<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Trafik Güvenliği Derneği &amp; : Tarih</title>
<link>https://trafikdernegi.com/rss/category/tarih</link>
<description>Trafik Güvenliği Derneği &amp; : Tarih</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>TRAFİK GÜVENLİĞİ DERNEĞİ GENEL MERKEZİ   DERNEK KÜTÜK NO : 06&amp;160&amp;108</dc:rights>

<item>
<title>Tarihi Bilmeden Geleceğe Yön Verilemez</title>
<link>https://trafikdernegi.com/tarihi-bilmeden-gelecege-yoen-verilemez</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/tarihi-bilmeden-gelecege-yoen-verilemez</guid>
<description><![CDATA[ Tarih, geçmişten günümüze insanlığın izlerini süren, kültürlerin ve medeniyetlerin izlerini barındıran bir hazinedir. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_679b68c33ebd6.jpg" length="137417" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 30 Jan 2025 14:56:02 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Tarih, geçmişten günümüze insanlığın izlerini süren, kültürlerin ve medeniyetlerin izlerini barındıran bir hazinedir. Ancak, bazen bu hazineyi keşfeden ve anlamlandıran, o tarih ve kültüre ait olmayan insanlar olabiliyor. Ne yazık ki, Türk tarihinin pek çok önemli keşfi, yabancı bilim insanları tarafından yapılmış ve dünya tarihine kazandırılmıştır. Bu durum, geçmişteki kültürel mirasımıza olan ilgisizliğimizin ve dışarıdan gelen bilim insanlarının bu mirasa duyduğu ilginin bir yansımasıdır.</p>
<p></p>
<p>Örneğin, Ağrı Dağı'na ilk tırmanan kişi, 1800'lü yıllarda Alman dağcı Parrot oldu. Benzer şekilde, Erciyes Dağı'nın zirvesine ilk ulaşan ise İngiliz dağcı Hamilton'du. Bu tırmanışlar, hem dağcılıkla ilgili önemli birer başarıydı hem de Türk topraklarındaki doğal zenginliklerin ilk defa dünya çapında tanınmasını sağladı.</p>
<p></p>
<p>Piramitlere ise 461 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu bakmış olsa da, bu eşsiz yapılarla ilgili derinlemesine bir araştırma yapılmadı. Piramitlerin sırlarını çözme işini ise Fransız bilim insanı Champollion üstlendi, çünkü hiyeroglifleri çözen ilk kişi oydu.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Tarihimizi bilmemenin, geleceğimizi anlamamızı engelleyeceği gerçeği ne kadar önemliyse, kendi tarihimize sahip çıkmanın da o kadar kritik olduğu unutulmamalıdır. Eğer bir toplum, kendi geçmişini bilmez ve ona değer vermezse, geleceğini inşa etme konusunda büyük bir eksiklik yaşar. Tarih, bir ağacın kökleri gibidir. O kökler ne kadar derin olursa, ağacın dalları o kadar güçlü olur. Kendi geçmişimizi sahiplenmemek, kimliğimizi kaybetmemize yol açar.</p>
<p></p>
<p>Tarihini bilmeyen bir toplum, geleceğine de yön veremez. İnsanları yok etmenin en etkili yolu, onların tarih anlayışını inkar etmek ve yok etmektir. Tarih, sadece geçmişin bir yansıması değil, aynı zamanda bir halkın kültürünü, değerlerini ve kimliğini oluşturur. Eğer biz, tarihimize sahip çıkmazsak, o zaman başkalarının bizim yerimize bu tarih üzerinde yazılar yazmasına ve bize ait olan mirası sahiplenmesine izin vermiş oluruz. Bugün Türk tarihini yabancı bilim insanları keşfediyorsa, bu sadece bizlerin kendi mirasımıza ne kadar uzak olduğumuzun bir göstergesidir.</p>
<p></p>
<p>Tarihe sahip çıkmak, sadece geçmişi korumak değil, aynı zamanda geleceğe sağlam bir temel atmak demektir. Eğer Türk bilim insanları kendi tarihlerini daha fazla sahiplenir, akademik dünyada daha fazla ilgi ve destek görürse, bu tarih daha da derinleşecek ve dünya çapında daha büyük bir saygınlık kazanacaktır. Bugün, sahip olduğumuz bu mirasa gereken değeri vermezsek, yarın başkalarının bu mirası daha fazla sahiplenmesine ve yazmasına engel olamayacağız. Tarihimizi bilmek, geleceğimize sahip çıkmak için elzemdir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı’da Genelevler ve Dönemin İlk Genelev Patroniçesi: Langa Fatma</title>
<link>https://trafikdernegi.com/osmanlida-genelevler-ve-doenemin-ilk-genelev-patronicesi-langa-fatma</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/osmanlida-genelevler-ve-doenemin-ilk-genelev-patronicesi-langa-fatma</guid>
<description><![CDATA[ Genelevler yıllardır neredeyse tüm dünyada yaygın bir şekilde hizmet veriyor. Osmanlı döneminde de genelevler bulunuyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6786b1d615a67.jpg" length="94878" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 14 Jan 2025 21:50:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Yüzyıllarca hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’na dair hala bilmediğimiz pek çok konu var. Sarayın şaşalı yaşamı ve halkın refahı dillere destan. Ancak Osmanlı İmparatorluğu döneminde hala kapısı aralamayan ve söylentiyle kalan bazı bilgiler var. 1299 yılında kurulup 16. yüzyılda dünyanın en güçlü devleti olan Osmanlı Devleti, 20. yüzyılda ise yıkıldı. Osmanlı’da genelevler son dönemde yaygınlaştı ve İstanbul gündemine damga vurdu. Osmanlı’da genelevlerin tarihine ve ilk genelev patroniçesi olan Langa Fatma’ya yakından bakalım.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nin yönetim şekli ve dini inançları gereği zina haramdı. Ancak yine de erkekleri eğlendirmek için meyhaneler bulunuyordu. Bu meyhanelerde ise kadınlar hem dans ediyor hem de erkeklerle birlikte oluyorlardı.</p>
<p>Ancak genelev adı altında bir oluşum bulunmuyordu taa ki imparatorluğun son yıllarına kadar. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaygınlaşan genelevler bir dönem İstanbul gündemine damgasını vurmuştu.</p>
<p>1821 yılında dünya genelindeki veba salgınının İstanbul’a ulaşmasıyla ise, Osmanlı’da geneleveler açığa çıktı. Halk bu salgının nedeni olarak Melek Girmez Sokağı’ndaki genelevleri görüyordu.</p>
<p>Salgın nedeniyle sokaktaki tüm meyhane ve genelevler yıkıldı. Yerine sokağın kötü şöhretini unutturmak için Hidayet Camisi yaptırıldı.</p>
<p>Ancak bu salgının ardından yeni genelevler yaptırıldı. 1884 yılında bir talimatname ile ilk resmi genelevi açıldı. O dönem Osmanlı’nın hükümdarı İkinci Abdülhamit’ti.</p>
<p>Açılan genelev Fatih’in Edirnekapı semtinde bulunuyordu. Bu genelevin ilk işletmecisi ise Langa Fatma olarak bilinen bir kadındı.</p>
<p>Osmanlı tarihçisi ve dönemin devlet adamlarından olan Cevdet Paşa, patroniçe Langa Fatma için şunları söylemiş; “Edirnekapı semtinde bayağı bir mahalleye mutasarrıfa olarak kibarhane ve zarifhane kerhanecilik etmekte olan ve hakkında zaptiye müşiri bile hüküm ve nüfuzu cari olmayan Langa Fatma, şevvalin yirmisekizinci günü veda-i kerhane-i fena edip gitmiş olduğundan İstanbul’un en büyük kerhanesi kapandı ve ondan sonra ol mertebe bir kerhane açılmadı. ”</p>
<p>”</p>
<p>O dönem genelevde çalışan kadınların ‘Kartopu Şöhret’, ‘Gümüş gerdan Ülfet’, ‘Vuslat’, ‘Candayanmaz Zisan’, ‘Kaymak tabağı Servet’ ve ‘Ziynet’ gibi lakapları vardı</p>
<p>Müşterileri ise İstanbul’da sözü geçen önemli kişilerdi. Bu nedenle de Langa Fatma’nın genelevi kapatılamıyordu.</p>
<p>Ünlü yazar Ernest Hemingway anılarında Karaköy genelevleri için “Avrupa’daki refah döneminin en çılgın yılları bile buradaki fuhuşla yarışamaz” der.</p>
<p>Genelevler zaman içerisinde Osmanlı’da artış gösterdi. Bir süre sonra Galata’daki genelev sayısı 100’ü buldu. 1915 yılında ise 359’a ulaştı</p>
<p>Langa Fatma’nın ölümünün ardından ise genelevi kapatıldı ve bir daha onun ayarında bir genel ev açılamadı. Ancak “Lüküs Nermin” ve “Çanakkaleli Melâhat” isimli kadınlar da özellikle 1940 ile 1960’lı yıllara damga vurdular.</p>
<p>Bu kadınların ikisi de genelev işletmecisiydi.</p>
<p>DURU GÖRGÜLÜ</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsanın Evrimi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/insanin-evrimi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/insanin-evrimi</guid>
<description><![CDATA[ İnsanın evrimi yaklaşık 65 milyon yıl önce, hayvanlar aleminin omurgalılar şubesine mensup, memeliler sınıfından türemiş, primatlar denen bir takım ortaya çıkmasıyla başladı. Bu takım milyonlarca yıl boyunca bir ağacın dalları gibi farklı ailelere, cinslere ve türlere evrildi. En son yaklaşık 6 milyon yıl önce tek bir dişi primatın iki kızı oldu. Bunlardan biri tüm şempanzelerin […]
İnsanın Evrimi yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/homo-sapiens.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:14:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İnsanın, Evrimi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın evrimi yaklaşık 65 milyon yıl önce, hayvanlar aleminin omurgalılar şubesine mensup, memeliler sınıfından türemiş, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Primat" target="_blank" rel="noopener">primatlar</a> denen bir takım ortaya çıkmasıyla başladı. Bu takım milyonlarca yıl boyunca bir ağacın dalları gibi farklı ailelere, cinslere ve türlere evrildi. En son yaklaşık 6 milyon yıl önce tek bir dişi primatın iki kızı oldu. Bunlardan biri tüm şempanzelerin atası olurken, diğeri de bizim büyükannemiz <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan%C4%B1n_evrimi" target="_blank" rel="noopener">oldu.</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-283" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-283" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras-300x192.jpg" alt="" width="300" height="192" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras-300x192.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras-768x492.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras-696x445.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras-656x420.jpg 656w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Primate-clade-treeLetras.jpg 800w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Çağdaş canlılarla yıllara göre son ortak atamızın ayrılış zamanını gösteren tablo</figcaption></figure>
<p>Yollarımız ayrıldı.</p>
<p>İnsan kelimesi sanılanın aksine sadece günümüz modern insanını yani “Homo sapiens’i” temsil etmez. Daha 100 bin yıl önce bile Dünya en az altı farklı insan türüne ev sahipliği yapıyordu. Fakat günümüzde kalan tek insan türü temsilcisi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan" target="_blank" rel="noopener">biziz.</a></p>
<h2><strong>Afrika’ya seyahat</strong></h2>
<p></p>
<p>Şimdi sizi iki milyon yıl öncesine bir seyahate çıkarayım.</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-284" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-300x195.jpg" alt="" width="300" height="195" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-300x195.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-1024x664.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-768x498.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-1536x996.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-696x452.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-1068x693.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals-647x420.jpg 647w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Zdenek_Burian_Neanderthals.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a>Doğu Afrika’dayız. Çok tanıdık insan karakterlerine tanık oluyoruz: çocuklarına sarılan endişeli anneler, çamurda oynayan çocuklar, rahat bırakılmak isteyen yaşlılar ve toplumun kurallarına başkaldıran gençler. Bu arkaik insanlar âşık oldu, oynadı, yakın arkadaşlıklar kurdu, güç ve statü için mücadele etti. Fakat bunu şempanzeler, babunlar ve filler de yapıyordu. İnsanların hiç de özel bir durumu yoktu. Hiç kimsenin, bir gün kendi soylarından gelenlerin ayda yürüyeceğine, atomu parçalayacağına, genetik kodu çözeceğine ve tarih kitapları yazacağına dair en ufak bir fikri yoktu. Tarih öncesi insanlar etraflarına goriller, ateşböcekleri veya denizanalarından daha fazla etki etmeyen sıradan hayvanlardı.</p>
<p>Peki ne oldu? Ne oldu da insanlar arasından sıyrılıp hayatta kalmayı başaran tek tür yani “Sapiens”, dünyaların efendisi haline geldi?</p>
<p>Bunu ilerleyen videolarda konuşacağız. Şimdi insan cinsinin evrimleşme hikayesine yakından bakalım.</p>
<h2><strong>İnsanın evrim hikayesi</strong></h2>
<figure aria-describedby="caption-attachment-285" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-285" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-170x300.jpg" alt="" width="170" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-170x300.jpg 170w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-579x1024.jpg 579w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-768x1359.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-868x1536.jpg 868w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-696x1232.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist-237x420.jpg 237w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Australopithecus-afarensis-rendering-Artist.jpg 904w" sizes="auto, (max-width: 170px) 100vw, 170px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Australopithecus Afarensis</figcaption></figure>
<p>İnsanlar ilk olarak 2,5 milyon yıl önce Doğu Afrika’da <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Australopithecus" target="_blank" rel="noopener">Australopithecus</a> adı verilen bir primat cinsinden evrimleşti. Yaklaşık 2 milyon yıl önce, bu arkaik erkek ve kadınların bazıları ana yurtlarını terk ederek Kuzey Afrika, Avrupa ve Asya’nın çeşitli yerlerine göç ettiler. Kuzey Avrupa’nın karlı ormanlarında hayatta kalmak, Endonezya’nın nemli cangıllarından daha farklı özellikler gerektirdiğinden, insan toplulukları farklı yönlerde evrildiler. Bunun sonucunda pek çok farklı tür ortaya çıktı; bilim insanları da bunların her birine ayrı birer şaşaalı Latince isim koydular.</p>
<h4><strong>Homo Türleri</strong></h4>
<p>Avrupa ve Batı Asya’daki insanlar çoğunlukla “<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Neandertal" target="_blank" rel="noopener">Neandertaller</a>” olarak adlandırılan Homo neandertalensis’e <a href="https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Map_of_classic_Neandertal_fossil_sites.jpg" target="_blank" rel="noopener">evrildiler.</a> Neandertaller Sapienslerden daha güçlü, daha kaslıydı ve Buzul Çağının Batı Avrasyası’na uyumluydular. Asya’nın daha doğu bölgeleri “Dik adam” anlamına gelen <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus" target="_blank" rel="noopener">Homo</a> erectus tarafından mesken <a href="https://www.worldhistory.org/article/1070/early-human-migration/" target="_blank" rel="noopener">tutulmuştu.</a> Bu tür, bu bölgede iki milyon yıla yakın bir süre hayatta kalarak rekor kırdı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-286" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-286 size-large" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-1024x597.jpg" alt="" width="696" height="406" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-1024x597.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-300x175.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-768x448.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-1536x896.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-696x406.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-1068x623.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations-720x420.jpg 720w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/human-lineage-hominins-members-lineages-apes-interpretations.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Farklı insan türleri ve ortak ataları Australopithecus (solda)</figcaption></figure>
<p>Endonezya’daki Java adasında ise “Solo Vadisi İnsanı” anlamına gelen <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Solo_Man" target="_blank" rel="noopener">Homo soloensis</a> yaşamaktaydı. Bu tür tropik yaşama uyumluydu. Diğer bir Endonezya adası Flores’te arkaik insanlar bir cüceleşme süreci geçirdi. İnsanlar Flores’e ilk defa deniz seviyesi olağanüstü derecede düşükken geldiler; bu esnada adaya anakaradan kolayca ulaşılabiliyordu. Denizler yeniden yükseldiğinde, bazı insanlar kaynakları çok kıt olan adalarda mahsur kaldılar. Daha çok yiyeceğe ihtiyacı olan büyük insanlar ilk önce öldüler, daha küçük yapılılarsa çok daha iyi hayatta kalabildiler ve Flores insanları nesiller boyunca cüceye dönüştüler. Bilim insanları tarafından <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_floresiensis" target="_blank" rel="noopener">Homo floresiensis</a> olarak bilinen bu kendine mahsus tür ancak bir metre boya ulaşabiliyor ve 25 kilogramdan daha ağır olmuyordu. Buna karşılık taştan aletler yapabiliyor ve hatta zaman zaman adadaki cüce filleri bile avlayabiliyorlardı.</p>
<p>2010’da, bilim insanları Sibirya’daki Denisova <a href="https://www.britannica.com/place/Denisova-Cave" target="_blank" rel="noopener">mağarasını</a> kazarken fosilleşmiş bir parmak kemiği keşfettiklerinde, diğer bir kayıp kardeş de hiçlikten kurtarıldı. Genetik analiz, parmağın daha önceden bilinmeyen bir insan türüne ait olduğunu kanıtladı ve bu türe de <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Denisovan" target="_blank" rel="noopener">Homo denisova</a> adı verildi.</p>
<p>Kim bilir daha kaç tane kayıp akrabamız diğer mağaralarda, adalarda ve farklı iklimlerde keşfedilmeyi bekliyor.</p>
<h2><strong>Doğu Afrika’daki Evrim</strong></h2>
<p>Bu insanlar Avrupa ve Asya’da evrim geçirirken. Doğu Afrika’daki evrim de durmadı. İnsanlığın beşiği, “Rudolf Gölü İnsanı” anlamına gelen Homo rudolfensis, “Çalışkan İnsan” Homo ergaster ve hiç de alçakgönüllü davranmayarak “Zeki İnsan” adını verdiğimiz türümüz Homo sapiens gibi pek çok türe ev sahipliği yapmaya devam etti.</p>
<p>Bu türlerin bazı üyeleri dev gibiyken bazıları cüceydi. Bazıları korkutucu avcılarken bazıları zararsız bitki toplayıcılardı. Bazıları tek bir adada yaşarken pek çoğu kıtaları aştı. Ama hepsi Homo cinsine mensuptu. Hepsi insandı.</p>
<p>Çoğu insan tarafından yanlış düşünülen bir kanıyı da burada açıklığa kavuşturalım.</p>
<p>Bütün bu insan türleri biri bir diğerinin ardılı olacak şekilde düz bir soy çizgisini takip etmedi. Yani tüm önceki türler bizim eski modellerimiz değiller. Gerçekte yaklaşık 2 milyon yıl önceden 40 bin yıl öncesine kadar dünya aynı anda pek çok insan türüne ev sahipliği yaptı.</p>
<h2><strong>İnsan evriminin kanıtları</strong></h2>
<p>Buraya kadar her şey tamam da, tüm bu hikayeyi sanki o çağlarda yaşamışçasına nereden biliyoruz?</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-287" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-287 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy-105x300.jpg" alt="" width="105" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy-105x300.jpg 105w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy-359x1024.jpg 359w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy-147x420.jpg 147w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/Turkana_Boy.jpg 504w" sizes="auto, (max-width: 105px) 100vw, 105px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Turkana çocuğu olarak bilinen Homo erectus türüne ait fosilleşmiş bir insan iskeleti (1984)</figcaption></figure>
<p>Elbette hikayenin bazı parçaları eksik fakat bu yap-bozun yerine oturmuş her bir parçası, antropologlar tarafından keşfedilmiş fosillere, bu fosiller üzerinde yapılan radyometrik tarihlemelere ve gen analizlerine dayanıyor.</p>
<p>İlk olarak <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Morris_Goodman_(scientist)" target="_blank" rel="noopener">Morris Goodman</a> adlı bir araştırmacı 1963’te immünolojik yöntemler kullanmak suretiyle goril, şempanze, orangutan ve insanın proteinlerini karşılaştırdı ve insana en yakın olan primatların Afrika iri primatları goril ve şempanze olduğunu kanıtladı.</p>
<p>O günden bugüne çok şey değişti ve bugün biz insanın kökeninin ve evriminin izlerini geriye doğru sürerken DNA polimorfizminden yararlanıyoruz. Mesela bugün şempanze ile insan arasındaki genetik farklılık derecesinin şaşılacak derecede küçük olduğunu çok iyi biliyoruz. Şempanze ve insan genomları birbirinin %98,77 oranında aynısı.</p>
<h2><strong>Kronolojik evrim süreci</strong></h2>
<p>Peki, insanın evrimi tüm canlılarda olduğu gibi çok fazla dallı budaklı bir süreç olsa da kronolojik bir sıralamayla bakmak isteseydik hangi türlerle karşılaşırdık?</p>
<p>Ailemizin ilk temsilcileri Afrika’nın doğu ve kuzeydoğusundaki ormanlık alanlara etkin bir uyum gerçekleştirmiş <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_insans%C4%B1_maymunlar" target="_blank" rel="noopener">Hominidler</a>, yani insansılardı. Australopitecus adını verdiğimiz insansılar 4,5 milyon yıl öncesinden 1 milyon yıl öncesine kadar Afrika’nın doğu ve güneyinde yaşamlarını sürdürdüler.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-288" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-288" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-300x200.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-1024x683.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-768x512.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-696x464.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-1068x712.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832-630x420.jpg 630w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/7283201084_3a9f70736b_o-5b4d503fc9e77c0037126832.jpg 1500w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Australopithecus afarensis’in restorasyon modeli</figcaption></figure>
<p>Bu ilk temsilciler ister savanlık ister sık ormanlık alanlar olsun hep su kenarında yaşadılar. Australopitecuslar’ı simgeleyen üç özellik; küçük beyin, iri yüz ve iki ayak üzerinde yürüme becerisiydi.  Basit biçimde avlanıyor ve öldürdükleri küçük hayvanları, ateşi kullanmayı bilmedikleri için pişirmeden yiyorlardı.</p>
<h2><strong>1-İki ayak üzerine kalkma becerisi (Bipedalizm)</strong></h2>
<p>Küçük boylu savunmasız bu uzak atalarımız çevrelerindeki tehlikeli hayvanlardan korunmak ve güvence içinde uyumak için ağaçları bir sığınma yeri olarak kullanmaya devam ederken bir yandan da iki ayak üzerine kalkmaya başladı. Bu sayede çevrelerinde yaşayan tüm canlılara görece bir üstünlük kurmuş oluyorlardı. Dik duran bir insansının görüş alanı genişliyor, çevredeki düşmanlarını daha rahat görebiliyordu. Elleri serbest kaldığı için alet yapıp kullanabiliyor, yakaladığı küçük hayvanları ve topladığı bitkileri kamp yerine kolayca taşıyabiliyordu. Ayrıca dik konuma geçen bir Hominidin vücudu, Afrika’nın yakıcı ve dik gelen Güneş ışınlarına daha az maruz kalıyor; böylece vücuttaki soğuma süreci daha etkin oluyordu.</p>
<p>Eller daha fazla şey yapabildikçe ellerin sahipleri de daha başarılı hâle geldiler, dolayısıyla evrimsel baskı avuçlarda ve parmaklarda daha yoğun bir sinir ağı ve kasların gelişmesini sağladı. Bugün insanlar bunun bir sonucu olarak elleriyle çok ince işleri yapabilir, özellikle de karmaşık aletler üretip bunları kullanabilirler.</p>
<p>İki ayak üzerinde durma becerisi elbette hemen gerçekleşen bir şey değildi. Fakat tüm bu faydalarından dolayı iki ayak üzerine kalkmayı başaran Hominidler avantaj kazanıp hayatta kalabiliyor, genlerini sonraki nesillere aktarabiliyordu.</p>
<h2><strong>2-Bipedalizmin dezavantajları ve erken doğum</strong></h2>
<p>Peki iki ayak üzerinde yürümenin hiç dezavantajı yok muydu? Elbette vardı. İnsanlık geniş görüş açısının ve becerikli ellerinin bedelini sırt ağrıları ve boyun tutulmalarıyla ödedi.</p>
<p>Kadınlar daha da fazlasını ödemek zorunda kaldı. Dik bir duruş daha dar kalçalar demekti ve bu da doğum kanalını daraltıyordu, üstelik aynı anda bebeklerin de beyni giderek büyüyordu. Doğumda ölüm, dişi insanlar için ciddi bir sorun haline geldi. Bebeklerinin kafası ve beyni daha küçük olduğundan, erken doğum yapan kadınlar daha çok hayatta kaldılar ve daha çok çocuk sahibi oldular; doğal seçilim bu şekilde erken doğumlara hayatta kalma şansı verdi. Elbette böylelikle diğer hayvanlara kıyasla insanlar, pek çok hayati öneme sahip sistemleri henüz tam olarak gelişmemişken erken doğar hâle geldiler. Bir tay doğumdan kısa süre sonra yürüyebilir, bir yavru kedi birkaç haftalıkken annesi yiyecek arayışı sırasında onu yalnız bırakabilir. İnsan bebekleriyse yıllar boyunca yardım, bakım, koruma ve eğitim için büyüklere muhtaçtır.</p>
<p>İşte bu durum insanlığın olağanüstü sosyal becerilerine ciddi katkı yaptı.</p>
<p>Yalnız yaşayan anneler, eteklerinde yardıma muhtaç çocuklarıyla kendileri ve yavruları için gıda ararken çok zorluk yaşadı. Bir çocuk büyütmek, ailenin diğer üyelerinden ve komşulardan sürekli yardım almayı gerektiriyordu, bu yüzden bir insanı büyütmek için bütün kabileye ihtiyaç vardı. Evrim böylelikle, güçlü sosyal bağlar kurabilenleri destekledi.</p>
<p>Tüm bunlara ek olarak, insanlar az gelişmiş olarak doğduklarından diğer tüm hayvanlardan daha çok eğitilebilir ve daha çok sosyal ilişki kurabilirler. Pek çok memeli, anne karnından fırından çıkan toprak kap gibi çıkar, onları yeniden şekillendirmeye çalışmak onlara zarar verir. İnsanlar ise anne karnından bir ocaktan çıkan erimiş bir cam gibi çıkarlar ve şaşırtıcı oranda şekillendirilebilirler. Bu yüzden bugün çocuklarımızı Müslüman veya Budist, kapitalist veya sosyalist, savaşçı veya barışçıl olarak eğitebiliyoruz.</p>
<h2><strong>3-Beyin kabuğundaki özgün gelişme</strong></h2>
<p>İki ayak üzerine kalkmanın öneminden uzun uzun bahsettik. Sıra insanlaşma sürecindeki ikinci önemli aşama olan beyin kabuğundaki özgün gelişmeye geldi.</p>
<p>Ailemizin ilk temsilcilerinde beyin, iri primatlarınkinden pek farklı değildi. Australopitekus’ta tespit edilen en küçük beyin hacmi 400 cm3’tü. Fakat dik duruşla beraber, başın gövdeyle olan ilişkisi yeni bir konuma geçti.</p>
<p>Bazı insansılar yeni davranış örüntüleri geliştirdikçe, günlük yaşamlarında doğal organların yerini giderek aletler aldı ve vücudun yükünü hafifleten bu aletler daha iri ve karmaşık bir beynin, doğal ayıklanma sürecinde ister istemez avantajlı konuma geçmesinin yolunu açtı. Savunmadan eğitime para aktaran bir yönetim gibi insanlar bisepslerden nöronlara enerji aktardılar. Gelişen beyin de, sırası geldiğinde, yeni yaşam biçimlerine kapı açtı. Böylece bir tür etki-tepki ilişkisi ortaya çıkmış; insan, vücuduna oranla en büyük beyne sahip hayvan olarak tarih sahnesindeki yerini almıştı.</p>
<h2><strong>4-İnsansıların insana evrilmesi</strong></h2>
<p>İnsansıları geçtik. Sıra geldi modern insanın ilk atası ile tanışmaya. Karşınızda <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_habilis" target="_blank" rel="noopener">Homo habilis.</a></p>
<h4><strong><em>4.1-Homo Habilis</em></strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-289" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-289" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-300x199.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-1024x680.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-768x510.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-696x462.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-1068x709.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1-632x420.jpg 632w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/unnamed-1.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Homo habilis türünün rekonstrüksiyonu</figcaption></figure>
<p>Bilim insanları Homo habilis ile modern insanın, evrim ağacında doğrudan bir bağlantısının bulunduğunu düşünüyor. Homo cinsinin bu ilk örnekleri, 1,8 milyon yıl önce Doğu Afrika’da Tanzanya’nın Olduvai Gorge Vadisi’nde yaşadılar. Bu bölgede yürütülen kazılarda 1959 ile 1987 yılları arasında Homo habilis’in çok sayıda temsilcisi bulundu.</p>
<h4><strong>Dış görünüş</strong></h4>
<p>Habilis atalarımızda özellikle beyin ve yüz biçimleri insansılardan çok bugünkü insanları hatırlatıyordu. Kafatası kemikleri ince, kaş kemerleri daha belirgindi. Beyinde frontal lobun yer aldığı alın bölgesi insansılarınkinden daha gelişmişti. Kafatası ise tüm kas bağlantılarından arınmış, daha yuvarlak bir görünüm kazanmıştı.</p>
<p>İnsansılarda görmeye alıştığımız güçlü çiğneme kasları ve çok iri azı dişleri Habilis atamızda söz konusu değildi. Habilisler’de diş minesi inceydi. Köpek dişi diğer komşu dişlerle aynı hizadaydı. Büyük azı dişleri ise uzunluklarına oranla daha az genişti.</p>
<p>Habilisler’in günümüzde bulunan ayak iskeletleri, dik duruşu en iyi kanıtlayan organ. Ayakta enlemesine ve boylamasına olan kavis, modern insanınkini hatırlatıyor. Fakat bacak kaslarına bakılacak olursa bizden daha dayanıklı olduklarını söyleyebiliriz.</p>
<h4><strong>Beyin yapısı</strong></h4>
<p>Habilisler’de beyin hacmi ortalaması ise 660 cm3’tü. Cinsimizin ilk örneklerinde beyin sadece hacim yönünden değil, yapısal olarak da insansılardan farklıydı. Mesela Broca ve Wernicke bölgelerinin varlığı ilk atalarımızın konuşma yeteneğine sahip olabileceğini gösteriyor. Broca merkezi beynin sol tarafında alın bölgesine yakın küçük bir kabartı. Konuşma dili ile bağlantısı var ve seslerin üretilmesinden sorumlu bir merkez. Wernicke merkezi ise, seslerin algılanıp ayırt edilmesinde rol oynuyor.</p>
<h4><strong>Alet yapabilme becerisi</strong></h4>
<p>Homo habilis taştan aletler yapabiliyordu. Taştan yontup elde ettikleri keskin kenarlı satırları hayvan derisi yüzmek, parçaları koparmak ya da kemik iliğini çıkarmak için kullanıyorlardı. Ayrıca bu taş aletleri sivri uçlu sopaları biçimlendirmek için de kullandılar. Et, tek besin kaynağı değildi. Avlanmayı genelde erkekler üstlenirken dişiler de bitkisel besinlerin toplanmasında görevliydi.</p>
<p>Bildiğiniz gibi insanı insan yapan önemli bir özellik öğrenilen yetenekleri ve teknolojiyi bir sonraki nesile aktarabilme becerisidir. İlk atalarımız Habilisler, yapmış oldukları aletleri bir kez kullanıp atmıyordu. Yerleştikleri yeni kamp bölgelerine beraberlerinde alet ve silahlarını da taşıyorlardı. Bu aletlerin nasıl yapıldığını nesilden nesle aktararak bilişsel devrimin önünü açtılar. Kültürel ilişkiler beynin daha da gelişip karmaşık bir yapı kazanmasında itici güç oluşturdu.</p>
<h4><strong><em>4.2-Homo Erectus</em></strong></h4>
<p>Australopitecus’larda ellerin özgürlüğüne kavuşmasına tanık olduk. Habilis’te ise bu özgür eller iri bir beyinle koordinasyon kurarak ilkel teknolojik aletleri yarattı.</p>
<p>Peki <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus" target="_blank" rel="noopener">sırada</a> kim var?</p>
<p>Homo Erectus… Yani Sapiens’in en yakın atası.</p>
<p>Erectus’un en eski temsilcileri yaklaşık 1,9 milyon yıl öncesinde karşımıza çıkarken son temsilcileri ise 117 bin yıl önce bile bizimle beraberdi. Erectus, atası olarak bilinen Homo habilis’ten daha uzun boylu, daha güçlü, daha iri beyinliydi. Ortalama beyin kapasiteleri 900 cm3’tü ve Homo erectus’un son temsilcilerinde bu irilik 1200 cm3’e kadar çıkmıştı. Bu artış daha karmaşık bir zihinsel yapıyı, dolayısıyla daha zeki bir insan formunu yarattı.</p>
<h4><strong>Turkana çocuğu</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-290" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-290" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-300x228.jpg" alt="" width="300" height="228" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-300x228.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-768x585.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-696x530.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-552x420.jpg 552w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum-80x60.jpg 80w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/946px-Homo-erectus_Turkana-Boy_Ausschnitt_Fundort_Nariokotome_Kenia_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum.jpg 946w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Homo erectus türüne ait 11-12 yaşlarında bir çocuğun (Turkana çocuğu) rekonstrüksiyonu – İskeleti 1984 yılında, Kenya Nariokotome’daki Turkana Gölü’nün yakınında bulunmuştur</figcaption></figure>
<p>Homo Erectus’un en iyi korunmuş iskeletlerinden biri 1984 yılında Kenya’da Turkana Gölü’nün birkaç kilometre batısında bulundu. Bilim insanları ona “<a href="https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:Homo-erectus_Turkana-Boy_(Ausschnitt)_Fundort_Nariokotome,_Kenia,_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum.jpg" target="_blank" rel="noopener">Turkana Çocuğu</a>” ismini verdiler. İskelet aşağı yukarı 1,5 milyon yıl öncesine tarihlendi. Kafatası ve alt çenesi de dahil tüm iskelet çok iyi korunmuştu. Bu 10-11 yaşlarında bir çocuktu.</p>
<h4><strong>Erectuslar nerede yaşadılar</strong></h4>
<p>Homo habilis sadece Afrika kıtasında yaşarken Homo erectus insanları, Afrika’da dahil olmak üzere Avrupa, Orta Doğu, Türkiye, Kafkasya ve Asya’nın kuzey ve güneydoğusuna kadar her iklim ve coğrafyada yaşamlarını başarıyla sürdürdüler. Üstelik bunu o kadar uzun bir süre yaptılar ki neredeyse iki milyon yıl boyunca hayatta kalarak şu ana kadarki en dirençli insan türü oldular. İki milyon yıl bizim türümüzün başarabileceği bir şey değil. Bizim bin yıl sonra bile ortalarda olacağımız şüpheli.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-291" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-291 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-300x222.jpg" alt="" width="300" height="222" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-300x222.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-1024x757.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-768x568.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-1536x1136.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-696x515.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-1068x790.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-568x420.jpg 568w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1-80x60.jpg 80w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/gona_pelvis_white1.jpg 1800w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Etiyopya’nın Afar bölgesinde 1,2 milyon yıl öncesinden kalma erişkin bir Homo erectus dişisine ait leğen kemiği</figcaption></figure>
<p>Erectus atalarımız kafatası düzeyinde ilkel, vücut düzeyinde modern bir yapıya sahipti. Bacak kemikleri bizimkilere çok benziyordu. 2001 yılında Etiyopya’nın Afar bölgesinde 1,2 milyon yıl öncesinden kalma erişkin bir Homo erectus dişisine ait leğen kemiği <a href="https://www.stoneageinstitute.org/media-center.html" target="_blank" rel="noopener">bulundu</a>. Bu kemik şimdiye kadar yaygın olan inanışın aksine, Erectus kadınlarının iri beyinli bebekleri doğurabilecek bir anatomiye sahip olduklarını gösterdi.</p>
<p>Homo erectus’un, Habilis atası gibi aletlere de ihtiyacı vardı. Kesmek, kırmak, parçalamak, bitki kök ve yumrularını topraktan çıkarmak ya da hayvan derilerini yüzmek için çeşitli aletler yapmak zorundaydı. Yaptı da. Ayrıca, kendisini diğer hemcinslerine ve yırtıcı hayvanlara karşı savunmak durumundaydı. Bu yüzden silah da üretebiliyordu. Fakat Homo erectus’un bir farkı vardı ki; sadece alet değil, alet yapan aletler de üretebiliyordu.</p>
<h4><strong>Ateşin keşfi</strong></h4>
<p>Erectus kültür tarihimizde önemli bir kilometre taşı olan ateşi de keşfetti. Daha doğru bir deyişle ateşi evcilleştirdi. Buna dair en eski örnek Güney Afrika’da bir doğal mağarada <a href="https://www.pri.org/stories/2012-04-02/evidence-early-use-fire-found-south-africa-cave" target="_blank" rel="noopener">ele geçti.</a> Erectus atalarımıza ait el baltaları, ocak külleri ve etleri pişirilen hayvanların yanmış kemik kalıntıları, ateşin insan tarafından kontrol altına alındığını ve kullanıldığını kanıtlıyor.</p>
<p>Doğanın bu etkin gücü ile insan yarım milyon yıldan beri iç içe. Ateş soğuktan koruyor, karanlık geceleri aydınlatıyor ve vahşi hayvanlara karşı koruma sağlıyordu. Erectus atalarımız öldürdükleri hayvanların etlerini ve topladıkları bitkisel yiyecekleri ateşte pişirdiklerinde daha lezzetli olduğunu fark etti. Üstelik pişirilen bu besinlerin hazmı da daha kolay oluyordu. Böylece dişlerin, çiğneme kaslarının ve sindirim sisteminin yükü büyük ölçüde hafifledi. Dişler küçüldü, çiğneme kasları zayıfladı. Sonuçta çene ufaldı, bağırsaklar kısaldı ve böylece enerji, irileşen beyne aktarıldı. İri beyin, aynı zamanda bilişsel kapasite ve artan zeka demekti.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-293" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-293 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-300x201.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-1024x685.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-768x514.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-1536x1028.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-696x466.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-1068x715.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908-627x420.jpg 627w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/ee5ff33ef00750b1615a4c8f236ca908.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Ateşin keşfi ile insan hem yiyecekleri daha kolay sindirdi hem de bilişsel kapasitesini artırdı</figcaption></figure>
<p>Bu anatomik özellikler insanın yaşam biçimine de yansıdı. Ateşin keşfi insanların sosyal yönlerini büyük ölçüde değiştirdi. Karanlık gecelerde ve soğuk havalarda ateş etrafında toplanıp, birbirleriyle daha güçlü bir iletişim kurma fırsatı buldular. Günlük yaşamda tanık oldukları olayları birbirlerine aktarma olanağına kavuştular. Belki de ateş çevresinde dans edip şarkılar söylediler ve çeşitli törenler düzenlediler. Kendilerini yalnızlıktan kurtardılar. Ateş sayesinde insanın psiko-sosyal gelişimi güçlü bir ivme kazandı. Hikaye anlatan hayvan, büyük bir devrimin eşiğindeydi. İnsanlığa çağ atlatan bilişsel devrimin eşiğinde…</p>
<h2><strong>Neandertaller ve Homo Sapiens sahneye çıkıyor</strong></h2>
<p>Yaklaşık 250-300 bin yıl önce Homo erectus çizgisindeki formlar yavaş yavaş tarih sahnesinden çekiliyor ve yerlerini hem kültürel, hem de bilişsel yönden daha gelişmiş Sapiensler’e bırakıyordu. Aslında bu geçiş sürecinde bir kopukluk olmadı. Öyle ki Homo erectus’un son temsilcilerini Homo sapiensler’in ilk temsilcilerinden ayırt etmek oldukça zordu. Ara formlar her zaman oldu. Böylece bir devir kapanırken Neandertaller ve Sapiens adı verilen yepyeni insan formlarının dönemi başlıyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-295" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/mm75890804271827-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-295 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/mm75890804271827-1-300x287.jpg" alt="" width="300" height="287" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/mm75890804271827-1-300x287.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/08/mm75890804271827-1.jpg 350w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Neandertal kadını (sağda) ve Sapiens kadını (solda)</figcaption></figure>
<p>Besin kaynaklarının aranması, daha iyi yaşam için geliştirilen aletler, verimli bir av için etkin silah ve stratejilerin belirlenmesi ve olumsuz iklim koşulları gibi sonu gelmeyen bir yaşam kavgası, yeni insan toplumlarının dünyanın her yerine yayılmasına olanak verdi. Doğal seçilim süreci; en yetenekli, en uyumlu, en kurnaz, dayanıklı ve iletişim sistemi en gelişmiş iri beyinli insan türlerini avantajlı kıldı. Kendini dünyaların efendisi ilan edecek Homo sapiens’in önü böylece açıldı.</p>
<p>Bu bir devrin başlangıcıydı.</p>
<p>Dinler, kültürler, milliyetler, mitler, medeniyetler, imparatorluklar ve kurgularla dolu bir yolculuğun başlangıcı…</p>
<p>Neandertalleri ve onbinlerce farklı yaşam formunu ortadan kaldıran bir türün, akıl almaz serüveninin başlangıcı…</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<ul>
<li><strong>Her Şeyin Kökeni – New Scientist</strong></li>
<li><strong>50 Soruda İnsanın Tarih Öncesi Evrimi – Prof. Metin Özbek</strong></li>
<li><strong>Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – Prof. Yuval Noah Harari</strong></li>
</ul>
<p><a href="https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Map_of_classic_Neandertal_fossil_sites.jpg"><strong>https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Map_of_classic_Neandertal_fossil_sites.jpg</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:Homo-erectus_Turkana-Boy_(Ausschnitt)_Fundort_Nariokotome,_Kenia,_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum.jpg"><strong>https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:Homo-erectus_Turkana-Boy_(Ausschnitt)_Fundort_Nariokotome,_Kenia,_Rekonstruktion_im_Neanderthal_Museum.jpg</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Primat"><strong>https://tr.wikipedia.org/wiki/Primat</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan%C4%B1n_evrimi"><strong>https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan%C4%B1n_evrimi</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan"><strong>https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan</strong></a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Australopithecus"><strong>https://en.wikipedia.org/wiki/Australopithecus</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Neandertal" target="_blank" rel="noopener"><strong>https://tr.wikipedia.org/wiki/Neandertal</strong></a></p>
<p><a href="https://www.worldhistory.org/article/1070/early-human-migration/">https://www.worldhistory.org/article/1070/early-human-migration/</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus">https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Solo_Man">https://en.wikipedia.org/wiki/Solo_Man</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_floresiensis">https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_floresiensis</a></p>
<p><a href="https://www.britannica.com/place/Denisova-Cave">https://www.britannica.com/place/Denisova-Cave</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Denisovan" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Denisovan</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Morris_Goodman_(scientist)"><strong>https://en.wikipedia.org/wiki/Morris_Goodman_(scientist)</strong></a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_insans%C4%B1_maymunlar"><strong>https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_insans%C4%B1_maymunlar</strong></a></p>
<p><a href="https://www.stoneageinstitute.org/media-center.html"><strong>https://www.stoneageinstitute.org/media-center.html</strong></a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus"><strong>https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_erectus</strong></a></p>
<p><a href="https://www.pri.org/stories/2012-04-02/evidence-early-use-fire-found-south-africa-cave" target="_blank" rel="noopener"><strong>https://www.pri.org/stories/2012-04-02/evidence-early-use-fire-found-south-africa-cave</strong></a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_habilis" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Homo_habilis</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/insanin-evrimi/">İnsanın Evrimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dünya tarihi önemli olaylar kronolojisi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/dunya-tarihi-oenemli-olaylar-kronolojisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/dunya-tarihi-oenemli-olaylar-kronolojisi</guid>
<description><![CDATA[ Günümüzden 13.8 milyar yıl önce ► Büyük patlama gerçekleşti. Madde ve enerji ortaya çıktı. Günümüzden 4.5 milyar yıl önce ► Uzayda bulunan gaz ve toz bulutları kütle çekimi etkisiyle bir araya gelerek Güneş sistemini ve Dünya’yı meydana getirdi. Günümüzden 3.8 milyar yıl önce ► İnorganik moleküller organik moleküllere dönüştü. İlk tek hücreli canlılar ortaya çıktı. Günümüzden […]
Dünya tarihi önemli olaylar kronolojisi yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2022/01/history.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:14:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Dünya, tarihi, önemli, olaylar, kronolojisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günümüzden 13.8 milyar yıl önce </strong>► <a href="https://holosen.org/evrenin-baslangici-buyuk-patlama-ve-4-boyut/">Büyük patlama</a> gerçekleşti. Madde ve enerji ortaya çıktı.</p>
<p><strong>Günümüzden 4.5 milyar yıl önce </strong><em>►</em><strong> </strong>Uzayda bulunan gaz ve toz bulutları kütle çekimi etkisiyle bir araya gelerek Güneş sistemini ve <a href="https://holosen.org/dunyanin-olusumu/">Dünya’yı</a> meydana getirdi.</p>
<p><strong>Günümüzden 3.8 milyar yıl önce <em>► </em></strong>İnorganik moleküller organik moleküllere dönüştü. İlk tek hücreli <a href="https://holosen.org/canlilik-nasil-olustu-cansiz-maddeler-nasil-canli-oldu/">canlılar</a> ortaya çıktı.</p>
<p><strong>Günümüzden 300 bin yıl önce </strong><em><strong>►</strong></em> Bizim türümüz olan <a href="https://holosen.org/insanin-evrimi/">Homo sapiens</a> Afrika kıtasında evrimleşti.</p>
<p><strong>Günümüzden 45 bin yıl önce</strong> <em><strong>►</strong></em> Modern insanlar Avrupa’ya ulaştı.</p>
<p><strong>Günümüzden 40 bin yıl önce</strong> <em><strong>►</strong></em> Bilinen son bölgeleri İber Yarımadası olan Neandertallerin nesli tükendi.</p>
<p><strong>Günümüzden 23 bin yıl önce</strong> <em><strong>►</strong></em> “Buzul Çağı” olarak bilinen çok soğuk bir dönem gerçekleşti. Kuzeyde yaşayan insan ve hayvanlar öldü ya da güneye göç etti.</p>
<p><strong>Günümüzden 15 bin yıl önce</strong> <em><strong>►</strong></em> İnsanlar Asya ve Kuzey Amerika’yı bağlayan kara köprüsü üzerinden (Bering Boğazı) ya da deniz yoluyla Kuzey Amerika’ya ulaşmaya başladı.</p>
<p><strong>M.Ö. 9000 </strong><em><strong>►</strong></em> <a href="https://holosen.org/tarim-devrimi-tarihin-en-buyuk-aldatmacasi/">Tarım devrimi</a> başladı. İnsanlar, bazı bitki ve hayvan türlerini evcilleştirerek yerleşik hayata geçmeye başladılar.</p>
<p><strong>M.Ö. 7500</strong> <em><strong>►</strong></em> Türkiye’nin İç Anadolu bölgesinde bulunan Çatalhöyük’te bir yerleşim yeri kuruldu; karmaşık ritüellerin kanıtları sosyal uyumun varlığını gösterdi.</p>
<p><strong>M.Ö. 4000 </strong><em><strong>►</strong></em> Kendilerini <a href="https://holosen.org/turklerin-tarih-sahnesine-cikisi/">Türk</a> olarak tanımlayan ilk topluluklar ortaya çıktı.</p>
<p><strong>M.Ö. 3500 <em>► </em></strong>Mezopotamya’da ilk şehirler kuruldu.</p>
<p><strong>M.Ö. 3200 </strong><em><strong>►</strong></em>Sümerler ilk defa yazı sistemini geliştirdi. Böylece <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsanl%C4%B1k_tarihi" target="_blank" rel="noopener">tarih çağları</a> başladı.</p>
<p><strong>M.Ö. 1780 </strong><em><strong>►</strong></em> Mezopotamya’nın büyük krallarından biri olan Hammurabi, tarihteki bilinen ilk yazılı hukuk sistemi olan Hammurabi Kanunları’nı yazdı.</p>
<p><strong>M.Ö. 1700 </strong><em><strong>►</strong></em>Avrupa’da bir yazı sistemi üreten ilk medeniyet olan Minos, Girit Adası’nda Knossos Sarayı’nı inşa etti.</p>
<p><strong>M.Ö. 1264 </strong><em><strong>►</strong></em> Mısır firavunu II. Ramses firavunları onurlandırmak ve Nubia’da egemenliğini teyit etmek için Abu Simbel’de iki büyük tapınak inşa etti.</p>
<p><strong>M.Ö. 650 </strong><em><strong>►</strong></em> Avusturya’da Halstatt civarında gelişen ve Fransa, Romanya, Bohemya, ve Slovakya’ya yayılan Kelt kültürü, zirvesine ulaştı.</p>
<p><strong>M.Ö. 507 </strong><em><strong>►</strong></em> Atina’da Kleisthenes demokrasiyi yerleştirdi. Böylece bütün Atina vatandaşları Atina’nın politikasının belirlenmesinde doğrudan söz sahibi oldu.</p>
<p><strong>M.Ö. 500 </strong><em><strong>► </strong></em>Buddha adıyla bilinen Siddhartha Gautama, aydınlanmak için maddi hayatı reddetti ve Hindistan’da Budizmi yaydı.</p>
<p><strong>M.Ö. 490</strong> <em><strong>► </strong></em>Yunanistan ve Pers İmparatorluğu arasında Pers Savaşları başladı. Yunanların askeri başarıları klasik Yunan kimliğinin gelişimini etkiledi.</p>
<p><strong>M.Ö. 334</strong> <em><strong>► </strong></em>Makedonya kralı Büyük İskender Anadolu’yu ele geçirdi ve çok geniş bir imparatorluk kurdu; Yunan kültürü doğuya yayıldı.</p>
<p><strong>M.Ö. 221</strong> <em><strong>► </strong></em>Qin Shi Huangdi, daha önce birbiriyle savaşan devletlerden oluşan Çin’i birleştirdi ve Terracotta ordusu kurmak gibi önemli projeler başlattı.</p>
<p><strong>M.Ö. 218</strong> <em><strong>► </strong></em>Kartacalı (Kuzey Afrika) komutan Hannibal, Alpleri aşarak İtalya’yı istila etti. Roma’yı fethedemeyince Afrika’ya geri döndü.</p>
<p><strong>M.Ö. 44</strong> <em><strong>► </strong></em>Roma’da senatörler, gittikçe daha çok güce taptığını düşündükleri Julius Caesar’a suikast düzenledi.</p>
<p><strong>M.S. 43</strong> <em><strong>► </strong></em>Aulus Plautius ‘un komutasındaki bir Roma ordusu güney İngiltere’yi istila etti. Daha sonra Roma hakimiyeti Galler ve İskoçya sınırına dayandı.</p>
<p><strong>M.S. 250</strong> <em><strong>► </strong></em>Maya Klasik Dönemi başladı. Meksika ve Guatemala genelinde birçok kent, tapınak ve anıt inşa edildi.</p>
<p><strong>M.S. 312</strong> <em><strong>► </strong></em>Roma imparatoru Constantine, Milvian Köprüsü Savaşı’nda zafer elde ettikten sonra Hristiyanlığı benimsedi; Hristiyanlık hızla popüler hale geldi.</p>
<p><strong>M.S. 410</strong> <em><strong>► </strong></em>Roma, Vizigotlara yenildi. Roma İmparatorluğu Barbar kabilelerin istilasına uğradı.</p>
<p><strong>M.S. 486</strong> <em><strong>► </strong></em>Salian Franklarının lideri Clovis, Galya’da Romalıları yenilgiye uğrattı ve kendi hanedanlığının altında Loire’nin kuzeyinde Fransa’yı birleştirdi.</p>
<p><strong>536 <em>►</em></strong> Doğu Roma İmparatorluğu ordusu, Belisarius’un komutasında Roma’yı yeniden ele geçirerek Ostrogotları sürdü.</p>
<p><strong>610</strong> <em><strong>► </strong></em>Muhammed kendisine vahiy indiğini açıkladı ve İslam dinini kurdu. 20 yıl içinde İslam dini Arap yarımadasına egemen oldu.</p>
<p><strong>762</strong> <em><strong>► </strong></em>Abbasi halifesi Mansur’un Bağdat’ı kurması, İslam’ın altın çağının başlangıcına işaret etti. Bağdat Müslüman alimlerin merkezi oldu.</p>
<p><strong>793</strong> <em><strong>► </strong></em>Viking savaşçıları İngiltere’nin kuzeyindeki kutsal Lindisfarne adasındaki manastıra acımasız bir baskın düzenlediler. Bu çok sayıdaki Viking saldırısının ilkiydi.</p>
<p><strong>800</strong> <em><strong>► </strong></em>Frankların kralı Şarlman Roma’da imparatorluk tacı taktı. Hristiyanlığın seküler lideri olarak Batı Avrupa’nın büyük kısmını birleştirdi.</p>
<p><strong>1099</strong> <em><strong>► </strong></em>Hristiyan şövalyeler Kudüs’ü Müslümanların elinden aldı. Filistin ve Suriye’de haçlı devletleri kuruldu.</p>
<p><strong>1120</strong> <em><strong>► </strong></em>Kamboçya’da Hindu tapınağı Angkor Wat’ın inşası başladı. Angkor Wat dünyanın en büyük dini yapısı haline geldi.</p>
<p><strong>1192</strong> <em><strong>► </strong></em>Minamoto Yoritomo şogun oldu ve Japonya’ya 650 yıl boyunca hükmeden askeri hükümdarlar soyunu başlattı.</p>
<p><strong>1215</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiltere kralı John, kral da dahil tüm bireylerin toprak yasasına tabi olmasını öngören Magna Carta’yı imzaladı.</p>
<p><strong>1275</strong> <em><strong>► </strong></em>Venedikli tüccar Marco Polo, Kubilay Han’ın sarayına ulaştı. Moğol hükümdar sonraki dört yıl içinde Güney Çin’i fethetti.</p>
<p><strong>1324</strong> <em><strong>► </strong></em>Mali’nin varlıklı hükümdarı Mansa Musa, Mekke’ye hacca gitti ve İslam Batı Afrika’da yayıldı.</p>
<p><strong>1325</strong> <em><strong>► </strong></em>Aztekler orta Meksika’da başkentleri Tenochtitlan’ı kurdu. İnkalar ise Peru’da bir uygarlık kurdu.</p>
<p><strong>1347</strong> <em><strong>► </strong></em>Muhtemelen Asya’da ortaya çıkan bubonik veba Avrupa’ya yayıldı. İki yıl içinde Avrupa nüfusunun üçte biri öldü.</p>
<p><strong>1368</strong> <em><strong>► </strong></em>Hongwu, Yuan Hanedanı’na son verdikten sonra Ming Hanedanı’nın ilk imparatoru olduğunu ilan etti. Neredeyse 300 yıllık bir bolluk ve istikrar dönemi başladı.</p>
<p><strong>1420</strong> <em><strong>► </strong></em>Brunelleschi, Floransa Katedrali’nin çığır açıcı kubbesini tasarladı ve Rönesans’ın başlangıcına işaret etti.</p>
<p><strong>1443</strong> <em><strong>► </strong></em>Kore kralı Sejong, okuryazarlığı teşvik etmek için Kore dilinde yeni ve daha basit bir alfabenin oluşturulduğunu duyurdu.</p>
<p><strong>1453</strong> <em><strong>► </strong></em>Osmanlı Türkleri <a href="https://holosen.org/fatih-sultan-mehmet-ve-osmanli-devletinin-imparatorluga-donusmesi/">İstanbul’u fethederek</a> Doğu Roma İmparatorluğu’nun sonunu getirdi ve yeni bir Müslüman başkent yarattılar.</p>
<p><strong>1492</strong> <em><strong>► </strong></em>İspanya kralı Ferdinand ve kraliçesi Isabella, İber yarımadasında 800 yıldır Müslümanların egemenliğinde olan Granada’yı ele geçirdi.</p>
<p><strong>1492</strong> <em><strong>► </strong></em>Christopher Colombus, Amerika kıtasına ulaşarak Avrupa’nın ticaret ve kolonileşme çağını başlattı. Böylece <a href="https://holosen.org/bilimin-dogusu-ve-bilimsel-devrim/">bilimsel devrim</a> dediğimiz süreç başlamış oldu.</p>
<p><strong>1494</strong> <em><strong>► </strong></em>İspanya ve Portekiz, Amerika kıtalarında yeni fethedilen toprakları kendi aralarında bölüştüren Tordesillas Antlaşması’nı imzaladı.</p>
<p><strong>1517</strong> <em><strong>► </strong></em>Martin Luther, Katolik Kilisesi’ne karşı 95 tez yazarak Reform’a ve Protestanlığın doğuşuna yol açtı.</p>
<p><strong>1556</strong> <em><strong>► </strong></em>Ekber Şah Hindistan’da Babür İmparatorluğu’nun hükümdarı oldu. Pers ve Hint sanatının birleşmesiyle eşsiz bir tarz ortaya çıktı.</p>
<p><strong>1603</strong> <em><strong>► </strong></em>Sekigahara Savaşı Japonya’da birlik, istikrar ve sanatsal başarıların sağlandığı Edo Dönemi’ni başlattı.</p>
<p><strong>1618</strong> <em><strong>► </strong></em>Protestanlar ve Katolikler arasındaki dini gerginlikler Prag’da pencereden atma olayıyla zirveye tırmandı ve Otuz Yıl Savaşı çıktı.</p>
<p><strong>1620</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiliz dini ayrılıkçılar (Pilgrimler), Mayflower gemisiyle yelken açarak yeni bir hayat aradılar. Kuzey Amerika’da bir koloni kurdular.</p>
<p><strong>1649</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiliz İç Savaşı, Kral I.Charles’ın infaz edilmesiyle son buldu. İngiltere sonraki 11 yıl boyunca cumhuriyet oldu.</p>
<p><strong>1660</strong> <em><strong>► </strong></em>Kraliyet Afrika Şirketi, İngiltere’de kuruldu. Batı Afrika kıyılarından alınan köleler Amerika kıtalarında satıldı.</p>
<p><strong>1687</strong> <em><strong>► </strong></em>Sir Isaac Newton, matematik ve mantığa dayalı kütle çekim teorilerini yayınlayarak Aydınlanma’ya zemin hazırladı.</p>
<p><strong>1703</strong> <em><strong>► </strong></em>Büyük Çar Petro, ticareti teşvik etmek ve Rusya’yı Avrupa çizgisinde modernelştirmek için Baltık kıyısında St. Petersburg’u kurdu.</p>
<p><strong>1751</strong> <em><strong>► </strong></em>Diderot’un Ansiklopedi adlı üç ciltlik eserinin ilk cildi yayınlanarak Aydınlanma’nın rasyonel fikirlerini sundu.</p>
<p><strong>1759</strong> <em><strong>► </strong></em>Birçok önemli Avrupalı ulusun dahil olduğu Yedi Yıl Savaşı’nın parçası olan Quebec Savaşı, Kanada’da Fransız egemenliğine son verdi.</p>
<p><strong>1768</strong> <em><strong>► </strong></em>Kaptan Cook ilk yolculuğuna çıktı. Yeni Zelanda kıyısının haritasını çıkardı ve İngiltere adına güneydoğu Avustralya’da hak iddia etti.</p>
<p><strong>1776</strong> <em><strong>► </strong></em>Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi imzalandı. Bu bildirge temel insan haklarını savundu ve ABD kuruldu.</p>
<p><strong>1789</strong> <em><strong>► </strong></em>Bastille Baskını, monarşinin devrilmesi ve cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlanan Fransız Devriminin başlangıcına işaret etti.</p>
<p><strong>1807</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiltere’de köle ticaretini yasadışı ilan eden Köle Ticareti Yasası kabul edildi. Ama köleliğin kendisi 1833’te yasaklandı.</p>
<p><strong>1815</strong> <em><strong>► </strong></em>Napoleon, Waterloo Savaşı’nda İngiliz, Hollanda ve Prusya kuvvetleri karşısında yenilgiye uğradı ve Avrupa’daki 23 yıllık savaş dönemi sona erdi.</p>
<p><strong>1819</strong> <em><strong>► </strong></em>Simon Bolivar, İspanyol egemenliğinden bağımsız yeni bir Güney Amerika Cumhuriyeti kurdu. Gran Colombia 1830’a kadar varlığını sürdürdü.</p>
<p><strong>1830</strong> <em><strong>► </strong></em>George Stephenson’ın Rocket adlı lokomotifi, dünyanın ilk ticari tren seferini gerçekleştirerek Liverpool’la Manchester’ı birbirine bağladı.</p>
<p><strong>1848</strong> <em><strong>► </strong></em>Avrupa’da liberalizm, sosyalizm ve ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı talepleriyle ayaklanmalar gerçekleşti ve tümü bastırıldı.</p>
<p><strong>1856</strong> <em><strong>► </strong></em>Batılı güçler Çin’i limanlarını ticarete açmaya zorlamak için İkinci Afyon Savaşı’nı başlattı.</p>
<p><strong>1859</strong> <em><strong>► </strong></em>Charles Darwin, Türlerin Kökeni kitabını yayınlayarak tartışmalar yaratan evrim teorisini açıkladı.</p>
<p><strong>1860</strong> <em><strong>► </strong></em>Giuseppe Garibaldi, 1000 kişilik gönüllü birliğiyle Fransız Bourbon Hanedanı’nın Güney İtalya ve Sicilya’daki egemenliğine son verdi. Bir yıl sonra İtalya birleşti.</p>
<p><strong>1863</strong> <em><strong>► </strong></em>Amerikan İç Savaşı sırasında Başkan Abraham Lincoln tarhiteki en önemli hitabetlerden biri olan Gettyburg Konuşması’nı yaptı.</p>
<p><strong>1868</strong> <em><strong>► </strong></em>Japonya’da Tokugawa şogunluğu devrildi ve İmparator Meiji başa geçti. Ülke önemli bir emperyal güç haline geldi.</p>
<p><strong>1869</strong> <em><strong>► </strong></em>Kızıl Deniz ile Akdeniz’i bağlayan ve Avrupa’yla Doğu arasındaki deniz yolculuklarını ciddi ölçüde kısaltan Süveyş Kanalı açıldı.</p>
<p><strong>1881</strong> <em><strong>► </strong></em>Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu <a href="https://holosen.org/ataturk-biyografisi-modern-turkiyenin-kurulusu/">Gazi Mustafa Kemal Atatürk</a> doğdu.</p>
<p><strong>1892</strong> <em><strong>► </strong></em>New York limanında göçmenlerin ABD’ye giriş işlemlerini gerçekleştirmek için Ellis Adası açıldı. Göçmenlerin birçoğu Amerikan vatandaşı oldu. Ada 1954’te kapatıldı.</p>
<p><strong>1908</strong> <em><strong>► </strong></em>Jön Türkler adı verilen reform yanlısı gruplar, otoriter Osmanlı sultanını devirdi ve ülkeyi yönetmeye soyundu.</p>
<p><strong>1913</strong> <em><strong>► </strong></em>Emily Davison, Derby’de kendini Kral V. Charles’ın atının altına attı ve öldü. Dünya çapında kadınların oy kullanma hakkı mücadelesinin simgesi oldu.</p>
<p><strong>1917</strong> <em><strong>► </strong></em>Rusya’da ayaklanmalar Çarı’ın devrilmesine yol açtı. Lenin devrim çağrısı yaptı ve Bolşevikler kasım ayında iktidarı ele geçirdi.</p>
<p><strong>1919</strong> <em><strong>► </strong></em>I. Dünya Savaşı sona erdi ve 1919 Haziranı’nda Versoilles Antlaşması imzalandı. Almanlar topraklarını kaybettiler, büyük ölçüde silahsızlandırıldılar ve savaş tazminatı ödemek zorunda bırakıldılar.</p>
<p><strong>1923</strong> <em><strong>► </strong></em>Türkiye Cumhuriyeti Devleti resmen kuruldu ve yönetim şekli olarak cumhuriyeti ilan etti. Atatürk modern, ilerici ve laik bir ulus devlet kurmak için politik, ekonomik ve kültürel alanlarda sekülarist ve milliyetçi karakterde reformlar gerçekleştirdi.</p>
<p><strong>1929</strong> <em><strong>► </strong></em>New York borsasında hisse senetleri dibe çakıldı. Milyarlarca dolar kaybedildi ve mali felaket dünyayı büyük buhrana soktu.</p>
<p><strong>1934-35</strong> <em><strong>► </strong></em>Güney Çin’deki milliyetçilerden kaçan 80 bin komünist Mao Zedong öncülüğünde kuzeye doğru zorlu Uzun Yürüyüş’ü gerçekleştirdi.</p>
<p><strong>1939</strong> <em><strong>► </strong></em>Hitler Polonya’yı işgal etti. Britanya ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan etti. Dünya tarihindeki en ölümcül savaş altı yıl sürdü.</p>
<p><strong>1942</strong> <em><strong>► </strong></em>Naziler Wannsee’de bir araya gelerek Yahudileri yok etme planını görüştü. Yahudi soykırımı sırasında 6 milyondan fazla kişi öldürüldü.</p>
<p><strong>1947</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiliz Hindistanı iki bağımsız ulus devlete bölündü. Hinduların çoğunlukta olduğu Hindistan ve Müslümanların çoğunlukta olduğu Pakistan.</p>
<p><strong>1948</strong> <em><strong>► </strong></em>Otuz yıldır İngiliz egemenliğinde olan Filistin’de Yahudi devleti İsrail kuruldu.</p>
<p><strong>1956</strong> <em><strong>► </strong></em>Mısır lideri Nasır, Süveyş Kanalı’nın millileştirildiğini ilan etti. Britanya, Fransa ve İsrail Mısır’ı işgal etti. ABD ateşkesi sağladı ve müttefikler geri çekildi.</p>
<p><strong>1957</strong> <em><strong>► </strong></em>Kwame Nkrumah, İngiliz egemenliğindeki Gana’nın bağımsızlığını barışçıl yollarla kazandı. 1970’lere kadar Afrika’daki birçok ülke bağımsızlığına kavuştu.</p>
<p><strong>1962</strong> <em><strong>► </strong></em>Küba füze krizi sırasında dünya 13 gün boyunca Küba ve ABD arasında nükleer savaş tehdidi yaşadı. Anlaşmazlık diplomasi yoluyla çözüme kavuşturuldu.</p>
<p><strong>1965</strong> <em><strong>► </strong></em>ABD komünizmin yayılmasını önlemek için Güney Vietnam’a birlikler gönderdi ve dokuz yıllık bir savaşın içine girdi.</p>
<p><strong>1989</strong> <em><strong>► </strong></em>Doğu Alman hükümeti seyahat kısıtlamalarını kaldırdı ve binlerce kişi Berlin Duvarı’nı yıktı. Komünizm çöktü.</p>
<p><strong>1991</strong> <em><strong>► </strong></em>İngiliz bilgisayar bilimci Tim Berners-Lee tarafından akademisyenlerin bilgi paylaşmasına imkan tanımak için kurulan ilk web sitesi (World-Wide-Web) kullanılmaya başlandı.</p>
<p><strong>2001</strong> <em><strong>► </strong></em>11 Eylül’de aşırı İslamcılar ABD’ye büyük bir terörist saldırı gerçekleştirdi. Yaklaşık 3000 kişi öldü.</p>
<p><strong>2011</strong> <em><strong>► </strong></em>Dünya’nın nüfusu 7 milyarı aştı. Küresel iklim krizi patlak verdi.</p>
<p><a href="https://holosen.org/dunya-tarihi-onemli-olaylar-kronolojisi/">Dünya tarihi önemli olaylar kronolojisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarım Devrimi: Tarihin En Büyük Aldatmacası</title>
<link>https://trafikdernegi.com/tarim-devrimi-tarihin-en-buyuk-aldatmacasi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/tarim-devrimi-tarihin-en-buyuk-aldatmacasi</guid>
<description><![CDATA[ Evrenin başlangıcından insanın evrimine kadar bir dizi konuyu ele aldık. Sıra önemli bir dönüm noktasına geldi. İnsanlığı bambaşka bir boyuta çıkaran Tarım Devrimi. On binlerce yıl boyunca Homo sapiens, Dünya’nın bütün kıtalarına yavaş yavaş yayıldı. Gittiği her yerde yabani bitkileri toplayıp, hayvanları avlayarak yaşamını sürdürdü. Fakat bütün bunlar 10 bin yıl önce, Sapiens tüm vaktini […]
Tarım Devrimi: Tarihin En Büyük Aldatmacası yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/eacf198143b4fe87c917d6262eb4bc6d.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:14:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Tarım, Devrimi:, Tarihin, Büyük, Aldatmacası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Evrenin başlangıcından insanın evrimine kadar bir dizi konuyu ele aldık. Sıra önemli bir dönüm noktasına geldi. İnsanlığı bambaşka bir boyuta çıkaran Tarım Devrimi.</p>
<p>On binlerce yıl boyunca Homo sapiens, Dünya’nın bütün kıtalarına yavaş yavaş yayıldı. Gittiği her yerde yabani bitkileri toplayıp, hayvanları avlayarak yaşamını sürdürdü. Fakat bütün bunlar 10 bin yıl önce, Sapiens tüm vaktini ve enerjisini birkaç hayvan ve bitki türünün yaşamını değiştirmeye adayınca değişti.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-385" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-385" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-1024x576.png" alt="" width="696" height="392" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-1024x576.png 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-300x169.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-768x432.png 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-1536x864.png 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-696x392.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-1068x601.png 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1-747x420.png 747w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/tarim_devrimi_1.png 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Tarım devriminin başladığı ve tarımın yayılma hatlarını gösterir harita.</figcaption></figure>
<p></p>
<h2><strong>Tarıma geçiş ne zaman başladı?</strong></h2>
<p>Tarıma geçiş dünyanın tek bir noktasında değil farklı noktalarda birbirinden bağımsız olarak başladı. Mesela Orta Amerika’daki insanlar, mısır ve fasulyeyi Ortadoğu’daki buğday ve bezelye tarımından hiç haberleri yokken evcilleştirdiler. En eski tarım faaliyetleri MÖ 9500-8500 yıllarında güneydoğu Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu “Bereketli Hilâl” adı verilen bölgedeydi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-381" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-381" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-989x1024.jpg" alt="" width="696" height="721" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-989x1024.jpg 989w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-290x300.jpg 290w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-768x795.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-696x721.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC-406x420.jpg 406w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Fertile_crescent_Neolithic_B_circa_7500_BC.jpg 1050w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Bereketli Hilâl</figcaption></figure>
<p>Buğday ve keçiler yaklaşık MÖ 9000’de, bezelye ve mercimek 8000, zeytin ağaçları 5000, atlar 4000 ve üzüm 3500 yıllarında evcilleştirildi. Deve ve kaju fıstığı gibi bazı hayvanlar ve bitkiler daha da geç evcilleştirildi. Zaten MÖ 3500 civarında asıl evcilleştirme dalgası bitmişti. MS 1. yüzyılda dünyanın çoğu yerinde insanların büyük bölümü artık çiftçiydi.</p>
<h2><strong>Bitkiler insanları nasıl evcilleştirdi?</strong></h2>
<p>Şimdi önemli bir noktaya geliyoruz.</p>
<p>Bugün herkesin sandığının aksine insanlar bitkileri evcilleştirmedi. Bitkiler insanları evcilleştirdi.</p>
<p>Ne demek mi istiyorum?</p>
<p>Şöyle ki; akademisyenler bir zamanlar, Tarım Devrimi’nin insanlık için ileriye doğru atılmış büyük bir adım olduğunu iddia ettiler. Buna göre evrim kademeli olarak giderek daha zeki insanlar yarattı. Sonuçta insanlar o kadar akıllı hâle geldiler ki, doğanın gizemlerini çözdüler ve bu sayede koyunları evcilleştirip buğdayı ekebildiler. Ve çok kısa bir süre sonra da, bir şekilde acımasız, tehlikeli ve savaşçı avcı toplayıcı yaşamlarını memnuniyetle bırakıp, hoş ve dingin çiftçi yaşamına geçtiler.</p>
<p>Peki durum gerçekten böyle miydi?</p>
<p>Hayır.</p>
<p>Geçtiğimiz yüzyılda yapılan araştırmalarda Sapiens’in zamanla daha zeki olduğuna dair hiçbir kanıt bulunamadı. Avcı toplayıcılar doğanın sırlarını Tarım Devrimi’nden çok önce de biliyorlardı. Çünkü hayatta kalmaları topladıkları bitkiler ve avladıkları hayvanlar hakkında çok detaylı bilgi sahibi olmalarına bağlıydı. Arkaik dönemde yaşayan insanlar bugünün ortalama bir insanından çok daha becerikli, yetenekli ve belki de zekiydi. Bugün herhangi birimiz ormanda veya savanda bir başına yaşamaya mecbur kalsak muhtemelen çok uzun yaşayamayız.</p>
<p>Tarım Devrimi yeni ve kolay bir yaşam biçimi sağlamaktan ziyade, çiftçilere genellikle avcı toplayıcılarınkinden daha zor ve daha az tatmin edici bir yaşam oluşturdu. Avcı toplayıcılar zamanlarının daha büyük bölümünü, çeşitli ve insanı zihinsel olarak uyaran faaliyetlerle geçiriyorlardı, ayrıca açlık ve hastalıkla boğuşma ihtimalleri de daha düşüktü. Tarım Devrimi insanlığın elindeki toplam gıda miktarını kesin olarak artırdı ancak daha iyi bir beslenme veya daha çok keyifli zaman yaratmadı. Daha ziyade nüfus patlamasına yol açarak şımarık seçkinler yarattı. Ortalama çiftçi, ortalama avcı toplayıcıdan daha fazla çalışarak karşılığında daha kötü besinlere sahip oldu.</p>
<p>Tarım Devrimi tarihin en büyük aldatmacasıydı.</p>
<p>Peki bunun sorumlusu kimdi? Krallar mı? Yoksa rahipler ya da tüccarlar mı?</p>
<p>Suçlular buğday, pirinç ve patatesin de aralarında bulunduğu bir avuç bitki türüydü. Homo sapiens bu bitkileri evcilleştireceğine, bunun tam tersi gerçekleşti.</p>
<h2><strong>Buğday’ın gözünden Tarım Devrimi</strong></h2>
<figure aria-describedby="caption-attachment-383" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Sapiensin-yazari-Harariden-yeni-kitap-8369.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-383" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Sapiensin-yazari-Harariden-yeni-kitap-8369-300x177.jpg" alt="" width="300" height="177" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Sapiensin-yazari-Harariden-yeni-kitap-8369-300x177.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Sapiensin-yazari-Harariden-yeni-kitap-8369.jpg 645w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Prof. Yuval Noah Harari – Sapiens ve Homo Deus isimli kitaplarıyla tanınmıştır.</figcaption></figure>
<p>Ünlü tarihçi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Yuval_Noah_Harari" target="_blank" rel="noopener">Yuval Noah Harari</a>, Sapiens isimli kitabında Tarım Devrimi’ni bir de buğdayın gözünden değerlendiriyor.</p>
<p>Durum şöyle:</p>
<p>10 bin yıl önce buğday sadece Ortadoğu’nun bazı bölgelerine sıkışmış yabani bir ottu. Birden bire birkaç bin yıl içinde tüm dünyada yetişmeye başladı. En temel evrimsel hayatta kalma ve üreme kriterlerine göre dünya tarihindeki en başarılı bitkilerden biri oldu. Bugün dünya çapında buğday Britanya’nın on katı bir alanı kaplıyor.</p>
<p>Homo sapiens’in vücudu beli çatlayana kadar tarlalarda çalışmak için evrimleşmemişti. Geyiklerin arkasından koşmaya, elma ağaçlarına tırmanmaya uygundu, kaya toplamaya veya su kovası taşımaya değil. İnsanlar bunun bedelini omurga, diz, boyun ve bel ağrılarıyla ödediler. Dahası, bu yeni tarımsal işler o kadar çok zaman almaktaydı ki, insanlar buğday tarlalarının yakınına kalıcı yerleşimler kurmak zorunda kaldılar. Bu, onların yaşamını tamamen değiştirmişti.</p>
<p>Yani biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi. Evcilleştirmek (domestikasyon) Latincedeki domus (ev) kelimesinden türemiştir. Evde yaşayan ise buğday değil, Sapiens’tir.</p>
<h4><strong>Sefalet içinde bir yaşam</strong></h4>
<p>Peki nasıl oldu da buğday Homo sapiens’i pek de fena olmayan bir yaşamı, sefalet içinde bir yaşamla değiştirmeye ikna edebildi?</p>
<p>Bunun karşılığında ne sunuyordu?</p>
<p>Daha iyi beslenme sunmadığı kesindi. Unutmayın, insanlar geniş çaplı besin kaynakları yiyerek gelişen, her şeyi yiyen canlılardır. Tarım Devrimi’nden önce tahıllar insan beslenmesinin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyordu. Tahıllara dayalı bir beslenme biçimi mineral ve vitamin yönünden zayıf, sindirimi zor, ayrıca diş ve dişetlerine zararlıdır.</p>
<p>Buğday insanlara ekonomik bir güvenlik de sağlamadı. Köylünün yaşamı avcı toplayıcınınkinden daha güvensizdir. Avcı toplayıcılar hayatta kalmak için onlarca besin tüketirdi ve bu sayede de, zor geçen yıllarda yiyecek depolamamış olsalar bile, hayatta kalabiliyorlardı. Türlerden biri azaldığında diğerlerini toplayıp avlayabiliyorlardı.</p>
<p>Çiftçi toplumları çok yakın bir zamana kadar kalori almalarının çok büyük bir bölümünü az sayıdaki evcilleştirilmiş bitkiden sağladılar. Hatta çoğu bölgede buğday, patates veya pirinç gibi tek bir bitkiyle beslendiler. Eğer yağmurlar yetersiz kalır veya çekirge sürüleri ve mantarlar bu bitkileri nasıl ele geçireceklerini keşfederse, binlerce hatta milyonlarca köylü ölebilirdi.</p>
<p>Buğday insanlardan gelen şiddete karşı da güvence sunan bir şey değildi. İlk çiftçiler, en az avcı toplayıcı ataları kadar, hatta muhtemelen onlardan da vahşilerdi. Çiftçilerin hem daha fazla eşyası hem de tohum ekmek için toprağa ihtiyaçları vardı. Komşu kabilelerin tarım alanlarına saldırıları, karın tokluğuyla açlık arasındaki farkı belirleyebilirdi.</p>
<h4><strong>Tarımın nüfus artışına etkisi</strong></h4>
<p>Köy yaşamı ilk çiftçilere elbette bazı avantajlar da sağlamıştı. Örneğin vahşi hayvanlara, yağmura ve soğuğa karşı daha iyi korunuyorlardı. Yine de ortalama insan için dezavantajlar avantajlardan daha büyüktü.</p>
<p>Buğday yetiştirmek, insanlara toprak miktarına oranla çok daha fazla gıda üretme şansı verdi. Bu da Homo sapiens’in katlanarak çoğalmasını sağladı. Fakat bu bir tür kumardı. Yaban bitkileri yerini buğday tarlalarına bıraktıkça insanlar sıkış tıkış kasabalarda, salgın hastalıklardan kitleler halinde ölebiliyorlardı. Üstelik işler yolunda gitmeyip de ekinler telef olduğunda yüz binlerce insanın sonu gelebiliyordu.</p>
<p>Zamanla, “buğday işi” giderek daha zor ve çetrefilli hâle geldi. Çocuklar kitleler halinde ölüyor, yetişkinler de kan ter içinde kalarak yaptıkları ekmekleri yiyordu. Ancak kimse ne olup bittiğinin farkında değildi. Her nesil bir önceki gibi yaşamaya devam ediyor, sadece arada sırada bazı alanlarda küçük iyileştirmeler yapılıyordu. Çelişkili bir biçimde, yaşamı kolaylaştırmak amacıyla yapılan bir dizi “iyileştirme”, çiftçilerin boynundaki ilmeği daha da sıkılaştırıyordu.</p>
<h4><strong>Yanlış hesap</strong></h4>
<p>Şimdi burada bir duralım. Bir soru soralım türümüze.</p>
<p>İnsanlar bu kadar hayati öneme sahip bir konuda neden yanlış hesap yapıyorlardı?</p>
<p>Çünkü tarih boyunca neden hep yanlış hesap yaptılarsa, o yüzden. Kararlarının tüm sonuçlarını tahmin edememişlerdi.</p>
<p>Ne zaman daha fazla çaba göstermeleri gerekse, “Evet belki daha fazla çalışacağız, ama hasadımız çok daha fazla olacak! Verimsiz geçen yıllarla ilgili endişe duymayacağız. Çocuklarımız aç yatmayacak,” diye düşünüyorlardı. Aslında mantıklıydı. Daha çok çalışırsanız daha iyi bir yaşamınız olur. Onların planı da buydu.</p>
<p>Planın ilk kısmı iyi işledi.</p>
<p>İnsanlar gerçekten de daha çok çalışıyordu, ama çocuk sayılarının artacağını öngöremediler. Ürettikleri fazla buğday daha çok çocuk arasında bölüştürülüyordu. Aynı şekilde, bu insanlar çocukları daha az anne sütü ve daha fazla yulaf lapasıyla beslemenin, onların bağışıklık sistemini zayıflatacağını, kalıcı yerleşimlerin hastalıklar için harika bir üreme alanı olduğunu da anlayamadılar. Kendilerini tek bir besin türüne bağımlı kılarak aslında kuraklığın tehlikelerine daha açık hâle geleceklerini öngöremediler. Keza, ilk çiftçiler, iyi geçen dönemlerde gıda depoları yapmanın hırsızları ve düşmanları teşvik edeceğini, bunlara karşı da savunma duvarları yapmak ve nöbet tutmak gibi şeyler yapmak zorunda kalacaklarını da düşünmemişlerdi.</p>
<h4><strong>Tuzağa düşen insan</strong></h4>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-384" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt-300x274.png" alt="" width="300" height="274" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt-300x274.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt-696x636.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt-459x420.png 459w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/social-pyramid-ancient-egypt.png 700w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a>Azimli ve çalışkan çiftçiler, ne yazık ki, o günkü çalışmalarının karşılığı olarak ulaşmak istedikleri ekonomik güvenceye neredeyse hiçbir zaman ulaşamadılar. Her yerde ortaya çıkan yöneticiler ve seçkinler, köylülerin emeğiyle ürettiği fazla gıdayla beslenip, çiftçileri de zar zor hayatta kalabildikleri bir yaşama mahkum ettiler. El konan bu yiyecekler siyaseti, savaşları, sanatı ve felsefeyi canlandırdı. İnsanlar saraylar, kaleler, anıtlar ve tapınaklar inşa ettiler. Geç modern çağa kadar insanların yüzde 90’ından fazlası, her sabah erken kalkıp ter içinde kalana dek çalışan köylüler olarak yaşıyorlardı. Ürettikleri fazladan gıda, tarih kitaplarını dolduran küçük bir seçkin azınlığı doyuruyordu: krallar, bürokratlar, askerler, rahipler, sanatçılar ve filozoflar.</p>
<p>Tarihi çok az insan yazdı. Diğerleri ise tarla sürüp, su kovalarını taşıdı.</p>
<p>O hâlde neden planları tutmayınca insanlar çiftçiliği bırakmadılar?</p>
<p>Bunun sebebi kısmen, bu küçük değişimlerin birikerek toplumu nesiller boyunca değiştirmesiydi. En sonunda kimse daha önceden insanların farklı yaşadıklarını hatırlayamaz oldu. Kısmen de, nüfus artışının insanların geri dönüş ihtimalini ortadan kaldırmasıydı. Eğer tarla sürmek bir köyün nüfusunu 100’den 110’a çıkardıysa, hangi 10 kişi diğerlerinin eski güzel yaşamına dönebilmesi için kendini feda edecekti? Geri dönüş artık mümkün değildi.</p>
<p>İnsanlar tuzağa düşmüştü.</p>
<p>Tarım devrimi Sapiens’in doğayla yaşadığı uyumu bırakıp açgözlülük ve yabancılaşmaya doğru koştuğu dönüm noktasıydı.</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>Sonunda on binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca insan bir araya geldiğinde geçinmek git gide zorlaşmaya başladı. Bu kadar insanı ortak paydada birleştirecek güçlere ihtiyaç vardı. Tarım Devrimi yeni kalabalık şehirler ve başarılı imparatorluklar yaratma fırsatını ortaya çıkarınca insanlar büyük tanrılar, milliyetler ve anonim ortaklıklar hakkında hikayeler icat ederek ihtiyaç duyulan toplumsal bağları sağladılar. İnsan evrimi her zamanki gibi salyangoz hızıyla ilerlerken, insanın hayal gücü dünyada henüz eşi görülmemiş devasa bir kitlesel işbirliği ağı yarattı.</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – YUVAL NOAH HARARI</strong></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Tar%C4%B1m_devrimi" target="_blank" rel="noopener">https://tr.wikipedia.org/wiki/Tar%C4%B1m_devrimi</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/tarim-devrimi-tarihin-en-buyuk-aldatmacasi/">Tarım Devrimi: Tarihin En Büyük Aldatmacası</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/turklerin-tarih-sahnesine-cikisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/turklerin-tarih-sahnesine-cikisi</guid>
<description><![CDATA[ Türkler tarih sahnesine ilk olarak ne zaman çıktı? İlk ne zaman devlet kurdular? Ne zaman kendilerine Türk demeye başladılar? Nerelerde yaşadılar? Anadolu’ya nasıl geldiler? Türk Tarihi gerçekten çok derin bir mevzu. Çok karmaşık bir konu. Halen tarihçilerin üzerinde uzlaşmaya varamadığı birçok konu barındırıyor. Türk Halklarının Çeşitliliği Tarihçi ve yazar Carter V. Findley, “Dünya Tarihinde Türkler” […]
Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:14:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Türklerin, Tarih, Sahnesine, Çıkışı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkler tarih sahnesine ilk olarak ne zaman çıktı? İlk ne zaman devlet kurdular? Ne zaman kendilerine Türk demeye başladılar? Nerelerde yaşadılar? Anadolu’ya nasıl geldiler? Türk Tarihi gerçekten çok derin bir mevzu. Çok karmaşık bir konu. Halen tarihçilerin üzerinde uzlaşmaya varamadığı birçok konu barındırıyor.</p>
<p></p>
<h2><strong>Türk Halklarının Çeşitliliği</strong></h2>
<p>Tarihçi ve yazar Carter V. Findley, “Dünya Tarihinde Türkler” isimli kitabında şöyle bir otobüs imgesi kullanmış, benimde çok hoşuma gitti. Sizlerle de paylaşmak istiyorum. Demiş ki:</p>
<p>Türklük doğudan batıya bütün Asya’yı aşan bir otobüse benzer. Yolculuk uzun sürmüş ve otobüs ikide bir mola vermiştir. Her molada sandık, sepet ve torbalar indirilip bindirilir. Otobüs güzergahının nerede başlayıp nerede bittiği çoğu yolcunun umurunda değildir. Çoğunun niyeti kısa bir mesafeden sonra inmektir. Otobüsteki diğer yolcularla aralarındaki ortak noktaların, farklardan daha fazla olduğu belki akıllarından bile geçmiyordur. Arada bir otobüs bozuluyor, yoldan temin edilen yedek parçalarla onarılıyordur. Türkiye’ye varıldığında, yolculardan ya da eşyalardan hangisinin bütün seyahati aynı otobüsle yaptığını ya da böyle bir yolcu olup olmadığını kimse hatırlamıyordur. Otobüs bile değişmiştir. Bütün bunlara rağmen adı Trans-Asya Türk Otobüsü’dür.*</p>
<p>Findley’in bu otobüs imgesi gerçekten güzel. Fakat kitabında kendisinin de bahsettiği üzere bu sadece bir başlangıç. Türkler’in tarihi o kadar zengin ve geniş bir coğrafya ve kültür çorbası ki bunu tek bir otobüs imgesiyle anlatmak mümkün değil.</p>
<p>Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin zamanda geriye, üç yöne doğru uzanan bir tarihi var:</p>
<ul>
<li>Türklerin gelişinden çok önceye dayanan Anadolu mirası;</li>
<li>7. Yüzyıl Arabistan’ına kadar uzanan İslam mirası;</li>
<li>Orta Asya’daki ilk Türklere ve öncüllerine kadar uzanan miras ya da Türk-Moğol mirası.</li>
</ul>
<p>Otobüs imgesi bunlardan sadece üçüncüsünü çağrıştırıyor.</p>
<p>Üstelik Türklerin tarihi üzerine düşüneceksek, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti tek nirengi noktası değil. Modern Türkiye’ye giden otobüs güzergahı da Türklerin önündeki tek seçenek değil. Türk halklarının tarihteki ilerleyişlerine bugün Türkiye’nin bulunduğu noktadan değil de tarihteki çıkış noktalarından bakarsak, Batıda son bulan tek bir güzergâh değil, Orta Asya’nın doğusundan başlayıp dört bir yana giden, yol boyunca kesişen ve Avrasya’nın her köşesinde, hatta 1960’lardan itibaren dünyanın birçok köşesinde biten güzergâhlar görürüz.*</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-584" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-1024x675.jpg" alt="" width="696" height="459" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-1024x675.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-300x198.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-768x506.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-696x459.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-1068x704.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5-637x420.jpg 637w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/c26c9186083cc738a0ccd5c485da57d5.jpg 1508w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a></p>
<h4><strong>Başlangıç Noktası Neresi?</strong></h4>
<p>Peki bu kadar zengin halklar topluluğunu bir noktada birleştirecek ve bir başlangıç noktası arayacaksak nereye gitmeliyiz? Baktığımız zaman Türklerin fiziki olarak birbirlerine benzemediğini görüyoruz. Özellikle Türkiye’deki bizler çok çeşitli fiziksel görünümlere sahibiz. Ya da iç Asya kökenli, doğu Türki dünyasına baktığımızda Moğol görünümlü Türklerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle Türk halklarının birliğini en açık seçik dilde görebileceğimizi anlamamız lazım. Türk dillerindeki farklılaşma zaman içinde o dilleri konuşanların bile birbirlerini anlayamayacağı kadar çok çeşitlenmiş olsa da yine de Hint-Avrupa dillerinden çok daha fazla benziyorlar birbirine.</p>
<p>Şimdi eğer bir yol haritası çizmemiz gerekiyorsa Türkler ilk olarak nerede yaşadılar? İlk yurtları neresiydi? Nereden dünyaya açıldılar? Sonrasında neler oldu? Ne zaman devlet kurdular? Gelin şimdi sizleri bir yolculuğa çıkarayım.</p>
<h2><strong>Türkler’in Tarih Sahnesine Çıkışı</strong></h2>
<p>Bilinen tarihle birlikte ortaya çıkan ve varlığını günümüze kadar sürdüren sayılı milletlerden biri. Türkler. M.Ö. 4. Bin yıldan itibaren Asya’daki ilk yurtlarını büyük ölçüde muhafaza ederek 21. Yüzyıla kadar geçen sürede üç kıtada hükümran olan Türkler, 16 imparatorluk ve yüzlerce devlet <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk_devletleri_listesi" target="_blank" rel="noopener">kurdular.</a>*²</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-589" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-589" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-1024x688.jpg" alt="" width="696" height="468" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-1024x688.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-300x201.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-768x516.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-696x467.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-1068x717.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1-626x420.jpg 626w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/turk_yurdu-1.jpg 1190w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Türklerin tarih sahnesine ilk çıktıkları düşünülen bölge günümüzde Hakasya, Rusya sınırları içerisindedir.</figcaption></figure>
<p>Türkler kesin tarihi ve sınırı bilinmemekle beraber Orta Asya’nın kuzey bölgelerinde Güney Sibirya olarak bilinen, Altay Dağları’nın kuzeyinde bulunan ve günümüzde Hakasya, Rusya olarak bildiğimiz bir bölgede ortaya çıktılar.*<sup>4</sup> Buralarda dimdik göğe yükselen gövdeleriyle kozalaklı çamların doldurduğu, alabildiğine uzanan sonsuz ve muazzam alanlar olarak Sibirya ormanları bulunur. Her taraf sularla çevrili, dağların aşılmaz duvarlar gibi yükseldiği ve aylar boyu kar altında kalan bu ormanlar sessizlik ve yalnızlıkla doludur. Taygalarda yaşam yok denecek kadar azdır, ama yine de hayatını orada sürdüren insanoğlu buranın zengin olduğunu söylemekte diretir; duyguların, gizlerin, bilinmezlerin, yaz kurağında bitki örtüsünü yutan alevler misali yok edici malum güçlerin ya da hışırtı yayarak dolaşan muğlak güçlerin zenginliğidir Türklerin bu ilk yurdu.*³</p>
<h4><strong>Ön-Türkler’in Yaşam Tarzı</strong></h4>
<p>Mevsimler arası ani değişimler ve dönüşümlülük yasaları Ön-Türkler’e ilk eğitimini verir. Bu insanlar kabile dayanışmasının sağlam yapısını öğrendiği gibi, herkesin bir başkası için yem olduğunu ve zamanından evvel yenilmemek için de uzunca bir zaman yiyen taraf olarak kalınması gerektiğini de öğrenirler. Oldukça kısa süren sıcak aylar boyunca soğanlarını yedikleri yabani zambakları, taneli meyveleri, şifalı otları, boya elde ettikleri bitkileri ve saatlerce kaynattıkları bazı ağaç kabuklarını toplarlar. Dost ya da düşman tüm hayvanlar, özellikle de geyik türleri taze et ve kürk ihtiyaçlarını karşılar. Göllerin aşığı kuğular, gökyüzünün en yüksek noktalarına erişebilen kartallar ve tüm göçmen kuşlar, korkunç güçler olan ayılar ve kurtlar onların gözünde sanki başka bir dünyaya aittir. Bütün bu hayvanlar Türklerin önce mitolojisinde, daha sonraysa masallarında yer alacaklardır.*³</p>
<h4><strong>Ormandan Bozkıra</strong></h4>
<p>Ön-Türkler tarihlerinin en büyük devrimini ormandan bozkırlara yaptıkları göçle yaşadılar: avcılık ve toplayıcılık uygarlığından yetiştiriciliğe, rengeyiği kültüründen at kültürüne geçtiler. Altaylardaki Pazırık kazılarında çabuk bozulan eşyaların yanı sıra mezarlardaki buzullaşma sonucu çok iyi durumda kalmış bazı dayanıksız eşyalar ile diş etlerindeki piyore gibi pençesine düştükleri hastalıkları teşhis etmemizi sağlayan ölüler de bulundu. Ayrıca maskeli adamlar ve yitip giden bir dünyanın özlemiyle yeni bir yaşama uymanın güçlüğünü yansıtan geyik kılığına sokulmuş atlar çıkarıldı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-586" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-586 size-large" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-821x1024.jpg" alt="" width="696" height="868" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-821x1024.jpg 821w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-241x300.jpg 241w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-768x958.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-696x868.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f-337x420.jpg 337w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/bc63232151c7f5e58cf5ebe0f18cd36f.jpg 1000w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Pazırık kurganından çıkarılan atın koşum takımlarıyla birlikte modeli</figcaption></figure>
<p>Kısa bir süre sonra bu avcı-toplayıcı topluluk, artık tamamıyla birer bozkır insanı haline gelmişti. Çinlilerin binlerce yıldır Hu diye adlandırdıkları bu insanlar, buzullaşma, aşırı nüfus artışı, açlık, salgın hastalıklar gibi birçok belayla baş ederek hiç durmaksızın yer değiştirdiler; bir ortaya çıktılar bir kayboldular; kâh bir araya gelip birleşti kâh ayrılıp dağıldılar.</p>
<h4><strong>Atın Türkler İçin Önemi</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-587" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-587" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-300x202.jpg" alt="" width="300" height="202" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-300x202.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-1024x691.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-768x518.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-696x470.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-1068x721.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1-623x420.jpg 623w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/188cb6c8652138ef80c9282cbff6dedf-1.jpg 1254w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Ön-Türkler at biniciliğinde oldukça ustaydı.</figcaption></figure>
<p>Orta Asya, coğrafyası üzerinde yaşayan kavimleri sürülerine ot ve su bulabilmek için göçebe hayata yöneltti. Bu konar göçer yaşam tarzında Türkler için at en değerli varlıklardan biriydi çünkü ulaşımda, beslenmede, sürü idaresinde ve savaşta vazgeçilmez bir nimetti. Böylece Ön-Türkler insanlığa at kültürünü armağan ederek atı dünyada ilk evcilleştiren topluluk oldular. Atın sayesinde kıtaları, geniş toprakları fethettiler. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%A2%C5%9Fgarl%C4%B1_Mahmud" target="_blank" rel="noopener">Kaşgarlı Mahmud</a>’un deyimiyle at Türk’ün kanadıydı. Gerçekten de öyleydi. Bu boyun eğdirilemez biniciler atlarıyla adeta tek vücut halindeydiler, seyredenler onların atın üstünde doğup bir daha da hiç inmediklerini zannederdi. Atları için eyeri, üzengiyi ve koşumu icat ettiler. En sivri çelikten yapılmış ve son derece keskin olan oklarını, yine eşi benzeri olmayan yaylarıyla diğer herkesten uzağa ustalıkla attılar, böyle bir donanım ve silahla hiç yenilmez olarak binlerce yıl yaşamlarını sürdüreceklerdi.*³</p>
<h2><strong>İskitler/Sakalar Dönemi</strong></h2>
<p>Ön-Türklerle ilgili tespit edilen Anav, Afanaseyevo, Kelteminar, Andronovo, Karasuk, Tagar ve Taştık kültür birikimlerinden sonra ilk Ön-Türkler sahneye çıktı. Kimmerler ve İskitler ya da diğer bilinen adıyla Sakalar M.Ö. 2000 ila M.Ö. 800 yılları arasında Asya’dan Orta Avrupa’ya kadar geniş bir sahada hüküm sürdüler. Kimmer ve İskit Türkleri M.Ö. 2. Bin yıldan itibaren dünya tarihinde etkileyici ve çeşitli oluşumları tetikleyici rol oynadılar. Kimmerler ve İskitler aynı coğrafyalarda birbirlerini kovalayarak hayatları ve eserleri birbirine karışık kalabalık gruplar halinde tarihin akışında çok hareketli bir serüvenin kahramanlarıydı.*²</p>
<h4><strong>Orta Asya Neresi</strong></h4>
<p>Asya’nın doğusundaki Kadırgan Dağları’ndan, batısındaki Ural Dağları ile Hazar Denizi’ne kadar, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Çin, Tibet, ve İran’a uzanan, Türklerin ilk anayurdu olarak kabul edilen bu bölgeye coğrafyacılar “Orta Asya” adını verdiler.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-590" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-590 size-large" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-1024x718.jpg" alt="" width="696" height="488" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-1024x718.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-300x210.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-768x538.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-696x488.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-1068x749.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-599x420.jpg 599w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1-100x70.jpg 100w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/orta_asya-1.jpg 1140w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Orta Asya</figcaption></figure>
<p>Karadeniz’in kuzeyindeki Hazar Denizi ve Tuna Nehri arasındaki coğrafya ise, M.Ö. 2. Bin yılın başlarıyla M.Ö. 800 arasında önce Kimmerlerin ve onların ardından İskitlerin yurtları oldu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-588" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-588" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-1024x576.jpg" alt="" width="696" height="392" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-1024x576.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-300x169.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-768x432.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-1536x864.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-696x392.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-1068x601.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1-747x420.jpg 747w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/iskitler-1.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">İskitler’in hüküm sürdüğü bölgeler</figcaption></figure>
<p>Türkler anayurdu olan Orta Asya’dan uzak yerlere çeşitli sebeplerle hep göç etti ve diğer halklarla etkileşimde bulundu. Eski Çin, Mezopotamya, İran, Hindistan ve Anadolu medeniyetleri üzerinde yapılan araştırmalarda belirgin şekilde Türk kültürünün izine rastlanması Türklerin çok eski zamanlarda bu yerlere göç etmiş oldukları hakkında bize önemli ipuçları veriyor. Türklerin en eski ataları olan İskitler de göç eden topluluklardan biriydi.</p>
<p>M.Ö. 800’lü yıllardan itibaren Avrasya bölgesi çok hareketlendi. Kimmerler, doğudan gelen İskitlerin istila ve baskısıyla güneye ve batıya doğru çekilerek göç etmek zorunda kaldılar. Göç etmeyen veya edemeyen bazı Kimmer boyları, İskit egemenliği altında Kırım ve çevresinde hayatlarına devam etti ve zaman içinde onların içinde eriyerek kayboldular. Kimmer-İskit mücadelesi Türkler arasında hep görülen kardeş kavgalarının en eski örneklerinden birini teşkil ediyordu.*²</p>
<h4><strong>İskitlerin Yaşam Tarzı</strong></h4>
<p>Hipokrat, İskitlerin göçer kabilelerden oluştuğunu, soğuktan korunmak üzere keçe ile kaplı dört veya altı tekerlekli öküzlerin çektiği arabalarda yaşadıklarını, pişmiş et yediklerini ve kısrak sütü içtiklerini, sütten kurut yaptıklarını bildirmektedir.</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-591" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-1024x636.png" alt="" width="696" height="432" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-1024x636.png 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-300x186.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-768x477.png 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-1536x954.png 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-696x432.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-1068x664.png 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-676x420.png 676w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1-356x220.png 356w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/araba_turk_1.png 1738w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a></p>
<p>Türk çadırları tarihi dönemlerden itibaren Türklerin yarattığı özel bir barınak olarak kaynaklara geçmiştir. Yine Heredot’un verdiği bilgilere göre İskitler, domuz dışında başta at olmak üzere bütün hayvanları kurban olarak kesmekte ve yemektedirler. Söğüt ağacından koparılan dallarla fal bakma, su kaynağı bulmak geleneği İskitlerden itibaren günümüze kadar bütün Türk gruplarında uygulanan bir gaip bilicilik tarzıdır. Herodot, İskitlerin, and içme törenlerinde şaraba kanlarını karıştırarak içtiklerini aktarmaktadır. İki kişinin kanlarını karıştırarak antlaşma yapması geleneği de bütün tarihi dönem ve bütün Türk gruplarında günümüze kadar uygulanmıştır. Kan kardeşliği kavramı da bu inanca bağlı olarak günümüze taşınmıştır.*²</p>
<h4><strong>İskitler’in Ölüleri Gömme Adetleri</strong></h4>
<p>Herodot, İskitlerin hükümdarları öldüğünde dörtgen şeklinde çok büyük bir mezar kazdıklarını, yas tutanların kulaklarını kestiklerini, başlarının çevresindeki saçları kazıdıklarını, yas törenlerinde yüzlerini ve kollarını kanattıklarını anlatmaktadır. Benzeri yas törenlerinin İslamiyet’in kabulünden sonra da uzun süre devam ettiğini kaynaklardan izleyebiliyoruz. İskitler, değer verdikleri ölülerini mumyalamışlardır. Bu adet sonraki Türk devletlerinde de devam etmiş hatta Anadolu Selçuklu hükümdarlarından II. Kılıç Arslan, I. Keyhüsrev, II. Süleyman Şah, III. Kılıç Arslan’ın mumyalandığı bilinmektedir.*²</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-592" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING.png" alt="" width="960" height="849" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING.png 960w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING-300x265.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING-768x679.png 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING-696x616.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/MOURNING-475x420.png 475w" sizes="auto, (max-width: 960px) 100vw, 960px"></a></p>
<p>İskitler ölülerini gömdükten sonra üzerine çok miktarda toprak atarlardı. Toprak atma konusunda birbirleriyle yarıştıklarından dolayı çok yüksek mezarlar oluşurdu. Orta Asya’da çok yüksek tümsekler halinde olan pek çok kurgan yani mezar bulunmaktadır. Bazı mezarların üzerinde ölenin öldürdüğü düşman sayısınca heykel dikildiği veya ölen kişinin heykelinin mezar üzerine dikildiği örnekler de tespit edilmiştir. Mezarların üzerine çadırlara benzer kubbeli yapılar inşa eden İskitler, iki katlı; alt katı defin yeri, üst kısmı ise çadır benzeri kubbe ile örtülü kurganlar yaparlardı. Anadolu’da pek çok örneği bulunan Selçuklu kümbetleri bu kurganların devamıdır.</p>
<h4><strong>At ve Araba Kullanımı</strong></h4>
<p>İskitlerin kendilerine has at terbiyesi yöntemleri vardı. Atların yakalanması, gem vurulması, eyerlenmesi ve terbiye edilişleri o dönemde tasvir edilerek duvarlara resmedilmiştir. Heredot’a göre İskitlerin en büyük servetleri yarı vahşi at sürüleri ve koyun sürüleridir.</p>
<p>Bozkır hayatı gereği yaylak ve kışlaklar arasında mevsime göre yapılan göçler belli bir düzene bağlıydı. Yaşlılar, çocuklar ve ağır eşyalar arabalarda taşınır, atlı kadın ve erkekler sürüleri ve kafileleri yöneterek seyahatin başarıyla, zararsız ziyansız tamamlanmasını sağlardı.</p>
<p>Arabalar sığırlar ve öküzlerle çektirilirdi. Arkeolojik bulgulara göre tekerlekler masif ahşaptan veya “altı kollu” olarak işlenmiş ve üzerine de demir çember geçirilmiştir. Bu dört veya altı tekerlekli arabalar, aynı zamanda ev fonksiyonu da görürdü. Arabaların üzerine çadırlarda olduğu gibi ahşap çatkı yerleştirilir ve üzeri keçe, keten veya kenevirden dokunmuş kalın bir örtü ile kaplanırdı. İçine, çadırlarda olduğu gibi halı ve kilimler serilirdi ve arabalar da atlar gibi kutsal kabul edilirdi.</p>
<p>Hanların ve beylerin arabaları özel olarak süslenir, ölen han veya bey, tüm silahları ve tören giysileriyle hazırlanır ve arabalarında kırk gün egemen olduğu topraklarda gezdirilirdi. Bu tören sırasında yollara çıkan halk da üzüntüsünü göstermek üzere bıçakla ellerini, kollarını ve yüzlerini çizerek kanatırdı. Yas işareti olarak saçlarının ucundan bir bölümünü keserlerdi.</p>
<h4><strong>Bozkırların Kuyumcuları</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-593" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-593" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-300x199.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-1024x680.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-768x510.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-696x462.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-1068x709.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5-632x420.jpg 632w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/5.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">İskitler’den kalma bazı altın ziynetler</figcaption></figure>
<p>Arkeolojik buluntularının çoğunluğu altın olduğu için İskitlere “Bozkırların Kuyumcuları” denir. Kutsal ve öncü olarak kabul ettikleri geyiklerin sayısız tasviri başta olmak üzere kendilerine ait hayvan üslubunun çok zengin örnekleriyle donatılmış çok değerli eserlere sahiptirler. İskitler üzerlerine bedene oturan dar kollu ve baldırlarına kadar uzun gömlekler, altlarına pantolon giyerlerdi. Bellerine taktıkları deri kemerle kıyafetlerinin önünü kapatırlardı. Zenginlerin elbiseleri altınlarla süslüydü. Ayaklarına yumuşak deriden yapılmış çizme veya botlar giyerlerdi. Başlarına giydikleri enselerine kadar uzanan, kulaklarını kapayan sivri başlıklar ise tanımlanmalarında belirgin bir sembol olarak kaynaklara geçmiştir.</p>
<h4><strong>İskitlerde Silah Kullanımı (Ok ve Yay)</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-594" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-594 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-229x300.jpg" alt="" width="229" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-229x300.jpg 229w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-780x1024.jpg 780w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-768x1008.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-696x914.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-1068x1402.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b-320x420.jpg 320w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/f2dd00f837579e019b067b8216495f8b.jpg 1152w" sizes="auto, (max-width: 229px) 100vw, 229px"></a><figcaption class="wp-caption-text">İskitlerden kalma tarihi okdanlık, yay ve oklar</figcaption></figure>
<p>Grekler, İskitleri “atlı okçular” olarak adlandırmışlardır. İskit çocuklarına çok küçük yaşta yay kullanma ve ok atma öğretilirdi. Atın üstünde dörtnala giderken, tamamen arkaya veya başka yönlere dönerek ok atmak ve hedefi mutlaka vurmak, İskitler için mutlaka kazanılması gerekli bir hünerdi. Uzun menzil yay çekme yarışmaları ve elde edilen başarılar, Grek kolonileri tarafından da takdirle karşılanır ve bu gibi başarıları onurlandırmak ve özendirmek üzere anıtlar dikilirdi.</p>
<p>Ok uçları kamış, ahşap, demir ve tunçtan yapılır, yaylar ise düz veya içe doğru kavisli bir “beden” ve buna tutturulmuş iki koldan ibaret olurdu. Bu yayların ortalama boyları bir metre civarında olup, at üzerinde rahat kullanılması için çok uzun yapılmazdı. Malzeme olarak ahşap, kemik, boynuz, sinir ve tutkal kullanılır, yayı geren kiriş sinirden yapılırdı. Yay germe, eski Türk tabiri ile “yay kurma” hüner işi olarak kabul edilirdi.</p>
<p>Okdanlık olarak adlandırılan ok yay torbasının kendilerine has kalıpları vardı. Ahşap iskelet üzerine deri kaplanarak yapılan okdanlık iki gözlüydü ve iç gözde yay, dış gözde oklar muhafaza edilirdi. Okdanlıkta üç yüz ila dört yüz ok bulunurdu. Ayrıca 50 cm. boyunda demirden yapılan kılıçlar da, İskitler için ok yay kadar önem taşıyan silahlardı. Kabzaları ve kınları altınlarla süslü çok sayıda kılıç günümüz müzelerinde sergilenmektedir.</p>
<h4><strong>Diğer Silahlar</strong></h4>
<p>Uçları 10-15 cm uzunluğunda demir olan mızraklar ve ciritler de hem savaş hem de spor aleti olarak kullanılırdı. Baltalar ise, çizgi veya kabartma olarak hayvan üslubunda geometrik desenlerle süslenir, küçük altın baltalar, soyluluk, hanlık, beylik sembolü olarak kabul edilirdi. Oval veya dörtgen şeklinde tahta ya da örme sazdan yapılan üzerleri geyik veya sığır derisi ile kaplanmış kalkanlar da İskitlerin kullandıkları korunma aletlerindendi. M.Ö. 5. yüzyıldan kalan diğer eşyalar gibi zırhlarda İskitlerin kurganlarından çıkarılmıştır.</p>
<p>Bütün antik kaynaklar İskitlerin savaşçı ve güçlü bir kavim olduklarını ve at üstünde silah atan ilk kavim olduklarını vurgulamaktadır. İskitlerin çağdaşları olan Keltler, Persler ve Traklardan üstün savaşçılar oldukları “atlı okçular” “hayalet atlılar” gibi belirgin sıfatlarla anlatılmıştır. Atlarının çevikliği ve oklarının hedef şaşmazlığı hasımlarını daima hayrete düşürmüştür. Atlarının hızı ile çok uzak bölgelerdeki birlikler gerektiğinde bir anda stratejik noktalara ulaşabilmiştir.</p>
<h4><strong>Savaş Taktikleri</strong></h4>
<p>Savaş düzenlerinde orta ana birimin yanında yer alan “yan kanatlar” Han oğulları ve beyler tarafından yönetilir, düşmana aniden saldırıp hızla geri çekilerek, düşmana kaçtıkları izlenimini verirlerdi. Onların kaçtığına inanan düşman güçlerini uçsuz bucaksız bozkırlarda peşlerinden koşturarak yorgun düşürürler ve yardımcı güçlerle irtibatlarının kesilmesini sağlarlardı.</p>
<p>Kuyuları ve yiyecek sağlanacak kaynakları yok ederek, düşmanı aç susuz bırakırlar, kendilerine ait yiyecek, hayvan yemleri ve diğer teçhizatı, arabaları ve sürüleri düşmanın ulaşamayacağı geri bölgelere taşırlardı. Bu yolla yabancı topraklarda ilerleyen düşman gücü aç ve çaresiz bırakılır, yan yana hilal şeklinde açılan yan kollar, kanatlarla çevirme hareketine girişerek, çembere aldıkları düşman güçlerini bir anda imha ederlerdi. Bu savaş taktiği bütün Türk boylarında ve devletlerinde binlerce yıl hiç hatasız uygulanmıştır. 1071’de Sultan Alparslan’ın Malazgirt’te de uyguladığı bu savaş taktiğine kurt kapanı, turan ya da hilal taktiği adı verilir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-595" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-large wp-image-595" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-1024x640.jpg" alt="" width="696" height="435" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-1024x640.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-300x188.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-768x480.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-1536x960.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-696x435.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-1068x668.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min-672x420.jpg 672w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/aypara-min.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 696px) 100vw, 696px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Kurt kapanı (Hilal taktiği)</figcaption></figure>
<h4><strong>İskitler Gerçekten Türk mü?</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-596" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-596 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-300x200.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-1024x682.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-768x512.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-696x464.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-1068x711.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1-631x420.jpg 631w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/han-1.jpg 1126w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Issık Kurganı’nda bulunan “Han’ın oğlu 23 yaşında yok oldu” yazılı kap</figcaption></figure>
<p>İskitler yani Sakalar hakkında dönem dönem Türk olup olmadıklarına dair iddialar ortaya atıldı. Fakat yapılan son çalışmalar gösteriyor ki İskitlerin Türk olması ve Hun İmparatorluğu’nun ataları olarak tarihte boy göstermiş olmaları oldukça yüksek bir ihtimal. Mesela Sus şehri ve çevresinde bulunan ve İskitlere ait olan çivi yazılı belgeler erken Türkçe’nin örneklerinden. Ya da Kazakistan’ın Almatı şehri yakınında Issık Kurganı’nda yani mezarında bulunan bir kap üzerinde Türkçe: “Han’ın oğlu 23 yaşında yok oldu” yazısı <a href="http://s155239215.onlinehome.us/turkic/30_Writing/CodexIssykInscriptionEn.htm" target="_blank" rel="noopener">tespit edildi</a>. İşte İskitlerin Türkçe konuştukları bu belgelerden anlaşılıyor. Ayrıca yine lssık Kurganı’nda bulunan Altın Elbiseli Adam’ın kıyafeti, altın işlemeciliği alanında Sakaların hünerini sergiliyor ve zenginliklerine açık bir kanıt teşkil ediyor.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-597" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-597" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9.jpg 800w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9-300x169.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9-768x432.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9-696x392.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/00adada85cca9b6bef6da4a3694b35a9-747x420.jpg 747w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Altın elbiseli adam</figcaption></figure>
<p>Herodot, İskitleri, yünlü kalın elbiseler giyen, sivri ve yüksek başlıkları olan, pantolon giyen, yay, hançer ve balta taşıyan atlı insanlar olarak tasvir etmiştir. Sakaların bir bölümü yerleşik çiftçi hayat sürerken, diğer bir bölümü hayvan besiciliği yaptıklarından göçer bir hayat sürdüler. Antik yazarların verdiği Tanrı, coğrafya ve şahıs adları ile ilgili tespitler; adet ve gelenekleri, yaşama tarzları ile ilgili bilgilerle birlikte bu çivi yazılı belgeler İskitlerin, Türklerin tarih öncesi ataları olduğunu gösteriyor. Sakaların dilleri Fin-Ugor ve Türk-Tatar lehçelerinin birbirinden bütünüyle ayrılmadıkları dönemi temsil ediyor.</p>
<p>Sakaların, Slav, İrani veya Ural-Altay grubundan Turani ırklardan hangisine mensup oldukları uzun bir süre tartışılmış olsa da, İskit tarihi ve kültürü ile ilgili yazılı kaynaklar ve arkeolojik bulgular, ilk yurtlarının Türk coğrafyası olduğunu göstermektedir. Çivi yazılı metinlerin Göktürk runik yazısının proto tipi olduğu çalışmalarla tespit edilmiştir. İskitlerin tespit edilen gelenek ve görenekleri ölü gömme adetleri, at kurban etmeleri başlangıçtan beri süregelen Türk kültürü ile aynıdır. Devamlılık gösteren pek çok kültürel unsur, kabul ve davranış kalıpları vardır.</p>
<h4><strong>İskitlerde Tanrı ve Din</strong></h4>
<p>Herodot’un İskitlerin dini ile ilgili verdiği bilgilere ve Grek imlasına göre “Pappaeus”, Gök Tanrısı; “Apia”, Yer Tanrısı ve “Tabiti,” ev ve aile tanrısıdır. İlk Türklerden Müslümanlığın kabulüne kadar olan bütün dönemlerde kaynaklar Türk inanışlarında temel iki kavramın olduğunu (Gök Tengri ve Yer Tengri) gösteriyor. Bu iki tanrının yanında Türklerde “Umay” adı ile anılan; yuvanın, çocukların ve hamile kadınların koruyucusu olan bir tanrıça bulunmaktadır. İskitlerin Tabiti adını verdikleri tanrıça, fonksiyon itibariyle Umay’a eş görünmektedir. İskitlerin, inandıkları kutsal değerler, kendilerinden önceki ve sonraki Türk boylarıyla benzerlik gösterirken, İskitlerin büyük çoğunluğu ve özellikle yönetici tabakanın Türk olduğunu gösteren dikkat çekici deliller hiç de azımsanacak türden değildir.</p>
<h2><strong>Alp Er Tunga</strong></h2>
<figure aria-describedby="caption-attachment-598" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Shahnameh3-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-598" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Shahnameh3-1-217x300.jpg" alt="" width="217" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Shahnameh3-1-217x300.jpg 217w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Shahnameh3-1-304x420.jpg 304w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/09/Shahnameh3-1.jpg 635w" sizes="auto, (max-width: 217px) 100vw, 217px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Şehname’den bir sayfa</figcaption></figure>
<p>İskitler’in en bilinen hükümdarı birçok kaynakta Türk olarak gösterilen Alp Er Tunga’ydı. Alp Er Tunga Türk hükümdar soyunun atası kabul edilmiş ve bütün Türk halklarının tarihi destanlarında kahramanlığın sembolü olmuş bir karakterdir. Bu sebep ve inançla Göktürk, Uygur ve Karahanlı hükümdarları, kendilerini Alp Er Tunga soyundan gelmiş saydılar. Divanü Lugat’it-Türk ve Kutadgu Bilig, Alp Er Tunga’nın İran destanı Şehname’nin kahramanlarından olan Afrasiyab/Efrasyap ile aynı kişi olduğunu yazmaktadır. Kaşgarlı Mahmud bütün Türk halkları hükümdarlarının Alp Er Tunga soyundan geldiğini, onun soyundan olmayanlara hakan veya han denilemeyeceğini söyler.</p>
<p>Kutadgu Bilig’de ise Yusuf Has Hacip Alp Er Tunga’yı özetle şöyle tanıtmaktadır:</p>
<p>“Alp Er Tunga, Türk beyleri arasında seçkin bir yiğitti. O çok bilgili, erdemli ve anlayışlıydı. İranlılar ona “Afrasyab” derlerdi. Afrasyab dünyaya hükmetti.”</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>İşte Türkler’in bu, bozkırlardan, başı dumanlı dağlardan, yaylalardan başlayan olağanüstü yolculuğu, binlerce yıl içinde üç kıtaya destanlarla yayılan benzersiz bir hikâyeye dönüştü. Düşmanlığa karşı amansız bir yiğitlik ve cesaretin göstergesi olarak tarih sahnesinde derin izler bıraktı.</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>*Dünya Tarihinde Türkler – Carter V. FİNDLEY</strong></p>
<p><strong>*²Türklerin Tarihi – Prof. Dr. Umay TÜRKEŞ-GÜNAY</strong></p>
<p><strong>*³Türklerin Tarihi, Pasifikten Akdeniz’e 2000 Yıl – JEAN PAUL ROUX</strong></p>
<p><strong>*<sup>4</sup>Kök Tengri’nin Çocukları – AHMET TAŞAĞIL</strong></p>
<p><a href="https://holosen.org/turklerin-tarih-sahnesine-cikisi/">Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Canlılık Nasıl Oluştu? Cansız Maddeler Nasıl Canlı Oldu?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/canlilik-nasil-olustu-cansiz-maddeler-nasil-canli-oldu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/canlilik-nasil-olustu-cansiz-maddeler-nasil-canli-oldu</guid>
<description><![CDATA[ Bizden önce yalnızca karanlık, su ve Büyük Tanrı Bumba vardı. Bir gün, şiddetli bir mide sancısıyla kıvranan Bumba, Güneş’i kustu. Güneş, suyun bir kısmını buharlaştırınca kara göründü. Sancısı hala dinmemiş olan Bumba’nın midesinden sırasıyla Ay, yıldızlar, leopar, timsah, kaplumbağa ve en sonunda insanlar çıktı. Orta Afrika’da yaşayan Bushongo halkına ait bu yaratılış efsanesi, diğer birçokları […]
Canlılık Nasıl Oluştu? Cansız Maddeler Nasıl Canlı Oldu? yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/39d5883ef5105a1f15025982c2540b2f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:14:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Canlılık, Nasıl, Oluştu, Cansız, Maddeler, Nasıl, Canlı, Oldu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="td_quote_box td_box_center"><p>Bizden önce yalnızca karanlık, su ve Büyük Tanrı Bumba vardı. Bir gün, şiddetli bir mide sancısıyla kıvranan Bumba, Güneş’i kustu. Güneş, suyun bir kısmını buharlaştırınca kara göründü. Sancısı hala dinmemiş olan Bumba’nın midesinden sırasıyla Ay, yıldızlar, leopar, timsah, kaplumbağa ve en sonunda insanlar çıktı.</p></blockquote>
<p>Orta Afrika’da yaşayan Bushongo halkına ait bu yaratılış efsanesi, diğer birçokları gibi, bugün hala kendi kendimize sorduğumuz sorulara yanıt arıyor. Neyse ki günümüzde artık bize doyurucu yanıtlar veren bir araca sahibiz: Bilim.</p>
<p></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-238" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-238" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-300x160.jpg" alt="" width="300" height="160" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-300x160.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-1024x545.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-768x409.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-1536x818.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-696x371.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-1068x569.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis-789x420.jpg 789w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Enuma-Elis.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">En eski yazılı yaradılış destanı Enuma Eliş. Kil tabletler üzerine yazılmıştır.</figcaption></figure>
<p>Bildiğimiz bütün toplumların, evrenin ve evrende yaşayan canlıların kökeniyle ilgili hikayeleri var. En eski yaratılış destanı, Tunç Çağı Babil’inden kalma 2700 yıllık kil tabletler üzerine kazınmış olan <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/En%C5%ABma_Eli%C5%A1" target="_blank" rel="noopener">Enuma Eliş.</a> Oysa yaratılış hikayeleri kuşkusuz bundan çok daha gerilere, en az 40 bin yıl öncesine gidiyor.</p>
<p>Evrenin ne zaman <a href="https://holosen.org/evrenin-baslangici-buyuk-patlama-ve-4-boyut/" target="_blank" rel="noopener">başladığını</a>, bugünkü haline nasıl geldiğini ve Dünyamızın nasıl oluştuğunu konuştuk. Şimdi sıra canlılığa geldi.</p>
<p>Takdir edersiniz ki işimiz bu sefer biraz daha zor.</p>
<h2><strong>Canlılık ne zaman ortaya çıktı?</strong></h2>
<p>Şimdi biz yaratılış efsanelerini bir kenara bırakıp bilimin gözünden yaşamın nasıl ortaya çıktığına bakalım.</p>
<p>Dört milyar yıl geriye gidelim.</p>
<p>Dünya’nın yüzeyi soğumaya başlamış. Yeryüzü, göktaşları bombardımanı altında, volkanik patlamalarla yarılan, zehirli bir atmosferle çevrili korkunç bir yer. Ama bu düşmanca koşullara rağmen, olağanüstü bir şey oluyor. Kendi kendini kopyalayabilen bir veya bir dizi molekül ortaya çıkıyor. Bu olay, genç gezegenimizin o güne kadar tanık olduğu şaşırtıcı olaylar arasında en muhteşem olanı. Kopyalayıcıların ortaya çıkmasıyla, daha iyi kopyalanmayı sağlayan varyasyonlara sahip dölleri destekleyen doğal seçilim devreye giriyor. Kısa süre sonra ilk basit hücreler ortaya çıkıyor ve işte yaşam başladı bile…</p>
<p>Elbette bu iş bu kadar kolay değil!</p>
<p>Yaşamın ortaya çıkışı oldukça zorlu bir süreç. Bu yüzden evrende bulunan sonsuz sayıdaki gezegenlerin ancak çok küçük bir kısmında yaşam ortaya çıkmış olabilir. Çünkü yaşam için gerekli temel şartlar; yani sıvı su, güneş gibi enerji kaynağı ve karbon içeren organik kimyasallar her gezegende bulunmaz.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-240" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-240" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7-300x259.jpg" alt="" width="300" height="259" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7-300x259.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7-696x602.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7-486x420.jpg 486w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7-534x462.jpg 534w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/c03f75c0a264678e6a7f7cb02ccc30c7.jpg 711w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Güneş sisteminin Samanyolu içerisindeki konumu</figcaption></figure>
<p>Öncelikle gezegenin bulunduğu yıldız sisteminin galaksi içerisindeki konumu oldukça <a href="https://solarsystem.nasa.gov/solar-system/beyond/overview/" target="_blank" rel="noopener">önemli.</a> Daha sonra gezegenin yıldız sistemi içerisindeki konumu da oldukça önemli. Ayrıca yıldızın boyutu, tipi, yaşı; gezegenin  boyutu, tektonik hareketlere sahip olup olmadığı, atmosferinin bulunup bulunmaması gibi birçok faktör yaşamın yeşermesi için hayati öneme sahip.</p>
<p>İşte biz o kadar şanslıyız ki Dünyamız bütün bu şartları sağlamış.</p>
<p>Peki ne zaman sağlamış?</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-241" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-241" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-300x223.jpg" alt="" width="300" height="223" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-300x223.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-768x572.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-696x518.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-564x420.jpg 564w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-80x60.jpg 80w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay-265x198.jpg 265w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/967px-Stromatolites_in_Sharkbay.jpg 967w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Modern stromatolitler Shark Bay (Köpek Balığı Körfezi), Batı Avustralya.</figcaption></figure>
<p>Güney Afrika ve Avustralya’da bulunan ve “<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Stromatolite" target="_blank" rel="noopener">stromatolit</a>” adı verilen tarih öncesi fosil kayalardaki örnekler, yaşamın günümüzden 3.8 milyar yıl önce bile var olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Bana sorarsanız asıl soru “Ne zaman?” dan ziyade “Nasıl?”. Yaşam nasıl başladı?</p>
<h2><strong>Canlılık nerede ortaya çıktı?</strong></h2>
<p>Yaşamın başlangıcıyla ilgili bütün kuramların üç konuya açıklık getirmesi gerek:</p>
<p>1-Yapıtaşları nasıl oldu da karmaşık molekülleri oluşturacak şekilde bir araya geldiler?</p>
<p>2-Bu moleküller nasıl oldu da hücre gibi kapalı bir ortamın içine yerleştiler?</p>
<p>3-Bu süreci yönlendiren enerji nereden geldi?</p>
<p>Bir kurama en fazla yaklaştığımız yer, bu üçünü deniz tabanında bir araya getiren, <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Hydrothermal_vent" target="_blank" rel="noopener">alkali hidrotermal bacalar.</a></p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-242" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-242" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-300x214.jpg" alt="" width="300" height="214" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-300x214.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-768x547.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-696x496.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-590x420.jpg 590w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif-100x70.jpg 100w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/lossy-page1-1011px-East_Scotia_Ridge_-_Plos_Biol_04.tif.jpg 1011w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Black Smoker olarak adlandırılan hidrotermal bacalar</figcaption></figure>
<p>Bugün Dünya’da var olan ve Dünya’nın erken dönemlerinde de yaygın olarak bulundukları kabul edilen alkali bacalar, deniz yatağında yer alırlar ve hafif ılık alkali sıvılar sızdıran yarıklar şeklindedirler.</p>
<p>Bu bacalar; deniz suyunun deniz yatağına sızarak, olivin adı verilen bir mineralle reaksiyona girmesi sonucunda oluşur. Bu reaksiyon suyu hidrojence zengin hale getirir ve sıvının yeniden okyanus tabanına dönmesini sağlayan bir ısı açığa çıkarır. Ilık sıvı soğuk okyanus suyuyla karşılaştığında mineraller çökelerek zaman içinde 60 metre yüksekliğe ulaşabilen, kolay kırılır yapıda, yaşamın oluşması için gereken tüm koşulları sağlayan sert bacalar oluştururlar.</p>
<h2><strong>Canlılık nasıl ortaya çıktı?</strong></h2>
<p>Peki yaşam nasıl oldu da kendiliğinden ortaya çıktı? Cansız maddeler nasıl canlı maddelere dönüştü?</p>
<p>Yaşamın ortaya çıkışı, akıl sır ermez bir gizemden çok, üç temel bileşene yani; kaya, deniz suyu ve karbondioksite sahip bir gezegen sisteminin neredeyse kaçınılmaz bir sonucu. Yeter ki yeterince zaman olsun. Dünya, yüz milyonlarca yıl boyunca her noktasında sonsuz sayıdaki ihtimalleri deneyen kocaman bir kaynayan çorbaydı ve bu çorbadan yaşamın filizlenmesi kaçınılmazdı. Bilim insanları buna “<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Abiogenesis" target="_blank" rel="noopener">abiogenesis</a>” dediler.</p>
<p>Dünya üzerinde ilk canlı organizma birdenbire ortaya çıkmadı tabii ki. Hücre oluşmadan önce birçok öncü adımın geçil­mesi gerekti. Dünya’nın yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluştuğundan ve canlılığın da yaklaşık 3,8 milyar yıl önce ortaya çıkmış olması gerektiğinden bahsetmiştim. Görülüyor ki, Dünya oluştuktan sonra geçen 700 milyon yıl, canlılığın oluşması için gerekli uygun koşulların meydana gelmesini sağladı.</p>
<p>Bu koşullar meydana geldiğinde inorganik moleküller birbirleriyle etkileşime girdiler. Bu reaksiyonlar için gerekli olan enerji; yıldırımlar, güneş ışığından gelen mor ötesi radyasyon ve volkanlardan gelen ısı enerjisinden elde edildi. Böylece bu inorganik maddeler ilk organik moleküllere dönüştü.</p>
<h2><strong>Miller-Urey deneyi</strong></h2>
<p>İyi güzelde tüm bunları nereden biliyoruz? Kimse 3,8 milyar yıl öncesine gitmedi. Ama birileri 3,8 milyar yıl öncesini günümüze getirdi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-243" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/btXKwt9iyWRmVuNN-636373720119900357.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-243" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/btXKwt9iyWRmVuNN-636373720119900357-300x282.jpg" alt="" width="300" height="282" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/btXKwt9iyWRmVuNN-636373720119900357-300x282.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/btXKwt9iyWRmVuNN-636373720119900357.jpg 400w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Stanley Lloyd Miller</figcaption></figure>
<p>1952 yılında Şikago Üniversitesi’nden doktora öğrencisi Stanley Miller ve danışmanı Prof. Harold Urey dünyanın bu ilksel çorba halindeki şartlarını laboratuvar ortamında yeniden sağlayarak bir deney yaptı. Deneyin amacı inorganik moleküllerin nasıl organik moleküllere <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Miller%E2%80%93Urey_experiment" target="_blank" rel="noopener">dönüştüğünü anlamaktı.</a></p>
<p>Bunun için ilk atmosferde olduğu düşünülen koşulların aynısını laboratuvar ortamında canlandırmayı hedeflediler. Mesela ilksel çorbada olduğu düşünülen metan, amonyak, oksijen, su ve hidrojen gazı gibi bileşenleri, steril bir ortamda, 0 ila 100 derece arası çevresel sıcaklık ile birlikte bir deney düzeneğine koydular. Sonra ilk atmosferdeki yüksek enerjili ortamı yansıtması için elektrik enerjisini kullandılar. Elektrik, ilksel çorbadaki güneş enerjisinin, yıldırımların ya da volkanların yerini doldurdu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-244" class="wp-caption alignnone"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-244" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment.png" alt="" width="750" height="600" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment.png 750w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment-300x240.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment-696x557.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/MUexperiment-525x420.png 525w" sizes="auto, (max-width: 750px) 100vw, 750px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Miller-Urey Deneyi</figcaption></figure>
<p>Böylece bu deney düzeneği ilk Dünya ortamındaki yağmurları canlandırdı. Bir hafta boyunca tekrarlayarak devam eden deneyin sonunda ise mucize karşılarındaydı. İnorganik maddeler organik maddelere dönüşmüştü.</p>
<p>Miller-Urey deneyi, benzer birçok deneyin yapılmasına yol açtı ve farklı bilim insanları da inorganik maddelerin organik maddelere dönüşebileceğini kanıtladı.</p>
<p>Fakat bütün bunlar henüz yolun başıydı. Oluşan bu organik moleküller birikti, bir araya geldi ve daha karmaşık yapıların önü açıldı. Bu aşamada polipeptid ve nükleik asit gibi hücre içerisinde bulunan karmaşık moleküller oluştu. Bu moleküllerden bir kısmı ilkel canlılık özellikleri kazandı. Oluşan yeni moleküllerden bazıları diğerlerine göre daha dayanıklıydı, daha çok yer tutarak daha fazla zaman var oldular ve yaşamsal reaksiyonlar gerçekleştirmeye başladılar. Sonuç olarak biriken bu moleküllerin en başarılı olanları kendini kopyalayıp çoğaltabilme yeteneği kazanarak yaşamın oluşmasına giden adımı attı.</p>
<h2><strong>Günümüzde canlılık neden yeniden meydana gelmiyor?</strong></h2>
<p>Hepsi tamam da, bu bilimsel çalışmalar insanın aklına hemen şöyle bir soru getiriyor. Günümüzde organik moleküller neden kendiliğinden tekrar meydana gelmiyor?</p>
<p>Gelmiyor çünkü günümüzdeki Dünya, ilksel Dünya’dan çok farklı. Artık Dünya’da yaşam adeta kaynıyor. Bugün cansız maddelerden yeni karmaşık moleküller oluşsaydı bile, organizmalar tarafından hızlıca tüketilirdi. Yeni bir canlının oluşumu, ortamda yaşayan organizmalar olmadığında mümkün olmuş olmalı.</p>
<p>Ayrıca atmosferik oksijen de organik moleküllerin sıfırdan oluşmasını engeller. Oysa 3.8 milyar yıl önce oksitlenmeye neden olacak kadar oksijen atmosferde yoktu. Bu yüzden cansız maddelerden canlı organizmaların oluşması bir kere oldu, ancak günümüzde bu mümkün değil.</p>
<h2><strong>RNA dünyası hipotezi</strong></h2>
<p>Peki karmaşık organik moleküller ortaya çıktı çıkmasına fakat RNA, DNA ve proteinler nasıl oluştu? Bunlar çok karmaşık yapılar.</p>
<p> </p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-246" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-246" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-300x240.png" alt="" width="300" height="240" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-300x240.png 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-1024x819.png 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-768x614.png 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-696x557.png 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-1068x854.png 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_-525x420.png 525w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/1350px-Difference_DNA_RNA-EN.svg_.png 1350w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a><figcaption class="wp-caption-text">RNA nitrojen tabanlarıyla solda ve DNA sağda.</figcaption></figure>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/RNA_world" target="_blank" rel="noopener">RNA dünyası</a> hipotezine göre, organik moleküllerden ilk hücrenin oluşmasına geçilirken en başta oluşan karmaşık molekül DNA ya da protein değil. Kendini kopyalayabilen ve katalitik yani enzim gibi çalışma özelliği olan RNA, diğer moleküllerden önce ortaya çıkmış olmalı. RNA’nın iki özelliği, onun DNA ve proteinden önce geldiği fikrini kuvvetlendiriyor. Birincisi aynı DNA’da olduğu gibi RNA da bilgi depolayabilir. Eğer RNA bir şekilde kendini kopyalayabilirse, depoladığı bilgiyi de sonraki nesillere aktarabilir. Burada da RNA’nın önemli ikinci özelliği belirleyici oluyor. Enzimlerde olduğu gibi bazı RNA molekülleri katalitik özellik gösterebilir.</p>
<p>Yani ilk dünya ortamında DNA ya da proteinler ortaya çıkmadan önce RNA vardı ve hem genetik bilginin saklanması hem de enzimatik aktivitelerin gerçekleşmesi görevini yerine getiriyordu. RNA’nın DNA’ya göre daha basit bir yapısı olması nedeniyle önce RNA ortaya çıkmış olmalı. Ancak daha dayanıklı yapısı sayesinde DNA sonraları baskın hale geçerek, genetik bilginin taşınması rolünü aldı. RNA’nın enzimatik özelliği var, ancak proteinlerle karşılaştırdığımızda düşük bir seviyede. Bu yüzden de proteinler geliştikçe katalizör görevini RNA’dan büyük oranda devraldılar.</p>
<h2><strong>Karmaşık yaşam nasıl evrimleşti?</strong></h2>
<p>Şimdi zorluk derecesini biraz daha arttıralım. Karmaşık yaşama doğru alayım sizi. Ökaryotlara doğru geçelim mesela. Bitkilere ve hayvanlara.</p>
<p>Dünya, ömrünün büyük bir kısmını üzerinde yaşam olan bir gezegen olarak geçirmiş olsa da, yaşam son derece ilkel düzeydeydi. Yeryüzünde yalnızca bakteriler ve görünüşte benzemekle beraber; aslında çok farklı olan kız kardeşleri, arkeler vardı. En karmaşık canlılar, stromatolit gibi mikropların kolonileri ve çok katmanlı mikroorganizma tabakaları olan “mikrobiyal matlardı”. Bitki yoktu; hayvan yoktu; yalnızca kaya, ırmak ve okyanustan oluşan çorak bir doğa hakimdi.</p>
<p>Zarif formların ortaya çıkışı, yaşamın kendisinin ortaya çıkışından bu yana Dünya’da yaşanan muhtemelen en önemli ve hiç kuşkusuz en beklenmedik olaydı.</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Cqevazj.gif"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-247" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/Cqevazj.gif" alt="" width="636" height="288"></a></p>
<p>İlk hücreler ortaya çıktıktan sonra karmaşık olanların evrimleşmesine kadar olağanüstü uzun, neredeyse gezegenin yaşam süresinin yarısı kadar bir ara oldu. Aslında 4 milyar yıllık evrim sürecinde basit hücrelerden kompleks yapılı hücrelerin sadece bir kez meydana gelmiş olması inanılmaz.</p>
<h2><strong>Ökaryotların Ortaya Çıkışı</strong></h2>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Prokaryote" target="_blank" rel="noopener">Prokaryotlar</a>, bir nevi kimyasal maddeler içeren minik torbacıklar. Karmaşık minik torbacıklar elbette ama organel adı verilen minyatür organcıkları, iç zarları, iskeletleri ve taşıma sistemleri olan <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Eukaryote" target="_blank" rel="noopener">ökaryot</a> hücrelere kıyasla solda sıfır kalıyorlar. Tek hücreli amip için insan neyse, bir prokaryot için de ökaryot hücre aynı şey.</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-scaled.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-248" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-300x108.jpg" alt="" width="300" height="108" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-300x108.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-1024x369.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-768x276.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-1536x553.jpg 1536w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-2048x737.jpg 2048w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-696x251.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-1068x384.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/canlilik_2Artboard-1-100-1167x420.jpg 1167w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"></a></p>
<p>Mesela bakteriler, birbirinin eşi olan hücrelerden oluşan zincirler veya kolonilerden daha karmaşık bir yapı oluşturamazken, ökaryot hücreler, deniz yosunundan sekoyaya, karıncayiyenden zebraya kadar her şeyi oluşturmak için kümelenip işbirliği yaparlar. Bütün karmaşık yaşam formları, yani etrafımızda gördüğümüz hemen her canlı ve hatta daha da fazlası ökaryottur.</p>
<p>Bütün ökaryotlar aynı atadan türediler. Eğer bu bir defaya mahsus olay gerçekleşmemiş olsaydı, yaşam mikropların yolunda sıkışıp kalmış olacaktı. Bakteri ve arke hücreleri, daha karmaşık formlara evrilmek için gereken niteliklere sahip değiller.</p>
<p>Peki, öyleyse ne oldu?</p>
<p>Her şeyin akışını değiştiren olayın, yaklaşık 2 milyar yıl önce, basit bir hücrenin bir şekilde bir diğerinin içine girmesiyle başladığı düşünülüyor. Konakçı hücrenin kimliği kesin olarak belli değil, ama bir işgalci gibi içinde yaşayıp bölünmeye başlayan bir bakteriyi içine aldığını biliyoruz. Bu ikisi bir şekilde dostça birlikte yaşamanın yolunu buldular ve en sonunda “<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Symbiogenesis" target="_blank" rel="noopener">endosimbiyoz</a>” olarak bilinen simbiyotik bir ilişki kurdular.</p>
<p><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/cel-endosimbiosis-3.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-249" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/cel-endosimbiosis-3-255x300.png" alt="" width="255" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/cel-endosimbiosis-3-255x300.png 255w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/cel-endosimbiosis-3-357x420.png 357w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2021/07/cel-endosimbiosis-3.png 400w" sizes="auto, (max-width: 255px) 100vw, 255px"></a></p>
<p>Sayısız nesiller boyu birlikte evrimleşmenin sonunda, endosimbiyontlar mitokondri adı verilen bir organele dönüştüler. Eski “bakteri benliğini” yitirerek organele indirgenen bu yapının temel bir işlevi vardı: hücreye enerji sağlamak. Bu, yaşamın mikrobiyal prangalardan kurtulup sonsuz çeşitlikteki zarif formlara dönüşebilmesine imkan sağlayan dönüm noktasıydı.</p>
<p>Enerji üreten mitokondri filolarıyla donanmış ilk ökaryotlar, büyüyüp daha büyük ve daha karmaşık genomlara sahip olma özgürlüğüne kavuştular. Çevre tarafından başlatılan kopyalama işlemi hücrede devam ettirildiğinde, evrim de devreye girdi ve her bir kopyalama sırasında meydana gelen hatalar, yani mutasyonlar, yeni nesillerin farklılaşmasına neden oldu.</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>Bütün bunların tek bir şanslı olaya, basit bir hücrenin bir diğerini içine almasına dayandığını söylersek basit yaşam formlarının ortaya çıkması neredeyse kaçınılmazken, siz ve akrabalarınız da dahil olmak üzere karmaşık yaşam formlarının evrimleşmesi fevkalade beklenmedik bir durum. Dünya üzerindeki gerçek yaşam mucizesi işte bu!</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Her Şeyin Kökeni – NEW SCIENTIST</strong></p>
<p><strong>50 Soruda Yaşamın Tarihi – DENİZ ŞAHİN</strong></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/En%C5%ABma_Eli%C5%A1" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/En%C5%ABma_Eli%C5%A1</a></p>
<p><a href="https://solarsystem.nasa.gov/solar-system/beyond/overview/" target="_blank" rel="noopener">https://solarsystem.nasa.gov/solar-system/beyond/overview/</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Stromatolite" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Stromatolite</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Hydrothermal_vent" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Hydrothermal_vent</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Abiogenesis" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Abiogenesis</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Miller%E2%80%93Urey_experiment" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Miller%E2%80%93Urey_experiment</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/RNA_world" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/RNA_world</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Prokaryote" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Prokaryote</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Eukaryote" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Eukaryote</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Symbiogenesis" target="_blank" rel="noopener">https://en.wikipedia.org/wiki/Symbiogenesis</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/canlilik-nasil-olustu-cansiz-maddeler-nasil-canli-oldu/">Canlılık Nasıl Oluştu? Cansız Maddeler Nasıl Canlı Oldu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Fatih Sultan Mehmet ve Osmanlı Devleti’nin İmparatorluğa Dönüşmesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/fatih-sultan-mehmet-ve-osmanli-devletinin-imparatorluga-doenusmesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/fatih-sultan-mehmet-ve-osmanli-devletinin-imparatorluga-doenusmesi</guid>
<description><![CDATA[ “Osmanlı İmparatorluğu’nun her bakımdan gerçek kurucusu Fatih Sultan Mehmet’tir.” Prof. Dr. Halil İnalcık Dünyayı değiştiren insanlar serimizin 11. bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar. Bu bölümde Türk tarihinin en önemli karakterlerinden birini, bir çağı kapatıp başka bir çağı açan büyük bir komutanı, Osmanlı Devleti’ni Osmanlı İmparatorluğu’na dönüştüren önemli bir hükümdarı ağırlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet Han. Tarihte kendine […]
Fatih Sultan Mehmet ve Osmanlı Devleti’nin İmparatorluğa Dönüşmesi yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2024/05/Zonaro_GatesofConst2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:14:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Fatih, Sultan, Mehmet, Osmanlı, Devleti’nin, İmparatorluğa, Dönüşmesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>“Osmanlı İmparatorluğu’nun her bakımdan gerçek kurucusu Fatih Sultan Mehmet’tir.” <strong>Prof. Dr. Halil İnalcık</strong></p>
<p><a href="https://holosen.org/category/biyografi/">Dünyayı değiştiren insanlar serimizin</a> 11. bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar. Bu bölümde Türk tarihinin en önemli karakterlerinden birini, bir çağı kapatıp başka bir çağı açan büyük bir komutanı, Osmanlı Devleti’ni Osmanlı İmparatorluğu’na dönüştüren önemli bir hükümdarı ağırlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet Han.</p>
<p>Tarihte kendine dünya fatihi diyebilecek çok az insan yaşadı. 7. Osmanlı padişahı olan II. Mehmet kesinlikle bunlardan biriydi. Çünkü onun fetihleri pek çok bakımdan dünya tarihini değiştirdi. O, Konstantinopolis’i fethederek 1123 yıllık Doğu Roma İmparatorluğuna son verdi ve fetihten sonra “Fatih” yani zafer kazanan, fetheden, “Ebû’l Feth” yani fethin babası, “Sultanü’l-Berreyn ve Hakanü’l-Bahreyn” yani iki karanın ve iki denizin hükümdarı ünvanlarıyla anılmaya başlandı. Batı’daysa kendisine “Grand Turko” yani Büyük Türk dendi. Daha sonraki dönemlerde ise “Çağ Açan Hükümdar” ünvanı bunlara eklendi. İstanbul’un fethi gerçekten de pek çok tarihçi tarafından Orta Çağ’ın sonu ve Yeni Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edildi.</p>
<p>Mehmet, Büyük İskender ve Büyük Konstantin gibi olmak, hatta onları aşmak istiyordu. Fakat sadece bir Osmanlı ve Türk imparatorluğu değil, çok daha büyük ve kapsamlı bir şey inşa etmek niyetindeydi. Fatih’in amacı çok dinli ve çok etnik kimlikli bir dünya imparatorluğu kurmaktı. İstanbul’u fethettikten sonra o artık Roma İmparatorluğu’nun tek varisi, bir başka deyişle Romalıların da hükümdarıydı. Zaten bu yüzden kendisini “Kayser-i Rûm” ilan etmişti.</p>
<p>O dönemde Konstantinopolis çok önemli bir kentti. Dünyanın kalbiydi. Konstantinopolis’i imparatorluk hanedanları için anahtar konumuna koyan ve kapılarına onca orduyu getiren şey; ticaret, savunma ve barınma yönünden sunduğu olanaklardı. Ayrıca bu şehirde yaşayan insanlar Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak görülüyordu ve onlar da kendilerinden Romalı olarak söz ediyordu. Yani Roma İmparatorluğu’nun tahtı Konstantinopolis’ti ve kim Romalıların imparatoruysa aynı zamanda tüm dünyanın imparatoru sayılıyordu. İşte Mehmet’i o kadim şehri almaya zorlayan da bu bakış açısıydı. Tüm dünyanın imparatoru olmak.</p>
<p>Bu videoda yerli ve yabancı kaynaklardan derlenmiş bilgilerle olabildiğince objektif bir anlatım izleyeceksiniz. Fatih Sultan Mehmet’in hayatını detaylı bir şekilde, sade bir dille, kronolojik olarak sıralanmış büyük bir resim halinde ele alacağız. Ama sadece bir Fatih biyografisi izlemeyeceksiniz. Anadolu’nun küçük bir kısmındaki sıradan bir beyliğin Osmanlı İmparatorluğu’na dönüşmesinin hikayesini de öğreneceksiniz.</p>
<p>İlk önce Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna, Fatih’in babası II. Murat döneminde yaşananlara ve Fatih’in erken dönemlerine kısaca bir değineceğiz. Ardından Fatih’in eğitim sürecine ve çocuk yaştaki ilk saltanatına gireceğiz. Daha sonra ise İstanbul’un fethini bütün çıplaklığı ve çarpıcılığıyla en ince ayrıntılarına kadar inceleyeceğiz. Ardından Fatih’in İstanbul’u aldıktan sonra bir cihan imparatoru olmak yolunda giriştiği bütün fetihleri izleyeceksiniz. Ve son olarak ölümüyle ilgili ihtilaflı meseleleri ele alacağız.</p>
<p>Hazırsanız başlıyoruz.</p>
<p></p>
<h2><strong>1- Fatih Sultan Mehmet Öncesi Dönem</strong></h2>
<p>Fatih’i anlatmaya başlamadan, onun öncesi dönemde İstanbul’un başına neler gelmiş biraz bakalım. Böylece İstanbul’un fethine giden sürecin nasıl geliştiğini daha iyi anlayabiliriz.</p>
<h4><strong>1.1- Osmanlı Devleti Öncesi Bizans’ın Durumu</strong></h4>
<p>Binlerce yıllık geçmişe sahip kadim şehir İstanbul tarih boyunca onlarca kez kuşatma altına alındı. Türklerin Konstantinopolis’i kuşatmaya başlamalarından çok önce Arap kuşatmaları kentte derin izler bırakmıştı. Rumlar, o zaman anıldıkları adıyla Sarazenler’de küçümsenemeyecek bir karşı güç, öteki düşmanlardan niteliksel olarak ayrılan bir yan görmüştü. Ve 11. yüzyılın sonuna doğru Büyük Selçuklu İmparatorluğu’yla beraber İslamiyet’ten Bizans’ın üstüne bir darbe daha indi. 1071’deki Malazgirt Savaşı yok edici bir Müslüman zaferiydi. Anadolu’nun kapısı Türklere ve Müslümanlara açılmıştı. Bu öylesine ani gelmişti ki, o zaman kimse önemini tam olarak kavrayamadı. Birkaç yüzyılda İslam dünyası Orta Asya’dan Mısır’a kadar neredeyse tamamen Türklerin hakimiyetine geçmişti.</p>
<p>Militan İslam ruhu Türk savaşçı ruhuna kusursuz uyuyordu, ganimete duyulan istek Allah’a dönük dindar hizmet tarafından meşru kılınıyordu. Türk etkisi altında İslamiyet, erken dönem Arap fetihlerinin şevkini yeniden kazandı ve kutsal savaş Hristiyan hasımlara karşı dikkate değer bir ölçekte yeniden açıldı.</p>
<p>Malazgirt yenilgisinin etkileri her ne kadar Konstantinopolis’in kendisinde hemen kavranamadıysa da, zaman içinde Hristiyanlar için felaket düzeyine vardı. Türkler hiçbir engelleme girişimiyle karşılaşmaksızın Anadolu’ya aktı. Daha önceleri akınlar yapıp çekildikleri topraklarda şimdi kalıyor ve batıya, Ege Denizi’ne doğru baskı yapıyorlardı. Küçük Asya’nın fethi öylesine kolay oldu ve o kadar az bir direnişle karşılaşıldı ki, 1176 yılında Miryokefalon Savaşı’nda Bizans ordusu yeniden yenildiğinde Türkleri Anadolu’dan sürüp çıkartma olasılığı dönülmez şekilde yitirilmişti. Bu savaşla Anadolu’da Türk hakimiyeti kabul edildi. Anadolu’nun tapusu artık Türklerin elindeydi. Bizans gıda ve insan gücü kaynağını geri alınamayacak şekilde yitirmişti. Ve sadece birkaç on yıl sonra bununla eşdeğer bir felaket Bizans’ı daha az beklenen bir yerden vuracaktı. Bizans’a saldıran bu sefer din kardeşleri olacaktı.</p>
<h4><strong>1.2- Konstantinopolis’in Haçlılar Tarafından İşgali (1204)</strong></h4>
<p>Katolik ve Ortodoks Hristiyanlık mezhepleri arasındaki karşılıklı şüphe ve şiddet tarihçesi dönüp dolaşıp 1204 yılında Bizans Yunanlarını vurdu. Hristiyan tarihinin en garip ve çarpık olaylarından biri olan bu hadise Konstantinopolis’in başına gelmiş en kötü olaylardan biriydi.</p>
<p>Olay, Venedik gemileriyle resmi olarak Mısır’a gitmek üzere başlatılan Dördüncü Haçlı Seferi’yle başladı. Papa III. Innocentius, Kudüs’ü kurtarmak maksadıyla; tüm Avrupa’yı sefere davet etti ve bu sefer 1202’de Venedik’ten başladı. Başlangıçta seferin hedefi önce Mısır’ı ele geçirmek ve oradan Kudüs’e gidip orayı da zapt etmekti. Fakat Venedikliler ve yaşlı Venedik Doçu Enrico Dandolo bu seferin hedefini değiştirmeyi başardı. Gemilerin hedefi Konstantinopolis’e saldırmak üzere değiştirildi.</p>
<p>Devasa filo 1204 yılında Bizans İmparatorluğu tahtına uygun bir kukla yerleştirmek üzere Marmara sularına girdi. Surlar aşıldı ve Haçlılar, Konstantinopolis’i kuşatıp zapt ettiler. Hayret verici bir kıyım yaptılar ve kentin büyük sanat mirasına barbarca saldırdılar. Klasik ve Orta Çağ’ın kültür hazineleriyle dolu olan şehri yakıp yıktılar. Ayasofya’ya büyük hürmetsizlik ettiler ve yağmadan geçirdiler. Ardından 1204’te kendi Orta Çağ ve Katolik inançlarına uyan Latin İmparatorluğu’nu kurdular. Kukla imparator Aleksius’a alelacele taç giydirdiler.</p>
<p>Böylece kent varlığını yaklaşık 60 yıl boyunca Flander kontları ve onların soyundan gelenler tarafından hükmedilen “Konstantinopolis Latin İmparatorluğu” olarak sürdürdü. Bizanslılar günümüzde İznik olarak bildiğimiz Niceae’de bir sürgün krallık oluşturdular ve gelen Türk akınlarına karşı koymakta göreceli başarı sağladılar. 1261 yılında Konstantinopolis’i tekrar geri aldılar. Fakat kentin altyapısını harabeye yakın, sömürgelerini dağılmaya yüz tutmuş parçacıklar halinde buldular. Zenginliklerini geri toplamaya çalışan ve o arada Batı’dan gelecek yeni tehlikelerle yüzleşmeye hazırlanan Bizans, böylece sırtını bir kez daha Müslüman Anadolu’ya döndü. Yakında daha büyük bedeller ödeyecekti.</p>
<h4><strong>1.3- Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu (1299)</strong></h4>
<p>Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Türk beylikleri arasında biri vardı ki Avrupa ve Asya’nın bir köprü gibi birbirine bağlandığı bu noktada yüzyıllarca hüküm sürecekti. Osmanlı Beyliği. Bu Türk Beyliği’nin gerçek kökenini tam olarak bilmiyoruz. Sadece Oğuz Türklerinin Kayı boyundan geldiğini biliyoruz.</p>
<p>Osmanlı Beyliği’nin ilk yıllarında burada yaşayan insanlar, çadırlarda yaşayan, atları üstünden hükmeden, başparmak iziyle imza veren ve tarihleri sonradan imparatorluk söylenceleriyle yeniden şekillenecek olan eğitimsiz savaşçılardı. Başlarında ise Beyliğin Kurucusu Osman vardı. Kabilesini kahramanlık dolu edimlere hazırlayan Osman, gazi esvabını giyinmişti. Şansı ve yeteneğiyle ülkesini küçücük bir beylikten düşlerdeki dünya gücüne dönüştürecekti.</p>
<p>Osman Gazi kendisine prestij ve daha fazla asker sağlayacak ilk zaferini Bizans karşısında 1302 yılında Bafeus Muharebesiyle kazandı. İmparatorluğun ufalanan savunmasını öteleyerek Prusa (Bursa) kentini yalıtılmış konumda bırakmayı başardı. Ancak kuşatma teknolojisine sahip olmadığından kentin oğlu Orhan tarafından alınması ve 1326’da küçük beyliğin başkenti konumuna getirilmesi yıllar süren sabırlı bir ablukayı gerektirdi.</p>
<p>Orhan Gazi de babası gibi iyi bir savaşçıydı. 1329 yılında İmparator III. Andronikos’u Pelekanon Muharebesinde yenilgiye uğrattı. Bizans’ın geri kalan Anadolu kentlerine destek verme girişimleri böylece sona ermişti. Kentler hızla birbiri ardından düşmeye başladı. Türkler artık Boğaz’ın ötesinden Avrupa’ya bakabiliyordu. Karşı uçta Konstantinopolis’in çizgi halinde uzanan deniz surlarını, burçlarda dalgalanan imparatorluk flamalarını, saraylarını ve Ayasofya’nın devasa kubbesini seçebiliyorlardı. Bu olay İslam dini için yeni bir sayfa demekti ve militan İslamiyet’in nabzının hızlanmasına neden olmuştu. Hava, kehanetler ve kahramanlık hikayeleriyle doluydu. İnsanlar Konstantinopolis’in fethine dair hadisi ve Kızılelma efsanesini anımsıyordu.</p>
<p>Papa 1336’da bir bülten yayımlayarak Müslümanlara karşı Haçlı Seferi ilan etti. Sonraki 50 yıl kendisini en çok tehlikede gören Macarların yönetimi altında yapılacak olan üç Haçlı Seferi’ne tanık olacaktı. Ama bu seferler birleşik Hristiyanlık için ağır yenilgilerle sonuçlandı. Avrupa iç savaşlarla bölündü, yoksulluğa büründü, dinsel çekişmelerle perişan hale düştü. Kara Ölüm denen vebayla daha da zayıfladı.</p>
<p>Osmanlıların Avrupa’daki ilerleyişiyse bu karmaşa ortamında engel görmeden devam ediyordu. 1362’de Rumca adı Adrianople olan Edirne’yi alınca Konstantinopolis’i neredeyse tamamen çevirmiş oldular ve başkentlerini Avrupa’ya taşıdılar. 14. yüzyılın sonuna gelindiğinde egemenlik alanları artık Tuna Nehrinden Fırat Nehrine kadar genişlemişti ve Haçlı ordularının onları durdurması giderek daha zorlu hale geliyordu.</p>
<p>Haçlı orduları Osmanlının iyi organize olmuş, ortak amaç çevresinde kenetlenmiş ordusuyla kıyaslandığında hantal, birbiriyle kavgalı ve disiplinsizdi. Üstelik yetkin olmayan taktiklerle yönetiliyordu. Onları yakından izleme fırsatı bulan birkaç Avrupalı “Osmanlı düzenine” duyduğu örtülü hayranlığı itiraf etmeden yapamamıştı. Fransız gezgini Bertrandon de la Broquiere 1430’larda gözlemlerini şöyle anlatmıştı:</p>
<p>“Çalışkan, erken kalkmayı seven, azla kanaat eden insanlardır. Nerede uyuduklarına aldırış etmez, genellikle yere uzanıverirler. Atları hastır, masrafsızdır, dörtnala iyi kalkar, uzun süre koşar. Askerlerin üstlerine itaatleri sınırsızdır. Bir işaret verildiğinde ilerleyişe önderlik edecek olanlar usulca harekete geçer, diğerleri onu aynı sessizlikle izler. 10 bin Türk öyle bir harekatta Hristiyan ordularındaki 100 adamdan daha az gürültü çıkartır. Çeşitli deneyimlerime dayanarak Türkleri her zaman açık sözlü ve sadık, cesaret gösterme gereği doğduğunda bunda asla geri kalmayan insanlar olarak gördüğümü söylemem gerek.”</p>
<p>15. yüzyılın başlangıcındaki bu geri plan Konstantinopolis açısından fazla iç açıcı görünmüyordu. Osmanlılar tarafından kuşatılmak yaşamın durmadan tekrar eden bir unsuru haline gelmişti. İmparator II. Manuil 1391’de vasallık yeminini bozunca, Sultan I. Bayezid (namıdiğer Yıldırım Bayezid) kenti kuşatmaya karar verdi. Bizans’a gözdağı vermek için yapılan ve 7 ay süren kuşatma sonunda kent alınamadı ama Bizanslılardan bazı imtiyazlar elde edildi. Ardından Bayezid, hükümdarlığı boyunca kenti üç defa daha kuşattı ama yine başarılı olamadı. Bu fetih girişimlerinin sonuncusu başka bir Müslüman devletten, Timurlular’dan gelen tehdit yüzünden durdurulmuştu.</p>
<h4><strong>1.4- I. Mehmet Dönemi (1413 – 1421)</strong></h4>
<p>I. Bayezid 1402’de Ankara Savaşında Timurlenk karşısında ağır bir yenilgi aldı. Savaşta esir düştü ve intihar etti. Bunun ardından Osmanlı’da “Fetret Devri” yani bunalım dönemi başladı ve devlet 11 yıl padişahsız kaldı. Tüm bu olanlara rağmen Fatih Sultan Mehmet’in dedesi olan I. Mehmet fetret devrini bitirip, 1413’te Osmanlı Devleti tahtına çıkmayı başardı. Mehmet, devleti eski gücüne ve prestijine kavuşturacaktı. Çünkü arkasında iki büyük gücün desteği vardı: Birincisi babası Bayezid’in düşman ettiği, fakat Timur’un ona tekrar kazandırdığı Anadolu beylerinin desteği, ikincisi ise yeniçerilerin desteği. Böylece merkezi otorite tekrar kuruldu ve Osmanlı Devleti I. Mehmet’in etrafında birleşti. Mehmet ileride Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu olarak da anılacaktı.</p>
<p>Sadece sekiz yıl tahtta oturan I. Mehmet’in uzağı gören devlet adamlığı sayesinde Osmanlı Devleti tekrar sağlam temellere oturmuştu. Birliğine ve eski gücüne kavuşmuştu. Devletin yıkılmasına kaçınılmaz gözüyle bakan Hristiyan aleminin umutları boşa çıkmış, devlet adeta yeniden hayat bulmuştu. Bizans İmparatorluğu durdurulamaz şekilde gerilemeye devam ediyordu ve imparatorluktan geriye kadim başkent Konstantinopolis’le şehrin gerisindeki küçük bir bölge dışında pek bir şey kalmamıştı. İmparatorluk her taraftan Osmanlı tehdidi altındaydı. Paleologosların yani Bizans Hanedanı’nın kukla hükümdarlığının daha ne kadar süreceği tamamen Osmanlıların keyfine bağlıydı. Artık bölünmüşlükten kurtulan Osmanlı Hanedanı, üstün çaplı hükümdarların ortaya çıkmasıyla sağlığına kavuşmuş ve canlanmıştı. Bu kuşak Osmanlı fatihlerinin en büyüğü II. Mehmet’i dünya sahnesine çıkaracaktı.</p>
<h4><strong>1.5- II. Murat Dönemi (1421 – 1451)</strong></h4>
<p>15. yüzyılın ortalarına gelinirken, Osmanlı sultanları artık savaş kollarını at üstünden yöneten ümmi kabile şefleri değildi. Monarşinin törensellik içeren Bizanslılardan alınma mekanizmasını geliştiriyorlardı. Şehzadeleri yüksek memuriyetlere getirmek üzere resmiyet içinde yetiştiriyorlardı. Sarayları yüksek duvarlıydı. Sultana erişim özenle kurallara bağlanmıştı. Zehir, entrika ve suikast korkusu hükümdarla tebaası arasına bir mesafe koyulmasına neden olmuştu ki bu süreç I. Murat’ın 1389’da yapılan I. Kosova Savaşı ertesinde bir Sırp elçisi tarafından suikaste uğramasıyla başlamıştı.</p>
<p>Fakat Mehmet’in babası olan II. Murat farklı bir padişahtı. Azametli “sultan” ünvanından çok hala “bey” tanımını kullanıyordu ve halkı içinde popülerdi. Macar keşişi Birader Giyorgi, onun, çevresinde törensel bir tarz oluşturarak yaşamıyor olmasına şaşırmış ve notlarına şöyle yazmıştı:</p>
<p>“Sultanın giysilerinde ya da atında ayırt edici herhangi bir özel işaret yoktu. Onu annesinin cenazesinde gördüm ve birileri işaret etmese kim olduğunu anlayamazdım.”</p>
<p>Murat, 1421’de Bursa’da Osmanlı tahtına çıktığında 18’ine yeni basmıştı. 30 yıllık saltanatı süresince şeref ve adalet anlayışı, içtenliği, sadeliği ve güvenilirliğiyle Osmanlı ulusunun sevgisini ve saygısını kazanmış aydın bir hükümdardı. Yalnızca civar ülkelerdeki değil, daha uzak Hristiyan ülkelerdeki son gelişmeleri de yakından takip eden genç sultan, iyi bir devlet adamıydı ve çağın siyasi durumunu çok iyi kavramıştı.</p>
<p>II. Murat esas olarak bir barış adamıydı. Halkına yaklaşımı yardımsever ve korumacıydı. Sıradan giysiler giyip gizlice halkın arasında dolaşırdı. Kibarlığı, cana yakınlığı, hoşgörüsü ve olgun kararlarıyla tanınırdı. Fakat Avrupa ve Asya’daki düşmanları savaş tehditlerini yağmur gibi tepesine indiriyordu. Bu düşmanlar Murat’ın içindeki gizli savaşçı ruhunu ve askeri dehayı canlandırdılar.</p>
<p>Murat’ın ana hedefi, ülkede hala yer yer süregelen dinsel ve toplumsal huzursuzluğu dindirip iç düzeni sağlamak ve 1402 felaketinden sonra yaşanan kargaşanın yaralarını sarmaktı. Barış pazarlığında ve anlaşmalara uyulmasında adil ve dürüst davranırdı. Barışı sadece halkı için değil aynı zamanda kendisi için de istiyor, yalnız bedenin değil, aklın ve ruhun zevklerini yaşamak için boş zamanı ve huzuru özlüyordu. Doğasının bu yanı uğruna tahtını genç oğluna terk edecek ama yerine dönmek zorunda kalacaktı.</p>
<h4><strong>1.6- II. Murat’ın İstanbul Kuşatması ve Küçük Mustafa İsyanı (1422 – 1423)</strong></h4>
<p>Konstantinopol’ü ilk kuşatan Müslüman hükümdar Fatih Sultan Mehmet değildi. Ondan önce bu kadim şehir onlarca kez Müslümanlar tarafından kuşatma altına alınmış ama bir türlü ele geçirilememişti. Fatih’in babası Murat da bu konuda bir girişimde bulundu. Tahta geçtikten bir yıl sonra, 1422’de, Konstantinopol’ü kuşatmaya aldı. Şehrin surlarına saldırmak için ilk kez toplar ve hareket edebilir kuleler kullandı. Fakat sur içindeki Rumlar, şehri başarılı bir şekilde savundular. Bizans İmparatorluğu’nun başkenti, asla ele geçirilemeyecek, aşılmaz bir kale gibiydi. Ayrıca II. Murat’ın kardeşi olan Şehzade Küçük Mustafa ayaklanmıştı ve bu sorun Konstantinopol’ün fethinden daha mühimdi.</p>
<p>Karamanoğulları ve Germiyanoğulları beylerinin kuvvetlerini arkasına alan 13 yaşındaki Küçük Mustafa önce Bursa’yı kuşattı ardından da İznik’i ele geçirdi. Burada İbrahim Paşa Sarayı’na yerleşip padişahlığını ilan ettirdi. Bunun üzerine Murat, 6 Eylül 1422’de Konstantinopolis kuşatmasını kaldırıp Anadolu yakasına geçti. Şubat 1423’te Küçük Mustafa hamamda yıkandığı bir sırada yakalandı ve boğulup idam edildi. Böylece Murat önemli bir iç karışıklıktan kurtulmuştu.</p>
<p>Aslında Şehzade Mustafa’nın isyanı, azgın vasal “Büyük Karaman”ın eseriydi. Karamanoğlu İbrahim Bey bundan sonra iki kez daha ayaklandı ve Murat onu iki kez daha yenmeyi başardı. Fakat her seferinde Murat’la yaptığı bir anlaşmaya göre vasal statüsünü korudu. Yani toprakları Osmanlı Devleti’ne katılmadı.</p>
<p>Vasallık kendinden siyasi ve askeri anlamda daha güçlü olan komşusuna haraç adı altında dönemsel vergi veren ya da değerli hediye gönderen devlet anlamına geliyordu. Böylece Osmanlı, zayıf olan devletleri haraç vermeye zorlamakla bir anlamda caydırıcılık uygulayıp maliyesine hiçbir gider olmadan katkıda bulunurken, bir anlamda da bu ülkeye yapabileceği askerî harekâtın masraflarından kaçınmış oluyordu. Öte yandan, bu zayıf devletler de bağımlılığı kabul etmekle birlikte, gerek felaketle sonuçlanacak bir savaşın yıkımından kendini korumuş oluyor, gerekse Osmanlı’dan yapılan tacizlerden bağışık kalıyor, ayrıca siyasi bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumaya da devam etmiş oluyordu. Bu uygulama ilerleyen yüzyıllarda da devam edecek ve Osmanlı’nın birçok vasalı olacaktı.</p>
<h4><strong>1.7- Selanik’in Fethi (1430)</strong></h4>
<p>Yıl 1425’e geldiğinde Bizans İmparatoru II. Manuil’in ölmesi üzerine Murat yeni imparator VIII. İoannis’le bir anlaşma imzaladı. Buna göre İstanbul kuşatması erteleniyor, fakat Bizans İmparatorluğu’nun boynuna geçirilen ip biraz daha sıkılıyor, imparatorluğun elinde şehir surlarının dışında pek az toprak kalıyordu. Bu Osmanlı için fena bir anlaşma sayılmazdı. Bir başka güzel haber ise bundan üç yıl sonra geldi. 1428’de erkek çocuğu olmayan Germiyanoğulları Beyliği hükümdarı II. Yakup Bey ölmüştü. Vasiyetinde memleketinin Osmanlı mülküne katılmasını istemişti. İstek yerine getirildi ve böylece Osmanlı toprakları biraz daha genişledi.</p>
<p>1430’da ise Avrupa’daki iki güç, Macaristan’la Venedik, Bizans İmparatorluğu’nun parçalarını sahiplenmek için yarışmaya başladılar. Macarlar, Konstantinopolis’i de kapsayacak bir Pan-Slav İmparatorluğu’nun hayalini kuruyorlar, Venedikliler de denize hâkimiyetlerini perçinlemek istiyorlardı. İmparator İoannis, uzun süredir Osmanlılarla Rumlar arasında kavga konusu olan önemli Selanik limanını Venedik Cumhuriyeti’ne satınca Murat harekete geçmek zorunda kaldı. 1430’da şehre saldırdı ve zapt etti. Dört günlük kuşatmadan sonra fethedilen Selanik böylece Osmanlı Devleti’ne katıldı. Bu işte Venediklilerin kaybı müthişti. Ama yine de Murat, askerlerinin şehir halkını katletmesini önlediği gibi, bir barış antlaşmasıyla Venediklilere ülkede serbestçe dolaşmak ve sahip olduğu bütün beldelerde deniz ticaretini ellerinde bulundurmak haklarını tanımıştı.</p>
<h4><strong>1.8- Arnavutluk İsyanları (1432 – 1436)</strong></h4>
<p>Osmanlıların Selanik’i fethetmesinden sonraki iki yıl barış içinde geçse de takip eden yıllarda Arnavutluk isyanları başladı. Osmanlı akıncıları Arnavutluk’a ve yerel Arnavut beylerine karşı bir dizi hücum gerçekleştirdi. Yuvan Kastrioti adlı Arnavut beyi ancak II. Murat’ın egemenliğini kabul etmek suretiyle bu akınların önüne geçebildi. Hatta dört oğlunu Edirne’deki Osmanlı sarayına rehin bırakmak zorunda kaldı. Oğulları burada eğitim alacak, Osmanlı kültürüne göre yetiştirilecek ve Müslüman olacaklardı. Bu çocuklardan en küçüğü olan Gjergj Kastrioti’ye Osmanlılar tarafından <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0skender_Bey">İskender Bey</a> adı verilmişti. Sonradan göreceğimiz gibi İskender Bey’in içerisindeki milli duygular zamanla canlanacak ve onu Osmanlı Devleti’nin başına bela olmuş en büyük karakterlerden biri yapacaktı.</p>
<h2><strong>2- Fatih’in Erken Dönemleri</strong></h2>
<p>Fatih Sultan Mehmet’in yetişkin hayatını ve sultanlığını iyi anlamamız için önce çocukluğunu, eğitim yıllarını ve tahtın nasıl ona kaldığını anlamamız lazım. Bu yüzden gelin size cihan fatihinin ilk yıllarını biraz anlatayım.</p>
<h4><strong>2.1- Şehzade Mehmet’in Doğumu (30 Mart 1432)</strong></h4>
<p>Selanik’in fethinden sonraki dönemde Sultan Murat zamanını başkent Edirne’deki sarayında geçiriyordu. Orada, 30 Mart 1432 Pazar gününün şafağında üçüncü oğlu Şehzade Mehmet doğdu. Daha çok dadısı tarafından büyütülen Şehzade Mehmet sıkıntılı bir dönemde, iki amcasının hayatına mâl olan bir hastalık salgını sırasında dünyaya gelmişti. Çocuğa verilen ve Muhammed’in Türkçeleşmiş versiyonu olan Mehmet adı Murat’ın babasından geliyordu.</p>
<p>Murat bu çocuğun iki kez tahta çıkacağını ve Orta Çağın en güçlü figürlerinden biri olacağını aklından bile geçirmemişti. Onu hiçbir zaman tahtın varisi olarak düşünmedi. Çünkü Mehmet’in ayrı anadan olma iki abisi vardı. Alaaddin Ali ve Ahmet. İkisinin de anneleri saygın ailelerdendi oysa Mehmet’inki belirsiz, büyük bir olasılıkla da Hristiyan kökenli bir köle kadındı. Dolayısıyla yeni doğan çocuk babasının en sevdiği oğlu değildi. Yani Murat’a göre Mehmet’in sultan olma şansı epey zayıftı.</p>
<p>Mehmet’in annesinin kim olduğu hala kesin olarak bilinemiyor. Günümüze bazı kısımları kalmış bir vakfiyede, ondan “Hatun binti Abdullah” yani “Abdullah’ın kızı” olarak söz ediliyor o kadar. Yerli ve yabancı önemli tarihçiler arasında Fatih’in annesinin gayrimüslim olduğu konusunda ittifak var. Önemli Türk tarihçi Halil İnalcık’a göre Fatih’in annesi bir cariyeydi ve Hristiyan’dı. Babasının ismi bilinmediği için vakfiyede kendisine “Hatun binti Abdullah” denmişti. Bu ibare onun mühtedi yani İslamiyet’i sonradan kabul eden olduğunu gösteriyor. Zira o dönemde İslamiyet’i sonradan kabul edenler asıl babalarıyla değil jenerik isim olarak Allah’ın kulu anlamına gelen Abdullah’la isimlendirilirdi.</p>
<p>Fatih’in annesi Türk olmadığına göre Rum, Slav belki de İtalyan’dı. Bunu bilmiyoruz fakat her halükarda Hristiyan kökenli olduğundan eminiz. Mezarı bugün Bursa’daki Hatuniye Türbesinde bulunuyor. Bu türbenin 1449 tarihli kitabesinde isim belirtilmemiş ama yapının II. Mehmet tarafından annesi için yaptırıldığı yazıyor. Bursa’daki bir mahkeme kaydında ise Fatih’in annesinin ismi Hüma Hatun olarak geçiyor. Hüma ismi kendisine Acem efsanelerindeki cennet kuşu “hüma”dan esinlenilerek verilmiş.</p>
<p>Mehmet’in annesinin kimliğini bilmediğimizden anne tarafından atalarını da inceleyemiyoruz. Bu talihsiz bir durum çünkü Mehmet’in temel kişilik özelliklerinin önemli bir kısmını anne tarafından aldığı açık. Hem Osmanlı hem de Bizans kaynaklarına göre, Mehmet’in kişiliği babasından da dedesinden de çok farklıydı.</p>
<h4><strong>2.2- Çocukluk Döneminde Yaşananlar</strong></h4>
<p>Mehmet hayatının ilk yıllarını Doğu geleneğine uygun şekilde Edirne sarayındaki haremde geçirdi. Sonra 1434 yazında muhtemelen annesi ve sütninesiyle birlikte Anadolu’nun doğusuna, Amasya’ya gönderildi. Küçük şehzade Mehmet Amasya’ya geldiği sırada, o şehirde doğmuş olan abisi Şehzade Ahmet oranın sancakbeyiydi.</p>
<p>O zamanlarda sultanların oğullarını ve muhtemel varislerini eğitilmeleri için Anadolu’nun içlerine göndermeleri adettendi. Bu ayrıca halk ve asker ayaklanmaları çıkması olasılığına karşı da tedbir olarak uygulanan bir yöntemdi. Gönderilen kişiler genellikle yüksek mevkili güvenilir şahısların gözetimi altında yerel valilik yapardı. Sarayda, rekabetten kaynaklanan husumetleri önleyen bu barışçıl yönteme ilk son veren kişi kardeş katli yasasını çıkaran II. Mehmet olacaktı.</p>
<p>Fakat Mehmet’in abileri erken öleceklerdi. 1437’de Şehzade Ahmet daha yirmisine gelmeden Amasya’da ansızın öldü. Ölüm sebebi asla netliğe kavuşmadı. Sancakbeyliği 5 yaşındaki Şehzade Mehmet’e geçti. Önemli kararları çocuk yaştaki Mehmet değil, babasının ona atadığı danışmanları veriyordu. Bu arada Mehmet’in diğer abisi Alâaddin Ali ise Manisa’ya sancakbeyi olarak atanmıştı.</p>
<p>Haziran 1439’da II. Murat, başkent Edirne’deki devlet personelinde önemli değişiklikler yapma ihtiyacı duydu. Muhtemelen Rum kökenli bir mühtedi olan Sadrazam İshak Paşa’yı, yıllarca kendisinin gözdesi olmuşken ansızın görevinden aldı. Onun yerine, fertleri imparatorlukta nesiller boyu üst düzey mevkilere gelmiş, şanlı bir Türk sülalesinden olan Çandarlıoğlu Halil Paşa’yı getirdi. İshak Paşa ikinci vezir oldu. Üçüncü vezirliğeyse Arnavut kökenli olan Zağanos Paşa’yı uygun gördü.</p>
<p>Çandarlıoğlu gibi köklü ve soylu Türk aileleri İshak ve Zağanos gibi Türk olmayan devlet adamlarına hoşnutsuzluk ve şüpheyle bakıyorlardı. Özellikle II. Murat’ın devşirmeleri yüksek mevkilere getirdiği 1438 dolaylarında iki kamp arasındaki düşmanlık iyice artmıştı. Dolayısıyla bu yeni düzenlemede soylu Türklerin baskısı etkili olmuş olabilir. Bu düşmanlık Murat’ın 30 yıllık saltanatı boyunca devletin kaderini belirleyen kritik bir etken olacaktı.</p>
<p>1439 güzünün sonunda yönetimdeki değişiklikten hemen sonra Edirne’de iki şehzadenin, Alâaddin Ali ve Mehmet’in sünnet törenleri yapıldı. Kutlamalar sona erdikten sonra sultan, Anadolu’daki sancakbeylerinin yerlerini değiştirmeye, Alaaddin Ali’yi Amasya’ya, Mehmet’i ise Manisa’ya göndermeye karar verdi. Nedenlerini tam olarak bilemediğimiz bu kararda, Şehzade Ahmet’in trajik ölümü etkili olmuş olabilir.</p>
<h4><strong>2.3- Sırbistan’ın İlhakı (1439)</strong></h4>
<p>Başkentte bir yandan bu gelişmeler yaşanırken, bir yandan da aynı yıl Sultan Murat önemli bir sefere çıkacaktı. Kutsal Roma İmparatoru Sigismund’un 1437’de vâris bırakmadan, dolayısıyla da hanedanına son vererek ölümü Balkanlar’da Macarların saldırganlık ruhunu uyandırmıştı. Bu olayın üzerine Tuna’nın güneyindeki bölge üzerinde egemenlik kurmanın, böylece Osmanlıların Sırbistan üzerindeki kontrolünü pekiştirmenin gerekli olduğunu anlayan Murat harekete geçti. Üç aylık bir kuşatmadan sonra Ağustos 1439’da, Sırbistan’ın Semendire şehrini ele geçirdi. Böylece Osmanlılar Sırbistan’ın neredeyse tamamının hâkimi olmuştu. Artık Türklere Bosna yolu açılmıştı. Türk akıncıları, civarı önceden işgal edilmiş olan Saraybosna’dan Yayça yakınlarına kadar, neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan, geçtikleri yerleri yağmalayarak ilerledi. Kuzeyde Macaristan’ı Osmanlı istilasından koruyan tek şey ise Belgrad engeli oldu.</p>
<h4><strong>2.4- Belgrad Kuşatması (1440)</strong></h4>
<p>Murat’ın sıradaki hedefi Belgrad’tı. Bu güçlü kale bir takasta Macaristan’a verilmişti. Sava’yla Tuna Nehirlerinin kesiştiği yerde bulunduğundan, insan yapımı surlarının yanı sıra doğa tarafından da korunan bu önemli kale, 1440’ın Nisan ayında Türk kuvvetleri tarafından kara ve nehirden kuşatıldı. Fakat şehir alınamadı. Murat geri çekilme emri verdi. Hristiyan aleminin sınırlarını koruyan bu kale görevini en azından şimdilik yerine getirmişti.</p>
<p>Murat birkaç aylık kuşatmadan sonra Belgrad’ı ele geçirmeyi başaramamıştı. Fakat Sigismund’un ölümünden yararlanarak Eflak üzerinde otorite sağladı ve Tuna’nın üzerinden Macaristan içlerine akınlarını sürdürdü. Aynı zamanlarda bir hükümdar arayışı yüzünden çalkantı içinde olan Macaristan, Lehistan’ın hükmü altına girme yolunu seçti. Leh hükümdarı III. Ladislas şimdi her iki ülkeyi yönetiyordu. O sıralarda ona destek olacak olan Hünyadi Yanoş adında bir Macar ulusal kahraman ortaya çıktı. Hünyadi bundan sonra 20 yıl boyunca Türklerin başına bela olacaktı.</p>
<h4><strong>2.5- Hünyadi Yanoş’un Zaferi (1441 – 1442)</strong></h4>
<p>Hünyadi, Eflak kökenli soylu bir ailenin üyesiydi. Ona müteşekkir olan Kral Ladislas adına Erdel’in büyük bir bölümünü, zaman içinde de Macaristan’ı yönetmeye başlamıştı. Macarlarla Sırplar için Doğu Hristiyanlığının umudu olan, bu toprakları onların deyimiyle kâfir Türklerden kurtarmayı ve birliğini sağlamayı vaat eden romantik “Beyaz Şövalye” idi.</p>
<p>Güney Macaristan sınırının 350 kilometresini kontrol eden Erdel Voyvodası Hünyadi, 1441’de Belgrad’daki karargahından Türk taşra topraklarına akınlar düzenlemeye başladı. Semendire Kumandanı İshak Bey’i ağır bir yenilgiye uğrattı. Mezid Bey’i öldürdü ve Osmanlı akıncı birliklerini tamamen imha etti. Hünyadi’nin büyük zaferinin haberi kısa sürede çok uzaklara kadar yayıldı. Macaristan’ın müttefiki Durad Brankoviç’e ganimet yüklü bir at arabası gönderildi. 1442 yılının Eylül ayında Mezid Bey’in intikamını almak isteyen Şehabettin Paşa, Hünyadi’ye karşı koymak istedi. Fakat o da Vazag Muharebesi’nde aynı akıbete uğrayıp yenildi ve büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı.</p>
<p>Osmanlı kuvvetlerine karşı birkaç zafer kazanan ve onları büyük kayıplara uğratan Hünyadi Yanoş’un keyfi yerindeydi. Sultan Murat şimdilik savunmada kalan Macarların kısa süre sonra büyük çaplı bir saldırıya geçeceklerini anlamıştı. Dağılmış Macaristan orduları kazandığı başarılarla moral bularak tekrar birleşmeye başladı. Herkes din düşmanı Müslümanlarla savaşıp onları Avrupa’dan kovmaktan söz ediyordu. Hünyadi Yanoş ulusal bir kahraman ve kurtarıcı olarak görülüyordu. Ele geçirdiği Osmanlı bayraklarını ve yadigarlarını topraklarındaki kiliselere doldurup teşhir etmeye çok meraklıydı. Bu hareket Hristiyanların şevkini artırıyordu. Buralarda şükran duaları ediyor ve yapacakları büyük savaş için cesaret topluyorlardı.</p>
<p>Hünyadi’nin zaferinin haberi Macar sınırlarının çok ötesine kadar yayılmıştı. Görünüşe göre tüm Batı Dünyası Müslümanlarla savaşmayı giderek daha çok istiyordu. Fakat Batılı hükümdarların çoğu Papa’nın Kutsal Savaş çağrısını umursamadı. Haçlı seferine genel olarak kayıtsız kalınmasının önemli bir nedeni, Bizans imparatorlarına karşı duyulan derin nefretti. Bu seferden en çok onların çıkar sağlayacağı düşünülüyordu. Doğrudan destek verenler yalnızca tehdit altında olan ülkelerdi.</p>
<h4><strong>2.6- Karamanoğlu İbrahim Bey’in İsyanı (1443)</strong></h4>
<p>Bütün Balkan yarımadasına, Macaristan’a, hatta Almanya’ya kadar usta casuslarını yerleştirerek bir istihbarat ağı kurmuş olan Murat, kendisine ve devletine karşı düzenlenecek büyük seferin haberini almıştı. Karamanoğlu İbrahim Bey’in Anadolu’daki komşu Osmanlı vilayetleri üzerindeki emellerinden de aynı şekilde haberdardı. Bununla beraber İbrahim’le Macar kralları arasında Osmanlılara karşı ortak bir saldırı düzenlemek adına yapılmış bir anlaşma da söz konusuydu.</p>
<p>Günümüzde Budapeşte olarak birleşen iki şehirden biri olan Buda’da büyük bir haçlı seferinin hazırlıkları yapılırken, Karamanoğlu İbrahim Bey, 1443 baharında, Anadolu’da saldırıya geçti. İbrahim aynı zamanda II. Murat’ın kız kardeşiyle evliydi. Yani Murat’ın eniştesiydi. Murat, eniştesine karşı düzenlediği seferi bizzat yönetti. Amasya’daki oğlu Şehzade Ali’ye haber gönderip hemen kendisine katılmasını istedi ve birlikte asiyi kısa sürede dize getirdiler. Alaaddin Ali, savaşta büyük bir cesaret ve feraset sergilemiş ve herkeste hayranlık uyandırmıştı. İbrahim Bey barış istedi ve bu istediğini elde etti. Bunda karısının, yani Murat’ın kız kardeşinin araya girmesinin payı büyüktü. Sultan daha sonra oğluyla birlikte Bursa’ya döndü ve orada ayrıldılar.</p>
<h4><strong>2.7- Şehzade Ali’nin Trajik Ölümü (1443)</strong></h4>
<p>Karamanoğlu’nun isyanından sonra tuhaf bir trajedi gerçekleşti ki sırrı asla çözülemedi. 18’indeki Şehzade Alaaddin Ali, Amasya’da, 6 ve 18 aylık olan iki oğluyla birlikte öldürüldü. Hanedanın tüm bir kolu tek gece içinde sönüp gitmişti.</p>
<p>Murat en gözde oğlu olan Şehzade Ali’nin ani ölümünün haberini alınca adeta yıkıldı. Böylece şimdi tek veliaht konumunda olan 11 yaşındaki Şehzade Mehmet, babası tarafından Manisa’dan Edirne’ye çağırıldı. Oğlunun eğitimsizliği Murat’ın üzerinde şok etkisi yaptı. Şehzade Mehmet’in fevri, dik kafalı bir mizacı vardı ve en ufak nasihate uymayı bile reddediyordu. Hocalarına karşı koyarak açıktan açığa meydan okuyordu. Yani eğitilmesi zor bir çocuktu.</p>
<p>Ama buna rağmen genç şehzade artık devlet işlerini öğrenmek için Edirne’de babasının yanında yaşamak istiyordu. Saraya çok kritik bir zamanda gelmişti. Babası Murat, Anadolu’dan Avrupa’ya henüz dönmüşken, 1443 yılının Temmuz ayında Hristiyan ordularının Buda’dan güneydoğuya doğru yola çıktığı haber alındı.</p>
<h4><strong>2.8- Osmanlı’ya Düzenlenen Haçlı Seferi (1443)</strong></h4>
<p>Tarihin bu evresinde Batı’dan istediği desteği bulamayan Hünyadi, genç kral Ladislas’la birlikte küçük ama etkileyici bir Haçlı ordusu kurmuştu. Deneyimli bir savaşçı olan Hünyadi, 25 bin atlı ve okçudan oluşan öncü birliğe, kardinal-vekil Julian Cesarini ve topraksız Sırp prensi Durad Brankoviç’le birlikte kumanda ediyordu. Ordu, hala Türklerin elinde olan Semendire’nin yakınından Tuna’yı geçip güneye doğru ilerlemeyi sürdürdü. Ciddi bir direnişle karşılaşmadılar. 25 binlik orduya, yolda 8 binden fazla atlı ve yaya Sırp katıldı. Bu birleşik ordu, bir Osmanlı kuvvetiyle ilk kez 3 Kasım 1443’te Bolvan Kalesi’yle Niş Şehri arasında karşılaştı. Burada Osmanlıları yenilgiye uğrattılar ve Niş’i ele geçirdiler. Ardından Despot Durad Brankoviç’i Sırbistan’daki topraklarının başına koydular.</p>
<p>Daha sonra Sofya’ya vardılar. Bulgarlar sevinçten deliye dönmüştü. Kardeşleri Slavları ve Lehleri coşkuyla karşıladılar. Artık Haçlılar bir haftada Edirne’ye ulaşacaklarını düşünüyorlardı. Peşinde uzun bir yiyecek kervanıyla ilerleyen ordu hedefine yaklaştıkça Türklerin direnişi artıyordu. Dağ geçitlerinden geçen yollar çoğu kez Türkler tarafından düşürülen kayalarla tıkanmış oluyordu. Tüm olumsuzluklara rağmen bir noktaya kadar oldukça başarılı oldular. Ama sonunda Noel günündeki bir zaferlerinden sonra hava koşullarıyla bunun sonucu olan erzak ulaştırmadaki güçlükler ve giderek artan Türk baskısına yenik düştüler. Hünyadi, Buda şehrine çekilmeleri emrini verdi. Soğuktan bitkin düşmüş ve açlıktan iskelete dönmüş Haçlı askerleri Hristiyan ilahileri okuyarak başlarında Kral Ladislas’la oraya vardılar. Tüm bu harekat onlara göre çok zor bir görevdi ve seferi önemli bir zafer saydılar. Osmanlıları Avrupa topraklarından önemli ölçüde püskürtmüşlerdi. Macar halkı Haçlı ordusunu zafer sevinciyle karşıladı. Sonra da hep beraber katedralin yolunu tutup Tanrı’ya şükrettiler.</p>
<h4><strong>2.9- Segedin Antlaşması (Haziran 1444)</strong></h4>
<p>Murat, Haçlı kuvvetlerini Tuna’nın ötesine kadar kovalamaktan vazgeçmişti. Zaten büyük bir askeri zayiat vermişti. Segedin’de 10 yıl süreyle geçerli olacak, Osmanlıların aleyhine olan bir barışın pazarlığını yaptı. Segedin Antlaşması’na göre, daha önce ilhak edilen Sırbistan’la Eflak Osmanlı Devleti’nin eyaleti olmaktan çıkıyor, Macarlar ise Tuna Nehrini aşmamayı ve Bulgaristan üzerinde hak iddia etmemeyi yükümleniyorlardı. Böylece II. Murat’ın 23 yıl süren hükümdarlığı sırasında Osmanlı Devleti’ne katmış olduğu toprakların büyük bir kısmı tekrar elden çıkmış oluyordu. Murat zaten bir barış adamıydı ve çok sevdiği oğlunun ölümünün depresyonu da onu iyice yormuştu. Bu şekilde en azından batıda barışı sağladığını düşünüyordu ve belki yakında bu dünya işlerinden bile uzaklaşabilirdi. Bu yüzden anlaşmaya bağlı kalacaklarına Ladislas İncil, Murat ise Kur’an üzerine yemin etti.</p>
<h4><strong>2.10- Devşirme Sistemi</strong></h4>
<p>Osmanlı Devleti’nde birliğin sağlandığı bu sıralarda Murat, güçlü bir merkeziyetçi hükümet kurmak için yapıcı adımlar atmaya girişti. Özellikle ordusuna çok düşkündü. Başlıca aracı olarak yeniçerilerin sayısını artırdı ve etki alanlarını genişletti. Ayrıca 1438’den sonra devşirme sistemini başlatan da oydu.</p>
<p>Devletin asker ve yönetici ihtiyacını karşılamak için Hristiyan ailelerin erkek çocuklarından sağlıklı, düzgün ve zeki olanlarının seçilerek başkente getirilmesi ve çok iyi bir eğitim döneminden sonra devlet hizmetlerinde istihdam edilmesine devşirme sistemi deniyor. Osmanlı’da birçok komutan ve devlet adamı devşirme kökenliydi. Daha önceki İslam devletlerinde görülmeyen bu işlem, önceleri askere duyulan ihtiyaç, daha sonra da nitelikli yönetici yetiştirmenin bir yolu olarak uygulandı.</p>
<p>Devşirme sisteminin gücü ve önemi, öncelikle ünvanların babadan oğula geçmeyişinden ileri geliyordu. Bu sistem eskisinden farklı olarak yerli bir aristokrasinin doğuşunu engelliyordu. Böylece saltanatın mutlak gücü rekabetlerden korunmuş oluyordu. Torpil, adam kayırma, memleketçilik gibi işler devşirme sistemi sayesinde engellenmiş oluyordu. Eğer diğer türlü olsaydı yani yönetici sınıfı Türk ve Müslüman kökenli seçilseydi bunlar sultanın kölesi olsalar bile kendi gruplarını oluşturabilir ve aşiretleşebilirlerdi. Köylüleri ezebilir, vergi ödemek istemeyebilir, yerel otoritelere başkaldırabilirlerdi. Halbuki Hristiyan kökenli devşirmelerin böyle şeyleri yapması olanaksızdı. Ne de olsa ailelerinden uzakta yaşıyor ve dinleri değiştiriliyordu. İslam dinine geçen bu kişiler birkaç yüzyıl boyunca Osmanlı askeri ve sivil hayatına damgalarını vuracaklardı.</p>
<p>Bu sistemin esas kaynağı sultanın saray duvarlarının arasındaki iç oğlanlarına mahsus Enderun Mektebiydi. Buranın amacı kalıtımsal bir sultanın egemenliğinde, kalıtımla geçmeyen, sadece değer ve liyakat ilkesine dayalı bir yönetici sınıfının seçimi ve geliştirilmesiydi. Böylece, Osmanlı Devleti için o devrin aristokrasi dünyasında eşi olmayan liyakata dayalı bir sınıf geliştirilmiş oluyordu. Mehmet sultan olduğunda babasından aldığı bu mirası koruyacak ve Enderun Mektebini daha da genişletip geliştirecekti. Böylece Enderun Mektebi, böylesi umut vaat eden mezunlarının arasından bundan sonraki beş sadrazamdan dördünü çıkaracaktı. Bu okul, Fatih Sultan Mehmet tarafından saptanmış ana çizgiler uyarınca 350 yıl boyunca Osmanlı tarihine önemli ve kalıcı katkılarda bulunacaktı. Devşirme sistemi Osmanlı İmparatorluğunun başarısının kilit taşı olacaktı.</p>
<p>Devşirme sisteminden çıkan yeniçeriler ise aslında “yeni” askerler değildi; bu piyade askerlerinin kökeni, Osmanlı tarihinin ilk yıllarına dayanıyordu fakat devleti korumalarını ve gerektiğinde saldırılarda liderlik etmelerini sağlayan katı eğitimi, askeri disiplini ve sıkı organizasyonu onlara kazandıran kişi II. Murat’tı.</p>
<p>Yeniçeriler için vatan, yuva ve aile sevgisinin yerini din, itaatkarlık ve ganimetlerle güzel kadınlara duyulan arzu almıştı. Ebeveynsiz ve akrabasız olan, memleketlerine ve anayurtlarına yabancılaşmış bu mühtediler hayatta savaşmaktan başka amaç ve üstlerine itaatten başka görev bilmiyorlardı. Ortak iradeleri yalnızca düşmanı değil, kendi sultanlarını bile korkudan titretiyordu. Osmanlı tarihinde pek çok hükümdarın kaderi tamamen onların arzusuna bağlı olmuştu. Sayılarının görece azlığını düşündüğümüzde etkililikleri hayret vericiydi. Yeniçeriler, başkentteki tek düzenli asker zümresi oldukları ve onlara karşı koyabilecek başka bir zümre olmadığı için sahip oldukları büyük gücü sık sık suistimal ediyorlardı.</p>
<p>Sefer sırasında her mangaya bir onbaşı kumanda ederdi ve her manganın kendi yük atı, çadırı ve hazinesi vardı. Yeniçeriler ordugahlarının tertipliliğiyle ünlüydü. Ahlaki açıdan kesinlikle bütün hasımlarından daha üstündüler. Küfretmeleri, kumar oynamaları ve tartışmaları kesinlikle yasaktı. Mutlak temizlik de görevleri arasındaydı. İnançları abdest almalarının yanı sıra ayık kalmalarını da sağlıyordu çünkü içki içmeleri yasaktı. İyi beslenirlerdi çünkü sultan onlara yiyecek ve cephane sağlamaya büyük özen gösterirdi. Yeniçeriler o dönemde Balkanlardaki en disiplinli, en yetenekli ve en korkulan askerlerdi. I. Murat’ın temelini atmış olduğu bu askeri birim II. Murat’ın geliştirdiği devşirme sistemiyle birlikte Osmanlı Hanedanının geleceğini sağlam temeller üzerine oturtuyordu.</p>
<h4><strong>2.11- Şehzade Mehmet’in Rumeli Eyaletlerinin Valisi Oluşu (Haziran 1444)</strong></h4>
<p>Murat Segedin Antlaşmasıyla resmi olarak arkasını sağlama aldıktan sonra tüm dikkatini kendisi için sürekli tehdit oluşturan Anadolu’daki Karamanoğlu İbrahim Bey’e yöneltebildi. İbrahim o sıralar Macaristan’la gizli bir anlaşma içerisindeydi. Edirne halkı olacakları korkuyla bekliyordu.</p>
<p>Anadolu’da durum son derece acildi. Sultan Murat, Rumeli’nin idaresini, sınırsız güvendiği sadrazamının yani Çandarlı Halil Paşa’nın gözetiminde 12 yaşındaki oğlu Mehmet’e bırakmaya karar verdi. Şehzade Mehmet Rumeli bölgesinin saltanat naibi olmuştu. Bu adım Halil’le diğer vezirler arasında kaygıya yol açtı. Çocuğun yaşına göre uyanık ve erken gelişmiş olmakla beraber, böylesi bir sorumluluğa henüz hazır olmadığını düşünüyorlardı.</p>
<p>Murat, 12 Temmuz 1444’te askerleriyle birlikte Boğaz’ı geçti ve Avrupa’ya neredeyse üç ay boyunca dönmedi. Bu süre içinde Rumeli’yi genç Şehzade Mehmet, sert öğretmeni Molla Hüsrev’in ve sadrazam Halil Paşa’nın danışmanlığıyla yönetecekti. Kazasker olan Molla Hüsrev, imparatorluğun her iki bölümünde en yüksek tüzel yetkiliydi. Dolayısıyla sadrazamdan sonraki en güçlü kişiydi.</p>
<h4><strong>2.12- Mehmet’in Hurufilik Mezhebine Duyduğu Sempati</strong></h4>
<p>Mehmet’in bu ilk hükümdarlık tecrübesi ilginç olaylara sebep oldu. Son derece gururlu ve yaşına göre çokbilmiş olan Mehmet çok geçmeden kendi bildiğini yapmaya başlamıştı. Babasının Edirne’den ayrılmasından kısa süre sonra ilginç bir dinsel hareketin başındaki İranlı bir din adamını desteklemeye başladı. Mehmet’in bu hareketi Murat’ın kurmayları arasında kaygı yarattı. Bu kişi, İslam’la Hristiyanlık arası ve genel inançlara aykırı görüşler savunan bir tarikatın, Hurufilerin lideriydi. İnsanlar sürüler halinde İslamiyet ve Hristiyanlık arasında uzlaşma vaat eden bu vaizin peşine takıldı. Mehmet de adamın öğretisine yakınlık duyarak onu sarayına davet etti. Ardından şehirdeki insanlar arasında yandaş aradı.</p>
<p>Genç şehzadenin bu tutumu, başında Müftü Fahreddin-i Acemi ile muhafazakâr bir Müslüman olan Sadrazam Halil Paşa’nın bulunduğu dinsel müessesenin telaşını ve öfkesini uyandırdı. Öğretilerini yaymakta olan İranlıyı yakalamak için harekete geçtiler. Adam kaçarak Mehmet’in yanına sığındı. Fakat genç naip Mehmet’in bu konuda yapabileceği pek bir şey yoktu. Sonunda konuğunu müftüye teslim etmek zorunda kaldı ve müftü de camisindeki minberden İranlıyı öylesine suçladı ki galeyana gelen kalabalık adamı kazığa çakarak yaktı. Ateşi canlandırmak için fazlaca yaklaşan müftünün bu arada sakalı tutuşmuştu. Sapkın fikirlinin müritleri de aynı şekilde yakıldılar.</p>
<p>Bu ilginç olay Mehmet’in içinde İranlılara ve karşıt görüşte olanlara ilişkin bir meyil yarattı. Zaten kendisinin araştırmacı ve sorgulamacı bir karakteri vardı. Fakat bu yaşananlar, genç şehzadenin Osmanlı’nın dinsel ve toplumsal kurumlarıyla olan ilişkileri açısından kötü bir başlangıçtı. Gururunun zedelenmesi Mehmet’te yoğun bir içerlemenin tohumlarını saçtı. Dolayısıyla Çandarlı Halil’i hiçbir zaman bağışlamayacaktı. Çocukluğundan beri içine kapanık olan Mehmet’in yaşadığı bu türden krizler, soğuk ve mesafeli mizacını daha da kuvvetlendirecekti.</p>
<h4><strong>2.13- Yeniçerilerin Ayaklanması</strong></h4>
<p>Aradan çok geçmeden genç Rumeli Valisi yeni bir sorunla karşı karşıya kaldı. Yeniçeriler efendileri kabul ettikleri Murat’a sadık ve saygılı olmalarına karşın, sultanın deneyimsiz ve dik başlı oğlunu sevmemişlerdi. 12 yaşındaki şehzadeden emir almak zorlarına gitmişti. Bu yüzden ayaklanma çıkararak kendilerine yapılan ödemelerin artırılmasını istediler. Bu istekleri geri çevrilince, bütün Edirne’ye yayılan bir yangın çıkardılar. Büyük pazar semtini kül eden bu yangını yağmalar ve katliam izledi. Düşmanca duygularının hedefi Mehmet’in danışmanı olan hadım Şehabettin Paşa oldu. Paşa çaresiz saraya sığınmak zorunda kaldı. Yeniçerileri yatıştırmak için sonunda ulufelerin artırılmasına razı olundu.</p>
<p>Yeniçerilerin Şehabettin’e karşı ayaklanmasını, kendi gücünü kanıtlamak ve genç Mehmet’e bir ders vermek için Çandarlı Halil’in kışkırtmış olması mümkün. Çünkü Halil Paşa, Şehabettin gibi Hristiyan kökenli devşirmelerin devlette en yüksek görevlerde bulunmasını istemiyordu. Böyleleri yönetici Müslüman ailelerin zararına yükseliyorlardı. Bu olaydan sonra Halil Paşa’yla Mehmet arasındaki soğukluk daha da arttı.</p>
<h4><strong>2.14- Yeniden Haçlı Seferi (Ağustos 1444)</strong></h4>
<p>1444 yazında Osmanlı üzerine yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesi ihtimali her zamankinden yüksek görünüyordu. Ne de olsa Trakya’da neredeyse hiç asker kalmamış hepsi Murat’la beraber Anadolu’ya geçmişti. Saltanat naibi Mehmet’in elinde, Rumeli’ye dağılmış garnizonlar dışında, en fazla 7-8 bin asker vardı. Dahası, Edirne’de halkın çoğunu kargaşaya ve paniğe düşüren tuhaf olaylar oluyordu.</p>
<p>Murat’ın Asya’da olmasını fırsat bilen Papalık elçisi Kardinal Julian Cesarini, Ladislas’ı, bir kâfire verilen sözün geçerli olmadığı bahanesiyle affetti. Murat’ın Kur’an’a Ladislas’ın ise İncil’e el basarak imzaladıkları anlaşma, Kutsal Üçlü ve Bakire Meryem adına bozuldu ve Haçlıların “zafer ve kurtuluş yoluna devam” amaçları kutsandı. Böylece, Ladislas ve Hünyadi Osmanlılara karşı yeniden bir ordu topladı. Sultanın yokluğu ve ordusunun uzakta oluşu hepsinin içini zafer umuduyla doldurmuştu.</p>
<p>Yollarının üstündeki Türk garnizonlarıyla yaptıkları çetin çarpışmalar yüzünden Haçlı ordusu ağır ilerliyordu. Fakat yine de Papalık donanması tarafından korunan Konstantinopolis’e kıyı şeridini takip ederek rahatça ulaşmayı umuyorlardı.</p>
<p>Neyse ki Murat, askeri becerisi sayesinde, Karamanlılarla yaptığı savaşı beklediğinden çabuk kazandı. İbrahim Bey daha fazla direnmenin boşuna olduğunu bir kez daha anladı ve sultanla çabucak barış antlaşması imzaladı. Hatta sultana asker yardımında bulunmayı bile önerdi. Böylece sadrazam, Anadolu’daki ordugaha ulaklar göndererek, sultana genç oğlunun başkentteki olaylarla başa çıkmaktan da, işgalcilere direnmekten de aciz olduğunu bildirdi. Murat hemen ordularıyla kuzeybatıya yöneldi. Ekim başında Çanakkale Boğazına ulaştığında, boğazın Hristiyan donanması tarafından ablukaya alınmış olduğunu gördü. Murat’ın emrinde 40 bin kadar asker vardı. Batılılar ise korktuklarından ve birçok yanlış söylenti duyduklarından bu sayının en az 100 bin olduğunu tahmin ediyorlardı.</p>
<p>Sultan, Trakya ordusundan geri kalan kuvvetlerin yolda kendisine katılmalarıyla güçlenerek, hızla Edirne’ye doğru ilerledi. Bu sırada Ladislas Bizans imparatoru VIII. İoannis’ten, destek için asker istedi ama imparator bu yükümlülüğünden kaçınmayı başarıp kenara çekildi. Sultan Murat’ı kendine düşman etmek istemiyordu. Osmanlı tarihinin en çetin savaşlarından birisi az sonra başlayacaktı.</p>
<h4><strong>2.15- Varna Muharebesi (Kasım 1444)</strong></h4>
<p>Sultan başkentte oğluyla görüştü fakat orada fazla kalmadı. Askerlerine cebri yürüyüş yaptırarak kuzeye, Varna’ya doğru gitti ve yedinci günde o şehrin yakınında, Hristiyanlardan yalnızca birkaç km ötede ordugâh kurdu. Hristiyanların durumu son derece kritikti; geri çekilme yollarını Osmanlılar kesmişti, bu yüzden de arkalarında yalnızca Varna şehri ve Karadeniz vardı; donanma görünürlerde yoktu.</p>
<p>Hünyadi Yanoş meydan savaşı yapmaya karar verdi. Karşılarında son katılan askerlerle birlikte artık 80 bin kişilik düzenli Osmanlı Ordusu vardı. Osmanlıların sayısı Hristiyanlarınkinden üç kat fazlaydı. 10 Kasım 1444’te sabah 9 dolaylarında, akıncılar ile azaplar ilk saldırıyı başlattılar; ardından da kıyamet koptu.</p>
<p>Ortada neyin söz konusu olduğunu çok iyi bilen iki taraf da var gücüyle savaştı ve ağır kayıplar verdi. Sonunda Haçlı askerleri dağılmaya başladılar. Hünyadi’nin onları yeniden bir araya getirmesine fırsat kalmadan, Kral Ladislas’ın öldüğü haberi geldi. Kral atından düşürülünce, Moralı yeniçeri Hoca Hızır onun kafasını kesip sultana götürmüş, sultan da kelleyi sırığa geçirtip savaş meydanının her tarafında gezdirtmişti. Hristiyanlara ders olması için ikinci bir mızrağa da bozulmuş olan anlaşma geçirilmişti. Bu manzara sadece askerlerin değil, Hünyadi’nin bile paniğe kapılmasına yol açtı. İki taraf da savaş meydanını terk etti. Osmanlı ordusu ordugahına düzen içinde dönerken, Hristiyanlar panik halinde dört bir yana kaçıyordu. Bu çarpışmanın ilham kaynağı olan Kardinal Julian Cesarini de selameti kaçmakta buldu ama sonunda ölmekten kurtulamadı.</p>
<p>Hristiyan ordusundan geri kalanlar, günlerce Tuna’ya doğru yürüdü ve çok azı evlerine ulaşabildi. Ordunun çok uzaklara dek dağılmış askerleri, bu son Haçlı seferinin tamamen başarısız olduğu haberini yaydılar. Türkler gözlerini karartıp, terk edilmiş Wagenburg’a saldırdılar ve tepeleme yüklü olan 150 yük arabasını kolayca ele geçirdiler. Bunun üzerine Rumeli Beylerbeyi Davud Bey, Tuna’ya kadar olan bölgede iki gün iki gece boyunca arama yaptı ve yakaladığı her Haçlıyı öldürdü, sultanın ordugahına da ganimetlerle döndü. Murat, İslam alemindeki bütün hükümdarlara mektuplar göndererek Haçlılara karşı zafer kazandığını bildirdi.</p>
<p>Yalnızca Osmanlı tarihinin değil, tüm Batı tarihinin de en önemli olaylarından biri olan Varna Muharebesi böylece sona ermişti. Hristiyanların Osmanlıları Avrupa’dan kovma umuduna ağır bir darbe indirilmişti. Papa’nın nüfuzu azalmıştı. Bunu takip eden yıllarda, Avrupalı Hristiyan aleminin üstüne karamsarlık çöktü. Haçlı ordusunun yenilmesine Kral Ladislas’ın Segedin’de İncil üstüne ettiği yemini bozmasının yol açtığı, Tanrı’nın bu saygısızlığı cezalandırdığı söyleniyordu. Özellikle Osmanlı İmparatorluğuna komşu devletler korkudan felç olmuştu. Bizans İmparatoru VIII. İoannis ise felaketi haber alınca hemen komşusu olan sultanla arasını olabildiğince düzeltmeye girişerek, ona değerli hediyeler gönderdi.</p>
<p>Murat Varna’dan dosdoğru Edirne’ye döndü. Kral Ladislas’ı öldürerek savaşın kaderini değiştiren yayabaşı Hızır’a Rumeli’de görkemli bir malikane verdi. Macar kralının bal dolu küçük bir fıçıda muhafaza edilen kellesini ise Bursa’ya gönderdi. Sevinç içindeki halk, o ürkütücü armağanı beklemek için şehir kapılarında toplandı. Nilüfer Çayında özenle yıkanan kafa, eski Osmanlı başkentinde, bir mızrağın tepesinde muzafferce gezdirildi.</p>
<p>Zağanos ve Şehabettin paşalar, genç yaşta Rumeli Eyaletleri valisi olan Mehmet’in otoritesini güçlendirmek için onu Varna Savaşı’na götürmek istemişlerdi. Ama Sadrazam Halil Paşa buna mâni olmuştu. Devşirme vezirlerle ittifak kurmuş olan Mehmet’in güçlenmesi işine gelmiyordu. Fakat yakında korktuğu başına gelecekti.</p>
<h2><strong>3- İlk Saltanatı ve Sonrasında Yaşananlar</strong></h2>
<h4><strong>3.1- II. Murad’ın Tahtı Kendi İsteğiyle Bırakması (1444)</strong></h4>
<p>1444 yılının sonunda, hayatının 40. Yılında olan Murat sebepleri muhtemelen asla öğrenilemeyecek bir şey yaptı: Durup dururken tahttan inmeye ve yerini oğlu Şehzade Mehmet’e bırakmaya karar verdi. Genç Mehmet artık yalnız Rumeli eyaletlerini vali olarak yönetmekle kalmayacak, bir padişahın bütün yetkilerine sahip olacaktı. Murat’ın neden böyle bir karar verdiğini bilmiyoruz. Çünkü oğlu geçen yaz saltanat naipliğini becerememişti. Daha bunu yapamayan bir çocuk koskoca devleti nasıl yönetecekti? Burada Murat’ın bu kararı şu iki sebepten dolayı almış olabileceğini düşünebiliriz:</p>
<p>Birincisi: Varna zaferi Murat’a, Tuna’ya kadar ki bütün bölgeler üzerindeki kontrolü tekrar kazandırmıştı. Batı sınırları artık güvendeydi. Doğuda da Karamanoğullarıyla bir barış yapmıştı. Dolayısıyla zaten kendisini yorgun hisseden ve en sevdiği oğlu Ali’nin ölümünün depresyonunu bir türlü üzerinden atamayan Murat artık emekliye ayrılabileceğini düşünmüş olabilir.</p>
<p>İkincisi ise: Hayatta kalan tek varisini, daha sağlığındayken tahta geçirip onun yerini sağlamlaştırmak istemiş olabilir. Böylece Mehmet erkenden hükümdar olmayı öğrenecek ve Osmanlı Devleti’nin bekası garanti altına alınacaktı.</p>
<p>Sebebi her ne olursa olsun vezirler bu durumdan hiç hoşlanmadı. Gencecik bir çocuğun devleti yönetmesi akıl işi değildi. Ama Murat, vezirlerinin, özellikle de sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın itirazlarına kulak asmadı. Aralarında ikinci veziri İshak Paşa’yla şarabdarı Hamza Bey’in de olduğu en güvendiği birkaç adamıyla birlikte başkentten ayrıldı ve Anadolu’ya geçti. Orada Menteşe, Saruhan ve Aydın bölgelerini kendine ayırdı. Saltanat sonrası hayatını, güzelliğiyle meşhur ve oğlunun kısa süreliğine sancak beyliği yaptığı Manisa’da geçirmeye karar vermişti.</p>
<p>Murat burada kendine çok hoş bir çevre yarattı, geniş bir vadiye bakan bahçelerle sarılı yeni bir saray inşa ettirdi. Hem bedensel zevklere hem de ruhani zevklere düşkün bir padişahtı. Gençliğini Amasya’nın yüksek kültür çevresinde geçirmiş olan Murat ilim ve edebiyata büyük değer veren ince ruhlu bir hükümdardı, şairliği ve hattatlığı vardı. Şairleri, sufileri, ilahiyatçıları ve edipleri etrafında toplayarak Gazi atalarının yaptıkları gibi dinsel bir topluluğun hayatını sürmeye, öğrenmeye, yazmaya, tefekkürle vakit geçirmeye ve dervişler gibi ibadet etmeye çalıştı. Türk dilinin Acemceyle Arapçadan ayrı bir kültürel ifade aracı olarak geliştirilmesi işine girişti. Türk tarihi incelemelerinde yeni bir hareketi teşvik etti. Osman Gazi’nin ünlü atalarının kahramanlıkları ve atalarının ait olduğu Oğuz aşiretinin kökenleri araştırılacaktı.</p>
<p>Murat oğluna özel danışmanlar olarak yine Sadrazam Halil Paşa’yla Kazasker Molla Hüsrev’i seçti. İtimat ettiği sadrazamı Halil Paşa’nın devlet idaresi konusundaki becerisine güveni tam olmasa böyle ciddi bir adım atmaya kalkışmazdı.</p>
<p>Genç Sultan Mehmet’in adını taşıyan ilk gümüş ve bakır paralar 1445’in ilk dört ayında Edirne, Ayasuluk, Amasya, Bursa ve Serez’de basıldı. Mehmet’in adına hutbe okundu. Sikke bastırma ve Cuma namazında adı okunma ayrıcalıkları, Müslüman hükümdarlara tanınmış başlıca iki imtiyazdı. Ocak 1445’te, imparatorluğun doğu ve güneyindeki Müslüman beylere gönderilen resmi mektuplarda genç sultanın tahta geçtiği bildiriliyor ve beylerin içini rahatlatmak için, sultanın onlara karşı iyi niyet beslediği söyleniyordu.</p>
<p>Bu beklenmedik hükümdar değişikliğinin Hristiyan alemindeki etkileri hakkında elimizde pek bir bilgi yok. Fakat durumu en gerçekçi değerlendirenin Venedik Cumhuriyeti olduğunu biliyoruz. Çünkü Mehmet’le anlaşmak için hemen harekete geçen ilk devlet o olmuştu.</p>
<p>Mehmet, bilge ve deneyimli danışmanlarının etkisiyle, Batılı güçlerle karlı bir anlaşma imzalamaya hazırlanırken, babası Manisa’da keyifli bir hayat sürüyordu. Fakat bu keyifli hayatı kısa sürdü çünkü görünüşe bakılırsa oğlu Mehmet kendisini acilen Edirne’ye çağırıyordu. Böylece Murat, 5 Mayıs 1446’da inzivaya çekildiği sarayından ayrılıp, 4 bin savaşçıyla birlikte Edirne’ye doğru yola çıkmak zorunda kaldı.</p>
<h4><strong>3.2- II. Murad’ın Yeniden Sultan Oluşu (1446)</strong></h4>
<p>“Eğer sizler padişah iseniz, hücum-u küffarı defetmek için gelmek vaciptir. Ve eğer biz padişah isek emrimize itaat ediniz, ordunun başına geçiniz.”</p>
<p>Bu sözler bilinenin aksine genç sultan Mehmet tarafından söylenmemişti. Aslında Murat’ı tahta çağıran, kaygıya kapılmış Halil Paşa’ydı. Mektup onun tarafından Mehmet’in ağzından çıkmış gibi yazılmıştı. Yoksa Mehmet’in tahtı terk etmek gibi bir niyeti hiç yoktu. Hatta tahtı bırakmak bir yana dursun daha o yaşlarda bile bütün dünyayı fethetme arzusuyla yanıp tutuşan asi bir gençti. Fakat Sadrazam Halil, genç sultanın imparatorluğu idare edemeyeceğini düşünmüştü. Ayrıca Osmanlı orduları hem Yunan hem de Arnavutluk sınırlarında operasyonlarla meşgulken genç şehzade, Konstantinopol’e saldırmak için hiç politik ve hiç de pratik olmayan bir plan yapıyordu. Bu, yöneticiler sınıfının içinde bir ayrılığa sebep oldu. Barış peşinde koşan Çandarlı Halil kendi gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bu saldırıya karşı geldi. Ayrıca Konstantinopolis’e yönelecek bir saldırının bütün Batı Hristiyan alemini birleştirmesinden derin korku duyuyordu. Haçlılar birleşip Osmanlı üzerine büyük bir akın düzenleyebilirlerdi. Mehmet’in yandaşları olan Zağanos ve Şehabettin ise Konstantinopol’ün fethini destekliyordu. Ama destekçi paşalar yeniçerilerin ve Murat’ın desteğine sahip olan Halil’in gücünü kırmayı başaramadılar.</p>
<p>Sadrazam Halil Paşa, bu hükümdar değişikliğini sadece devletin bekası için değil kendi gücü ve itibarı için de önemli görüyordu. Mehmet onun nüfuzunu son derece uygunsuz bir zamanda azaltmaya başlamışken, Halil Paşa eski gücünü ancak Murat’ın tekrar tahta geçmesiyle geri kazanabileceğini düşünüyordu. Bu yüzden Murat’ın Edirne’ye gelmesinin beklendiği gün, Halil Paşa genç Mehmet’i ava göndermişti. Böylece Murat, gelişini kutlayan yeniçerilerin arasından geçerek başkente girip, oğlu yokken tahtını geri aldı. Mehmet o akşam avdan döndüğünde iş çoktan olup bitmişti. Bu yüzden Halil Paşa’yı asla bağışlamadı. Bitmeyen kini, ikisi arasındaki bütün samimiyeti yok etti ve ileride Halil Paşa’nın canına mal olacaktı.</p>
<p>Bu olaylardan sonra Halil Paşa, Saruca Paşa ve İshak Paşa’nın vezirlik görevlerinde kalmalarına izin verildi. Zağanos Paşa, Anadolu’daki Balıkesir’e sürgüne gönderildi. Manisa’ya çekilme sırası şimdi Mehmet’teydi. Manisa’da, babasının beş yıl sonraki ölümüne kadar, yaptığı yanlışları ve engellenen planlarını düşünmek için bol bol vakti olacaktı. Ayrıca eğitimine de devam edecekti.</p>
<p>Halk Murat’ın dönüşünü sevinçle karşıladı. Genç Mehmet’e asla tam anlamıyla sevgi ve bağlılık duymamış olan yeniçeriler de coşkuluydu. Murat’ın inceliği ve iyi huyluluğu, oğlunun mağrur ve agresif tavırlarıyla taban tabana zıttı. Ordu, Mehmet’in bu tavırlarını hiç sevmemişti. İki yıllık bir aradan sonra tahtına isteksizce geri dönmüş olan Sultan Murat, Venediklilerle olan barış anlaşmasını onayladı. Yani oğlunun dokuz ay önce başlatmış olduğu dış politik tutumunu devam ettirdi.</p>
<p>Bu barış antlaşması sayesinde, Osmanlı devletinin batı sınırları artık eskisine göre daha da güvencedeydi. Murat’ın kayınpederinden yani Sırbistan’da eski gücüne kavuşmuş olan Durad Brankoviç’ten de ciddi bir tehdit beklenemezdi. Macaristan’dan gelen bir tehdit de yoktu. Bu yüzden sultan gözünü Yunanistan’la Arnavutluk’a çevirdi çünkü Avrupa’daki topraklarına ciddi bir tehdidin yalnızca buralardan gelmesini bekliyordu. Bu ülkelere, kendisine saldıracak kadar güçlenmelerinden önce, olabildiğince çabuk saldırmaya karar verdi.</p>
<h4><strong>3.3- Şehzade Mehmet’in Eğitimi (1446 – 1451)</strong></h4>
<p>Murat bir yandan bu planları yaparken bir yandan da tahttan indirdiği deneyimsiz oğlunun eğitimiyle ilgilenmeye karar vermişti. Onu yeniden Manisa’ya gönderince buradaki eğitimi için çeşitli öğretmenler görevlendirdi. Fakat ilk öğretmenlerinin Mehmet’e bir şeyler öğretebildikleri şüpheliydi. Bu öğretmenlerden biri Molla Ayas Efendi’ydi. Müstakbel sadrazam Mahmut Paşa’yla birlikte Türkiye’ye savaş esiri olarak gelmiş ve daha sonra Bursa’da öğretmenlik yapmaya başlamış bir Sırptı.</p>
<p>Ayas bu göreve uygun biri değildi. Kendini daha çok din yoluna adamıştı ve sonunda bir tekkeye çekildi. Genç Mehmet ders çalışmayı, iman ve Kur’an okuma derslerini reddedince, babası Kürt Bölgesi Şehrizor’dan meşhur Molla Ahmet Gürani’yi çağırttı. Gürani, Kahire’de fıkıh ve Kur’an eğitimi almış bir alimdi ve asi şehzadeyi yola getirecek kadar enerjik, otoriter bir adamdı.</p>
<p>Sultan Murat, uzun, boyalı sakallı, heybetli bir adam olan mollayı Manisa’ya yollamadan önce ona ince bir değnek vermiş ve oğlunun itaatsizlik yapması durumunda bunu kullanabileceğini söylemişti. Manisa’ya varan molla, Şehzade Mehmet’le ilk buluşmasında ona elindeki değneği göstererek şöyle söyledi:</p>
<p>“Baban beni, seni eğitmem için gönderdi ama sözümü dinlemezsen de seni yola getirmemi söyledi.”</p>
<p>Bu söz asi Şehzade üzerinde herhangi bir etki yapmadı. Hatta yeni hocasının sözüne güldü. Bunun üzerine Molla Gürani, Mehmet’e öyle bir dayak attı ki, Mehmet kalan hayatı boyunca Gürani’den hep çekindi.</p>
<p>Genç şehzade sonunda bu sert öğretmenden Kur’an’ı kısa sürede öğrendi. Başka öğretmenleri de vardı. Bunlardan felsefe, hadis, tefsir, fıkıh, kelam, tarih, coğrafya, geometri ve matematik alanlarında eğitimler aldı. Fikir ve düşünce bahsinde adamakıllı bilgilendirilmiş olarak yetişti. Özellikle tarihe, coğrafyaya, bilime, uygulamalı mühendisliğe ve edebiyata büyük ilgisi vardı. Olağanüstü bir kişilik şekillenmeye başlıyordu.</p>
<p>Manisa’da annesi ve öğretmenleriyle birlikte beş güzel yıl geçiren Mehmet, gecikmeli bir başlangıçtan sonra birinci sınıf bir eğitim almasını babasına borçluydu. Dik başlı olmasına rağmen aslında oldukça zeki bir çocuktu. Başarısından dolayı Murat tarafından cömertçe ödüllendirilen Gürani ise, sonradan Mehmet’in de saygı duyduğu bir karaktere dönüşecekti. Hatta zor öğrencisi ileride sultan olduğunda onu devlette yüksek bir mevkiye getirecekti. Ancak açık sözlülüğü ve sert tavırları yüzünden yine de sultanla sık sık tartışacaklardı.</p>
<p>Mehmet’in medrese kökenli yerli hocalarının yanı sıra, bilgi edindiği bazı Batılı şahsiyetler de vardı. Mesela İtalyan hümanisti Anconalı Ciriaco ve saraydaki başka İtalyanlar onun Avrupa tarihiyle Antik Yunan filozoflarının hayatları konusunda kitaplar okumasına önayak olmuşlardı. Bu durum Şehzade Mehmet’e çok kültürlülük kazandırdı. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan II. Mehmet’in şehzadelik yıllarına ait olan karalama defterinde Latin harfleri, Arap harfleri, Roma büstlerini andıran insan çizimleri ve Osmanlı figürlerini görebiliyoruz. Bu çok kültürlü eğitim onun hayatı boyunca anadili dışında yedi dil öğrenmesini de sağladı. Anadili Türkçe’nin yanısıra; Yunanca, Arapça, Farsça, Latince, İtalyanca, Slavca ve İbranice biliyor ve bunların bir kısmını akıcı şekilde konuşabiliyordu. Ayrıca İslam ve Yunan edebiyatı hakkında da iyi bilgi sahibiydi.</p>
<p>Bütün kaynaklar, Klasik Antik Çağ dünyasının kahramanlarına ilgi duyduğu konusunda hemfikir. Özellikle Büyük İskender, Mehmet’in örnek aldığı ve boy ölçüşmeyi planladığı biriydi. Ahmedi’nin İskendername adlı kitabını çocukken bile okumuştu. Ayrıca İskender’in kahramanlıklarını Yunan/Latin literatüründen de öğrendiğini biliyoruz, çünkü Fatih’in İstanbul sarayındaki kitapları arasında Flavius Arrianus’un yazdığı Büyük İskender Tarihçesi de bulunuyor.</p>
<p>Doğuluların gözünde Büyük İskender yalnızca dünya fatihi ve şehirler kurucusu değil, aynı zamanda dünyanın en uç noktalarına kadar gitmiş bir kahramandı. Yaptıklarını fetih değil öğrenme arzusuyla yapmıştı. Bütün yolculuklarında yanından filozofları ayırmazdı. Özellikle doğanın harikalarına ve gizemlerine büyük ilgi duyardı. Bütün bunlar Mehmet’in karakterinin de bir parçasıydı.</p>
<h4><strong>3.4- Mora Seferi (Ekim – Aralık 1446)</strong></h4>
<p>Murat tekrar tahta geçince, önce o sırada Mora despotu olan ve daha sonra Doğu Roma İmparatoru olacak olan Konstantinos Paleologos’tan işgal ettiği bütün şehir ve vilayetleri hemen geri vermesini istedi. Konstantin bunu reddedince savaş kaçınılmaz oldu. Murat kış mevsiminin yaklaşmış olmasına bakmadan hemen Mora Yarımadasına bir sefer düzenlemeye karar verdi.</p>
<p>Osmanlı Ordusu Korint Kıstağı’na varınca karşısında Rum tahkimatlarını buldu. Osmanlılar 1446’da, dönemin korkunç silahı olan topu kullanmayı artık öyle iyi öğrenmişlerdi ki Rum şehir ve kalelerinin surları top atışlarına fazla dayanamadı. Rum özgürlüğünün bu son siperi, umutsuz bir savaştan sonra Türk ordusuna yenik düştü. Konstantinos ordusunu toparlamaya çabaladı fakat çabaları boşunaydı. Bazı Osmanlılar Rum ordugahını yağmalarken, diğerleri kaçan Rumların peşine düştü. Bütün Mora dehşet içindeydi.</p>
<p>Umutsuzluğa kapılan ve daha fazla direnmenin boşuna olduğuna kanaat getiren Konstantin saklandığı yerden barış istemek üzere elçi gönderdi. Ama Murat kuzeye doğru çekilmeye başlamıştı. Kıstaktaki tahkimatlardan geriye kalanlar da yerle bir edildi. Sayıları belki de 60 bini bulan köleler, değerli mallar ve gümüş levhalardan oluşan ganimetler öyle fazlaydı ki, yeniçeriler yanlarına yalnızca en kıymetlileri aldılar ve en güzel köle kızları yolda, her birini 300 akçe gibi absürt bir fiyattan sattılar.</p>
<p>Murat, İstefe’ye vardığında elçi kendisine yetişti. Konstantin baş vergisi ödemeyi kabul etmişti. Böylece Osmanlıların vasalı olarak Mora’yı elinde tutmayı başardı fakat bu güvencesiz bir ayrıcalıktı. Eskiden özgür olan Mora, artık Osmanlı sultanının boyunduruğuna girmişti. Konstantin şimdilik canını kurtarmıştı fakat yakında onu yeni felaketler bekliyordu.</p>
<h4><strong>3.5- Şehzade Bayezid’in Doğumu (Aralık 1447)</strong></h4>
<p>Aralık 1447’de, ortalık biraz olsun sakinken önemli bir gelişme yaşandı. Trakya’daki Dimetoka’da, Gülbahar adında Hristiyan bir köle kıza tutulan Şehzade Mehmet, 15 yaşında ilk kez bir çocuk sahibi oldu. Çocuk erkekti ve Bayezid adı verildi. Bayezid daha sonra 1481 yılında II. Bayezid olarak Osmanlı tahtına geçecekti. İleride Mehmed’in Bayezid dışında üç çocuğu daha (Mustafa ve Cem adında iki oğlu ve Gevherhan Hatun adında bir kızı) olacaktı.</p>
<p>Gülbahar ve Mehmet ilişkisi Mehmet’in sosyal konumuna uygun değildi. Sonradan Türk efsanelerinde Gülbahar bint Abdullah’ın “Fransa kralının kızı” olduğu söylenecek olsa da, o kız aslında Arnavut kökenli Hristiyan bir cariyeydi. Babasının adının Abdullah olarak yazılması aynen Şehzade Mehmet’in annesinin durumunda olduğu gibi o dönemde sonradan Müslüman olanlara has bir durumdu. Bu da cariye kökenli olduğunu kanıtlıyor. Fakat Gülbahar, hayatı boyunca Mehmet’ten özel bir ilgi gördü. Hep el üstünde tutuldu. Hatta oğlu Bayezid tahta çıktığında o dönemde Valide Sultan makamı olmamasına rağmen bu makamın eşdeğeri olan bir rolü üstlendi.</p>
<h4><strong>3.6- II. Kosova Muharebesi (Ekim 1448)</strong></h4>
<p>1446’dan beri, kralın naibi olarak Macaristan’ı yöneten Hünyadi Yanoş, Varna’daki acı yenilgiyi ve küçük düşmesini bir türlü unutamıyordu. Sürekli intikam planları kuruyor, her tarafta müttefik arıyordu. Fakat ne Sırp Despotu Durad Brankoviç ne Venedik ne de Napoli ve Sicilya Kralı V. Alfonso kendisine yardım etti. Hünyadi en son Papa’dan yardım istedi fakat o esnada Papa olan V. Nicolaus da savaştan çok bilim ve sanatla ilgilenen hümanist, ılımlı ve barışsever biriydi.</p>
<p>Böylece istediği desteği bulamamış olan Hünyadi Yanoş kendi göbeğini kendi kesmeye karar verdi. Ordusunun çoğunluğu Macarlardan oluşuyordu. Fakat Alman ve Bohemyalı destek kuvvetleri de vardı. Yeni atanmış Eflak Voyvodası Dan da, 8 bin kadar Eflaklı asker vermişti. Hünyadi’nin ordusu yine de etkileyiciydi ve yaklaşık 40 bin askerden oluşuyordu.</p>
<p>Hünyadi önce Sırbistan’ın içlerine doğru ilerledi ve burayı halletti. Sırbistan’a düşman ülke olarak davrandı. Ordu, yoluna çıkan bütün şehir ve köyleri yağmaladı ve yakıp yıktı. Sonunda 20 günlük bir ilerleyişten sonra Kosova Ovasına vardılar. Hünyadi 17 Ekim 1448’de burada, Osmanlıların görüş alanı içinde müstahkem bir ordugah kurdu.</p>
<p>Ordu Kosova Ovasına varmadan günler önce Arnavutluk’ta da karışıklık baş göstermişti. Burada da Hünyadi’ye benzer yeni bir direnişçi ortaya çıkmıştı. Gjergj Kastrioti adındaki Hristiyan vasal prens, Sultan Murat’ın sarayına rehine olarak gelmiş, Müslüman edilmiş, eğitim öğretim görmüş ve Osmanlı Ordusu’nda hizmet etmişti. Kendisine verilen İskender Bey adı ülkesinde Skanderbeg olarak tanınmasına yol açmıştı. Milliyetçi ve iradeli bir kişiliği vardı. Bu yüzden Türkleri terk ederek atalarının inancı ve ülkesi için savaşmaya gitti ve Hünyadi’nin direnişiyle aşağı yukarı eşzamanlı olarak yurttaşlarının başında Türklere karşı ayaklandı. İki liderin 1448’de iş birliği yapmasıyla Türklere karşı yürüyen ordu daha da güç kazanmıştı.</p>
<p>Macarların ilerlediğini haber alan sultan, genel seferberlik ilan etti ve Asya’yla Avrupa’da hazırda bulunan tüm askerleri çabucak topladı. Edirne’den yola çıkarak, 60 bin kişilik ordusunu Sofya’da birleştirdi. Daha sonra düşman kuvvetlerinin bulunduğu Kosova Ovasına doğru yola çıktılar. Şehzade Mehmet bu kez sultana eşlik etti. İlk kez bir savaşa katılacak ve bu onun için zorlu bir deneyim olacaktı.</p>
<p>17 Ekim’de öncü kuvvetler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı, ilk günün sonunda iki taraf da ciddi kayıplar verdi. Ertesi gün Haçlı ordusu kanatlardan saldırıya geçti. II. Murat ise, merkezde yer alan birliklerini sabit tutup kanatlardaki askerlerine geri çekilme emri verdi. Hünyadi’nin birlikleri Osmanlıların savaşı terk ettiğini düşünüp tüm güçleriyle merkeze saldırdılar. Bunun üzerine II. Murat merkez birliklerine de geri çekilme emri verdi. Fakat bu bir savaş hilesiydi. Murat sağ ve sol kanatlarda yer alan kuvvetlerine ani ve hızlı bir manevrayla yeniden hücuma geçmeleri emrini verince Haçlı ordusunu çembere almış oldular.</p>
<p>Zor durumda kalan Eflaklılar Murat’a elçi göndererek, taraf değiştirmek istediklerini söylediler. Sonunda Türklerin tarafına geçtiler. Bunun üzerine Hünyadi savaşı kaybedeceğini anladı. Kalan askerlerinin bir kısmını feda ederek ordusunun geri kalanıyla kaçtı. Kendisine düşman olan Sırbistan’dan savaşarak geçti ve tam Tuna’ya ulaşıp kurtulacakken Durad Brankoviç’in eline düştü.</p>
<p>Hünyadi’nin ordusu 17 bin adam kaybetmişti ki ölenlerin arasında Macar soyluları da vardı. Türklerin kaybı da çok fazlaydı ama savaşı kazanmışlardı. Varna ve Kosova yenilgileri, Hünyadi Yanoş’un askeri ününe gölge düşürdü. Oysa Arnavutluk’un vaat ettiği yardımı bekleseydi ve planlarını İskender Bey’e göre yapsaydı Kosova Muharebesini kazanma ihtimali vardı.</p>
<p>Hünyadi’ye ettikleri ihanet, Eflaklılara hiçbir şey kazandırmadı. Sultanın intikamından kurtulmak istemişlerdi. Çünkü yenilgi durumunda ilk kurban kendileri olacaklardı. Ama sonuç değişmedi. Murat onları saflarına kabul etti ve boyun eğmelerinin göstergesi olarak silahlarını aldı. Fakat ihtiyatlı olmayı acı tecrübelerle öğrenmiş olan sultan, bu taraf değiştirme meselesinin Hünyadi’nin kurduğu bir tuzak olduğunu düşündü. Askerlerine Eflaklıların etrafının sarılmasını emretti. Sonra da Eflaklıları son adamına dek öldürttü.</p>
<p>Murat’ın bu zaferiyle Balkanlar kesin olarak Türk yurdu oldu. Macaristan’ın askeri gücü felce uğradı. Sırpların Segedin Anlaşmasıyla elde ettikleri bağımsızlık sona erdi. Fakat yalnızca Arnavutluk’taki İskender Bey sorun olarak kalmaya devam edecekti. Ele geçirilemez Kruje Kalesi’nden tüm fetih girişimlerine etkin gerilla savaşlarıyla karşı koyacaktı. Türkler buraya Akçahisar Kalesi diyordu. II. Murat’ın kalan yaşamı süresince süren bu direniş II. Mehmet döneminde de 20 yıl daha devam edecekti.</p>
<p>Savaş meydanından yara almadan ayrılan Şehzade Mehmet, babasından önce hemen Edirne’ye gitti. Babası ise başkente daha sonra muzaffer bir edayla döndü. Muharebeden kısa süre sonra, 31 Ekim 1448’de, Bizans İmparatoru VIII. İoannis beklenmedik bir şekilde öldü. Çocuğu yoktu; bu yüzden sağ olan erkek kardeşlerinin en büyüğü yani Murat’ın yenilgiye uğrattığı Mora Despotu Konstantinos Paleologos, XI. Konstantin olarak tahta geçti. Yakında Murat’ın oğluyla destansı bir savaşa girişeceklerdi.</p>
<h4><strong>3.7- Şehzade Mehmet’in Sitti Hatunla Evlenmesi (1449)</strong></h4>
<p>Yorucu Kosova Muharebesi’nden sonra Murat, oğlu Mehmet’in kendisinden düşük statüdeki bir kadınla olan birlikteliğine son vermesi ve siyasi açıdan da faydalı olabilecek bir evlilik yapması gerektiğine kanaat getirmişti. Veliaht artık 17 yaşındaydı. Osmanlı hanedanında bu yaş evlilik yaşıydı. Murat, Doğu Anadolu’nun ortasındaki Malatya ve Elbistan’ı yöneten, Türkmen Dulkadir hanedanından Süleyman Bey’in zengin ve güzel kızlarını seçti. Süleyman Bey’in kız kardeşlerinden biri, Murat’ın babası I. Mehmet’le evlenmişti. Bir diğeri ise Kahire’de yaşayan ihtiyar Memluk sultanı Çakmak’la evliydi. İleride Süleyman’ın torunu Ayşe Hatun, II. Bayezid’le evlenecek ve Yavuz lakabıyla tanınan I. Selim’in annesi olacaktı. Süleyman Bey’in yiğit ve sadık Türkmenlerden oluşan büyük bir ordusu vardı, ayrıca oldukça zengindi. Bu iki koşul, Murat’ın oğlunu ve veliahtını bu saygın ve soylu ailenin bir ferdiyle evlendirmeye meyletmesi için yeterli oldu. Hem böylece Murat, küstah Karamanlara ve Türkmen Karakoyunluların lideri Cihan Şah’a karşı bir müttefik kazanmış olacaktı.</p>
<p>Mehmet için kızların en güzeli olan Sitti Hatun seçilmişti. Düğün üç ay süren görkemli bir kutlamayla yapıldı. Eğlenceler her türden halk şenlikleri ve şiir yarışmalarıyla renklendirildi. Eş seçimi konusunda fikri sorulmamış olan damat, kutlamadan hemen sonra eşiyle birlikte Manisa’ya döndü. Fakat bu çocuksuz evlilik pek mutlu geçmedi. Mehmet, Sitti Hatun’la evlenmekten hoşnut değildi. Kendisinin İstanbul’a yerleşmesinden çok sonra bile Sitti Hatun, Edirne’de kalmayı sürdürdü. Orada 1467 Nisanının sonuna dek yalnız ve terk edilmiş halde yaşadı. Aslında Gülbahar’dan başka hiçbir kadın II. Mehmet’in yaşamında önemli bir rol oynamadı.</p>
<h4><strong>3.8- Manisa’da Kendi Devletini Kuran Mehmet</strong></h4>
<p>Dünyevi meselelerden bezmiş olan Murat, 1449 yılının tamamı boyunca yeni bir askeri girişimde bulunmadı ve günlerini şehrin karmaşasından uzakta, Edirne’nin kuzeyindeki Tunca Adasında, alimler, şairler ve şeyhlerle geçirdi. Burası üç tarafı nehirle çevrili olduğu için bu isimle anılıyordu.</p>
<p>Manisa’daki Şehzade Mehmet ise Ege’deki Venediklilere saldırmak üzere adam göndermeyi sürdürdü. Türkler yalnızca İstendil ve Mikonos gibi adalara değil, anakaraya da saldırıyordu. Mart 1449’da Eğriboz Adası’ndan Venedik senatosuna gönderilen bir raporda, Türklerin “son üç yıldır aralıksız olarak” bu adaya saldırıp büyük zarar verdikleri, insanları ve hayvanları kaçırdıkları söyleniyordu. Ayrıca Şehzade Mehmet bu dönemde kendi bakır paralarını da bastırıyordu. Anlaşılan Manisa’da kendi devletini kurmuş ve hem karada hem de denizde başına buyruk hareket etmeye başlamıştı.</p>
<p>Ertesi yıl, yani 1450’de arası biraz açık olan babayla oğul yeniden yakınlaştılar. Mehmet 1450 baharında Manisa’dan Edirne’ye taşındı. Arnavutluk’ta işler Türkler için kötüye gittiğinden, oraya tekrar sefer düzenlenmesi planlanıyor ve şehzadenin sultana eşlik etmesi bekleniyordu. Bazı Türk komutanları Arnavutluk topraklarında yenilgiye uğrayınca, sultan Murat tehlikeli bir hal alan duruma bizzat müdahale etmek zorunda kaldı.</p>
<h4><strong>3.9- I. Akçahisar Kuşatması (1450)</strong></h4>
<p>1450 Nisanında, babayla oğul büyük bir orduyla Edirne’den yola çıktılar. 14 Mayıs’ta Kruje yani Akçahisar önlerine geldiler. Bu Mehmet’in katıldığı ilk Akçahisar Kuşatmasıydı. Kalenin yakınındaki bir dağda Arnavutluk lideri İskender Bey, 8 bin sadık adamıyla mevzilenmişti. Adamlarının arasında çok sayıda Slav, İtalyan, Fransız ve Alman vardı. Türkler yalnızca 1500 ila 2 bin adamın koruduğu, dağdaki Akçahisar Kalesini kuşattılar ama sonuç alamadılar. Bunun üzerine Murat, İskender Bey’e barış teklif etti. Tek istediği, onun her yıl yüklü bir haraç vermesiydi. Fakat İskender Bey teklifi kabul etmedi. Murat da askerlerinin yaklaşan çetin kışta perişan olmamaları için, beş aydır sürdürdüğü kuşatmayı 26 Ekim’de sona erdirip doğuya doğru geri çekilmekten başka bir çare bulamadı.</p>
<p>Bu geri çekilme üzerine Hünyadi’nin Kosova’da yenilmesiyle derinden sarsılmış olan Hristiyan alemi müthiş bir sevince kapıldı. Roma, Burgonya, Macaristan ve Napoli’den Arnavutluk’a tebrik etmek için elçiler, yiyecek ve tahıl gönderildi. Papa, Macar Kralı, Burgonya Dükü ve Napoli Kralı, İskender Bey’e büyük paralar gönderdiler. Batılı işçilerin yardımıyla da Akçahisar surları onarıldı. Hristiyan alemi yeni kahramanını bulmuştu ve bu İskender Bey’di. İskender Bey, Hünyadi Yanoş’un rolünü çok iyi oynamıştı ve bunu Mehmet’in iktidarında da başarıyla sürdürecekti.</p>
<p>Aynı yıl Mehmet’in ikinci oğlu Şehzade Mustafa doğdu. Mehmet’in en sevdiği evladı bu olacaktı. Şehzade Mustafa’nın annesi hakkında bildiğimiz tek şey, 1474’te oğlu öldüğünde hala hayattaydı. Dolayısıyla Sitti Hatun olamaz. Bayezid’in annesi Gülbahar ya da Mehmet’in bir başka karısı, Gülşah Hatun olabilir. Gülşah Hatun hakkında bildiğimiz tek şey Bursa civarında, kendi türbesinde gömülü olduğu.</p>
<h4><strong>3.10- II. Murad’ın Ölümü (Şubat 1451)</strong></h4>
<p>Sultan Murat ertesi yıl 1451’de tekrar Tunca’daki adaya çekildi. Dinlenerek, Akçahisar Kuşatmasının hayal kırıklığını üzerinden atmaya çalıştı. Ayrıca daha büyük bir saray yaptırmaya başladı. Fakat adada henüz bir ay kalmışken, içki içtiği bir sırada felç geçirdi. Murat, yemeye içmeye ve sefaya düşkün bir padişahtı. Dini meselelere önem veren bir padişah olmasına rağmen bu konuda kötü bir Müslüman’dı. Ayyaşlık derecesinde içtiğini, şarap ve saz meclislerinden çok keyif aldığını bütün kaynakların ağız birliği etmelerinden anlayabiliyoruz.</p>
<p>Murat geçirdiği felçten dört gün sonra, 3 Şubat 1451 Çarşamba günü öldü. Fakat bu süre içinde kendinde değildi. Cenazesi vasiyeti üzerine Bursa’daki oğlu Alaaddin Ali’nin yanına gömüldü. Yalnızca 47 yıl yaşamıştı. Barışçıl ve adil hükümdarlığı 30 yıl sürmüştü. Ölümünden sonra Bizanslı tarihçiler tarafından bile övüldü. Çünkü dürüst, açık sözlü, sözünü tutan, kanunları ve adaleti seven bir padişahtı. Sadece kendi halkına ve kendi dininden olanlara değil, herkese verdiği sözleri tutardı. Yendiği insanlar barış için elçiler gönderdiğinde onları dostça ağırlar, ricalarını dinler, savaşmayı bırakır ve barışı seçerdi. Hristiyanlarla yaptığı anlaşmaları asla ihlal etmedi. Ancak Hristiyanlar bu anlaşmalardan bazılarını bozdu.</p>
<p>Murat halkı tarafından da çok sevilirdi çünkü saltanatı sırasında ülkeye istikrar ve düzen hâkim olmuştu. İmparatorluğun çeşitli yerlerinde inşa edilmiş, yardım amaçlı ve dini çok sayıda kamu binası, Murat’ın halkının iyiliğini tıpkı bir baba gibi düşündüğünü gösteriyor. Barınma, beslenme, eğitim ve disiplin konularında büyük katkılarda bulunduğu ordusu, Murat’ın tüm saltanatı boyunca ona tamamen sadık kaldı. O dönemde yazılmış bir Osmanlı tarih kitabına göre, Akçahisar kuşatmasından sonra Murat’ın danışmanlarından biri ona kış seferi başlatmasını tavsiye etmişti. Murat buna itiraz ederek:</p>
<p>“Kış günü saldırırsam bir sürü adamım telef olacak. Öyle 50 tane kale fethedeceğimi bilsem yine de sefere çıkmam,” diye karşılık vermişti. Kullarının yaşamı ve ölümü üstünde mutlak söz sahibi olan bir 15. yüzyıl sultanının ağzından çıktığı düşünüldüğünde bu söz oldukça etkileyicidir.</p>
<h4><strong>3.11- Şehzade Mehmet’in Ölüm Haberini Alması</strong></h4>
<p>Murat öldüğü sırada 19 yaşındaki Mehmet Manisa’daydı. Babasının ölüm haberini Sadrazam Halil Paşa’nın özel ulakla Manisa’ya gönderdiği mektupla aldı. Şimdi kendisi için yeniden sultan olma fırsatı doğmuştu. Osmanlı hanedanında belirli bir tahta çıkma sırası olmadığı için bütün şehzadeler tahtta aynı oranda hak iddia etme hakkına sahipti. Taht erkek varisler arasındaki yarışmanın bir nevi ödülüydü. Hayattaki şehzadelerin hepsi taht için sultan ölene dek mücadele veriyordu. Sonuç Allah’ın takdiri olarak kabul ediliyordu. Başkenti ve hazineyi güvence altına alan, ordunun desteğini sağlayan yarışı kazanıyordu. Bu ya en güçlü olanın galip çıkacağı ya da iç savaşa yol açacak bir yöntemdi. Osmanlı devleti bu yöntemin sıkıntısını 1400’lerin başında çekmişti. Yıldırım Bayezid’in 1402’deki Ankara Savaşı’nda, Timur İmparatorluğu’nun kurucusu Timur’a yenilip esir düşmesi sonucu Fetret Devri denen kargaşa dönemi baş göstermişti. Bizans parmağının da olduğu Fetret Devri’nde Bayezid’in oğulları arasındaki taht mücadelesi devleti neredeyse çökme noktasına getirmişti. Hanedanın güçsüz düştüğü zamanlarda tahtta hak iddia eden bütün tarafları ayartmak Bizans’ta bir devlet politikasıydı.</p>
<p>Neyse ki Mehmet’in çok fazla rakibi yoktu. Sultan Murat’ın iki büyük oğlu zaten ölmüştü. Dolayısıyla Şehzade Mehmet’e rakip olabilecek en güçlü aday Bizans surlarının içinde yaşıyordu. Bizans İmparatoru tarafından rehin tutulan Şehzade Orhan, I. Bayezid’in torunuydu ve türlü entrikalar ve isyanlar için bir koz olarak kullanılıyordu. Dolayısıyla Mehmet’in acele etmesi gerekiyordu. Babasının öldüğünü haber alınca hemen en seçkin Arap atına atladı ve, “Beni seven arkamdan gelsin!” sözleriyle kuzeye, Çanakkale Boğazı’na doğru yola çıktı.</p>
<p>Şimdi Osmanlı tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı. Daha önce çocuk sultan olarak anılan Mehmet kendini kanıtlamak zorundaydı.</p>
<h2><strong>4- İkinci Saltanatı ve Konstantinopolis’in Fethine Hazırlık</strong></h2>
<h4><strong>4.1- Mehmet’in Yeniden Tahta Çıkışı (Şubat 1451)</strong></h4>
<p>Murat’ın ölümü adet olduğu üzere bir karışıklık çıkmaması için tam 13 gün boyunca halktan gizlenmişti. Mehmet, Çanakkale Gelibolu’da iki gün kalıp, başkentte karşılanması için gerekli hazırlıkların tamamlanmasını beklerken payitahtta yeniçeriler arasında Murat’ın öldüğü duyulmuş ve müstakbel padişahın yolda olduğu haberi yayılmıştı. Yeniçeriler sur haricinde toplanmışlar, şehri yağma için hücuma hazırlanmışlardı. Ancak Çandarlı Halil’in büyük otoritesi ve enerjisi sayesinde bir karmaşa çıkmasının önüne geçildi. Halil, kendisine sadık olan kapıkulu askerleriyle çabucak topladığı kuvvetleri isyancılar üzerine sevk ederek, silahlarını bırakmazlarsa kılıçtan geçirileceklerini, yeni sultanı beklemelerini, o gelince kendilerine ihsanda bulunacağını söyledi. Böylece asker Çandarlı’ya olan hürmetinden dolayı isyandan vazgeçti. Bunun akabinde Mehmet korumalar eşliğinde Gelibolu’dan Edirne’ye giderken, artık durumu öğrenmiş olan halk yeni sultanı görüp selamlamak için dört bir yandan akın akın geldi. Mehmet tahta 18 Şubat 1451 Perşembe günü çıktı ve yeniçerilerden sadakat yemini aldı.</p>
<p>Genç sultan Edirne’de saraya vardığında vezirler ve soylular onun etrafında toplandı. En yakınında, eski Başharemağası Şehabettin Paşa vardı; biraz arkada ise İshak Paşa ve Murat’ın sadrazamı Çandarlı Halil Paşa duruyordu. Yeni sultandan en çok çekinmesi gereken kişi Halil’di. Çünkü Mehmet’i tahttan inip Anadolu’ya giderek inzivaya çekilmek zorunda bırakan o olmuştu. Sultan, “Vezirlerim neden uzak duruyorlar?” diye sordu. Sonra Şehabettin Paşa’ya dönerek “Çağır onları; Halil’e de söyle, her zamanki yerine geçsin. Ama İshak, Anadolu beylerbeyi olarak, babamın naaşına Bursa’ya kadar eşlik etsin.” dedi.</p>
<p>Doğuştan hükümdar olan Mehmet uygun zamanı beklemeyi biliyordu. Bu Mehmet için tipik bir hamleydi. İktidarı ele geçirir geçirmez intikam almak ve kafa kesmek insana pek dost kazandırmazdı. Bunu çok iyi biliyordu. Bir kişi onun amaçları için faydalı olduğu sürece hayatta bırakır ve ondan olabildiğince faydalanırdı. Ama zamanı geldiğinde de hiç acımadan intikamını alırdı. Bu yüzden Halil’i şimdilik affetti ve daha derinlerde yatan planlarını kalbinde saklayıp sabırla beklemeyi tercih etti. Zaten Halil’i şimdilik affetmesi de gerekirdi çünkü devletin en güçlü kişisi oydu. Elini öpmesi için Halil Paşa’ya uzattı. Yandaşları sanki bu anın gelmesini hiç istemezlermiş gibi başlarını yere eğdiler. Sonra Halil yeni sultanının elini öptü. Mehmet de hem onun hem de babasının diğer adamlarının mevkilerini koruyacaklarını söyledi. Halil’in ve yandaşlarının içi rahatlamıştı. Artık “Sultan” olan Mehmet, her ne kadar Çandarlı Halil Paşa’yı görevinde bıraktıysa da gerçek iktidar kendisiyle birlikte Şehabettin ve Zağanos paşaların başını çektiği savaşçı kesimin eline geçmişti. Şimdi Divan-ı Hümayun’da vezirler sırasıyla Çandarlı Halil, Şehabettin, Saruca ve Zağanos paşalardı.</p>
<p>Bu olayların ardından soylu bir aileden gelen Murat’ın dul karısı Halime Hatun, Mehmet’e babasının ölümünden dolayı baş sağlığı dilemeye ve cülusundan dolayı onu kutlamaya geldi. Fakat Mehmet’in Halime Hatun ve oğlu için farklı bir planı vardı. Önce Halime Hatun’un 8 aylık Küçük Şehzadesi Ahmet’i boğdurttu sonra da yaslı üvey annesini İshak Paşa’yla zorla evlendirerek Anadolu’ya yolladı. Böylece kardeş katli yasası başlatılmış oldu ve bundan sonra yüzyıllar boyunca her sultan değişikliğinde uygulanacaktı. Bu yöntem, taht kavgalarını önlemek ve devletin bölünmesinin önüne geçmek için Mehmet tarafından icat edilmiş bir önlemdi. Daha sonra bu yasayı şu sözlerle resmileştirdi:</p>
<p>“Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir; ekser ulemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar.”</p>
<h4><strong>4.2- Karakteri</strong></h4>
<p>19’undaki Mehmet tahta ikinci ve son kez çıktığında bütün devlet erkanını bir tedirginlik sarmıştı. Yeni sultan görgüsünü iyice artırmış, birçok dil öğrenmiş, bilim, fen, edebiyat ve savaş sanatı gibi konularda bilgisini iyice zenginleştirmişti. Orta boylu, koç boyunlu, güçlü yapılı, iri kemikli ve yakışıklıydı. Teni beyaz, saçları ve gözleri kara, sakalları gür ve kızıla çalan, alnı geniş ve doğan burunluydu. Ağırbaşlı bir görünüşü ve mesafeli bir mizacı vardı. Kemerli burnu, keskin bakışı, ayrıca soğuk ve ketum karakteriyle etrafındakileri huzursuz ediyor, fakat işlek zekâsı, yılmaz enerjisi ve sağlam irade gücüyle saygı esinliyordu. Bütün bunlar ne pahasına olursa olsun mutlak iktidara giden hesapçı bir hırsın itici güçleriydi. Sonsuz bir azmin, iradenin, kudretin ve ihtişamın damgası gibiydi.</p>
<p>Genç sultanın geçirdiği içekapanık çocukluğun damgası kişiliğine yansımıştı. Annesinden henüz çok küçükken ayrılmış, Osmanlı sarayının gölgeler dünyasında, büyük ölçüde şansın yardımıyla sağ kalmıştı. Gençliğe ererken dahi gizliliğe eğimli, diğerlerine şüpheyle yaklaşan birisiydi. Sadece kendisine güvenen, mağrur, insana özgü duygulara uzak duran ve içinde yoğun hırs barındıran, ikilemler ve karmaşıklıktan oluşan bir kişilikti. Önceden kestirilemeyen, değişimler gösteren ruh halleri vardı. Yakın ilişkilerden uzak dururdu. Hakaret addettiği davranışı asla affetmezdi. Aynı zamanda alimdi, askeri taktiklere saplantı düzeyinde meraklıydı ama Acem şiirini ve bahçeciliği de seviyordu. Lojistikte ve uygulamalı planlamada uzmandı. Yine de saray müneccimine askeri kararları onaylatacak kadar güvenmesini sağlayan batıl inanışları da vardı. Gayrimüslim tebaasına cömertlik gösteren bir İslam savaşçısıydı ve yabancıların, köktenci tavırlı olmayan din düşünürlerinin eşliğinden hoşlanıyordu.</p>
<h4><strong>4.3- Diğer Devletlerle Kurduğu Diplomasi</strong></h4>
<p>Mehmet’in hayatındaki önemli karakterlerden biri üvey annesi Mara Hatun’du. Sırp Despot Durad Brankoviç’in kızı olan Mara, 15. yüzyılın en önemli kadın karakterlerinden biriydi. Birçok hükümdarla bağlantısı olan çok zeki bir kadındı. Mehmet’in küçüklüğünde ona üvey annelik yapmıştı. Kurnaz bir diplomat olan Mara, hayatı boyunca Mehmet’e istediği şeyleri yaptırabildi çünkü üvey oğluyla arası oldukça iyiydi. II. Murat’ın ölümünden sonra pahalı hediyeler ve kalabalık bir maiyetle birlikte Sırbistan’a geri gönderildi. Mehmet, Mara’yı diplomatik bir hamle olarak babasının yanına geri göndermişti. Üvey annesinin kendisine oradan hizmet etmesini istiyordu.</p>
<p>Genç sultan tahta çıkar çıkmaz, payitahta dört bir yandan elçiler akın etmeye başladı. Özellikle haraç veren komşu ülkeler ellerini çabuk tutup hemen genç hükümdara sadakat yemini ettiler ve armağanlar gönderdiler. Mehmet de genel olarak akıllı bir siyaset güderek, komşularıyla ve babasının zamanında imparatorluğa düşman olmuş uzak ülkelerle arasını şimdilik iyi tutmak istiyordu. Bu yüzden Sırbistan’la Osmanlılar arasındaki barış ve dostluk antlaşmasını yeniledi. Eylül ayında Venedik’le yapılmış barış anlaşmasını da hiç duraksamadan yeniledi. Ardından Macar elçileriyle Nisandan beri yapılan barış görüşmeleri 20 Eylülde tamamlandı ve Hünyadi Yanoş ile üç yıllık barış anlaşması imzalandı.</p>
<p>Anlayacağınız Mehmet kendisini herkese tam bir barış adamı gibi gösteriyordu. Saltanatının ilk yıllarında barışçı niyet sahibi gibi görünmek işine gelmişti. Fakat dudaklarında barış olsa da kalbinde savaş vardı. II. Mehmet’in gizli amacı, Tuna Nehri’nin güneyindeki Balkan topraklarıyla Fırat Nehri’nin batısındaki Anadolu topraklarını alarak büyük dedesi Yıldırım Bayezid’in oluşturmaya çalıştığı merkeziyetçi imparatorluğu kurmaktı. Ancak Bayezid’in aksine, bunu yapmak için önce Konstantinopol’ü alması gerektiğini düşünüyordu. Ama bu düşüncelerini şimdilik kendine saklıyordu.</p>
<p>Mehmet’in başlardaki bu barışçıl tutumu Avrupa’da Osmanlı Devleti’nin yıkılacağı yönündeki umutları yeşertti. Bu tavrı yeni sultanın toyluğuna bağladılar. İlk sultanlığındaki başarısızlıklarına dayanarak ona hâlâ babasının fetihlerine ilavelerde bulunamayacak olan, beceriksiz, üzerinde durulmaya değmez, deneyimsiz bir genç gözüyle bakıyorlardı. Söylentilere göre, Osmanlılar en fazla 60 bin askerle savaşa girebilirdi. Genç hükümdar Mehmet hiç savaşmamıştı. Cahil ve acemiydi. Kendini şaraba ve kadınlara vermişti. Türklere nihai darbeyi indirmek ve onları Avrupa topraklarından sonsuza dek kovmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.</p>
<p>Bizans İmparatoru XI. Konstantin de yeni sultanın hemen Konstantinopol’e saldırmak isteyeceğine pek ihtimal vermedi. O da hemen Edirne’ye elçiler göndererek yeni sultana başsağlığı diledi ve tahta çıkışını tebrik etti. Ayrıca mevcut barış antlaşmalarının yenilenmesini istedi. Bunun üzerine Mehmet de Allah, Peygamber ve Kur’an üzerine yemin ederek, barışı koruyacağını söyledi ve hayatı boyunca imparatorun ne başkentine ne de ülkesinin başka bir yerine el sürmeyeceğine söz verdi. Tam tersine babası gibi kendisinin de Bizans imparatoruyla dostane ilişkiler içinde olacağını söyledi. İyi niyetini kanıtlamak istercesine, imparatora Şehzade Orhan’ın giderleri için Struma Nehri civarındaki şehirlerin gelirlerinden yıllık 300 bin akçe ayırdı.</p>
<p>1451 yılı sonbaharı yaklaşırken Batı’da, Mehmet’in barışa yönlendirilebilir olduğu ve kimse için tehdit oluşturamayacağı kanısı yaygın olarak yerleşmişti. Durumun öyle olduğuna inanmak Hristiyan dünyasındaki krallar ve hükümdarların işine geliyordu ve Mehmet de kartlarını özenle saklıyordu. Ancak bütün beklentilerin aksine önemli bir kişi olmak yolundaydı. Yakında herkes onun kim olduğunu öğrenecekti.</p>
<h4><strong>4.4- Anadolu’daki İsyanlar</strong></h4>
<p>Artık Mehmet’in Batıdan kaygılanmasına, en azından şimdilik gerek kalmamıştı. Böylece Anadolu’yla rahatça ilgilenebilirdi. Tahta geçer geçmez, Anadolu’daki Karaman Beyi İbrahim bir kez daha baş kaldırmış ve genç sultanı sınamak istemişti. Fakat İbrahim bu kez tüm Batı Anadolu’yu Osmanlılardan almak ve eski beylikleri en azından kısmen tekrar kurmak istiyordu. Planını uygulamak için Menteşe, Aydın ve Germiyan’a, eski beylerin soyundan olan üç delikanlı gönderdi. Kendisi de askerleriyle beraber kale ve kasabaları işgal etmek üzere yola çıktı ve bazı Osmanlı şehirlerini ele geçirerek yakıp yıktı.</p>
<p>Mehmet, Bursa’ya gidip babasının mezarını ziyaret ettikten sonra, meseleye bizzat el koydu. Sultanın görünmesi bile Karaman beyinin tereddüde kapılmasına yetti. Osmanlı topraklarındaki işgal edilen kasabalar hızla boşaltıldı. İshak Paşa direnişle karşılaşmadan Akşehir ve Beyşehir’e kadar ilerledi. Dağlara kaçan İbrahim Bey sultanın kendisini affetmesi için yalvaran mektuplar gönderdi. Bunun üzerine Mehmet, İbrahim Bey’i affetti. İbrahim Bey de sürekli olarak haraç ödemeyi kabul etti. Mehmet bu arada yıllardır haraç ödeyerek Menteşe beyi olarak kalan ve İbrahim’in tarafında yer almış olan İlyas Bey’in derebeyliğini elinden aldı ve her yerde düzeni sağladı.</p>
<h4><strong>4.5- Yeniçerilerin Ayaklanması</strong></h4>
<p>Anadolu’nun içlerinden Bursa’ya dönünce, genç sultan, beklenmedik bir olayla karşılaştı. Orada yedek kuvvet olarak tutulan yeniçeriler sultanla görüşmeye gelmişlerdi. Komutanlarından cülus bahşişi istiyorlardı. Yeniçerilerin bu yeniden ayaklanma girişimi Mehmet’i kızdırsa da öfkesine hakim olup, on çuval akçe getirilmesini emretti ve bunları isyancılara dağıttı. Böylece ilk kez bir Osmanlı sultanı tahta çıkınca yeniçerilere armağan vermek zorunda kalıyordu. Bu gelenek daha sonraki sultanlar tarafından da sürdürüldü.</p>
<p>Mehmet birkaç gün sonra ayaklanma eğilimi gösteren yeniçerilerin ağasını çağırttı, azarladı ve görevden aldı. Çok sayıda kıta komutanı da benzer şekilde cezalandırıldı. Bu Mehmet’in karşılaştığı ikinci ayaklanmaydı ve yeniçerilerin tam sadakatini sağlamanın tek yolunun parlak bir başarıdan geçtiğini anlamasını sağladı. Bu parlak başarı Konstantinopolis’in fethi olmalıydı. Eğer bunu başarabilirse sadece yeniçerilerin değil bütün İslam aleminin saygısını kazanabilirdi. Ama şimdi sabırlı olmak gerekiyordu. Önce yeniçeri ocağını yeniden yapılandırdı ve kendi hassa askerlerinden 7 binini onlara kattı. Kumandayı da başka bir yeniçeri ağasına verdi. Böylece yeniden düzenlenen yeniçeriler Osmanlı Ordusu’nun eskisinden de güçlü çekirdeğini oluşturdular.</p>
<h4><strong>4.6- Şehzade Orhan Problemi</strong></h4>
<p>Mehmet Anadolu’daki bu sorunlarla uğraştığı sıralarda çok daha ciddi sonuçlar doğuracak bir olay yaşanmıştı. Mehmet’in Anadolu’da bulunmasını fırsat bilen İmparator Konstantin, elçilerini sultanın ordugahına göndermiş ve Şehzade Orhan’ın ödeneğinin yapılmadığını iletmişti. Hatta tehditler savuracak kadar ileri giderek, eğer ödenek şimdiden sonra ikiye katlanmazsa Şehzade Orhan’ın Osmanlı tahtında hak iddia etmesine izin vereceğini söylemek gafletinde bulundu. Anlaşıldığı kadarıyla Konstantin, Orhan’ı altın bir kart, hatta elinde kalan son koz olarak görüyordu ve bu kozu masaya sürmeye karar vermişti. Ama bu yaptığının çok kötü bir hata olduğunu sonradan anlayacaktı.</p>
<p>Efendisini onların tahmin edemediği ölçüde iyi tanıyan Sadrazam Halil Paşa bu noktada sinirlenerek şunları söyledi:</p>
<p>“Ey akılsız, sefil Rumlar! Sizin numaralarınızı biliyoruz, siz ise karşı karşıya olduğunuz tehlikeden habersizsiniz. Vicdan sahibi Murat artık yok. Tahtında hiçbir yasanın bağlayamayacağı ve hiçbir engelin durduramayacağı genç bir fatih oturuyor! Niçin bizi boş ve örtülü tehditlerle korkutmaya çalışıyorsunuz? İsterseniz kaçak Orhan’ı serbest bırakın ve onu Romanya sultanı ilan edin. İsterseniz de Tuna’nın ötesinden Macarları çağırın; Batılı ulusları bize karşı kışkırtın. Bu takdirde inanın bana, sadece en kısa zamanda mahvolmak dışında bir şey elde edemezsiniz.”</p>
<p>Mehmet, haddini bilmez Bizanslıların taleplerini sadrazamdan öğrenince hislerine hakim oldu. Elçileri dostça sözlerle gönderdi. Edirne’ye gidince bu meseleyi hemen halledeceğini, sonra da onlarla bağlantıya geçeceğini söyledi. Böylece Bizans trajedisinin son perdesi açılmış oldu.</p>
<h4><strong>4.7- Rumeli Hisarının -Boğazkesen- İnşası (Nisan – Ağustos 1452)</strong></h4>
<p>İmparator Konstantin yaptığı bu son hareketle Sultan Mehmet’e verdiği sözden dönmek için harika bir fırsat sunmuş oldu. Mehmet’in kalbinde yatan zaten Konstantinopolis’i fethetmekti. Böylece Edirne’ye dönünce, Struma Nehri yöresinde bulunan şehirlerdeki Rumların sürülmesi ve gelirlerine el konulması emrini verdi. Ardından da Bizans imparatorunu çok kızdıracak bir karar aldı. Anadolu yakasındaki I. Bayezid tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı’nın karşısına, Bizans arazisine, yeni bir kale yapılacaktı. Boğaz’ın en dar yeri olan bu nokta böylece boğazın kontrolünü tamamen Osmanlıların eline verecekti. Ayrıca yeni hisar İstanbul kuşatması için de bir üs vazifesi görecekti.</p>
<p>Boğazlar Osmanlının zaaf noktalarıydı ve geçişler güvence altına alınmadıkça iki kıtanın efendisi konumunu pekiştirmeye olanak yoktu. Ayrıca Mehmet, Boğaz’a egemen olduğu takdirde Karadeniz’deki Yunan kolonilerinden gelen tahılı ve diğer destekleri engelleyeceğini ve Bizans’ın topladığı vergi gelirlerini keseceğini anlamıştı. Hristiyan deniz üstünlüğüyle rekabet edebilecek daha geniş bir donanmaya duyulan acil ihtiyacın bilincine de muhtemelen o zaman vardı.</p>
<p>Böylece Mehmet, 1452 Mart’ının ortasında Edirne’den ayrılıp, tam donanımlı 6 kadırga, 18 kalyon ve 16 levazım gemisiyle Gelibolu’dan yola çıktı. Haliç’i geçerek, 26 Mart’ta Boğaziçi’ne ulaştı. Yeni kalenin planını bizzat çizmiş ve yerini o seçmişti. Bizans başkentinin Karadeniz ticaretini kontrol altında tutmak için en elverişli nokta burası, Anadolu Hisarı’nın karşısıydı. Sadrazam Halil Paşa’yla diğer vezirler Saruca Paşa, Zağanos Paşa ve Şehabettin Paşa’nın idaresindeki 5 bin işçi, bu sağlam kalenin inşasına 15 Nisan 1452 Cumartesi günü başladılar.</p>
<p>Bunu haber alan Konstantin, aralarındaki anlaşmanın bozulmasını protesto etmek için sultana hemen bir heyet yolladı ve Bayezid’in kendi kalesini inşa etmek için önce Bizans’tan izin istediğini hatırlattı, fakat Mehmet, Bizans’ı aşağılayarak elçilere kısa ve dolambaçsız bir yanıt verdi:</p>
<p>“Gidin ve imparatorunuza şunu söyleyin. Şimdiki padişah eski padişahlardan değildir. Onların yapamadıkları şeyleri ben kolaylıkla yapabilirim. Onların istemediği şeyleri ben istiyorum ve alacağım. Ben kentten hiçbir şey almıyorum. Kentin surlarının içinde olanlar size, surların dışında olan her şey de bana aittir. Bundan dolayı Boğaz’da bir kale yapmak istersem, engel olmaya hakkınız bulunmaz.”</p>
<p>Kentin içindekiler hazırlıkları büyük bir endişeyle izliyordu. Rumlar varlığından bile haberdar olmadıkları Osmanlı filosunun Boğaziçinde aniden ortaya çıkmasıyla şaşakaldılar. Konstantin’le danışmanları da ne tepki vereceğini bilemez haldeydiler. Mehmet onları tahrik etmek için her zahmete katlanıyordu. Hisarın inşasında kullanılan bazı malzemeler yakınlardaki yıkık manastırlardan ve kiliselerden alınıyordu. Çevrede yaşan Rum köylüleri bu yerleri kutsal saydığı için bazen köylülerle işçiler arasında ipler geriliyordu. Mehmet komutanlarına hisarın inşasına karşı gelmeye çalışan köylülerin cezalandırılması emrini verdi. Ertesi gün bir süvari birliği tarlalarında hasat yapan çiftçileri gafil avladı ve hepsini kılıçtan geçirdi.</p>
<p>Saldırıyı haber alan Konstantin başkentin kapılarını kapattırdı. Osmanlı tebaasından herkesi içeride alıkoydu. Sultana hem itaat hem de meydan okuma içeren bir mesaj taşıyan elçiler gönderdi. Boğaziçindeki Rum köyleri için koruma ve hisar inşaatının Konstantinopol’e saldırı anlamına gelmediğine dair garanti istedi.</p>
<p>Daha da ileri gitmek ve ipleri iyice koparmak isteyen Sultan Mehmet, elçileri hapsettirdi ve kafalarını kestirdi. Bu bir savaş ilanıyla eşanlamlıydı. İmparatora ya kenti teslim etmesini ya da savaşa hazırlanmasını bildirdi. O dakikadan sonra kentin kapıları bir daha hiç açılmadı ve her iki taraf da kendini savaş halinde kabul etti. Konstantinopolis’e bundan sonra korku egemen oldu. İnsanlar, “Bu, şehrimizin sonu, ırkımızın sonu demek. Hristiyanlığın düşmanlarının günü geldi. Bunlar Deccal’in günleri!” diye yakınıyorlardı. Korkmakta haksız değillerdi.</p>
<p>31 Ağustos 1452 Perşembe günü hisarın inşası baş döndürücü bir hızla tamamlandı. Sultan ilkbaharda inşaatı denetlemek ve hızlandırmak için bizzat başında bulunmuştu. Gerekli inşaat malzemeleri memleketin dört bir yanından hızla getirilmişti. 30 dönümlük bir alanı kaplayan yapı 3 büyük ve 13 küçük kulesi, 7 metre kalınlığındaki ve 15 metre yüksekliğindeki perde duvarlarıyla dönemi için büyük insan gücü gerektiren bir başarıydı. Dört buçuk ay içinde tamamlanan kale Boğazkesen olarak adlandırıldı. Yani kesilen İstanbul Boğazı olabileceği gibi, gırtlak da olabilirdi. Rumlar ise buraya karşısındaki Anadoluhisarı’ndan farklı olarak Rumelihisarı diyeceklerdi.</p>
<p>Hisar tamamlandıktan sonra sultan, ordusunun başına geçerek Bizans başkenti yakınlarına gitti. Burada hendekleri ve Konstantinopolis surlarını yakından incelemek için üç gününü harcadı. Sonra kışı geçirmek için Edirne’deki sarayına döndü. Boğazkesen’de Firuz Bey kumandasında 500 kişilik bir kuvvet bırakmıştı. Verdiği emre göre, Boğaz’dan her iki yöne doğru geçen her gemi yelkenlerini indirmek ve kalenin önünde demir atmak zorundaydı. Yoluna devam etmek isteyen gemiler izin alacak ve geçiş hakkı için bir bedel ödemek zorunda kalacaktı. Bunu kabul etmeyen gemiler, suya yakın bir kulede stratejik konumda bulunan üç dev topun ateşlenmesi suretiyle batırılacaktı. Bu toplar 200 kilo ağırlığında taş gülleler atabiliyordu ve bunlara hedef olan bir geminin hiç şansı yoktu.</p>
<h4><strong>4.8- Osmanlı’da Ateşli Silahlar</strong></h4>
<p>Osmanlı’nın topu ne zaman kullanmaya başladığını tam olarak bilmiyoruz fakat muhtemelen barutlu silahlar imparatorluğa 1400’lerin başında Balkanlar yoluyla girmişti. Orta Çağ’ın bu yeni teknolojisi ilk başta pek de yararlı değildi. Silahların kendileri hantal, hazırlanmaları usanç vericiydi. Hassas nişan alınması olanaksızdı ve kullananlar açısından da düşman için olduğu kadar tehlikeliydi. Yüzünüze patlayabiliyordu. Ancak top ateşinin psikolojik bir etkisi olduğu da kesindi. Şeytani savaş aletinin korkunç gürlemesinde cehenneme özgü bir yan vardı.</p>
<p>Kuşatmalar hariç tutulursa, topçunun savaş yönetimine katkısı 1420’ye, yani Osmanlıların konuya ciddi ilgi gösterdiği yıla kadar alt düzeyde kaldı. Balkanlara girerek kendi toplarını yapmaya başlamak için gerekli kaynakları ve zanaatkarları elde eden Osmanlılar hızlı öğreniyordu. Yeni teknikleri kabule ve yetenekli askerlerinin eğitimini geliştirmeye son derece açıktılar. Mehmet’in babası Murat, saray ordusu içinde topçu ve top taşıyıcıları sınıfı kurarak yeni gücün altyapısını oluşturmuştu.</p>
<p>Konstantinopolis bu yeni gücün tadını ilk kez 1422 yılında, Murat kenti kuşattığında almıştı. Fakat Murat’ın döneminde toplar pek de etkili olamadı. Bir kuleye 70 gülle isabet etmiş ama pek az zarar vermişti. Fakat Murat, 24 yıl sonra toplarını başka bir surun önüne yani Korint Kıstağı’ndaki Hexamillion surlarına getirdiğinde işler değişmişti. Çünkü hem barut imalatında gelişmeler yaşanmış hem de Osmanlılar toplar konusundaki bilgilerini derinleştirmişti. Artık ağır gülleler kent surlarına eskisinden daha fazla bir momentumla fırlatılabiliyordu. 1446 yılının Aralık ayı başında Hexamillion surlarına yeni uzun namlulu toplarıyla saldıran Murat beş günde gedik açmış, Konstantin canını zor kurtarmıştı.</p>
<p>Osmanlı’nın top teknolojisini özümsemesi o denli hızlıydı ki 1440’lara gelindiğinde orta çaplı topları savaş alanında kurulan geçici imalathanelerde dökme yetisine ulaşmışlardı. Murat metali Hexamillion’un önüne taşımış, uzun namlulu toplarının çoğunu orada döktürmüştü. Kuşatma savaşında bu son derece büyük esneklik sağlıyordu. Bitirilmiş silahı savaş alanına taşımak yerine, malzeme parçalar halinde çok daha çabuk bir şekilde aktarılıyor, gerekirse sonra tekrar dağıtılıyordu. Kullanım sırasında sık sık kırılan toplar onarılıp tekrar hizmete sokulabiliyordu ve top kalibresiyle eldeki gülle çapının uyuşumunun henüz sağlanmadığı bir çağda namlular eldeki malzemeye uygun ölçüde dökülebiliyordu.</p>
<h4><strong>4.9- Dökümcü Urban</strong></h4>
<p>Elbette top teknolojisi sadece Osmanlı’nın ilgisini çeken bir olgu değildi. İmparator Konstantin de barutlu silahların sunduğu potansiyelin farkındaydı. Ama imparatorluk pahalı yeni silahlara yatırım yapamayacak kadar yoksuldu. Bir ara, olasılıkla 1452 yılı öncesinde kente Urban adında Macar bir top döküm ustası geldi ve büyük tek parçalı bronz toplar dökmek üzere yeteneklerini Bizans imparatorunun hizmetine sunmayı önerdi. Nakit sıkıntısı çeken imparator adamdan etkilenmişti, ancak onun yeteneklerini kullanabilmek için pek az kaynağa sahipti. Urbanı kentte tutma çabasıyla ona küçük bir maaş bağladı, ama bu bile düzenli ödenemiyordu. Şanssız Urban gitgide muhtaç hale düştü, böylece 1452 yılında bir gün kenti terk etti ve Mehmet’in huzuruna çıkma fırsatı bulma umuduyla Edirne’ye gitti.</p>
<p>Askeri bilimin her yeni gelişmesiyle ilgilenen Mehmet, daha hükümdarlığının başında büyük topların dökümü için deneylere başlamıştı bile. Modern kale ve kuşatma makinelerinin yapımıyla ilgili teknik kılavuzları incelemiş, sarayına çektiği uzman birçok yabancı kişilere danışmıştı. Şimdi de kuvvetlerini en güncel ve en güçlü silahlarla donatmak için karşısına bir fırsat çıkmıştı. Macar zanaatkarı memnuniyetle kabul ederek ona giyecek ve yiyecek sundu, özenle sorguladı. Ona bir kentin surlarını dağıtmaya yetecek büyüklükte bir top döküp dökemeyeceğini sordu ve kafasındaki gülleyi tarif etti. Urban’ın yanıtı onun duymak isteyeceği türdendi:</p>
<p>“Sizin için dilediğiniz gülleyi atabilecek bir top dökerim. Kentin duvarlarını ayrıntılarıyla inceledim. Topumun atacağı gülleler yalnız o surları değil, Babil’inkileri bile darmadağın edebilir,” dedi. Ardından da istediği ücreti söyledi.</p>
<p>İmparatorun Urban’ın ücretini ödeyemediğini öğrenen Mehmet vaat ettiği topu dökmesi ve Konstantinopol’ün surlarını yıkması karşılığında Urban’a şöyle dedi:</p>
<p>“Bu topu dök. Eğer başarılı olursan sana istediğinin dört katını öderim.”</p>
<p>Böylece Urban’ı işe alan Mehmet ona hünerinin ilk sınavı olarak yeni Boğazkesen Hisarının kulesi için bütün Boğaz’ı menziline alacak toplar yapmasını emretti. Osmanlılar o zamana gelinene dek olasılıkla Edirne’de top dökmeye başlamıştı; Urban’ın buna katkısıysa, kalıpların hazırlanması ve kritik matematiksel değişkenlerin çok daha ileri düzeyde denetlenmesi yönünde oldu. Mehmet ise o zamana gelinene dek toplar ve barut için gerekli hammaddeleri (bakır, kalay, güherçile, kükürt ve kömür) stoklamaya başlamıştı. Karadeniz’deki ocaklarda çalışan taş ustalarına granit gülle üretmeleri emrini de göndermişti.</p>
<p>Üç ay içinde hazır olan toplar ilk sınavını başarıyla geçti. Konstantinopolis’e giden tahıl yüklü bir Venedik gemisi bütün uyarılara rağmen Boğaz’dan geçerken durmamıştı. Bunun üzerine Urban’ın döktüğü toplar ateşlendi ve isabet alan gemi oracıkta battı.</p>
<h4><strong>4.10- Mora Yardımının Engellenmesi (Ekim 1452)</strong></h4>
<p>Böylece Boğaziçi’ni denetim altına almış olan Mehmet bir sonraki hamlesini uygulamaya koydu. İmparator Konstantin’in kardeşleri olan ve Mora Yarımadası’nın ortak hükümdarlığını yapan Dimitrios’la Thomas’ın Konstantinos’un yardımına gelmesini engellemeliydi. 1 Ekim 1452’de, Teselya sancakbeyi Turahan Bey’e Mora’daki iki despota saldırmasını emretti. Bu dikkat dağıtma taktiği son derece başarılı oldu. Tekrar müstahkem hale getirilmiş olan Korint şehri hızla ele geçirildi. Turahan Bey’le askerleri Mora’daki Rum güçlerini oyalarken, Mehmet Edirne’de savaş hazırlıkları yapmakla meşguldü.</p>
<p>Sultan 1452 sonları boyunca şehrin kuşatma hazırlıklarıyla meşgul oldu. Uykusunu feda ederek Konstantinopol’ün savunma planlarını gözden geçiriyor, saldırı hatlarının, birliklerinin, kuşatma makinelerinin, bataryalarının ve toplarının yerini saptıyordu. Gece yarısı sıradan bir asker kılığında birkaç arkadaşıyla birlikte Edirne sokaklarında dolaşıyor, halkın ve askerlerinin ruh hallerini araştırıyordu. Fethe saplantı düzeyinde bir tutkuyla yaklaşıyordu.</p>
<p>Günlerini tahkimat ve kuşatma savaşı üstüne yazılmış Batılı kaynakları dikkatle inceleyerek geçirdi. Sonra astrologlara danıştı ve kentin savunmasını çözecek metotları aklında evirip çevirdi. Aynı zamanda Osmanlı tarihini ve önceki kuşatmaları, neden başarısız olduklarını ayrıntılı araştırmalar yaparak inceledi. Devlet erkanını toplayarak onlara uzun bir nutuk çekti. Yaptığı araştırmaları ve Konstantinopol’ün fethinin neden gerekli olduğunu ayrıntılarıyla anlattı. Bu işin yapılamayacağını öne süren ve Çandarlı Halil’in başını çektiği yaşlı vezirlerin tutucu tavrıyla mücadele etti. Uyuyamıyordu. Gecelerini Bizans tahkimatlarının eskizlerini yaparak ve onları aşmak için stratejiler tasarlayarak geçiyordu.</p>
<h4><strong>4.11- Çandarlı Halil Paşa’nın Gece Yarısı Çağırılması</strong></h4>
<p>Bir gece haremağalarını göndererek Halil Paşa’yı huzuruna çağırdı. İmparatorluğun en güçlü ikinci adamının desteğini almadan Konstantinopol’ün fethinde başarılı olamayacağını biliyordu. Eski meseleler yüzünden efendisinden korkmak için geçerli nedenleri bulunan sadrazam yanına bir kese dolusu altın almıştı. Sultanın koltukta tamamen giyinik halde oturduğunu görünce, altınları ayaklarının dibine bıraktı.</p>
<p>Mehmet:</p>
<p>“Bu da ne demek oluyor lala?” diye sordu.</p>
<p>Sadrazam:</p>
<p>“Adetlere göre bir soylu efendisi tarafından gecenin geç saatinde çağrılırsa, eli boş gitmemelidir. Size kendi malımı değil, sizin malınızı veriyorum sultanım.” diye cevap verdi.</p>
<p>“Altınına ihtiyacım yok” dedi Mehmet. “Senden tek bir şey istiyorum: Konstantinopolis’i almama yardım et.”</p>
<p>Gizli bir Bizans dostu olarak tanınan ve “gavur ortağı” lakabı verilmiş olan Halil Paşa, sultanın talebinden epey rahatsız oldu. Savaşın herkes için özellikle de kendisi için zararlı olacağını düşünüyordu. Ama sultana karşı gelecek de değildi.</p>
<p>Mehmet’in talebine şöyle cevap verdi:</p>
<p>“Allah zaten size Bizans topraklarının çoğunu verdi. Elbet bir gün başkenti de verecektir. Bütün kullarınız bu amaç uğruna servetlerini ve kanlarını feda etmek için birbirleriyle yarışıyorlar.”</p>
<p>Sultansa buna karşılık:</p>
<p>“Şu yatağıma bak. Bütün gece sağa sola dönüp durdum! Rüyamda atalarımı gördüm. Bana yol gösteriyor ve beni Konstantinopolis’e götürüyorlardı. Şehrin kapıları açıldı ve Ayasofya’ya gittim. Orada Kızılelma bana veriliyordu,” dedi.</p>
<p>Bütün bunların Allah’tan gelen bir işaret olduğunu ve rüyasında Halil Paşa’nın da yanında olduğunu söyledi. Oyunu çok akıllıca oynuyordu. İmparatorluğun en güçlü adamını bu şekilde endişeden kurtardı. Artık onu istediği gibi yönlendirebilecek ve nüfuzunu kendi isteği doğrultusunda kullanabilecekti. Sonra, gecenin bir yarısı idam edileceğinden iyice kaygılanmış olan sadrazamına gidebileceğini söyledi. Kendisi ise o gecenin geri kalanını planları üstünde çalışarak geçirdi.</p>
<h4><strong>4.12- Giovanni Giustiniani-Longo’nun Gelişi</strong></h4>
<p>O sıralarda Boğaziçi’nde bir kale inşa edildiğini haber alan Venedik’le Cenova, müthiş bir paniğe kapılmıştı. Kalenin inşası herkes tarafından Konstantinopolis’e karşı bir savaş hazırlığı olarak yorumlanmıştı. Artık gelişmekte olan Pera kolonisi hatta Doğu Akdeniz’deki bütün ticaret tehlikedeydi. Ama Cenevizli yetkililer Haliç’e silahlı bir gemi göndermeye ancak Kasım’da, telaşlı bir yardım çağrısı aldıkları zaman karar verdiler. Sonunda, Galata’daki Ceneviz podestasının çağrıları çok somut bir yardım sağlamıştı. Böylece birçok mükemmel düzenek, savaş makinesi ve her biri kendine güvenen, seçme askerlerle dolu iki büyük Ceneviz kadırgası 700 askerle Konstantinopolis’e vardı.</p>
<p>Askerlerin başında surlarla çevrili şehirleri savunmada usta, deneyimli ve profesyonel paralı asker Giovanni Giustiniani-Longo vardı. Çok güçlü, dev gibi bir adamdı ve savaş başladığında Mehmet’in başına bela olacaktı. Giustiniani’nin 700 kişiyle birlikte gelişi, Bizanslılara biraz moral verdi. Konstantin bu adamın değerini çabucak kavradı ve onu başkomutanlığa atadı. Zafer kazanılması durumunda Limni Adası’nı kendisine vereceğini söyledi. Başkomutan Giustiniani, ilerleyen haftalarda kentin savunulmasında kilit rol oynayacaktı. Halkın da yardımıyla surları kuvvetlendirmek, hendekleri boşaltmak ve savunmaları geliştirmek için hemen kolları sıvadı.</p>
<h4><strong>4.13- Kiliselerin Birleşmesi Önerisi</strong></h4>
<p>Cenevizlilerin dışında yaklaşan fırtınaya yalnızca Bizans imparatoru gerçekten hazırlanmaya çalıştı ama o da boşunaydı. 1452 yılı boyunca, civar bölgelerden şehre olabildiğince fazla buğday getirtilmiş, civar sakinlerin çoğu da şehre sığınmıştı. Kış boyunca, şehrin savunmasını sağlamlaştırmak için olabilecek her şey yapıldı. Ama bütün çabalara karşın Batı, para ve asker göndermiyordu. İmparatorun Batılı prenslere yaptığı parlak vaatler, yalnızca rahatlatıcı boş sözlerle karşılandı. Roma’daki papalık divanıyla yaptığı görüşmeler ise, yalnızca tek bir sonuç getirdi: Papa V. Nicolaus, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi gerektiğini bir kez daha tekrarladı.</p>
<p>Kasım 1452’de, Kardinal İsidoros, bir Venedik kadırgasıyla Konstantinopolis’e vardı. İmparator Konstantin’in kiliselerin Ayasofya’da birleştirilmesine izin vermekten başka çaresi kalmamıştı. 12 Aralık’ta birleşme yemini edildi. Türk tehdidi sona erdikten sonra bu karar tekrar gözden geçirilecekti.</p>
<p>Ama bu önemli karar Doğu’yla Batı Hristiyanlarını birleştireceği yerde Bizanslıların huzursuzluğunu daha da arttırdı. Birleşmeye karşı olan alt düzey din adamlarının baskısıyla ve özellikle de birleşme karşıtı grubun en aktif önderinin yani Megadük Lukas Notaras’ın etkisiyle, halk ayaklandı. Notaras Bizans İmparatorluğu’nun ikinci adamıydı ve Katoliklere karşı oldukça mesafeliydi. İki kilisenin birleşmesini şu sözleriyle reddetti:</p>
<p>“Konstantinopolis’te Katolik Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim.”</p>
<p>Doğu’yla Batı kilisesi arasındaki bu hizipleşmenin temeli ta 1054 yılına kadar gidiyordu. Roma’daki Papa’yla Konstantinopolis Patriği’nin yüzyıllar boyunca süren güç ve nüfuz mücadelesi o yıl doruk noktasına varmıştı. Teolojik ve siyasi anlaşmazlıklar sonucunda ipler kopmuş ve Hristiyanlık, Katolik ve Ortodoks olarak ikiye bölünmüştü. Zaman içinde bu çatlak, tüm giderme çabalarına karşın genişledi. Hatta videonun başında anlattığım üzere 1204’te Katolik Hristiyanlar Konstantinopolis’i yağmaladı. Bu olay Ortodoksların Batı’ya yönelik nefretini daha da arttırmıştı.</p>
<p>Yüzyıllar sonra bu ayrışmanın bedelini en ağır şekilde ödemek zorunda kalan İmparator Konstantin oluyordu. Aslında o tek bir şeye odaklanmıştı: Kadim tarihi ona emanet edilmiş olan kenti kurtarmak. Kiliselerin birleşmesi bunu gerçekleştirmek için tek şanssa, o yol kullanılmalıydı. Fakat din adamlarını ve halkı kontrol etmekte zorlanıyordu.</p>
<p>Böylece keşişler sokaklarda Latin aleyhtarı sloganlar atmaya başladılar. Manastıra doluşup; direnişe önderlik eden Gennadios’tan talimat istediler. Gennadios onlara yazılı bir karşılık vererek, kadim dinlerinin utanç verici bir duruma düşürüldüğünü ve böyle bir din değişikliğinin Tanrı’nın gazabına yol açacağını söyledi. Keşişler şehir sokaklarında gezerek, meclisin kararını ve bu kararı kabul eden herkesi bağrışmalarla lanetlediler. Halk her zamanki gibi fanatik keşişleri destekledi. Katolik Latin yardımını istemediler. Tavernalara doluşup kiliselerin birleşmesine ve bunu destekleyenlere sövüp sayarak, tehdit altındaki şehri kurtarabilecek tek güç olan Kutsal Bakire’nin onuruna şarap içtiler. Ayaklanma epey uzun sürdü. Birleşmenin en büyük destekçileri bile huzursuz olmuştu. Halkın sağduyulu ve metin olması gereken bu en kritik zamanda işler kötüye gidiyordu.</p>
<p>Mehmet bütün bu gelişmeleri 240 km uzaktan ilgiyle takip ediyordu. Hristiyan kiliselerinin birleşmesi, Osmanlı dış politikasında her zaman korkulan bir unsur olmuştu. Fakat Mehmet’in kentten aldığı istihbarat kendi lehineydi. Surların ardındaki anlaşmazlık onu daha da atılgan davranmaya yöneltti.</p>
<h4><strong>4.14- Urban’ın Döktüğü Büyük Top</strong></h4>
<p>Böylece Mehmet daha büyük bir işe girişti. Urban’ın Boğazkesen için döktüğü toplardan çok memnun kaldığından, ona Edirne’de öncekinin iki katı büyüklüğünde dev bir kuşatma topu yapmasını emretti. Hemen çalışmalara başlayan Urban tarihte o güne dek görülmemiş büyüklükte bir top projesi hazırladı. Bu top yarım tondan ağır gülleler fırlatabilecekti.</p>
<p>O dönemde böylesine devasa bir top dökmek gerçekten de ciddi bir metalurjik beceri istiyordu. Bu en güçlü ortaçağ silahının meydana getirilmesi sabır isteyen ve olağanüstü bir süreçti. Eğer başarılı olamazsanız devasa topun yüzünüze patlaması işten bile değildi. Ayrıca böylesine bir proje için çok fazla hammaddeye ihtiyaç vardı. Bunun için Balkanlardaki birçok kilisenin çanları sökülüp eritildi ve top yapımında kullanıldı. Sonunda kalıplar kırıldığında Urban’ın döküm işliğinden çıkan şey dehşet verici ve olağanüstü bir canavardı. Üç ayın sonunda tarihin en büyük topu olan “Şahi” hazırdı.</p>
<p>Zamanının en ileri teknolojisi diyebileceğimiz bu uzun metal boru 8.2 metre uzunluğundaydı. Namlunun çapı 92 santimetre yani bir insanın elleri ve dizleri üstünde girmesine yetecek genişlikteydi. Çeperi ise patlamanın gücünü karşılaması için 20 santimetre kalınlığındaydı.</p>
<p>Şahi’yi 50 öküz ancak kımıldatabiliyordu. Topu nakledip kullanmak için yüzlerce adam gerekiyordu. Top hazır olduğunda deneme atışı yapmak için inşası yeni tamamlanmış olan Cihannüma Kasrı’nın önüne getirilip, güçlükle dolduruldu. Türk başkentinin sakinleri, paniğe kapılmasınlar diye önceden uyarıldı. İçerisine çok kuvvetli bir barut dolduruldu. Ertesi günün şafağında, top ateşlendi. Topun gürlemesi 15 km öteden bile duyulmuş, güllesi ise tam 1.5 km öteye düşmüştü. Düştüğü yerde toprağa 2 metre gömülen gülle, Şahi’nin olağanüstü bir silah olduğunun kanıtıydı.</p>
<p>Bu deneylerin başarısından hoşnut kalan sultan, topla ilgili çarpıcı haberin Konstantinopolis’e hızla ulaşmasını sağladı, çünkü bu fiziksel olduğu kadar psikolojik de bir silahtı. O sırada sultanın dökümhanelerinde daha küçük başka toplar da dökülmekteydi. Mehmet böylece, bir yüzyıldan beri Batı’da kullanılan bu ağır silah gücünü geliştirerek Rumlara karşı çok üstün bir teknoloji elde etmiş oldu. İstanbul’un Antik Çağ’dan kalma taş duvarları herhalde buna karşı koyamayacaktı.</p>
<p>Şubat ayının başlarında ilgi, Urban’ın topunun Edirne ve Konstantinopolis arasındaki uzun yol boyunca taşınmasının fiziksel güçlükleri üstüne yoğunlaştı. Bu iş için önce yollar düzleştirildi ve köprüler sağlamlaştırıldı. Ardından kalabalık bir insan gücü ve çok sayıda hayvan tahsis edildi. Devasa boru Trakya kırsalında 50 öküzün çektiği, birbirine zincirlerle bağlanmış arabalar üstünde büyük zahmetle ilerletilirken, düşmemesi için 100 adam tarafından yanlardan dengeleniyordu. Bir marangoz ve bir amele ekibi de önden gidiyor, yolu tesviye ediyor, ırmakların, sel yataklarının üstüne ahşap köprüler kuruyordu. Büyük top böylece kent surlarına doğru günde 4 kilometrelik bir hızla yol almaya koyuldu.</p>
<h4><strong>4.15- Tarafların Asker ve Sivil Sayıları</strong></h4>
<p>Türkler silah açısından üstün olduğu kadar asker sayısı bakımından da epey üstündü. İmparator Konstantin’in talebiyle yapılan sayıma göre, Bizans güçleri yalnızca 4973 yerli ve 2 bin yabancı askerden ibaretti. İmparator bu rakamlar karşısında öylesine şaşırmıştı ki halk daha fazla umutsuzluğa kapılmasın diye gizli tutulmalarını emretti. Bu güçleri artırmak neredeyse olanaksızdı. Ne adam ne de para bulabiliyorlardı. İmparatorun emriyle, kiliselerdeki değerli metallerden mürekkep kaplar eritilip para yapıldı. Bizans ordusuna en son katılanlar, Haliç’te demir atmış gemilerin tayfaları oldu. Sonunda ordudaki Bizanslıların sayısı 6 bine, çoğu Cenovalı ve Venedikli olan yabancıların sayısı ise 3 bine çıktı. Bizans bu birliklerle uzunluğu 20 kilometreyi geçen surları koruyacaktı. Üstelik ellerinde sadece hafif toplar vardı.</p>
<p>Şehrin nüfusu ise genelde sanılandan çok daha azdı. 1453 yılı başında Bizans başkentinin en fazla 50 bin sakini vardı. Eski bir dünya imparatorluğunun başkentine ilişkin bu sayı, Ortaçağ’ın sonlarına göre bile oldukça düşüktü. Hele civar kentlerdeki hatırı sayılır nüfusun da şehre sığındığını göz önüne aldığımızda bu sayı gerçekten azdı.</p>
<p>Osmanlı tarafında ise Bizans askerlerinin en az 10 katı büyüklüğünde bir ordu vardı. Sultan Mehmet gösterişli ordusunun donanımıyla bizzat ilgilenmişti. Topraklarının dört bir yanındaki silahhanelerde göğüs zırhları, kalkanlar, miğferler, mızraklar, kılıçlar ve oklar yaptırdı. Ayrıca kalenin surlarını ve kapılarını yıkmak için mancınıklar ve koçbaşı denen ucu demirli kalın sopalar da hazırlanıyordu.</p>
<p>Osmanlıların silahlı kuvvetleri hakkında ciddi bir tahmin yapmak olanaksız olsa da 60 bini piyade 25 bini süvari, 20 bini başıbozuk ve 15 bini yeniçerilerden oluşmak üzere yaklaşık 120 bin askeri vardı. 15 bin yeniçeri ordunun çekirdeğini oluşturuyordu ve en sağlam, en yetenekli askerler onlardı. 20 bin başıbozuk ise Osmanlı’da savaş sırasında asıl orduya katılan gönüllü askerler için kullanılan bir tabirdi. 15. Yüzyıl dünyasına göre bu muazzam bir sayıydı. Şurası kesinleşmişti ki kuşatma sayıca üstün olanla düşük olan arasındaki bir çatışma olarak gerçekleşecekti.</p>
<h4><strong>4.16- Deniz Kuvvetleri Sayıları</strong></h4>
<p>Deniz kuvvetlerine baktığımızda ise Bizans için durum yine pek iç açıcı değildi. İmparatorun gemilerinin sayısı azdı ama o sırada demir atmış halde olan ya da sonradan gelen bütün gemilere el koydu. Haliç’in girişindeki kalın zincirin ardında duran donanmada toplam 26 gemi vardı. Bunların beşi Cenova’dan, beşi Venedik’ten, üçü Girit’ten ve birer tanesi Ancona, İspanya ve Fransa’dan gelmeydi. Geri kalanlar ise Bizans gemileriydi.</p>
<p>Osmanlı tarafında ise durum gayet parlaktı. Sultan Mehmet İstanbul’un önceki kuşatmalarının başarısızlıkla sonuçlanmasının nedeninin şehre yalnız karadan saldırılması olduğunun farkındaydı. Deniz kuvvetinin önemini kavrayarak bunun için aylar öncesinden bir hazırlık başlatmıştı. Yalnız eski gemilerden değil, Ege’deki tersanelerde hızla inşa edilen yenilerinden de oluşan filo çeşitli büyüklüklerde 140 gemiden oluşuyordu. Buna çeşitli yardımcı tekneleri de ekleyince sayı daha da artıyordu. İlk kez görülen ve Bizans Donanmasından çok daha üstün olan bu donanma, Gelibolu sancakbeyi ve Kaptanıderya Baltaoğlu Süleyman Bey’in idaresindeydi. Aslen bir Bulgar asilzadesi olup II. Murat zamanında devşirme olarak saraya alınan Süleyman Bey, 1444’te Buda’ya elçi olarak gitmek ve 1449’da Midilli’ye saldırmakla genç sultanın gözüne girmişti.</p>
<h4><strong>4.17- Konstantinopolis’in Surları</strong></h4>
<p>Osmanlı tarafının adam ve silah bakımından üstünlüğüne karşın Bizans’ın da aşılmaz diye adlandırılan surları vardı. Şehrin savunulmasında en güvenilen unsur şüphesiz surlardı. Bizans ekonomisinin durumu ne olursa olsun, duvarların onarımı için para bulunurdu. Ayrıca şehrin eşsiz bir konumu vardı. Dünya yüzeyinde hiçbir kent Konstantinopol’ün konumuna sahip değildi.</p>
<p>7.5 km uzunluğundaki kara surları üç katmanlıydı ve birbirine son derece yakın olan kulelerle desteklenmişti. En içteki sur daha yüksek ve sağlamdı. Önünde, orta katmandaki surlara kadar olan bir öldürme alanı bulunuyordu. Ardından yine sağlam yapılı olan orta katman geliyordu ve bu katman da kulelerle desteklenmişti. Sonra yine bir öldürme alanı bulunuyordu. En dıştaki katman ise geniş bir hendek tarafından korunuyordu. Thedosius’un bin yıllık duvarı Haliç’ten başlayıp Marmara Denizi’ne kadar uzanıyor ve kenti saldırılara karşı mühürlüyordu. Orta Çağ dünyasının en aşılmaz savunmasıydı. 14. ve 15. yüzyıllarda Osmanlı Türkleri için bu surlar, güttükleri büyük amaçları alaya alır gibi dikilen psikolojik bir sorundu ve fetih düşlerine engel koyuyordu. Batı Hristiyanlığı içinse İslamiyet’in önündeki bir setti. Onları Müslüman dünyasına karşı güvende ve hoşnut tutuyordu.</p>
<p>Marmara Denizi tarafındaki surlar kara tarafındaki surlar kadar sağlam değildi. Ama kentin güneyindeki sert akıntılar ve beklenmedik fırtınalar çıkartma girişimlerini riskli atılımlar haline getiriyordu. Bin yıldan beri hiçbir saldırgan o noktadan hücuma geçmeyi ciddi şekilde düşünmemişti. Kıyı, arasına 188 kule ve birçok korumalı küçük liman serpiştirilmiş olan 15 metre yüksekliğindeki tek ve kesintisiz bir surla korunuyordu.</p>
<p>Haliç tarafı da aynı şekilde zayıf surlarla korunuyordu. Çünkü Haliç zaten Bizans kontrolündeydi. İmparatorluk filosu için mükemmel bir demirleme sığınağı oluşturuyordu. Bu yöndeki surlar da 110 kulenin hakimiyeti altında olmasına rağmen savunmanın göz ardı edilemeyecek kadar hassas noktasını oluşturuyordu. Dördüncü Haçlı Seferi’nde Venediklilerin gemilerini kıyıya yanaştırdığı ve surları aşıp kente girdiği yer burasıydı. Savunmacılar Haliç’in ağzını savaş zamanlarında kapatmak için 717’deki Arap kuşatmasından beri 50 santimlik halkalardan oluşan bir zincir kullanıyordu. Geniş, yuvarlak fıçılar sayesinde su yüzeyinde duran bu zincir, Galata’dan karşı kıyıdaki tahkimatlara kadar uzanıyordu. Bir düşman gemisi geldiğinde zincir geriliyor ve arkasındaki gemilerden düşmana ateş açılıyordu. Zincir yüzünden hareketsiz kalan düşman gemisi ise aldığı darbeler sonucu olduğu yerde batıyordu.</p>
<p>Konstantin kıt kaynaklarını 7.5 km’lik kara surlarına uygun şekilde yaymanın yolları üstünde çalışırken alınması gereken kritik bir karar daha vardı. Hendek de dahil olmak üzere üçlü tahkimat hem iç duvara hem de dış duvara adam yerleştirilerek yani çok daha büyük bir güç tarafından savunulacak şekilde tasarlanmıştı. Konstantin’in elindeyse iki sur katmanını da olması gerektiği gibi savunacak kaynak yoktu. Bu nedenle de ağırlıklı savunmanın nerede yapılacağına karar vermek zorundaydı. Bir önceki kuşatmada da savunmacılar aynı seçeneklerle yüz yüze kalmış, dış duvarı savunmaya karar verip bunda başarılı olmuştu. Konstantinle kuşatma uzmanı Giustiniani aynı stratejiyi benimsedi.</p>
<h4><strong>4.18- İstanbul’un Coğrafi Konumunun Önemi</strong></h4>
<p>Mehmet, Osmanlı Devleti’nin, tüm geçmiş zaferlerine rağmen, Konstantinopolis fethedilene kadar güvende olamayacağında ısrar ediyordu. Şehir zapt edilemez değildi. Kendisi Konstantinopol’ü de içeren bir imparatorluğu yönetmedikçe hiç yönetmese de olurdu. Çünkü o dönemde imparator olmak demek Roma İmparatoru olmak demekti. Roma İmparatoru ise o surların içinde yaşıyordu.</p>
<p>Şehir elbette sadece bu yüzden değil başka birçok yönden de insanı cezbeden bir şehirdi. Çok stratejik bir coğrafi konumu vardı. İmparator Büyük Konstantin’in yeni Hristiyan başkenti için M.S. 324 yılında seçtiği yer, konum olarak, aşılması zor doğal avantajlar sunuyordu. Askeri koridorların kesişim noktasına benzeri olmayan bir şekilde konuşlandırılmıştı. 5. yüzyılda kara tarafındaki surlar örüldüğünde kuşatma silahları mancınıklarla sınırlı olduğundan, kent hemen hemen zapt edilemez hale gelmişti. 22 km uzunluğundaki surlarla korunan Konstantinopolis, çevresindeki denizlerin yukarısından doğal seyir noktaları sunan bir dizi sarp tepe üstünde yükseliyor, Haliç’in kıvrımlı geyik boynuzu şeklindeki doğu yakası ona güvenli bir derin su limanı sağlıyordu.</p>
<p>Kent sadece güvenli bir konumda değildi. Aynı zamanda dünyanın merkezi gibiydi. Bütün ticaret yolları burada kesişiyordu ve sanki dünyanın zenginliğini kontrol altında tutar hale gelmişti. İmparatorluğun yüksek döneminde Orta Asya’nın bütün zenginlikleri (altınlar, Rusya’dan gelen kürkler ve köleler, Karadeniz’in havyarı, mumu ve tuzu, Uzakdoğu’nun baharatı, fildişi, amberi ve incisi) Karadeniz’den Boğaz kanalıyla imparatorluk kentine akmıştı. Güneyde yollar karadan Ortadoğu kentlerine, Şam’a Halep’e ve Bağdat’a uzanıyordu. Ve batıda, Çanakkale Boğazından geçen deniz yolu Akdeniz’in tamamına açılıyordu. Mısır ve Nil deltasına, zengin Sicilya ve Girit adalarına, İtalyan yarımadasına ve Cebelitarık Boğazının ötesindeki her yere. Görkemli bir kent inşa etmek için gerekli kereste, kireçtaşı mermer ve ayakta kalması için gerekli her türlü kaynak hemen el altındaydı. Boğaz’ın tuhaf akıntıları zengin bir mevsimsel balık hasadı getirirken, Avrupa Trakyası’nın verimli tarlaları ve Anadolu platosunun düzlükleri bol bol zeytinyağı, mısır, şaraplık üzüm sağlıyordu.</p>
<p>Anlayacağınız Mehmet’in burayı fethetmek için çok sebebi vardı. Bu sebeplerden biri ise dünyevi değil maneviydi.</p>
<h4><strong>4.19- Muhammed Peygamberin Hadisi</strong></h4>
<p>Yüzyıllar boyunca, İslam Peygamberi Muhammed’in bir hadisinden yola çıkılarak, Konstantinopolis’in fethinin İslamiyet için mutlaka ulaşılması gereken bir hedef olduğu söylenmişti. Sultan Mehmet bu hadisten elbette haberdardı ve Konstantinopolis’in fethini sadece bir cihan imparatoru olmak için değil ahiret hayatının selameti için de önemli görüyordu. Peygamberin: “Konstantinopolis mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne mutlu askerdir.” sözündeki güzel komutan kendisi olmalıydı.</p>
<p>İslam’ın kente duyduğu arzu neredeyse dinin kendisi kadar eskiydi. Konstantinopolis’e karşı açılan kutsal savaşın kökeni, kent tarihindeki birçok şeyde olduğu gibi doğruluğu kanıtlanamayacak şekilde Peygamber’in kendisine kadar uzanıyordu.</p>
<p>İslam dinine göre bir yanda “Dar-ül İslam”, yani “İslamın Evi” vardı; diğer taraftaysa imana getirilecek diyarlar, Dar-ül Harp, yani “Savaşın Evi” yer alıyordu. İstanbul önlerinde ilk Müslüman sancağı Muhammed Peygamberin kurduğu İslam Devleti’nin ardılı olan Emevî Devleti’nin kurucusu Muaviye tarafından dalgalandırıldı. Muaviye şehri kuşatmış fakat alamamıştı. Defalarca kez Bizans üzerine sefere çıktı ama bir türlü şehri alamadı. İslam dininin ortaya çıkışının ilk yüzyılında Müslümanların nihai zaferinden kuşku duymak için pek az neden vardı. Cihadın yasası gerçekleşmesi kaçınılmaz fethi emrediyordu. Ama İslamiyet Konstantinopolis surları önünde Hristiyan dünyası tarafından durdurulmuştu.</p>
<p>Böylece aradan geçen zamanda Müslüman düşünürler, İslam’ın Evi ile Savaş’ın Evi arasındaki ilişkide doğan pratik değişimi yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı. Müslüman olmayan dünyanın nihai fethi ertelenmek zorundaydı. Hatta bu belki ancak dünyanın sonunda gerçekleşecekti. Nihai zaferi ertelemenin yolu olarak kimi ilim uzmanlarının aklına üçüncü bir hal olan Ateşkes’in Evi gelmişti. Cihat çağı kapanmış görünüyordu. Bundan sonra yaklaşık 650 yıl boyunca kentin önünde hiçbir Müslüman sancağı açılmadı. Bizans, düşmanların en inatçısı olduğunu kanıtlamış ve Konstantinopolis’in kendisi de Müslümanlar için hem bir yara izi, hem de derin bir özlem kaynağı olarak kalmıştı. Ama peygamberin sözü sonunda oraya dönmelerini emrediyordu.</p>
<h4><strong>4.20- Kuşatma Öncesi Son Hazırlıklar</strong></h4>
<p>Peygamberin hadisi sadece Mehmet’i değil İslam’a inanan binlerce Türk’ü de harekete geçirmişti. İslam dinine göre bir asker Allah yolunda savaşırken ölürse ahirette cennetin en yüksek makamıyla ödüllendiriliyordu. Bu yüzden her tarikattan sayısız molla ve derviş, askerlerin cesaretini ve fanatikçe inançlarını ateşlemeye, o kutsal projeye katılmaya ve elbette ganimetten pay almaya gelmişti. Savaştan sağ olarak dönebilmek de ayrı bir ödül demekti. Şeriata göre güç kullanılarak alınan bir kent üç günlük meşru bir talandan geçirilebilirdi. Söz konusu Konstantinopolis olunca şüphesiz bu talan daha da göz doldurucu olacaktı. Taşınacak çok fazla yük olduğundan, sırf bu yüzden bile binlerce adam akın etmişti.</p>
<p>Savaş uzun süre önce ilan edilmiş olsa da, o kış herhangi bir askeri olay yaşanmadı. Sınırlarda Osmanlılarla çatışmalar zaten asla tamamen kesilmemişti. Kara yolu bağlantısı kesilmiş olan başkent, kuşatma altındaki bir kale gibiydi. Rumlar, 1453 Şubatına kadar dış dünyayla bağlantılarını ancak deniz yoluyla sürdürebildiler.</p>
<p>Böylece büyük kuşatma adım adım yaklaşıyordu. Osmanlı silahlı kuvvetlerinin başkumandanı Edirne’den 23 Mart 1453’te ayrıldı. Adamlarıyla birlikte 1 Nisan’da Konstantinopolis’e ulaştı. Kuşatma makineleri ve ağır toplar kısa süre önce yerlerine konuşlandırılmıştı. Dev top Şahi’yi Edirne’yle Konstantinopolis arasındaki iki günlük yoldan götürmek, Şubat’la Mart’ın tamamını almıştı. Top 50 öküz tarafından çekilip, 100 adam tarafından devrilmesin diye dengede tutulmuştu. Yol yapıcılar ve mühendisler önden gidip yolu hazırlamıştı. Neredeyse Şahi kadar büyük olan iki top da aynı zamanda getirilip büyük topun yanına kondu. Büyük topu nakletme görevini alan Dayı Karaca Bey bölgeyi ordunun geçişi için hazırladı. Şehrin rahat görülebilmesi için üzüm bağlarını kestirdi. Ardından surların dışında kalan Rum istihkamlarını şiddetli hücumlarla ele geçirdi. Sonunda Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa da Trakya’ya geçti.</p>
<p>Ertesi gün Osmanlı öncü birlikleri surların önünde belirdi. Konstantinus onları karşılamak için bir çıkış harekatı yaptı ve yaşanan çarpışmada akıncıların bazıları öldürüldü. Ancak gün ilerledikçe ufukta daha fazla Osmanlı birliği görülmeye başladı ve Konstantin de adamlarını kente çekmeye karar verdi. Hendeğin üstündeki tüm köprüler sistemli şekilde tahrip edildi, kapılar örtüldü. Haliç limanının ağzındaki dev zincir tekrar kontrol edildi. Kent yaklaşan şey her neyse, ona karşı sıkı sıkıya kapatılmıştı. Sultanın şehri almak için son derece kararlı olduğunu gören Konstantin ona son bir yazı göndermeye karar verdi:</p>
<p>“Barıştan çok savaşı arzuladığınız belli oldu. İçtenliğime ve sadakat yeminime sizi inandıramadığıma göre, varsın istediğiniz gibi olsun. Artık sadece Tanrı’ya güveniyorum. O eğer şehrin sizin olmasını isterse, buna karşı gelmek kimin haddine! Tanrı size barış arzusu esinlerse, ben çok mutlu olurum. Her ne olursa olsun, sizi bütün yeminlerinizden ve anlaşmalarınızdan azat ediyorum ve başkentimin kapılarını kapayarak halkımı kanımın son damlasına kadar savunacağımı ilan ediyorum. Adil olanla uyum halinde saltanat sürün. Yüce Tanrı nasılsa ikimizi de yargısının katına çağıracaktır.”</p>
<p>Sultanın ordusu provası iyi yapılmış, hem özen, hem de derin planlama gerektiren bir dizi manevrayla yerini almaya başladı. 3 Nisan günü ana kuvvetler gelip 8 kilometre ötede durdu. Bir bütün oluşturacak parçalar halinde düzenlenmişlerdi ve her alayın yeri belliydi. Ordu sonraki birkaç gün içinde aşamalı bir dizi etapla yerleşti ve bu pervasız devinim izleyenlere devasa bir denize dönüşen ırmağı anımsattı.</p>
<p>Mehmet karargahını şehir surlarından biraz uzağa, günümüzde Topkapı olarak bildiğimiz Ayos Romanos Kapısı’na bakan bir tepeye kurdu. Şahi Topu da buraya konuşlandırılmıştı. Savaşın merkezi bu kapı olacaktı. Mehmet’in otağının etrafını Osmanlı askerinin en seçme bölümüyle hassa askerlerinden ve diğer kişisel hizmetkarlarından oluşan bir kalabalık sarmıştı. Aldıkları emir ki, devletin güvenliği de buna bağlıydı, sultanı gözbebekleri gibi korumaktı.</p>
<p>Sultan Mehmet’in Ayos Romanos kapısının karşısında mevzilendiğini gören İmparator Konstantin, savunmasının kilit noktasını buraya konuşlandırdı. Kendisi de burayı savaşın sonuna kadar terk etmeyecekti. Giovanni Giustiniani’nin kumandasındaki Cenevizli askerler de yanındaydı. Bu tehlikeli ve büyük tehdit altındaki mevziyi toplam 3 bin adam savunuyordu. Küçük garnizonun geri kalanı uçsuz bucaksız gibi görünen surlara dağıtılmıştı.</p>
<p>Ovada, surların üstündeki savunmacıların dehşet dolu gözleri önünde bir çadırkent oluşuvermişti. Mehmet’in ordusu kum taneleri gibi sayısızdı ve arazi üstüne kıyıdan kıyıya yine kum gibi yayılmıştı. O tarihte ordularını ve kamplarını daha iyi, öylesine sınırsız malzeme ve düzenle, herhangi bir karışıklıktan ve sıkıntıdan arınmış halde düzenleyecek bir hükümdar daha yoktu.</p>
<p>Osmanlı Ordusu temelde iki bölüme ayrılmıştı. Anadolu Ordusu sultanın sağ tarafında, Marmara Denizi’ne kadar uzanıyordu. Haliç’e kadar uzanan sol kanatta ise Rumeli Ordusu vardı. Kuvvetlerin yarısı, yedek olarak sultanın karargahının arkasında bekletiliyordu. 6 Nisan Cuma günü Anadolu ve Rumeli Orduları kuşatılmış şehrin 1.5 kilometre kadar yakınında belirlenmiş konumlarına geçtiler. İslam yasaları uyarınca sultan habercileriyle bir ateşkes teklifi ve son bir barış önerisi yolladı. Gönüllü olarak teslim olmaları ve şehri vermeleri durumunda Konstantinopolis halkına Osmanlı koruması altında yaşam ve mülk hürriyeti vaat ediyordu. Ama Rumlar 1100 yıllık kadim şehirlerini vermenin ve teslim olmanın söz konusu olmadığını söylediler. Böylece Cuma namazından sonra, kuşatmanın başladığı ilan edildi.</p>
<p>Tarih boyunca onlarca ordunun kuşatıp alamadığı kadim şehir için Türk tarihinin en büyük ve en zorlu savaşlarından biri az sonra başlayacaktı.</p>
<h2><strong>5- İstanbul’un Fethi ve Sultan Mehmet’in Fatih Sultan Mehmet Oluşu</strong></h2>
<p>“O savaşta öyle çok şey oldu ki, kalem hepsini tarif edemez, dil sayıp dökemez.” (15. yüzyıl Osmanlı tarihyazıcısı Neşrî)</p>
<h4><strong>5.1- Kuşatmanın İlk Günleri</strong></h4>
<p>1204’te dindaşları tarafından ele geçirilmesini saymazsak Konstantinopolis’i tarih boyunca toplam 23 ordu kuşatmış ama hepsi başarısız olmuştu. Şimdi bir kez daha iki hükümdar bu kadim şehir için efsanevi bir savaşa girişiyordu.</p>
<p>Kuşatmanın ilk günlerinde sadece hafif toplar ateşlendi ve piyadelerle bir dizi öncü saldırı düzenlendi. Fakat bunlar pek başarılı olamadı. Mehmet bu başarısızlığın moralleri bozmaması için ağır topçu birliklerinin menzile girmesini beklemeye karar verdi. Bu esnada bir takım prosedürler uygulandı. Orta bölümdeki yer siperlerinin gerisinde saklanan istihkâmcılar gizli kazı görevlerine başladı. Amaçları surlara kadar olan 250 metrelik mesafeyi sonradan çökertilecek tünellerle geçmekti. Verilen bir başka emir de, düzenli saldırıya geçileceği zaman yararlanmak üzere büyük hendeğin uygun noktalarda taş, toprak, kereste ve başka her türlü malzeme yığılarak doldurulmaya çalışılmasıydı. Çünkü hendek doldurulmadan surlar aşılamazdı. Bu askerler için tehlikeli, hatta ölümcül bir işti. Hendek, savunulan surdan sadece 40 metre uzaktaydı ve caydırıcı karşı ateş açılmaması halinde menzil içinde kalıyordu. Ayak basacak küçücük bir nokta elde etmek, ya da tutulan çizgiyi biraz ötelemek için girişilen çabalar şiddetli karşılık görüyordu. Giustiniani araziyi incelemiş ve bu tür çabaları aksatacak önlemler almıştı.</p>
<p>Hendek için girişilen bu şiddetli çatışmalar etkiliydi, ama kayıp oranlarının savunmacılar yönünden kabul edilemez olduğu açık şekilde hemen anlaşıldı. Öldürülen Türklerin sayısı ne olursa olsun, yitirilen her yetenekli savaşçı ayrı öneme sahip olduğundan, askerlerin mevzilerde kalıp ok atmak suretiyle savaşmasına karar verildi. Hendekteki mücadele kuşatmanın sert çatışma alanlarından sadece birisiydi.</p>
<h4><strong>5.2- Top Saldırısı</strong></h4>
<p>11 Nisan’a gelindiğinde artık tüm ağır toplar yerini almıştı. Mehmet bunları kara surları boyunca hassas kabul edilen yerlere bakan 15 batarya halinde düzenledi. Her büyük topa “Ayı” ismi verilmişti ve bunlar “Yavru Ayı” olarak anılan daha küçük toplarla destekleniyordu. Toplar ağırlıkları 90 kilogramdan başlayıp, Urban’ın büyük eseri Şahi’de olduğu gibi 680 kilograma kadar ulaşabilen taş gülleler atıyordu. Mehmet kuşatmaya olasılıkla toplamda 69 top getirmişti ki, bu o günlerin standartlarına göre devasa bir topçu gücüydü. Dahası bu silahlar mancınık gibi taş fırlatan eski teknolojiler tarafından da destekleniyordu. Ama mancınık Mehmet’in yeni teknolojisinin yanında Antik Çağ’dan kalma bir düzenek gibi görünüyordu.</p>
<p>Devasa Şahi Topu’nun ateşe hazırlanması ayrıntılara kadar inen bir özen gerektiriyordu. Barut namluya doldurulur, ardından tokmakla vurularak yerine oturtulan ahşap bir tıpayla geriye çok sağlam bir şekilde itilirdi. Daha sonra yarım tonu aşan gülle insan gücüyle namlunun ağzına getirilip içeriye yuvarlanırdı. Bu taş küre hazneye iyi yerleşecek şekilde yontulurdu, ama topun kalibresiyle çapı her zaman tamı tamına uyuşmayabiliyordu.</p>
<p>Nişan alma konusu ise biraz sıkıntılıydı. Daha çok deneme yanılma yöntemine dayanıyordu. Namlunun açısı üstünde durduğu platformun eğimi değiştirilerek ayarlanıyordu ve bunun için ahşap takozlar kullanılıyordu. Toplar ayrıca patlamanın gücüyle konumunu değiştirmemesi, hedeften sapmaması için üstüne taşlar koyularak bastırılan, amortisör görevi yapacak ahşap kirişlerle sabitleniyordu.</p>
<p>Bütün bu hazırlıklar tamamlandıktan sonra ateşleme barutu falya deliklerine döküldü ve böylece her şey hazır hale geldi. 12 Nisan günü kavlar yakıldı ve sultanın 7,5 kilometreye yayılmış olan ağır topları ateşlendi. Böylece dünya tarihinin ilk düzenli topçu saldırısı başlamıştı.</p>
<p>Savaş alanındaki bütün topların ateş almasıyla müthiş bir gürültü yeri göğü titretmeye başlamıştı. Devasa taş gülleler surların hassas noktalarına isabet ettiğinde sonuç çok yıkıcı oluyordu. Eğer isabet etmez de üstünden geçerse bu da savunanlar için felaket demekti. Ağır gülleler Konstantinopolis’in yüreğine doğru 1.5 km kadar yol alabiliyor, harap edici bir güçle evlere, kiliselere çarpıyor, çarptığı yeri paramparça ediyordu. Yerin sarsıntısı kilometrelerce öteden hissedilebiliyordu. Topların sesi Asya kıyılarının çok ötesinden, Boğaz’ın 8 km uzağından bile duyulabiliyordu.</p>
<p>Bombardımanın savunmacılar üstünde yaptığı psikolojik etki başlangıçta fiziksel sonuçlarından daha yıpratıcı oldu. Devasa topların gürültüsü, titreşimi ve çıkarttıkları toz bulutları, deneyimli savunmacıları bile dehşete düşürmüştü. Sivil halk için bu, yaklaşan kıyametin korkunç patlaması gibiydi. İnsanlar göğüslerini yumruklayarak ve istavroz çıkartarak “Tanrım bize acı!” diye bağırıyorlardı. Kadınlar sokaklarda bayılıyor, kiliseler, ağlayıp dualar edenle dolup taşıyordu.</p>
<p>Konstantinus ise kentin moralini hem pratik, hem de dinsel yönden yüksek tutmak için hiçbir şeyi esirgemiyordu. Saat başı surları dolaşmaya çıkıyor, kumandanlarının ve askerlerinin moralini pekiştiriyordu. Kilise çanları aralıksız çalıyordu ve imparator tüm insanları umuda sarılmaya, düşman karşısındaki direnişlerini korumaya, kendilerini Yüce Tanrı’ya emanet etmeye yönlendiriyordu.</p>
<p>Savunmacılar bu ilk şoku üzerlerinden attıktan sonra taş güllelerin çarpma etkisini hafifletmek için çeşitli stratejilere başvurdu. Teodosius surları bu yeni savaş çağına uygun değildi. Surların dış yüzüne güllelerin darbe gücünü emmesi için ahşap kirişlere bağlanmış yün balyaları, deri tabakaları hatta değerli kumaşlar indirildi. Bu önlemler yine de barutun olağanüstü itme kuvvetine karşı pek az etkili oldu. Açtıkları karşı top ateşi ise fazla uzun sürmedi. En büyük toplar çabucak patlayıp dağıldı. Bu durum çaresiz haldeki savunmacıları öylesine öfkelendirdi ki, topçubaşını sultanın ajanı olmakla suçlayıp idam etmeye kalkıştılar. Fakat ellerinde açık kanıt olmadığından adamı serbest bıraktılar.</p>
<p>Mehmet’in stratejisi yıpratmaya yönelikti ama sabır içermiyordu. Surları gece gündüz top ateşiyle dövmeye ve savunmacıları yıpratmaya, son büyük hücum için gedik oluşturmaya yönelik saldırılar düzenlemeye karar verdi. Bombardıman ve hendek için girişilen mücadele 12 Nisan’dan 18 Nisan’a dek aralıksız sürdü.</p>
<h4><strong>5.3- Şahi’nin Parçalanması</strong></h4>
<p>Başlangıçta yaptığı psikolojik etki bir yana bırakılırsa, Şahi’nin idare edilmesi çok zahmetli işti. Doldurulması ve nişan alınması öylesine gayret gerektiren çalışmalardı ki, günde sadece yedi kez ateşlenebiliyordu. Toplar güvenilmez, ters sonuçlar verebilen, zaman zaman kendi ekipleri için de tehlikeli düzeneklerdi. Bahar yağmurları altında konumlarında tutulmalarının zor olduğu anlaşılmıştı; patlamanın geri tepmesiyle sık sık beşiklerinden kurtulup çamura düşüyorlardı. Topun altında ezilip ölmekten daha ciddi bir tehlike varsa, o da parçalanan top namlularından çıkan şarapnellere yakalanmaktı.</p>
<p>Bir haftalık aralıksız atıştan sonra Şahi, Urban için ciddi bir endişe kaynağına dönüştü. Çünkü yoğun ısı, metalin saflığının tam sağlanamadığı noktalarda kılcal çatlaklara neden oluyordu. Urban büyük topu çarpışmadan çekip yeniden dökmek istedi. Ama kuşatmaların uzun sürmemesi gerektiğini iyi bilen Mehmet, ateşe devam edilmesi emri verdi. Sultan’ı öfkelendirmek ve arızalı bir topla atış yapmak arasında kalan Urban, silahı yeniden ateşlemenin kendisi için daha selametli olduğuna karar verdi. Böylece Şahi’yi yeniden doldurttu ve Mehmet’ten geri durmasını istedi.</p>
<p>Barutun tutuşturulmasının üzerinden birkaç saniye geçmişti ki Şahi büyük bir gürültüyle paramparça oldu. Çevresindeki birçok insan öldü ya da yaralandı. Bunların arasında Urban’ın kendisi de vardı. Süper-silah anlaşıldığı kadarıyla dönemin metalurjisinin sınırlarını zorlayarak çalışmıştı ve bu sınırlar en sonunda aşılmıştı. Böylece Şahi’nin fiziksel etkisi sıfıra indi. Ama yine de psikolojik etki bakımından görevini tamamlamıştı.</p>
<h4><strong>5.4- Top Saldırısı Devam</strong></h4>
<p>Şahi parçalanmış olsa da Mehmet’in elinde daha pek çok büyük top vardı. En ağır topçu saldırısını Lykos Vadisi’yle Ayos Romanos Kapısına yönlendirmişti. Kente günde 120 kadar atış yapılıyordu ve surlar artık kaçınılmaz şekilde ufalanıp çökmeye başlamıştı. Ancak bombardımanın saldığı ilk dehşetten sonra ateş altındaki savunmacılar cesaretini yeniden topladı. Sultanın savaş makinelerinin gücüyle her gün yüzleşen askerler bunlara zamanla alışmış ve artık korkmamaya başlamıştı.</p>
<p>Giustiniani hasarı gidermek için aralıksız çalışıyordu ve çökmekte olan dış sur için çabucak etkili bir karşı yöntem geliştirdi. Kazıklara geçici temeller oluşturuldu, savunmacılar bunların üstüne ellerine ne geçerse atmaya başladı. Gediğe taş, kereste, çalı çırpı, fundalık ve çok büyük miktarda toprak taşındı. Bu çaba için muazzam insan gücü harcanmıştı. Karanlık basınca adamlar ve kadınlar kentten çıkıp geliyor, gündüz yıkılan savunma hatlarını onarmak için gece boyunca çalışarak malzeme taşıyordu. Hiç ara verilmeyen bu gece çalışması gitgide yorulan halka büyük enerjiye mal oldu ama bu tamir edilen bölgeler eskisinden bile daha iyi iş görüyordu. Gevşek moloz yığınları güllelerin etkisini sönümlemekte daha başarılıydı.</p>
<p>Tüm bunlar olurken hendeği ele geçirmeye yönelik sert mücadele sürüyordu. Osmanlı askerleri gün boyunca buldukları her türlü malzemeyi, toprağı, keresteyi, molozu insandan arıtılmış bölgeden geçiriyor ve hendeğe atıyordu. Gece olduğunda savunmacılar hendeği tekrardan orijinal derinliğine indirmek için hücum noktalarından karşı saldırılar düzenliyordu.</p>
<p>Yakın mesafeden girişilen bu tür saldırılarda daha iyi zırhlanmış ve saklanmış olan savunmacılar avantajlıydı ama Türklerin ateş altında gösterdiği cesaret Rum ve İtalyan tanıkları bile etkilemişti. Türkler yakın mesafede cesaretle dövüşüyor ve birazdan öleceğini bile bile ateş menziline giriyodu. Surlardan okla ve arkebüzle açılan ateşin neden olduğu kırım korkunçtu. Toplarının ağır gülleler atmaya uygun olmadığını anlayan savunmacılar, topçu donanımlarını büyük tüfekler halinde yeniden düzenlemişti. Her silaha ceviz iriliğinde 5-10 kurşun doldurulabiliyordu. Yakın mesafeden atıldığında bu mermilerin etkisi dehşet vericiydi. Zırhlı bir askere çarptıklarında askerin kalkanını ve vücudunu paramparça yapabilen büyük bir güce sahiplerdi. Bir atışta iki ya da üç adam öldürülebiliyordu.</p>
<p>Bu sindirici ateşle vurulan Osmanlıların kayıpları korkunçtu ve ölülerini teslim almaktaki isteklilikleri savunmacılara bir yaylım ateşi daha açma fırsatı veriyordu. Venedikli cerrah Nicolo Barbaro gördükleri karşısındaki dehşeti şu sözlerle anlatmıştı:</p>
<p>“Bir ya da iki adam öldüğünde Türkler hemen geliyor, kent surlarına ne kadar yakın olduklarına aldırmaksızın ölüyü omzuna vurup taşıyordu. Ama mevzilerdeki adamlarımız yoldaşını alıp götürmek için gelen Türklere tüfeklerle ve arbaletlerle nişan alıp ateş açıyor, bu kez ikisi de yere yığılıyordu. Tek bir Türk cesedini bile kent surlarının önünde bırakmak onlar için utanç vericiydi.”</p>
<h4><strong>5.5- İlk Büyük Hücum (18 Nisan)</strong></h4>
<p>Osmanlı topçularının açtığı amansız bombardıman savunmacıların gösterdiği tüm çabalara rağmen hendeğin bir bölümünün doldurulması için etkili koruma ateşi sağlamıştı. Bunu fark eden Mehmet, 18 Nisan günü, surların gördüğü hasarın ve yıpratma muharebelerinin toplu bir saldırıya kalkmak için yeterli olduğuna karar verdi. Güzel bir bahar günüydü; hava kararırken ezan sesi Osmanlı kampı üstünde güven dolu bir tonda yükseldi. Ortodokslar gece boyu ibadete durmak, mumlar yakmak ve Tanrı’nın Anası’na dualarla niyaz etmek için kiliselere çekildi.</p>
<p>Mehmet güneş battıktan iki saat sonra, bahar mehtabının yumuşak ışığı altında vurucu birliklerinin büyükçe bir bölümüne ilerleme emri verdi. Okçuları ve mızraklı askerleri düşmana korku salmak için kurulmuş olan mehter takımı takip ediyordu. Meşaleler, bağırışlar ve savaş çığlıkları eşliğinde harekete geçilmişti. Güçlerini Lykos Vadisi’ndeki, surların bir bölümünün çöktüğü hassas noktaya yöneltmişlerdi. Tam hızla üstlerine gelen Osmanlı saldırısının tüyleri diken diken eden sesiyle ilk kez karşılaşan kentlileri panik sardı.</p>
<p>Konstantinus hemen alarma geçti. Hattın tamamı boyunca kalkışılacak bir genel taarruzdan korkuyor ve adamlarının o an için buna hazır olmadığını biliyordu. Kilise çanlarının çalınmasını emretti; dehşete kapılmış insanlar sokaklara döküldü ve askerler karmakarışık halde görev yerlerine koşuşturdu. Osmanlılar yoğun bir top, tüfek ve ok ateşinin koruması altında hendeği geçti. Merdivenler ve koçbaşlarıyla surlara kadar ulaşabildi. Mevzilerdeki mazgallı siperleri söktüler ve savunmacıların üstüne yaylım ateşi açtılar. Fakat duvardaki gediğin darlığı ve arazideki eğim o noktaya üşüşen askerleri engelliyordu.</p>
<p>Osmanlı’nın bu ilk büyük hücumunda öyle bir karmaşa yaşandı ki kimse diğerinin ettiği tek kelimeyi bile işitemiyordu. İnsanların ağlamaları ve feryatları, çığlıkları ve hıçkırıkları, topların kükremesi ve çanların kesintisiz sesi birbirine karışmıştı. Yangınlar ve patlayan toplardan çıkan koyu duman tabakası herkesin üstüne kara bulut gibi inmişti. Ordular birbirini göremiyor, kimse kiminle çarpıştığını bilemiyordu.</p>
<p>İnsanlar parlak ay ışığı altında daracık yerlere sıkışmış halde birbirini kesip biçerken, avantaj iyi zırhlanmış ve Giustiniani tarafından iyi konuşlandırılmış savunmacılardan yanaydı. Hücuma kalkanların momenti yavaş yavaş azaldı ve sonunda kendilerini surların önünde tükettiler. Dört saatin ardından mevzilere aniden gelen bir sessizlik çökmüştü ve bunu sadece hendeğin içinde can vermekte olan insanların inlemeleri bozuyordu. Osmanlılar ölülerini bile almadan kamplarına çekildi. Savunmacılarsa altı günlük aralıksız savunmanın ardından kendilerini ölü gibi yere bıraktı.</p>
<p>Konstantin’le maiyetindekiler sabahın serin ışıklarıyla birlikte hasarı incelemeye geldi. Hendeğin içi paramparça cesetlerle doluydu. Koçbaşları surların önüne terk edilmişti ve orada burada yanan ateşler sabah havasını tütsülüyordu. Kayıplara dair rakamlar her zaman olduğu gibi değişkendi. Konstantin düşmanın ölülerini almasının hiçbir şekilde engellenmemesi emrini verdi ama surlar önünde terk edilen koçbaşları yakıldı. Ardından imparator, ruhban takımı ve asillerin eşliğinde dularını etmek üzere Ayasofya’ya gitti.</p>
<p>Mehmet’in bundan sonraki stratejisi bombardımanı yoğunlaştırmak olacaktı.</p>
<h4><strong>5.6- Mehmet’in Deniz Gücü</strong></h4>
<p>Mehmet, fetih hazırlıkları sürerken donanmanın elden geçirilmesi ve güçlendirilmesi işiyle de ilgilenmişti. 1452 kışı boyunca Gelibolu’daki donanma merkezinde hatta belki Sinop ve Ege kıyılarındaki tersanelerde hızlı bir gemi yapım çalışması sürdürülmüş, Mehmet bu çalışmalarla bizzat ilgilenmişti.</p>
<p>Akdeniz havzasının anahtar konumdaki savaş gemisi kürekli kadırgaydı. Mehmet’in donanmasını da kadırgalar oluşturuyordu. Bu küçük gemiler suya insanı korkutacak kadar yakındı. Yelken tahrikiyle ilerleyebilirdi ama kadırgaya asıl vurucu gücünü ve savaştaki esnekliğini veren şey kürek gücüydü. Kürekçiler güvertede genellikle tahta sıralar üstünde iki ya da üç kişilik tekli oturma düzeninde otururdu ki bu onları savaş sırasında etkilere korkunç derecede açık hale koyardı. Ayrıca oldukça sıkışık pozisyonda olurlardı ve ciddi kas gücüne sahip olmaları gerekiyordu.</p>
<p>Savaş kadırgası çatışma anında hız ve kıvrak manevra yapmak üzere geliştirilmişti. Sakin denizdeki hızına karşın kadırga, kimi son derece büyük dezavantajların sıkıntısını da çekiyordu. Düşük bordası dalgalı denizde gemiyi şaşılacak kadar elverişsiz kılıyor böylece kullanımı yaz aylarıyla sınırlı kalıyordu. Yelkenler rüzgar tam kıçtan alındığında kullanışlıydı, küreklerse pruvadan gelen sert esintilerde fazla yararlı değildi. Dahası hız yapma eğilimi teknenin bordasını nasıl alçak hale koyduysa, kabuğunun da aynı şekilde incelmesine yol açmıştı. Bu da ticaret gemilerine ya da daha yüksek Venedik kalyonlarına saldırırken ciddi dezavantaj yaratıyordu. Sonuçta, kadırganın tüm güçlü ve zayıf yanları Konstantinopolis için verilen mücadelede bir kez daha ortaya çıkacaktı.</p>
<p>Mehmet oldukça büyük bir donanma toplamıştı. Yedi kuşatmadan beri Osmanlılar Konstantinopolis’e ilk kez donanma getiriyordu. Bu kritik bir gelişmeydi. Donanmanın başında bu işlerde bilgisi, görgüsü ve tecrübesiyle nam salmış olan Baltaoğlu Süleyman vardı. Kutsal savaş şevki ve fetih özlemiyle yanıp tutuşan filo Çanakkale Boğazı’ndan Marmara Denizi’ne doğru yola koyulduğunda donanma büyük bir neşe ve moral üstünlüğü içindeydi.</p>
<p>Baltaoğlu’nun kumandasındaki bu donanma savaş başlamadan önce Gelibolu’dan hareketle Marmara Denizi’nde boy gösterince Rumlar şoke olmuşlardı. Türklerin kendilerininkinin beş katı olan bir filoya sahip olmalarına fena halde bozulmuşlardı. Mehmet kara kuvvetleri ve topçu bataryaları konusunda olduğu gibi donanmada da büyük sayıların psikolojik önemini gözetmişti. Donanması 140 parça gemiden oluşuyordu ve denize de hâkim olduğunu onlara kanıtlamıştı.</p>
<p>Mehmet’in etkileyici deniz gücüne dair haberler kente filonun kendisinden çok önce ulaştığından savunmacıların donanmaya ilişkin planları dikkatle hazırlamak için bolca zamanı olmuştu. 2 Nisan günü kendi gemilerine güvenle demirleyecekleri yer sağlamak ve zayıf deniz surlarını saldırıya kapatmak için Haliç’in ağzındaki büyük zinciri kuvvetlendirmişlerdi. 9 Nisan’da savunmacıların elindeki tüm deniz gücü limanda düzenli ve hazırdı. Sayıları Mehmet’in devasa filosunun yanında komik kalıyordu. Kuramsal olarak hiçbiri savaş gemisi değildi ama farklı yapıları Akdeniz’in tehlikeli korsan tehdidi barındıran sularında onlara avantaj sağlıyordu. Yükseklikleri, mürettebat seyir yerleri, iyi silahlanmaları ve yetenekli askerlerle donanmaları halinde bu gemiler, düşük bordalı savaş kadırgaları karşısında üstünlük kazanabiliyordu. Savaş tarihinin o kesitinde bu tür ticari gemiler en kararlı saldırılar karşısında bile genellikle tutunabiliyordu.</p>
<p>Tekne idare etmek iyi eğitilmiş mürettebatlara özgü bir yetenekti. Öyleyse deniz üstündeki karşılaşmaların sonucu sayıdan çok deneyime, kararlılığa bazen de rüzgar ve akıntılar konusunda şanslı olmaya bağlıydı.</p>
<p>Osmanlı Donanması 12 Nisan’da Boğaz’ın 3 km kadar kuzeyine gidip Avrupa yakasındaki günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu yere yakın bir konumda demirlemişti. Bu mevkiye o zamanlar Çiftedirek deniyordu. Savaşçı filonun büyüklüğü ve gücü şüphesiz ki İtalyanların bile kendilerine olan güvenini zedelemişti. Zincirin arkasında nöbet halindeki gemiler, günler geceler boyunca saldırıya geçilmesini silah başında beklemişler ama Osmanlı Donanması bir türlü saldırıya geçmemişti. Bu aşındırıcı bir kedi fare oyununun başlangıcıydı. Tarafsız Galata’nın Boğaz’ı rahatça gören surlarında iki adam sürekli nöbet halindeydi. Herhangi bir harekette Haliç’teki liman kumandanı Alviso Diedo uyarılacaktı. Rumlar bu sinirleri geren hal içinde olacakları bekliyordu.</p>
<h4><strong>5.7- İlk Deniz Muharebesi (18 Nisan)</strong></h4>
<p>Sonunda kent üstünde kurduğu cendereyi arttırmak isteyen Mehmet, Baltaoğlu’na Haliç’i kapatan zincire bir hamle yapmasını emretti. Osmanlı gemileri Haliç’ten içeri girebilirse Konstantin kara surlarındaki çok gereksindiği savunmacıların bir bölümünü kıyı şeridine göndermek zorunda kalacaktı. Her iki taraf da öyle bir girişim için dikkatle hazırlanmıştı.</p>
<p>18 Nisan günü, olasılıkla Ayos Romanos kapısına yapılan ilk büyük saldırıyla aynı zamanda Baltaoğlu da donanmayı ilk hücumuna kaldırdı. Çiftedirek’ten harekete geçen filo zincire doğru hızla ilerledi. Ok menziline girince yavaşladılar, bir ok ve top salvosu açtılar; taş gülleler, demir ve alev uçlu oklar ıslık çalarak yükselip aradaki suyu aştı, düşman gemilerinin güvertesine yağdı. İlk yaylım ateşinden sonra filo tekrar harekete geçip, Haliç’te demirli gemilere yaklaşmak için ilerledi. Zincirin bulunduğu bölgeye gelince Osmanlılar standart yakın dövüş tekniklerini uygulamaya koydu. Fakat yüksek bordalı Hristiyan gemileri alçak bordalı Osmanlı kadırgaları karşısında çok avantajlıydı. Yukarıdan rahatça ateş açabiliyorlardı.</p>
<p>Haliç’in ağzını kapatan zincir için verilen mücadele şiddetliydi, ama Hristiyanlar sonunda duruma hakim oldu. Osmanlı kadırga filosunu püskürtmeyi başarmışlardı. Küçük düşürücü bir yenilgiye uğramaktan korkan Baltaoğlu gemilerini geri çekip Çiftedirek’e döndü.</p>
<p>Deniz savaşının ilk raundunu savunmacılar almıştı. Gemilerini iyi tanıyorlardı ve deniz savaşının temel gerçeğini kavramışlardı: Bir ticaret gemisi mürettebatı deneyimli, disiplinli ve iyi donanımlıysa, üstüne akın akın gelen çok sayıdaki alçak bordalı savaş kadırgası karşısında tutunabilirdi. Mehmet’in top gücüne yönelik umutları böylece denizde boşa çıkmıştı. Hafif bir kadırgaya yerleştirilebilecek çaptaki toplar büyük Hristiyan gemilerinin dayanıklı kabukları üstünde etkili olamayacak kadar küçüktü.</p>
<p>Sonuçta 19 Nisan sabahına gelindiğinde Mehmet’in güçleri hem karada hem de denizde püskürtülmüş, savunmacıların morali sağlam kalmıştı. Kuşatma süresinin uzaması Mehmet’in sabrını günden güne tüketiyordu. Çünkü Batı’dan yardım gelmesi ya da kendi askerlerinin moralinin çökmesi tehlikesi vardı.</p>
<p>Konstantin için kentin başarıyla savunulması Hristiyan Avrupa’dan gelecek yardıma bağlıydı. Kuşatma öncesinde insan ve malzeme kaynağı sağlamak için ricayla geçen bitmek bilmez diplomatik turlar yapmıştı. Kent halkı her gün bir filonun Marmara’yı yararak görüneceği umuduyla ufuk çizgisine bakıyordu. Ama denizde uğursuz bir ıssızlıktan başka bir şey yoktu.</p>
<h4><strong>5.8- Gemilerin Karadan Yürütülmesi Fikri</strong></h4>
<p>Haliç limanına yaptığı saldırının başarısız olmasının ardından Mehmet’in aklını derin düşünceler almıştı. Altın işlemeli kızıl otağından çıkıp kentin çevresini boydan boya dolaşarak Çiftedirek’e gidiyor, sorunları üç boyutlu olarak inceliyor, Kızıl Elma’ya farklı açılardan bakıyor, durumu aklında tartıyordu. Haliç’e giremiyor oluşu kente birden fazla yönden baskı yapmasını engelliyor ve savunmacıların yetersiz güçlerini kara surlarına yoğunlaştırmasına neden oluyordu. Dışarıdan bakıldığında savunma sistemi fazla karmaşık ve katmanlı, hendek hızlı sonuçlar almak için fazla derindi. Ayrıca Giustiniani bir strateji dehası olduğunu kanıtlamış, sınırlı insan gücünü ve malzemeyi son derece iyi yaymıştı.</p>
<p>Kapalı olduğu sürece Haliç, gelecek herhangi bir destek filosuna güvenli demirleme barınağı ve denizden yapılacak karşı saldırılara üs oluşturacaktı. Ayrıca Mehmet’in ordusuyla donanmasındaki kimi bölümler arasında kurulması gereken iletişimin yolunu uzatıyor, askerler kara surlarından Çiftedirek’e gitmek için Haliç’in en dip ucundan dolaşmak zorunda kalıyorlardı. Haliç’e mutlaka girilmeliydi.</p>
<p>Tam bu aşamada Sultan Mehmet, Haliç tarafındaki surlara öldürücü darbeyi indirecek dahiyane bir plan yaptı. Gemilerini karayoluyla Boğaziçi’nden Haliç’e taşıyacak, böylece Haliç’in ağzını kapayan kalın zincirin etrafından dolaşacaktı. Vezirlere bu ilginç planını anlattığında herkes bu işin imkansız olduğunu düşündü. Ama Mehmet kararlıydı. Gemiler karadan yürütülecekti.</p>
<p>Çalışmalar başlayacaktı fakat ortada bir problem vardı: Gizlilik. Galata’daki Cenevizliler hem Rumlarla hem de Osmanlılarla karlı bir alışveriş sürdürüyordu. Süreç içinde iki taraflı geçirgen bir zar gibi çalışmaya başlamışlardı. Gündüzleri Osmanlı kampında büyük topları soğutmak için gerekli yağı sağlayarak ve olabilecek her şeyi satarak alenen dolaşıyorlar, sonra geceleri Bizans surundaki yerlerini almak için Haliç’e sızıyorlardı. Büyük zincirin ucu Galata surlarının gerisinde güvenceye alınmıştı ve bu noktaya doğrudan ulaşılamazdı çünkü Mehmet Cenevizlilerle açıktan savaşa girmekte istekli değildi. Oraya yöneltilecek düşmanlığın ana kentten güçlü bir filo gönderilmesi riskini taşıdığını biliyordu. Ayrıca Galata sakinleri Hristiyan dindaşlarından yanaydı ve Giustiniani’nin kendisi de Cenevizliydi. Dolayısıyla gemilerin karadan yürütülmesi için sultanın Cenevizlilerle bir anlaşma yapması gerekiyordu ki operasyon gizli bir şekilde tamamlanabilsin.</p>
<p>Böylece sultan, bu işi gizli tutması karşılığında Galata’daki Ceneviz podestasına yakın gelecekte geniş topraklarında dilediğince ticaret yapma izni vereceğini söyledi. İstihbaratı düşmanına satmaktansa susmasının onun için daha karlı olacağını ifade etti.</p>
<p>Ertesi gün hemen çalışmalar başladı. Çiftedirek’ten günümüzde Kasımpaşa denilen yere kadar ulaşan hattaki yollar çalı çırpıdan temizlendi ve kalaslar döşendi. Yol en yüksek noktasında deniz seviyesinden 60 metre kadar yukarıdaydı ve kot farkları gemileri karadan aktarma girişiminde epey zorluk çıkaracaktı. Ancak Mehmet’in insan gücünden yana sıkıntısı yoktu. 10 binlerce adamı vardı. Bir fırlatma rampasını andıran yol, koyun ve öküz içyağıyla sıvandı. Gemileri sudan kaldıracak beşikler kuruldu. Dikkati bu hazırlıklardan başka yöne çekmek için Mehmet, Galata’nın hemen kuzeyindeki tepeye bir top bataryası getirtti ve Zağanos’a Haliç’i koruyan gemileri top ateşine tutmasını emretti.</p>
<h4><strong>5.9- İkinci Deniz Muharebesi (20 Nisan)</strong></h4>
<p>Gemilerin karadan yürütülmesi için gereken yol hazırlanırken 20 Nisan’da yüksek bordalı, yelken tahrikli, silah ve erzak yüklü üç Ceneviz gemisi, Sicilya’dan gelen bir Rum nakliye gemisiyle birlikte Marmara sularında belirdi. 4 gemi sabah saat 10 sularında görüldü ve beyaz zemin üstünde kırmızı haçtan oluşan Ceneviz bayrağı hemen tanındı. Bu haber halkta anında bir sevinç dalgasına neden oldu. Yaklaşan filo Osmanlı deniz devriyeleri tarafından da hemen hemen aynı zamanda fark edildi. Hemen kampında bulunan Mehmet’e haber gönderildi. Sultan emirlerini Baltaoğlu’na bizzat vermek üzere hiç zaman kaybetmeden dörtnala donanmanın yanına gitti. Filosunun, zincirin önünde uğradığı başarısızlıktan ve ordusunun kara surları önünde püskürtülmesinden şüphesiz rahatsızlık duyan Mehmet’in Baltaoğlu’na verdiği mesaj net ve kesindi: Düşman gemileri zapt edilecek ve gemiciler tutuklanarak kendisine getirilecek; bu olmadığı takdirde herhangi bir gemici canlı olarak geri dönmeyecekti. Ne de olsa emrine 140 parçadan oluşan Osmanlı tarihinin en büyük donanması verilmişti.</p>
<p>Osmanlı kadırga filosu tüm kürekçileriyle çabucak hazırlandı ve ağır piyadelerden, okçulardan, yeniçerilerden oluşan vurucu güçler güvertelerde yerini aldı. Hafif toplar yine yüklendi; yangın okları ve silah namına her ne lazımsa; yuvarlak ve dikdörtgen kalkanlar, tolgalar, göğüs zırhları, fırlatma taşları, ciritler ve uzun mızraklar alındı. Sonunda filo düşmanla karşılaşmak üzere Boğaz’dan aşağı ilerledi.</p>
<p>Ceneviz gemileri rüzgârı arkalarına almış, Boğaz girişinde hızla ilerliyordu. Osmanlı filosu karşıdan esen rüzgâr altında kullanamadığı yelkenleri indirdi ve dalgalı denizde akıntıya karşı kürekle ilerlemeye başladı. Dört Hristiyan gemisi, öğle saatlerine gelinirken kentin güneydoğu kıyılarına yaklaşmıştı ve açıkta Haliç’in ağzına doğru manevra yapmaya hazırlanıyordu. Büyük sayısal üstünlük o arada Baltaoğlu’nun adamlarını gurur ve başarı umuduyla doldurmuştu. Yönlerini hiç değiştirmeden, atılan naralar eşliğinde hızla kürek çekerek, zafere özlem duyan insanlara özgü bir şekilde ilerliyorlardı.</p>
<p>100’den fazla geminin dört ticaret gemisinin oluşturduğu tek noktaya yönelişine bakılınca sonuç kaçınılmaz görünüyordu. Kent halkı surların üstünde, damlarda, hipodromun ayakta kalan bölümünün tepesinde, Marmara’yı ve Boğaz’ın girişini görebilecekleri her yerde toplanmıştı. Mehmet ve maiyetindekilerse Haliç’in öte yanında, Galata surlarının gerisindeki bir tepenin eteğindeydi. Baltaoğlu’nun gemisi düşman gemilerine yaklaşırken, iki cenahta da umudun ve heyecanın bir karışımı yaşanıyordu.</p>
<p>Baltaoğlu, gemisinin pruvasına dikilip, gelenlere yelkenlerini hemen indirmelerini söyledi. Ama Cenevizliler rotasını koruyarak Baltaoğlu’nun bağırışlarına kulak asmadı. Böylece Osmanlı kumandanı gemilerin ateşe verilmesini emretti. Savrulan yangın okları her yandan gemilerin üstüne yağmaya başladı; Cenevizliler yine de bir an bile duraksamadı. Gemilerinde çıkan yangını hızla söndürmeye koyuldular.</p>
<p>Avantaj yine yüksek bordalı, büyük gemilerdeydi. İçindekiler yüksekten savaşıyor, bilhassa da direklerinden ve çanaklıklarından aşağıya oklar, mızraklar, taşlar yağdırıyorlardı. Hiç dağılmadan Akropol burnuna yaklaştılar ve Haliç’e sığınmak için dönüş yapmaya hazırlandılar ki, felaket de o sırada patlak verdi. Rüzgâr ansızın durmuştu. Yelkenler cansız bir halde direklerden sallanıp kaldı ve kente iyice yaklaşmış olan gemiler hız kaybetti.</p>
<p>Düşmanın hız kaybetmesiyle avantajını kaybettiğini gören Baltaoğlu, donanmasıyla hemen Ceneviz gemilerinin etrafını sardı ve bir kez daha ateş yağmuruna tuttu. Ama hâlâ öncekinden daha etkili olamıyorlardı. Topları çok küçüktü ve suya düşman gemilerine hasar veremeyecek kadar yakındılar. Hristiyan mürettebatlar çıkan yangınları fıçılarda biriktirilmiş sularla hemen söndürüyordu. Kundaklamanın başarısız olduğunu gören Osmanlı amirali arkadaşlarını teşvik eden bir seslenişle bu kez filoya iyice yaklaşılmasını ve bordalanmasını emretti.</p>
<p>Kadırgalar artık neredeyse hareketsiz kalmış Ceneviz gemilerinin etrafında arı sürüsü gibi kaynaşıyordu. Deniz, birbirine karışmış direkler ve küreklerin oluşturduğu yığınla adeta çorbaya dönmüştü. Baltaoğlu gemisinin mahmuzunu Hristiyan gemileri arasında en büyük ve en az silahlanmış olan yük gemisine dayadı. Osmanlı piyadesi kancalı sırıklar ve merdivenlerle gemiye çıkmak, düşmanın kafasını baltayla ezmek, güvertesini meşalelerle ateşe vermek için borda köprülerine üşüştü. Kimisi çapa zincirlerinden ve iplerden tırmanmaya çalışıyor, başkalarıysa ahşap mevzilere mızraklar ve ciritler yağdırıyordu. Gemilerin birbirine sokulabildiği yerlerde mücadele göğüs göğse sürmeye başlamıştı.</p>
<p>Yüksekte konuşlanmış ve iyi zırhlanmış savunmacılar hücum edenlerin kafalarını gemilere tırmanırken gürzlerle eziyor, tutundukları yerlerde ellerini kılıçla kesiyordu; savrulan mızraklar, kargılar ve taşlar aşağıda köpüren kalabalığın üstüne yağmur gibi iniyordu. Baltaoğlunun teşvikiyle her iki taraf birbirine daha da şiddetle girişti; savaş dehşetli ve kanlı bir tabloya dönüştü.</p>
<p>Osmanlı filosu dize getirilemeyen inatçı düşmanla iki saat boyunca cesurca boğuştu. Yukarıdan bakıldığında, hepsi birlikte kendilerinden çok büyük bir böceği alaşağı etmeye çabalayan bir karınca sürüsünü andırıyordu. Osmanlı gemilerinden biri gücünü tüketip geri düşerse, taze güce sahip başka gemiler avını parçalamak için kürek gücüyle ileri atılıyordu. Ancak zaman geçtikçe Cenevizli kaptanlar gemilerinin hızlı bir saldırıyla düşecek duruma geldiğini gördüler. Böylece önceden provası yapılmış bir manevrayla gemileri yan yana getirmeyi başardılar ve birbirine bağladılar. Dışarıdan bakan bir gözlemci için arı sürüsü gibi kaynaşan Osmanlı donanmasının ortasında yükselen tek bir kaleye benzediler.</p>
<p>Kent surlarında toplanmış olan izleyiciler, denizin ortasındaki bu devasa kalenin Galata kıyısına doğru sürüklenmesini çaresizlik içinde izliyordu. Çarpışma kendisine doğru yaklaşınca Mehmet atı üstünde kıyıya yaklaşıp heyecanla emirler vermeye, yiğitçe savaşan askerlerine cesaretlendirici sözler söylemeye koyuldu. Hatta bir ara savaşa bizzat kumanda etme isteğine kapılarak atını denize sürdü. Güneş alçalıyordu. Savaş üç saatten beri olanca şiddetiyle sürüyordu. Osmanlı gemilerindeki savaşçıların çokluğu sayesinde yaralananların, ya da şehit olanların yeri kısa zamanda dolduruluyor bu nedenle de mücadeleyi Osmanlıların alacağına artık kesin gözüyle bakılıyordu. Hristiyanların cephanesi er ya da geç tükenecek, enerjileri bitecekti.</p>
<p>Sonra dengeyi tekrar değiştirecek bir şey oldu ve bu öylesine beklenmedik bir anda gerçekleşti ki, izleyen Hristiyanlar bunun gerisinde sadece Tanrı’nın elinin olabileceği yargısına vardı. Güney rüzgârı yavaştan esmeye başlamıştı. Birbirine bağlı dört geminin büyük kare yelkenleri önce hafifçe dalgalandı, ardından şişti ve gemiler rüzgârın engellenemez gücüyle yine bir blok halinde hareketlendi. Hızlanarak çevrelerindeki hafif ve kırılgan kadırgalardan oluşma duvara çarptılar, öylece Haliç’in ağzına yönelerek Türklerin elinden kaçmayı başardılar. Sonunda zincir indirildi ve dört yardım gemisi Haliç’e girmeyi başardı. Bu sırada Mehmet, Baltaoğlu’na ve denizcilere küfürler yağdırıyor ve duyduğu öfkeyle üstünü başını parçalıyordu. Bu deniz yenilgisi Türklere epey pahalıya mal olmuştu. Binlerce adam ve çok sayıda gemiyi yitirdiler.</p>
<p>Kıyıdan filosunun yenilgisini izleyen sultan öyle büyük bir hiddete kapılmıştı ki adeta aklını yitirecek noktaya geldi. Öfkesinden deliye dönmüştü. Nasıl olurda 100’den fazla gemi 4 gemiyi durduramazdı? Çılgına dönen Mehmet derhal Baltaoğlu’nun huzuruna getirilmesini emretti. Süleyman getirilince ani bir hışımla kılıcına sarıldı ve neredeyse bir hamlede Süleyman’ın kafasını uçuracaktı. Halil Paşa ve yeniçeriler araya girdiler. Muharebede bir gözünü kaybetmiş olan Baltaoğlu’nun iyi bir asker olduğunu ve babası Murat’ın zamanında birçok muharebede yiğitçe savaştığını söylediler. Hatta bir gözünü kaybetmesinin çabalarının görülebilir kanıtı olduğunu ileri sürdüler. Sonunda sultan Baltaoğlu’nu idam etmekten vazgeçse de onu görevinden aldı ve donanma komutanlığını babası zamanında amiral olan Hamza Bey’e verdi. Baltaoğlu’na askerlerinin önünde 100 kırbaç vurulmasını emretti. Mallarına el koyarak yeniçerilere dağıttı. İzleyen askerler ve vezirler bu gözdağından gerekli dersi almıştı. Sultanın hoşnutsuzluğunun doğurabileceği tehlikeleri kendi gözleriyle görmüşlerdi.</p>
<p>Boğaz’da yapılan deniz savaşının sonuçları her iki taraf için de önemliydi. Kuşatmanın psikolojik dengesini keskin ve beklenmedik bir şekilde savunmacılardan yana değiştirmişti. Kenti almaya yönelik mücadele sultanın topları kara surlarında ne kadar başarılı olursa olsun denizde denetim sağlanmadıkça güçleşecekti. Üstelik o dört gemi daha büyük bir filonun müjdecisi olabilirdi. Ve eğer dört gemi Osmanlı donanmasına kafa tutabildiyse İtalyan kent devletlerinden gelecek bir düzine iyi silahlanmış kalyon sonucu savunanların lehine belirleyebilirdi.</p>
<h4><strong>5.10- Halil Paşa’nın Barış Önerisi (21 Nisan)</strong></h4>
<p>21 Nisan’da surun Ayos Romanos Kapısı’ndaki bir bölümü yıkıldı. Savunanlar o zamana kadar gedikleri geceleri tonlarca molozla dolduruyordu ama top atışı sıklaştıkça bütün gedikleri yeterince çabuk doldurabilmek olanaksız hale geliyordu. Yine de Osmanlı askerleri bir türlü şehrin içine giremediler. Giustiniai ve adamları karanlığın korumasına sığınarak hasar gören yerleri onarmayı bir kez daha başardılar.</p>
<p>Kuşatmanın bu kritik noktasında ne yapacaklarına karar vermek için bir savaş divanı toplandı. Bu kurultayda Halil Paşa, Mehmet’i imparatorla barış yapmaya ikna etmeye çalıştı. Şehrin alınabileceğine inanmıyordu ve kuşatmanın bir an önce kaldırılıp hala avantaj kendilerindeyken bir barış teklifi sunulmasını istiyordu. Hatta barış yapılması için Rumlarla gizlice iş birliği bile yapmıştı. Kaybedilen deniz savaşı kentin alınmasının zorluğunu ve sefer uzayıp gidecek olursa bir Macar ordusunun ya da İtalyan donanmasının yardıma gelebileceğini ortaya koymuştu.</p>
<p>Ayrıca Mehmet’in otoritesi yönünden de tehlike arz etmeye başlamıştı. Yeniçerilerden gelecek aleni bir ayaklanma ihtimali vardı. Mehmet hiçbir zaman babası Murat gibi ordusunun sevgisini tam olarak kazanamamıştı. Ordu daha önce hırçın genç sultana karşı iki kez ayaklanmıştı ve bu hala zihinlerindeydi.</p>
<p>En sonunda Halil Paşa, sultana, Konstantin’e götürmek üzere hazırladığı bir barış antlaşması taslağı sundu. Buna göre Mehmet, Konstantinopolis surlarına kadar bütün toprakları alacak, şehirdeki güvenlik memurlarını kendisi atayacak ve Konstantin’den yıllık 70 bin altın haraç alacaktı. Bunların karşılığında kuşatmayı kaldıracaktı.</p>
<p>Fakat ordugahta Halil Paşa’nın muhalifleri vardı. Zağanos Paşa bunların başında geliyordu ve bu yaklaşıma şiddetle karşı çıktı. Zağanos ve diğer vezirler Mehmet’in hocaları Molla Ahmet Gürani, Akşemseddin gibi İslami ateşi uzun zamandan beri aziz tutan, kutsal savaş yanlısı dini önderlerden de destek alıyordu. Mehmet zaten karakter itibariyle her zaman savaştan yanaydı. Böylece Halil Paşa’nın önerisi divanda reddedildi.</p>
<h4><strong>5.11- Gemilerin Karadan Yürütülmesi (22 Nisan)</strong></h4>
<p>Bu arada Galata surlarının arkasındaki 3 km’lik yol gemilerin geçişi için hazır hale getirilmişti. Etrafına askerler, öküz katarları, bocurgatlar ve ırgatlar geçen her gemi iki yandan desteklenmiş halde sırttan yukarıya çekilmeye başlandı. Rampa boyunca ilerledikçe yoluna yağlı tomruklar yerleştiriliyor, sarp yamaç boyunca 60 metre rakımdaki tepeye doğru büyük bir insan ve hayvan gücüyle santim santim yol alıyordu. Bir gemi tepeye çıkarıldığında iş kolaylaşıyor rampa aşağı kolayca kaydırılabiliyordu. Önce deneme niyetine birkaç küçük gemi geçirildi. Sonra bunu büyük gemiler takip etti. Sonunda toplam 72 gemi sadece bir gecede Haliç’e geçirilmişti. Sultan işin başında bizzat durup çalışanları yüreklendirmişti.</p>
<p>Haliç boyunca uzanan deniz surları zincirin içindeki güvenli konumu ve kara surlarına yapılan muazzam baskı nedeniyle neredeyse hiç korunmuyordu. İlk geminin karşı tepenin yamacında görünüp aşağıya inmeye başlamasını izleyen askerler şehre haberi yetiştirince kentte panik hızla yayıldı. İnsanlar dik yokuşlardan aşağı koştu ve Osmanlı filosunun Haliç’e doğru kayışını mevzilerden dehşet içinde izlemeye koyuldu. Gözlerine inanamadılar. Bu, Boğaz’daki savaşta alınan zafere verilmiş olağanüstü bir stratejik ve psikolojik yanıttı.</p>
<h4><strong>5.12- Bizans’ın Gece Saldırısı (28 Nisan)</strong></h4>
<p>Bizans artık Haliç’teki kontrolünü tamamen kaybetmişti. Konstantin zaten yetersiz olan birliklerinin üstünde doğacak etkiyi hemen kavradı. Haliç’in Osmanlı donanması tarafından işgal edilmesiyle, oradaki surların da korunması gereği doğmuştu. Ama savaşanların oralara aktarılmasıyla öteki taraflar boş kalıyordu. Bu durum kenti büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakıyordu. Dolayısıyla Haliç’teki filoyu yok etmek için derhal bir plana ihtiyaçları vardı.</p>
<p>Deniz harekatlarının kumandasından sorumlu Venedikliler de son derece tedirgin olmuştu. Haliç’teki Osmanlı gemilerini etkisiz hale getirmek için bir plan yapıldı. Plana göre küçük bir güçle bir gece vakti Türk donanması gafil avlanacaktı. Zaman her şey demek olduğuna göre bu iş Cenevizlilere danışmadan ve derhal yapılmalıydı. Venedikli bir kaptan olan Jacopo Cocco saldırıyı kendisinin yönetmesini önerdi. Plan oylandı ve karar alındı.</p>
<p>24 Nisan günü Cocco planı uygulamaya koymak için çalışmaya başladı. Karanlık bir gece vakti Türk gemilerine saldırıp onları Rum ateşiyle yakmaya çalışacaktı. Fakat birtakım aksilikler çıkınca saldırıyı ertelemek zorunda kaldı. Bu arada Osmanlılar kara surlarını aralıksız top atışına tutmaya devam ediyorlardı. En sonunda 28 Nisan günü şafaktan iki saat önce harekete geçildi. Haliç’teki tek yaşam belirtisi Ceneviz yerleşimindeki Galata Kulesi’nin tepesinde yanan parlak ışıktı. Gemiler Osmanlı donanmasına yaklaşırken mutlak sessizlik korundu.</p>
<p>Harekat sırasında Cocco planda değişiklik yaptı. Kendi gemisini konvoyun başına geçirdi ve saldırıyı başlatmak için demirli donanmanın üstüne doğru tam hızla ilerlemeye başladı. Anlık bir sessizlik oldu. Ardından nöbetçiler alarm verince korumasız geminin üstüne Osmanlılar birden top ateşi açtı. Söylentiye göre Türkler bu saldırının haberini önceden Galata’daki Cenevizlilerden almışlardı. Cocco hazırlıksız yakalanmıştı. İlk top atışı gemisine isabet etmedi ama yakınına düştü. İkincisi fustayı tam ortasından vurup deldi ve geçti. Zırhlı askerler ve kürekçiler göz açıp kapayana dek kapkara denize dökülüp gözden kaybolmuştu.</p>
<p>Onu izleyen gemiler ne olduğunu karanlıkta göremedi ve ileri atıldı. Yakın mesafeden başka toplar da ateşe başladı. Toplardan ve el silahlarından o kadar fazla duman çıkıyordu ki, kimse hiçbir şey göremiyor, her iki taraftan da öfkeli bağırışlar duyuluyordu. Şafak sökmesine az bir zaman kala kalan gemilerin paniklediğini gören Osmanlı donanması onları kuşatmak ve ele geçirmek için demirli olduğu yerden ayrıldı. Korkunç ve hararetli bir savaş başladı. Cehennemin kendisiydi sanki. Sayısız kurşun ve ok atılıyor ve top ateşi açılıyordu. Yakın mesafeden yapılan savaş taraflardan biri avantaj sağlayamadan bir buçuk saat kadar sürdü. Sonunda birbirlerinden ayrıldılar ve demir yerlerine döndüler. Günün galibinin hangi taraf olduğu açıktı. Osmanlı bu deniz muharebesinden zaferle çıkmıştı. Karşı tarafın deniz üstünlüğü ciddi zarar görmüştü.</p>
<p>29 Nisan sabah saatleri ilerledikçe Bizans’ın verdiği kayıp daha da kötü görünüm almaya başladı. Geri gelmeyen denizcilerden 40 kadarı batmakta olan gemilerinden sağ kurtulmuş, karanlığın ve karmaşanın içinde düşman kıyısına doğru yüzüp tutsak düşmüştü. Mehmet bunların bir ceza ve ibret olarak tüm kentin görebileceği şekilde kazığa vurulmasını emretti. İtalyan denizcilerin tüm surlardan görülebilen cesetleri arzu edilen etkiyi yaptı. Ama sonra üzüntü hızla öfkeye dönüştü. Kenttekiler uğradıkları kaybın acısını yatıştırmak için kendi zulmünü uygulamaya koydu. Kuşatmanın başlangıcından o yana kentte 260 Osmanlı tutsağı vardı. Ertesi gün savunmacılar aynı türden bir eyleme girişti. Öfkeye kapılmış Rum halkı esir tutulan Türkleri surlara çıkartıp kendi yoldaşlarının gözü önünde vahşice parçaladı. Böylece savaş daha acımasız bir hal almış oldu.</p>
<h4><strong>5.13- Havan Topu Kullanılması ve Haliç’te Köprü İnşası</strong></h4>
<p>Türklerin bu deniz zaferini hemen bir kara saldırısı izlemedi, sadece her iki cephede de düşmanı bezdirme işine devam edildi. Mayıs başında surlar top atışlarıyla dövülürken, Mehmet’in sürekli devinen düşünceleri hala zinciri korumakta olan düşman gemilerinin Galata surları ardından nasıl bombardıman edilebileceği üzerine yoğunlaşmıştı. Çözüm, Ceneviz yerleşiminin gerisinden ateş açabilecek, daha dik atış yörüngesi olan bir top yaratmaktı. Mehmet top dökümcülerini gülleyi çok yükseğe fırlatacak, böylece inişinde gemilerin tam ortasına isabet edip batmasını sağlayacak bir silah yani havan topunun ilkel bir türünü yapmakla görevlendirdi. Yeni top çabucak yapıldı ve hazır edildi. Artık Galata surlarının üstünden zinciri koruyan gemilere ateş açılabiliyordu. Böylece tarihte ilk kez bir kuşatma savaşında havan topu kullanılmış oldu.</p>
<p>Limandaki bütün gemilere ayrım gözetilmeksizin açılan ateşte barışçıl bir Ceneviz ticaret gemisi de battı. İçerisinde 12 bin düka değerinde ipek, balmumu ve diğer ticari mallar yüklüydü. Kente gönderilen bir delegasyon saldırı konusunda şikayetçi olmak üzere sultanın ordugahına gitti. Onları karşılayan vezir ifadesiz bir yüzle batan geminin düşmana ait olduğunu sandıklarını öne sürdü. Kent fethedildiğinde zararın her neyse tazmin edileceği güvencesini verdi. O arada taş gülleler dik yörüngeler çizerek Haliç’e düşmeye devam ediyordu. Hristiyan filosu olduğu yere çakılmıştı ve artık yararlılığını kaybetmişti.</p>
<p>Bununla beraber Mehmet baskıyı artırmak amacıyla Haliç’i geçip surların hemen dibine ulaşacak, böylece birliklerinin geçişini kolayca sağlayabilecek dubalardan mürekkep bir köprü yapılmasını emretti. Bu köprü, Cenevizlilerin kendisine verdiği fıçılardan yapıldı. Demir kancalarla birbirine tutturulan yaklaşık bin fıçı, köprü vazifesi gördü. Bunların üstüne, beş adamın yan yana rahatça yürüyebileceği genişlikte kalaslar konuldu. Rumlar bu köprüyü defalarca yakmaya çalıştı ama başaramadılar.</p>
<h4><strong>5.14- Şehirde Morallerin Bozulması (3 Mayıs)</strong></h4>
<p>Mehmet’in zekice taktikleri Rumlar için giderek artan bir şekilde yıpratıcı ve psikolojik bir hal almıştı. Savunmacılar hatlara şimdi daha da seyrelmiş şekilde yayıldığından askerlerin morali tehlikeli düzeyde düşmüştü. Yorgunluk, kıtlık ve umutsuzluk savunmacılar üstünde yıkıcı etkisini göstermeye başlamıştı. Şikayetler ve karşılıklı suçlamalar bir kez daha yükseldi. İstifçilik, korkaklık, çıkarcılık ve engelleme suçlamaları vardı. Ulus, dil ve dinsel inanış farkları zaten zayıf olan bağları gitgide çürütüyordu. Giustiniani ile Notaras askeri kaynaklar için rekabet halindeydi. Kırılgan Hristiyan koalisyonu savunmanın stresi altında dağılmaya yüz tutmuştu.</p>
<p>Tüm bu kötü durumların üzerine Hıristiyan Batı’dan da beklenen yardım bir türlü gelmemişti. Durumun görüşülmesi için 3 Mayıs’ta kumandanların, sivil ileri gelenlerin ve din adamlarının katılacağı büyük bir konsey toplandı. Bazıları imparatoru şehirden ayrılıp dışarıda direniş göstermeye razı etmeye çalıştılar. Fakat imparator şu sözlerle öneriyi reddetti:</p>
<p>“Gitmek benim için imkânsız. Tanrı’nın kiliselerini ve hizmetkârları olan ruhban sınıfını, tacı ve halkımı nasıl böylesi kötü bir durumda bırakabilirim? Dostlarım, gelecekte bana, ‘Olmaz efendim, sakın bizi terk etmeyin,’ dışında bir şey söylemeyin. Sizi hiçbir zaman terk etmeyeceğim.”</p>
<h4><strong>5.15- İkinci Büyük Hücum (6 Mayıs)</strong></h4>
<p>Şehrin zor durumda olduğunu bilen Mehmet 6 Mayıs’ta nihai darbeyi vurmak için doğru zamanın geldiğine karar verdi ve tüm orduya kente yürüyüp bütün gün savaşması emrini verdi. Böylece bir büyük hücum daha yapıldı. Kısa zamanda surun bir bölümü daha çöktü. Savunmacılar onarıma girişmek için gecenin çökmesini bekledi ama bu sefer toplar ateşi karanlıkta da sürdürdü. Gediği onarmak olanaksız hale gelmişti.</p>
<p>Toplar ertesi sabah bu kez duvarın alt kesimine sebatla atış yaptı ve bir bölümü daha aşağı indirildi. Osmanlı askerleri düşmana gün boyunca ateş etti ve akşam saat 7 sularında topyekun bir saldırı, gelenekselleşen gümbürtüsü eşliğinde gediğe yöneldi. Limandaki Hristiyan askerleri savaş naralarını duydu ve Osmanlı donanmasının da aynı anda hücuma geçeceği korkusuyla silaha sarıldı.</p>
<p>Binlerce Türk hendeği aşıp gediğe koşmaya başlamıştı ama sayısal üstünlük kısıtlı mesafede avantaj sağlamıyordu. Askerler ilerlemek için yüklendikçe birbirini ayaklar altında çiğniyorlardı. Giustiniani hücuma kalkanları karşılamak için koşup geldi ve surdaki gedikte umutsuz, göğüs göğüse bir mücadele başladı.</p>
<p>Savaş olanca şiddetiyle üç saat sürdü ama savunmacılar hattı tutmayı bir kez daha başardı. Dövüşün ateşi sönmeye başlayınca toplar gediğin doldurulmasını engellemek için tekrar ateşe başladı. Osmanlılar dikkati başka yöne çekmek için hücumun yoğunluğunu Blaherne Sarayı yakınındaki kapıya çekmeye çalıştı. Bu da savuşturuldu. Giustiniani ve yorgunluktan tükenmiş savunmacılar derme çatma hattı yeniden inşa etmek için karanlıkta çalışmaya koyuldu. Sura yönelen ateş nedeniyle toprak ve ahşaptan oluşan bariyeri orijinal konumundan biraz geride inşa etmek zorunda kalmışlardı.</p>
<h4><strong>5.16- Üçüncü Büyük Hücum (12 Mayıs)</strong></h4>
<p>Mehmet her ne kadar ateşi Ayos Romanos Kapısı çevresine yoğunlaştırmışsa da, kimi toplar Teodosius surlarının başka noktalarını da hedef almaya devam ediyordu. Bunlardan biri Blaherne Sarayı’nın bulunduğu noktaydı. 12 Mayıs’a gelinene dek gülleler dış duvarın bir bölümünü çökertmişti ve Mehmet o noktaya yoğun bir gece saldırısı yapmaya karar verdi. Gece yarısına doğru büyük bir güç gediğe doğru harekete geçti. Savunmacılar gafil avlandı ve Mustafa Bey tarafından kumanda edilen askerler tarafından geriletildi. Surların başka yerlerinden destek geldiyse de Türkler onları da sürmeyi başardı ve duvara merdiven dayamaya başladı. Saray çevresindeki dar sokaklarda dehşet baş gösterdi. Kent halkı koşarak surlardan uzaklaşıyordu ve aralarında birçoğu kentin o gece kaybedileceğine inanmıştı.</p>
<p>Haberi alan Konstantin dörtnala sarayın bulunduğu noktaya gitti. Karanlıkta gedikten kaçan halka ve askerlere rastlıyordu. Onları geriye döndürmek için boş yere çabaladı ama durum her dakika daha da kötüye gidiyordu. Osmanlı süvarisi kente girmeye başlamıştı ve çarpışmalar şimdi kent surları içinde yaşanıyordu. Konstantin’in ve muhafızlarının oraya ulaşması askerleri harekete geçirmeye yetti. Giustiniani’nin yardımıyla düşmanı gerilettiler ve dar sokaklardan oluşan bir labirentte kıstırdılar. Sıkışan Osmanlılar şiddetli hücumlara kalkıyor, imparatora ulaşmaya çalışıyordu. Yara almayan ve dövüşün temposuna kapılan Konstantin düşmanın bir bölümünü surdaki gediğe kadar sürdü. Kaçamayan Osmanlı askerleri karanlık sokaklarda kılıçtan geçirildi. Kent dayanmıştı ama her saldırı var olma olasılıklarını azaltıyordu.</p>
<p>Bu hücum Mehmet’in Blaherne Sarayı yönündeki surlara kalktığı son büyük hücum oldu. Sonuçsuz kalmasına rağmen olasılıkla başarının avucunun içinde olduğunu hissetmişti. Bundan sonra ateş gücünü bölmek yerine başından beri toplarla dövüp kalbura çevirdiği yere yani Ayos Romanos Kapısı bölgesine yoğunlaştırmaya karar verdi.</p>
<h4><strong>5.17- Tünel Savaşları (16 Mayıs)</strong></h4>
<p>Mayıs ortasına doğru Mehmet kentin savunma hatlarını limitlerine kadar esnetmiş ama henüz kıramamıştı. Ordusunun ve donanmasının kaynaklarını alabildiğine seferber etmişti. Geriye henüz başvurulmadık tek bir klasik strateji kalıyordu. O da lağımcılık yani tünel kazılmasıydı. Lağımcılık her ne kadar büyük gayret gerektiren bir işse de surları yıkmakta en başarılı teknikti ve Müslüman orduları tarafından yüzyıllar boyunca kullanılmıştı.</p>
<p>Osmanlının Sırbistan’daki vasallıkları arasında Balkan içlerinin en önemli kenti olan Novaberde bulunuyordu ve Avrupa’nın her tarafında zengin gümüş madenleriyle ün yapmıştı. Sefer için derlenen Slav askerleri arasında bu kentten gelen yetenekli bir grup madenci vardı. Kuşatmanın başlarında Ayos Romanos noktasında surun altından geçmek için bir girişimde bulunmuşlardı ama zeminin uygunsuz olması nedeniyle bundan vazgeçilmişti. Öteki yöntemler yetersiz olunca ve kuşatma ikinci ayına sürüklenince Mayıs ortasında bu kez Blaherne Sarayı yakınlarından bir kazı denemesine girişildi.</p>
<p>Böylece Sırp madenciler 250 metre uzaklıktan surların altına doğru kazı yapmaya başladı. Bu yetenek isteyen insanı tüketecek kadar yorucu ve karabasanlara girecek kadar zor bir işti. İlerledikçe dar tünelin içini is çıkaran meşalelerle aydınlatıyor ve ahşap direklerle destekliyorlardı. 16 Mayıs gecesi geç saatlerde savunmacılar tesadüfen surun içinden kazma tıkırtıları ve boğuk sesler geldiğini duydu. Tünelin surların altından geçtiği ve kentin içindeki bilinmeyen bir noktaya yöneldiği anlaşıldı. Hemen Notaras’la Konstantin’e haber verildi. Panik içinde bir toplantı düzenlendi, kentte bu yeni tehdide karşı koyabilecek madenci deneyimine sahip biri olup olmadığı araştırıldı.</p>
<p>Yeraltından gelen saldırıya karşı savunmayı düzenlemek için seçilen adam garip birisiydi. İleri düzeyde askeri eğitime sahip bir İskoç olan John Grant oldukça yetenekli bir askerdi ve mühendisti. Kuşatmaya Giustiniani’nin birliğiyle gelmişti ve şimdi kendini bir anda mücadelenin en kilit rollerinden birinde bulmuştu. Grant’in işini iyi bildiği kısa zamanda anlaşıldı. Böylece tüm önlemler kazı aktivitelerine yöneltildi. Grant zamanın bir dizi standart önlemini kurdu. Su dolu kovalar sur kenarına aralıklarla dizildi ve yer altı titreşimlerini haber verecek yüzey dalgacıkları gözlenmeye başlandı. Kazılan tünelin yönünü belirlemek ve bunu hem çabuk hem de sessizce karşılamak, işin asıl yetenek isteyen bölümüydü.</p>
<p>Yapılan çalışma sonuç verdi ve düşmanın konumu belirlendi. Hızla ve gizlice karşı bir tünel açıldı. Sürpriz yapma avantajı bu kez savunmacılardan yanaydı. Karanlıkta düşman tüneline girip destekleri ateşe verdiler ve tüneli Rum ateşiyle yakarak kazıcıların üstüne yıkıp onları karanlıkta boğdular.</p>
<p>İzleyen günlerde ara ara dehşet verici sahneler yaşanmaya devam etti. Grant’in adamları tespit ettikleri Türkleri, kendi tünellerinde dumanla ve tiksinti verici kokularla boğuyor, Rum ateşiyle diri diri yakmaya devam ediyordu.</p>
<p>23 Mayıs’ta yer altı savaşı iyice yoğunluk kazandı. Savunmacılar bir tünel daha belirledi ve içine sızdı. Dar geçit boyunca meşalelerin titrek ışığında ilerlerlerken birden kendilerini düşmanla yüz yüze buldular. Rum ateşi fırlatarak tavanı çökertmeyi ve madencileri diri diri gömmeyi başardılar ve ikisini de yüzeye sağ olarak çıkardılar. Bu adamlar tüm diğer çalışmaların yer ve durumunu anlatana dek işkence gördüler. Sonunda itiraf ettiklerinde başları kesildi ve bedenleri surların dışına atıldı. Türkler adamlarının duvardan fırlatıldığını görünce öfkeyle doldular.</p>
<p>Osmanlı madencileri ertesi gün taktik değiştirdi. Surların altından ilerleyip kente girilmesi için geçitler açmak yerine, tüneli sura ulaştıktan sonra yana dönecek ve altını oyacak şekilde kazmaya başladılar. Böylece surların çökertilmesi planlanıyordu. Fakat çalışma tam zamanında fark edildi. İçeridekiler püskürtüldü ve surlara alttan tuğla duvar örüldü. Sırp madenciler 10 gün boyunca aralıksız çalışmış, 14 tünel açmış ama Grant hepsini imha etmişti. Böylece Mehmet tünellerin başarısız olduğunu kabullenip top ateşine devam etti.</p>
<p>Yer altında bu savaş devam ederken İmparator Konstantin’in Batı’dan herhangi bir yardım gelip gelmediğini öğrenmesi için gönderdiği küçük ekip 23 Mayıs günü seher vaktinden hemen önce kente ulaştı. Gelen herhangi bir filo bulamadıklarını hemen imparatora rapor ettiler. Konstantin kente döndükleri için denizcilere teşekkürlerini sundu ve duyduğu şiddetli acıyla sessizce gözyaşı döktü. Hristiyan dünyasının gemi göndermeyeceğinin böylece kesinleşmesi her türlü kurtuluş umudunu söndürmüştü ve bunu anlayan imparator kendini en merhametli Efendi İsa Mesih’in ellerine teslim etmeye karar verdi. Kuşatmanın 48. günüydü.</p>
<h4><strong>5.18- Kehanetler</strong></h4>
<p>İster taraflı ister objektif olsun İstanbul kuşatmasına tanık olan bütün tarihçilerin kayıtlarında geçen önemli bir ortak nokta vardı: İnanç. İki taraf da bir şekilde Tanrı’nın kendi tarafında olduğuna inanıyordu. Müslümanlar düşmanlarını “rezil gavurlar”, “zavallı inançsızlar”, “din düşmanları” olarak adlandırıyor, karşılığında Hristiyanlar da onları “paganlar”, cehennemlik kafirler”, inançsız Türkler” olarak anıyorlardı.</p>
<p>Kuşatma Mayıs’ın son haftalarına girerken gittikçe derinleşen din kaynaklı korku Rum halkını sıkı sıkıya kavramıştı. Alametlere yönelik inançlar her zaman Bizans hayatının bir teması olmuştu. Türkleri Tanrı tarafından işledikleri günahları cezalandırmak için gönderilmiş bir musibet olarak görüyorlardı. Deccal Mehmet’in görünümünde kapıya dayanmıştı.</p>
<p>Bu hava içinde insanlar sürekli imparatorluğun sonunu haber verebilecek salgın hastalıklar, doğa olayları, meleklerin görünmesi gibi işaretler arıyordu. Konstantinopolis o kadar kadim bir kentti ki herhalde doğaüstü bir şeyler yaşanacaksa onların yaşanacağı yer ancak burası olabilirdi. Sivil halkın morali bu atmosfer içinde çözülmeye başlamış gibiydi. Kentin her tarafında ayinler düzenleniyordu. Dualar kiliselerden gün ve gece boyu kesintisiz yükseliyordu. Dua etmek Rumlar için o kadar önemliydi ki, kentin varlığını koruması açısından surların onarımı için gece boyunca büyük zahmetle taş taşımak kadar elzem bir çalışmaydı.</p>
<p>Bir gece görülen kanlı Ay tutulması Hristiyanlar için kötüye işaret anlamına geliyordu. Şehrin düşmeye bu kadar yaklaştığı bir zamanda Ay’ın kızıl renge bürünmesi Tanrı’nın kenti terk ettiğine işaret ediyor olmalıydı. Ayrıca eski bir kehanete göre Konstantinopolis ikisinin de annesinin adı Helena olan birer İmparator Konstantin tarafından kurulacak ve kaybedilecekti. I. Konstantin’in de XI. Konstantin’in de annelerinin adı Helena’ydı.</p>
<p>Bir başka kehanete göre ise kent asla alınamazdı. Çünkü İsa Mesih’in annesi Meryem, kendini kente bizzat kalkan etmişti ve bu asla kaldırılamazdı. Kutsal Haç’ın yadigarları oradaydı ve düşman kente girmeyi başarsa bile bir melek cennetten inip kılıcıyla onlarla savaşa tutuşana dek sadece Büyük Konstantin Sütunu’na kadar ilerleyebilirlerdi.</p>
<p>Bütün bu kehanetler Rum halkının kafasını karıştırırken halkın moralini yükseltmek için Konstantin’in teşvikiyle Kutsal Bakire’ye doğrudan bir başvuru yapılması kararı alındı. Tanrı’nın Annesi’nin en kutsal ikonası olan Hodegetria’nın sokaklarda dolaştırılmasına karar verildi. Bu kutsal tılsımın Evangelist Aziz Luka tarafından yapıldığına ve mucizevi güçleri olduğuna inanılırdı. Kentin başarılı savunmalarında tarihsel ve onursal bir rolü vardı.</p>
<p>Böylece bir sabah ahşap bir palet üzerine yerleştirilmiş olan Hodegetria yerinden alınıp omuzlar üstüne yerleştirildi ve bir tövbekarlar alayı dar yokuşlar boyunca geleneksel düzeninde yürüyüşe geçti. Önde haç taşıyıcı vardı, onun arkasından buhurdanlıklarını sallayan siyah cübbeli papazlar, en geride de yalınayak yürüyen cemaat, adamlar, kadınlar, çocuklar geliyordu. Ayin liderleri insanlara kutsal ilahiyi söyletiyordu. Yurttaşlar ruhsal korunmaya yönelik çağrılarını tekrar tekrar haykırıyordu: “Ey en bilgili ve en iradeli olan, bu kenti kurtar. Sen bizim elimiz, kolumuz, siperimiz, kalkanımız, kumandanımızsın; bu halk için savaş.”</p>
<p>Fakat bu kutsal hava içinde öyle bir şey oldu ki halk üzerinde yıkıcı bir etki yaptı. İkona birdenbire taşıyanların elinden yüzüstü yere kapaklandı. Dehşete düşen insanlar, papazlar ve taşıyıcılar mucizevi tılsımı çamurun içinden çıkarmak için bağrıştı, dualar eşliğinde mücadele etti. Sonunda ikona yerden kaldırıldı ama halk bu olayı şerre yormuştu. Ardından daha da kötüsü oldu ve geçit alayı ilerlemeye fırsat bulamadan şiddetli bir fırtına başladı. Öylesine şiddetli bir dolu boşandı ki insanlar ne yapacağını şaşırdı. Böylece geçit alayından vazgeçildi. Halk kararını verdi. Kutsal Bakire dualarını geri çevirmişti.</p>
<h4><strong>5.19- Barış Teklifi (24 Mayıs)</strong></h4>
<p>Hummalı kehanet atmosferi sadece kentin kendisiyle sınırlı değildi. Mayıs’ın son haftasına gelinirken Osmanlı kampı da ciddi bir moral kriziyle karşı karşıyaydı. 10 kat sayı üstünlüğü ve en modern donanımla yapılan hemen hemen 7 haftalık bir kuşatmadan sonra hala şehre girilememişti. Bütün çabalara rağmen surları yıkmak ve hendeği aşmak girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Haliç’teki operasyonlar ise beklenen sonuçları veremedi. Şehrin alınabileceğine dair inanç gitgide kaybolmaya başladı. Zaten bu şehir defalarca kez kuşatılıp alınamamıştı. Yakında Müslümanların rahatsızlıklarına yaz sıcağı ve salgın hastalık tehdidi de eklenecekti. En önemlisi ise Batı’dan bir destek gücü gelmesi durumunda işler tersine dönebilirdi. Bu iş artık psikolojik bir savaşa dönüşmeye başlamıştı. Mehmet tahtta yeniydi ve insanlar yaptıklarına anlam veremiyordu. Savunmacıların şehri savunmaya muhtaç oldukları kadar Mehmet de şehri bir an önce fethetmeye aynı derecede muhtaçtı.</p>
<p>Ertesi gün Osmanlı çadırları arasında muhtemelen Konstantin tarafından sızdırılan bir söylenti yayılmaya başladı. Söylentiye göre güçlü bir filo Çanakkale Boğazı’ndan yukarıya doğru çıkmış aynı zamanda bir Macar haçlı ordusu da Tuna Nehri’ni geçmişti.</p>
<p>Bu taktik hemen etkisini gösterdi. Belirsizlik ve tedirginlik kampı sardı. Kuşatmanın başındaki hizipleşmeler tekrar su yüzüne çıktı. Mehmet için bir kriz anı yaşanıyordu. Kenti almakta başarısız olursa, bu şanı için ölümcül darbe olabilirdi ve ordusunun da sabrı tükeniyordu. Adamlarının güvenini yeniden toparlaması ve kararlı davranması şarttı. İşin başından beri kuşatmayı fazla desteklemeyen Sadrazam Çandarlı Halil Paşa bu noktada bir kez daha yaşlı meslektaşlarının desteğiyle sultanı Rumlarla barış yapmak için son bir öneride bulunmaya razı etti. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar şehrin alınamayacağına inanan Halil Paşa durumu kendi lehlerine çevirebileceklerini ve bulundukları pozisyonda Konstantin’den ne isterseler alabileceklerini ve bunun Sultan Mehmet’in zaferi olarak tarihe geçeceğini ifade etti. Mehmet bu sefer ikna oldu. Fakat kafasında Halil Paşa’nın düşündüğünden farklı bir teklif vardı. Bir elçi aracılığıyla gönderdiği mektupta Konstantin’e şunları söyledi:</p>
<p>“Buradan gitmem söz konusu değildir; ya ben şehri alacağım, yahut da şehir beni ölü veya diri olarak alacak. Eğer şehirden sulhen çekilirsen, bütün maiyetin ve hazinenle sağ salim arzu ettiğin yere gidebilirsin. Sana Mora’yı ve kardeşlerine de diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz. Şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni kılıçtan geçirip halkı esir edip mallarını yağmalattırırım.”</p>
<p>Mesajı alan Konstantin bir müddet düşündükten sonra, sultana haraç ödemeye hazır olduğunu ama şehri hiçbir suretle vermeyeceğini iletti. Şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve kendi dininin bu kutsal şehri korumasını emrettiğini söyledi. Kanlarının son damlasına kadar Konstantinopolis’i savunacaklardı.</p>
<p>Sultan Mehmet 24 Mayıs’ta bu cevabı alınca kararını verdi. Zaten içeri mesajı iletmesi için gönderdiği deneyimli elçisi vasıtasıyla kuşatma altındaki şehrin ve onu savunanların durumunu az çok öğrenmişti. Sona yaklaştığını hissediyordu. Halil Paşa’nın bütün tavsiyelerini kesin suretle reddederek ayın 29’unda karadan ve denizden büyük bir saldırı başlatacağını ilan etti. Komutanları topladı. Onlara, İslam hukuku gereği ordunun şehri yağmalamasına izin vereceğine, yalnızca surları ve binaları kendine ayıracağına yemin etti.</p>
<h4><strong>5.20- Son Darbe Öncesi Durum (26 Mayıs)</strong></h4>
<p>Mehmet son saldırıya ilişkin planlarını tamamladıktan sonra 26 Mayıs’ta tellallar sultanın emirlerini duyurarak ordugahta dolaşmaya başladı. Bütün ordu, beklentinin verdiği heyecanla sarhoş olmuştu. Tellallar, İslam usulleri gereğince askerlere şehri yağmalamak için üç gün verileceğini, surlara ilk çıkanların tımarla ve devlette yüksek mevkilerle ödüllendirileceklerini ama kaçan herkesin kellesinin uçurulacağını haykırıyordu. Mehmet talan edilecek malın tümünü, erkek ve kadın herkesi ve kentteki her şeyi onlara terk edeceğine ve bu sözünden dönmeyeceğine Allah, Muhammed ve çocukları üstüne yemin etti. Askerlerini kamçılamayı iyi biliyordu. Yalnız vaadine kesin ve sert bir uyarı ekledi: Kentin surları ve binaları sultanın mülkü olarak kalacaktı. Kente girildiğinde bunlar hiçbir koşulda yıkılmayacak ya da tahrip edilmeyecekti. Çünkü Kızılelma aslında Mehmet için yağmalanacak bir şehir değildi. Burası yeni imparatorluğunun merkezi olacaktı.</p>
<p>Böylece nihai hücum başlamadan önce düşmanı korkutmak için bir dizi aksiyon alındı. Geceleri ordugahın iyice aydınlatılması emrediliyordu. Her gemide ve çadırda fenerler ve ateşler yakılıyordu. Yakılan ateşler öylesine parlaktı ki ortalık gündüz gibi aydınlanıyordu. Çalınan davullar, ziller ve Allah Allah nidaları öyle fazlaydı ki, kuşatılmışlar “göğün çatlamasını” bekliyordu. Osmanlı kampında nihai hücuma kendini yürekten adamanın yarattığı olağanüstü heyecan ve sevinç sahneleri yaşanıyordu. Karşı tarafta ise karanlık şehirden “Tanrım bize acı! Tanrım bize merhamet et!” şeklinde acı çığlıklar yükseliyordu.</p>
<p>Bu arada Giovanni Giustiniani-Longo, surlardaki gedikleri tıkamak için adamlarıyla beraber hiç dinlenmeden çalışıyordu. Ayos Romanos Kapısı’nın yakınındaki sur tamamen harap haldeydi. Oraya yeni bir tahkimat yaptırdı ve bunun arkasına yerleşti. İmparatorun sağ kolu Lukas Notaras’a bir mesaj gönderip, toplar istedi. Notaras o kısımda topa ihtiyaç olmadığı karşılığını verdi. Aralarında büyük bir tartışma çıktı. Giustiniani, Notaras’ı bir hain ve ülkesinin düşmanı olmakla suçladı. Sonunda imparator araya girmek zorunda kaldı.</p>
<p>Mehmet de paralı asker Giustiniani’nin namını öğrenmiş ve savunmanın kilit adamını elde etmeye çalışmıştı. Son hücuma kalkmadan önce ona savunmayı bırakması için para ve makam teklif etti. Ama Giustiniani bunun için artık çok geç olduğunu söyleyerek teklifi reddetti.</p>
<h4><strong>5.21- Şehri Alma Hazırlıkları (27 Mayıs)</strong></h4>
<p>Mehmet 27 Mayıs Pazar sabahı topların tekrar ateşlenmesini emretti. Bu olasılıkla tüm kuşatmanın en ağır bombardımanı oldu. Büyük toplar topyekûn bir saldırının geçeceği surların merkez kesimini dövdü. Bu yıpratıcı bombardıman altında onarıma devam etmek olanaksızdı. Zaten herhangi bir saldırıya da kalkılmadı. Gedikler genişliyordu ve Mehmet de onarılmalarının gitgide daha zor hale gelmesini sağlıyordu. Amacı savunmacıların son hücumdan önceki günlerde hiç dinlenmemesini sağlamaktı.</p>
<p>Mehmet gün içinde tüm devlet büyüklerini, ordusunun büyük küçük bütün komutanlarını, hassa askerlerini ve yeniçerileri otağının dışında toplayıp onlara hitap etti. Peygamberin sözlerinden ve şehadetin erdeminden bahsetti. Alınmak üzere onları bekleyen inanılmaz zenginliği dile getirdi: Saraylarda ve evlerde istiflenmiş altınlar, kiliselerdeki altın, gümüş kaplar, değerli taşlar ve paha biçilmez incilerle süslenmiş adaklıklar, fidye karşılığı verilebilecek soylular, evlenilecek ya da köle edilecek güzel kadınlar, çocuklar, içinde yaşayacakları ve keyfini çıkartacakları zarif evler, bahçeler…</p>
<p>Konstantinopolis’in şaşalı günleri geçmişte kalmış olsa da burası hala paha biçilmez bir kentti. Mehmet dünya üzerindeki en ünlü kentin fethini izleyecek ölümsüz onuru dile getirmekle kalmadı, bunun gerekliliğini de vurguladı. Konstantinopolis Hristiyanların elinde kaldığı sürece Osmanlı Devleti’nin güvenliği açısından elle tutulabilecek kadar belirgin bir tehdit oluşturacaktı. O kentin fethi daha öte fetihler için bir atlama taşı olacaktı.</p>
<p>Sultanın bildirisi orduyu büyük bir heyecan ateşine sürükleyecek şekilde kamçıladı. Mehmet Kızılelma’yı artık avuçlarının içinde hissedebiliyordu. Surlar fena halde dağılmıştı. Hendek doldurulmuştu ve savunmacıların sayısı azalmış, moralleri çökmüştü. Sayıların üstünlüğünden doğan avantajı kullanmanın zamanı gelmişti. Birliklerden biri takatsiz düştüğü zaman öteki onun yerini alacaktı. Taze birlikler yıpranmış savunmacılar çökene dek birbiri ardından dalgalar halinde surlara hücum edecekti. Bu ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecekti ve asla ara verilmeyecekti. Mehmet: “Bir kez savaşa başlayınca gece gündüz devam edeceğiz. İzlediğimiz amaç olumlu şekilde sonuçlanmadıkça ne mütareke yapılacak ne de dövüş durdurulacak.” diyordu.</p>
<p>Elbette gerçekte sınırsız hücum diye bir şey olanaksızdı. Mehmet bunun farkındaydı. İnatçı bir direniş hızla gelen askerler üzerinde kıyım etkisine neden olacaktı ve askerler savunmacılara çabucak üstünlük kuramazsa geri çekilme kaçınılmazdı. Hızlı bir zafere ihtiyacı vardı. Kente her noktadan aynı anda, eşgüdüm içinde saldırılacak böylece savunmacıların destek güçlerini belli başlı baskı noktalarına kaydırması olanaksız hale getirilecekti. Bunun için Mehmet her kumandana ayrıntılı emirler verdi. Subaylarına cesaret göstermelerini ve disiplini korumalarını buyurdu. Artık her şey hazırdı.</p>
<p>Ertesi gün Türk kuvvetleri yaklaşan saldırıdan önce dinlendikleri için surların dışında düşmanı korkutan bir sessizlik hüküm sürdü. Osmanlı askerleri gün boyu oruç tuttu, namaz kıldı ve kentin fethinde Allah’ın yardımını diledi. Surların iç yüzünde de sessizlik vardı. Yalnızca kilise çanlarının çalışı ve edilen duaların mırıltısı duyuluyordu.</p>
<p>Kendi liderlerine hitap eden İmparator Konstantinos Paleologos’un söylevi de Mehmet’inkinin aynadaki yansıması gibiydi. Fakat onun tarafında durum daha umutsuzdu. Askerlerinin yarısını kaybetmişti ve kalanlar da 22 km’lik surları savunmak zorundaydılar. Önce halkını geçen 52 gün boyunca yurtlarını korumakta gösterdikleri kararlı direnişten ötürü övdü ve Türklerin naralarından ürkmemelerini söyledi. Onlara Mehmet’in savaşı nasıl antlaşmaları çiğneyerek, barış kisvesi altında Boğaz’da kale yapmak suretiyle başlattığını anımsattı. İnsanın dini, vatanı, ailesi ve hükümdarı için her an ölmeye hazır olması gerektiğini bildirdi. Şimdi ise dördü için de ölmek zorunda olduklarını anlattı. Ölenlerin Tanrı’nın cennetinde buluşacaklarını söyledi. Büyük imparatorluk başkentinin zaferleriyle geleneklerinden, Gerçek İnancı yok etmeye ve İsa’nın yerine sahte bir peygamber oturtmaya çalışan kâfir sultanın hiyanetinden bahsetti. Bizanslılar ataları olan Yunanla Roma’nın eski kahramanlarına layık olmalıydılar. Cesur ve vefalı olmalıydılar. Tanrı’nın yardımıyla zafer onların olacaktı. Fakat ünlü tarihçi Gibbon’un sözleriyle bu, “Roma İmparatorluğu’nun cenaze söylevi,” oldu.</p>
<h4><strong>5.22- Son Büyük Hücum ve Şehrin Alınması (29 Mayıs)</strong></h4>
<p>29 Mayıs 1453 günü henüz hava aydınlanmadan artık son darbeyi vurmak için harekete geçildi. Sultanın saldırısı şafağın sökmesinden saatler önce ani bir ses curcunasıyla başladı. Topların gümbürtüsü arasında; savaş çığlıkları, zillerin tangırtısı, borazanların gümbürtüsü birbirini izliyordu. Surlardaki nöbetçilerin alarmı vermesiyle kilise çanları da çalmaya başladı ve bu sesler saldırgan taraftan gelenlerle dayanılmaz bir çelişki yarattı. Giovanni Giustiniani-Longo, 3 bin adamla birlikte savaşın asıl yaşanacağı yerde, Ayos Romanos Kapısı yakınındaki dış surlarda yerini almıştı. Arşidük Lukas Notaras, Blaherne semtini koruyordu. Deniz tarafında ise, Odun Kapısı ile Güzel Kapı arasında yalnızca 500 okçu ve sapancı bulunuyordu. Surların geri kalanında çok az adam vardı. Gözcü kuleleriyle burçlarda yalnızca birer adam bulunuyordu.</p>
<p>Savaşçılar görevlerinin başına koşarken kadınlar surlar için gerekli malzemeleri taşıyarak onları izliyordu; bu arada ihtiyarlarla çocuklar da evlerinden kiliselere doluyor, günah çıkarmaya ve şehirlerinin kurtuluşu için Tanrı’ya son bir niyazda bulunmaya hazırlanıyorlardı. Cemaatler şafak sökünceye kadar dua ettiler.</p>
<p>O sırada sultanın surlara saldırısı üç dalga halinde gelişti. Taarruzu bizzat ordusunun başında yönetiyordu. Önce farklı diller konuşan başıbozuk askerleri gönderdi. Bunlar deneyimsiz gönüllü askerlerdi ve en kolay feda edilebilecek olanlardı. Derme çatma silahlarla savaşıyorlardı. Duraksamaları olasılığına karşı bir askeri polis dizisi tarafından kayışlar ve sopalarla itekleniyorlardı. Eğer kaçarlarsa kendi askerleri tarafından kılıçtan geçiriliyorlardı.</p>
<p>Başıbozuklar hendeği koşarak geçtiler, ellerindeki ilkel silahlarıyla kendilerini surlara attılar. Savunmacılar iyi hazırlanmışlardı. Başıbozuklar duvara tırmanmaya çabaladıkça Hristiyanlar onların merdivenlerini itekliyor, setin dibinde kaynaşanların üstüne ateş ve kızgın yağ döküyorlardı. Avantaj, mevzilerden büyük taşlar yuvarlayan ve düşmanın sıkışık saflarına ok ve kurşun yağdıran savunmacılardan yanaydı.</p>
<p>Kendilerinden daha iyi silahlanmış ve eğitim görmüş birliklerle savaşmalarına rağmen başıbozuklar iki saate yakın dövüşmelerinden sonra düşmanı yorma görevlerini tamamlamış olduklarından Mehmet’ten geri çekilme emrini aldılar. Birinci dalga böylece bitti.</p>
<p>Türkler sadece karadan değil denizden de taarruza geçmişti. Hamza Bey gemilerini saldırıya hazırlamak için adamlarıyla birlikte bütün gece çalışmıştı. İkişer sıra kürekçili 80 kadırga, Odun Kapısı’ndan Bahçe Kapısı’na kadar tek sıra halinde uzanıyordu. Buradan sonrasında, gemiler çift sıra halinde şehri tamamen kuşatmıştı.</p>
<p>Bundan sonra ikinci dalga olarak Ayos Romanos kapısında çok iyi silahlı ve disiplinli Anadolu birliklerinin saldırısına sıra geldi. Bunlar zincir örgülü zırhlarla iyi donatılmış, deneyimli, disiplinli ve amaca yönelik İslami şevk taşıyan ağır piyadelerden oluşuyordu. Hepsi cesur askerlerdendi. Kilise çanları bir kez daha alarm verdiler, ama tınlamaları bu kez ağır silahların gök gürültüsünden farksız gümbürtüsü tarafından boğuldu. Osmanlı birlikleri bir yandan da Giustiniani’nin kalaslarla ve toprakla dolu fıçılarla yaptırdığı sete yükleniyorlardı. Sete merdivenler dayayıp surların tepesine tırmanmaya çalışırken savunucuların taş yağmuruyla karşılaştılar ve göğüs göğüse bir dövüş başladı. Hücuma kalkanlar kayalarla ezildi, kaynar ziftle yakıldı. Sayıları bu kadar dar bir cepheye göre çok fazla olduğundan kayıpları büyük oldu. Fakat şafağa bir saat kala Urban’ın büyük toplarından biri savunma noktasına tam isabet kaydetti ve surların büyük bir kısmını yerle bir etti. 300 kadar Türkten oluşan bir grup, şehrin onların olduğunu haykırarak gedikten içeri daldı. İçeride bir Rum birliği saldırıya geçerek onları karşıladı, birçoğunu doğradı, kalanları da tekrar hendeğin içine sürdü.</p>
<p>Başıbozukların ve Anadolu birliklerinin dört saatlik şiddetli saldırısı başarıya ulaşamamıştı. Elinde demirden bir topuzla askerlerini öne süren, onları kâh öven kâh azarlayan sultan duruma sinirlenmeye başladı ve kararını verdi. Savunmacılar toparlanma fırsatı bulamadan ana saldırı için yedekte bekletilen Yeniçerileri savaşa sokmanın zamanı gelmişti. Yeniçeriler iyi silahlanmış, atılgan ve cesur, diğerlerinden çok daha deneyimli askerlerdi. Her şey bu manevraya bağlıydı. Sonraki birkaç saat içinde direniş hattını kırmayı başaramazlarsa saldırının momenti kaybedilecek, tükenen askerler geri çekilecek ve kuşatma pratikte kalkmış olacaktı. Saldırının üçüncü dalgası başlamıştı.</p>
<p>Yeniçerilerin saldırısı başladı. Mehmet askerlerine bizzat öncülük ediyordu. Onları hendekte durdurdu. Okçulara, sapancı ve tüfekçilere surları vurmalarını emretti. Surlara doğru bir ateş fırtınası koptu; o kadar fazla kurşun atılmış ve ok fırlatılmıştı ki gökyüzünü görmek imkansızdı. Savunmacılar kar taneleri gibi düşen ok ve diğer cephane yağmuru altında barikatın gerisine sinmek zorunda kaldılar. Yeniçeriler de onların üstüne Asya kıyılarından bile duyulacak bir savaş narasıyla yüklenmeye başladı. Çıkarttıkları muazzam sesle savunanların cesaretini alıp götürdüler ve kentin üstüne korku saldılar. 7.5 km’lik kara surları boyunca her yerde bir dalganın gelip vuruşunu andırır şekilde eşzamanlı olarak hücuma kalkılmıştı.</p>
<p>Yeniçeriler üzerlerine yağan mermilere rağmen saflarını bozmadan ilerlediler. Hiçbir duraksama yoktu. Ölenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Topçular da geriden devasa güllelerini ateşliyorlardı. Fakat bir saat süren göğüs göğüse çarpışmalardan sonra fazla bir ilerleme kaydedememişlerdi. Savunmacılar da hiç geri adım atmamıştı.</p>
<p>Derken ölümcül iki şanssızlık yaşadılar. Önce surların kuzey köşesindeki küçük bir arka kapı olan Kerkoporta Kapısı Türklere karşı yapılan bir akın sonrasında dikkatsizlik sonucu açık bırakıldı, kapatılmasına vakit kalmadan bir Türk grubu içeri dalarak yukarısındaki kuleye tırmanmaya başladı ve buraya sancak dikti. İkinci şanssızlık olmasa belki Türkleri püskürtebilirlerdi. Fakat yakın mesafeden atılan bir kurşunun göğüs zırhını delmesiyle Giustiniani ağır yaralandı. Istırap içinde kıvranırken cesareti kırıldı ve savaş meydanından uzaklaştırılması için yalvardı. Hiç kimse, imparatorun yakarışları bile onu kararından caydıramadı. “Kardeşim” diye haykırdı Konstantin, “Yiğitçe savaş! Bizi bu zor zamanda terk etme. Şehrimizin kurtuluşu sana bağlı. Yerine geri dön. Nereye gidiyorsun?”</p>
<p>Giustiniani buz gibi bir sesle ”Tanrı’nın bu Türkleri götüreceği yere” diye karşılık verdi. Ardından iç kapı açıldı, adamları da Giustiniani’yi şehrin sokaklarından geçirerek Haliç’e indirdiler ve orada bir Ceneviz gemisine taşıdılar.</p>
<p>Cenevizli birlikler komutanlarının gittiğini görünce donakaldı. Birçoğu savaşın kaybedildiği sonucuna vararak onu izlediler. Arkası moral bozukluğu ve panik oldu. Bundan yararlanmak fırsatını kaçırmayan Mehmet, “Şehir bizim!” diye bağırarak yeniçerilerinin Ayos Romanos Kapısı’na son bir gayretle saldırıda bulunmalarını emretti. Saldırının başında Ulubatlı Hasan adında Bursalı bir dev vardı. Arkadaşlarının desteğiyle dövüşe dövüşe surun tepesine tırmandı ve sonunda İslam’ın bayrağını ana hücum noktasına dikmeyi başardı. Bu Osmanlı askerlerinin moralinde bir patlama etkisi yaptı. Tüyler ürpertici bir görüntüydü.</p>
<p>Sancağı dikmesinin üzerinden birkaç dakika geçmişti ki Hasan dizüstü düşürüldü ve arkadaşlarının yarısıyla birlikte öldürüldü. Fakat hayatta kalanlar sancağı bırakmadılar. Çok geçmeden onlara katılan başka yeniçeriler, Rumları oradan uzaklaştırdılar ve aşağıda da onları öldürdüler. Böylece birçok yeniçeri iç sura ulaştı ve bir direnişle karşılaşmadan buna tırmandılar. Aynı dakikalarda arka kapının yukarısındaki kulede de Türk bayrakları dalgalanıyordu ve artık “Şehir alındı!” naraları atılmaya başlamıştı.</p>
<p>İmparator bu arada dörtnala Kerkoporta kapısına gidiyordu. Ama burada karışıklık almış başını yürümüştü. Kapıyı kapamak için artık çok geçti, Türkler içeri akıyordu, üstelik onlara direnecek pek az Cenevizli kalmıştı. Konstantin bunun üzerine Ayos Romanos Kapısı’ndaki ana çarpışmaya geri dönmeye karar verdi. Binlerce Türk buradaki gediklerden içeri akıyordu. Rumları toparlamak için yapılan son denemeden sonra imparator savaşın kaybedilmiş olduğunu gördü. Her şeyin bittiğine inanan adamları artık emirlerini dinlemiyordu. Konstantin daha fazla direnmenin anlamsız olduğunu görünce “Şehir zapt edildi, ama ben hâlâ hayattayım,” diyerek atından indi, üstündeki nişanları koparıp attı, içeri akan yeniçerilerin arasına daldı ve kılıç darbeleriyle yere yığıldı. Cesedi de dağ gibi cesetlerin arasına gömülüp kayboldu.</p>
<p>Böylece zafer kazanmış Türk askerleri şehir kapısından geçtiler. Dört bir yana dağılarak şehir sokaklarında önlerine çıkan herkesi öldürmeye başladılar. Kentte yaşanan ilk kıyımı ateşleyen şey korku ve öfkenin bir karışımıydı. Kendilerini ansızın dar sokaklardan oluşan bir labirentte bulan Osmanlı askerlerinin aklı karışmıştı ve üstlerine endişe çökmüştü. Daha büyük ve kararlı bir orduyla karşılaşmayı bekliyorlardı. Bunun yanı sıra haftalardır çekilen acılar ve Rumlar tarafından mevzilerden yağdırılan aşağılamalar da acımasızlaşmalarına yol açmıştı. Korkmalarına gerek kalmadığını görünce İslami âdet gereği şehri yağmalamaya giriştiler. Kent şimdi teslim olmamanın bedelini ödeyecekti.</p>
<p>İlkin yaygın bir korku yaratmak amacıyla önlerine çıkan herkesi öldürdüler. Sonra kiliseleri ve manastırları boşaltmaya başladılar. Haçlar yere çalındı, azizlerin mezarları kırılarak açıldı ve gömü arandı. Kabirlerin içindekiler parçalandı ve sokaklara saçıldı. Kilise hazineleri ve kutsal eserler at arabalarına yüklenip götürüldü. 1100 yıllık Konstantinopolis birkaç saat içinde büyük ölçüde yok olmuştu. El değmemiş tek bir köşe bile kalmadı.</p>
<p>Elbette sıra insanlara da geldi. İslami yasalar gereğince adamlar, kadınlar ve çocuklar köle edildi. En güzel kızları ve oğlanları kimin alacağı konusunda kavgalar çıktı. İnsanlar mahzenlere ve su sarnıçlarına saklandı. Savunanların ordusundan geriye kalanların bir kısmı limana doğru kaçtı. Bazıları ise Hristiyan gemilerine binerek kurtulmayı başardı. Felaketin haberini gemisindeyken alan Giovanni Giustiniani-Longo ise, Sakız Adası’na ulaşmayı başardı ama kısa süre sonra öldü. Kardinal lsidor, köle kılığında Galata’ya kaçtı. Venedik filosu kumandanı Antonio Diedo da birkaç gemisiyle birlikte Ege Denizi’ne ulaştı. Keşiş kılığında kaçarken ihanete uğrayan Şehzade Orhan ise yakalanıp idam edildi. Onun dışındaki binlerce Rum, panik içindeki erkekler, kadınlar, çocuklar, rahibeler ve keşişler büyük Ayasofya Kilisesi’ne sığındı. Kilisenin masif bronz kapıları kapatıldı ve sürgülendi.</p>
<p>Dev tapınak sadece bir saat içinde sayılması olanaksız bir kalabalıkla dolup taşmıştı. Buradaki Hristiyanlar batıl bir inanca güvenerek, Türkler Konstantinos Sütunu’na ulaştığında gökten bir meleğin ineceğine, sütunun dibinde oturan fakir bir adama bir kılıç verip “Bu kılıcı kuşan ve Tanrı’nın halkının intikamını al!” diyeceğine inanıyorlardı. Bunun üzerine düşman dönüp kaçmaya başlayacak, Bizanslılar peşlerine düşüp onları yalnızca Konstantinopolis’ten değil, Anadolu’dan da sürecek, İran sınırına, Monodendrion Ağacı’na kadar kovalayacaklardı.</p>
<p>Derken Osmanlı askerleri Ayasofya’ya vardılar. İçerideki cemaat kendilerini kurtaracak bir mucize olması için dua ediyordu. Askerler kapıları kapalı bulunca baltalarla parçaladılar. Bizans’ın tam olarak öldüğü an bu olsa gerekti çünkü XI. Konstantin dışında her imparator orada taç giymişti. 1123 yıl sonra Rumlar için en kutsal olan da sonunda düşmüştü.</p>
<p>Osmanlı askeri içeriye dalınca büyük kalabalıktan bir korku feryadı koptu. Fakat pek az kan döküldü. Papazlar mihrabın başında ilahiler okumaya devam ederken, dua edenlerin çoğu Osmanlı kampına götürüldüler. Askerler burada en güzel kızları, delikanlıları ve zengin giyimli dokuz senatörü köle yapmak için aralarında kavga ediyorlardı. Tutsaklar belli bir yere götürülüp güvence altına alınınca ikinci hatta üçüncü ödül için dönüyorlardı.</p>
<p>Ardından askerler dikkatini kiliseye yöneltti. İkonaları parçalayıp çerçevelerindeki değerli metalleri aldılar. Kutsal yadigarları, altın ve gümüş gibi maddelerden yapılma tasları çuvallara doldurdular. Bunları başka eşyalar; zincirler, kollu şamdanlar, lambalar, mihraptaki örtüler ve imparatorun tahtı izledi. Kısa zaman içinde o görkemli kiliseden eser kalmamıştı.</p>
<h4><strong>5.23- Sultan Mehmet’in Şehre Girmesi</strong></h4>
<p>Mehmet sabah saatleri boyunca surların dışındaki kampında kaldı ve kentin yağmalanmasıyla ilgili haberleri bekledi. İlerleyen saatlerde kaos ortamı yatışır gibi olunca ve biraz düzen sağlanınca Konstantinopolis’e zafer girişini yapmaya karar verdi. Önünde neredeyse iki aydır ordugah kurduğu kentin kapıları şimdi ardına kadar açıktı. Vezirleri, beylerbeyleri, uleması, kumandanları ve hassa askerleri yaya olarak kendisine eşlik ediyordu. Süvariler kemerli kapıdan koşumlarını şakırdatarak girerken İslam’ın yeşil bayrağıyla sultanın kırmızı sancağı başları üstünde dalgalanıyordu.</p>
<p>Mehmet şehre ilk adımını attığında durdu ve Allah’a şükretti. Ardından dönüp sayıları on binlerce olan askerlerini kutladı: “Fetihleriniz daim olsun! Allah’a şükürler olsun! Sizler Konstantinopolis fatihlerisiniz!” dedi. Mehmet’in Türkler tarafından her zaman adıyla birlikte anılacak olan “Fatih” adını aldığı ve Osmanlı İmparatorluğu’na tamamen hakim olduğu ikonik an işte buydu. Büyük fatih sadece 21 yaşındaydı.</p>
<p>Bu ikonik andan sonra Mehmet, İmparator Konstantin’in öldüğünü öğrendi. Cesedinin aranmasını emretti. Sonunda bir Türk, Ayos Romanos Kapısı’ndaki ceset yığınında imparatora benzer birini gördüğünü bildirdi ki bu kişi sonradan büyük bir ödül alacaktı. Bu haber değerlendirilince, imparator mor ayakkabılarından tanındı. Başı kesildi ve aynı gün Augustaeum Sütunu’na konuldu. Orada geceye kadar bırakılarak, Bizanslılara artık bir hükümdarları olmadığını kanıtladı. Kısa süre sonra ise tahnit edilerek değerli bir mücevher kutusunun içine konuldu ve Müslüman hükümdarlar arasında elden ele gezdirildi. İslam’ın gölge Bizans imparatorluğu karşısında kazandığı zafer bu şekilde az ve öz olarak ilan edildi.</p>
<p>Bundan sonra Fatih Sultan Mehmet, onlar benimdir dediği yapıların durumunu görmek için kent merkezine doğru ilerlemeye koyuldu. Hagios Apostoloi kilisesini, heybetli Valens su kemerini geçti. Gördükleri karşısında biraz durgunlaştı. Fethettiği yer o hayallerde anlatılan görkemli Konstantinopolis’ten ziyade bir harabeyi andırıyordu. Denetim dışına çıkan ordu kentin kumaşını oluşturan yapıların dokunulmadan bırakılması yönündeki fermanı dikkate almamıştı. Şehir inanılamayacak derecede tahrip edilmişti. Mehmet “Böyle bir şehri yağma ederek harabeye çevirdik” dedi. Her ne kadar ordusuna üç günlük talan sözü vermişse de bu iş tek bir gün içinde etkili şekilde halledilmişti. Daha büyük bir yıkımı önlemek için sözünü geri aldı ve yağmanın ilk gün gece yarısı bitirilmesi emrini verdi. Sonra da Justinianus sütununu geçip Ayasofya Kilisesi’nin yolunu tuttu.</p>
<p>Kentin merkezine demirlemiş fevkalade büyük bir gemi gibi duran ulu Ayasofya kilisesi zamanının en görkemli yapısıydı. Bütün Avrupa’daki en büyük binaydı. Büyü gücüyle havada durur gibi algılanan kubbesi görenler için anlaşılmaz bir mucizeydi. Kapladığı hacim öylesine büyüktü ki, ilk kez görenler kelimenin tam anlamıyla konuşmaktan aciz kalırdı. Altın varaklı mozaikle süslü 16.200 metrekarelik tonozları öylesine göz alıcıydı ki aşağıya dökülen altın ışık seli, insanların gözlerine vurup onları neredeyse bakmaya korkar hale koyardı. Renkli mermerlerinin zenginliği insanı bir vecd haline sürüklerdi. Bu mabedde Tanrı sanki insanlar arasında ikamet ediyor gibiydi.</p>
<p>Mehmet kilisenin kapısında atından indi, eğilip yerden bir avuç toprak aldı ve toprağı Allah’ın karşısında bir tevazu nişanesi olarak başından aşağı serpti. Kiliseye girince hemen mihraba doğru yürüdü. Gördükleri karşısında hem hayrete hem de dehşete düşmüştü. Yapı muazzamdı ama mahvedilmişti. Hatta o sırada bir Türk askerinin yerdeki mermer döşemeyi parçaladığını gördü. Sultan, ona dönerek niçin yerleri tahrip ettiğini sordu. Asker, “Dinimiz adına,” diye yanıt verdi. Bu aymazlık karşısında öfkelenen sultan ona kılıcıyla vurarak, “Senin için hazinelerle tutsaklar yeter de artar bile. Şehrin binaları benimdir,” dedi. Asker ayaklarından tutularak sürüklendi ve dışarı atıldı.</p>
<p>Hâlâ köşelere büzülmüş birkaç Rumu ve papazı serbest bıraktıktan sonra Mehmet kilisenin camiye dönüştürülmesini emretti. Bir Müslüman din görevlisi vaiz kürsüsüne çıkarak dua okudu. Sultanın kendisi de mihrabın basamaklarını çıktı ve onu zafere ulaştıran tek Tanrı olan Allah’a biat etti. Binadan dışarı çıktığında sokaklar sakindi, düzen kurulmuştu.</p>
<p>Sultan akşama doğru atının üstünde meydanın diğer ucunda bulunan harap durumdaki imparatorluk sarayına kadar gitti. Orada arşidük Lukas Notaras’ın getirilmesini emretti. Onu azarlayıp, teslim olmadığı için çok sayıda insanın ölmesinden ve esir düşmesinden sorumlu olduğunu söyledi. Notaras, savunanların teslim olmasını sağlama yetkisinin ne kendisinde ne de imparatorda bulunmadığını ifade etti. Bunun özellikle imparatorun kendisini direnmeye teşvik eden mektuplar almasından sonra iyice olanaksız hale geldiğini söyledi. Sultan, sadrazamı Halil Paşa’nın kastedildiğini hemen anladı. Zaten onun bir takım entrikalar çevirdiğinden uzun süredir şüpheleniyordu. Hatta neredeyse onun yüzünden kuşatmayı kaldıracaktı.</p>
<p>Mehmet Notaras’a iyi dileklerde bulundu, ailesinin her üyesine bin akçe verdi, onu şehir idare kurulunun başına geçireceğine söz verdi ve yüce gönüllülükle sarayına geri gönderdi. Konuşmaları sırasında ismi geçen bütün devlet ve saray görevlilerinin adlarını yazarak, bulunmaları için ordugahlara ve gemilere adamlar gönderdi. Her birinin özgürlüğünü biner akçeye satın aldı.</p>
<p>Ertesi gün, 30 Mayıs 1453’te, boş sokaklarda bir ölüm sessizliği vardı. Evlerin içinde yağmacılar hala iş başındaydı. Mehmet imparatorluk sarayının yakınında bir şölen tertip edilmesini emretti. Ardından arşidük Notaras, hasımlarının nefretinin kurbanı oldu. Hasımları sultanı ona karşı kışkırtmıştı. Öfkelenen sultan, bu iddialara inanarak Notaras’ın çocuklarının rehin alınmasını istedi. Notaras buna karşı çıkınca Mehmet kendisini iki oğluyla birlikte idam ettirdi. Sonra, kendisine yalan söylendiğini ve aslında Notaras hakkındaki iddiaların asılsız olduğunu öğrenince bu defa hain ve fesat yalancıları da idam ettirdi, geri kalanları da görevlerinden aldı. Şehrin savunulmasına katkıda bulunmuş bazı önde gelen Hristiyanlar da aynı akıbete uğradı. Tutsaklardan 47 Venedikli soylusu ise, Zağanos Paşa sayesinde, büyük fidyeler ödeyerek canlarını ve özgürlüklerini satın almayı başardılar. Bunların çoğu, şöhretlerine ve mevkilerine göre, bin ila iki bin düka ödedi.</p>
<p>Ganimetler muazzamdı: Binlerce tutsak, pahalı giysi ve kumaşlar, altın, gümüş ve değerli mücevherler vardı. Bu mücevherlerin değerinin farkında olmayan yeniçeriler, bunları yok pahasına sattı. En nadide ve değerli kitaplar, kimse onlara beş para ödemediği için, yığınlar halinde yakıldı. Yabancı yerleşim merkezleri, özellikle de İtalyan kıyı devletleri Ancona, Amalfi, Cenova ve Venedik büyük maddi zarara uğradı. Yalnızca Venedikliler’in kaybının 200 bin altın olduğu tahmin ediliyor. Türkler, yıllar sonra bile aralarındaki zengin insanların, Konstantinopolis yağmasına katılmış kişiler olduğunu söylüyordu.</p>
<p>Mehmet üçüncü gün şehirdeki bütün ölülerin yakılmasını ve şehrin temizlenmesini buyurdu. Sonra, kurmaylarına artık halka taarruz edilmeyeceğini ve bu emre itaat etmeyenlerin ölüm cezasına çarptırılacağını bildirdi. Halkın da emirlere itaat etmesini salık vererek:</p>
<p>“Bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız,” dedi.</p>
<p>Ardından Osmanlı Donanması ganimetin büyük kısmıyla birlikte üssüne geri döndü. Ganimet öyle fazlaydı ki gemiler hazinelerin ağırlığıyla neredeyse batacak haldeydi.</p>
<p>29 Mayıs sabahı kaçan gemiler kentin düşüş haberini hemen Batı’ya taşıdı. Haziran ayı başında Girit’e ve Eğriboz’a ulaşan gemiler kötü haberi verdi. Adalar dehşete boğuldu. Bir keşiş, “Bundan kötü bir şey ne olmuştur ne de olacaktır,” diye yazıyordu. Eğribozdaki balyos halkın adayı topyekun terk etmesini güçlükle önledi. İvedilikle Venedik senatosuna bir mektup gönderdi. Panik dalgası Akdeniz havzasına denize atılmış kocaman bir kayanın yaydığı dalgalar gibi yayıldı.</p>
<p>Haber Avrupa anakarasına 29 Haziran 1453 günü ulaştı. Venedik haberi öğrenince büyük bir kedere ve şaşkınlığa düştü. Çoğu insan yenilmez kentin düşebileceğine önce inanmadı ama haberin doğruluğu teyit edilince sokaklar yasa boğuldu. İnsanlardan büyük bir feryat, ağlama ve inleme koptu.</p>
<p>Roma, olayı 8 Temmuz’da öğrendi. Bütün kaynaklara göre, Papayla kardinaller haberi alınca yıkıldı. Bir tarihyazıcı, “Türklerin Konstantinopolis’i aldığı gün güneş karardı,” diyecekti. Papa V. Nicolaus, İtalyan güçlere elçiler gönderip, kendi aralarında çekişmeyi bırakarak kafirlere karşı güçlerini birleştirmenin zamanının geldiğini söyledi. Haber bir atın dörtnala yol alması gibi bütün Avrupa’ya yayılıyordu. İtalya’dan Fransa’ya, İspanya’dan Portekiz’e, Benelüks’e, Sırbistan’a, Macaristan’a, Polonya’ya ve daha ötelere yayıldı. Danimarka ve Norveç kralı I. Christian Mehmet’i denizden yükselen bir “Kıyamet Canavarı” olarak tarif ediyordu. Duyulan dehşet halk arasında yalan yanlış söylentileri yaratıp büyüttü. 6 yaşın üstündeki herkesin katledildiği, 40 bin kişinin Türkler tarafından kör edildiği, tüm kiliselerin yıkıldığı ve sultanın bu kez de İtalya’yı işgal etmek için büyük bir güç toplamakta olduğu konuşuluyordu. Türklerin Hristiyanlığa saldırılarında nasıl ateşli olduklarını vurgulayan sözler Avrupa’da yüzyıllar boyunca yankılanacaktı.</p>
<p>İslam dünyasında ise haber dindar Müslümanlar tarafından büyük sevinçle karşılandı. Fatih’in gönderdiği zafer mektupları ve elçiler İslam dünyasının önde gelen hükümdarlarına ulaştığında Mehmet çok büyük saygınlık kazandı.</p>
<p>Dünya tarihinde kendisine cihan fatihi diyebilecek çok az insan yaşadı. Mehmet kesinlikle bunlardan biriydi. Pek çok bakımdan dünya tarihini değiştirdi. Konstantinopol’ün fethiyle tarihte bir dönüm noktasına varıldığını herkes biliyordu. Bu bir devrin sonuydu. Olayın batı dünyasında yarattığı moral bozukluğu, Konstantinopolis’in tek başına ülkelerden bile daha önemli olduğunu göstermişti. Hristiyanlar, Müslüman akınlarını kendilerinden koruyan bu büyük seti artık kaybetmişlerdi.</p>
<p>İşte 54 gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayıs’ta yapılan dört büyük taarruzla fethedilen, Doğu Roma İmparatorluğu’nun 1125 senelik baş şehri olan Konstantinopolis, 29 Mayıs 1453 günü böylece Türklerin oldu. Kızılelma artık Mehmet’indi. Konstantinopolis’in Osmanlılar tarafından fethi tarih sahnesinde o kadar önemli bir olaydı ki birçok tarihçi ileride 1453 yılını Orta Çağ’ın kapanıp Yeni Çağ’ın başladığı yıl olarak tanımlayacaktı.</p>
<p>Gerçekten de öyleydi. Artık Dünya bambaşka bir yerdi. Surların devri sona ermiş topların devri başlamıştı. Ve Sultan Mehmet de bambaşka bir kimlik kazanmıştı. O artık sadece Sultan Mehmet değil, Fatih Sultan Mehmet’di. Sultanü’l Berreyn ve Hakanü’l Bahreyn’di. Yani iki karanın ve iki denizin hükümdarı. Ama hepsinden önemlisi o kendisini Kayser-i Rum olarak ilan etmişti. Yani, Romalıların Sezar’ı, Hristiyanların yeni imparatoru. Ama bu ünvanı gerçekten hak etmesi için fetihlerini sürdürmeli eski Roma’ya kadar ilerlemeliydi. Öyleyse daha yapılacak çok iş vardı. Fetihler çağı başlamıştı…</p>
<h2><strong>6- Fetih Sonrası Batı’nın ve Konstantinopolis’in Durumu</strong></h2>
<p>Konstantinopolis’in kaybedilmesi bütün Batı Hristiyanları için acı bir darbe oldu. Şehri kurtarmak için pek bir şey yapmamış olan ülkelerden feryatlar yükseldi; kederi daha da artıran, son dakikadaki bir yardım girişiminin fiyaskoyla sonuçlanması oldu. Venedik kadırgalarından oluşan bir Papalık Donanması Ege kıyılarından daha öteye ulaşmayı başaramamıştı. Ama artık çok geçti. Hıristiyanlığın son kalesi yıkılmıştı. Bu felaket hiç kuşkusuz Batı uygarlığının kendisini tehdit ediyordu. Şehrin düşüşünün Batı dünyasında doğurduğu duygular bunlardı.</p>
<p>Tehdidi en fazla hisseden ülke İtalya’ydı. Batı’nın kaderini tamamen bir kenara atıp yalnızca kendi çıkarlarını düşünen Venedik, genç Osmanlı sultanıyla görüşmelere başlayan ilk Avrupalı güç oldu. Bu görüşmeler öyle başarılı geçti ki, sultan İstanbul’a bir balyos atanmasına bile izin verdi.</p>
<p>Venedik’ten sonra bu konuyla en fazla ilgili İtalyan devleti olan Cenova, ilk başta bu korkunç habere inanmak istemedi. Ama haber kısa süre sonra doğrulandı. İç çekişmelerle ve Napoli’yle yapılan savaşla zayıflamış olan, Doğu Akdeniz ve Ege’deki topraklarını yitirmekten korkan Cenovalılar, Hristiyan ülkeler arasında barış fikrini yaymaya çalıştılar ama pek başarılı olamadılar.</p>
<p>Bununla beraber diğer Hristiyan ülkelerde de karışıklıklar baş gösterdi. Bizans’ın yıkılması bazı Batılı devletleri birbirine düşürürken bazılarını yakınlaştırdı. Osmanlılara karşı büyük bir Haçlı seferi düzenlenmesi fikri ortaya atıldı fakat bu fikirler havada kaldı. Bir ülke Osmanlı İmapratorluğu’na ne kadar uzaksa, Hristiyan dünyasına yönelik tehdidi o oranda az önemsiyordu. Papalık bütün Hristiyan ülkelerini kendi aralarında barış yapmaya ve Osmanlılar’a karşı ortak bir Haçlı seferi başlatmaya ikna etmeye çalıştı ama çabaları boşunaydı. Hesapta bütün Batılı hükümdarlar, Osmanlılara karşı düzenlenecek bir Haçlı seferine katılmaya hazır olduklarını bildirdiler. Ama bunlar boş sözlerdi. Hiçbiri gerekli adımları atmadı.</p>
<h4><strong>6.1- Fatih’in Edirne’ye Dönüşü ve Çandarlı Halil’in Sonu</strong></h4>
<p>Mehmet fetihten sonra Konstantinopolis’te 23 gün geçirdi. Edirne’ye ancak 21 Haziran 1453’de döndü. Yanında aralarında Bizanslı kadın ve genç kızların da oluduğu bol miktarda ganimet getirmişti. Esirler arasında bulunan, Notaras’ın dul karısı, yolda Misinli köyü yakınlarında ölünce oraya gömüldü.</p>
<p>Sadrazam Halil Paşa’nın da sonu gelmişti. Mehmet zaten ona karşı gizliden gizliye kin ve şüphe besliyordu. Konstantinopol’ün fethi sırasında sergilediği tutumlar nedeniyle fetihten üç gün sonra Halil’i görevinden azletti. Ayrıca Halil’in Bizanslılardan rüşvet aldığından da uzun süredir şüphelenmekteydi. Şehir düştükten sonra Bizans megadükü Lukas Notaras’ın, Çandarlı Halil’in Bizans’la hep iletişim içerisinde olduğunu padişaha söylemesi üzerine şüpheler kuvvetlendi, sadrazamın mallarına el konuldu ve zindana atıldı.</p>
<p>Yedikule Zindanları’na kapatılan Çandarlı Halil Paşa, zindandaki ilk günlerinde nazik muamele gördü. Kendisinden önce idam edilmiş başka bir sadrazam olmadığı ve ailesi kısa aralıklarla 154 yıldır iktidarda olduğu için son ana kadar idam edileceğine inanmadı. Ancak Edirne’ye nakledildikten sonra, hapisliğinin kırkıncı gününde, 10 Temmuz 1453’te idam edildi. 120 bin dükalık nakdine devlet hazinesi el koydu. İki yardımcısı Yakup Paşa ile Mehmet Paşa’nın da malına mülküne el kondu. Halil’in arkadaşlarının, onun ardından yas tutması yasaklandı. Mehmet’in içi sonunda rahatlamıştı.</p>
<p>Halil, sultanın sarayında sadrazamlık görevini peş peşe yerine getiren Çandarlı ailesinin dördüncü üyesiydi. Onun ölümüyle II. Mehmet kendi otoritesini pekiştirmiş oldu. Böylelikle hanedanına rakip aile bırakmamış oluyordu. Artık herkes sadece genç sultana boyun eğecekti. Mehmet, babasının zamanında görev yapan eski Osmanlı rejiminin diğer vezirlerini de işlerinden almıştı. Bundan böyle etrafında yalnızca giderek gelişen devşirme sınıfından danışmanlar bulunduracaktı. Böyleleri doğrudan sultanın lütufuna bağımlı olduklarından Mehmet taleplerini yerine getireceklerine güvenebilecekti. Yeni sadrazamı Zağanos Paşa da Arnavut kökenliydi. Ayrıca Sultan Mehmet, artık divan toplantılarına katılmamaya ve halkla teması eskiye nazaran düşük tutmaya karar verdi. Osmanlı padişahlarının halktan kopuk yaşamı başlamış oldu.</p>
<h4><strong>6.2- Fetih Sonrası Konstantinopolis’in Adının Değişimi ve Başkent Oluşu</strong></h4>
<p>Sultan 1453 sonbaharı ve kışını başkent Edirne’de geçirdi. Kafasında artık yeni başkentin Konstantinopolis olması fikri vardı. Fakat önce oranın ihya edilmesi ve cazip bir yaşam merkezi haline getirilmesi gerekiyordu. Bizans imparatorlarının sarayları enkaz halinde oldukları ve yetersiz kaldıklarından Fatih, ilk iş olarak bugün Eski Saray olarak bildiğimiz yeni sarayının, Sarây-ı Atîk-i Âmire’nin inşasına başlanması emrini verdi. Bunun için şehrin en güzel birkaç mekanından biri olan günümüzde Beyazıt Meydanı olarak bilinen yeri seçti.</p>
<p>Eski Saray’ın inşası dört yılda tamamlanacaktı. Oldukça geniş bir araziye kurulmuş, yüksek bir duvarla çevrelenmişti. Bu araziye her türden bina yapılmıştı. Sultanın Edirne’den gelerek yerleşeceği bu saraya daha kolay ulaşılması için bir dizi taş döşeli yeni sokak oluşturulmuştu. Fatih bütün bunlarla ve diğer inşaatlarıyla saltanatının kalan yirmi beş yılı boyunca sürdürdüğü seferlerinin arasındaki kış aylarında yakından ilgilendi.</p>
<p>Fetihten sonra Osmanlı devleti artık bir imparatorluk olmuştu. Konstantinopolis ise imparatorluğun dördüncü başkenti ilan edildi ve Konstantin’in kenti anlamına gelen Konstantinopolis ismi Arapça versiyonu olan Konstantiniyye ile değiştirildi. 1923 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne kadar resmi olarak bu ad kullanımda kaldı. Zamanla İstanbul ismi de resmi belgelere girdi ve sıkça kullanılmaya başlandı. Sonunda şehrin Türkçede en yaygın bilinen adı oldu ve diğer adlandırmalar kullanımdan kalktı. Fakat Batılılar tarafından Konstantinopolis adı kullanılmaya devam edildi.</p>
<p>En sonunda 1928’de Latin harflerine geçilmesi sonrası, kentin Türkçe adının Latin harfleriyle yazılmış hali İstanbul, uluslararası kullanıma girdi. İstanbul, kentin uluslararası adı ilan edildikten sonra “Konstantinopolis” adının mektuplarda ve uluslararası alanlarda kullanılması yasaklandı.</p>
<h4><strong>6.3- Kozmopolit Bir Osmanlı İmparatorluğu Yaratmak</strong></h4>
<p>Mehmet mutlak bir güce sahip olmak ve bir dünya fatihi olarak Büyük İskender’le Julius Sezar’ın başarılarıyla yarışmak hatta onları geçmek istiyordu. Kendisini, fetihleri dünyanın sınırlarına erişecek Müslüman İskender ve kafirlere karşı cihat yürüten gazi savaşçı olarak düşünüp onunla benzeş ikiz kabul etmişti. Batı’ya meydan okuyarak iki ülkeyle iki denizin: Rumeli’ye Anadolu’nun, Akdeniz’le Karadeniz’in hükümdarı olmuştu. İstanbul’u fetheden sultan, dünyanın en büyük Müslüman hükümdarı olarak görülüyor, hayranlık ve saygı uyandırıyor, kutsal bir misyonu yerine getiriyordu. Hanlığı, Gaziliği ve Sezarlığı kendisiyle özdeşleştiren ve Türk, İslam ve Bizans geleneklerini temsil eden evrensel bir hükümdar olarak bu şehri bir tek dünyanın ve bir tek imparatorluğun merkezi yapmalıydı.</p>
<p>Üstlendiği görev Bizans İmparatorluğu’nu yok etmek değil, onu yeni bir Osmanlı modeline göre diriltmek, eski görkemini yeni baştan imar etmek ve yeniden canlandırmaktı. Bu, İslamın hem dünyevi hem de dinsel yönetimindeki bir imparatorluk olacaktı. Ama aynı zamanda tıpkı Bizans gibi kozmopolit bir imparatorluk olacak, halkları birbiriyle düzen ve uyum içinde yaşayan bütün ırkları ve inançları içerecekti. Son imparatorun düşüşünden beri, kiliseyle devlet tek bir otorite oluşturmuyordu. Hristiyan Kilisesi şimdi İslam devletine tabi ve bir vergi ödemekle yükümlüydü. Ama bunun karşılığında halkı ibadet özgürlüğünü ve kendine özgü kurallarını ve âdetlerini koruyacaktı.</p>
<h4><strong>6.4- Fetih Sonrası Cenevizlilerin Durumu</strong></h4>
<p>Genç sultan bu ideallerini gerçekleştirebilmek için tebaasındaki bütün kullarının durumuyla yakından ilgilendi. Önce 2 Haziran’da Galata’daki Cenevizlilerle görüştü. Deniz tarafında bulunanlar hariç Galata surlarının yıkılmasını emretti. Oradaki Cenevizli sakinlerin ve mallarının listesi çıkarıldı. Deniz yoluyla kaçanların evlerine girildi ama yağmalanmadı. Üç ay içinde geri dönmeyenlerin mallarının devlet hazinesine geçeceği ilan edildi.</p>
<p>29 Mayıs 1453’te, Galata’daki Cenevizlilerin podestası olan Angelo Lomellino, sultana şehrin anahtarlarını göndermişti. 1 Haziran’da, Galata sakinlerinin hakları ve özgürlükleri, Yunanca yazılmış resmi bir anlaşmayla onaylandı. Taslağı Zağanos Paşa tarafından yazılmış ve imzalanmış olan bu ferman, Galata halkının can ve mal güvenliğini teminat altına alıyordu.</p>
<p>Cenevizlilerin erkek çocukları yeniçeriler arasına katılmayacaktı. Türk asker ve sivillerin Galata şehrine girmesi yasaklandı. Kiliselerine ve mezheplerine karışılmayacaktı. Ama yeni kiliseler yapmaları ve çanlar çalmaları yasaklandı. Cenevizli sakinlerin serbestçe ticaret yapmasına izin verildi. Fakat Cenova’dan gelen tacirler vergi ödemek zorundaydı. Vatandaşlar da cizye vergisine tabii idi. Ticarette geleneklere, kanunlara ve adalete uyulup uyulmadığını denetleyecek bir yetkili seçmekte özgürdüler. Silahlarını, toplarını ve cephanelerini teslim etmek, ayrıca surların yıkılmasına yardım etmek zorundaydılar.</p>
<h4><strong>6.5- Hristiyanlar İçin Yapılan Çalışmalar</strong></h4>
<p>Artık Müslüman hakimiyetinde olan İstanbul’da dinsel azınlıkların statüsünü tasarlamak gerekiyordu. Bu insanlar, milletler şeklinde organize edilmiş reayalar ve merkezi güce karşı sorumlu bir dini liderin yönetimi altında kendi yasalarıyla âdetlerini muhafaza eden topluluklar olacaklardı. Fethedilmiş bir halk olarak birinci sınıf yurttaşlık veya siyasal özgürlük ayrıcalığına sahip olamayacaklardı. Fakat barışın ve refahın nimetlerinden yararlanma fırsatları bu sınırlar dahilinde asla zarar görmeyeceği gibi, giderek genişleyen ticaret alanında fazlasıyla artacaktı. Mehmet şimdi İslam otoritesini temsil eden ulemanın yanı başında İstanbul surlarının içinde Rum Ortodoks Patriği, Ermeni Patriği ve Yahudi Hahambaşısı’nın yer almasını istiyordu.</p>
<p>Kayser-i Rum, şehrin içindeki en büyük, en zengin ve en kültürlü Müslüman olmayan topluluğu temsil eden Rumlara karşı oldukça olumlu bir tavır sergiliyordu. Türklerin paylaşmadıkları endüstri, ticaret ve denizcilik alanlarındaki becerileri sayesinde imparatorluğu için büyük yararları olabileceğini net olarak görüyordu. Ayrıca Rumların bilimine de saygısı vardı. Eğitimi kapsamında Yunan tarihi hakkında bilgi sahibi olmuştu.</p>
<h4><strong>6.6- Rum Ortodoks Kilisesi’nin Yeni Patriği</strong></h4>
<p>Fatih böylece vakit kaybetmeden Rum Ortodoks Kilisesi’ne yeni bir Patrik bulmaya girişti. Patriklik tahtının son sahibi 1451’de İtalya’ya kaçtığından istifa etmiş sayılıyordu. Sultan burada zekice bir hamleyle büyük ün sahibi olan keşiş Gennadios’u seçti. Gennadios, şehrin kurtarılması için son çare olarak önerilen Ortodoks Rum ve Katolik Roma kiliselerinin birleşmesine karşı çıkanların başını çekmişti, dolayısıyla da Batı’daki Katolik Hristiyanlarla entrikaya girişme olasılığı zayıftı.</p>
<p>Gennadios, sultanın huzuruna çıktığında engin bilgisiyle onu çok etkiledi. Sultan da ona büyük saygı gösterdi, Patriklik tacını kabul etmeye razı etti ve Ortodoks topluluğuna sağlanacak yasaların maddelerini onunla tartıştı. Bu yasa Rumlara, en azından prensip olarak, dinsel olsun, dünyasal olsun kendi işlerini müdahalesiz ve rahatsız edilmeden yönetme özgürlüğü garantisini sağlıyordu. Gennadios’un Patrikliğe atanması, sultanın önerisi üzerine usul gereği Ortodoksların ruhani meclisi Kutsal Sinod tarafından onaylandı.</p>
<p>Gennadios 1454 yılının ocak ayında sultanın himayesinde Patriklik tacını giydi. Bizans imparatorlarının yetkilerine sahip olacak ve onların geleneksel tören ritüellerini uygulayacaktı. Gennadios’a makamının alametlerini, giysilerini, asasını ve kaybolan eskisinin yerine gümüş kaplama yeni piskoposluk haçını bizzat sultan sağladı. Sonra onu, “Patrik ol ve şans yüzüne gülsün, dostluğumuza güven, senden önceki Patriklerin sahip oldukları bütün ayrıcalıklardan yararlan,” sözleriyle kutsadı. Gennadios Bizans topluluğu üzerinde mutlak otorite sahibiydi. Ona ayrıca, Fener adlı Rum semtinde kendi sivil mahkemesi ve kendi hapishanesine sahip üç tuğlu paşalık unvanı verildi. Ayasofya şimdi camiye dönüştürüldüğü için, Patriğin takdisi ve makamına oturtulması töreni, Fatih’in patriklik kilisesi olarak hizmet görmesi için özellikle yıkımdan koruduğu Havariyyun Kilisesi’nde yapıldı. Yeni Patrik, sultandan zengin bir altın bağışı aldıktan sonra yine sultanın armağanı olan güzel bir beyaz at üstünde tören alayıyla şehirden geçti, sonra da Havariyyun Kilisesi’ne yerleşti.</p>
<p>Havariyyun Kilisesi fetihten sonra Hristiyanların ibadetine bırakılan birkaç kiliseden biriydi. Diğerleri ise camiye dönüştürülmüştü. Bu arada Ayasofya Kilisesi cami olarak Büyük Ayasofya Camii adı altında adını korudu, yalnızca kubbesinin tepesindeki Haç yerini Mekke’ye bakan bir Hilal’e bırakmıştı. Fatih bir minare eklediği Ayasofya’ya başından itibaren saygıyla yaklaştı. Sanatta insan suretini yasaklayan İslam yasağına rağmen insan tasvirli mozaiklerini korudu.</p>
<p>Bütün bu uygulamalardan sonra yeni Patrik Gennadios, sultana, Papa’nınkine karşı Rum Ortodoks Kilisesi’nin velinimeti ve koruyucusu gözüyle bakmaya başlamıştı. Gücü ve prestiji Bizans’ın son zamanlarındaki öncellerinin hepsininkini aştı. Kuşatma sırasında “Latinler olmaktansa Türkler olsun!” bağırışlarını doğrularcasına ona hemen hemen bir “Rum Papası” statüsü verdi. Kayser-i Rum, gerçekten de kendisine uygun gördüğü bu ünvanın hakkını veriyordu. Gennadios’la yakın bir ilişki kurarak onunla teoloji konularında dostça tartışmalara girişti ve bilgisini artırırken Hristiyan dinine dikkate değer bir ilgi gösterdi. Gennadios onun isteğiyle Ortodoks inancı üzerine Türkçeye çevrilen bir yazı bile yazdı.</p>
<h4><strong>6.7- Fatih’in Din Değiştirdiği Konusundaki İddialar</strong></h4>
<p>Fatih Sultan Mehmet’in tebaasındaki Hristiyan topluluklara gösterdiği ilgi ve ayrıcalıklar Batı’da sultanın din değiştirip Hristiyanlığı kabul edebileceğine dair dindarca umutlara yol açtı. Hatta Mehmet’in Ortodoks doktrinlerinden etkilenmesinden korkan Papa II. Pius, sultanı din değiştirmeye ikna etmek gibi tuhaf bir fikre kapıldı. Bu fikre kapılmasına sebep olan şey, sultanın, Patrik Gennadios’tan Havariler Amentüsü’nün tefsirini istemesi ve patriğin ona 20 bölümlük bir tefsir sunması olabilir. Bu olaydan sonra, sultanın İslamiyet’ten şüphe duymaya başladığı ve içinde Hristiyan dinine yönelik bir eğilim belirdiği söylentisi yayılmıştı. Doğu’dan gelen yolcular, Mehmet’in Hristiyan diniyle yakından ilgilendiğini söyleyip duruyordu. Mehmet’in Hristiyan annesinden, o daha çocukken bu ilginin tohumlarını aldığı, Pater Noster’i yani Göklerdeki Babamız duasını ezbere okuyabildiği, hatta gizlice İslam’ı reddedip Hristiyanlık’a geçmiş olduğu söyleniyordu.</p>
<p>Böyle iddialar, aslında oldukça ciddi ve gerçekçi olan İtalya’daki haber mektuplarında ve Venedikli diplomatların raporlarında bile yer alıyordu. Papa bir yandan bütün Hristiyan dünyasını Hristiyanlık’ın baş düşmanı II. Mehmet’e karşı birleştirmeye çalışırken, diğer yandan da onu İsa’nın öğretisinin İslam’dan daha üstün olduğuna inandırmaya çalışıyordu. Aslında bu çabaların son derece dünyevi sebepleri vardı. Bunların en başta geleni, Papalık’ın ruhani önderliğinde tekrar bir Doğu imparatorluğu kurmaktı.</p>
<p>II. Pius bu amaçları için bir mektup bile kaleme aldı. Sultan Mehmet’e muhtemelen hiç ulaşmayan bu tuhaf mektup aslında Mehmet’in bütün hükümdarlık ünvanlarını ne Papa’nın ne de Hristiyan dünyasının rızası ve iş birliği olmadan aldığının itirafı, Papa’nın zavallı durumda olduğunun kanıtı ve Mehmet’in kudretinin tesciliydi. Mektupta şöyle yazıyordu:</p>
<p>“Küçücük bir ayrıntıyı halledersen dünyanın en yüce, en güçlü, en ünlü insanı olabilirsin. Bunun ne olduğunu mu soruyorsun? Bulman çok zor değil. Aramak için çok uzaklara gitmene gerek yok. Onu her yerde bulabilirsin: Vaftiz olup Hristiyanlık’a geçmen ve İncil’in öğretisini kabul etmen için biraz su (aquae pauxillum). Bunu yaparsan, dünyanın en ünlü ve güçlü prensi olursun. Seni Yunanların ve Doğu’nun yasal imparatoru yaparız. Şiddet yoluyla alıp adaletsizce elinde tuttuğun yerler, doğal hakkın olur. Bütün Hristiyanlar sana saygı duyar. Anlaşmazlıklarında sana başvurur. Zulüm gören herkes, ortak hamileri olarak sana sığınır. Dünyanın her ülkesinden insanlar senden yardım ister. Çoğu sana gönüllü olarak boyun eğer, hükümlerine uyar ve sana vergi öder. Tiranları yenme, iyileri koruma ve kötülerle savaşma görevi sana verilir. Eğer doğru yolda gidersen, Roma Kilisesi sana karşı çıkmaz. Bu ruhani taht, seni diğer krallar kadar sevgiyle kabul edecektir. Hatta onlardan da fazla, çünkü senin konumun daha yüksek. Bu koşullar altında pek çok krallığı hiç savaşmadan ve kan dökmeden, kolayca ele geçirebilirsin… Düşmanlarına asla yardım etmeyiz. Tam tersine, Roma Kilisesi’nin haklarına el koymaya, boynuzlarını öz analarına karşı kullanmaya kalkanlara karşı, senden yardım isteriz.”</p>
<p>Bu gibi yaklaşımlar, kendini Allah’ın kulu ve halifelerin vârisi olarak gören, dolayısıyla da ruhen ve siyasal açıdan İslamla özdeşleşmiş olan sultanı etkileyecek değildi. Bununla birlikte yine de Ortodoks Hristiyan uygarlığının sağlıklı devamını garantiliyordu. Daima Hristiyanlara karşı hoşgörülü olarak kaldı ve babasının yaptığı gibi, Hristiyanlıktan dönenleri ve özellikle kendi açık fikirlerini paylaşanları görevlendirerek onları eski model Müslümanlara tercih etti.</p>
<p>Aslında Kayser-i Rum’un Ortodoks kilisesinin hiyerarşik yapısını korumaktaki amacı onu kendi çıkarları için kullanmaktı. Hristiyanlığın iki büyük bloğunun birleşme ihtimaline karşı bunlardan birini el altında dost olarak tutmak akıllıcaydı. Roma’ya düşmanlığıyla tanınan Gennadios’u bunun için patrik seçmişti. Ayrıca bu kurumun varlığını sürdürmesine izin vererek sivil idarenin o zamanki yetersizliğini bir ölçüde telafi etmiş oluyordu.</p>
<p>Mehmet’in Ortodoks patriğini himayesine almasının bir başka amacı daha vardı: Yalnızca Rumların değil, bütün Doğu Hristiyan aleminin en üst düzey ruhani yetkilisi, yeni düzeni tamamen kabul etmiş oluyordu. Böylece Türklerin Bizans üstündeki egemenliğinin daha başlangıcında, yeni kulların ve cizye vergisi mükelleflerinin direniş gösterme ihtimali tamamen ortadan kaldırılmıştı.</p>
<p>İstanbul’dan kaçan birtakım Bizanslı alimler İtalya’da Yunan kültürünü yayarken, Mehmet de İtalyan danışmanlarının yardımıyla Batı dünyası hakkında bilgi topluyordu. Onların coğrafi ve siyasi durumu, yöneticileri, inançları, çekişmeleri, savaş sanatları ve orduları hakkında öğrenmeye özellikle eğildi. İtalya coğrafyasını çalışıyordu ve elinde üstünde krallıkların ve eyaletlerin yer aldığı bir Avrupa haritası vardı. Hümanist İtalyan danışmanlarının yardımıyla, çalışmalarında kullanmak üzere klasik eserler toplamıştı. Bu kitaplar, fetihten sonra Konstantiniyye’de bulduğu kitaplarla birlikte, saraydaki kütüphanenin temelini oluşturacaktı.</p>
<p>Saraydaki, Fatih’in kütüphanesine ait olduğu kesin olan el yazmaları eleştirel açıdan incelendiğinde, toplanma amaçlarının ne olduğunu açıkça görüyoruz. Klasik kaynak eserleri göz ardı edersek, geri kalanların çoğu Hristiyanlık’tan, Tevrat ve İncil’den bahseden dini kitaplardı. Mehmet, Batı’nın dini olan Hristiyanlıkla tamamen pragmatik nedenlerden dolayı ilgileniyordu. Bu dine meyletmekten ziyade imparatorluğunun yeni tebaasını ve muhtemel düşmanlarını yakından tanımak istiyordu.</p>
<h4><strong>6.8- Yahudilere Tanınan Ayrıcalıklar</strong></h4>
<p>Türkler’in Konstantiniyye’yi ele geçirmesi sırasında kurtulmayı başarabilmiş az sayıda şehir sakini arasında, Balat’ta yaşayan Yahudiler de vardı. Mehmet, Gennadios’ın atanmasından kısa süre sonra ülkesindeki bütün Yahudi cemaatlerine başkanlık yapacak bir hahambaşı seçti. Seçtiği kişi Moşe Kapsali’ydi. Kapsali, saygın bir alimler topluluğunun kurucusu olan, sofu ve bilgili bir adamdı. Sultan, Kapsali’yi imparatorluk divanına bile üye yapmış, onu müftünün yanına oturtarak, patrikten konumca üstün olmasını sağlamıştı. Dahası, Kapsali’ye Türkiye’deki Yahudi cemaatlarine ilişkin birtakım siyasi yetkiler verdi. Yahudiler tarafından ödenecek bireysel ve toplu vergileri belirleyen, bunları toplayacak görevlileri atayan ve gelirleri sultanın hazinesine gönderen Moşe Kapsali’nin bizzat kendisiydi. Ayrıca Yahudi topluluğunun bütün üyeleri üstünde cezai yetkiye ve hahamların atanmasını tasdik etme yetkisine sahipti. Kısacası, Osmanlı imparatorluğundaki Yahudi cemaatinin başı ve resmi temsilcisiydi.</p>
<p>Dönemin Yahudilerinin anlattıklarına bakılırsa, Fatih’in yönetimindeki Osmanlı, Yahudiler için bir cennetti. Oysa Batı Avrupa’da Yahudilere zulmediliyordu. Almanya’dan gelen Yahudi göçmenler, Yahudilerin Türk topraklarında ne kadar el üstünde tutulduğunu görünce büyük sevince kapılıyordu. Serbestçe yaşayıp ticaret yapabiliyorlardı. “Altın peni” vergisi ödemeleri, kazançlarının üçte birini vergi olarak vermeleri gerekmiyordu. Almanya’da doğmuş Fransız kökenli bir Yahudi olan İzak Sarfati, 1454’te Avrupa’daki Yahudiler’e bir genelge göndererek, Hilal’in egemenliğinde yaşayan Yahudilerin Haç’ın egemenliğinde yaşayanlara kıyasla çok daha talihli olduğunu şevkle anlatarak, dindaşlarına “o dev işkence odasını” terk edip Türk topraklarına gelmelerini söylemişti. Gerçekten de sonraki yıllarda Yahudiler Türk cennetine akın akın göç etmeye başladı. Özellikle Almanya’dan gelenlerin sayısı epey fazlaydı.</p>
<p>Anlayacağınız İstanbul, her ne kadar izleyen yüzyılarda daha İslami bir kent olduysa da Mehmet’in hükümdarlığında şaşırtıcı düzeyde çokkültürlü bir yapı, bir Levanten kenti modeli kazanmıştı. Kentin fethedilmesinden sonra oluşan muhacir akını genelde tek yönlüydü: Hristiyan topraklarından Osmanlı İmparatorluğu’na doğru. Mehmet bir İslam imparatorluğu yaratmaktan çok, bir dünya imparatorluğu yaratmakla ilgileniyordu. Fakat bu politikalarından dolayı ciddi İslami eleştiri de alıyordu. İleride kendisinden çok daha sofu olan oğlu II. Bayezid tarafından Peygamber Yasası’nı ihlal etmekle suçlanacaktı.</p>
<h4><strong>6.9- Konstantiniyye’nin Yeniden Canlandırılması</strong></h4>
<p>Fatih’in fetihten sonra ilgilenmesi gereken en önemli görevleri arasında dünyanın en büyük başkenti olması mukadder olan İstanbul şehrinin yeniden canlandırılması vardı. II. Mehmet, İstanbul’u farklı dinlerden insanların bir arada yaşadığı, ticaret ve kültür merkezi olan bir başkent yapmayı amaçlıyordu. Bu iş özellikle şehir nüfusunun artırılmasını içeriyordu. Yalıtılmışlığı nedeniyle şehir önemini yitirme yoluna gittiğinden beri nüfusu 30-40 bin kişiye kadar düşmüştü. Şehrin büyük bölümleri terk edilmişti. Zaten fazlasıyla harap olan şehir, fetih sonrasında harabe durumundaki sarayları ve başka binalarıyla tamamen viran bir görünüm almıştı.</p>
<p>İlk iş olarak sokaklardaki molozların hemen kaldırılmasına girişildi, surlar onarıldı ve Osmanlı modeliyle uyumlu yeni bir yönetim görev başına getirildi. Mehmet İstanbul’u mimari açıdan Bizans’ın eski zamanındaki gibi görkemli bir imparatorluk başkentine dönüştürmeye kararlıydı. Vakit kaybetmeden Fatih Camii olarak bilinecek olan kendi camiini inşa ettirmeye girişti. Bu iş için Rum kökenli bir mimar kullandı. Önce Rum Patriği Kilisesi’ni Haliç’in Rum semti Çarşamba’daki Pammakaristos Manastırı’na naklettirdi ve ardından Havariyyun Kilisesi’ni yıktırdı. Bu konumu ve buradaki materyalleri yeni camisi için uygun görmüştü.</p>
<p>Mehmet Fatih Camii’nin dış eklentilerinin toplam boyutlarıyla Ayasofya’yı geçecek şekilde tasarlanmasını istemişti. Marmara Denizi’yle Haliç arasındaki tepelerin batı doruğuna taç gibi oturmuş olan Fatih Camii, yüzyıllar içinde İstanbul şehrine yeni bir profil verecek olan büyük kubbeli camiler dizisinin ilki oldu. Mehmet aynı zamanda, mezarı kuşatma sırasında rastlantı sonucu bulunan peygamberin arkadaşı için yapılacak Eyüp Camii’nin de temelini attı. Başlangıçta Ayasofya’nın Bizans üslubundan esinlenen bu camiler, yeni bir mimari eserler dizisinin görkemini İslam imajı doğrultusunda yansıtacaklar ve özellikle Mimar Sinan’la birlikte Hristiyanlarınkini gölgede bırakacak bir Müslüman metropolü yaratacaklardı.</p>
<p>Şehri terk edenlerin hepsi, ki bunlar özellikle Ortodoks Hristiyanlardı, mallarının ve dinlerinin korumaya alınması, vergiden muaf tutulma ve evleriyle dükkânlarının onarımında hükümetten yardım alma vaatleriyle hemen geri çağırıldılar. Türk kuvvetleri tarafından ele geçirilen tutsaklar da serbest bırakılarak Fener bölgesine yerleştirildiler ve bir süre vergilendirilmediler. Gerek Rumeli gerekse Anadolu’daki eyalet valileri İstanbul’a Hristiyan veya Müslüman dört bin aile gönderme emrini aldılar. Çeşitli seferlerde ele geçmiş 30 bin köylü İstanbul çevresindeki terk edilmiş köylere yerleştirilerek şehre yiyecek sağlamakla görevlendirildiler.</p>
<p>Fethedilen kentlerdeki varlıklı kişiler, tüccarlar ve zanaatkârlar, sultanın emri üzerine seçilerek ticaretle endüstrinin gelişmesine katkıda bulunmaları için İstanbul’a nakledildiler. Bunların arasında kalabalık bir Yahudi topluluğu olan Selanikli göçmenler ve önemli ölçüde Avrupalı Yahudiler de vardı. Kendi toplulukları olan Yahudiler 25 yıla kalmadan şehirde Müslümanlarla Hıristiyanlardan sonra üçüncü en kalabalık grubu oluşturacaklardı. Sultanın fetihlerinin daha ileri bir evresinde Trabzon’la çevresinden, ayrıca Anadolu’nun başka yerlerinden, Mora’dan ve Ege Adaları’ndan da beş bin aile gelecekti. Gelenlerin arasında soylu ailelerden başka, esnaf ve imar işine yardımcı olmaları için daha çok zanaatkâr ve duvarcı da vardı. Zaman geçtikçe Rumlar da, Yahudilerle, Ermeniler gibi, şehrin giderek artan refahından yararlanmak için kendiliklerinden göç etmeye başladılar. Aynı zamanda Haliç’in karşı kıyısında surları yıkılan Pera, Galata limanıyla birlikte yenilendi ve eskisi gibi Cenevizlilerle başka Latin kökenlileri barındıran bir Türk şehri oldu.</p>
<p>Bir Türk yazar fetihten kısa bir süre sonra, “Bu İstanbul şehri ne kadar garip bir yer. Bir tek bakır sikke karşılığında insan kayıkla Rumeli’den Anadolu’ya geçirilebiliyor,” diye yazmıştı. Fatih’in saltanatının sonunun çok öncesinden İstanbul bir kez daha atölyeleri ve pazarları dolup taşan, sanayi faaliyetleriyle kaynayan, fetih zamanındakinden üç, dört kez daha kalabalık, karışık bir nüfusu olan hareketli bir şehir olmuştu. Bir yüzyıla kalmadan, yalnız yüzde 50’sinden biraz fazlası Türk olan yarım milyonluk bir halkı olacaktı.</p>
<h4><strong>6.10- Ülke Ekonomisinin Geliştirilmesi</strong></h4>
<p>Genç sultan ekonomik hayatın geliştirilmesi konusunda özellikle faaldi. Bu amaçla imaret denilen geleneksel İslam müessesesini büyük boyutlarda geliştirdi. Eski başkentler olan Bursa ve Edirne’de çok iyi bilinen bu sistem, pazarlar ve kamu hizmetleri sağlamasıyla şimdi İstanbul’un gelişmesine katkıda bulunuyordu. Daha sonraki dönemlerde imaret kelimesi aşevi anlamında kullanılacak ve bu tesislere külliye denilecekti. Bu tesisler, bir cami etrafında toplanmış kamu binaları kompleksi, medrese, hastane ve yolcular için han içeriyordu. Bunlar bir ortaçağ İslam devletinin parasız eğitim ve sağlık hizmetleriydi.</p>
<p>Mehmet, İstanbul’un ilk büyük camisi Ayasofya vakfının bir bölümü olarak içinde yüzlerce dükkânla depo bulunan bir kapalı çarşının inşasını emretti. Burası gerçekte tüccarların mallarını güvenle depolayabilecekleri, iş yapmak için toplaşabilecekleri bir iş ve ticaret merkeziydi. Ticaret geliştikçe kamu hizmetlerine mahsus başka bina kompleksleri de ülkenin dört bir yanında uzayan kervan yollarını işaretledi. Karadeniz ve Akdeniz bölgeleriyle Asya anakarasından geçen ticaret yollarına hâkim olan İstanbul ise imparatorluğun büyük ticaret merkezi olarak Bursa’yla Edirne’ye yetişti ve sonunda onları geçti.</p>
<p>Mehmet’in teşvik ettiği ve daha sıkı bir devlet denetimi altına aldığı bir başka unsur ise çalışan halkın büyük kısmının ait olduğu zanaatkâr loncalarıydı. Kökenleri belki de Greko-Romen dünyanın kurumlarına dayanan bu oluşumlar İslam dünyasında kendilerine özgü bir karaktere bürünmüşlerdi. Loncalar her ne kadar kuramsal olarak devlet kontrolünden bağımsız çalışıyor idiyseler de, ölçüler, çalışma maliyetleri, kâr marjı, malın kalitesi, sahtekârlıkla vurgunculuğun önlenmesi gibi ticari düzenlemeler açısından devlete karşı yasal sorumluluk taşıyorlardı. Devlet de bir düzen ve istikrar kaynağı olarak loncaların geleneksel yapısına saygı duyuyor, iç işlerine karışmıyor, sadece hazinesiyle halkının çıkarlarını korumakla ilgileniyordu.</p>
<p>Bizans artık var olmadığı için zamanla Osmanlı İmparatorluğu ticaretin esaslı bir merkezi olup çıktı. Asya’yla Avrupa arasında yaşamsal önemi olan bir ticaret bağı görevi yaparak, karşıt iki dünya arasındaki sosyal ve kültürel ilişkileri de etkileyen daha geniş bir ekonomik değiş tokuş alanı yarattı. Bizans’ın ekonomik bakımdan Venedik’e bağımlı olmasına karşın, toplumu çok ırklı Osmanlı İmparatorluğu bütün devletlerle koruyucu bir gümrük tarifesi esasına göre eşit koşullarla ticaret yapıyordu. Tüccarları zaman içinde Doğu Avrupa’dan başlayarak, Orta, hatta Batı Avrupa’nın içlerine kadar sızacaklar, en önemli kentlerde ticaret merkezleri kuracaklar ve Doğu’nun ürünlerini batınınkilerle takas ederek kendi kredi sistemlerini geliştireceklerdi.</p>
<h4><strong>6.11- Yeni Divan Yapısı, Sadrazam ve Vezirlerin Yetkileri</strong></h4>
<p>Çandarlıoğlu Halil Paşa’nın Temmuz 1453’te idam edilmesinden sonra, sadrazamlık makamı bir yıl kadar boş kaldı. Normalde sadrazam tarafından verilen bütün önemli kararları sultan veriyordu.</p>
<p>Divan, Cumartesi’den Salı’ya kadar, peş peşe dört gün toplanırdı. Herkesin divanın karşısına çıkıp isteğini dile getirme hakkı vardı. Ardından divan günlük meselelerle meşgul oluyordu. Bu meselelerle vezirler ilgilenirdi. Mehmet vezirlerin sayısını üçten dörde çıkarmıştı. Sadrazam, sultanın temsilcisi ve devletin bütün organlarının baş yöneticisi sıfatıyla divanı yönetirdi. Özel ayrıcalıkları vardı. Mehmet’in yeni sadrazamının adı Veli Mahmut Paşa’ydı. Soyu Sırp Despotluğu’na dayanan yeni sadrazam zamanında Türk süvarileri tarafından esir alınmış ve diğer tutsaklarla birlikte Edirne’ye götürülmüştü. Daha sonra yeniçeri olan Veli Mahmut Paşa yetenekleriyle kısa sürede dikkat çekmiş, İslam’a geçmiş ve veliaht Şehzade Mehmet’le arkadaş olmuştu. Mehmet ikinci kez sultan olduktan kısa süre sonra, bu delikanlıyı Rumeli beylerbeyliğine atamıştı ve şimdi de bu adama imparatorluk mührünü emanet ediyordu.</p>
<p>Yine aynı zamanda hükümette başka değişiklikler de yapıldı. Mehmet’in babasının çok güvendiği ve en sevdiği vezir olan ikinci vezir Saruca Paşa azledildi ve Gelibolu’ya sürüldü. Zağanos Paşa da, her ne kadar Mehmet kızını beğenip imparatorluk haremine almış olsa da, gözden düştü ve kızıyla birlikte Balıkesir’e sürüldü.</p>
<p>İstanbul’un fethinden sonraki ayların görece sakinliği, pek çok Batılı prensi ve ülkeyi, tehlikenin aslında sandıkları kadar acil olmadığına inanmaya yöneltti. Yalnızca İmparator III. Friedrich ile Macaristan tetikte durmayı sürdürdü. Fakat ufak çaplı çabalar boşunaydı. Sonunda herkes bir Haçlı seferi düzenlenmesinden umudu kesmişti. Papa’yla imparatorun yalnızca para toplamakla ilgilendikleri söylentileri yayıldı. Halklar bu görüşü benimsedikçe, kutsal savaşa duyulan şevk giderek kayboldu. Yakında Müslümanlar’ın bu yeni güçlü imparatorluğu sınırlarını daha da genişletecekti. Sultan Mehmet’in sıradaki büyük hedefi eski Roma’ydı.</p>
<h2><strong>7- Diğer Seferler ve Fetihler</strong></h2>
<p>Konstantinopolis’i fethedip 1123 yıllık Doğu Roma İmparatorluğuna son veren genç yaştaki Fatih Sultan Mehmet batılı vakanüvisler tarafından şöyle tasvir edilmişti:</p>
<p>“Büyük Türk hükümdarı Mehmet, genç, iri yarı, sağlam yapılı biridir. Silah kullanmakta ustadır. Görünüş olarak bilge olmaktan çok korkutucudur. Pek gülmez. Son derece ihtiyatlı ve cömerttir. Planlarını uygulamak konusunda keçi gibi inatçıdır. Gözünü budaktan sakınmaz. Tıpkı Makedonyalı İskender gibi şöhret peşindedir. Anconalı Ciriaco adlı bir arkadaşı ve bir başka İtalyan, ona her gün Romalı ve başka tarihçilerin kitaplarını okur.</p>
<p>Birçok dil bilir. İtalya coğrafyasıyla Papa’nın ve imparatorun yaşadığı yerler, Avrupa’daki krallıkların sayısı hakkında bilgi edinmek için çok uğraşır. Elinde, ülkeleri ve eyaletleri gösteren bir Avrupa haritası vardır. En çok ilgilendiği konular, dünya coğrafyası ve askerliktir. Hükmetmek arzusuyla yanıp tutuşur. Koşulları değerlendirmek konusunda kurnazdır. İşte biz Hıristiyanlar, böyle bir adamla uğraşmak zorundayız.</p>
<p>Mehmet günümüzde artık işlerin değiştiğini söylüyor ve eskiden Batılılar nasıl Doğu’ya ilerlemişse, kendisinin de Doğu’dan Batı’ya doğru ilerleyeceğini bildiriyor. Dünyada tek bir imparatorluk ve tek bir hükümdar olmalı, diyor.”</p>
<p>Anlayacağınız Fatih’in şimdiki hedefi Doğu’ya hükmettiği gibi Batı’ya da hükmetmekti. Sadece İstanbul’u almak yetmezdi. Şimdi kendine taktığı o Kayser-i Rum lakabını tam anlamıyla hak etmek ve buna göre planlar yapmak durumundaydı. Böylece Batıya doğru olan seferlerini hızlandıracaktı.</p>
<p>Fethettiği yeni başkentini yanlarıyla arkası güvenceye alınmış bir üs haline getiren Sultan Mehmet’in şimdiki askeri görevi, imparatorluğunu berkitmek ve çevresindeki sınırları genişletmekti. Deniz tarafında büyütülmüş ve tahkim edilmiş bir limanı vardı, deniz kuvvetlerini de büyütüyordu. Sultan ordularının başında savaşa gidiyor, paşalarına kumanda ediyor, hiç savaş meclisi toplamıyor, her yıl hem Avrupa hem de Asya’dan topladığı askerlerle oluşturulan sıkı disiplinli ordularının hedefine ilişkin hiçbir plan açıklamıyordu. Bir keresinde bir paşası sonraki seferin hedefinin neresi olacağına dair ona soru sorunca, sultan, şu yanıtı verdi:</p>
<p>“Niyetimi sakalımın bir tek kılı bile bilecek olsa onu koparıp ateşe atardım.”</p>
<h4><strong>7.1- Sırbistan Seferleri (1454 – 1459)</strong></h4>
<p>Fatih’e, babasının düşmanları olan, Macaristan’daki Hünyadi, Sırbistan’daki Despot Durad Brankoviç, Arnavutluk’taki İskender Bey, Yunanistan’la Ege’de ise Venedikliler miras kalmıştı. Sistematik şekilde birbiri arkasından onlara karşı harekete geçecekti. İlk hedefi ellerine geçirdikleri her fırsatta bağımsızlık hayalleri kuran Sırbistan oldu. İstanbul’un Fethi’nden sonra Osmanlı’ya bağlılığını bildiren ve ele geçirdiği kaleleri geri veren Sırplar, Macarlarla iş birliği yaparak yeniden düşmanlıklarını göstermeye başladılar. Bunun üzerine Mehmet, 1454’le – 1459 arasında dört kez Sırbistan’a sefer düzenledi. Macarlarla Türklerin rekabet alanı olan bu tampon devleti tamamen ele geçirdi. Değerli gümüş madenlerine el koydu ve ülkeyi Osmanlı İmparatorluğu’na daha sıkı bağlarla bağladı. Bu seferler sırasında Sırbistan Despotu Durad Brankoviç yaşlılıktan dolayı ölmüştü. Böylece Sırbistan’da 350 yıl sürecek Osmanlı hakimiyeti başlamış oldu.</p>
<p>Fakat Mehmet’in Macaristan’a yüklenmesine karşı arada hâlâ bir engel vardı: Tuna üzerindeki Belgrad şehri.</p>
<h4><strong>7.2- Belgrad Kuşatması (1456)</strong></h4>
<p>Babasının yapamadığını yapıp bu şehri zapt etmeyi aklına koyan Mehmet, 1456’da çok iyi silahlanmış 60 bin kişilik bir kuvvet ve Tuna üstünde hafif teknelerden oluşmuş bir filo oluşturdu. Nehrin kıyılarında dizili ağır toplar şehrin kara duvarlarına çevrildi. Haziran başlarında tahıllar olgunlaşırken sultanın çadırı bir tepenin doruğuna oturtuldu, yeniçerilerin barınakları ise tepenin eteklerine konuşlandırıldı. Konstantiniyye’yi başarıyla zapt etmesinden fazlasıyla cesaret bulan Mehmet, Belgrad’da bir güçlükle karşılaşacağını sanmıyordu.</p>
<p>Türk sipahileri temmuz başında çevre arazileri harabeye çevirdiler. Bombardıman da başladı ve 14 gün sürdü. Fakat kale duvarları ağır hasara uğradıysa da, Belgrad fazla bir kayıp vermedi. Sonra Hünyadi’nin nehir filosu Tuna’nın alt başında belirdi, süvarileri de takviyelerin gelmesini engellemek ve Türklerin geri çekilme yolunu kesmek için kıyılarda toplandılar. Savaş 5 saat boyunca şiddetli bir şekilde devam etti. Türkler çaresiz kalacak bir direniş gösterirken, Tuna’nın suları akan kanlardan kızıla boyandı. Gemileri daha hafif olan ve manevra yapma kabiliyeti bulunan Macarlar, hantal Türk gemileri zincirini yararak onları dağıttılar. İki kadırgayı mürettebatlarıyla birlikte batırdılar, dördünü de bütün silahlarıyla birlikte ele geçirdiler. Türk filosunun kalan gemileri ölüler ve can çekişen yaralılarla yüklü olarak kaçmayı başardılarsa da, düşmanın eline geçmelerini engellemek için sultanın emri üzerine yakıldılar.</p>
<p>Macarların zaferi kesindi. Hünyadi’yle savaşçı keşiş Capistrano, kuşatılmış garnizonu takviye etmek ve cesaretlendirmek için birlikleriyle birlikte kaleye girdiler. Duvarlardaki gedikler alelacele onarıldı ve silahlar gözden geçirildi. Nehirdeki yenilgiden dolayı deliye dönen ve kaleyi ele geçirmeye kararlı olan Mehmet, bizzat kendisi yeniçerilerinin başına geçti ve gece vakti şehre karşı büyük bir saldırıya girişti. Sonunda şehrin alt bölümüne girmeyi başardıkları gibi, içlerinden bazı gruplar kale içine girmek için duvarlara tırmandılar. Ganimet peşindeki yeniçeriler boş sokaklarda dağılırken Hünyadi kurnazca bir manevrayla birliklerine saklanmalarını emretti. Yeniçerilerin zafer bağırışları, önceden kararlaştırılmış bir sinyal üzerine Macarların savaş çığlıkları tarafından bastırıldı. Yeniçeriler tuzağa düşürülmüştü. Tekrar toplanmaya vakit bulamadan küçük gruplar halinde etrafları çevrildi ve çoğu yok edildiler.</p>
<p>Hayatta kalanlar kendilerini kale duvarlarından aşağıya bırakınca daha da korkunç bir sürprizle karşılaştılar. Hünyadi’yle Capistrano küme küme dalların üstüne kükürde batırılmış çalı çırpı yığmışlardı. Sabah olunca bunları tutuşturup aşağıda gerilemekte olan düşmanın üstüne fırlattılar. Her tarafta yangınlar patlak verdi. Sayısız Türk kaçamadan hendeklerin içinde cayır cayır yandılar; hendekler böylece çok geçmeden kömürleşmiş cesetlerle tıkandı ve arkadan gelenlerin yolunu kesti. Başka kaçaklar da koşup kaçarken alevlerle giriştikleri yarışı kazanamadılar. Panik halindeki Türkler silahlarını bıraktılar ve sultanın karargâhının önündeki üçüncü savunma hatlarına sürüldüler. Çılgına dönen Mehmet savaşın orta yerine atıldı, ama Haçlılardan birinin kellesini uçurduktan sonra baldırına rastlayan bir okla yaralandı ve savaş meydanından çekilmek zorunda kaldı. Yeniçeriler şaşkınlık halinde dağıldılar. Böylesi bir disiplinsizliğe fena halde kızan Mehmet yeniçerilerin ağası Hasan’ı şiddetli bir şekilde azarladı. Hasan gece bastırdıktan sonra efendisinin gözleri önünde öldürüldü. Ardından sultan geri çekilme emri verdi, ama bu da sonunda darmadağın bir kaçış şekline dönüştü ve önemli miktarda top, cephane ve erzak düşmanın eline geçti.</p>
<p>Hıristiyanların zaferi bütün Avrupa’da büyük sevinç gösterilerine yol açtı. Ama kuşatmanın üzerinden uzun bir zaman geçmeden Hünyadi’yle Capistrano’nun her ikisi de Belgrad çevresini kasıp kavuran bir salgında öldüler.</p>
<h4><strong>7.3- Mora’nın Fethi (1458 – 1460)</strong></h4>
<p>Mehmet, Belgrad bozgununda savaş malzemelerini kaybetmesinin ardından 1457’de hiçbir sefere çıkmadı. Bunun yerine Edirne’deki sarayında kalmayı yeğledi. İki genç oğlunun sünnet ettirilmesinin zamanı gelmişti. Amasya’daki Bayezid’le Manisa’daki Mustafa payitahta getirtilerek yabancı elçilerin ve imparatorluğun her tarafından toplanmış önemli insanların hazır bulunduğu görkemli bir törenle sünnet edildiler. Bu arada İstanbul’daki Saray-ı Atik-i Amire’nin inşaatı hala devam ediyordu.</p>
<p>Mehmet ertesi yıl, 1458’de, Yunanistan’ı boyunduruk altına almak için tasarladığı seferlerin ilkine çıktı. Bizans yönetici sınıfının büyük bölümü, Paleologos hanedanının sağ kurtulan iki üyesinin (Dimitrios Paleologos ile Thomas Paleologos) etkisiz yönetimi altındaki bölünmüş iki Mora despotluğuna sığınmışlardı. Son İmparator Konstantin’in anlaşamayan bu iki kardeşi Patras’tan Mistra’ya kadarki toprakları ayrı ayrı yönetiyorlar ve sultana bir vergi ödemek yükümlülüğü altında bulunuyorlardı. Bu da çok geçmeden ödenmeyince sultan harekete geçti.</p>
<p>Önce ordusuyla birlikte Korint’i aşarak batı Mora’yı bütün uzunluğu boyunca istila etti. Halkın pek fazla direnişiyle karşılaşmadılar. Fakat kuzeye dönüş yürüyüşüne kadar kilit kale Korint’e saldırısını erteledi. Burada halka Müslümanlığı kabul etme şartı olmaksızın şerefli bir teslim önerdi. Ret yanıtı alınca, burayı da kuşattı ve tarihi kentin kalıntılarından yontturduğu mermer güllelerle kenti top atışına tuttu. Fazla direnemeyen garnizon teslim oldu ve meydan yeniçerilere kaldı. Böylece Paleologoslar eski Konstantin despotluğunun büyük kısmını Osmanlılara bırakan bir barışa razı oldular. Ellerinde sadece bir miktar toprak kalıyor ve sultana vergi ödeme yükümlülükleri devam ediyordu.</p>
<p>Mehmet bundan sonra, iki yıl önce Floransa dükünün elinden Türkler tarafından alınan Atina’ya bir ziyaret yaptı. Burada Antik Çağ kalıntılarından, özellikle Akropol’den çok etkilendi. Atinalılara çok cömert davrandı, toplumsal özgürlüklerine saygı gösterdi ve onları vergiden muaf tuttu. Ayrıca Latin Kilisesi’nin çöküşünden sonra Ortodoks ruhban sınıfına ayrıcalıklar bahşederek onları özellikle mutlu etti.</p>
<p>Sultanın gidişinden kısa bir süre sonra iki Paleologos despotunun arasında kardeş kavgası baş gösterdi. Dimitrios, Türkleri ve anlaşmalarını desteklerken, Thomas, bu anlaşmayı bozarak Papa’nın kuvvetlerini yardıma çağırdı. Bunun üzerine Mehmet 1460’da ordusuyla tekrar Yunanistan’a yürüdü. Dimitrios önce ondan kaçtı, ama sonra toprakları teslim etti. Mehmet daha sonra despot Thomas’ın kuvvetlerini yenmek üzere yola çıktı. Bu despot da sonunda Batı’ya kaçarak halkını Türklerin eline teslim etti.</p>
<p>Osmanlıların zaferiyle biten sefer sonrasında Bizans İmparatorluğu’nun son uzantılarından biri olan Mora Despotluğu tarihe karıştı. Osmanlılar böylece bütün Yunan Yarımadası üzerinde egemenliklerini kurdular. Sadece denizyoluyla takviye edilebilen birkaç kıyı yerleşim birimi Venediklilerin elinde kalmıştı. Artık bu topraklara Frenk kavgaları değil, “Pax Ottomanica” yani Osmanlı Barışı egemendi. Mehmet Yunan halkına büyük ölçüde hoşgörüyle davranıyordu, aşırı vergiden ve çocukların tabi tutulduğu haraçtan muaftılar, ticaret yapma ve kendi yerel yönetimlerini seçme özgürlükleri tanınıyordu. Oysa Batı Hıristiyanlığı onları kâfirlerin baskısı altında ezilmiş ve Latinler tarafından kurtarılmayı bekleyen bir halk olarak görmeyi yeğlerdi. Zaman geçtikçe hümanist Yunanistan, Avrupa’nın Haçlı hevesinin hedefi olarak İstanbul’un ve Kutsal Topraklar’ın yerini aldı.</p>
<h4><strong>7.4- Şehzade Cem’in Doğumu</strong></h4>
<p>Mehmet Mora’nın fethiyle uğraşırken bir yandan da özel hayatında önemli bir gelişme yaşanmıştı. 22 Aralık 1459’da üçüncü oğlu Cem doğdu. Cem’in ilginç ve maceralı hayatı, hem babasının hem de kendisinin ölümünden çok sonra bile Avrupa saraylarında ilgi çeken bir konu olarak kalacaktı. 1495’te yurdundan çok uzakta, Güney İtalya’daki Capua’da zehirlenerek öldürülecekti. Tarihçilerin çoğu annesinin bir Sırp prensesi olduğunu iddia etseler de bu iddia kanıtlanamadı. Daha güvenilir kaynaklara göreyse bir Türk ve Müslüman olan Çiçek Hatun’dan dünyaya gelmişti.</p>
<h4><strong>7.5- Doğu Seferleri ve Trabzon’un Fethi (1460-1461)</strong></h4>
<p>Bizans İmparatorluğu’nu kendi egemenliğinde yeniden canlandırmayı hedef edinmiş olan Mehmet, Bizanslı Rumların arasında kral ünvanı taşıyan hiç kimseyi bırakmamaya kararlıydı. Paleologosları ortadan kaldırmıştı. Şimdi sıra Komninoslara gelmişti. Trabzon’daki imparatorluğu da tarihin tozlu sayfalarına gömmenin tam sırasıydı.</p>
<p>Büyük Komninos diye tanınan İmparator IV. İoannis Megas Komninos, zaten sultana yüklü bir yıllık vergi ödemek suretiyle özgürlüğünden vazgeçmişti. Onun ölümü üzerine küçük kardeşi İmparator David Megas Komninos, sultana karşı gelmek için Batı’yla ve Akkoyunlulardan Türkmen Beyi Uzun Hasan’la anlaşmaktan çekinmedi. Damarlarında Hristiyan kanı akan bu Müslüman, evlilik yoluyla Komninoslarla akrabaydı. Doğu Anadolu’da Osmanlılara karşı güçlü bir muhalefet kurmuştu. Bu ittifaka Sinop ve Karamanlı beylerin dışında Hristiyan olan Gürcü kralları da katıldılar.</p>
<p>David, sultandan babasının ödediği verginin bağışlanmasını istedi ve bu isteğini Uzun Hasan’ın İstanbul’daki elçileri yoluyla iletti. Bunlar zaten Mehmet’ten olmayacak şeyler istiyorlardı. Sultan bu zararlı ittifaka son vermenin ve en sonunda Anadolu’daki işleri Osmanlı’nın çıkarlarına uygun biçimde çözümlemenin zamanının geldiğine karar verdi. 1461’de Asya’ya kara ve denizyoluyla ceza amaçlı bir sefer düzenledi. Önce Cenevizlilerin Karadeniz’deki son ticaret üssü olan Amasra’yı zapt etti. Ardından pazarlıklar yoluyla Sinop’u da elde etti. Sonra Uzun Hasan’ın topraklarına girdi. Karamanlı müttefiklerinden yardım alamayan Akkoyunlu Beyliği, doğuya doğru çekildi. Ardından Suriyeli Hristiyan annesi Prenses Sara armağanlarla yüklü olarak Hasan adına sultana gitti. Yapılan barış anlaşmasına göre Uzun Hasan, Trabzonlu Komninoslara yardım etmemeyi kabul etmişti.</p>
<p>Mehmet sonunda askerleriyle yürüyüşe geçerek büyük eziyetlerle Pontus sıradağını aştı. Filosu bu arada Trabzon’u kuşatmıştı, ama bir sonuç alınamadı. Sultanın o sırada sadrazamı olan Veli Mahmut Paşa’nın kumandasındaki öncü kuvvetler 18 günlük bir yürüyüşten sonra kara surlarının önüne vardılar. Beraberlerinde kuşatma silahları ve süvari getirmemişlerdi, üstelik ikmal yolları güvenli değildi. Ama İmparator David bir savaşçı değildi. En güçlü müttefiki tarafından terk edildiği için, kendisinden yürekli akrabası İmparator Konstantin’in yaptığı gibi sonuna kadar savaşıp ölmeye hiç niyeti yoktu. Bu yüzden barış yolunu seçti. Sultan da Prenses Sara’nın barış yalvarışlarına kayıtsız kalamamıştı.</p>
<p>Elde edilen sonuç Rumlar için kötü bir barış anlaşması oldu. Osmanlı Ordusu böylece hiç direnişle karşılaşmadan Trabzon’a girdi. Sonuncu imparatorla ailesi, saray erkânı, altınları ve diğer değerli eşyaları sultanın lütfuyla özel bir gemiye bindirilerek İstanbul’a yolcu edildiler. Mehmet arabuluculuğu karşılığında Sara’yı bir yığın mücevherle ödüllendirdi. Fakat şehrin insanlarına bu yüce gönüllülük gösterilmedi. Erkeklerle kadınların hepsi köle edilerek sultanla ileri gelenleri arasında paylaştırıldılar. Oğlanlar yeniçerilerin safına katılırken, birçok aile mülklerinden yoksun edilerek İstanbul’un nüfusunu artırmaya gönderildiler.</p>
<p>Komninosların günleri zaten sayılıydı. İki yıl sonra İmparator David bir kez daha Uzun Hasan’la sultanın aleyhinde entrikalar çevirmeye başladı. Mehmet bu sefer merhamet göstermedi ve David’i İstanbul surlarının içindeki Yedikule zindanlarında hapsetti. Birkaç ay sonra da o ve ailesinin kalan kısmı -erkek kardeşi, yedi oğlu ve yeğeni- orada idam edildiler. Üstelik sultan cesetlerinin gömülmeden bırakılmalarını emretti.</p>
<p>Mehmet böylece Trabzon seferi sırasında Anadolu’nun kuzey kıyı bölgesinin en büyük kısmını ve buradaki üç önemli limanı imparatorluğuna katmıştı. 257 yıl boyunca Doğu Karadeniz’de hüküm süren Trabzon İmparatorluğu tarihe karışmıştı. Büyük Karamanlı Beyi II. İbrahim’in 1464’teki ölümünden sonra bundan da fazlasına sahip olacaktı. İbrahim Bey öldükten sonra ülkesi anlaşamayan yedi oğlunun arasında bölünecek ve durumu fırsat bilen Fatih Sultan Mehmet ise Karamanoğullarına birçok sefer düzenleyecekti. Böylece son 150 yıldır Osmanlıların en kavgacı rakibi olan Karamanoğulları Beyliği de tamamen kontrol altına alınacaktı. Bu da zaman içinde Osmanlı’nın Kilikya’ya yani Adana ve çevresine ve Anadolu’nun Akdeniz kıyısına hâkim olmasına da yolu açacaktı. Osmanlı İmparatorluğu giderek büyüyor ve güçleniyordu.</p>
<h4><strong>7.6- Eflak Seferi (1462)</strong></h4>
<p>Mehmet böylece Doğu’da arkasını güvence altına aldıktan sonra askeri açıdan tüm dikkatini bir kez daha Batı’ya çevirebildi. Burada hedefi, bütün Balkan Yarımadası’nda tartışmasız Osmanlı egemenliğini kurmaktı.</p>
<p>Tuna’nın kuzeydoğusunda Eflak ülkesi yer alıyordu. Yıldırım Bayezid zamanında vergiye bağlanan Eflak Prensliği’nin başına Fatih tarafından III. Vlad Dracula getirilmişti. Vlad Dracula, zamanında babası tarafından Osmanlılara rehin bırakılmış ve çocukluğunu Mehmet’le beraber geçirmişti. Görünüşte kardeşim dediği Mehmet’e bağlıydı ama aslında gizliden gizliye düşmanlık ediyordu.</p>
<p>Eflak’ın hâkimi olan III. Vlad, zalimliği ve insanları kazığa oturtmaktan zevk alması sebebiyle Tepeş yani Rumencede Kazığa Oturtan, Kazıklı Voyvoda ve Dracul yani şeytan lakaplarıyla tanınıyordu. Dracula gerçekten de şeytanın vücut bulmuş hali gibiydi. Ona Kazıklı Voyvoda denilmesinin sebebi cezalandırmak istediği herkese uyguladığı dehşet verici bir öldürme yöntemiydi. Yaptığı gaddarlıklar tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şeydi.</p>
<p>Vlad, 1456’da tahta geçmesinden itibaren kullarına, komşularına, hatta zaman zaman Osmanlılara bile dehşet saçmıştı. Korkunç zalimliği ve hayvansı kana susamışlığı, o barbarlık çağına göre bile aşırıydı. Kendisini sinirlendiren binlerce insanı kazığa oturtmuş, paramparça ettirmiş ya da diri diri yaktırmıştı. Ölümünden çok sonra bile Batı Avrupa’da şöhreti sürdü.</p>
<p>Kazıklı Voyvoda’nın en büyük eğlencesi, sarayında, yeni kazığa oturtulmuş çok sayıda Türk’ün yanında yemek yemekti. Adamlarına tutsakların taban derilerini yüzmelerini, yaralarına tuz basmalarını ve sonra bunları yalaması için keçiler getirmelerini emrederdi. Eğer sultanın elçileri huzuruna çıkarken başlıklarını çıkarmayı reddederlerse, daha sağlam dursun diye kafalarına üçer çiviyle çaktırırdı. Bir keresinde ülkesindeki bütün dilencilere bir ziyafet vermişti. Onlarla birlikte yiyip içtikten sonra, içinde bulundukları salonu yaktırarak bütün dilencileri öldürmüştü. Bir keresinde ise yemek masasında Vlad’ın kendisine kesmiş olduğu bir dilim ekmeği alan bir rahibi, hemen oracıkta kazığa oturtmuştu. Toplu katliamlara özellikle bayılıyordu. Eften püften sebeplerle yüzlerce insana işkence yapıyordu. Vlad’ın yaptığı daha canice şeyler de vardı ama sizi rahatsız etmemesi için onları burada anlatmayacağım.</p>
<p>Sultan Mehmet bütün bunlara rağmen vergisini ödediği ve Osmanlı komşularını rahatsız etmediği sürece Vlad’ı rahat bırakmaktan yanaydı. Hatta Vlad’ın tahtta hak iddia eden bir rakibini yenmesine yardım bile etmişti. Fakat Vlad tahttaki yerini sağlamlaştırınca haraç ödemeyi kesmiş ve Osmanlı topraklarına saldırmaya, kan dökme arzusunu Türkleri öldürerek tatmin etmeye başlamıştı. 1461’de de Mehmet’in Trabzon’u fethetmek için uzaklaşmasından faydalanarak Hünyadi’nin yerine geçen Macaristan Kralı Matyas Corvinus’la Türklere karşı bir anlaşma yaptı.</p>
<p>Yaptı yapmasına fakat bu ittifak anlaşması tamamlanmadan önce, Mehmet casusları sayesinde Vlad’ın kendisine saldırmayı planladığını haber aldı. Bu yüzden diğer planlarını erteleyip, Vlad’la ilgilenmeye karar verdi. Önce Vlad’dan kendisine olan bağlılığını kanıtlamasını istedi. Onu imparatorluğuna davet etti ve çok iyi ağırlayıp çeşitli armağanlar vereceği konusunda güvence verdi. Ama bunun karşılığında 500 seçkin Eflaklıyı ve yıllık 2 binden toplam 10 bin dükalık gecikmiş vergisini İstanbul’a getirmesini istedi. Bu iş için görevlendirdiği elçisi Yunus Bey’e Vlad’ın daveti kabul etmemesi durumunda onu hile yoluyla ele geçirmesini emretti. Fakat Vlad daveti kabul etmedi. Böylece Yunus Bey, Vlad’ı ele geçirmek için Çakırcıbaşı Hamza Paşa’yla bir plan kurdu. Hamza Paşa o sıralar Vidin ve Tuna bölgelerini yönetiyordu.</p>
<p>Kurnaz Eflak prensini tuzağa düşürme girişimi tamamen başarısız oldu. Vlad, sultanın elçisine, haracı hazırladığını fakat Osmanlı İmparatorluğuna 500 genç göndermeyi ya da oraya bizzat gitmeyi asla kabul etmeyeceğini bildirdi. Sonunda Yunus Bey’e eşlik etmeyi kabul etti fakat yanına çok sayıda muhafız almayı ihmal etmedi. Yunus Bey ava giderken avlanmıştı. Tuzağın kurulduğu yere geldiklerinde şiddetli bir çatışma patlak verdi ve Vlad’la askerleri galip geldiler. Hamza Paşa’yla Yunus Bey esir alındı. Elleriyle ayakları kesildi ve kazığa oturtuldular. Hamza Paşa, mevkisinin yüksekliğinden dolayı en uzun kazığa oturtuldu.</p>
<p>Ardından Vlad ordusunu toplayarak Tuna’yı geçti ve geniş bir bölgedeki Osmanlı topraklarını yağmaladı. Bütün Bulgaristan köylerini yakıp yıktı. Taş üstünde taş bırakmadı ve savunmasız halkı kadın çocuk demeden katletti. Binlerce Bulgar ve Türk masumu kazığa oturtmak suretiyle işkence ederek öldürdü. Vlad’ın, kendisinin elçilerini katledecek kadar ileri gitmesi Mehmet’i öyle şaşırttı ki, öfke nöbeti geçiren sultan kendisine bu haberi getiren sadrazamı Mahmut Paşa’yı dövdü. Vlad’ın elçileri katletmesi apaçık bir savaş ilanı demekti. Çünkü bu tür bir saygısızlık Mehmet’in asla kabul edemeyeceği bir şeydi, Vlad bunu çok iyi biliyordu. Böylece gözünü intikam hırsı bürüyen sultan ertesi ilkbaharda Eflak’a saldırmaya karar verdi.</p>
<p>Osmanlı sultanının Kazıklı Voyvoda’yı alt etmek için topladığı ordu neredeyse İstanbul’u kuşatmakta kullandığı ordu kadar büyüktü. Bu devasa orduya yaklaşık 100 adet top da eşlik ediyordu. Mehmet’in amacı yalnızca kral değişikliği yapmaktan ziyade tıpkı Sırbistan ve Yunanistan gibi Eflak’ı da almaktı. Ama bunu yapamasa bile yanına Vlad’ın kardeşi Radu’yu almıştı. Gerekirse onu kukla kral olarak Eflak tahtına oturtacaktı.</p>
<p>Bu Eflak seferi, Mehmet’in daha önceki bütün savaşlarından farklı olacaktı. Osmanlılar güçlü kalelerin ve surlu şehirlerin bulunduğu bölgelere sefer yapmaya alışkındı fakat Eflak’ta durum farklıydı. Buradaki az sayıda şehir engebeli ve yoğun ormanlarla kaplı arazilerde bulunuyordu ve doğal olarak Mehmet bu durum karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Oysa Vlad bu araziye alışkındı ve askerleriyle halkını ustalıkla kullanabiliyordu. Üstelik Osmanlı sarayında yetiştiği için Osmanlı askeri yapısını ve Mehmet’in düşünme biçimini biliyordu.</p>
<p>Mehmet Tuna Nehri’nin kıyısına 100 bin askerini, binlerce atını ve onlarca topunu yığdığı zaman ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldı. Bu kadar büyük bir orduyu hırçın Tuna sularından karşıya geçirmek için adeta bir çıkarma harekatı planlaması gerekti. Vlad iskelelerin birçoğunu yıkmıştı ve muhtemelen karşı kıyıda Türk askerini bekliyordu. Osmanlı için bu baştan savma bir taarruz değildi. Arazi avantajına ve oldukça tehlikeli silahlara sahip gizlenen bir düşmana yapılan etraflıca düşünülmüş bir askeri çıkarmaydı. Mehmet’in dahiyane mühendisliği ve savaş bilimindeki zekası burada ön plana çıkacaktı.</p>
<p>4 Haziran 1462’de sonunda karşı kıyıya çıkan Osmanlı askeri burada Vlad’ın sürpriz saldırısıyla karşılaştı. Vlad Osmanlıları tuzağa düşürdüğünü zannederken aslında yerini erkenden belli etmişti. Mehmet hemen karşı kıyıdan, eskilerinden daha iyi hedef alabilen son teknoloji havan toplarının ateşlenmesi emrini verdi. Böylece Vlad’ın saldırısı sonuçsuz kaldı ve Osmanlılar Tuna Nehrini geçmeyi başardılar.</p>
<p>Sultanın Eflak’ı işgali bir sonraki aşamaya geçmişti. Vlad kırsal bölgelere kaçsa da sultanı savaşta öldürmeye kararlıydı. Ama öncelikli planı Osmanlı’nın Targovişte’ye doğru yapacağı seferi yavaşlatıp Macaristan’ın görkemli kara ordusunun gelmesi için zaman kazanmaktı. Osmanlı ordusu gerçekten de günlerce Vlad’dan hiçbir iz bulamadı. Sadece yakılmış tarlalar, tahrip edilmiş yollar ve kirletilmiş su kuyuları vardı. Osmanlı ordusu aç ve susuz bırakılıyor ve bir tür ya hep ya hiç savaşına mahkum bırakılıyordu.</p>
<p>Macar kralından umduğu yardımı bulamayan Vlad, 15 bin kişilik küçük ordusuyla Mehmet’e karşı bir gerilla savaşı başlattı. Ormanlardan yaptığı ani saldırılarla Türkleri elinden geldiğince yıprattı. O meşe ormanlarında ve aşılması güç geçitlerde sayılar önemini yitiriyordu. Önemli olan araziyi iyi tanımaktı. Mehmet ormanlarda askerlerine düzenlerini bozmadan yürümelerini emretti. O ıssız bölgede günlerce Vlad’ın hafif süvarilerinin ve okçularının ani saldırılarına maruz kaldılar ve önemli kayıplar verdiler. Casuslarından Macarların Vlad’a destek vermeyeceğini haber alan Mehmet kendine fazla güvenmeye başlamış ve dikkatsizleşmişti.</p>
<p>Eflak boyunca Vlad Drakula’yı iki hafta kovaladıktan sonra Fatih Sultan Mehmet ve yorgun Osmanlı ordusu Targovişte’nin dışında kamp kurmuştu. Mehmet gittikçe avına yaklaşıyordu. Başkente saldırmalarına az bir zaman kalmıştı. Fakat 17 Haziran gecesi Vlad’la adamları, yeterince tahkimatlandırılmamış Türk ordugahına bir baskın düzenledi. Tarih kitaplarına Targovişte gece baskını olarak geçen bu saldırıda Vlad ve askerleri kişnemesinler diye kısrak kullanmış ve yeniçeri kılığına bürünmüştü. Zekice yapılan bu ani baskın Osmanlı askerini hazırlıksız yakaladı. Sanki kendi adamlarının saldırısına uğrayan askerler arasında büyük bir panik yaşandı. İyi bir taktik uzmanı olan Mehmet ordusunun dağılmasını güçlükle engelledi. Dost düşman belli değildi ve her yer ateşe verilmişti. O kargaşada Vlad, sultanın otağına girmeye çalıştı ama yolunu şaşırıp sadrazam Mahmut Paşa’nın çadırının önüne geldi. Hatasını farkedince derhal ordugahtan kaçtı. Gece yarısı başlayıp sabah saatlerine kadar devam eden korkunç saldırıda iki taraftan toplam 20 bin asker hayatını kaybetti. Ayrıca pek çok deve, katır ve at da telef olmuştu. Vlad’ın sürpriz saldırısı her ne kadar Mehmet’in ordusunu hırpalasa da Vlad, Mehmet’i öldürememişti. Tahtını korumak isteyen Kazıklı Voyvoda’nın planı suya düşmüştü.</p>
<p>Sonunda Mehmet’in ordusu yorgun ama kararlı bir şekilde Targovişte’ye vardı. Bu şehir sağlam surlarla ve etrafını çeviren bataklıklarla korunuyordu. Ayrıca yüksek bir tepede bulunduğundan alınması zordu. Ama sultan şehrin surları önüne varınca, burada ne asker ne de top olduğunu gördü. Şehrin kapıları ardına kadar açıktı ve terk edilmişti. Vlad az sayıdaki askeriyle dağlara kaçmıştı. Mehmet hemen Eflak’ın başkentinden çıktı ve az ileride hayatının sonuna dek unutamayacağı bir manzarayla karşılaştı. 8 km boyunca uzanan bir hat üzerinde muharebeler sırasında ölen Osmanlı askerleri ve sivil Müslümanlardan oluşan bir ceset ormanı vardı. Onbinlerce kadın ve erkek, hepsi kazığa geçirilmişti. Bu manzara karşısında, korkusuzluğuyla bilinen Fatih Sultan Mehmet’in bile tüyleri ürperdi.</p>
<p>Vlad’ın ordusunun geriye kalanı tekrar toparlanabildiyse de, artık Osmanlılar karşısında tamamen güçsüzdüler. Sultan Eflak’tan ayrılmadan önce Vlad’ın kardeşi Radu’yu, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinde Eflak Voyvodası olarak tahta geçirdi. Ona Mihaloğlu Ali Bey önderliğinde en iyi adamlarından iki bin tanesini bıraktı. Radu, zalim ve saldırgan ağabeyinin tersine, ağırbaşlı ve kontrol edilebilir biriydi. Sultanın sarayında yıllarca rehine olarak kalmış, Mehmet’in özel ilgisini kazanmıştı. Mehmet böylece bu önemli sınır bölgesinde dost bir hükümdar edinmiş oldu.</p>
<p>Herkesin sırt çevirdiği Vlad ise Erdel’e sığındı. Ülkesini geri almak ve her şeyden öte tekrar sultanın gözüne girmek için son bir girişimde bulundu. 7 Kasım 1962’de Mehmet’e Slavca bir mektup yazdı. Bu mektupta sultana yardım teklifinde bulundu ve onun adına yalnızca Erdel’i değil, Macaristan’ı da fethedeceğini vaat ediyordu. Ancak mektup asla hedefine ulaşmadı, Braşov’da Macar Kralı Matyas’ın eline geçti. Matyas, Vlad’ın ihanet dolu mektubunu görünce onu hemen yakalatıp Buda’da hapse attırdı. Vlad orada 1476’ya dek kaldı. O hapisteyken kardeşi yılda 12 bin dükalık haraç karşılığında Türklerin kukla hükümdarı oldu. Eflak onun egemenliğinde vasal bir devlet oldu ve bir Türk eyaleti konumuna getirilmedi. Fatih Sultan Mehmet, bir sonraki sefer mevsiminde Bosna Krallığı’nın üzerine yürümeyi aklına koyarken, 1462 sefer mevsimini ise Midilli’yi fethederek nihayetlendirecekti.</p>
<h4><strong>7.7- Midilli’nin Fethi (1462)</strong></h4>
<p>Eflak Seferinden sonra 1462’de Sultan Mehmet, Çanakkale Boğazını korumak için boğazın Avrupa ve Asya kıyılarında iki kale, Kilitbahir Kalesi (Kilid ül-Bahreyn) ile Çimenlik Kalesi’ni (Kale-i Sultaniye) inşa ettirdi. Rumelihisarı gibi takdire şayan bir hızla inşa edilen bu büyük ve sağlam kaleler etkileyici görünüme sahipti. Bu iki kale sayesinde İstanbul’a batıdan, yani Akdeniz’den olan ulaşım da kontrol altına alınmış olacaktı.</p>
<p>Bir yandan da tersanelerde çok sayıda gemi inşa ediliyordu. İstanbul’u Osmanlı İmparatorluğu’nun ana liman kenti haline getirecek büyük limanın yapımına da yine bu kış başlanmıştı. Bu “kadırga limanı” özellikle büyük savaş gemileri için yapılmıştı. Bu savaş gemilerinin çoğu aynı kış içinde tamamlandı. Donanmanın güçlendirilmesinin ve başkent yakınlarında bir deniz üssü kurulmasının ana sebebi, Midilli’ye sefer düzenlemekti. Bu sefere, Eflak Seferi’nden hemen sonra başlandı.</p>
<p>Mehmet’in adanın hakimi olan Niccolo Gattilusio’ya düşman olmasının nedeni, Niccolo’nun Katalan prensleriyle suç ortaklığı yapması ve korsanlara Midilli limanını açmasıydı. Birlikte Anadolu kıyısını yağmalamaya, yöre halkını kaçırıp köle yaparak Midilli’ye götürmeye başlamışlardı.</p>
<p>Mehmet önce Ağustos 1462’de, küçük bir yeniçeri birliğinin başında Asya’ya geçti. Midilli Adasının kuzey kıyısınırı karşısındaki Assos civarında durdu. Bu arada Mahmut Paşa idaresindeki bir Osmanlı donanması denize açılmıştı. Bu donanma 100 adet irili ufaklı gemiden oluşuyordu. Gemilerde kuşatma makineleri, mancınıklar, toplar ve iki bin kadar taş gülle vardı. Donanma üç gün sonra, 1 Eylül’de hedefine vardı.</p>
<p>Askerler adaya ayak bastıktan sonra yöreyi yakıp yıktılar ve orada yaşayan az sayıda insanı St. George limanında demirlenmiş gemilere götürdüler. Ama bu saldırıyla Niccolo Gattilusio’nun gözünü korkutup teslim olmasını sağlama umudu boşa çıktı. Sultan ona haber gönderip, hemen teslim olursa kendisine uygun başka bir yer vereceğini söyledi. Prens ise, surlarının sağlamlığına, adamlarının cesaretine ve halkının Türkler’e köle olma korkusuna güvendiğinden, Midilli şehrini düşmanlarına teslim etmektense, halkıyla birlikte savaşarak onurlu bir biçimde yenilmeyi yeğleyeceği karşılığını verdi.</p>
<p>Niccolo’nun garnizonunda beş binden fazla asker vardı. Asker olmayan nüfus ise 20 bin civarındaydı. Dört gün süren önemsiz çatışmalardan sonra, altı dev top şehir surlarını on gün boyunca dövdü. Sonunda dış surlar yıkılmaya başlayınca, savunucular iç kaleye çekilmek zorunda kaldı. Şehirde panik çıktı. Yeniçeriler en sonunda şehre girdiklerinde ciddi bir direnişle karşılaşmadılar.</p>
<p>Yenildiğini kabul etmek zorunda kalan Niccolo, peşinde şehrin ileri gelenleriyle birlikte sultana şehrin anahtarlarını getirdi. Ayaklarına kapanıp ağlamaya başladı. Osmanlıların yüce efendisinin kendisini bağışlamasını diledi. Hükümdarlığı süresince Osmanlılarla yaptığı an­laşmalara hep uymuş olduğunu söyledi. Anadolu’dan köle getirildiğinde, onları hep asıl sahiplerine teslim etmişti. Bazen Katalanlar’ın limanına girmesine izin verdiyse, bunu korsanların adasını yağmalamasını engellemek için yapmıştı. Korsanların anakaraya saldırmasına yardım ettiği ise kesinlikle yalandı. Sultanın ilk teslim ol çağrısında şehri teslim etmediyse, bunun sorumlusu cahil danışmanlarıydı. Çünkü kendisine teslim olmamasını tavsiye etmişlerdi. İşte şimdi sultana yalnızca başkentini değil, bütün adayı sunuyordu.</p>
<p>Mehmet aciz durumdaki düşmanını budalalığından dolayı fena halde azarladıktan sonra, onunla bir anlaşma imzaladı. Şehri teslim etmekte aptalca gecikmesine karşın, ne kendisinin ne de bir başkasının canına ya da malına zarar gelmeyeceğini söyledi. Adadaki diğer şehirleri de kendisine teslim etmesini emretti. Bunun üzerine Niccolo, Türk kumandanlarla birlikte adayı gezerek onlara tahkimatları gösterdi ve gittiği her yerdeki halka teslim olmalarını söyledi. Türkler her yerde garnizonlar oluşturdu. Başkente 500 yeniçeri ve azap yerleştirildi.</p>
<p>Mehmet teslim olma anlaşmasını kendine göre yorumlayarak, halkı üç gruba ayırdı. Sıradan halkın, yani en yoksul ve işe yaramaz olanların, surların içinde kalmasına izin verdi. Daha güçlü ve işe yarar olanları ise yeniçerilere verdi. Şehrin en zengin ve soylu sakinleriyse İstanbul’a gönderildi. Mehmet kendisine hizmet etmesi için 800 oğlan ve kız seçti. Dönemin en güzel kadını olarak kabul edilen, Niccolo Gattilusio’nun kız kardeşi ve Alexander Komninos’un dulu Maria’yı haremine aldı. Maria’nın oğlu Aleksios’un ise, sarayında iç oğlanlığı yapmasına karar verdi. Yendiği hükümdarları bir bahane bulup er ya da geç ortadan kaldırmayı ilke edinen Mehmet aylar sonra Gattilusio’yu idam ettirdi.</p>
<p>Midilli’nin fethiyle, Venedikliler için Rodos ve Eğriboz gibi büyük Ege adalarının Midilli’nin akibetine uğramaması için ciddi önlemlerin alınması gerektiği açıklık kazanmıştı. Sultanın 1462-1463 kışını hızla gemiler ve tahkimatlar yaptırarak geçirmesi, muhtemelen Ege Denizindeki Venedik adalarını ele geçirmeyi planladığı anlamına geliyordu. Venedik Cumhuriyeti’yle Osmanlı İmparatorluğu arasındaki barış, uzun süredir sallantıdaydı. Sultan Mehmet yeterince güçlenince bir bahane bulup saldırıya geçecekti.</p>
<h4><strong>7.8- Bosna’nın Fethi (1463 – 1464)</strong></h4>
<p>Mehmet, 1463’de dikkatini haraca bağlanmış bir başka devlet olan kuzeybatıdaki Bosna’ya çevirmişti. Sırbistan’la ittifak halindeki bu ülkeyi, daha Batı’ya yapacağı saldırılar için bir üs olarak gereksiniyordu. Bosna, yalnız hanedan değil, dini ayrılıklar nedeniyle de nazik bir durumdaydı. Osmanlılar Bosna’da olan bitenlerden haberliydiler, ayrıca yerel köylüleri özgürlük vaadiyle kendilerine yaklaştırmışlardı.</p>
<p>Papalıktan destek dilenen Bosna Kralı Stjepan Tomaşeviç, krallığının fethedilmesinin Macaristan’ın, arkadan Venedik’in ve İtalya’nın diğer bölümlerinin istilasına yolu açacağını belirtti. Papa buna yanıt olarak bir elçi yolladı ve Stjepan’a taç giydirdi. Macaristan kralını onunla anlaşmaya zorladı. Ama bunu ancak Stjepan’ın Osmanlılara ödediği vergiyi kesmesi koşuluyla yapmıştı.</p>
<p>Bu iş sultanı fazlasıyla kızdırdı. Bosna’ya hemen bir ordu yolladı ve önemli Bobovats kalesini teslim aldı. Âdeti üzere kalenin halkını üç gruba ayırmıştı, birinci grup şehirde kalacaktı, ikinci grup askeri arasında paylaştırılacaktı, üçüncü grup ise İstanbul nüfusunu çoğaltmaya yollanacaktı. Daha sonra sadrazam Mahmut Paşa’yı bir öncü kuvvetle Kral Stjepan’ı yakalamaya ve ordusuyla sığındığı kaleyi zapt etmeye yolladı. Stjepan, hayatının bağışlanması koşuluyla teslim olacağını söyledi. Mahmut Paşa bu koşulu kabul ettiğini Stjepan’a yazılı olarak bildirmişti.</p>
<p>Mahmut Paşa, Stjepan’ın hayatını bağışlamıştı bağışlamasına fakat bu anlaşma, yendiği herhangi bir kralın ailesini öldürtmeyi politika haline getiren Mehmet’in hoşuna gitmedi. Bu konuda sarayında bulundurduğu İranlı bir din adamına danıştı. Din adamı, kendisinden düşük rütbedeki bir kişi tarafından bir kâfire verilmiş bağışlanma sözünün İslam yasalarına göre sultan için bağlayıcı olmadığına dair fetva çıkardı. Sonuçta Bosna’nın son kralına Mahmut Paşa tarafından yazılı olarak verilmiş olan söz iptal edildi ve kafası kesildi.</p>
<p>Bosna Krallığı’nın 1463’te yok olmasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun gittikçe büyümesi Hristiyan dünyasında çok büyük endişe yarattı. En fazla tehlike altında olan ülke Macaristan Krallığı’ydı. Bu yüzden Kral Cornivus Osmanlı ordusunun Konstantiniyye’ye geri dönmesini fırsat bilip Bosna’ya girdi.</p>
<p>Haberi alan Mehmet Bosna’ya bir sefer daha düzenledi. İkinci kez düzenlenen seferle Osmanlılar, Yayçe dışındaki bütün kale ve şehirleri yeniden fethettiler. Bosna seferleri esnasında Hersek Kralı Stefan Vukçiç Kosariç de ülkesinin bir kısım toprağının Osmanlılara doğrudan bağlanması şartıyla tahtında bırakıldı. Ancak 1483 yılında Hersek, Fatih’in oğlu II. Bayezid tarafından tamamen Osmanlı toprağı hâline getirilecekti.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet, Bosna’yı Osmanlı topraklarına kattığı zaman, teslis inancını reddeden Bogomilizm mezhebi mensuplarına çok iyi davrandı. Hem Katolik hem de Ortodoksların kendi kiliselerine almak için baskı yaptıkları Bogomiller, bu sebeple Osmanlı yönetimine sıcak baktılar. İsa’yı Tanrı’nın kulu ve peygamberi olarak tanıyan inançlarıyla Müslümanlara benzeyen Bogomiller, kendilerine sağlanan din ve vicdan hürriyetinden etkilenerek zamanla Müslüman oldular. O zamandan itibaren de Müslüman Bosnalılara “Boşnak” denilmeye başlandı.</p>
<h4><strong>7.9- Osmanlı – Venedik Savaşı’nın Başlangıcı (1463)</strong></h4>
<p>Mehmet’in Mora’yla Midilli’yi almasından sonra, asıl hedefinin ne olduğu artık açıkça belli olmuştu. Venedik’in Mora Yarımadası ve Adriyatik kıyısındaki toprakları artık Osmanlı tehdidine iyice açık hale gelmişti. Mehmet, İtalya’nın ve Hristiyan dünyasının önündeki son siper olan Bosna Krallığını yok ettiğine göre şimdi batıya doğru ilerlemekte kararlıydı. Bu yüzden Venedik’in hayati bir karar vermesi gerekiyordu. Ya savaşacak ya da Yunanistan’la Doğu Akdeniz’de sahip olduğu her şeyi terk edecekti. Oysa gücünün ve refahının temelleri bunlardı.</p>
<p>İlkbahardaki Bosna seferi sırasında, Mora’da, Venedik’le Osmanlı İmparatorluğu arasında anlaşmazlıklar çıkmıştı. Bunun üzerine Türkler, yine o sıralar Venedik’in elinde olan Argos’a yürüdü. Şehri 3 Nisan’da, neredeyse hiç savaşmadan ele geçirdiler. Aynı zamanda İnebahtı ile Methoni civarındaki Venedik bölgesini de işgal ederek yakıp yıktılar. Böylece Venedik Senatosunda savaş konusu gündeme geldi.</p>
<p>Savaş yanlısı partinin lideri olan Vettore Cappello, Signoria’nın güttüğü zayıf siyaseti sertçe eleştirdi. Sultanla uzlaşmaya çalışmanın boşuna olduğunu savundu. Savaş silahlarla yapılmalıydı, sözcüklerle değil. Eğer Venedik Osmanlı işgalleri karşısında sessiz kalırsa, sultan Mora’daki diğer Venedik şehirlerini, hatta Eğriboz’u da alacaktı. Cappello barış yanlısı tarafa şu sözlerle hitap etti:</p>
<p>“Bu barbara artık gücümüzü göstermeliyiz. Savaşı erteleye erteleye Konstantiniyye’yi, Mora’yı ve en sonunda da Bosna’yı yitirdik. Doğu Akdeniz ticaretimiz için kaygılanıyorsak, kötü seçenekler arasından en iyisini seçmeliyiz. Papa ve Macaristan’la temasa geçip, kara ve deniz kuvvetlerimizi güçlendirip, Mora’daki zaten huzursuz olan halkı onları ezen Türklere karşı ayaklandırmalıyız. Mora’yı, ardından da Osmanlı İmparatorluğu’nu fethetmeliyiz. Macarlar da kuzeyden aynı şeyi yapmalı. Hiçbir şey yapmazsak, şehirlerimizi sonsuza kadar yitirecek ve halkımızın köle olmasına göz yummuş olacağız.”</p>
<p>Bu konuşmadan sonra, barış yanlısı taraf yenilgiyi kabul etti. 28 Temmuz 1463’te Osmanlı’ya savaş ilan edildi. Savaşa Macaristan Krallığı da katılmıştı. 1463-1479 yılları arasında sürecek olan Osmanlı-Venedik Savaşı, iki devletin tarihindeki en uzun savaşlardan birini teşkil edecekti. Ayrıca 1416 ve 1423’te yaşanan önceki iki Venedik – Osmanlı savaşının aksine çok daha geniş bir coğrafyada cereyan edecekti. Mora Yarımadası, Ege Denizi, Arnavutluk, Karadağ, Dalmaçya ve Veneto cephelerinde aralıklı olarak 16 yıl sürecekti.</p>
<h4><strong>7.10- II. ve III. Akçahisar Kuşatmaları (1466-1467)</strong></h4>
<p>Balkan topraklarına yapılan Türk akınlarına karşı bir tek Arnavutluk son kale olarak ayakta kalmaya devam ediyordu. Mehmet’in gönderdiği birçok paşası buraya seferler düzenledi fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Burada Papa’nın “İsa’nın savunucusu” olarak adlandırdığı İskender Bey, Macarların, Venediklilerin diğer İtalyan devletlerinin desteğiyle hâlâ savaşmayı sürdürüyordu. Zaman içinde Hristiyan Batı’nın gözünde efsanevi bir kahraman olmuştu.</p>
<p>Arnavutluk, süregelen bağımsızlığını büyük ölçüde coğrafyasına ve İskender Bey’in askeri yeteneğine borçluydu. Bu sayede Osmanlıların kendilerinin 10 katı olan asker sayısına rağmen direnmeyi başarabiliyorlardı. Sonunda sultan 1466’da şahsen başında bulunduğu bir kuvvetle 16 yıl önce babasıyla beraber yaptığı gibi yeniden Arnavutluk’a girdi. Bu II. Akçahisar Kuşatmasıydı. 16 yıl önce bu kuşatma başarısız olmuştu. Ama bu sefer Mehmet burayı almakta kararlıydı.</p>
<p>Öncü birliklerinin çevredeki arazileri yakıp yıkmasından sonra kendisi de ordusuyla çıkagelerek kayalık bir arazide bulunan Akçahisar Kalesini kuşattı. Fakat kale duvarlarının sağlamlığı ve içerideki garnizonun yeteneği sayesinde kuşatma ağır gelişiyor, İskender Bey’le kuvvetleri de bir yandan kuşatmacı Osmanlıları arkadan hırpalıyor, ağır kayıplara uğratmaya ve çok zaman ikmal yollarını kesmeye devam ediyordu. Sultan sonunda öfkeyle Dıraç yönünde uzaklaştı. Öfkesini bu halk sakinlerinden çıkarttı.</p>
<p>Kalenin kuşatmasını sürdürmeyi Balaban Paşa’ya bırakmıştı. Kaleyi ya silah zoruyla ya da içindekileri aç bırakarak ele geçirmesini emretmiş ve bunu başarmadan oradan ayrılmamasını buyurmuştu. Fakat bu da işe yaramadı. Balaban Paşa ve askerleri çok geçmeden gerilemek ve darmadağın halde ülkeden kaçmak zorunda kaldılar. Arnavutluk bir kez daha direnişinde başarılı olmuştu.</p>
<p>Elbasan’daki sınırlarının içinde kendi kontrolü altındaki bir kale yaptırdıktan sonra Mehmet ertesi yıl yine saldırıya geçti. Bu III. Akçahisar Kuşatmasıydı. Akçahisar hala inanılmaz bir direniş gösteriyordu. Sultan Mehmet bir taktik değişikliğine giderek önce Dıraç ve İşkodra’yı ele geçirmeye karar verdi. Sonunda eline geçirdiği Dıraç’tan binlerce mülteci İtalya’ya kaçtılar. Fakat İşkodra dayanıyordu ve sultan burada fazla bir ilerleme kaydedemiyordu. İskender Bey 1468’de öldükten sonra onun birleştirdiği aşiretler dağılıncaya kadar da başarılı olamayacaktı. İskender Bey’in ölümü sultanın içini rahatlatmıştı. Bu dişli düşmanının kendisini ne kadar uğraştırdığını şu sözlerle belirtti:</p>
<p>“Sonunda Balkanlar bana ait! Vay şanssız Hıristiyanlık. Hem kılıcını hem de kalkanını kaybetti.”</p>
<h4><strong>7.11- Eğriboz Kuşatması (1470)</strong></h4>
<p>Rumeli kıyısında sultanın savaş hazırlıkları öyle hızlı ve öyle büyük çapta ilerliyordu ki, kimsenin büyük bir deniz seferine çıkılacağından şüphesi yoktu. Venedikliler, “Venedik’in gururu ve ihtişamı” Eğriboz’a bir saldırı yapılacağını öngörmüşlerdi. Kısa süre sonra, Selanik’te dev topların yapıldığı haberi geldi. Bu durum, sultanın “Avrupa’ya sefer düzenlemeyi” planladığını açıkça gösteriyordu. Hazırlıkların tamamlanması yaklaştıkça, Mehmet gizliliği elden bıraktı. Venedikliler, Eğriboz’u yitirirlerse Doğu Akdeniz’deki diğer topraklarının büyük tehlike altına gireceğinin çok iyi farkındaydılar.</p>
<p>Sonunda korktukları başlarına geldi. Bir gün, Bozcaada açıklarında 100’den fazla üç sıra kürekli Osmanlı kadırgasının toplandığı ve sayılarının her geçen gün arttığı haberi geldi. Venedik amirali bu raporların doğru olup olmadığını denetlemek için önce Ege sularına 10 gemi gönderdi. Önden gönderilen hızlı bir gemi, kısa sürede haberi doğruladı. Venedikliler bu devasa gemi ormanı karşısında hemen kaçtılar. Türkler 10 Venedik gemisini Eğriboz’un doğusundaki Skiros Adası’na kadar kovaladılar. Orada bir kıyı kalesine saldırdılar. Venedik gemileri üç sıra kürekli Osmanlı kadırgalarına ancak uzaktan birkaç top atışı yapmakla yetindi. Bunun dışında bir direnişle karşılaşmayan Osmanlı gemileri Eğriboz’a ulaşıp başkent Halkis civarındaki pek çok kıyı şehrini yerle bir etti.</p>
<p>Bu ilk ve ufak çatışmalar o sırada hala doğu Ege Denizi’nde bulunan ve yakında harekete geçecek olan ana Türk donanmasının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Neredeyse yapayalnız kalan ve mali sıkıntı içindeki Venedik, çaresiz kalmıştı. Adalardan gelen bir rapora göre, deniz 10 kilometre boyunca Türk gemileriyle kaplıydı.</p>
<p>Mehmet’in ordusu ve donanmasının ana filosu 1470 Haziran’ının başında batıya doğru yola çıktı. Osmanlıların sayıca büyük üstünlükleri vardı. Sultan dev bir ordunun başında Teselya’dan Boeotya’ya doğru giderken, Kaptanıderya Mahmut Paşa, 15 Haziran’da direnişle karşılaşmadan Eğriboz sularına girdi. Başkent Halkis’in kuşatılması kısa süre sonra başladı. Şehrin tahkimatları, özellikle de deniz tarafındakiler, güçlüydü. Venedikliler şehrin savunmalarını iyice sağlamlaştırmıştı. Şehirde yeterli sayıda birlik vardı ve askerler direnmekte kararlıydı.</p>
<p>Sultan oraya varır varmaz, adayı ana karadan ayıran kanala bir köprü inşa ettirdi. Düşmanın üzerine buradan yürüdü. Ancak Osmanlılar 25 ve 30 Haziran’da yaptığı iki saldırıda ağır kayıplar vererek geri çekildiler. En az 16 bin adam ve 30 kadırga kaybetmişlerdi. 5 ve 8 Temmuz’da yapılan saldırılar da başarısız geçti. Bunlarda da binlerce Türk ölmüştü. Ancak direnişçiler her ne kadar bütün tedbirleri almış olsalar da, savaşmaktan yorulmuşlardı.</p>
<p>Saldırılarının başarısız olması ve verdiği ağır kayıplar Mehmet’in cesaretini kırmıştı. Yardıma gelen Venedik donanmasını görünce önce kuşatmadan vazgeçmeyi düşündü. Ancak Mahmut Paşa’nın ısrarları üzerine son bir saldırıda bulunmaya karar verdi. Her zamanki gibi surları ilk aşan kişiye büyük ödüller vaat etmişti. Savaş tam beş saat sürdü. Yeniçeriler 12 Temmuz sabahı şehir sokaklarına girince herkesi kılıçtan geçirdiler. Sayıları azalan ve bitkin düşen garnizon sonunda teslim oldu ve hepsi öldürüldü. 11 Temmuz’da başlayan bu saldırı, 12 Temmuz sabahı Halkis’in fethedilmesiyle sonuçlandı.</p>
<p>Savaştan sağ kurtulan İtalyanlar da kılıçtan geçirilmişti. Yunanlılar ise köle edilip İstanbul’a götürüldü. Başkentin düşmesinden sonra bütün ada ve civarındaki daha küçük adalar da kısa sürede Osmanlıların eline geçti.</p>
<h4><strong>7.12- Otlukbeli Muharebesi (1473)</strong></h4>
<p>Avrupa ancak sultanın dikkati Asya’daki seferlere çevrildiği zaman rahatlıyordu. Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmasından ve Orta Anadolu’da Karamanoğulları Beyliği üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra Do              ğu’daki en güçlü rakibi, o sıralarda İran ve Doğu Anadolu’nun önemli bir kısmına sahip olan Akkoyunlular Devleti olmuştu. Sünni mezhebine mensup olan Akkoyunlular Devleti’nin başında bulunan Uzun Hasan, Anadolu’da 70 sene önceki Timur’un siyasetine benzer faaliyetlerde bulunuyordu. Venedikliler’le diplomatik ilişkiler kurmuştu. Ayrıca Macaristan, Rodos Şövalyeleri ve Kıbrıs Krallığı’yla Osmanlı aleyhine ittifak çalışmalarında bulunuyordu.</p>
<p>Aslında Batı, Osmanlı ilerleyişini durdurmak amacıyla Doğu’yla Doğu’yu birbirine düşürüyordu. Uzun Hasan da bu gibi girişimlere olumlu bakıyordu. Karamanlıların da yardımıyla Orta Anadolu’yu ve Mehmet’in zapt ettiği diğer yerleri ele geçirerek Timur’un izinden gitmeye hevesleniyordu. Bu amaçla Hasan ve müttefikleri bir ordu topladılar ve Tokat’ı zapt edip tahrip ettiler. Ardından da Kayseri’yi zapt ettiler, Ankara çevresini yakıp yıktılar ve batıda Akşehir’e kadar ilerlediler.</p>
<p>Artık büyük ölçüdeki bir Osmanlı misillemesinin zamanı gelmişti. Mehmet 1472’de önemli bir karar öncesinde âdeti üzere falcılarına danıştıktan sonra kalabalık bir orduyla Asya’ya geçti ve Doğu’ya doğru yürümeye girişti. Kışlık karargâhını Amasya’da kurmasının arkasından ilkbaharda daha doğuya, Erzincan’a doğru yürüdü. Sel gibi akan sultanın ordusu karşısında telaşa kapılan Uzun Hasan, sağ kanadını Yukarı Fırat’a, arkasını da bir sıradağa vererek düşmanı beklemeye başladı. Burada sultanın çok değer verdiği en genç generallerinden biri olan Has Murat Paşa’yı pusuya düşürdü. Kuvvetleri kuşatıldı ve büyük bir kısmı imha edildi. Has Murat Paşa’nın kendisi de nehir sularında boğuldu.</p>
<p>Asıl muharebenin yaşandığı yer ise Otlukbeli oldu. Buradaki çarpışma sekiz saat sürdü ve Akkoyunluların hükümdarı yenik düştü, ordusu da kaçmayı seçti. Bu arada Osmanlılarınkinin on katı kayıp vermişlerdi. Uzun Hasan’ın karargâhı içindeki bütün malzeme Osmanlıların eline geçti. Sultanın kendisi üç gün süreyle savaş meydanında kalarak tutsakların idamını denetledi. Fakat sanat ve bilimin bir hamisi olarak bir grup bilginle zanaatkârın hayatlarını bağışladı ve onları İstanbul’a yolladı. Osmanlı Ordusu batıya doğru çekilirken üç bin Türkmen tutsak ona eşlik ediyordu. Bu tutsaklar yürüyüş sırasında günde dört yüz kişi olmak üzere idam edildiler.</p>
<p>Çok geniş bir alana yayılmış olan Akkoyunlular ağır bir yenilgi almış olsalar da varlıklarını sürdürdüler. Hatta Venedik, Otlukbeli Muharebesinden hemen sonra onlarla diplomatik ilişkilerini yeniledi. Ama Sultan Mehmet şimdilik o yönden bir tehlike ummuyordu. Gerçekten de Akkoyunlular için çöküş dönemi başlamıştı.</p>
<p>Otlukbeli Muharebesi’nde elde edilen zafer, 1402’deki ağır ve büyük Timur mağlubiyetinden sonra doğudan gelecek bir tehlike korkusu taşıyan Osmanlılara büyük bir moral kazandırdı. Bu muharebe ayrıca, birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılın en büyük savaşlarından biri olarak kabul edildi. Osmanlı Devleti’nin bu zaferi, Akkoyunluların kendilerini bir daha toparlayamamasına ve kısa bir süre sonra tarih sahnesinden çekilmesine yol açtı. Onların boşluğunu ise; 1501’de kurulan Şii mezhebine mensup, İran merkezli Safevîler doldurdu. Safeviler Osmanlılar için daha önemli ve ciddi bir rakip olacaktı.</p>
<h4><strong>7.13- Karamanoğulları’nın Sonu (1474)</strong></h4>
<p>Uzun Hasan meselesini bertaraf eden Sultan Mehmet’in Anadolu’da kendisini ciddi surette tehdit edecek bir güç kalmamıştı. Ancak Fatih, Akkoyunlu seferinde iken Venediklilerle iş birliği yapan Kasım Bey liderliğindeki Karamanoğulları Beyliği’ne artık son vermek istiyordu. Karamanoğulları’nın elinde kalan dağlık bölgeler, Niğde ve Kayseri yöresindeki Develihisar’a yönelik düzenlenen Osmanlı seferi 1474 yılında başarıyla sonuçlandı ve Karamanoğulları Beyliği tam anlamıyla kontrol altına alındı.</p>
<h4><strong>7.14- I. İşkodra Kuşatması (1474)</strong></h4>
<p>Akkoyunluların ve Karamanoğullarının icabına bakan Sultan şimdi yeniden batıya yönelebilirdi. İskender Bey’in ölümünden yararlanmak istediği için dikkatini yine Arnavutluk’a çevirdi. Süleyman Paşa kumandasındaki güçlü ordusunun hedefi bu defa İşkodra’ydı. Süleyman Paşa burada bulunan Rozafa Kalesinin önünde kamp kurdu. Adriyatik’in yukarısında 100 metre yüksekliğindeki bir kayanın üstüne tünemiş olan bu kaleyi sultan, Adriyatik ötesi operasyonları için arkasını güvene almak amacıyla gereksiniyordu.</p>
<p>Sultanın uygulaması gereği hemen savaş yerinde dökülen toplarla başlatılan kuşatma altı hafta sürdü. Surların büyük bir bölümü un ufak olmasına rağmen bu kuşatma Osmanlılara binlerce kayba mal oldu. Düzinelerce komutan şehit olduğu gibi, binlerce asker de susuzluktan ve çevredeki bataklıklardan yayılan salgın hastalıklardan ölmüştü. Süleyman Paşa sonunda kuşatmayı kaldırdı, toplarını parçalattı ve metallerini deve sırtında taşıttı. İşkodralıların arasında büyük sevinç gösterileri başgösterdi. Ama onların durumu da pek iyi değildi. Susuzluktan ve hastalıktan kırılmışlardı. Ayrıca hiç kimse Arnavutluk savaşının sona erdiğini düşünecek kadar da aptal değildi. Büyük Türk mutlaka geri dönecekti.</p>
<h4><strong>7.15- Kırım’ın Fethi (1475)</strong></h4>
<p>Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra Karadeniz kıyılarında Osmanlı egemenliğinin yerleştirilmesini, genişleme siyasetinin ana hedeflerinden biri hâline getirdi. Ticaret yolları üzerinde yer alan ve Cenevizlilerin elinde olan Kırım, müteakip yıllarda Osmanlıların odağında yer aldı. Hindistan, Çin, Türkistan ve Sibirya’dan çeşitli emtiaları taşıyan yolların birleştiği bir mevkide bulunan Kırım; Rusya, İskandinavya, Lehistan ve Litvanya ile ticarette de kilit rol oynuyordu.</p>
<p>Doğudaki Akkoyunlu tehdidini Otlukbeli Muharebesi’yle bertaraf eden Mehmet, kuzeyindeki hedeflerine yönelme olanağı bulabilmişti. Bu çerçevede 1475 yılında Boğdan Prensliği üzerine Süleyman Paşa komutasındaki Rumeli ordusunu sevk ederken Kırım üzerine de Sadrazam Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasını gönderdi.</p>
<p>Gedik Ahmet Paşa, 4 Haziran 1475’te Kefe Kalesi’ni kuşattı. 9 Haziran’da kale teslim oldu ve Türk birlikleri kaleye girdi. Kefe’nin Osmanlılarca fethedilmesinin ardından Gedik Ahmet Paşa, Cenevizliler tarafından hapse atılmış olan Kırım Hanı Mengli Giray’ı kurtardı ve onunla Kırım Hanlığı üzerinde Osmanlı himayesi kuran bir anlaşma yaptı. Daha sonra Osmanlı donanması; Sudak, Kerç ve Azak’ı da süratle ele geçirdi. Bu üç kalenin fethiyle beraber Kırım yarımadasında ve tüm Karadeniz’de Ceneviz hâkimiyeti sona erdi. Osmanlılar son olarak yarımadanın güneyinde varlık gösteren Theodoro Prensliği adlı devletçiğin merkezi olan Mangup Kalesi’ne yöneldiler ve burayı da idarelerine bağladılar.</p>
<p>1475’teki bu Kırım Seferi, Osmanlı donanmasının 1470’teki Eğriboz Seferi’nden sonra ikinci büyük çaplı ve denizaşırı askerî harekâtını teşkil etti. Bu harekâtın sonunda Kırım’daki Ceneviz varlığı sona ererken, Kuzey Karadeniz ticaret yolları da kesin olarak Osmanlıların egemenliğine girdi.</p>
<h4><strong>7.16- IV. Akçahisar Kuşatması (1478)</strong></h4>
<p>I. İşkodra Kuşatmasından 4 yıl sonra Mehmet gerçekten de Arnavutluk’a geri döndü ve gözünü bir kez daha Akçahisar’a çevirdi. Akçahisar Kalesi denilen kartal yuvasını bir kez daha kuşattı. Bu buraya yapılan dördüncü kuşatmaydı. Bir yıldan biraz fazla süren bir kuşatmadan sonra kale sonunda teslim oldu. Şehir halkını kedilerle köpekleri yemeye kadar iten bir açlık onları buna mecbur etmişti. İskender Bey’in ölümünün üzerinden 10 yıl geçtikten sonra yılan hikayesine dönen bu bölge sonunda Türklerindi.</p>
<h4><strong>7.17- II. İşkodra Kuşatması (1478-1479)</strong></h4>
<p>Sultan şimdi tüm dikkatini Batı’nın elindeki son kale olan İşkodra’ya bir kez daha yöneltti. Türklerin giriştikleri çok büyük iki saldırı şehre büyük zarar verse de tam bir başarı sağlanamamıştı. Bunun üzerine sultan, ablukayı sürdürmek için geride birlikler bıraktıktan sonra geri dönmeye karar verdi. İşgal altındaki bu bölgede hemen hemen yalıtılmış durumda olan şehirliler çok geçmeden açlığın pençesine düştüler. Son çare olarak yedikleri fareler bile tükenince teslim oldular. Böylece tüm Arnavutluk Osmanlılar tarafından fethedilmiş oldu.</p>
<p>Dalmaçya kıyılarına Osmanlı akınları yoğunlaştıkça karşıdaki İtalya karasına korku ve bezginlik egemen oluyordu. Osmanlıların çıkardığı yangınlar görüldükçe, Venedik’te San Marko Kilisesi’nin çan kulesinde alarm çanları çalınıyordu. Bosna vadilerinden yola çıkarak Macaristan’ın dağlık eyaletlerini haraca bağlayan akıncılar 1477’de bir süvari kuvvetiyle İtalya Yarımadası’nın üst başındaki Friuli’ye yönelmişlerdi. Isonzo ve Tagliamento vadilerindeki köylerle kasabaları yağmaladılar ve Venediklileri Venedik’in kuzeyinde bu iki vadinin arasındaki ovada yenilgiye uğrattılar. Piave’nin kıyısına vardıklarında kamp ateşleri ve yaktıkları köylerdeki yangınlar Venedikli senatörler tarafından San Marko’daki çan kulesinden üzüntü ve korkuyla seyrediliyordu. Akıncılar sonbaharda bol ganimetle geri çekildiklerinde arkalarında ambarlarla villaları, şatolarla sarayları kül eden bir yangın denizi bıraktılar.</p>
<p>Fakat ertesi yıl tam hasat yapılacağı zaman Isonzo’nun ötesinden gelen akınlar daha büyük çapta başladı. Binlerce Osmanlı başıbozuk asker ülkede büyük bir paniğe yol açtı. Mehmet’in kutsal savaşçıları şimdiden Allah adına, “Mehmet, Mehmet, Roma, Roma!” diye bağırıyorlardı. “Herkesin bildiği gibi bu denli kuvvetli olan Türkün İtalya kapılarına geldiği” o günlerde ta uzaklardaki İngiliz Sarayı’na kadar bütün Avrupa Kıtasını korku sarmıştı.</p>
<h4><strong>7.18- Osmanlı – Venedik Savaşı’nın Sonu (1479)</strong></h4>
<p>İki tarafı da bir hayli yıpratan Osmanlı – Venedik savaşının seyri, Osmanlıların 1470 yılında Eğriboz’u fethi ve 1477-1479 yıllarındaki seri zaferleriyle giderek Osmanlıların lehine döndü. Artık Venediklilerin barış istemelerinin zamanı gelmişti. Sonunda 26 Ocak 1479’da imzalanan İstanbul Antlaşması’yla Venedik; savaş sırasında kaybettiği Eğriboz, Akçahisar, İşkodra’yı ve Mora Yarımadasında bulunan Argos’la Manya Burnu’nu tamamen Osmanlılara bıraktı. Ayrıca savaş sırasında işgal ettiği Limni, Taşoz ve Semadirek’i de Osmanlılara iade etti. Venediklilere 100 bin düka altını tutarında yüklü bir yıllık vergi yüklendi. Karşılığında onlara ticaret yapma özgürlüğü ve yurttaşlarının haklarını korumak için Konstantiniyye’de bir konsolosluk açma hakkı tanındı. Sultan Mehmet Ege’yle Akdeniz’in en güçlü deniz kuvvetine kendisinden barış istetmeyi başarmıştı. Böylece, İtalya’nın Osmanlı Donanması tarafından işgaline yol açılmıştı. Sultan barış antlaşmasının imzalanmasından bir iki ay sonra İtalya kıyılarına yapacağı yeni bir saldırı için deniz üssü olarak kullanmak üzere bazı İyonya adalarını zapt etti.</p>
<h4><strong>7.19- Otranto Seferi (1480)</strong></h4>
<p>İtalya topraklarına düzenlenen ilk saldırı 1480’de yarımadanın topuğundaki Otranto’ya yapıldı. Burası kıyı savunmalarının yokluğundan dolayı ilk tercih olan Brindisi’ye yeğ tutulmuştu. Şehir bir sipahi birliği tarafından gafil avlanmış, bu arada sayısız yangın çıkmış, bol kan dökülmüştü. Şehir halkından 800 kişi Müslüman olmayı reddettikleri için idam edildiler ve sonradan Papa tarafından azizlik mertebesine yükseltildiler. Çevredeki köyler de yağma edildi. Brindisi, Lecce ve Taranto yönünde hamleler yapıldıysa da, Türkler Napoli’den gelen büyük bir kuvvet tarafından püskürtüldüler.</p>
<p>Sultan İtalya’nın ilerideki fethi için Otranto’yu bir köprübaşı olarak elinde bulundurmayı tasarlıyordu. Ama şehir halkı kaçmıştı ve Osmanlı askerinin yiyecek bulması giderek zorlaştı. Sonunda Türkler kuvvetlerinin en büyük kısmını geri çektiler ve geride Adriyatik sahilinden denizyoluyla beslenecek küçük bir garnizon bıraktılar. Mehmet’in bir ordunun başında bizzat İtalya’ya geleceği söylentileri dolaşıyordu. Bu dönemde İtalya’da büyük bir Türk istilasının korkusu öylesine arttı ki Papa Fransa’daki Avignon’a kaçmayı bile düşündü. Ama bunu yapacağı yerde Cenova, İspanya ve Portekiz gibi çeşitli yerlerden yardım elde etti. Ne var ki sultanla ordusu gözükmediler. Mehmet şimdilerde dikkatini Rodos Adası’na çevirmişti. Osmanlı kuvvetleri de zamanı gelince İtalya topraklarından geri çekildiler.</p>
<h4><strong>7.20- Rodos Kuşatması (1480)</strong></h4>
<p>Haçlıların sonuncuları olan Hospitalier Şövalyelerinin Rodos Adası’ndaki kalesi Anadolu’nun savunması ve Osmanlıların doğu Akdeniz’deki deniz kuvvetleri için kilit konumundaydı. Komutan Pierre d’Aubusson’un liderliğindeki şövalyeler birkaç yıldan beri adaya bir saldırı olmasını beklemişler ve kaleyi yenilmez hale getirmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Ayrıca, üç yıla yetecek kadar erzak depolamışlar, Mısır’la Tunus’un Müslüman liderleriyle anlaşmalar yapmışlardı. Bu savunma önlemlerini azımsayan Osmanlılar, kaptanıderya Mesih Paşa kumandasında 1479’da adanın kuzeybatısına bir keşif hareketinde bulunmuşlardı. Fakat kaleye sürpriz bir saldırı yapma umutları kırılmıştı. Burası iyi korunan bir noktaydı ve daha fazla kuvvete ihtiyaçları vardı.</p>
<p>1480 Mayısının başlarında Sultan Mehmet’in emriyle Mesih Paşa bu sefer 100 gemiden oluşan büyük bir donanmayla Rodos açıklarında tekrar belirdi. 70 bin Osmanlı askeri ve 16 dev topla Rodos’u almaya gelen Osmanlılar 23 Mayıs 1480’de Rodos şehriyle kalesini kuşattılar. Bu kuşatma 89 gün sürecekti.</p>
<p>Sert bir direniş karşısında haftalar süren bir bombardımandan sonra temmuzun son haftasında ana saldırıya girişildi. Olayın ciddiyeti bir gün önce düşmana, şafaktan günbatımına kadar süren savaş şarkıları, borular, ziller ve davulların kulak zarlarını yırtıcı şamatasıyla duyuruldu. Türklere has bu savaş âdeti onları her ne kadar sürpriz öğesinden yoksun bıraksa da kendi morallerini güçlendirmeye, düşmanınkini ise bozmaya yarıyordu. Şövalyeler buna trompetlerini öttürerek ve kilise çanlarını çalarak karşılık verdiler.</p>
<p>İlk saldırıyla dalga dalga gönderilen başıbozuklar, yıkılan surlardan içeriye aktılar ve İtalyan kulesine çıkarak buraya Osmanlı sancağını diktiler. Başıbozukları koşar adımlarla aralıksız sıralar halinde Yeniçeriler izledi. Zaferi kazandığını sanan Mesih Paşa, askerlerine yağmanın yasak ve Rodos’un hazinelerinin sultana ait olduğunu bildirmek için tam o zamanı seçti. Şehri İslam yasaları uyarınca yağmalayıp büyük ganimetler elde edeceklerini zanneden askerler, bu haber karşısında savaşçı ruhlarını kaybettiler. Oysa İsa, Meryem ve Aziz Yuhanna sancağı altında savaşan şövalyeler, kuleye giden yolu kesmeye koşmuşlardı. Kulenin altındaki dar duvarın üstünde istilacılarla göğüs göğüse geldiler ve onları katlettiler. Duvarlarla hendekler öldürülenlerin cesetleriyle dolmuştu. Bir şövalye müfrezesi kuleye girebildi, oradakileri öldürdü ve sancaklarını yere attı. Cesareti kırılan Osmanlı askerleri bunun üzerine kaçmaya başladılar, ilerleyen kendi arkadaşlarını yarıp geçtiler ve savaş çığlıkları atarak onları kovalayan şövalyeler tarafından kılıçtan geçirildiler.</p>
<p>Böylece 17 Ağustos 1480’de kuşatma kaldırıldı. Osmanlı kuvvetleri gemilerine bindiler ve Konstantiniyye’ye doğru yürüyüşe geçmek üzere Marmaris’te toplandılar. Sultan Mehmet çok sinirlendi ve adaya tekrar saldırmaya kararlıydı. Kaptanıderyayı görevinden aldı ve Gelibolu’da önemsiz bir konuma getirdi. Rodos şehri harabeye dönmüştü fakat şehrin yukarısında Aziz Yuhanna’nın kırmızı zemin üstündeki beyaz haçı yani Hristiyan inancının zafer sancağı hala dalgalanıyordu. Ve yarım yüzyıl daha orada dalgalanmayı sürdürecekti. Çünkü sürekli savaşlarla geçen bir ömürden sonra Fatih Sultan Mehmet’in günleri sonuna yaklaşıyordu.</p>
<h2><strong>8- Fatih’in Son Yılları ve Ölümü</strong></h2>
<p>Fatih’in ölümüyle ilgili ihtilaflı durumları ele almadan önce gelin hukuk, ekonomi, eğitim, kültür, bilim ve mimari konularında ne gibi çalışmalar yaptığına bir bakalım.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet yeni bir Dünya İmparatorluğu yaratmaya çalışırken yalnız topraklarını genişletmekle ilgilenmiyor, aynı zamanda yönetsel, yasal, ekonomik ve sosyal alanda da farklı bir devlet yaratmak istiyordu. Bu devlet elbette gerçekte Bizans’ın olduğu gibi, “Tanrı tarafından yönetilme” ilkesini temsil eden bir askeri teokrasiydi. Tanrı tarafından atanmış biri olarak devleti yalnız Mehmet yönetecekti. Diğer Müslüman devletler gibi Osmanlı İmparatorluğu da geleneksel olarak en başta Kuran’ın yasaları, yani kutsal Şeriat Yasası tarafından yönetiliyordu. Fakat imparatorluğun kapsamı ve karmaşıklığı artınca Şeriat Yasaları’nın değiştirilmesi ve genişletilmesi gerekti. Bu değişikliği I. Murat başlatmış, II. Murat ise bir adım daha ileriye götürmüştü. Yarım yüzyıldan kısa bir sürede edinilen böylesine büyük bir imparatorluğu yönetmek için eski göçebelik günlerinin anılarının ve adetlerinin yetmeyeceği açıktı. Dolayısıyla pek çok sivil ve siyasi Bizans teşkilatının kopyalanması gerekli olmuştu. Paleologosların sarayında ve bürokrasisinde oldukça karmaşık bir hal almış olan adetler, fetihten sonra Osmanlı İmparatorluğunda devam ettirilerek çeşitli meyveler verdi. Böylece ortaya Fatih Kanunnamesi olarak bildiğimiz yasalar topluluğu çıktı.</p>
<h4><strong>8.1- Fatih Kanunnamesi</strong></h4>
<p>Yeni bir imparatorluğun gerçek mânada kurucusu olan Fatih Sultan Mehmet, özellikle hayatının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğuna düzenli ve sürekli bir yapı kazandırmak için önemli düzenlemeler yaptı. Yönetim, maliye ve hukuk alanında koyduğu kuralları içeren Fatih Kanunnâmesi, sonraki dönemlerde de yürürlükte kaldı. Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet, resmî olarak yürürlüğe konulmuş bir kanunnâme neşreden ilk Müslüman hükümdar olmuştu. Fatih’in Osmanlı devlet düzenine ilişkin temel ilkelerinin pek çoğu Tanzimat dönemine kadar geçerliliğini korudu.</p>
<p>Fatih Kanunnamesi İslam değil, Türk devlet geleneklerini yansıtıyordu. Devletin hiyerarşisini, geleneklerini, davranış kurallarını, görevlerini, kurumlarını, gelirlerini ve uygulamaya yetkili olduğu cezaları kapsıyordu. Osmanlı’ya tahta çıkan padişaha devletin geleceği (nizâm-ı âlem) için kardeşlerini öldürme hakkı da veriyordu.</p>
<p>Kanunname aynı zamanda katı hiyerarşisi, görkemi ve ayrıntılı törenselliği açılarından Bizans modeline benziyordu. Saray teşrifatı, kıyafetler ve adabı muaşeret kuralları Bizans’ta olduğu gibi burada da en küçük ayrıntılarına kadar saptanıyordu. Sultan Mehmet her saray görevlisinin rütbesinin ve görevlerinin, giysi renkleriyle belirtilmesini buyurmuştu. Örneğin, vezirler yeşil, mabeyinciler kırmızı, müftüler beyaz, ulema mor, mollalar ise gök mavisi kıyafet giymeliydi. Çizmelerle potinlerin renklerinin de kendine göre önemi vardı. Hükümet memurlarınınki yeşil, saray görevlilerininki ise açık kırmızıydı. Bir giysinin rengi dışında, biçiminin de kendine göre bir anlamı vardı. Özellikle kolların kesimi, kürk süsleri, en önemlisi de sarığın biçimi ve sakalın şekli çok önemliydi. Çünkü bir İslam toplumunda başa giyilen şey simgesel bir öneme sahipti. Sarık Müslümanlara özgüydü. Ama Frenk ya da Rum olsunlar, gayrimüslimlerin de kırmızı, siyah veya sarı bir başlıkla gezmeleri gerekiyordu. Potinlerinin de Müslümanlarınkinden farklı renkte olması lazımdı. Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin potinleriyle çizmeleri sırasıyla siyah, mor veya mavi renkteydi.</p>
<p>Sultanın maiyetinde dış ve iç hizmetliler vardı. Dış hizmetler, sultanın şahsına ilişkin bütün hizmetleri kapsardı. İç hizmetler ise hareme, yani darü’s-saade bölgesine ilişkindi.</p>
<p>Dış hizmetlerin baş sorumlusu, beyaz haremağalarının başı olan Kapı Ağasıydı. O başkahyaydı, iç oğlanların ve diğer saray hizmetlilerinin başıydı. Ayrıca çok sayıda hayır kurumunun yöneticisiydi ve bu işten büyük kazanç sağlardı. Sultanla dış dünya arasında bir aracıydı. Hiç kimse ondan izin almadan sultanı ziyaret edemezdi. Sürekli sarayda yaşardı. Emrinde 340 kişi vardı. Bunların hepsi de seferler ve akınlar sırasında kaçırılmış olan Hristiyan kökenli insanlardı. Sarayda çalışan çocuklar asla on sekizinden büyük olmazdı. İki tecrübeli öğretmen tarafından eğitilir, okuma yazmayı, görgü kurallarını ve adetleri öğrenirlerdi. Hizmetli personeli içinde sofracılar, eczacılar, bahçıvanlar, fırıncılar, çamaşırcılar, aşçılar vb vardı. Bunların hepsinin maaşları belliydi.</p>
<p>İç hizmetlerin baş sorumlusu, kızlarla kadınların ağası ve zenci haremağalarının başı olan Kızlar Ağasıydı. İç saraydaki bütün kadın hizmetçilerin amiriydi. Ayrıca sultan vakıflarının da yöneticisiydi. Gün içinde sarayı üç dört saatliğine terk edebilirdi ama geceyi orada geçirmek zorundaydı. Emrinde 20 kadar harem ağası çalışırdı. Mehmet’in döneminde sarayda 300 kadar kız ve kadın vardı. Bunların hepsi de istisnasız Hristiyan kökenliydi. Her biri günde dört akçe alırdı. Kızlar Ağası sultanın yanından pek ayrılmazdı. Sultan ona çok güvenirdi.</p>
<p>Osmanlı’da hadımların önemi büyüktü. Bu hadımların hepsi Hristiyan ülkelerinden getirtilirdi, çünkü İslam herhangi bir canlının hadım edilmesini kesinlikle yasaklamıştı. Eski Osmanlı İmparatorluğundaki haremağalarının çoğu Etiyopya, Suriye, Ermenistan gibi ülkelerden gelirdi. Fatih Sultan Mehmet’in döneminde, hadım ve köle ticareti büyük ölçüde Yahudilerin elindeydi.</p>
<p>Mehmet’in zamanında sadrazamın yetkileri de değişmişti. Görevlerinin limitleri dahilinde öncellerininkinden daha kapsamlı bir otoriteden yararlanabiliyordu. Osmanlı sultanları bu noktaya kadar göçer atalarının yüzyıllar önce çadırlarından yönettikleri Divan toplantılarına oturduğu yerden bizzat kendileri başkanlık etmişti. Fakat Mehmet, kendi saltanatı zamanında bu yetkiyi sadrazama bıraktı. Artık Divan toplantılarında bulunmuyor, toplantıyı “Sultanın Gözü” diye anılan yüksekteki kafesli bir gizli bölmeden izliyordu. Sadrazam böylece hükümetin devlet mührünü elinde bulunduran başı olmuştu. Sultanın yardımcısı olarak sivil otoriteye büyük ölçüde hâkimdi; sivil idarenin bütün kollarının sorumluluğunu üstleniyor, memurların atanmalarını ve çalışmalarını kontrol ediyordu. Bütün bunlar kendisinden sonra gelecekler için bir emsal oluşturacaktı.</p>
<h4><strong>8.2- İmparatorluğun 4 Temel Direği</strong></h4>
<p>Sadrazamın efendisi adına başında bulunduğu sivil yapı, “İmparatorluğun dört temel direği” üzerinde kuruluydu. Bu da adını eski Osmanlı beylerinin savaştaki çadırlarının dört direğinden alıyordu. Dört sayısının ise kutsal bir anlamı olup Kuran’a göre dört meleği ve sonradan dört halife olan peygamberin arkadaşlarını simgeliyordu.</p>
<p>İlk direk sadrazamınkiydi. Bütün diğer yüksek düzeydeki devlet memurları gibi paşa unvanına sahipti. Sadrazam, paşalık alametleri uyarınca beş tuğ sergilemek ayrıcalığına sahipti, bir altındaki üç paşanın ise sadece üçer tuğları vardı. Bu Türk bozkırlarındaki at sırtında göçerlik günlerinden kalma bir semboldü. Bu yöneticiler; genel konular, yasalar ve maliyeyle ilgili kendi iş alanlarında bağımsız olmakla beraber, doğrudan sultana karşı sorumlu olmak durumundalardı.</p>
<p>İkinci direk adalet mekanizmasının sorumlularını kapsıyordu. Bunlar iki kazaskerdi (kadı-asker). Görevleri diğer yargıçları atama olan bu ordu yargıçlarının birinin yasal yetki alanı Anadolu, diğerininki ise Rumeli’ydi. Üçüncü direk, birer muhasebeci olan defterdarlardı. Dört hazinedar devletin finansal ve parasal işlerini yönetmekten sorumluydular. Dördüncü direği oluşturan ise nişancılardı. Bunlar devletin nazırlarıyla kâtipleriydi. Sultanın fermanlarını hazırlar, üzerlerine imza niyetine sultanın tuğrasını ya da nişanını basarlardı. Son olarak iki sınıfa ayrılan ağalar, kumandanlar veya subaylar vardı. Bunların bir kısmı askeri alanda görev yapan Yeniçeri Ağası gibi dışa, bir kısmı da yalnızca sultanın sarayına bağlı içe ait görevlilerdi.</p>
<h4><strong>8.3- Eyalet Sistemi ve Feodal Düzen</strong></h4>
<p>Osmanlı İmparatorluğu Fatih’in zamanında iki yarıya bölünmüştü: Anadolu’ya ve Rumeli’ye. Her biri bir beylerbeyi, iki tuğlu bir paşa tarafından yönetiliyordu. Her yarı da daha küçük parçalara bölünüyor, askeri valiler, sancak beyleri tarafından yönetiliyor, bunların her birine sultanın otoritesinin simgesi olarak bir sancak veriliyordu. Sancak beyi tek tuğlu bir paşaydı, görevi de sultanın o bölgedeki kuvvetlerini denetlemek ve komutanlıklarını yapmak, halkın güvenliği adına “polis”e kumanda etmek ve vergilerin düzenli şekilde ödenmesini sağlamaktı. Fatih’in zamanında Asya’da yirmi, Avrupa’da ise yirmi sekiz sancak vardı.</p>
<p>Bu eyaletlerin her biri ayrıca, ilk sultanların zamanında olduğu gibi, irili ufaklı feodal topraklar olan tımar ve zeamet gibi dirliklere bölünmüştü. Bunlar Türk olarak doğmuş Sipahi denilen süvarilere bahşedilmişti. Tımar sistemi; finansal, sosyal ve tarımsal politikalarını sultanın askeri gereksinmeleriyle bağdaştırmak zorunda olan bir yönetimin gereğiydi. Bu parçalı mülkiyet sisteminde toprak aslında devlete aitti. Sipahi, kendisiyle süvarilerinin askeri hizmetleri karşılığında devletin verdiği yetkiyle köylüden belirlenmiş bazı gelirler topluyordu. Köylü -reaya- toprağı işliyor, ödediği vergiler ve emeği karşılığında ailesini geçindirmek için o topraktan yararlanma hakkını kullanıyordu. Bu hak onun ölümünde oğullarına geçiyordu.</p>
<p>Bu sistem aynı zamanda imparatorluğun askeri kuvvetlerinin ana kitlesini oluşturuyordu. Sipahiler, sancak beyinin emrettiği anda belli sayıdaki adamlarını silah başına çağırmaya hazır durumda olmak zorundaydılar. Bu başarılamadığı takdirde Sipahi, tımar olarak verilmiş toprağından mahrum ediliyordu. Ayrıca, bu miras Batı’daki gibi kalıtım yoluyla geçmiyordu. Sipahinin ölümü durumunda tımarın ancak küçük bir kısmı oğluna veriliyor, bu kişi ancak askeri alanda başarı gösterirse daha büyük topraklara hak kazanıyordu.</p>
<p>Sağlam temeller üzerine oturmuş, her yönüyle uyumlu işleyen ve Sultan Mehmet’in yönetiminin sıkı denetimi altındaki bu sistem, üretici sınıfıyla askeri kuvvetleri karşılıklı çıkarları doğrultusunda birbirine bağımlı kılan Orta Çağ modeli bir feodal düzendi.</p>
<h4><strong>8.4- İstihbarat Teşkilatı</strong></h4>
<p>Mehmet’in fetihleri sürdükçe, hayatına yönelik tehditler artmıştı. Eskiden daha korkusuz olan sultan giderek ihtiyatlı, güvensiz, neredeyse insanlardan kaçan birine dönüştü. Tebaaları eskiden sultanlara ulaşabilirler, sultan da nisbi bir teklifsizlikle halkının arasına karışabilirdi. Fakat Mehmet eski bir Osmanlı geleneğine karşı gelerek, vezirleriyle aynı masada yemek yemekten bile vazgeçti. Zehirlenmemek için akla gelebilecek her tedbiri alıyordu. Bütün vezirleri ve diğer görevlileri sofrasından dışlayan bir ferman çıkardığından beri yemeklerini yalnız yiyordu:</p>
<p>“İradem o ki Osmanlı Hanedanı kanı taşıyanlar hariç, ben Padişah Hazretleri’yle aynı sofrayı paylaşamazlar,” diyordu.</p>
<p>Aslında Fatih’in, kendini korumak amacıyla birtakım tedbirler almak için son derece geçerli nedenleri vardı. Yalnızca Venedik Signoria’sı bile Mehmet’e bir düzine suikast girişiminde bulunmuştu. Mehmet bu planların açığa çıkarılmasını son derece gelişmiş bir istihbarat servisine borçluydu. Bu servis Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının çok ötesinde bile faaliyetlerde bulunuyordu. Teşkilat hakkında elimizde fazla güvenilir bilgi olmasa da, çok sayıda casus kullanıldığını ve istihbarat kapasitesinin muazzam olduğunu biliyoruz. Mehmet bu teşkilatı canlı tutabilmek için yabancı suç ortaklarına yüklü meblağlar ödüyordu. Özellikle İtalyan devletlerinde çok sayıda casusu vardı. Bu casuslar hükümetin en üst düzeylerine kadar sızmıştı. Faaliyetlerine ilişkin söylentiler, uzak kuzey ülkelerinde bile paniğe yol açıyor, masum insanların Türk casusu diye idam edildiği oluyordu.</p>
<p>Sultan Mehmet elbette bu teşkilatı sadece canını güvenceye almak amacıyla kullanmıyordu. Aynı zamanda nihai amacı olan Roma topraklarına kadar ilerlemek için de casuslara ihtiyacı vardı. Nasıl kızı, yani Bizans’ı aldıysa, anneyi, yani Roma’yı da alacaktı. Casusları aracılığıyla İtalyan devletleri arasındaki bütün çekişmeleri öğrenmişti. Hilalli sancağı muzafferce Hristiyan kiliselerinde dalgalandırmanın hayalini kuruyordu. Sayısız öyküde yer alan ve çeşitli biçimlerde yorumlanmış olan Türk efsanesi “Kızıl Elma”, Fatih’in çağdaşları için Kutsal Şehir Roma anlamına gelir olmuştu. Eğer Fatih, zaman zaman dikkatini Doğu’ya çevirmek zorunda olmasa ya da birazdan göreceğimiz gibi erken yaşta ölmemiş ya da öldürülmemiş olsa Avrupa’nın içlerine kadar ilerleyebilirdi.</p>
<h4><strong>8.5- Savaşlardan Elde Edilen Yararlar</strong></h4>
<p>II. Murat için savaş sinir bozucuydu ve zaman kaybıydı. Onun istediği, halkının huzur ve esenlik içinde yaşamasını sağlamaktı. Mehmet’in dönemindeyse savaş, Osmanlı toplumunun varlık nedeni ve en büyük uğraşı haline geldi çünkü o herkesi savaş çabalarına bir şekilde katkıda bulunmaya zorladı. Artık sultanın temel kaygısı, yabancı ülkelere kalıcı olarak boyun eğdirmek, onları imparatorluğuna katıp yönetmek ve topraklarını güvendiği savaşçıları arasında paylaştırmaktı. Bu son derece sıradışı savaş tarzı, müstahkem şehirlerle kaleleri hızla ve acımasızca fethetmeyi, her şeyden önemlisi de yabancı hükümdarları ele geçirip ortadan kaldırmayı zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet saltanatının başlangıcında bütün fethedilmiş eyaletleri ve adaları haraca bağladı. Haracın miktarı, söz konusu yerin refah düzeyine, boyutlarına ve verimlilik düzeyine bağlıydı. İstenen haracın miktarı bin dükadan on binlerce düka altınına kadar değişebiliyordu. Eğer haraç zamanında ödenirse ve sultanla vezirlerine uygun armağanlar verilirse, eyaletler ve adalar kendi yönetim tarzlarını, sivil kurumlarını ve hatta hanedanlıklarını koruyabiliyordu. Ama ilk gevşeme belirtisinde sultan sert bir azar gönderiyor, ayrıca o yeri işgal etme ve hükümdarını devirme tehdidinde bulunuyordu. Eğer birikmiş haraçlar hızla ödenmezse, sultan tehdidini gerçekleştiriyordu.</p>
<p>Ama Mehmet, böyle saltanatlara ansızın son vermek için pek çok başka neden ya da bahane de bulabiliyordu. Sağı solu belli olmayan sultanın kaprisleri, kişisel bir öfke duyması, düşmanların yaydığı iftiralar, söz konusu bölgenin konumu ya da zenginliği gibi şeyler bölgenin prensinin sonunu getirebiliyordu. İstanbul’a getirilirse, önce iyi ağırlanıyor ama öte yandan ayrılmasına izin verilmiyor, sonra da yargılanmadan idam ediliyordu. En iyi olasılıkla, sultan tahtından olmuş hükümdara bir şehri ya da kırsal bölgeyi vermeyi vaat ediyor ama bu vaadini yerine getirse bile, çok kısa süreliğine uyguluyordu. Tahtından olan prenslerin hemen hiçbiri huzur içinde ihtiyarlayacak kadar yaşamadı. Gençliklerinde sultanın gözüne girmiş olanları bile, uzun vadede ondan merhamet görmedi. Ölen bir hanedanın yerine geçenler ya da veliahtları, haberi bizzat İstanbul’a giderek vermek, yanlarında pahalı hediyeler götürmek ve sultanın resmi tevcih belgesini almak zorundaydı. Bu kabul görüşmeleri sırasında yeni haraç belirleniyordu. Genellikle meblağ arttırılıyordu. Sonunda yeni kukla hükümdar, bir onur giysisi alıyordu.</p>
<p>Ancak eğer söz konusu eyalet, şehir ya da ada fethedilmişse, yani halkı kendi rızasıyla boyun eğmemişse, uygulanan prosedür çok farklı oluyordu. O zaman hiç acıma gösterilmiyordu. Var olan hükümet tamamen devriliyor ve bölgeye geleneksel Türk hükümet modelini götürmek üzere üst düzey bir Osmanlı memuru atanıyordu. Ancak halk bu işten her zaman zararlı çıkmıyordu. Bu yeni siyasal ve sivil düzen, genellikle eskisinden daha iyi oluyordu.</p>
<h4><strong>8.6- Devletin Gelir Sistemi ve Ticaret</strong></h4>
<p>Devletin başlıca gelirleri fethedilmiş gayrimüslimlerin baş vergisinden geliyordu. Bu kişiler, özellikle Avrupa Kıtasında köylü nüfusunun çoğunluğunu ve kent nüfusunun büyük bir kısmını oluşturuyordu. Müslüman Türklerin kendileri ve Müslümanlığı kabul edenler geçmişte bu vergiden muaftılar, ancak bölgelerinde savaş olması durumunda sürüleri, tahılları, pirinç rekoltesi ve arı kovanları gibi mallarının bir kısmını devlete vermek zorundaydılar. Savaş sırasında eğer deniz kıyısında ya da bir ormanın ağzındaki yer stratejik önem kazanırsa buralarda oturanlar vergilendirme dışında kalıyorlardı. Ancak karşılığında birliklere yardım olarak bazı angaryaları yerine getiriyorlardı. Diğer vergi kaynakları vasal devletler tarafından ödenen haraçlardı.</p>
<p>Fakat imparatorluk gelirlerinin ana kitlesi çeşitli devlet kurum ve girişimlerinden kaynaklanıyordu. Bunlar gümrük vergileri, liman rüsumu, geçit paraları, kantar vergileri, tuz, sabun ve balmumu gibi malların tekeliydi. Ayrıca gümüş, bakır ve kurşun çıkarmak için kullanılan madenler çoğu zaman devlet tarafından bazı bayilere kiralanırdı. Bu her iki tarafın da yararınaydı, ama sosyal ve finansal suiistimallere, aşırı üretime yol açabiliyordu.</p>
<p>Sultanın devlet gelirlerini artırmak için başvurduğu bir başka yöntem ise yeni paralar basmak ve eski paraları düşük bir fiyata satın almak suretiyle tekrar tekrar devalüasyon yapmaktı. Yani halkın satın alma gücü kasten düşürülüyordu. Hatta gümüş arayıcıları olarak bilinen memurların, evleri arayıp gizlenen paralara el koymak için taşralara gönderildiği bile oluyordu. Tüm bunlar yüzünden Fatih Sultan Mehmet halk tarafından çok sevilen bir sultan değildi. Durmadan yeni fetihlere girişen sultana sürekli para gerekiyordu ve savaşların faturasını bir bakıma halk ödüyordu. Eğer fetih başarılı olursa elde edilen yeni gelirler sultanın, yönetici sınıfının ve askerlerin masrafları için kullanılıyor sadece belli başlı kentlerdeki imaretlere harcanıyor, ülkenin çeşitli yerlerindeki halka dağıtılmıyordu.</p>
<p>Fatih zamanında hızla gelişen tek kent Konstantiniyye değildi. Bursa, Edirne ve Gelibolu limanı da bu ticari gelişmeden yararlanmaktaydı. Batı Anadolu’da pamuk endüstrisi, Ankara çevresinde tiftik endüstrisi ve Bursa’da ipek endüstrisi altın çağını yaşıyordu. Özellikle İran’dan gelen kervanların son durağı olan Bursa, ticaret mallarının uluslararası antreposu olmuştu. Bu malların arasında Şam üzerinden gelen Hindistan ve Arabistan kökenli baharatlar da vardı.</p>
<h4><strong>8.7- Topkapı Sarayının İnşası</strong></h4>
<p>Mehmet’in hayatının son dönemlerinde kendisine uygun gördüğü inziva Eski Saray’daki yetersiz surların arkasında ve Majestelerinin azametiyle bağdaşmayacak kadar kalabalık bir semtte olması nedeniyle yetersiz kalıyordu. Bu durum yeni sarayının, yani Topkapı Sarayı’nın, yerinin seçiminde etkili oldu. Eski Bizans Akropolisi’nin yerinde, üç denizin -Haliç, Boğaziçi ve Marmara’nın- birleşme noktasına hâkim burundaki inşaat 1465’de başladı. Burası daha sonra Sarayburnu olarak anılacaktı.</p>
<p>İranlı, Arap ve Rum mimarlara yaptırılan sarayın planları o kadar görkemliydi ki, önceleri tamamlanmasının 25 yıl süreceği hesaplandı. Ama yüksek düzeydeki ücretlerin, işçilere dağıtılan cömertce bahşişlerin ve sultanın kişisel denetiminin sayesinde inşaat öngörülen sürenin dörtte biri kadar bir zamanda tamamlandı. Üç kapılı yüksek kale duvarlarının arasında ve iki iç avluda çoğunlukla zarif köşkler şeklinde tasarlanmış sayısız binalar yer alıyordu. Her bir yanında, birbirinden güzel büyük bahçeler bulunuyor, bunlarda akla gelebilecek her türlü bitkilerle meyveler yetişiyor, her yanda bol berrak içme suları akıyor, kuş sürüleri şakıyıp ötüyor, evcil ve yabani hayvan sürüleri otluyordu. Sultan, seferlerinin arasındaki kış mevsiminde burada halkın gözü önünden uzaklaşıyor, ancak devlet törenleri sırasında sıkı bir koruma altında şehrin sokaklarında görülüyordu.</p>
<p>Mehmet bu sarayı yaptırmakla gelecek yüzyıllardaki Osmanlı saray hayatının modelini de oluşturmuş oldu. Saray başlıca iki bölüme ayrılmıştı. Dış avlu resmi hizmetlere ve sultanın işlerini yürüttüğü mekânlara mahsustu. Divan da buradaydı. İç avlu ise taht odasıyla sultanın dairesini, ayrıca harem ağalarıyla iç oğlanlarınınkini kapsıyordu. Bir yüzyıl sonra burası kadınlarının dairelerini kapsayan “Mutluluk Evi”ni, böylece Harem’i oluşturacaktı. Mehmet’in kendisi burada yaşamayı, 370 hadımı barındıran üçüncü tepedeki eski sarayına yeğliyordu.</p>
<p>Topkapı Sarayı’na peş peşe üç kapıdan giriliyordu. Sarayı şehre bağlayan ilk kapı Bab-ı Hümayun’du, yani Saltanat Kapısı. Bunun üstündeki yazıt, “Sultan Mehmet, insanların arasında Allah’ın Gölgesi ve Ruhu, bu dünyanın hükümdarı, iki kıtayla iki denizin, Doğu’yla Batı’nın efendisi ve İstanbul şehrinin fatihi” sözleriyle kurucusunu anıyordu.</p>
<p>Fatih’in saltanatı döneminde Osmanlı Devleti’nde 500’den fazla mimari yapı yapıldı. Onun adına yapılan en önemli yapı ise Fatih Külliyesiydi. İstanbul’da bulunan yapı; bir cami, medrese, kütüphane, imarethâne (aşevi), darüşşifa (hastane), hamam ve kervansaray gibi birimleri kapsıyordu. Özellikle İstanbul’un Fethi’nden sonra yeni başkentte yaptırdığı görkemli yapılarla, o dönem için metropol özelliğine sahip olan şehir hızla gelişti. Tabiri caizse Fatih Sultan Mehmet Kosntantiniyye’yi baştan yaratmıştı. 1477–78’de yapılan bir ankete göre, o zamanlar Konstantiniyye ve komşu Galata’da toplam 16 bin hâne, 4 bin dükkân ve tahmini 80.000 nüfus vardı. Bu nüfusun %60’ı Müslüman %20’si Hristiyan %10’u Yahudi ve kalan %10’u da diğer dinlere mensuptu.</p>
<h4><strong>8.8- Eğitim ve Kültür Çalışmaları</strong></h4>
<p>Şimdi gelin biraz da Fatih’in eğitim ve kültür alanında nasıl çalışmalar yaptığına bakalım.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet’in bilime, tarihe ve felsefeye özel bir ilgisi vardı. Papaların, imparatorların, Fransa krallarının, Büyük İskender’in ve Lombardların vakayinamelerini okumuştu. Hem Batı’nın hem de Doğu’nun bilim insanlarını, edebiyatçılarını ve sanatçılarını destekliyor, sarayına çekmek için özel çaba harcıyordu. Boş zamanlarını şairler ve alimlerle geçirmeyi severdi. Onlara huzurunda tartışmalar yaptırırdı. Bu tartışmalar genellikle günlerce sürer, sultan dinlemekten hiç bıkmazdı. Bazen de ulemayı veya Müslüman bilginleri bir araya topluyor ve padişahın huzurunda teolojik sorunları tartışmalarını istiyordu.</p>
<p>Fatih’in eğitim alanındaki önemli işlerinden birisi inşası 1462–1470 yılları arasında süren ve Osmanlı’nın ilk yükseköğretim kurumu olan Sahn–ı Semân Medresesi’ni kurması olmuştu. Fatih Külliyesi içinde yer alan kurumda Kur’an, hadis, kelâm, fıkıh, tefsir gibi derslerin yanı sıra fizik, kimya, matematik, astronomi gibi bilimlere de yer veriliyordu.</p>
<p>Fatih Doğu kültürü kadar Batı kültürüne de derin bir saygı duyuyordu. İstanbul’un fethinden itibaren sarayına çok sayıda İtalyan’ı çağırmıştı. Böyle yapmasının nedeni hiç kuşkusuz kısmen politikti. Fethetmeyi arzuladığı dünya hakkında bilgi edinmek, Batı’nın ve özellikle Apennin Yarımadası’nın tarihini, coğrafyasını, yönetim biçimlerini, dinsel inançlarını, içteki rekabetlerini ve askeri stratejisini öğrenmek istiyordu. Bilim adamlarının yardımıyla sarayındaki kütüphanesine; çok sayıda klasik yazma, onun için Türkçeye çevrilmiş olan Yunan eserler ve Hristiyan dini hakkındaki kitaplar toplamıştı.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet Osmanlı sultanları arasında bir kütüphane kurmaya en çok önem veren kişiydi. Kendisinin Türkçeden başka Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan ve 8000’den fazla el yazması içeren çok dilli ve devasa bir kütüphanesi vardı. Elimizdeki bazı kaynaklardan anladığımız kadarıyla, sultan özellikle ilgisini çeken bazı antik dönem eserlerini Türkçe’ye çevirtmişti. Örneğin Seneca’nın “Ahlak Mektupları” ve Batlamyus’un “Coğrafya El Kitabı” gibi eserlerin çevrildiğini biliyoruz. Fatih’in kütüphanesinde bulunan tarih, coğrafya, askerlik bilimi ve din üstüne kitaplar onun zevklerini ve eğilimlerini açıkça ortaya koyuyor.</p>
<p>Fatih astronomiyle de ilgileniyordu. Mesela Timur İmparatorluğu’nun himayesi altında Semerkant’ta çalışmalarını yürüten matematikçi ve astronom Ali Kuşçu’yu İstanbul’a davet etmişti. Ali Kuşçu Sahn-ı Seman Medresesinde öğretmenlik yaptı. Eğitim müfredatını hazırlayanlardan biriydi.</p>
<p>Ali Kuşçu, Fatih dönemindeki, kalıcı bir ün kazanmış birkaç bağımsız alimden biriydi. Gökbilim ve matematik üstüne yazdığı risaleler dışında ilahiyat, gramer ve hukuk üzerine eserler bıraktı. Uzmanlar tarafından çok değer verilen bu eserler ölümünden uzun süre sonra bile kullanıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nda iki yıldan az bir süre faaliyet gösterdikten sonraki erken ölümü, Fatih’i çok üzmüştü. Onun ölümüyle birlikte, klasik Osmanlı gökbiliminin son ışığı da söndü.</p>
<p>Sahn-ı Semân’ın ışığı ise, I. Süleyman tarafından 1551–57’de inşa ettirilen Süleymaniye Medreseleri zamanında söndü. Bu tarihe kadar hem İslami konularda hem de fen bilimlerinde öğrenci yetiştirilmişti. Fakat Kanuni devrinde bu medreseler sadece dini ilimler ihtisası yapılan medreselere dönüştürülerek fen bilimlerine verilen önem azaltıldı.</p>
<p>Mehmet yalnızca astronomiyle değil, astrolojiyle de ilgilendiğini gizlemiyordu. Önemli kararlar vermeden, özellikle askeri seferlere çıkmadan önce saray müneccimlerine danışırdı. Müneccimler gezegenlerin birbirlerine göre konumlarına ve Zodyak burçlarına dayanarak Mehmet’e tavsiye verir, bütün girişimlerinin gün ve saatini belirlerlerdi. Bu durum bizi şaşırtmamalıdır çünkü Mehmet’in döneminden çok sonra yaşayacak olan liderler bile astrolojiye inanmayı sürdürmüştü. Hatta günümüzde bile bazı insanlar gezegenlerin bizim üzerimizde enteresan etkilere sahip olabileceğini düşünür. Fakat artık bunun doğru olmadığını biliyoruz.</p>
<p>Fatih, insanın görüntüsünün betimlenmesiyle ilgili İslami yasaklara rağmen bunu umursamıyordu. Birçok İtalyan sanatçıyı sarayına davet etti. Saltanatının son evrelerinde Batı resmiyle heykeline önemli destek sağladı. Venedik Dükası’ndan kendisine “iyi bir ressam” yollamasını istedi. Böylece 1479’da gelen Venedikli ressam Gentile Bellini, İstanbul’da 15 ay geçirdi ve bu süre içinde çok itibar gördü. Sultanla sarayındaki diğer kişilerin portrelerini yaptı.</p>
<p>Bellini sarayın iç duvarlarını duvar resimleri ve başka tablolarla süsledi. Rönesans ürünü bu eserler Sultan Mehmet’in ölümünden sonra muhafazakar oğlu II. Bayezid tarafından saraydan uzaklaştırılıp satıldı. Sonuçta çoğu ortadan kayboldu: Sadece sultanın portresi yüzyıllardan sonra Londra’daki National Gallery’de ortaya çıktı.</p>
<p>Sultan Mehmet Venedik’ten tunç üzerinde çalışan iyi bir heykeltıraş da istemişti. Bu istem karşılığında kimin gönderildiği kesinlikle bilinmiyorsa da sarayın ziyaretçilerinden biri olan Ferrara’lı Costanzo, sultanın bir madalyonunu yapmıştı.</p>
<p>Fatih dini önyargılara sahip bir hükümdar değildi. Bunu sadece kendi yaptırdığı sanat eserlerinden değil koruduğu sanat eserlerinden de anlayabiliyoruz. Mesela Konstantiniyye’nin fethi sırasında Hipodromdaki ünlü üç başlı yılan sütununun yobazların kurbanı olmaması için korunmasını emretmişti. Augustaion adıyla bilinen meydandaki yüksek bir sütunu çevreleyen atlı Justinianus heykelinin de özenle alınıp taşınmasını emretmişti. Ayrıca Konstantiniyye’nin fethinden hemen sonra, Ayasofya’daki resimlerin üstü sıvandığında, koro apsisindeki yarı-kubbede bulunan Meryem Ana mozaiğine dokunulmamasını buyurmuştu. Hayatının sonlarına doğru, resimlerin yasaklanması gibi konulara tamamen ilgisiz kaldı.</p>
<p>Mehmet’in bir başka saygı duyduğu kültür ise İran kültürüydü. İran’ın aykırı İslamiyeti’yle derviş toplulukları ona çekici geliyordu. Ancak uygulamada bu mezhebin karşıt düşüncelerini kendi İslam devletinin daha katı Sünni ilkeleriyle uzlaştırmayı başaramadı. Buna rağmen Acemceyi okudu ve kendisi de “Avni” mahlasıyla Türkçe olarak üstün kaliteli olmayan 80 şiir yazdı. Şairlerle ediplere maaş bağlayarak edebiyatı teşvik etti. Aynı zamanda, her biri entelektüel açıdan ve diğer alanlarda birer kıymet olan kendi eski öğretmenlerinin kariyerlerini ilerletmek için çok şey yaptı. Bilginlerle ilahiyatçılardan oluşan çevresiyle sohbet etmekten büyük haz duyuyordu.</p>
<p>Tıp bilimi ise Türklerin arasında hâlâ çok geriydi, sultanın sağlık danışmanları ise daha çok İtalya’dan gelen Yahudilerdi. Bunların en çok dikkati çekenlerinden biri Maestro Jacopo’ydu. Yakup Paşa adıyla vezir olan bu kişi, yalnızca sağlık konularında değil, maliye ve finansta da sultanı büyük ölçüde etkiliyor ve onunla bütün seferlere katılıyordu. Mehmet’i katletmeyi akıllarına koyan Venedikliler yirmi küsur yıllık bir süre içinde onu zehirletmek için en az 14 denemede bulunmuşlar, bu amaçla Jacopo’nun yardımını elde etmeye çalışmışlardı.</p>
<p>Fatih’in eğitim ve kültür çalışmalarının önemli bir ayağını da videonun başında bahsettiğim devşirme sistemiyle payitahta getirilen öğrencilerin eğitimi oluşturuyordu. Murat’ın kurup Fatih’in geliştirdiği Enderun Mektebi, öğrencilerin yaşına göre iki hazırlık okulundan, iki de mesleki eğitime mahsus okuldan oluşuyordu. Bu okulda; yetenek, girişimcilik ve liderlik kabiliyetlerini seçebilmek için öğrencilerin bireysel yetilerine büyük bir dikkat gösteriliyordu. Kendi seçtikleri konuları okumaya cesaretlendiriliyorlardı.</p>
<p>Entelektüel ve el becerisi yetenekleri esasına göre yapılan bir ayırımdan sonra öğrenciler, yedi veya sekiz yıllık bir acemilik döneminin yer aldığı on dört yıllık bir öğretim süresine tabi tutuluyorlardı. Burada en küçük başarılar ödüllendiriliyor en küçük kusurlar ise cezalandırılıyordu. İç oğlanlarının çoğu bu acemilik dönemini aşamayarak sultanın özel hizmetine giremiyorlar, bir hazırlık eğitiminden sonra askeriyede veya yönetimde önemsiz görevlere getiriliyorlardı.</p>
<p>Enderun Mektebi’nin amacı, Kuran’la ve İslam ilahiyatı konusundaki eğitimden sonra temelde dünyeviydi. Bu açıdan bakılınca İslam dünyasında bir benzeri daha yoktu. Öğretmen kadrosu ön planda ulema sınıfından seçiliyordu. Ama Mehmet bunlara sarayındaki bilim ve fen adamlarıyla edipleri de eklemişti. Bunların sayesinde okulda Yunan ve Latin modeline göre bir öğretim fırsatı da doğmuş oluyordu.</p>
<h4><strong>8.9- Diğer Dinlere ve Tarikatlara Olan Yaklaşımı</strong></h4>
<p>Fatih hayatı boyunca hep açık görüşlü biri oldu. Farklı fikirlere her zaman ilgi gösterdi ve bunlara saygı da duydu. Çocukluğundan itibaren heteredoks Şii doktrinlerine, Hristiyan dininin öğretilerine ve serbest fikirli insanlara karşı açıkça eğilim göstermesi Mehmet’in en azından hayatının bazı dönemlerinde katı Sünni ilahiyatına doğrudan ters düşen dinsel fikirlere meyilli olduğunu gösteriyor. Kütüphanesinde bulunan elyazmalarının da gösterdiği gibi, hümanist danışmanlarından özellikle de Patrik Gennadios’tan kendisine Hristiyanlığın tarihini ve doktrinini öğretmelerini istemişti.</p>
<p>Bütün bunlar bize Fatih’in din değiştirmeyi düşündüğünü göstermiyor elbette. O sadece tutkulu bir merak sahibiydi ve kimi zaman gerçekten öğrenmek istediğinden kimi zaman düşmanlarını iyi tanımak istediğinden kimi zaman ise fethettiği topraklardaki kullarının dini hakkında bilgi edinmek zorunda hissettiğinden dolayı bilgisini artırmaya devam etti. Tam da büyük bir liderden bekleneceği gibi.</p>
<p>Ancak Mehmet bir konuda hoşgörüsüzdü. Dini tarikatlara açıkça düşmandı ki bu tarikatlar 15. yüzyılın başında Anadolu’ya, Rumeli’ye hatta Arnavutluk’a dek yayılmıştı. Halktan sultanı kaygılandıracak denli büyük destek görüyorlardı ve belirli bir siyasi nüfuzları vardı. Mehmet onların ülkenin her yanına yayılıp yerleşmelerinden rahatsız oluyordu. Faaliyetlerini kısıtlamak ve yasaklamak için elinden geleni yaptı. Bazı tarikatların mal ve mülklerine el koydu. İşlemeyen derviş zaviyelerinin vakıflarını kaldırarak onların toprağını devlet malı haline getirdi. Bir şeyh halk nezdinde ne kadar popüler oluyorsa Mehmet’in gözünden düşmesi ihtimali o kadar artıyordu. Fanatizmleri, çılgınca davranışları ve giysilerinin hırpaniliği yüzünden birçok şeyhi deli ilan etmişti ve onları sık sık imparatorluğundan kovuyordu. Onun bu önlemleri, din adamları arasında kendisine karşı son derece sert ve geniş bir propagandaya neden olmuştu. Ama bu çok uzun sürmedi. Fatih’in ölümünden sonra yerine geçen oğlu, Fatih’in el koyduğu zaviyelerin pek çoğunu tarikatlara geri verdi. Bu yüzden Bayezid, Fatih’in aksine bir veli, şeriatı ihya eden sultan olarak görüldü.</p>
<h4><strong>8.10- Fatih’in Ölümü (3 Mayıs 1481)</strong></h4>
<p>Osmanlı hükümdarlarının ömürleri son birkaç kuşaktır kısalmıştı. Son 100 yıl içinde yalnızca biri ellinci yaşını aşabilmişti. Mehmet’in de hayatı boyunca sağlık durumu pek parlak olmamıştı. Özellikle otuzlu yaşların başlarında şişmanlaması ilk alarm sinyallerini oluşturmuştu. Kalıtsal olan akut bir artrit, seferlerinde at üstünde yol almayı onun için ıstıraplı bir hale getiriyordu. Ayrıca gut hastalığından mustaripti. Bedensel zevklere, yemeye ve içmeye aşırı düşkünlüğü nedeniyle sürekli şişmanlıyordu. Özellikle kırmızı eti ve deniz mahsüllerini çok tüketiyordu ki bu da gut hastalığını azdıran etmenlerden biriydi. Yani yeme-içme konusunda babası gibi kötü bir Müslüman’dı. Akut gut ve bağırsak sancısı krizleri nedeniyle zaman zaman uzun süreler boyunca sarayından kımıldayamıyordu. Henüz kırklı yaşlarının ikinci yarısında olduğu 1479 yılında Mehmet’in bacağında ortaya çıkan tümör doktorlarını şaşırtmıştı. Bellini’nin portresini yaptığı yılın ertesinde Mehmet çok hasta bir adamdı.</p>
<p>1481 yılı ilkbaharında, sultan son seferini başlatacak kadar iyileşmişti. Tuğlu sancakları İstanbul’un karşısındaki Anadolu kıyılarına dikildi. Herkesin bildiği gibi, bu Asya’ya yürüneceğinin işaretiydi. Ama bu yeni seferin hedefini hiç kimse, sultana en yakın olan kişiler bile bilmiyordu. Mehmet bu bilgiyi seferin güvenliği açısından çok gizli tutuyor kimseye söylemiyordu. Rumeli ordusu başkumandanla aşağı yukarı aynı zamanda Çanakkale Boğazı’nı geçti. Anadolu ordusu ise Mayıs ortalarında Konya yakınındaki geniş ovada toplandı. Ordunun boyutları, büyük bir sefere çıkılacağını gösteriyordu. Görünüşe bakılırsa güneye, Memluk Devleti topraklarına gidilecekti. Ayrıca özellikle Batı’da, Mehmet’in Rodos’taki Hospitalier Şövalyelerine bizzat saldıracağından korkuluyordu.</p>
<p>Mehmet’in 25 Nisan Çarşamba günü Üsküdar’a geçmesiyle sefer başladı. İlk durak Gebze civarındaki Hünkar Çayırı oldu. Sultan burada 1 Mayıs’ta şiddetli karın ağrıları çekmeye başlayınca hekimler çağrıldı. Eski hastalıklarının, yani gutla artritin yanı sıra yeni hastalıklar da baş göstermişti. Muhtemelen şiddetli bir kolite, yani kalın bağırsak iltihabına yakalanmıştı. Sultanı ilk tedavi etmeye çalışan hekim, Acem Hamîdüddin el-Lâri oldu. El-Lari, Mehmet’in oğlu Bayezid’in direktifiyle sultana acısını dindirmek maksadıyla afyon verdi. Muhtemelen başka ilaçlar da kullanmıştı. Ama durum hiç parlak görünmüyordu.</p>
<p>El-Lari başarısız olunca, sultanın hasta yatağına eski dostu Yahudi asıllı hekim Maestro Jacopo çağrıldı. Jacopo Müslüman olduktan sonra Yakup Paşa ismini almıştı. Ancak Japoco, elinden bir şey gelmeyeceğini, sultana verilen ilaçların işe yaramadığını ve sultanın yaşamasının pek mümkün olmadığını söyledi. Sadece daha önce hastaları tedavi etmek üzere kullandığı meşhur şurubu şerbet-şarâb-ı fâriğ’i denedi. Bu şekilde bir nebze olsun iyileşme görmeyi umut ediyordu. Fakat doktorların çabası işe yaramadı ve Sultan Mehmet, 3 Mayıs 1481 Perşembe günü, ikindi namazı vaktinde, öğleden sonra dört civarında 49 yaşında hayatını kaybetti.</p>
<p>Hikayenin tam bu kısmında karşımıza birçok soru çıkıyor. Acaba sultan hastalıklarından dolayı eceliyle mi ölmüştü? Yoksa sultana yanlış ilaç mı verilmişti? Belki de verilen ilaçların dozu çok yüksekti? Doktorlardan biri Batılı güçler tarafından satın alınmış olabilir miydi? Bunu bilmiyoruz çünkü elimizde bu sırrı aydınlatacak belge bulunmuyor. Tek bildiğimiz şey son günlerinde Sultan Mehmet dayanılmaz acılar çekiyordu.</p>
<p>El-Lari’nin Fatih’in hayatının son günlerinde oynadığı rol, ondan şüphelenilmesine yol açtı. Acem hekim, üstünde yoğunlaşan şüpheleri dağıtmakta öyle başarısız oldu ki, dört yıl sonra Edirne’de öldüğünde (22 Şubat 1485), Edirneliler, Fatih’in II. Bayezid tarafından zorla verdirilen aşırı dozda afyon yüzünden öldüğüne inandılar. El-Lârî’ye ilişkin söylentilerin onun en lehine olanı, sultana istemeden yanlış ilaç vermiş olmasıdır. Dolayısıyla el-Lârî’nin öldürülmesinin nedeni sultanı öldürme girişimine tanıklık etmiş olması ya da Mehmet’in ölümünden bizzat sorumlu olması olabilir.</p>
<p>Mehmet’in asıl ölüm sebebi günümüzde hala çözülememiş gizemlerden biri. Tarihçilerin bir kısmı sultanın hastalıklarından dolayı öldüğünü düşünürken bir kısmı ise zehirlendiğini iddia ediyor. Çok sayıda düşmanının oluşu ve ölümüne ilişkin bazı ayrıntılar, muhtemelen zehirlendiğini gösteriyor. Mehmet yeni seferine ölümünden bir hafta önce çıkmıştı. Oysa önceki yıl ve daha öncesinde, hastalıkları hareket etmesini güçleştirdiğinde, önemli seferlerinde kumandanlığı vezirlerine vermişti. Örneğin Rodos Adasına ve İtalya, Otranto’ya yapılan seferleri paşaları yönetmişti. Bu yüzden muhtemelen, 25 Nisan’da başkentinden ayrıldığında gut illetinden mustarip olsa da ölümcül hasta değildi. Zaten görgü tanıkları da o ölümcül bağırsak sancılarının ertesi Salı günü ansızın başladığını söylemişti. Bütün bunlar, Mehmet’in yola çıktıktan hemen sonra zehirlendiği ve hiçbir ilacın hayatını kurtarmaya yetmediği iddiasını destekliyor.</p>
<p>Eğer zehirlendiyse akıllara hemen bunu kimin yaptırdığı sorusu geliyor. Mehmet 49 yıllık kısa hayatı boyunca elbette birçok düşman edinmişti. Onu zehirletebilecek adaylar arasında üçü özellikle öne çıkıyor:</p>
<p>Birincisi Papa, ikincisi Venedik Doçu, üçüncüsü ise oğlu Bayezid.</p>
<p>Venediklilerin daha önce yaptığı bir dizi zehirleme girişiminin tamamen başarısız olduğu göz önüne alındığında, bu işte Venediklilerin parmağının olması pek muhtemel görünmüyor. Sultanı oğlu Bayezid zehirlemiş olabilir. O açık görüşlü babayla mistisizme meyilli, yobaz oğlunun arası pek iyi değildi. Ayrıca Mehmet’in kardeş katlini vacip kılan yasası şehzadeyi tahta giden yolu zamanından önce açma girişiminde bulunmaya yöneltmiş olabilir. Aslında pek çok kişi sultanın Amasya’ya, Bayezid’in sancakbeyi oldu­ğu şehre yürüdüğü görüşündeydi. Sultan ile oğlu arasındaki çekişme giderek şiddetlenmiş ve tam o sıralar doruğa çıkmıştı. Amasya’daki Şehzade Bayezid, 1481 Nisan’ının ilk yarısında İstanbul’dan bazı mektuplar almıştı. Bu mektuplarda sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa’nın, Mehmet’i, Cem’in veliaht olması konusunda ikna ettiği yazılıydı. Kendimizi Bayezid’in yerine koyarsak bu haber onun için korkutucu olmalıydı. Cem tahta geçtiği takdirde kanun gereği abisini öldürecekti. Bu yüzden Bayezid, Halveti dervişlerinin yardımıyla en azından sadrazamı öldürmeye çalışmış olabileceği gibi, aynı şeyi babasına da yapmak istemiş olabilir.</p>
<p>Eğer bu iş Bayezid’in işiyse tarihin tekerrür ettiğini söyleyebiliriz. 31 yıl sonra kendisi de bu acımasız kuralın kurbanı olacaktı: 26 Mayıs 1512’de, doğum yeri olan Dimetoka’ya giderken, oğlu ve kendisinden sonra tahta geçecek olan Selim’in emriyle Yahudi bir hekim tarafından zehirlenerek öldürüldü.</p>
<p>Ordugahta, sultanın en yakın maiyeti dışında hiç kimse onun öldüğünü öğrenmedi. Sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa ile etrafındakiler, Fatih’in şiddetli bir gut nöbeti geçirdiği için İstanbul’a dönmek zorunda kaldığı söylentisini yaydılar. Sultanın cesedi hemen bir tahtırevanla Üsküdar’a götürülüp, gemiyle başkente geçirildi. Orduya Anadolu kıyısından ayrılmaması emredildi. Hiçbir geminin Boğaziçi’nden İstanbul’a geçmesine izin verilmedi. Karamanlı Mehmet Paşa Cem taraftarı iken; eski sadrazam İshak Paşa, Anadolu Beylerbeyi Sinan ve Yeniçeri Ağası Kasım Bayezid taraftarıydı.</p>
<p>Ölen efendisiyle daha önce anlaşmış olan sadrazam Mehmet Paşa, Şehzade Bayezid’in tahta geçmesini her ne pahasına olursa olsun engellemek istiyordu. Bu yüzden hemen Konya’daki Şehzade Cem’e, tahta olabildiğince çabuk geçmesini söylemek için üç atlı gönderdi. Ancak bu arada sultanın öldüğü haberi yayılmış ve büyük bir huzursuzluğa yol açmıştı. Askerler, özellikle de yeniçeriler tehditkar bir hal almıştı. Sahile koşup balıkçı kayıklarıyla Avrupa yakasına geçtiler. Vahşice haykırarak, efendilerini görmek istediklerini söylediler. Bu olmayınca, sarayın kapısını kırıp içeri girdiler. Sultanın cansız bedenini görünce, öfkelerini sadrazam Mehmet Paşa’dan çıkardılar ve onu oracıkta öldürdüler. Kellesini bir mızrağa geçirip sokaklarda dolaştırdılar. Ayaklanan halk evlere ve dükkanlara, özellikle de Yahudilere ve Hıristiyanlara ait olanlara saldırdı. Venedikli ve Floransalı tacirlerin depoları yağmalandı.</p>
<p>Cem Sultan’a gönderilen üç ulağın talihi yaver gitmedi. Üçü de tutuklandı. Anadolu Beylerbeyi Sinan ve Yeniçeri Ağası Kasım, Bayezid’in damatlarıydı. Muhtemelen onlar sayesinde olanları haber alarak, hemen İstanbul’a doğru yola çıktı. Sadrazamın korkunç ölümü ve Cem Sultan’ı çağırmayı başaramamış olması, Bayezid’in halk tarafından desteklenmesini kolaylaştırmıştı. Yeniçeri Ağası Sinan, ayaklanan askerlerine, Şehzade Bayezid tahta geçince maaşlarını iki katına çıkarma sözü verdi. Görgü tanıklarının söylediğine göre, bunu duyan askerler “Yaşasın Bayezid!” diye haykırmaya başladı. Bu arada eski Sadrazam İshak Paşa, Sinan Ağa ile işbirliği yapmıştı. Sinan’ın onayıyla Şehzade Bayezid’i sultan ilan etti ve sultan gelene kadar yerine genç oğlu Şehzade Korkud’un naiplik yapacağını açıkladı. Çocuk, halkın sevinç nidaları arasında sokaklardan geçirildi.</p>
<p>Dört bin atlı korumasıyla yola çıkan Bayezid, 20 Mayıs’ta Üsküdar’a vardı. Orada kendisini sevinç içindeki yeniçeriler karşıladı. Yeniçeriler o durumda bile maaşlarının artırılmasını talep etmeyi ihmal etmedi. Yeni sultan siyah giysiler ve siyah bir sarıkla başkente girdi. Bu olaylar cereyan ederken Fatih’in naaşı karanlık bir odada tamamen ihmal edilmişti. Yaz sıcağında günlerce elbisesiyle kapalı kalan ceset koktuğundan yanına girilecek durumda değildi. Sonunda Baltacılar Kethüdası Kasım’la tahnit memuru ölüyü beraber soyup iç organlarını çıkardıktan sonra mumyaladılar ve kefenlediler. Ardından da Bayezid 22 Mayıs’ta babasının cenazesini kaldırdı. Sonra da Topkapı Sarayı’na gitti. Aynı gün toplanan divan, saltanatın Bayezid’e ait olduğunu ilân etti. Böylece Bayezid’in 31 yıl sürecek saltanatı başlamış oldu.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmet bugün İstanbul’da kendi adını taşıyan semtte bulunan Fatih Külliyesi’deki türbesinde yatıyor. Bu külliyenin yerleşim yerini Fatih özellikle seçmişti. Tüm Bizans kiliseleri içinde en ünlü ve tarihi olanlardan birinin, Havariyyun Kilisesi’nin kalıntıları üstüne yaptırmıştı ki, kentin kurucusu Büyük Konstantin de 337 yılında görkemli bir törenle orada toprağa verilmişti. Böylece Mehmet ölümünde de yaşamında olduğu gibi imparatorluk mirasını üstlenmiş oldu. Fakat orijinal türbe ilerleyen yıllarda bir depremle yıkıldı. Ardından iç süslemeleri, möbleli köşe saati, barok tavan dekorasyonu ve pendent kristal avizesiyle ışıltılı bir şekilde, Müslüman bir Napolyon’un istirahatgahı gibi yeniden düzenlendi. Zengin işlemeli kabir, yeşil kumaşla kaplandı. Burası geçen zaman içinde Müslüman müminler için bir anlamda kutsallık mertebesine erişti. Fatih ulusal bir kahramana dönüştü. Bugün adı Türkiye’nin birçok semtinde, sokakları, caddeleri ve köprüleri betimliyor.</p>
<p>“La Grande Aquila è morta!”</p>
<p>Hıristiyanlığın can düşmanının öldüğü haberi Venedik’e iki hafta sonra ulaştığında böyle duyurulmuştu.</p>
<p>“Büyük Kartal Öldü!”</p>
<p>“Hristiyanlığın ve İtalya’nın şansı varmış ki, ölüm o vahşi ve dizginlenemez barbarı durdurdu” diye yazmıştı Venedik’teki San Marco Bazilikasının yöneticiliğini yapan şövalye Giovanni Sagredo. Batı’nın ilk kapıldığı his şüphesiz buydu.</p>
<p>Büyük Osmanlı sultanının ölümü Batı dünyası için o kadar önemli bir olaydı ki Avrupa’da büyük bir sevinç yaşandı. Kilise çanları çalındı, toplar atıldı ve kutlamalar yapıldı. Roma’da havai fişekler ateşlendi ve 3 Haziran’da görkemli şükran duası ayinleri düzenlendi. Papa bunlara bizzat katıldı. Sadece Roma’da değil bütün İtalya’da benzer kutlamalar yapılıyordu. Doğu’dan gelen tehditten kurtulan Batı, artık rahat soluk alabilecekti.</p>
<p>Fakat kimse geleceği düşünmüyordu. Evet belki Mehmet’in tedbirli ve güvensiz bir yapıya sahip olan oğlu Bayezid ciddi bir tehdit değildi. Onun oğlu I. Selim ise İran, Suriye ve Mısır’la savaşacaktı. Ama Selim’in oğlu Muhteşem Süleyman’ın saltanat döneminde Osmanlılar gözlerini yeniden Batı’ya çevireceklerdi. Macaristan, Muhteşem Süleyman tarafından alınacak ve 150 yıldan uzun bir süre Osmanlıların elinde kalacaktı. Süleyman sadece bununla da kalmayacak, ordusunu Viyana surlarına kadar dayayacak ve bütün Avrupa’yı yeniden korku saracaktı.</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>Mehmet’in hayatıyla ilgili pek çok konuda nihai gerçeğe ulaşmak hiçbir zaman mümkün olmayacak. Çünkü elimizde her karanlık noktayı aydınlatacak nitelikte kaynak bulunmuyor. Üstelik ister yerli ister yabancı olsun kaynakların birçoğunun taraflı olduğu görüyoruz. II. Mehmet’in tarafsız bir gözle değerlendirilmesini son derece güç kılan şey, elimizde onun kişiliğine ilişkin güvenilir bilgiler bulunmayışı. Ama bir konu hakkında kesin bilgi sahibiyiz ki Mehmet, Orta Çağ’ın en önemli figürlerinden biriydi.</p>
<p>Son büyük kuşatmanın fatihi daha ilk saltanatında bile dünya tarihinde yer edinmeyi planlıyordu. Büyük İskender ve Julius Caesar gibi büyük bir imparator olmak, hatta onları aşmak istiyordu. Dolayısıyla hedefi büyük bir imparatorluk, istikrarlı bir dünya gücü yaratmak ve onu, yeni başkenti İstanbul’dan yönetmekti. Bütün dünyayı egemenliği altına alma arzusu sınır tanımıyordu. Makedonyalı İskender’in Asya’ya daha küçük bir orduyla girdiğini fakat şimdi işlerin değiştiğini, eskiden Batılılar Doğuya sefere çıkarken şimdi kendisinin Doğudan Batıya yürüdüğünü söylemişti. Hiçbir kanun ve Allah’tan başka güç tanımadığını söylerdi. Ona göre dünyada yalnızca tek bir evrensel imparatorluk ve tek bir hükümdar olması gerekirdi.</p>
<p>Mehmet kendisini Bizans imparatorlarının varisi olarak görmekte haklıydı çünkü Bizans devletinin yıkıntılarından, Mezopotamya’dan Adriyatik’e dek uzanan bir imparatorluk kurmayı başarmıştı. Eski Bizans devletleri adeta yeniden birleşmişti fakat bu sefer Haç’ın değil Hilal’in altında. Bizanslıların eski bir sözünde de söylendiği gibi Byzantium’u ele geçiren imparatorluğu da ele geçirirdi. Bu Osmanlılar için de geçerliydi. Mehmet’in döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları Bizans İmparatorluğunun parlak dönemlerindeki sınırlarına çok benziyordu. Ve imparatorluğun gerilemesi de Bizans’ın gerilemesine benzer bir biçimde, sınır bölgelerinin yitirilmesiyle başlayacaktı.</p>
<p>Dünya tarihinde kendisine cihan imparatoru diyebilecek çok az hükümdar yaşadı. Mehmet kesinlikle bunlardan biriydi. Büyük bir İslam İmparatorluğu’nun temelini atan ve sağlamlaştıran Mehmet aynı zamanda Ortodoks Hristiyanlığın da sıkı bir koruyucusu olmuştu. Yalnız bu büyük başarısı nedeniyle bile tarihi perspektif açısından Orta Çağ’ın en seçkin hükümdarından biri oldu. Onun fetihleri pek çok bakımdan dünya tarihini değiştirdi. O, Doğu Roma İmparatorluğu’nun 1123 yıllık egemenliğine son verdi ve bir çağı kapatıp başka bir çağı başlattı. Bir imparatorluk düşerken bir başkası yükselişe geçti.</p>
<p>Mehmet’in her bakımdan asıl kurucusu olduğu bu büyük imparatorluk ilerleyen yüzyıllarda Avrupa Kıtasının üçte birine, Karadeniz’in kuzeyine, Orta Doğu’nun tamamına, hatta Afrika Kıtasının önemli bir bölümüne hakim oldu. Bu, Anadolu topraklarındaki sıradan bir beyliğin Mehmet’in keskin zekası, azmi, iradesi ve cesaretiyle dünya tarihine yüzyıllar boyunca damgasını vuracak büyük ve güçlü bir imparatorluğa dönüşmesinin hikayesiydi…</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı – FRANZ BABINGER (1953)</strong></p>
<p><strong>Fatih Sultan Mehemmed Han – HALİL İNALCIK (2019)</strong></p>
<p><strong>Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – HALİL İNALCIK (2009)</strong></p>
<p><strong>Osmanlı: İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü – LORD KINROSS (1977)</strong></p>
<p><strong>Osmanlı İmparatorluğu Tarihi – JOHANN WILHELM ZINKEISEN (1840-1863)</strong></p>
<p><strong>1453: Son Büyük Kuşatma – ROGER CROWLEY (2005)</strong></p>
<p><strong>Fatih Sultan Mehmed’in Ölümü (Makale) – İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI: </strong><a href="https://belleten.gov.tr/tam-metin/1380/tur" target="_blank" rel="noopener"><strong>https://belleten.gov.tr/tam-metin/1380/tur</strong></a></p>
<p><strong>Sultan II. Mehmed’in Şüpheli Ölümü (Makale) –</strong> <strong>SERHAT SOYŞEKERCİ: </strong><a href="https://journalofsocial.com/files/josasjournal/06c8b504-6af3-4bab-8c65-be1c1d9fc2b2.pdf" target="_blank" rel="noopener"><strong>https://journalofsocial.com/files/josasjournal/06c8b504-6af3-4bab-8c65-be1c1d9fc2b2.pdf</strong></a></p>
<p><strong>Yeni Belgeler Işığında Gülbahar Hatun’un Hayatı ve Şahsiyeti (Makale) – ALİ AÇIKEL, KÜBRA DURSUN: </strong><a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/gopsbad/issue/57486/738677" target="_blank" rel="noopener"><strong>https://dergipark.org.tr/tr/pub/gopsbad/issue/57486/738677</strong></a></p>
<h2><strong>Kişiler:</strong></h2>
<p><strong>I. (Yıldırım) Bayezid:</strong> Fatih’in dedesinin babası</p>
<p><strong>II. Mehmed:</strong> Fatih’in dedesi. Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu olarak anılır.</p>
<p><strong>II. Murad:</strong> Fatih’in babası</p>
<p><strong>Şehzade Büyük Ahmed:</strong> II. Murad’ın en büyük oğlu. 1437’de erken yaşta öldü.</p>
<p><strong>Şehzade Alaaddin Ali:</strong> II. Murad’ın ikinci oğlu. 1425’te doğdu 1443’te öldürüldü.</p>
<p><strong>Şehzade Bayezid:</strong> Fatih’in Gülbahar Hatun’dan olma oğlu ve kendisinden sonraki Osmanlı sultanı.</p>
<p><strong>Şehzade Cem:</strong> Fatih’in  Çiçek Hatun’dan olma en küçük oğlu. Bayezid’le taht mücadelesine girişti.</p>
<p><strong>Şehzade Mustafa:</strong> Fatih’in Gülşah Hatun’dan olma ortanca oğlu. Fatih hayattayken öldü.</p>
<p><strong>Timurlenk (Timur Küregen):</strong> Timurlu İmparatorluğu’nun kurucusu. Türk-Moğol asker ve komutan. 1370’ten itibaren düzenlediği seferlerle günümüzdeki Orta Asya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu’nun büyük bir bölümünü ele geçirmiştir.</p>
<p><strong>II. Manuil Paleologos:</strong> VIII İoannis’in babası. 1391 ile 1425 arasında Bizans İmparatorluğu yaptı.</p>
<p><strong>VIII. İoannis Paleologos:</strong> 1425 ile 1448 arasında, tek Bizans İmparatoru olarak hüküm sürdü.</p>
<p><strong>XI. Konstantinos Paleologos:</strong> 1449-1453 arasında imparatorluk yapmış son Roma (Bizans) imparatorudur. II. Manuil oğlu. İstanbul’un Fethisırasında öldü.</p>
<p><strong>Yuvan Kastrioti:</strong> Arnavut soylu Kastrioti Hanedanı’nın üyesi ve Arnavut lideri İskender Bey’in babası.</p>
<p><strong>Gjergj Kastrioti (İskender Bey):</strong> Arnavutların ulusal kahramanı. Arnavutluk’un feodal hanedanlıklarından Kastrioti Hanedanı’ndandır. Babası Yuvan, Gjergj’i Osmanlı sarayına rehin olarak gönderdi. Edirne’de II. Murad’ın hizmetinde bir içoğlanı eğitimi gören Gergi Müslüman oldu ve İskender adını aldı.</p>
<p><strong>Karamanoğlu II. İbrahim Bey:</strong> Karamanoğulları Beyliği’nin 17. beyi. 1423 ve 1464 yılları arasında beylik yapan İbrahim Bey’in dönemi Osmanlı Devleti ile Karamanoğulları Beyliği ilişkilerinin en gergin olduğu dönemdi. İbrahim Bey aynı zamanda II. Murad’ın kız kardeşiyle evlenmişti.</p>
<p><strong>Hünyadi Yanoş:</strong> Orta ve Güneydoğu Avrupa’nın önde gelen Macar askeri ve siyasi figürü. Eflak kökenli soylu bir ailenin üyesiydi. Osmanlı saldırılarına maruz kalan Macaristan Krallığı’nın güney sınırlarında askeri becerilerini geliştirdi.</p>
<p><strong>III. Ladislas:</strong> 1434 yılından 1444 yılındaki ölümüne dek 10 yıl boyunca hüküm sürmüş olan Polonya, Macaristan ve Hırvatistan kralıdır.</p>
<p><strong>Ladislas Posthumus:</strong> III. Ladislas’tan sonraki Macaristan Kralı. Çocuk kral 17 yaşında öldü.</p>
<p><strong>Matthias Cornivus:</strong> Hünyadi Yanoş’un oğlu. 1458’de 15 yaşından ölümüne kadar Macaristan’ın ve Hırvatistan’ın kralı oldu.</p>
<p><strong>Durad Brankovic:</strong> 1427-1456 arası Sırp despotluğu ve Macaristan Krallığı baronluğu yapmış kişi. Brankovic Hanedanı’nın Sırbistan monarşisindeki ilk hükümdarı olan Brankovic ölene kadar tahtta kaldı. II. Murad’ın karısı olan Mara Hatun’un babası.</p>
<p><strong>Molla Ahmed Gürani:</strong> İslâm âlimi, müderrris, kadı, kazasker, şehzade hocası, Osmanlı Devleti’nin dördüncü şeyhülislamı. Osmanlı sarayı ve halkı tarafından çok sevilen ve sayılan değerli bir şahsiyetti. Fatih Sultan Mehmed henüz şehzade iken hocalığını yapmıştır.</p>
<p><strong>Julian Cesarini: </strong>Batı Bölünmesi’nin sonuçlanması üzerine Papa V. Martin tarafından oluşturulan parlak kardinaller grubundan biriydi.</p>
<p><strong>II. Vlad:</strong> I. Mircea’nın oğlu ve 1436-1447 tarihleri arasında Eflak’ın 14. voyvodasıdır. II. Vlad, I. Mircea’nın meşru olmayan oğullarından biri olarak tahta çıkmıştır ve tarihte daha çok III. Vlad’ın (Kazıklı Voyvoda) babası olarak bilinir.</p>
<p><strong>Gülbahar Hatun:</strong> Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’in 1446’da Manisa’da evlendiği ilk eşi, Gevherhan Hatun’un ve II. Bayezid’in annesi.</p>
<p><strong>Mara Hatun:</strong> Sırp despotu Durad Brankovic’in kızı ve Osmanlı padişahı II. Murad’ın eşi.</p>
<p><strong>Sitti Hatun:</strong> II. Mehmet’in yedi eşinden üçüncüsüdür. Dulkadiroğulları Beyliği’nin altıncı hükümdarı olan Dulkadiroğlu Süleyman Bey’in kızıdır. 15 Aralık 1449 tarihinde İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed ile evlenmiştir.</p>
<p><strong>IV. Eugenius:</strong> 1431 – 1447 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>V. Nicolaus:</strong> 1447 – 1455 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>III. Callixtus:</strong> 1455 – 1458 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>II. Pius:</strong> 1458 ve 1464 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>II. Paulus:</strong> 1464-1471 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>IV. Sixtus:</strong> 1471 – 1484 arası Papalık yapan din adamı.</p>
<p><strong>Sigismund:</strong> 1410 – 1437 arası Kutsal Roma İmparatoru. Aynı zamanda 1387 – 1437 arası Macar Kralı.</p>
<p><strong>George Amiroutzes:</strong> Pontuslu Rum Rönesans bilgini ve filozofudur.</p>
<p><strong>Hamza Bey:</strong> Sultan II. Mehmed dönemi Osmanlı denizcisidir. Elçi olarak gönderildiği görev sırasında Kazıklı Voyvoda tarafından katledilmiştir.</p>
<p><strong>Hadım Şehabettin Paşa:</strong> Mehmet’in İstanbul’ un fethine ikna edilmesinde ve Çandarlı Halil Paşa’ nın muhalefetine rağmen kuşatmanın sürdürülmesinde bazı paşalarla birlikte önemli rol oynamış Osmanlı veziri.</p>
<p><strong>Saruca Paşa:</strong> Mehmet’in vezilerinden biri.</p>
<p><strong>Zağanos Paşa:</strong> II. Mehmet saltanatında 1453-1456 yılları arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır. İstanbul’un Fethi’nden sonra sadrazamlığa getirilen ilk kişidir.</p>
<p><strong>Çandarlı Halil Paşa:</strong> 1439-1453 tarihleri arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamı. Osmanlı tarihinde idam edilen ilk sadrazamdır.</p>
<p><a href="https://holosen.org/fatih-sultan-mehmet-ve-osmanli-devletinin-imparatorluga-donusmesi/">Fatih Sultan Mehmet ve Osmanlı Devleti’nin İmparatorluğa Dönüşmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çanakkale Destanı nasıl yazıldı?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/canakkale-destani-nasil-yazildi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/canakkale-destani-nasil-yazildi</guid>
<description><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, İtilaf devletleri Çanakkale cephesini açarak savaşı kısa sürede bitirme çabası içine girmişlerdi. Onlara göre, Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmek İstanbul’u ele geçirmekle eşanlamlıydı. İstanbul’un düşmesi ise Osmanlı Devleti’nin savaş dışı kalması demekti. Bu da müttefiklerin işini büyük oranda kolaylaştıracak, Almanya ile daha rahat mücadele etmelerini sağlayacak, savaşı da kısa sürede kazanabileceklerdi. […]
Çanakkale Destanı nasıl yazıldı? yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2024/05/bb6978aa-8013-455d-922d-fab687dfc187.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:14:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Çanakkale, Destanı, nasıl, yazıldı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://holosen.org/ataturk-biyografisi-modern-turkiyenin-kurulusu/#5-IDunya_Savasi">Birinci Dünya Savaşı</a>’nın başlamasından sonra, İtilaf devletleri Çanakkale cephesini açarak savaşı kısa sürede bitirme çabası içine girmişlerdi. Onlara göre, Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmek İstanbul’u ele geçirmekle eşanlamlıydı. İstanbul’un düşmesi ise Osmanlı Devleti’nin savaş dışı kalması demekti. Bu da müttefiklerin işini büyük oranda kolaylaştıracak, Almanya ile daha rahat mücadele etmelerini sağlayacak, savaşı da kısa sürede kazanabileceklerdi.</p>
<p></p>
<h2><strong>İtilaf Devletlerinin Deniz Harekatı</strong></h2>
<p>1915 yılının başından beri elde edilen istihbarat raporlarına göre düşmanlar Çanakkale önündeki adalara yığınak yapıyorlardı. Amaçları Çanakkale Boğazı üzerinden İstanbul’a bir İngiliz-Fransız saldırısı gerçekleştirmekti.</p>
<p>Dünyanın en güçlü donanmasına sahip İngilizler, Çanakkale’den zorlanmadan geçebilecekleri inancındaydılar. İngiltere Deniz Bakanı Churchill, donanmanın Boğaz’dan zorla geçerek İstanbul’a ulaşmasının fikir babasıydı. Bir iki yıl önce Balkan devletlerine kolayca yenilen Osmanlı Devleti’nin hemen teslim olacağını düşünüyordu. Churchill’e göre, zırhlıların büyük topları karşısında Türk askeri cepheden hemen kaçacaktı.</p>
<p>Dünya Savaşı’nın başında gerçekleşen Kafkas ve Mısır seferlerinin yenilgiyle bitmesi maneviyatı çökertmişti. İstanbullular, umutsuzluk içinde şehrin düşman eline geçmesinden olmuş bir şey gibi söz ediyorlardı. Hatta Türk aileleri Anadolu’ya göç etmeye başlamıştı. Hükümet Anadolu yakasında bir saat içinde hareket etmeye hazır iki özel tren bekletiyordu. Biri sultanla maiyeti, diğeriyse İstanbul’daki diplomatlar içindi. Eskişehir’e taşınılacaktı. Babıali arşivleriyle bankalardaki altınlar daha şimdiden oraya gönderilmişti. İstanbul’un polis karakollarında şehri tutuşturmak üzere tenekelerce yanıcı madde hazırlanmıştı. Sanat eserleri müze mahzenlerine saklanmış ve Ayasofya da içinde olmak üzere birtakım resmi binaların dinamitle uçurulması kararlaştırılmıştı. Şehre tam bir yenilgi ve perişanlık havası hakimdi.</p>
<p>İtilaf Devletleri’nin deniz harekâtı 19 Şubat 1915 tarihinde başladı, 13 Mart’a kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu. Boğazları deniz yoluyla zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce top atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edemediler. Tarih 18 Mart’ı gösterdiğinde ise İtilaf Devletleri’nin tamamı şaşıp kaldı. Çünkü koskoca bir donanma Çanakkale Boğazı’nın serin sularına gömülmüştü. Böylece İtilaf Devletleri’nin Deniz Harekâtı başarısızlığı, umutları Kara Harekâtı’na çevirdi.</p>
<p>Osmanlı ordularının başkomutanı Enver Paşa, Çanakkale’nin savunulması için 5.Ordu adıyla ayrı bir ordu kurmayı kararlaştırdı ve komutasını Alman General Liman von Sanders’e verdi. Sanders yeni kurulmuş olan 19.Tümen’in de kendi emrine verilmesini istedi. Yarbay Mustafa Kemal işte bu tümenin başına atanmış ve karargâhını Maydos’ta kurmuştu. Düşman saldırısı başlamadan birliklerini savaşa hazırlamak için önünde ancak iki aydan kısa bir zaman vardı.</p>
<h2><strong>Gelibolu Çıkarmaları</strong></h2>
<p>Mustafa Kemal, Gelibolu bölgesini, önceden yürütmüş olduğu harekâtlardan zaten tanıyordu. Ayrıca Batı Trablus seferinde İtalyanlarla yapılan savaşta kazandığı tecrübeleri burada kullanmak istiyordu. Ancak diğer kurmaylar deniz-kara iş birliği konusuna yabancı oldukları için kendisiyle ters düşüyordu. Neyse ki General Sanders, Mustafa’yla aynı fikirdeydi.</p>
<p>Liman von Sanders, emrindeki askerleri Çanakkale’nin çeşitli yerlerine yerleştirdikten sonra Mustafa Kemal’in komutasında bulunan 19.Tümen’i yedek kuvvet olarak Maydos, yani bugün Eceabat olarak bildiğimiz bölgede bıraktı. Bu tümen, saldırının geleceği yöne göre kuzeye, güneye ya da batıya gönderilmek üzere hazır tutulacaktı. Mustafa Kemal burada çıkarmayı beklemeye ve tepelerin savunması için hazırlanmaya başladı.</p>
<p>25 Nisan 1915 sabahı düşman kuvvetleri Mustafa Kemal’in önceden tahmin ettiği iki kumluğa çıkarma yapmaya başladılar. Von Sanders burada düşmanın oynadığı bir oyuna kanarak İtilaf Devletleri kuvvetlerinin, yarımadayı en dar yerinden (Bolayır’dan) keseceklerini sandı. Bu yüzden tümenlerden birini kuzeye, Bolayır’a gönderdi. Kendi de maiyetiyle birlikte oraya gitti. Böylelikle kuvvetlerini asıl savaş yerinden uzaklaştırmış oldu.</p>
<p>Deniz toplarının sesleri gürlemeye başladığı zaman Mustafa Kemal kendini savaşın tam ağırlık noktasında buldu. Hemen durumun keşfi için doğu sırtından yukarıya, kuzeydeki Kocaçimen Tepesi’ne doğru bir süvari bölüğü gönderdi. Ardından tepenin batısından yukarı, Conkbayırı zirvesine doğru “küçük bir düşman kuvveti”nin ilerlemekte olduğuna dair bir rapor aldı.</p>
<p>Askeri durumların özünü hemen kavrayabilen Mustafa Kemal durumu anlamıştı. Bu gelen küçük düşman kuvveti falan değildi. Büyük çapta bir düşman saldırısı karşısındaydılar. Özellikle Conkbayırı Tepesi şimdi bütün Türk savunmasının kilit noktasını teşkil ediyordu. Düşman burayı ele geçirirse, yarımadanın her tarafına hakim olmuş sayılırdı. Tek bir taburun Conkbayırı’nı tutabilmesine olanak yoktu. Bunun için bütün tümen gerekliydi.</p>
<p>Derhal sorumluluğu üzerine alan Mustafa Kemal tümen komutanlığı yetkisini aşan bir emir verdi. Alaylarının en iyisi olan 57.Alay, bir dağ bataryasıyla birlikte Conkbayırı’na gidecekti. Bu karar cüretli bir karardı. Mustafa Kemal’in aslında düşmanın kuvveti üzerinde açık bir bilgisi yoktu. Bu sadece bir sezi, bir tahmindi. Von Sanders’in yedek ordusunun büyük kısmını savaşa sokmuştu. Eğer düşman asıl çıkarmaya başka taraftan girişseydi büyük sıkıntı olabilirdi. Ama Mustafa Kemal yanılmamıştı.</p>
<h2><strong>Mustafa Kemal’in Ölüm Emri</strong></h2>
<p>Mustafa Kemal ve alay subayları yorulan askerlerini dinlenmeleri için geride bırakıp durumu gözlemlemek için önden keşfe çıktılar. Doğudan tepeye yaklaştıkları sırada tepeden aşağı koşarak geri çekilen bir bölük askerle karşılaştılar. Bu, düşman çıkarmasını gözetlemek için gönderilmiş ileri karakol birliğiydi ve üç saattir düşmana karşı koymakta olan tek kuvvetti.</p>
<p>Mustafa Kemal onları durdurarak:</p>
<p>“Ne oluyor?” diye sordu. “Neden kaçıyorsunuz?”</p>
<p>Askerler:</p>
<p>“Geliyorlar! Geliyorlar!” diye cevap verdiler.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Kim geliyor?” diye sorunca,</p>
<p>“Düşman geliyor efendim. İngiliz.” cevabını aldı.</p>
<p>Askerler yamacın altında fundalık bir arazi parçasını gösterdiler. Bir dizi Avustralyalı burada serbestçe ilerliyordu. Düşman, tepeye, dinlensinler diye geride bırakılmış olan 57.Alay’dan daha yakındı. Bu çok kritik bir durumdu. Tepe elden gitmemeliydi.</p>
<p>Mustafa Kemal askerlere:</p>
<p>“Düşmandan kaçılmaz!” dedi.</p>
<p>Erler:</p>
<p>“Cephanemiz kalmadı efendim.” diye itiraz ettiler.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Cephaneniz yoksa süngüleriniz var!” dedi.</p>
<p>Süngü takıp yere yatmalarını emretti. Türk askerleri yere yatınca düşman da yere yattı. Böylece biraz zaman kazanılmış oldu. Mustafa Kemal geriye bir subay göndererek 57.Alay’ın son hızla gelmesini emretti.</p>
<p>Bu bir anlık duraksama belki de yarımadanın kaderini tayin etti. Mustafa Kemal 57.Alayı doğruca savaşa sürdü. Harekâtı kendi güvenliğine hiç önem vermeden ufuk çizgisinin üstünde yönetiyordu. 57.Alay, komutanından son kez emir alacaktı. Mustafa Kemal haykırdı:</p>
<p>“Ben size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum!”</p>
<p>Gerçekten de o çarpışmanın sonunda 57.Alay’ın neredeyse bütün erleri şehit olmuştu. Düşman tüfeklerinin açtığı ateş perdesi arasından durmadan hücum ederek Türk ordusunun tarihinde ölmezliğe eriştiler.</p>
<p>Ancak Türklerin açtığı ateş de bunun kadar öldürücüydü. Anzaklar ne zaman bir sırtın ardından görünecek olsalar Türk ateşiyle karşılaşarak durmak zorunda kalıyorlardı. Dağ bataryası da bir yandan onları korkunç bir şarapnel yağmuruna tutuyor, dağılmak, bodur çalıların arasına saklanmak zorunda bırakıyordu. Göğüs göğüse çarpışmalar ve mevzi değiştirmelerle savaş o kadar karışık duruma gelmişti ki, gerek Türkler gerekse Anzaklar dört bir yandan gelen kurşun yağmuru altında kimin dost, kimin düşman olduğunu kestiremez olmuşlardı.</p>
<p>Bu arada Mustafa Kemal yine yetkisi olmadan bir emir verdi. Arap askerlerinden kurulu ikinci bir alayı, birincisini takviye için ateş hattına sürdü. Sonra atına atlayarak Maydos’taki karargâha döndü ve Esat Paşa’ya durumu anlatarak eldeki bütün mevcutla saldırıya geçmenin gerekli olduğunu bildirdi. Esat Paşa, onun görüş ve davranışlarını yerinde bularak 19.Tümen’in geri kalan son alayını da emrine verdi ve böylece bütün Sarıbayır Cephesi Mustafa Kemal’in komutası altına girdi.</p>
<p>Bundan sonra birkaç saldırı daha gerçekleşti. Mustafa Kemal, elindeki kuvveti harcamış, ama düşmanı da yenmişti. Yarımadanın kilit noktası olarak görülen tepeleri tutabilmişti. Kesin görüş ve sezişi, yerinde kararları ve önderlikteki azmi sayesinde düşmana İstanbul yolunun açılmasını engellemişti.</p>
<h2><strong>Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal</strong></h2>
<p>1915 Haziranı’nda Mustafa Kemal gösterdiği başarılardan dolayı albaylığa yükseldi. İlerleyen aylarda Çanakkale’deki çarpışmalar şiddetle devam etti. Birçok komutan hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştı. Bu yaralananların yerine araziyi bilmeyen başka komutanlar atanıyordu. Her şey birbirine karışmıştı. Kimin kime komuta edeceği ya da hangi askerin kime ait olduğu bile karışabiliyordu. Herkes sorumluluğu birbirinin üstüne atmaya başlamıştı. Ayrıca düşman genel bir saldırıya geçmiş ve yaptığı çıkarmalar sonucu çok üstün duruma gelmişti.</p>
<p>General von Sanders kurmay başkanı aracılığıyla Mustafa Kemal’e son durum üzerindeki görüşünü sordu.</p>
<p>Mustafa Kemal kesin bir dille:</p>
<p>“Bütün dağ dizisinin elden gitmesini istemiyorsanız hemen harekete geçmemiz gerekiyor. Yoksa genel bir felaketle karşı karşıya kalacağız.” diye cevap verdi.</p>
<p>Buna karşılık kurmay başkanı ne düşündüğünü sordu.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Birleşik bir komuta” diye cevap verdi. Sonra daha da ileri giderek, “Tek çare, bütün birlikleri benim emrime vermektir.” dedi.</p>
<p>Anafartalar Grubu Komutanı Albay Ahmet Fevzi Bey von Sanders’e bir söz vermişti. 8 Ağustos sabahı İngilizlere karşı harekete geçmeye hazır olacaklardı. Ama sonradan kararsız kaldı. Ayrıca tümen komutanlarının düşüncesine göre de bu mümkün değildi. Askerler yorgun ve açtılar. Üstelik araziyi de tanımıyorlardı. Von Sanders duruma sinirlenerek Fevzi Bey’i komutanlıktan aldı. Anafartalar kesimindeki bütün kıtaların komutasını 19.Tümen komutanı olan Mustafa Kemal’e verdi.</p>
<p>Mustafa Kemal artık bütün cephenin denetimini ele almıştı. Büyük bir sorumluluk yüklenmişti. Sükunetle, önce sabahleyin Conkbayırı’na yapılacağından emin olduğu saldırıya karşı gerekli önlemleri aldı. Sonra tümen komutanlığını başkasına devretti. Gece yarısı atına binerek kuzeye, Anafartalar sırtlarına doğru yola çıktı. Anafartalar henüz savaş görmemişti. Mustafa Kemal uykusuz ve yorgun geçen dört ayda ilk defa çürümüş insan cesetlerinin olmadığı temiz bir havayı soluyordu. Artık istediği gibi hareket etmekte serbestti, yapılması gereken iş kafasında genel çizgileriyle belliydi.</p>
<p>İlerleyen günlerde Mustafa Kemal yine günlerce uyumadan bir takım düzenlemeler yaptı. Bir sırttan öbürüne kadar bütün cephe boyunca genel bir saldırı emri verdi. Türkler bütün sırtlarda üstünlüğü ele aldılar. Mustafa Kemal’in askerleri yokuş aşağı, düşman kuvvetlerinin üstüne ölüm ve felaket saçarak ilerliyorlardı. Düşmanın maneviyatı kırılmıştı. Anafartalar böylece güven altına alındı.</p>
<p>Sırada yine Conkbayırı vardı. Türk askeri Mustafa Kemal’in emriyle sabaha karşı sessizce sadece süngüleriyle saldırıya geçtiler. İngiliz askerleri silaha davranmaya bile vakit bulamadan can verdiler. İngiliz komutanı Hamilton’ın cephe hattı yıkılmıştı.</p>
<p>Ama İngiliz topları da, Türklere tam bir karşılık verdi. Gün ağardıktan sonra, Conkbayırı’nı cehenneme çeviren bir mermi yağmuruna tuttular. Gökten şarapnel ve demir sağanakları yağıyordu. Deniz toplarının ağır gülleleri toprağa gömülüyor, sonra kocaman çukurlar açarak patlıyordu. Bütün Conkbayırı hattı koyu bir duman ve ateş tabakasıyla örtülüydü. Herkes kadere boyun eğmiş, başına geleceği bekliyordu. O ilk hücumun kahramanlarından pek azı sağ kaldı. Sırtlar ceset doluydu. Birçoğu, hâlâ hücum emri beklercesine tüfeklerine sımsıkı sarılmış olarak ölmüşlerdi.</p>
<p>Mustafa Kemal korkusuzca ateş altında durarak emirler veriyor ve askerlerini cesaretlendiriyordu. Bir ara bir şarapnel parçası göğsüne isabet etti. Yaverlerinden biri dehşet içinde, “Vuruldunuz efendim!” diye bağırdı. Mustafa Kemal başkaları duymasın diye eliyle yaverinin ağzını kapayarak, “Yok öyle bir şey!” diye cevap verdi. Şarapnel parçası, göğüs cebine çarparak cebin içindeki saati parçalamış ve göğsünde yalnız büyükçe bir çürük bırakmıştı. Çarpışmanın sonunda Liman von Sanders’in isteği üzerine bu saati, bir hatıra olarak ona armağan etti.</p>
<p>Öyle bir komutandı ki Mustafa Kemal, kendisinin her an canını vermeye hazır oluşu, emrindekileri de öyle davranmaya zorluyordu. Askerlerinin ruhunu çok iyi anlıyordu. Bu da onu iyice efsaneleştiriyordu. Birkaç gün sonra Anafartaların iki tepesini almak için yapılan bir çarpışma sırasında, yedek piyade kuvvetlerinin yetişebilmesi için biraz zaman kazanmak gerekmişti. Mustafa Kemal, bu zamanı kazanmak için süvarilerin komutanına saldırı emri verdi. Komutan, “Başüstüne” dedi. Bunun kesin ölüm demek olduğunu anlamıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Ne dediğimi anladınız, değil mi?” diye devam etti.</p>
<p>Komutan:</p>
<p>“Evet efendim.”dedi. “Ölmemizi emrettiniz.”</p>
<p>Gerçekten de süvarilerin çoğu öldü. Ama onların saldırısı, Mustafa Kemal’in beklediği gibi düşman akınını geciktirmiş ve böylece o önemli tepenin kurtulmasını sağlamıştı.</p>
<p>Çanakkale savaşları boyunca kan hiç durmadı. Havada çarpışmış mermilere bile rastlandı. İçme suyu yetersiz, yiyecek yok denecek kadar azdı. Tıbbi malzeme yetişmiyor, kurşun yiyen bacaklar ve kollar, iple sıkılıyordu. Yaraya ot tıkanıyordu. Ot yoksa çamur kullanılıyordu. Delikler sıvanıyordu. Kurtlanan yaralarını deniz suyuyla temizlemeye çalışan gazilerimizin feryatları, gecelerin karanlığını yırtıyordu. Manzara korkunçtu. Daracık alanda binlerce ölü beden yatıyordu. Kavurucu sıcakta iyice ağırlaşan koku, milyonlarca sineği mıknatıs gibi çekiyordu. Tuvaletler ilkel ötesiydi. Dizanteri salgını vardı. İshalle başa çıkılamıyordu.</p>
<p>Neyse ki bu kanlı çarpışmalar, Gelibolu seferinin son çalkantılarıydı. Conkbayırı’nın Türklere geçmesinden hemen bir hafta sonra Sir Ian Hamilton telgrafla Kitchener’e başarısızlıklarını bildirdi. Savaş kazanılmıştı. Yıllar sonra İngiliz tarihçiler Çanakkale Savaşı’nı şöyle özetleyecekti:</p>
<p>“Tek bir tümen komutanının üç ayrı seferde kazandığı başarıların, sadece bir savaşın gidişi üzerinde değil, bütün bir seferin akıbeti ve hatta bir milletin kaderi üzerinde bu derece derin bir etki bırakması, tarihte eşi çok az görülmüş bir olaydır.”</p>
<h2><strong>Doktor Tarık Nusret</strong></h2>
<p>Tam 109 yıl önce. Bir millet vatan müdafaasında bir çığır açmış ve emsali görülmemiş bir fedakârlık örneği sergilemişti. Türk Milleti. Peki sizce Çanakkale Savaşı’nda yokluğu en çok acı veren, olmazsa olmaz olan şey neydi? Tüfek mi? Yiyecek mi? Su mu? Battaniye mi? Evet bunların hepsi olmazsa olmazlardandı belki ama yokluğu kelimenin gerçek anlamıyla en çok acı veren şey ağrı kesicilerdi. Morfin.</p>
<p>Size bununla ilgili bir hikaye anlatmak istiyorum. Doktor Tarık Nusret’in hikayesini. Bakın Çanakkale Destanı hangi fedakarlıklarla yazılmış.</p>
<p>Cephe gerisine kurulan Sahra Hastanesi’ne her gün binlerce yaralı Mehmetçik getiriliyordu. Hatta bazen bu sayı on binleri buluyordu. 6-22 Ağustos tarihleri arasında sadece şehitlerin sayısı bile 18 bini geçmişti. Yaralıların sayısı ise 30 bini. Kurulan sıhhiye çadırları yaralılarla dolup taşmıştı. Doktorlar, sıhhiyeciler, hemşireler günlerdir uykusuz görev yapıyor, sadece yaraları sararak hizmet vermeye çalışıyorlardı. Ellerindeki az miktarda bulunan morfini sadece kurtarabilecekleri, eğer ki ameliyat edilirse yaşatabilecekleri askerlere veriyorlardı. Kurtarılması zor hatta imkânsız olan askerleri ise çadırın dışında bir alanda topluyorlar, kolu kopmuş, bacağı kesilmiş, iç organları dışarı çıkmış olanları ameliyat edemiyorlardı. Çünkü bu hem hekimlerin zamanını hem de kısıtlı imkanları tüketmek demekti. Amaç eldeki sınırlı olanaklarla, çok sayıda yaralıyı kurtarıp, askerlerin belki de yıllar sürecek olan savaşa yeniden katılabilmelerini, cepheye dönebilmelerini sağlamaktı.</p>
<p>Doktor Tarık Nusret görevli olduğu cephede, gelen her yaralıyı sıhhiye çadırının hemen girişindeki bir masa üzerinde değerlendiriyor ve hayatının en zor günlerini yaşıyor, en zor kararlarını veriyordu. Sıhhiyecilere çok kötü durumda olanları çadır dışında bir açık alana götürmelerini söylüyor, ayaktan gelenleri de hemşirelerin bakımına gönderiyordu. Ameliyat edildiğinde kurtarılabilecek olanlara hemen bir ağrı kesici iğne yapıp, arkada bulunan ameliyathaneye gönderiyordu. Ama ne var ki herkesin ağrı kesiciye ihtiyacı vardı. Ölecek de olsa o bir candı. Mehmetçiğin son anlarını acı içinde kıvranarak geçirmesi herkesin canını çok yakıyordu. En çok da Doktor Tarık Nusret’in. Ama yapamazdı herkese ağrı kesici yapamazdı. Çünkü ilaç çok azdı.</p>
<p>Sürekli olarak doktorun önüne yaralı askerler konup, kaldırılıyordu. Sırada bir sürü asker sedye üzerinde beklediğinden dolayı hızlı bir şekilde muayene yapılıyordu. Bu sırada doktorun önüne 16-17 yaşlarında yaralı bir asker daha getirildi.</p>
<p>Doktor Nusret: “Bu yaralıyı da arkaya götürün” dedi.</p>
<p>Ağır yaralı askerlerden biriydi. Bacaklarından biri kopmuş, bağırsakları dışarı çıkmış çok kötü durumda olanlardan biri.</p>
<p>Görevliler tam kaldıracakken asker kısık, inleyen bir sesle: “Baba, baba benim dedi. Ben Tahsin!”</p>
<p>Doktor Nusret, masada ağır yaralı bir şekilde yatan, yüzü gözü toprağa ve kana bulanmış askerin yüzüne dikkatlice baktı. Dehşete düştü. Masada yatan öz oğlu Tahsin’di. Doktor aylardan beri cephede olduğu için evden haber alamıyordu. Savaşın getidiği ağır kayıplar her gün binlerce yeni askerin cepheye çağrılmasına neden oluyor ve eli silah tutan her genç adam seferberliğe katılıyordu. Doktor Nusret de oğluyla aynı cephede savaştığını o anda öğreniyordu. Oğluna doğru eğilerek ona sarıldı, hıçkırıklara boğuldu. Ciğerparesine son bir defa ümitsizce baktı. Sırada bekleyen yaralılar her geçen dakika artıyordu bu yüzden kaybedecek zaman yoktu. Sıhhiye erlerinden birini çağırarak emir verdi:</p>
<p>“Oğlumu arkaya götürün, ağacın gölgesine yatırın” dedi. Morfini yapmadı.</p>
<p>Doktor görevine devam ederek arkadan gelen yaralılarla ilgilenmeye başladı. Sıhhiyeler doktorun oğlunu alarak bir gölgeye yatırdılar. Masaya hemen bir yaralı Mehmetçik daha yatırıldı. Sonra bir tane daha ve bir tane daha…</p>
<p>Aradan biraz zaman geçmiş ve doktor görevini diğer meslektaşına devretmişti. Hemen arkaya ağır yaralı askerlerin olduğu bölgeye gitti. Ağacın gölgesinde yatmakta olan oğluna doğru yaklaşıp baktı. Çoktan şehit olmuştu. Doktor oğlunun cansız bedenine sıkıca sarılıp ağlamaya başladı. Diyeceği tüm sözler boğazına düğümlendi. Oğluna veda edememiş, son anlarını acı çekmeden yaşaması için gereken ağrı kesiciyi bile yapmamıştı. Yapamazdı çünkü biliyordu ki ameliyat edilse bile yaşamazdı. Onun görevi elinde az bulunan ağrı kesiciyi hayatta kalabilecek olanlara kullanmaktı. Evladı da olsa vatanın her şeyden daha mühim olduğu tartışılmazdı.</p>
<p></p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu – LORD KINROSS</strong></p>
<p><a href="https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">https://ataturkansiklopedisi.gov.tr</a></p>
<p><a href="https://ata.msb.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">https://ata.msb.gov.tr/</a></p>
<p><a href="http://www.inkilaptarihi.gen.tr/canakkale-savasinda-doktor-nusretin-ogluna-agri-kesici-igne-yapmamasi/" target="_blank" rel="noopener">http://www.inkilaptarihi.gen.tr/canakkale-savasinda-doktor-nusretin-ogluna-agri-kesici-igne-yapmamasi/</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/canakkale-destani-nasil-yazildi/">Çanakkale Destanı nasıl yazıldı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>30 yıl teslim olmayan II. Dünya Savaşı askeri: Hiro Onoda</title>
<link>https://trafikdernegi.com/30-yil-teslim-olmayan-ii-dunya-savasi-askeri-hiro-onoda</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/30-yil-teslim-olmayan-ii-dunya-savasi-askeri-hiro-onoda</guid>
<description><![CDATA[ Tarih 7 Aralık 1941. Japonya’nın, Pearl Harbor’da Amerikan güçlerine yaptığı saldırı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri savaşa katılmış ve savaş gerçek anlamda bir dünya savaşı halini almıştı. 1942 Nisan’ında, Japon İmparatorluk Ordusu, Filipinler’in kontrolünü ele geçirmiş ve ülkede konuşlanmış Amerikan kuvvetlerinin elinden almıştı. Ancak orduları zayıftı ve ABD, 1944’ün başlarında ada ülkesine bir karşı işgal başlattığında geri […]
30 yıl teslim olmayan II. Dünya Savaşı askeri: Hiro Onoda yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2024/02/Hiroo-Onoda-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:14:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>yıl, teslim, olmayan, II., Dünya, Savaşı, askeri:, Hiro, Onoda</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tarih 7 Aralık 1941. Japonya’nın, Pearl Harbor’da Amerikan güçlerine yaptığı saldırı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri savaşa katılmış ve savaş gerçek anlamda bir dünya savaşı halini almıştı. 1942 Nisan’ında, Japon İmparatorluk Ordusu, Filipinler’in kontrolünü ele geçirmiş ve ülkede konuşlanmış Amerikan kuvvetlerinin elinden almıştı. Ancak orduları zayıftı ve ABD, 1944’ün başlarında ada ülkesine bir karşı işgal başlattığında geri çekilmeye başladılar. 1944 sonuna gelindiğinde, Japon birliklerinin çoğu Filipinler’in büyük adalarından çıkarıldı ve Filipin takımadalarının daha küçük olanlarına gönderildi. İşler artık Japonya için oldukça kötüye gitmeye başladı. Ekonomisi zora girmiş olan ülkenin, Asya kıtasının yarısına yayılmış olan ordularının idaresi zorlaşıyor ve Pasifik’te kazandıkları toprakları bir bir Amerikan Kuvvetleri’ne geçiyordu. Bizim hikayemizin kahramanı olan Hiro Onoda da bu adalardan birine gönderilecekti. Volkanik kökenli ve yoğun ormanlarla kaplı Lubang Adasına.</p>
<p></p>
<h2><strong>Hiro Onoda’nın Aldığı Emirler</strong></h2>
<p>O sıralarda Japon İmparatorluk Ordusu’nda teğmen olarak görev yapan Hiro Onoda, orduya 18 yaşında katılmıştı. İlk eğitimini tamamladıktan sonra Nakano Askeri Okulu’na gitmiş ve burada 2 yıl boyunca gerilla savaşı konusunda uzmanlaşmıştı. Ayrıca felsefe, tarih, dövüş sanatları, propaganda ve gizli operasyonlar konusunda da dersler aldı. Ama Onoda’nın okulda aldığı en temel ders şuydu: “Hiçbir koşulda kendi hayatınızdan kendi isteğinizle vazgeçmeyeceksiniz.”</p>
<p>26 Aralık 1944 tarihinde Japon askerleri 4 kişilik timler halinde Filipinler’deki küçük Lubang Adası’na indiler. Hem komutanı hem de Onoda bunun çok zor bir görev olduğunu biliyorlardı. Savaşa katıldığında sadece 22 yaşında olan genç teğmenin aldığı eğitimleri uygulamaya koyma vakti gelmişti. Timinde bulunan askerlere liderlik edecek ve asla pes etmeyecekti.</p>
<p>Komutanlarından aldıkları emirlere göre Lubang Adasına inen timler Amerikan askerlerinin işgalini mümkün olduğunca durduracaklardı. Bunun için Lubang havaalanını ve limanın yanındaki iskeleyi tahrip edecekler ayrıca iniş yapmaya çalışan düşman uçaklarını ve mürettebatını da yok edeceklerdi. Japon İmparatorluk Ordusuna yeniden toparlanıp saldırılara hazırlanmak için zaman kazandıracaklardı. Ve bu süreçte asla teslim olmayarak canı pahasına savaşacaklardı. Onoda ve astlarının komutanlarından duydukları son sözler şöyleydi:</p>
<p>“Ölmeyi size yasaklıyorum. Savaş 3 yıl da sürebilir 5 yıl da. Ne kadar sürerse sürsün hayatta kalacak ve gerilla savaşı yürüteceksiniz. İntihar etmek yok. Hayatta kalmak için sadece hindistan cevizi yemeniz gerekiyorsa yiyin. Sonunda sizin için geri geleceğiz. Sen Teğmen Onoda, o zamana kadar bir askerin bile kalsa ona liderlik edeceksin. Herhangi bir ödül beklemeyin. Vatanınız için onurunuzla savaşın.”</p>
<h2><strong>Amerikan Askerlerinin Adaya Gelmesi</strong></h2>
<p>1945 Şubatı’nda, Amerikan askerleri 25 kilometre uzunluğundaki ve 10 kilometre genişliğindeki bu yağmur ormanlarıyla kaplı adaya geldiler. Amerikan Deniz Kuvvetleri adayı saatlerce süren ağır topçu atışıyla bombaladı. Japon askerlerinin çoğu ya öldürüldü ya da teslim alındı. Ama Onoda ve yanındaki üç astı ormana kaçabilmişti. Burada bir gerilla mücadelesi başlattılar. Onoda, askerî okulda aldığı eğitimleri uygulamak ve kendisine verilen emirlere sonuna kadar itaat etmekte kararlıydı. Bu yüzden adamlarıyla beraber buldukları Amerikan askerlerini vurdular, ikmal hatlarına saldırdılar, yangınlar çıkardılar, kısacası yapabilecekleri ne varsa yaptılar.</p>
<p>Aradan 5 ay geçti. Onoda ve astları doğada; muz, böcek, sürüngen, hindistan cevizi ne bulurlarsa yiyerek bazen topladıkları meyvelerle, bazen de yerli halktan çaldıkları pirinç ve hayvanlarla hayatta kalıyorlardı. Ağustos 1945’te Amerika ciddi bir karar vererek savaşı bitirmenin en kestirme yolunu seçti. Geliştirdiği atom bombalarını Hiroşima ve Nagasaki’ye attı. Bu hamle gerçekten de savaşı bitirdi. Japonya teslim oldu. Böylece insanlık tarihindeki en kanlı ve en ölümcül savaş sona ermişti. Ancak bazıları için savaş henüz bitmemişti. Öyle görünüyordu ki daha uzun bir süre de bitecek gibi değildi…</p>
<h2><strong>Asla Teslim Olmak Yok</strong></h2>
<p>II. Dünya Savaşı nihayet sona ermişti. Ermişti ermesine fakat binlerce Japon askeri Pasifik adalarına dağılmış ve Onoda gibi ormanlarda saklanıyordu. Savaşın bittiğinden haberleri olmadığı için mücadelelerini sürdürüyorlardı. Savaştan sonra Doğu Asya yaralarını sarıp, sınırlar yeniden çizilirken, bu binlerce askerin savaşa devam etmesi ciddi bir sorun halini aldı. Hükümetler bir şey yapmalıydı. Böylece Amerikan Ordusu ve Japon Hükûmeti Pasifik bölgesine havadan ilanlar dağıtmaya karar verdi. İlanda şöyle yazıyordu:</p>
<p>“Savaş 2 Eylül’de bitti ve herkes evine gitti, dağlardan inin!”</p>
<p>Onoda ve astları bu ilanları Ekim 1945’te buldu fakat askerî okulda propaganda dersleri de almış olan Onoda bunun bir tuzak olduğuna karar verdi. Amerikan askerleri gerillaların yerlerini belli etmeleri için böyle zekice bir yönteme başvurmuş olmalıydı. Bu basit tuzağa düşmemekte kararlıydı. İlanı yırtıp attı ve adamlarıyla birlikte gizlenmeye ve savaşmaya devam etti.</p>
<p>Zorlu koşullar altında devam eden yaşam mücadelesi, bu şekilde 4 yıl sürdü. Dört asker doğada hayatta kalmanın ve savaşı sürdürmenin yollarını buldular. Fakat Onoda’nın adamlarından biri olan Er Yuichi Akatsu, Eylül 1949’da savaşın gerçekten de bitmiş olabileceğini düşünerek diğerlerinden ayrılmaya karar verdi. 6 ay tek başına yaşadıktan sonra da Filipin güçlerine teslim oldu. Onoda ve diğer iki arkadaşı Akatsu’nun yakalanıp öldürüldüğünü düşündü. Bu alarm demekti. Artık arkadaşlarından biri yakalandığına göre daha temkinli davranmak zorundaydılar. Bu yüzden sürekli yer değiştirmeye ve gizliliklerini üst seviyeye çıkarmaya karar verdiler.</p>
<p>Aradan birkaç yıl daha geçti. Lubang adasındaki yerel halk kendi halinde çiftçilik ve balıkçılık yaparak geçimini sağlıyor ve normal yaşantısına devam ediyordu. Ama yıllardır olduğu gibi hayat bazen yerel halk için bir kabusa dönüşmüyor da değildi. Çünkü Hiro Onoda ve sadık askerleri hâlâ savaşmaya devam ediyor, çiftçilere ateş açıyor, ürünlerini yakıyor, hayvanlarını çalıyor, ormana biraz sokulan olursa oracıkta insanların canını almaya devam ediyordu. Çaresiz Filipinler Hükümeti teslim olan Akatsu’dan aldığı bilgilere dayanarak 1952’de Japon Hükümetiyle iletişime geçti. Böylece yeni ilanlar bastırıldı. Fakat bu sefer ilanlara imparatorun kişisel notuyla birlikte kayıp askerlerin ailelerinin fotoğrafı da koyulacaktı.</p>
<p>Not yazıldı, fotoğraflar bastırıldı. Ardından uçaklarla dağıtıldı. Ama Onoda, ailesinin işgal altında yaşadığını ve hayatta kalabilmek için düşmana itaat etmek zorunda kaldığını düşündü. Bu iş muhtemelen çok daha büyük çaplı bir şeydi. Savaş Lubang Adası’nın bulunduğu bölgede şiddetli bir şekilde devam ediyor olmalıydı çünkü üzerlerinden geçen uçakların sayısı eskisine göre sürekli artıyordu. Amerikalılar bu bölgedeki Japon askerlerini kandırmak için böyle yeni bir yönteme başvurmuştu muhtemelen.</p>
<p>Böylece Onoda tüm çabalara rağmen bir kez daha bu ilanların sahte olduğu sonucuna vardı. Oldukça geleneksel bir gurur duygusuna sahip olan Onoda, Japonların teslim olacağını hayal bile edemiyordu. Ona göre Japonya son askerine kadar savaşacak karakterde bir ülkeydi. Ayrıca bir Japon askerinin emir almadan görevini bırakması utanç verici bir şey olurdu. Böylece üç asker savaşmaya devam ettiler.</p>
<h2><strong>Onoda’nın Astlarını Kaybetmesi</strong></h2>
<p>Aradan birkaç yıl daha geçti. Filipin halkı artık usanmış ve verdikleri kayıplar bardaktaki suyu taşırmıştı. Halk silahlandı ve karşı ateş açmaya başladı. Silahlanma işe yaradı ve Haziran 1953’te Onoda’nın adamlarından biri olan Onbaşı Shoichi Shimada yerel balıkçılarla yapılan bir çatışma sırasında bacağından vuruldu. Ama ölmedi çünkü yetenekli asker Onoda, arkadaşının yarasını ilkel yöntemlerle de olsa tedavi etmeyi başardı. Fakat çabası boşunaydı. 7 Mayıs 1954’te Shimada bir kez daha Filipinler halkı tarafından vuruldu. Bu kez önceki kadar şanslı değildi ve hayatını kaybetti.</p>
<p>Onoda ve son silah arkadaşı Birinci Sınıf Er Kinshichi Kozuka, arkadaşlarını kaybettikleri için çok üzüldüler ama bu durum onları daha da dikkatli davranmaya zorladı. Artık sadece iki kişiydiler ve çember gittikçe daralıyordu. Onoda ve Kozuka doğada yaşamaya öyle alışmışlardı ki bu yaşam biçimi sanki doğduklarından beri yaptıkları tek şeydi. Yıllar yılları kovaladı ve takvimler artık 1972’yi gösteriyordu. Savaş bitmesine rağmen tam 27 yıldır bu iki sadık asker ülkesi için savaşmaya devam ediyordu.</p>
<p>Bu arada dünya değişmişti hem de çok değişmişti. 1947’de elektronik cihazların temel yapıtaşı olan transistör icat edilmiş, 1955’de Vietnam’da uzun bir savaş başlamış, 1961’de Almanya’da Berlin Duvarı inşa edilmiş, 1964’de Tokyo’da ilk defa olimpiyatlar düzenlenmiş ve 1969’da Amerika’dan Ay’a gidilmişti. Teknoloji ilerlemiş ve Onoda’nın ülkesi artık yaralarını sarmıştı. Dünya günden güne küreselleşmekteydi. Ama bu küreselleşme sadece bu iki garip adamı kanatları altına alamamıştı bir türlü. Onlar için dünya hâlâ İkinci Dünya Savaşı’ndaydı.</p>
<p>Sonunda olan oldu ve Onoda’nın son arkadaşı Kinshichi Kozuka da kurşunların hedefi oldu. 19 Ekim 1972’de bir pirinç tarlasını yakarken polisin açtığı iki el ateşle öldürüldü. Savaşa katılmasından tam 28 yıl sonra.</p>
<p>Onoda şimdi yalnızdı. Hayatının yarısından fazlasını birlikte geçirdiği son yoldaşı da ölmüştü ve bunun acısı onu kahretti. Belirsizliklerle dolu yalnız bir hayatı yaşayacak olmanın verdiği acı tarif edilemezdi. Günler geçmek bilmiyordu. 28 yılını Lubang ormanlarında geçirmiş olan bu asker, tarihte emsali görülmemiş bir itaatkârlık örneği gösteriyor ve tek başına hâlâ savaşmaya devam ediyordu. Fakat bir farkla. Karşısında düşman askeri değil sivil halk ve yerel polis vardı.</p>
<p>Kozuka’nın ölüm haberi Japonya’ya ulaştığında, insanların kafası karıştı. Japon hükümeti yıllar önce, 1959’da Kozuka ve Onoda’nın öldüğünü ilan etmişti. Elbette ortada bir ceset falan yoktu ama bunca yıldır hayatta kalmalarına ihtimal verilmemişti. Böylece son askerlerinin yıllar önce öldüğünü sanan Japon medyasında haberler çıkmaya başladı: “Kozuka 1972’ye kadar Lubang’daysa belki Onoda da hatta daha başka askerler de hayatta olabilir miydi?”</p>
<p>Böylece aynı yıl hem Japon hem de Filipinler Hükümeti arama ekiplerini gönderdiler. Amaçları hayalet askerlerini arayıp bulmak ve bu hikâyenin artık son bulmasını sağlamaktı. Fakat kimseyi bulamadılar. Aylar geçtikçe, Teğmen Onoda’nın hikayesi Japonya kamuoyunda yayıldı ve bir şehir efsanesine dönüştü: “Yaşayıp yaşamadığı bile belli olmayan bir savaş kahramanı!” Ama gerçekten de bir gün çıkıp gelirse ülkesinde kahraman olacağı kesindi. Çünkü böylesine üstün görev bilincine sahip olan bir asker akıl alır gibi değildi.</p>
<h2><strong>Buşido Felsefesi</strong></h2>
<p>Onoda’nın davranışının altında yatan psikoloji aslında Japonların kadim öğretilerinden birine kadar gidiyordu. Buşido. “Savaşçının Yolu” anlamına gelen bu felsefede korkunun yeri yoktu. Samuray olmak demek ölüm korkusunu yenmiş kişi olmak demekti. Buşido felsefesi insana; sadakat, öz kontrol, cesaret, nezaket ve onur gibi bir dizi ahlaki ilkeyi öğretirdi.</p>
<p>Samuray sınıfı 1876 yılında İmparator Meiji tarafından ortadan kaldırılsa da Buşido felsefesi hala yaşıyordu. Onoda bu felsefeyi benimsemiş bir ailenin evladıydı ve onu bunca yıldır ayakta tutan da bu değerler sistemiydi.</p>
<h2><strong>Bir Genç Adam Onoda’yı Buluyor</strong></h2>
<p>Onoda’nın hikayesi bu noktadan sonra sanki tahmin edilebilir bir sonla bitecek gibi görünse de bu emsali görülmemiş olay daha da ilginç bir hâl alacaktı.</p>
<p>Nasıl mı?</p>
<p>Bir genç adamın Onoda’yı bulmak için yollara düşmesiyle…</p>
<p>Hayalet savaş kahramanı Onoda, ülkesinde ve tüm dünyada konuşulurken; o sıralarda Norio Suzuki isimli bir genç adam ilk kez Onoda’nın hikayesini duymuştu. Suzuki; maceracı, garip, biraz hippi ama yeni yerler keşfetmeyi çok seven bir adamdı. Savaştan sonra doğmuş, okulu bırakarak 4 yıl Asya, Orta Doğu ve Afrika’da otostop yaparak dolaşmıştı. Nerede yattığı belli bile değildi. Özgür ruhlu ve çılgın genç adam, karnını doyurmak için bazen çiftliklerde çalışmış bazen de kalacak yer parasını çıkarabilmek için kanını satmıştı. Ama tüm bunlar ona yetmiyordu. Başka bir maceraya ihtiyacı vardı. Sadece yolda ve kendi başına olmalıydı. Hiro Onoda efsanesi kesinlikle peşine düşülecek bir hikayeydi. Belki de onu bulan kişi kendisi olacaktı.</p>
<p>Japon, Filipinler, Amerikan hükümetleri ve yerel polis neredeyse 30 yıldır ormanı araştırıyordu. Binlerce ilan havadan atılmış ancak bir cevap alınamamıştı. Gerçekten de bu maceracı hippi onu bulabilir miydi ki? Bu tam bir saçmalıktı. Defalarca kez Onoda’yı saklandığı yerden çıkarmaya çalışma girişimi yapılmıştı ama hepsi başarısız olmuştu. Yine de Suzuki için denemeye değerdi. Hem ne kaybedecekti ki zaten hayatı oradan oraya savrulup duruyordu.</p>
<p>16 Şubat 1974’te Lubang Adasına varan Suzuki’nin stratejisi çok basitti: Tek başına yüksek sesle Onoda’nın adını haykırarak imparatorun onun için endişelendiğini söyleyecekti. Dediği gibi de yaptı ve ne kadar inanılmaz olsa da Onoda’yı 4 günde buldu. Yüzüne baktı ve hafifçe selam verdi. Karşısındakinin tüfeğini kendisine doğrulttuğunu görünce tekrar selam verdi. Elleriyle dizleri öyle titriyordu ki neredeyse yere düşecekti:</p>
<p>“Siz Onoda-san mısınız?” diye sordu.</p>
<p>“Evet” dedi Onoda. “Benim”</p>
<p>“Gerçekten mi?” diye devam etti Suzuki. “Teğmen Onoda?”</p>
<p>“Evet o benim.”</p>
<p>“Uzun ve zor zamanlar geçirdiğinizi biliyorum. Savaş 1945 Eylül’ünde bitti. Benimle Japonya’ya geri dönmek istemez misiniz?”</p>
<p>Suzuki aslında yaptığı şeyin çok tehlikeli olduğunun farkındaydı. Onoda, Suzuki’yi bir tehdit olarak görebilir ve hayatını hemen oracıkta sonlandırabilirdi. Ama Suzuki’nin kendisinden öncekilere göre önemli bir avantajı vardı: Onoda’yı tek başına aradığı için onu bulduğunda Onoda kendisini tehdit altında hissetmemişti. Suzuki kendisini yakınlarda gizlenen başka kimsenin olmadığına ikna etmeyi başarınca bu davetsiz misafirle konuşmanın sakıncalı olmadığını düşünmüştü. Daha sonra kitabında şöyle yazacaktı:</p>
<p>“Çorap giymeseydi onu vurabilirdim. Sandalet giymesine rağmen ayağında kalın yünlü çoraplar vardı. Adalılar asla bu kadar uygunsuz bir şey yapmazlar.”</p>
<p>Suzuki’nin kibar Japonca ifadeler kullanması Onoda’yı sakinleştirmiş ve karşısındaki genç adamın gerçekten de Japonya’da büyümüş olduğunu anlamasını sağlamıştı. Ama bir yandan da işleri çok aceleye getiriyor gibiydi. Bunca yıldır savaşta olduğuna inanan bir askeri ikna etmek öyle kolay olacak değildi.</p>
<p>“Hayır” dedi. “Geri dönmeyeceğim! Benim için savaş henüz bitmedi.”</p>
<p>Suzuki bu kararlı askerin öyle kolay kolay pes etmeyeceğini ve ikna olmayacağını anlamıştı. Onoda sıradan bir asker değildi. Komandolar için kurulan özel bir okulda eğitim görmüştü. 30 senedir ormanda yaşadığı halde tüfeği hala pırıl pırıl ve çalışır durumdaydı. Elinden geldiğince düşmana karşı koyuyor, saklanmıyor ve ölmekten de korkmuyordu. Üstelik kendi yaşıtı ortalama bir Japon’dan çok daha sağlıklı ve formda görünüyordu. Suzuki onu, ölümden korktukları için saklanıp savaştan yıllar sonra perişan halde teslim olan diğer askerlerle karıştırmamalıydı. Bu yüzden işleri ağırdan almaya karar verdi. Geceyi onunla geçirecekti.</p>
<p>Onoda uzun bir süredir yalnızdı. Son arkadaşının ölmesinin üzerinden iki yıl geçmişti. Bu yüzden Suzuki’nin arkadaşlığı hoşuna gitti. Hem böylece güvenebileceği bir Japon kaynaktan dış dünyada neler olduğunu öğrenebilecekti.</p>
<p>Suzuki ona savaşın çoktan bittiğini ve neden savaşmaya devam ettiğini sordu. Onoda’nın cevabı çok netti:</p>
<p>“Çünkü asla teslim olmayın diye emir aldım. Hayatta kalan son asker bile olsam savaşmam emredildi.”</p>
<p>Tam 29 yıl önce aldığı emre hâlâ itaat ediyordu.</p>
<h2><strong>Ormanda Hayatta Kalmanın Hikayesi</strong></h2>
<p>Sohbetlerinin bir bölümünde Suzuki, Onoda’ya bunca yıl boyunca ormanda nasıl hayatta kalabildiğini sordu. Onoda anlatmaya başladı. Aslında bu 30 yıllık maceranın büyük bölümünde arkadaşlarıyla beraber olduğunu ve birbirlerine destek olduklarını söyledi. Yalnız kaldıktan sonra çok zorlanmaya başladığını anlattı. Yıllar sonra Japan Times’a verdiği röportajda şöyle diyecekti:</p>
<p>“Eğer sırtınızda dikenler varsa, birisinin onları sizin için çıkarması gerekir. İnsanlar tamamen kendi başlarına çok uzun yaşayamazlar. Bu konuda herhangi bir şüpheniz varsa gerçekten yalnız olduğunuzu hayal edin. Hastalandığınızda ya da yaralandığınızda; yiyecek bulabilir, ateş yakabilir, kıyafetlerinizi dikebilir ve kendinize bakabilir misiniz? Yanınızda biri varken birlikte her şeye katlanabilirsiniz. Gerçek mücadele, yalnız kaldığımız zaman başlar.”</p>
<p>Onoda’nın yaşadığı en büyük zorluk arkadaşlarının kaybıydı, evet. Ama yine de Suzuki için birkaç insanın bile ormanda onlarca yıl boyunca açlık ve barınma gibi ihtiyaçlarını nasıl karşıladığı bir merak konusuydu. Sormaya devam etti.</p>
<p>Onoda en dikkat ettiği konuların yiyecek, su ve hijyen konuları olduğunu söyledi. Muz, hindistancevizi ve sığır etiyle beslendiklerini ve yerel halktan da zaman zaman ihtiyaç duydukları şeyleri aldıklarını anlattı.</p>
<p>Muz, Onoda ve arkadaşlarının temel gıdasıydı. Kabuklarıyla beraber hindistan cevizi sütünde kaynatıyorlardı. Böylece israf etmeyi göze alamayacakları yeşil muz kabuklarının acısı hafifliyordu. Tadı iyi olmasa da çoğu zaman yedikleri şey buydu.</p>
<p>Bunun dışında her yıl köylülerden birkaç büyükbaş hayvan çalıyorlardı. Etleri parçaladıktan sonra 10 gün boyunca pişirerek yüzlerce parça kurutulmuş et elde ediyor ve bunu yıl boyunca tüketiyorlardı.</p>
<p>Su konusunda da yiyecek kadar titizdiler. Tropik Lubang Adasının birçok deresi vardı. Bu derelerin suları son derece berrak olmasına karşın mikroorganizmalardan bulaşabilecek hastalıklara karşı suyu daima kaynatarak içiyorlardı.</p>
<p>Tuvalet konusu ayrı bir dertti. Ağaçlardan inşa ettikleri derme çatma evlerinin yanına daima bir tuvalet çukuru kazıyorlardı. Çukur doldukça üzerini toprak ve yapraklarla kapatıyorlar sonra üzerine tekrar devam ediyorlardı. Tuvalet kâğıdı olarak ise palmiye yapraklarını kullanıyorlardı. Onoda her gün dışkısını inceliyor, diyetini ve fiziksel eforunu buna göre ayarlıyordu.</p>
<p>Bir de kişisel temizlik konusu vardı. Her gün mutlaka yüzlerini yıkıyor hatta duş alıyorlardı. Buldukları makas ve bıçak gibi şeylerle tıraş olmaya devam ediyor, palmiye ağaçlarından elde ettikleri liflerle dişlerini fırçalamaya bile vakit ayırıyorlardı.</p>
<p>Ama bütün bunların arasında en çok önem verdikleri şey asıl görevlerini icra etmelerini sağlayan silahları ve cephaneleriydi. Tüfeklerine çok titiz bir şekilde bakıyor, bakımlarını mutlaka yapıyorlardı. Mühimmatlarını asla boşa harcamıyorlardı. Ayrıca adanın etrafında çeşitli noktalarda silah depoları inşa etmişlerdi.</p>
<h2><strong>Onoda’nın Teslim Oluşu</strong></h2>
<p>Ertesi gün Suzuki ne kadar ısrar etse de Onoda üst düzey bir subaydan resmi emir almadığı müddetçe teslim olmayacağını söyledi. Böylece Suzuki ona bir söz verdi. Onu bu göreve atayan Binbaşı Yoshimi Taniguchi’yi ne pahasına olursa olsun bulacak ve buraya gelmesini sağlayacaktı. Karşılaştıklarının kanıtı olarak Onoda’dan fotoğraf çekinmek için izin aldı. Sonra da Japonya’ya geri döndü.</p>
<p>Suzuki inanılmaz şanslı bir adamdı ve Onoda’nın komutanını, askeri kariyerinin izini takip ederek kısa sürede buldu. Bulduğunda artık emekli olmuş ve bir kitapçı işletmeye başlamıştı. Ardından da Onoda’nın erkek kardeşine haber verdi. Böylece hep beraber 9 Mart 1974’te Onoda’yla buluşmak için Lubang Adasına doğru yola çıktılar. Japon komutan adeta 1944’te verdiği bir sözü yerine getiriyordu. Taa o zamanlar Onoda’ya şöyle demişti:</p>
<p>“Asker ne olursa olsun senin için geri geleceğiz.”</p>
<p>İmkânsız göreve gönderilen bir askere söylenen bu motivasyon cümlesi, tam 30 yıl sonra anlam buluyor ve gerçek oluyordu.</p>
<p>Taniguchi, Onoda’nın yanına vardığında Onoda yaşlanmış olan komutanını hemen tanıdı ve selam durdu. Şok olmuş ve gözyaşlarını tutamamıştı. Üstü başı perişan halde olan asker görevine hala ilk günkü gibi yaklaşıyordu. Taniguchi şu emri verdi:</p>
<p>“İmparatorluk Ordusu Komutanlığı uyarınca, 14. Bölge Ordusu tüm muharebe faaliyetlerini durdurdu. Asker, savaş bitti; silahını bırak!”</p>
<p>Onoda, kılıcını, hâlâ çalışır durumda olan Tip 99 Arisaka tüfeğini, 500 mermisini, birkaç el bombasını ve annesinin 1944’te esir alınırsa kendisini öldürsün diye verdiği hançerini Filipinli yetkililere vererek teslim oldu. Hatta kılıcını bizzat Filipinler Devlet başkanı teslim aldı. Yerel basın da bu ölümsüz anları kayda alıyor ve Onoda’nın hikayesini ölümsüzleştiriyordu. Kendisine bunca zamandır neden pes etmediğini soranlara cevabı şöyle oldu:</p>
<p>“İnsanın yurttaşlık bilincine sahip olması gerekir. 30 yıl boyunca her günün her dakikası ülkeme hizmet ettim. Bir birey olarak bunun benim için iyi mi yoksa kötü mü olduğunu hiç düşünmedim.”</p>
<p>Onoda ve astları 30 yıl boyunca 30 masum insanı öldürmüş ve 100 kişiyi de yaralamıştı. Bunların bir kısmı sivil, bir kısmı da yerel polis gücüydü. Onoda bunca yıldır öldürdüğü insanların Amerikan askerleri olmadığının elbette farkındaydı ama savaş bitmediğine göre Filipinler polisi de olsa onlar düşmandı. Şimdi bunun doğru olmadığını görüyor ve üzüntüden kahroluyordu. Üstelik bu durum ceza almasına da sebep olabilirdi. Buna rağmen Filipinler Cumhurbaşkanı Marcos, savaşın hala devam ettiğine inandığını dikkate alarak Onoda’yı affetti.</p>
<h2><strong>Hayal Kırıklığına Uğramış Onoda</strong></h2>
<p>Hiro Onoda savaşa katıldığı 1944 yılından tam 30 yıl sonra, 1974’te Japonya’ya döndüğünde artık ünlü bir adamdı. 8 bin kişilik bir kalabalık tarafından karşılandı. Öldüğüne inanan ailesi, 22 yaşından beri onu ilk kez görüyor, bu tarihi an ülkenin ulusal kanalı NHK’da canlı olarak yayınlanıyordu. Birçok radyo ve televizyon kanalı kendisiyle röportaj yapabilmek için sıraya girmişti. Onoda 52 yaşına gelmiş, hayatının yarısından fazlasını ormanda savaşarak geçirmişti. İlk iş olarak doktorlar tarafından muayene edildi ve sağlığının inanılmaz derecede iyi olduğu ortaya çıktı. Sanki insanın asıl yuvasının doğa olduğunu bütün insanlığa kanıtlıyor gibiydi. Ne de olsa yıllarca ormanda fiziksel olarak aktif bir yaşam sürmüş ve tamamen organik beslenmişti.</p>
<p>Onoda ülkesinde geçirdiği ilk aylarda kendisini bir zaman makinesine binmiş de 30 yıl sonraki dünyaya ışınlanmış gibi hissetti. Her şey değişmiş, teknoloji akıl almaz seviyede ilerlemişti. Ülkesi sanayileşmişti. İnsanlar fabrikalarda ve ofislerde çalışıyordu. Kendisi de şimdi bu yeni dünyaya ayak uydurmak zorundaydı. Bazılarına göre Onoda’nın işi şimdiden hazırdı. Muhafazakâr politikacılar ondan siyasete girmesini istiyorlardı.</p>
<p>Ama Onoda bu teklifi reddetti. Ayrıca hükümet tarafından verilen 30 yıllık toplu maaşını da almadı. İnsanların kendisi için topladığı bağışları kabul etmedi ve bunların hepsini hayır işi için kullandı. Çünkü onun amacı para ya da şöhret değildi. O sadece vatanına karşı görevini yerine getirmişti. Güzel konuşan, kameralar önünde enteresan bir şekilde son derece sakin olan bu eski cangıl adamı kendisini saldırganlık ve emperyalizmden değil, sakinlik ve dürüstlükten yana olan bir adam olarak sunuyordu. Bu yüzden herkesin desteğini kazandı. Yoğun istek üzerine hayatını anlattığı bir otobiyografi yazdı. “Teslim olmak yok: 30 yıllık savaşım” adındaki kitap çıkar çıkmaz çok satanlar listesinde başa oturdu.</p>
<p>Ancak Onoda Japonya’ya döndüğünde gördüklerinden hiç memnun kalmadı. Tüketim kültürü, kapitalist dünya düzeni, batılı tarz giysiler içindeki insanlar, atalarının onur ve fedakârlık geleneğini kaybetmiş bir yeni nesil. Bunlar hiç Onoda’ya göre değildi. Savaş zamanında topluma hâkim olan cesaret, sadakat, gurur ve bağlılık gibi geleneksel Japon değerlerini ününden de faydalanarak tekrar canlandırmak istedi, ama bu yeni, değiştirilmiş toplumda sesini kimseler duymak istemedi. Böylece Onoda, onlarca yıl ormanda savaşmanın vermiş olduğu ıstıraptan daha büyük bir ıstırabın içine düştü. Büyük bir depresyona girdi. Abisinin yanına, Brezilya’daki bir Japon topluluğuna taşındı. Burada çiftçilik yaparak hayatını devam ettirdi. Belki de o seyyah genç adam Suzuki, onu hiç bulmamalıydı. Çünkü Onoda’nın orada, ormanda yaşamasının bir anlamı, amacı vardı. Ama artık uğruna yaşadığı ve savaştığı Japonya’dan eser kalmamıştı.</p>
<p>1984’te Brezilya’da yaşarken ailesini öldüren bir Japon genci hakkında okuduğu yazı Onoda’yı çok etkiledi. Hatta o kadar ki Japonya’ya geri dönmeye ve bozulan o kadim Japon ahlakını yeniden inşa etmeye karar verdi. Böylece “Onoda Doğa Okulu Eğitim Kampı”nı kurdu. Öğrencilerine 30 yıl boyunca Filipinler’de saklanırken hayatta kalmak için kullandığı becerilerini öğretti. Bu yeteneklerin onları güçlendireceğine ve özgüvenlerini artıracağına inanıyordu. Onoda, insanın hayattaki amacını bulması için anahtarın doğada saklı olduğuna inanıyordu. Bu felsefenin, eğittiği çocukları daha iyi insanlar yapacağına yürekten inanıyordu.</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>Onoda, 16 Ocak 2014’te, 91 yaşında doğal sebeplerden hayatını kaybetti. Ölümünün üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hikayesi hala ilk günkü canlılığını koruyor. 2021’de Fransız yönetmen Arthur Harari tarafından onun adında bir film çekildi. “Onoda: 10.000 Nights in the Jungle” isimli film Onoda’nın hayatından esinlenen bir macera-drama filmi. Yine aynı yıl onun hikayesini anlatan bir roman yayımlandı. Alman yönetmen olan Werner Herzog, “The Twilight World” isimli bu romanında Onoda’nın hikayesini en ince ayrıntılarına kadar hikayeleştirdi.</p>
<p>Bir insanın 30 yıl boyunca böyle bir görev bilinci taşıması akıl alır gibi değil. Onoda belki de savaşın bittiğini çok önceden beri biliyordu ama bunu kabullenmek istemiyordu. Belki de savaş sonrası dünyada, kendisine nasıl bir hayat biçileceğini tahmin etmekte zorlanıyordu. Ama neticede <a href="https://holosen.org/category/tarih/">savaş tarihinin</a> en ilginç hikayesini o yazdı.</p>
<p>Ünlü psikolog Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini hepiniz bilirsiniz. Onoda; yiyecek, barınma, güvenlik ve sağlık gibi Maslow’un temel ihtiyaçlar olarak sınıflandırdığı şeylere sahipti. Bir noktaya kadar piramidin üçüncü kademesindeki sevgi ve ait olma sınıfına da sahipti. Kozuka ona hayatının büyük bölümünde psikolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir arkadaşlık ve güven duygusu veriyordu.</p>
<p>Peki ya anlam? İnsan anlam olmadan yaşayamaz. Hepimizin hayatını anlamlı kılan bir şey mutlaka vardır. Bu kimimiz için din, kimimiz için aile kurmak, kimimiz için iş kurmak, kimimiz içinse insanlığa fayda sağlayacak bir şeyler üretmek olabilir.</p>
<p>Peki Onoda’nın hayatına anlam katan şey neydi?</p>
<p>Görevini başarıyla tamamlamak. Evet, Onoda’nın hayatını anlamlı kılan şey vatanının içerisinde bulunduğu savaşı kazanmasını sağlamak ve komutanından aldığı emri eksiksiz yerine getirmekti. Böylece bir gün ülkesine geri döndüğünde alnı açık ve başı dik olarak yürüyebilecekti.</p>
<p>Hepimizi hayatta tutan şey aslında bu. Anlam. Hiçbirimizin makama, lüks eşyalara ya da kocaman bir eve ihtiyacı yok. Çünkü yaşamamızı sağlayan çok fazla araca sahip olmamıza karşın, uğruna yaşayacağımız bir amaç olmadığında bitiyoruz.</p>
<p>İhtiyacımız olan şeyler; temel ihtiyaçlarımızı karşılayan bir hayat, sevdiğimiz insanlar ve hayatımıza anlam katacak bir amaç. Bu kadar. Nietzsche’nin de dediği gibi:</p>
<blockquote><p>“Yaşamak için bir “Neden”i olan kişi, hemen her “Nasıl”a katlanabilir.”</p></blockquote>
<p></p>
<blockquote><p> </p></blockquote>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><a href="https://rarehistoricalphotos.com/hiroo-onoda-1974/">https://rarehistoricalphotos.com/hiroo-onoda-1974/</a></p>
<p><a href="https://mikedashhistory.com/2015/09/15/final-straggler-the-japanese-soldier-who-outlasted-hiroo-onoda/">https://mikedashhistory.com/2015/09/15/final-straggler-the-japanese-soldier-who-outlasted-hiroo-onoda/</a></p>
<p><a href="https://www.bbc.com/culture/article/20220413-onoda-the-man-who-hid-in-the-jungle-for-30-years">https://www.bbc.com/culture/article/20220413-onoda-the-man-who-hid-in-the-jungle-for-30-years</a></p>
<p><a href="https://medium.com/@sharonackman/the-last-samurai-lessons-in-jungle-survival-7e80f1ed2bea">https://medium.com/@sharonackman/the-last-samurai-lessons-in-jungle-survival-7e80f1ed2bea</a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Pasifik_Cephesi_(II._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1)">https://tr.wikipedia.org/wiki/Pasifik_Cephesi_(II._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1)</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Hiroo_Onoda">https://en.wikipedia.org/wiki/Hiroo_Onoda</a></p>
<p><a href="https://www.historybyday.com/human-stories/hiroo-onoda-the-story-behind-the-man-who-hid-in-the-jungle-for-decades-after-ww2/40.html?br_t=ch">https://www.historybyday.com/human-stories/hiroo-onoda-the-story-behind-the-man-who-hid-in-the-jungle-for-decades-after-ww2/40.html?br_t=ch</a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Samuray">https://tr.wikipedia.org/wiki/Samuray</a></p>
<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Bushido">https://en.wikipedia.org/wiki/Bushido</a></p>
<p><a href="https://www.nytimes.com/2014/01/18/world/asia/hiroo-onoda-imperial-japanese-army-officer-dies-at-91.html">https://www.nytimes.com/2014/01/18/world/asia/hiroo-onoda-imperial-japanese-army-officer-dies-at-91.html</a></p>
<p><a href="https://www.history.co.uk/articles/the-japanese-soldier-who-kept-on-fighting-after-ww2-had-finished">https://www.history.co.uk/articles/the-japanese-soldier-who-kept-on-fighting-after-ww2-had-finished</a></p>
<p><a href="https://allthatsinteresting.com/hiroo-onoda">https://allthatsinteresting.com/hiroo-onoda</a></p>
<p><a href="https://www.historyhit.com/hiroo-onoda-the-japanese-soldier-who-refused-to-surrender/" target="_blank" rel="noopener">History Hit</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/30-yil-teslim-olmayan-ii-dunya-savasi-askeri-hiro-onoda/">30 yıl teslim olmayan II. Dünya Savaşı askeri: Hiro Onoda</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mustafa Kemal Atatürk ve Modern Türkiye’nin Kuruluşu</title>
<link>https://trafikdernegi.com/mustafa-kemal-ataturk-ve-modern-turkiyenin-kurulusu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/mustafa-kemal-ataturk-ve-modern-turkiyenin-kurulusu</guid>
<description><![CDATA[ “Atatürk, yalnız Türk Milleti’nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi.” Hindistan’ın İlk Kadın Başbakanı Sucheta Kripalani “Milletine bu kadar az zamanda bu ölçüde hizmet edebilen tek devlet adamı Atatürk’tür.” Avrupa Basını “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir.” Mustafa Kemal Atatürk Dünyayı değiştiren insanlar serimizin 8.bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar. Bu bölümdeki konuğumuz sadece dünya tarihini değil […]
Mustafa Kemal Atatürk ve Modern Türkiye’nin Kuruluşu yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2022/11/maresal_2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:14:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Mustafa, Kemal, Atatürk, Modern, Türkiye’nin, Kuruluşu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="td-paragraph-padding-4">
<p>“Atatürk, yalnız Türk Milleti’nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi.” <strong>Hindistan’ın İlk Kadın Başbakanı Sucheta Kripalani</strong></p>
</div>
<p>“Milletine bu kadar az zamanda bu ölçüde hizmet edebilen tek devlet adamı Atatürk’tür.” <strong>Avrupa Basını</strong></p>
<p>“Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir.” <strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong></p>
<p><a href="https://holosen.org/category/biyografi/">Dünyayı değiştiren insanlar serimizin</a> 8.bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar. Bu bölümdeki konuğumuz sadece dünya tarihini değil koskoca bir milletin geleceğini değiştiren, adeta o milleti baştan yaratan, modern Türkiye’yi kuran büyük bir lider.</p>
<p>Her Türk’ün gururla ve minnetle yâd ettiği tüm dünya tarafından tanınmış ve takdir edilmiş büyük bir devrimci. Mustafa Kemal Atatürk.</p>
<p>Peki, Atatürk’ü ne kadar iyi tanıyoruz? Devrimlerini ve bunları neden yaptığını ne kadar anlayabiliyoruz?</p>
<p>Elbette bu soruların cevabı herkes için değişir. Okul hayatımız boyunca aldığımız dersler bize birçok şey öğretmiştir. Ama ben biliyorum ki Atatürk’ün hayat hikâyesini şöyle baştan sona, bir büyük resim halinde bilenlerin sayısı çok da fazla değil. Çünkü bugüne kadar hep parça parça anlatıldı bize Mustafa Kemal.</p>
<p>Bu yüzden bu videomuzun/yazımızın amacı size Ata’mızın hayat hikâyesini başından sonuna kadar akıcı ve sade bir dille, kronolojik bir biçimde <a href="https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">anlatabilmek.</a></p>
<p>Hazırsanız başlayalım.</p>
<p></p>
<h2><strong>1-Atatürk’ün Erken Dönemleri</strong></h2>
<h4><strong>1.1-Doğumu ve Ailesi</strong></h4>
<p>Mustafa’nın doğum yeri o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan kozmopolit bir limandı. Selanik. Doğum tarihi ise 1881’di. Fakat doğum tarihini bilmiyoruz. Annesi sadece mevsimi hatırlıyordu. Kışın doğurdum diyordu. Mustafa ileride cumhuriyeti ilan ettiğinde doğum tarihini Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olan 19 Mayıs olarak kabul edecekti.</p>
<p>Selanik’in de içinde bulunduğu Makedonya bölgesi Türklerin, Yunanların, Slavların, Ulah ve Arnavutların birlikte yaşadığı kozmopolit bir bölgeydi. Milli duyguları kabarmış olan bu topluluklar, imparatorluktan silkinip kurtulmaya ve ülkeyi Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan yararına kesip biçmeye çalışıyorlardı. Büyük devletler ise yayılma isteğindeydiler. Mustafa’nın doğduğu sıralarda, bir zamanlar Batı nasıl Doğu’nun önünde dize gelmişse, Doğu da Batı’nın önünde dize geliyor ve Osmanlı İmparatorluğu, çöküşüne doğru hızla ilerliyordu.</p>
<p>Mustafa, işte böyle, içeride kargaşalar ve dışarıda yabancı tehditlerle kuşatılmış tedirgin bir dünyaya gözlerini açtı. Türk soyundan, küçük bir orta sınıf Müslüman aileden, bir Osmanlı olarak doğmuştu.</p>
<p>Annesi Zübeyde Hanım’dı. Zübeyde Hanım’ın Ali Rıza Efendi’den altı çocuğu olmuştu. Ama bunlardan yalnız ikisi uzun yaşadı. Mustafa ve Makbule.</p>
<p>Mustafa annesine çekmişti. Saçları onun gibi sarı, gözleri onun gibi maviydi. Zübeyde Hanım güçlü bir iradeye ve zarif bir köylü güzelliğine sahipti. Doğuştan akıllı bir kadındı, yalnız yeteri kadar eğitim görmemiş, okuma yazmayı ancak öğrenebilmişti.</p>
<p>Babası Ali Rıza Efendi ise annesinden 20 yaş büyüktü. Bir ilkokul öğretmeninin oğlu olduğu için biraz eğitim görmüş ve bu yüzden küçük bir devlet memuru olabilmişti. Gümrüklerde ve Evkaf İdaresi’nde çalıştı. Mesleğinde hiçbir zaman fazla yükselemedi. Gümrükten aldığı aylıkla zor geçindiği için bir ara memurluğu bırakıp kereste işine girdi.</p>
<p>Başta işler iyi gitti, ancak Ali Rıza Efendi ticarete atılmak için kötü bir dönemi seçmişti. Türklerin Ruslara yenilmesi ve vilayetteki hükümet otoritesinin zayıflaması nedeniyle Rum çeteciler iyice azıtmıştı. Ali Rıza Efendi de sürekli bu eşkıyaların hedefi oluyordu. En sonunda ticareti bırakmak zorunda kaldı.</p>
<h4><strong>1.2-Mahalle Mektebi</strong></h4>
<p>Zübeyde Hanım atalarının geleneksel inançlarına çok bağlı, sofu bir kadındı. Gerek kendi ailesi gerek kocasının ailesi içinde hacılar bulunmasıyla övünürdü. Mustafa’nın da onların yolunu izlemesini, hafız hatta hoca olmasını istiyordu. Bunun için de şimdiden mahalle mektebine gidip, dini bütün Müslüman çocukları gibi, Kuran ilkelerine uygun bir eğitim görmeliydi.</p>
<p>Ali Rıza Efendi ise açık görüşlü, softalığa karşı biriydi. Batı’dan Makedonya’ya sızmakta olan yeni düşüncelere saygı besliyordu. Bu yüzden oğlunun Selanik’te yeni açılan ve çağdaş eğitim uygulayan bir okula yani Şemsi Efendi Mektebi’ne gitmesi için ısrar etti. Epey tartışmadan sonra bir uzlaşmaya vardılar. Ali Rıza Efendi, karısının isteğini yerine getirmeye razı olur gibi yaptı ve Mustafa, göreneğe uygun dini törenlerle, Fatma Molla Kadın Mektebi’ne gönderildi.</p>
<p>Zübeyde Hanım’ın gönlü yapılmış, konu komşunun gözünde itibarı korunmuştu. Fakat Mustafa, Arapça güzel yazı derslerinden ve bağdaş kurup yere oturarak ders yapılmasından hiç hoşlanmadı. Hatta bazen hocaya karşı gelerek ayakta duruyordu.</p>
<h4><strong>1.3-Şemsi Efendi Mektebi</strong></h4>
<p>Aradan çok zaman geçmeden Ali Rıza Efendi, Mustafa’yı mahalle mektebinden alarak Şemsi Efendi Mektebi’ne gönderdi. Zübeyde Hanım’ın başta istediği yerine getirilmişti. Onun için bu işe artık ses çıkarmadı.</p>
<p>Şemsi Efendi ezberci, ilkel eğitim metotlarını değil modern teknikleri kullanıyordu. O dönemin mahalle mekteplerinde olmayan tarih, coğrafya, matematik gibi dersleri okutmaya başlamıştı. Ayrıca kızlar için sınıf açmıştı. Devrimdi. Öğrenci sırası, harita, kara tahta, tebeşir kullanırdı. Çağdaş, özgürlükçü yöntemleri nedeniyle bağnazların hedefi haline gelmişti.</p>
<p>Mustafa bu yeni okulunda eğitimini oldukça başarılı bir şekilde ilerletti. Diğer çocuklarla oynamak yerine onları büyük bir insan gibi ağırbaşlılıkla seyrederdi. Hatta zaman zaman üstünlük taslar ufacık bir hakaret belirtisine karşı hemen tepki gösterirdi.</p>
<h4><strong>1.4-Dayısının Çiftliğine Gitmesi</strong></h4>
<p>Bu arada Ali Rıza Efendi sermayesinin kalanını da tuz ticaretinde yiyip bitirmişti. Yeniden memurluğa dönmek için başvurdu ama almadılar. Ardından bağırsak veremine yakalandı ve üç yıl sonra bu hastalıktan öldü. Zübeyde Hanım çok zor durumda kalmıştı. Mustafa’yı okuldan aldı. Kız kardeşi Makbule’yle beraber Selanik’in otuz kilometre kadar dışında Langaza yakınlarında bir çiftlik işleten abisi Hüseyin’in yanına götürdü.</p>
<p>Burada yeşilliğin, toprağın, suyun ve gübrenin kokusunu içine çeken Mustafa, toprağa ve doğaya karşı bir sevgi duymaya başladı. Bu sağlıklı çiftlik hayatı Mustafa’ya yaramıştı. Ama çok geçmeden sıkılmaya başladı. Zekâsı uyanmaya başlamıştı. Artık bir şeyler öğrenmek istiyordu. Köyde öğretmen olarak yalnız Müslüman bir hocayla Rum papazı vardı ki, bunların arasında da büyük bir fark yoktu.</p>
<p>Mustafa’yı sırasıyla ikisine de gönderdiler. Ama Mustafa kendisine yabancı gelen Rumcayı sevmedi. Hristiyan çocukların soğuk davranışları da gururunu incitti. Kısa bir süre de hocaya gittikten sonra ben medresede okumam diye diretti. Zübeyde Hanım ona özel bir öğretmen buldu ama üç gün sonra Mustafa, adamın bilgisiz olduğunu ileri sürerek ondan da ders almayı reddetti.</p>
<h4><strong>1.5-Selanik Mülkiye Rüştiyesi</strong></h4>
<p>Zübeyde Hanım artık oğlunun doğru dürüst bir eğitim görmesi gerektiğini iyice anlamıştı. Mustafa’yı yine Selanik’e teyzesinin yanına gönderdi. Mustafa, Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ne devam etmeye başladı ama burada da uzun süre kalmadı. Şemsi Efendi’den sonra katlanılır gibi değildi. Pantolon yerine şalvar giyiliyor, yine diz üstünde oturuluyordu.</p>
<p>Bir gün çocuklar, aralarında kavgaya tutuşmuşlardı. Arapça öğretmeni Kaymak Hafız, Mustafa’yı elebaşı yerine koyarak fena halde dövdü. Yara bere içinde bıraktı. Mustafa buna çok içerledi. Okula gitmeyi reddetti. O anda hem kendisinin hem de Türk milletinin kaderini değiştirecek bir kararın arifesindeydi.</p>
<h4><strong>1.6-Asker Olmak İstemesi</strong></h4>
<p>Mustafa hayalindeki mesleği kestirmeye başlamıştı. Çocukluğundan beri dış görünüşüne düşkündü. Öğrencilerin giymek zorunda oldukları şalvarlı, kuşaklı geleneksel giysi iyice sinirine dokunmaya başlamıştı. Bu artık modası geçmiş bir üniformaydı. Oysa sokaklarda bıyık burup caka satan, saygıyla izlediği askerlerin üniforması buna hiç benzemiyordu. Mustafa onların özgüvenlerine, üstün durumlarına, Türklüklerini ortaya koyuşlarına özenerek bakıyordu.</p>
<p>En çok imrendiği insan, Askeri Rüştiye’ye giden ve üniformasıyla hava atan Ahmet adındaki komşu çocuğuydu. Bu arada annesi de Selanik’e dönmüştü. Mustafa, askeri okula gitmek için ona yalvardı. Ama Zübeyde Hanım kabul etmedi. Oğlunun hocaların izinden gitmesini yürekten istemişti. Ama Mustafa bunu yapmayacaksa, hiç olmazsa babasının başaramadığı işi başarmalı, tüccar olmalıydı.</p>
<p>Aslında Zübeyde Hanım da her ana gibi savaştan, ölümden ve her Osmanlı askerinin başına gelen bitmez tükenmez sürgünlerden korkuyordu.</p>
<p>Fakat Mustafa’ya söz dinletmek kolay değildi. İsteğini komşu çocuğu Ahmet’in binbaşı olan babasına gizlice anlattı ve onun yardımıyla, annesine haber vermeden, Askeri Rüştiye’nin giriş sınavlarına katılmayı başardı. Sınava çok sıkı çalışmıştı. Kazandı ve böylece Zübeyde Hanım’ı bir oldubittiyle karşı karşıya bıraktı. Ama yine de okula yazılabilmesi için annesinin imzalı iznini alması gerekiyordu.</p>
<p>Mustafa zekice bir hareketle annesine, babasının Osmanlı-Rus savaşından kalma kılıcını hatırlattı. Ali rıza, Mustafa doğduğunda kılıcı beşiğin başucuna, duvara asmıştı. Bunun tek bir anlamı olabilirdi: Babası, onun bir asker olmasını istemişti. Mustafa bir kahraman tavrı takınarak annesine:</p>
<p>“Ben asker olarak doğdum.” dedi. “Asker olarak öleceğim.”</p>
<p>Böylece Zübeyde Hanım yumuşamaya başladı. Ama yine de bu konuyu öylesine kafasına takıyordu ki rüyalarına bile girdi. Bir gece rüyasında oğlunun askerlikte parlak bir geleceğe sahip olacağını görmüştü. Böylece oğlunun isteğini yerine getirerek kâğıtları imzaladı. Mustafa, saygıyla onun elini öptü, annesi de ona hakkını helal etti. Böylece Selanik Askeri Rüştiye’sine girmiş oldu.</p>
<h4><strong>1.7-Selanik Askeri Rüştiyesi</strong></h4>
<p>Mustafa, Selanik Askeri Rüştiye’sine girdiğinde 12 yaşındaydı. Ailesinin kararıyla altı yıldır geçirdiği çeşitli öğrenimlerden sonra mesleğini kendi seçmişti. Bu seçimde de yanılmamıştı. Subay sınıfı ülkenin seçkin tabakası sayılıyordu. Üstelik yalnız askerlik konusunda değil tarih, iktisat ve felsefe konularında da temel bilgiler alıyorlardı. Öğrenciler burada yalnızca yetenek ve değerleriyle yükselebilirlerdi. Ayrıca okulu bitirenler orduya girdikleri vakit seyahat etmek, dünyayı görmek gibi olanaklara da sahip oluyorlardı ki bu sivillerin kolay kolay elde edemedikleri bir fırsattı.</p>
<p>Askeri Rüştiye’deki dersler Mustafa için oldukça kolaydı. Hepsini çabucak kavradı. En sevdiği ve en iyi başardığı ders matematikti. Sınıf arkadaşları henüz basit aritmetik konularıyla uğraşırken, o cebir problemlerini bile çözmeye başlamıştı. Kendi adı da Mustafa olan matematik öğretmeni onu bu alanda kendisine eşit sayacak kadar takdir ediyordu.</p>
<p>Bir gün öğretmeni ikisinin adı birbirinden ayırt edilsin diye eski bir Türk göreneğine uyarak öğrencisine ikinci bir ad taktı. Geniş anlamıyla “olgunluk, eksiksizlik” anlamına gelen “Kemal” adını seçti. Bu ad sonsuza kadar onda kalacaktı.</p>
<p>Mustafa Kemal burada çabucak çavuş rütbesine yükseldi. Artık öğretmeninin yokluğunda onun yerine geçiyor, karatahtanın önünde arkadaşlarına ders veriyordu. Öğretici bir karakteri olduğu için öğretmen rolünde hiç yabancılık çekmiyordu. Olgun davranışları onu arkadaşlarından ayırıyordu. Genelde büyük sınıflardaki çocuklarla takıldığı için kendi yaşıtları arasında pek az arkadaş edinirdi.</p>
<p>Evde Zübeyde Hanım’la olan ilişkileri çoğu zaman fırtınalıydı. Kadınlarla dolu bir evde tek erkek olmak hoşuna gitmiyordu. Bu arada Zübeyde Hanım yeniden evlenmişti. İkinci kocası Ragıp Efendi adında oldukça varlıklı dul bir adamdı. İki oğlu, iki de kızı vardı. Mustafa annesinin hayatına giren bu ikinci adamı bir âşık gibi kıskandı. Annesinin para sıkıntısı yüzünden evlenmek zorunda kalışı ağırına gitmişti. Ama sonra Ragıp Efendi’nin, annesi için iyi bir koca olduğunu görünce onunla iyi geçinmeye başladı. Subay olan ve ona iyi öğütler veren üvey abisiyle de dostluk kurmuştu. Abisi Mustafa’ya haysiyet ve şerefin önemini anlatıyordu. Ona ilk silahını hediye etti. Bu sustalı bir çakıydı.</p>
<h4><strong>1.8-Manastır Askeri İdadisi</strong></h4>
<p>Mustafa 14 yaşındayken rüştiyeyi bitirdi ve yatılı olarak, Manastır Askeri İdadisi’ne yazıldı. Büyük stratejik öneme sahip olan Manastır, Makedonya’nın başlıca askeri merkeziydi. Oldukça gösterişli bir yapısı vardı.</p>
<p>Burada Mustafa Kemal ilk olarak kendini bir çatışmanın ortasında buldu. Makedonya’daki Türk otoritesi, Yunan ve Slav çeteleri karşısında gittikçe zayıflayıp dağılıyordu. Mustafa okul dışındaki geniş dünyada ne olup bittiğini ilk olarak burada fark etmeye başladı. Osmanlıların Makedonya’yı fethini anlatan kahramanlık hikâyelerinin yerini, isyan ve bu toprakların elden çıkması tehditleri almıştı.</p>
<p>1897’de Yunanlar, Girit’te bir bağımsızlık savaşı başlattılar. Türkler de Rumeli’de onlara karşı yürüyüşe geçti. Bunun üzerine bir gece Mustafa Kemal’le bir arkadaşı gönüllü olarak askere gitmek amacıyla okuldan kaçtılar. Ne var ki öğrenci oldukları anlaşılınca yaka paça okula geri gönderildiler. Ama genç Mustafa Kemal’in içinde yurtseverlik alevi tutuşmuş ve vatanına karşı, koruma isteğiyle karışık şiddetli bir sevgi uyanmıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal, vatan sevgisiyle beraber arkadaşı Ali Fethi sayesinde siyaset diye bir şeyin varlığının da farkına vardı. Fethi de Mustafa gibi kıvrak ve esnek bir zekâya sahipti. Mustafa’nın epey geri olduğu Fransızca’yı da çok iyi biliyordu. Fransızca o zamanlarda günümüzün İngilizcesi konumundaydı. Yani dünyanın ortak diliydi. Bu yüzden Mustafa okul haricinde tatilde de kendi kendine Fransızca çalışmaya başladı. Dil bilgisi ilerledikçe Fethi ona Descartes, Rousseau, Voltaire, Auguste Comte, Desmoulins, Montesquieu gibi Fransız filozoflarının eserlerini tanıttı. Çok geçmeden iki öğrenci, bu üstatların kendi ülkelerinin sorunlarını ilgilendiren düşünceleri üzerinde heyecanlı tartışmalar yapmaya başladılar.</p>
<p>Artık çocukluktan çıkmış olan Mustafa Kemal, Selanik’e döndükçe bu değişik ve serbest yaşayışlı şehrin zevklerini tatmaya başladı. Fuat Bulca ve Ömer Naci gibi arkadaşlarıyla beraber alafranga hayatı yakından tanımaya başlamıştı. Dans dersleri alıyor, gazinolarda çeşitli içkilerin tadına bakıyordu. Ayrıca sarışın Mustafa Kemal kadınlar tarafından çok beğeniliyordu. Böylece kadınlarla olan ilişkisi şekillenmeye başlamıştı. Hayatı boyunca daima “isteyen”den çok “istenen” durumunda oldu. Ama peşinde koşanlara o da istekle karşılık veriyordu.</p>
<p>Tüm bunların yanı sıra okul hayatını da ihmal etmiyordu. En sonunda bitirme sınavlarını başarıyla vererek Manastır Askeri İdadisi’nden sınıf ikincisi olarak mezun oldu.  13 Mart 1899’da İstanbul’daki Kara Harp Okulu’nun piyade sınıfına girmeye hak kazanmıştı.</p>
<h2><strong>2-Osmanlı İmparatorluğu Çökerken Genç Bir Subayın Yetişmesi</strong></h2>
<h4><strong>2.1-19.Yüzyılın Sonunda İstanbul</strong></h4>
<p>Yüzyılın dönümünde İstanbul, birbirinden ayrı iki şehir halindeydi. Haliç’in kuzeyinde Pera, yani Beyoğlu yükseliyordu; Hristiyanların şehri. Güneyindeyse İstanbul tarafı; Müslümanların şehri. Limanın üstündeki Galata Köprüsü’nden geçmek, bir dünyadan başka dünyaya, bir tarih çağından öbürüne geçmek demekti.</p>
<p>Ama şehrin İstanbul tarafının güzel günleri çoktan sona ermiş, eski görkemi erimiş, gösterişi, parlaklığı tarihten bir yaprak olmuştu. Duvarlar yıkılıyor, boyalar dökülüyor, avluların taş döşemeleri çatlıyor, ara yolları otlar bürüyordu.</p>
<p>Karşı tarafta ise Beyoğlu pırıl pırıl ışıklarıyla bir denizkızı gibi öbür kıyıdan insanı çekerdi. Kendini çağdaşlığın örneği sayarak böbürlenirdi. Son moda giyinmiş madam ve mösyöler, şık faytonlar, Viyana ve Paris’ten gelme en yeni mallarla dolu mağazalar hep oradaydı. Eğlence denince de akla hemen Beyoğlu gelirdi. Tiyatrolar, müzikholler, kabaraler ve Saray dedikodularının yapıldığı Fransız özentisi kulüpler hep buradaydı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in dünyaya geldiği yıl Osmanlı İmparatorluğu resmi olarak iflas etmişti. İmparatorluğun bütün serveti yabancıların elindeydi. Yabancılar sırtlarını kapitülasyonlara dayamıştı. Dış borçlanmalar almış başını yürümüştü. Osmanlı faizleri bile ödeyemiyordu. En sonunda devlet, borçlarını ödeyemeyeceğini açıkladı. Böylece 1881’de padişah II.Abdülhamid tarafından “Genel borçlar” anlamına gelen Düyun’ı Umumiye kuruldu. Yedi kişilik yönetim kurulu vardı. Bunlar İngiliz, Alman, Fransız, Avusturyalı ve İtalyan’dı. Bu kurum devletin borçlarına karşılık, gelirlerine el koyuyordu. Sadece devletin borçlarını takip etmiyor, devletin gelir kaynaklarını bizzat yönetiyordu.</p>
<p>Hatta o kadar ki bu kurum devletten büyük hale gelmişti. Devletin Maliye Bakanlığı’nda 5 bin memur çalışırken Düyun-ı Umumiye’de 9 bin memur çalışıyordu. Maaşlar dolgundu. Osmanlı’nın eğitimli gençleri kendi devletine faydalı olmaktansa Düyun-ı Umumiye’de işe girip prim almak için yarışıyorlardı. Kendi milletinin gırtlağını en çok kim sıkıyorsa o ödüllendiriliyordu.</p>
<p>Osmanlı uluslararası tefecilerin oyuncağı olmuştu adeta. Emperyalizmin kuklasına dönüşmüştü. Hala krediler almaya devam ediyor, yabancılara birçok imtiyaz vermek zorunda kalıyordu. Neyse ki bu kurum Lozan Antlaşmasıyla lağvedilecek Osmanlı’nın borçlarını Atatürk Türkiye’si ödeyecekti.</p>
<h4><strong>2.2-Mustafa Kemal İstanbul’da</strong></h4>
<p>18’inde genç bir delikanlı olan Mustafa Kemal işte bu İstanbul’a geldiğinde üzerinde hala biraz taşralılık vardı. Ama yaşama isteğiyle dopdoluydu ve görgüsünü artırmak için can atıyordu. Kozmopolit Beyoğlu çevresinde her türlü eğlencenin tadına baktı ve İmparatorluğun yönetim merkezi hakkında bir çıkarımda bulundu. Keyif sürülecek yerdi burası, devlet yönetilecek değil.</p>
<p>Mustafa Kemal bu büyükşehir ortamında eşsiz ve dostsuz kalmıştı. Silik bir taşralıdan başka bir şey olmadığını anlamıştı. Okul arkadaşı Ali Fuat ona evinin kapılarını açınca bu durum değişmeye başladı. Fuatlar Boğaziçi’nin Anadolu yakasında Osmanlı soylularının yalılar ve korular içinde yaşadıkları bir semtte oturuyorlardı.</p>
<p>Fuat’ın babası İsmail Fazıl, emekli bir paşaydı ve bu sırım gibi, uyanık, sarışın gençteki seçkin kaliteyi hemen sezmişti. Evlerini kendi evi saymasını söyledi. Mustafa da paşayı çocuk yaşta kaybettiği öz babasının yerine koymaya başladı. Artık hafta sonlarını Fuatlarla birlikte geçiriyor ve orada kendini gerçekten evindeymiş gibi görüyordu. Mustafa’yla Fuat, boş vakitlerinde bu geniş, değişik şehrin her yerini geziyorlardı.</p>
<h4><strong>2.3-Kara Harp Okulu (Mekteb-i Harbiye-i Şahane)</strong></h4>
<p>Kara Harp Okulu’nun ilk yılında gençlik hayalleri ve eğlenceler yüzünden kendini derslere veremeyen Mustafa Kemal, ikinci yılında azimle çalışmaya başladı. Başlıca ilgi alanı hala askeri sorunlardı. Ama bir yandan da, bilgi alanını genişletmeye başlamıştı. Artık Fransızca gazeteleri okuyabiliyordu. Manastır’da Fethi’nin tanıtmış olduğu Fransız yazarları şimdi daha iyi anlayarak ve daha derinine inerek inceleyebiliyordu. Fakat bu çeşit bozguncu kitaplar öğrencilere yasak olduğu için Mustafa Kemal bunları geceleyin gizlice okurdu. Bunlarla beraber yakın bir ihtilalin öncüleri olan Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi aydın düşünceli şairleri okuyor ve örnek alıyordu ki, o devirde bu isimleri ağza almak bile büyük suç sayılırdı.</p>
<h4><strong>2.4-Harp Akademisi (Erkan-ı Harbiye Mektebi)</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, Kara Harp Okulu’nu 549 kişi arasından piyade sınıf sekizincisi olarak bitirdi. 10 Şubat 1902’de piyade mülazım, yani teğmen rütbesiyle kurmay subayların yetiştirildiği Harp Akademisi’ne girmeye hak kazandı.</p>
<p>Burada politik düşünceleri, hızla belirgin bir biçim almaya başlamıştı. Bir zamanlar matematik ve şiire karşı duyduğu ilgi şimdi tarihe kaymıştı. Napolyon üzerine ne bulursa okuyor ve onu (bazı yönlerini eleştirmekle beraber) çok beğeniyordu. Ayrıca John Stuart Mill de okuyordu. Çağın “halkçı” düşüncelerine kapılmaktan, o da kendini alamamıştı. Birkaç arkadaşıyla beraber gizli bir komite kurup el yazısıyla bir gazete çıkarmaya başladılar. İdare ve siyaset alanındaki kötülükleri açığa vurmak amacı güden yazıların çoğunu Mustafa Kemal yazıyordu. Gece yatakhanede arkadaşları uyurken o geç saatlere kadar düşünür dururdu.</p>
<p>Mustafa, 1905 yılında Harp Akademisi’ni bitirip kurmay yüzbaşı çıktığında 24 yaşındaydı. Birkaç arkadaşıyla beraber Beyazıt’ta oturuyorlardı. Siyasal eylemlerini burada sürdürüyorlardı. Aslında yaptıkları dertleşmekten ve sultanın yanlışlarını eleştirmekten fazlası değildi. Bir kitaplık dolusu yasaklanmış kitabı okumak da diğer eylemleriydi.</p>
<p>Aralarında sözde Harbiye’den kovulmuş bir genç de vardı. Gidecek başka yeri olmadığını söyleyen bu genç aslında sarayın jurnalcisiydi. Bire bin katarak hepsini ihbar etti. Böylece Mustafa Kemal, Ali Fuat ve yeni yüzbaşı çıkmış iki arkadaşı daha hapse atıldılar ve teker teker sorguya çekildiler.</p>
<p>Tutuklular soruşturma sona erinceye kadar birkaç ay hapiste kaldılar. Mustafa Kemal’in böbrekleri ilk kez o soğuk zindanda rahatsızlandı. Hayatı boyunca bu sıkıntı ara ara nüksedecekti. Sonunda başkentten sürülmek koşuluyla serbest bırakıldılar. Birçoğu kolay kolay dönemeyecekleri yerlere sürüldüler. Mustafa Kemal’le Ali Fuat, Şam’daki 5.Ordu’ya atanmışlardı. Mustafa kaderine razıydı. Hemen vapurla yola çıktılar ve iki ay kadar sonra Beyrut Limanı’na vardılar.</p>
<h4><strong>2.5-Kıta Hizmeti</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal böylece subaylık mesleğinin ilk dönemine başlamış oldu. Bir süvari alayında yüzbaşı olarak başlıca görevi, kıtasında bulunan askerlere modern askerlik bilgilerini aktarmaktı. Bu işe ciddiyetle sarıldı ve öğretmenlik konusundaki sevgi ve yeteneği sayesinde kolayca başarı sağladı.</p>
<p>Şam’ın güneyindeki dağlık Havran bölgesinde kökenleri bilinmeyen ve kendilerine özgü gizli bir dinleri olan Dürziler yaşıyordu. Osmanlı subayları bu Dürzilerden gecikmiş vergileri toplamak bahanesiyle para sızdırmaya çalışıyor, para vermezlerse evleri ve köyleri yağma ediyorlardı. Mustafa Kemal böyle işlere kalkışmayı reddetti. Vicdanlı bir subay olarak Dürzileri güzellikle idare etmeyi daha uygun buluyordu. Halkı, buraya yağma için değil yardım için geldiğine ikna ediyordu. Bu tarz olaylar yeni yetişmiş subayların gözünde saygısını artırıyor eskilerin gözündeyse can sıkıcı bir adam olarak görülmesine sebep oluyordu.</p>
<p>Bir keresinde İstanbul’a gönderilmek üzere hazırlanan şişirilmiş raporlara itiraz etti. “Zafer” diye nitelendirilmiş bir harekâtın aslında hiç de öyle olmadığına dikkat çekti. Düşman kendi isteğiyle geri çekilmişti.</p>
<p>Komutan onun saflığıyla alay etti:</p>
<p>“Sen henüz cahilsin. Sultanımızın ne istediğini anlayamıyorsun.” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Ben cahil olabilirim. Ama padişahımız cahil olmamalıdır ve sizin gibilerin ne olduklarını anlayabilmelidir.” diye cevap verdi.</p>
<p>Dürzi köylerinden yağma edilen ganimetlerin bölüşülmesine sıra gelince yaşlı subaylar, Mustafa Kemal’le Müfit’e de pay ayırdılar.</p>
<p>Kemal, Müfit’in tereddüt ettiğini görünce ona döndü ve sordu:</p>
<p>“Sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının adamı mı?”</p>
<p>Müfit:</p>
<p>“Elbette ki yarının adamı.” diye cevap verdi.</p>
<p>“Öyleyse sen de benim gibi bu parayı kabul etmeyeceksin.” dedi Kemal.</p>
<p>Mustafa Kemal’e göre bunlar sadece ahlaksız değil aynı zamanda işe yaramaz usullerdi. İmparatorluğu kurtarmak; şiddet, baskı ve rüşvetle değil, bilimsel yöntemlerle; ustalık, diplomasi ve akıl kullanılarak başarılabilecek bir şeydi.</p>
<p>Bu dönemde düşük rütbeli bir kurmay subay olarak Suriye’nin çeşitli bölgelerindeki isyanlarla ilgilenen Mustafa Kemal, gerilla savaşı üzerine de tecrübe kazandı. Şam, bu “Yarının İnsanı” üzerinde derin bir etki bırakmıştı. Mustafa Kemal ömründe ilk defa hala ortaçağ karanlığında yaşamakta olan bir şehir görüyordu. Kutsal bir Arap şehri olan Şam’da her şey köhneydi. Hava gericilik, baskı ve ikiyüzlülükle doluydu. Mustafa Kemal gerçek düşmanın sadece yabancılar olmadığını artık anlamaya başlamıştı.</p>
<h4><strong>2.6-Vatan ve Hürriyet Cemiyeti</strong></h4>
<p>İşte bu gibi sebeplerden dolayı 1906 yılının güzünde Mustafa Kemal ve diğer hürriyetçi arkadaşları Şam’da “Vatan” adında gizli bir cemiyet kurdular. Onlara göre baskıcı yönetimle mücadele edilmeli, yolsuzluklar engellenmeli ve meşruti yönetim yeniden tesis edilmeliydi. Bunun için Yafa, Kudüs ve Beyrut’ta cemiyetin şubeleri kuruldu.</p>
<p>Kuruldu kurulmasına ama bu şehirler anavatandan çok uzaktı. Mustafa Kemal’in ne yapıp edip Selanik’e gitmesi ve asıl orada bir şube kurması gerekiyordu. Böylece sözde bir izinle Mısır üzerinden Pire’ye ve oradan da bir gemiyle Selanik’e gitti. Dört ay içinde Selanik’te Şam’daki Vatan Cemiyeti’nin bir kolunu kurmayı başardı. Cemiyetin adı artık “Vatan ve Hürriyet” cemiyetiydi.</p>
<p>En sonunda bir gece hürriyet davasına ilk bağlılık yeminini etmek üzere toplandılar. Birkaç kahramanlık söylevinden sonra Mustafa Kemal bir kartın üzerine not ettiği cemiyetin üç ilkesini okudu ve ardından yemin edildi.</p>
<p>Mustafa Kemal, Yafa’daki görevini bıraktığı anlaşılınca bir arkadaşının uyarısı üzerine hemen geri döndü. Selanik’e gitmesine yardımcı olan komutanla birlikte bir hikâye uydurdular. Mustafa artık sürgün cezasının kaldırılması için gayet akıllı uslu hareket etmek zorundaydı. Zamanı gelince kolağası yani kıdemli yüzbaşı rütbesine yükseldi ve Şam’daki Kurmay Heyeti’ne gönderildi. 1907 yılının güzünde de, umduğu gibi, Rumeli’deki 3.Ordu’ya gönderildi. Ama buraya geldikten sonra kıtaya değil, Selanik’teki Genelkurmay’a atandı.</p>
<h2><strong>3-Jön Türk Devrimi</strong></h2>
<h4><strong>3.1-II.Abdülhamid’in Siyaseti</strong></h4>
<p>20.yüzyılın başında Rumeli için için kaynıyordu. Kafası çalışan herhangi bir Türk’ün imparatorluğun parçalanmak üzere olduğunu sezmemesine imkân yoktu. Sınırlarda güvenlik diye bir şey kalmamıştı. Rum, Bulgar, Sırp ve Arnavut çeteleri birbirleriyle ve Türk makamlarıyla durmadan çatışıyordu. Büyük devletler ise cesedi didikleyip bölmek için bekleyen akbabalar gibi imparatorluğun başında bekliyorlardı.</p>
<p>Doğru dürüst bir siyaset gütmek yerine hileye başvuran II.Abdülhamid, herkesi birbirine düşürmeye çalışıyor, yüksek korunaklı duvarların arkasından ülke yönetiyordu. Yabancıyı yabancıya, Türk’ü Türk’e karşı kullanıyordu. 1877’de Sıkıyönetim Nizamnamesi’yle başlayan basın sansürü 1888 ve 1894’te yayımlanan talimatlarla iyice artırılmıştı. Ekonominin kötü olduğunu söylemek, uzun ve ayrıntılı bilimsel ve edebi makaleler yazmak, memurların yaptığı yolsuzlukları anlatmak, yabancı ülkelerdeki protestolardan bahsetmek ve bir sürü kitap yasaklanmıştı.</p>
<p>Ülkede Hristiyan topluluklar yabancı devletler tarafından korunuyordu. Türklerse kendi sınırları içinde baskıya uğrayan bir azınlık gibiydiler.</p>
<h4><strong>3.2-İttihat ve Terakki Cemiyeti</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, Selânik’e yeniden geldiğinde Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle birleştirilmişti. Bu yüzden kendisi de Şubat 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Bu yeni oluşumun bazı adetlerinden hoşlanmasa da o sıralarda ihtilalcilerle iyi geçinmekten başka yapacak bir şey yoktu. Onlar da Mustafa’yı inatçı ve kendini beğenmiş buluyorlardı. Bu yüzden bir bahaneyle Mustafa’yı yanlarından uzaklaştırdılar.</p>
<p>İhtilal hareketi gitgide olgunlaşıyordu. Fakat cemiyet yöneticilerinin henüz Trakya ve Anadolu’daki subayları kendilerinden tarafa çekebilmek için zamana ihtiyaçları vardı. Ama bir yandan da ellerini çabuk tutmaları gerekiyordu. Çünkü Abdülhamid uyanmaya başlamıştı. Açıkça faaliyete girişerek Selanik’e soruşturma heyetleri gönderdi. İttihatçılar ilk heyetin başkanını vurup yaraladılar. İkincisi, rüşvet ve uzlaşma yolunu daha uygun buldu.</p>
<h4><strong>3.3-II.Meşrutiyet’in İlanı</strong></h4>
<p>Cemiyet sonunda 1876 Anayasası’nın geri getirilmesini isteyen bir bildiriyle ortaya çıktı. Padişah bütün gücün kendi elinde kalmasını istediği için hemen Anadolu’dan Rumeli’ye asker gönderdiyse de, bunların başındaki subaylar da ittihatçılardan yana geçtiler.</p>
<p>Abdülhamid yenilmiş olduğunu anlamıştı. İki günlük bir tereddütten sonra cemiyetin ültimatomunu kabul etti. Şura-yı Devlet’in sabaha kadar süren toplantısından sonra Abdülhamid, bir kuşak önce kaldırdığı Anayasa’yı geri getirmeyi kabul etti. 23 Temmuz 1908’de ilan edilen İkinci Meşrutiyet’le, bütün imparatorlukta büyük bir sevinç yaşandı. Böylece yeni bir çağ açılmıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in bu çok önemli olaylarda bir rolü olmamıştı. Selanik’teki okul balkonunda, hürriyet kahramanı ilan edilen Enver’in arkasında silik bir silüet gibi duruyordu. Kemal, karakterinin hemen her yönüyle Enver’in tam karşıtıydı. Onu şans eseri kahraman rolüne fırlatılmış bir kukla olarak görüyor, kıskanıyordu. Kendi yeteneklerine ve ondan üstün olduğuna inanıyordu.</p>
<p>Bu arada imparatorluğun çözülmesi iyice hızlanmıştı. Meşrutiyetin üzerinden daha üç ay bile geçmeden Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Aynı hafta içinde Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak etti. 1881’de Tunus’un Fransızların himayesine geçmesiyle başlayan toprak kayıpları II.Abdülhamid döneminde toplam 1.5 milyon km<sup>2</sup>’yi bulmuştu.</p>
<p>Mustafa Kemal olaylardaki karışıklığı bütün çıplaklığıyla görebiliyordu. İttihatçıların hatalı yanları da vardı. Açıkça ve sözünü sakınmadan onları eleştirdi. Bu yüzden kendisinin bulunmadığı bir toplantıda gereken önlemleri alması için Trablus’a gönderilmesi kararlaştırıldı. Mustafa Kemal Trablus’un kendisine siyasi bir mezar olarak seçildiğini hemen anladı. Buna rağmen adeta bir meydan okumayla öneriyi kabul etti ve Kuzey Afrika’ya giden bir gemiyle yola çıktı.</p>
<p>Burada Araplar tarafından düşmanca bir tavırla karşılansa da sorunları çözebildi. Birçok tecrübe kazandı. Askerlik görevlerini layığıyla yerine getirerek askerlikle diplomasiyi bir arada yürütmekteki ustalığını kendine kanıtlamıştı.</p>
<h4><strong>3.4-Karşı Devrim</strong></h4>
<p>Jön Türk Devrimi Selanik’ten çıktığı için İttihatçılar İstanbul’da durumu tam olarak ellerine alamamışlardı. Alt tabaka hala II.Abdülhamid’e bağlıydı. Gerginlik giderek artınca 1909 Nisan’ında bir karşı devrim patlak verdi. 1.Ordu’nun birçok birliği kışlalarından başkaldırdı. Subaylardan bazılarını hapsettiler, bazılarını ise öldürdüler. “Şeriat isteriz!” sloganları eşliğinde Meclis-i Mebusan binasını bastılar. Meclis başkanının çekilmesini, İttihat ve Terakki Parti’sinin kapatılmasını, hükümetin istifasını ve yeni bir hükümet kurulmasını istiyorlardı. Ne var ki bütün bunlar Abdülhamid’in tahtını kurtaramayacaktı.</p>
<p>İttihatçıların tepkisi çabuk ve sert oldu. Merkezi Umumi toplanarak derhal askerle müdahale kararı aldı. Mustafa Kemal de, Şevket Paşa emrindeki bir tümene kurmay başkanı olarak atanmıştı. Burada ilk defa kurmaylık yeteneğini gösterme fırsatı elde ediyordu.</p>
<p>Ordu, bir haftaya varmadan, İstanbul’u kuşatmıştı. Sonunda, padişahın tahttan indirilip yerine veliaht olan kardeşinin geçirilmesine karar verildi. Geceleyin kurtuluş kuvvetleri sessizce şehre sızmaya başladılar ve İstanbul’u ele geçirdiler. Padişah tahttan indirildi ve Selanik’e sürgün edilmesine karar verildi. Abdülhamid’in küçük kardeşi Mehmed Reşad abisinin kendisini otuz yıldır hapsetmiş olduğu saraydan çıkarıldı ve V.Mehmed olarak 27 Nisan 1909’da padişah ve halife ilan edildi.</p>
<p>İttihat ve Terakki artık siyasi partiye dönüştürülmüştü. Mustafa Kemal, bu dönüşümün sağlıklı bir şekilde yapılmadığını düşünüyordu. Parti içinde subayların bulunmamasını, siyasetle uğraşanların askerlik görevini bırakması gerektiğini söyledi. Aksi halde askeri emir-komuta zincirinin, parti hiyerarşisi ile karışacağını ve askeri disiplinin sekteye uğrayacağını öne sürdü. Ayrıca askerlerin siyasal kuruluşlara girmesini önleyen bir kanun çıkarılmalıydı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in mantıklı fikirleri ona kongrede birkaç taraftar sağladı. Mesela oldukça kültürlü subaylar olan İsmet’le, Kazım Karabekir, Kemal’i destekledi. Ama çoğunluk sağlanamadı. İleride Mustafa Kemal’in ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktı ama o an için İttihatçı liderler Mustafa Kemal’i sadece can sıkıcı değil artık tehlikeli bir kişi olarak görmeye başlamışlardı. Böylece kendisine bir suikast planı düzenlendi. Ama Kemal kendisini öldürmeye gelen genç subayın niyetini önceden sezdi ve onu ikna etmeyi başardı.</p>
<h2><strong>4-Bir Kurmay Subayın Olgunlaşması</strong></h2>
<h4><strong>4.1-Çok Bilmiş Subay</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal bu olaydan sonra İttihat ve Terakki partisiyle bağlarını kopardı. Kendi düşüncelerine uyarak politikadan bir süreliğine çekildi ve kendini askerlik görevine verdi. 3.Ordu’nun eğitim kolundaydı. Kendine düşen dersleri enerjiyle vermeye koyuldu. Orduda hala yürürlükte olan ve modası geçmiş eğitim yöntemlerini açıkça yerdiği için yaşlı subaylardan çoğunu kızdırmıştı. Kemal askerliği bir bilim olarak görüyordu. Hatta bazı Almanca modern kitapları Türkçe’ye bile çevirmişti.</p>
<p>Sonunda onu öğretmenlikten alarak, bir piyade alayı komutanlığına atadılar. Böyle bir komuta için rütbesi küçüktü. Buradaki amaç belliydi. Bu çok bilmiş subayı kendi kazdığı kuyuya düşürmek istemişlerdi. Ama Mustafa Kemal, kıtadaki askerleri yönetmekte, karargâhtaki subayları eğitmekte olduğu kadar başarılı oldu.</p>
<p>Astlarına karşı oldukça sert bir komutandı. Ayrıntılara dikkat etmedikleri; örneğin haritayı yanlış okudukları ya da saate bakmadıkları zaman onları azarlar, böyle küçük yanlış ve ihmallerin savaşta felakete yol açabileceğini söylerdi. Onlara her zaman “en iyi”nin peşinde koşma isteğini aşılamış ve hepsinin saygısını kazanmıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal burada sadece astlarını eğitmiyordu. Bir yandan da kendisini geliştiriyordu. Askeri tatbikatlarda taktikçi olarak savaşı kendisi idare ediyormuş gibi davranır, kendi başına bir plan yapar, vereceği emirleri önceden yazarak sonradan üstlerinin verdiği asıl komutlarla kıyaslardı. Öğrendiklerini zamanı gelince kullanacaktı.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli’deki çözülmesi sürüp giderken Arnavutluk’ta bir isyan patlak verdi. Komutayı alan Şevket Paşa, Mustafa Kemal’i kurmay başkanlığına seçti. Kemal burada o kadar başarılı oldu ki tek bir Türk askerinin bile burnu kanamadan isyan bastırılmıştı. Ama bu olay ona terfi sağlayacağı yerde onu çekemeyenlerin kıskançlığını artırdı. Mustafa Kemal yine kolağası yani kıdemli yüzbaşı olarak kaldı.</p>
<h4><strong>4.2-Mustafa Kemal’in Hedefleri</strong></h4>
<p>Tüm yıpratmalara rağmen büyük bir insan olacağına yürekten inanan Kemal, aka ak, karaya kara demeye devam ediyordu. Ona göre büyük adam olmak babadan oğula geçebilecek bir şey değildi. Bu ancak bilimsel yöntemlerle planlanmış ve sistematik olarak yapılacak işleri başarmakla mümkün olabilirdi. Doğunun geri kalmasının sebebi, Batı dünyasındaki gelişmeleri takip etmemiş olması ve hala adam kayırma ve yağcılık gibi ahlaksız yöntemler kullanılmasıydı.</p>
<p>Mustafa Kemal daha o dönemde bile ülkenin siyasi yapısını değiştirmek ve halkı uyandırıp Fransız İhtilali’yle doğan milli egemenlik kavramıyla ilgilenmesini sağlamak istiyordu. Türklerin Müslüman ve Osmanlı olmadan önce yalnızca Türk olarak yaşadıkları Orta Asya steplerine kadar uzanan kimliklerini yeniden inşa etmek istiyordu. Ama böyle bir değişikliğin pek çabuk olamayacağını da biliyordu. Nedeni halkın dini dogmalara saplanmış olması ve Araplaşmasıydı.</p>
<p>Dini otoriteler demokrasinin yerleşmesine karşı koyacaklardı. Bunu çok iyi biliyordu. Çünkü dinin ülke yönetiminde olması demek kayıtsız şartsız itaat demekti. Onların istediği de buydu. Mustafa Kemal’e göre ise din (hangi din olursa olsun) ancak kişinin temiz vicdan sahnesinde yaşanmalıydı. O kadar. Devletin dini olamazdı. Tabii Kemal bu düşüncelerini açığa vurmuyor, sadece çok yakınlarına açılabiliyordu.</p>
<p>Bu arada 1911 yılında Batılı güçlerin emperyalist hareketleri gelişme göstermişti. Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler Afrika kıtasında çeşitli yerleri yağmalamaya başladılar. İtalya da bu pastadan pay almak istedi. Türklerin ihmal ettiği Batı Trablus ve Bingazi’yi işgal ederek Osmanlı’ya savaş ilan etti.</p>
<h4><strong>4.3-Trablusgarp Savaşı</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal asıl tehlikenin Balkanlar’dan geleceğini tahmin etmekle beraber gönüllü olarak Enver’e katılarak gemiyle yola çıktı. Sözde sivil bir gazeteci olarak Mustafa Şerif takma adıyla uydurma belgelerle seyahat ediyordu. Kuzey Afrika Cephesi iki kesime ayrılıyordu. Batı’da Trablus, Doğu’da Bingazi. Mustafa’nın Bingazi’ye gitmek için Mısır’dan geçmesi gerekiyordu. Mısır ise İngilizlerin elinde olduğu için tarafsızdı ve savaşa katılmaya giden Türk subay ve erlerinin ülkeden geçmesine izin verilmiyordu.</p>
<p>Mustafa Kahire sokaklarında herkesten çok göze batıyordu. Açık teni, askerce duruşu ve yürüyüşüyle Arap kılığına bürünse de oralı olmadığı çok belliydi. Bu yüzden Batı Sahra’ya doğru yola çıktıklarında yine üstün ikna kabiliyetini kullanmak zorunda kaldı. Nihayet iki gün sonra Tobruk dışındaki Türk ordugâhına vardılar.</p>
<p>Buradaki savaş Mustafa Kemal’e sonradan Gelibolu Savaşı’nda çok işine yarayacak olan bir askerlik dersi verdi. Deniz üstünlüğünün önemini ve denizden topçu ateşiyle desteklenen bir düşmanın, karaya çıkarma yapmasını önlemenin olanaksızlığını anlamış oldu.</p>
<p>Mustafa Kemal Türklerin İtalyanları kıyıdaki mevzilerden söküp atamayacağını anlamıştı. Burada fazladan asker bulundurmanın diğer cephelerde şiddetle muhtaç oldukları asker ve malzemeyi yok yere harcamak demek olduğu çok açıktı. Ne var ki Enver durumu başka türlü görüyor, romantik hayallerle kendini Trablus Arapları’nın sultanı olarak düşlüyordu. Düzenlediği tozpembe raporlarla İstanbul’u kandırıyordu. Derne’yi ele geçirmek için boşuna bir çabayla, Derne Vadisi’ndeki çukurlar cesetlerle doluncaya kadar harekâta girişti.</p>
<p>Kemal burada bir ikilik çıkmasının daha da büyük felaketlere sebep olabileceğini biliyordu. Bu yüzden Enver’e karşı nazik davranmaya devam ederek saçmalıklarını elinden geldiğince kapatmaya çalıştı. Bir gün İtalyan uçaklarından birinin attığı bir bomba yüzünü tanınmaz hale getirmişti. Şarapnelden sıçrayan kireçtaşı gözüne girdi. Şartlar el vermediği için iyi tedavi edilemedi. Bu durum hayatı boyunca Mustafa Kemal’in sol gözünde bir şehlalık olarak kalacaktı. Ayrıca en sonunda binbaşı olabilmişti. Cepheye gönüllü olarak katılması hiç olmazsa bu kadarcık bir takdir görmüştü.</p>
<p>8 Ekim 1912’de Avrupa’daki Osmanlı İmparatorluğu’na öldürücü darbeyi indirmek isteyen Karadağ kralı Türkiye’ye savaş ilan etti. Birkaç gün sonra Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan da ona katıldılar. Balkan Savaşları başlamıştı. Aynı zamanda İtalya’yla da barış imzalandı. Batı Trablus boşaltıldı. Mustafa Kemal de hemen anavatanın yolunu tuttu.</p>
<h4><strong>4.4-Balkan Savaşları</strong></h4>
<p>Kemal İstanbul’a vardığı zaman, I.Balkan Savaşı bitmiş gibi bir şeydi. Bütün Rumeli elden gitmişti. Çok hızlı gerçekleşen bir yıldırım savaşında Türkler, iki cephede de bozguna uğramışlardı. Yenilgilerinin nedeni yanlış stratejiler, askerlikle siyasetin iç içe geçmiş olması, ikmal örgütünün yok denecek ölçüde yetersizliği ve askerlerin Almanların verdiği modern donanımı kullanmaktaki acemilikleriydi.</p>
<p>Ömrünün çoğunu geçirdiği yerin düşman eline geçmesi, Mustafa Kemal’e çok dokunmuştu. Binlerce Selanikli Müslüman’ı cami avlularına yığılmış; perişan, aç, sefil bir halde kışın insafsız soğuğunda ölüp giderlerken gördü. Manzara felaketti. Bu felakette annesiyle kız kardeşini buldu. Onlara bir ev bulduktan sonra Genelkurmay’daki görevinin başına döndü. Görevi Gelibolu Yarımadası’nın nasıl savunulacağını araştırmaktı.</p>
<p>O sıralarda Şevket Paşa’nın öldürülmesiyle, İttihatçı Enver, Cemal ve Talat partide diktatörce bir yönetim kurma fırsatı elde etti. Triumvira yani üç paşalar iktidarı başladı. Amacı baskıcı yönetimi yıkmak olan Jön Türk İhtilali, böylelikle, hemen hemen padişahın yönetimi kadar zorba bir parti yönetimine dönüşmüş oluyordu.</p>
<p>Ardından Bulgarlarla diğer Balkan Devletleri arasında II.Balkan Savaşı patlak verdi. Türkler de Bulgaristan’ın karşısındaydı. Batıya doğru ilerleyerek Edirne’yi ve Doğu Trakya’nın önemli bir parçasını yeniden ele geçirdiler. Türk kuvvetleri Edirne’ye birlikte girmeye hazırlanırken Enver onları geride bırakarak bir süvari müfrezesinin başında herkesten önce şehre girdi ve bir kez daha kendisinin bir zafer kahramanı olarak alkışlanmasını sağladı. II.Balkan Savaşı böylece sona ermişti. Enver yükseldikçe yükseldi. Harbiye Nazırlığı’na yani Milli Savunma Bakanlığı’na getirildi. Paşa oldu ve Naciye Sultan’la evlendi. Artık Boğaziçi’ndeki bir sarayda prensler gibi yaşayabilecekti.</p>
<p>Çok geçmeden Mustafa Kemal’e Balkan Ülkeleri’nde ataşemiliterlik görevi verildi. Mustafa hiç istemese de görevi kabul etmekten başka çaresinin olmadığını biliyordu. 1905’te Şam’a gönderilişi gibi bu da kendisi için bir sürgün cezasından başka bir şey değildi. Ama Sofya’daki yeni yaşantısı onun için yararlı bir tecrübe olacaktı.</p>
<h4><strong>4.5-Sofya’daki Ataşemiliterlik Görevi</strong></h4>
<p>27 Ekim 1913’te Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal göreve başladı. Sofya, onun batılı toplum içinde ilk yaşayışıydı. Buradaki Türkler kendi memleketlerinden daha rahat yaşıyor ve ticaret yapıyorlardı. Türkiye’de benzeri olmayan güzel okullar açılmıştı.</p>
<p>Genç ataşemiliter burada iyi giyiniyor, Bulgarca’sını ilerletiyor, vals ve tangoyu öğreniyor ve esrarlı bir havada takılıyordu. Hatta bir keresinde bir maskeli balo için İstanbul’dan kavuğu ve mücevher kakmalı kılıcıyla tam takım bir Osmanlı asker üniforması getirtmişti. Bu parlak kılık içerisinde büyük heyecan yaratmış ve Kral tarafından tebrik edilmişti.</p>
<p>Bir gece arkadaşıyla operada verilen bir galaya gitti. Bu çok şık bir toplantıydı. Seyircilerin kalitesi ve zarifliği Mustafa Kemal’in üstünde derin bir etki yaptı. Batı uygarlığı buydu işte. Türkiye’de böyle şeyler yoktu. İstanbul’da opera şöyle dursun doğru düzgün bir tiyatro bile yoktu. Türkler, Avrupa’daki toplum hayatının inceliklerini, güzelliklerini öğrenmeliydiler.</p>
<p>Mustafa Kemal Sofya’da Bulgar Savaş Bakanı General Kovaçev’le derin bir dostluk kurmuştu. Birlikte savaş sanatı üzerine uzun tartışmalara girişiyorlardı. Başlarda generalin alımlı ve terbiyeli kızı Dimitrina Kemal’in pek dikkatini çekmemişti. Sonradan bu zarif kadın yavaş yavaş ilgisini çekti. Birlikte vakit geçirmeye başladılar. Danslar ediyor, tiyatroya gidiyor, uzun sohbetler yapıyorlardı. Mustafa Kemal, Türkiye’deki kadınları özgürlüğüne kavuşturmak ve toplumun her alanında eşit olmalarını sağlamak gibi tasarılarını anlatıyordu. Dimitrina tam hayalindeki eşti.</p>
<p>Ama nihayetinde bu durum politik sebeplerden dolayı acıklı ve imkânsız bir aşk hikâyesine dönüştü. Babası kızını vermedi.</p>
<p>Yıllar sonra Mustafa Kemal olayı şöyle özetleyecekti:</p>
<p>“Bir kız sevdim ataşeyken, vermediler. Gençliğimi bıraktım Sofya’da.”</p>
<p>Aynısı Dimitrina için de geçerliydi. 30 yaşına kadar bekledi. Belki bir şeyler değişir dedi. Ama Mustafa Kemal’in önünde iki uzun savaş vardı. Kavuşamadılar.</p>
<p>Haziran 1914’te Dünya tarihi değişmek üzereydi. Avusturya veliahtı Arşidük Franz Ferdinand, Saraybosna’da öldürüldü. 28 Temmuz 1914’te Avusturyalılar buna karşılık olarak Sırbistan’a savaş açtılar. Bu hareket zaten patlamaya hazır bekleyen barut fıçısının fitilini yaktı. Böylece <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/I._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1">I. Dünya Savaşı</a> Avrupa’da başlamış oldu.</p>
<p>Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.</p>
<h2><strong>5-I.Dünya Savaşı</strong></h2>
<h4><strong>5.1-Osmanlı’nın Savaşa Girişi</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, Türkiye’nin Almanya yanında savaşa katılmasının şiddetle karşısındaydı. Almanya savaşı kazanırsa, Türkiye’yi bir uydu haline getirecek, kaybederse Türkiye de her şeyi kaybetmiş olacaktı. Ayrıca Mustafa Kemal Almanların savaşı kazanacak yetenekte olduğuna da inanmıyordu. Tarafsız kalınamaması durumunda Almanya’nın yanında değil karşısında savaşa girmek daha doğru olacaktı.</p>
<p>Daha o zamandan Amerika’nın er geç savaşa katılmak zorunda kalabileceğini ve bunun da aslında tam bir dünya savaşı demek olacağını görmüştü. Şimdilik Türkiye’nin yararına olan tek şey, tarafsız kalıp askeri gücü artırmaya bakmak, olayların gelişmesini izleyerek karar alma zamanı gelinceye kadar iki taraf arasında bir denge kurmak olmalıydı. Aceleye gerek yoktu. Çünkü bu uzun bir savaş olacaktı. Mustafa Kemal bunu çok iyi biliyordu.</p>
<p>Enver Paşa ise tam tersini düşünüyordu. Bir an önce savaşa katılıp bundan olabildiğince yararlanmak gerektiğine inanıyordu. Bir çatışma çıkar umuduyla Almanya’dan satın alınan Yavuz ve Midilli zırhlılarını Karadeniz’e gönderdi. Ekim sonunda ihtarda bile bulunmadan Rus limanları bombardıman edilmeye başlandı. Çıkan çarpışmada birkaç Rus gemisi battı. Osmanlı İmparatorluğu böylece savaşa katılmış oldu.</p>
<h4><strong>5.2-Savaşın İlk Ayları</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal bu saatten sonra yapacak bir şeyi olmadığını biliyordu. Bütün enerjisi ve yurtseverliğiyle kendini savaşa verecekti. Sofya’daki ilk işi Bulgarlara savaşa girmeleri için baskı yapmak oldu. Ardından artık yarbay olduğu için Enver Paşa’dan rütbesine uygun bir görev istedi. Cepheye gitmek istiyordu ama ret cevabı aldı.</p>
<p>Almanya yanında savaşa katılan Türkiye için ilk aylar çok felaketli olmuştu. Enver kendini Asya’da yeni bir Türk imparatorluğu kurmak için İngilizlerin üzerine yürüyen Müslüman İskender rolünde görüyordu. Hayallerini gerçekleştirmek için derhal iki hücum emri verdi: Birincisi kuzeyde Rusya’ya, ikincisi de Güney’de Mısır’a doğru. Kuzeydeki ilk saldırı tam bir bozgunla sonuçlandı. Korkunç kış koşulları altında Türkler hemen hemen bütün bir orduyu yitirdiler. Oysa bu önemli kuvvetin yedek olarak tutulması gerekirdi.</p>
<p>Mustafa Kemal bu felaketli seferden sonra İstanbul’a göreve çağrıldı. 19.Tümen Komutanlığı’na atanmıştı. Ancak ortada böyle bir kuruluş yoktu. Buradaki kurmay başkandan:</p>
<p>“Gelibolu’daki 3.Kolordu’nun böyle bir birlik kurmayı tasarlamış olması pek mümkündür.” cevabını aldı. Böylece Gelibolu Yarımadası’na doğru yola çıktı.</p>
<p>Bu sırada Enver, Alman General Liman von Sanders’in öğütlerine kulak asmayarak ikinci göz alıcı saldırısına hazırlanmaktaydı. Süveyş Kanalı’na doğru hızla inecek ve İngilizleri Mısır’dan kovacaktı. Fakat Türkler burada yaptıkları iki saldırıda da başarısızlığa uğradılar. Artık batıda İtilaf Devletleri’nin saldırısına iyice açık hale gelmişlerdi.</p>
<h4><strong>5.3-Çanakkale Savaşı</strong></h4>
<p>1915 yılının başından beri elde edilen istihbarat raporlarına göre düşmanlar Çanakkale önündeki adalara yığınak yapıyorlardı. Amaçları Çanakkale Boğazı üzerinden İstanbul’a bir İngiliz-Fransız saldırısı gerçekleştirmekti.</p>
<p>Kafkas ve Mısır seferlerinin yenilgiyle bitmesi maneviyatı çökertmişti. İstanbullular, umutsuzluk içinde şehrin düşman eline geçmesinden olmuş bir şey gibi söz etmeye başlamışlardı. Hatta Türk aileleri Anadolu’ya göç etmeye başlamıştı. Hükümet Anadolu yakasında bir saat içinde hareket etmeye hazır iki özel tren bekletiyordu. Biri sultanla maiyeti, diğeriyse İstanbul’daki diplomatlar içindi. Eskişehir’e taşınılacaktı. Babıali arşivleriyle bankalardaki altınlar daha şimdiden oraya gönderilmişti. İstanbul’un polis karakollarında şehri tutuşturmak üzere tenekelerce yanıcı madde hazırlanmıştı. Sanat eserleri müze mahzenlerine saklanmış ve Ayasofya da içinde olmak üzere birtakım resmi binaların dinamitle uçurulması kararlaştırılmıştı. Şehre tam bir yenilgi ve perişanlık havası hakimdi.</p>
<p>18 Mart 1915’teki İngiliz saldırısı Türk zaferiyle sonuçlandı. Birleşik donanma ağır kayıplara uğramış ve deniz harekâtından vazgeçmek zorunda kalmıştı. Ancak bu nihai zafer değildi. Sırada kara harekâtı vardı. Türkleri daha bir sürü çetin savaş bekliyordu.</p>
<p>Enver Çanakkale’nin savunulması için 5.Ordu adıyla ayrı bir ordu kurmayı kararlaştırdı ve komutasını General Liman von Sanders’e verdi. Sanders yeni kurulmuş olan 19.Tümen’in de kendi emrine verilmesini istedi. Yarbay Mustafa Kemal işte bu tümenin başına atanmış ve karargâhını Maydos’ta kurmuştu. Düşman saldırısı başlamadan birliklerini savaşa hazırlamak için önünde ancak iki aydan kısa bir zaman vardı.</p>
<h4><strong>5.4-Gelibolu Çıkarmaları</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, Gelibolu bölgesini, önceden yürütmüş olduğu harekâtlardan zaten tanıyordu. Ayrıca Batı Trablus seferinde İtalyanlarla yapılan savaşta kazandığı tecrübeleri burada kullanmak istiyordu. Ancak diğer kurmaylar deniz-kara iş birliği konusuna yabancı oldukları için kendisiyle ters düşüyordu. Neyse ki General Sanders, Mustafa’yla aynı fikirdeydi.</p>
<p>Liman von Sanders, emrindeki askerleri Çanakkale’nin çeşitli yerlerine yerleştirdikten sonra Mustafa Kemal’in komutasında bulunan 19.Tümen’i yedek kuvvet olarak Maydos, yani bugün Eceabat olarak bildiğimiz bölgede bıraktı. Bu tümen, saldırının geleceği yöne göre kuzeye, güneye ya da batıya gönderilmek üzere hazır tutulacaktı. Mustafa Kemal burada çıkarmayı beklemeye ve tepelerin savunması için hazırlanmaya başladı.</p>
<p>25 Nisan 1915 sabahı düşman kuvvetleri Mustafa Kemal’in önceden tahmin ettiği iki kumluğa çıkarma yapmaya başladılar. Von Sanders burada düşmanın oynadığı bir oyuna kanarak İtilaf Devletleri kuvvetlerinin, yarımadayı en dar yerinden (Bolayır’dan) keseceklerini sandı. Bu yüzden tümenlerden birini kuzeye, Bolayır’a gönderdi. Kendi de maiyetiyle birlikte oraya gitti. Böylelikle kuvvetlerini asıl savaş yerinden uzaklaştırmış oldu.</p>
<p>Deniz toplarının sesleri gürlemeye başladığı zaman Mustafa Kemal kendini savaşın tam ağırlık noktasında buldu. Hemen durumun keşfi için doğu sırtından yukarıya, kuzeydeki Kocaçimen Tepesi’ne doğru bir süvari bölüğü gönderdi. Ardından tepenin batısından yukarı, Conkbayırı zirvesine doğru “küçük bir düşman kuvveti”nin ilerlemekte olduğuna dair bir rapor aldı.</p>
<p>Askeri durumların özünü hemen kavrayabilen Mustafa Kemal durumu anlamıştı. Bu gelen küçük düşman kuvveti falan değildi. Büyük çapta bir düşman saldırısı karşısındaydılar. Özellikle Conkbayırı Tepesi şimdi bütün Türk savunmasının kilit noktasını teşkil ediyordu. Düşman burayı ele geçirirse, yarımadanın her tarafına hakim olmuş sayılırdı. Tek bir taburun Conkbayırı’nı tutabilmesine olanak yoktu. Bunun için bütün tümen gerekliydi.</p>
<p>Derhal sorumluluğu üzerine alan Mustafa Kemal tümen komutanlığı yetkisini aşan bir emir verdi. Alaylarının en iyisi olan 57.Alay, bir dağ bataryasıyla birlikte Conkbayırı’na gidecekti. Bu karar cüretli bir karardı. Mustafa Kemal’in aslında düşmanın kuvveti üzerinde açık bir bilgisi yoktu. Bu sadece bir sezi, bir tahmindi. Von Sanders’in yedek ordusunun büyük kısmını savaşa sokmuştu. Eğer düşman asıl çıkarmaya başka taraftan girişseydi büyük sıkıntı olabilirdi. Ama Mustafa Kemal yanılmamıştı.</p>
<h4><strong>5.5-Mustafa Kemal’in Ölüm Emri</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal ve alay subayları yorulan askerlerini dinlenmeleri için geride bırakıp durumu gözlemlemek için önden keşfe çıktılar. Doğudan tepeye yaklaştıkları sırada tepeden aşağı koşarak geri çekilen bir bölük askerle karşılaştılar. Bu, düşman çıkarmasını gözetlemek için gönderilmiş ileri karakol birliğiydi ve üç saattir düşmana karşı koymakta olan tek kuvvetti.</p>
<p>Mustafa Kemal onları durdurarak:</p>
<p>“Ne oluyor?” diye sordu. “Neden kaçıyorsunuz?”</p>
<p>Askerler:</p>
<p>“Geliyorlar! Geliyorlar!” diye cevap verdiler.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Kim geliyor?” diye sorunca,</p>
<p>“Düşman geliyor efendim. İngiliz.” cevabını aldı.</p>
<p>Askerler yamacın altında fundalık bir arazi parçasını gösterdiler. Bir dizi Avustralyalı burada serbestçe ilerliyordu. Düşman, tepeye, dinlensinler diye geride bırakılmış olan 57.Alay’dan daha yakındı. Bu çok kritik bir durumdu. Tepe elden gitmemeliydi.</p>
<p>Mustafa Kemal askerlere:</p>
<p>“Düşmandan kaçılmaz!” dedi.</p>
<p>Erler:</p>
<p>“Cephanemiz kalmadı efendim.” diye itiraz ettiler.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Cephaneniz yoksa süngüleriniz var!” dedi.</p>
<p>Süngü takıp yere yatmalarını emretti. Türk askerleri yere yatınca düşman da yere yattı. Böylece biraz zaman kazanılmış oldu. Mustafa Kemal geriye bir subay göndererek 57.Alay’ın son hızla gelmesini emretti.</p>
<p>Bu bir anlık duraksama belki de yarımadanın kaderini tayin etti. Mustafa Kemal 57.Alayı doğruca savaşa sürdü. Harekâtı kendi güvenliğine hiç önem vermeden ufuk çizgisinin üstünde yönetiyordu. 57.Alay, komutanından son kez emir alacaktı. Mustafa Kemal haykırdı:</p>
<p>“Ben size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum!”</p>
<p>Gerçekten de o çarpışmanın sonunda 57.Alay’ın neredeyse bütün erleri şehit olmuştu. Düşman tüfeklerinin açtığı ateş perdesi arasından durmadan hücum ederek Türk ordusunun tarihinde ölmezliğe eriştiler.</p>
<p>Ancak Türklerin açtığı ateş de bunun kadar öldürücüydü. Anzaklar ne zaman bir sırtın ardından görünecek olsalar Türk ateşiyle karşılaşarak durmak zorunda kalıyorlardı. Dağ bataryası da bir yandan onları korkunç bir şarapnel yağmuruna tutuyor, dağılmak, bodur çalıların arasına saklanmak zorunda bırakıyordu. Göğüs göğüse çarpışmalar ve mevzi değiştirmelerle savaş o kadar karışık duruma gelmişti ki, gerek Türkler gerekse Anzaklar dört bir yandan gelen kurşun yağmuru altında kimin dost, kimin düşman olduğunu kestiremez olmuşlardı.</p>
<p>Bu arada Mustafa Kemal yine yetkisi olmadan bir emir verdi. Arap askerlerinden kurulu ikinci bir alayı, birincisini takviye için ateş hattına sürdü. Sonra atına atlayarak Maydos’taki karargâha döndü ve Esat Paşa’ya durumu anlatarak eldeki bütün mevcutla saldırıya geçmenin gerekli olduğunu bildirdi. Esat Paşa, onun görüş ve davranışlarını yerinde bularak 19.Tümen’in geri kalan son alayını da emrine verdi ve böylece bütün Sarıbayır Cephesi Mustafa Kemal’in komutası altına girdi.</p>
<p>Bundan sonra birkaç saldırı daha gerçekleşti. Mustafa Kemal, elindeki kuvveti harcamış, ama düşmanı da yenmişti. Yarımadanın kilit noktası olarak görülen tepeleri tutabilmişti. Kesin görüş ve sezişi, yerinde kararları ve önderlikteki azmi sayesinde düşmana İstanbul yolunun açılmasını engellemişti.</p>
<h4><strong>5.6-Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal</strong></h4>
<p>1915 Haziranı’nda Mustafa Kemal gösterdiği başarılardan dolayı albaylığa yükseldi. İlerleyen aylarda Çanakkale’deki çarpışmalar şiddetle devam etti. Birçok komutan hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştı. Bu yaralananların yerine araziyi bilmeyen başka komutanlar atanıyordu. Her şey birbirine karışmıştı. Kimin kime komuta edeceği ya da hangi askerin kime ait olduğu bile karışabiliyordu. Herkes sorumluluğu birbirinin üstüne atmaya başlamıştı. Ayrıca düşman genel bir saldırıya geçmiş ve yaptığı çıkarmalar sonucu çok üstün duruma gelmişti.</p>
<p>General von Sanders kurmay başkanı aracılığıyla Mustafa Kemal’e son durum üzerindeki görüşünü sordu.</p>
<p>Mustafa Kemal kesin bir dille:</p>
<p>“Bütün dağ dizisinin elden gitmesini istemiyorsanız hemen harekete geçmemiz gerekiyor. Yoksa genel bir felaketle karşı karşıya kalacağız.” diye cevap verdi.</p>
<p>Buna karşılık kurmay başkanı ne düşündüğünü sordu.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Birleşik bir komuta” diye cevap verdi. Sonra daha da ileri giderek, “Tek çare, bütün birlikleri benim emrime vermektir.” dedi.</p>
<p>Anafartalar Grubu Komutanı Albay Ahmet Fevzi Bey von Sanders’e bir söz vermişti. 8 Ağustos sabahı İngilizlere karşı harekete geçmeye hazır olacaklardı. Ama sonradan kararsız kaldı. Ayrıca tümen komutanlarının düşüncesine göre de bu mümkün değildi. Askerler yorgun ve açtılar. Üstelik araziyi de tanımıyorlardı. Von Sanders duruma sinirlenerek Fevzi Bey’i komutanlıktan aldı. Anafartalar kesimindeki bütün kıtaların komutasını 19.Tümen komutanı olan Mustafa Kemal’e verdi.</p>
<p>Mustafa Kemal artık bütün cephenin denetimini ele almıştı. Büyük bir sorumluluk yüklenmişti. Sükunetle, önce sabahleyin Conkbayırı’na yapılacağından emin olduğu saldırıya karşı gerekli önlemleri aldı. Sonra tümen komutanlığını başkasına devretti. Gece yarısı atına binerek kuzeye, Anafartalar sırtlarına doğru yola çıktı. Anafartalar henüz savaş görmemişti. Mustafa Kemal uykusuz ve yorgun geçen dört ayda ilk defa çürümüş insan cesetlerinin olmadığı temiz bir havayı soluyordu. Artık istediği gibi hareket etmekte serbestti, yapılması gereken iş kafasında genel çizgileriyle belliydi.</p>
<p>İlerleyen günlerde Mustafa Kemal yine günlerce uyumadan bir takım düzenlemeler yaptı. Bir sırttan öbürüne kadar bütün cephe boyunca genel bir saldırı emri verdi. Türkler bütün sırtlarda üstünlüğü ele aldılar. Mustafa Kemal’in askerleri yokuş aşağı, düşman kuvvetlerinin üstüne ölüm ve felaket saçarak ilerliyorlardı. Düşmanın maneviyatı kırılmıştı. Anafartalar böylece güven altına alındı.</p>
<p>Sırada yine Conkbayırı vardı. Türk askeri Mustafa Kemal’in emriyle sabaha karşı sessizce sadece süngüleriyle saldırıya geçtiler. İngiliz askerleri silaha davranmaya bile vakit bulamadan can verdiler. İngiliz komutanı Hamilton’ın cephe hattı yıkılmıştı.</p>
<p>Ama İngiliz topları da, Türklere tam bir karşılık verdi. Gün ağardıktan sonra, Conkbayırı’nı cehenneme çeviren bir mermi yağmuruna tuttular. Gökten şarapnel ve demir sağanakları yağıyordu. Deniz toplarının ağır gülleleri toprağa gömülüyor, sonra kocaman çukurlar açarak patlıyordu. Bütün Conkbayırı hattı koyu bir duman ve ateş tabakasıyla örtülüydü. Herkes kadere boyun eğmiş, başına geleceği bekliyordu. O ilk hücumun kahramanlarından pek azı sağ kaldı. Sırtlar ceset doluydu. Birçoğu, hâlâ hücum emri beklercesine tüfeklerine sımsıkı sarılmış olarak ölmüşlerdi.</p>
<p>Mustafa Kemal korkusuzca ateş altında durarak emirler veriyor ve askerlerini cesaretlendiriyordu. Bir ara bir şarapnel parçası göğsüne isabet etti. Yaverlerinden biri dehşet içinde, “Vuruldunuz efendim!” diye bağırdı. Mustafa Kemal başkaları duymasın diye eliyle yaverinin ağzını kapayarak, “Yok öyle bir şey!” diye cevap verdi. Şarapnel parçası, göğüs cebine çarparak cebin içindeki saati parçalamış ve göğsünde yalnız büyükçe bir çürük bırakmıştı. Çarpışmanın sonunda Liman von Sanders’in isteği üzerine bu saati, bir hatıra olarak ona armağan etti.</p>
<p>Öyle bir komutandı ki Mustafa Kemal, kendisinin her an canını vermeye hazır oluşu, emrindekileri de öyle davranmaya zorluyordu. Askerlerinin ruhunu çok iyi anlıyordu. Bu da onu iyice efsaneleştiriyordu. Birkaç gün sonra Anafartaların iki tepesini almak için yapılan bir çarpışma sırasında, yedek piyade kuvvetlerinin yetişebilmesi için biraz zaman kazanmak gerekmişti. Mustafa Kemal, bu zamanı kazanmak için süvarilerin komutanına saldırı emri verdi. Komutan, “Başüstüne” dedi. Bunun kesin ölüm demek olduğunu anlamıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Ne dediğimi anladınız, değil mi?” diye devam etti.</p>
<p>Komutan:</p>
<p>“Evet efendim.”dedi. “Ölmemizi emrettiniz.”</p>
<p>Gerçekten de süvarilerin çoğu öldü. Ama onların saldırısı, Mustafa Kemal’in beklediği gibi düşman akınını geciktirmiş ve böylece o önemli tepenin kurtulmasını sağlamıştı.</p>
<p>Çanakkale savaşları boyunca kan hiç durmadı. Havada çarpışmış mermilere bile rastlandı. İçme suyu yetersiz, yiyecek yok denecek kadar azdı. Tıbbi malzeme yetişmiyor, kurşun yiyen bacaklar ve kollar, iple sıkılıyordu. Yaraya ot tıkanıyordu. Ot yoksa çamur kullanılıyordu. Delikler sıvanıyordu. Kurtlanan yaralarını deniz suyuyla temizlemeye çalışan gazilerimizin feryatları, gecelerin karanlığını yırtıyordu. Manzara korkunçtu. Daracık alanda binlerce ölü beden yatıyordu. Kavurucu sıcakta iyice ağırlaşan koku, milyonlarca sineği mıknatıs gibi çekiyordu. Tuvaletler ilkel ötesiydi. Dizanteri salgını vardı. İshalle başa çıkılamıyordu.</p>
<p>Neyse ki bu kanlı çarpışmalar, Gelibolu seferinin son çalkantılarıydı. Conkbayırı’nın Türklere geçmesinden hemen bir hafta sonra Sir Ian Hamilton telgrafla Kitchener’e başarısızlıklarını bildirdi. Savaş kazanılmıştı. Yıllar sonra İngiliz tarihçiler Çanakkale Savaşı’nı şöyle özetleyecekti:</p>
<p>“Tek bir tümen komutanının üç ayrı seferde kazandığı başarıların, sadece bir savaşın gidişi üzerinde değil, bütün bir seferin akıbeti ve hatta bir milletin kaderi üzerinde bu derece derin bir etki bırakması, tarihte eşi çok az görülmüş bir olaydır.”</p>
<h4><strong>5.7-Doğu Cephesi</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, İstanbul’a dönüşünde bir zafer alayı ile karşılanmadı. O zamana kadar pek kimsenin tanımadığı genç albayın başarılarına basında da çok yer verilmedi. Adı az anıldı, resmi az basıldı. Gelibolu Savaşı üzerine bir gazeteye verdiği demecin yayımlanmasına da Enver Paşa engel oldu.</p>
<p>Bununla birlikte, ağızdan ağıza yayılan bütün efsaneler gibi onun da adı ve başarıları halk arasında duyulmaya başlamıştı. Herkesin özleyip beklediği milli kahraman bu Mustafa Kemal miydi acaba?</p>
<p>Aslında Enver Paşa, Mustafa Kemal’in askerlik yeteneğine değer veriyordu. Hatta, “Yerime geçebilecek tek adam,” diye söz ettiği bile duyulmuştu. Ama bu işi çabuklaştırmak için ortada bir neden görmüyordu. Yüksek bir askeri rütbenin ve paşa unvanının sadece orduda değil, ordu dışında da itibar ve otorite demek olduğunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden Mustafa Kemal’in şimdilik albay olarak kalmasını uygun görüyordu.</p>
<p>Almanlar, batıdaki çıkarları uğruna, Türkleri kazanamayacakları bir savaşa sürüklüyordu. Enver Paşa da bütün bunlara göz yumuyor, ses çıkarmıyordu. En iyi Türk birlikleri Almanların Doğu Avrupa’daki savaşlarına gönderiliyordu. Geriye kalan birlikler vasat, genç, acemi erlerden kuruluydu.</p>
<p>Mustafa Kemal Çanakkale’den sonra 16.Kolordu komutanlığına atandı. 2.Ordu’yla birlikte, Enver’in o felaketle biten ilk seferinin döküntülerini biraz olsun toparlamak için Rus cephesine gönderildi. Ardından paşa rütbesine yükseltildi. 1916 yılının yazında Türk ordusu bir karşı saldırı yapacaktı.</p>
<p>Karargâha geldiği zaman Mustafa Kemal Paşa, büyük bir karışıklıkla karşılaştı. Buradaki birlikler, yorgun, morali bozuk, hastalıktan kırılmış, silahsız, cephanesiz bir ordunun döküntülerinden başka bir şey değildi. Kolorduyu az çok savaşabilecek bir biçime sokmak için tek başına uğraşması gerekiyordu. Neyse ki şans eseri olarak, burada aklı başında, çalışkan bir komutan yardımcısı buldu. Bu, Selanik’te, onun orduyu siyasetten ayırmak yolundaki çabalarını desteklemiş olan Kâzım Karabekir’di.</p>
<p>Doğu Cephesi’nde Mustafa Kemal Bitlis ve Muş’u ele geçiren Ruslara karşı iç hat manevrasını uygulayarak bu iki şehri kurtardı ve Rus ordusunu geri çekilmeye mecbur bıraktı. Bu cephede tek Türk zaferini Mustafa Kemal kazanmıştı. Yararlığına karşılık kendisine “Altın Kılıç” madalyası verildi.</p>
<p>Ardından 1917 Martı’nda dünya çapında önemli bir olay yaşandı. Rus İhtilali patlak vermişti. Kafkas cephesi şimdi az çok sakindi. Rus ordusu, yavaş yavaş parçalanarak en sonunda Tiflis’e doğru çekildi.</p>
<h4><strong>5.8-İsmet’le Kurduğu Arkadaşlık</strong></h4>
<p>Bu arada Mustafa Kemal’in bu ilk ordu komutanlığının başlıca önemli yanı, sonradan en yakın işbirliği yapacağı kişiyle arkadaşlık kurmasıydı. Bu, tıpkı Kâzım Karabekir gibi, Selanik’teki parti çatışmasında onu desteklemiş olan Albay İsmet’ti. İsmet, okumayı, düşünmeyi seven bir adamdı. Mustafa Kemal’le aynı radikal düşünceleri paylaşıyor, görüşleri birçok noktada birbirine uyuyordu.</p>
<p>İsmet karakter olarak Mustafa Kemal’den epey farklıydı. Ama birbirlerini çok iyi tamamlıyorlardı. Mustafa Kemal’in kafası geniş çözüm yollarına, cesaretli yargılara varmaya hazır, çabuk ve esnek çalışırdı. İsmet’in kafasıysa daha temkinli çalışır ve ayrıntılar üzerinde titizlikle dururdu. Ayrıca başına buyruk değil, söz dinleyen bir adamdı. İsmet böylece Mustafa Kemal’in vazgeçilmez “gölge”si haline geldi.</p>
<h4><strong>5.9-Güney Cephesi</strong></h4>
<p>Bu arada Mustafa Kemal de İsmet de dağılmakta olan Rus cephesinde fazla kalmadılar. Başka yerlerde, özellikle güneydeki Suriye cephesinde, yapılması gereken daha acele işler vardı. Önce İsmet Bey, kolordu komutanlığıyla Suriye’ye gönderildi. Ardından da Mustafa Kemal, ordu komutanı olarak onu izledi.</p>
<p>Mustafa Kemal Güney Cephesi’nde Enver Paşa’nın ve diğer Alman komutanların kişisel hırsları yüzünden verdikleri yanlış kararlara iyice sinirlenmeye başlamıştı. Almanların, bu savaşı, Türkiye’yi el altında bir sömürge durumuna düşürmek için uzattıklarını düşünüyordu. Görevinden istifa etmeye karar verdi.</p>
<p>Enver ve Falkenhayn, Kemal’i düşüncesinden vazgeçirmeye çalıştılar. Ama o, caymadı. Enver de istifayı kabul etmekten başka çare bulamadı. Böylece Mustafa Kemal İstanbul’a döndü.</p>
<p>Ardından Suriye’deki olaylar çok geçmeden Mustafa Kemal’in iddialarını haklı çıkarmaya başlamıştı. Önceden tahmin etmiş olduğu gibi, meşhur “Yıldırım Harekâtı” sadece lafta kaldı. Mekke ve Bağdat’tan sonra Kudüs, düşman eline düşen üçüncü kutsal şehir oldu. 1917 yılı Osmanlı İmparatorluğu için bir felaket yılı olmuştu.</p>
<h4><strong>5.10-Veliaht Şehzade Vahdettin</strong></h4>
<p>1917 Aralık’ında Mustafa Kemal’in eline Almanya’nın içinde bulunduğu durumu kendi gözleriyle görme fırsatı geçti. Kayser, padişahı, Alman imparatorluk karargâhına ziyarete davet etmişti. Padişah Mehmed Reşad, böyle bir yolculuğa çıkabilecek durumda olmadığından, yerine kardeşi Veliaht Şehzade Vahdettin Efendi’nin gitmesine karar verildi. Enver Paşa, Mustafa Kemal’e şehzadenin maiyetindeki heyetle beraber, Almanya’ya gitmeyi teklif etti. Başka işler karıştırmasını istemiyordu. Mustafa Kemal teklifi kabul etti.</p>
<p>Bu gezide Vahdettin’in Mustafa Kemal üzerinde bıraktığı ilk izlenim tam bir faciaydı:</p>
<p>“Eğer ülke gelecekte böyle bir imparatorun eline kalacaksa vay halimize!” diye düşündü.</p>
<p>Vahdettin ne yapacağını bilemeyen vasıfsız bir adamdı. Ama sonra onunla muhabbet edince hepten akılsız bir adam olmadığını anladı. Hatta aralarında samimi bir ilişki başladı. Kemal, ona ülkenin durumuyla ilgili kendi görüşlerini aşılamaya çalıştı.</p>
<h4><strong>5.11-Böbrek Hastalığı</strong></h4>
<p>Ziyaretinden dönüşte Mustafa Kemal Almanların savaşı kaybettiğini anlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun tek başına barış imzalaması için şiddetle bir mücadeleye girişti. Ama hasta düşünce bu çabası yarıda kaldı. Yıllardır yakasını bırakmayan böbrek hastalığı ona iyice sancı vermeye başlamıştı. Doktorları kendisini Viyanalı bir uzmana gönderdiler. Uzman onu şehir dışındaki özel bir hastanede bir ay tedavi etti. Sonra kendisini toplasın diye Karlsbad’a gönderdi.</p>
<p>Bu zoraki dinleniş Mustafa Kemal’e bol bol kitap okuma ve ülkesinin geleceği üzerinde düşüncelerini bir düzene sokma fırsatını verdi. Fransızca olarak tuttuğu hatıra defterinde siyasal görüşlerini açıklığa kavuşturuyordu. Bu arada Avusturyalı bir kızla flört etti. Kendisine gönül veren genç kız, onunla evlenmek istedi. Mustafa Kemal ona umut vermemek için, ülkesinde bir nişanlısı olduğunu söyledi. Kız üzüldü ve nişanlısının kim olduğunu sordu. Mustafa Kemal gülerek, “Vatanım,” diye cevap verdi.</p>
<h4><strong>5.12-Vahdettin’in Padişah Oluşu</strong></h4>
<p>1918 Temmuzu’nun başlarında bir gün Mustafa Kemal’i görmeye gelen bir arkadaşı, sultanın öldüğünü ve tahta Vahdettin’in geçtiğini haber verdi. Kemal bunu duyduğunda o anda İstanbul’da olmadığı için çok canı sıkıldı. Yeni padişaha kendi fikirlerini aşılayamayacaktı. Sadece bir tebrik telgrafı gönderebildi.</p>
<p>Vahdettin tahta kuşku içinde çıktı. Şeyhülislama bu makama geçmek için hazır olmadığını söyledi:</p>
<p>“Ne yapacağımı bilemiyorum, benden duanızı eksik etmeyin,” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal Karlsbad’dan İstanbul’a dönünce yeni padişahın huzuruna çıktı ve diğerlerinin padişahı elde etmiş olduklarını anladı. Vahdettin, kendisini Suriye’de ordu komutanlığına atamıştı. Burası Mustafa Kemal’in istifa etmiş olduğu yerdi. Görünürde kendisine büyük bir şeref verilmişti ama Vahdettin’in sorunu temelinden kavrayamadığını biliyordu. Padişahtan izin isteyerek mabeyne döndü. Enver Paşa gülümsüyordu. Mustafa Kemal’den öcünü almıştı.</p>
<h4><strong>5.13-Türk Yenilgisi</strong></h4>
<p>Kemal Suriye Cephesi’ne geçtiğinde ordular grubu komutanlığında Liman von Sanders vardı. İlk iş olarak Filistin’deki karargâhından, cephenin merkez kesimini uzun uzun ve baştan başa denetledi. Sonra savaşın daha başlamadan kaybedilmiş olduğu sonucuna vardı. Birliklerin birçoğu altı aydır hiç dinlenmemişlerdi. Yiyecek yoktu. Takviye birlikleri, yolda erlerin çoğunun kaçması yüzünden, dökülerek geliyordu. Bundan sonra bu kadarı bile gelmeyecekti. Çünkü ikinci bir cephe daha açılmıştı. Enver Paşa’yla Almanlar, milletin içinde bulunduğu korkunç tehlikeye bakmadan Kafkaslara yeni bir ordu göndererek o eski Panislam, Pancermen hayalleri uğruna, dağılan Rus ordularını kovalamaya kalkmışlardı.</p>
<p>İlerleyen haftalarda burada Türk askerinin gösterdiği tüm çabalar sonuçsuz kaldı. Gerek İngilizlerin saldırıları gerekse yerli Arap halkının İngiliz yanlısı düşmanca hareketleri zaten baştan belli olan sonucun gerçekleşmesini sağladı. Türkler sonunda Halep’ten bile kuzeye sıradağların arkasındaki Anadolu topraklarına kadar geri çekilmişlerdi. Artık Arap topraklarından çıkmış kendi vatanlarının toprağını savunuyorlardı.</p>
<p>Mustafa Kemal, her şeyin sona ermek üzere olduğunu çok iyi biliyordu. Osmanlı İmparatorluğu imparatorluk olmaktan çıkmıştı artık. Balkan Savaşları, imparatorluğu Avrupa’daki topraklarından etmiş, Dünya Savaşı da bütün Arap eyaletlerini elinden almıştı. Mustafa Kemal bu durumu kanserli dış organlarını kesip atmış bir insana benzetti. Türk anayurdu, Anadolu henüz yaşıyordu, yaşaması da gerekliydi. Türk milletinin geleceği, bu toprakların korunmasına bağlıydı.</p>
<h2><strong>6-İmparatorluğun Paylaşılması</strong></h2>
<h4><strong>6.1-Mondros Ateşkes Antlaşması</strong></h4>
<p>Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu artık fiilen sona eriyordu. Yenilgi kesinleşmiş ve barış yapılması gereği doğmuştu. Türk askerinin ne savaşacak gücü ne de morali kalmıştı. Bu yenilgiyle üç paşalar (Enver, Cemal ve Talat) bir Alman zırhlısıyla Karadeniz’e kaçtılar. İttihat ve Terakki Partisi son bir toplantı yaparak suçunu kabul etti ve kendi kendini dağıtmaya karar verdi. Artık Osmanlı’nın güdeceği siyaset, Wilson İlkeleri’ne uygun bir barış sağlamak olacaktı.</p>
<p>Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda demirli Agamemnon Zırlısı’nda yapılan görüşmeler sadece askeri koşulları kapsıyordu. İlk yirmi dört saat içinde, İstanbul’un onaylamasına bağlı olarak, genel bir anlaşmaya vardılar. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun imzalamak zorunda kaldığı bu antlaşma ne Wilson İlkeleri’ne uyuyordu ne de Osmanlı’nın bağımsızlığını destekliyordu.</p>
<p>İngilizlerin öne sürdüğü başlıca koşullar:</p>
<p>Çanakkale ve İstanbul boğazlarının açılması; bütün önemli stratejik noktaların İtilaf Devletleri’nin kontrolüne geçmesi; sınırlarda güvenlik ve iç düzeni sağlamak için gerekli birlikler dışında bütün Türk ordusunun terhisi; işgal altındaki topraklarda bulunan Türk garnizonlarının teslim olması ve hükümet haberleşmesi dışındaki tüm haberleşme ağı denetiminin İtilaf Devletleri’ne verilmesiydi.</p>
<p>Ama Türkiye için en tehlikelisi 7.maddeydi. Bu maddeye göre İtilaf Devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdi.</p>
<p>Antlaşma böylece 30 Ekim 1918’de imzalandı. Mustafa Kemal mütareke haberini ve ateşkes emrini aldığı sırada hâlâ Halep’in arkasındaki dağlarda düşmana karşı direnmekteydi. Böylece uzun ve felaketli dört savaş yılının kanlı boğuşmalarından, hiç yenilgiye uğramadan çıkan tek Türk komutanı, o oldu.</p>
<p>Mütareke, Mustafa Kemal için bir son değil, bir başlangıçtı. Savaşta yenilmemiş olduğu gibi, ruhça da yenilmiş değildi. Şimdi bir çeşit barış yapılmıştı. Ama adil bir barışın ancak savaşımla kazanılabileceğini ve savaşımın uzun ve çetin olacağını biliyordu. Türk milletinin İstiklal Savaşı çok da uzakta değildi. Mustafa Kemal kendini bu savaşımın önderi olarak görmeye başlamıştı.</p>
<h4><strong>6.2-Savaş Sonrası Durum</strong></h4>
<p>İstanbul, İtilaf Devletleri’nin “himayesi” altında üzgün, umutsuz ve felaket duygusunun ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Herkes, “Şimdi artık bize istediklerini yaparlar,” korkusu içindeydi. Soğuk, karanlık bir kış başlamıştı. Kömür yoktu. Tramvaylar işlemiyordu. Boğaz vapurları az ve seyrekti. Ana caddeler yarı aydınlık, yan sokaklarsa kapkaranlık olduğu için hırsızlara, soygunculara gün doğmuştu. Polis azdı; onlara da, yolsuzluk yaptıkları için kimsenin güveni yoktu. Vurgunculuk almış yürümüştü; para değerini kaybetmiş, yiyecek fiyatları aşırı derecede yükselmişti.</p>
<p>Diğer yandan Rumlar, sokaklarda caka satarak dolaşıyor ve rastladıkları Türkleri itip kakıyorlardı. Geleni geçeni Yunan karargâhında dalgalanan mavi beyaz bayrağı selamlamaya zorluyorlardı. Türkler bu aşağılamaya boyun eğmemek için, arka yollardan dolaşmak zorunda kalıyorlardı.</p>
<p>Kasımın ortalarına doğru İtilaf Devletleri orduları şehre girdi. Amiral Calthorpe, İngilizlerle öteki İtilaf savaş gemilerinden meydana gelmiş 20 km uzunluğunda bir konvoyun başında gösterişli bir törenle Çanakkale’den geçerek Boğaziçi’ne geldi. Burada Haliç önlerinde demir attılar. Limanı öylesine doldurmuşlardı ki, gemilerin arasından deniz zor görülüyordu.</p>
<p>Çok geçmeden Fransızlar eski İstanbul semtine, İngilizler Beyoğlu yakasına, İtalyanlar da Boğaz sırtlarına yerleştiler. Siyasi ve idari denetim hâlâ Türklerin elinde olduğu için, şehri “teknik” bakımdan işgal etmiş sayılmazlardı. Ama, Türkler bunun, adından başka her şeyiyle, işgal demek olduğunu çok iyi biliyorlardı.</p>
<p>Mustafa Kemal Adana’dan trene atlayıp İstanbul’a geldiğinde İtilaf Devletleri’nin donanmasını gördü. Bu manzara onu ilk önce kızdırdı, sonra da filozofça bir düşünce yürütmesine yol açtı:</p>
<p>“Gelirler; ve bir gün, geldikleri gibi giderler.”</p>
<p>Bu arada Sultan Vahdettin, kaderini işgal kuvvetlerinin kaderiyle birleştirmeye karar vermişti. Meclisi dağıtıp ondan kurtulmak ve dilediği gibi hareket etmek istiyordu. Tevfik Paşa’ya ve özel hukukçularına danışarak, anayasanın birbiriyle çelişen birçok maddesi arasında aradığı bahaneyi buldu. Fesih fermanı Dâhiliye Nazırı tarafından Meclis’te okundu ve uygulandı. Milletvekilleri dağıldılar.</p>
<p>Padişah kendi ülkesinin demokratik güçlerini yenmeyi başardıktan sonra İtilaf Devletleri’nin Türkiye’yi paramparça eden barış planlarını da desteklemeye başladı. Bu planlar Türklere ancak bir avuç toprak bırakıyordu. Padişah kendisini ve saltanatını kurtarma derdine düşmüştü. Halk umurunda değildi.</p>
<p>Bu arada Mustafa Kemal’in ordu komutanı rütbesi indirilmişti. Kendisine yakında terhis edilecek olan 6.Ordu’nun komutanlığı teklif edildi. Mustafa Kemal bunu derhal reddetti. Böylece artık açıkta kalmıştı.</p>
<h4><strong>6.3-Sadrazam Damat Ferit</strong></h4>
<p>1919 Şubatı’nın sonunda padişah, hükümeti değiştirdi. Öteden beri tasarladığı bir şeyi gerçekleştirmenin sırası gelmişti. Zaten kaç keredir çekilmek isteğinde bulunan Tevfik Paşa’yı görevinden affetti. Yerine, kimsenin adam yerine koymadığı, eniştesi Damat Ferit’i sadrazam yaptı. Ferit, otuz yıl önceki hariciye memurluğundan sonra, ilk olarak resmi bir görev almış bulunuyordu. Yurtsever Türklerin gözünde zerre kadar itibarı olmayan, tek niteliği padişahın akrabası olmak olan işe yaramaz bir adamdı. Damat Ferit, İngilizlerin aradığı kuklanın ta kendisiydi.</p>
<p>Muhalefeti ortadan kaldırmaya kararlı olan Damat Ferit Paşa’nın ilk işi, yeni tutuklamalara girişmek oldu. Ama bu tutuklamalar karşısında duyulan öfke, milli duyguları canlandırmaya yaradı.</p>
<p>Bu arada Mustafa Kemal kendine Şişli’de bir ev tutmuştu. Adana’dan Ali Fuat Paşa yanına geldi. İdare mekanizmasının felce uğradığını, güvensizliğin her yana yayıldığını söyledi. Mustafa Kemal’in suratı asıldı. “Çok kötü,” dedi. İkisi de, İtilaf Devletleri’nin ülkenin çoğunu işgal edeceklerini, hükümetinse buna karşı koyacak istek ve yetenekten yoksun bulunduğunu anlıyorlardı.</p>
<p>İşgal kuvvetleri, ordunun terhisi ve silahların toplanması işini hızlandırdı. İşten anlayan görevliler, idareden ve ordudan uzaklaştırılıyor; yerlerine, işgalcilere boyun eğmeye hazır “evet efendimciler” geçiriliyordu. Tek çözüm yolu, bir milli direnme hareketiydi. Bunun için Mustafa Kemal ve arkadaşları bir program hazırladılar.</p>
<p>Mustafa Kemal’e hâlâ komutan gözüyle bakan Ali Fuat, karargâhını bir direnme hareketi için merkezi durumda olan Ankara’ya nakletmeye razı oldu. Rauf Bey’in ise bir deniz subayı olarak Anadolu’ya geçmesi kolay değildi. Ama o, bu uğurda görevinden istifa etmeye bile hazırdı. Mustafa Kemal de Anadolu’da geniş yetkili bir görev ele geçirmek için ne mümkünse yapacak, bunu başaramazsa kendi başına Anadolu’ya geçecekti.</p>
<p>Gerçekten de bir ihtilalci gözüyle Anadolu’daki durum, umut verici görünmeye başlamıştı. Anadolu’daki karşı koyma isteğinin İstanbul’dakinden çok daha olumlu olduğu anlaşılıyordu. 1918 yılının aralık ayından beri Anadolu’da yer yer milliyetçi gruplar ortaya çıkmıştı. Bunlar kendilerine “Müdafaa-i Hukuk” ve “Redd-i İlhak Cemiyeti” gibi adlar vermişlerdi. Bu grupların en kuvvetli oldukları yerler, yabancı tehdidine en çok açık olan bölgelerdi.</p>
<p>İstanbul’a Mustafa Kemal’i görmeye gelen bir diğer paşa da Kâzım Karabekir’di. Mustafa Kemal’in de onayı ile doğudaki milliyetçi grupları bir araya toplamaya karar verdi.</p>
<p>Kâzım Karabekir’in ziyareti Mustafa Kemal’i yüreklendirmekle kalmamış, kesin kararını vermesine yardımcı olmuştu. Mustafa Kemal şimdi Anadolu’da, biri ortada, biri de doğuda olmak üzere iki ordunun desteğine güvenebilirdi. Ama cevabı hâlâ verilemeyen bazı sorular vardı:</p>
<p>Resmi bir görevi olmadan Anadolu’ya nasıl gidecekti? Hükümeti nasıl bir oyuna getirip geniş yetkileri olan bir makam elde edebilirdi?</p>
<p>Yakında bu soruların cevabı bulunacak, Mustafa Kemal’in zekâsı, şansıyla birleşince istediğini elde edecekti. Vatanın kurtuluşu buna bağlıydı.</p>
<h2><strong>7-Kurtuluş Savaşı</strong></h2>
<h4><strong>7.1-Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkması</strong></h4>
<p>Samsun’da Rum ve Türk halkı arasında çatışmalar başlamıştı. Bunun üzerine İtilaf Devletleri Damat Ferit Paşa’ya bir rapor gönderdi. Raporda İstanbul hükümetinin Rum köylerini Türk tecavüzünden korumak, kanun ve düzeni yeniden sağlamak için derhal önlem alması isteniyordu. Hükümet bunu yapmazsa, Mondros’un 7.maddesi gereği işgal kuvvetleri duruma el atmak zorunda kalacaklardı.</p>
<p>Dahiliye Nazırı yani İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey tek çözüm yolunun hükümetin kendisine güvenebileceği genç ve enerjik bir subayı Samsun’a göndermek olduğunu söyledi. Mustafa Kemal’le Mehmet Ali daha önce konuşmuşlardı. Mehmet Ali, Mustafa Kemal’in isteklerini yerine getirmek için zaten fırsat kolluyordu. Damat Ferit bu işi yapabilecek bir subay göstermesini isteyince, Mehmet Ali Bey, Mustafa Kemal’i öne sürdü. Kemal’in görevi, askeri ve idari unsurları, kanun ve düzeni sağlayabilecek güçlü bir yönetim altında toplamaktı. Böylece İngilizlere güvenlik vermiş olacaktı.</p>
<p>Kısa bir süre sonra Harbiye Nazırı yani Milli Savunma Bakanı Şakir Paşa’yla da görüşüldü. Mustafa Kemal’i zaten başlarından atmak istiyorlardı. Mustafa Kemal, sadece Samsun dolaylarında Rumlara karşı koyan Türkleri cezalandırmakla kalmayacak, yakınlarında bulunan çeşitli milliyetçi kuruluşları da dağıtmakla görevlendirilecekti. Ama Mustafa Kemal’in kafasındaki plan bunun tam tersiydi. Aradığı fırsatı elde etmiş oldu. Üstelik Genelkurmay Başkanvekili Kazım İnanç Paşa da Mustafa Kemal’in dostuydu.</p>
<p>İkisi baş başa, Mustafa Kemal’e geniş bir çalışma alanı sağlayacak birtakım yetkiler uydurmaya koyuldular. Bu bir “müfettişlik” görevi olacaktı. Asıl önemli nokta, kendisine geniş bir yetki sağlayabilmekti. Bütün Anadolu’ya emir verebilecek durumda olmalıydı.</p>
<p>Taslak hazır olunca Kazım İnanç Paşa, Harbiye Nazırı Şakir Paşa’ya gitti. Şakir Paşa taslağı görünce şaşırdı:</p>
<p>“Siz 9.Ordu müfettişliği değil, Anadolu’nun tümüne yaygın bir müfettişlik kurmuşsunuz.” diyerek itiraz etti.</p>
<p>(9.Ordu’nun adı daha sonra 3.Ordu olarak değiştirilecekti.)</p>
<p>Ama Kazım İnanç onu ikna etti. Böylece Mustafa Kemal beş vilayet üzerinde doğrudan doğruya yetki sahibi olmuş, emrine de iki kolordu verilmişti. Beş ayrı vilayet üzerinde de dolaylı yetkisi olacaktı.</p>
<p>Atanmasının kesinleşmesi kabinenin onayına bağlıydı. Nazırlardan bazılarının bu yetkileri aşırı bulmaları tehlikesi vardı. Mehmet Ali Bey bunu da önlemenin yolunu buldu. Damat Ferit’i kulüpte kâğıt oynarken gevşek bir anında yakaladı ve atama emrine imzasını attırdı. Öteki nazırların bu imzayı gördükten sonra itiraz edemeyeceklerini hesaplamıştı. Nihayet atama emri hükümetçe onaylandı ve 1919 Nisanı’nın son günü de padişahın onayından geçti.</p>
<p>Belgeyi cebine sıkıca yerleştirmiş olan Mustafa Kemal, Harbiye Nezareti’nden ayrılırken “inanılmaz şansı” karşısında heyecandan dudaklarını ısırıyordu. Düşman sandığı adamlar, ruhları bile duymadan, ona yardımcı olmuşlardı. Sonradan bu halini, “Kafes açılmış, önümde geniş bir âlem vardı. Kanatlarımı çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim,” diye anlatacaktı.</p>
<p>Mustafa Kemal, Samsun için planlarını yaparken, 15 Mayıs günü Yunan birlikleri 20.000 kişilik bir kuvvet halinde İzmir’de karaya çıktılar. Harbiye Nazırı Şakir Paşa, işgalin Mondros Antlaşması’na uygun yapıldığı gerekçesiyle direnme gösterilmemesini emretti. Padişaha göre de gücü kuvveti kalmamış ülkeyi kurtarmanın tek yolu İtilaf Devletleri’nin isteğine boyun eğmekti. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa sinirlenerek görevinden istifa etti.</p>
<p>Yunanlar böylece İzmir’e, geçit töreni yapar gibi, “Yaşasın Venizelos!” diye bağırarak girdiler. Silahlarını çatıp çevresinde sevinçten dans ettiler. Şehirdeki bütün sivil Rumlar sokağa dökülmüş, Müslümanlara küfür yağdırıyorlardı. O sırada bir kaza kurşunu patladı. Arkasından da silahlar atılmaya ve kan dökülmeye başladı.</p>
<p>Bunun arkasından büsbütün azgına dönen Yunan askerleri yüzlerce Türk’ü şehit ettiler. Cesetlerini doğruca denize fırlatıp atıyorlardı. Ardından Menderes ve Gediz vadilerinden içeriye, Aydın ve Manisa’ya doğru ilerlediler.</p>
<p>Mustafa Kemal, haberi, hareketinden bir gün önce duydu. Yunanların ve İngilizlerin ülkeden nasıl kovulacağını çok iyi biliyordu. Ama şimdi yapması gereken oyunu kurallarına göre oynamaktı. Böylece Bandırma Vapuru 16 Mayıs akşamı yola çıktı. 19 Mayıs 1919’da fırtınalı bir havada Samsun Limanı’na demir attı. Yunanların Ege kıyılarına işgal bayrağını dikmelerinden birkaç gün sonra, Mustafa Kemal de kurtuluş sancağını Karadeniz kıyılarına dikmişti. Şimdi <a href="https://ata.msb.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">İstiklal Harbi</a> başlayacaktı. Türk milletinin tarihinde yeni bir yaprak açılmıştı.</p>
<h4><strong>7.2-Kurtuluş Savaşı’nın Başlangıcı</strong></h4>
<p>Hem kendisi, hem de yurdu için büyük önem taşıyan bu döneme Mustafa Kemal, kırkına yaklaşmış, olgun ve kendine güvenen bir savaşçı olarak başlıyordu. Geride bıraktığı uzun savaş yıllarında askerlik alanındaki değerini ortaya koymuştu. Şimdi, siyaset ve devlet adamı olarak da kendini göstermesi gerekiyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal’in düşünceleri Kurtuluş Savaşı’nı başlatan diğer komutanlardan her zaman bir adım daha ileride, hareketleri bir derece daha kesin olmuştu. Ötekilerin çoğunda eksik olan önderlik niteliği onda vardı. Rauf Bey, prensip sahibi ama kısır görüşlü; Kâzım Karabekir, dürüst ama esneklikten yoksundu. Refet, atılgan ancak ihtiyatsızdı. Ali Fuat’ın elinden iş gelirdi, ama zekâsı fazla işlek değildi. Hepsi yurtlarını seven, kafaları çalışan sağduyu sahibi, usta askerlerdi. Ancak aralarında iç ve dış sorunları etraflı biçimde kavrayan, özel bir akıl ve sağduyu karışımına sahip olan tek insan, Mustafa Kemal’di. Üstelik, böyle tehlikeli bir işi başarılı bir sonuca ulaştırmak için gerekli olan irade yalnız onda vardı.</p>
<p>Ayrıca Mustafa Kemal kendi menfaati için iktidar ya da şan ve şeref peşinde koşmuyordu. İktidarı, yarının Türkiye’si üzerinde beslediği yapıcı düşünceleri gerçekleştirmek için istiyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal’in Samsun’da yaptığı ilk iş telgraf şebekesinden yararlanarak, yetkisi altındaki idari ve askeri makamlara haber salmak oldu. Her yerde protesto mitingleri düzenlenmesini sağladı. Askeri alanda, Anadolu ve Trakya’da kalmış birliklerle hemen ilişki kurdu; siyaset alanındaysa, çeşitli Müdafaa-i Hukuk grupları arasında bağlantı sağlamaya girişti. Kendisine verilen emrin tam tersini yapıyordu.</p>
<p>İngilizler ve saray telaşa düştüler. Hatalarını anlamışlardı. Bunun üzerine kabine, Mustafa Kemal’in geri çağrılmasını kararlaştırdı. Sonuç, İngiliz başkomutanına bildirildi.</p>
<p>Bu arada 80 kilometre içerideki Havza kasabasına geçmiş olan Mustafa Kemal’in Gelibolu Kahramanı olduğu öğrenilmişti. Uzun savaşlar, köylüyü bezdirmiş, maneviyatını çökertmişti. Bunun için Kemal’in halkı yeniden canlandırması gerekiyordu.</p>
<p>Şehrin ileri gelenlerini karargâha toplayarak şöyle dedi:</p>
<p>“Düşman bizi öldürmek isteğinde değildir. Düşmanın niyeti bizi mezarımıza diri diri gömmektir. Şimdi çukurun tam kenarında bulunuyoruz. Fakat son bir gayretle toparlanırsak, kendimizi kurtarmamız mümkündür.”</p>
<p>Arkasından şehrin küçük meydanında halk için de bir toplantı düzenlendi. Mustafa Kemal, bunu izleyen aylar içinde yurdun çeşitli yerlerinde birçok benzeri kurulacak olan direniş yuvalarından birincisinin temelini atmıştı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri.</p>
<p>Mustafa Kemal dışarıdaki dünyayı da gözünden kaçırmıyordu. Damat Ferit’in Ermenilere özerklik verilmesi ilkesini kabul edişine karşı çıkıyordu. Bir İngiliz ya da Amerikan himayesi önerisini kesinlikle kabul etmiyordu. Türklerin çoğunlukta oldukları Türk topraklarında haklarının korunması ve kendilerine tam bir özgürlük tanınması üzerinde ısrar ediyordu.</p>
<p>İki gün sonra Harbiye Nezareti’nden İstanbul’a dönmesini bildiren bir emir aldı. Ne bunu, ne de bundan sonra gelecek emirleri dinleyecekti. Samsun’dan sonra Amasya’ya geçti.</p>
<p>Amasya’da Ortodoks papazının emrindeki Rum çetecilere karşı koymak için Türk gönüllüleri bir Müslüman hocanın çevresinde toplanmışlardı. Hoca hemen Mustafa Kemal hesabına çalışmaya koyularak camide bir vaaz verdi. Kemal de söz alarak, milli direniş hareketinin üç ayrı cephede başlamış olduğunu halka bildirdi: Yunanlara karşı İzmir’de; Fransızlara karşı Adana’da; Ermenilere karşı Erzurum’da.</p>
<p>Amasya halkı, Mustafa Kemal’in emirlerini yerine getirmeye hazır olduğunu bildirdi.</p>
<p>Kemal diğer Paşa arkadaşlarını topladı. Gerek askeri ve idari makamlarla, gerekse Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’yle sıkı bir bağ kurmuş olduğunu anlattı. Direniş düşüncesi, cesaret verici bir şekilde, her tarafta gelişmişti. Şimdi buna birleşik bir cephe niteliği vermek gerekiyordu. Bunun için Sivas’ta hemen milli bir kongre toplamaya karar verdi. Sivas Kongresi, İstanbul’dan ayrı olarak, bir milli hükümet kurulmasını da öngörüyordu. Kurtuluş hareketini başlatan bütün paşalar bu karara imzasını attılar. Böylece anlaşma kuzeyden güneye ve doğuya kadar olan bölgeyi kapsamış oluyordu. Cuma namazından sonra, halkın silahaltına çağrıldığı ilan edildi.</p>
<p>İstanbul’da Mustafa Kemal’in dostu Mehmet Ali Bey Dahiliye Nazırlığı’ndan ayrılmıştı. Yerine geçen Ali Kemal, vilayetlere bir genelge göndererek, Mustafa Kemal’le bütün resmi ilişkilerin kesilmesini ve emirlerinin dinlenmemesini bildirdi. Artık her an ortadan kaldırılabilirdi.</p>
<h4><strong>7.3-Erzurum Kongresi</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal Amasya’dan sonra Erzurum’a geçti. Kâzım Karabekir, İstanbul’dan gelen telgrafa rağmen hala emrinde olduğunu söyledi. Mustafa Kemal’in artık işinden çok kısa zamanda atılacağı belli olmuştu. Rauf Bey ve Kâzım Karabekir Paşa, bu durumu önlemek için kendiliğinden istifa etmesini söylediler. Hatta değil yalnız görevinden, ordudan da çekilmeliydi. İstifasına rağmen emrinde olacaklarını da eklediler.</p>
<p>Kemal arkadaşlarını dinledi. Biri Harbiye Nezareti’ne, biri de padişaha iki telgraf çekerek hem görevinden, hem de ordu hizmetinden ayrıldığını bildirdi. İstifasını Erzurum halkına bildirdi:</p>
<p>“Bundan sonra kutsal milli ülkümüzün başarıya ulaşması için bir vatandaş olarak savaşmaya devam edeceğim.” dedi.</p>
<p>İstifası duyulduktan hemen sonra, Mustafa Kemal, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Heyet-i Temsiliye başkanlığına seçildi. Rauf Bey de başkan yardımcısı olmuştu. Şimdi yine resmi bir sıfatı vardı, ama bu sivil bir sıfattı. Bir Ermeni okulunda toplanan Erzurum Kongresi on beş gün sürdü.</p>
<p>Mustafa Kemal bundan sonra Anadolu’nun her yerinde aynı mesajı yineledi. Gücünü halk çoğunluğunun istek ve kararlarından alan bir hükümet kurulmalıydı. Yönetici, kendi adına değil, herkesin adına hareket etmeliydi.</p>
<h4><strong>7.4-Misak-ı Milli</strong></h4>
<p>Kongre sonunda elde edilen sonuç, sonradan Misak-ı Milli diye tanınacak olan bir bildirinin kaleme alınması oldu. Bu bildiri, anadili Türkçe olan halkın çoğunlukta bulunduğu Türkiye sınırlarının, olduğu gibi kalmasında ısrar ediyordu. Buralara karşı girişilecek her türlü teşebbüsün direnmeyle karşılaşacağını belirtiyordu. Ayrıca geçici bir hükümet seçilecek, Türk olmayan unsurlara hiçbir ayrıcalık tanınmayacaktı. Misak, bir bildiri şeklinde bütün yurda ve yabancı devlet temsilcilerine dağıtıldı.</p>
<p>Kongre sona erdiği sırada Harbiye Nazırlığı’ndan bir telgraf geldi. Telgraf Mustafa Kemal ve Refet Bey’in tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini emrediyordu. Fakat Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa bu emri de yerine getirmedi.</p>
<p>Mustafa Kemal, Erzurum’da, siyasi çalışmalarının yanı sıra, Kuva-yı Milliye’nin kurulması işiyle de uğraştı. Şimdi elinde birleşik ve kayıtsız şartsız yardımlarına güvenebileceği iki ordu vardı: Doğuda Kâzım Karabekir’in ve batıda Ali Fuat’ınki.</p>
<p>Ağustos sonlarında, bu durumlar içinde Sivas’a doğru yola çıktı. Yurdun çeşitli yerlerinden gelen delegelerin de yolda olduklarını öğrenmişti. Türk direniş hareketinin kuruluşundaki ikinci ve en önemli dönem, böylece başlıyordu.</p>
<h4><strong>7.5-Sivas Kongresi</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal’le arkadaşları Sivas’a giderken bulabildikleri her zamanki gibi ancak hurda bir otomobildi. Bir pınar başında mola verdiler. Acıkmışlardı. Ancak ölmeyecek kadar yemek yiyebiliyorlardı. Peynir, zeytin ve kuru ekmekten başka bir şeyleri yoktu. Yolda rastladıkları köylüler kuru soğan getirmişti. Öyle lezzetli gelmişti ki o yoklukta, unutamadılar.</p>
<p>Sivas’ta kongreye 200’den fazla temsilci çağrılmıştı. Bunların yalnız 99’u geldi. Mustafa Kemal, işe, küçük ölçüde başlamak zorunda kaldı. Baştan beri istediği şeyi, Türkiye’nin yüreğini eline geçirmiş bulunuyordu. Buradan artık yeni bir yurt gelişip büyüyebilirdi.</p>
<p>Kongre ilkönce Erzurum Kongresi’nde alınan kararları onayladı. Bunun yanında Misak-ı Milli’nin metni güçlendirildi. Bu kararları uygulamak üzere bir “Heyet-i Temsiliye” seçildi. Buraya kadar bir anlaşmazlık çıkmamıştı. Anlaşmazlık, ülkenin ilerideki hukuki durumu konusunda baş gösterdi. Bütün yurtseverliklerine karşın, Sivas Kongresi üyeleri arasında ülkenin tam bir bağımsızlığa kavuşabileceğine candan inanan pek az kişi vardı. Bu, büyük bir inanç ve irade gücü isteyen bir şeydi ki, o da ancak Mustafa Kemal’de bulunuyordu.</p>
<h4><strong>7.6-Damat Ferit’in İstifası</strong></h4>
<p>Sivas Kongresi’nin sonuna doğru Mustafa Kemal’in eline kongrenin dağıtılacağı ve temsilcilerin yakalanacağını bildiren bir telgraf geçti.</p>
<p>Bundan sonra yapılacak şey, hükümeti istifaya zorlamaktı. Bunun için de Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye’nin geçici hükümet gibi çalışacağını ilan etti. Halkın güvenini kazanmış bir milli hükümet kuruluncaya kadar milletin işlerini kanunlara uygun olarak ve padişah adına yürüteceğine söz verdi. Heyet-i Temsiliye, ilk ihtilal hükümeti olmuştu. Ancak, heyet hiçbir zaman toplanmadığı için, işleri yürüten Kemal’den başkası değildi.</p>
<p>Mustafa Kemal telgrafı internet ağı gibi kullanıyordu. Gittiği yerlerde ilk önce telgraf merkezlerini ele geçiriyordu. Resmi dairelerin bile çoğunda elektrik yokken, isimsiz kahraman telgrafçılarımız sayesinde uçan kuştan haberi oluyordu. Silah, cephane sevkiyatı, Anadolu’ya geçecek subayların sahte kimlik belgeleri, İngiliz casusların isim listesi gibi hayati konularda kesintisiz trafik yaşanıyordu. Kurtuluş Savaşı’nın sonunda “zaferi nasıl kazandınız?” diye soran yabancı gazetecilere “telgrafın telleriyle” cevabını verecekti.</p>
<p>Anadolu’nun her tarafından İstanbul hükümetine, istifa etmelerini isteyen binlerce telgraf yağdırıldı. Artık bütün ülkeyi padişahla milliyetçiler arasında bir seçim yapmaya zorlamanın sırası gelmişti. Ancak, bunu yaparken, Mustafa Kemal, sultanın halifeliğine saldırmaktan ve böylece dini duyguları incitmekten dikkatle kaçınıyordu.</p>
<p>Damat Ferit, daha fazla dayanamayacaktı. Önceleri, İstanbul’da Kuva-yı Milliye’ye değer verilmiyordu. Ancak haberleşme yollarına zorla el konulması hem İtilaf Devletleri’ni, hem de Ferit Paşa kabinesini tehlikeyle yüz yüze getirmişti. Bunun, merkezi hükümete karşı bir “savaş ilanı” olduğunu anladılar. Mustafa Kemal, ortamı iyi hazırlamıştı.</p>
<p>Bunun üzerine İngilizler, kalan kuvvetlerini Anadolu’nun tehlikeli noktalarından çekme kararı aldılar. En sonunda Damat Ferit, sultanın ısrarıyla, istifasını verdi. Mustafa Kemal, kendisini ordudan atmış olan hükümeti ve İtilaf Devletleri’ne uşaklık eden sadrazamı düşürmüştü. İtilaf Devletleri bundan böyle karşılarında sırtı eğik bir kukla hükümet değil, haklarına, isteklerine güvenen güçlü bir milli kuvvet bulacaklarını anladılar. İşler değişmişti.</p>
<h4><strong>7.7-Ankara’ya Gidiş</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, bundan sonra karargâh olarak, Ankara’yı seçti. Ankara, birçok yerle bağlantısı bulunan merkezi bir yerdi. Fakat yola çıkmak için para gerekiyordu. Külüstür otomobilin benzini bitmiş lastiği parçalanmıştı. Sivas’ta sadece Amerikan Okulu’nda otomobil vardı. Okulun müdiresi Bayan Mary’e başvurdular.</p>
<p>Mary ne lazımsa vereceklerini ve para kabul etmeyeceklerini söyledi. Altı teneke benzin, iki çift lastik aldılar.</p>
<p>Hediyeyi öğrenen Mustafa Kemal itiraz etti:</p>
<p>“Vesika tanzim edin, alınan malzemelerin listesini yazın, ısrarımıza rağmen para almadıklarına dair elimizde vesika bulunsun. Karşılıklı imzalansın” dedi.</p>
<p>Mazhar Müfit tekrar okula gitti. Belge imzalandı.</p>
<p>“Hediye, bağış, ödenek” gibi kavramlar, Mustafa Kemal için hassas konulardı, asla ihmal etmezdi. Mutlaka kayda geçirtirdi. Büyükçe bir defter aldırmış, yapılan masrafları, harcanan paraları kuruşu kuruşuna yazdırıyordu. Bir gün dayanamadılar. “Paşam bu hengâmede kim hesap soracak” dediler. Mustafa Kemal’in cevabı ibretlikti:</p>
<p>“Gün gelir, millet benden de başkasından da tek tek hesap sorar, biz bugün hesabımızı eksiksiz yazalım, millet de yarın parasının nereye harcandığını bilsin” dedi.</p>
<p>Tam yola çıkacaklardı ki Mustafa Kemal’in karşısına bir kadın dikildi. Esmer, simsiyah giyinmiş, siyah tüfeğiyle, siyah bir ata binmişti. 34 yaşındaki Fatma Seher Erzurumlu’ydu. Binbaşı eşini Sarıkamış’ta kaybetmişti. Günlerce at sürmüş Mustafa Kemal’in karşısına dikilmişti:</p>
<p>“At binerim, silah kullanırım, bana iş ver,” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Keşke bütün kadınlar senin gibi olsa Kara Fatma,” diye cevap verdi.</p>
<p>Kendi el yazısıyla görev pusulası yazdı, imzaladı. Fatma İzmit bölgesinde görevlendirildi. Aralarında kendi kızının olduğu 15 kadınla milis müfrezesi kurdu. İki ay geçti, emrindekilerin sayısı 700’e yaklaşmıştı. 43 kadın, 600 küsur erkeğin komutanıydı.</p>
<p>Fatma ileride İnönü’de, Sakarya’da, Büyük Taarruz’da çarpışacaktı. Yanındaki kadınların 28’i şehit düşecekti. Hem kendisi hem kızı yaralanacak, esir düşecek, 19 gün işkence görecek ama kaçmayı başaracaktı. Sonunda İstiklal Madalyası alacaktı. Fatma’nın bu hareketi Mustafa Kemal’in milletine olan güvenini tazelemişti.</p>
<p>27 Aralık 1919’da dokuz günlük yolculuktan sonra Heyet-i Temsiliye üyeleri Ankara’ya vardı. Ankaralıların heyecanlı karşılayışı, Mustafa Kemal’in bu seçimi yapmakta haklı olduğunu gösterdi.</p>
<h4><strong>7.8-Fransızlara Karşı Harekât</strong></h4>
<p>Artık düşmanları yurttan kovmanın zamanı gelmişti. Önce güneyde Fransızlara karşı harekete geçildi. Mustafa Kemal, Urfa, Maraş ve Antep’in mütarekeye aykırı olan işgalini, Heyet-i Temsiliye adına protesto etti ve halkı, bu işgale karşı koymaya çağırdı.</p>
<p>İlkönce Maraş’ta harekete geçildi. Fransızlar, geri çekildiler. Bütün bu harekât sırasında, yedi-sekiz bin kişi can verdi. Bu olay, Avrupa için üzücü olmuştu.</p>
<p>Maraş çekilişi, Fransız politikasında Kilikya’nın büsbütün boşaltılmasına kadar gidecek olan bir değişikliğin başlangıcıydı. Böylece ateşkes istemek zorunda kalan Fransızlar, 1920 Mayıs’ının sonunda, Ankara’ya bir heyet gönderdiler. Bu ateşkes her ne kadar daha sonra bozulduysa da, Mustafa Kemal’e, güneydeki kuvvetlerini toplama fırsatını kazandırdı. Ama bundan daha önemli olan nokta, bir büyük devlet karşısında zafer elde edilmişti. Bu Ankara’nın prestijini yükseltmiş ve rejimin tanınmasını sağlamıştı.</p>
<h4><strong>7.9-İstanbul’un İşgali</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal’in bu başarısı, İngilizleri kızdırdı. Öteden beri düşündükleri bir tasarıyı uygulamalarını hızlandırdı. Milliyetçi hareketi büsbütün ortadan kaldırmanın zamanı gelmişti.</p>
<p>16 Mart 1920 sabahı erken saatlerde, İngiliz savaş gemileri karanlıktan yararlanarak Galata Köprüsü yakınlarına geldiler. Tanklar İstanbul ve Beyoğlu sokaklarında dolaşmaya başladı. İngiliz askerleri; karakollar, inzibat noktaları ve başlıca resmi binaları işgal ettiler. Ardından Fransız ve İtalyan birlikleri de onlara katıldılar.</p>
<p>Bu arada padişah tarafından Damat Ferit yeniden hükümetin başına getirilmişti. Ferit’in ilk işi Parlamento’yu dağıtmak oldu. Arkadan, milliyetçilere karşı bir iç savaş niteliği alacak olan hareketin hazırlıklarına girişti.</p>
<h4><strong>7.10-Kağnıyla Anadolu’ya Geçiş</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal hemen bir bildiri yayımladı. İstanbul’un zorla işgal edildiğini ve Osmanlı’nın 600 yıllık egemenliğinin bittiğini açıkladı. Millete:</p>
<p>“Giriştiğimiz kutsal bağımsızlık ve vatan savaşında Tanrı’nın yardımı bizimledir,” diyordu.</p>
<p>İyi bir kurmay ve akıllı bir politikacı olan Mustafa Kemal hiçbir şeyi unutmuyordu. Türkiye dışındaki Müslümanlara da buna benzer bir bildiri yolladı. Ayrıca gayrimüslim devletlere de bir milletin şeref ve haysiyetinden yoksun bırakıldığı mesajını gönderdi. Bir yandan da Millet Meclisi toplama işlerini hızlandırmıştı.</p>
<p>Bu arada işgal ordusundan sıyrılarak İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek her yurtsever için, her eli ayağı tutan asker için bir görev olmuştu. İngilizler, kentin bütün duvarlarına milliyetçileri gizleyen herkesin öldürüleceğini yazan Türkçe ve İngilizce ilanlar astılar. Bu yüzden Anadolu’ya geçişler çok büyük zorluklar altında yapılıyordu.</p>
<p>Çevrelerini kuşatan düşman bir dünya içinde, kaderlerini Mustafa Kemal’e bağlamış yurtseverler şimdi Ankara denen çorak topraklara can vererek Türkiye’nin kalbinin tekrar çarpmasını sağlayacaktı.</p>
<h4><strong>7.11-I.Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı</strong></h4>
<p>Başlangıçta yabancılara karşı başlatılmış olan Kurtuluş Savaşı, şimdi bir yandan da iç düşmanlarla savaşmayı gerektiren bir hal almıştı. Padişah, milliyetçilere karşı düşmanlığını açıkça ortaya koymuş; şeyhülislam, “Padişaha karşı ayaklanma” başlıklı bir fetvayla onları asi ilan etmişti. Fetva, şu sözlerle sona eriyordu: “Bu asileri öldürmek caiz midir? Elcevap: Bunları öldürmek vaciptir.” Fetva, yurdun her yerine İngiliz ve Yunan uçaklarıyla havadan atıldı.</p>
<p>Artık bir Millet Meclisi toplamak şarttı. Mustafa Kemal, meclisi kurarken İstanbul’un İslamcı bildirilerine aynı biçimde karşılık vermek zorundaydı. Aslında amacı saltanata ve halifeliğe son vermekti. Ama hâlâ hilafet adına iş görüyormuş gibi davranıyordu. Bunun için Ankara’daki “ulema”ya, saygı göstererek onları seferber etti. Ankara uleması da İstanbul’dakine karşı bir fetva çıkardı. Düşman baskısı altında verilen fetvanın hükümsüz olduğunu söyleyerek Müslümanları, “halifelerini esirlikten kurtarmaya” çağırıyorlardı.</p>
<p>O dönemde halk, halifesiz ve padişahsız bir kurtuluşun mümkün olduğu inancına sahip değildi. Vahdettin bir hain olsa da Mustafa Kemal onu halka şimdilik sanki düşman elinde tutukluymuş gibi göstermeye çalışıyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal hiçbir şeye körü körüne inanmazdı. Dogmalara pratik çözümler arayan bir gerçekçilikle yaklaşırdı. Bu çözümlere varmak için eline geçen fırsatlardan yararlanmayı ihmal etmezdi. Böylece ilk Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 günü, kapılarını açtı.</p>
<p>Türkiye tarihinin dönüm noktasındaydı. Bunu ancak Mustafa Kemal ve bir avuç yakın arkadaşı biliyordu. Amaç, Osmanlı saltanatının ve hilafetin yıkılmış ve yok olmuş olduğunu düşünerek, milli egemenliğe dayanan, yeni bir bağımsız devlet kurmaktan ibaretti. Ancak bu amacı açıkça ortaya atabilmek güç bir şeydi. Kargaşa çıkması kesindi. Sadece halk içerisinde değil mecliste de cumhuriyet fikrine karşı çıkacak bir sürü insan vardı. Bu mebuslar padişahlık rejiminin ilkelerinden ayrılmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı.</p>
<p>Bu planlarını gerçekleştirebilmek için Mustafa Kemal açılış nutkunda herkesi yatıştıracak şu cümlelere yer verdi:</p>
<p>“Meclis, yasama ve yürütme görevlerini kendinde birleştirecek ve hükümet işlerini görmek için, başkanın idaresinde bir heyet seçecektir. Padişah ve halife, her türlü zor ve baskıdan kurtulduğu zaman Meclis’çe kararlaştırılacak yasal ilke içerisinde yerini alacaktır.”</p>
<p>Meclis, bu kararları coşkunlukla karşıladı ve kısa bir tartışmadan sonra kabul etti. Mustafa Kemal’i başkanlığa seçtiler. Kemal’in isteğiyle İsmet Bey de genelkurmay başkanı oldu. Arkadan vekiller seçildi. Cumhuriyetin temeli atılmıştı. Yeni anayasa hazırlandı. Ancak bu iş dokuz ayda bitebildi. Tartışmalar bitmiyordu. En sonunda Mustafa Kemal, saltanat konusundaki tartışmaları bir kenara iterek, milletin kayıtsız şartsız hâkimiyetini kabul eden, yani padişahlığın devamıyla bağdaşmayan bir tasarıyı zorla Meclis’ten kopardı.</p>
<p>Bunun üzerine İstanbul’da kurulan özel bir mahkeme milliyetçilerden yedisini idama mahkum etti. Bunların arasında Mustafa Kemal’in kendisi, İsmet Bey ve Ali Fuat Paşa da vardı. Zübeyde Hanım bu haberi öğrendiğinde öylesine üzüldü ki kısmi felç geçirdi. Bacakları tutmaz oldu. Zaten binbir türlü sebeple evi basılıyor, Mustafa Kemal’in yanında ikamet etmediği bilindiği halde rahatsız ediliyordu.</p>
<p>Birkaç gün sonra, Büyük Millet Meclisi de misilleme olarak, İstanbul’daki mahkeme üyeleriyle Damat Ferit’i ölüm cezasına çarptırdı. Bu hüküm, Ankara’daki büyük din adamlarının fetvalarıyla onaylanarak bütün Anadolu’ya dağıtıldı. Böylece Ankara Hükümeti, padişahın bir yumruğuna başka bir yumrukla karşılık vermişti.</p>
<p>Bütün bunlar yetmezmiş gibi Ankara, her yönden iç düşmanlarla sarılmıştı. Bütün yıl boyunca, Mustafa Kemal yalnız İtilaf tehdidine değil, memleketin dört bir yanında tam 34 bölgede baş gösteren ayaklanmalara da karşı koymak zorunda kaldı. İsyanlar bütün ülkeyi yakıyor; ihanet, bilgisizlik, kin ve bağnazlık dumanları, bütün vatan semasını koyu karanlıklar içinde bırakıyordu. Öyle ki, Mustafa Kemal, bir yandan Yunan cephesini tutarken, bir yandan da zayıf kuvvetlerini sürekli bir noktadan başka bir noktaya aktarmak zorunda kalıyordu. İngilizler, isyancıları hem kışkırtıyor, hem de silahla besliyorlardı.</p>
<p>Yakında Yunan istilası başlayacak işler daha da zora girecekti. Türkler tarihinin en büyük savaşına doğru hızla ilerliyordu.</p>
<h4><strong>7.12-Yunan İstilası ve Sevr Antlaşması</strong></h4>
<p>İtilaf Devletleri’nin onayı ile 22 Haziran 1920’de Yunan saldırısı başladı. Yunanlar yasak Milne hattını dört noktadan geçtiler. Bu Mondros Antlaşması’nın bir kez daha çiğnenmesi demekti.</p>
<p>Sayıca üstün ve donanımları da modern olan Yunanlar, güçlü bir direnişle karşılaşmadılar. Türkler düzen içinde Bursa’ya çekildiler. Şehri savunmak için eli silah tutan herkes askere çağrıldı. Ama şehir kurtarılamadı. Türk birliklerinin büyük çoğunluğu, arkasında bir sürü göçmenle, Eskişehir’e kadar çekildi. Mustafa Kemal, burada hemen kuvvetlerini toplayıp düzenlemeye başladı. Çünkü arkadan Afyonkarahisar’ın yüzde yüz saldırıya uğrayacağını biliyordu. Bu sırada başka bir Yunan kuvveti Doğu Trakya’ya girmiş ve Edirne’yi ele geçirmişti.</p>
<p>İşte Damat Ferit ve “kuklalar hükümeti” Sevr Antlaşması’nı bu hava içinde imzaladı. Türkiye diye bırakılacak şey, Anadolu’nun ortasında, denize çıkış noktalarının çoğu yabancılar tarafından tutulmuş, egemenliği sadece sözde kalmış bir toprak parçasından ibaretti.</p>
<p>Boğazlar, milletlerarası denetim altına alınıyordu. Türk maliyesini baştan başa İtilaf Devletleri yönetecek; o iğrenç kapitülasyonlar olduğu gibi kalacak, hatta daha da genişletilecekti. Türk ordusu işgal kuvvetlerinin denetimi altında sembolik bir kuvvete indiriliyor; sayıları sınırlandırılan jandarma birlikleri de yabancı subaylar komutasına veriliyordu.</p>
<p>Bu durum milliyetçilerin davalarında ne kadar haklı olduklarını ispata yaradı. Artık Mustafa Kemal, yalnız bir avuç yurtseverin değil, bütün Türk milletinin desteğini elde edecekti. Milletin büyük çoğunluğu, en sonunda gerçeği görmeye ve Mustafa Kemal’in bir yıl öncesinden herkese aşılamaya çalıştığı milli düşünceyi anlamaya başlamıştı. Anadolu’ya geçişler hızlanmıştı.</p>
<p>Büyük Millet Meclis’i, tarih ve din bakımından Türk ruhunun simgesi olan Bursa’nın Yunan işgali altına girdiğini görünce donup kalmıştı. Burası nasıl olur da böyle kolayca düşmana kaptırılırdı? Cepheden dönen Mustafa Kemal bir Meclis bunalımı ile karşılaştı. Mebuslar, Bursa felaketi yüzünden kürsüyü siyah örtülerle kaplamışlar ve nihai zafere kadar böylece bırakmaya ant içmişlerdi. Hepsi bol bol yakınıp duruyorlardı.</p>
<p>Mustafa Kemal, öfkelerinin yatışmasını bekledi, sonra siyah örtülü kürsüye çıktı. Sabırla ve kavrayabilecekleri bir açıklıkla birçoğu askerliğe yabancı olan mebuslara durumu anlatmaya başladı. Asıl önemli olan şey, Bursa’nın geri alınması değil, bütün Anadolu’nun savunulmasıydı. Bunun için de gerçekçi bir kafayla düşünmek, heyecanları yatıştırmak, tedbirli davranmak ve olayların gelişmesine göre hareket etmek gerekirdi.</p>
<p>Ardından sözü ülkenin dört bir yanında çıkan isyanlara getirdi. Bunlarla uğraşmak için Bursa’dan dört önemli birlik çekilmiş, bu da şüphesiz Yunanların ilerleyişini kolaylaştırmıştı. Her şeyden önce milli birliği sağlamak gerekiyordu. Demek ki şu anda ülke içindeki isyanları bastırmak, Yunan saldırısına karşı koymaktan daha önemliydi.</p>
<h4><strong>7.13-Yozgat İsyanı</strong></h4>
<p>1920 yazının sonlarına doğru, Yunan cephesi sakin olduğu bir sırada, Mustafa Kemal, yine önemli bir iç isyanla karşılaştı. Yozgat’ta Çapanoğulları tarafından çıkarılan bu isyan bastırılamayacak olursa, Orta Anadolu elden gidebilirdi. Mustafa Kemal, Eskişehir’deki Yunan cephesinden, Çerkez Ethem’i çağırttı.</p>
<p>Çerkez Ethem’in kuvvetleri sabah olmadan Yozgat’a vardılar. Bütün gün şehri kuşattılar ve gece, bir “karabulut” gibi içeri daldılar. Milliyetçilere karşı girişilen ayaklanmaların en sonuncusu ve en kanlısı, belki de en önemlisi olan Yozgat isyanı böylece bastırıldı. Çerkez Ethem bu isyanı bastırmakla gücüne güç katmış oldu.</p>
<p>İsyan zamanında bastırılmıştı. Çünkü Yunanlar neredeyse sonbahar saldırısına girişeceklerdi. Düzenli ordularıyla, üstün durumdaydılar. Türklerse en çok başıbozuk kuvvetlere bel bağlamışlardı. Mustafa Kemal düşmanın önünü boşaltıp ikmal yollarını uzatmak suretiyle stratejik bir geri çekilme taktiği uyguluyordu.</p>
<h4><strong>7.14-Moskova Antlaşması</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, Anadolu’ya ayak bastığından beri, sırf İtilaf Devletleri’ne karşı koz olarak kullanmak için bile olsa, Ruslarla bir anlaşmayı ciddi şekilde düşünmeye başlamıştı. Lenin’e bir mesaj yollayarak, diplomatik ilişkilerin kurulmasını önerdi ve emperyalizme karşı mücadelesinde, Türkiye’ye yardım edilmesini istedi.</p>
<p>Bir süre sonra cevap geldi. Rusya Misak-ı Milli’yi tanıdı ve Büyük Millet Meclisi’yle diplomatik ilişkilerin başlamasını önerdi. Trenle bir milyon altın ruble, silah, cephane ve donanım Türkiye’ye gönderildi.</p>
<p>İleride 16 Mart 1921’de Kemalist hükümetle Rusya arasında Moskova Antlaşması imzalanacaktı. Böylece Mustafa Kemal, Ruslarla anlaşarak, aralarındaki bütün sorunları değilse bile, sınır sorununu çözmüş olacaktı.</p>
<h4><strong>7.15-Çerkez Ethem İsyanı</strong></h4>
<p>1920 sonlarında Mustafa Kemal’in kendisinden isyanları bastırmak için yardım aldığı Çerkez Ethem ve adamları Kütahya dolaylarındaki dağlarda neredeyse bağımsız bir derebeylik kurmuştu. Ethem halktan kendi adına vergi topluyor, kendi başına keyfi bir adalet sistemi uyguluyor, adamlarına ordudan daha fazla para veriyor, askerleri ordudan kaçmaya kışkırtıyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal’le İsmet, Çerkez Ethem çetesini, bütün öteki başıbozuk kuvvetleriyle birlikte, düzenli ordu içine sokmaya karar verdiler. İsmet Bey, Ethem’in askerlerinin bir tümen haline getirilerek denetim ve disiplin kurallarına bağlanacağını açıkladı. Ancak Ethem’le mebus olan kardeşi Reşit bunu kabul etmediler. Hatta Meclis’teki arkadaşlarıyla birlikte hükümet aleyhine bir ayaklanma hazırladılar. Kendilerinin diledikleri yerde diledikleri gibi yaşayabileceklerini söylediler. Ankara ve Saray arasında ikili oynamaya başladılar.</p>
<p>Bunun üzerine mebuslar gizli bir toplantı yaptılar. Ethem’in kardeşi mebusluktan atıldı. Ardından Mustafa Kemal’in birlikleri Kütahya’ya yürüyüp, Çerkez Ethem kuvvetlerini dağıttı. Kısa bir süre sonra, Mustafa Kemal’in kendi sözüyle, “Ethem ve kardeşleri, kuvvetleriyle birlikte, düşman saflarında layık oldukları yeri aldılar.</p>
<h4><strong>7.16-I.İnönü Savaşı</strong></h4>
<p>İstanbul’da padişah, Damat Ferit’i daha fazla iktidarda tutamadı. Bir yandan Sevr Antlaşması’nın milletçe topyekûn reddi, bir yandan iç savaş siyasetinde uğradığı başarısızlık, sadrazamı iyice gözden düşürmüştü. Padişah artık bu işi bırakıp çekilmesini emretti.</p>
<p>Yunanlar, 1921 başında Anadolu’nun iki kilit noktası olan Eskişehir’le Afyon’u ele geçirmeyi tasarlıyorlardı. Daha geniş çapta bir taarruz için baharı ve havaların düzelmesini bekliyorlardı. Ancak 10 Ocak 1921’de bir çeşit keşif niteliğinde, orta çapta bir harekâta giriştiler.</p>
<p>Başlıca saldırı, Bursa yönünden geldi. İsmet Bey, düşmanı, vadide, Eskişehir’i savunmak için yer yer güçlendirilmiş bir mevki olan İnönü’de karşıladı. Yunanlar, İsmet Bey’in komutasındaki birliklerin gösterdiği dayanma karşısında şaşırıp bocaladılar. Daha önceki çarpışmalarda olduğu gibi, bu sefer de, kötü donanımlı, disiplinsiz askerler karşısında, rahat rahat ilerleyeceklerini sanmışlardı. Bunun yerine, önlerine, ilk kez olarak, kararlı ve disiplinli bir kuvvet çıkmıştı. Türkler sayı ve silah bakımından kendilerinden çok zayıftı; ama buna karşılık, daha üstün bir komuta altında ve daha azimle savaşıyorlardı.</p>
<p>Bütün gün süren bir savaştan sonra Türkler başarılı bir karşı saldırıya kalktılar. Ertesi gün, bir tuzağa düşürüldüklerinden korkan Yunanlar, yenilgiyi kabul ederek, geldikleri gibi hızla Bursa yolundan geri kaçtılar.</p>
<p>Birinci İnönü Zaferi’nden sonra İsmet, Paşa oldu. Milliyetçiler, Birinci İnönü Savaşı’ndan hem yurtiçinde morali yükseltmek, hem de Rusları etkilemek için yararlanacaklardı. Düşmana karşı kazanılan bu ilk büyük zafer, Ankara’da coşkun bir sevinçle kutlandı. Meclis, orduya şükranlarını bildirdi.</p>
<h4><strong>7.17-Fikriye’nin Aşkı</strong></h4>
<p>Ardından Mustafa Kemal oturduğu yeri değiştirip Çankaya’ya geçti. Bu sıralarda Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Bey’in yeğeni Fikriye, kimseye kulak asmadan Anadolu’ya geçmişti. Tek başına önce vapurla İnebolu’ya oradan da arabayla Çankaya’ya geldi.</p>
<p>Fikriye Mustafa Kemal’e aşıktı. Onunla evlenmek istiyordu. Ama Mustafa Kemal, hayatını mesleğine, yurduna vermiş bir adamdı. Ayrıca Fikriye’yi biraz alaturka buluyordu. Evlenmeyi düşünmüyordu. Yine de Fikriye’nin gelişi ona, içine biraz da içtenlik ve tatlı bir sevgi karışan bir rahatlama imkânı kazandırdı.</p>
<p>Fikriye, esmer, zarif, anlayışlı, nazik tavırlı bir kadındı. Doğuştan akıllıydı. Çıtkırıldım bir kadın değildi. Yalnız ata binmekle kalmaz, silah kullanmasını da bilirdi. Mustafa Kemal’in düşüncelerini anlayıp cevaplandıracak kadar da eğitim görmüştü. Nasıl davranılacağını bilir, üstüne vazife olmayan şeye karışmazdı. Mustafa Kemal’in sofrasını zarif varlığıyla süsleyerek kendine düşeni yapardı. Arkadaşlarına sıkıntı vermez, onlarla aynı dili konuşurdu. Çok geçmeden hepsi, Fikriye’nin eve getirdiği aile havasını beğenmişlerdi. Ama ne yazık ki Fikriye’nin hikayesi mutlu bitmeyecekti.</p>
<h4><strong>7.18-Londra Konferansı ve II.İnönü Savaşı</strong></h4>
<p>Bu arada ufukta yeni bir Yunan saldırısı belirmişti. İtilaf Devletleri bundan önce bir barış toplantısı yaptılar. Yüksek Konsey, 1921 Şubat’ında Türk ve Yunan hükümetlerini, Londra’da bir konferansa çağırdı. Burada Sevr Antlaşması tekrar gözden geçirilecekti. Fakat İtilaf Devletleri ağır şartlar içeren antlaşmayı Ankara Hükümetine kabul ettiremedi.</p>
<p>Bunun üzerine Yunanlar 23 Mart’ta, Eskişehir ve Afyon istikametinde yeniden saldırıya geçtiler. Türkler yine asker ve teçhizat bakımından oldukça zayıftı. Londra görüşmeleri, Türklere, hiç olmazsa kuvvetlerini toparlamak, silahlarını artırmak ve Eskişehir’in savunmasını güçlendirmek için zaman kazandırmıştı. 9 gün süren savaşta Türk ordusunun kahramanca verdiği mücadele sayesinde Yunanlar ağır kayıplar verdiler. İsmet Paşa bir kez daha başarmış, Sevr Antlaşması Ankara Hükümetine silah zoruyla kabul ettirilememişti.</p>
<p>Yunanların mağlubiyeti Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa tarafından 1 Nisan 1921’de TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla iletildi. Şöyle diyordu:</p>
<p>“Düşman, binlerce ölüsüyle doldurduğu savaş meydanını silahlarımıza bırakmıştır.”</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa cevaben şunları yazdı:</p>
<p>“Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz. İstila altındaki bedbaht topraklarımızla beraber bütün vatan, bugün en uzak köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istila hırsı, azim ve hâkimiyetinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.”</p>
<p>Evet, bu zafer, nihai bir zafer olmaktan uzaktı. Ama Mustafa Kemal’in söylediği gibi, “milletin makûs talihinde” bir dönüm noktası olmuştu. Milliyetçiler, sayı ve silah bakımından zayıf olsalarda Yunanlara karşı taktik ve stratejide üstünlüklerini göstermişlerdi. Türklerin eski asker ruhu yeniden canlanmıştı.</p>
<h4><strong>7.19-Eskişehir’in Düşüşü</strong></h4>
<p>İtilaf Devletleri, Londra Konferansı’nın ve İnönü muharebelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Türk-Yunan uzlaşmazlığında tarafsızlıklarını ilan ettiler. Ancak bütün bunlar Kral Konstantinos üzerinde bir etki yapmadı. 1921 Haziranı başlarında kendi kendisini Yunan orduları başkomutanlığına atadı. 10 Temmuz’da yeni bir saldırı başladı.</p>
<p>Yunan ordusunun hala silah, hava gücü ve donanım bakımından hafif bir üstünlüğü vardı. İlk hedef yine tren yoluydu. Yalnız bu kez asıl saldırı kuzeyden değil, güneyden geliyor ve Eskişehir yerine Kütahya ve Afyonkarahisar’a yönelmiş bulunuyordu.</p>
<p>Saldırı başarılı oldu. Yunanlar Afyon’u aldıktan sonra tren yolu boyunca kuzeye ilerleyerek ikinci kolla birleştiler ve Kütahya’yı da ele geçirdiler. Eskişehir ve Ankara ile olan ulaşım yolları böylece çember içine alınma durumuna düştü.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Ne olursa olsun, bu ülkede kalacağız. Vatanımızın her zerresini savunacağız. En uzak sınırlarına kadar, çarpışarak, toprağımızın altında can vereceğiz,” diyordu.</p>
<p>Bu sefer farklı bir taktik uygulayacaktı. Kafasında bütün faktörleri birleştirince, Yunan saldırısına karşı koymanın, yerinde bir hareket olmayacağına karar verdi. Zamana ihtiyacı vardı. Zaman kazanabilmek için toprak kaybetmek gerekiyordu. Ayrıca düşman ordusunun ikmal hattını uzatıp onları vatanın kalbinde boğmak istiyordu.</p>
<p>Gerçekten de Türk ordusu çabucak gözden kayboldu. Yaylanın uzun ve yorucu yollarında Ankara’ya, yurdun can evine doğru çekildiler. Ankara’nın seksen kilometre kadar önüne, Sakarya Nehri dirseğine gelmişlerdi. Burası, Mustafa Kemal’in durmaya karar verdiği yerdi.</p>
<h4><strong>7.20-Mustafa Kemal’in Başkomutan Oluşu</strong></h4>
<p>Fakat bütün bunları neden yaptığını Türk halkına anlatması gerekiyordu. Mustafa Kemal’in beklediği “manevi sarsıntı” şimdi olanca gücüyle üzerine çökmüştü. Meclis, bu felaket karşısında dehşete kapılmıştı. Mebuslar Mustafa Kemal’in başkomutanlığı kendi üzerine almasını istiyorlardı. Bazıları ordunun uğradığı yenilginin bir daha telafi edilemeyeceğini ve milliyetçi ülkünün büsbütün çöktüğünü düşündü. Bunun sorumluluğunu Mustafa Kemal’in sırtına yüklemek istiyorlardı. Daha dürüst ve daha az kötümser olanlarsa Kemal’in hâlâ durumu düzeltebileceğine inanıyorlardı.</p>
<p>Hayatın garip bir cilvesi olarak, bu buhran sırasında Mustafa Kemal, ilk kez neredeyse bütün Meclis’in desteğini elde etti. “Başkomutanlığı kabul edeceğim,” dedi. “Ancak Meclis’in bütün yetkilerinin bana verilmesi şartıyla,” diye devam etti. Orduyu, savaşın bundan sonraki dönemi için ancak bu şekilde hızlı bir şekilde hazırlayabilirdi. Fakat milli egemenlik ilkesine beslediği saygıdan dolayı, bu yetkilerin üç aylık bir süre ile sınırlandırılmasını istiyordu.</p>
<p>Kendisine karşı olan küçük bir grup bu kadar geniş yetki almasına itiraz etti. Bazıları da başkomutanlık unvanı Meclis’e ait olduğu için kendisine verilemeyeceğini ileri sürdü. Mustafa Kemal, olağanüstü koşulların olağanüstü hareket ve kararları gerektirdiğinde ısrar etti. Çabuk ve enerjik şekilde davranabilmesi şarttı. Kabinenin ya da Meclis’in onayını bekleyerek vakit kaybetmesi doğru olmazdı. Emirlerinin kayıtsız şartsız yerine getirilmesi, bunun için de bütün yetkileri elinde tutması gerekiyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal Meclis’i ikna etti. Böylece Başkumandanlık Kanunu 5 Ağustos 1921’de kabul edildi. Kemal üç aylık bir süre için askeri diktatör oluyordu. Artık her emri kanun hükmündeydi.</p>
<h4><strong>7.21-Sakarya Savaşına Hazırlık</strong></h4>
<p>Yetkilerini derhal kullanarak Türk milletinin “Topyekun Savaşı”nı başlattı. Orduya donanım sağlamak üzere bazı ihtiyaç maddelerine el koydu. Parası sonradan ödenmek koşuluyla kumaş, deri, yiyecek, akaryakıt ve çeşitli eşya stoklarının yüzde kırkının orduya verilmesini emretti. Halka, orduda kullanılabilecek bütün silah ve donanımı teslim etmesini bildirdi. Öküz ve at arabalarının yüzde onunu, binek ve taşıt hayvanlarının yüzde yirmisini aldı.</p>
<p>Başkomutan kadınların bile bu savaşta yer almasını istedi. Kadınların seferber edilmesi milli duygunun geliştirilmesinde büyük bir rol oynamış; asker, sivil herkesin topyekûn gayret göstermesi ihtiyacını iyice belirtmişti.</p>
<p>Sivas, Erzurum, Diyarbakır ve Trabzon gibi dağınık merkezlerden toplanan silahlar ve cephaneler, saman yığınlarının altına yüklenerek kağnılarla taşındı. Şalvarlı, köylü kadınları ta Sümerler zamanındaki gibi, gıcırtılı sesler çıkaran kağnılarını sürerek saatte ancak beş kilometre hızla, dağ tepe demeden yüzlerce kilometrelik yolları aşıyor, cepheye doğru ilerliyorlardı. Tekerleklerin kırılıp kağnının yolda kaldığı da oluyordu. Böyle durumlarda kadınlar, mühimmatı sırtında taşıyorlardı. Evlerinde kalanlar at, hayvan ve araçlara el konmuş olmasına bakmadan, çapaya devam ediyor, tohum ekiyor, ekin biçiyor, orduya yiyecek yetiştiriyorlardı.</p>
<p>Kilimlerden askerlere kaput, gaz tenekelerinden ilaç kutusu yapıldı. Çorak yaylada odun bulunmadığından, ahşap evler yıkıldı. Tahtaları lokomotiflerde yakıt olarak kullanıldı.</p>
<p>Saban demirlerinden kılıç yapılıyordu. Ankara’daki demiryolları atölyesi süngü ve hançer fabrikası haline sokulmuştu. Bir tek bozuk silah kalmaması için her yerde tamir atölyeleri kurulmuştu. Refet Paşa yurdun en ücra köşelerinden bile orduya asker topluyordu. Halk, minarelerden askere yazılmaya çağrılıyordu. Orduya katılmak isteyenler çoğu kez haydutlarla dolu yerlerden geçerek, yüzlerce kilometre yaya yürümek zorundaydılar. Geldikleri zaman da kendilerine verilecek silah bulunmadığı olurdu.</p>
<p>Tabii herkes bu kadar fedakâr ve yürekli değildi. Askerden kaçanlar yakalanıp şiddetli cezalara çarptırıldı. Varlıklı eşraf ve tüccarlar, yanlarına ailelerini ve servetlerini alarak Kayseri’ye göç ettiler. Bazı şehirler, asker kaçaklarıyla, boş gezenlerle dolmuştu.</p>
<p>Bütün bunların ardından Mustafa Kemal, yeni Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile birlikte cepheye hareket etti. Karargâhını Ankara’nın seksen kilometre kadar güneybatısında, demiryolu üzerindeki Polatlı’da kurmuştu. Atıyla, çevreye hâkim bir tepeye çıktı. Burada kaza geçirdi. Atı, kibrit alevinden ürkerek geri tepince, Mustafa Kemal şiddetle yere düşmüştü. Kaburga kemiklerinden biri kırılmıştı; bir an için, ciğerlerini sıkıştırarak, nefes almasına ve konuşmasına engel oldu. Yanındaki doktor, kendisini ciddi şekilde uyardı: “Devam ederseniz hayatınız tehlikeye girer.” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal, tedavi için Ankara’ya döndü fakat yirmi dört saat sonra yine cephedeydi. Yarası ona acı veriyor, güçlükle yürüyebiliyordu. Kurtuluş Savaşı’nın en kritik anında olacak iş değildi ama Mustafa Kemal’in dinlenmeye hiç niyeti yoktu. Çok yakında Türk milletinin akıbeti belli olacaktı.</p>
<h4><strong>7.22-Sakarya Meydan Muharebesi</strong></h4>
<p>Sonunda Türk tarihini değiştirecek savaş gelip çatmıştı. Yunanlar, 13 Ağustos 1921’de yeniden saldırıya geçtiler. Kral Konstantinos, savaş hedefini, “Ankara’ya!” diye ilan etti ve İngiliz irtibat subaylarını daha şimdiden, Ankara’da vereceği zafer yemeğine çağırdı.</p>
<p>Böylece Yunan orduları on gün süreyle, karşılarında bir tek düşman görmeden, alışık oldukları deniz kıyılarından gittikçe uzaklaştılar. Havanın sıcaklığı çok kötüydü. Beraberlerinde içme suyu taşımak için tanker getirmediklerinden, fena halde susuzluk çekiyorlardı. Modern kamyonları, arızalı yollarda parçalanıyor, eşyalarını öküz arabalarıyla, develerle ve sırt çantalarıyla taşımak zorunda kalıyorlardı. Çoğu kez, kızarmış mısırdan başka yiyecek bulamıyorlardı. Çıplak ve yaban arazide, Sakarya Nehri’ne doğru ilerlerken askerlerin nefesi tozdan tıkanıyor, çoğu da yaylanın amansız sıtmasına tutulup saf dışı kalıyordu. Mustafa Kemal’in hesapları işe yaramıştı.</p>
<p>Türk ordusu, Yunanları Sakarya Nehri’nin doğusunda bekliyordu. Türklerin savunma durumu genel olarak iyi sayılırdı: Geriye demiryoluyla bağlı olmak gibi bir üstünlükleri vardı.</p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emri altındaki cephe aşağı yukarı 100 km uzunlukta ve 25 km derinlikteydi. Arazinin önemli noktalarına yerleşerek Sakarya Nehri’ni bir engel hâlinde önüne aldı. Savunmayı esnek olarak idare etme kararını almıştı.</p>
<p>Bu savaşa kadar savunmalar; orduların bir hat üzerinde yerleştirilmesi, bu hatta başarılı olunamazsa hep birlikte geride başka bir hatta çeki­lme biçiminde cereyan ediyordu. Ancak Mustafa Kemal Paşa burada farklı bir taktik uygulayacaktı. 26 Ağustos 1921’de savaş kitaplarına girecek o meşhur emrini verdi:</p>
<p>“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Memleketin her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.”</p>
<p>Böylece çekilmek zorunda kalan birliklerin tutunabildikleri ilk yerde savunmaya devam etmeleri, diğerlerinin ise bulundukları mevzileri bırakmamaları sağlandı. Gerçekten de bu safhada verilen mücadele olağanüstüydü. Açılan her gediği kapatmak için 70 km’yi bulan zorlu yürüyüşlerle birlik kaydırmaları yapılıyordu. Her gelen asker, ertesi sabah çelikten bir kale hâlinde düşman karşısına çıkıyor, vuruşup şehit oluyor fakat vatanın savunulmasına devam ediliyordu.</p>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi, tam, yirmi iki gün, yirmi iki gece sürdü. Bu dünyanın en uzun meydan muharebesiydi. Mustafa Kemal’in deyimiyle “Melhame-i Kübra”ydı. Çok büyük ve kanlı savaş.</p>
<p>Mustafa Kemal, elindeki kuvvetlerin durumunu, her birliğin gücünü, arazi üzerinde almış olduğu yeri, başındaki komutanın ne kıratta bir adam olduğunu en ince ayrıntılarına kadar ezbere bilirdi. Her akşam, savaş raporlarını okurken, yapılmış en ufak bir yanlış bile gözünden kaçmazdı.</p>
<p>Ayrıca düşmanın kuvvetini de kendi birlikleri kadar yakından inceliyordu. Karşısındaki Yunan General Papulas’ın zihninden geçenleri çok iyi biliyordu. Nihayetinde aynı askeri dersleri almışlardı. Ama Mustafa Kemal farklı bir taktik uyguluyordu.</p>
<p>Papulas’ın asabı bozulmaya başlamıştı. Değişik bir oyun oynandığının farkındaydı fakat bunun ne olduğunu anlayamadı. Başarılı hücumlar yaptığı halde bir türlü istediği neticeyi elde edemedi. Mustafa Kemal’in satıh müdafaası taktiği yüzünden Türk ordusunun zannettiğinden daha güçlü olduğunu sandı. Israr etseydi kazanabilirdi. Ama Mustafa Kemal’in dediği gibi Papulas savaşı kafasında kaybetmişti.</p>
<p>Savaşın çok önemli bir anında alınan bir istihbarat raporunda, Mustafa Kemal’e savaşın kaybedildiğine dair bir rapor geldi. Hemen, “Bana Yunan birliklerinin hareketlerine dair geçen haftaki raporları getirin,” diye emir verdi. Bu raporları bir daha gözden geçirdikten sonra, “Bizim istihbarat yanılıyor,” dedi. “Yenilen biz değiliz, düşmandır.”</p>
<p>Yunanlar, Türk kuvvetlerini bütün imkânlarıyla zorlamalarına rağmen kuşatıp imha edemediler. Güçleri tükenmişti. Çok büyük kayıplar verdiler. 10 Eylül’de Türk tarafından başlatılan genel karşı taarruzla son darbe vuruldu. 13 Eylül günü Yunanların Sakarya Nehri’nin batısına atılmasıyla savaş sona erdi. Çekilen Yunan ordusu için takip harekâtı başladı. Ancak askerlerin bitkinliği ve teçhizat yetersizliği nedeniyle durduruldu. Yunanlar ardında sağlam hiçbir şey bırakmamak için demir yollarını ve köprüleri havaya uçurdular. Köyleri yaktılar. Evlere taciz ve tecavüzde bulundular.</p>
<p>Sakarya Savaşı kazanılmıştı. Bu savaşın askerî sonuçları bakımından Türk tarafına çok önemli katkıları oldu. Sakarya Zaferi’yle üstünlük Türk ordusuna geçti. Moraller yükselmişti. Yunanların morali ise alt üst oldu. Afyonkarahisar-Eskişehir hattına kadar olan vatan toprakları Yunanlardan temizlendi.</p>
<p>Mustafa Kemal, savaştan sonra sivil elbiselerini giydi, dökülen otomobiline binerek Ankara’ya döndü. Meclis’e girerken alkışlarla karşılandı. Sonra bir harita önünde mebuslara, savaşı ve bundan alınması gereken dersleri anlattı. Mutluluğu yüzünden okunuyordu. Arkadaşlarına “Galiba en iyi yapabildiğim iş, şu askerlik,” dedi.</p>
<p>Sakarya Zaferi’nden sonra vefa duygusuyla dolan Türk milleti, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya TBMM aracılığıyla 19 Eylül 1921 tarihinde Gazi unvanı ve Mareşal rütbesi verdi.</p>
<p>Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal’e Sakarya Savaşı’nı resmeden bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda, yağız bir savaş atına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik beklerken, birdenbire Mustafa Kemal’in, “Bu tabloyu kimseye göstermeyin,” demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı: “Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri bir kemikten ibaretti, bizim de onlardan geri kalır yanımız yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya Savaşı’nın değerini küçültmüş oluyorsunuz dostum.”</p>
<h4><strong>7.23-Ankara ve Kars Antlaşmaları</strong></h4>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi’nin askerî sonuçları yanında siyasi sonuçları da Türk milleti için çok önemli kazanımlar sağladı. Mustafa Kemal’in yurtdışındaki durumu güçlendi. Sakarya Zaferi’nden bir ay sonra, 13 Ekim 1921 günü Ankara Hükûmeti ile Güney Kafkas Cumhuriyetleri arasında Kars Antlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla Türkiye’nin doğu sınırları tam bir güvenlik altına alındı.</p>
<p>Fransa, Sakarya Zaferi’nden sonra bekle-gör tutumunu bıraktı. Ayrıca Yunanların Anadolu’da yayılma ihtimalleri de işlerine gelmiyordu. İtilaf Devletleri’nden koparak TBMM Hükûmeti ile 20 Ekim 1921’de Ankara Anlaşması’nı imzaladılar. Bu anlaşmayla Fransa tarafından Hatay-İskenderun dışındaki güney sınırımız tanındı. Ayrıca Fransızlar bölgedeki silah stokunu da Türklere devrettiler. Güney Cephesi güvenlik altına alındığından oradaki Türk birlikleri de Batı Cephesi’ne kaydırıldı. Batı Anadolu’daki Yunan egemenliğini hiçbir zaman kabullenemeyen İtalyanlar ise Sakarya Zaferi’nden sonra 1921 yılı sonuna kadar işgal ettikleri yerleri boşalttılar.</p>
<p>Sakarya Zaferi, İngiltere’yi de TBMM Hükûmeti’ni tanımaya zorladı ve 23 Ekim 1921’de “Tutsakların Serbest Bırakılması Anlaşması” yapıldı. Tutsaklar karşılıklı olarak bırakıldı.</p>
<p>Ayrıca 2 Ocak 1922’de Türkiye ile Ukrayna arasında bir dostluk antlaşması imzalandı, bu antlaşma ile Ukrayna’nın yanı sıra Türkiye ile Sovyet Rusya arasında yakın dostluk ve temas sağlanmış oldu.</p>
<h4><strong>7.24-Yeni Yunan Politikası</strong></h4>
<p>Sakarya Zaferi, İtilaf Devletleri’nin Yunanlara olan güvenini azaltmıştı. Ayrıca yeni sınırlar Sevr Antlaşması’nın geçerliliğini yitirmesine sebep olmuştu.</p>
<p>Türk ordusunun Sakarya Meydan Muharebesi’ni kazanması, Yunan dış politikalarında da köklü değişikliklere sebep oldu. Sakarya’dan sonra, Yunanların “Ankara’nın alınması” ve “Büyük Bizans’ın kurulması” gibi düşleri Sakarya’nın sularına gömülmüştü. Hatta, Batı Anadolu’daki isteklerini bile bir kenara bırakıp yerli Rumların kuracağı bağımsız bir “İyonya Devleti” görüşüne ağırlık vermeye başladılar.</p>
<p>Milli Mücadelenin en önemli askeri olaylarından biri olan Sakarya Zaferi ile, 1683 Viyana kuşatmasından beri devam eden Türk çekilişi durdurulmuştu. Bundan sonra Türk ilerleyişi başlayacaktı.</p>
<h4><strong>7.25-Doğu’nun Yardımı</strong></h4>
<p>Milli hareketlerin yeni yeni uyanmaya başladığı Doğu dünyası, milliyetçi Türkiye’yi bir örnek ve önder gibi görmeye başlamıştı. Türkiye, Batı emperyalizmine başkaldırmış ve onun boyunduruğunu silkip atmak için savaşa girişmiş ilk Doğulu ülkeydi. Mustafa Kemal’in adı Asya’da hızla yayılıyordu. Güttüğü savaşın haberleri Suriye’ye, Mısır’a, İran’a, Hindistan’a, hatta Çin’e kadar yayıldı. Bu, hiç kuşkusuz ötekilerin de izlemeleri gereken, Milliyetçi Doğu Devrimi’nin ilk örneğiydi.</p>
<p>Mustafa Kemal, Asya milletlerinin şefi olmayı aklından bile geçirmiyordu. Fakat Doğu’nun maddi ve manevi yardımına ihtiyacı olduğu da açıktı. Bunun için Doğu’nun akılcı ve bilinçli unsurlarını kendine bağlamaktan geri durmadı. Dengeyi sağlamak için gerekirse sağa, gerekirse sola dümen kırmayı, kendini akıntıya kaptırmadan istediğini elde etmeyi büyük bir kolaylıkla başarıyordu. Verdiği açık demeçlerde Anadolu’yu “Doğu’ya doğru yöneltilecek her çeşit saldırıya karşı dikilmiş bir kale” gibi gösteriyordu. Bu savaş, yalnız Türkiye’nin savaşı değildi. Türkiye, Doğu’nun davasını savunuyordu.</p>
<p>Bu taktikler işe yaradı. Türkiye para bakımından en büyük yardımı, Türkiye’ye biricik bağımsız Müslüman devlet gibi bakan Hindistan’dan gördü. 125.000 İngiliz sterlinine varan Hint yardımının bir kısmı, ordu giderleri için kullanıldı. Fakat büyük bir kısmı, ileride yeni bir meclis binası yapılmasına ve ilk milli bankanın kurulmasına harcanmak üzere saklandı. Ayrıca Rusya’dan da yardım gelmeye devam ediyordu.</p>
<p>Gazi, böylece güçlü bir duruma ulaşmıştı. Artık müttefikleri, silahları, resmen tanınmış bir hükümeti ve günden güne güçlenen bir ordusu vardı. Fakat harekâta girişmek için acele etmiyordu. Zaman onun yararına işlemekteydi. Ordular kendi vatan toprağını savunuyordu. Moralleri yüksekti. Pek hevesli olmadıkları çılgınca bir maceraya atılmış olan Yunan askerleri ise yabancı bir topraktaydı. Moralleri, yavaş yavaş çöküyordu. Mustafa Kemal onlara karşı, kendi kuvvetleri iyice hazır olduğu ve zaferi kazanacağına inandığı gün saldırıya geçecekti.</p>
<p>Bunun için bazen haber vermeksizin denetlemeler yapıyordu. Büyük Taarruz için düzenli orduya asker toplanıyordu. O dönemde askerden kaçmak isteyenlerin en büyük sığınağı din eğitimi veren medreselerdi.</p>
<p>Bir gün Konya’dayken bir medreseyi ziyarete gitti. 17-18 yaşında mollalarla doluydu. Cübbeli sarıklı hocalarla beraber avluya dizildiler. Kıdemli sarıklılardan biri Mustafa Kemal’e yaklaştı. Bir sürü övgüden sonra medrese talebelerinin askere alınmamasını istirham etti. Mustafa Kemal sinirlendi:</p>
<p>“Memleket harp ediyor, istiklal ve mevcudiyetini kurtarmaya çalışıyor, siz burada Arap lisanıyla vakit geçiriyorsunuz. Sizin için bu medreseler, Yunan’ı mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı kıymetlidir? Millet kan içinde yüzerken, milletin çocukları cephelerde yurt için canını feda ederken, siz burada sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!” diye bağırdı.</p>
<p>Sonra çıktı gitti.</p>
<p>O dönem, memlekette beş bin civarında medrese vardı. Kullanılmayan “kolordu” büyüklüğündeydi. Mustafa Kemal otomobille uzaklaşırken yatışmamıştı. “Buna son vereceğiz,” diyordu. “Buna mutlaka son vereceğiz.”</p>
<h4><strong>7.26-Büyük Taarruza Hazırlık</strong></h4>
<p>20 Temmuz 1922’de Gazi’nin başkomutanlık yetkileri, TBMM tarafından süresiz olarak uzatıldı. Ufukta yeni bir savaş vardı. Büyük Türk taarruzu daha fazla geciktirilemezdi artık. Yunanların umutsuzca giriştikleri son bir oyun bunu daha da çabuklaştırmaya yaradı. Ankara’yı ele geçirme planları boşa çıkmış olan Konstantinos ile Gounaris, şimdi gözlerini İstanbul’a dikmişlerdi. Anadolu’dan aceleyle iki tümen çekerek Marmara’nın öbür kıyısına, Trakya’ya geçirdiler.</p>
<p>Mustafa Kemal, Yunanların Trakya’ya asker geçirdiklerini duyar duymaz, saldırıya geçeceği zamanı kararlaştırdı. Çünkü böylece Anadolu’daki Türk ve Yunan kuvvetleri denk duruma gelmiş oluyorlardı. Saldırının tam sırasıydı. Batı Cephesi’ne, genel karargâhına gitti. Ordunun ağustos ortalarında saldırı için hazır olmasını emretti.</p>
<p>Güvenliğe önem veren modern kafalı bir subay olarak, Mustafa Kemal, saldırı tarihinin gizli tutulması gerektiğini çok iyi biliyordu. Çünkü stratejik planının başarısı, her şeyden önce bir sürprize dayanmaktaydı. Her yerde türlü kimliklere bürünmüş İngiliz ajanları vardı. Bu yüzden Gazi’nin cepheye gittiği çok az kimseye söylenmiş, onlara da sanki hâlâ Ankara’daymış gibi davranmaları bildirilmişti.</p>
<p>Ali Fuat Paşa mebuslara daha o gece birlikte yemek yediklerini söyledi. Yabancı ajanlar arasında, sürekli olarak, ordunun henüz saldırıya hazır olmadığı söylentisi yayılıyordu. Çankaya’daki nöbetçilere, içeriye kimseyi sokmamaları için talimat verildi: Hesapta Gazi’nin işi vardı. Gazeteler, onun ertesi gün Çankaya’da bir çay partisi vereceğini yazıyorlardı; oysa Mustafa Kemal cepheye, karargâhına gitmişti bile.</p>
<h4><strong>7.27-Büyük Taarruz</strong></h4>
<p>İki ordu birbirine hemen hemen denk güçteydi. Silah bakımından Yunanların, süvari bakımından da Türklerin hafif bir üstünlüğü vardı. Saldırının temelini önce stratejik, sonra taktik sürpriz oluşturuyordu. Yunanlar saldırıyı Türklerin geniş çapta yığınak yaptıkları kuzeyden, Eskişehir’den bekliyorlardı. Bu bölgede Türklerin yoğun faaliyeti vardı. Mustafa Kemal onların böyle sanmalarını sağladı. Aslında güneyde, İzmir demiryoluna hâkim durumdaki Afyon’a saldırmayı tasarlamıştı.</p>
<p>Kıtalar gece yol alıyor, gündüzleri köylerde ve ağaç altlarında dinleniyorlardı. Böylece keşif uçuşu yapan düşman uçakları onları göremiyordu. Bir yerde yol yapılacağı vakit, düşmanı aldatmak için, gereksiz olan yerlerde de aynı şekilde yol yapılıyordu. Sürpriz hazırdı.</p>
<p>Mustafa Kemal önce düşmanı şaşırtmak için, kuzeyde Bursa istikametinde bir oyalama hücumu emretti, güneyde de Menderes vadisinde Aydın istikametinde bir süvari harekâtı yaptırdı. 25 Ağustos akşamı Anadolu ile dış dünya arasında bütün haberleşmelerin kesilmesini emretti. Birlikler, yamaçlardaki mevzilerini almak için gündüzleri keşif uçaklarından gizlenerek, geceleri de düşmanın birkaç yüz metre yakınından geçerek yol almışlardı. 26 Ağustos günü Mustafa Kemal emri verdi:</p>
<p>“Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir! İleri!”</p>
<p>O dönemde Ege Denizi de Akdeniz olarak anılıyordu. On iki yıldan beri savunma durumunda kalmaya zorlanmış bir milletin, ilk büyük saldırısı, az sonra başlayacaktı.</p>
<h4><strong>7.28-Başkomutanlık Meydan Muharebesi</strong></h4>
<p>Büyük Taarruz başladı. Savaş kanlı oldu ve kısa sürdü. Sabah saat dokuz buçuktu ve iki tanesi dışında, bütün hedefler Türklerin eline geçmişti. Sürpriz tam olmuştu. Yunanlar, geceleyin gizlenerek karşı yamaçlardan kendilerine doğru tırmanmış olan bu kuvvetlerin varlığını akıllarından bile geçirmemişlerdi. Keşif uçakları sadece üç tümen görüldüğünü bildirmişti. Bu tümenler de kolayca tutulabilirdi. Bunun yerine, bu noktada kendilerinden sayıca üç kat üstün bir kuvvet onları silip süpürmüştü.</p>
<p>30 Ağustos sabahı Dumlupınar dolaylarında geri çekilmeye çalışan Yunan ordusu, etrafı çalılık tepelerle çevrili, yumurta biçiminde bir çukura sıkıştırılmıştı. Bu sırada 2.Ordu, 1.Ordu ile birleşmek için ilerliyordu. Yunanların batısında, hiçbir kuvvetin aşamayacağı koca Murat Dağı vardı. 1.Ordu ise, çevrelerindeki düğümü daha da sıkıştırmak için güneyden ve doğudan onlara yaklaşıyordu. Yunanlar, dar Kızılcadere Vadisi’nden batıya doğru giden tek bir yol dışında, her yandan çevrilmiş durumdaydılar.</p>
<p>O gün, ilk saldırıdan dört gün sonra, Yunan ordularının yarı mevcudu yok edilmiş ya da esir alınmıştı. Savaş malzemelerinin tümünü kaybettiler. Yunan ordusunun öteki yarısı, arkasındakilerle arayı açmış, denize doğru kaçıyordu. Ancak kaçarken köyleri, ekinleri ateşe veren, demiryolunu tahrip eden, erkek, kadın, çocuk herkesi kesip öldüren ve kadınların ırzına geçen bu sürüye ordu denemezdi artık. İsmet Paşa’nın “Başkumandanlık Muharebesi” diye adlandırdığı zafer böyle elde edilmişti. 30 Ağustos bundan sonra Türklerin zafer bayramı olarak anılacaktı.</p>
<h4><strong>7.29-Yunan Esirlerine Yapılan Muamele</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal’in çadırı, savaş alanına yakın, harap olmuş bir köyde, bir ahırın damına kurulmuştu. Çevresine toplanan köylü kadınlar ona bakıyor, kendisinden Yunanlardan çektiklerinin öcünü almasını istiyorlardı. Gazi’nin neşesi kaçmış, yerini kara düşünceler kaplamıştı. Onların yaptığı kötülükleri o da yapmalı mıydı? Sessizce inerek yolun kenarında bir sandalyeye oturdu; üstleri başları paramparça, kan toz içinde gelen Yunan esirlerine bakmaya başladı. Sonra yerde bir Yunan bayrağı gördü. Kaldırılmasını ve bir Yunan tüfeğine sarılmasını emretti.</p>
<p>Önüne getirilen esirler arasında, Selanik’ten tanıdığı bir subay da vardı. Esir Yunan subayı, Mustafa Kemal’in omzunda bir işaret göremeyince, rütbesini sordu. Acaba şimdi ne olmuştu, binbaşı mı, albay mı, yoksa paşa mı? Mustafa Kemal, mareşal ve başkomutan olduğunu söyledi. Yunan subay, Türkçe olarak:</p>
<p>“Bir başkomutanın cepheye bu kadar yakın yerde olması görülmüş şey değil,” dedi.</p>
<p>Esir düşenlerin arasında Generaller de vardı. General Trikupis karargâha getirildiğinde Mustafa Kemal yenilen pehlivanın elini sıkan galip bir pehlivan gibi Trikupis’in elini yakaladı. Sıradan bir el sıkışma süresinden uzun tuttu:</p>
<p>“Oturun general, yorulmuş olacaksınız.” dedi.</p>
<p>Ardından sigara tabakasını uzattı, kahve ısmarladı. Trikupis, ona şaşkınlıkla:</p>
<p>“Sizin bu kadar genç olduğunuzu bilmiyordum general,” dedi.</p>
<p>Masaya oturdular. Mustafa Kemal çelik bakışlarını Trikupis’e dikmişti. Saldırının nasıl gelişeceğini neden önceden görememiş olduğunu sordu. Trikupis, gafil avlandığını itiraf etti. Başkomutan Mustafa Kemal’in savaşı cephe hattından yönetmesine o da şaşırmıştı. Ona, kendisinin ne gibi güçlüklerle karşılaştığını anlatmaya başladı. Kendi başkomutanının cephede olmadığını, durumu iyice bilmediğini söyledi. Emrindeki subayların kendisini dinlemediklerinden yakındı. Ayrıca telefon hatlarını kesip taşıtları parçalamış olan Türk süvarileri yüzünden, Yunanların ulaşım sisteminin altüst olduğunu anlattı.</p>
<p>Mustafa Kemal kalktı. Trikupis’in elini içtenlikle sıktı:</p>
<p>“Bazen en ustası bile yenilir. Siz, bir asker olarak elinizden geleni yaptınız. Üzülmeyin general. Burada misafirimizsiniz.” dedi.</p>
<p>Trikupis daha sonra takas için kullanıldı. Atatürk vefat ettiğinde hâlâ hayattaydı ve Yunan basınına şöyle diyecekti:</p>
<p>“Asrımızın en büyük insanının önünde saygıyla eğiliyorum, kurduğu Türkiye’yi dünyanın başlıca barış odaklarından biri haline getirdi, yeri daima boş kalacaktır, daima aranacaktır”</p>
<p>1959 yılında ölene kadar, her 10 Kasım’da Selanik’teki Pembe Ev’e gitti, Atatürk’ün fotoğrafı önünde saygı duruşunda bulundu.</p>
<p>İşte Mustafa Kemal böyle bir komutandı. Düşmanının bile büyük saygısını kazanabilen bir komutan…</p>
<p>Kesin Türk zaferinden sonra halk, sokaklara döküldü. Türk milleti ordu ve Gazi şerefine gösteriler yapmaya, havaya sevinçle silahlar atmaya başladı. Askerler Ege’ye kadar ilerlediler. 9 Eylül’de İzmir’deki düşman Ege Denizi’ne döküldü ve 11 Eylül’de Bursa da kurtarıldı. Artık Meclis kürsüsünü örten siyah örtü kaldırılabilirdi.</p>
<p>Mustafa Kemal İzmir’e vardığında karargâhını Karşıyaka’ya, bu iş için seçilmiş bir köşke taşıdı. Oturacağı köşke girerken birdenbire durdu. Yere bir Yunan bayrağı serilmişti. “Bu nedir?” diye sordu. Kral Konstantinos’un da Türk bayrağını çiğnediğini söylediler. Gazi, “Hata etmiş” dedi. “Bayrak bir milletin onurudur, ne olursa olsun yere serilemez. Kaldırınız!”</p>
<p>Şehirdeki Rumlar, kendilerini koruyacak Yunan birlikleri kaçıp gittiği için, korku içindeydiler. Üç yıl önce, Yunanların İzmir’i işgal ederken Türklere reva gördükleri muamelenin şimdi kendilerine yapılmasından çekiniyorlardı. Bunun için, Mustafa Kemal, ilk iş olarak, bir bildiri yayımladı ve Rum halkına kötü davranacak askerlerin ölüm cezasına çarptırılacağını ilan etti.</p>
<h2><strong>8-Savaş Sonrası Cumhuriyet’e Doğru</strong></h2>
<h4><strong>8.1-Gazi’nin Latife Hanım’la Tanışması</strong></h4>
<p>Gazi’nin İzmir’e gelişinden biraz sonra karargâha genç bir kadın gelmiş ve kendisini görmek istemişti. Bu bir köylü kadını değil, iyi yetişmiş özgüvenli bir hanımdı. Yüzü peçesizdi, sade, ama zevkli bir biçimde giyinmişti. Ufak tefek, kısa boylu, fakat sağlam yapılıydı. Büyük kara gözleri, zeki bakışları vardı.</p>
<p>Rahat davranışı, sözünü sakınmadan konuşması, insanın yüzüne dosdoğru bakması, Mustafa Kemal’in ilgisini uyandırdı. Adı Latife’ydi. Ticaret ve gemicilikle uğraşan, ithalat-ihracat yapan İzmirli bir zenginin, Uşakizade Muammer Bey’in kızıydı. Avrupa’da hukuk okumuştu. Fransızcayı bir Fransız gibi konuşuyordu. Annesi babası Fransa’daydı. Fakat o Mustafa Kemal’in yolunda çalışmaya kararlıydı. Onu kendine kahraman olarak seçmiş ve kurtuluş ordusuyla İzmir’e girdiğinden beri aramaya koyulmuştu.</p>
<p>Mustafa Kemal’i maiyetindekilerle birlikte gelip İzmir’deki evlerinde kalmaya çağırdı. Bu ev şehrin dışında, gürültü patırtıdan uzaktı. Varlıklı Levantenlerin bakımlı bahçeler içinde yerleşmiş oldukları Göztepe’deydi. Büyük, rahat, hizmetçisi bol bir evdi. Latife Hanım, Mustafa Kemal’le memnuniyetle ilgilenebileceğini söyledi.</p>
<p>Gazi kabul etti. Burada sıcak bir yaz gecesi düzenlenen davette gazetecileri kendine özgü, düşündürücü ve esprili konuşmasıyla etkiledi. Latife Hanım, İsmet Paşa’yla, Rauf Bey’in de hoşuna gitmişti. İsmet Paşa da evli bir adamdı ve evliliğin herkes için, özellikle şimdi Mustafa Kemal için iyi bir şey olduğunu düşünüyordu. Aşırılıklarını yumuşatmak ve halka örnek bir evlilik göstermek için daha iyi bir fırsat olamazdı. Hem Türk, hem de Avrupa kültürüyle yetişmiş akıllı bir kadın olan Latife Hanım bu iş için biçilmiş kaftandı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in daha yapacağı çok iş vardı. İzmir’den Ankara’ya dönerken henüz evlilik fikrine ısınmış değildi. Bunu düşünmeyi sonraya bıraktı.</p>
<h4><strong>8.2-Mudanya Mütarekesi</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, İzmir’de durmak niyetinde değildi. Amacı Misak-ı Milli sınırlarından ne eksik, ne de fazla olarak İstanbul’u ve Edirne’yi almaktı. İzmir’de basına verdiği demeçlerde, bunları elde etmek için hemen görüşmelere başlamaya hazır olduğunu açıkça belirtti. Bir Amerikan gazetecisine, bir haftada İstanbul’da olabileceğini ve oradan da Trakya’yı işgale başlayacağını söyledi. Musul’u da istiyor, fakat Mezopotamya üzerinde bir hak iddiasında bulunmuyordu. Savaş için olduğu gibi, barış için de planları vardı; bu planlar, Boğazların güvenliği için gereken garantileri de kapsamaktaydı. Ancak, İtilaf Devletleri, bunları kabul etmek istemezlerse, Mustafa Kemal, Yunanları Avrupa’da da kovalamaya hazırdı.</p>
<p>İngiliz kabinesi Türkler’in Avrupa kıyısına geçmeleri durumunda, kuvvetle karşı koymaya karar verdiler. Türklerin Boğazları, İstanbul’u ve Trakya’yı ele geçirmeleri bunca savaştan sonra kendileri için utanç verici bir şey olurdu.</p>
<p>Olurdu olmasına fakat İngiltere ciddi bir bunalımla karşı karşıya kaldı. İngiliz halkı Türklerle yeni bir savaş istemiyordu. Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden bir temsilci Bursa, Mudanya’da bir konferansa çağırıldı.</p>
<p>Mustafa Kemal, Meclis adına İtilaf Devletleri’nin barış konferansı çağrısını kabul ettiğini bildirdi. Fakat, Meriç Nehri’ne kadar Trakya’nın derhal Türkiye’ye geri verilmesini istiyordu. Gazi, bu konferansta İsmet Paşa’yı delege olarak seçti.</p>
<p>Uzun tartışmalar ve bir türlü çözümlenemeyen detaylar yüzünden konferans 8 gün sürdü. En sonunda 11 Ekim 1922’de İtilaf Devletleri ile Ankara Hükümeti arasında Mudanya Mütarekesi imzalandı. Bu antlaşma hem kurtuluş savaşının bitişini hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuken sona ermesini sağladı.</p>
<h4><strong>8.3-Saltanatın Kaldırılması</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal bundan sonra yapmak istediklerini bir akşam Bursa’da yaptığı bir konuşmada açıkladı. Toplantıda kadınlar erkeklerden daha çoktu. Onlara:</p>
<p>“Siz bizim hesabımıza eğitim savaşını kazanın, memlekete bizden fazla hizmet etmiş olursunuz. Sizi bu savaşa çağırıyorum.” dedi.</p>
<p>Sonra herkese hitaben şunları söyledi:</p>
<p>“Şu andan başlayarak kadınlarımız ülkenin toplumsal yaşamına katılmayacak olurlarsa hiçbir zaman tam anlamıyla gelişemeyiz. Köhne geleneklere sımsıkı yapışıp durursanız, cüzzamlılar gibi yapayalnız kalırsınız. Kişiliğinizi koruyun; ama Batı’dan da, ileri bir millete gerekli olan şeyleri alın. Yaşayışınızı, bilime ve yeni düşüncelere uydurun. Siz bunu yapamazsanız, günün birinde onlar sizi yutar.”</p>
<p>Uzun bir alkış koptu. Kadınlar heyecandan ağlıyorlardı. Bu geleceğin ilk belirtisiydi. Fakat Mustafa Kemal asıl büyük savaşın şimdi başladığını biliyordu. Gerçekleştirmek istediği devrimler öyle kolay kolay başarılabilecek şeyler değildi.</p>
<p>Sultanın elinde bütün imparatorluktan sadece İstanbul kalmıştı. Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti’ni ve saltanat sorunlarının nasıl çözümleneceğini İzmir’deyken de, Ankara’ya döndükten sonra da arkadaşlarıyla uzun uzadıya görüşmüştü. Saltanatı kaldırmayı çok önceden tasarlamıştı. Meclis de onun bu niyetini sezmiş ve telaşlanmaya başlamıştı. Vahdettin indirilecekse bile yerine yeni bir meşruti padişah gelmeliydi.</p>
<p>Bu arada Yıldız Sarayı’nda büyük bir telaş vardı. Padişah, İzmir’in kurtuluşundan beri hangi tutumu takınacağına kesin olarak karar veremiyordu. Abdülhamid’in başına gelenler bir türlü aklından çıkmıyor; bir an İstanbul’dan ayrılmayı düşünüyor, arkasından milliyetçilere karşı bir af gösterisinde bulunmayı tasarlıyordu. Artık kendi emrindeki görevliler de çekilip gitmeye başladığı için, İngilizler’den koruyucularını artırmasını istemişti. Hâlâ bir şey oluverecek de tahtını kurtaracakmış gibi bir umuda yapışmış duruyordu.</p>
<p>İtilaf Devletleri, tam bu kritik anda yine uygunsuz bir iş yaptılar ve böylece Mustafa Kemal’e, harekete geçmek için beklediği fırsatı vermiş oldular. İkilik yaratmak umuduyla, daha önceki konferanslarda olduğu gibi yine Lozan Konferansı’na, hem Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni, hem de Babıâli Hükümeti’ni bir arada çağırdılar.</p>
<p>Mebuslar bunun üzerine fena halde öfkelendiler. İstanbul’un Lozan’a temsilci göndermesi vatana ihanet sayılırdı. Hariciye vekili olarak ilk kez söz alan İsmet Paşa, bu çifte çağrının Mudanya Antlaşması’na aykırı olduğunu ileri sürdü.</p>
<p>Saltanatın kaldırılması için psikolojik an gelmiş bulunuyordu. Gazi, hemen bir orta çözüm yolu seçti. Padişahlıkla halifelik birbirinden ayrılacaktı. Cismani iktidarı temsil eden birincisi kaldırılacak; ruhani iktidarı temsil eden ikincisi, bırakılacaktı. Halife’nin görevi yalnızca dini çerçevede olacak, hiçbir şekilde siyasetle uğraşmayacak ve bir şehzadeye devredilecekti. Böylece Gazi “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığını, yeni bir Türkiye Devleti’nin doğduğunu, anayasaya göre, egemenliğin millete ait bulunduğunu bildiren bir önerge hazırladı.”</p>
<p>Bu çözüm yolunun hem padişahı uzaklaştırmaya, hem de Meclis’teki dinci unsurları yatıştırmaya yeteceği umuluyordu. Ancak ciddi itirazlar geldi. Bağırıp çağırmalar aldı başını yürüdü. Tartışmaların sonu gelecek gibi değildi. Mustafa Kemal, Milli Egemenlik için verilmiş bunca mücadeleden sonra hala bir çeşit monarşi isteyenlerin olmasına fena içerledi. Önündeki sıranın üstüne çıktı. Yüksek sesle şunları söyledi:</p>
<p>“Türk milleti bu saldırganların hadlerini bildirerek, egemenlik ve sultanlığını başkaldırarak kendi eline, bilfiil almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan; millete sultanlığını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Mesele, zaten olup bitmiş bir gerçeği açığa vurmaktan ibarettir. Bu, behemehal olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, düşünceme göre, çok iyi olur. Aksi takdirde, gerçek yine usulü dairesinde, belirtilecektir. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”</p>
<p>Herkes donakalmıştı. Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi sessizliği bozdu:</p>
<p>“Affedersiniz efendim, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık,” dedi.</p>
<p>Ardından hızla kanun tasarısı hazırlandı. Böylece Osmanlı saltanatı 1 Kasım 1922’de kaldırılmış oldu. Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermişti.</p>
<h4><strong>8.4-Vahdettin’in Kaçışı</strong></h4>
<p>Bu olayların ardından Vahdettin İngiliz General, Harington’a giderek kendisini tehlikede gördüğünü ve İngilizlerden onu hemen alıp götürmelerini istedi. Harington buna göre bir plan kurdu.</p>
<p>Padişah, aldığı talimata uyarak, maiyetindekilere, o geceyi Merasim Köşkü’nde geçirmek istediğini söyledi. Bu köşk, bahçenin uzak bir ucunda, İngiliz barakalarının bulunduğu alana giren Malta Kapısı’nın yanı başındaydı. Bu istek, hiçbir kuşku uyandırmamıştı. Oğlu ve kendisiyle birlikte gidecek olanlar gelip köşkte padişaha katıldılar: Başmabeyincisi, mızıkacıbaşısı, doktoru, iki sadık kâtibi, bir uşak, bir berber, iki de haremağası; hepsi dokuz kişiydi. Vahdettin bütün gece, tabancalarla mücevherlerinin, kıymetli taşlarının ve daha başka değerli eşyalarının sandıklara yerleştirilmesini, başlarında durarak, bekledi. Eşyalar arasında, Sultan Selim’e ait som altından küçük bir masa da vardı.</p>
<p>Küçük grup sabahın altısında köşkten çıktı. Arabayla deniz motoruna oradan da İngiliz Malaya zırhlısına götürüldüler. Vahdettin Harington’a geride kalan beş karısını emanet etti ve arkadan gönderilmelerini istedi. Savaş gemisinin merdivenlerini tırmanmaya başladı. Malta’ya götürüldü.</p>
<p>Refet Paşa bundan sonra, aldığı talimat üzerine, sultanın amcazadesi Veliaht Abdülmecit Efendi’yi ziyaret ederek, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin koşullarına uygun olarak halifeliği kabul etmesini diledi. Abdülmecit elli dört yaşında, sağlıklı ve aydın bir adamdı. Liberal düşüncelerinden dolayı Abdülhamid tarafından politikadan uzak tutulduğu için, boş vakitlerinde kendini sanata vermiş, sarayın bahçelerini düzenleyip güzelleştirmiş, musikide ve resimde usta olmuştu. Çağdaş düşünceli bir adamdı. Milliyetçilere karşı da sempati göstermişti. Şimdi, kendisini, Meclis’in kararlarına uymakla yükümlü tutan bir belgeyi imzalayarak halife oluyordu.</p>
<h4><strong>8.5-I.Büyük Millet Meclisinin Kapanışı</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal bir yandan düşmanın amansız isteklerine kafa yorarken bir yandan da Meclis’teki saltanatın kaldırılışını kabul edemeyen gerici kafalarla uğraşıyordu. Artık ilk meclisi dağıtmanın zamanı gelmişti. Savaşı yönetmek için seçilmiş olan Birinci Büyük Millet Meclisi, görevini yerine getirmiş, gününü doldurmuştu. Barışı korumak ve Mustafa Kemal’in gerçekleştirmeyi tasarladığı reformları hızla yasallaştırmak için yeni bir meclis gerekiyordu: Eskisinden daha olgun, daha ağırbaşlı, sorumluluğunu daha iyi kavramış ve daha kolay yönetilebilir bir kuruluş.</p>
<p>Birinci Büyük Millet Meclisi 15 Nisan 1923’te son kez toplandı. Ardından Mustafa Kemal, basına, yeni bir parti kurmak niyetinde olduğunu açıkladı. Halk Partisi adındaki bu kuruluş, Meclis’teki grubunun yerine geçecekti. Gazi, parti programını kaleme almak için ülkenin ileri gelen aydınlarını çağırdı. Bundan sonra halkla daha yakından ilişki kuracaktı. Hem kendi görüşlerini halka anlatacak hem de onların görüşlerini öğrenecekti. Bu düşünceyle Batı Anadolu’da, özellikle son savaş bölgelerinde bir ay sürecek bir geziye çıktı.</p>
<p>Bu bir ay içerisinde halka 34 büyük söylev verdi. O güne kadar hiçbir Türk devlet başkanının, başkentinden çıkıp da halkla yüz yüze konuştuğu görülmüş değildi. Millet, egemenliğini gerçekten elinde tuttuğuna inanmaya başlamıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in şimdi giriştiği iş, askeri alanda kazanmış olduğu zaferlerden de, Lozan’da gütmekte olduğu diplomatik savaştan da daha zordu. Çünkü tutucu ve inatçı bir halkın bütün alışkanlıklarını, düşüncelerini değiştirecek köklü bir devrimin temelini atacaktı. Karşısına dikilecek başlıca engel, aşırı dindar çevrelerden geldi. Bu yurt gezileri sırasında yaptığı konuşmalarda en çok gericiliğin ve yobazlığın etkilerine karşı koymaya çalıştı.</p>
<h4><strong>8.6-Gazi’nin Latife Hanım’la Evlenmesi</strong></h4>
<p>Bu arada Ankara’ya döndüğünden beri Latife’yle mektuplaşıyordu. Gazi, Latife’nin gösterdiği ilgiyi karşılıksız bırakmamıştı. Fikriye’yi de kendine göre sevmiş ve arkadaşlığından hoşlanmıştı ama onu hiçbir zaman nikâhla almayı düşünmemişti. Fakat artık, Batılı bir devlet başkanı olarak Latife uygun bir eş adayıydı. Onunla evlenirse Türk toplumuna örnek olabilirdi.</p>
<p>Böylece artık işleri biraz yoluna koymuş olan Mustafa Kemal, İzmir’e giderek Latife’ye evlenme teklif etti. İlana, törene filan gerek yoktu. Latife Hanım’ı yanına alarak bir kadıya gitti ve hemen nikâhlarını kıymasını istedi. Evlenme töreni, Latife Hanım’ın babasının evinde, Batı göreneklerine uygun olarak yapıldı. O zamanlarda nikâhta kadın bulunmazdı. Gelin yerine vekili olurdu. Hepsini yıktılar. Yan yana bir masaya oturarak ant içtiler.</p>
<p>Latife Hanım, Ankara’ya yerleştikten biraz sonra, Gazi, onunla birlikte Güney Anadolu’nun belli başlı şehirlerinde bir “balayı gezisi”ne çıktı. Latife Hanım’ın ne kadar kültürlü olduğunu etrafa göstermekten hoşlanıyordu. Gerçi halk Latife’nin Byron’dan ya da Victor Hugo’dan okuduğu şiirlerden bir şey anlamıyordu ama yine de Gazi, peçesiz ve pantolon giyen eşini, gerçekleştirmek istediği toplumsal devrimlerin canlı bir sembolü gibi tanıtıyordu. Türk kadını, bundan böyle kendisine takılmış bütün prangalarından kurtulmalı, erkeğin yanında onun da kendine özgü bir yeri olmalıydı.</p>
<p>Mustafa Kemal her gittiği yerde, gezisinin demokratik karakterini ortaya koymaya çalışıyordu. Doğulu görevlilerin pek hoşlandıkları o karşılıklı hediyeler alıp verilen, şatafatlı nutuklar çekilen resmi törenler geçmişte kalmıştı artık. Gazi, halkla kaynaşmak, kendisinin halktan ayrı olmadığını göstermek istiyordu. Mersin’deki bir akşam yemeğinde Latife Hanım’la kendisine hazırlanan yaldızlı tahtlara oturmayı reddederek normal iki sandalye getirtti ve halkın arasında yer aldı.</p>
<h4><strong>8.7-Lozan Antlaşması’nın İmzalanması</strong></h4>
<p>Bu arada Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği yolunda 20 Kasım 1922’de Lozan görüşmeleri başlamıştı. Uzun görüşmelerin ilk etabı ihtilaflı meseleler nedeniyle ertelenmişti. İtilaf Devletleri Türkleri yenilmiş bir millet sayıyor, Türklerse kendilerini muzaffer olarak görüyorlardı. 23 Nisan 1923’te Lozan’da tekrar başlayan müzakereler 24 Temmuz 1923 günü nihayet sonuçlandı. Antlaşma imzalandı. Mustafa Kemal, baş temsilci İsmet Paşa’yı telgrafla kutladı:</p>
<p>“Ülkeye birçok yararlı hizmetlerden ibaret olan ömrünüzü bu kez de tarihi bir başarıyla taçlandırdınız.” dedi.</p>
<p>Gerçekten de Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yenik düşmüş Orta Avrupa devletleri arasında galip devletlere kendi koşullarını kabul ettiren tek ülkeydi. Bu başarıda, herhangi bir genişleme hevesinden kendini alıkoyabildiği için, en büyük pay Mustafa Kemal’indi. İkinci en büyük pay da bu sınırlı amaçlara varmak yolunda gösterdiği sabır ve inattan dolayı, İsmet Paşa’nındı. İkisi de İtilaf Devletleri arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanmayı iyi bilmişlerdi. Sabırlı davranarak, Musul ve Boğazlar gibi, uluslararası çapraşık sorunlara yol açan ve hemen çözümlenmesi mümkün olmayan sorunları ilerideki görüşmelere bırakma akıllılığını göstermişlerdi.</p>
<h4><strong>8.8-Ankara’nın Başkent Oluşu</strong></h4>
<p>Bundan sonra Gazi, İstanbul yerine Ankara’nın devlet merkezi olmasına karar verdi. Evet, çok ilkel bir yerdi. Fakat düşman akınlarına karşı güvenli bir stratejik ve coğrafi konumu vardı. Ayrıca, Milli Mücadele’nin sembolü olarak, mistik bir değer kazanmıştı.</p>
<p>Mebusların çoğu Anadolulu oldukları için, Mustafa Kemal, tasarıyı Meclis’ten geçirmekte güçlük çekmedi. İstanbul, hilafet merkezi olarak kalıyor; Ankara, Meclis’in merkezi, dolayısıyla başkent oluyordu.</p>
<h2><strong>9-Demokratik ve Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğuşu ve Yükselişi</strong></h2>
<h4><strong>9.1-Mevcut Durumun Tespiti</strong></h4>
<p>Türk milleti 10 yıldan uzun bir süredir neredeyse durmaksızın savaşmıştı. Osmanlı döneminde zaten ihmal edilmiş Anadolu, şimdi hepten harap haldeydi.</p>
<p>Nüfus 13 milyondu, 11 milyonu köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu. Traktör sayısı sıfırdı. Ayçiçeği, şeker üretimi yoktu. Ekmeklik un ithaldi. Pirinç ithaldi. Bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu. Hastalıktan geçilmiyordu. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu. Verem, tifüs, tifo salgını vardı. Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu. Doğumda her beş anneden biri ölüyordu.</p>
<p>Ortalama ömür 40’tı. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu fakat kiremit bile yoktu. Limanlar, madenler yabancılara aitti. Demiryollarının bir metresi bile bizim değildi. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Osmanlı’dan ayakta kala kala dört fabrika kalmıştı: Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri. Bu kadar.</p>
<p>“Sanayi” denilen işletmelerin yüzde 96’sında motor yoktu. 10’dan fazla işçi çalıştıran sadece 280 işyeri vardı. Bunların da 250’si yabancılarındı. Kişi başına milli gelir 45 dolardı. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı, o da sınırlıydı. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu. Otomobil sayısı sadece 1490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.</p>
<p>Kadın insandan sayılmazdı. Halkın büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu. Tiyatro, müzik, resim, heykel, spor yoktu. Arkeolojik eserler yurtdışına kaçırılmıştı. Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Ölçü birimlerimiz ortaçağda kalmıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in yapacak çok işi vardı. İsmet Bey’e durumu özetleyen şöyle bir mektup yazdı:</p>
<p>“Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu. Özgür bir toplum oluşturmak zorundayız. Çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız. Bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.”</p>
<h4><strong>9.2-Cumhuriyetin İlanı</strong></h4>
<p>Ankara’da, Lozan’dan sonra, “Savaş bitti,” diyorlardı. Oysa, savaş bitmiş değildi. Mustafa Kemal, amaçlarından birincisini elde etmişti. Türkiye’yi kurtarmış, düşmanlarla sarılı, dağınık, parçalanmış bir imparatorluktan yoğun, katıksız bir devlet çıkarmıştı.</p>
<p>Ama ikinci savaş şimdi başlıyordu. Demokrasi ve çağdaşlaşma savaşı. Eğitim savaşı. Bu seferki savaş maddi değil, manevi silahlarla yapılacaktı. Fakat usul ve taktik bakımından ötekinden farklı değildi. Önceki gibi, adım adım gerçekleştirilecekti.</p>
<p>Mustafa Kemal, Türk toplumunu kökünden değiştirmek istiyordu. Amacı şeriata dayanan ortaçağ yapısı bir toplum sistemini süpürüp atarak, yerine Batı uygarlığına dayanan yeni, çağdaş bir düzen getirmekti. Kararını yerine getirmek için güçlü bir durumdaydı. Kazandığı zafer ve şerefli bir barış, itibarını yükseltmişti. Reformlara girişmek işi artık yalnızca bir taktik ve zaman sorunuydu.</p>
<p>İlk kararı şuydu: Türkiye bir cumhuriyet olmalıdır.</p>
<p>Gazi önce gazetelere demeçler vererek niyetini bütün dünyaya açıkladı. Bu demeç, Ankara’da yıldırım etkisi yaptı. Cumhuriyet kavramı geleneksel Müslüman devlet anlayışıyla taban tabana zıttı. Ancak ikinci meclis, birincisine göre daha aklı başında bir kuruluştu. Ciddi tartışmaların tadını kaçıran o yobazlar bu mecliste yoktu artık; yerlerini daha olgun kafalı, Batı düşüncelerini daha iyi kavramış, yazar, gazeteci ve meslek adamlarından kurulu gruplar almıştı. Yine de bazıları Cumhuriyet ilan edilecekse, halifenin cumhurbaşkanı olması gerektiğini ileri sürüyorlardı.</p>
<p>Anlaşılan bu işi bekletmeden hızlı bir şekilde yapmak gerekecekti. İsmet Paşa ile Mustafa Kemal baş başa vererek, Cumhuriyet tasarısını hazırladılar. Anayasa’ya, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir,” cümlesi eklenecekti. Cumhurbaşkanı, devlet başkanı olacak ve Meclis’çe seçilecekti. Başbakanı o seçecek, öteki bakanları da başbakan atayacaktı.</p>
<p>29 Ekim 1923’te Mustafa Kemal, oylamaya katılan 158 milletvekilinin oybirliğiyle cumhurbaşkanlığına seçildi. Ancak, 100 kişi de çekimser kalmıştı. Toplantı, Cumhuriyet’in gelecekteki mutluluğu için edilen dualarla son buldu. “Yaşasın Cumhuriyet” nidaları eşliğinde Cumhuriyet’in ilanı, bütün yurtta 101 pare top atışıyla kutlandı.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanından sonra ihtilalin öncülerinden dördü Mustafa Kemal’e karşı cephe aldılar. Bu işte onların fikrine danışılmamıştı. Ayrıca onlara göre Mustafa Kemal bütün gücü eline toplamıştı. Bu sakıncalı bir durumdu.</p>
<h4><strong>9.3-Hilafetin Kaldırılması</strong></h4>
<p>Mustafa Kemal, birkaç ay sonra daha köklü ikinci bir işe girişti. Bu da, şeriat ilkelerine dayanan bir yönetimin kökünden kazınmasından ve din ile devletin birbirinden büsbütün ayrılmasından başka bir şey değildi.</p>
<p>Mustafa Kemal’e göre bir Türk en temelde sadece Türk olmalıydı. İsteyen istediği dine inanabilirdi. Kimse bir dinin kurallarına göre yargılanmamalıydı. O, “Milletin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançer” olan yobazlığa bütün gücüyle karşıydı. Çağdaş bir görünüşün Müslümanlığa aykırı olduğunu ileri sürenleri azarlıyordu. Camilerde cuma günü verilen vaazların bilim kurallarına uygun olması gerektiğini söylüyordu. Vaizler uygarlık dünyasının siyasi ve sosyal koşullarını yakından izlemek zorundaydılar. Ayrıca bundan sonra vaazlar, halkın anlayabilmesi için Türkçe olarak verilecekti.</p>
<p>Ancak ülkenin bazı ileri gelenleri Mustafa Kemal’le aynı fikirde değildiler. Türk hükümetinin ancak halifeliği devlet nezdinde sağlam bir temele oturtarak güç ve itibar kazanabileceğini söylediler. Halifelik Türkiye’yi şeriat kurallarına bağlamalıydı. Bir Türk ne olursa olsun Müslüman kimliğini de taşımalıydı.</p>
<p>Mustafa Kemal, önerisini ileri sürmek için uygun bir vesile olarak, Büyük Millet Meclisi’nin dördüncü yıldönümünü seçti ve dedi ki:</p>
<p>“Artık, İslam dinini, yüzyıllardan beri âdet olduğu gibi, bir politika aracı durumundan kurtarmak zamanı gelmiştir.”</p>
<p>Yine de ikna olmayanlar oldu. Halifeliği kurtarmak için son bir teşebbüs yapıldı. Mustafa Kemal’in halife olmasını isteyenler oldu. Ancak Gazi bu öneriyi dikkate bile almadı.</p>
<p>Böylece 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan kanunla halifelik makamı kaldırıldı. Halife yerinden indirildi. Hanedan üyelerinin Türkiye Devleti sınırları içinde oturmaları yasaklandı. Şeriye ve Evkaf vekâletleri ile Şeyhülislamlık Kurumu kaldırıldı. Evkaf gelirleri devlete mal edildi ve din okulları laik eğitime bağlandı. Bir ay sonra çıkarılan bir kararname ile hâlâ evlenme, boşanma, veraset gibi özel davalara bakan Şeri Mahkemeler kapatıldı ve bütün bu işleri düzenlemek üzere İsviçre Medeni Kanunu’na dayanan yeni bir kanun hazırlandı.</p>
<p>Gazi, birkaç adımda bir tarih dönemini ortadan kaldırmıştı. Laik Türk devrimcileri zaten yüz yıldan beri dini tutuculuğa karşı ağır ağır savaşmaktaydılar. Mustafa Kemal, bu savaşı birden hızlandırıp mantıklı bir sonuca eriştiren ilk yönetici oldu. Ancak hiçbir şekilde insanların din ve vicdan özgürlüğüne karışmaya kalkmadı. Mustafa Kemal din için, hangi din olursa olsun “İnsanın temiz vicdan sahnesinde yaşanmalıdır, devlet işlerine karıştırılmamalıdır.” diyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal modern hukuka dayanan laik bir Türkiye kurmuştu fakat bağnazlık zaman zaman patlak vererek, ilerideki devrim yıllarında, Mustafa Kemal’i, yeniden baş gösteren önemli sorunlarla uğraşmak zorunda bırakacaktı.</p>
<p>Daha hiçbir şey bitmiş değildi.</p>
<h4><strong>9.4-Yeni Türkiye’nin Başkentinde Evlilik Hayatı</strong></h4>
<p>Cumhuriyet’in başkenti Ankara, ağır ağır gelişiyordu. Burada masa başında geçen akşamların şimdiki yeniliği, Latife Hanım’ın varlığıydı. Gölgede kalacak bir kadın olmayan Latife Hanım, kişiliğini herkese duyuruyordu. Mustafa Kemal’le aralarında, Batı’da olduğu gibi, eşit koşullarda bir karıkocalık bağı vardı. Yalnız Latife ara sıra ölçüyü kaçırıyor, değil Çankaya’yı kendi evi gibi yönetmek, Mustafa Kemal’i de çekip çevirmek gibi tehlikeli işlere kalkışıyordu. Arkadaşlarının önünde onu azarlıyor, hatta yabancı ziyaretçileri kabul edip, Gazi’nin adına demeç vermeye bile kalkıyordu. İşte bütün bu durumlar Gazi’yle Latife arasında zaman zaman ciddi çatışmalara sebep oluyordu. Bu iki güçlü iradenin, iki sinirli mizacın birbirleriyle çatışacağı belli bir şeydi.</p>
<h4><strong>9.5-Fikriye’nin Sonu</strong></h4>
<p>Bu arada Fikriye, imkansız aşkı Mustafa Kemal’in evlendiğini Paris’teyken duymuş; sevgilisinin özlemini çekerken bir de kıskançlıktan kıvranmaya başlamış ve Türkiye’ye dönmüştü. Haber vermeden Çankaya’ya geldi. Gazi’nin daha uykuda olduğunu bildirdiler. Bekleyeceğini söyleyerek helaya girdi.</p>
<p>Orada o kadar uzun kaldı ki, kendisini içeri almış olan iki yaver kuşkulanmaya başladılar. Zaten gelirken deli gibi bir halde olduğunu görmüşlerdi. İçlerinden biri helanın kapısını vurdu, cevap alamayınca kırıp açtı. Fikriye’yi çantasına bir tabanca yerleştirirken gördü. Hiçbir şey fark etmemiş gibi davrandı, fakat ne olur ne olmaz diye kendisine Gazi’nin şimdi onu kabul edemeyeceğini ve gitmesini söyledi. Kapıya kadar götürerek arabasına bindirdi.</p>
<p>Fikriye, arabayla akrabalarından birinin yakınlardaki evine gitti. Ama evde kimseyi bulamadı. Bunun üzerine çantasındaki tabancayı çıkardı ve orada, arabanın içinde kendini vurdu. Düştüğü umutsuzluk içinde belki Mustafa Kemal’i, belki Latife Hanım’ı, belki de ikisini birden öldürmeye gelmişti. Ya da, aşkına karşılık bulamadığı için Gazi’nin gözü önünde kendini vuracaktı. Bunun cevabı hiçbir zaman bulunamadı.</p>
<p>Fikriye’nin ölümü Mustafa Kemal’i çok sarstı. Bir süre yüzü asıldı, konuşmaz oldu. Fikriye onu aşkla seven belki de tek kadındı. Latife cumhurbaşkanını, Fikriye Mustafa Kemal’i sevmişti.</p>
<h4><strong>9.6-Şeyh Sait İsyanı</strong></h4>
<p>1925 Şubatı’nda genç Türkiye Cumhuriyeti yeni bir sorunla karşı karşıya kaldı. Doğu Anadolu’da yeni bir isyan patlak vermişti. Savaştan sonra, Barış Konferansı’nda İtilaf Devletleri’nin bağımsız bir Kürdistan kurmak istemeleri, Kürtlerin özgürlük heveslerini iyice kamçılamıştı. Buna bir de din elden gidiyor algısını ekleyen Şeyh Sait, halkı ayaklanmaya çağırdı.</p>
<p>Elazığ-Eğil’in Piran köyünde başlayan ve doğu illerine yayılan isyanın elebaşısı bir aşiret reisiydi. O bölgedeki dervişlerin de başı olan Şeyh Sait, okuma yazma bilmeyen bir toprak ağasıydı. Dini itibarına ve otoritesine sığınarak aşiretindekilerin sırtından geçinirdi. Etkisini komşu dağlarda yaşayan zengin ailelere de yaymıştı. Ancak şimdi Ankara’nın yeni “Türkleşmiş” hükümeti, bu derebeylik gücünü tehdit edeceğe benziyordu.</p>
<p>Şeyh Sait, aşiretini, hilafetin kaldırılmasına ve Kemalist hükümetin “kâfirce” siyasetine karşı ayaklanmaya çağırdı. 13 Şubat 1925’te, birkaç haftalık sürekli bir propagandadan sonra isyan ilan etti. Yeşil Müslüman sancağı altındaki kuvvetleri, şeriatı geri getirmek amacıyla bölgeye yayılarak hükümet binalarını ele geçirdiler, jandarmaları tutukladılar, önemli Elazığ ve Diyarbakır şehirlerine yürüdüler.</p>
<p>Meclis başta olayı önemsemedi. Ancak bu ayaklanma, bir karşıdevrim girişimi olabilir, doğu illerinden Türkiye’nin başka yerlerine sıçrayarak rejimi devirmeyi amaç edinen bir eylem halini alabilirdi.</p>
<p>Bunun üzerine mecliste yeni bir yasa kabul edildi. Buna göre, dini, ülkenin iç düzenini yıkmak için araç olarak kullananlar, vatana ihanetle suçlandırılacaktı. Bu yüzden olağanüstü hal ilan edildi.</p>
<p>Bu arada Şeyh Sait’le adamları, dağlık doğu bölgelerinde bankaları, evleri, dükkânları basıp soyarak ilerliyorlardı. Her yere halifelik olmadan Müslümanlık da olmayacağını anlatan bildiriler dağıtıyorlardı. Okullarda dinsizlik öğreten, kadınları peçesiz gezdiren hükümetin başı ezilmeliydi. Böylece başka aşiretleri de yanlarına katarak, zayıf milis kuvvetlerini geri püskürttüler. Köyleri bir bir zapt ettiler. Elazığ’ı aldıktan sonra Diyarbakır’ı kuşattılar.</p>
<p>Ordu, hazırlıklarını tamamladığı sırada, İsmet Paşa da, Meclis’e “Takriri Sükûn Kanunu” adıyla bir yasa getirdi. Artık hükümet “isyanı ve gericiliği” teşvik eder nitelikte herhangi bir kuruluşu, girişimi ya da yayını yasaklayabilecek ve kapatabilecekti. Yasayı yürütmeye İstiklal Mahkemeleri yetkiliydi. Bunların çoğu isyan bölgesinde kurulacak, “Harp Divanı” gibi iş görerek; verecekleri ölüm cezalarını, Meclis’in onayına sunmaksızın, derhal yerine getirmek yetkisine sahip olacaklardı.</p>
<p>1925 Martı sonunda gerekli askeri harekât tamamlanmış ve bütün isyan bölgesi iyice çember içine alınmıştı. En sonunda, nisan ortalarında, Şeyh Sait yanında birkaç elebaşı ve küçük bir kuvvetle, kuşatıldı. Yenilgiyi kabul ederek teslim oldu. Üzerinde suçlayıcı belgeler ve büyük miktarda altın bulundu. İsyanı ancak iki ay sürmüştü.</p>
<p>Şeyh Sait’le suç ortakları, bir ay sonra, İstiklal Mahkemesi önüne çıkarıldılar. Din elden gittiği için isyana kalktıklarını söylediler. Suçlarını kabul etmediler. Ama bu onları, vatan haini olarak ölüm cezasına çarptırılmaktan kurtaramadı. Şeyh Sait’le, içlerinde dokuz da şeyh bulunan kırk kişi, Diyarbakır Ulucamii önünde asıldılar.</p>
<p>Ayaklanma böylece sona erdi. Yeni Türkiye’nin her tarafında halkın isyana karşı tepkisi sert olmuştu. Bu gericilik gösterisini şiddetle protesto ettiler. O kadar güçlükle elde edilmiş olan barışı bozmaya yönelen bu girişime kızmışlar, dinin siyasete alet edilmesine içerlemişlerdi.</p>
<h4><strong>9.7-Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması</strong></h4>
<p>Kürt isyanı, Mustafa Kemal’in dinle ilgili diğer reformları uygulamasını kolaylaştırdı. Tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi unvanlar kaldırıldı. Kastamonu’da verdiği bir söylevde düşüncelerini tekrar dile getirdi:</p>
<p>“Ölülerden yardım dilemek, uygar bir toplum için lekedir. Bugün bilim, teknik ve bütün yaygınlığıyla aydınlatıcı uygarlık karşısında filan ya da falan şeyhin öğütleri ile maddi ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel insanların uygar Türk toplumunda bulunabileceğini asla kabul etmiyorum.</p>
<p>Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz. En doğru ve gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır.”</p>
<p>Bu hüküm birkaç kararname ile kesinleşti. Bundan sonra Türkiye, kağıt üstünde bile olsa yalnız şeyhlerden, dervişlerden değil; falcılardan, büyücülerden, üfürükçülerden, muskacılardan ve bütün bunların hizmetlerinden, ücretlerinden, kıyafetlerinden kurtulmuş olacaktı. Medreselerle tekkelerin gelirleri çağdaş bir eğitim programının uygulanmasına harcanacaktı.</p>
<h4><strong>9.8-Şapka Devrimi</strong></h4>
<p>Bu devrimi başka bir devrim takip etti. Şapka devrimi.</p>
<p>Mustafa Kemal Kastamonu’da bir deneye girişti. Köylüler, Gazi’nin sokaklarda geçeceği yerlere halılar sermişlerdi. İçlerinden birçoğu kendisini ilk defa görüyordu. Cumhurbaşkanı, resmi görevlilerle halkı selamlayarak ağır ağır caddede yürürken, çıt bile çıkmıyordu. Gazi yeni tıraş olmuş, sırtına Avrupa stili bir takım elbise giymişti. Başında panama şapka vardı. Birkaç resmi görevli çılgınca alkışladılar, yanlarındakileri de alkışlamaları için dürttüler. Ama halk öylesine şaşırmıştı ki, ancak tek tük birkaç alkış sesi duyulabildi. Bunun nedeni, Gazi’nin değişik kılığıydı. Oysa onu fesli, pala bıyıklı, elinde iki metrelik kılıçla hayal edenler vardı. Bu kılıkla bir kuşak önce gelmiş olsaydı, halk onu kovalar ya da parçalardı. Ama şimdi herkes, sessiz bir merakla cumhurbaşkanını selamlıyordu.</p>
<p>Bu andan sonra, toplumun üst tabakalarında moda çabucak değişti. Şimdi bunun yasa yolla bütün millete yayılması gerekiyordu. 1925 Kasım’ı sonlarına doğru, halkoyunun olgun hale geldiği görülünce, Meclis’ten bir yasa çıkarılarak bütün erkeklerin şapka giymesi istendi.</p>
<p>Gazi’ye artık kadınların özgürlüğünü ilgilendiren konuları gerçekleştirmek işi kalmıştı. Kadınlar da istedikleri gibi giyinebilmeli, aileleri zorlamadan kocalarını seçmekte serbest olmalıydılar. Ama Mustafa Kemal burada ihtiyatlı davranmak zorundaydı. Bunun şapka devrimine benzemeyeceği açıktı.</p>
<h4><strong>9.9-Kadınların Özgürlüğüne Kavuşması</strong></h4>
<p>Kadının Türkiye’deki durumu Osmanlı’nın yıkılışına kadar hala 1300 yıl önceki Arap yaşayışıyla aynıydı. Kadınlar her şeyden uzak yaşıyorlardı. Kadın erkeğe göre alt sınıftı. Zayıf içgüdüsü nedeniyle erkek tarafından korunması gerekirdi. Kadının davranışlarına göz kulak olmak hem kişisel, hem de toplumsal bir görev olmuştu. Yalnız kocası, kardeşi ve babası değil, bütün sokak, bütün mahalle, kadını gözaltında tutmakla, kollarının bacaklarının iyice örtülü olmasına dikkat etmekle görevliydi.</p>
<p>Kadının eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı yoktu, boşanma, velayet hakkı yoktu. Kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu. Seçme, seçilme hakkı yoktu. Doğum izni yoktu. Çalışma hayatında eşit hakkı yoktu. Eşit işe eşit ücret hakkı yoktu. Kürtaj, gebeliği önleme hakkı yoktu. Kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu.</p>
<p>İstanbul’da bir kadın, kocası bile olsa, sokakta ya da arabada bir erkekle yan yana gezemezdi. Bir arada çıksalar bile, koca, karısını hesaba katmadan önden giderdi. Kadın, hiçbir zaman kocasıyla birlikte bir toplantıda bulunamazdı. Zaten, Müslümanlar arasında kadınlı erkekli bir toplum hayatı kesinlikle yoktu. Tramvaylarda, vapurlarda kadınlarla erkekler bir perdeyle ayrılırdı. Tiyatrolarda kadın rolleri ya erkekler tarafından ya da Hıristiyan kadınlar tarafından oynanırdı.</p>
<p>Yalnız Anadolu’nun bazı kesimlerinde köylü kadınları daha serbesttiler; yabancılar önünde olmamak koşuluyla, yüzlerini bile açarlardı. Çünkü kadınlar ekonomik nedenlerden dolayı, tarlada çalışmak ve evin dışında ailenin yaşaması için gerekli başka işleri de yapmak zorundaydılar.</p>
<p>Jön Türkler, kadınların eğitiminde ileriye doğru birkaç adım atmışlar onların mesleğe atılmalarına yol hazırlamışlardı. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Aile Kanunu çıkarılmıştı. Bu kanun, kadınlara; erkeğin tek eşi olabilme seçeneğini sunuyordu. Gazi, şeriye mahkemelerini kaldırıp İsviçre Medeni Kanunu’nu alarak, bu kanunun ilkelerini geliştirdi. Ayrıca miras hukukunda cinsiyet ayrımına son verildi. Ama, daha aşılacak yol vardı.</p>
<p>Mustafa Kemal yeni bir görüşün tohumlarını ekmek için bile bile gerici alanları seçiyordu. Ankara’da bir öğretmenler kongresine hem kadınlar hem de erkekler katılmış; ama kadınlar, erkeklerle aralarında birçok sıra bulunacak şekilde ayrı bir yere oturtulmuşlardı. Bu toplantıyı haber alan hocalar, telaşla, protesto için Gazi’ye gittiler. Bu ne terbiyesizlikti? Kadınlı erkekli toplantı yapılıyordu.</p>
<p>Gazi, öğretmenler derneğinin başkanını çağırtarak yüksek sesle azarladı: “Ne yapmışsınız bu öğretmenler toplantısında? Utanmıyor musunuz? Ayıp!” dedi.</p>
<p>Hocalar, sevinçten yerlerinde duramıyorlardı.</p>
<p>Gazi, devam etti: “Toplantıya kadın öğretmenleri de çağırmışsınız. Peki, onları ne diye erkeklerden ayrı oturttunuz? Kendinize mi güveniniz yok, yoksa bu hanımların namusundan mı şüphe ediyorsunuz? Bir daha kadınların ayrı tutulduğunu duymayayım,” dedi.</p>
<p>Hocalar şok olmuştu. Dilleri tutuldu. Kadınların toplantıdan çıkartılmasını beklerken daha da iç içe sokulmuşlardı.</p>
<p>Bundan sonra Gazi, demeçlerinde sık sık kadın sorununa değinmeye başladı. Kadınlar, erkekler kadar, hatta onlardan daha iyi bir eğitim görmeliydiler. Çünkü çocukları yetiştiren onlardı. Her toplum ancak iki cinsin bir arada olmasıyla ilerleyebilirdi. Bir ülkenin yarı nüfusunu evlere kapatarak milyonlarca akıl gücünden mahrum kalınıyordu.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal şöyle konuştu:</p>
<p>“Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirle bağlı kaldıkça öbür yarısı göklere yükselebilsin? Şüphe yok; ilerici adımlar, dediğim gibi iki cins tarafından, birlikte, arkadaşça atılmalı, yenilik ve ilerleme düzeyinde aşamalar birlikte geçilmelidir. Böyle olursa, devrim başarıya ulaşır.</p>
<p>Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere ya arkasını çevirir ya da yere oturarak yumulur. Bu davranışın anlamı nedir, ne demektir?</p>
<p>Efendiler, uygar bir millet anası, millet kızı, bu garip biçime, sıkıntılı duruma girer mi? Bu hal, milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi gerekmektedir.”</p>
<p>Bundan sonraki on yıllık süre içinde bu düzeltmeler yavaş yavaş yapıldı. İlk örneği şehirli kadınlar verdi, fakat eski geleneklere bağlı köylere yayılması için daha yıllar geçecekti.</p>
<p>Büyük şehirlerde balolar, danslar düzenleniyordu. Başlangıçta insanlar, çekingen duruyorlar; kadınlar bir köşede, erkekler öbür köşede oturuyor, hiç kimse karısını arkadaşına tanıştırmak istemiyordu. Türk Ocağı salonlarındaki böyle bir toplantı sırasında Gazi, bir çocuk balosundaymış gibi erkeklere, “Haydi kalkın da bu hanımlarla konuşun, onlara bir şeyler ikram edin. Kompliman yapın. Oturanlar da kıskansınlar. O zaman onlar da birbiri ardından kalkacaklardır,” dedi. Gerçekten de öyle oldu.</p>
<p>1929’da ilk defa güzellik yarışması düzenlendi. 1932’de Keriman Halis Türkiye güzeli seçilmekle kalmadı. Belçika’daki uluslararası finallere katıldı. 28 ülke temsilcisiyle yarıştı. Dünya Güzellik Kraliçesi oldu. Mustafa Kemal çok sevindi. Cumhuriyet’ten önce insan yerine bile konulmayan Türk kadını dünyanın en güzel kadınıydı.</p>
<p>Kadınlar çeşitli mesleklere ve sonunda politikaya atıldıkça, toplumdaki buzlar kendiliğinden çözülmeye başladı. 1930’da kadınlar, belediye seçimlerine katılma hakkını kazanmışlardı. 1934 sonunda genel seçimlerde oy kullanmalarına izin verildi ve 1935’te, Gazi’nin desteğiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne on yedi kadın mebus seçildi. Bu inanılmaz bir devrimdi.</p>
<h4><strong>9.10-Gazi’nin Latife’yle Boşanması</strong></h4>
<p>Bir gün Gazi’ye, niçin evlendiği sorulunca, “Bu reform için,” diye cevap vermişti. Kendi karısının yüzünü açtığını göstermeden, milletten karılarının yüzlerini açmasını isteyebilir miydi? Kendi karısıyla toplantılara katılmadan bunu başkalarından bekleyebilir miydi?</p>
<p>Elbette tek sebebi bu değildi. Latife’den hoşlanmıştı da ama iki karakterin o baskın yapısı evliliği zora soktu. Aralarında çıkan çatışmalar, gittikçe artmaya başladı.</p>
<p>Ayrıca Latife Hanım Gazi’yi kıskanmaya başladı. Arada bir kıskançlığı öyle bir hal alıyordu ki, Gazi’nin iltifat ettiği kadınları, erkek arkadaşlarını, onların Gazi üzerindeki etkilerini, daha ötesi köpeğini ve köpeğiyle ilgilenmesini bile kıskanıyordu. Başkalarının önünde Gazi’yi eleştiriyor, onun sosyal durumunu yüzüne vuruyor, kendi ailesinin kibarlığı ve zenginliğiyle övünüyordu.</p>
<p>Kavgalar gittikçe sıklaştı. En sonunda iş boşanmaya kadar geldi. Mustafa Kemal, Latife Hanım’la evliliğinin sona erdiğini söyleyerek bu konuda kabineye talimat verdi. Fakat ikisi de durumu çok ağırbaşlı karşıladılar. Latife Hanım, her şeyden elini eteğini çekerek yaşadı, herhangi bir istek ya da kınamada bulunmaktan kaçındı; Gazi’ye gelince, Latife Hanım’ın ailesiyle bir yerde karşılaştığı zaman, onlara hep saygıyla davrandı.</p>
<h4><strong>9.11-Ankara Baştan Yaratılması</strong></h4>
<p>Bu arada Ankara’da hukukçu yetiştirmek için yeni bir yüksekokul kurulmuştu. Gazi okulu şu sözlerle açtı:</p>
<p>“İnkılapçıların en büyük ve aynı zamanda en sinsi düşmanları, çürümüş kanunlarla bunların köhne destekçileridir. Amacımız baştan başa yeni kanunlar yaratmak ve böylece eski hukuk sistemini kökünden yıkmaktır.”</p>
<p>Gerçekten de, ülkesine ilk olarak bağımsız bir adalet mekanizması sağlamış olması, Mustafa Kemal’in en önemli başarılarından biri olacaktı. Ayrıca kendisi de liyakat aşığıydı. İşi ehline verir muhalifi bile olsa işini iyi bileni devlet işlerinde en üst makamlara getirirdi.</p>
<p>Artık, başkenti yeniden kurmak için ciddi çalışmalara girişilmişti. Planları hazırlamak için biri Alman biri Avusturyalı iki şehircilik uzmanı çağrıldı. Burada, üzerinde hemen hemen hiçbir yapı bulunmayan boş bir toprak üzerinde, dünyanın en modern şehri kurulabilecekti. Planda; ormanlar, geniş bulvarlar, zarif yapılar, binlerce ağaçlandırılmış alan, parklar, tiyatro ve opera binası gibi şeyler vardı.</p>
<p>Ayrıca Cumhuriyet Köyü projesi hazırlanmıştı. Dairesel yerleşim planına sahip olan ideal köy projesinde, bir toplumun ihtiyaç duyabileceği her şey vardı.</p>
<h4><strong>9.12-Harf Devrimi</strong></h4>
<p>Üçüncü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk işi, Anayasa’dan, “Türk Devleti’nin dini, İslam dinidir,” sözünü silerek dini reformları bütünlemek olmuştu. Böylece Türkiye, hukuk ve anayasa açısından Batılı devletler gibi laik bir devlet oldu. Herkese vicdan özgürlüğü tanındı. Bununla birlikte devleti ve milleti zora sokan bir şey daha vardı. Türkçe’ye hiç uygun olmayan Arap harfleri. Bundan dolayı, Meclis’e düşen en önemli görev, Türk alfabesini değiştirmekti.</p>
<p>Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmıştı, beş milyar adet satılmıştı. Oysa Osmanlıda birçok kitap yasaktı. Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okuryazar erkeklerin ezici çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Yani halk tamamen cahildi.</p>
<p>Geçen yüz yıl süresince, İslam ulemasının karşı koymalarına rağmen, yazının sadeleştirilmesi üzerinde zaman zaman tartışmalar yapılmıştı. Arap alfabesi, Türkçenin seslerine uymuyordu. 600 sene boyunca Arapça-Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Harflerinin ve işaretlerinin karışıklığı, yeteri kadar sesli harfi olmayışı ve okunuşunun çeşitli anlamlara göre değişimi yüzünden rasgele bir insanın bunu okuması zordu.</p>
<p>Eğitim görmüş Osmanlı Türkleri bile çok kere imla yanlışı yapmaktan kurtulamazlardı. Bu hal, iki ayrı dilin gelişmesine yol açmıştı: Biri Osmanlı “Enderun” sınıfının kullandığı, yazılan ama konuşulmayan Türkçe; öbürü de halk dili olarak konuşulan, ama yazılamayan Türkçe. Bu da halkın çoğunluğunun yazılı edebiyata yabancı kalmasına yol açıyordu. Halk egemenliği, elde herkesin öğrenip yazabileceği bir alfabe olmadan, nasıl geliştirilebilirdi?</p>
<p>Bununla birlikte 1926’daki Bakû Kongresi’nde, Latin alfabesi, Sovyetler Birliği’ndeki bütün Türk-Tatar cumhuriyetleri tarafından kabul edilmişti. Bu, Türk milletinin iki büyük grubunun, artık, birbirlerinin dilini okuyamayacak hale gelmesi demek oluyor ve yazı değişikliğini daha da zorunlu kılıyordu.</p>
<p>Gazi, her ne kadar Harf Devrimi’ne karar vermiş ve bu konuyu, geçen yıllar içinde aydınlarla tartışmışsa da, bunu herkesin desteğini elde etmeden yapmak istemiyordu. Bundan dolayı savaşa ancak 1928’de girişti. Yeni bir yazı hazırlamak üzere bir alfabe komisyonu kurdu. Komisyona göre bu iş 5-15 yıl gibi bir süre alacaktı. Birkaç yıl, okullarda her iki yazı birden öğretilecek, gazetelerde yan yana basılacaktı. Gazi buna karşı çıktı. Böyle yapılırsa herkes eski yazıyı okumasını sürdürür, yenisinin yüzüne bile bakmazdı. Kararını bildirdi: “Bu ya üç ayda olur, ya hiç olmaz!” dedi.</p>
<p>Böylece, yeni alfabe, altı haftada hazırlandı. Mustafa Kemal yeni harfleri tanıtmak için İstanbul’u seçti. Üstelik bunu halk topluluğu önünde yapmayı uygun gördü. Birçoğu o güne kadar kahramanlarını görmemiş olan halkın alkışları arasında, kendisi ve yanındakiler için hazırlanan yirmi dört kişilik masaya oturdu. Karşısındaki platformda, modern bir caz orkestrası çalıyordu.</p>
<p>Latin harfleriyle yazılmış ilk söylevi şöyleydi:</p>
<p>“Zengin ve ahenkli dilimiz şimdi yeni Türk harfleriyle kendini gösterebilecektir. Kısa zamanda, yeni Türk harflerini öğrenmelisiniz. Bunları her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu bir millet ve ülke görevi biliniz. Milletimiz, yazısı ve düşüncesiyle, gerçek yerinin uygarlık dünyasında olduğunu ispat edecektir.”</p>
<p>Bu sözleri, benzeri görülmemiş bir alkış tufanı izledi. Birkaç gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda üst tabakanın katıldığı bir konferans toplandı. Gazi burada bundan böyle gazetelerde yeni yazıya yer verileceğini ve eski yazının üç ay içinde büsbütün kalkacağını ilan etti. Sonbaharda okullarda bütün derslerin yeni yazıyla okutulması için emir verdi. Bu emir, yeni harfleri kendileri bile bilmeyen öğretmenler arasında şaşkınlık yarattı. Daha ortada ne okul kitabı, ne de bunları basma olanağı vardı. Gazete matbaalarında Latin harfleri olmadığı için, dışarıdan getirtildi. Dizgicilere yeni yazı öğretildi.</p>
<p>Gazi, arkadan bütün mebusların seçim yerlerine gitmelerini, yeni alfabenin öğrenimini düzenlemelerini istedi. Yeni yazı, 1928 Kasımı’nda yasallaştı. Millet Mektepleri açıldı. Bir yıl içinde bir milyondan fazla vatandaş okuma yazma öğrenmişti. Gerçek bir devrimdi. Başöğretmen günün birinde, savaşı kazandıktan sonra, maarif vekili olmayı ve Türk milletini gerçekten eğitmeyi düşündüğünü söylemişti. Şimdi bu isteği yerine geliyordu. Dolmabahçe Sarayı’na, gösterişli duvarların pek alışık olmadığı çeşitten bir eşya, karatahtalar yerleştirildi. Gazi, odadan odaya geçerek, kendisini görmeye gelenlere, yüksek memurlara, dostlarına, davetlilerine, yanında çalışan herkese ders veriyordu. Karatahta genç Türk Cumhuriyeti’nin simgesi haline gelmişti.</p>
<h4><strong>9.13-İktisadi Devrimler</strong></h4>
<p>On yıllık sürekli bir savaş dönemini izleyen zafer kazanıldıktan sonra ortaya çözümlenecek bir sürü ekonomik sorun çıkmıştı. Ülke baştan başa harap olmuştu. Doğal kaynakların gelişmesi için paraya ihtiyaç vardı. Ama yine yabancıların ağına düşme korkusundan bu para dışarıdan alınamıyordu. Yabancılar da yeni rejime karşı henüz güven beslemedikleri için yatırım yapmaktan çekiniyorlardı. Eskiden yabancıların elinde olan işler şimdi durmuştu.</p>
<p>Gazi bu boşlukları doldurmak amacıyla, daha Lozan bile imzalanmadan, Cumhuriyet bile ilan edilmeden önce Şubat 1923’te İzmir’de bir iktisat kongresi toplamıştı. Şimdi de yeni bir program hazırlanmıştı.</p>
<p>Yeni programa göre Türkiye ekonomik alanda kendi kendisine güvenecekti. Bunun için tarım makineleştirilecek, endüstri geliştirilecek, ulaşım sistemi düzeltilecek, madenler işletilecekti. Bu işi başarmak için çiftçi, sanatkâr, esnaf, işçi her sınıftan halkın birleşmesi gerekiyordu. Çünkü her biri ötekinin yardımına muhtaçtı. Bu ilkeler, konferansın sonunda, Milli Misak’ın bir benzeri olan İktisadi Misak’a geçirildi. Buna göre devlet, özel teşebbüsün yapamadığı işleri üzerine alacaktı.</p>
<p>Bundan sonra birkaç yıl süresince, bu ilkeleri gerçekleştirmek yolunda birtakım önlemler alındı. Köylüyü bir çeşit köle durumuna sokan Aşar Vergisi kaldırıldı. Topraksız köylüye toprak verildi. Şeker, tuz, kibrit, tütün, alkol, gaz ve denizyolları işletmeciliği gibi belli başlı konularda devlet tekelleri kuruldu. Böylece vergi yükü bunların asıl tüketicisi olan kentlere ve zenginlere aktarılmış oluyordu.</p>
<p>Batı ülkeleri sanayileşmişti. Öyle ise Türkiye de sanayileşmeliydi. Sermaye yatırımları bu yüzden, özellikle fabrikalara, yüksek fırınlara, çelik endüstrisine ve madenlere yöneltildi. Türk tekstilinin temeli kabul edilen Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası kuruldu. Türkiye’nin en büyük, en modern fabrikasıydı. Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştu. Ziraat aletleri, bez, merinos, şeker, süt, yoğurt, peynir, bira, şarap, taş kömür, mühimmat, tüfek, demir, çelik, çimento ve şişecam fabrikaları açıldı.</p>
<p>Bu dönemde sermaye, genel olarak devlet tarafından sağlanıyor, özel teşebbüs buna belirli bir ölçüde katılıyordu. Dört milli banka kurulmuştu. Gazi, Kurtuluş Savaşı için Hint Müslümanlarının bağışlamış olduğu parayı, Mahmut Celal’e verdi ve bununla ilk Türk bankasını kurmasını söyledi. Böylece, İş Bankası kuruldu. İş Bankası’nı, Sümerbank, Merkez Bankası ve Etibank izledi. Devletin kurduğu endüstri ve bankalar, yabancıların bıraktığı boşluğu dolduracak yeni bir Türk orta sınıfının yetişmesini sağlayacaktı. İsmet Paşa’nın en çok önem verdiği iş ise, demiryolu yapımı oldu.</p>
<p>Gazi devlet malını hoyrat kullananlara ağır konuşurdu. Çankaya’da görevli olan personelin yeme içme masraflarını, barınma masraflarını, köşkün tamiratlarını bizzat maaşından karşılıyordu. Elçiliklerden sipariş edilen kitaplardan tutun da köşke alınan çiçeklere kadar her şeyi maaşından öderdi. Seyahatlerinde asla harcırah almazdı. Savurganlıktan şatafattan daima uzak dururdu.</p>
<p>Bir keresinde köşkün penceresinden bakarken, manevi kızı Nebile’nin otomobile binip gittiğini gördü. Yaverini çağırdı. “Derhal peşinden gidip buraya getirin,” dedi. Getirdiler. Nebile’yi karşısına aldı. “Sen benim kızımsın ama, bu arabalar babanızın malı değildir, millete aittir, her aklına esen buradan araba alıp gidemez,” diye azarladı.</p>
<p>Gazi, sık sık yurt gezilerine de çıkıyordu. Ülkenin sosyal ve ekonomik koşullarını kendi gözleriyle görmek istiyordu. Gittiği yerlerdeki yüksek görevlilerle görüşüyor, çeşitli kurumları denetliyor, halka sorular sorarak dertlerini açıklamalarını istiyordu. Herkese demokrasi kavramını anlatıyordu. Öğretmenlikten bir türlü vazgeçemediği için, okullarda öğrencileri sürekli sınava çekiyordu. Sınıflara giriyor, onu görünce dili tutulan öğretmenler ve öğrencilere soru soruyor, kitaplarını inceliyordu.</p>
<h4><strong>9.14-Eğitim ve Bilim Alanındaki Çalışmalar</strong></h4>
<p>Cumhuriyetin ilanından sadece 10 yıl sonra Mustafa Kemal vizyonu sayesinde Türkiye bilim dünyasının çekim merkezi haline gelmişti. Tıp, arkeoloji, tiyatro, opera, biyoloji, deniz bilimleri, psikoloji, sanayi, şehircilik, güzel sanatlar gibi birçok alanda profesörler ve uzmanlar ülkeye davet edildi. Birçok yeni eğitim bölümü ve kurum hayata geçirildi.</p>
<p>Dünya çapında saygın bilim insanları Türkiye’ye akarken, Mustafa Kemal gelecek vaat eden 150’si kız 750 genç seçti, yurtdışına çeşitli ülkelere eğitime gönderdi. Kimisi uçak mühendisi oldu; ilk milli uçağımızı üretti. Kimisi sanat, kimisi arkeoloji, kimisi jeoloji alanında ülkeye çağ atlattı. Kimisi matematikte ordinaryüslüğe kadar yükseldi. Kimisi elektrik mühendisi oldu; baraj inşa etti. Kimisi makine mühendisi oldu; Türk otomotiv sanayiini kurdu. Tekstil, maden mühendisliği, gemi inşaatı, ziraat, kimya ve daha pek çok farklı alanda çok değerli insanlar yetiştirilmişti.</p>
<p>Mustafa Kemal:</p>
<p>“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz,” demişti.</p>
<p>Öyle oldu. Bu öğrenciler genç Cumhuriyet’in beyin takımını oluşturdular. Memleketin sıfırdan inşasında büyük rol oynadılar.</p>
<p>Gazi bunların hepsini önceden tasarlamıştı. 1921’de henüz Sakarya Savaşı bile yapılmamışken, memleket diye bir toprağımızın bile kalıp kalmayacağı belli değilken. Maarif Kongresi’ni toplamıştı:</p>
<p>“Cahillikle savaş, düşmanla savaştan daha az önemli değildir.” diyordu.</p>
<h4><strong>9.15-Sanat Alanındaki Çalışmalar</strong></h4>
<p>Gazi, bilime çok önem verdiği gibi sanata da çok önem verirdi:</p>
<p>“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir,” diyordu.</p>
<p>Sanat alanında kendilerini geliştirmeleri için yurtdışına birçok öğrenci gönderdi. Sanatçıları onore ediyor, maddi açıdan desteklenmesi için tüm devlet kurumlarının bütçe ayırmasını istiyordu. Müzik, dans, tiyatro, sinema ve opera gibi alanlarda kurumlar açtırdı. Binalar yaptırdı. 15 yılda 30 adet müze açtırdı. Ören yerlerinin tespit edilmesi ve korunması için çalıştı. Arkeolojik kazılar başlattı. Memleketi kültür üzerine inşa etmek istiyordu. İki temel dayanağa özellikle önem veriyordu. Bilime ve sanata.</p>
<h4><strong>9.16-Türkiye’nin Dünyadaki Yeri</strong></h4>
<p>Gazi Türkiye’nin bütün dünya devletleriyle anlaşmalar yapmasını istiyordu. Artık eski kin ve düşmanlıkları bir kenara bırakmanın zamanı gelmişti. Her şeyden önce de Milletler Cemiyeti ile dürüstlük içinde, şüpheye yer bırakmayacak bir işbirliği yapmak şarttı. Devrimci bir devlet olarak, Türkiye, antlaşmalarına bağlı kalmaya iki kat dikkat edecekti. 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması’yla sonunda İngiltere ile Musul sorununda bu şekilde bir barışa varılmıştı. 1930’da ise Yunanistan’la bir dostluk antlaşması imzalandı. Ayrıca diğer birçok Balkan ülkesiyle ve İran’la da aynı şekilde dostluk antlaşmaları yapıldı.</p>
<p>İran şahı Pehlevi 1934’te Türkiye’ye geldi. Gazi Kayseri Uçak Fabrikası’nda üretilen uçaklardan birini hediye etti. Dünya çapında haber oldu. Kurtuluş Savaşı’nı kağnıyla kazanan Türkiye Cumhuriyeti, sadece 11 yıl sonra uçak üretiyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal’in parolası, “Yurtta barış, dünyada barıştı.” Güttüğü siyaset, barış içinde bir arada yaşama politikasıydı:</p>
<p>“Türkler, bütün uygar milletlerle dostturlar. Geçmişteki fetih isteklerini de, eski düşmanlıklarını da toprağa gömmüşlerdir. Türkiye’nin başkasının bir karış toprağında gözü yoktur, ama kendi toprağından da bir karışını bile feda etmez,” diyordu.</p>
<p>Bir gün Çankaya’da İtalyan faşist lider Mussolini’nin elçisi, ülkesinin Antalya bölgesi üzerindeki yeni emellerinden söz etme gafletinde bulundu. Gazi, onu hiçbir şey söylemeden dinledi. Sonra birkaç dakika izin isteyerek odadan çıktı. Döndüğünde, Cumhuriyet’in ilanından beri ilk olarak, sırtına mareşal üniformasını giymişti. Ses çıkarmadan yerine oturdu ve, “Şimdi devam edin lütfen,” dedi. Mesaj gayet açıktı. Susma sırası büyükelçiye gelmişti.</p>
<p>Bir keresinde de Yugoslavya Kralı Aleksandr, Gazi’ye, bir savaş çıkması durumunda emrinde olacağını bildirmişti. Birlikte yedikleri yemekten sonra, aralarında dostluk kurmayı candan istediğini söyledi ve eğer bazı Avrupa devletlerinin sözüne kanmış olsaydı, Anadolu’ya Yunanlar yerine Yugoslavların asker çıkarmış olacağını itiraf etti. Gazi, buna şöyle cevap verdi:</p>
<p>“Geçmiş olsun, majeste, iyi kurtulmuşsunuz yoksa Yunan ordusu yerine denize Yugoslav ordusu dökülecekti.”</p>
<h4><strong>9.17-Yeni Bir Dil ve Tarih</strong></h4>
<p>Gazi Mustafa Kemal, Türklerin geçmişinin Orta Asya’ya dayandığını biliyordu. Yüzyıllardır bu konular hiç araştırılmamıştı. Bu işi oldukça kafaya takmıştı. Türklerin hem binlerce yıl öncesine dayanan geçmişlerini daha iyi öğrenebilmesi hem de dillerini layık olduğu yere çıkartabilmesi için iki bilimsel kurum açmaya karar verdi: Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu.</p>
<p>Önce ne kadar dil bilgini bulduysa çevresine topladı. Kendisi de birçok okuma yaptı. Bundan sonra çoğu zamanını, eski-yeni sözlük yığınları ortasında, “arı Türkçe sözcükler” bulmak ya da Türkçe ve yabancı sözcükler arasında filolojik bir bağ aramakla geçirecekti. Halk da dilin arınmasına katılmaya çağrılıyor ve yabancı sözcüklere bulunan Türkçe karşılıklar her gün liste halinde gazetelerde yayımlanıyordu.</p>
<p>Ancak Mustafa Kemal bu her yabancı kökenli kelimeye karşılık bulma çabasının gitgide Türk dilini bir çıkmaza doğru götürdüğünü anlamaya başladı. Böylece Türkçe karşılığı bulunamayan yabancı sözcükler, “Türkçeleşmiş” sayıldı ve dilde kalması uygun görüldü. Türkler, yazı dili ile konuşma dili arasındaki uçurumu kapatan ve okuması olan herkesin anlayabileceği sade bir dile kavuştular. Gazi’nin bütün devrimleri arasında “Türklük bilincini” en çok geliştirmeye yarayan, belki de bu devrim oldu.</p>
<p>Türkçe’de ifade şekli öylesine sadeleşmişti ki, mesela eski bir Osmanlı memurunun, “Zatıâlileri tarafından lütuf buyurulan tekâlif üzerinde imal-i fikreylemek bendeniz için şerefbahş olmuştur,” diye uzattığı cümleyi, Cumhuriyet devrindeki bir memur, “Teklifiniz düşünüldü,” diye toparlayabiliyordu.</p>
<p>Bu araştırmalar, Türkler ve Türkiye tarihi üzerinde yapılan araştırmalara paralel olarak yürütüldü. Bir keresinde Gazi, yalnız kahve içerek, arada bir de sıcak bir banyo yaparak kırk saat durmadan kitap okumuştu. Hasan Rıza, onu kütüphanesinde bir kitabın üzerine eğilmiş olarak buldu. Notlar çıkarıyordu. Gözlerinin yorulduğu belli oluyordu. Arada sırada gözkapaklarını ıslak bir tülbentle siliyordu. Okuduğu kitap, H. G. Wells’in Dünya Tarihinin Ana Hatları’ydı.</p>
<p>Gazi kitap okumaya çok düşkündü. Gençliğinden beri neredeyse her alanda okumalar yapardı. Mesela 1935’te Paris büyükelçiliğimize gönderilen kitap listesinin konuları arasında “iktisat, istatistik, sosyoloji, anayasa hukuku, antropoloji, dinler tarihi, diplomasi tarihi, felsefe tarihi, bilimler tarihi, sanat tarihi, yakın zaman edebiyatı” vardı.</p>
<p>Savaşta bile muharebelerin yatıştığı anlarda yanında gezdirdiği sandık dolusu kitaplarını okurdu. Ülkenin geleceğini o günlerden tasarlamaya başlamıştı.</p>
<p>Wells’in kitabı o güne kadar yaptığı okumaların üzerine eklenince ona birçok şeyi açıklamıştı. Bitirir bitirmez Türkçeye çevrilmesini emretti. Kitap yayımlandıktan bir yıl sonra da, hemen aynı temellere dayanan Türk Tarihinin Ana Hatları ortaya kondu. Wells, Gazi’nin en beğendiği yazar olmuştu. Gözlerinin önüne yeni bir tarih görüşü seren adamdı.</p>
<p>Böylece, 1932’de Ankara’da, Türk Tarih Kurumu eliyle Tarih Kongresi’ni topladı. Bu kongreye Türkiye’nin her köşesinden tarih profesörleri ve öğretmenleri, dünyadan da belli başlı tarih bilginleri çağrıldı. Kongrenin görevi, Türklerin, uygarlığın beşiği olan Orta Asya’dan gelme saf bir beyaz ırk olduğunu ispatlayacak araştırmalarda bulunmaktı. Orta Asya’da kuraklık başlayınca Türkler de batı yönünde harekete geçerek Asya ve Afrika’nın çeşitli ülkelerine göç etmiş, uygarlıklarını da birlikte getirmişlerdi.</p>
<h4><strong>9.18-Soyadı Kanunu</strong></h4>
<p>1935 başlarında, Batılılaşmak yolunda iki adım daha atıldı. Eskiden ayları miladi, yılları ise hicri tarihe göre hesaplanan Türk takvimi, tamamen miladi takvime çevrildi. Hafta tatilinin Cumadan Pazara alınması da bunun doğal bir sonucu oldu. Böylece diğer ülkelerle ticaret ve diplomasi daha uyumlu işlemeye başladı.</p>
<p>Her Türk’ün bir soyadı kullanması yolunda alınan karar daha önemliydi. Türkler, o zamana kadar, tıpkı Araplar gibi, aile adı kullanmazlardı. Herkes, doğuşta edindiği adla, bazen de Ahmet oğlu Mehmet gibi baba adı da eklenmiş olarak tanınır; bu da birbirine benzeyen adların çokluğu yüzünden birtakım karışıklıklara yol açardı. Bundan sonra herkesin bir soyadı olacaktı. Gazi, sofrasında her arkadaşına bir soyadı yakıştırarak eğleniyordu. İsmet Paşa, zafer kazandığı yere göre İnönü soyadını aldı.</p>
<p>Peki kendisinin soyadı ne olacaktı?</p>
<p>Dil ve tarihçiler bir sürü soyadı önerdiler. Sonra Erzincan milletvekili Saffet Arıkan “Türkata”yı önerdi. Konya milletvekili Naim Hazım Onat, “söylerken kulağa tuhaf geliyor” diyerek, kelimelerin yerini değiştirdi, “Atatürk diyelim” dedi. Mustafa Kemal beğendi. Kanunlaşmadan kullanmaya başlamıştı.</p>
<p>Ömrü boyunca iki defa imza değiştirdi. Osmanlı dönemindeki imzası, Arap ve Latin harflerinin uyarlamasıyla “M. Kemal” şeklindeydi. Harf Devrimi’yle birlikte “Gazi m. kemal” imzasına geçti. Atatürk soyadını alınca “K. atatürk”ü kullanmaya başladı.</p>
<p>Atatürk devrimleri tarihte örneği bulunmayan inanılması güç bir hızla yapılmıştı. Ülke yepyeni bir kimlik kazanmıştı. Ama bu yeter miydi? Evet, bir aydın sınıfı yaratılmıştı. Ama Anadolu’nun ücra köylerinde halk hala eskisi gibi yaşamaya devam ediyordu. Atatürk devriminin nihayete ulaşması için daha çok zaman gerekiyordu. Eserini tamamlamak ondan sonraki nesillere kalacaktı.</p>
<h4><strong>9.19-Atatürk’ün Çocuk Sevgisi</strong></h4>
<p>Atatürk yüreği çocuk sevgisiyle dolu olan bir adamdı. Yaşlandıkça çocukları daha çok sevmeye, çevresinde toplamaktan hoşlanmaya başlamıştı. Bir çocuğu olmadığı için hiç üzülmüyordu. Zaten bir sürü çocuğu evlat edinmişti. Ayrıca milleti onu zaten baba yerine koyuyordu. Babadan oğula kalacak bir iktidar düşüncesine karşı olduğu için, oğlu olmasını siyasi bakımdan sakıncalı görürdü.</p>
<p>Çocukla çocuk olurdu. Onların oyunlarına eşlik eder, top oynar, omzunda gezdirirdi. Onlara Rumeli türküleri söylerdi. Genel sekreteri Hasan Rıza Soyak Atatürk’teki çocuk sevgisini şöyle anlatmıştı:</p>
<p>“Bir gün yanına gittiğim zaman Ülkü’yü yine büyük Ata’nın kucağında bulmuştum; şakalaşıyorlardı. Çocuk katıla katıla gülerek onun altın sarısı saçlarını çekiyor, burnuna yapıştıra yapıştıra, ara sıra yumuk elleriyle yüzüne tokatlar indiriyordu. Bir aralık bana baktı. Gök mavisi gözleri sevgi ve neşeden ışıl ışıldı. ‘Çocuklar ne sevimli ne tatlılar değil mi? En çok hoşuma giden hâlleri nedir, bilir misin? İkiyüzlülük bilmemeleri, bütün istek ve duygularını içlerinden geldiği gibi açıklamalarıdır.’ dedi.”</p>
<p>Atatürk 1893 yılında daha 12 yaşında iken babasını kaybetmişti. Hayatının ondan sonraki bölümünü “yetim” olarak sürdürdü. Belki biraz bunun da etkisiyle çocuklara ayrı bir düşkündü. Özellikle kimsesiz çocuklara sahip çıkıyor, onların eğitimine büyük önem veriyordu.</p>
<p>İhsan, Ömer, Afife, Abdürrahim ve Zehra (Zühre)’yı Cumhuriyet’ten önce; Sabiha, Afet, Rukiye, Nebile, Ülkü ve Sığırtmaç Mustafa’yı Cumhuriyet’ten sonra manevi evlatları edindi. Özellikle öğretmen Afet İnan’ı bilimsel araştırmalara yönlendirdi, onun bir bilim kadını olmasını sağladı. Gözü pek, cesur Sabiha’yı ise bir savaş pilotu olarak yetiştirdi. Sabiha dünyanın ilk kadın savaş pilotu oldu. Madalya aldı. Bu suretle Türk kadınının cesaretini, her alanda yetenekli olduğunu kanıtlamak istemişti.</p>
<p>Atatürk manevi çocuklarını çok sevse de sırf kendi çocukları diye asla diğerlerinden ayırmazdı.</p>
<p>Bir gün Sabiha’yla Zehra okulun bahçesinde ip atlıyorlardı. Teneffüs bitip ders başlamasına rağmen ip atlamaya devam ettiler. Öğretmenleri çağırdı. Dinlemediler. Öğretmen bu şımarıklığa kızdı. “Defolun gidin okuldan” diye bağırdı.</p>
<p>Kızlar şaşakaldı. Onlar cumhurbaşkanının kızıydı. Ağlaya ağlaya gidip Atatürk’e şikayet ettiler.</p>
<p>Mustafa Kemal “Bak sen şu öğretmene” dedi. Yaverini çağırdı:</p>
<p>“Al bu ikisini derhal okula götür, takdirlerimi bildir. Öğretmen kızlarımı arzu ettiği şekilde yetiştirsin.” dedi.</p>
<p>Sonra kızlara çıkıştı:</p>
<p>“Öğretmeninizin elini öpüp af dileyeceksiniz. O sizi affederse ben de affederim.” dedi.</p>
<p>Torpili hiç sevmezdi. Okula bizzat gidip öğretmenlere sorardı. “Sırf benim çocuğum diye iltimas geçmiyorsunuz değil mi?” derdi. Bütün çocuklarına verdiği en büyük nasihat şuydu:</p>
<p>“Asla yalan söylemeyeceksiniz. Sakın unutmayın. Yanlış yapmanıza değil, yalan söylemenize kızarım.”</p>
<p>Çocukların serbestçe konuşmalarına, düşünmelerine önem verirdi. Başkalarının düşüncelerine saygı göstermelerini öğütlerdi.</p>
<h2><strong>10-Atatürk’ün Ölümü</strong></h2>
<h4><strong>10.1-Ciddi Bir Hastalık</strong></h4>
<p>Hayatının sonlarına doğru dört duvar arasında geçirdiği vakitler Atatürk’e hapishane gibi gelmeye başlamıştı. Dolmabahçe’ye saray değil kafes diyordu. Arada bir, kimseye belli etmeden kaçıyordu. Bir akşam, İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’ndayken okul kaçağı bir çocuk gibi, erken yatacağını söyleyerek sofradan kalkmış, nöbetçilerini atlatmış ve saraydan sıvışarak geceleyin ortadan kaybolmuştu. Uzun bir aramadan sonra Boğaz’da bir Rum balıkçı meyhanesinde bulundu. Kolunu, balıkçının omzuna atmış, Trabzonlu bir gemicinin çaldığı kemençeye ayak uydurarak dans ediyor, içiyordu.</p>
<p>Atatürk “Halk arasında huzursuzluk yaratır, korkutur” diyerek, güvenlik önlemlerine karşı çıkardı. Üniformalı asker-polis koruması istemezdi. Hiç plansız Beyoğlu’nda otomobilini durdurur, Lebon pastanesine otururdu. Bazen Vefa’ya gider, boza içerdi, tesadüfen orada bulunan vatandaşlara boza ısmarlardı.</p>
<p>Bir gün yine sabah erkenden Dolmabahçe’den çıktı. Yürüye yürüye tramvaya kadar gitti. Sultanahmet’te dolaştı. Topkapı Müzesi’ne geldi. Saat henüz dokuz olmamış, müze açılmamıştı. Kapıdaki bekçi kendisini tanımadı. Atatürk kendisini tanıttı. “Reisicumhurum” dedi. “Müzeyi gezmek istediğini” söyledi. Bekçi omzunu silkti. “Kim olursa olsun giremez” dedi.</p>
<p>Mustafa Kemal “haklısın” dedi, bekledi. Saat dokuz oldu, müze müdürü geldi. Kapıda bekleyeni görünce başından aşağı kaynar sular döküldü! Kapıyı açtılar; Mustafa Kemal müzeyi gezdi. Ardından Şişli Etfal’de tedavi gören kızı Sabiha Gökçen’i ziyarete gitti.</p>
<p>O sırada Dolmabahçe’de panik yaşanıyordu. Emniyet alarma geçmiş her yerde Cumhurbaşkanı aranıyordu. Bütün taksilere soruldu. İşin kötüsü kendisini gezdiren taksici de cumhurbaşkanını tanımamıştı. Neyse ki hastaneden Dolmabahçe’ye telefon geldi. Cumhurbaşkanı hastanede Sabiha’nın ayakucundaydı. Sohbet ediyorlardı. Atatürk bu hatırayı hep kahkahalarla anlattı.</p>
<p>Son yıllarında günlerinin çoğunu büyük bir kaplıca şehri haline gelmiş olan Yalova’da ya da Florya’da geçiriyordu. Florya’da, halkın arasında kürek çekiyor, yüzme egzersizleri yapıyordu. Ülkü burada da hep yanındaydı. Ne zaman etrafındakiler kendisinden bir şey saklasa işin doğrusunu öğrenmek için Ülkü’ye danışırdı.</p>
<p>Bununla birlikte, son bir iki yılda Atatürk’te gerek vücut, gerek kafa bakımından yorgunluk belirtileri görülmeye başlamıştı. Uzun savaş yılları ve sürekli uğraştığı entrikalar Ata’yı yormuştu. Başı ağrıyor, eskiden olduğundan daha çok üşüyor, sürekli kaşıntılarla uğraşıyordu. Dışarıdan bakılınca da yaşlandığı belli oluyordu; cildi soluklaşmış yüzünün çizgileri daha derinleşmiş, saçları dökülmüştü. Göbeği çıkmıştı. Hareketleri de savruklaşmıştı. Doktoru, kendisine daha iyi bakmasını ve zararlı alışkanlıklarını azaltmasını istedi.</p>
<p>Bir gün Bursa ziyaretinden dönüşte, vapurla Mudanya’dan ayrılırken, yemekte birden fenalaştı. Yüzü sarardı, sancısı tuttu. Ali Fuat Paşa, kendisini yatmaya zorladı. Ertesi gün ateşi çıktı, zatürreye yakalanmıştı. Bir haftadan fazla bir süre yatakta kaldı. Çok bitkin görünüyordu. Ayakta zor duruyordu. Bacakları ve karnındaki kızartılardan yakınıyordu.</p>
<p>Kendisini muayene eden Türk doktorları siroz teşhisi koydu. Fakat bu teşhisin koyulmasında çok geç kalınmıştı. Bir de bir yabancı doktorun görmesini istediler. Atatürk karşı çıktı. Hastalığının dış basında duyulmasını istemiyordu. En sonunda Celal Bayar, Dr.Fissinger’i getirmek için kendisini ikna etti. Fransız uzman, Ankara’ya gelip Atatürk’ü görünce o da siroz teşhisi koydu.</p>
<p>Fissinger, oldukça iyimser görünüyordu. Atatürk’e:</p>
<p>“Sizi iyi ederim,” dedi. “Ama ilk önce siz kendi kendinizi iyi edeceksiniz. Siz, büyük savaşlar kazanan büyük bir komutan olabilirsiniz, ama şimdi sizin komutanınız benim. Siz de bana yardım etmek zorundasınız.”</p>
<p>Bu benzetme, Atatürk’ün hoşuna gitmişti. Ne istenirse yapmaya söz verdi. O zamana kadar doktorların sözünü dinlememiş, kan tahlili yaptırmak istememiş, her gün içtiği sigara sayısı konusunda onları aldatmıştı. Ama şimdi, durumunun ağırlığını anladıktan sonra, uzlaşmaya razı olmuştu. Üç ay yataktan çıkmayacak, günde yalnız bir saat kalkacaktı. Bundan sonra bir yıl gayet sakin yaşayacak, özel bir perhiz uygulayacak ve hiç içki içmeyecekti. “Yalnız üç ay içinse dayanırım,” dedi.</p>
<p>İngiltere’den özel bir şezlong getirildi. Atatürk, bu şezlongda uzanabiliyor, yazıp okuyor, devlet yazılarıyla uğraşabiliyordu. Ama böyle sırtüstü yatmaktan sıkılıyor, ikide bir doğrularak bağdaş kuruyordu. Oysa bu durum, karaciğerdeki kan dolaşımı için hiç iyi değildi. Çoğu akşam, çevresinde birkaç arkadaşıyla birlikte, koltuğunda yemek yiyor ve erkenden yatıyordu. Böyle bir aylık tedaviden sonra biraz kendine gelir, canlanır gibi oldu. İştahı açılmaya başlıyor; enerjisi, düşünme gücü yerine geliyordu.</p>
<h4><strong>10.2-Hatay Sorunu</strong></h4>
<p>Enerjisi biraz yerine gelince yine iş başına geçmeye kalktı. Çünkü, kafası rahat nedir bilmezdi. Nasıl ki, gençliğinde başta askerlik, sonra da siyaset sorunlarıyla uğraşarak geceleri uyku uyumadıysa, şimdi de 1938 ilkbaharında savaş eşiğinde olan dünyanın sorunlarıyla uğraşıyor; bu savaş patlamadan kendi eserini bitirmek isteğiyle yanıyordu. Çünkü, Atatürk’ün “Benim şahsi meselemdir” dediği Hatay’ın anavatana katılması işi henüz kesin olarak tamamlanmamıştı. Bunun için hastalığına bakmadan, trenle uzun bir yolculuğa çıktı. Mersin ve Adana’daki çok yorucu olan törenlere katıldı. Fransızlara bir kuvvet gösterisinde bulunmak şarttı.</p>
<p>İstanbul’a döndüğünde kalbinde birdenbire bir sancı duydu. Arabayı durdurdular. Yaveri Salih Bozok ona bir kalp ilacı verdi. Dolmabahçe’ye geldikleri vakit doktor, bunun bilindiği gibi bir kalp krizi değil, bir karaciğer hastalığının belirtisi olduğunu söyledi. Hastalığı ikinci evresine girmişti. Atatürk dinlenme halini erken terk etmişti. Mersin yolculuğu da zaten kısa olan dinlenme döneminin olumlu etkisini sıfıra indirmişti.</p>
<p>Ancak yolculuk, Atatürk’e umduğu siyasi sonucu sağladı. Fransa ve Türkiye arasında bir dostluk antlaşması imzalandı. 1938’de Türk ordusu, Hatay’a girdi. Halk Türk askerini sevinçle karşıladı. Yayımlanan seçmen kütükleri, Hatay’da, Türklerin çoğunlukta olduğunu gösteriyordu. Türkler seçilen mecliste kırk üyelikten yirmi ikisini kazandılar. Hatay, bundan bir yıl sonra bu meclisin kararıyla 29 Haziran 1939’da Türkiye Cumhuriyeti’ne katılacaktı. Atatürk, o günü göremese de ülkesine karşı son görevini de başarmıştı.</p>
<h4><strong>10.3-Ata’nın Son Yolculuğu</strong></h4>
<p>Atatürk 1938’de Dolmabahçe Sarayı’ndaki odasında ölümünün yaklaştığını biliyordu. Suyun ve gazın basıncıyla acıları dayanılamayacak kadar çoğalmıştı. Karnı sürekli şişiyor, yatmakta zorluk çekiyor, güçlükle nefes alıyordu. Yüzü kireç gibi beyazlaşmıştı. Doktorlardan suyu almalarını rica etti. Ama onlar bu işlemi elden geldiği kadar ertelemek istiyorlardı.</p>
<p>Aşçısı Mehmet Yücel elinde tepsiyle yatak odasına girdi. Bir dilimcik tereyağı sürülmüş ekmek getirmişti. “Beni nasıl buluyorsun Mehmet, yaşayacak mıyım sence?” diye sordu. Mehmet “Aman paşam o nasıl söz” diyebildi. Tepsiyi başucundaki sehpaya bırakacağı sırada Mehmet’i kolundan yakaladı, kimse duymasın diye sesini alçaltarak, “bana fırın makarnası yap Mehmet, çok canım istedi” dedi. Odadan çıkarken de tembihledi: “Bu işe doktorları karıştırmadan yolla,” dedi. Mehmet o makarnayı ağlaya ağlaya pişirdi. Mustafa Kemal’in iştahla yiyebildiği son yemekti.</p>
<p>Ameliyatın tehlikeli olduğunu anladığı için Atatürk, vasiyetini yazdırmak üzere sekreteri Hasan Rıza’yı çağırttı. Hasan Rıza’ya elini uzattı ve yatağın içine bağdaş kurarak oturdu. Yüksek pencerelerden Boğaz’ın Anadolu kıyısına doğru bakarak, ona nesi varsa bir listesini çıkarmasını söyledi. Vasiyetname hazırlandı.</p>
<p>Ardından bir noter çağırdılar. Atatürk yatağından kalktı, sakalını tıraş ettirdi. Boğaz’a bakan pencerenin önüne oturdular. Vasiyetnamesini uzattı. 5 Eylül 1938 günü yazılmış ve imzalanmış olan bu vasiyetnamenin koşullarına göre Çankaya ve içindekiler de dahil olmak üzere, bütün taşınır ve taşınmaz mallarını Cumhuriyet Halk Partisi’ne bırakıyordu. Bunları şimdiye kadar olduğu gibi İş Bankası yönetecekti. Gelirleri, belirtilen şekilde kız kardeşi Makbule ile beş manevi kızına ödenecekti. Sabiha Gökçen’e ayrıca, bir ev alabilmesine yetecek kadar para bırakmıştı. Makbule Atadan, ömrünün sonuna kadar Çankaya’daki evinde kalabilecekti. Ayrıca İsmet İnönü’nün oğullarının yükseköğrenimleri için belli bir para ayrılacaktı. Gelirin artakalanı, Türk Dil Kurumu ile Tarih Kurumu arasında eşit olarak paylaşılacaktı.</p>
<p>Cumhuriyet’in 15.yıldönümü yaklaşırken Atatürk yine Ankara’ya gitmekten söz etti. Meclis’te okuyacağı konuşmayı hazırlaması gerekiyordu. Ancak doktorlar, yolculuğun söz konusu olamayacağını söylediler. Trenin sarsıntısı bile tehlike yaratabilirdi. Atatürk söz dinlemiyor, ısrar ediyordu:</p>
<p>“Ankara’ya gidelim. Başıma ne gelecekse, orada gelsin.” dedi.</p>
<p>Sonra hakikati kabul etti. Artık trenden otomobile ve otomobilden Meclis’e yürüyerek gidebilecek halde bile değildi. Karnından defalarca su çekildi. Biraz rahatlamıştı.</p>
<p>Cumhuriyet’in 15.yıldönümü geldi. Kuleli Askeri Lisesi’nden bir grup öğrenci, vapurla Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçiyorlardı. Hep bir ağızdan, “Ata’mızı görmek istiyoruz!” diye bağırmaya başladılar. Atatürk, seslerini duyunca, yanındakilerin kendisini tutmak için uğraşmalarına rağmen, pencereye gitmekte ısrar etti. Bir iskemleye oturttular. Dışarıya, öğrencilere baktı. Gençler onu görünce, sevinçle haykırmaya başladılar. Bazıları üniformalarıyla suya atlayıp onu daha yakından görmek için saraya doğru yüzdüler. O gece bütün şehir ışıklarla donatıldı.</p>
<p>6 Kasım’da Atatürk, yataktan son kez kalktı. Afet Hanım’la yanında hizmet edenler onun ayağa kalkmasına yardım ettiler. Hepsine teker teker elini uzattı, onlar da bunu bir daha yapamayacaklarını anladıkları için elini öptüler. Ertesi gün doktorlar, bir ponksiyon daha yaptılar ve yine çok miktarda su aldılar. Bundan sonra canı enginar istedi. İstanbul’da bu mevsimde enginar bulunmadığı için Hatay’dan ısmarladılar. Ancak enginar gelince Atatürk’e yemek kısmet olmayacaktı.</p>
<p>Ertesi gün gece yarısına doğru, kriz en yüksek noktasına varmıştı. Artık son anlarını yaşadığı belli oluyordu. Doktorlardan biri ağlıyor, öteki ikisi ayaklarını ovuyorlardı. Hasan Rıza, Kılıç Ali ve İsmail Hakkı, asker gibi yatağın ayakucunda hazır ol vaziyetinde duruyorlardı. Ata’nın yüzünde hiç renk kalmamıştı. 10 Kasım 1938 sabahı, saat dokuzu biraz geçe, son kez gözlerini açtı. O gözler, bir an için yine her zamanki mavi ışığıyla, kendini bilmeden, çevresindekilere doğru parıldadı, sonra kapandı. Türklerin babası Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ölmüştü. 57 yaşındaydı.</p>
<p>Ölümünün hemen ardından matem halindeki Dolmabahçe Sarayı tek el silah sesiyle irkildi. Hemen alt kata koştular. Salih Bozok kanlar içinde yerde yatıyordu. Ata’nın ölümüne dayanamamış intihar etmişti. Selanik’ten arkadaştılar. Atatürk Samsun’a çıktığından beri yaveriydi. Birbirlerine çok yakındılar.</p>
<p>Canından çok sevdiği Atatürk gözlerini son kez kapadığında elini öpmüş, hiç konuşmadan odadan çıkmış, alt katta tabancasını göğsüne dayayıp tetiğe basmıştı. Ama ölmedi. Yaşattılar. Ameliyat edildi.</p>
<p>Canlı cenaze gibi yaşamaya devam etti. İki yıl dayanabildi. Kalbi kahrından kendi kendine durdu.</p>
<p>1938 Kasım’ında bütün Türkiye neye uğradığını anlamamış gibi acı bir sessizliğe gömülmüştü. Çocuklar başlarındaki fiyonkları, kurdeleleri çıkardılar. Sokaklarda kadınlar ağlaşıyor, Ata’nın siyah tüllere bürünmüş resimleri önünde dua ediyorlardı.</p>
<p>Naaşı tahnit edilerek, merasimle Dolmabahçe Sarayı’ndaki muayede salonunun, yaldızlı kubbesi altına konuldu. Tabutu, Türk bayrağına sarılmıştı. Altı meşale yanıyor, kara, deniz ve hava kuvvetlerinden dört subay, yalın kılıç, katafalkın etrafında nöbet tutuyorlardı. Üç gün, üç gece böyle kaldı. Bu süre içinde, yüz binlerce yurttaş, bitip tükenmez bir insan seli halinde, tabutun önünden sessizce, saygıyla eğilerek geçiyor, ağlıyorlardı. Yavaş sesle, “Atam… Atam…” diyerek hayatını kaybeden Ata’ları için dualar ediyorlardı. Matem öylesine büyüktü ki 17 Kasım’da yaşanan izdihamda 11 kişi hayatını kaybetti.</p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p></p>
<p>Atatürk gerçekten de büyük bir devrimciydi. Tarih boyunca hiçbir lider bu kadar kısa sürede böyle büyük dönüşüm sağlayamadı. Yaklaşabilen bile yok. İngilizlerin ünlü tarihçisi Arnold Toynbee, şaşkınlıkla, saygınlıkla ve kıskançlıkla durumu şöyle ifade ediyordu:</p>
<p>“Bir an için tahayyül ediniz ki, Batı dünyasında Rönesans, Reformasyon, 17’nci yüzyıl sonundaki bilim ve düşünce ihtilali, Fransız Devrimi, sanayi devrimi, hepsi birden sadece bir insanın ömrünün içine sığdırılmıştır!”</p>
<p>Kemal Atatürk, yeni bir Türkiye yaratmıştı. Sağlam bir temel atmıştı. Ülkesini ortaçağdan çağımızın eşiğine, hatta bundan bir adım ileriye taşıyarak modern bir ülke kurdu. Kendisi henüz hayattayken bile Afganistan ve İran gibi ülkelerin aydın yöneticileri Atatürk çizgisinde modern bir devlet yaratma girişiminde bulundular. Ancak bağnaz dini güçler sebebiyle bu devrimler gerçekleştirilemedi.</p>
<p>O, bir babanın çocuğunu eğitmesi gibi halkını halka rağmen eğitmiş, yol göstermişti. Gerideki boşlukları doldurup ülkeyi yeni alanlarda daha ileriye götürmek ise kendisinden sonra yerine geçeceklere düşen bir görevdi.</p>
<p>Atatürk kendisinin ölümünden sonra bile ülkesi üzerine çökecek karanlık güçlerin zaman zaman geri dönebileceğini çok iyi biliyordu. Bunu öngörebiliyordu. Bu yüzden büyük eseri Nutuk’u, ülkenin istikbalini inşa edecek olan gençlere seslenerek söyle bitirdi:</p>
<h2><strong>Gençliğe Hitabe</strong></h2>
<p>Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini (bağımsızlığını), Türk Cumhuriyet’ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin (geleceğinin) yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî (iç) ve haricî (dış) bedhahların (düşmanların) olacaktır.</p>
<p>Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini (olanak ve koşullarını) düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait (elverişsiz) bir mahiyette (nitelikte) tezahür edebilir (görünebilir). İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili (temsilcisi) olabilirler.</p>
<p>Cebren (zorla) ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten (koşullardan) daha elîm (acıklı) ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet (sapkınlık) ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin (istilacıların) siyasî emelleriyle tevhit edebilirler (birleştirebilirler). Millet, fakr ü zaruret (yoksulluk) içinde harap ve bîtap (yorgun ve bitkin) düşmüş olabilir.</p>
<p>Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait (durum ve koşullar) içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!</p>
<p>Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!</p>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Nutuk – MUSTAFA KEMAL ATATÜRK</strong></p>
<p><strong>Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu – LORD KINROSS</strong></p>
<p><strong>Tek Adam 1-2-3 – ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR</strong></p>
<p><strong>Atatürk ve Demokratik Türkiye – HALİL İNALCIK</strong></p>
<p><strong>Atatürk, Modern Türkiye’nin Kurucusu – ANDREW MANGO</strong></p>
<p><strong>Büyük Kardeşim Atatürk – MAKBULE ATADAN</strong></p>
<p><strong>Mustafa Kemal – YILMAZ ÖZDİL</strong></p>
<p><a href="https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">https://ataturkansiklopedisi.gov.tr</a></p>
<p><a href="https://ata.msb.gov.tr/" target="_blank" rel="noopener">https://ata.msb.gov.tr/</a></p>
<p><a href="https://holosen.org/ataturk-biyografisi-modern-turkiyenin-kurulusu/">Mustafa Kemal Atatürk ve Modern Türkiye’nin Kuruluşu</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilimin Doğuşu ve Bilimsel Devrim</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilimin-dogusu-ve-bilimsel-devrim</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilimin-dogusu-ve-bilimsel-devrim</guid>
<description><![CDATA[ Yıl 1492. İtalyan bir kaptan ve kaşif olan Kristof Kolomb zamanın dünya haritalarını kullanarak Japonya’nın, İspanya’nın 7 bin km batısında olduğunu hesaplamıştı. Bu hesaplarına göre plan yapıp İspanya’dan batıya doğru yelken açtı. Doğu Asya’ya giden yeni bir yol arıyordu. 12 Ekim 1492 sabahında Kolomb’un gemileri bilinmeyen bir kıtayla tanıştı. Kolomb’un gözcülerinden Rodrigo, üç İspanyol gemisinden […]
Bilimin Doğuşu ve Bilimsel Devrim yazısı ilk önce Holosen üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/bilimsel_devrim_galileo1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:14:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilimin, Doğuşu, Bilimsel, Devrim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yıl 1492. İtalyan bir kaptan ve kaşif olan Kristof Kolomb zamanın dünya haritalarını kullanarak Japonya’nın, İspanya’nın 7 bin km batısında olduğunu hesaplamıştı. Bu hesaplarına göre plan yapıp İspanya’dan batıya doğru yelken açtı. Doğu Asya’ya giden yeni bir yol arıyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-988" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/397px-Portrait_of_a_Man_Said_to_be_Christopher_Columbus.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-988" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/397px-Portrait_of_a_Man_Said_to_be_Christopher_Columbus-248x300.jpg" alt="" width="248" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/397px-Portrait_of_a_Man_Said_to_be_Christopher_Columbus-248x300.jpg 248w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/397px-Portrait_of_a_Man_Said_to_be_Christopher_Columbus-347x420.jpg 347w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/397px-Portrait_of_a_Man_Said_to_be_Christopher_Columbus.jpg 397w" sizes="auto, (max-width: 248px) 100vw, 248px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Kristof Kolomb</figcaption></figure>
<p>12 Ekim 1492 sabahında Kolomb’un gemileri bilinmeyen bir kıtayla tanıştı. Kolomb’un gözcülerinden Rodrigo, üç İspanyol gemisinden biri olan Pinta’nın direğinden şu an Bahamalar olarak bildiğimiz adayı fark etti ve “Kara göründü!” diye bağırdı.</p>
<p>Kolomb Doğu Asya’nın açıklarında bir adaya, bugün Endonezya takımadaları olarak adlandırdığımız bölgeye vardıklarını sanıyordu. Bilmediği şey şuydu. Gerçekte Doğu Asya, İspanya’nın 7 bin km değil, 20 bin km batısındaydı ve bu iki nokta arasında hiç bilinmeyen iki kıta vardı.</p>
<p>Kristof Kolomb bu çığır açıcı keşfine rağmen farklı düşünemedi. Cehaletini kabullenmedi ve hatasını ömrünün sonuna dek sürdürdü. O çağda yaşayan pek çok insana göre hiç bilinmeyen, tamamen yeni bir kıta keşfetmiş olması düşünülemezdi. Büyük düşünürler, akademisyenler ve asla yanılmayan kutsal metinler binlerce yıldır sadece Avrupa, Afrika ve Asya’dan bahsetmişti. Hepsinin yanılıyor olması imkansızdı.</p>
<p>Amerigo Vespucci adında bir başka İtalyan denizci 1499 ila 1504 yılları arasında Kolomb tarafından keşfedilen bu yeni toprakları defalarca kez ziyaret etti. Bunların Doğu Asya açıklarındaki adalar değil, kutsal metinlerin, eski coğrafyacıların ve şimdiki Avrupalıların bilmedikleri yepyeni topraklar olduğunu düşünüyordu. Seyahatlerini anlatan iki metni Avrupa’da yayımladı.</p>
<p>1507’de bu iddialara ikna olan Alman haritacı Martin Waldseemüller güncelleştirilmiş bir dünya haritası yayımladı. Bu harita Avrupa’dan batıya yapılan seferlerin ayrı bir kıtaya vardığını gösteren ilk haritaydı. Tabii Waldseemüller’in haritaya bir de isim koyması gerekiyordu. Bu toprakları keşfeden ismin Amerigo Vespucci olduğunu düşündü. Yeni kıtaya onun ismini vererek onurlandırdı. Amerika. Böylece yeni kıta ironik bir şekilde kaşifi olan Kolomb’un adını değil cehaletini kabul eden Vespucci’nin adını aldı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-989" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-989" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508.jpg" alt="" width="1024" height="569" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508.jpg 1024w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508-300x167.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508-768x427.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508-696x387.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Waldseemuller_world_map_1508-756x420.jpg 756w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Martin Waldseemüller’in dünya haritası</figcaption></figure>
<p>Waldseemüller’in haritası çok popüler oldu ve birçok başka haritacı tarafından kopyalandı. Böylece kıtanın ismi yayılmıştı.</p>
<p></p>
<h2><strong>İnsanlığın Birleşmesi</strong></h2>
<p>Takdir edersiniz ki Modern Çağ’dan çok önce de pek çok kültür haritalar yapmıştı. Bu haritaların hiçbiri dünyanın tamamını bilmiyordu. Fakat buna rağmen haritalarda hiç boş yer göremezdiniz. Hepsi tüm dünyanın gayet iyi bilindiği izlenimini veriyordu. Fakat gerçekte olan şuydu. Hiçbir Afrika-Asya kültürü Amerika’yı, hiçbir Amerika kültürü de Afrika-Asya’yı bilmiyordu.</p>
<p>İşte tam bu yüzden arkadaşlar Amerika’nın keşfi Bilimsel Devrim’in temelinde yer alır. Çünkü bu keşif, Avrupalılara güncel gözlemlerin geçmiş geleneklerden daha doğru olduğunu öğretti. Ayrıca Amerika’yı fethetme arzusuyla yeni bilgiye son derece hızlı ulaşmak istemelerini de sağladı. Avrupalıların, bu geniş toprakları kontrol etmek için coğrafyası, iklimi, florası, faunası, dilleri, kültürleri ve tarihi hakkında olağanüstü miktarda veri toplamaları gerekiyordu. Dini metinler, eski coğrafya kitapları ve eski sözlü gelenekler bir işe yaramazdı.</p>
<p>O andan itibaren hem Avrupalı coğrafyacılar hem de her alandan Avrupalı araştırmacılar, içlerinde sonradan doldurulacak boşluklar olan haritalar yapmaya başladılar, böylelikle mükemmel olmadıklarını ve cehaletlerini itiraf ediyorlardı.</p>
<p>Aslında erken modern çağdaki Avrupalılar Dünya’yı keşfetme hevesine kapılmış ilk ve tek topluluk değildi. Fakat diğer milletlerden farkları tıpkı bir mıknatısın kendilerini çekmesi gibi haritadaki boşluklara kapılıp zamanla buraları doldurmaya girişmeleriydi.</p>
<p>15 ve 16. yüzyıllar boyunca Afrika’nın etrafını dolaştılar, Amerika’yı keşfettiler, Pasifik ve Hint okyanuslarını aştılar ve tüm dünya çapında bir koloni ağı oluşturdular, böylelikle ilk gerçek anlamda küresel imparatorlukları ve ilk küresel ticaret ağını kurdular. Avrupa’nın emperyal seferleri dünya tarihini değiştirdi: Tarih, artık birbirinden kopuk bir dizi halkın ve kültürün değil, tek ve bütünleşmiş bir insan toplumunun tarihi haline gelmişti.</p>
<p>Bilimsel devrimin gerçekleştiği Yeni Çağ’a tekrar döneceğiz ama şimdi ben sizi İlk Çağ’a ya da diğer ismiyle Antik Çağ’a götürmek istiyorum arkadaşlar. Çünkü bilimsel devrimi daha iyi anlayabilmemiz için bilimin <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_science" target="_blank" rel="noopener">nasıl doğduğuna</a> da bakmamız lazım.</p>
<h2><strong>Bilimin Doğuşu</strong></h2>
<h4><strong>Tanrıların Silahını Elinden Almak</strong></h4>
<p>Şimdi sizden binlerce yıl önce yaşamış antik bir insan olduğunuzu hayal etmenizi istiyorum. Gökyüzüne bakıyorsunuz ve bulutlarla dolu gökyüzünde aniden beliren çok güçlü bir ışık görüp kulakları sağır eden bir ses işitiyorsunuz.</p>
<p>Elinizde hiçbir bilgi yok.</p>
<p>Elektrik akımının ne olduğunu, elektronun ne anlama geldiğini bilmiyorsunuz. Bulutların arasında nasıl bir elektromanyetik ilişki olduğundan bir habersiniz. Hatta yağmur sularının gökyüzüne nereden geldiğini bile bilmiyorsunuz. Diğer herkes gibi.</p>
<p>Ne düşünürdünüz?</p>
<p>Elinizdeki en mantıklı açıklama bunu sizden çok daha güçlü ve kudret sahibi bir doğaüstü gücün yapmış olabileceği olurdu. Mesela bu doğaüstü güç insanlara kızıyor olabilirdi. Bu şimşekleri bir uyarı mahiyetinde ortaya çıkarabilir, yıldırımı da bir ceza olarak insanlara gönderebilirdi. Ya da kızgın Tanrılar yukarıda kavga ediyor diyebilirdiniz. Ve böyle düşünmeniz de gayet makul bulunurdu.</p>
<p>Antik Yunanda yaşamış bazı filozoflar bunun böyle olmayabileceğini düşündüler. Bu tarz doğa olaylarını teoriler geliştirerek açıklamaya çalıştılar. Söylencelere değil bilimsel yönteme başvurdular.</p>
<p>Mesela Anaksimandros; gök gürültüsü, şimşek, yıldırım ve hortumların rüzgârdan dolayı meydana geldiği hipotezini ortaya attı. Ona göre rüzgâr ne zaman yoğun bir bulutun içine sıkışıp oradan zorla çıksa, bu ileri atılma hareketi, rüzgârın hafifliğine bağlı olarak ses çıkarıyor ve bulutun siyahlığında ortaya çıkan bu yarık, şimşek çakmasına neden oluyordu.</p>
<p>Anaksimandros’un bu hipotezi, üstün bir açıklama değildi. Hatalıydı. Ancak burada Tanrıların hareketleriyle izah edilen bir olguya doğal bir açıklama getirme çabası vardı. Hâlbuki bu filozoflardan önce Zeus’un şimşekten, Poseidon’un da depremlerden sorumlu olduğu düşünülmekteydi.</p>
<p>İşte filozoflarla avam tabakayı birbirinden ayıran şey tam olarak budur arkadaşlar.</p>
<p>Anaksimandros da pek âlâ bunlara sebep olanların Tanrılar olduğu açıklamasını dikkate alabilirdi. Böyle bir durumda teori geliştirmesine gerek kalmazdı. Her şey zaten gayet anlaşılırdı. Ama o bu basit ve zahmetsiz açıklamayla tatmin olmadı.</p>
<p>Yunanlar kozmos düşüncesiyle yeni bir doğa anlayışı geliştirdi ve doğalla doğaüstü arasındaki ayrıma işaret ettiler. Hatta bu bakımdan doğayı onların keşfettiği bile söylenebilir. Aynı şekilde, doğanın işleyişi üzerine, doğaüstü etkilerden bağımsız ilk teorileri onlar ortaya koydular. Efsanelerden teorilere geçişin ilk temsilcileri onlardı.</p>
<h4><strong>Bilim Neden Antik Yunanda Ortaya Çıktı?</strong></h4>
<p>Bilimin ortaya çıktığı yerin Antik Yunan olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hatta daha özelde İyonyalı Yunanlarla hatta daha da mikro bir bakış açısıyla Milet’de doğduğunu söylesek daha bile doğru olur. Milet günümüzde Aydın ili sınırları içerisinde Türkiye’de bulunuyor biliyorsunuz. Elbette Yunanlardan önceki uygarlıkların katkısını küçümsememek gerekir. Yine de başta Babilliler ve Mısırlılar olmak üzere, diğer kültürlerin teknolojisinden faydalanarak onu bilime dönüştüren Yunanlardır.</p>
<p>Peki neden?</p>
<p>Çünkü İyonyalı filozoflar mitler ve Tanrılara dayanan açıklamaları reddederek evreni teorilerle açıklanabilecek bütünüyle doğal ve düzenli bir yer olarak değerlendirdiler. Bu teorilerin hepsi tartışılabilir ve sınanabilir nitelikteydi. Onlar yaşadıkları dünyanın kelimeler ve sayılar yoluyla açıklanabilecek düzenli bir varlık, bir kozmos olduğunu savunuyorlardı.</p>
<p>Peki bir soru daha.</p>
<p>Neden Antik Yunanlardan başka toplumlar bu sorgulamacı bakış açısını kazanıp teoriler geliştiremedi. Antik Yunan toplumunu farklı kılan neydi?</p>
<p><strong>-Antik Yunanları farklı kılan ilk şey</strong> kendilerinden önce gelen hiçbir toplumun sahip olmadığı bir şeye sahip olmalarıydı. Bilimle teknolojinin ayrımı konusunda bir bilince sahiplerdi. Mesela bir insan bir hastalığı ilkel teknolojik aletlerin yardımı sayesinde pratik yöntemlerle tedavi edebilirdi ancak bu onu yaptığı şeyin işe yarama nedenini açıklama yeteneğine sahip kılmıyordu. İşte bilim burada devreye giriyordu.</p>
<p><strong>-İkinci olarak</strong> Yunan toplumu, hiyerarşik bir örgütlenme barındırmaması ve resmi bir dine odaklanmaması bakımından diğer antik toplumlardan epey farklıydı.</p>
<p><strong>-Üçüncü olarak</strong> çok kültürlüydü ve demokratik bir devlet yapısı vardı.</p>
<p><strong>-Dördüncü olarak</strong> Antik Yunan toplumunda tartışmalara egemen olan bir hoşgörü, varlıklı insanlara felsefi ve bilimsel meseleler üzerinde düşünecek zamanı sağlayan bir refah hakimdi.</p>
<p>Başka toplumlar bu etkenlere sahip değillerdi.</p>
<p>Mesela Mezopotamya’da yaşamış Babilliler hastalıkları tedavi edebilecek bazı etkili yöntemlere ve insan bedeni hakkında az çok bilgiye sahiplerdi. Fakat tedavi yöntemleri ne kadar iyi olursa olsun, Babilliler yine de hastalığı fiziksel nedenlere, yani teknik problemlere bağlamıyorlardı. Bunun yerine, hastalığı işlenen bir günah karşılığında Tanrılar tarafından verilen bir ceza olarak görüyorlardı. Bu yüzden bir doktorun ilk işi günahı teşhis etmek ve sonra da onu affettirmek için gereken arındırma yöntemini uygulamaktı. Babilliler’in yaklaşımı Yunan Hipokrat’ın yaklaşımını benimseyenler için oldukça tersti.</p>
<p>Şimdi bu konuya biraz daha yakından bakalım arkadaşlar.</p>
<h4><strong>Büyücülerin İşini Doktorlara Kaptırması</strong></h4>
<figure aria-describedby="caption-attachment-990" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/344px-Hippocrates_rubens.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-990" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/344px-Hippocrates_rubens-215x300.jpg" alt="" width="215" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/344px-Hippocrates_rubens-215x300.jpg 215w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/344px-Hippocrates_rubens-301x420.jpg 301w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/344px-Hippocrates_rubens.jpg 344w" sizes="auto, (max-width: 215px) 100vw, 215px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Hipokrat</figcaption></figure>
<p>Tıbbın babası olarak bildiğimiz Hipokrat ve takipçilerinden oluşan topluluk hiçbir hastalığın Tanrıların müdahalesiyle gerçekleşmediğini ve her hastalığın fiziksel, doğal bir nedeni olduğunu savunuyorlardı. Hipokratçılar, onlar için en zor hastalık türü olan yani Yunanların “kutsal hastalık” olarak bildikleri epilepsi hakkında bile, aynı savın arkasında duruyorlardı.</p>
<p>O zamana kadar böylesine gizemli hastalıklar, insanın içine şeytan girmesi, büyü ya da Tanrı’nın bir laneti olarak görülüyordu. Fakat Hipokratçılar yaptıkları açıklamalarla kötücül şeytanların ve büyücülerin işlerini adeta ellerinden almıştı. Fikirlerini “Kutsal Hastalık Üzerine” adlı eserin giriş metninde açıkça şöyle belirtmişlerdi:</p>
<p>“Şu sözde “kutsal hastalık” diğer hastalıklardan daha kutsal ya da ilahi değildir; çünkü o da diğerleri gibi, doğal nedenlerden kaynaklanır ve insanların onu ilahi sayma nedeni onun diğer hastalıklardan farklı olmasından kaynaklanan tecrübesizlik ve hayrettir.”</p>
<p>“Aynı hastalığa sahip bir keçinin kafasını incelediğinizde, beynin ıslak ve sıvıyla dolmuş olduğunu görürsünüz. Bu da vücuda zarar verenin bir Tanrı değil, hastalık olduğunun göstergesidir.”</p>
<h2><strong>Bilimin Doğuşundan Bilimsel Devrime Giden Süreç</strong></h2>
<p>Buraya kadar bilimsel devrimi daha iyi anlayabilmek için bilimin nasıl doğduğundan bahsettik. Elbette bütün Antik Yunan filozoflarına değinmedik. Mesela atom fikrini ilk kez ortaya atan Leukippos ve Demokritos’tan tutun da matematik denince ilk akla gelen Pisagor ve Öklid’e oradan da Aristoteles’e kadar birçok düşünüre değinilebilir. Fakat genel olarak her ne kadar Doğu felsefelerinden etkilenmiş olsalar da bilimin Antik Yunan’da doğduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü Yunanların ortaya attıkları teoriler ne kadar kaba olsa da bunlar söylencelerden ziyade bilimsel teorilerdi.</p>
<p>Yunanlar bu noktadan hareketle, başka antik toplumlarda görülmeyen karmaşık teoriler geliştirmeye başladılar. Titizlik ve hevesle dünyayı yepyeni bir şekilde açıklamaya ve soruşturmaya giriştiler. Elbette geliştirdikleri teorilerin birçoğu hatalıydı. Ama buradaki önemli nokta teolojiyle kozmolojiyi ayrıştırmaya başlamışlardı.</p>
<p>Benim buradaki amacım bütün bu filozoflardan bahsetmek değil, daha ziyade bilimin nasıl doğduğunu bir nebze olsun anlatabilmekti arkadaşlar. Şimdi gelin bilimsel devrime giden süreçte göksel düşünceleri inceleyelim biraz.</p>
<h4><strong>Göksel Düşünceler</strong></h4>
<p>Antik toplumlar nesnelerin bırakıldığında neden aşağı düştüğü konusuna da kafa yormuşlardı. Daha önceki Yunan kozmolojilerinde nesnelerin paralel hatlarla evrenin üst noktasından altına düştüğü fikri hakimdi. Fakat bu, görünüşte en ağır cisim olan Dünya’nın neden evrenin alt kısmına düşmediği sorusunu akla getirdi. Böylesi bir kozmolojide dünyayı destekleyen, onu tutan bir şeyin olması gerekiyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-991" class="wp-caption alignright"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/747_Aristoteles652.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-991 size-medium" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/747_Aristoteles652-250x300.jpg" alt="" width="250" height="300" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/747_Aristoteles652-250x300.jpg 250w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/747_Aristoteles652-350x420.jpg 350w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/747_Aristoteles652.jpg 375w" sizes="auto, (max-width: 250px) 100vw, 250px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Aristoteles</figcaption></figure>
<p>Aristoteles olaya farklı bir açıdan baktı. Merkez-odaklı bir teori geliştirdi. Dünya’yı evrenin merkezine doğru, ağır nesneleri de Dünya’ya doğru hareket eder şekilde konumladı. Böylelikle Dünya’nın düşmesi sorununun üstesinden gelinmiş oluyordu; çünkü herhangi bir ağır nesne gibi Dünya da evrenin merkezine doğru hareket ediyordu ki, bu merkez zaten kendisiydi. Dolayısıyla Dünya sabit durabiliyordu.</p>
<p>Antik Yunan’da Dünya’nın sabit ve merkezi olduğu fikri hakimdi. Ayrıca, Yunanların bu fikirlerini desteklemek için yeterince nedeni vardı. Günümüzde Dünya’nın günde bir kez kendi etrafında ve yılda bir kez de Güneş etrafında olmak üzere, iki temel devinimi olduğunu biliyoruz. Yunanlara göreyse Dünya’nın devinim halinde olması durumunda, bunun fark edilebilir sonuçlara yol açması gerekiyordu. Buradan da şu sorular ortaya çıktı:</p>
<p>Dünya’nın batıdan doğuya günlük bir dönüşü varsa, neden doğudan batıya sürekli bir rüzgâr olmuyordu? Ya da Dünya Güneş etrafında dönüyorsa, nesneler ve canlılar nasıl olup da Dünya yüzeyinden savrulmuyordu? Dünya neden parçalanıp gitmiyordu? Ya da Ay neden Dünya’yı takip ediyordu?</p>
<p>Bugün bu sorulara fizik kanunları ve kütle çekim kuvvetiyle yanıt verebiliyor, Dünya’nın kendisiyle beraber atmosferi de taşıdığını biliyoruz. Fakat Yunan bilimi bu sorulara böylesi yanıtlar verememişti.</p>
<h4><strong>Yıldız Paralaksı</strong></h4>
<p>Bir başka sorun da şuydu:</p>
<p>Eğer Dünya, Güneş’in etrafında dönüyor olsaydı yıldızların Dünya’ya göre olan konumlarının ciddi şekilde değişmesi gerekmez miydi? Yani Dünya bu kadar uzun mesafe kat ediyorsa Güneş’in bir yanındayken farklı görünen yıldızlar diğer yanındayken farklı görünmeliydi.</p>
<p>Aslına bakarsanız bugün durumun aynen böyle olduğunu çok iyi biliyoruz. Fakat bizim bunu bilebilmemiz modern bilimsel aletlerle ancak 1838 yılında mümkün oldu. Çünkü yıldızlar Dünya’ya o kadar uzaktalar ki yıldız paralaksı denen bu değişim gözle görülemeyecek kadar küçük. Fakat Yunanların bunu gözlemlemesi mümkün değildi.</p>
<p>Yunanlar evrenin bugün bildiğimizden çok ama çok daha küçük olduğunu düşünüyorlardı. Onlara göre yıldızların hepsi eşit uzaklıktaydı ve çıplak gözle görülebilen en uzak gezegen olan Satürn’ün biraz ötesindeki bir hatta bulunuyorlardı. Yunanların tasarladığı evren bugünkü Güneş sisteminden daha büyük değildi. Onlara bakılırsa, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi durumunda, yıldız paralaksının da görünür olması gerekirdi. Eğer yıldız paralaksı gözlenemiyorsa sonuç gayet açıktı. Dünya’nın hareket ettiği falan yoktu.</p>
<p>Aslında Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğüne inanan bir gökbilimci Antik Yunan’da bile vardı arkadaşlar. Aristarkus. Ancak antik dünyada hiç kimse onun düşüncelerine kulak asmamıştı. O zamanki sınırlı bilgileriyle Yunanların, Dünya’nın merkezde ve sabit olduğu fikrini benimsemeleri hiç de şaşırtıcı değil.</p>
<h4><strong>Arap/İslam Kültürü</strong></h4>
<p>Buraya kadar bilimin Antik Yunan’da ortaya çıktığından bahsettik fakat Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra Yeni Çağ’a kadar, Yunan biliminin korunmasında, yayılmasında ve dönüştürülmesinde büyük rol oynayan Arap/İslam kültürünü de unutmamak lazım. İslam kültürünün dönüştürerek koruduğu bu bilimsel anlayış sonraları Batıya ilerledi ve Batıyı karanlık çağdan çıkararak Rönesans’a ve bilimsel devrime taşıdı.</p>
<p>Bu ilave bilgiyi de verdiğimize göre göksel düşüncelere geri dönebiliriz arkadaşlar.</p>
<h4><strong>Günmerkezlilik</strong></h4>
<p>Yunanlardan bu yana Dünya’nın, Güneş’in, gezegenlerin ve yıldızların hareketleriyle ilgili birçok farklı model ortaya atıldı. Bu modellerin her biri kendinden önceki modelin bir açığını kapatıyordu. Fakat nihayetinde ortaya hep yeni bir problem çıkıyordu. Ta ki bilimsel devrim dediğimiz dönemde ortaya çıkan bilim insanları bu problemleri ortadan kaldırana kadar.</p>
<p>O bilim insanları Kopernik, Kepler ve Galileo’ydu. Ve bu üç ismin yaptığı şey Dünya’yı evrenin merkezinden alıp Güneş’i merkeze koymak oldu.</p>
<p>İnsan bu kadar basit bir çözümün nasıl olurda yüzyıllar boyunca ortaya çıkarılamadığına şaşırıyor. Bunun önemli sebeplerinden birinin kutsal kitapların Dünya’yı evrenin merkezine koyması olduğunu söyleyebiliriz. Ne de olsa Tanrı’nın hata yapması ve insanları yanlış bilgilendirmesi imkânsızdı.</p>
<p>Mesela M.S. 390 yılında Hristiyan filozof Aziz Augustinus şöyle demiş:</p>
<p>“Atina’nın Kudüs’le, Akademia’nın Kiliseyle, kafirin Hristiyanla ne ilgisi olabilir ki? Hazreti İsa’dan sonra meraka, İncil’den sonra da soruşturmaya ihtiyacımız kalmamıştır. Öncelikle buna inanmalıyız, inanmak zorunda olduğumuz başka hiçbir şeyin olmadığına.”</p>
<p>Kopernik, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü kabulüne dayanan teorisini 1543 yılında ortaya attı. İşte bu tarih, bilimsel devrimin başlangıcıydı.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-992" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-992" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century.jpg" alt="" width="1089" height="1100" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century.jpg 1089w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-297x300.jpg 297w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-1014x1024.jpg 1014w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-768x776.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-696x703.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-1068x1079.jpg 1068w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/12903357-Copernican-system-of-the-universe-17th-century-416x420.jpg 416w" sizes="auto, (max-width: 1089px) 100vw, 1089px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Kopernik’in evren modeli</figcaption></figure>
<p>Ne var ki, Kopernik’in devinimli Dünya’sına dayanak oluşturacak bir fizik bilimi henüz yoktu. Bu yüzden teori pek çok sorunla karşılaştı. Ayrıca bu teori savını destekleyecek gözlemsel kanıttan da yoksundu. Kopernik’in teorisinin makul hale gelmesi ancak Kepler ve Galileo’nun çalışmalarından sonra gerçekleşti. Kepler gezegenlerin yörüngelerinin elips şeklinde olduğunu buldu. Galileo ise bazı fiziksel sorunları çözerek Kopernik’in savını destekleyecek gözleme dayalı bir kanıt bulmuştu. Tarihte ilk defa 1610 yılında yeni icat edilmiş olan teleskobu gökyüzüne çeviren kişi oydu. Dünya merkezde falan değildi. Yaklaşık 2000 yıl sonra Dünya hakkında bildiklerimiz adeta baştan yazılıyordu.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-993" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-993" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021.jpeg" alt="" width="706" height="431" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021.jpeg 706w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021-300x183.jpeg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021-696x425.jpeg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/galileo_galilei_ve_engizisyon_mahkemesinde_yargilanmasi_h491907_66021-688x420.jpeg 688w" sizes="auto, (max-width: 706px) 100vw, 706px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Galileo Galilei</figcaption></figure>
<h4><strong>Mikroorganizmalardan Oluşan Bir Dünya</strong></h4>
<p>Tarih boyunca insanlar hep cehaletle mücadele etti. Ama sorun bu değildi. Asıl sorun cehaletlerinin farkında değillerdi. Mesela insanlar bilimsel devrime kadar gezegendeki organizmaların yüzde 99,99’uyla (yani mikroorganizmalarla) ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Halbuki vücudumuzda mikroorganizmalardan oluşan bir ordu var. Bazıları bizim için oldukça yararlı ve vazgeçilmez. Bazıları ise bizi hasta ediyor.</p>
<p>Gelin görün ki insan gözünün bir mikroorganizmayı ilk kez görmesi ancak 1674’te gerçekleşti. Anton van Leeuwenhoek ev yapımı mikroskobuyla bir damla suya baktığında içinde minik yaratıklardan oluşan bir dünya olduğunu fark etti. Bunu takip eden üç yüz yıl boyunca, insanlar devasa sayıda mikroskobik yaratıkla tanıştılar. Böylece onları tıp ve sanayinin emrine koştular. Bugün bakterileri yöneterek ilaçlar ve biyoyakıt üretip, parazitleri yok edebiliyoruz.</p>
<h4><strong>Atomun Gücü ve Uzay Çağı</strong></h4>
<p>Öte yandan, geçtiğimiz beş yüz yılın belki de en önemli olayı 16 Temmuz 1945 sabahı saat 5:29:45’te gerçekleşti. Tam olarak bu saniyede Amerikalı bilim insanları ilk atom bombasını New Mexico eyaletinin Alamogordo şehrinde patlattılar. Bu andan itibaren insanlık, sadece tarihin akışını değiştirebilme değil, tarihi sona erdirebilme kapasitesine de sahip oldu.</p>
<p>Diğer bir önemli olay ise 20 Temmuz 1969’da tarihte ilk kez bir insan Ay’a ayak bastığında gerçekleşti. Bu sadece tarihsel değil, evrimsel hatta kozmik bir başarıydı. Evrimin bundan önceki dört milyar yıllık tarihi boyunca, hiçbir organizma Dünyanın atmosferinden çıkmayı başaramamış ve hiçbiri Ay’ın yüzeyine ulaşamamıştı.</p>
<h2><strong>Cehaletin Keşfi</strong></h2>
<p>Peki modern bilim bütün bunları nasıl başardı?</p>
<p>İnsanlar en azından Bilişsel Devrim’den bu yana evreni anlamaya çalışmışlardı. Atalarımız doğa yasalarını anlamak için ciddi zaman ve çaba harcadılar; fakat modern bilim, üç önemli konuda kendisinden önceki tüm geleneklerden ayrılır:</p>
<p><strong>Birincisi</strong> modern bilim cehaletimizi kabullenir ve hiçbir şeyi bilmediğimizi varsayar. Bundan daha da önemlisi, şu ana kadar bildiğimizi sandığımız şeylerin zamanla yanlış çıkabileceğini de kabul eder; hiçbir kavram, fikir veya teori kutsal ve eleştiriden muaf değildir.</p>
<p><strong>İkincisi </strong>modern bilim gözlem, deney ve matematiğe önem vererek yeni bilgiye ulaşmayı hedefler ve topladığı bilgileri kapsayıcı teorilere dönüştürür.</p>
<p><strong>Üçüncüsü </strong>ise modern bilim ürettiği bu teorileri yeni güçler edinmek ve yeni teknolojiler geliştirmek için kullanır.</p>
<p>Yani anlayacağınız arkadaşlar Bilimsel Devrim aslında bilgi değil, her şeyden önce cehalet devrimiydi. Bilimsel Devrim’i başlatan büyük şey, insanların en önemli sorularının cevaplarını bilmediklerini keşfetmeleriydi.</p>
<p>Dinler gibi modern öncesi bilgi gelenekleri, dünyayla ilgili önemli olan her şeyin bilindiğini iddia etti. Büyük tanrılar, peygamberler veya akil insanlar herkesi kapsayan bilgeliğe sahiplerdi ve bunları bize sözlü geleneklerle veya yazıyla aktarmışlardı. Sıradan ölümlüler bu eski metinleri ve gelenekleri inceleyerek ve onları tam olarak anlamaya çalışarak bilgi edinirlerdi.</p>
<p>Modern bilim ise kendine özgü bir bilgi geleneğine sahip. Zira en önemli sorularla ilgili kolektif cehaletin söz konusu olduğunu biliyor. Darwin hiçbir zaman kendisinin hayatın sırrını tam olarak ve ebediyete dek çözdüğünü iddia etmedi. Yüzyıllar süren yoğun bilimsel araştırmalardan sonra biyologlar beynin nasıl bilinç geliştirdiği konusunda hâlâ iyi bir açıklamaları olmadığını itiraf ediyorlar. Fizikçiler Big Bang’e neyin yol açtığını veya genel görelilik teorisiyle kuantum mekaniklerini nasıl bağdaştıracaklarını hâlâ bilemiyorlar.</p>
<h2><strong>Teori Ne Demektir?</strong></h2>
<p>Belirli teoriler eldeki mevcut kanıtlarla o denli güçlü bir şekilde desteklenir ki, tüm alternatif teoriler gözden düşerler. Bu teoriler doğru olarak kabul edilir, ama herkes yeni ve teoriye karşıt kanıtlar ortaya çıkması durumunda teorinin gözden geçirileceğini kabul eder. İlk gelenekler teorileri genellikle hikâyelerle formüle ederken, modern bilimse matematiği kullanır.</p>
<p>Örneğin 1687’de Isaac Newton, belki de modern tarihin en önemli kitabı olan “Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri”ni (Principia) yayımladı. Çizimler ve formüllerle dolu bir kitaptı. Newton bu kitapla hareket ve değişime ilişkin genel bir teori sundu. Newton’ın teorisinin büyüklüğü, düşen elmalardan kayan yıldızlara evrendeki tüm maddelerin hareketini üç basit matematik yasası kullanarak açıklayabilmesi ve öngörebilmesindeydi.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-994" class="wp-caption aligncenter"><a href="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-994" src="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica.jpg" alt="" width="869" height="600" srcset="https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica.jpg 869w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-300x207.jpg 300w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-768x530.jpg 768w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-218x150.jpg 218w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-696x481.jpg 696w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-608x420.jpg 608w, https://holosen.org/wp-content/uploads/2022/08/Philosophiae-naturalis-principia-mathematica-100x70.jpg 100w" sizes="auto, (max-width: 869px) 100vw, 869px"></a><figcaption class="wp-caption-text">Isaac Newton ve Principia</figcaption></figure>
<p>Biz bugün biliyoruz ki bir top güllesinin veya gezegenin hareketini anlamaya çalışan biri nesnenin kütlesini, yönünü, ivmesini ve üzerinde etkili olan gücü bildiğinde nesnenin gelecekteki konumunu rahatlıkla hesaplayabilir. Bu sayıları Newton’ın denklemlerine yerleştirmesi yeterli. Bu yöntem bugün hala saat gibi çalışıyor. Fakat ilk defa 20.yüzyılın başında bilim insanları Newton’ın hesaplarına uymayan birkaç gözlem yaptı ve bunlar da fizikteki bir sonraki devrimi doğurdu:</p>
<p>Görelilik teorisi ve kuantum mekaniği.</p>
<h2><strong>Bilimsel Devrim Nedir?</strong></h2>
<p>Kopernik’in Güneş’le Dünya’nın rollerini değiştirmesinden Ay’a ayak basmamıza kadar uzanan hatta günümüzde de devam ettiğini söyleyebileceğimiz bu sürece Bilimsel Devrim diyoruz arkadaşlar. Bu devrim süresince insanlık bilimsel araştırmalara kaynak aktararak olağanüstü miktarda yeni güçler edindi.</p>
<p>16.yüzyıla kadar devletler ve zenginler yeni tıbbi, askeri ve ekonomik güçler elde edebilmeye şüpheyle yaklaşmışlardı. Eğitime ve araştırmaya, yeni beceriler edinmekten ziyade eldeki becerileri koruyabilmek için kaynak ayırırlardı. Rahiplere, filozoflara ve şairlere para vererek, kendi yönetimlerinin meşruluğunun ve toplumsal düzenin sürdürebilmesini umarlardı; yeni ilaçlar, yeni silahlar icat etmek veya ekonomik büyümeyi canlandırmak gibi hedefleri yoktu.</p>
<p>Fakat geçtiğimiz beş yüz yıl boyunca, insanlar bilimsel araştırma yoluyla becerilerini giderek geliştirebileceklerini fark ettiler. Bu kör bir inanç değildi, ampirik olarak da defalarca kanıtlanmıştı. Buna ilişkin kanıtlar arttıkça, devletler ve zenginler bilime daha fazla kaynak ayırmaya istekli hâle geldiler. Bu tür yatırımlar olmadan, ne Ay’da yürüyebilir ne mikroorganizmaları düzenleyebilir ne de atomu parçalayabilirdik. Örneğin ABD yönetimi, geçtiğimiz yıllarda nükleer fizik araştırmalarına milyarlarca dolar ayırdı. Bu araştırmalarla üretilen bilgi, nükleer elektrik santrallerini yapabilmeyi ve böylelikle Amerikan sanayisi için ucuz elektrik üretebilmeyi sağladı.</p>
<p>Dünyanın bugün geldiği noktada bilimsel çalışmalara kaynak ayırmayan devletlerin yerinde sayacağına hiç şüpheniz olmasın. Yerinde saymak gerilemek demektir. Çünkü bilimsel çalışmalar durmuyor. Dünya hızla değişiyor. Son birkaç yüzyılda bu değişimlere ayak uyduramayan devletler yıkıldı. Günümüzde her yıl, bir devrim yılı. Bugün, benim yaşımda biri bile, gençlere “ben gençken dünya bambaşkaydı” diyebilir. Örneğin internet yaygın olarak ancak 1990’larda kullanılmaya başlandı. Oysa bugün dünyanın internetsiz nasıl olacağını hayal bile edemiyoruz.</p>
<p></p>
<h2><strong>Sonuç:</strong></h2>
<p>İşte ben bu kanalda bu yüzden bilimi popülerleştirmeye çalışıyorum arkadaşlar. Modern bilimde dogma yoktur. Her şeyi bildiğini ve bulgularının değişmeyeceğini iddia etmez. Objektif ve evrensel bir bilgi sistemidir. Deneye ve gözleme dayalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi başkomutanının da dediği gibi:</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_center"><p><strong>“Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en hakikî yol gösterici bilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır.”</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>“Ben manevi miras olarak hiçbir dogma hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>M.Kemal ATATÜRK</strong></p></blockquote>
<h2><strong>Kaynaklar ve İleri Okuma:</strong></h2>
<p><strong>Evreka! Bilimin Doğuşu – ANDREW GREGORY</strong></p>
<p><strong>Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – YUVAL NOAH HARARI</strong></p>
<p><a href="https://holosen.org/bilimin-dogusu-ve-bilimsel-devrim/">Bilimin Doğuşu ve Bilimsel Devrim</a> yazısı ilk önce <a href="https://holosen.org/">Holosen</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mutlaka okumanız gereken en iyi 7 tarih kitabı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/mutlaka-okumaniz-gereken-en-iyi-7-tarih-kitabi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/mutlaka-okumaniz-gereken-en-iyi-7-tarih-kitabi</guid>
<description><![CDATA[ Tarihte geçen olayları okuyarak öğrenmek çoğumuz için sıkıcı ve iç karartıcı bir durumdur. Tarih kitaplarını severek, bir solukta okumak için doğru kitap ve doğru yazar tercihi yapmak gerekir. Tarihin tozlu ama bir o kadar gizemli dünyasında yolculuk yapmak isteyenler için en iyi tarih kitapları listesini derledik. 1. Türklerin Tarihi – İlber Ortaylı Tarih hakkında eşsiz …
Bu yazı Mutlaka okumanız gereken en iyi 7 tarih kitabı ilk olarak Blog Artı yayınlanmıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:03:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Mutlaka, okumanız, gereken, iyi, tarih, kitabı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihte geçen olayları okuyarak öğrenmek çoğumuz için sıkıcı ve iç karartıcı bir durumdur. <strong>Tarih</strong> kitaplarını severek, bir solukta okumak için <strong>doğru kitap</strong> ve <strong>doğru yazar</strong> tercihi yapmak gerekir. Tarihin tozlu ama bir o kadar gizemli dünyasında yolculuk yapmak isteyenler için<strong> en iyi tarih kitapları</strong> listesini derledik.</p>
<p><span></span></p>
<h2>1. Türklerin Tarihi – İlber Ortaylı</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7544" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi.jpg" alt="Türklerin Tarihi" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/turklerin-tarihi-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p>Tarih hakkında eşsiz bilgilere sahip olan <strong>İlber Ortaylı</strong>, bu kitabıyla Türklerin tarih sahnesinde var oluş mücadelesini kendine has üslubuyla kaleme alarak okuyucuyla buluşturmuştur. Bilindiği gibi Türklerin çok eski ataları göçebe bir yaşam sürerek üç yüz yıl gibi bir süre gitmedikleri toprak kalmamıştır. İşte, mutlaka <strong>okunması gereken en iyi tarih kitapları</strong> listesine giren bu kitap Türklerin tarih hakkında oldukça iddialı.</p>
<h2>2. Müslüman-Türk devletleri tarihi – Erdoğan Merçil</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7542" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/musluman-turk-devletleri-tarihi.jpg" alt="Müslüman-Türk devletleri tarihi" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/musluman-turk-devletleri-tarihi.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/musluman-turk-devletleri-tarihi-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/musluman-turk-devletleri-tarihi-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/musluman-turk-devletleri-tarihi-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p>Türklerin şaman inancından sonra islamiyeti kabul ederek Müslüman olması ile birlikte kendi içlerinde de gruplara ayrılmışlardır. Erdoğan Merçil, Müslüman Türk devletleri tarihi kitabında gruplar oluşturarak farklı farklı Türk devleti kuran atalarımızın Asya ve Afrika kıtalarında varlık göstererek daha sonra Anadolu’nun bağrına kadar gelip, çok uzun bir zaman sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılacağı topraklara sahip oluş hikayesini anlatıyor.</p>
<h2>3. Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7540" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/homo-deus.png" alt="homo deus" width="702" height="336" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/homo-deus.png 702w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/homo-deus-372x178.png 372w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/homo-deus-92x44.png 92w" sizes="(max-width: 702px) 100vw, 702px"></p>
<p>Dünyanın var oluşu ile birlikte hayvansı ırkın zaman içerisinde evrimleşerek insanoğluna dönüşmesinin anlatıldığı Homo Deus yarın kısa tarihi kitabı, insanların hırsları yüzünden kainatın sahibi olmak istemeleri anlatılmaktadır. Kitabın yazarı Yuval Noah Harari, okuyucuya kitabın sonunda insanlığın milyarlarca yıl boyunca muazzam bir gelişme ve ilerleme göstermesinin ardından dünya için nasıl bir tehlike oluşturduklarını düşündürmektedir. Bu eser <strong>en çok okunan tarih kitapları</strong> arasında yer almaktadır.</p>
<h2>4. Ayasofya’nın Gizli Tarihi – Pelin Çift</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7538" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/ayasofyanin-gizli-tarihi.jpg" alt="Ayasofya'nın Gizli Tarihi" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/ayasofyanin-gizli-tarihi.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/ayasofyanin-gizli-tarihi-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/ayasofyanin-gizli-tarihi-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/ayasofyanin-gizli-tarihi-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p><strong>Pelin Çift</strong> ve Erhan Altunay’ın birlikte kaleme aldıkları Ayasofya’nın gizli tarihi kitabı adından da anlaşılacağı üzere <a href="https://www.blogarti.com/etiket/ayasofya">Ayasofya</a>‘nın inşasından başlayarak bugüne kadar süregelen tarihi olaylar ele alınırken aynı zamanda mimari yapısındaki esrarengiz sembollerin altında yatan şifreler deşifre edilmektedir. Ayasofya’nın tarihi hakkında akıllarda oluşan tüm sorulara cevap niteliğinde olan bu kitap özellikle Hristiyanlar ve Müslümanların arasında yaşananlara yer vermektedir.</p>
<figure class="ilgili"></figure>
<h2>5. Mustafa Kemal Atatürk – Mücadelesi ve Özel Hayatı</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7543" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/mustafa-kemal-ataturk.jpg" alt="Mustafa Kemal Atatürk - Mücadelesi ve Özel Hayatı" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/mustafa-kemal-ataturk.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/mustafa-kemal-ataturk-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/mustafa-kemal-ataturk-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/mustafa-kemal-ataturk-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p>Kitabın yazarı olan İpek Çalışlar, <a href="https://www.blogarti.com/etiket/ataturk">Atatürk</a>‘ün hayatını, daha önce hiç anlatılmadığı kadar şeffaf ve tüm detaylarıyla anlatmıştır. Hayat hikayesini, verdiği mücadeleleri özel hayatına kadar bütün ayrıntıları hikaye tadında anlatırken bu bilgileri tarihi belgelerle de desteklemektedir. Annesi Zübeyde Hanım’ın Ali Rıza bey ile olan evliliğinden başlayarak bir ulusun çaresizlikler içerisinde yeniden küllerinden doğuşuna kadar geçen yıllarına şahitlik edeceksiniz.</p>
<h2>6. Eski Mezopotamya Tarihi – Kemalettin Köroğlu</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7539" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/eski-mezopotamya-tarihi.jpg" alt="Eski Mezopotamya Tarihi - Kemalettin Köroğlu" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/eski-mezopotamya-tarihi.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/eski-mezopotamya-tarihi-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/eski-mezopotamya-tarihi-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/eski-mezopotamya-tarihi-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p>Arkeoloji bilimindeki tecrübesini tarihçi kimliği ile birleştiren Kemalettin Köroğlu, tarih öğrencilerine yol göstermesi amacı ile bu kitabı yazarken aynı zamanda Mezopotamya tarihini kronolojiye uygun olarak hazırlamıştır. Eski çağ tarihine merakı olanlar için tam bir klavuz olarak kaleme alınan bu bilgiler, <strong>en iyi tarih kitapları</strong> listemizde yerini almayı sonuna kadar hak ediyor.</p>
<figure class="ilgili"></figure>
<h2><strong>7. </strong>Mısır’ın Ölüler Kitabı</h2>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7541" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/misirin-oluler-kitabi.jpg" alt="Mısır'ın Ölüler Kitabı" width="720" height="338" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/misirin-oluler-kitabi.jpg 720w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/misirin-oluler-kitabi-380x178.jpg 380w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/misirin-oluler-kitabi-92x43.jpg 92w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2020/05/misirin-oluler-kitabi-1024x480.jpg 1024w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px"></p>
<p>Mısır tarihini dini inançları üzerinden ele alan ve ölüler için uygulanan ritüelleri bugüne kadar aktaran bu kitabı dilimize Erhan Altunay çevirmiştir. Mısır, tarihi ile her zaman gizemini korumayı başarmıştır. Ölümden sonraki yaşama olan inançlarından dolayı doğum ve ölüm gerçeği onlar için çok kutsal sayılmaktadır. Doğumdan sonra yapılan törenlerle yaşama hazırlanan insanlar için ölüm halinde ise çok kapsamlı törenleri düzenlenmektedir. İşte bu kitap Mısırlıların ölülere nasıl davrandığını anlatmaktadır. Bu kitap okuyucular tarafından büyük ilgi görmüştür.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yunan Mitolojisindeki İsimlerin Türkçe İzleri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yunan-mitolojisindeki-isimlerin-turkce-izleri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yunan-mitolojisindeki-isimlerin-turkce-izleri</guid>
<description><![CDATA[ Yunan Mitolojisindeki İsimlerin Türkçe ile Bağlantısı Üzerine Bir İnceleme ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202410/image_870x580_670e9607869b9.jpg" length="115116" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 15 Oct 2024 19:19:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yunanların tarih boyunca Türklere dair birçok şeyi sahiplenmeye çalıştığını gözlemliyoruz. Yunan mitolojisine baktığımızda, bazı Tanrı ve Tanrıça isimlerinin Türkçeye olan yakınlığı şaşırtıcı derecede dikkat çekici. İlk başta rastlantı gibi görünen bu benzerlikler, derinlemesine incelendiğinde farklı bir tarihi tablo ortaya koyuyor.</p>
<p></p>
<p>Genel olarak Yunan Tanrı ve Tanrıça adları, İngilizce transliterasyonlarıyla bilinir. Bu yazıda, bu isimlerin Türkçedeki karşılıklarına değineceğim. Türkçeye aktarılan bu isimlerde bazı ses değişiklikleri dikkate alınarak yapılan analizler, Yunan tanrı ve tanrıçalarının isimlerinin Türkçe kökenli olabileceğini düşündürüyor.</p>
<p></p>
<p>Örnekler:</p>
<p></p>
<p>- **Athena**: Türkçede **Asena** ismi ile büyük bir benzerlik gösteriyor. Özellikle "th" harflerinin Türkçedeki "s" sesiyle okunması bu benzerliği artırıyor. Athena, savaşçı bir bakire tanrıçadır, tıpkı Asena'nın Türk mitolojisindeki dişi kurdun savaşçı ve koruyucu yönleri gibi.</p>
<p>  </p>
<p>- **Artemis**: Türkçedeki **Ertemiz** ile benzeşiyor. Artemis de bir avcı ve bakire tanrıça olarak bilinir, "temiz" anlamına gelen ismiyle saf ve el değmemişlik çağrışımı yapıyor.</p>
<p>  </p>
<p>- **Demeter**: Yiyecek ve bereket tanrıçası olan Demeter, **Demet Er** şeklinde Türkçeye yaklaşıyor. Türkçedeki "demet demet" yiyecek, bereketi simgeler.</p>
<p></p>
<p>- **Ares**: Savaş tanrısı Ares, **Erez** olarak Türkçe okunabilir. Türkçede "er" kelimesi asker anlamında kullanılırken, Ares de savaş ve cesaretle ilişkilidir.</p>
<p></p>
<p>Özellikle Artemis isminin kökenine baktığımızda, bu kelimenin Yunan değil, Frig kökenli olduğunu görürüz. Platon’a göre Artemis, "zarar görmemiş, saf, temiz" anlamlarına gelir. Bu da Ertemiz gibi bir Türkçe kelimeyi andırır.</p>
<p></p>
<p>Tarihi ve mitolojik açıdan ilginç bir diğer bilgi de Çin kaynaklarında Hunların "İon" olarak adlandırıldığının kaydedilmesidir. Bu, Batı’ya göç eden bozkır halklarının tarihte nasıl farklı adlarla anıldığını gösteren bir örnektir. Bu bağlamda, bugünkü Yunan milletinin homojen bir yapıdan ziyade çeşitli kavimlerin karışımından oluştuğunu belirtmek gerekir: Dorlar, Mikenler (Akalar, Aeollar, Danalar), İonlar ve Pelasglar gibi çeşitli halklar bugünkü Yunanistan’ın temellerini atmıştır.</p>
<p></p>
<p>Mikenlerin aslında bugünkü Filistin-Lübnan kıyılarından geldiği, oradan Anadolu’ya ve Yunanistan’a yayıldığı bilinir. İonlar ise Anadolu’da yerleşik olan bir halktır. Yunanistan'da Mikenler'den önce muhtemelen İskit kökenli Pelasglar yaşamaktaydı. Daha sonrasında Dorlar, Yunanistan’ı işgal ederek bu topraklarda hakimiyet kurmuşlardır. Dorların ismi dikkat çekicidir; çünkü "Dor" kelimesinin alternatif bir okunuşu "Tur" olarak kabul edilebilir. Bu durumda Dor halkı, "Turan" halkı olarak okunabilir.</p>
<p></p>
<p>Bir başka dikkat çekici nokta ise Truvalı prenslerden birinin adının **Turkos** olmasıdır. Bu isim, Türklerle olan bağı işaret ediyor olabilir. Truva Savaşları sırasında Achilles, Turkos’un babası Troilus’a pusuda saldırır. Bu savaşçı soy isimleriyle de Türk tarihini anımsatıyor. Hatta Troilus’un adının "Tuğrul" olduğu dahi iddia edilmektedir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Yunan mitolojisi ve tarihindeki bazı unsurlar, Türklerle olan tarihsel bağları işaret eder niteliktedir. Yunan medeniyetinin temel taşlarından olan tanrıların adlarında, Anadolu’dan ve bozkır kavimlerinden gelen izler görülmektedir. Dorlar, Pelasglar ve İonlar gibi halkların izlerini taşıyan bu isimler, Yunan mitolojisinin kökeninde Türk kültürüne ait izler barındırıyor olabilir.</p>
<p></p>
<p>Tarihsel mitolojiyi daha geniş bir perspektifte değerlendirmek, iki halk arasındaki kültürel ve tarihsel bağların daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Irak&amp;apos;ın Yüzen Evleri: Mezopotamya Venedik&amp;apos;i</title>
<link>https://trafikdernegi.com/irakin-yuzen-evleri-mezopotamya-venediki</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/irakin-yuzen-evleri-mezopotamya-venediki</guid>
<description><![CDATA[ Irak&#039;ın güneyinde yer alan ve Dicle ile Fırat nehirlerinin birleşiminde bulunan bataklık alanları, Bataklık Arapları&#039;nın yaşadığı eşsiz bir ekosistem sunar ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202410/image_870x580_670624e6a953c.jpg" length="131346" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 09 Oct 2024 09:38:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu bölge, yüzyıllardır süregelen gelenekleri ve sürdürülebilir yaşam biçimleri ile dikkat çekmektedir. Bataklık Arapları, kendilerine özgü kültürleriyle yarı göçebe bir yaşam sürerken, geleneksel olarak yüzen evler inşa etmektedirler.</p>
<p></p>
<h3>Yüzen Evlerin İnşası</h3>
<p></p>
<p>Yüzen evler, Bataklık Arapları'nın yaşam tarzının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu evlerin inşası genellikle üç günden kısa bir sürede tamamlanır. İnşaat sürecinde çivi, cam veya ahşap gibi malzemeler kullanılmadan, tamamen doğal kaynaklar tercih edilir. Evlerin üzerinde durduğu adalar, çamur ve sazdan inşa edilirken, bu malzemeler çevresel sürdürülebilirliği de beraberinde getirir. Bataklıkların sunduğu zengin kaynaklar, bu evlerin inşasında vazgeçilmezdir.</p>
<p></p>
<h3>Sürdürülebilirlik ve Kültürel Miras</h3>
<p></p>
<p>Bataklık Arapları, doğayla iç içe bir yaşam sürerek, geleneksel bilgi ve becerilerini nesilden nesile aktarmaktadır. Yüzen evler, yalnızca barınma alanları değil, aynı zamanda kültürel kimliğin ve sosyal yapının da bir simgesidir. Kamışlardan ve dev ot olan Qasab'dan yapılan bu evler, doğal afetlere karşı dayanıklılık gösterirken, aynı zamanda çevre ile uyumlu bir yaşam alanı sunar.</p>
<p></p>
<h3>Cennet Bahçesi</h3>
<p></p>
<p>Bu eşsiz yaşam tarzı, Irak'taki "Cennet Bahçesi" olarak adlandırılan bölgeyi oluşturmaktadır. Bataklık Arapları, bu doğal alanın sunduğu zenginlikleri koruma ve sürdürme çabası içindedirler. Modern dünyanın tehditleri karşısında geleneksel yaşam biçimlerini sürdürmek, Bataklık Arapları için hem bir kimlik meselesi hem de ekolojik dengeyi sağlama sorumluluğudur.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Irak'ın yüzen evleri, Mezopotamya'nın tarihi ve kültürel zenginliklerini yansıtan ilham verici bir yaşam biçimidir. Bu evler, hem çevresel sürdürülebilirliğin hem de kültürel mirasın korunmasının önemli bir sembolüdür. Bataklık Arapları'nın geleneksel yaşam tarzı, modern dünyanın zorluklarına karşı dirençli bir örnek teşkil etmektedir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin Yazılı Tarihi Üzerine Tartışmalar</title>
<link>https://trafikdernegi.com/turklerin-yazili-tarihi-uzerine-tartismalar</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/turklerin-yazili-tarihi-uzerine-tartismalar</guid>
<description><![CDATA[ Son zamanlarda sosyal medya ve çeşitli platformlarda Türklerin yazılı tarihi hakkında asılsız iddialar ortaya atılmakta. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202410/image_870x580_6702c89cd6256.jpg" length="42893" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 20:28:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu görüşlere göre, Türklerin yazılı kültürü yokmuş ve yazıyı Araplar öğrenmiş. Bu tür söylemler, yalnızca Türk kimliğine yönelik bir aşağılamayı değil, aynı zamanda tarihsel gerçekleri çarpıtmaya yönelik bir çabayı da ortaya koyuyor.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Türkler, tarih boyunca birçok başarıya imza atmış bir millet. Elegeş Yazıtı, Türklerin yazılı kültürünü temsil eden önemli bir eserdir. Bu yazıt, Arapların iddialarının aksine, Türklerin köklü bir tarih ve kültüre sahip olduğunu kanıtlar. O dönemlerde, bu toplulukların kendilerine ait düzgün bir alfabesi bile yoktu. Nebatlılardan aldıkları yazımsı şekillerin bile tutarsızlığı, yazılı kültürlerinin gelişmediğini gösteriyor.</p>
<p></p>
<p>M.Ö. 209'da ilk düzenli orduyu kuran Türkler, o dönemde diğer milletlerin gerisindeyken, Araplar hala kendi sorunlarıyla boğuşuyorlardı. M.S. 552'de Türk Kağanlığı'nın kuruluşu, Türklerin ulusal bir kimlik geliştirdiğinin bir göstergesiydi. Bu tarih, aynı zamanda İslam tarihinin en önemli dönemlerinden biri olan Muhammed’in doğumuna 20 yıl kala gerçekleşti.</p>
<p></p>
<p>Tuğrul Bey dönemi, Türklerin coğrafyası üzerindeki etkisini artırdığı bir zaman dilimidir. Bu dönemde, halifeye devlet işlerine karışma demekle laikliği kurmuşlardı. O dönemde, Araplar Türkleri övgülerle anıyorlardı. Ancak tarih boyunca bu övgüler, günümüzde yerini aşağılamalara bıraktı.</p>
<p></p>
<p>1258'de Hülagü Han ile Bağdat'ın fethi, Türklerin güç kazandığı bir başka önemli olaydı. O dönemde, Araplar diz çökerek ağlarken, Türkler tarih sahnesinde daha güçlü bir varlık olarak yer aldı.</p>
<p></p>
<p>Unutmamak gerekir ki, Türkler kimseye durup dururken ırkçılık yapmıyor. Ama geçmişte yaşananlar ve günümüzde devam eden söylemler, tarihi gerçekleri hatırlatma ihtiyacını doğuruyor. Türkler, kendilerine yöneltilen aşağılamaları unutmadan, tarihsel gerçeklerini savunmaya devam edeceklerdir. Bu bağlamda, Türklerin yazılı tarihi ve kültürel mirası, herkes tarafından kabul edilmesi gereken bir gerçektir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Asurluların Kazığa Oturtma Uygulaması: Bir Terör ve Psikolojik Savaş Aracı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/asurlularin-kaziga-oturtma-uygulamasi-bir-teroer-ve-psikolojik-savas-araci</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/asurlularin-kaziga-oturtma-uygulamasi-bir-teroer-ve-psikolojik-savas-araci</guid>
<description><![CDATA[ Asurlular, antik dünyada düşmanlarına karşı kazığa oturtma yöntemini ilk kullanan medeniyetlerden biri olarak bilinir. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202410/image_870x580_6702c4eecfbb1.jpg" length="165697" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 20:12:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu uygulama, Asur İmparatorluğu’nun zirve dönemlerinde (MÖ 9. ila 7. yüzyıllar) acımasız bir cezalandırma aracı ve psikolojik savaş yöntemi olarak yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Asur kralları, özellikle II. Asurnasirpal döneminde, bu yöntemi düşmanlarını korkutmak ve isyanları bastırmak amacıyla tercih etmişlerdir. Kazığa oturtma, düşmanlarının korkularını artırmak ve onlara ders vermek amacıyla, genellikle halkın önünde sergilenen bir uygulama olmuştur.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Asurluların bu uygulaması, sadece fiziksel bir cezalandırma aracı olmanın ötesinde, aynı zamanda bir psikolojik terör biçimi olarak da işlev görmüştür. Düşmanlarının gözünde yaratılan korku, Asur güçlerinin itibarını pekiştirmiştir. Kurbanlar, birer uyarı sembolü olarak sergilenirken, bu durum isyanların önlenmesine yönelik etkili bir strateji haline gelmiştir.</p>
<p></p>
<p>Kazığa oturtma uygulaması, Asurluların yalnızca bir barbarlık örneği değil, aynı zamanda bir güç gösterisi olarak da tarih sahnesinde yer bulmuştur. Ancak bu uygulama, yalnızca Asurlularla sınırlı kalmamış; antik çağın diğer medeniyetleri, özellikle Babilliler ve Persler, benzer yöntemleri çok önce kullanmaya başlamışlardır. </p>
<p></p>
<p>Vlad Drakula gibi daha sonraki figürler aracılığıyla ün kazanmış olsa da, kazığa oturtma uygulamasının kökleri Asur İmparatorluğu’na kadar uzanmaktadır. Asurluların acımasızlığı, savaşın psikolojik boyutunu anlamak için önemli bir örnek teşkil etmektedir ve bu tür uygulamalar, tarih boyunca güç dinamiklerini ve savaş stratejilerini şekillendirmiştir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Asurluların kazığa oturtma yöntemi, sadece bir cezalandırma aracı değil, aynı zamanda antik dünyada güç ve korku inşa etmenin bir yolu olarak tarihe geçmiştir. Bu uygulama, dönemin sosyal ve politik dinamiklerini yansıtan önemli bir tarihsel olgudur ve insanlık tarihindeki savaş ve terör uygulamalarının evrimine ışık tutmaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Avrupa Hunlarının Dili Üzerine Gözlemler</title>
<link>https://trafikdernegi.com/avrupa-hunlarinin-dili-uzerine-goezlemler</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/avrupa-hunlarinin-dili-uzerine-goezlemler</guid>
<description><![CDATA[ Avrupa Hunları, tarih boyunca Türkolojinin ilgi odağı olmuştur. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202410/image_870x580_670281b8af4fb.jpg" length="61978" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 15:25:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Macar Türkolog Gyula Németh, bu konudaki görüşlerini "Hunlar Hangi Dili Konuşurdu" başlıklı makalesinde paylaşmaktadır. Németh, Avrupa Hunlarının yönetici boyunun ve halkının Türk dili konuştuğunu savunarak, Hunların bir halk olarak Türk kökenli olduğunu belirtmektedir. Bu ifade, Hunların dilsel ve kültürel kimliklerini anlamak açısından önemli bir çıkış noktasıdır.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Lajos Ligeti'nin Görüşleri</p>
<p>Lajos Ligeti de "Attila ve Hunların Tarihi Kökenleri" adlı makalesinde benzer bir yaklaşım sergilemektedir. Ligeti, Avrupa Hunlarının dili üzerine yaptığı saptamalarda, her iki bölgede de Türk dili konuşan bir halkla karşılaşıldığını ifade eder. Bu gözlem, Hunların etnik ve dilsel kimliğini aydınlatmakta önemli bir rol oynamaktadır.</p>
<p></p>
<p>Péter Váczy'nın Perspektifi</p>
<p>Péter Váczy ise "Avrupa'da Hunlar" adlı makalesinde, Antropoloji ve Latin yazarlarının verilerine dayanarak Hunların Türk kökenli olduğunu vurgulamaktadır. Váczy, Hunların sadece dış görünüşlerinin değil, dillerinin de Türk olduğunu belirtmektedir. Bu tespit, Hunların dil ve kültürlerinin Türk kimliğiyle olan bağlantısını güçlendirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Bu üç Türkologun çalışmalarından hareketle, Avrupa Hunlarının dili ve etnik kimliği üzerine yapılan değerlendirmeler, Hunların Türk kökenli olduğu yönündeki görüşleri pekiştirmektedir. Németh, Ligeti ve Váczy’nin saptamaları, tarihsel araştırmalar ve dilsel incelemeler ışığında, Hunların Türk dili konuşan bir halk olarak varlık gösterdiğine dair sağlam bir zemin oluşturmaktadır. Bu bağlamda, Hunların tarihsel ve kültürel mirası, Türk dili ve kültürüyle olan ilişkisi üzerinden daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hakasya: 9000 Yıllık Türk Petroglifi ve Menorah Sembolü</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hakasya-9000-yillik-turk-petroglifi-ve-menorah-sembolu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hakasya-9000-yillik-turk-petroglifi-ve-menorah-sembolu</guid>
<description><![CDATA[ Hakasya&#039;daki 9000 yıllık Türk petroglifleri, Türk kültürünün derin tarihini yansıtır. Menora sembolü ise yalnızca İbrani değil, Türk kökenlidir. Bu semboller, kültürel mirasın yeniden değerlendirilmesinde önemlidir. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202410/image_870x580_67027bca18c06.jpg" length="108994" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 06 Oct 2024 15:00:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hakasya, tarihi boyunca birçok kültüre ev sahipliği yapmış zengin bir coğrafyadır. Bu topraklarda bulunan 9000 yıllık Türk petroglifleri, insanlık tarihinin en eski izlerini taşır. MÖ 7000 yılına kadar uzandığı bilinen bu taş eserler, Türklerin tarih boyunca bu bölgede var olduklarını kanıtlar niteliktedir.</p>
<p></p>
<p>Günümüzde, Menora ya da Menorah adıyla bilinen Yedi Kollu Yahudi şamdanı, yaygın bir propaganda ile sadece İbrani kültürüne ait bir sembol olarak tanıtılmaktadır. Ancak yapılan araştırmalar, Menora'nın özbeöz Türk sembolü olduğunu ortaya koymaktadır. Menora'nın kökeni, M.Ö 2100 civarında Elam ve Basra bölgesinden Filistin'e göç eden halklarla ilişkilidir. Bu göçler sırasında Hazar Türkleri’nin de etkisiyle sembolün farklı bir biçim ve anlam kazanması, Menora'nın Türk kültürüyle olan bağlantısını güçlendirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Hakasya'daki petroglifler, bu sembollerin tarihsel bağlamını anlamamızda önemli bir rol oynamaktadır. Türk kültürünün zenginliği ve derinliği, sadece yazılı tarih ile değil, aynı zamanda taşlara kazınmış sembollerle de anlaşılabilir. Menora’nın geçmişte Türkler arasında nasıl bir yere sahip olduğu ve zamanla nasıl değiştiği, kültürel etkileşimlerin ve göçlerin etkilerini anlamamız açısından kritik bir konudur.</p>
<p></p>
<p>Bu tür semboller ve onların kökenleri, kültürel kimliği yeniden keşfetmemize yardımcı olabilir. Günümüzde bu sembollerin doğru anlaşılması, geçmişle bugün arasında köprü kurarak, kültürel mirasın yeniden değerlendirilmesine olanak tanıyacaktır. Bu bağlamda, Hakasya'nın 9000 yıllık tarihi, sadece bir geçmiş değil, aynı zamanda geleceğin şekillenmesinde önemli bir unsurdur.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Atatürk’ün Türkçe, Farslaşma, Araplaşma ve Ümmetçilik Üzerine Görüşleri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ataturkun-turkce-farslasma-araplasma-ve-ummetcilik-uzerine-goerusleri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ataturkun-turkce-farslasma-araplasma-ve-ummetcilik-uzerine-goerusleri</guid>
<description><![CDATA[ Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin tarih boyunca karşı karşıya kaldığı kültürel asimilasyon ve yabancı unsurların etkilerini her zaman dikkatle ele almıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f40fd0cd9eb.jpg" length="94228" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 22:08:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle Farslaşma, Araplaşma ve ümmetçilik kavramları üzerinden Türk milletinin nasıl milliyetçilikten uzaklaştırıldığını ve milli kimliğini koruma mücadelesini vurgulamıştır. Askeri arşivlerde bulunan bu notlar, Atatürk’ün Türk milletinin karşılaştığı tehditlere dair derin bir analizini ortaya koymaktadır.</p>
<p></p>
<p>Farslaşma ve Türk Devleti Üzerindeki Etkileri</p>
<p>Atatürk'ün notlarına göre, Selçuklu hükümdarları zamanla milli kimliklerinden uzaklaşarak Fars kültürünün etkisine kapılmışlardır. Bu etki, devlet yönetimi ve saraya kadar sızmıştır. Selçuklu hanedanı, Sasanileri taklit edip Acem’in kültürel unsurlarını benimsemiş, özellikle debdebe ve sefahat alışkanlıklarını saraya taşımıştır. Acem dili saraya sokulmuş, edebiyat Acemce yazılmaya başlanmış ve devlet dili Arapça ile karışık bir Acemce halini almıştır.</p>
<p></p>
<p>Ancak Atatürk, saraydaki bu Farslaşmanın halk üzerinde büyük bir etki bırakmadığını belirtir. Türk milleti dilini ve adetlerini bırakmamış, milli kimliğini korumuştur. Yine de hanedanın bu Farslaşma süreci Türklüğün ilerlemesine büyük zararlar vermiştir. Eğer bu asimilasyon olmasaydı, Celaleddin Rumi’nin "Mesnevi"si ve Ömer Hayyam’ın "Rubaiyat"ı belki de Türkçe yazılacaktı.</p>
<p></p>
<p>Türk Kütüphanelerinin Zenginliği</p>
<p>Atatürk’ün dikkat çektiği bir diğer önemli nokta, Türklerin kurduğu zengin kütüphanelerdir. Özellikle Merv’deki kütüphaneler dünya çapında ün salmıştı. Bu kütüphanelerde 12.000’den fazla kitap bulunuyordu ve bu eserler, dönemin en seçkin bilim insanlarının araştırma yaptığı yerlerdi. Örneğin, ünlü filozof İbn-i Sina, bu kütüphanelerden birini ziyaret ettiğinde, bugüne kadar hiç duymadığı nadir eserlerle karşılaştığını belirtmiştir. Türklerin bilim ve bilgiye verdiği bu önem, o dönemde bile büyük bir kültürel mirasın habercisiydi.</p>
<p></p>
<p>Din, Ümmetçilik ve Araplaşma</p>
<p>Atatürk, dinin milliyetçilik üzerindeki etkilerine de dikkat çeker. Anadolu, Irak ve Suriye’ye yerleşen yüz binlerce Türk, Arap kültürünün ve İslam’ın etkisi altında kalarak Araplaşmıştır. Atatürk, bu süreçte ümmetçiliğin, milliyetçiliğin yerini almasının Türk milletinin kimliğini kaybetmesine neden olduğunu belirtir. İslam’ın Arap’a özgü bir din olarak kabul edilmesi, Türklerin milliyet duygusunu silmiş ve onları Arap kültürüne daha fazla yaklaştırmıştır.</p>
<p></p>
<p>Atatürk’e göre, eğer bu kültürel etkileşimler olmasaydı, bugün Irak ve Suriye gibi bölgeler baştan aşağı Türk olacaktı. Ancak milliyetçilik yerine ümmetçiliğin benimsenmesi, bu bölgelerdeki milyonlarca Türk’ün Araplaşmasına yol açmıştır.</p>
<p></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün el notları, Türk milletinin tarih boyunca karşılaştığı asimilasyon süreçlerini ve milli kimliğini koruma mücadelesini gözler önüne serer. Farslaşma, Araplaşma ve ümmetçilik, Türk milletinin kültürel ve milli değerlerini tehdit eden unsurlar olarak karşımıza çıkar. Ancak Atatürk, bu süreçlerin bilincinde olan bir lider olarak, Türk milletinin dilini, kültürünü ve kimliğini koruması için büyük çaba göstermiştir.</p>
<p></p>
<p>Kaynak: Genelkurmay Askeri Tarih ve Strateji Etüt (ATASE) Dairesi Arşivi</p>
<p>Nail Türkoğlu </p>
<p>Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Başkanı </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ukrayna’nın Tarihi Türk Kimliği</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ukraynanin-tarihi-turk-kimligi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ukraynanin-tarihi-turk-kimligi</guid>
<description><![CDATA[ Ukrayna’da tarihçiler, halkın %60 oranında Turan/Türk soyundan geldiğini ifade ederken, tarihsel süreç içerisinde bu bağın kaybolmasına neden olan birçok dış etken yaşandığı belirtiliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f50d3df2cea.jpg" length="145296" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 10:29:08 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ukrayna... Avrupa’nın doğusunda, verimli topraklarıyla tanınan bu ülke, tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir diyardır. Avrupa Hun İmparatorluğu, Avarlar, Peçenekler, Hazarlar, Altınordu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu gibi Türk kökenli devletlerin yönetimi altında bulunan Ukrayna, bugün ise Rusya'nın denizden, havadan ve karadan saldırılarına karşı direnen, Batı'nın sadece göstermelik yardım vaatleriyle ayakta kalmaya çalışan bir ülkedir. Bu saldırılar Ukrayna halkını köklerine ve kimliklerine dair sorular sormaya itmiş ve "Kim bu Ukraynalılar?" sorusu yeniden gündeme gelmiştir.</p>
<p></p>
<p>Ukrayna Halkının Kökeni ve Türk Bağları</p>
<p></p>
<p>Ukrayna’nın tarihi, Türk kavimlerinin Avrupa’ya yaptığı akınlarla şekillendi. Avarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar gibi Türk toplulukları, bölgeye yerleşerek sosyal ve kültürel yapıyı derinden etkiledi. Avarlar döneminde bugünkü Kiev şehri kuruldu ve zamanla bölgedeki Slav kabileleri ile kaynaşarak gelişen bu şehir, Hazarlar tarafından güçlendirilerek savunma hattı haline getirildi. Cengiz Han’ın torunu Batu Han’ın Altınordu Devleti’ni kurmasıyla Ukrayna, bu büyük Türk devletinin bir parçası haline geldi. Altınordu’nun yıkılmasının ardından, bölge Kazan, Kırım ve Astırahan hanlıkları gibi diğer Türk devletlerine ev sahipliği yaptı.</p>
<p></p>
<p>Altınordu Devleti, yaklaşık 283 yıl boyunca Karadeniz’den Kazan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada hüküm sürdü ve Ukrayna da bu devletin sınırları içinde yer aldı. Altınordu’nun dağılmasıyla birlikte, Slav halkları zamanla bölgeye egemen olmaya başladı, ancak Altınordu mirası hala yaşamaya devam etti. Osmanlı Devleti’nin bölgedeki hâkimiyeti de bu mirasın korunmasına katkı sağladı. Osmanlılar, Kırım Hanlığı'nı kendi topraklarına bağlayarak Ukrayna'nın kuzey sınırlarına kadar ilerledi ve bu topraklarda Türk etkisi derinleşti.</p>
<p></p>
<p>Slavlaşma Süreci ve Kimlik Mücadelesi</p>
<p></p>
<p>Rusların bölgeye yönelik baskı ve asimilasyon politikaları ise Türk kökenli unsurların Slavlaşmasına yol açtı. 1445 yılında Kazan Hanlığı'nın yıkılmasıyla başlayan Slavlaştırma süreci, 1555’te çıkarılan kanunlarla hız kazandı. Hristiyanlığı kabul eden Tatarlar, vergi ve askerlikten muaf tutuldu ve Müslüman Türkler üzerindeki baskılar giderek arttı. 1742 yılına gelindiğinde ise bölgedeki 536 camiden 418’i yıkıldı. Ancak, bu baskılara rağmen Türk kimliği tamamen yok olmadı ve Kazan Türkleri, asırlar boyu kültürel varlıklarını korumayı başardılar.</p>
<p></p>
<p>Rus tarihçileri bile, Rusya’nın temelinde Türklerin olduğunu kabul ediyor. “Hangi Rus’u kazısan altından Tatar çıkar” sözü, bu gerçeği özetler niteliktedir. Aynı durum Ukrayna için de geçerli. Başkent Kiev’de bulunan ve hala “Tureski Garadog” (Türklerin Şehri) olarak bilinen mahalle, Türklerin bu topraklardaki derin köklerini ortaya koymaktadır. Kırım Türkleri dışında, Donetsk bölgesinde Türkçe konuşan, soyadları Türkçe olan Urum Türkleri ve Ukrayna'nın yerel halklarından biri olan Gagauzlar da bu köklü geçmişin bir parçasıdır.</p>
<p></p>
<p>Ukrayna’nın Tarihi Türk Kimliği</p>
<p></p>
<p>Ukraynalı tarihçi Y. Yudenko'nun iddiasına göre, Ukrayna halkının büyük bir kısmı, Peçenek Türklerine dayanmaktadır. Ukrayna’da halkın %60’ının Turan/Türk soyundan geldiği ve bu köklerin, Rus baskıları ve asimilasyon politikalarıyla dilsel ve kültürel olarak Slavlaştığı iddia edilmektedir. Ancak genetik ve tarihsel araştırmalar, bu Türk etkisinin hala izlerini sürmektedir.</p>
<p></p>
<p>Ukrayna’da asırlar boyunca varlığını sürdüren Türk toplulukları, zamanla Slav kültürünün etkisi altında kalsa da, aile isimleri, yerleşim yerleri ve kültürel izler hala bu geçmişi hatırlatıyor. Baydinerko, Peteyko, Kulbaşev gibi Türk kökenli soyadları, Ukrayna’nın Türk kökenli ailelerinin günümüze kadar muhafaza ettiği mirasın bir parçasıdır.</p>
<p></p>
<p>Gelecek Beklentisi: Türk Devletler Teşkilatı</p>
<p></p>
<p>Yüzyıllar boyu Türk devletlerinin egemen olduğu bu topraklarda yaşayan Ukrayna halkı, tarihsel köklerini yeniden keşfetme sürecindedir. Rus saldırılarını püskürttükten sonra, Ukrayna’nın Macaristan gibi Türk Devletleri Teşkilatına gözlemci üye olarak katılması, bu köklü bağların yeniden canlanmasına olanak tanıyabilir.</p>
<p></p>
<p>Türkiye ise, bu süreçte Ukrayna ile stratejik ortaklığını sürdürmeli ve bu dost ülkenin yaralarını sarmak için daha fazla çaba göstermelidir. Türk milletinin en büyük hasletlerinden biri, zorluk çekenin yanında olmaktır. Ukrayna'nın tarihsel bağları ve Türk kökenleri, bu halkın gelecekteki kimlik arayışında önemli bir rol oynayacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Osmanlı&amp;apos;dan Cumhuriyet&amp;apos;e Miras: 1923 Türkiye’si</title>
<link>https://trafikdernegi.com/osmanlidan-cumhuriyete-miras-1923-turkiyesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/osmanlidan-cumhuriyete-miras-1923-turkiyesi</guid>
<description><![CDATA[ 1923 yılında, Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından doğan Türkiye Cumhuriyeti, ciddi sosyal, ekonomik ve sağlık sorunlarıyla boğuşuyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f466792e7df.jpg" length="143799" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 25 Sep 2024 22:35:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>1923 yılında, Nüfus yaklaşık 13 milyondu ve bunun 11 milyonu köylerde yaşıyordu. Toplamda 40 bin köy vardı, ancak bu köylerin 38 bininde okul yoktu. Eğitim son derece sınırlıydı, ülkenin çoğunluğu okur-yazar değildi.</p>
<p></p>
<p>Tarımda kullanılan araçlar son derece ilkeldi. Traktör yoktu, çiftçiler hâlâ karasaban kullanıyordu. Hayvancılık da büyük sıkıntılar içindeydi; 5 bin köyde sığır vebası görülüyor, hayvanlar salgın hastalıklar nedeniyle ölüyor, insanlar da aynı kaderi paylaşıyordu. Nüfusun büyük bir kısmı sıtma, frengi, verem, tifüs ve tifo gibi hastalıklarla boğuşuyordu. Bebek ölüm oranı binde 480 gibi korkunç bir düzeydeydi; yani her iki bebekten biri yaşamını yitiriyordu. Ülkede sadece 337 doktor, 60 eczacı ve 4 hemşire vardı; diş hekimi yoktu. Bu koşullarda ortalama insan ömrü 40 yıl civarındaydı.</p>
<p></p>
<p>Fiziksel altyapı da büyük hasar altındaydı. Savaşlardan ve yangınlardan geriye kalan 115 bin yanmış bina ve 12 bin hasarlı bina bulunuyordu. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, fakat kiremit bile ithal ediliyordu. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıların kontrolündeydi; toplam sermayenin sadece %15’i Türklerin elindeydi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sanayi çok sınırlıydı: Hereke İpek Fabrikası, Feshane Yün Fabrikası, Bakırköy Bez Fabrikası ve Beykoz Deri Fabrikası. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta bulunuyordu, ülkede yalnızca 1.490 otomobil vardı.</p>
<p></p>
<p>Osmanlı döneminde halk, hastalıklarla ve yoksullukla mücadele ederken, sarayda durum çok farklıydı. Sultan Abdülhamid’in 16 eşi, Abdülmecid’in ise 22 eşi vardı. Halk saman bulamazken, padişahlar saraylarında büyük bir lüks içinde yaşıyordu. Bu uçurum, Osmanlı'nın son döneminde derinleşen sosyal ve ekonomik adaletsizliklerin sembolü haline gelmişti.</p>
<p></p>
<p>Sanat ve kültür de büyük ölçüde geri kalmıştı. Tiyatro, müzik, resim, heykel gibi sanatsal faaliyetler neredeyse yoktu. Arkeolojik eserler ise, padişahlar tarafından trenlerle yurtdışına hediye edilerek ülke dışına çıkarılıyordu.</p>
<p></p>
<p>Ülkede farklı saat ve takvim sistemleri kullanılıyordu, bu da toplumsal yaşamda büyük bir kafa karışıklığı yaratıyordu. Kimisi güneşin battığı anı 12.00 kabul eden "alaturka saat"i, kimisi ise güneşin tepeye ulaştığı anı 12.00 kabul eden "zevali saat"i kullanıyordu. Farklı takvimler de kullanıldığı için, aynı zaman diliminde yaşayan insanlar farklı aylarda yaşıyor gibi görünüyorlardı.</p>
<p></p>
<p>Osmanlı toplumunda ölçü birimleri de modern dünyadan kopuktu. Dirhem, okka, arşın gibi ortaçağdan kalma ölçüler kullanılıyordu. Bu ölçü birimlerinin dünya ile uyumlu hale getirilmesi gerekiyordu.</p>
<p></p>
<p>Okuma yazma oranı ise oldukça düşüktü. Erkeklerin sadece %7’si, kadınların ise sadece binde 4’ü okuma yazma biliyordu. Eğitim sistemi son derece zayıftı; okul çağındaki çocukların büyük bir kısmı okula gitmiyordu. Toplamda 4.894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve 23 lise vardı. Türkiye genelinde sadece 230 kız öğrenci liseye kayıtlıydı. Tek üniversite Darülfünun, medreseye benzeyen bir yapıdaydı ve bilimsel gelişmelere çok uzaktı.</p>
<p></p>
<p>Osmanlıca dilindeki karmaşıklık, eğitim ve kültürdeki geriliği yansıtıyordu. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca kelimelerle karışmıştı. Harf Devrimi eleştirilse de, Osmanlı döneminde 150 yılda basılan kitap sayısı sadece 417’ydi. Oysa Avrupa’da 2,5 milyon farklı kitap basılmış ve 5 milyar adet satılmıştı. Voltaire’in dediği gibi: “İstanbul'da bir yılda yazılanlar, Paris'te bir günde yazılanlardan daha azdır.”</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Osmanlı’nın son döneminden miras kalan Türkiye, eğitimden sağlığa, ekonomiden altyapıya kadar birçok alanda büyük zorluklarla boğuşuyordu. Cumhuriyet, bu sorunların üzerine kararlılıkla giderek, yeni bir ülke inşa etmek için büyük bir mücadele başlattı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>2000 Yıllık Gizemli Kariz Türk Kanalları: Çölün Ortasında Mucizevi Sulama Sistemi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/2000-yillik-gizemli-kariz-turk-kanallari-coelun-ortasinda-mucizevi-sulama-sistemi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/2000-yillik-gizemli-kariz-turk-kanallari-coelun-ortasinda-mucizevi-sulama-sistemi</guid>
<description><![CDATA[ Türklerin, Çin&#039;in Sincan bölgesinde, bundan tam 2 bin yıl önce geliştirdiği Kariz Su Kanalları, mühendislik dehasının en dikkat çekici örneklerinden biri olarak tarihe damgasını vurmuştur. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f3000976c81.jpg" length="90942" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Sep 2024 21:17:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yerin 100 metre altına inşa edilen ve toplamda 5 bin kilometre uzunluğuna ulaşan bu kanallar, kurak çöl şartlarına rağmen bölgeyi tarımsal üretim cennetine çevirmiştir. Bugün bile kullanılan bu gizemli su sistemi sayesinde, Turfan'da dünyanın en kaliteli üzümleri yetiştirilmektedir.</p>
<p></p>
<p>Turfan: Çöl Ortasında Hayat</p>
<p>Deniz seviyesinin altında yer alan Turfan şehri, Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde, su kaynaklarının son derece kıt olduğu bir coğrafyada bulunur. Bölgenin iklimi aşırı kurak olup, neredeyse yıl boyunca yağış almaz. Buna rağmen, yer altı su kanalları sayesinde bu zorlu coğrafyada hayati su kaynaklarına erişilmiş ve verimli tarımsal faaliyetler sürdürülmüştür.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f301dd8b08d.jpg" alt=""></p>
<p>Yer Altı Su Kanallarının İnşası</p>
<p>Turfan bölgesindeki su ihtiyacını karşılamak amacıyla, yaklaşık 2 bin yıl önce Tanrı Dağları'ndan yer altına inen tüneller kazılmaya başlandı. Bu kanallar, yer altına sızan eriyik kar sularını toplamak ve Turfan bölgesine ulaştırmak amacıyla inşa edildi. Zamanla toplam uzunluğu 5 bin 272 kilometreye ulaşan bu tünel sistemi, bölgenin kurak iklimine rağmen verimli bir sulama kaynağı sağladı. Bu olağanüstü mühendislik eseri, bugün hala "cennet gibi" manzaralar sunan tarım alanları yaratmaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f301da94927.jpg" alt=""></p>
<p>Karez Kanalları: Tarihten Gelen Miras</p>
<p>Karez Kanalları, bölge halkının yaşamında önemli bir yer tutmuş ve halen Turfan’ın su ihtiyacının %30’unu karşılamaktadır. Karez, yer altındaki su kaynaklarını taşıyan kuyular ve tünellerden oluşan bir sistemdir. Tanrı Dağları’ndan eriyen kar sularının yer altına sızmasıyla oluşan bu doğal kaynaklar, Kariz kanalları sayesinde yüzyıllardır insanlara ulaşmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Bu devasa su mühendisliği projesinin bir parçası olan Karez kanallarını ziyaret edenler, kanalların inşasını ve tarihini detaylarıyla öğrenme imkanı bulmaktadır. Bölgedeki Karez Kanalı Müzesi, bu su kanallarının üç boyutlu maketlerini sergileyerek, insanoğlunun doğa ile nasıl başa çıktığını net bir şekilde göstermektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f301dc6d681.jpg" alt=""></p>
<p>Kanallar, 1,5 metre yükseklikte ve 60-70 cm genişliğinde inşa edilmiştir. Günde yaklaşık 858 metreküp su taşıyan bu kanallar, bölgedeki tarımsal üretimin temel kaynağıdır. Ancak yıllar içinde kanallardan akan su miktarı üçte bir oranında azalmıştır.</p>
<p></p>
<p>Alev Dağı ve Üzüm Vadisi</p>
<p>Turfan'ın ünlü üzüm bağları, bu binlerce yıllık kanallarla sulanmaktadır ve vilayetin en büyük gelir kaynağını oluşturmaktadır. Yıl boyunca yağış almayan Turfan’da yetişen üzümler, ince kabuklu ve son derece lezzetlidir. Üzümler taze veya kuru olarak pazara sunulur ve sofralık özellikleri ile ön plana çıkar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f301d90ac1f.jpg" alt=""></p>
<p>Turfan’da üzüm üretiminin kalitesi, özellikle üzümün kurutulma aşamasına verilen özenle de bağlantılıdır. Bölgede üzümler dalında kurutulurken, bazı üzümler açık havada rüzgarın etkisiyle veya kerpiçten yapılmış özel depolarda kurutulmaktadır. Bu özel teknikler, üzümün değerini artırmakta ve Turfan üzümlerini dünya çapında bilinir hale getirmektedir.</p>
<p></p>
<p>Alev Dağı (Hou Yan Şan), Turfan’ın kuzeyinde yer alan ve ünlü Üzüm Vadisi'ne ev sahipliği yapan bir bölgedir. Yaklaşık 16 kilometrekarelik bir alanı kapsayan Üzüm Vadisi, zengin üzüm bağlarıyla çevrili olup, aynı zamanda bölgeye gelen turistlerin uğrak noktasıdır. Burada 10 bin Uygur ailesi, üzüm üretimi yaparken aynı zamanda bölgeyi ziyaret eden yerli ve yabancı turistleri misafir etmektedir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f301d9c33e0.jpg" alt=""></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Turfan’ın Kariz Kanalları, iki bin yıl önce Türk mühendisliği ile inşa edilen ve doğaya meydan okuyan bir su yönetimi projesidir. Çölün ortasında kurak bir bölgede inşa edilen bu kanallar, bölge halkına hayat verirken, bölgenin en önemli ekonomik kaynağı olan üzüm üretimini de mümkün kılmıştır. Bugün hala işlevini sürdüren bu kanallar, insanlık tarihine ışık tutan eşsiz bir mühendislik harikası olarak varlığını korumaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sümer Yazısının Gizemi: Gezegenimizin Ötesinden Gelen Varlıkların Rolü Olabilir mi?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sumer-yazisinin-gizemi-gezegenimizin-otesinden-gelen-varliklarin-rolu-olabilir-mi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sumer-yazisinin-gizemi-gezegenimizin-otesinden-gelen-varliklarin-rolu-olabilir-mi</guid>
<description><![CDATA[ Sümerler, tarihin en eski medeniyetlerinden biri olarak kabul edilir ve dünya üzerinde bilinen ilk yazılı dili geliştiren toplumdur. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f29e93942c3.jpg" length="121399" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Sep 2024 14:13:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sümerler, çivi yazısı, tarih, medeniyet, arkeoloji, Anunnaki, dış uzay, dünya dışı varlıklar, insanlık tarihi, yazılı dil, Mezopotamya, teori, mitoloji, bilimsel araştırma, kültürel evrim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Çivi yazısı olarak bilinen bu dil, sadece Sümerlerin iletişimini değil, aynı zamanda yasal düzenlemeler, efsaneler, dini metinler ve bilimsel düşünceler gibi birçok önemli bilgiyi belgelemek için kullanıldı. Ancak, insanlık tarihinin bu kritik kilometre taşı, bazılarının aklında bir soru işareti bırakıyor: Sümerler yazıyı tamamen kendi çabalarıyla mı geliştirdiler, yoksa bu sürece gezegenimizin ötesinden gelen varlıklar mı katkıda bulundu?</p>
<p></p>
<p></p>
<p><strong>Sümer Çivi Yazısının Gelişimi</strong></p>
<p></p>
<p>Sümer medeniyeti, MÖ 3500 civarında Mezopotamya'da, yani günümüz Irak topraklarında ortaya çıktı. Bu toplumun en büyük başarılarından biri, bilinen ilk yazı sistemlerinden biri olan çivi yazısını icat etmeleriydi. Başlangıçta, ticaret ve tarımsal faaliyetler için basit kayıtlar tutmak amacıyla kullanılan bu yazı sistemi, zamanla karmaşık edebi metinlerin, yasaların ve dini metinlerin kaydedilmesine olanak sağlayan sofistike bir hale geldi. Sümerlerin bu kadar kısa bir sürede böylesine gelişmiş bir yazı sistemi yaratmaları, bazı tarihçiler ve teorisyenler için şaşırtıcı olmuştur.</p>
<p></p>
<p><strong>Dış Ziyaretçilerin Etkisi Mümkün mü?</strong></p>
<p></p>
<p>Bazı teorisyenler, Sümer yazısının ve medeniyetinin hızla gelişmesinin, gezegenimizin ötesinden gelen varlıkların müdahalesiyle mümkün olmuş olabileceğini öne sürüyor. Bu görüşe göre, Sümerlerin tanrılara olan derin inançları ve mitolojik anlatıları, aslında dünya dışı varlıklarla olan temaslarının bir yansıması olabilir. Özellikle Anunnaki olarak bilinen tanrı figürleri, bu teorilerin merkezinde yer alır. Anunnaki'nin, Sümerlere yazı dili gibi önemli kültürel ve teknolojik bilgileri öğretmiş olabileceği iddia edilir.</p>
<p></p>
<p>Bu teoriye göre, yazılı dilin icadı gibi büyük bir zihinsel ve kültürel sıçramanın tamamen insan eliyle gerçekleşmesi zor görünmektedir. Dış uzaydan gelen ziyaretçilerin, insanlara bu bilgi ve yetenekleri sağlayarak, insanlığın evriminde büyük bir rol oynadıkları öne sürülür. Sümer çivi yazısının evrimi, bu teoriyi savunanlara göre, bu tür bir müdahalenin açık bir göstergesi olabilir.</p>
<p></p>
<p><strong>Arkeolojik ve Bilimsel Perspektif</strong></p>
<p>Elbette, bu iddiaların büyük bir kısmı spekülasyondan ibarettir ve arkeologlar, Sümer yazısının dünya dışı müdahale olmaksızın geliştiğine dair sağlam kanıtlara sahiptir. Sümer toplumunun ticaret, tarım ve yönetimsel ihtiyaçları, yazı dilinin gelişmesinde temel itici güçler olarak görülmektedir. Çivi yazısının evrimi, insan toplumlarının artan karmaşıklığına bir yanıt olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p></p>
<p>Ancak, bu teoriler bilimsel toplulukta genellikle kabul görmese de, dış uzaydan gelen varlıkların insanlık tarihine katkıda bulunmuş olabileceği fikri, popüler kültürde ve alternatif tarih teorilerinde canlı kalmaktadır.</p>
<p></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p></p>
<p>Sümerlerin çivi yazısını nasıl geliştirdikleri, insanlık tarihinin en büyük başarılarından biri olarak kabul edilir. Bu sürecin tamamen insan zekâsı ve çabasıyla mı gerçekleştiği, yoksa dünya dışı müdahalelerin mi rol oynadığı sorusu, araştırmacıların ve teorisyenlerin zihinlerinde kalmaya devam ediyor. Arkeolojik bulgular, Sümer yazısının gelişimini doğal bir kültürel evrimin parçası olarak görse de, gezegenimizin ötesinden gelen varlıkların bu gelişime katkıda bulunmuş olabileceği fikri, gizemli ve ilgi çekici bir hipotez olarak varlığını sürdürüyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Banakna Köprüsü: Asırlık Bir Taş Yapının Tarihî Dokusu</title>
<link>https://trafikdernegi.com/banakna-koeprusu-asirlik-bir-tas-yapinin-tarihi-dokusu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/banakna-koeprusu-asirlik-bir-tas-yapinin-tarihi-dokusu</guid>
<description><![CDATA[ Artvin’in Borçka ilçesinde, Deviskel Vadisi&#039;nin kalbinde yer alan Banakna Köprüsü, Türkiye&#039;nin tarihi ve kültürel zenginliklerinden sadece biridir. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f1c6d5def0a.jpg" length="162294" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 23 Sep 2024 22:52:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>12. yüzyılda inşa edildiği düşünülen bu tek kemerli taş köprü, asırlardır ayakta kalmayı başararak hem bir mühendislik harikası hem de tarihî bir tanık olarak varlığını sürdürmektedir.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>Banakna Köprüsü'nün sadeliği ve zarafeti, onu zamansız bir yapıya dönüştürmüş, üzerinden sayısız insanın geçişine tanıklık etmiştir. Köprünün üzerindeki taşlar, kim bilir kaç aşkın kavuşmasına, kaç insanın hayat kaygısıyla geçtiği anlara şahit olmuştur. Bu yönüyle sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda bir kültürel miras niteliği taşır.</p>
<p></p>
<p>Köprünün bulunduğu Deviskel Vadisi, doğası ve manzarasıyla büyüleyicidir. Vadinin yemyeşil dokusu ve köprünün tarihi atmosferi birleştiğinde, ziyaretçilere zamanda bir yolculuk yapıyormuş hissi verir. Bu doğal ve tarihi güzellikler, bölgenin kültürel kimliğinin önemli bir parçasıdır.</p>
<p></p>
<p>İnsan bu eşsiz doğa ve tarih karşısında ülkesine hayran kalmamak elde değil. Artvin’in el değmemiş güzellikleri arasında saklanan Banakna Köprüsü, geçmişten günümüze ulaşan bir tarihî miras olarak yaşatılmaya devam edilmektedir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zavallı Baca Süpürgesi Çocuklar: Bir Zamanlar İngiltere&amp;apos;nin Karanlık Yüzü</title>
<link>https://trafikdernegi.com/zavalli-baca-supurgesi-cocuklar-bir-zamanlar-ingilterenin-karanlik-yuzu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/zavalli-baca-supurgesi-cocuklar-bir-zamanlar-ingilterenin-karanlik-yuzu</guid>
<description><![CDATA[ İngiltere’de Baca Süpürgesi Olarak Kullanılan Çocukların Trajik Hayatı: Kölelik, Sağlık Sorunları ve Erken Ölümlerle Dolu Bir Dönemin Karanlık Yüzü ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f1c42687566.jpg" length="94887" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 23 Sep 2024 22:41:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Baca temizliği tarihine dönüp baktığımızda, ürkütücü ve karanlık bir dönemle karşılaşırız. İngiltere’de yaklaşık 200 yıl boyunca küçük çocuklar, dar bacaların temizlenmesi için kullanıldı. Bu çocuklar, kurum dolu bacalarda tırmanmaya zorlanarak adeta bir kabusu yaşadılar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1c440bb9de.jpg" alt=""></p>
<p>Baca Süpürgesi Çocukların Ortaya Çıkışı: Londra Yangını</p>
<p>Küçük çocukların baca temizliğinde kullanılmaya başlaması, 2 Eylül 1666’daki Büyük Londra Yangını sonrası döneme dayanır. Bu büyük yangın, Londra’da ciddi hasara yol açmıştı. Şehir yeniden inşa edilirken bina yönetmelikleri sıkılaştırıldı ve şöminelerin dar bacalarla inşa edilmesi zorunlu hale geldi. Ancak bu dar bacalar, kullanımdan sonra tıkanıyor ve temizlenmeleri gerekiyordu. İşte bu noktada, temizliği yapmak için küçük çocuklar devreye sokuldu.</p>
<p></p>
<p>Kölelik Gibi Çıraklık: Yoksul Ailelerin Çocukları</p>
<p>Yoksulluk çeken ailelerin çocukları, çıraklık adı altında baca temizleyicilerine satılıyordu. Ancak bu sözde çıraklık, aslında bir çeşit kölelikti. Çocuklar, daracık bacalara tırmanarak kurumları temizlemeye zorlanıyordu. Bu çocuklar, büyük bir kısmı orta yaşa bile ulaşamadan hayatlarını kaybediyordu.</p>
<p></p>
<p>Korkunç Bir Görev: Çocukların Hayatı Tehlikede</p>
<p>Bu çocukların tırmanmak zorunda kaldıkları bacalar sadece 18 inç genişliğindeydi. 6 yaş, baca temizliği için ideal yaş olarak kabul ediliyordu, ancak 4 yaşında çocuklar bile bu iş için kullanılıyordu. Çocuklar, sırtları, dizleri ve dirseklerini kullanarak bacanın tepesine tırmanır, oradan aşağı kayarak kurumları toplar ve ustalarına teslim ederdi. Ancak ne yaptıkları bu ağır işin karşılığında bir ücret alırlardı, ne de sağlıkları korunurdu.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1c461eb2b9.jpg" alt=""></p>
<p>Sağlık Üzerindeki Yıkıcı Etkiler</p>
<p>Baca temizleyicisi çocukların sağlığı, bu ağır işten çok büyük zarar görürdü. Sürekli kurum solumak, akciğer hastalıklarına, göz iltihaplarına ve ciddi kemik deformasyonlarına yol açıyordu. Çocuklar, fiziksel olarak tam gelişemeden bedenlerinde kalıcı hasarlar oluşuyordu. Endüstriyel kanserin kaydedilen ilk biçimi de bu baca temizleyicisi çocuklar arasında görülmüştü. Dahası, birçok çocuk, bacalarda sıkışarak hayatını kaybediyordu.</p>
<p></p>
<p>Umutsuz Bir Yaşam</p>
<p>Bu zavallı çocuklar, insanlık dışı koşullarda çalıştırılıyor, yaşamadan ölüyorlardı. Kısacası, bu dönemde çocuklar sadece yaşam için değil, ölüm için çalıştırılıyordu. Bugün, geçmişin bu karanlık sayfasına bakarken insan hakları ve çocuk haklarının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz.</p>
<p></p>
<p>"Evet, belki hepimiz bir gün öleceğiz, ama neden yaşamadan ölüyoruz?"</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aborjinlerin Efsaneleri ve Düş Zamanı İnançları</title>
<link>https://trafikdernegi.com/aborjinlerin-efsaneleri-ve-dus-zamani-inanclari</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/aborjinlerin-efsaneleri-ve-dus-zamani-inanclari</guid>
<description><![CDATA[ Avustralya’nın yerli halkı olan Aborjinler, uzun bir süre dış dünyadan izole bir yaşam sürmüştür. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f1bdffb88be.jpg" length="106430" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 23 Sep 2024 22:01:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Aborjinlerin İzole Yaşamı ve Sömürgecilerle Karşılaşma</p>
<p>Avustralya’nın yerli halkı olan Aborjinler, binlerce yıl boyunca kıtadaki izole yaşamlarını sürdüren en eski topluluklardan biridir. 18. yüzyılda Avrupalı kaşiflerin ve sömürgeci güçlerin kıtaya gelmesiyle birlikte, dış dünyayla ilk temaslarını yaşadılar. O döneme kadar, Avustralya’nın derinliklerinde izole bir şekilde yaşamış bu topluluklar, geleneksel kültürlerini ve yaşam tarzlarını koruyorlardı. Ancak sömürgeciler tarafından “barbar vahşiler” olarak tanımlandılar. Bu yanlış algı, Aborjinlerin karmaşık sosyal yapılarının ve ritüellerle dolu derin kültürel yaşamlarının göz ardı edilmesine yol açtı. Oysa Aborjinler, karmaşık klan sistemleri, evlilik kuralları ve toplumsal düzenleri ile oldukça gelişmiş bir toplumdu.</p>
<p></p>
<p>Aborjinlerin Genetik ve Kültürel Kökenleri</p>
<p>Yapılan genetik araştırmalar, Aborjinlerin atalarının yaklaşık 50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaştığını gösteriyor. Aborjinlerin Y kromozomu dizilimleri incelendiğinde, kıtada bu topluluğun binlerce yıl boyunca bağımsız bir genetik çizgiye sahip oldukları görülmüştür. Önceden ortaya atılan teoriler, Hindistan’dan Avustralya’ya 4-5 bin yıl önce büyük bir göç olduğunu iddia ediyordu; ancak genetik bulgular bu teoriyi çürüttü ve Aborjinlerin kıtada en uzun süre yaşamış bağımsız bir halk olduğunu kanıtladı.</p>
<p></p>
<p>Avustralya'da bulunan arkeolojik bulgular, bu kadim halkın ne denli köklü bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin, 2016 yılında Batı Avustralya'nın Kimberley bölgesinde keşfedilen ve 46.000 yıl öncesine tarihlenen bir kanguru kemiği takı, bu halkın çok erken dönemlerde bile estetik ve ritüel değerler taşıyan nesneler ürettiğini göstermektedir. Kanguru kemiğinden yapılmış ve burna takılan bu süs eşyası, şimdiye kadar bilinen en eski kemik takı örneklerinden biridir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1be17018aa.jpg" alt=""></p>
<p>Aborjinlerin Sözlü Geleneği ve Nesilden Nesile Bilgi Aktarımı</p>
<p>Aborjin kültürünün en dikkat çekici özelliklerinden biri, binlerce yıllık sözlü geleneğin kesintisiz bir şekilde devam etmesidir. Bu topluluk, yazılı bir dil kullanmamış, bunun yerine bilgilerini şarkılar, hikayeler ve danslarla gelecek nesillere aktarmıştır. Aborjinler, doğa ile ilgili derin bilgilerini hafızalarına kazımış ve bu bilgileri ritüel şarkılar aracılığıyla nesiller boyunca korumuştur. Bu bilgi birikimi, hayvanlar, bitkiler ve doğal çevre hakkındaki detaylı gözlemlerle şekillenmiştir. Araştırmacılar, bu bilgilerin nasıl korunduğunu anlamak için Aborjin yaşlılarıyla görüşmeler yapmış ve bu yaşlıların bilgilerini dansların, öykülerin ve kutsal mekanların içinde şifreleyerek koruduğunu öğrenmiştir.</p>
<p></p>
<p>Bu hafıza tekniklerinin, beyin ve mekan arasındaki ilişki üzerine yapılan bilimsel araştırmalarla da örtüştüğü düşünülmektedir. İnsan beyninin, mekanları hafızaya kazıdığı ve bu mekanlara geri dönüldüğünde unutulmuş anıların bile canlandığı bilinir. Aborjin yaşlıları da bu tekniği kullanarak kutsal alanlarda biriken bilgiyi hafızalarında tutmakta ve nesilden nesile aktarmaktadır. Uluru gibi kutsal alanlar, bu kültürel hafızanın merkezinde yer alır. Anangu Kabilesi, Uluru’nun her bir çentiğini, yarığını ve tümseğini ezbere bilmekte ve bu bilgiler ritüel yolculuklar sırasında canlandırılmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Düş Zamanı İnancı: Aborjinlerin Mitolojik Dünyası</p>
<p>Aborjin mitolojisi, "Düş Zamanı" adı verilen derin bir inanç sistemine dayanmaktadır. Düş Zamanı, sadece bir yaratılış miti değil, aynı zamanda zaman, mekan ve insanlık arasındaki ilişkileri açıklayan kapsamlı bir felsefi yapı sunar. Aborjinlere göre, dünya ilk başta boş ve şekilsizdi. Düş Zamanı varlıkları, bu boş dünyayı şekillendirdi; dağları, nehirleri, hayvanları ve insanları yarattı. Bu varlıklar, kişileştirilmiş tanrılar değil, kozmik güçler olarak kabul edilir ve doğanın her unsuru onların eseri olarak görülür.</p>
<p></p>
<p>Düş Zamanı varlıkları, insanlara yaşam kuralları getirmiştir. Ateşi kullanma, silah yapma, avlanma teknikleri, klan düzeni ve evlilik kuralları gibi yaşamı şekillendiren tüm bilgiler, Düş Zamanı’ndan gelir. Aborjinler, bu mitolojik varlıkların izlerini kutsal sayarlar ve bu izlerin geçtiği yolları takip ederek ritüellerini gerçekleştirirler. Bu kutsal yollara "Düş Yolları" veya "Şarkı Yolları" adı verilir. Ritüel yürüyüşler sırasında şarkılar söyleyerek, bu kutsal patikalarda yürürler ve Düş Zamanı varlıklarıyla bağ kurarlar.</p>
<p></p>
<p>Düş Zamanı inancı, Aborjinlerin kendilerini doğanın sahibi değil, koruyucusu olarak görmelerine de yol açmıştır. Onlara göre topraklar, ataları ve mitolojik varlıklar adına korunmalı ve onlara saygı gösterilmelidir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1bea0430d0.jpg" alt=""></p>
<p>Gökkuşağı Yılanı: Düş Zamanı'nın En Önemli Figürü</p>
<p>Aborjin mitolojisinde en önemli varlıklardan biri olan Gökkuşağı Yılanı, suyun ve bereketin sembolü olarak kabul edilir. Gökkuşağı Yılanı, Düş Zamanı sırasında sudan çıkarak yeryüzünü şekillendirmiştir ve hala dünyada var olan tek Düş Zamanı varlığı olarak görülür. Avustralya’nın birçok bölgesinde farklı adlarla anılan bu yılan, su kaynaklarının koruyucusu olarak kabul edilir ve özellikle pınarlarda yaşadığına inanılır. Gökkuşağı Yılanı, Aborjinler için büyük bir sembolik anlam taşır; çünkü bu yılanın hareketleri, doğanın dengesini belirler. Pınarlarda suyun taşması, yılanın huzursuz olduğunu ve gerindiğini gösterir.</p>
<p></p>
<p>Korrobori Törenleri: Mitolojik Bağlantı Ritüelleri</p>
<p>Aborjinlerin mitolojik dünyayla bağlantı kurduğu en önemli ritüel, Korrobori törenleridir. Korrobori, müzik, dans ve şarkılarla gerçekleştirilen ve Düş Zamanı varlıklarıyla ruhsal bağ kurmayı amaçlayan bir ritüeldir. Her klan, Korrobori törenlerini kendine has bir şekilde gerçekleştirir ve bu ritüeller dışarıdan izlenemez. Ritüel sırasında, Düş Zamanı varlıklarının dünya üzerinde bıraktığı izler canlandırılır ve Aborjinler bu kutsal anlara tanıklık eder.</p>
<p></p>
<p>Uluru ve Aborjin Kültüründeki Kutsal Mekanlar</p>
<p>Avustralya’nın merkezinde yer alan Uluru, Aborjinler için en kutsal mekanlardan biridir. Bu dev kaya oluşumu, Düş Zamanı mitolojisiyle doğrudan ilişkilendirilir. Anangu Kabilesi, Uluru’yu atalarından kalan kutsal bir miras olarak görür. 1985 yılında, bu bölge Anangulara geri verilmiş ve kutsal olduğu için buraya tırmanmak yasaklanmıştır. Efsaneye göre, kırmızı kertenkele Tjati’nin bumerangı kayaya saplanmış ve bu olay sonucunda kayanın kuzeybatı tarafında oyuklar oluşmuştur. Uluru’nun her bir şekli, Düş Zamanı efsaneleriyle açıklanır ve bu kayaç, Aborjinler için bir kutsal anıt niteliği taşır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1bf2e3c0e2.jpg" alt=""></p>
<p>Binlerce Yıllık Doğa Olaylarının Efsanelerdeki Yansıması</p>
<p>Aborjinlerin sözlü gelenekleri sadece mitolojik anlatılardan ibaret değildir; aynı zamanda binlerce yıl önce gerçekleşen doğa olaylarına dair de bilgi içerir. Deniz seviyelerindeki değişimler, meteor çarpmaları ve diğer doğal felaketler, Aborjin hikayelerinde detaylı bir şekilde anlatılır. Örneğin, Henbury meteoritinin 4700 yıl önce Avustralya’ya çarpması sonucu oluşan kraterlerle ilgili anlatılar, bu topluluğun doğa olaylarına dair gözlem yeteneklerini nasıl aktardığını gösterir. Henbury kraterleri, Kuzey Avustralya’daki en iyi bilinen meteor çarpışma alanlarından biridir ve Aborjin mitolojisinde bu bölgeye dair anlatılar, yeryüzüne "ateşten bir şeytanın" düştüğü ve toprağı yaktığı şeklinde geçer. Bu anlatı, binlerce yıl önce yaşanmış bir meteor çarpmasının sözlü gelenekte nasıl korunduğunu gözler önüne sermektedir. Araştırmacılar, bu mitlerin tarihsel olarak doğrulandığını keşfettiklerinde, Aborjinlerin hafıza sistemlerinin ne kadar güçlü ve güvenilir olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldular.</p>
<p></p>
<p>Benzer şekilde, deniz seviyelerindeki değişimlerle ilgili efsaneler, 12.000 yıl önce son buzul çağının sona ermesiyle Avustralya kıyılarında yaşanan yükselmelere dayanmaktadır. Örneğin, kıyı bölgelerinde yaşayan Aborjin kabileleri, denizin "karayı yuttuğunu" ve insanların daha yüksek bölgelere çekilmek zorunda kaldığını anlatan hikayelere sahiptir. Bu anlatılar, sadece efsaneler olarak görülmemelidir; çünkü bilimsel araştırmalar, deniz seviyesinin 12.000 yıl önce hızla yükseldiğini ve kıyı şeritlerini büyük ölçüde değiştirdiğini doğrulamaktadır.</p>
<p></p>
<p>Bu tür hikayeler, Aborjinlerin sadece doğa olaylarını mitolojik bir çerçeve içinde anlamlandırmadığını, aynı zamanda bu bilgiyi nesilden nesile aktardığını göstermektedir. Bu anlatılar, binlerce yıl boyunca kesintisiz bir şekilde korunmuş ve modern bilim tarafından doğrulanmıştır.</p>
<p></p>
<p>Modern Dünyada Aborjin Kültürünün Direnişi ve Korunması</p>
<p>Günümüzde Aborjin halkı, sömürge döneminden bu yana süregelen asimilasyon baskılarına ve kültürel erozyona rağmen, geleneklerini ve inançlarını koruma mücadelesi vermektedir. 18. yüzyılda başlayan Avrupalı yerleşimcilerin baskıları, Aborjin toplumunun topraklarından zorla çıkarılması, dil ve kültürlerinin yok sayılmasıyla sonuçlandı. Avustralya hükümeti, 20. yüzyılın ortalarına kadar Aborjin çocuklarını ailelerinden ayırıp Hristiyan misyonlarında eğiterek, onları kültürel kimliklerinden koparma politikası uygulamıştır. Bu dönemde binlerce çocuk "Çalınmış Nesiller" olarak bilinen gruba dahil edilmiştir. Bu politika, Aborjin kültürüne büyük bir darbe vurmuş ve toplulukların geleneklerini sürdürebilmesi zorlaşmıştır.</p>
<p></p>
<p>Ancak son birkaç on yılda, Aborjin halkının hakları konusunda önemli adımlar atılmıştır. Aborjin kültürünün yeniden canlandırılması ve korunması için yerel topluluklar ve hükümet işbirliği yapmaktadır. Aborjin sanatları, ritüelleri ve inançları, modern dünyada yeniden değer kazanmış ve hem Avustralya'nın ulusal kimliğinde hem de dünya genelinde önemli bir kültürel miras olarak kabul edilmiştir. Uluru’nun geri verilmesi, Aborjin haklarının tanınması yönünde atılan en önemli adımlardan biridir ve bu, toprakla olan derin bağlarını sürdürebilmeleri açısından büyük bir sembolik anlam taşımaktadır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f1bf9534f5c.jpg" alt=""></p>
<p>Aborjin Sanatı ve Kültürel İfadeler</p>
<p>Aborjin sanatı, özellikle mağara resimleri ve sembolik desenlerle dikkat çeker. Bu sanat eserleri, binlerce yıllık hikayeleri ve mitleri yansıtır. Aborjin resimleri, genellikle doğadaki hayvanları, bitkileri ve Düş Zamanı varlıklarını betimler. Noktalarla yapılan desenler, ritüel ve doğa arasındaki ilişkiyi sembolize eder ve bu sanat formu, bugün modern sanat dünyasında da kendine yer bulmuştur. Ayrıca bu sanat eserleri, sadece estetik bir değer taşımaz; aynı zamanda kültürel bir anlatı aracı olarak da işlev görür.</p>
<p></p>
<p>Günümüzde Aborjin sanatçıları, hem geleneksel teknikleri hem de modern yöntemleri kullanarak kültürel hikayelerini dünyaya aktarmaktadır. Avustralya’daki sanat galerilerinde ve uluslararası sergilerde Aborjin sanatına olan ilgi artmaktadır. Bu sanat eserleri, Aborjin topluluklarının doğa ile olan derin bağını ve mitolojik dünyalarını gözler önüne serer. Aynı zamanda, bu sanat eserleri aracılığıyla Aborjin halkının binlerce yıllık hikayeleri korunmakta ve gelecek nesillere aktarılmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Aborjin Kültürünün Geleceği ve Düş Zamanı'nın Sürekliliği</p>
<p>Aborjinler için Düş Zamanı sadece geçmişe ait bir anlatı değildir; bugün de varlığını sürdüren bir ruhsal bağdır. Bu inanç, onların dünyaya bakış açılarını, toplumsal düzenlerini ve doğayla olan ilişkilerini şekillendirmeye devam etmektedir. Modern dünyada karşılaştıkları tüm zorluklara rağmen, Aborjinler, kültürel kimliklerini ve ruhsal bağlarını koruma kararlılığındadır. Aborjin toplulukları, ritüellerini, mitlerini ve sanatlarını koruyarak, binlerce yıllık kültürel sürekliliklerini sürdürebilmektedir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Aborjin kültürü, Avustralya'nın en eski ve köklü miraslarından biridir. Onların sözlü gelenekleri, Düş Zamanı inançları ve doğayla kurdukları derin bağ, insanlığın en eski hikayelerinden biri olarak varlığını korumaktadır. Aborjinler, sadece doğanın bir parçası olarak değil, onun koruyucusu olarak yaşamlarını sürdürürken, bu kadim kültürün modern dünyada da yaşatılmasının önemi giderek daha çok anlaşılmaktadır. Aborjinlerin hikayeleri, geçmişten bugüne, insanoğlunun doğa ile nasıl bir denge içinde yaşayabileceğinin derslerini sunmaktadır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ortaçağ  Avrupa&amp;apos;da ve Türklerde Temizlik ve Kişisel Bakım Anlayışı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ortacag-avrupada-ve-turklerde-temizlik-ve-kisisel-bakim-anlayisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ortacag-avrupada-ve-turklerde-temizlik-ve-kisisel-bakim-anlayisi</guid>
<description><![CDATA[ Ortaçağ Avrupa’sında Temizlik Anlayışı ve Türklerin Hamam Kültürü: Hijyenin Toplumsal ve Dini Yansımaları ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f198df8b280.jpg" length="206702" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 23 Sep 2024 19:49:51 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ortaçağ Avrupa'sında Temizlik ve Kişisel Bakım</strong></p>
<p></p>
<p>Ortaçağ Avrupa'sında temizlik ve kişisel bakım, günümüz standartlarına göre oldukça farklıydı. Suyun kıtlığı, hastalık korkusu ve toplumsal normlar, insanların temizlik anlayışını büyük ölçüde şekillendirmişti. Hijyenik koşulların düşük olması, kişisel bakımın sınırlı kalmasına neden oluyordu.</p>
<p></p>
<p><strong>Neden Sıklıkla Banyo Yapılmazdı</strong>?</p>
<p></p>
<p>Suyun Kıtlığı: Özellikle şehirlerde su temini zordu. Kuyulardan çekilen su, genellikle içme ve yemek pişirme için kullanılırdı, bu yüzden banyo yapmak su israfı olarak görülüyordu.</p>
<p>Hastalık Korkusu: Sıcak suyun gözenekleri açarak hastalıklara davetiye çıkaracağına inanılıyordu. Bu nedenle, soğuk suyla yıkanmak bile riskli sayılıyordu.</p>
<p>Toplumsal Normlar: Banyo yapmak, zahmetli bir iş olduğu için birçok insan bu alışkanlıktan kaçınıyordu. Özellikle fakir kesimler, yıkanmak yerine vücut kokularını bitkisel karışımlarla bastırmaya çalışıyordu.</p>
<p><strong>Kişisel Bakım Yöntemleri</strong></p>
<p></p>
<p>Saç Bakımı: Saçlar genellikle uzun bırakılır ve kirlendiğinde bitkisel karışımlarla temizlenirdi.</p>
<p>Vücut Bakımı: Vücut kokularını gidermek için lavanta gibi bitkisel yağlar kullanılırdı. Bu yağlar hem kokuyu bastırır hem de böcekleri uzak tutardı.</p>
<p>Giyim: Giysiler sık yıkanmaz, kirlenen yerler ovularak temizlenirdi.</p>
<p>Diş Bakımı: Dişler, dal parçaları veya bezlerle temizlenirdi. Zenginler, dişlerini altın veya gümüş tellerle süslerdi.</p>
<p></p>
<p><strong>Banyo Yapılan Durumlar</strong></p>
<p></p>
<p>Her ne kadar banyo yapma alışkanlığı yaygın olmasa da bazı özel durumlarda banyo yapılırdı:</p>
<p></p>
<p>Hastalık Sonrası: Hastalıktan kurtulanlar vücutlarını temizlemek için banyo yapardı.</p>
<p>Düğünler ve Özel Günler: Düğünlerde gelin ve damat özel olarak hazırlanırdı.</p>
<p>Manastırlarda: Rahipler, dini ritüeller öncesinde banyo yaparlardı.</p>
<p><strong>Ortaçağ'da Temizliğin Önemi</strong></p>
<p>Ortaçağ Avrupa’sında temizlik, günümüzdeki kadar önemsenmese de zengin sınıf, sağlıklarını korumak için bazı önlemler alıyordu. Ancak genel anlamda temizlik bilinci oldukça düşüktü.</p>
<p></p>
<p><strong>Ortaçağ'da Türklerin Temizlik Kültürü</strong></p>
<p></p>
<p>Ortaçağ boyunca Türkler, temizliğe ve kişisel bakıma büyük önem veren bir toplum olmuşlardır. Türk kültüründe temizlik, yalnızca kişisel hijyen değil, aynı zamanda sosyal yaşamın ve dini ritüellerin de bir parçasıydı. Bu önem, özellikle hamam kültüründe belirgin hale gelmiştir.</p>
<p></p>
<p><strong>Hamamların Türk Kültüründeki Yeri</strong></p>
<p></p>
<p>Sosyal Yaşamın Merkezi: Hamamlar, sadece yıkanma alanları değil, aynı zamanda sosyalleşme, dinlenme ve iş görüşmelerinin yapıldığı mekanlardı.</p>
<p>Sağlık İçin Önemli: Hamamlarda yapılan sıcak-soğuk su değişimleri, masajlar ve buhar banyoları, sadece vücut temizliği değil, aynı zamanda sağlık açısından da faydalıydı.</p>
<p>Dini Anlamı: İslam'ın temizliğe verdiği önem, hamamlara olan ilgiyi artırmıştır. Abdest almak gibi dini ritüeller de genellikle hamamlarda yapılırdı.</p>
<p></p>
<p><strong>Temizlik Alışkanlıkları</strong></p>
<p></p>
<p>Gündelik Temizlik: Eller sık sık yıkanır, dişler temizlenir, tırnaklar kesilirdi. Türkler, günlük temizliklerine büyük önem verirdi.</p>
<p>Giyim Kuşam: Giysiler düzenli olarak yıkanır ve temiz tutulurdu. Temizlik, giysilerin kalitesinde ve düzenli bakımında da kendini gösterirdi.</p>
<p>Ev Temizliği: Evler sürekli temiz tutulur, zeminler sık sık süpürülür ve gübre ile temizlenirdi.</p>
<p></p>
<p><strong>Hamam Kültürünün Özellikleri</strong></p>
<p>Mimarisi: Türk hamamları, mimari açıdan oldukça gelişmiş yapılar olup soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerine ayrılmıştı.</p>
<p>Hizmetler: Hamamlarda kese, köpük, masaj gibi hizmetler verilirdi. Özel tekniklerle vücut temizliği sağlanırdı.</p>
<p>Sosyal Etkileri: Hamamlar, sadece bireysel hijyen değil, aynı zamanda toplum sağlığını da korurdu. Temizlik alışkanlıkları, bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engeller ve sosyal bağları güçlendirirdi.</p>
<p></p>
<p><strong>Sonuç Olarak</strong></p>
<p></p>
<p>Ortaçağ Avrupa’sı temizlik konusunda büyük zorluklarla boğuşurken, Türkler hijyen ve temizliği yaşamın merkezine almışlardı. Özellikle hamam kültürü, sadece bireysel bakım değil, toplumsal sağlığı da destekleyen bir yapı sunmuştur. Avrupa’nın kıt su kaynakları ve hastalık korkusu nedeniyle temizlik anlayışı kısıtlı kalırken, Türkler temizliğe hem dini hem de sosyal bir değer atfetmiştir. Bu fark, iki toplumun yaşam kalitesi ve sağlık anlayışlarında da büyük farklılıklar yaratmıştır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Keltlerin Arılara Olan İnancı ve Balın Mucizevi Gücü</title>
<link>https://trafikdernegi.com/keltlerin-arilara-olan-inanci-ve-balin-mucizevi-gucu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/keltlerin-arilara-olan-inanci-ve-balin-mucizevi-gucu</guid>
<description><![CDATA[ Kelt Mitolojisinden Günümüze Arıların Gizemli Rolü ve Balın Mucizevi Gücü: Doğanın Sırlarıyla Dolu Bir Yolculuk ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f147c827b94.jpg" length="141568" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 23 Sep 2024 13:52:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Keltler, arıları yalnızca doğanın bir parçası olarak değil, aynı zamanda dünyalar arası bir aracı olarak da görüyorlardı. Onlara göre arılar, bu dünyadan ölülerin dünyasına mesajlar iletebiliyor, ölen sevdikleriyle iletişim kurmalarına yardımcı olabiliyordu. Kelt kültüründe arılar o kadar kutsal kabul edilirdi ki, arılarla ilgili uygulamaları korumak amacıyla yasal belgeler bile oluşturulmuştu. Bu belgeler, arıların korunması ve onların önemine duyulan derin saygının bir göstergesiydi.</p>
<p></p>
<p>Balın Gizli Gücü</p>
<p>Bal, yalnızca tatlı bir yiyecek değil, aynı zamanda canlı enzimler içeren doğal bir mucizedir. Ancak bu enzimler, metal kaşıkla temas ettiğinde ölebilir. Bu nedenle, bal tüketirken tahta veya plastik kaşık kullanmak en iyisidir. Bal, beynin daha iyi çalışmasına yardımcı olan bileşenler içerir ve yalnızca tat olarak değil, sağlık açısından da oldukça faydalıdır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f147cb94002.jpg" alt=""></p>
<p>Bal, dünyada insan yaşamını sürdürebilen nadir yiyeceklerden biridir. Bir çay kaşığı bal, bir insanın 24 saat boyunca hayatta kalmasına yetecek kadar enerji sağlayabilir. Ayrıca, arılar tarafından üretilen propolis, doğanın en güçlü antibiyotiklerinden biri olarak bilinir.</p>
<p></p>
<p>Tarihte Balın Yeri</p>
<p>Balın inanılmaz özellikleri, tarih boyunca çeşitli kültürlerde derin bir iz bırakmıştır. Balın son kullanma tarihi yoktur ve bozulmadan yıllarca saklanabilir. Büyük imparatorlar, bedenlerinin çürümesini önlemek için bal ile kaplanmış altın tabutlara gömülmüştür. Ayrıca, "balayı" terimi de eski bir gelenekten gelir; bu geleneğe göre, yeni evli çiftlerin doğurganlığı sağlamak amacıyla evlendikten sonra bal tüketmeleri gerekmekteydi.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f147ca54ab8.jpg" alt=""></p>
<p>Arıların Hayatımızdaki Rolü</p>
<p>Arılar, yaşam süreleri boyunca doğaya ve insanlara büyük bir katkı sağlar. Bir arı, 40 günden daha az yaşar ve bu kısa yaşamında 1000'den fazla çiçek ziyaret eder. Hayatları boyunca yalnızca bir çay kaşığı kadar bal üretebilirler. Bu mütevazı yaratıkların doğaya ve insanlığa sundukları faydalar, onların ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gösterir.</p>
<p></p>
<p>İlginç bir bilgi daha: İlk paralardan biri arı sembolü taşıyordu. Arılar, tarih boyunca simgesel bir önem kazanmış ve insanlık tarafından her zaman derin bir saygı ile karşılanmıştır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66f147c94ced1.jpg" alt=""></p>
<p>Arılara ve onların sunduğu mucizelere ne kadar şükran duysak az!</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Filistin Elimizden Nasıl Çıktı?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/filistin-elimizden-nasil-cikti</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/filistin-elimizden-nasil-cikti</guid>
<description><![CDATA[ Osmanlı İmparatorluğu&#039;nun Çöküşü ve Filistin&#039;in İngiliz Mandası Altına Girişi: 1917-1923 Arasındaki Süreçte Filistin&#039;in Osmanlı&#039;dan Çıkışı ve Bölgedeki Siyasi Dönüşüm ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f021f7874d7.jpg" length="82683" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 22 Sep 2024 16:56:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Filistin, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olarak yaklaşık 400 yıl boyunca yönetilmiştir. Ancak, 20. yüzyılın başlarında bölgedeki jeopolitik dinamikler, I. Dünya Savaşı ve büyük güçlerin çıkar çatışmaları nedeniyle Osmanlı'nın elinden çıkmıştır. Filistin'in Osmanlı'dan nasıl çıktığına dair süreç şu şekilde özetlenebilir:</p>
<p></p>
<h3>1. <strong>I. Dünya Savaşı (1914-1918) ve Osmanlı'nın Zayıflaması</strong></h3>
<p>Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın başını çektiği İttifak Devletleri'nin yanında savaşa katıldı. Savaşın ilerlemesiyle birlikte, Osmanlı'nın kontrolündeki topraklar, özellikle Ortadoğu'da ciddi bir tehdit altına girdi. İngiltere ve müttefikleri, Osmanlı'nın kontrolündeki toprakları ele geçirmek için yoğun askeri harekâtlara başladı.</p>
<p></p>
<h3>2. <strong>1916 Sykes-Picot Anlaşması</strong></h3>
<p></p>
<p>İngiltere ve Fransa, Osmanlı topraklarının geleceğini kendi çıkarlarına göre düzenlemek amacıyla 1916'da gizli bir anlaşma olan <strong>Sykes-Picot Anlaşması</strong>'nı imzaladı. Bu anlaşmaya göre, Ortadoğu’daki Osmanlı toprakları, savaştan sonra İngiltere ve Fransa arasında paylaştırılacaktı. Filistin, bu anlaşmada uluslararası bir yönetim altında bırakılmak üzere planlandı, ancak savaş sonrasındaki gelişmeler bu planı değiştirdi.</p>
<p></p>
<h3>3. <strong>1917 Balfour Deklarasyonu</strong></h3>
<p></p>
<p>İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, 1917'de Yahudi halkının Filistin’de bir "ulusal yurt" kurmasını destekleyen <strong>Balfour Deklarasyonu</strong>nu yayımladı. Bu, Filistin’de Siyonist hareketin güç kazanmasına zemin hazırladı ve ileride Araplar ile Yahudiler arasında büyük çatışmalara neden olacak bir unsur haline geldi.</p>
<p></p>
<h3>4. <strong>İngilizlerin Filistin'i İşgali</strong></h3>
<p></p>
<p>1917’de General Edmund Allenby komutasındaki İngiliz birlikleri, Osmanlı ordusunu yenerek Kudüs'ü ele geçirdi. İngiltere, Filistin’de Osmanlı yönetimine son verdi ve bölgeyi fiilen işgal etti. Savaşın sonunda, Filistin, İngiliz kontrolü altına girdi.</p>
<p></p>
<h3>5. <strong>Sevr Anlaşması (1920)</strong></h3>
<p></p>
<p>I. Dünya Savaşı'nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile Müttefik Devletler arasında imzalanan <strong>Sevr Anlaşması</strong>, Filistin’in İngiliz mandası altına girmesini öngördü. Ancak bu anlaşma Osmanlı tarafından hiçbir zaman uygulanmadı.</p>
<p></p>
<h3>6. <strong>1920 San Remo Konferansı ve Filistin Mandası</strong></h3>
<p></p>
<p>1920’de yapılan <strong>San Remo Konferansı</strong>'nda, Filistin'in İngiliz manda yönetimi altında kalmasına karar verildi. Bu manda sistemi, Milletler Cemiyeti tarafından 1922’de resmen onaylandı. Böylece, Filistin üzerindeki Osmanlı hakimiyeti sona ermiş ve İngiltere'nin yönetimi resmileşmiş oldu.</p>
<p></p>
<h3>7. <strong>Lozan Anlaşması (1923)</strong></h3>
<p>Türkiye Cumhuriyeti ile Müttefik Devletler arasında imzalanan <strong>Lozan Antlaşması </strong>ile Osmanlı'nın tüm Ortadoğu'daki toprakları üzerindeki haklarından resmen vazgeçildi. Böylece, Filistin'in Osmanlı İmparatorluğu'ndan tamamen ayrılması ve İngiliz kontrolüne geçişi hukuki olarak da onaylandı.</p>
<p></p>
<h3> Sonuç</h3>
<p>Filistin, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşta yenilmesi ve İngiliz işgali sonucunda Osmanlı’dan çıkmıştır. İngiliz mandası altında kalması, bölgenin siyasi yapısını tamamen değiştirmiş ve ilerleyen yıllarda Filistin sorununun temel taşlarını oluşturmuştur. Siyonist göçler ve Arap direnişleri, Filistin’in tarihindeki en önemli çatışmaların zeminini hazırlamıştır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>1920 ve 1930&amp;apos;lu Yıllarda Filistin: Siyasi ve Sosyal Dönüşümler</title>
<link>https://trafikdernegi.com/1920-ve-1930lu-Y%C4%B1llarda-Filistin%3A-%C4%B0ngiliz-Mandas%C4%B1-D%C3%B6neminde-Siyonist-G%C3%B6%C3%A7ler%2C-Arap-Direni%C5%9Fi-ve-B%C3%B6lgedeki-Sosyo-Politik-D%C3%B6n%C3%BC%C5%9F%C3%BCmler</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/1920-ve-1930lu-Y%C4%B1llarda-Filistin%3A-%C4%B0ngiliz-Mandas%C4%B1-D%C3%B6neminde-Siyonist-G%C3%B6%C3%A7ler%2C-Arap-Direni%C5%9Fi-ve-B%C3%B6lgedeki-Sosyo-Politik-D%C3%B6n%C3%BC%C5%9F%C3%BCmler</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66f01fbf0b26d.jpg" length="100311" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 22 Sep 2024 16:47:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>1920 ve 1930'lu yıllar, Orta Doğu'nun en tartışmalı ve önemli bölgelerinden biri olan Filistin'in tarihindeki en kritik dönemlerden birini temsil eder. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra, Filistin, uluslararası siyasetin odak noktası haline gelmiştir. Bu dönemde bölge, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından İngiliz Mandası altına girmiş, Siyonist hareketin güçlenmesiyle Arap-Yahudi gerilimi artmış ve Filistin toplumunun sosyal, kültürel ve politik yapısında köklü değişiklikler meydana gelmiştir.</p>
<p></p>
<h3>1. <strong>Filistin'de İngiliz Mandası ve Uluslararası Dengeler</strong></h3>
<p></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı'nda yenilmesiyle Filistin toprakları İngiltere'nin kontrolüne geçmiştir. 1920'de Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen **İngiliz Mandası**, Filistin’in gelecekte bağımsız bir devlet olmasını amaçlamışsa da bu, uygulamada büyük zorluklarla karşılaşmıştır. Filistin üzerindeki İngiliz kontrolü, <strong>Balfour Deklarasyonu </strong>(1917) ile Yahudilere bir "ulusal yurt" vaadini içeriyordu. Ancak bu deklarasyon, Arap nüfusunun yoğun olduğu Filistin'de ciddi bir huzursuzluk yaratmıştır.</p>
<p></p>
<p>İngilizler, bir yandan Arap nüfusun tepkilerini yatıştırmaya çalışırken, diğer yandan Siyonist hareketin taleplerini dengelemek zorunda kalmıştır. Bu, Mandanın başlıca politik çelişkilerinden birini oluşturmuş ve bölgedeki gerginliklerin artmasına neden olmuştur.</p>
<p></p>
<h3>2. <strong>Siyonist Göç ve Yishuv'un Büyümesi</strong></h3>
<p></p>
<p>1920'ler ve 1930'lar, Siyonist hareketin Filistin'e kitlesel Yahudi göçlerini teşvik ettiği yıllar olmuştur. <strong>1924-1929 yılları arasında </strong>Filistin'e yaklaşık 67.000 Yahudi göçmen yerleşmiştir. Bu göç dalgası, **Polonya, Rusya ve Doğu Avrupa'dan gelen Yahudilerin** Filistin'deki Yahudi yerleşimlerini güçlendirmesiyle sonuçlanmıştır. Yahudi yerleşimciler, ekonomik ve tarımsal kalkınmayı hızlandıran yeni tarım teknikleri ve endüstriyel yatırımlar yapmışlardır.</p>
<p></p>
<p>Ancak bu süreç, yerel Arap nüfusu arasında büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Yahudi göçü, Filistin'deki Arapların ekonomik ve siyasi statüsünü tehdit olarak algılanmış, bu durum, Yahudi yerleşimlerinin yayılmasıyla birlikte Arap-Yahudi ilişkilerinde kalıcı bir gerilim kaynağı haline gelmiştir.</p>
<p></p>
<h3>3. <strong>Filistin Araplarının Direnişi</strong></h3>
<p></p>
<p>Yahudi göçlerinin artması, Filistinli Araplar arasında büyük bir muhalefete yol açmıştır. Filistin Arapları, İngiliz Mandası'nı, Balfour Deklarasyonu'nu ve Yahudi göçünü protesto etmek için bir dizi ayaklanma ve direniş hareketi başlatmışlardır. Bu protestoların en önemlilerinden biri, 1929 yılında gerçekleşen **Batı Duvarı Ayaklanması** olmuştur. Ayaklanma, Kudüs'te Müslümanlar ile Yahudiler arasında dini semboller ve kutsal mekânlar üzerindeki anlaşmazlıklardan kaynaklanmıştır.</p>
<p></p>
<p>Arap liderleri, özellikle <strong>Filistin Yüksek Komitesi </strong>önderliğinde, Filistin'in Arap çoğunluğunun siyasi haklarını savunmak için çaba göstermiştir. 1936-1939 yılları arasında yaşanan <strong>Arap Ayaklanması</strong>, Filistin'deki İngiliz kontrolüne ve Yahudi göçüne karşı gerçekleştirilen en büyük ve en kapsamlı direniş hareketi olmuştur. Bu ayaklanma, Filistin'deki Arap milliyetçiliğinin bir simgesi haline gelmiş ve Arap dünyasında geniş yankı bulmuştur.</p>
<p></p>
<h3>4. *<em>1930'lu Yıllarda İngiliz Politikası</em></h3>
<p></p>
<p>1930'lara gelindiğinde, İngiltere, Filistin'deki artan gerilimleri kontrol altına almak için yeni politikalar geliştirmek zorunda kalmıştır. 1930 tarihli **Passfield Beyaz Kitabı**, İngiliz hükümetinin Yahudi göçünü sınırlamayı ve Arapların taleplerini karşılamayı amaçlayan bir dizi reformu içermekteydi. Ancak bu belge, Siyonist liderler tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş ve İngiltere'nin politikaları üzerindeki baskıyı daha da artırmıştır.</p>
<p></p>
<p>1939 yılına gelindiğinde, İngiliz hükümeti, Arapların ve Yahudilerin talepleri arasında bir denge kurmak amacıyla **1939 Beyaz Kitabı**nı yayınlamıştır. Bu belge, Yahudi göçünü ciddi şekilde sınırlamış ve Filistin’in 10 yıl içinde bağımsız bir devlet olmasını öngörmüştür. Ancak bu girişim, ne Yahudiler ne de Araplar tarafından tatmin edici bulunmamış ve bölgedeki gerginlikler devam etmiştir.</p>
<p></p>
<h3>5. <strong>Sonuç</strong></h3>
<p></p>
<p>1920 ve 1930'lu yıllar, Filistin tarihinde sosyal, politik ve demografik değişimlerin en yoğun yaşandığı dönemlerden biri olarak öne çıkmıştır. İngiliz Mandası altında, Siyonist göçlerin artması ve Filistinli Arapların direnişi, bölgenin geleceğini şekillendiren başlıca faktörler olmuştur. Bu dönemde temelleri atılan Arap-Yahudi çatışması, sadece Filistin'i değil, tüm Orta Doğu'yu etkileyen uzun vadeli bir sorunun habercisi olmuştur. İngilizlerin bölgedeki politikaları, gerginlikleri hafifletmek yerine daha da derinleştirmiş ve bu süreç, sonunda 1948'de İsrail'in kurulması ve Filistin'in bölünmesiyle sonuçlanmıştır. </p>
<p></p>
<p>Filistin'deki bu dönemin mirası, bugüne kadar devam eden Arap-İsrail çatışmasının anlaşılması için kritik bir öneme sahiptir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türklerin En Eski Stel Anıtı: Bugut Yazıtı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/turklerin-en-eski-stel-aniti-bugut-yaziti</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/turklerin-en-eski-stel-aniti-bugut-yaziti</guid>
<description><![CDATA[ Türklerin Tarihinde Bir Dönüm Noktası: Bugut Yazıtı ve Türk Kimliğinin İlk İzleri ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66efd3973be71.jpg" length="157309" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 22 Sep 2024 11:21:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bugut Yazıtı, Türk tarihi, Türk kimliği, Göktanrı, at kültürü, toplulukçu yaşam</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türk tarihinin derinliklerine indiğimizde, karşımıza çıkan en önemli dönüm noktalarından biri şüphesiz Bugut Yazıtı'dır. Bu yazıt, sadece bir metin parçası değil, aynı zamanda Türk kimliğinin ilk yazılı izlerini taşıyan, kadim bir kültürün mirasına açılan bir kapıdır.</p>
<p>Bugut Yazıtı Nedir?</p>
<p>Türklerin bilinen en eski anıtsal eseri, 1956 yılında Moğol arkeolog Ts. Dorzhsuren tarafından Moğolistan'ın Arahangai bölgesinde keşfedilen <strong>Bugut Steli </strong>olarak kabul edilmektedir. Bu stel, başlangıçta bir kaplumbağa kaidesi üzerinde duruyordu, ancak daha sonra yere düşmüştür. Yazıt, Soğd yazısı ve okunamayan rünik işaretlerle kazınmıştır.</p>
<p></p>
<p>Stelin ana kısmında, 7.-9. yüzyılların anıtlarında sıkça görülen kağan sembolleri yerine, bir dişi kurt figürü yer almaktadır. Bu figür, Türk mitolojisinde önemli bir yeri olan, bir kurdun emzirdiği çocuk efsanesini temsil eder. Bu efsane, Türk Kağanlarının kraliyet sembollerinde de görülür; sancakları altın bir kurt başı ile taçlandırılmıştır.</p>
<p></p>
<p>Bugut Yazıtı, Türk Kağan ailesi Aşina'nın onuruna dikildiğine inanılan bir anıttır ve MS 551-630 yılları arasındaki ilk Türk hanedanı dönemine aittir. Bugut Yazıtı'nda geçen "tr-’wkt" (Türkler) ifadesi, günümüze ulaşmış en eski yazılı belgelerden biri olarak kabul edilmektedir. Ayrıca, Aşina kabilesinin adı Çin kaynaklarında "A-shi-na" (Aşina) olarak geçerken, Bugut Yazıtı'nda "Aşinas" şeklinde kaydedilmiştir. Bu isim, Karabalgasun Yazıtı'nda da tespit edilmiştir.</p>
<p>Bugut Yazıtı, Türk tarihi ve kültürü açısından büyük bir öneme sahiptir ve Türklerin kökenlerine ışık tutan değerli bir miras olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>Türk Kimliğinin İlk İzleri</p>
<p>Bugut Yazıtı, Türk kimliğinin ilk yazılı izlerini taşıması bakımından büyük önem arz eder. Yazıtta geçen ifadeler, Türklerin kendilerini diğer topluluklardan ayıran belirgin özelliklere sahip olduklarını göstermektedir. Bu özellikler arasında;</p>
<p> <em> Göktanrı inancına bağlılık: Türklerin, gökyüzünü temsil eden bir tanrıya inandıkları ve bu inancın hayatlarının her alanında önemli bir yer tuttuğu yazıtta açıkça görülmektedir.</em></p>
<p></p>
<p> <em> At kültürü: Türklerin hayatında atın önemli bir yere sahip olduğu ve atın sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda bir güç ve özgürlük sembolü olarak görüldüğü vurgulanmaktadır.</em></p>
<p></p>
<p> <em> Toplulukçu yaşam: Türklerin, güçlü bir aidiyet duygusuyla bağlı oldukları bir topluluk içinde yaşadıkları ve bu topluluğun çıkarlarının bireysel çıkarların üzerinde tutulduğu anlaşılmaktadır.</em></p>
<p></p>
<p>Bugut Yazıtı'nın Tarihsel Önemi</p>
<p>Bugut Yazıtı, Türk tarihinin sadece siyasi ve askeri yönünü değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal yönünü de aydınlatan önemli bir kaynak niteliğindedir. Bu yazıt sayesinde;</p>
<p> <em> Türklerin kökenleri hakkında daha fazla bilgi edinilmektedir.</em></p>
<p></p>
<p> <em> Türk kültürünün temel unsurları ortaya çıkarılmaktadır.</em></p>
<p></p>
<p> <em> Türklerin diğer medeniyetlerle olan ilişkileri daha iyi anlaşılmaktadır.</em></p>
<p></p>
<p>Bugut Yazıtı, Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu yazıt, Türk kimliğinin ilk yazılı izlerini taşıması bakımından büyük önem arz eder. Bugut Yazıtı'nın incelenmesi, Türklerin kadim bir kültüre sahip olduğunu ve bu kültürün günümüze kadar uzanan köklü bir geçmişi olduğunu göstermektedir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mitolojilerde Tanrının Oğlu Figürü: Yaşam, Ölüm ve Yeniden Doğuş Döngüsü</title>
<link>https://trafikdernegi.com/mitolojilerde-tanrinin-oglu-figuru-yasam-olum-ve-yeniden-dogus-doengusu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/mitolojilerde-tanrinin-oglu-figuru-yasam-olum-ve-yeniden-dogus-doengusu</guid>
<description><![CDATA[ Mitolojilerde sıkça karşımıza çıkan &quot;tanrının oğlu&quot; figürü, sadece bir dini motif veya sembol olmaktan öte, insan topluluklarının temel ihtiyaçları ve arzularına dayanan derin bir arka plana sahiptir. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66ebd9f3e69d1.jpg" length="162153" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 19 Sep 2024 11:00:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mitolojilerde sıkça karşımıza çıkan "tanrının oğlu" figürü, sadece bir dini motif veya sembol olmaktan öte, insan topluluklarının temel ihtiyaçları ve arzularına dayanan derin bir arka plana sahiptir. Bu figürler, insanın varoluşuna, ölümden sonra hayata duyulan ihtiyaca ve toplumun sürekliliğine dair eski inançların ve geleneklerin bir yansımasıdır. Bu figürlerin rastgele birer mitolojik karakter olarak ortaya çıkmadığı, aksine insan topluluklarının kültürel, sosyal ve biyolojik ihtiyaçlarına karşılık geldiği açıktır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebd9f27f34b.jpg" alt=""></p>
<p>Oğul Kavramının Anlamı ve Yeniden Doğuş</p>
<p>"Oğul" figürü, pek çok mitolojik hikayede ölümden sonra hayata duyulan özlemin bir tezahürü olarak ortaya çıkar. Erkek ve kadının bir araya gelerek bir çocuk dünyaya getirmesi, aslında toplumsal bir döngünün ve sürekliliğin sembolüdür. Bu döngü, insanlığın en temel ihtiyaçlarından biri olan ölümden sonra devam eden bir varoluş isteğini besler. Bu bağlamda, oğul, babanın bir uzantısı ve toplumun devamlılığını sağlayan yeni bir yaşam sürecinin temsilcisidir. Ataerkil inanç sistemlerinde, babanın ruhu oğulda yeniden doğar; baba ve oğul aslında bir ve aynı varlık olarak algılanır. Bu, mitolojilerde sıkça karşımıza çıkan "tanrının oğlu" figürünün, baba-oğul ilişkisi aracılığıyla ölümsüzlüğü simgelemesini açıklar.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebd9f76048d.jpg" alt=""></p>
<p>Krallık ve Oğulun Kutsallığı</p>
<p>Birçok medeniyette, krallık yetkisinin babadan oğula geçmesi, toplumun sürekliliği ve otoritenin kutsallığıyla doğrudan bağlantılıdır. Oğul, yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda kabilenin kutsal temsilcisi olarak kabul edilir. İlk doğan çocuğun öldürülmesi gibi ritüeller, aslında bu kutsal döngünün bozulmasını ve kabilenin liderliğinin sona ermesini temsil eder. Bu ritüel, toplumun en değerli varlığını—ilk doğan oğulu—kurban ederek, ölümün getirdiği kaosun ve sonun kaçınılmazlığına dair derin bir korkunun dışavurumudur.</p>
<p></p>
<p>Ataerkil Yapının Derinliği ve Dişi Merkezli İnançların İstilası</p>
<p>Mitolojilerde gördüğümüz ataerkil yapı, aslında toplumların gelişim süreçlerinde ataerkilliğin egemen hale geldiği bir döneme işaret eder. Ancak, bu yapılar bize aynı zamanda daha eski ve dişi merkezli inanç sistemlerinin kalıntılarını da gösterir. İlkel çağlarda yaygın olan ağaç kültü ve benzeri dişi merkezli inanç sistemleri, sonrasında ataerkil mitolojiler tarafından istilaya uğramış ve dönüştürülmüştür. Dişi tanrıça figürleri, zamanla eril tanrılarla yer değiştirmiş ya da bu tanrılarla bir denge kurmuştur. Bu süreçte, oğul figürü, yalnızca bir erkeğin soyunu devam ettiren bir varlık olmaktan çıkıp, toplumun kutsallığını ve sürekliliğini sağlayan, tanrılarla doğrudan ilişkili bir unsur haline gelmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66ebd9f76048d.jpg" alt=""></p>
<p>Sonuç</p>
<p>Mitolojilerde karşımıza çıkan "tanrının oğlu" figürü, insanlık tarihinin derinlerine inen bir kavramdır ve insanın ölüme karşı duyduğu korku ile yaşamın devamına olan arzuyu simgeler. Toplumların gelişiminde oğul, sadece biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda kutsal bir sembol haline gelmiştir. Bu sembol, ataerkil yapılarla birlikte toplumun sürekliliğini garanti altına alırken, aynı zamanda daha eski ve dişi merkezli inanç sistemlerinin kalıntılarını da barındırır. Bu yüzden mitolojilerde gördüğümüz tanrı-oğul ilişkisi, insanlığın yaşam, ölüm ve yeniden doğuş döngüsünü anlamlandırma çabasıdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kraliçe Zenobia&amp;apos;nın Latakya&amp;apos;daki Akdeniz Heykeli</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kralice-zenobianin-latakyadaki-akdeniz-heykeli</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kralice-zenobianin-latakyadaki-akdeniz-heykeli</guid>
<description><![CDATA[ Suriye&#039;nin Latakya şehrinin yakınlarındaki antik Ugarit liman kenti yakınlarında, Akdeniz&#039;in ortasında bir tahtta oturan Kraliçe Zenobia&#039;nın heykeli bulunur. M.S. 3. yüzyılda Roma İmparatorluğu&#039;na karşı koyan Palmyra Kraliçesi Zenobia&#039;nın bu heykeli, onun cesur liderliğini ve bağımsızlık mücadelesini simgeler. Sanatsal olarak, Roma ve Yunan sanatının birleşim noktalarını yansıtan bu heykel, tarihsel ve kültürel önemi açısından dikkat çeker. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66e810f9316dc.jpg" length="486438" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Sep 2024 14:07:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kraliçe Zenobia, tarih boyunca etkili bir figür olarak tanınmış bir kadındır. Roma İmparatorluğu'nun egemenliğini sarsan bu güçlü kraliçenin, Suriye'nin Latakya şehrinin yakınlarındaki antik Ugarit liman kenti yakınlarında, Akdeniz'in ortasında bir tahta oturduğu betimlenen heykeli, tarih ve sanat açısından büyük bir öneme sahiptir.</p>
<p></p>
<h3>Kraliçe Zenobia: Tarih ve Etki</h3>
<p></p>
<p>Zenobia, M.S. 3. yüzyılda, Palmyra Krallığı'nın kraliçesi olarak bilinir. Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırında güçlü bir krallık kuran Zenobia, cesur askeri stratejileri ve bağımsızlık mücadelesiyle tanındı. Kraliçe, Roma'nın egemenliğini sorgulayarak büyük bir askeri ve siyasi meydan okumada bulundu. 272'de Roma İmparatoru Aurelianus'un saldırıları sonucu mağlup edilmesi, onun Roma'daki etkisini sona erdirdi; ancak tarih sahnesindeki yeri tartışmasız bir şekilde belirginleşti.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e811123cec2.jpg" alt=""></p>
<h3>Heykelin Betimlemesi</h3>
<p></p>
<p>Latakya'daki Ugarit liman kentinin yakınlarında yer alan bu heykel, Kraliçe Zenobia'nın figürünü Akdeniz'in ortasında bir tahtta otururken tasvir eder. Heykel, Roma'ya doğru bakan bir pozisyonda yer almakta olup, bu tasvir Zenobia'nın Roma'ya karşı olan tutumunu ve bağımsızlık mücadelesini simgeliyor olabilir.</p>
<p></p>
<p>Heykel, akıcı hatları ve zarif detaylarıyla dikkat çeker. Zenobia'nın tahtta otururkenki duruşu, onun asaletini ve gücünü vurgular. Yunan ve Roma sanatının klasik stilini yansıtan bu heykel, aynı zamanda bu dönemlerin sanat anlayışını da gözler önüne serer. Akdeniz'in ortasında yer alması, belki de onun deniz ticaretine olan katkısını veya stratejik önemini işaret eder.</p>
<p></p>
<h3>Tarihsel ve Sanatsal Önemi</h3>
<p></p>
<p>Zenobia'nın bu şekilde tasvir edilen bir heykeli, hem tarihsel hem de sanatsal açıdan büyük bir öneme sahiptir. Tarihsel olarak, bu tür heykeller kraliçenin dönemin önemli bir figürü olduğunu ve Roma'ya karşı güçlü bir duruş sergilediğini simgeler. Sanatsal açıdan, bu heykel dönemin estetik anlayışını yansıtır ve antik Roma ile Yunan sanatının birleşim noktalarından birini gösterir.</p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, Kraliçe Zenobia'nın Akdeniz'deki bu heykeli, tarih ve sanatın kesişim noktasında önemli bir yer tutar. Hem tarihsel bağlamı hem de sanatsal değeri, onun bu bölgedeki etkisini ve önemini anlatan eşsiz bir örnektir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Matbaanın Gerçek Mucitleri: Uygurlar ve Asya&amp;apos;nın Baskı Teknolojisi&amp;quot;</title>
<link>https://trafikdernegi.com/matbaanin-gercek-mucitleri-uygurlar-ve-asyanin-baski-teknolojisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/matbaanin-gercek-mucitleri-uygurlar-ve-asyanin-baski-teknolojisi</guid>
<description><![CDATA[ Bu makale, matbaanın mucidi olarak bilinen Johann Gutenberg&#039;in ötesine geçerek, matbaanın aslında Uygurlar ve Asya kültürlerinde çok daha önce keşfedildiğini ele alıyor. Hareketli harflerle baskının kökenlerini araştırarak, Asya&#039;da gelişen bu teknolojinin dünya üzerindeki etkilerini inceliyor. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66e80fac89bd6.jpg" length="115629" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Sep 2024 14:00:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Matbaanın icadıyla ilgili yaygın kanı, Johann Gutenberg'in 15. yüzyılda Avrupa'da ilk hareketli matbaayı icat ettiği yönündedir. Ancak matbaanın kökenleri, Gutenberg'den çok daha önceye, Asya'ya, özellikle Uygurlar ve Çinlilere kadar uzanmaktadır.</p>
<p></p>
<p>Gutenberg, matbaayı Avrupa'da geliştiren kişi olarak bilinir, ancak matbaa teknolojisi Uygurlar tarafından çok daha önce geliştirilmiştir. Uygurlar, harfleri hareketli olan ilk matbaayı icat eden toplumdur. Tahta bloklarla yapılan baskılar, Uygurların matbaacılık alanındaki erken dönem gelişmelerini temsil eder. Daha sonra, 11. yüzyılda Çinli demirci Bi-Şeng, bu harfleri metalden yaparak matbaa teknolojisini daha da ileriye taşımıştır. Ayrıca, Kore'de de 1403 yılında hareketli metal harflerle basılan kitaplar bulunmuştur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e80fbdf31e6.jpg" alt=""></p>
<p>Matbaanın Asya'dan Avrupa'ya gelmesi, kağıt ve diğer buluşlarla birlikte Batı'da Rönesans'ı ve bilimsel ilerlemeyi hızlandıran önemli faktörlerden biri olmuştur. Bu gelişmelerle birlikte matbaa, sadece bilginin yayılmasını değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal değişimleri de desteklemiştir. Bu bağlamda, matbaanın yalnızca Gutenberg'e atfedilmesi, bu buluşun daha eski ve geniş kapsamlı tarihini göz ardı etmek anlamına gelir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dinlerin Kökenleri ve  İnançların Tarihsel Bağlantıları</title>
<link>https://trafikdernegi.com/dinlerin-koekenleri-ve-inanclarin-tarihsel-baglantilari</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/dinlerin-koekenleri-ve-inanclarin-tarihsel-baglantilari</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66e7ccfd31af2.jpg" length="126855" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Sep 2024 09:12:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Dinlerin Kökenleri ve Evrimi: Tüm İnançların Tarihsel Bağlantıları</h3>
<p></p>
<p>Dinler, insanlık tarihinin en eski ve en etkili sosyal yapılarından biridir. İnsanların yaşamlarına, toplumsal düzenlerine, ahlaki değerlerine ve dünya görüşlerine yön veren bu inanç sistemleri, genellikle kutsal metinler, mitolojiler ve semboller etrafında şekillenir. Ancak dinlerin kökenleri incelendiğinde, çoğu dini öğenin, kendisinden önceki inanışlardan türediği ya da etkilendiği görülür. Bu makalede, İslamiyet’ten Hristiyanlık ve Yahudiliğe, Hinduizm’den Mısır ve Yunan mitolojilerine kadar geniş bir yelpazede dinlerin birbirleriyle olan tarihsel ve mitolojik bağlantılarını ele alacağız.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7cecd03667.jpg" alt=""></p>
<h4>İslamiyet ve Paganizm: İbadet ve Sembolizmin Kökeni</h4>
<p></p>
<p>İslamiyet, 7. yüzyılda Arap Yarımadası’nda doğan bir din olmasına rağmen, birçok ritüel ve sembolü, öncesinde var olan pagan inanışlardan izler taşır. Örneğin, İslam’daki <strong>namaz </strong>ritüeli, benzer şekillerde çok daha önceki pagan dinlerinde görülmüştür. İslam’da namaz kılarken <strong>kıbleye dönme </strong>geleneği, İslam öncesi Arabistan’daki Kâbe etrafındaki tapınma pratiklerinin bir devamı olarak görülür. Pagan Arapların Kâbe’de birçok tanrıya taptığı ve Kâbe'nin bir tür kutsal merkez olduğu bilinir. Bu ritüelin, Friglerin bereket tanrıçası Kibele’ye yönelme gibi eski pagan geleneklerinden etkilenmiş olabileceği iddia edilir. Kibele, doğurganlık ve bereket tanrıçası olarak bilinirken, <strong>Hacerü’l-Esved </strong>taşının da Kibele'nin doğurganlık sembolünü temsil ettiği görüşü, bu bağlantıyı güçlendiren unsurlardan biridir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eca9aea7c.jpg" alt=""></p>
<p>Bununla birlikte, İslam’daki <strong>Allah i</strong>sminin kökeni üzerine de tartışmalar mevcuttur. İslam öncesi Araplar, çok tanrılı bir din anlayışına sahipti ve bu dinin en kudretli tanrılarından biri "Al-ilah" olarak bilinirdi. <strong>Al-ilah</strong>i ismi, İslamiyet’in gelmesiyle birlikte "Allah" ismine dönüşmüş ve İslam’daki tek tanrı kavramını ifade etmiştir. Bu tanrının ay ile ilişkilendirilmesi, İslam’daki ay sembolizminin kökeni olarak görülür. Minarelerin tepesindeki <strong>hilal </strong>sembolü, bu eski ay tanrısı ile bağlantılı bir sembol olarak yorumlanır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7ccff79575.jpg" alt=""></p>
<h4>Hristiyanlık ve Pagan Gelenekler: Ritüeller ve Semboller</h4>
<p></p>
<p>Hristiyanlık da kökenleri itibarıyla pagan inançlardan izler taşır. <strong>Noel </strong>ve <strong>Paskalya </strong>gibi Hristiyan bayramlarının, eski pagan festivallerine dayandığı bilinmektedir. Örneğin, Noel kutlamalarının, kış gündönümüne denk gelmesi, Roma İmparatorluğu dönemindeki <strong>Saturnalia </strong>festivalleriyle olan bağlantısını gösterir. Saturnalia, Roma'nın tarım tanrısı <strong>Saturn </strong>onuruna yapılan, yılın en karanlık günlerinde kutlanan bir bayramdır. Aynı şekilde, <strong>Paskalya </strong>bayramı, baharın gelişini ve doğanın canlanmasını kutlayan eski pagan festivallerine dayanır. <strong>Paskalya yumurtası </strong>ve <strong>tavşanı</strong>, bu doğurganlık ve yeniden doğuş temalarını sembolize eder.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eb014996d.jpg" alt=""></p>
<p>Hristiyanlıkta <strong>İsa’nın doğumu, ölümü ve dirilişi </strong>temaları da daha eski dinlerin kahramanlık mitolojilerine benzer. Örneğin, Mısır mitolojisindeki <strong>Osiris</strong>v e <strong>İsis </strong>efsanesi, ölüm ve diriliş temasını işler. Osiris, öldükten sonra dirilen bir tanrı olarak, Hristiyanlık’taki İsa figürüyle paralellik gösterir. Aynı zamanda, Hristiyanlık’taki <strong>Üçleme </strong>(Baba, Oğul, Kutsal Ruh) inancı da, birçok eski inanç sistemindeki üçlü tanrı figürleriyle benzerdir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7ccfe74871.jpg" alt=""></p>
<h4>Yahudilik: Tek Tanrıcılığın Doğuşu</h4>
<p></p>
<p>Yahudilik, Batı dünyasında kabul edilen ilk tek tanrılı din olarak bilinir, ancak Yahudiliğin kökeninde de eski pagan inançlarının izleri görülür. Eski Yahudiler, başlangıçta çok tanrılı bir inanca sahipti ve özellikle Kenanlıların tanrıları ile etkileşim halindeydiler. Yahudiliğin kutsal metni olan **Tevrat**, Mısır ve Mezopotamya mitolojilerinden derin etkiler taşır. Örneğin, <strong>Nuh Tufanı </strong>hikayesi, Sümerlerin <strong>Gılgamış Destanı</strong>’nda yer alan bir tufan mitine dayanır. Aynı şekilde, <strong>Adem ve Havva </strong>hikayesi, Mezopotamya mitolojisindeki yaratılış efsaneleriyle benzerlikler gösterir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eca7f15e1.jpg" alt=""></p>
<p>Yahudiliğin tek tanrıya geçiş süreci, tarihsel olarak oldukça uzun bir evrimi ifade eder. Yahweh, başlangıçta İsrailoğulları için sadece bir kabile tanrısıyken, zamanla tek tanrı haline getirilmiştir. Bu süreç, Yahudi din adamları tarafından monoteizmi savunan bir ideolojiye dönüştürülmüş ve Yahweh, tüm tanrıların üzerinde bir tanrı olarak kabul edilmiştir.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7ccfd5584a.jpg" alt=""></p>
<h4>Hinduizm ve Doğu İnançları: Çok Tanrılılık ve Kozmik Döngüler</h4>
<p></p>
<p>Hinduizm, dünyanın en eski dinlerinden biridir ve çok tanrılı bir inanç sistemi üzerine kuruludur. <strong>Brahma</strong>, <strong>Viṣṇu</strong>ve <strong>Śiva</strong>gibi tanrılar, Hindu mitolojisindeki en önemli figürlerdir. Hinduizm’deki tanrı anlayışı, dünyanın döngüsel doğası ve sürekli yeniden doğuş teması etrafında şekillenir. <strong>Reenkarnasyon</strong>ve <strong>karma</strong>kavramları, insanın bu döngüsel evren içindeki yolculuğunu anlatır.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eb02cd607.jpg" alt=""></p>
<p>Ancak Hinduizm’de de eski Mezopotamya ve İran inançlarının izleri görülebilir. Örneğin, <strong>Zerdüştlük</strong>’teki iyilik ve kötülük arasındaki ebedi savaş teması, Hinduizm’de <strong>viṣṇu</strong>ve <strong>śiva</strong>arasındaki kozmik dengeyi andırır. Ayrıca, Hindu mitolojisindeki tanrılar, hem Mısır hem de Yunan mitolojisindeki tanrı figürleriyle benzerlikler taşır. Özellikle Yunan mitolojisindeki <strong>Zeus</strong>ile Hinduizm’deki <strong>Indra</strong>arasında güçlü paralellikler bulunur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eafdb7729.jpg" alt=""></p>
<h4>Budizm: Ahlak ve Felsefenin Temelleri</h4>
<p></p>
<p>Budizm, MÖ 6. yüzyılda Hindistan’da doğmuş bir din olmasına rağmen, esasen felsefi ve ahlaki öğretiler üzerine kuruludur. **Buda**, kişisel aydınlanma ve iç huzuru arayan bir figür olarak, tanrılardan çok, insanın kendisiyle olan ilişkisine odaklanır. Budizm’in bazı temel kavramları, Hinduizm’deki karma ve dharma anlayışlarına dayanır, ancak tanrı kavramına odaklanmak yerine, bireyin kendi çabasıyla nirvanaya ulaşabileceğini savunur.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7ccfc2d66c.jpg" alt=""></p>
<h4>Dinlerin Evrimi ve Bağnazlık</h4>
<p></p>
<p>Dinler, tarih boyunca hem toplumları şekillendiren hem de onların kültürel ve sosyal yapılarının bir parçası haline gelen önemli kurumlardır. Ancak dinlerin kökenlerine bakıldığında, çoğu inanç sisteminin kendisinden önceki mitolojilerden, sembollerden ve ritüellerden türediği görülür. Bu nedenle, bir dine inanmak elbette kişisel bir tercihtir, ancak bu inancın başkalarına zorla kabul ettirilmesi, bağnazlığa ve hoşgörüsüzlüğe yol açabilir. </p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7eaff89014.jpg" alt=""></p>
<p></p>
<p>Sonuç olarak, tüm dinler, insanlık tarihinin bir parçasıdır ve her biri kendisinden önceki kültürlerden izler taşır. İnanç, kişisel bir meseledir ve herkesin inancına saygı göstermek, modern toplumların vazgeçilmez bir değeri olmalıdır. Dinler, topluma zarar vermedikleri ve bireysel özgürlüklere müdahale etmedikleri sürece saygıyı hak ederler. İnançların ve mitolojilerin tarihi üzerine yapılan araştırmalar, insanların birbirine olan anlayışını derinleştirebilir ve daha hoşgörülü bir dünya yaratılmasına katkı sağlayabilir.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sümer&amp;apos;de İşlenen Cinayet: Tarihin İlk Yazılı Mahkeme Kararı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sumerde-islenen-cinayet-tarihin-ilk-yazili-mahkeme-karari</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sumerde-islenen-cinayet-tarihin-ilk-yazili-mahkeme-karari</guid>
<description><![CDATA[ Sümer kenti Nippur’da 3870 yıl önce işlenen bir cinayette, üç adam bir memuru öldürdü. Cinayeti yetkililere bildirmeyen memurun karısı, mahkemede suçsuz bulundu. Katiller ise ölüm cezasına çarptırıldı. Bu olay, tarihin bilinen ilk yazılı mahkeme kararıdır. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66e7ca026ad97.jpg" length="156061" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Sep 2024 09:03:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>3870 yıl önce Sümer’in Nippur kentinde bir cinayet işlendi. Bir berber, bir bahçıvan ve mesleği bilinmeyen bir kişi, aralarında husumet bulunan bir memuru öldürdüler. Cinayet sonrasında, bu üç kişi öldürdükleri memurun karısına giderek olayı anlattılar. Ancak kadın, sessiz kalmayı tercih etti ve yetkililere durumu bildirmedi. Olay kısa süre sonra duyuldu ve suçlular mahkemeye çıkarıldı.</p>
<p></p>
<p>Nippur’da kurulan 11 kişilik mahkeme heyetinin 9 üyesi, sadece katillerin değil, cinayeti yetkililere bildirmeyen kadının da cezalandırılması gerektiğini savundu. Ancak heyetin 2 üyesi, kadının ne cinayete azmettirdiğini ne de bedenen katıldığını belirterek suçsuz sayılması gerektiğini savundu. Bu iki üye, diğerlerine de görüşlerini kabul ettirmeyi başardılar. Zaten öldürülen memur, karısına karşı ilgisiz davranıyor ve sorumluluklarını yerine getirmiyordu. Bu gerekçelerle mahkeme, cinayeti işleyen üç adamın ölümle cezalandırılmasına, kadının ise serbest bırakılmasına karar verdi.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e7ca016d3d6.jpg" alt=""></p>
<p>Bu olay, tarihte bilinen ilk yazılı mahkeme kararıdır ve Nippur'da bulunan bir tablet sayesinde günümüze ulaşmıştır. Karakterlerin isimleri de tablette şu şekilde belirtilmiştir: </p>
<p></p>
<ul>
<li><strong>Katil Berber: </strong>Nanna-sing</li>
<li><strong>Katil İşsiz: </strong>Lu-Sin</li>
<li><strong>Katil Bahçıvan: </strong>Enlil-ennam</li>
<li><strong>Öldürülen Memur: </strong>Lu-İnnanna</li>
<li><strong>Ölenin Karısı: </strong>Nindada</li>
<li><strong>Kral: </strong>Ur-Ninurta</li>
<li><strong>Mahkeme: </strong>Nippur Kurulu</li>
<li><strong>Kadını Savunan Üyeler: </strong>Şu-Lilum ve Ubar-Sin</li>
</ul>
<p></p>
<p>Bu ilginç kararı, tableti bulan ve çözen uzmanlar, Pennsylvania Üniversitesi Hukuk Dekanı O. J. Roberts'a danıştıklarında, günümüz mahkemelerinin de benzer bir karar vereceği sonucuna ulaşmışlardır. Bu olay, adaletin zamana bağlı olarak değişmeyen bir ilke olduğunu göstermektedir.</p>
<p></p>
<p>1950 yılında çekilen <strong>"12 Öfkeli Adam" </strong>filmi de bu konuyu ele alarak günümüze taşımıştır. Bu hikâye, Sümer uygarlığının adalet anlayışını ve insanlık tarihindeki ilk yazılı mahkeme kararını gözler önüne serer.</p>
<p></p>
<p>---</p>
<p></p>
<p><em>Kaynak:</em></p>
<p>Tarih Sümer’de Başlar, Samuel Noah Kramer  </p>
<p>*Çeviri:* Muazzez İlmiye Çığ</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İngiltere&amp;apos;deki Gizemli Kabuk Mağarası: Shell Grotto&amp;apos;nun Çözülmemiş Sırrı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ingilteredeki-gizemli-kabuk-magarasi-shell-grottonun-coezulmemis-sirri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ingilteredeki-gizemli-kabuk-magarasi-shell-grottonun-coezulmemis-sirri</guid>
<description><![CDATA[ Shell Grotto, İngiltere&#039;nin Kent bölgesinde bulunan ve milyonlarca kabukla süslenmiş gizemli bir yeraltı mağarasıdır. 1835 yılında keşfedilen bu mağaranın kim tarafından, ne zaman ve neden yapıldığı bilinmemektedir. Antik dönemlerden modern çağa kadar uzanan farklı teoriler öne sürülse de, bu etkileyici yapının gerçek hikayesi hala bir sır olarak kalmaktadır. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66e74c08a4145.jpg" length="154744" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Sep 2024 00:05:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kent, İngiltere'de bulunan ve milyonlarca kabukla kaplı yeraltı mağarası Shell Grotto, tarihin en büyük gizemlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. 1835 yılında tesadüfen keşfedilen bu mağara, duvarlarını ve tavanlarını süsleyen 4,6 milyondan fazla kabuktan oluşan karmaşık mozaikleriyle dikkat çekiyor. Ancak mağarayı bu kadar esrarengiz kılan şey, kimse tarafından kimin, ne zaman ve ne amaçla inşa edildiğinin bilinmemesi.</p>
<p></p>
<p>Teoriler çeşitlilik gösteriyor; bazıları mağaranın antik Roma ya da Fenike dönemine kadar uzandığını öne sürerken, diğerleri 18. ya da 19. yüzyılda yapılmış olabileceğine inanıyor. Bazı araştırmacılar, gizli bir tapınak veya bir topluluğun buluşma yeri olabileceğini iddia ederken, kimileri bunun sadece eksantrik bir sanat projesi olduğunu düşünüyor. </p>
<p></p>
<p>Her ne kadar teoriler bol olsa da, kesin cevaplar henüz bulunabilmiş değil. Shell Grotto, göz alıcı işçiliği ve çözülmeyi bekleyen sırrıyla hem uzmanları hem de ziyaretçileri büyülemeye devam ediyor.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İskandinav&amp;apos;ın Dahi Mimarı Aalto</title>
<link>https://trafikdernegi.com/iskandinavin-dahi-mimari-aalto</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/iskandinavin-dahi-mimari-aalto</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66e72e9636d87.jpg" length="105744" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 21:59:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Alvar Aalto, modern mimarlık tarihinde iz bırakan özgün bir tasarımcıdır. 1898 yılında Finlandiya'da doğan Aalto, 1923 yılında Helsinki Teknoloji Üniversitesi'ni bitirdikten sonra ilk mimarlık ofisini kurdu. Başlangıçta klasizme olan ilgisi, zamanla modernizme olan eğilimiyle değişti ve bu akımın yönünü farklı bir yöne çekti.</p>
<p></p>
<p>Aalto, modernizmi gelenekselin ötesinde bir estetik anlayışıyla yeniden yorumladı. Soğuk ve kuralcı modernizm yerine, renkli ve kıvrımlı formlar üreterek, fonksiyonelliğin ötesinde bir estetik sundu. Ona göre, estetik sadece bir biçim değil, aynı zamanda işlevin bir parçasıydı.</p>
<p></p>
<p>Aalto’nun erken dönem eserleri, İskandinav Klasisizmi'nin izlerini taşıyordu. 1920'lerin başında konut tasarımı ve tarihi binaların restorasyonuna odaklandı. Ancak 1920'lerin sonlarına doğru, Avrupa'daki modernizm hareketlerinden etkilendi. 1929'da Le Corbusier'in Paris'teki stüdyosunu ziyaret etti ve fonksiyonelliği ön plana alan yaklaşımlarından ilham aldı. Bu etki, Aalto'nun eserlerinde belirginleşti ve onu Modernizmin önde gelen isimlerinden biri yaptı.</p>
<p></p>
<p>1950’lerde, Modernizmin en önemli isimleri arasında yer alan Aalto, Le Corbusier, Ludwig Mies van der Rohe, Louis Kahn, Frank Lloyd Wright ve Walter Gropius ile birlikte anılmaya başlandı. Modern mimarlığın teknolojik yeniliklerinden yararlanan dönem mimarları arasında yer aldı. Ancak Aalto'nun eserlerinde, rasyonel ve fonksiyonel tasarımların ötesinde, doğadan ve insan ihtiyaçlarından ilham alan bir estetik anlayışı görüldü.</p>
<p></p>
<p>Aalto, yapılarını çevresindeki doğal doku ve yerel mimari özelliklerle uyumlu bir şekilde tasarladı. Klasik dönem mimarisinin etkilerini de taşıyan Aalto, çağdaşlık için çeşitli yaklaşımlar denedi. Yapılarında, yerel kültürlerin ve farklı dönemlerin etkilerini harmanladı. Aalto’nun eserleri, Finlandiya'nın geleneksel değerlerini modern bir perspektifle birleştiren humanistik yapılar olarak tanımlandı.</p>
<p></p>
<p>Aalto’nun mimarlık anlayışı, kullanılan malzemelerde yerel bir yaklaşım benimserken, formlarda modern bir estetik sunar. Özgün tasarımlarında, kendi kültürünün ve dönemin etkilerinin ne denli önemli olduğunu gösterdi. Alvar Aalto’yu sadece bir mimar olarak değil, aynı zamanda bir sanatçı ve yaratıcı olarak tanımlamak mümkündür.</p>
<p></p>
<p>Finlandiyalı mimar Alvar Aalto, Pritzker Mimarlık Ödülü’nü kazanamadı ancak eserleri bu ödülün ötesinde bir anlam taşıdı. 1928-33 yılları arasında inşa edilen Paimio Sanatoryumu, 1938-1939 yılları arasında yapılan Villa Mairea ve Seinäjoki Kültür Merkezi, Aalto’nun mimari ifade tarzının farklı yönlerini gösterir. Paimio Sanatoryumu, tüberküloz hastalarının iyileşmesine yönelik tasarımıyla dikkat çekerken, Villa Mairea, doğa ve çeşitli kültürlerin etkilerini birleştirir. Seinäjoki Kültür Merkezi ise, fonksiyonel mekanlar ve etkileyici manzaralar sunar.</p>
<p></p>
<p>Aalto’nun diğer önemli projeleri arasında, 1937’deki Paris Sergisi ve 1939’daki New York Dünya Fuarı için hazırlanan Finlandiya pavyonları yer alır. Aalto’nun New York’daki Finlandiya Pavilyonu, hem düşey elemanları hem de kavisli yüzeyleri kullanarak kendi kültürünün ruhunu yansıtır.</p>
<p></p>
<p>Alvar Aalto, Finlandiya'nın yeniden yapılanma sürecinde, Rusya-Finlandiya Savaşı ve II. Dünya Savaşı'nın ardından kentleşme planlarının başında yer aldı. Saynatsalo kasabasındaki belediye merkezi, çevresindeki doğal manzaraları vurgular ve Aalto’nun sonraki yıllardaki yapıları daha sade bir tarzda olsa da, sanatsal ve insancıl boyutları ortaya koyar. Meryem’in Göğe Kabulü kilisesi ise, deneysel mimarinin zirveye çıktığı bir projedir ve devasa kemerlerle gün ışığını içeri alır.</p>
<p></p>
<p>Alvar Aalto, mimarlık tarihinde sadece bir Fin dâhisi değil, aynı zamanda evrensel bir yaratıcının örneğidir. Onun eserleri, sadece yapılar değil, aynı zamanda insanlığın kültürel ve estetik mirasının bir parçasıdır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zecharia Sitchin ve Anunnaki Teorisi: Bir Değerlendirme</title>
<link>https://trafikdernegi.com/zecharia-sitchin-ve-anunnaki-teorisi-bir-degerlendirme</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/zecharia-sitchin-ve-anunnaki-teorisi-bir-degerlendirme</guid>
<description><![CDATA[ Zecharia Sitchin&#039;in Anunnaki teorileri hala ilgi görüyor mu? Sümer metinlerinden yola çıkarak ortaya atılan bu iddialar bilimsel olarak ne kadar geçerli? Detaylı incelememizi kaçırmayın! #ZechariaSitchin #Anunnaki #Sümer #Uzaylılar #Bilim ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66e68f3f91ea8.jpg" length="69793" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 10:39:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords> piramitler, antik yapılar, Zecharia Sitchin, Anunnaki, Nibiru, Sümer metinleri, uzaylılar, antik astronot teorileri, Sümer tabletlerinin resimleri, Piramitlerin ve diğer antik yapıların fotoğrafları, bilimsel eleştiriler, popüler kültür, mitoloji, dünya dışı yaşam, Nibiru gezegeninin sanatsal tasvirleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Zecharia Sitchin, 1976'da yayımlanan "On İkinci Gezegen" adlı çalışmasıyla popüler kültürde önemli bir yer edinen tartışmalı bir figürdür. Sitchin, Sümer metinlerini kendi yorumlayarak çarpıcı bir iddia ortaya atar: Anunnaki adını verdiği bir uzaylı ırkının, yaklaşık 500.000 yıl önce Dünya'ya gelerek altın aradığını ve daha sonra insanlığı köle olarak kullanmak üzere genetik mühendisliği yaptığını savunur.</p>
<p>Sitchin'e göre, Anunnaki'nin yaşadığı Nibiru gezegeninin Dünya'ya yakınlaşmasıyla meydana gelen büyük bir felaket sonucu Dünya'yı terk etmek zorunda kalan bu varlıklar, geri dönüşleri için insanlığa medeniyet armağan etmiştir. Bu iddialara göre, piramitler gibi büyük yapılar ve dünya genelindeki mitolojilerdeki tanrılar, aslında Anunnaki'lerin Dünya'daki varlığının kanıtıdır.</p>
<p>Sitchin'in Teorilerinin Eleştirileri:</p>
<p> * Bilimsel Temel Yokluğu: Sitchin'in iddiaları, bilimsel yöntemlere dayanmamakta ve somut kanıtlarla desteklenmemektedir. Sümer metinlerinin yorumlanması konusunda farklı görüşler bulunmakta olup, Sitchin'in yorumlarının çoğu bilim insanları tarafından kabul görmemektedir.</p>
<p> * Yanlış Çeviriler ve Yorumlar: Sitchin'in Sümer metinlerini çevirme ve yorumlama şekli, birçok bilim insanı tarafından eleştirilmiştir. Metinlerin kültürel ve tarihsel bağlamı göz ardı edilerek, modern kavramların eski metinlere zorlama bir şekilde uygulandığı iddia edilmektedir.</p>
<p> * Fantastik Senaryolar: Sitchin'in teorileri, bilim kurguya daha yakın fantastik senaryolar içermektedir. Gezegenlerin oluşumu, evrim teorisi gibi bilimsel gerçeklerle çelişen iddialar, bu teorilerin bilimsel geçerliliğini zayıflatmaktadır.</p>
<p>Sonuç:</p>
<p>Zecharia Sitchin'in Anunnaki teorileri, popüler kültürde geniş yankı bulmasına rağmen bilimsel camiada kabul görmeyen iddialardan oluşmaktadır. Bu tür teoriler, insanların bilinmeyenlere olan merakını ve gizemli olaylara duyduğu ilgiyi yansıtmakla birlikte, bilimsel yöntemlere dayanmayan spekülasyonlar olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Özetle:</p>
<p> * Zecharia Sitchin, Anunnaki adını verdiği uzaylı bir ırkın Dünya'ya gelerek insanlığı yarattığını iddia eder.</p>
<p> * Bu iddialar, Sümer metinlerinin kendi yorumlarına dayanmaktadır ve bilimsel kanıtlarla desteklenmemektedir.</p>
<p> * Sitchin'in teorileri, bilim insanları tarafından genellikle reddedilmekte ve fantastik senaryolar olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p>Not: Bu makale, Zecharia Sitchin ve Anunnaki teorisini tarafsız bir şekilde değerlendirmeye çalışmaktadır. Daha detaylı bilgi için bilimsel kaynaklara başvurmanız önerilir.</p>
<p>Anahtar Kelimeler: Zecharia Sitchin, Anunnaki, Nibiru, Sümer metinleri, uzaylılar, antik astronot teorileri, bilimsel eleştiriler.</p>
<p>Bu makaleyi nasıl buldunuz? Hangi konularda daha fazla bilgi almak istersiniz?</p>
<p>Benzer içerikleri almak için lütfen yorum bırakın</p>
<p> * Wikipedia: https://en.wikipedia.org/wiki/Zecharia_Sitchin</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Jet Motorlu Trenler: Sovyetler’in Uçan Tren Hayali</title>
<link>https://trafikdernegi.com/jet-motorlu-trenler-sovyetlerin-ucan-tren-hayali</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/jet-motorlu-trenler-sovyetlerin-ucan-tren-hayali</guid>
<description><![CDATA[ 1960’ların sonunda Sovyetler Birliği’nde geliştirilen jet motorlu trenler, ulaşım teknolojisinde sınırları zorlayan cesur bir girişimdi. Bu deneysel projede, trenler jet itişi kullanarak olağanüstü hızlara ulaşmayı amaçlıyordu. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66e61babab56c.jpg" length="81936" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 02:26:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sovyetler Birliği’nde 1960’ların sonunda ortaya çıkan jet motorlu tren fikri, o dönemin yenilikçi ruhunu ve geleceğe olan inancı gözler önüne seriyor. Yüksek hızlı trenler konusunda her zaman öncü olmayı amaçlayan bir ülkenin mühendisleri, bu kez sınırları biraz daha zorlamak istemişti. Bir yolcu uçağından alınan turbojet motorlarını trene monte etmek... İlk başta kulağa çılgınca gelebilir. Ancak dönemin şartlarına bakıldığında, bu fikir aslında büyük bir vizyonun ve teknolojik ilerlemenin bir ürünüydü.</p>
<p></p>
<p>1971 yılında üretilen bu tren, deneysel amaçlı olsa da, geleceğin ulaşım araçlarına dair büyük umutlar doğurdu. Tren, o dönemde hayal edilemeyecek hızlara ulaşmak için jet itişini kullanıyordu. Yani aslında o yılların teknolojisiyle “uçan tren” fikrine hiç de uzak değildik. Bu trenin testlerde 250 km/s hıza ulaşması, dönemin mühendislerinin ne denli ileri görüşlü olduğunu gösteriyor. Ancak, her ne kadar hayaller büyük olsa da, gerçekler bu kadar parlak değildi.</p>
<p></p>
<p>Testler başarıyla gerçekleştirilmişti, evet, ama bu tür trenlerin pratikte kullanımı birçok engelle karşılaştı. Yakıt tüketimi çok fazlaydı, trenin çıkardığı gürültü ve yoldan kaldırdığı toz, kullanımı imkansız hale getiriyordu. Sonuçta, teknoloji ilerledikçe jet motorlarının yerini elektrikli trenler aldı ve Sovyetler Birliği’nde ER-200 gibi elektrikli trenler sahneye çıktı. Jet motorlu trenler ise tarih sayfalarındaki yerini aldı.</p>
<p></p>
<p>Bugün, geriye dönüp baktığımızda bu proje belki de bir hayal kırıklığı olarak görülebilir. Ancak unutmamalıyız ki, her yenilik, her çılgın fikir, bizi geleceğe bir adım daha yaklaştırır. Jet motorlu trenler, o yıllarda başarısız olmuş olabilir, fakat yüksek hızlı tren teknolojisinin gelişmesine ilham verdi. Geleceği hayal etmek ve sınırları zorlamak, her zaman insanlığın en büyük başarılarına kapı aralayan adımlar olmuştur.</p>
<p></p>
<p>Belki de bugün hala daha büyük hızlara ulaşmanın ve daha yenilikçi ulaşım çözümlerinin peşindeysek, bunu biraz da o çılgın Sovyet mühendislerine borçluyuz. Onlar, imkansızı deneyerek mümkün olanı bulmamıza yardımcı oldular.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Servetini Fakirlere Veren Adam: Leo Tolstoy</title>
<link>https://trafikdernegi.com/servetini-fakirlere-veren-adam-leo-tolstoy</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/servetini-fakirlere-veren-adam-leo-tolstoy</guid>
<description><![CDATA[ Tolstoy, zengin bir ailede dünyaya gelmiş ve hayatının büyük bir bölümünü soylu bir statüde yaşamıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202409/image_870x580_66e59aa63a22e.jpg" length="101522" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 14 Sep 2024 17:16:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Leo Tolstoy, dünya edebiyatının en büyük isimlerinden biri olarak kabul edilir, ancak onu yalnızca bir yazar olarak tanımlamak yetersiz kalır. Rus soylusu olmasına rağmen, büyük topraklara ve servete sahip olan Tolstoy, hayatının ilerleyen dönemlerinde tüm varlığını fakirlere, muhtaçlara ve evsizlere bağışlamış, kendi iradesiyle sade ve mütevazı bir yaşam sürmüştür.</p>
<p><img src="https://turk.eco/uploads/images/202409/image_870x_66e59ac2e4395.jpg" alt=""></p>
<p>Tolstoy, zengin bir ailede dünyaya gelmiş ve hayatının büyük bir bölümünü soylu bir statüde yaşamıştır. Ancak, yaşamının ilerleyen yıllarında manevi bir uyanış yaşamış ve dünyadaki eşitsizlikler karşısında derin bir vicdani rahatsızlık hissetmiştir. İnsanlara, özellikle de fakir ve muhtaçlara yardım etmenin önemini vurgulayan Tolstoy, servetini dağıtmış ve neredeyse sefil bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. Onun bu radikal kararı, zenginlik ile ahlaki değerler arasındaki çelişkiyi daha derinlemesine inceleyen felsefesinin bir yansımasıdır.</p>
<p></p>
<p>Tolstoy'un şu sözleri, onun insanlara ve ahlaka dair derin düşüncelerini özetler niteliktedir:</p>
<p>"Bana dinden çok bahsetme, davranışlarında dini göreyim."</p>
<p>Bu sözüyle, Tolstoy’un yalnızca teorik değil, pratik bir ahlaka inanarak, dinin insanların davranışlarında görünmesi gerektiğini savunduğunu görebiliriz.</p>
<p></p>
<p>Bir diğer ünlü sözü ise insaniyetin ne demek olduğunu derinlemesine anlatır:</p>
<p>"Acı hissediyorsan canlısındır ama başkalarının acısını hissediyorsan insansın."</p>
<p>Tolstoy, başkalarının acısını hissedebilmenin, gerçek bir insan olmanın temel şartı olduğunu belirtmiştir. Bu anlayış, onu yalnızca büyük bir yazar değil, aynı zamanda derin bir insancıl düşünür yapmıştır.</p>
<p></p>
<p>Tolstoy ve Maxim Gorky</p>
<p>Tolstoy’un yaşamına dair bir diğer önemli detay, Rus edebiyatının bir başka büyük ismi olan Maxim Gorky ile olan dostluğudur. Gorky, Tolstoy’un hayatı ve fikirlerinden büyük ölçüde etkilenmiş ve bu ikili arasındaki ilişki, Rusya’nın entelektüel sahnesinde büyük yankı uyandırmıştır. İkisi de toplumsal eşitsizliklerle mücadele etmenin önemine inanmış, halkın acılarına karşı duyarlı olmuşlardır.</p>
<p></p>
<p>Tolstoy, yalnızca edebi eserleriyle değil, hayatı boyunca yaptığı insani yardım ve adalet arayışıyla da anılmaya devam etmektedir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>