<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Trafik Güvenliği Derneği &amp; : Psikoloji</title>
<link>https://trafikdernegi.com/rss/category/psikoloji</link>
<description>Trafik Güvenliği Derneği &amp; : Psikoloji</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>TRAFİK GÜVENLİĞİ DERNEĞİ GENEL MERKEZİ   DERNEK KÜTÜK NO : 06&amp;160&amp;108</dc:rights>

<item>
<title>Bipolar Bozuk Muyum?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/Bipolar-Bozukluk</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/Bipolar-Bozukluk</guid>
<description><![CDATA[ Hayat, inişleri ve çıkışlarıyla bir denge oyunudur. Ne var ki, bazı insanlar bu dalgalanmaları diğerlerinden çok daha yoğun ve kontrol dışı yaşarlar. Aşırı neşe ve enerji dolu dönemlerin (mani veya hipomani) ardından derin bir çöküntü ve umutsuzluk (depresyon) evrelerinin yaşandığı bu durum, akıllara tek bir soruyu getirir: &quot;Bipolar bozuk muyum?&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/05/bipolar-beynin-icinde.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 20:32:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bipolar, beynin, içinde</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-sourcepos="1:1-1:74"><strong>Bipolar Bozuk Muyum? Duygusal Dalgalanmaların Gölgesinde Bir Sorgulama</strong></p>
<p data-sourcepos="3:1-3:348">Hayat, inişleri ve çıkışlarıyla bir denge oyunudur. Ne var ki, bazı insanlar bu dalgalanmaları diğerlerinden çok daha yoğun ve kontrol dışı yaşarlar. Aşırı neşe ve enerji dolu dönemlerin (mani veya hipomani) ardından derin bir çöküntü ve umutsuzluk (depresyon) evrelerinin yaşandığı bu durum, akıllara tek bir soruyu getirir: "Bipolar bozuk muyum?"</p>
<p data-sourcepos="5:1-5:474">Bipolar bozukluk, kişinin duygu durumunda, enerjisinde, düşüncelerinde ve davranışlarında sıra dışı değişikliklere neden olan kronik bir ruh sağlığı durumudur. Bu değişiklikler, günlük yaşamı, işlevselliği ve ilişkileri önemli ölçüde etkileyebilir. Ancak, her duygusal iniş çıkış bipolar bozukluk anlamına gelmez. Günlük stres, üzüntü, heyecan gibi normal duygusal tepkilerle, bipolar bozukluğun döngüsel ve şiddetli duygu durum değişimleri arasında belirgin farklar vardır.</p>
<p data-sourcepos="7:1-7:53"><strong>Hangi İşaretler Bipolar Bozukluğu Düşündürebilir?</strong></p>
<p data-sourcepos="9:1-9:164">Bipolar bozukluğun belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterebilir ve şiddeti değişebilir. Ancak genel olarak şu dönemlerde belirginleşen işaretler söz konusudur:</p>
<p data-sourcepos="11:1-11:42"><strong>Mani veya Hipomani Dönemi Belirtileri:</strong></p>
<ul data-sourcepos="13:1-20:0">
<li data-sourcepos="13:1-13:94"><strong>Aşırı Neşe ve Coşku:</strong> Nedensiz bir mutluluk, aşırı keyif hali ve abartılı bir iyimserlik.</li>
<li data-sourcepos="14:1-14:124"><strong>Artan Enerji ve Aktivite:</strong> Normalden çok daha fazla hareketli olma, yerinde duramama, uyku ihtiyacında belirgin azalma.</li>
<li data-sourcepos="15:1-15:117"><strong>Hızlı ve Kesintili Konuşma:</strong> Düşüncelerin hızla akması nedeniyle konuşmanın hızlanması ve konudan konuya atlama.</li>
<li data-sourcepos="16:1-16:113"><strong>Büyüklük Fikirleri:</strong> Kendine aşırı güvenme, abartılı yeteneklere inanma, önemli biri olduğuna dair inançlar.</li>
<li data-sourcepos="17:1-17:126"><strong>Riskli Davranışlar:</strong> Dürtüsel kararlar alma, aşırı para harcama, tehlikeli cinsel ilişkiler, düşüncesizce işlere girişme.</li>
<li data-sourcepos="18:1-18:72"><strong>Kolay Tahrik Olma:</strong> Çabuk sinirlenme, alınganlık, öfke patlamaları.</li>
<li data-sourcepos="19:1-20:0"><strong>Dikkat Dağınıklığı:</strong> Odaklanma güçlüğü, kolayca dikkatin dağılması.</li>
</ul>
<p data-sourcepos="21:1-21:212">Hipomani, maninin daha hafif şiddetli bir şeklidir. Belirtiler benzerdir ancak daha az belirgindir ve genellikle kişinin günlük işlevselliğini tamamen bozmaz. Ancak tedavi edilmediğinde mani dönemine dönüşebilir.</p>
<p data-sourcepos="23:1-23:33"><strong>Depresyon Dönemi Belirtileri:</strong></p>
<ul data-sourcepos="25:1-33:0">
<li data-sourcepos="25:1-25:83"><strong>Yoğun Üzüntü ve Hüzün:</strong> Sürekli bir mutsuzluk, boşluk hissi, ağlama nöbetleri.</li>
<li data-sourcepos="26:1-26:105"><strong>İlgi ve İstek Kaybı:</strong> Eskiden keyif alınan aktivitelere karşı ilgi azalması veya tamamen kaybolması.</li>
<li data-sourcepos="27:1-27:98"><strong>Enerji Azlığı ve Yorgunluk:</strong> Sürekli bitkinlik hissi, hiçbir şey yapmak için enerji bulamama.</li>
<li data-sourcepos="28:1-28:76"><strong>Uyku Sorunları:</strong> Uykusuzluk, aşırı uyuma veya düzensiz uyku पैटर्नleri.</li>
<li data-sourcepos="29:1-29:106"><strong>İştah ve Kilo Değişiklikleri:</strong> İştahın artması veya azalması, buna bağlı olarak kilo alma veya verme.</li>
<li data-sourcepos="30:1-30:90"><strong>Suçluluk ve Değersizlik Hissleri:</strong> Kendini suçlama, değersiz hissetme, özgüven kaybı.</li>
<li data-sourcepos="31:1-31:76"><strong>Konsantrasyon Güçlüğü:</strong> Odaklanma, hatırlama ve karar verme zorlukları.</li>
<li data-sourcepos="32:1-33:0"><strong>Ölüm ve İntihar Düşünceleri:</strong> Yaşamın anlamsız olduğuna dair düşünceler, intihar etme isteği.</li>
</ul>
<p data-sourcepos="34:1-34:32"><strong>Kendinize Şu Soruları Sorun:</strong></p>
<p data-sourcepos="36:1-36:218">Eğer yukarıdaki belirtilerden bazılarını kendinizde veya çevrenizdeki birinde gözlemliyorsanız, bir ruh sağlığı uzmanına danışmak önemlidir. Kendinize şu soruları sormak da durumu daha iyi anlamanıza yardımcı olabilir:</p>
<ul data-sourcepos="38:1-44:0">
<li data-sourcepos="38:1-38:67">Duygu durumlarımda belirgin ve aşırı iniş çıkışlar yaşıyor muyum?</li>
<li data-sourcepos="39:1-39:81">Bu iniş çıkışlar günlük yaşamımı, işimi veya ilişkilerimi olumsuz etkiliyor mu?</li>
<li data-sourcepos="40:1-40:77">Aşırı enerjik, coşkulu ve riskli davranışlarda bulunduğum dönemler oldu mu?</li>
<li data-sourcepos="41:1-41:73">Bu dönemlerin ardından derin bir üzüntü ve enerji düşüklüğü yaşadım mı?</li>
<li data-sourcepos="42:1-42:46">Bu belirtiler ne kadar süredir devam ediyor?</li>
<li data-sourcepos="43:1-44:0">Ailemde bipolar bozukluk veya benzeri ruh sağlığı sorunları olan var mı?</li>
</ul>
<p data-sourcepos="45:1-45:47"><strong>Unutmayın: Kendi Kendinize Teşhis Koymayın!</strong></p>
<p data-sourcepos="47:1-47:303">"Bipolar bozuk muyum?" sorusu aklınıza geldiyse, internetten veya tanıdıklarınızdan bilgi almak yerine bir ruh sağlığı uzmanına başvurmak en doğru yaklaşımdır. Psikiyatristler ve klinik psikologlar, detaylı bir değerlendirme yaparak doğru teşhisi koyabilir ve size uygun tedavi planını oluşturabilirler.</p>
<p data-sourcepos="49:1-49:197">Bipolar bozukluk tedavi edilebilir bir durumdur. İlaç tedavisi, psikoterapi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle semptomlar kontrol altına alınabilir ve kişi sağlıklı ve üretken bir yaşam sürdürebilir.</p>
<p data-sourcepos="51:1-51:275">Duygusal dalgalanmalarınızın sizi esir almasına izin vermeyin. Eğer "bipolar bozuk muyum?" diye düşünüyorsanız, yardım istemekten çekinmeyin. Ruh sağlığınız, en az fiziksel sağlığınız kadar önemlidir ve profesyonel destek almak, hayatınızda olumlu bir dönüm noktası olabilir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Paranoid Kişilere Dikkat</title>
<link>https://trafikdernegi.com/paranoid-kisilere-dikkat</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/paranoid-kisilere-dikkat</guid>
<description><![CDATA[ Toplumun güvenliğinden sorumlu kişilerin hem kendilerinin hem diğer insanların şiddete yönelten zayıf yönlerini bilmeleri önemlidir. Böylece doğru karar verme, doğru iletişim kurma mümkün olur. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Psikolojik Savaş Kitabı &#039;nda anlattı... ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/05/paranoid-kisilere-dikkat.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 19:32:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Paranoid, Kişilere, Dikkat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h2 data-start="273" data-end="302" class="">PARANOİD KİŞİLİK VE ŞİDDET</h2>
<p data-start="304" data-end="684" class=""><strong data-start="304" data-end="374">Şiddete yönelten kişilik yapılarından biri de paranoid kişiliktir.</strong> Paranoid birey, kendisini sürekli tehdit altında hisseder. Etrafındaki insanları düşman gibi görür; ona zarar vermek isteyen kişiler olarak algılar. Sürekli çevresindekilerin dost mu, düşman mı olduğunu sorgular ve bu düşünceler zihnini meşgul eder. Bu sürekli tehdit algısı nedeniyle rahat bir yaşam süremez.</p>
<p data-start="686" data-end="982" class="">Korkularının esiri olan paranoid kişi, bu nedenle yaşamıyla ilgili yanlış kararlar verebilir. Aynı zamanda grandiyöz bir yapıya da sahiptir; kendisini çok önemli, vazgeçilmez biri olarak görür. “Herkes benden sorulur” havasındadır. İnsanları küçümser, her şeyi en iyi kendisinin bildiğine inanır.</p>
<p data-start="984" data-end="1403" class="">Bu kişilik yapısında zeka veya bilişsel dağılma olmadığından, profesyonel olmayanlar onların söylediklerine kolayca inanabilir. Yakın çevresi de bu paranoyayı desteklediğinde, durum toplumsal sorunlara yol açabilir. Örneğin, komşusunun kendisine düşmanlık beslediğine inanan bir kişi, eşini bu düşünceye ikna eder ve birlikte komplo teorileri üretirler. Basit olayları büyütür, gerçek dışı tehdit algılarına kapılırlar.</p>
<hr data-start="1405" data-end="1408" class="">
<h2 data-start="1410" data-end="1443" class="">PARANOİD KİŞİLİĞİN BELİRTİLERİ</h2>
<p data-start="1445" data-end="1615" class="">Paranoya bir akıl hastalığı olabilir; ancak paranoid ruh hali aynı zamanda bir kişilik yapısıdır. Bu kişilik yapısına sahip bireylerde aşağıdaki özellikler sıkça görülür:</p>
<ol data-start="1617" data-end="2235">
<li data-start="1617" data-end="1724" class="">
<p data-start="1620" data-end="1724" class=""><strong data-start="1620" data-end="1634">Kuşkuculuk</strong>: Dayanağı olmaksızın, başkalarının kendisine zarar vereceğini veya kullanacağını düşünür.</p>
</li>
<li data-start="1725" data-end="1824" class="">
<p data-start="1728" data-end="1824" class=""><strong data-start="1728" data-end="1743">Güvensizlik</strong>: Dostlukları ve iş ilişkilerini sürekli sorgular, sadakat testlerine tabi tutar.</p>
</li>
<li data-start="1825" data-end="1896" class="">
<p data-start="1828" data-end="1896" class=""><strong data-start="1828" data-end="1842">Alınganlık</strong>: Basit söz ve davranışlardan bile kötü niyet çıkarır.</p>
</li>
<li data-start="1897" data-end="1975" class="">
<p data-start="1900" data-end="1975" class=""><strong data-start="1900" data-end="1912">Kincilik</strong>: Kendisine yapılan onur kırıcı davranışları affetmez, unutmaz.</p>
</li>
<li data-start="1976" data-end="2080" class="">
<p data-start="1979" data-end="2080" class=""><strong data-start="1979" data-end="1991">Sırcılık</strong>: Fazlasıyla ketumdur; söylediklerinin aleyhine kullanılacağı düşüncesiyle sır paylaşmaz.</p>
</li>
<li data-start="2081" data-end="2163" class="">
<p data-start="2084" data-end="2163" class=""><strong data-start="2084" data-end="2097">Öfkelilik</strong>: Görmezden gelinmeye karşı öfke ve saldırganlıkla karşılık verir.</p>
</li>
<li data-start="2164" data-end="2235" class="">
<p data-start="2167" data-end="2235" class=""><strong data-start="2167" data-end="2181">Kıskançlık</strong>: Eşinin sadakatini temelsiz biçimde sürekli sorgular.</p>
</li>
</ol>
<hr data-start="2237" data-end="2240" class="">
<h2 data-start="2242" data-end="2272" class="">POLİTİKADA PARANOİD DÜŞÜNME</h2>
<p data-start="2274" data-end="2598" class="">Paranoid düşünce yapısındaki bireyler siyasetle ilgilendiğinde, durum çok daha karmaşık ve tehlikeli bir hâl alabilir. Yönetici konumundaki paranoid birey, olayları yanlış yorumlayabilir; dost ile düşmanı ayırt edemez. Komşu ülkelerdeki gelişmeleri tehdit olarak algılar, kendisine sunulan istihbarat raporlarını sorgulamaz.</p>
<p data-start="2600" data-end="3004" class="">Genelleme yapma eğilimindedir; bireysel hataları tüm gruba mâl eder. Örneğin bir berberin hatasını tüm berberlere yükler. Farklı kimlikleri tehdit olarak görerek toplumsal kutuplaşmayı körükler. Oysa akıllı bir politikacı, düşmanlarını çoğaltmadan hedeflerine ulaşmaya çalışır. Bu noktada demokrasinin önemi ortaya çıkar; muhalefet ve eleştiri mekanizması paranoyak kararların zararlarını sınırlayabilir.</p>
<hr data-start="3006" data-end="3009" class="">
<h2 data-start="3011" data-end="3055" class="">PARANOİD BİRİ GÜÇ SAHİBİYSE NE YAPILMALI?</h2>
<ol data-start="3057" data-end="3401">
<li data-start="3057" data-end="3099" class="">
<p data-start="3060" data-end="3099" class=""><strong data-start="3060" data-end="3099">Onun psikolojisini iyi analiz edin.</strong></p>
</li>
<li data-start="3100" data-end="3153" class="">
<p data-start="3103" data-end="3153" class=""><strong data-start="3103" data-end="3153">Sürekli tehdit altında hissettiğini unutmayın.</strong></p>
</li>
<li data-start="3154" data-end="3226" class="">
<p data-start="3157" data-end="3226" class=""><strong data-start="3157" data-end="3226">Kendi stratejinizi belirleyin, onun savaş kurallarına kapılmayın.</strong></p>
</li>
<li data-start="3227" data-end="3261" class="">
<p data-start="3230" data-end="3261" class=""><strong data-start="3230" data-end="3261">Açık, dürüst ve sakin olun.</strong></p>
</li>
<li data-start="3262" data-end="3304" class="">
<p data-start="3265" data-end="3304" class=""><strong data-start="3265" data-end="3304">Abartılı tepkilere hazırlıklı olun.</strong></p>
</li>
<li data-start="3305" data-end="3345" class="">
<p data-start="3308" data-end="3345" class=""><strong data-start="3308" data-end="3345">Yalan söylemeyin, şaka bile olsa.</strong></p>
</li>
<li data-start="3346" data-end="3401" class="">
<p data-start="3349" data-end="3401" class=""><strong data-start="3349" data-end="3401">Unutmayın, aslında içten içe korku içindedirler.</strong></p>
</li>
</ol>
<hr data-start="3403" data-end="3406" class="">
<h2 data-start="3408" data-end="3433" class="">PARANOİD ZİHNİN BAKIŞI</h2>
<p data-start="3435" data-end="3811" class="">Bu kişiler olayları adeta büyüteçle inceler. Sürekli sorgular, hesap sorar, gerçekliği tehdit altında hisseder. En sevdikleri insanları bile kuşkuyla izlerler. Dost-düşman ayrımını katı yaparlar. Paranoid bireyler istihbarat alanında başarılı olabilir; küçük ayrıntılardan büyük anlamlar çıkarırlar. Ancak bu özellik, onları aşırı yorum yapmaya ve güvensizliğe sürükleyebilir.</p>
<hr data-start="3813" data-end="3816" class="">
<h2 data-start="3818" data-end="3843" class="">ŞEREF, SADAKAT VE ÖVGÜ</h2>
<p data-start="3845" data-end="4109" class="">Her şeyi siyah-beyaz görürler. Sadakat ve bağlılık onlar için çok önemlidir. Küçük bir övgüyle mutlu olabilirken, basit bir eleştiriden büyük öfke duyabilirler. Açıklık ve dürüstlükle yaklaşıldığında ikna olabilirler; ama güven kırıldığında kolay kolay onarılamaz.</p>
<hr data-start="4111" data-end="4114" class="">
<h2 data-start="4116" data-end="4149" class="">PARANOYAYI ARTIRAN DAVRANIŞLAR</h2>
<ol data-start="4151" data-end="4426">
<li data-start="4151" data-end="4226" class="">
<p data-start="4154" data-end="4226" class=""><strong data-start="4154" data-end="4182">Şiddetle karşılık vermek</strong>: Onun gözünde düşman olduğunuzu teyit eder.</p>
</li>
<li data-start="4227" data-end="4310" class="">
<p data-start="4230" data-end="4310" class=""><strong data-start="4230" data-end="4245">Aşırı taviz</strong>: "Bu kişi korkuyor, kesin bir şey saklıyor" düşüncesini doğurur.</p>
</li>
<li data-start="4311" data-end="4360" class="">
<p data-start="4314" data-end="4360" class=""><strong data-start="4314" data-end="4342">Tutarlılık ve kararlılık</strong>: Güven oluşturur.</p>
</li>
<li data-start="4361" data-end="4426" class="">
<p data-start="4364" data-end="4426" class=""><strong data-start="4364" data-end="4374">Empati</strong>: Temelde iyi niyetli olduklarını unutmamak gerekir.</p>
</li>
</ol>
<hr data-start="4428" data-end="4431" class="">
<h2 data-start="4433" data-end="4463" class="">PARANOİD KİŞİLERLE TARTIŞMA</h2>
<p data-start="4465" data-end="4732" class="">Gerçekleri bilmek isterler. Samimi yanıtlar verirseniz tartışma biter. Kaçamak cevaplar daha çok şüphe doğurur. Yalanlar veya gizli işler sizi “hain” listesine sokabilir. Onlarla yaşamak sabır, açıklık ve dürüstlük gerektirir. Güven hep yeniden kazanılmak zorundadır.</p>
<hr data-start="4734" data-end="4737" class="">
<h2 data-start="4739" data-end="4762" class="">PARANOYA BULAŞICIDIR</h2>
<p data-start="4764" data-end="5027" class="">Paranoid bireyler, çevresini de bu düşünce yapısına çeker. Karşısındaki kişiyi kendi paranoyasına ortak eder, birlikte komplo teorileri üretirler. Yöneticiyse, ülke politikalarında güvenlik takıntısı öne çıkar. Kitlesel düşmanlar icat eder, toplumu kutuplaştırır.</p>
<hr data-start="5029" data-end="5032" class="">
<h2 data-start="5034" data-end="5065" class="">PARANOİD KİŞİLER VE İNTERNET</h2>
<p data-start="5067" data-end="5334" class="">İnternette yayılan bazı fikirler paranoid düşünce ürünüdür: gizli ilaçlar, komplo teorileri, mucize çözümler… Bu tür fikirler kulağa hoş gelse de bilimsel geçerliliği sorgulanmalıdır. Paranoid bireyler sıra dışı düşünürler; bazen uyarıcı, bazen yanıltıcı olabilirler.</p>
<hr data-start="5336" data-end="5339" class="">
<h2 data-start="5341" data-end="5366" class="">KISKANÇLIK VE PARANOYA</h2>
<p data-start="5368" data-end="5578" class="">En yaygın paranoid belirti kıskançlıktır. Aşırı kıskançlık durumunda beyin kimyası bile bozulabilir. Sürekli sadakat sorgulayan kişi, ilişkiyi sürdürülemez hâle getirir. Böyle bir durumda, sınır koymak gerekir:</p>
<blockquote data-start="5580" data-end="5682">
<p data-start="5582" data-end="5682" class="">“Sadakatimi sorgulaman incitici. Ben sadık bir insanım. Ya bana güven, ya da bu ilişkiyi bitirelim.”</p>
</blockquote>
<hr data-start="5684" data-end="5687" class="">
<h2 data-start="5689" data-end="5724" class="">PARANOİDLERE KARŞI 4 ALTIN KURAL</h2>
<ol data-start="5726" data-end="5947">
<li data-start="5726" data-end="5778" class="">
<p data-start="5729" data-end="5778" class=""><strong data-start="5729" data-end="5742">Açık olun</strong>: Sakladığınız her şey ortaya çıkar.</p>
</li>
<li data-start="5779" data-end="5836" class="">
<p data-start="5782" data-end="5836" class=""><strong data-start="5782" data-end="5796">Doğal olun</strong>: Kendinizi kanıtlama çabasına girmeyin.</p>
</li>
<li data-start="5837" data-end="5889" class="">
<p data-start="5840" data-end="5889" class=""><strong data-start="5840" data-end="5855">Dürüst olun</strong>: Şaka bile olsa yalan söylemeyin.</p>
</li>
<li data-start="5890" data-end="5947" class="">
<p data-start="5893" data-end="5947" class=""><strong data-start="5893" data-end="5909">Öfkelenmeyin</strong>: Öfkeniz, onların savını güçlendirir.</p>
</li>
</ol>
<hr data-start="5949" data-end="5952" class="">
<h2 data-start="5954" data-end="5983" class="">PARANOİD YAPIDAN KURTULMAK</h2>
<p data-start="5985" data-end="6050" class="">Paranoid düşünceyle baş etmek isteyen kişi iki şeyi öğrenmelidir:</p>
<ol data-start="6052" data-end="6123">
<li data-start="6052" data-end="6089" class="">
<p data-start="6055" data-end="6089" class=""><strong data-start="6055" data-end="6087">Belirsizliğe tahammül etmek.</strong></p>
</li>
<li data-start="6090" data-end="6123" class="">
<p data-start="6093" data-end="6123" class=""><strong data-start="6093" data-end="6123">Güvensizliği affedebilmek.</strong></p>
</li>
</ol>
<hr data-start="6125" data-end="6128" class="">
<h2 data-start="6130" data-end="6148" class="">KENDİNİ TEST ET</h2>
<ul data-start="6150" data-end="6327">
<li data-start="6150" data-end="6178" class="">
<p data-start="6152" data-end="6178" class="">Her şeyi sorgular mısınız?</p>
</li>
<li data-start="6179" data-end="6220" class="">
<p data-start="6181" data-end="6220" class="">Sadakat konusunda aşırı hassas mısınız?</p>
</li>
<li data-start="6221" data-end="6271" class="">
<p data-start="6223" data-end="6271" class="">Basit olaylardan büyük sonuçlar çıkarır mısınız?</p>
</li>
<li data-start="6272" data-end="6327" class="">
<p data-start="6274" data-end="6327" class="">Eleştiriyi zor kaldırır, affetmekte zorlanır mısınız?</p>
</li>
</ul>
<p data-start="6329" data-end="6406" class="">Bu sorulara evet diyorsanız, paranoid düşünce kalıplarına dikkat etmelisiniz.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Medeniyet ve Nörobilim Perspektifinden Şahsiyetin İnşası</title>
<link>https://trafikdernegi.com/medeniyet-ve-noerobilim-perspektifinden-sahsiyetin-insasi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/medeniyet-ve-noerobilim-perspektifinden-sahsiyetin-insasi</guid>
<description><![CDATA[ İnsanın yalnızca tıbbi anlamda, anatomik ve fizyolojik özellikleriyle incelendiğinde bile eşsizliği açıkça görülür. Bugüne kadar kaç insanın yaşadığı bilinmemekle birlikte, bugün yeryüzünde bulunan 7 milyar civarındaki insanın hiçbirinin diğerine tıpatıp benzememesi bu özgünlüğün en somut göstergesidir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/04/medeniyet-ve-norobilim-penceresinden-sahsiyet-psikolojisi-dr-omer-hakan-yavasoglu.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 19:32:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>MEDENİYET, NÖROBİLİM, PENCERESİNDEN, ŞAHSİYET, PSİKOLOJİSİ, DR., ÖMER, HAKAN, YAVAŞOĞLU</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-start="215" data-end="275" class=""><strong data-start="215" data-end="275">Medeniyet ve Nörobilim Perspektifinden Şahsiyetin İnşası</strong></p>
<p data-start="277" data-end="847" class="">İnsanın yalnızca tıbbi anlamda, anatomik ve fizyolojik özellikleriyle incelendiğinde bile eşsizliği açıkça görülür. Bugüne kadar kaç insanın yaşadığı bilinmemekle birlikte, bugün yeryüzünde bulunan 7 milyar civarındaki insanın hiçbirinin diğerine tıpatıp benzememesi bu özgünlüğün en somut göstergesidir. En basit bir cerrahi müdahale olan apandisit ameliyatında bile, cerrahlar sıkça her bireyde farklılık gösteren anatomik yapılardan söz eder. Organların yerleşimi, damar yapıları, parmak izleri, beyin kıvrımları ve hatta retina hücreleri bile kişiden kişiye değişir.</p>
<p data-start="849" data-end="1251" class="">Bu fizyolojik farklılıklar, karakter ve şahsiyet açısından da geçerlidir. Her bireyin hayatı, genetik kodların yazılımıyla başlayan bir yolculuktur. Bu yolculuk, daha anne karnında başlar ve yaşam boyunca bireyin maruz kaldığı çevresel etkilerle şekillenir. Aile içi ilişkiler, okul hayatı, sosyal çevre, iş yaşamı, evlilik, çocuklar ve yaşlılık gibi birçok faktör kişiliğin inşasında önemli rol oynar.</p>
<p data-start="1253" data-end="1711" class="">Orijinal bir şahsiyet; yaşadığı olayları sorgulayan, anlamaya çalışan, geçmiş tecrübeleriyle bağlantılar kurarak olaylara özgün ve yapıcı yaklaşımlar geliştiren bireydir. Bu bireyler, karşılaştıkları sorunları çözmek için çevresiyle iletişim kurar, gerektiğinde yardım ister, yaşadıklarından ders çıkarır ve elde ettikleri bilgileri başkalarıyla paylaşma isteği taşır. Bu yaklaşım, kişinin hem kendisiyle hem de çevresiyle barışık bir hayat sürmesini sağlar.</p>
<p data-start="1713" data-end="2058" class="">Diğer taraftan, sağlıksız şahsiyet yapısı; olaylar karşısında pasif kalan, sorumluluktan kaçan, faydacı ve taklitçi bir tutum sergileyen bireylerde görülür. Bu kişiler özgünlükten uzak, dış görünüşe odaklı ve kısa vadeli çıkarları merkeze alan yaşam tarzını benimserler. En küçük bir problem karşısında kırılgan hale gelir ve çabucak yıkılırlar.</p>
<p data-start="2060" data-end="2505" class="">Bu bağlamda önemli bir sorun da, bireyin kendini bir organizma düzeyine indirgemesidir. Yeme, içme, üreme gibi temel işlevlerle sınırlı bir hayat algısı; taklitçi, yüzeysel ve haz odaklı bir yaşam biçimini beraberinde getirir. Modern dünyanın sunduğu bu haz merkezli yaşam biçimi, uzun vadede kişide derin bir boşluk duygusuna yol açar. Bu nörokimyasal dengesizlik ise çoğu zaman "anlamsızlık hastalığı" olarak tanımlanan depresyonla sonuçlanır.</p>
<p data-start="2507" data-end="2997" class="">Son yıllarda sıkça dile getirilen “Tükenmişlik Sendromu” da bu sürecin bir sonucudur. Özellikle kendini aydın olarak tanımlayan bireylerde görülen bu sendrom; kişinin ruhsal ve zihinsel enerjisinin tükenmesiyle, hayatla olan bağının zayıflaması şeklinde ortaya çıkar. Bu durumun tedavisi ise sadece tıbbi değil, aynı zamanda insani ve manevi değerlerin yeniden ihyasıyla mümkündür. Ne var ki bu sendroma yakalanan bireylerin büyük çoğunluğu durumlarını kabullenmez ve gizlemeyi tercih eder.</p>
<p data-start="2999" data-end="3316" class="">Elbette ki bireyin yaşadığı çevre ve toplum, bu tükenmişliğin oluşumunda önemli bir etkendir. Dijitalleşen ve hızla değişen modern dünya, bireyi içine çeken bir “karadelik” gibi davranır. Bu karmaşa içinde bireyin kendini koruyabilmesi, ancak sağlam bir içsel yapıya, orijinal bir şahsiyete sahip olmasıyla mümkündür.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Narsisistler geri dönerler mi?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/narsisistler-geri-doenerler-mi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/narsisistler-geri-doenerler-mi</guid>
<description><![CDATA[ Bir narsisist, terk edildikten sonra etkilenmez. Sanki hiç var olmamışsınız gibi davranmaları onlar için çok kolaydır. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202504/image_870x580_67fa6401c80c4.jpg" length="32315" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 16:26:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir narsisist, terk edildikten sonra etkilenmez. Sanki hiç var olmamışsınız gibi davranmaları onlar için çok kolaydır.</p>
<p></p>
<p>Önem açısından, onlar için gerçekten önemli olan tek şey yakıt kaynaklarıdır. Narsis'e layık olmadığınız için değil! Çok daha fazlasına layıksınız!</p>
<p></p>
<p>Bunu böyle açık sözlü bir şekilde dile getirmemin amacı kimseyi incitmek değil, narsisin gerçekte kim olduğunu ortaya çıkarmaktır; böylece cehenneme geri dönme isteği duymanızı engelleyebilir.</p>
<p></p>
<p>"Gelecekteki bir hoover" için sizi "izlemeye" çalışmaları mümkün. Ancak bunu bir iltifat veya herhangi bir sevgi belirtisi olarak algılamamaya çalışın.</p>
<p></p>
<p>Onların sizi ve sizin bir "ilişki" sandığınız "yalanı" unutmaları için zamana ihtiyaçları olacağını düşünerek kendinizi kandırmayın .</p>
<p></p>
<p>Ne yazık ki, onlar yıpranmıyorlar ve sadece çıkarcı sebeplerle tekrar iletişime geçecekler. Muhtemelen terk edilmelerinden çok önce devam ettiler ve muhtemelen başka bir zavallı şüphesiz kurbana sevgi bombası atıyorlar. Sizin iyiliğiniz akıllarından geçen en uzak şey.</p>
<p></p>
<p>Gerçekten umursarlar mı seni? Asla.</p>
<p></p>
<p>Geri dönecekler mi? Belki... bir noktada, eğer onlara uygunsa. Ama nefesinizi tutmayın... haftalar, aylar veya yıllar alabilir. Her şey onlar ve onların ihtiyaçlarıyla ilgili... ve sizin tekrar onların resmine uyup uymadığınızı ve "ne zaman" uyacağınızı onlar belirleyecek... mükemmel zamanlamalarıyla.</p>
<p></p>
<p>İstediğin hayat bu mu? Bir mülk olmak mı? Rafta duran, tekrar alınıp oynanmayı bekleyen bir oyuncak mı?</p>
<p></p>
<p>Güvenebileceğiniz bir şey var... bu sizi sevdikleri veya siz olmadan yaşayamadıkları veya hayatınıza geri dönmek için uyduracakları diğer yalanlar yüzünden olmayacak. Bu, sahip oldukları bir ihtiyacı karşılamak için sizi daha fazla kullanmak istemeleri yüzünden olacak .</p>
<p></p>
<p>Hayatınızı kökünden değiştirmenize, işinizi bırakmanıza ve onların olduğu yere taşınmanıza neden olsalar ve aylar sonra sizi terk etseler bile, onlar için önemli olmayacaktır. Onlar kendileri için en iyi olanı yapacaklar ve sizden istediklerini yapmanızı sağlamak için size söylemeleri gereken her türlü yalanı söyleyeceklerdir .</p>
<p></p>
<p>İnsanlar genellikle bir narsisin terk edildikten veya narsistik yaralanmadan sonra bile geçmiş ilişkileri neden süpürdüğünü sorarlar. Bunun nedeni kırılgan egolara sahip olmalarıdır, bu nedenle özellikle zayıflık zamanlarında eski tanıdık ilişkilere geçmişe dönmeyi tercih ederler. Sizi nasıl manipüle edeceklerini bilirler ve başarılı olma şansları yüksektir. Zaten bir kez onlar tarafından kırıldınız, bu yüzden başka biriyle sıfırdan başlamaktan daha kolay olacaktır. Onlara narsistik yaralanmaya neden olsanız bile, sizi geri 'süpürmeye' karar verirken bunu göz ardı etmekte şaşırtıcı derecede dirençlidirler. Ancak bunu yüzünüze fırlatacaklarına ve onlara verdiğiniz yaralara misilleme olarak ekstra acımasız olacaklarına güvenin.</p>
<p></p>
<p>Sorunuzu cevaplamak gerekirse, oyun bitti mi? Narsisist için oyun asla bitmez. Hayat onlar için bir oyundan başka bir şey değildir ve kazanmayı amaçlarlar. Hayatta hile yaparlar, yalan söylerler, çalarlar veya zorbalık yaparlar... kazanmak için ne gerekiyorsa onu yaparlar.</p>
<p></p>
<p>"Oyun bitti" diye karar vermesi gereken kişi sizsiniz . Kapıyı kapatmalı, kilitlemeli ve anahtarı atmalısınız. Ancak o zaman oyun biter. Kendinizi seviyorsanız, bunu yaparsınız ve asla geriye bakmazsınız. Bir gün, bu forumda size bu harika tavsiyeyi veren herkese teşekkür edeceksiniz.</p>
<p></p>
<p>Özgürlüğünüzün ve mutluluğunuzun anahtarı sizde. Kapıyı açıp açmayacağınız ve narsisin hayatınıza terör estirmesine izin verip vermeyeceğiniz size kalmış .</p>
<p></p>
<p>Sağlıcakla kalın..</p>
<p>Kaynak : <a href="https://www.quora.com/What-happens-to-a-narcissist-after-they-discard-you-Are-you-no-longer-important-to-them-I-ve-done-no-contact-Will-they-care-and-come-back-or-is-it-game-over?redirect_to_mweb=1">https://www.quora.com/What-happens-to-a-narcissist-after-they-discard-you-Are-you-no-longer-important-to-them-I-ve-done-no-contact-Will-they-care-and-come-back-or-is-it-game-over?redirect_to_mweb=1</a><a href="https://www.quora.com/Do-Narcissists-come-back-after-a-discard"></a></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zihinsel Dayanıklılık ve Duygusal Kontrol</title>
<link>https://trafikdernegi.com/zihinsel-dayaniklilik-ve-duygusal-kontrol</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/zihinsel-dayaniklilik-ve-duygusal-kontrol</guid>
<description><![CDATA[ Hayat sürekli bir sınavdır ve bu sınavların zorluğu onlara nasıl tepki verdiğimize bağlıdır. Dış koşullar ne kadar zorlu olursa olsun, iç huzurumuzu korumalıyız. Bir olayı trajedi yapan, olayın kendisi değil, ona yüklediğimiz anlamdır. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202504/image_870x580_67fa63cc0ac2a.jpg" length="59604" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 16:24:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-sourcepos="1:1-1:192">Sınavlara sakin bir zihinle katlanmak, talihsizliğin gücünü ve yükünü ortadan kaldırır. Hayat sürekli devam eden bir sınavdır. Bazen bu sınavlar beklenmedik bir acıyla, bazen de kademeli bir yıpranmayla gelir. Ancak unutmamamız gereken çok önemli bir şey var: Bu sınavların gücü, onlara nasıl karşılık verdiğimizle belirlenir. Dış dünyada fırtınalar kopsa da iç dünyamızda dingin bir gökyüzü olmalıdır. Çünkü başımıza gelenlere sakin bir zihinle katlanmak, talihsizliğin yükünü hafifletir ve hatta onu tamamen ortadan kaldırır. Bir olayı trajedi yapan, olayın kendisi değil, ona yüklediğimiz anlamdır. Felsefe bizi başımıza gelenlere katlanmaya hazırlar. Aksi takdirde, birkaç darbe aldığı için ringi terk eden boksörler gibi olurduk. Aslında ringi hiçbir sonuç almadan da terk edebiliriz ama bunu yaparsak bilgelik arayışından vazgeçmiş oluruz.</p>
<p data-sourcepos="5:1-5:759">Yumruk yiyen bir boksör şöyle der: "Ben bunun için eğitildim, benim disiplinim bu." Bu nedenle de darbe aldığı için küsmez, incinmez, ringi terk etmez. Çünkü buna hazırlanmıştır; bu onun disiplinidir. Aynı şey, hayatın bize tokat atması, tekme atması, tükürmesi ve bizi yere sermesi durumunda da geçerlidir. Bu, pes edip gitmemiz gerektiği anlamına gelmez; ayağa kalkıp daha iyi devam etmemiz gerektiği anlamına gelir. Hayat, boks ringimiz gibidir. Darbeler ve tekmeler için kaydolmuşuzdur; bu bizim disiplinimizdir. Zarar görmemiş refah, tek bir darbeye bile dayanamaz. Ancak sayısız talihsizlik yaşamış bir insan, acı çekerek nasırlaşmış bir deri edinir. Bu insan yere düştüğünde de savaşır ve mücadelesini dizlerinin üzerinde bile sürdürür; asla pes etmez.</p>
<p data-sourcepos="7:1-7:801">Yaşama sanatı, danstan çok güreşe benzer. Ani saldırılara karşı hazırlıklı olmalıyız. Kimse bir dansçıya saldıramaz; dansçı asla bir güreşçi gibi zorluklar karşısında boğulmaz. Dolayısıyla, hayatın zorlu olacağını bilmeliyiz. Aslında, darbeleri iyi gözle beklemeliyiz. İşte bu yüzden, bu mücadeleye katılmak ve bu konuda antrenman yapmak istemeliyiz. Çünkü güçlü olmak, mutlu ve sorunsuz akan hayatlar yaşamak istiyoruz. Hayat zorlaştığında kendimizi ve eylemlerimizi idare etmek istiyoruz. Bir öfke krizinin zirvesindeyken bile sarsılmaz bir güç kulesi olmak istiyoruz. Başkaları paniklediğinde biz soğukkanlı ve sağduyulu kalabilmek istiyoruz. Ancak şu anda yüzünüze bir darbe yerseniz ne olur? Duygusallaşır, herkes gibi öfkeyle karşılık verirsiniz ya da daha büyük olasılıkla ağlamaya başlarsınız.</p>
<p data-sourcepos="9:1-9:966">Güçlü duygular, nihai zayıflığımızdır; özellikle de davranışlarımızı dikte etmelerine izin verdiğimizde son derece mutlu bir yaşam için zehirlidir ve tüm insan ızdırabının kökeninde yer alırlar. Ne yazık ki, mantıksız korku, keder veya öfke gibi güçlü olumsuz duyguların esiri olmuş durumdayız. İşte bu yüzden çoğumuz mutsuzuz. Bir güç kulesi olmaktan çok uzağız; ideal benliğimizle iyi ilişkiler içinde olmaktan çok uzağız. Tutkularımız, yapabileceklerimizin çok altında hareket etmemize neden oluyor. Duygusal olarak dirençli olduğumuzda ve duygularımızın bizi sarsmasına izin vermediğimizde hayatın zorluklarıyla iyi bir şekilde başa çıkabiliriz. Bu nedenle, rahatsız edici arzu ve duyguları ehlileştirme ve üstesinden gelme yolunda ilerleme kaydetmemiz gerekir. Altının ışıltısı gözlerimizi nasıl bir kılıcın parıltısından daha fazla kamaştırırsa, diğer insanların arzuladığı ve korktuğu şeyleri kolayca bir kenara bırakabilen biri olmak da aynı etkiye sahiptir.</p>
<p data-sourcepos="11:1-11:497">Zihniniz ya da ruhunuzla ilgili sorunlarınız olduğunda, bir psikiyatriste değil, zihnin tercih edilen doktorları olan ve insan zihninin büyük gözlemcileri olan filozoflara gidilirdi. Aslında pek çok önemli psikolojik kavrayışa sahiptiler. Örneğin, hakaretleri incitici kılan şeyin onların içeriği değil, bizim bu hakaretleri yorumlamamız olduğunu fark ettiler. Zihnimizi doğru bir şekilde anlamışlar ve olumsuz duyguları önlemek ve bunlarla başa çıkmak için psikolojik teknikler geliştirmişlerdir.</p>
<p data-sourcepos="13:1-13:440">İşin özü, fırtınalı denizlerde bile gemisini güvenle limana ulaştıran bir kaptan gibi olmalıyız. Kaptan rüzgarın yönünü değiştiremez ancak yelkenlerini nasıl kullanacağını bilir. Dalgalar ne kadar güçlü olursa olsun, onun gözü daima ufuktur. Talihsizlikler de böyledir; kimi zaman bir kayıp, kimi zaman beklenmedik bir hastalık ya da ihanet olarak çıkar karşımıza. Ama bu olaylar sizi tanımlamaz; sizi tanımlayan onlara verdiğiniz cevaptır.</p>
<p data-sourcepos="15:1-15:423">Eğer zihniniz çalkantılıysa, en küçük bir sıkıntı bile devasa bir dağa dönüşür. Oysa zihin dingin olduğunda en ağır yük bile bir tüy kadar hafifler. Unutmayın, talihsizlik geldiğinde telaşla karşılık verirseniz bu onu daha da büyütür; olayların ağırlığı onlara verdiğiniz önemle artar. Bu yüzden her sınavda kendi kendinize şu soruyu sormalısınız: "Bu gerçekten beni alt edebilir mi yoksa sadece benim zihnimde mi büyüyor?"</p>
<p data-sourcepos="17:1-17:787">Bir taşı elinize aldığınızda sıradan bir nesnedir. Ancak onu korkunun merceğinden görürseniz ağır bir zincire dönüşür. Talihsizlik de böyledir; olayı olduğundan daha büyük yapan onun kendisi değil, ona verdiğiniz tepkidir. Zihin sakin olduğunda en büyük dert bile küçük bir ayrıntıya dönüşür ama zihin çalkantılı olduğunda en küçük bir rahatsızlık bile devasa bir felaket gibi algılanır. Bir savaşçı savaşa hazırlanırken sadece kılıcına güvenmez; zihnini de eğitir. Çünkü bilir ki savaş meydanında sadece silah değil, zihin gücü de zaferi belirler. Bizim savaşımız ise günlük yaşamın içindedir; kaygı, korku ve öfke gibi duygular sizi sürekli sınar, sarsmaya çalışır. Ama bu duyguların etkisini azaltmak, onların farkına varmakla başlar. Onları tanır ve kabul ederseniz sizi sarsamazlar.</p>
<p data-sourcepos="19:1-19:1594">Başınıza gelen talihsizliklerin neredeyse tamamı, güçlü zamanlarınızda değil, zihninizin en zayıf kaldığı anlarda gelir. Sükunetini koruyan güçlü bir zihni hiçbir şey sarsamaz. Çünkü her zorluk içinde bir ders taşır ve siz bu dersi ancak dingin bir zihinle alabilirsiniz. Dünyanın karmaşasına katlandığınızda bile içsel bir sığınak yaratın; bu sığınak zihniniz olmalıdır. Zihin ne kadar huzurlu olursa, talihsizlik o kadar etkisiz hale gelir. Unutmayın, gemiyi batıran dışarıdaki su değil, içeri giren sudur. O halde zihninizi dış koşullardan koruyun. Bırakın dış dünya ne kadar fırtınalı olursa olsun, sizin içinizde her zaman bir dinginlik bulunsun. Her sabah kalktığınızda yeni bir sınavla karşılaşacağınızı bilerek başlayın güne. Ama bu sizi korkutmasın; zihin hazırlıklı olduğunda hiçbir sınav sizi alt edemez. Zira zihin huzurlu olduğunda en ağır yük bile kolayca taşınabilir. Bu yüzden talihsizliğe karşı verdiğiniz tepkiyi bir kalkan olarak kullanın; eylemin önündeki engel eylemi ilerletir, talihsizliğin önünde duran şey sonunda sizin yolunuz olur. Gerçekle yüzleşelim; duygusal dayanıklılık olmadan tepkilerimizin kölesi oluruz. Bir iş arkadaşımızdan gelen sert bir yorum bizi kendimizden şüphe duyma sarmalına sokar, iş yerindeki bir aksilik dünyanın sonu gibi gelir, bir ilişki çatışması bizi tanımadığımız birine dönüştürür. Her rüzgarda savrulan bir yaprak gibi sürekli duygularımızın insafına kalmış durumdayız. Ancak keşfedilen şey şudur: Duygularımız içimizdeki bir kurt gibidir; güçlü ama evcilleştirilebilir. Bizi kontrol etmek zorunda değillerdir.</p>
<p data-sourcepos="19:1-19:1594">Biri sizi eleştirdiğinde, içinizdeki kurt sizi ısırmak ya da utanç içinde kaçmak isteyebilir. Ancak dayanıklılık size durma, düşünme ve tepkinizi seçme gücü verir. Bu, kurdu bastırmakla ilgili değildir; yetenekli bir eğitmen olmakla ilgilidir. Duygusal dayanıklılığı, zihinsel bir bağışıklık sistemi kurmak olarak düşünün. Tıpkı vücudunuzun zorluklara maruz kalarak güçlenmesi gibi, zihniniz de zorluklarla doğru zihniyetle yüzleşerek daha dayanıklı hale gelir. Bir kriz anında sakin kaldığınız her seferde, tepki yerine bilgelikle verdiğiniz her seferde bu bağışıklığı inşa edersiniz. Önemli olan, duygusal çalkantıların çoğunun olayların kendisinden değil, bu olayları yorumlamamızdan kaynaklandığını anlamaktır. Bir terfi için duyduğunuz acıya neden olan olay değil, bunun ne anlama geldiği hakkında kendinize anlattığınız hikayedir. Duygusal dayanıklılık size bu hikayeleri yeniden yazma gücü verir.</p>
<p data-sourcepos="5:1-5:753">Peki, sarsılmaz bir dayanıklılığa doğru bu yolculuğa nasıl başlayacağız? Duygusal tepkilerinizi yargılamadan gözlemleyerek başlayın. İçinizdeki kurdun farklı durumlara nasıl tepki verdiğini fark edin. Ardından, yavaş yavaş tetikleyici ile tepkiniz arasına boşluk koyma pratiği yapın. Öfkenin yükseldiğini hissettiğinizde durun, kaygı baş gösterdiğinde nefes alın. Unutmayın, siz duygularınız değilsiniz; siz onları gözlemleyen farkındalıksınız. Pratik yaptıkça, kendinizi başkaları paniklediğinde sabit kalan, zorlu zamanlarda perspektifini koruyan o kişi haline gelirken bulacaksınız. Duyguları hissetmeye devam edeceksiniz, belki de eskisinden daha derinden, ama onlar sizi kontrol etmeyecek. Duygusal farkındalığınız, en büyük gücünüz haline gelecek.</p>
<p data-sourcepos="7:1-7:638">İnsanlar, taştan kalpleri olan duygusuz varlıklar değildir. Arzuların ve duyguların doğanın bir parçası olduğunu kabul ederler, ancak bunların üzerine çıkma ve bunlardan çok rahatsız olmama gücüne sahiptirler. Hedef, yararlı olmak, başkalarına yardım etmek ve sadece kendimizle değil, herkesle ilgilenmektir. Sevdiklerini ve çevrelerindeki insanları önemserler, sadece duygularını dizginler, böylece duygular tarafından mantıksız bir şekilde boğulmazlar. Kişinin hissetmediği şeylere katlanmasının etkileyici bir yanı yoktur. Cesur bir insan, hiçbir şekilde korku hissetmeyen biri değil, kaygı hissetmesine rağmen cesurca hareket edendir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Lordlar Kamarasına ben geldim.”*</title>
<link>https://trafikdernegi.com/lordlar-kamarasina-ben-geldim</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/lordlar-kamarasina-ben-geldim</guid>
<description><![CDATA[ Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Özgür Özel’in geçtiğimiz haftalarda odak markalar üzerinden başlatmış olduğu boykot çağrısı beni hayli heyecanlandırmış olmasına rağmen, sınırları itibari ile bana yetersiz gelmişti. Çünkü günümüzde var olan hiçbir işletmenin iktidar ile herhangi bir şekilde dirsek temasında bulunmadan çok da ayakta kalabileceğine inanmamaktayım. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/lordlar-kamarasina-ben-geldim-1743636201.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 15:45:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>“Lordlar, Kamarasına, ben, geldim.”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Anadolu’nun topraklarının asıl sahipleri olan çiftçilerin, köylülerin, anaların halinin durumu meşhur meclisin sağ ve sol olarak ayrılmasının günümüzde süregelen kutuplaşmayı çok beslemediği zannediyorum bu boykot dönemi ile daha da netleşmekte. Çünkü zaten istesek de satın alamadığımız bir dönemden geçiyoruz acı bir şekilde. </strong></span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong>Boykot… </strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Günümüzde uygulanmasını geçtim, birçok kişi tarafından ne anlama geldiğinin bile çok da fazla bilinmediğini düşündüğüm bir kelimeydi. “Birçok kişi”den kastım -çok üzülerek ve utanarak söylüyorum ki- gençlerdi. Fakat son gelişmeler beni çok mahcup etti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Özgür Özel’in geçtiğimiz haftalarda odak markalar üzerinden başlatmış olduğu boykot çağrısı beni hayli heyecanlandırmış olmasına rağmen, sınırları itibari ile bana yetersiz gelmişti. Çünkü günümüzde var olan hiçbir işletmenin iktidar ile herhangi bir şekilde dirsek temasında bulunmadan çok da ayakta kalabileceğine inanmamaktayım. O nedenle genişletilmiş boykot çağrısı beni çok daha fazla heyecanlandırdı ve düzene karşı direnç konusundaki umutlarımı bir şekilde yeniden yeşertti. Bu durum hepimizin aklına ufaktan da olsa eminim Fransa’yı getirtmiştir. O nedenle “Biz neden sağ ve sol olarak kategorize ediliyoruz?”u yazmak istedim biraz da.</span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong>NEDEN SAĞ VE NEDEN SOL?</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Tarih derslerinde 1040, 1071,1402 ve 1453 tarihlerinden sonra aklımızda en çok yer eden tarih olan 1789 yani Fransız Devrimi’nin gerçekleştiği tarih sırasında ortaya çıkan “Sağ ve Sol” terimleri 2025 yılında halen en güncel metaforik kelimeler olarak varlığını sürdürmekte. Ve sanıyorum ki her geçen gün gelişen siyasi literatürün de en köklü terimleri. Terimlerin oluşma dinamiklerine baktığımızda mecliste gerçekleşen bir oturma düzenine dayandığını görüyoruz. Devrim sırasında Ulusal Meclis’in soluna oturmayı tercih eden devrimciler ile sağına oturmayı tercih eden kraliyetçilerin paylaştığı bir yer düzeni günümüzde halen bir ideoloji savaşı olarak karşımıza çıkmakta. Zamanla daha keskin farklar ile birbirinden ayrılan bu oturma düzeninde sol yenilikçilik ile sağ ise muhafazakar tutum ile anılmaya başlandı. Tabii şu an benim kelimelerimi döktüğüm sayfanın beyazlığı ile değil daha çok kırmızının en koyu hali “kanlı” devrimlerin sonucunda var olan bir süreçten bahsetmekteyiz. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Peki, ne için?</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Sermaye. </strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Görüyoruz ki para tarihin her döneminde “Varlığı bir dert, yokluğu yara” şeklinde romantik şekilde ele alınmamış. İktidarın sembolünün para ve haliyle de güç olarak ele alındığı 17 ve 18. Yüzyıldan bu yana sermayenin eşitsiz dağılımı genelde meclisin “sol” yanına oturan kesim tarafından eleştirilen bir düzen olarak karşımıza çıkmakta. “E pasta var, onu yesinler.” Şeklindeki metaforik söylemin ise hem söze döküldüğü dönemde hem de 2025 Türkiye’sinde nelere sebep olabileceğini az-çok yaşayarak gördüğümüz bir dönemdeyiz. Kelimeler “İtibardan tasarruf olmaz.” Şeklinde değilmiş olsa da…</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bir oturma düzeninin dünyanın siyasi literatürüne damga vuracağını söyleseler herhalde hepimiz “Yok artık” derdik fakat bugün kimilerimizin “Sağcı” kimilerimizin ise “Solcu” olarak anılmasının nedeni bir tür “oturma düzeni”nden kaynaklanıyor. Fakat günümüzde o kadar sığ bir anlama indirgenmiş ki, bunu da geçtiğimiz günlerde yaptığımız bir sohbette fark ettim. “Sağcı” olarak nitelendirdiğimiz bir söz sahibinin konuya “Bu solcular hep alkolik, değil mi?” deyişi beni biraz da bu yazıyı yazmaya teşvik etti açıkçası. Bu sorunun üzerine “sağcı” dediğimiz kesimin de toplum dediğimiz oluşumun normlarına aykırı gelebilecek davranışlarını sıraladığımda aslında çözümün aykırılıklar üzerinden değil, kolektif bir davranış biçimi üzerinden gerçekleşebileceği kanısına vardım ben de. Ve bugün görüyorum ki bu “boykot” durumu günümüz şartlarında yapılabilecek en doğru şey.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bugüne değin sermaye karşısında farklı oturma düzeni alan sağ ve sol kesimin bu boykot çağrısına aslında topyekün bir “Olur” verdiğinin hepimiz içten içe farkındayız. Meşhur “İtibardan tasarruf olmaz.” Sloganının artık günümüz Türkiye’si sağcılarında pek de prim yapmadığı ortada. Çünkü şu an yenecek bir pasta da kalmadı. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Anadolu’nun topraklarının asıl sahipleri olan çiftçilerin, köylülerin, anaların halinin durumumeşhur meclisin sağ ve sol olarak ayrılmasının günümüzde süregelen kutuplaşmayı çok beslemediği zannediyorum bu boykot dönemi ile daha da netleşmekte. Çünkü zaten istesek de satın alamadığımız bir dönemden geçiyoruz acı bir şekilde. </span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong>2 NİSAN 2025 </strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Bu tarihin genel boykot ayaklanması şeklinde tarihe adını altın harfler ile yazdırması ihtimali ise boykotun yalnızca bugün ile sınırlı kalması ile değil, bugünden itibaren en azından ihtiyacımız olmayan ürünleri bize ihtiyacımız varmışçasına dayatan düzene karşı bir uyanış yaratabilmesinde saklı. Sağ veya sol fark etmeksizin bu uyanışa sahip olan ve sahip çıkan herkesin Türkiye siyasi ve sosyolojik ve hatta toplumsal psikoloji adına yıllar sonra gurur duyacağı bir adım olarak devam etmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü sermaye, aslında günün sonunda milli servettir. Ve “Sağ” da “Sol” da aslında nihayetinde milli servetin en çok kendileri tarafından kıymet gördüğünü iddia eder. O nedenle de bu boykot durumunun meşhur meclisin oturma düzenini satın alma pratikleri, daha doğrusu günümüzde gerçekleşen satın “alamama” pratikleri üzerinden kaynaştıracağı kanaatindeyim. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu Boykot’a sahip çıkmak artık hepimizin vatandaşlık görevidir. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>*Başlık, Okan Bayülgen’in Zaga isimli programında yer alan 28.11.2007’de yayınlanmış “Zaga Tolat Engin Günaydın Skeç” isimli videodan alınmıştır.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png"></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png"></a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsan nasıl büyür?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/insan-nasil-buyur</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/insan-nasil-buyur</guid>
<description><![CDATA[ Bir insan neden büyümez? Çünkü büyümek cesaret ister. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/insan-nasil-buyur-1744155339.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 15:45:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İnsan, nasıl, büyür</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Büyümek, can yakar. Ama bazen acıdan kaçmak, aynı acıyı başkalarına yaşatmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span><span><strong>Ve farkında bile olmadan, başkalarının büyümesine sebep olup kendin aynı kalırsın.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Bazı insanlar hiç büyümez. Yaş alır, saçlarına aklar düşer, kalabalık sofralarda baş köşeye oturur ama ruhları hâlâ çocuk odalarında saklı kalır. Bir kararın eşiğinde bocalar, bir duygunun içinde debelenirler. Çünkü büyümek sadece zamanla değil, yüzleşmekle olur.</span></span></p>

<p><span><span>Acı, büyümenin en keskin öğretmenidir derler. Ve doğru — ama sadece hissetmek yetmez, acının içinden geçmek, onu anlamak, kendini ondan inşa etmek gerekir. Oysa bazıları acıyla karşılaştığında donakalır. Ya inkâr eder ya da hemen bir başka mutluluk arayışına kaçar. Gerçekle yüzleşmez, eksik yanına bakmaz. Ve böylece içlerindeki o küçük çocuk, yaşanmamış duyguların arasında sıkışıp kalır.</span></span></p>

<p><span><span>Bir insan neden büyümez? Çünkü büyümek cesaret ister.</span></span></p>

<p><span><span>Kendine dürüst olmayı, geçmişi sorgulamayı, yanlışlarını kabul etmeyi.</span></span></p>

<p><span><span>Bazıları bu cesaretten yoksundur. Onlar için her kırgınlık dışsal bir düşmandır; asla kendi içlerinde aramazlar cevabı.</span></span></p>

<p><span><span>Ve böylece bir ömür, aynı döngülerin içinde sürüklenir giderler.</span></span></p>

<p><span><span>Nietzsche der ki: “Acı çeken insan, hakikati öğrenmeye daha yakındır.”</span></span></p>

<p><span><span>Ama hakikat, her yüreğe ağır gelir. Özellikle de acıyı sadece “kurbanlık” olarak yaşayanlara.</span></span></p>

<p><span><span>Çocuk ruhlu insanlar, kendilerine acımayı sever ama sorumluluk almayı sevmez.</span></span></p>

<p><span><span>O yüzden sürekli birilerini suçlarlar: sevgiliyi, ailesini, geçmişi… Ama asla kendilerini değil.</span></span></p>

<p><span><span>Ve büyümek, işte tam da bu noktada başlar: “Belki sorun bende” diyebildiğin yerde.</span></span></p>

<p><span><span>Bazı acılar seni öyle bir büyütür ki artık eski haline dönemeyeceğini bilirsin.</span></span></p>

<p><span><span>Kırıldığın yerden yeniden şekillenirsin.</span></span></p>

<p><span><span>Ama büyümeyenler… hep aynı hikâyeyi tekrarlarlar.</span></span></p>

<p><span><span>Bir ilişki biter, kendilerini mağdur ilan ederler.</span></span></p>

<p><span><span>Bir hata yaparlar, “o beni anlamadı” derler.</span></span></p>

<p><span><span>Ve her şeyin ortasında, büyümesi gerekirken çocuk kalan bir ego gezinir.</span></span></p>

<p><span><span>Oysa büyümek, can yakar.</span></span></p>

<p><span><span>Ama bazen acıdan kaçmak, aynı acıyı başkalarına yaşatmaktır.</span></span></p>

<p><span><span>Ve farkında bile olmadan, başkalarının büyümesine sebep olup kendin aynı kalırsın.</span></span></p>

<p><span><span>İşte asıl trajedi budur; acının seni değil, başkalarını büyütmesi.</span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png"></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png"></a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Languishing: “Adını koymadığın şeyi iyileştiremezsin”</title>
<link>https://trafikdernegi.com/languishing-adini-koymadigin-seyi-iyilestiremezsin</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/languishing-adini-koymadigin-seyi-iyilestiremezsin</guid>
<description><![CDATA[ Hepimiz bir şeyler umuyoruz ama bazen umut bile sessizliğe gömülüyor. O zaman, kendimize küçük sorular sormayı deneyebiliriz: “Bugün ne hissettim?” “En son ne zaman bir şeye gerçekten heyecanlandım?” Bu sorular bile o donukluğu biraz sarsabilir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/languishing-adini-koymadigin-seyi-iyilestiremezsin-1743535550.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 15:45:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Languishing:, “Adını, koymadığın, şeyi, iyileştiremezsin”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>“Adını koyamadığın bir şeyi iyileştiremezsin,” der Jung. Languishing, iş</strong><strong>te o adı konamayan, tanımlanması zor ama etkisi büyük ruh halleri arasında. Özellikle pandemi sonrası dünyada, birçok insanın yaşadığı ortak ama konuşulmayan bir durum haline geldi.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bazı sabahlar uyanırsınız; ne umutla dolusunuzdur ne de umutsuzlukla. Kahvenin kokusu bile içi kıpırdatmaz. Neşelenmek için sebep ararken yorgunluk da hissetmezsiniz. Sanki bir ara formda, bir gri bölgede asılı kalmış gibisinizdir. İşte buna languishing deniyor—ne depresyon, ne huzur. Bir tür duygusal duraklama hali.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sosyolog Corey Keyes bu hali, “iyi oluşun eksikliği” olarak tanımlar. Hani bazı insanlar vardır, görünürde her şey yolundadır; işlerine giderler, alışveriş yaparlar, konuşurlar. Ama içten içe hayattan bir şey almazlar. Tam olarak orada duran ama orada olmayan bir benlik gibi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İçimizdeki o kıpırtısızlık bazen korkunç mutsuzluklardan daha tehlikelidir. Çünkü sessizdir. Sarsmaz. Kıpırtı yaratmaz. Ama zamanla, bizi kendimize yabancılaştırır. Kendimize dair olan heyecanı yavaşça unutturur. Bizi yaşarken izleyiciye çevirir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bazen adı konmamış duyguların yükünü taşırız. “Adını koyamadığın bir şeyi iyileştiremezsin,” der Jung. Languishing, işte o adı konamayan, tanımlanması zor ama etkisi büyük ruh halleri arasında. Özellikle pandemi sonrası dünyada, birçok insanın yaşadığı ortak ama konuşulmayan bir durum haline geldi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ve belki de bu hali fark etmek, değiştirebilmenin ilk adımı. Çünkü bazen ne hissettiğimizi tanımlamak bile özgürleştirici bir şeydir. Belki bir arkadaşla yapılan dürüst bir sohbet, belki içinizden gelen bir yazı, belki sadece sessizlikte durup “ben şu an aslında hiçbir şey hissetmiyorum” diyebilmek.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hepimiz bir şeyler umuyoruz ama bazen umut bile sessizliğe gömülüyor. O zaman, kendimize küçük sorular sormayı deneyebiliriz: “Bugün ne hissettim?” “En son ne zaman bir şeye gerçekten heyecanlandım?” Bu sorular bile o donukluğu biraz sarsabilir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çünkü bazen ruh, sadece duyulmak ister. Belki de languishing, kendimizi tekrar duymaya başladığımız sessiz bir çağrıdır. Ve bu çağrıyı duymak, yeniden hissetmenin ilk adımıdır.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png"></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png"></a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bu ülkeyi nezaket kurtaracak (Belki de yalnızca O)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bu-ulkeyi-nezaket-kurtaracak-belki-de-yalnizca-o</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bu-ulkeyi-nezaket-kurtaracak-belki-de-yalnizca-o</guid>
<description><![CDATA[ Bugünlerde herkes bir şeylere öfkeli. Ve haklılar da. Ama dikkatli bakınca, öfkenin içinden başka bir şey daha sızıyor: dayanışma. Sessiz, kimseden onay beklemeyen, tabela asmayan, ama bir toplumun tutkalı olan türden bir dayanışma. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/bu-ulkeyi-nezaket-kurtaracak-belki-de-yalnizca-o-1742906256.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 15:45:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>ülkeyi, nezaket, kurtaracak, Belki, yalnızca</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Belki değişim büyük bir hareketle gelmeyecek. Belki hiçbir şey bir gecede değişmeyecek. Ama o küçük anlar, o zarif dokunuşlar, kimsenin duymadığı o “ben buradayım”lar… İşte onlar kurtaracak bu ülkeyi.</strong></span></span></span></p>

<p><em><span><span><span>“İnsan insana iyi gelmezse, hiçbir şey iyi gelmez.”</span></span></span></em><br>
<em><span><span><span>Sema Kaygusuz - Barbarın Kahkahası</span></span></span></em></p>

<p><span><span><span>Sokaklar gergin, yüzler asık, gözler uykusuz. Herkes kendi kavgasında, sesi çıkan da susanı duymuyor artık. Ama tam da bu yorgunluğun ortasında başka bir şey oluyor: kimsenin manşet yapmadığı, kameralara takılmayan, ama insanın içini sızlatan o küçük anlar…</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bir yabancıya su uzatmak. Kalabalıkta düşen birini kaldırmak. Yol vermek. Sarılmak. Hiçbir çıkarı olmadan, sadece “insan olduğu için” birine iyi gelmeye çalışmak.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bugünlerde herkes bir şeylere öfkeli. Ve haklılar da. Ama dikkatli bakınca, öfkenin içinden başka bir şey daha sızıyor: dayanışma. Sessiz, kimseden onay beklemeyen, tabela asmayan, ama bir toplumun tutkalı olan türden bir dayanışma.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu ülkede bazen bir çay ikramı bile direniştir. Çünkü nezaket, bu topraklarda artık başlı başına bir cesaret işi. Ve yine de hâlâ birbirine nazik olmaya çalışan insanlar var. Çünkü biz böyle gördük. Bir ekmeği bölmenin, bir derdi paylaşmanın, yere düşeni kaldırmanın kıymetini bilen bir toplumduk aslında. Unutturulmuş olabilir ama kaybolmadı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Psikoloji bize şunu söylüyor: İnsan, başkasının varlığıyla iyileşir. Tek başınayken çaresiz kalan bir ruh, başkasıyla temas ettiğinde kendini yeniden kurar. Hele ki bu temas, içinde karşılık beklemeyen bir incelik taşıyorsa… İşte o zaman, toplum denilen şey yıkılmaz olur. Kırılır, bükülür belki… ama dağılmaz.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Victor Frankl der ki: </span></span></span><span><span><span>“Hayat, anlamını insana yüklediği sorumlulukta bulur.”</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şimdi birbirimize karşı tek bir sorumluluğumuz var: insan kalmak. Bu kadar. Ne kahraman olmamız gerekiyor, ne önder. Sadece insanca kalmak. Ve insanca kalmak, bazen sadece birini dinlemek, bazen bir yabancıya selam vermek, bazen de hiçbir şey söylemeden yanında durmaktır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Belki değişim büyük bir hareketle gelmeyecek. Belki hiçbir şey bir gecede değişmeyecek. Ama o küçük anlar, o zarif dokunuşlar, kimsenin duymadığı o “ben buradayım”lar… İşte onlar kurtaracak bu ülkeyi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu karanlık içinde ışık arıyorsak, başkasının eline uzattığımız mumla başlamalıyız. Çünkü bazen en büyük direniş, incinmemeye çalışırken başkasını incitmemekle başlar.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png"></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png"></a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kuşaklar arası kaybolan çalışma aşkı &amp; Neden ve nereye gitti?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kusaklar-arasi-kaybolan-calisma-aski-neden-ve-nereye-gitti</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kusaklar-arasi-kaybolan-calisma-aski-neden-ve-nereye-gitti</guid>
<description><![CDATA[ Çalışma, sadece geçim sağlama aracı değil, aynı zamanda bireyin potansiyelini gerçekleştirme alanıdır. Ancak bireyin bu alanı nasıl tanımladığı, yaşam deneyimlerinden, psikolojik yapısından ve toplumsal değerlerle kurduğu ilişkiden etkilenir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/kusaklar-arasi-kaybolan-calisma-aski-neden-ve-nereye-gitti-1744239329.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 15:45:08 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kuşaklar, arası, kaybolan, çalışma, aşkı, Neden, nereye, gitti</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Çalışmak yalnızca yapılması gereken bir görev değil, kim olduğumuzu keşfettiğimiz bir yolculuk olarak görülmelidir. Bir amacınızın olması ve hayatta neyi neden yaptığınızı anlamlandırmanız dileğiyle...</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çalışmak hayatta kalmak için mi yoksa kendimizi gerçekleştirmek için mi yaptığımız bir eylem? Günümüzde birçok birey için çalışmak, sevdikleri bir uğraş olmaktan çok zorunluluk haline gelmiş durumda. Bu dönüşümün altında yalnızca bireysel motivasyon eksikliği değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel dinamikler ve yıllar içinde insan yapısının değişmesi de yer alıyor. Tüketim kültürünün “kolay yoldan zenginlik” mitini yaygınlaştırması, çalışmadan kazanılan hayatların sosyal medyada idealize edilmesi ve başarıyı yalnızca sonuçla ölçen toplumsal ve eğitimsel yapı, özellikle genç kuşaklarda çalışmaya karşı bir yabancılaşma oluşturuyor (Marx, 1844; Blauner, 1964). Bu yabancılaşma ve işteki görevlere karşı direniş davranışları daha çok aşırı koruyucu ailede (Baumrind, 1991) ya da baskıcı eğitim sistemlerinde yetişen kişilerde görülüyor. Bu kişiler genellikle yaptığı işi anlamlı bulmadığı için işten kaçınma eğiliminde olabiliyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu noktada çocukluk ve ergenlik dönemlerinde kazandırılan ahlaki ve etik değerler, onların yalnızca “iyi bir insan” olmalarını sağlamakla kalmıyor; aynı zamanda çalışmaya karşı tutumlarında da belirleyici rol oynuyor. Adalet, sorumluluk ve dürüstlük gibi değerler bireyin karar alma süreçlerine ve davranışlarına yön veriyor. Bu değerler, çocuğun kendini tanıması ve toplum içindeki yerini anlamlandırması açısından pusula görevi görüyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Kuşaklar arası değişim de çalışmaya dair tutumları önemli ölçüde etkiliyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>* X kuşağı (1965-1980)</strong>, sadakat, istikrar ve güvenlik odaklıdır. İşin kutsallığına ve hiyerarşiye saygı duyar. Çalışmayı çoğunlukla bir görev olarak görür, özverili çalışmayı erdem sayar (Twenge ve arkadaşları, 2010). </span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>* Y kuşağı (1981-1996)</strong>, iş-yaşam dengesine önem verir, anlam arayışı ön plandadır. Bu kuşak için çalışmak sadece geçim değil, aynı zamanda kişisel tatmin aracıdır (Prensky, 2001).  Monoton işler, düşük etkileşimli görevler Y kuşağında çabuk tükenmişliğe yol açabilir (Schaufeli et al., 2009). </span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>* Z kuşağı (1997-2012),</strong> ise dijital yerlilerdir. Hız, esneklik, yaratıcı ifade ve bireysellik bu kuşağın belirgin özellikleridir. Tekrarlayan işlere karşı sabır eşiği düşüktür. Kurum sadakati yerine proje bazlı esnek çalışmaları tercih ederler. Otoriteyle ilişkileri daha mesafelidir (Seemiller & Grace, 2016). </span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>* Alfa kuşağı (2013 ve sonrası)</strong>, henüz çalışma yaşamına girmediler ve yapay zeka, otomasyon ve sürekli çevrim içi bir dünyada büyüyorlar. Bu kuşakta oyunsallaştırma, kısa sürede geri bildirim alma ve anlık başarı deneyimleri belirleyici olacak gibi görünüyor (Deterding et al., 2011). Onlar için çalışmanın anlamı, önceki kuşaklardan daha çok “deneyim” ve “yaratıcılık” üzerine kurulabilir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Kuşaklar arasındaki farklılıklar, yalnızca bireysel tercihlere değil; içinde büyüdükleri teknolojik, ekonomik ve kültürel ortama da bağlıdır. Eleştiri ve kendisinden beklenen işleri mobing olarak algılama eğilimi ise, kuşaklar değiştikçe artış göstermektedir. Bu durum, özellikle Z ve Alfa kuşağı gibi bireyselleşmeye ve özgürlük algısına yüksek değer atfeden gruplarda daha belirgin hale gelmektedir.</span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong>Çalışmayı sevmeyen insanları anlamak benim için çok güç. X kuşağının son fertlerinden biri olarak çalışmak benim için büyük bir keyif. Ancak çalışmayı sevmek için öncelikle yaptığınız işle bir bağ kurmanız gerekir. Eğer sadece para kazanmak için çalışıyorsanız, işiniz gerçekten çok zor. </strong></span></span></span></em></p>

<h2><span><span><span><strong>Çalışmaktan kaçmanın savunma mekanizmaları</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Bireyler çalışmaktan kaçınmak için çeşitli psikolojik stratejiler geliştirebilir. Örneğin, “Bu iş bana göre değil” gibi görünürde mantıklı gerekçelerle sorumluluktan kaçabilir, başarısızlığı yöneticisine, iş arkadaşlarına ya da dış koşullara atfedebilir. Başarısızsa sorumlu kendisi değildir. Mutlaka engellenmiştir.  Bu kişiler genelde hep mağdurdur. Her türlü eleştiriyi “psikolojik baskı” veya “mobing” olarak nitelendirebilirler (Leymann, 1996).</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Araştırmalara göre bazı çalışanların, iş yükü ya da performans beklentileri karşısında kendilerini koruma refleksiyle "mobing" gibi asılsız söylemlere başvurdukları gözlenmektedir. Bu tür yaklaşımlar, görevden kaçmak veya yönetici müdahalesinden korunmak amacıyla bilinçli ya da bilinçdışı olarak devreye giren savunmalardır. Eleştiri ve kendisinden beklenen işleri mobing olarak algılama eğilimi ise, kuşaklar değiştikçe artış göstermektedir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Çalışmak Bir Zorunluluk mu, Bir İfade Biçimi mi?</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çalışma, sadece geçim sağlama aracı değil, aynı zamanda bireyin potansiyelini gerçekleştirme alanıdır. Ancak bireyin bu alanı nasıl tanımladığı, yaşam deneyimlerinden, psikolojik yapısından ve toplumsal değerlerle kurduğu ilişkiden etkilenir. Küçük yaşta kazanılan etik tutumlar, ahlak, doğru yönlendirilmiş mesleki farkındalık ve kuşakların ihtiyaçlarını gözeten çalışma yaklaşımları, bireyin çalışmaya yüklediği anlamı temelden dönüştürebilir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İnsanlara istemedikleri şeyleri zorla yaptıramazsınız; çünkü kalpten gelmeyen hiçbir çaba uzun soluklu olmaz. İçsel motivasyonu gelişmemiş bir birey, en uygun ortamda bile verimli olamazken; anlam bulan bir birey, en zor koşullarda bile üretmeye devam eder. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>İnsan, yalnızca yaşamak için değil, değerli hissetmek ve katkı sunmak için de çalışır. Mutluluk da tam olarak bununla ilgilidir. Kendini işe yarar hisseden, emeğiyle bir şeye katkı sunduğunu gören birey, yaşamına anlam katar. Buna karşın, çalışmaktan hoşlanmayan insanları çevrenizde gördüğünüzde kolayca tanırsınız. Genellikle mutsuz, hiçbir şeyden memnun olmayan, her şeye eleştirel yaklaşan kişilerdir. Onları hiçbir şey tatmin etmez çünkü bir amaçları yoktur. Amacı olmayan insan, yolunu da bulamaz; bu yüzden tatmin değil, tükenmişlik içinde savrulur. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çalışmayı sevmeyen insanları anlamak benim için çok güç. X kuşağının son fertlerinden biri olarak çalışmak benim için büyük bir keyif. Ancak çalışmayı sevmek için öncelikle yaptığınız işle bir bağ kurmanız gerekir. Eğer sadece para kazanmak için çalışıyorsanız, işiniz gerçekten çok zor. Frankl’a (1985) göre insanın temel motivasyonu anlam arayışıdır. İşin anlamını yitirmesi, bireyin yaptığı işle duygusal bağ kuramamasına ve bunun sonucunda içsel bir boşluk yaşamasına neden olur. Bir de yaptığınız işte iyi olduğunuzu biliyor olmanız, o işi daha da keyifle yapmanıza sebep olur. Bandura’nın (1997) öz-yeterlilik kuramına göre, birey becerilerinden şüphe duyduğunda o işe karşı isteksizlik geliştirir ve zamanla bu durum işten kaçınma davranışına dönüşür. Bu nedenle, çalışmak yalnızca yapılması gereken bir görev değil, kim olduğumuzu keşfettiğimiz bir yolculuk olarak görülmelidir. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bir amacınızın olması ve hayatta neyi neden yaptığınızı anlamlandırmanız dileğiyle...</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png"></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png"></a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şizofreni Nedir? Soru ve Yanıtlar</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sizofreni-nedir-soru-ve-yanitlar</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sizofreni-nedir-soru-ve-yanitlar</guid>
<description><![CDATA[ Şizofreni nedir? Şizofreni, alevlenme ve yatışma dönemleriyle kendini gösteren kronik bir psikiyatrik hastalıktır. ]]></description>
<enclosure url="http://www.tarihistan.org/images/haberler/2021/05/sizofreni-nedir-soru-ve-yanitlar.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 10 Apr 2025 19:32:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Şizofreni, Nedir, Soru, Yanıtlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li data-sourcepos="3:1-4:0">
<p data-sourcepos="3:5-3:393"><strong>Şizofreni nedir?</strong> Şizofreni, alevlenme ve yatışma dönemleriyle seyreden kronik bir psikiyatrik hastalıktır. Migren veya epilepsi gibi bir beyin hastalığı olmakla birlikte, ortaya çıkışında ve gidişatında çevresel, psikolojik ve sosyal etkenler de rol oynar. Diğer psikiyatrik bozukluklara kıyasla şizofreni, kişinin mesleki ve sosyal işlevselliğinde daha ciddi kayıplara neden olabilir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="5:1-6:0">
<p data-sourcepos="5:5-5:414"><strong>Psikoz ne demektir?</strong> Psikoz, kişinin gerçeği değerlendirme yetisinin belirli bir süre bozulduğu durumların genel adıdır. Bu süreçte algı bozuklukları, dış dünyadaki olayları hatalı yorumlama, kendi düşünceleri ve hatta rüyaları ile dış gerçekliği ayırt etmede güçlük yaşanabilir. Şizofreni, psikotik bozuklukların başlıcasıdır. Ancak madde kullanımı veya tıbbi nedenlerle de psikotik belirtiler görülebilir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="7:1-8:0">
<p data-sourcepos="7:5-7:1632"><strong>Şizofreninin belirtileri nelerdir?</strong> Şizofreninin alevlenme ve yatışma dönemlerinde farklı belirti ve bulgular ön plana çıkar. Alevlenme döneminde özellikle düşünce ve algılama bozuklukları belirgindir. Örneğin kişi, çevresindekilerin kendisine düşman olduğuna, izlendiğine, herkesin kendisi hakkında konuştuğuna veya çevresinde tam olarak anlayamadığı "bir şeylerin döndüğüne" inanabilir. Bu sarsılmaz ve değişmez derecede güçlü düşünce bozukluğuna "hezeyan" denir. Kişinin çevresine karşı tutumu da bu hatalı düşüncelerden etkilenir; korku veya öfke duyabilir, insanlardan kaçınabilir veya kavgacı olabilir. Kişi ayrıca, ortada olmayan ses veya görüntüleri varmış gibi algılayabilir (halüsinasyonlar). Sadece kendisinin duyduğu bu seslere yüksek sesle yanıt verirse, dışarıdan kendi kendine konuştuğu izlenimi verebilir. Şizofreninin alevlenme belirtileri yatıştıktan sonra ise, kişide günlük işleri yapmakta isteksizlik, alışveriş sırasında veya bir yerden bir yere giderken karşılaşılan basit sorunların üstesinden gelmekte güçlük çekme gibi, genel olarak hayatla başa çıkmakta zorlanma durumları görülür. Hasta, ev içindeki sorumluluklarını yerine getiremeyebilir. Bu durum, çoğu zaman yakınları tarafından tembellik hatta şımarıklık olarak algılanır. Oysa ki bunlar şizofreninin temel belirtileridir. Bazı hastalarda konuşma miktarının azaldığı, kendine bakımın gerilediği gözlemlenir. Sonuç olarak şizofreninin düşünmek, anlamak, espri yapmak, sorun çözmek gibi pek çok zihinsel işlevi bozabileceği ve kişinin iş yaşamını, öğrenciyse okul başarısını ve tüm çevresiyle ilişkilerini olumsuz etkileyebileceği söylenebilir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="9:1-10:0">
<p data-sourcepos="9:5-9:322"><strong>Bu belirtiler her hastada görülür mü?</strong> Her hastada tüm belirtiler görülmez. Hezeyanlar çoğu hastada görülürken, halüsinasyonlar da hastaların %70-80 kadarında görülebilir. Bazı hastalarda dağınık davranışlar ön plandayken, bazılarında çevreden uzaklaşma, konuşmanın azalması ve dikkat bozuklukları daha belirgindir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="11:1-12:0">
<p data-sourcepos="11:5-11:247"><strong>Hastalık en çok hangi yaşlarda başlar?</strong> Şizofreni genellikle genç yaşta, sıklıkla 18-25 yaş döneminde başlar. Bu aralığı 15-45 yaş olarak genişletmek de mümkündür. Ancak hastalığın erken belirtileri aylar hatta yıllar önce ortaya çıkabilir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="13:1-14:0">
<p data-sourcepos="13:5-13:599"><strong>Hastalığın ilk belirtileri nelerdir?</strong> Şizofreninin erken belirtileri, ilk hastaneye başvurudan yaklaşık 2 yıl kadar önce başlayabilir. Genellikle hastanın arkadaşlarıyla ve ailesiyle ilişkilerinin bozulması veya içe kapanma dikkat çekebilir. Öğrenciyse, ders başarısındaki düşüş özellikle öğretmenleri tarafından fark edilebilir. Okuldan kaçma, kavgacılık gibi davranış değişiklikleri de hastalığın habercisi olabilir. Durgunluk, zihnini toparlayamama ve kendine bakmakta isteksizlik de şizofreninin erken belirtilerindendir. Erken belirtiler, depresyon belirtileriyle benzerlik gösterebilir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="15:1-16:0">
<p data-sourcepos="15:5-15:623"><strong>Kimler şizofreniye yakalanma bakımından riskli gruptadır?</strong> Yukarıda bahsedilen erken belirtiler, ortaokul ve lise dönemindeki pek çok gençte, genç kızlığa veya delikanlılığa geçiş döneminin karmaşası içinde de ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bu belirtileri gösteren herkeste şizofreni gelişeceği düşüncesi yanlıştır. Ancak yakın akrabaları arasında şizofreni dahil olmak üzere ciddi psikiyatrik hastalık bulunan bir kişide erken belirtiler gözlendiğinde dikkatli olmak gerekir. Çevresiyle ilişkileri eskiden beri zayıf, içe dönük olarak tanımlayabileceğimiz kişilerde de erken belirtiler özellikle dikkate alınmalıdır.</p>
</li>
<li data-sourcepos="17:1-18:0">
<p data-sourcepos="17:5-17:426"><strong>Şizofreni yaygın bir hastalık mıdır?</strong> Şizofreni nadir görülen bir hastalık değildir. Tüm dünyada, her 100 kişiden birinin yaşamının bir döneminde şizofreniye yakalanma riski vardır. İstanbul'da 50-60 bin civarında, Türkiye'de ise 300-350 bin kadar şizofreni hastası olduğu söylenebilir. Hastalığın yakınlarına getirdiği sosyal yük de hesaba katılırsa, ülkemizde 1-2 milyon kişinin şizofreniden etkilendiği söylenebilir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="19:1-20:0">
<p data-sourcepos="19:5-19:576"><strong>Şizofreni ile zeka düzeyi arasında ilişki var mıdır?</strong> Bu soru özellikle <em>Akıl Oyunları</em> filminden sonra daha sık sorulmaktadır. Aslında şizofreni farklı zeka düzeylerine sahip bireylerde görülebilir. Ancak daha yüksek zihinsel kapasite gerektiren bir işte çalışan bireylerde hastalığın oluşturduğu gerileme daha belirgin olmaktadır. Hastalığın zeki insanlarda daha sık görüldüğüne ilişkin kanının bundan kaynaklandığı düşünülmektedir. Öte yandan hastalık zihinsel yetenekleri gerilettiğinden, hastalık öncesine göre çoğu bireyin zeka katsayısında (IQ) düşme olmaktadır.</p>
</li>
<li data-sourcepos="21:1-22:0">
<p data-sourcepos="21:5-21:590"><strong>Şizofreni hastaları tembel midir?</strong> Hastalık nedeniyle okulu veya işi bırakmak veya tıraş olmak, yatağını yapmak, markete gitmek gibi günlük işleri yapamamak şizofreni hastalarında sıkça rastlanan durumlardır. Aileler bunu sıklıkla tembellik olarak yorumlar. Oysa şizofreni hastaları, hastalık öncesinde başarılı bir öğrencilik veya iş yaşamına sahip olabilirlerdi. Gerçekten tembel olsalardı bu başarıları gösteremezlerdi. Bu tür "üşengeçlikler" hastalığın negatif belirtilerindendir. Şizofreni, bize çok kolay gibi gelen günlük etkinliklerin sürdürülmesini bile olanaksız kılabilir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="23:1-24:0">
<p data-sourcepos="23:5-23:1320"><strong>Şizofreni hastası başkalarına zarar verir mi?</strong> Aslında şizofreni hastasının zararı daha çok kendinedir. Günümüzde şiddet giderek yaygınlaşmaktadır. Çevremizde "sağlıklı," "normal" kabul edilen birinin eşine, meslektaşına veya hiç tanımadığı birine şiddet uyguladığına dair haberler sıkça duyulmaktadır. Buna karşın şizofreni hastalarının "saldırgan" olduğuna ilişkin yüzyıllardır süregelen yaygın bir inanış vardır. Günümüzde sinema, televizyon ve yazılı basında çıkanlar da bu inanışın güçlenmesinde rol oynamaktadır. Hastalık nedeniyle çevrede olup bitenleri yanlış yorumlayan hasta, uygun davranışı seçmekte zorlanabilir. Bu nedenle bazı hastaların konuşmaları ve davranışları başkalarına garip gelebilir. Ancak çevreye zarar verme durumu özellikle uygun ve devamlı tedavi almayanlar ile alkol/madde kullananlar için söz konusudur. Saldırgan davranışlar gerçekleşirse, sıklıkla yakın aile bireyleriyle sınırlıdır. Şizofreni hastaları arasında tekrarlanan suç işleme durumu toplum ortalamasının altındadır. Öte yandan şizofreni hastaları yaygın biçimde çevrenin fiziksel ve duygusal saldırılarına maruz kalmaktadır. Hastaların saldırgan olduğuna ilişkin önyargıyı gidermenin en etkili yolu, bu kişilerin tedavi sistemine girip düzenli tedaviye devam etmelerinin sağlanması ve madde kullanmalarının önlenmesidir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="25:1-26:0">
<p data-sourcepos="25:5-25:752"><strong>Şizofreninin tanısında kullanılan film, test vb. tanı yöntemleri var mıdır?</strong> Şizofreni alanında kullanılan laboratuvar yöntemleri hızla gelişmekle beraber, bunlardan hiçbiri hastalığın kesin tanısının konmasında bize yardımcı değildir. Günümüzde kişinin genetik özellikleri saptanarak hasta olanlarla olmayanlar arasındaki farklar belirlenebiliyor. BT, MR gibi beyin görüntüleme yöntemleri ve beyin elektrosu (EEG), şizofreni hastalarının beyinlerinde sağlıklı kişilere göre bazı farklılıklar olduğunu göstermektedir. Ancak bu yöntemler daha çok ayırıcı tanıda yararlı olmaktadır. Bununla beraber laboratuvar yöntemlerindeki gelişmelerin hastalığın oluşma nedenleri ve tedaviye yanıtın ölçülmesi gibi konularda bize çok yararlı olacağı kesindir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="27:1-28:0">
<p data-sourcepos="27:5-27:507"><strong>Şizofreni tanısı nasıl konur?</strong> Tanı koymak için sadece hastanın yakın dönemdeki durumunu değerlendirmek yeterli olmaz. Pek çok psikiyatrik bozukluğun belirtileri birbiriyle örtüştüğünden, tanı koymakta aceleci olmak hatalı sonuçlara yol açar. Tanı, psikiyatristin başında olduğu bir ekibin muayene, aile görüşmesi, psikolojik test sonuçları ve diğer laboratuvar incelemelerinin sonuçlarını değerlendirmesiyle konur. Konulan tanının geçerliliğini test etmek için hastanın birkaç ay izlenmesi uygundur.</p>
</li>
<li data-sourcepos="29:1-30:0">
<p data-sourcepos="29:5-29:366"><strong>Erken tanı şizofreninin gidişini etkiler mi?</strong> Aslında pek çok hastalık erken tanı ve tedavi durumunda daha olumlu bir seyir gösterir. Aynı şey şizofreni için de geçerlidir. Hastalığın ilk belirtilerinin ortaya çıkmasından hekime başvurulmasına kadar geçen süre uzadıkça, hastalığın daha yavaş iyileştiği ve alevlenmelerin daha sık tekrarlandığı bilinmektedir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="31:1-32:0">
<p data-sourcepos="31:5-31:743"><strong>Anne babanın hatalı tutumu şizofreniye neden olur mu?</strong> Aileler çoğu zaman yakınlarının hastalığının nedenini düşünürken kendilerini de suçlarlar. "Çocukken çok sıkı davrandık, yatılı okula gönderdik, ondan mı oldu?" gibi sorular sıkça sorulur. Çocuklukta yaşadıklarımız kişilik özelliklerimizin oluşmasında rol oynamakla beraber, bu yaşantılar tek başına şizofreniye yol açmaz. Öte yandan şizofreni başladıktan sonra ailenin hastaya karşı tutumu hastalığın nasıl seyredeceği konusunda belirleyici olmaktadır. Hasta bireye aşırı eleştirel ya da aşırı koruyucu davranan ailelerde hastalık daha sık alevlenmekte ve daha çok hastaneye yatış gerekebilmektedir. Hastaya çocuk ya da hasta muamelesi yapmamak, onu yönetmeye kalkmamak önemlidir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="33:1-34:0">
<p data-sourcepos="33:5-33:486"><strong>Çocukluk döneminde şiddete ve cinsel istismara maruz kalmak ileride şizofreniye yol açar mı?</strong> Araştırmalar, şizofreni hastaları arasında çocukluğunda ciddi veya uzun süreli şiddete, cinsel travmaya ve hatta duygusal ihmale uğramış olanların toplum ortalamasından daha sık görüldüğünü göstermektedir. Ancak bu tür olumsuz yaşantıların şizofreni gelişmesi için diğer risk etkenlerinin de bulunduğu kişilerde hastalığın ortaya çıkmasına yol açtığı veya kolaylaştırdığı söylenebilir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="35:1-36:0">
<p data-sourcepos="35:5-35:427"><strong>Çok ders çalışmak, okumak şizofreniye neden olur mu?</strong> Olmaz. Ancak bazı durumlarda neden ve sonuç birbirine karışabilmektedir. Kişi, hastalığın özellikle erken dönemlerinde dış dünyadan uzaklaşırken belirli bir konuya aşırı zaman ayırabilir. Felsefi veya dini kitaplar, ibadet, aşırı spor, aşırı ders çalışma, banyo yapma gibi. Ancak bunlar hastalığın nedeni değil, şizofreninin seyri sırasında ortaya çıkan durumlardır.</p>
</li>
<li data-sourcepos="37:1-38:0">
<p data-sourcepos="37:5-37:376"><strong>Fazla mastürbasyon yapmak şizofreniye yol açar mı?</strong> Açmaz. Ancak yukarıda belirtildiği gibi, kişinin dış dünyaya ilgisi azaldıkça cinsel doyum için de çevresindeki kişilere ilgisini yöneltemeyecektir. Kendi bedenindeki değişikliklerle aşırı ilgilenme (sürekli aynayla yüzünü inceleme gibi) veya fazla mastürbasyon yapma bu sürecin sonucudur, hastalığın nedeni değildir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="39:1-40:0">
<p data-sourcepos="39:5-39:823"><strong>Şizofreninin sebebi nedir?</strong> Hastalığa yol açan tek bir neden yoktur. Hastalığın farklı tiplerinde farklı nedenlerin ağırlıklı rol oynadığı söylenebilir. Ayrıca şizofreni hastalarının beyninde saptanan değişikliklerin hastalığın nedeni mi, sonucu mu olduğu da tartışmalıdır. Çocuklukta, hatta anne karnındayken beynin normal gelişmesinden sorumlu genlerin görevini yapamamasının o kişiyi ileride şizofreniye yatkın kılacağı düşünülmektedir. Bu genlerin etkisini olumsuz yönde etkileyen pek çok durum hastalığa da yatkınlık sağlayabilir. Örneğin hamilelikte ciddi beslenme bozukluğuna veya viral enfeksiyonlara maruz kalma, baba yaşının ileri olması nedeniyle oluşabilen kromozom bozuklukları hastalık riskini artırmaktadır. Ancak bu tür risk etkenlerine sahip olanların da çok azında sonradan şizofreni görülmektedir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="41:1-42:0">
<p data-sourcepos="41:5-41:1537"><strong>Beyindeki kimyasal maddeler hastalığa nasıl neden oluyor?</strong> Beyindeki hücreler (nöronlar) kendi aralarında haberleşmek için nörotransmitter denen bazı kimyasal maddeleri kullanır. Serotonin, dopamin, adrenalin, asetilkolin bunlardan en çok bilinenleridir. Bu maddeler uyku, uyanıklık, dikkat, iştah, istek duyma gibi pek çok işlevin gerçekleşmesinde rol oynar. Ayrıca bu nörotransmitterlerden birini daha ağırlıklı kullanan hücre grupları beynin bazı bölgelerinde demetler, yollar oluşturur. Bu yollar birbiriyle bağlantılı olup bir diğerinin işlevini de etkilemektedir. Sonuç olarak beyni bir bilgisayar ağına veya telefon şebekesine benzetebiliriz. Beyindeki kimyasal maddeler bu şebekenin sağlıklı işlemesinden sorumludur. Şizofreni hastalarında bu yollardan bazılarının aktivitesinin arttığı, bazılarının ise azaldığı bilinmektedir. Hastalık belirtilerinden örneğin dopaminin etkinliğinin bazı yollarda azalmasının, bazı yollarda ise artmasının sorumlu olduğuna ilişkin bulgular vardır. Sonuçta halüsinasyon, hezeyan, dikkat dağınıklığı, öğrenme güçlüğü vb. belirtiler kimyasal maddelerin işlevindeki bozukluğa bağlı olarak ortaya çıkar. Öte yandan gerek olumsuz yaşantılar (ciddi stres, travmalar gibi) gerekse beyindeki diğer kimyasal maddelerdeki değişiklikler belirli bir nörotransmitterin aktivitesini değiştirebilmektedir. Ayrıca bu kimyasal maddelerin üretilmesi, taşınması ve ortadan kaldırılması da genlerin kontrolünde olduğundan, şizofreniyi sadece beyindeki kimyasalların bozukluğu gibi görmek yeterli olmayacaktır.</p>
</li>
<li data-sourcepos="43:1-44:0">
<p data-sourcepos="43:5-43:252"><strong>Şizofreni kalıtsal olarak geçen bir hastalık mıdır?</strong> Şizofrenide kalıtımın önemli rolü vardır. Şizofreni hastalarının ailelerinde bu hastalığın daha sık görüldüğü bilinmektedir. Ancak hastalık her zaman basitçe anne-babadan çocuğa geçmemektedir.</p>
</li>
<li data-sourcepos="45:1-46:0">
<p data-sourcepos="45:5-45:499"><strong>Yakın akrabaları arasında şizofreni hastası olan kişide bu hastalığın çıkma ihtimali ne kadardır?</strong> Anne, baba, kardeş gibi yakın akrabalardan biri şizofreni hastasıysa, diğer kardeş veya çocuklarda aynı hastalığın görülme riskinde artış olur. En yüksek risk ikizlerde (tek yumurta) görülür. Bu tür ikizlerden birinde hastalık varsa, diğerinde de görülme riski %50'ye yakındır. Anne, baba veya kardeşlerden birinde hastalık varsa, diğer çocuklarda şizofreni görülme riski 8-12 kat artmaktadır.</p>
</li>
<li data-sourcepos="47:1-48:0">
<p data-sourcepos="47:5-47:293"><strong>Uzak akrabaları arasında şizofreni hastası olan kişide bu hastalığın çıkma ihtimali ne kadardır?</strong> Dayı, hala, dede vb. ikinci derece akrabalar ve kuzen gibi daha uzak akrabalarda şizofreni varsa, o kişide de hastalığın görülme olasılığı %2-5 kadardır. Bu riskler yaş ilerledikçe azalır.</p>
</li>
<li data-sourcepos="49:1-50:0">
<p data-sourcepos="49:5-49:488"><strong>Şizofreni tedavi edilebilir mi?</strong> Şizofreni tedavi edilebilir bir hastalıktır. Şeker hastalığı, astım veya yüksek tansiyon da kronik hastalıklardır. Bu hastalar hekimlerinin önerilerine uyup tedavilerine ve diyetlerine dikkat ederlerse, hastalıklarıyla birlikte çalışabilir, eğlenebilir ve tatil yapabilirler. Şizofreni hastası da tedavi ekibiyle ilişkisini kesmez ve ilaçlarını aksatmazsa, durumuna uygun bir işte çalışması ve çevresiyle ilişkilerini geliştirmesi mümkün olacaktır.</p>
</li>
<li data-sourcepos="51:1-52:0">
<p data-sourcepos="51:5-51:563"><strong>Tedavide ne tür yöntemler kullanılıyor?</strong> Uygulamaları ilaç ve ilaç dışı tedaviler olarak ayırmak mümkündür. Özellikle düşünce ve algı bozukluklarının giderilmesinde ilaçlar çok etkilidir. Şizofrenide ayrıca sosyal becerileri geliştirmeye, sorun çözmeyi ve hastalıkla başa çıkmayı öğretmeye yönelik grup tedavileri de uygulanmaktadır. Çünkü biriyle sohbet etmek istediğimiz zaman söze nasıl başlayacağımızı öğreten bir ilaç henüz icat edilmemiştir. Ancak ilaç tedavisi olmaksızın bu tür eğitim ve tedavilerin tek başına etkili olmadığını vurgulamak gerekir.</p>
</li>
</ul>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Siyasette parti kavramı çözülüyor mu?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/siyasette-parti-kavrami-coezuluyor-mu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/siyasette-parti-kavrami-coezuluyor-mu</guid>
<description><![CDATA[ İnsanların beklentilerini karşılamayan, onları temsil etmeyen, yalnızca birer nefer olarak görüp onları yönetme/kullanma amacı güden, yukarıdan aşağıya yön veren parti anlayışının ortadan kalkacağını düşünenlerdenim. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/siyasette-parti-kavrami-cozuluyor-mu-1738354502.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Siyasette, parti, kavramı, çözülüyor, mu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>İnsanların beklentilerini karşılamayan, onları temsil etmeyen, yalnızca birer nefer olarak görüp onları yönetme/kullanma amacı güden, yukarıdan aşağıya yön veren parti anlayışının ortadan kalkacağını düşünenlerdenim. Bunun yerine insanların kendilerinin oluşturacağı, kendi beklentilerini karşılayan, daha esnek, daha tabana yayılmış, daha dinamik ve aşağıdan yukarıya yön veren örgütlenme modellerinin gündeme geleceği günler yakındır diye umuyorum.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Siyaset dünyasında parti deyince genel olarak ülke yönetimiyle ilgili düşünce, ideoloji ve inançları birbirine yakın olan, doğrudan veya dolaylı bir şekilde iktidar olmayı hedefleyen ve bu amaçla örgütlenen bir insan grubu anlaşılır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu tanımın dar ve daha çok iktidar odaklı olması bir yana bugün çevremize baktığımızda insanların çoğunluğu için bildiğimiz anlamda bir parti bağlılığının gittikçe azaldığını görüyoruz. Siyasal kutuplaşmaların çok yoğun yaşandığı bizim gibi ülkeler dışında çoğu ülkede insanların partilere bağlılıkları son derece zayıflamış durumda. Seçimlere katılım oranları, partilerin programlarının hatta genel başkanlarının isimlerinin bile bilinmemesi gibi birçok göstergeden bunu anlayabiliyoruz. Belirli bir yaşın üzerindeki insanların eski alışkanlıklarla partilere olan ilgileri az da olsa devam ederken özellikle gençlerde gittikçe azalan bir ilgiden daha doğrusu ilgisizlikten söz edebiliriz. Bu yazıda biraz bunun nedenleri üzerinde durmak ve konuyla ilgili görüşlerimi paylaşmak istiyorum.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Öncelikle konuyla ilgili birkaç noktayı kısaca not etmek gerekirse, sayıları çok olsa da aslında partileri çok genel olarak birkaç başlık altında gruplayabiliriz: Milliyetçi, muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat, sosyalist vb. gibi. Bunlar da genel olarak sağ/aşırı sağ, merkez ve sol/aşırı sol gibi daha genel bir şekilde kategorize edilebilirler.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bunlardan sağ partilerin genel olarak kurulu düzenin korunması, ekonomi, din, aile vd. gibi konulara önem verdiklerini görürüz. Bu tür partiler, genellikle toplumsallık iddiasından uzak, daha çok bireyselliğe önem veren yapılar oldukları için taraftarları açısından ekonomik çıkar vb. beklentilerin daha güdüleyici olduğu bir şekle dönüşebiliyorlar. Örneğin bu partilere ilgi çok olmasına karşın siyaset tarihinde ideolojisi, ülkesi, toplumu için çok bedel ödemiş sağ parti mensuplarıyla çok karşılaşılmıyor. Buna karşın sol partilerin daha toplumsal bir nitelik taşıdıklarını ve evrensel bazı konuları (çevre, insan hakları, hayvan, eşitlik vb.) gündemleştirme iddiasında olduklarını görüyoruz. Sol partilerde idealler, haklar, özgürlükler vd. kavramlar için kendini feda etmiş ve bedel ödemiş çok sayıda kişilikle karşılaşmak mümkün. Ancak onların da gerçek dünyanın gerçek sorunlarına (ekonomik büyüme, üretimin artırılması, teknolojik gelişim, rekabet, bürokrasi vb.) ilişkin çözümler bulma konusunda zorlandıklarını -tarihsel birçok örnekte de görüldüğü gibi-biliyoruz.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Türkiye özeline bakarsak, </span><a href="https://www.yargitaycb.gov.tr/item/1093/siyasi-parti-genel-bilgileri"><span><u>Yargıtay’ın web sitesi</u></span></a><span>ne göre Türkiye’de şu andaki faaliyetlerini sürdüren 168 adet siyasi parti var görünüyor. Bu kadar çok partinin olması aslında bir yönüyle çok renkli ve çeşitli bir siyaset dünyasının var olduğu şeklinde yorumlanabilir. Ancak öte yandan partilerin birçoğunun aslında siyaset anlayışı, ideoloji, politika vb. açıdan birbirlerinden çok farklı olmadıklarını, daha çok liderler çevresinde toplanan ve iktidar olmanın nimetlerinden yararlanmayı hedefleyen bir grup insandan oluştuklarını da biliyoruz. Dolayısıyla bu ve başka nedenlerden dolayı toplumsal çeşitlilik ve parti sayısındaki bu renklilik, olması gerektiği gibi siyaset dünyasına yansımıyor, ne yazık ki.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Benzer şekilde partilerin bayrak ve amblemlerine baktığımızda da çok büyük bölümünün renklerinin kırmızı ve beyazdan oluştuğunu, daha çok ay, yıldız, bayrak ve dini sembollerin kullanıldığını </span><a href="https://t24.com.tr/foto-haber/turkiye-nin-ilginc-tasarima-sahip-parti-logolari,20723"><span><u>görüyoruz</u></span></a><span>. Bunu bir yönüyle partilerin sivil olamaması, devletten kopamaması ve bağımsız bir kimlik kazanamaması şeklinde yorumlayabiliriz. Çoğu parti, hem belki devlet olanaklarından yararlanmayı kolaylaştırmak hem de genel anlamda devletle resmî ideoloji bağlamında ters düşmemek için böyle bir yaklaşım gösteriyor olabilir. Bunun sonucu olarak da ülkemizde sivil toplum örgütleri üzerinden siyasete katılma anlayışının çok gelişmediğini, siyasete katılımın neredeyse tek yolunun siyasi partiler haline geldiğini söyleyebiliriz. Onlar üzerinden ne kadar katılımın sağlanabildiği ve ne kadar sağlıklı olduğu sorusu ise ayrı bir tartışma konusu tabii.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu kısa, genel notlardan sonra tekrar konuya dönersek.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Öncelikle biliyoruz ki geçmişte dünyadaki sınırlar nedeniyle yaşamla ilgili gündemleşebilecek alan sayısı oldukça kısıtlıydı. Bunlardan ekonomi, devlet, din, toplum, diğer ülkelerle ilişkiler vb. gibi birkaç başlığa göre insanlar hangi partiyi destekleyeceklerine karar veriyorlardı. Her konuda partiyle aynı görüşte olmak gibi bir beklenti olmadığı gibi partiden ayrı bir görüşe sahip olmak gibi kavramlar da çok yoktu. İnsanlar, çok genel sınıflandırmalar çerçevesinde mevcut yapılardan kendilerine en yakın olan birisine girip kendilerini orada tanımlıyorlardı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ancak artık hayat çok daha renkli ve fazla çeşit barındırıyor. Her birey için yaşam artık çok daha boyutlu ve basit birkaç kavram ile tanımlanamayacak, kategorize edilemeyecek durumda. İnsanlar en azından bilinç düzeyinde artık çok daha aktif durumdalar ve yaşamlarında söz sahibi olmak istiyorlar. Dolayısıyla eskiden yapılmış olan klasik parti sınıflandırmalarının çok uzağında bir yere doğru gidiyoruz. Yine eskiden çoğu insanın aklına gelmeyen bazı kavramlar, bugünün en önemli gereklilikleri haline gelmiş olabiliyor. Örneğin eskiden hiç akla gelmeyen çevreye veya hayvanlara ilişkin politikalar, bugün birçok insan için bir partiyi desteklemek ya da desteklememek için en önemli kriter haline gelebiliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bunun yanında hayat, genel olarak merkezden çevreye doğru ilerliyor. Toplum kadar -belki daha fazla- bireyin önemli olduğu bir anlayış gelişiyor. Güç, önem ve yönetim merkezden çevreye, yerele doğru kayıyor. Finansın, para kullanımının bile merkezi olmayan bir özellik taşıdığı kripto dünyasına doğru evrildiğini görüyoruz. Eskiden gücün ve bilginin toplandığı merkezin (devletlerin, okulların, partilerin vd.) toplumları ve dolayısıyla insanları şekillendirdiği, belirlediği bir süreç yaşanıyordu. Şimdi ise her bir bireyin kendi başına bir hazine olduğu; her bir bireyin dünyanın en iyi bilim insanı, sanatçısı, sporcusu, edebiyatçısı, felsefecisi, vd. olma potansiyelini taşıdığı bir döneme girdik. Özellikle iletişim teknolojilerinin büyük bir hızla gelişmesi, ulaşımın kolaylaşması, bilgiye ve olanaklara erişimin hızlanmasıyla artık her bir birey kendi içinde dünyanın en önemli, en değerli varlığı haline gelebiliyor.</span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong>Yaşamın renkliliği, çeşitliliği ve dinamizmi eskiye oranla çok arttığı için daha statik bir yapı olan parti kavramının, insanların düşünsel ve duygusal olarak beklentilerini karşılama ve değişen koşullara uyum sağlama şansı da gittikçe azalıyor.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span><span><span>Bütün bunların etkisiyle artık eskiden olduğu gibi bir partinin belirli kuralları, görüşleri, ideolojileri oluşturup da insanların önüne getirmesi, onlar üzerinden insanları şekillendirmeye çalışması pek mümkün görünmüyor. Artık her bir birey kendi önceliklerini kendisi belirlemek, kendi parti programını kendisi yapmak istiyor. Bir başkasının programının içine hapsolmak istemiyor. Ayrıca eskiden parti üyesi, parti çalışanı demek bir anlamda partinin askeri, neferi demekti. Çoğunlukla emirlerin yukarıdan verildiği, parti üyelerinin çok söz hakkının olmadığı, bir anlamda partinin (siyasetinin, ideolojinin vd.) daha önemli olduğu ama bireyin o kadar da önemli olmadığı süreçler yaşanıyordu. Dolayısıyla insanlar kendi farklılıklarını, düşüncelerini, görüşlerini bir kenara itip partinin programı içerisinde kendilerini sınırlayabiliyorlardı. Ancak artık hiçbir birey, bir başka insana bağlı olmak, ondan emir almak istemiyor. Yaşam artık çok daha renklenmiş, çok daha boyutlanmış durumda. Dolayısıyla bir insanın yaşamın tüm boyutlarına ilişkin kendine ait görüşleri, düşünceleri var. Herhangi bir kişinin/partinin görüş ve yönlendirmelerine ihtiyaç duymadığı gibi onlarla sınırlandırılmak, onların içinde hapsolmak da istemiyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Yaşamın renkliliği, çeşitliliği ve dinamizmi eskiye oranla çok arttığı için daha statik bir yapı olan parti kavramının, insanların düşünsel ve duygusal olarak beklentilerini karşılama ve değişen koşullara uyum sağlama şansı da gittikçe azalıyor. Örneğin bir siyasi partinin programının çok genel olarak 10 bölümden (örneğin, ekonomi, dış politika, eğitim, güvenlik, sağlık vd.) oluştuğunu düşünelim. Eskiden insanlar, bu 10 konunun içinden en çok sayıda konuya ilişkin görüşlerini paylaştıkları partiyi kendilerine yakın hissederler ve ona oy verirlerdi. Örneğin A partisiyle yedi, B ile beş, C ile üç, D ile bir konuda yakın iseler kendilerini A partili sayarlardı. Yakın hissetmedikleri diğer üç konu için de katılmasalar bile partilerinin görüşü olduğu için onları da savunurlar ya da rahatsız bile olsalar sessiz kalırlardı. Şimdi artık insanlar çok daha bilgili, bilinçli ve özgüvenli durumdalar. Şu an için mevcut partilere baksak zaten yaşamın renkliliği ve çeşitliliğinden dolayı örneğin 10 konunun yedisinde bizimle benzer düşünen bir parti bulmak zordur. (Bugün bir partiyi destekleyen insanların kaç tanesi gerçekten o partinin programını beğendikleri için destekliyorlar acaba? Ve bu program ile kişisel beklentilerin örtüşme oranı yüzde kaçtır?) Bulsa bile bugün hiç kimse örneğin yedi noktada benzer düşünüyor diye kendisini bütünüyle A partili olarak görmeyecektir. Geride kalan üç konunun her birisi (veya tümü) ile o partiyle yan yana gelmeyecek kadar büyük görüş farklılıkları içerebilir. Ayrıca belki bugün yedi noktada benzer olduğu A partisiyle bir yıl sonra -hem kendinin hem partinin hem de koşulların değişmesinden dolayı- çok daha az yakınlık hissedebilir. Dolayısıyla artık her bir bireyin,görüşlerinin çoğunu veya bir bölümünü paylaşıyor diye bir partiye kendini bütünüyle adaması, adasa bile bunun sürekli olması mümkün görünmüyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu anlamda belki tersinden, daha insan odaklı bir örgütlenme anlayışının gelişmesi gerekir. Yani örneğin her birimizin kendimiz için önemli olan 10 konu belirlediğimizi düşünelim. Bu 10 konuyla ilgili partilerin programlarına baktığımızda A partisinin beş, B partisinin dört, C partisinin üç, D partisinin iki noktada beklentilerimizi karşıladığını varsayalım. Bu durumda bu partilerden hiç birisine “benim partim” diyemeyeceğimiz ortadadır. Bu noktada belki 10 bölüm içinde bizim açımızdan en kritik olanı/olanları belirleyip o konuda yaklaşımını beğendiğimiz partiyi geçici olarak destekleme yoluna gidebiliriz. Ya da eğer bizim için kritik olan konularda bir partinin görüşlerini beğenmiyorsak başka bir sürü konuda ortak düşünsek bile onu desteklemeyebiliriz. Bu anlamda belki en doğrusu, her birimizin kendimiz açısından önemli gördüğümüz konuları belirleyip her bir partiyi o anlayışı dikkate alması konusunda yönlendirmemiz ve gerektiğinde eleştirmemiz olabilir. İnsanların siyasi partilere gittiği dönemlerin bittiğini düşünüyorum. Artık partilerin insanlara gitmesi, onların istekleri ve beklentileri doğrultusunda kendilerine yön vermeleri gerekir bence.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İnsanlar adına bazı insanların milletvekili vb. seçilip geride kalanları pasifize ederek tüm yetkiyi kullanmaları şekline dönüşmüş olan temsili (oy çokluğuna dayalı) demokrasinin de hiçbir soruna çözüm getirmediği, tam aksine neredeyse bütün sorunların kaynağı olduğu gerçeğini de başka bir yazıda tartışalım derim.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Özetlemek gerekirse; insanların beklentilerini karşılamayan, onları temsil etmeyen, yalnızca birer nefer olarak görüp onları yönetme/kullanma amacı güden, yukarıdan aşağıya yön veren parti anlayışının ortadan kalkacağını düşünenlerdenim. Bunun yerine insanların kendilerinin oluşturacağı, kendi beklentilerini karşılayan, daha esnek, daha tabana yayılmış, daha dinamik ve aşağıdan yukarıya yön veren örgütlenme modellerinin gündeme geleceği günler yakındır diye umuyorum. Şunu unutmamalıyız ki aslolan biziz, partiler değil. Partiler de devletler de kurumlar da insanlar için var. İnsanlar onlar için değil.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ego ve kibir: Kusursuz aynadaki çatlak</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ego-ve-kibir-kusursuz-aynadaki-catlak</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ego-ve-kibir-kusursuz-aynadaki-catlak</guid>
<description><![CDATA[ Bir zamanlar büyük filozof Diogenes’e sormuşlar: “En büyük düşmanın kim?” O da cevap vermiş: “Kendi egom.” ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/ego-ve-kibir-kusursuz-aynadaki-catlak-1741715593.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Ego, kibir:, Kusursuz, aynadaki, çatlak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Franz Kafka bir eserinde şöyle der: “Kendi başına dikilerek göğe yükselen kişi, dengesini kaybeder.” İşte ego ve kibir tam da böyle işler. İnsan kendini kusursuz bir kule gibi gördüğünde, sarsılmaz zannettiği yapısı en küçük depremde yıkılır. Çünkü kibir, insanın zayıflıklarını inkâr etmesidir.</strong> </span></span></span></p>

<p><span><span><span>İnsan ruhu bir ayna gibidir. Ancak bazı aynalar fazlasıyla cilalanmıştır; öylesine parlaktır ki, yalnızca kendini görmek ister. İşte ego tam da burada devreye girer—kendini her şeyin merkezinde sanan, kendi yankısını en yüksek sesle duymak isteyen bir benlik yanılsaması. Kibir ise, o aynanın üzerine çekilmiş, başkalarının yüzünü göstermeyen puslu bir perde gibidir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Franz Kafka bir eserinde şöyle der: “Kendi başına dikilerek göğe yükselen kişi, dengesini kaybeder.” İşte ego ve kibir tam da böyle işler. İnsan kendini kusursuz bir kule gibi gördüğünde, sarsılmaz zannettiği yapısı en küçük depremde yıkılır. Çünkü kibir, insanın zayıflıklarını inkâr etmesidir. Oysa inkâr edilen her şey, en karanlık köşede büyümeye devam eder.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Egonun en tehlikeli yanı, kendini sürekli haklı çıkarmak için çırpınmasıdır. İnsan, yanlış olduğunu kabullenmek yerine dünyayı değiştirmek ister. Kendini yüceltmek için başkalarını küçültür, zayıflığını örtebilmek için başkalarının hatalarına odaklanır. İçindeki boşlukları, alkışlarla doldurmaya çalışır. Ancak kibirle yükselen her ruh, içsel yalnızlığın derinliklerine düşmeye mahkûmdur. Çünkü ego doyumsuzdur; ne kadar beslenirse beslensin, hep daha fazlasını ister.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bir zamanlar büyük filozof Diogenes’e sormuşlar: “En büyük düşmanın kim?” O da cevap vermiş: “Kendi egom.” Gerçekten de insanın en büyük savaşı, kendi içindedir. Ego sürekli fısıldar: “Sen farklısın, sen diğerlerinden üstünsün.” Kibir ise bu fısıltıyı megafona çevirir ve sonunda kişi kendini tapılmaya değer görmeye başlar. Oysa en derin bilgelik, kendi sınırlarını bilmektir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bir gün herkes, aynadaki çatlakları görecektir. Ama kimi insan bu çatlaklardan ışığın sızdığını fark eder, kimisi ise aynanın kırılmasını gururuna yediremez. Önemli olan, kibri törpüleyip, içindeki hakikati görebilmektir. Çünkü insan ne kadar yükselirse yükselsin, sonunda yalnızca kalbinin ağırlığınca değer kazanır.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaydırmacalı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kaydirmacali</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kaydirmacali</guid>
<description><![CDATA[ Her şeyin hemen ve mümkünse bizim istediğimiz anda olmasını istiyoruz. Olmadığında huzursuzlanıyoruz, öfkeleniyoruz. Olayların ve durumların gerçekleşmesi gereken en doğru zamanın hep bizim istediğimiz ve talep ettiğimiz zaman olduğu konusunda kendi kafamızda kıramadığımız müthiş bir inadımız var. Bu inadı kıramıyoruz. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/kaydirmacali-1741240441.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kaydırmacalı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>“Bunu yaşamayı sevmedim o zaman kaydır.”, “Bu durumdan hoşlanmadım o zaman kaydır, geç.”, “Bu işi sevmedim o halde kaydır yenisi gelsin.” Gibi sürekli aceleci ve canhıraş bir yaşam örüntüsü gerçekleşmeye başlıyor ister istemez. </strong></span></span><span><span><strong>Yavaş yavaş okunması tavsiye edilir.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Geçtiğimiz haftalardan birinde, günlerden bir gün yine bu şekilde bir “Hikaye anlatıcılığı” kıvamındaki aile sohbetinde konumuz -kaçınılmaz olarak- sosyal medya ve sosyal medya bağımlılığına geliverdi. Artık sanırım bu hayatımızın çok da rahatsız olmadığımız bir gerçeği. Daha doğrusu belli bir yaş grubu zaten bu durumun içine doğduğu için bu durum onların “Normal”i. Biz 80 kuşağı olarak bu durumun içine sıkışmış, kime hak vereceğini bilemez bir duruma gelmişiz. Gençlerle genç, sosyal medyaya öfke kusan yaşlılarla yaşlı oluyoruz, maalesef. </span></span></p>

<p><span><span>İşin psikolojik ve psikanalitik tarafı hakkında yorum yapmam. Bilgim ve donanımım buna elvermez. Ben yine işin başka bir boyutunda, sosyal medya kullanımının gerçek hayattaki zaman ve gerçeklik algısı ile nasıl oynadığıyla ilgili konuşmak istiyorum.</span></span></p>

<p><span><span><strong>ARZULARIN ZAMAN AŞIMI</strong></span></span></p>

<p><span><span>Derslerimde genellikle belli bir yaşın altında öğrencilerim olduğu için onlarla yaptığım sohbetlerde birçok konunun algılanış biçiminin bizlerle bambaşka olduğunu gözlemliyorum. Fakat bu klasik “Kuşak çatışması” dediğimiz durum değil. Ben daha çok merakımı gidermek için, bazı durumların, olayların ve olguların onlar tarafından nasıl algılandığı konusunda sohbetler yapmayı seviyorum. Her seferinde de çok şaşırtıcı yanıtlar alıyorum. Beklentiler, istekler, arzular, ilgilerini çeken konular ve iletişim tarzları bence şu dönemde tam da kırılgan bir dönüşüm içerisinde. </span></span></p>

<p><span><span>Çünkü onlar ne <strong>hissettiklerini bilmeden</strong> daha doğrusu <strong>ne hissettiklerinin farkında olmadan</strong> kendilerini o olayların, kişilerin ve durumların içinde buluyorlar. </span></span></p>

<p><span><span>Bir tanışma gerçekleştikten sonra, ki yalnızca kadın erkek arasındaki romantik bir ilişkiden bahsetmiyorum, o insanla ilgili herhangi bir bilgi birikimi, duygusal tatmin yaşanmadan başlayan yüzeysel ilişkiler sonrası, haliyle yaşanan o içsel boşluk baş gösteriyor. Neyi neden yaşadıklarını bilmeden bir ikili ilişkinin içinde buluveriyorlar kendilerini. Çünkü sanıyorlar ki hayat o sosyal medyadaki gibi “Ekran kaydırarak” akıyor. “Bunu yaşamayı sevmedim o zaman kaydır.”, “Bu durumdan hoşlanmadım o zaman kaydır, geç.”, “Bu işi sevmedim o halde kaydır yenisi gelsin.” Gibi sürekli aceleci ve canhıraş bir yaşam örüntüsü gerçekleşmeye başlıyor ister istemez. </span></span></p>

<p><span><span>“Telefon” dediğimiz aygıtın da özünde bir haberleşme aracı olduğunu ve buna hizmet etmesi gerektiğini unutup her duyguyu ve düşünceyi bu aygıt üzerinden yaşamaya başlıyorlar. Sevincini de, mutluluğunu da, öfkesini de, kırgınlığını da, sitemini de bu <strong>aygıt</strong> üzerinden kurmaya çalışan birey, bir süre sonra yüz yüze iletişimin ne olduğunu unutarak, yüz yüze iletişimde de o aygıttaki hızı ve tatmini yaşamak istiyor. E insan olarak tabiatımızın buna elvermediği aşikar. Çünkü biz aslında sindire sindire yaşanan duyguları <strong>fıtratımız gereği</strong> seviyoruz. Bunu istiyoruz, bunu arzuluyoruz. İş günün sonunda böyle olmayınca yastığa başımızı koyduğumuzdaki o duygusal boşluğu yaşamamız ise kaçınılmaz oluyor.</span></span></p>

<p><strong><span><span>En nihayetinde “Hızına yetişemediğimiz” durumları, bir yerden sonra geride bırakmak istememiz çok normal. Ki zaten hayatın olağan akışına baktığımızda ister istemez geride kalan birçok şeyiniz olmuştur aceleci davrandığınızda. </span></span></strong></p>

<p><span><span><strong>ZAMAN ALGISININ DEĞİŞMESİ</strong></span></span></p>

<p><span><span>Bu hıza bağlı olarak zaman algımız da değişiyor. Her şeyin hemen ve mümkünse bizim istediğimiz anda olmasını istiyoruz. Olmadığında huzursuzlanıyoruz, öfkeleniyoruz. Olayların ve durumların gerçekleşmesi gereken en doğru zamanın hep bizim istediğimiz ve talep ettiğimiz zaman olduğu konusunda kendi kafamızda kıramadığımız müthiş bir inadımız var. Bu inadı kıramıyoruz. Aynı zamanda telefon denilen aygıtta yer alan sosyal medya hesaplarımızın başrolü de haliyle biz olduğumuz ve o krallıkta istediğimizi istediğimiz şekilde istediğimiz zamanda yapabildiğimiz için yine gerçeklikten koparak, gerçek hayatta işlerin neden bu şekilde ilerlemediğini sorgulayıp sık sık öfkeleniyoruz. Zamanın gerçek hayatta, sosyal medyadaki gibi akmayışı veya sohbetlerin sosyal medyadaki “biz”im tarzımızda ilerlemeyişi bizim o ana katlanamayacak duruma gelmemize neden oluyor. </span></span></p>

<p><span><span>Halbuki zaman ve mekan bizden bağımsız yaşıyor. Algılarımız ise bize çoğunlukla oyun oynuyor. Hatta bazen “sanmak” ile “zannetmek” şeklinde bizimle dalgasını bile geçiyor. </span></span></p>

<p><span><span><strong>SÜRAT HER YERDE PİŞMANLIK MI?</strong></span></span></p>

<p><span><span>Atalarımızın da bu konu ile ilgili çok yerinde sözleri var tabii ama ben daha farklı şekilde bir izahat getirmek istedim. Yalnızca trafikte değil, yaşamın her alanında süratten vazgeçip biraz daha yavaşlamak, zamanın bizim tarafımızdan algılanan o yanlış hızına çok kapılmamak zannediyorum birçok ikili ilişkide de daha az kırılgan olmamızı sağlayan bir etken. </span></span></p>

<p><span><span>En nihayetinde <strong>“Hızına yetişemediğimiz”</strong> durumları, bir yerden sonra geride bırakmak istememiz çok normal. Ki zaten hayatın olağan akışına baktığımızda ister istemez geride kalan birçok şeyiniz olmuştur aceleci davrandığınızda. Belki ben de son dönemlerde yavaşlığın ne büyük nimet olduğunu biraz daha anlayabilmek ve hayatı sindirebilmek adına zaman zaman “CittaSlow”lardan birine kaçıyorum. Bireysel olarak anlamlandırmaya çalıştığımda gayet makul bir sebep-sonuç…</span></span></p>

<p><span><span>O nedenle zannediyorum ki “Kaydıralım gitsin.” Aceleciliğinden sıyrılıp, gün içerisinde bir an da olsa durup kendimize ve çevremize bakıp “Ne oluyor?” algısını devreye sokmak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span><span>Şimdi, o elinizdeki telefonları yavaşça bırakıp sizde “Neler oluyor?” diye bir kendinize bakmaya başlayabilirsiniz.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hak edişler üzerine</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hak-edisler-uzerine</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hak-edisler-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Psikolojide “yanıltıcı hak ediş hissi” (illusory entitlement) diye bir kavram vardır. İnsan, kendine dair algısıyla, yaşadığı gerçeklik arasında bir denge kurmak ister. Eğer uzun zamandır yalnızsak, sevilmeyi hak ettiğimize inanırız. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/hak-edisler-uzerine-1741116779.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hak, edişler, üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><span><strong>Belki de bazen en büyük lütuf, hak ettiğimizi düşündüğümüz şeyi alamamaktır. Ve belki de asıl mesele, hayatın adil olup olmaması değil, bizim kendi içimizde adaleti nasıl inşa ettiğimizdir.</strong></span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bazen içimizde bir çığlık yükselir: “Bunu hak ettim!” Ya da tam tersi, kırgınlıkla ve hayal kırıklığıyla, “Bunu hak etmedim…” diye mırıldanırız. Adalet duygumuz, terazisini elimizde tuttuğumuz bir ölçü birimi gibidir. Ancak ne kadar dikkatle tartarsak tartalım, terazimizin hassasiyetini belirleyen şey, çoğu zaman kendi kendimize anlattığımız hikâyelerdir. Oysa bazen hak ettiğimizi sandığımız şey, gerçekte hiç de hak etmediğimiz bir yanılsama olabilir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Psikolojide “yanıltıcı hak ediş hissi” (illusory entitlement) diye bir kavram vardır. İnsan, kendine dair algısıyla, yaşadığı gerçeklik arasında bir denge kurmak ister. Eğer uzun zamandır yalnızsak, sevilmeyi hak ettiğimize inanırız. Eğer çok çabalamışsak, takdir edilmeyi hak ettiğimizi düşünürüz. Ama hayat, hak edişler üzerinden işlemez. O yüzden bazen en iyi insanlar en büyük haksızlıklara uğrar, en çok sevenler sevilmez, en çok emek verenler karşılık bulamaz.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>O halde şu soruyu sormalıyız: Gerçekten neyi hak ediyoruz? Ve daha önemlisi, bir şeyi hak etmekle ona sahip olmak arasındaki mesafe ne kadar?</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu noktada, psikanalist Jacques Lacan’ın şu sözünü hatırlamak yerinde olur: “İnsan, kendisine verilmeyen şeyi talep edendir.” Bu cümlede derin bir trajedi saklıdır. Çünkü bazen en çok istediğimiz şey, bize verilmediğinde hak ettiğimizi düşünürüz. Oysa belki de hayatın o şeyi bize vermemesi, öğrenmemiz gereken en büyük derslerden biridir. Belki de gerçek adalet, içimizdeki adalet duygusundan farklı bir formda karşımıza çıkıyordur.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bunu kabullenmek zor olabilir. İnsanın içini kemiren o sessiz isyan, çoğu zaman kendine şefkat duymayı unuttuğunun bir işaretidir. Başkalarına verdiğimiz merhameti kendimizden esirgediğimiz sürece, hak edişlerimiz ve haksızlıklarımız bir girdap gibi bizi içine çeker. O yüzden, belki de asıl hak ettiğimiz şey, kendimize karşı daha nazik olmaktır. Başarısız olduğumuzda, kandırıldığımızda, kaybettiğimizde bile… Çünkü bazen gerçek kazanım, kaybettiğimizi sandığımız şeylerin içinde saklıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Kendimize şu soruyu sormamız gerek: Hayat bana istediğimi vermediğinde, bu benim için ne anlama geliyor? Bir adaletsizlik mi, yoksa başka bir şeyleri fark etmem için bir fırsat mı?</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Belki de bazen en büyük lütuf, hak ettiğimizi düşündüğümüz şeyi alamamaktır. Ve belki de asıl mesele, hayatın adil olup olmaması değil, bizim kendi içimizde adaleti nasıl inşa ettiğimizdir.</span></span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kimlerin hayatının hayaletisin?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kimlerin-hayatinin-hayaletisin</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kimlerin-hayatinin-hayaletisin</guid>
<description><![CDATA[ Bazen bir insanın hayatında var olmak, bir gölge gibi süzülmek demektir. Oradasınızdır ama yokmuşsunuz gibi… Sanki ruhunuzun dokusu, o anın içinde çözülen bir sis gibi kaybolur. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/kimlerin-hayatinin-hayaletisin-1740519605.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kimlerin, hayatının, hayaletisin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Psikolog Donald Winnicott, “Gerçek benlik görülmek ister” der. Bir insanın en derin arzusu, olduğu gibi kabul edilmek, fark edilmek, duyulmaktır. Ama bazı ilişkilerde, bazı ortamlarda, biz fark edilmemeyi öğreniriz. Görünmez olmayı bir savunma mekanizması haline getiririz. Çünkü var olmanın bedeli, bazen ihmal edilmekten daha acı verici olabilir.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bazen bir insanın hayatında var olmak, bir gölge gibi süzülmek demektir. Oradasınızdır ama yokmuşsunuz gibi… Sanki ruhunuzun dokusu, o anın içinde çözülen bir sis gibi kaybolur. Konuşmaların arasında isminiz hiç geçmez, planlar yapılırken varlığınız hesaba katılmaz, duygularınızı anlatırken bir duvara çarpıp geri dönersiniz. Ve bir noktadan sonra kendinize sormaya başlarsınız: Ben burada gerçekten var mıyım?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Psikolog Donald Winnicott, “Gerçek benlik görülmek ister” der. Bir insanın en derin arzusu, olduğu gibi kabul edilmek, fark edilmek, duyulmaktır. Ama bazı ilişkilerde, bazı ortamlarda, biz fark edilmemeyi öğreniriz. Görünmez olmayı bir savunma mekanizması haline getiririz. Çünkü var olmanın bedeli, bazen ihmal edilmekten daha acı verici olabilir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ama işte tehlike tam da burada başlar. Bir yerde yok sayılmak, başka bir yerde kendini aşırı var etmeye çalışmaya yol açar. Birinin hayatında sessiz bir gölge olduğumuzda, başka bir sahnede en parlak ışığın altına çıkmaya zorlarız kendimizi. Görülmemiş yılların acısını, duyulmamış cümlelerin sessizliğini, anlaşılmamış bakışların ağırlığını başka insanlara yükleriz. Ve bu kez de var olmak için fazla savaşan, fazlasıyla isteyen, sürekli kanıtlamaya çalışan biri oluruz.</span></span></span></p>

<p><span><em><span><span><strong>Hiç kimse, varlığına inanmadığı birinin gölgesinde yaşamak zorunda değil. Çünkü görünmez hissettiğimiz her yerde, aslında kendimizi yavaş yavaş unutuyoruz.</strong></span></span></em></span></p>

<p><span><span><span>Oysa görünmez olmamak için savaşmaktan daha önemli bir şey vardır: Yanlış yerlerde görünür olmaya çalışmayı bırakmak. Çünkü bazen mesele bizim kim olduğumuz değil, karşı tarafın görmeye gönlü olup olmadığıdır. İnsan kendini bir başkasının gözünden var etmeye çalıştıkça daha da kaybolur. O yüzden asıl soru şudur: Kendimizi ispat etmek için değil, gerçekten olduğumuz için var olabildiğimiz bir yer var mı?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Belki de çözüm, yanlış sahnelerden çekilip doğru sahnelere yürümek. Hiç kimse, varlığına inanmadığı birinin gölgesinde yaşamak zorunda değil. Çünkü görünmez hissettiğimiz her yerde, aslında kendimizi yavaş yavaş unutuyoruz. Ve kim olduğumuzu unuttuğumuzda, bir gün başkaları fark ettiğinde bile artık fark edilecek bir şeyimiz kalmıyor.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cam tavanları yıkan kadınlar</title>
<link>https://trafikdernegi.com/cam-tavanlari-yikan-kadinlar</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/cam-tavanlari-yikan-kadinlar</guid>
<description><![CDATA[ İşte cam tavanları kıran kadınlar tam da bunu yapıyor: Hem dışarıdaki hem de içerideki duvarları yıkıyorlar. “Hak ettim mi?” diye sormayı bırakıp, “Evet, buradayım ve bunu aldım” diyerek ilerliyorlar. En önemlisi, kendi başarılarını sahipleniyorlar. Çünkü bilirler ki, bu savaşı yalnızca kendileri için değil, kendilerinden sonra gelen tüm kadınlar için veriyorlar. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/cam-tavanlari-yikan-kadinlar-1739944183.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Cam, tavanları, yıkan, kadınlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Psikolog Carol Dweck’in dediği gibi: “Kadınların karşılaştıkları en büyük engellerden biri, kendi yeterliliklerine duydukları güvensizliktir. Bunu toplum inşa etti, ama yıkacak olan da biziz.” İşte cam tavanları kıran kadınlar tam da bunu yapıyor: Hem dışarıdaki hem de içerideki duvarları yıkıyorlar.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Kadın olmak, iş dünyasında sürekli bir kendini ispat etme sınavıdır. Odaya girdiğinde önce ciddiye alınman gerekir, sonra da ciddiye alınmanın şans eseri olmadığını defalarca kanıtlaman. Aynı yetenek, aynı deneyim, aynı başarı… Ama iş unvanlara, terfilere ya da maaşlara geldiğinde hep bir adım geriden başlamak.</span></span></p>

<p><span><span>Cam tavan, iş görüşmesinde sana yöneltilen “Yakın zamanda çocuk sahibi olmayı düşünüyor musunuz?” sorusudur. Aynı iş için başvuran bir erkeğe asla sorulmaz, çünkü onun ebeveyn olması iş hayatına engel olarak görülmez. Cam tavan, toplantılarda fikrini söylediğinde kimsenin tepki vermeyip, birkaç dakika sonra bir erkek meslektaşının aynı şeyi söylediğinde “Harika bir öneri!” diye alkışlanmasıdır. Cam tavan, “Çok başarılı ama biraz fazla duygusal”, “Harika bir çalışan ama yeterince otoriter değil” gibi cümlelerle yoluna taş konulmasıdır.</span></span></p>

<p><span><span>İşin en zorlu kısmı, cam tavanın dışarıdan olduğu kadar içeriden de işlemesidir. Çünkü bu görünmez engel, zamanla insanın zihnine de sızar. “Bu terfiyi gerçekten hak ettim mi?”, “Belki biraz daha deneyim kazanmam lazım” gibi düşünceler kadınların içine işleyen sessiz şüphelerdir. Psikolog Carol Dweck’in dediği gibi: “Kadınların karşılaştıkları en büyük engellerden biri, kendi yeterliliklerine duydukları güvensizliktir. Bunu toplum inşa etti, ama yıkacak olan da biziz.”</span></span></p>

<p><span><span>İşte cam tavanları kıran kadınlar tam da bunu yapıyor: Hem dışarıdaki hem de içerideki duvarları yıkıyorlar. “Hak ettim mi?” diye sormayı bırakıp, “Evet, buradayım ve bunu aldım” diyerek ilerliyorlar. En önemlisi, kendi başarılarını sahipleniyorlar. Çünkü bilirler ki, bu savaşı yalnızca kendileri için değil, kendilerinden sonra gelen tüm kadınlar için veriyorlar.</span></span></p>

<p><span><span>Ve bir gün, iş hayatında kadın olmanın sonsuz bir kendini ispat çabası olmadığını anladığımızda, cam tavanlar tamamen tarih olacak. Ama o zamana kadar, her küçük zaferde, her kazanılan terfide, her sesini yükselttiğinde unutma: Bir çatlaktan ışık sızar ve en sert cam bile yeterince baskıyla kırılır.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Narsizm salgınında hayatta kalma rehberi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/narsizm-salgininda-hayatta-kalma-rehberi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/narsizm-salgininda-hayatta-kalma-rehberi</guid>
<description><![CDATA[ Narsistler insanları cezbedici bir aurayla kendilerine çeker. Baştan çıkarıcı, zeki ve cazibelidirler. Ama bir kez çemberlerine girdiğinde, oradan çıkmak deveye hendek atlatmaktan zor hale gelir. İlk başta seni göklere çıkarır, senin eşsiz olduğunu söyler, senden ilham aldığını anlatır. Sonra yavaş yavaş aynayı ters çevirir. Artık o mükemmel, sen eksiksindir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/narsizm-salgininda-hayatta-kalma-rehberi-1739338751.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Narsizm, salgınında, hayatta, kalma, rehberi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Narsizmle mücadele etmenin yolu, narsistin oyun alanından çekilmektir. Oscar Wilde’ın ruhu şad olsun ama bu hikâyede “kendini sevmek”, önce kendini kurtarmakla başlar.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Modern çağın en bulaşıcı hastalığı ne grip ne de stres—narsizm. Bir zamanlar bireyselliği kutlayan bir akımken, artık insan ilişkilerinin içine sinsice sızan, herkesi kendine hayran bıraktırmak için didinen, ama aslında içi boş bir aynaya dönüşen bir karakter bozukluğu. Peki, bu salgından nasıl kurtuluruz?</span></span></p>

<p><span><span>Öncelikle, Oscar Wilde’ın meşhur sözünü hatırlayalım: “Kendini sevmek ömür boyu sürecek bir aşkın başlangıcıdır.” Ama Wilde’ın bahsettiği sevgi, narsistlerin uyguladığı türden bir tapınma değil. Kendini gerçekten seven biri, başkalarının sevgisine muhtaç değildir. Oysa bir narsist için, başkalarının hayranlığı olmadan var olmak imkânsızdır.</span></span></p>

<p><span><span>Narsistler insanları cezbedici bir aurayla kendilerine çeker. Baştan çıkarıcı, zeki ve cazibelidirler. Ama bir kez çemberlerine girdiğinde, oradan çıkmak deveye hendek atlatmaktan zor hale gelir. İlk başta seni göklere çıkarır, senin eşsiz olduğunu söyler, senden ilham aldığını anlatır. Sonra yavaş yavaş aynayı ters çevirir. Artık o mükemmel, sen eksiksindir. Seni eleştirir, seni küçümser, seni kendine bağımlı hale getirir. En kötüsü de şu: Bütün bunları yaparken, senin her şeyin normal olduğunu sanmanı sağlar.</span></span></p>

<p><span><span>Bu çarkın içinden çıkmanın en iyi yolu, başından girmemektir. Narsist biriyle ilişkinin en tehlikeli yanı, onunla savaşabileceğini ya da onu değiştirebileceğini sanmaktır. Değişmeyecek. Oscar Wilde’ın dediği gibi, “Herhangi bir insanı değiştirmeye çalışmak bir felakettir.” Bir narsisti değiştirmek ise düpedüz deliliktir.</span></span></p>

<p><span><span>Peki, nasıl korunacağız?</span></span></p>

<p><span><span>1. Erken işaretleri gör. Aşırı iltifat, dramatik hikâyeler, sürekli kendini merkeze koyma ve empati eksikliği birer kırmızı bayraktır.</span></span></p>

<p><span><span>2. Gerçek sevginin, hayranlık olmadığını unutma. Narsistler insanları kendilerine tapınır hale getirir. Oysa gerçek sevgi, karşılıklı beslenen bir bağdır.</span></span></p>

<p><span><span>3. Egonun okşanmasına fazla kapılma. Bir narsist seni öyle bir yükseltir ki, kendini bir masal kahramanı sanırsın. Ama masalın sonunda kurt değil, av olursun.</span></span></p>

<p><span><span>4. Kendi değeri dışarıda değil, içeride ara. Senin değerini bir başkası belirliyorsa, her an manipüle edilmeye açıksın demektir.</span></span></p>

<p><span><span>Ve en önemlisi: Çemberin içine girme. Girdiysen de, çıkmanın tek yolu kaçmaktır. Narsizmle mücadele etmenin yolu, narsistin oyun alanından çekilmektir. Oscar Wilde’ın ruhu şad olsun ama bu hikâyede “kendini sevmek”, önce kendini kurtarmakla başlar.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sindirella Kompleksi: Cam ayakkabının sessizliği</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sindirella-kompleksi-cam-ayakkabinin-sessizligi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sindirella-kompleksi-cam-ayakkabinin-sessizligi</guid>
<description><![CDATA[ Cam ayakkabı, narinliği ve kırılganlığı temsil eder. Ufacık bir adımda bile çatlamaya hazırdır. Ama hayat, camdan değil; topraktan, taştan ve bazen de sert, keskin yolların izlerinden oluşur. Sindirella’nın beklediği kurtuluş, aslında kendi içindeki gücü keşfetme yolculuğudur. Fakat masallar sana bunu söylemez. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/sindirella-kompleksi-cam-ayakkabinin-sessizligi-1738731131.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sindirella, Kompleksi:, Cam, ayakkabının, sessizliği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Sindirella’nın hikâyesinde, o cam ayakkabıyı ona uygun hale getiren kader değil, prensin seçimi olur. Oysa gerçek güç, o ayakkabıyı giyip giyememekte değil, gerekirse çıplak ayakla yürüyebilmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Bir gün biri gelecek, dersin. O kişi seni bulacak, hayatını değiştirecek, seni olduğun yerden alıp bambaşka bir dünyaya götürecek. Belki bir prens, belki bir kurtarıcı… Belki de sadece seni senden kurtaracak bir ihtimal. Sindirella Kompleksi tam da burada başlar: Kendi hayatının kapılarını başkasının açmasını beklemekle.</span></span></p>

<p><span><span>Sindirella’nın hikâyesi bize masum bir umut gibi anlatılır. Zorluklara sabredersin, iyi kalırsın ve bir gün bu iyiliğin ödülünü alırsın. Oysa gerçekte ödül, sabırla beklemekten değil, harekete geçmekten gelir. Beklemek yalnızca zamanı tüketir; seni değil, umudunu büyütür. Bir kurtarıcı beklemek, kendi gücünü unutmaktır.</span></span></p>

<p><span><span>Madeline Miller, Kirke’de şöyle der:</span></span></p>

<p><span><span>“Ben bir tanrıçaydım, değil mi? Gücüm dediğim şey başkalarının ellerindeyse, o güç kime aitti?”</span></span></p>

<p><span><em><span><strong>Sindirella’nın beklediği kurtuluş, aslında kendi içindeki gücü keşfetme yolculuğudur. Fakat masallar sana bunu söylemez. Çünkü en güçlü hikâyeler, bir kahramanın değil, bir kurtarıcının yazdığı hikâyelermiş gibi anlatılır.</strong></span></em></span></p>

<p><span><span><strong>KENDİ İÇİNDEKİ GÜCÜ KEŞFETME YOLCULUĞU</strong></span></span></p>

<p><span><span>Ve işte mesele tam da budur. Gücün bir başkasının elindeyse, o asla senin değildir. Sindirella’nın hikâyesinde, o cam ayakkabıyı ona uygun hale getiren kader değil, prensin seçimi olur. Oysa gerçek güç, o ayakkabıyı giyip giyememekte değil, gerekirse çıplak ayakla yürüyebilmektedir.</span></span></p>

<p><span><span>Cam ayakkabı, narinliği ve kırılganlığı temsil eder. Ufacık bir adımda bile çatlamaya hazırdır. Ama hayat, camdan değil; topraktan, taştan ve bazen de sert, keskin yolların izlerinden oluşur. Sindirella’nın beklediği kurtuluş, aslında kendi içindeki gücü keşfetme yolculuğudur. Fakat masallar sana bunu söylemez. Çünkü en güçlü hikâyeler, bir kahramanın değil, bir kurtarıcının yazdığı hikâyelermiş gibi anlatılır.</span></span></p>

<p><span><span>Oysa asıl masal, beklememeye karar verdiğinde başlar. Prens gelmezse ne olur? Hiçbir şey olmaz. Çünkü sen zaten buradasın, ayaktasın. Belki de en büyük mucize, cam ayakkabıyı hiç giymemekti. Kendi yolunu seçmek, kendi hikâyeni yazmak… İşte asıl sihir budur.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kendimize söylediğimiz yalanlar ve hayatın çarkları</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kendimize-soeyledigimiz-yalanlar-ve-hayatin-carklari</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kendimize-soeyledigimiz-yalanlar-ve-hayatin-carklari</guid>
<description><![CDATA[ Yalanın kolaylığı seni bir süre korur gibi görünse de, gerçeğin sancısı olmadan hiçbir hayat tam anlamıyla yaşanamaz. Çünkü hayat bir aynadır; kendine söylediğin yalan, bir gün hayatın başka bir köşesinden döner. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/kendimize-soyledigimiz-yalanlar-ve-hayatin-carklari-1738131443.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kendimize, söylediğimiz, yalanlar, hayatın, çarkları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Gerçeğe dokunmaya cesaret ettiğinde, çarklar tekrar dönmeye başlar. Sevip kaçtıysan, dönüp gerçeğinle yüzleşmek zorundasın. Yalanın kolaylığı seni bir süre korur gibi görünse de, gerçeğin sancısı olmadan hiçbir hayat tam anlamıyla yaşanamaz.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Albert Camus, “İnsan, yalnızca başkalarına değil, en çok da kendine söylediği yalanlarla mahvolur,” derken belki de tüm yıkımlarımızın özünü işaret etmişti. Kendimize anlattığımız o küçük bahaneler, “Henüz zamanı değil,” “O zaten beni anlamaz,” “Ben böyle de mutluyum,” gibi cümlelerle başlayan o yalanlar, başta masum görünür. Ama sonra ne olur? Hayatın dokusu çözülmeye başlar. Kendine bir yalan söylediysen, kaçınılmaz olarak onun ağırlığı bir gün omuzlarına çöker.</span></span></p>

<p><span><span>Sevdiysen ama kaçtıysan, işte riyanın en büyüğünü yaptın demektir. İnsan sevdiğinden kaçarken, aslında en çok kendinden kaçar. Korkularını, yetersizliklerini, yaralarını bir başkasına yansıtarak kendine yalan söyler. “Bizi bir şeyden koruyacak” diye düşündüğümüz o riyalar, aslında tam da hayattan bizi koparan duvarlara dönüşür. Ve o duvarların içinde kendimizi güvende sandığımızda, asıl gerçek şudur: Artık bir mahkûmsundur.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Ece Temelkuran’ın dediği gibi, “Birine yalan söylerseniz, önce onun gerçeğini çalarsınız. Ama kendinize yalan söylerseniz, kendi gerçeğinizi köreltirsiniz.” İşte o körelme, hayatta hiçbir şeyin sağlam temeller üzerinde durmamasına neden olur.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span>Hayat bir denge üzerine kuruludur. Her düşünce, her söz, her eylem bu dengeyi kuran çarkların bir parçasıdır. Ama kendine söylediğin yalan, o çarkların arasına sıkışan bir taş gibidir. Önce fark edilmez, sadece küçük aksaklıklar yaratır: İşler ters gider, ilişkiler bir türlü rayına oturmaz. Ama o taş yerinde kalmaya devam ettikçe, çarkların tümü durur. Ve sen, “Neden böyle oldu?” diye sorarsın, ama gerçek cevabı duymaya cesaret edemezsin.</span></span></p>

<p><span><span>Ece Temelkuran’ın dediği gibi, “Birine yalan söylerseniz, önce onun gerçeğini çalarsınız. Ama kendinize yalan söylerseniz, kendi gerçeğinizi köreltirsiniz.” İşte o körelme, hayatta hiçbir şeyin sağlam temeller üzerinde durmamasına neden olur. Sevdiğin birine ulaşamazsın çünkü aslında kendine ulaşılamazsın. Hayalindeki işi başaramazsın çünkü başarı korkusunu bir bahaneyle maskelersin.</span></span></p>

<p><span><span>Ama işte, hayat acı da olsa dürüstlük ister. Çünkü dürüstlük hayatın ritmini yeniden çalıştırır. Gerçeğe dokunmaya cesaret ettiğinde, çarklar tekrar dönmeye başlar. Sevip kaçtıysan, dönüp gerçeğinle yüzleşmek zorundasın. Yalanın kolaylığı seni bir süre korur gibi görünse de, gerçeğin sancısı olmadan hiçbir hayat tam anlamıyla yaşanamaz. Çünkü hayat bir aynadır; kendine söylediğin yalan, bir gün hayatın başka bir köşesinden döner. Ve o gün geldiğinde, cesaretin varsa, kendinle barışabilirsin. Ama eğer cesaretin yoksa, her şey başladığın yerde kalır. Ta ki o çarkların sesi tamamen kesilene kadar.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Psikolojik olarak “default pozisyondan çıkmak”: Anne&amp;Babadan ayrılış ve birey olma süreci</title>
<link>https://trafikdernegi.com/psikolojik-olarak-default-pozisyondan-cikmak-anne-babadan-ayrilis-ve-birey-olma-sureci</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/psikolojik-olarak-default-pozisyondan-cikmak-anne-babadan-ayrilis-ve-birey-olma-sureci</guid>
<description><![CDATA[ Psikolojik açıdan, “default pozisyondan çıkmak” insanın kendi kararlarını alabilmesi, hatalarını sahiplenmesi ve kendi hayatına yön verebilmesidir. Ebeveynlerin koruyucu çerçevesinden çıkmak zor olsa da, birey olmak için bu bağımlılıktan sıyrılmak gerekir.

İnsan, doğduğunda “default pozisyon” diyebileceğimiz bir başlangıç noktasında yaşar. Bu pozisyon, çoğunlukla anne ve babamızın değerlerinden, toplumun kurallarından ve çocuklukta öğrendiğimiz kalıplardan oluşur. Güvenli ve tanıdık bir yer gibi görünse de, bu pozisyonda kalmak birey olmayı engeller. Gerçekten kendi kararlarını alabilen bir insan olabilmek için, bu kalıpları sorgulamak ve kendi doğrularını inşa etmek gerekir.

Anne ve babadan ayrılış, yalnızca fiziksel bir mesafe değil, psikolojik bir özgürleşmedir. Onların öğretilerini sorgulamak, değerlerini eleştirmek ya da kendi yolumuzu bulmak, bir tür ihanet değil, büyümenin ve olgunlaşmanın gereğidir. Bununla birlikte, bu süreçte ebeveynlerin katkılarını yok saymak değil, onların bize kattığı temelleri kendi hayatımıza uygun şekilde yeniden düzenlemek esastır.

Bu bağlamda, Carl Jung’un şu sözleri dikkate değerdir: “Bir ağacın dalları ne kadar yükseğe uzanırsa, kökleri de o kadar derine iner.” Birey olmak, köklerimizi reddetmek değil, o köklerden beslenerek kendi dallarımızı büyütmektir. Anne-babamızdan aldığımız her şey, yaşam yolculuğumuzda birer yapı taşıdır; ancak hangi yapıyı inşa edeceğimiz, yalnızca bizim seçimimizdir.

Psikolojik açıdan, “default pozisyondan çıkmak” insanın kendi kararlarını alabilmesi, hatalarını sahiplenmesi ve kendi hayatına yön verebilmesidir. Ebeveynlerin koruyucu çerçevesinden çıkmak zor olsa da, birey olmak için bu bağımlılıktan sıyrılmak gerekir. Tıpkı bir kuşun uçmayı öğrenmek için yuvadan çıkması gibi, ilk adımlarımız sarsıcı olabilir. Ancak özgürlüğü ve kendi varlığımızı hissetmek, yalnızca bu cesaretle mümkün olur.

Bu süreç, bir kopuş değil, daha anlamlı bir bağ kurmaktır. İnsan, ailesinin doğrularını körü körüne takip etmeyi bıraktığında, onları daha derin bir şekilde anlayabilir ve hayatına bilinçli bir şekilde entegre edebilir. Anne-babadan ayrılış, bir yuvadan uzaklaşmak değil, kendi yuvamızı inşa etmenin başlangıcıdır. Ve bu başlangıç, bizi kendimize götüren en güzel yolculuktur. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/psikolojik-olarak-default-pozisyondan-cikmak-anne-babadan-ayrilis-ve-birey-olma-sureci-1737481365.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Psikolojik, olarak, “default, pozisyondan, çıkmak”:, Anne-Babadan, ayrılış, birey, olma, süreci</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Psikolojik açıdan, “default pozisyondan çıkmak” insanın kendi kararlarını alabilmesi, hatalarını sahiplenmesi ve kendi hayatına yön verebilmesidir. Ebeveynlerin koruyucu çerçevesinden çıkmak zor olsa da, birey olmak için bu bağımlılıktan sıyrılmak gerekir.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>İnsan, doğduğunda “default pozisyon” diyebileceğimiz bir başlangıç noktasında yaşar. Bu pozisyon, çoğunlukla anne ve babamızın değerlerinden, toplumun kurallarından ve çocuklukta öğrendiğimiz kalıplardan oluşur. Güvenli ve tanıdık bir yer gibi görünse de, bu pozisyonda kalmak birey olmayı engeller. Gerçekten kendi kararlarını alabilen bir insan olabilmek için, bu kalıpları sorgulamak ve kendi doğrularını inşa etmek gerekir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Anne ve babadan ayrılış, yalnızca fiziksel bir mesafe değil, psikolojik bir özgürleşmedir. Onların öğretilerini sorgulamak, değerlerini eleştirmek ya da kendi yolumuzu bulmak, bir tür ihanet değil, büyümenin ve olgunlaşmanın gereğidir. Bununla birlikte, bu süreçte ebeveynlerin katkılarını yok saymak değil, onların bize kattığı temelleri kendi hayatımıza uygun şekilde yeniden düzenlemek esastır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu bağlamda, Carl Jung’un şu sözleri dikkate değerdir: “Bir ağacın dalları ne kadar yükseğe uzanırsa, kökleri de o kadar derine iner.” Birey olmak, köklerimizi reddetmek değil, o köklerden beslenerek kendi dallarımızı büyütmektir. Anne-babamızdan aldığımız her şey, yaşam yolculuğumuzda birer yapı taşıdır; ancak hangi yapıyı inşa edeceğimiz, yalnızca bizim seçimimizdir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Psikolojik açıdan, “default pozisyondan çıkmak” insanın kendi kararlarını alabilmesi, hatalarını sahiplenmesi ve kendi hayatına yön verebilmesidir. Ebeveynlerin koruyucu çerçevesinden çıkmak zor olsa da, birey olmak için bu bağımlılıktan sıyrılmak gerekir. Tıpkı bir kuşun uçmayı öğrenmek için yuvadan çıkması gibi, ilk adımlarımız sarsıcı olabilir. Ancak özgürlüğü ve kendi varlığımızı hissetmek, yalnızca bu cesaretle mümkün olur.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu süreç, bir kopuş değil, daha anlamlı bir bağ kurmaktır. İnsan, ailesinin doğrularını körü körüne takip etmeyi bıraktığında, onları daha derin bir şekilde anlayabilir ve hayatına bilinçli bir şekilde entegre edebilir. Anne-babadan ayrılış, bir yuvadan uzaklaşmak değil, kendi yuvamızı inşa etmenin başlangıcıdır. Ve bu başlangıç, bizi kendimize götüren en güzel yolculuktur.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Konfor alanından çıkmak: Bizi güvende tutan kafes</title>
<link>https://trafikdernegi.com/konfor-alanindan-cikmak-bizi-guvende-tutan-kafes</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/konfor-alanindan-cikmak-bizi-guvende-tutan-kafes</guid>
<description><![CDATA[ Susan Jeffers, Feel the Fear and Do It Anyway kitabında “Korku hiçbir zaman tamamen kaybolmaz, ama biz onunla yaşamayı öğrenebiliriz,” diyor. Çünkü konfor alanının dışına çıkmak, korkuyla yüzleşmek demek.

Biliyor musun, konfor alanı dediğimiz şey bazen sıcak bir battaniye, bazen de görünmez bir kafes. Güvende hissettiren, tanıdık, huzurlu… Ama bir o kadar da içe kapanmış, rutine sıkışmış, renksiz.

Susan Jeffers, Feel the Fear and Do It Anyway kitabında “Korku hiçbir zaman tamamen kaybolmaz, ama biz onunla yaşamayı öğrenebiliriz,” diyor. Çünkü konfor alanının dışına çıkmak, korkuyla yüzleşmek demek. Hepimiz daha iyi bir hayat isterken, tam o adımı atacağımız anda içimizde garip bir ses yankılanır: Ya başarısız olursan? Ya rezil olursan? Ya bu da olmazsa?

Ece Temelkuran, Düğümlere Üfleyen Kadınlarda bunu şöyle anlatır:

“Bazı insanlar, bir hikayenin tam ortasında durur ve devam etmek yerine o noktada kalakalır. Çünkü o adımı attığında her şey değişecektir, artık geri dönüş olmayacaktır.”

Ama gerçek şu ki: Konfor alanı, gelişimimizi sabote eden sessiz bir hapishanedir. Seni güvende tuttuğunu sanırsın ama aslında orada çürüyor olabilirsin. Korku hiçbir zaman kaybolmaz. Ama onunla dans edebilirsin. Denemeden asla bilemezsin.

KONFOR ALANI SESSİZ BİR HAPİSHANEDİR

Ve işte tam bu yüzden o adımı atmayız. Konfor alanı, başarısız olma ihtimalinden kaçış gibidir. Sevmediğimiz bir ilişkide kalırız, çünkü ayrılmak korkutucudur. Tutkun olmadığımız bir işte yıllarca çalışırız, çünkü daha iyisini bulamamaktan korkarız. Yalnızlık korkusu, belirsizlik korkusu, yetersizlik korkusu… Bunlar hep kafamızın içinde fısıldar durur.

Ama gerçek şu ki: Konfor alanı, gelişimimizi sabote eden sessiz bir hapishanedir. Seni güvende tuttuğunu sanırsın ama aslında orada çürüyor olabilirsin.

Korku hiçbir zaman kaybolmaz. Ama onunla dans edebilirsin. Denemeden asla bilemezsin.

Bir düşün; hayatında seni büyüten, seni değiştiren hangi anlar tamamen güvenli ve konforlu hissettirdi? Muhtemelen hiçbiri. Hayatın en unutulmaz, en çarpıcı anları hep bilinmezliğe adım attığımızda gelir. İlk kez sevdiğinde, reddedildiğinde, kaybettiğinde, kazandığında…

Ama yine de hep o eski düzenin rahatlığına tutunuyoruz. Çünkü risk almak yorucu. Ama belki de sormalıyız kendimize: Rahatlık mı, gerçekten yaşamak mı?

Belki de yapmamız gereken tek şey küçük bir adım. Büyük devrimler ya da radikal değişimler değil. Sadece bir adım. Ve bir adım daha.

Ece Temelkuran’ın dediği gibi:

“Cesaret, korkuya rağmen atılan adımdır. Çünkü en büyük kayıp, hiç denememek olabilir.”

O yüzden kendine şu soruyu sor: İçimde bekleyen, gerçek ben kim? Ve onu ortaya çıkarmak için ne zaman o kafesten çıkacağım? ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/konfor-alanindan-cikmak-bizi-guvende-tutan-kafes-1736921782.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Konfor, alanından, çıkmak:, Bizi, güvende, tutan, kafes</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Susan Jeffers, Feel the Fear and Do It Anyway kitabında “Korku hiçbir zaman tamamen kaybolmaz, ama biz onunla yaşamayı öğrenebiliriz,” diyor. Çünkü konfor alanının dışına çıkmak, korkuyla yüzleşmek demek.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Biliyor musun, konfor alanı dediğimiz şey bazen sıcak bir battaniye, bazen de görünmez bir kafes. Güvende hissettiren, tanıdık, huzurlu… Ama bir o kadar da içe kapanmış, rutine sıkışmış, renksiz.</span></span></p>

<p><span><span>Susan Jeffers, Feel the Fear and Do It Anyway kitabında “Korku hiçbir zaman tamamen kaybolmaz, ama biz onunla yaşamayı öğrenebiliriz,” diyor. Çünkü konfor alanının dışına çıkmak, korkuyla yüzleşmek demek. Hepimiz daha iyi bir hayat isterken, tam o adımı atacağımız anda içimizde garip bir ses yankılanır: Ya başarısız olursan? Ya rezil olursan? Ya bu da olmazsa?</span></span></p>

<p><span><span>Ece Temelkuran, Düğümlere Üfleyen Kadınlarda bunu şöyle anlatır:</span></span></p>

<p><span><span>“Bazı insanlar, bir hikayenin tam ortasında durur ve devam etmek yerine o noktada kalakalır. Çünkü o adımı attığında her şey değişecektir, artık geri dönüş olmayacaktır.”</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Ama gerçek şu ki: Konfor alanı, gelişimimizi sabote eden sessiz bir hapishanedir. Seni güvende tuttuğunu sanırsın ama aslında orada çürüyor olabilirsin. Korku hiçbir zaman kaybolmaz. Ama onunla dans edebilirsin. Denemeden asla bilemezsin.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span><strong>KONFOR ALANI SESSİZ BİR HAPİSHANEDİR</strong></span></span></p>

<p><span><span>Ve işte tam bu yüzden o adımı atmayız. Konfor alanı, başarısız olma ihtimalinden kaçış gibidir. Sevmediğimiz bir ilişkide kalırız, çünkü ayrılmak korkutucudur. Tutkun olmadığımız bir işte yıllarca çalışırız, çünkü daha iyisini bulamamaktan korkarız. Yalnızlık korkusu, belirsizlik korkusu, yetersizlik korkusu… Bunlar hep kafamızın içinde fısıldar durur.</span></span></p>

<p><span><span>Ama gerçek şu ki: Konfor alanı, gelişimimizi sabote eden sessiz bir hapishanedir. Seni güvende tuttuğunu sanırsın ama aslında orada çürüyor olabilirsin.</span></span></p>

<p><span><span>Korku hiçbir zaman kaybolmaz. Ama onunla dans edebilirsin. Denemeden asla bilemezsin.</span></span></p>

<p><span><span>Bir düşün; hayatında seni büyüten, seni değiştiren hangi anlar tamamen güvenli ve konforlu hissettirdi? Muhtemelen hiçbiri. Hayatın en unutulmaz, en çarpıcı anları hep bilinmezliğe adım attığımızda gelir. İlk kez sevdiğinde, reddedildiğinde, kaybettiğinde, kazandığında…</span></span></p>

<p><span><span>Ama yine de hep o eski düzenin rahatlığına tutunuyoruz. Çünkü risk almak yorucu. Ama belki de sormalıyız kendimize: Rahatlık mı, gerçekten yaşamak mı?</span></span></p>

<p><span><span>Belki de yapmamız gereken tek şey küçük bir adım. Büyük devrimler ya da radikal değişimler değil. Sadece bir adım. Ve bir adım daha.</span></span></p>

<p><span><span>Ece Temelkuran’ın dediği gibi:</span></span></p>

<p><span><span>“Cesaret, korkuya rağmen atılan adımdır. Çünkü en büyük kayıp, hiç denememek olabilir.”</span></span></p>

<p><span><span>O yüzden kendine şu soruyu sor: İçimde bekleyen, gerçek ben kim? Ve onu ortaya çıkarmak için ne zaman o kafesten çıkacağım?</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çok emek verdiğimiz için bırakamamak; concorde sendromu</title>
<link>https://trafikdernegi.com/cok-emek-verdigimiz-icin-birakamamak-concorde-sendromu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/cok-emek-verdigimiz-icin-birakamamak-concorde-sendromu</guid>
<description><![CDATA[ Concorde Sendromu, insanların yatırım yaptıkları şeylerden vazgeçememe durumudur. Zihnimizdeki “Bir gün her şey düzelecek” umudu, bizi körleştirir. İşin kötüsü, bu sadece ekonomik ya da mesleki alanlarla sınırlı değildir. İlişkilerimizde de kendini gösterir. Biten bir ilişkinin sonunu kabullenmek zordur.

Hepimizin başına gelmiştir: Bitmek bilmeyen bir uğraş, tükenmek bilmeyen bir umut ve içinden çıkamadığımız bir bağlılık. Peki, neden bazen bittiğini bildiğimiz halde devam ederiz? Quentin Tarantino’nun “Pulp Fiction” filminde Marsellus Wallace’ın söylediği o meşhur replik aklıma geliyor: “Pride only hurts, it never helps.” Gurur acıtır, asla yardımcı olmaz. Ama ya gururdan daha fazlası varsa? Bizi bir işin içinde tutan şey sadece kaybetme korkusu değilse?

İşte bu noktada “Concorde Sendromu” devreye giriyor. Adını, 20. yüzyılın en görkemli mühendislik başarısızlıklarından biri olan Concorde uçaklarından alan bu kavram, kayıplarımızı telafi etme umuduyla bir projeye veya ilişkiye saplanıp kaldığımızda ortaya çıkar. Uçak tasarımı o kadar pahalıya mal olmuştu ki, projeyi iptal etmek artık mantıklı bir seçenek değildi. Yani, ne kadar ileri gittiysek, geri dönmek o kadar zorlaştı.

Türk edebiyatının kıymetli yazarlarından Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanında dediği gibi: “İnsan ne için yaşadığını bilseydi, nasıl yaşaması gerektiğini de bilirdi.” Peki ya bir amaca saplanmışsak ve bu amaç aslında var olmayan bir hayali kovalıyorsa? Bazen hayatımızda ilerlediğimizi sanırken, aslında sadece aynı noktada dönüp durduğumuzu fark etmeyiz. Yine de, “Bu kadar yatırım yaptıktan sonra nasıl bırakırım?” diye kendimize sorarız. Oysa her geçen gün, bize daha fazla zarar verir.

Concorde Sendromu, insanların yatırım yaptıkları şeylerden vazgeçememe durumudur. Zihnimizdeki “Bir gün her şey düzelecek” umudu, bizi körleştirir. İşin kötüsü, bu sadece ekonomik ya da mesleki alanlarla sınırlı değildir. İlişkilerimizde de kendini gösterir. Biten bir ilişkinin sonunu kabullenmek zordur. “Bu kadar vakit geçirdim, bu kadar emek verdim, şimdi nasıl bırakırım?” sorusu beynimizin bir köşesinde yankılanır.

Concorde Sendromu’nu aşmanın en etkili yollarından biri, kayıplarımızı kabullenmektir. Bir yolun çıkmaz olduğunu görmek bazen daha fazla zarar görmemizi engeller. Tanpınar’ın dediği gibi, “Nasıl yaşanması gerektiğini bilmek,” belki de kaybetmeyi göze almakla başlar.

TANPINAR’IN DEDİĞİ GİBİ…

Geri dönmek zor gelir çünkü en baştan başlamak, yeni bir yol çizmek cesaret ister. Belki de Tanpınar’ın işaret ettiği gibi, ne için yaşadığımızı bilmiyoruzdur. Umut ettiğimiz şey sadece kaybettiğimiz onca zamana, emeğe ve duygulara anlam yüklemeye çalışmaktır. “Bir gün düzelir” dediğimiz her adımda, aslında biraz daha batıyoruzdur.

Concorde Sendromu’nu aşmanın en etkili yollarından biri, kayıplarımızı kabullenmektir. Bir yolun çıkmaz olduğunu görmek bazen daha fazla zarar görmemizi engeller. Hayatta her zaman en zor kararlar, bırakmayı öğrenmekle ilgilidir. Çünkü aslında terk ettiğimiz şey, başarısızlık değil, bir yanılsamadır.

Sonuç olarak, ne kadar yatırım yapmış olursak olalım, hayatın bir yerinde bırakmayı öğrenmek gerekiyor. Marsellus Wallace’ın gururla ilgili söylediklerine kulak verirsek, belki de en doğru kararları, gururumuzu ve geçmişte yaptığımız yatırımları bir kenara bıraktığımızda alırız. Tanpınar’ın dediği gibi, “Nasıl yaşanması gerektiğini bilmek,” belki de kaybetmeyi göze almakla başlar. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/cok-emek-verdigimiz-icin-birakamamak-concorde-sendromu-1726571273.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Çok, emek, verdiğimiz, için, bırakamamak, concorde, sendromu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Concorde Sendromu, insanların yatırım yaptıkları şeylerden vazgeçememe durumudur. Zihnimizdeki “Bir gün her şey düzelecek” umudu, bizi körleştirir. İşin kötüsü, bu sadece ekonomik ya da mesleki alanlarla sınırlı değildir. İlişkilerimizde de kendini gösterir. Biten bir ilişkinin sonunu kabullenmek zordur.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hepimizin başına gelmiştir: Bitmek bilmeyen bir uğraş, tükenmek bilmeyen bir umut ve içinden çıkamadığımız bir bağlılık. Peki, neden bazen bittiğini bildiğimiz halde devam ederiz? Quentin Tarantino’nun “Pulp Fiction” filminde Marsellus Wallace’ın söylediği o meşhur replik aklıma geliyor: “Pride only hurts, it never helps.” Gurur acıtır, asla yardımcı olmaz. Ama ya gururdan daha fazlası varsa? Bizi bir işin içinde tutan şey sadece kaybetme korkusu değilse?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İşte bu noktada “Concorde Sendromu” devreye giriyor. Adını, 20. yüzyılın en görkemli mühendislik başarısızlıklarından biri olan Concorde uçaklarından alan bu kavram, kayıplarımızı telafi etme umuduyla bir projeye veya ilişkiye saplanıp kaldığımızda ortaya çıkar. Uçak tasarımı o kadar pahalıya mal olmuştu ki, projeyi iptal etmek artık mantıklı bir seçenek değildi. Yani, ne kadar ileri gittiysek, geri dönmek o kadar zorlaştı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Türk edebiyatının kıymetli yazarlarından Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanında dediği gibi: “İnsan ne için yaşadığını bilseydi, nasıl yaşaması gerektiğini de bilirdi.” Peki ya bir amaca saplanmışsak ve bu amaç aslında var olmayan bir hayali kovalıyorsa? Bazen hayatımızda ilerlediğimizi sanırken, aslında sadece aynı noktada dönüp durduğumuzu fark etmeyiz. Yine de, “Bu kadar yatırım yaptıktan sonra nasıl bırakırım?” diye kendimize sorarız. Oysa her geçen gün, bize daha fazla zarar verir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Concorde Sendromu, insanların yatırım yaptıkları şeylerden vazgeçememe durumudur. Zihnimizdeki “Bir gün her şey düzelecek” umudu, bizi körleştirir. İşin kötüsü, bu sadece ekonomik ya da mesleki alanlarla sınırlı değildir. İlişkilerimizde de kendini gösterir. Biten bir ilişkinin sonunu kabullenmek zordur. “Bu kadar vakit geçirdim, bu kadar emek verdim, şimdi nasıl bırakırım?” sorusu beynimizin bir köşesinde yankılanır.</span></span></span></p>

<p><span><span><em><span><strong>Concorde Sendromu’nu aşmanın en etkili yollarından biri, kayıplarımızı kabullenmektir. Bir yolun çıkmaz olduğunu görmek bazen daha fazla zarar görmemizi engeller. Tanpınar’ın dediği gibi, “Nasıl yaşanması gerektiğini bilmek,” belki de kaybetmeyi göze almakla başlar.</strong></span></em></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong>TANPINAR’IN DEDİĞİ GİBİ…</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Geri dönmek zor gelir çünkü en baştan başlamak, yeni bir yol çizmek cesaret ister. Belki de Tanpınar’ın işaret ettiği gibi, ne için yaşadığımızı bilmiyoruzdur. Umut ettiğimiz şey sadece kaybettiğimiz onca zamana, emeğe ve duygulara anlam yüklemeye çalışmaktır. “Bir gün düzelir” dediğimiz her adımda, aslında biraz daha batıyoruzdur.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Concorde Sendromu’nu aşmanın en etkili yollarından biri, kayıplarımızı kabullenmektir. Bir yolun çıkmaz olduğunu görmek bazen daha fazla zarar görmemizi engeller. Hayatta her zaman en zor kararlar, bırakmayı öğrenmekle ilgilidir. Çünkü aslında terk ettiğimiz şey, başarısızlık değil, bir yanılsamadır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sonuç olarak, ne kadar yatırım yapmış olursak olalım, hayatın bir yerinde bırakmayı öğrenmek gerekiyor. Marsellus Wallace’ın gururla ilgili söylediklerine kulak verirsek, belki de en doğru kararları, gururumuzu ve geçmişte yaptığımız yatırımları bir kenara bıraktığımızda alırız. Tanpınar’ın dediği gibi, “Nasıl yaşanması gerektiğini bilmek,” belki de kaybetmeyi göze almakla başlar.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zerafetle vazgeçmek: Kendine verdiğin en büyük onur</title>
<link>https://trafikdernegi.com/zerafetle-vazgecmek-kendine-verdigin-en-buyuk-onur</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/zerafetle-vazgecmek-kendine-verdigin-en-buyuk-onur</guid>
<description><![CDATA[ Biliyorum, gitmek zor. Hele ki, bir şeyin içinde emek verdiysen, hayaller kurduysan, o hayalleri yaşatmak için kendini biraz törpülediysen… Ama bir yerde “burası benim için artık güvenli değil” diyorsan, orada kalmaya devam etmek sadece kendine ihanettir. Ve insanın en büyük onuru, önce kendisine sadık kalabilmesidir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/zerafetle-vazgecmek-kendine-verdigin-en-buyuk-onur-1742329470.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Zerafetle, vazgeçmek:, Kendine, verdiğin, büyük, onur</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Zerafetle vazgeçmek, pes etmek değildir. Aksine, kendini daha büyük bir şeye layık gördüğünün ilanıdır. Çünkü sen, seni küçümseyen bir aşkı, seni kullanmaya çalışan bir dostluğu, seni yok sayan bir ortamı hak etmiyorsun. Ve bunu fark ettiğin an, hayatına yepyeni, ışıklı bir kapı açılacak.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bazen hayatta bir kapıyı zarifçe kapatmak, içeride kalıp savaşmaktan daha büyük bir cesaret gerektirir. Sana iyi gelmeyen, seni sürekli yoran, kalbini daraltan bir yerde ısrar etmek, kaybetmemek uğruna kendinden ödün vermektir. Oysa ki, gerçek zafer bazen şık bir geri çekilişte saklıdır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Biliyorum, gitmek zor. Hele ki, bir şeyin içinde emek verdiysen, hayaller kurduysan, o hayalleri yaşatmak için kendini biraz törpülediysen… Ama bir yerde “burası benim için artık güvenli değil” diyorsan, orada kalmaya devam etmek sadece kendine ihanettir. Ve insanın en büyük onuru, önce kendisine sadık kalabilmesidir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>“Gerçek zarafet, hak etmediğin bir savaşı terk edebilmektir.”</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu sözü bir yerde okumuştum ve o günden beri hayatımın pusulası gibi oldu. Ne zaman bir yerde kendimi küçük düşmüş, incinmiş ya da değersiz hissetsem, orada neyi kurtarmaya çalışıyorum? diye sorarım. Eğer cevabım kendi özsaygım değilse, o zaman bilin ki orada fazla kalmışımdır.</span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong>Hermann Hesse’nin “Bozkırkurdu” kitabında geçen şu cümle tam da bunu anlatır: </strong></span></span></span></em><em><span><span><span><strong>“Birisi ya da bir şey seni tüketiyorsa, onu bırak. Hayat, senin vazgeçilmez olduğunu kanıtlaman için fazla kısa.”</strong></span></span></span></em></p>

<p><span><span><span>Bunu yapabilmek kolay değil. Çünkü hepimiz içten içe güçlü olmanın kalmak, sabretmek ve mücadele etmek olduğunu öğrendik. Ama şunu unutma: Güç bazen kalmak değil, gitmektir. Kendine iyi gelmeyeni ardında bırakmak, seni sevmeyen birine daha fazla kendini anlatmaya çalışmamak, seni küçülten bir ortamda büyümeye çalışmayı bırakmaktır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hermann Hesse’nin “Bozkırkurdu” kitabında geçen şu cümle tam da bunu anlatır: </span></span></span><span><span><span>“Birisi ya da bir şey seni tüketiyorsa, onu bırak. Hayat, senin vazgeçilmez olduğunu kanıtlaman için fazla kısa.”</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Zerafetle vazgeçmek, pes etmek değildir. Aksine, kendini daha büyük bir şeye layık gördüğünün ilanıdır. Çünkü sen, seni küçümseyen bir aşkı, seni kullanmaya çalışan bir dostluğu, seni yok sayan bir ortamı hak etmiyorsun. Ve bunu fark ettiğin an, hayatına yepyeni, ışıklı bir kapı açılacak.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Unutma, bazen en asil hareket, o kapıyı hafifçe kapatıp yürümektir.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png"></a></p>

<p> </p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png"></a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Suçlu hissetmeden ‘Hayır’ diyebilmek</title>
<link>https://trafikdernegi.com/suclu-hissetmeden-hayir-diyebilmek</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/suclu-hissetmeden-hayir-diyebilmek</guid>
<description><![CDATA[ Evet her zaman ve her koşulda doğru cevap mıdır ? Elbette HAYIR! Kişisel görev ve sorumluluklarımıza ek olarak başkalarının görevlerini de üstlenmek bizi daha fazla strese sokacaktır. ‘Hayır’ diyebilen biri, kendisi için ayırmış olduğu zamanı çok daha kaliteli kullanabilir. Neden hayır diyemiyoruz? Bunun sebebi nasıl hayır diyeceğimizi bilememek. Bunu söylediğimizde, sonuçlarının olumsuz olacağı ve herhangi …
Bu yazı Suçlu hissetmeden ‘Hayır’ diyebilmek ilk olarak Blog Artı yayınlanmıştır. ]]></description>
<enclosure url="http://www.blogarti.com/yuklemeler/2018/01/sevgi-aşk.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 16:03:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Suçlu, hissetmeden, ‘Hayır’, diyebilmek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Evet her zaman ve her koşulda doğru cevap mıdır ? Elbette <strong>HAYIR</strong>!</p>
<p>Kişisel görev ve sorumluluklarımıza ek olarak başkalarının görevlerini de üstlenmek bizi daha fazla strese sokacaktır. ‘Hayır’ diyebilen biri, kendisi için ayırmış olduğu zamanı çok daha kaliteli kullanabilir.</p>
<p><strong>Neden hayır diyemiyoruz?</strong> Bunun sebebi nasıl hayır diyeceğimizi bilememek. Bunu söylediğimizde, sonuçlarının olumsuz olacağı ve herhangi bir kazanım yaşayamayacağımızı düşünüyoruz.</p>
<p><span></span></p>
<h2>Hangi şart ve koşullarda hayır demeliyiz?</h2>
<ul>
<li>O iş için <strong>gerekli zamana sahip değilsek</strong></li>
<li> Evet dediğimizde üstümüzde <strong>ciddi bir stres ve baskı oluşacaksa</strong></li>
<li> Kabul etmeyi <strong>istemiyorsak</strong></li>
<li> Her konuda en iyinin kendimiz olduğunu ve en iyisini bizim yapacağımızı düşünüyorsak… vb.</li>
</ul>
<p>En kolay yöntem, karşımızdaki kişiye hiçbir bahane sunmadan kesin ve <strong>net bir dille</strong> hayır demektir. Karşımızdaki kişi eğer bir <strong>açıklama isterse</strong> ancak o zaman detaya girmeliyiz ki bunun dışında yalnızca hayır demek zaten yeterli bir cevaptır.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-2200" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2016/12/umut-mutluluk.jpg" alt="umut mutluluk" width="622" height="294" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2016/12/umut-mutluluk.jpg 622w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2016/12/umut-mutluluk-30x14.jpg 30w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2016/12/umut-mutluluk-260x123.jpg 260w" sizes="(max-width: 622px) 100vw, 622px"></p>
<p>Konuşan bir kişiyi duymak ve dinlemek arasında büyük bir fark vardır. Bir konuşmayı sonuna dek dinlemek bu anlamda yanlış anlaşılmaların önüne geçer. Çünkü verilmek istenen mesajları genellikle hep en sona saklarız.</p>
<blockquote>
<p>Sadece sözle değil beden dilimizle de hayır diyebilmeliyiz. Kelime ve hareket uyumu önemlidir.</p>
</blockquote>
<p>Hayır diyebildiyseniz ve bu cevabı alan kişi, ciddi anlamda sinirlenmeye ve agresif davranmaya başlayınca, olası bir kavgayı engelleyebilmek için ortamı yavaşça terk etmekte fayda vardır.</p>
<p>Hayır kelimesini kullandıktan sonra sizde oluşan değişiklikleri gözlemleyin, bir de aslında hayır demeniz gerekirken evet dediğiniz durumlardaki kazanımlarınızı düşünün. Sonuca göre davranış analizinizi yapın.</p>
<h3>Hayır diyebilmek için ipuçları</h3>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-5190" src="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2018/09/mutlu-insanlar.jpg" alt="mutlu insanlar" width="622" height="294" srcset="https://www.blogarti.com/yuklemeler/2018/09/mutlu-insanlar.jpg 622w, https://www.blogarti.com/yuklemeler/2018/09/mutlu-insanlar-260x123.jpg 260w" sizes="(max-width: 622px) 100vw, 622px"></p>
<blockquote>
<p>‘Buna olumlu cevap verebilmeyi gerçekten isterdim ama <strong>maalesef hayır demeliyim</strong>.’</p>
</blockquote>
<p>Burada hem üzgün olduğunuzu, hem de kesin bir dille hayır demeniz gerektiğini söylemiş oluyorsunuz.</p>
<blockquote>
<p>‘Kişisel kaygılardan değil, <strong>prensip gereği bunu yapmıyorum</strong>.’</p>
</blockquote>
<p>Bu ifade içindeki prensip anahtar kelimedir. Kimse prensipleri sorgulamak istemez.</p>
<blockquote>
<p>‘Önceden planlanmış ve iptal edemeyeceğim bir iş olduğu için <strong>üzgünüm ama gelemem</strong>.’</p>
</blockquote>
<p>Bu noktada sakın önemli bir işim var gelemem ifadesini kullanmayın, size soran kişinin işini dikkate almamış önem vermemiş olursunuz.</p>
<blockquote>
<p>‘Belki <strong>şu an dediğini yapamıyorum</strong> ama yarın öğle saatlerinde bunun için uygun olacağım, tabii ki sen de uygun olursan.’</p>
</blockquote>
<p>Burada uygun kelimesi hem siz hem de karşınızdaki kişi için kullanıldığından objektif bir bakış açısı oluşturacak, ama kelimesinden sonra olumlu bir ifade kullandığınız için akılda kalan kısım o olacaktır.</p>
<h4><strong>Hayır kelimesi bazı zamanlarda Hayr’dır</strong></h4>
<p>Kullanmanız gerektiğinde çekinmeyin ve kendinizi suçlu hissetmeyin. Unutmayalım ki; <strong>tıpkı evet gibi hayır da bir cevaptır</strong>.</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ebeveynler için zorbalık ve çocuklara destek olma yolları</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ebeveynler-icin-zorbalik-ve-cocuklara-destek-olma-yollari</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ebeveynler-icin-zorbalik-ve-cocuklara-destek-olma-yollari</guid>
<description><![CDATA[ Psikolojik destek, zorbalık yapan çocuğun davranışlarının temel nedenlerini çözerek, hem kendi iç dünyasında denge sağlamasına hem de çevresine daha olumlu bir şekilde katkıda bulunmasına olanak tanır.

Zorbalık, bir bireyin diğerine fiziksel, sözel veya duygusal yollarla “tekrarlayan şekilde” zarar vermesidir. Bu davranış genellikle gücün dengesiz olduğu durumlarda ortaya çıkar. Zorbalık, okul, oyun alanı veya sosyal medya gibi çeşitli ortamlarda yaşanabilir ve çocukların ruhsal, sosyal ve akademik gelişimini olumsuz etkileyebilir.

Her olumsuz davranış zorbalık olarak değerlendirilemez. Zorbalık ve olumsuz davranış arasında fark vardır. Bu farkları anlamak, durumu doğru değerlendirmek açısından önemlidir.

Bir çocuğun diğerine sinirlenip bağırması olumsuz bir davranıştır, ancak sürekli tekrarlanmıyorsa ya da belirli bir güç dengesizliğinden kaynaklanmıyorsa zorbalık değildir.

Her Davranış Zorbalık mıdır?

Olumsuz davranışlar, bireyin başka birine zarar verebilecek şekilde hareket etmesi veya olumsuz bir tutum sergilemesidir. Ancak bu davranış; Tek seferlik olabilir. Niyetsiz şekilde ortaya çıkabilir (örneğin, istemeden birinin duygularını incitmek). Güc dengesizliği içermeyebilir. Kötü niyet yerine yanlış anlaşılma veya kontrolsüz bir tepki sonucu olabilir.

Örneğin, bir çocuğun diğerine sinirlenip bağırması olumsuz bir davranıştır, ancak sürekli tekrarlanmıyorsa ya da belirli bir güç dengesizliğinden kaynaklanmıyorsa zorbalık değildir.

Zorbalık farklıdır. Zorbalığı olumsuz davranışlardan ayıran temel unsurlar şunlardır:

1. Tekrarlayıcı Olması: Zorbalık, tek seferlik değil, sürekli tekrar eden bir davranıştır. Örneğin, bir çocuğun sürekli olarak başka bir çocuğun fiziksel özellikleriyle alay etmesi.

2. Güç Dengesizliği: Zorbalık, genellikle bir güç dengesizliğini içerir. Daha güçlü olan taraf, zayıf olanı hedef alır.

3. Kasıtlı Olması: Zorbalık, zarar verme amacı güder. Örneğin, bir öğrencinin diğerinin çantasını sürekli saklaması veya sosyal medyada hedef alması.

4. Zarar Verme Niyeti: Zorbalık fiziksel, duygusal veya sosyal zarar vermeyi amaçlar.

Her olumsuz davranışı zorbalık olarak etiketlemek, çocukların yanlış anlaşılmasına ve gereksiz suçlanmasına neden olabilir. Bu nedenle, zorbalığı doğru tanımlamak ve bu doğrultuda adım atmak çok önemlidir.

Zorbalıkla Karşılaşıldığında Ne Yapılmalı?

Çocuğunuz zorbalığa uğruyorsa, aşağıdaki adımları izleyerek ona destek olabilirsiniz:

1. Çocuğunuzla İletişimi Güçlendirin


	
	Çocuğunuzun yaşadıklarını paylaşması için onu cesaretlendirin. Sizinle duygularını paylaşabileceği güvenli bir ortam yaratın. 
	
	
	Duygularını yargılamadan dinleyin ve ona yanında olduğunuzu hissettirin.
	
	
	&quot;Sana bunu kim yaptı?&quot; yerine &quot;Neler yaşadığını anlatmak ister misin?&quot; gibi anlaşılır sorular sorun.
	
	
	Rahatsız edici bir durum yaşadığında, o durumun yanlış olma ihtimalini sorgulaması gerektiğini öğreterek sınırlarını belirlemesine yardımcı olun. 
	


2. Zorbalığın Belirtilerini Tanıyın

Çocuklar her zaman zorbalığa uğradıklarını söylemezler. Dikkat edilmesi gereken işaretler şunlardır:


	
	Okula gitmek istememe veya sık sık hastalık bahanesi üretme,
	
	
	Düşük özgüven, içine kapanma veya agresif davranışlar,
	
	
	Ani not düşüşleri, kaybolan eşyalar veya açıklanamayan fiziksel yaralanmalar.
	


3. Müdahale Edin


	
	Zorbalık okulda gerçekleşiyorsa öğretmen, okul yönetimi veya rehberlik servisi ile iletişime geçin.
	
	
	Siber zorbalık durumunda kanıtları (ekran görüntüleri gibi) saklayın ve sosyal medya platformlarına şikayet edin. Gerekirse hukuki yardım alın.
	


4. Çocuğunuza Kendisini Savunmasını Öğretin


	
	Çocuğunuza zorbalığa karşı nasıl “hayır” diyeceğini ve gerektiğinde yardım istemekten çekinmemesi gerektiğini öğretin.
	
	
	Sosyal becerilerini geliştirecek etkinliklere katılmasını teşvik ederek özgüvenini artırmaya çalışın.
	


5. Profesyonel Destek Alın

Zorbalığın çocuğunuz üzerindeki etkileri uzun vadeli olabilir. Kaygı, depresyon veya travma belirtileri varsa bir çocuk psikoloğundan destek alın.

Zorbalıkla Mücadele Yöntemleri

Çocuklarınıza başkalarına saygılı olmayı, empati yapmayı öğretin. Zorbalıkla karşılaştıklarında zorbalığa uğrayan kişiye destek olmaları gerektiğini vurgulayın. Zorbalığın ne olduğunu, etkilerini ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini çocuklarınıza anlatın. 

Zorbalık, ihmal edilemeyecek kadar ciddi bir meseledir. Ancak olumsuz davranışın öncelikle zorbalık olup olmadığını doğru değerlendirmek ardından da çocuğunuzun yanında olmak çözüme yardımcı olacaktır. Sevgi dolu bir destek ve açık iletişim her zaman en güçlü araçlardır.

Ailelerin, zorbalık yapan ve mağdur çocukları okul dışında bir araya getirerek aralarındaki iletişimi güçlendirme ve sorunu çözme çabaları, iyi niyetli olsa da istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Araştırmalar, bu tür yüzleşmelerin mağdur çocuk üzerinde ek stres ve travmaya yol açabileceğini göstermektedir.

Zorbalıkla ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/ebeveynler-icin-zorbalik-ve-cocuklara-destek-olma-yollari-1736402963.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:29:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Ebeveynler, için, zorbalık, çocuklara, destek, olma, yolları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong><span>Psikolojik destek, zorbalık yapan çocuğun davranışlarının temel nedenlerini çözerek, hem kendi iç dünyasında denge sağlamasına hem de çevresine daha olumlu bir şekilde katkıda bulunmasına olanak tanır.</span></strong></span></span></p>

<p><span><span><span>Zorbalık, bir bireyin diğerine fiziksel, sözel veya duygusal yollarla “tekrarlayan şekilde” zarar vermesidir. Bu davranış genellikle gücün dengesiz olduğu durumlarda ortaya çıkar. Zorbalık, okul, oyun alanı veya sosyal medya gibi çeşitli ortamlarda yaşanabilir ve çocukların ruhsal, sosyal ve akademik gelişimini olumsuz etkileyebilir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Her olumsuz davranış zorbalık olarak değerlendirilemez. Zorbalık ve olumsuz davranış arasında fark vardır. Bu farkları anlamak, durumu doğru değerlendirmek açısından önemlidir.</span></span></span></p>

<p><em><span><span><strong><span>Bir çocuğun diğerine sinirlenip bağırması olumsuz bir davranıştır, ancak sürekli tekrarlanmıyorsa ya da belirli bir güç dengesizliğinden kaynaklanmıyorsa zorbalık değildir.</span></strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><span><strong><strong><span>Her Davranış Zorbalık mıdır?</span></strong></strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Olumsuz davranışlar, bireyin başka birine zarar verebilecek şekilde hareket etmesi veya olumsuz bir tutum sergilemesidir. Ancak bu davranış; <strong>Tek seferlik</strong> olabilir. <strong>Niyetsiz</strong> şekilde ortaya çıkabilir (örneğin, istemeden birinin duygularını incitmek). <strong>Güc dengesizliği</strong> içermeyebilir. Kötü niyet yerine yanlış anlaşılma veya kontrolsüz bir tepki sonucu olabilir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Örneğin, bir çocuğun diğerine sinirlenip bağırması olumsuz bir davranıştır, ancak sürekli tekrarlanmıyorsa ya da belirli bir güç dengesizliğinden kaynaklanmıyorsa zorbalık değildir.</span></span></span></p>

<p><span><span><strong><span>Zorbalık farklıdır.</span></strong><span> Zorbalığı olumsuz davranışlardan ayıran temel unsurlar şunlardır:</span></span></span></p>

<p><span><span><strong><span>1. Tekrarlayıcı Olması:</span></strong><span> Zorbalık, tek seferlik değil, sürekli tekrar eden bir davranıştır. Örneğin, bir çocuğun sürekli olarak başka bir çocuğun fiziksel özellikleriyle alay etmesi.</span></span></span></p>

<p><span><span><strong><span>2. Güç Dengesizliği:</span></strong><span> Zorbalık, genellikle bir güç dengesizliğini içerir. Daha güçlü olan taraf, zayıf olanı hedef alır.</span></span></span></p>

<p><span><span><strong><span>3. Kasıtlı Olması:</span></strong><span> Zorbalık, zarar verme amacı güder. Örneğin, bir öğrencinin diğerinin çantasını sürekli saklaması veya sosyal medyada hedef alması.</span></span></span></p>

<p><span><span><strong><span>4. Zarar Verme Niyeti:</span></strong><span> Zorbalık fiziksel, duygusal veya sosyal zarar vermeyi amaçlar.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Her olumsuz davranışı zorbalık olarak etiketlemek, çocukların yanlış anlaşılmasına ve gereksiz suçlanmasına neden olabilir. Bu nedenle, zorbalığı doğru tanımlamak ve bu doğrultuda adım atmak çok önemlidir.</span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong><strong><span>Zorbalıkla Karşılaşıldığında Ne Yapılmalı?</span></strong></strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Çocuğunuz zorbalığa uğruyorsa, aşağıdaki adımları izleyerek ona destek olabilirsiniz:</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong><em><strong><span>1. Çocuğunuzla İletişimi Güçlendirin</span></strong></em></strong></span></span></span></p>

<ul>
	<li>
	<p><span><span><span>Çocuğunuzun yaşadıklarını paylaşması için onu cesaretlendirin. Sizinle duygularını paylaşabileceği güvenli bir ortam yaratın. </span></span></span></p>
	</li>
	<li>
	<p><span><span><span>Duygularını yargılamadan dinleyin ve ona yanında olduğunuzu hissettirin.</span></span></span></p>
	</li>
	<li>
	<p><span><span><span>"Sana bunu kim yaptı?" yerine "Neler yaşadığını anlatmak ister misin?" gibi anlaşılır sorular sorun.</span></span></span></p>
	</li>
	<li>
	<p><span><span><span>Rahatsız edici bir durum yaşadığında, o durumun yanlış olma ihtimalini sorgulaması gerektiğini öğreterek sınırlarını belirlemesine yardımcı olun. </span></span></span></p>
	</li>
</ul>

<p><span><span><span><strong><em><strong><span>2. Zorbalığın Belirtilerini Tanıyın</span></strong></em></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çocuklar her zaman zorbalığa uğradıklarını söylemezler. Dikkat edilmesi gereken işaretler şunlardır:</span></span></span></p>

<ul>
	<li>
	<p><span><span><span>Okula gitmek istememe veya sık sık hastalık bahanesi üretme,</span></span></span></p>
	</li>
	<li>
	<p><span><span><span>Düşük özgüven, içine kapanma veya agresif davranışlar,</span></span></span></p>
	</li>
	<li>
	<p><span><span><span>Ani not düşüşleri, kaybolan eşyalar veya açıklanamayan fiziksel yaralanmalar.</span></span></span></p>
	</li>
</ul>

<p><span><span><span><strong><em><strong><span>3. Müdahale Edin</span></strong></em></strong></span></span></span></p>

<ul>
	<li>
	<p><span><span><span>Zorbalık okulda gerçekleşiyorsa öğretmen, okul yönetimi veya rehberlik servisi ile iletişime geçin.</span></span></span></p>
	</li>
	<li>
	<p><span><span><span>Siber zorbalık durumunda kanıtları (ekran görüntüleri gibi) saklayın ve sosyal medya platformlarına şikayet edin. Gerekirse hukuki yardım alın.</span></span></span></p>
	</li>
</ul>

<p><span><span><span><strong><em><strong><span>4. Çocuğunuza Kendisini Savunmasını Öğretin</span></strong></em></strong></span></span></span></p>

<ul>
	<li>
	<p><span><span><span>Çocuğunuza zorbalığa karşı nasıl “hayır” diyeceğini ve gerektiğinde yardım istemekten çekinmemesi gerektiğini öğretin.</span></span></span></p>
	</li>
	<li>
	<p><span><span><span>Sosyal becerilerini geliştirecek etkinliklere katılmasını teşvik ederek özgüvenini artırmaya çalışın.</span></span></span></p>
	</li>
</ul>

<p><span><span><span><strong><em><strong><span>5. Profesyonel Destek Alın</span></strong></em></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Zorbalığın çocuğunuz üzerindeki etkileri uzun vadeli olabilir. Kaygı, depresyon veya travma belirtileri varsa bir çocuk psikoloğundan destek alın.</span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong><strong><span>Zorbalıkla Mücadele Yöntemleri</span></strong></strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Çocuklarınıza başkalarına saygılı olmayı, empati yapmayı öğretin. Zorbalıkla karşılaştıklarında zorbalığa uğrayan kişiye destek olmaları gerektiğini vurgulayın. Zorbalığın ne olduğunu, etkilerini ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini çocuklarınıza anlatın. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Zorbalık, ihmal edilemeyecek kadar ciddi bir meseledir. Ancak olumsuz davranışın öncelikle zorbalık olup olmadığını doğru değerlendirmek ardından da çocuğunuzun yanında olmak çözüme yardımcı olacaktır. Sevgi dolu bir destek ve açık iletişim her zaman en güçlü araçlardır.</span></span></span></p>

<p><span><span><strong><span>Ailelerin, zorbalık yapan ve mağdur çocukları okul dışında bir araya getirerek aralarındaki iletişimi güçlendirme ve sorunu çözme çabaları, iyi niyetli olsa da istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Araştırmalar, bu tür yüzleşmelerin mağdur çocuk üzerinde ek stres ve travmaya yol açabileceğini göstermektedir.</span></strong></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong><strong><span>Zorbalıkla Mücadelede Neler Yapılmamalı? </span></strong></strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Yaşanılan zorbalık olayı aile içinde sürekli gündeme getirilip dramatize edildiğinde, çocuğun kendini daha da yetersiz ve stres altında hissetmesine yol açabilir. Araştırmalara göre, zorbalık durumuna aşırı duygusal tepkiler vermek ve dramatik anlatımlar, çocuğun kendine olan güvenini zedeleyebilir ve sorunu çözmek yerine daha karmaşık hale getirebilir (Smith & Sharp, 1994; Olweus, 1993). Bu nedenle, ailelerin sakin davranması, duygusal patlamalar yaşamadan çözüm odaklı olmaları önemlidir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ailelerin, zorbalık yapan ve mağdur çocukları okul dışında bir araya getirerek aralarındaki iletişimi güçlendirme ve sorunu çözme çabaları, iyi niyetli olsa da istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Araştırmalar, bu tür yüzleşmelerin mağdur çocuk üzerinde ek stres ve travmaya yol açabileceğini göstermektedir. Ayrıca, zorbalık yapan çocuğun davranışlarını pekiştirme riski de bulunmaktadır.</span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong><strong><span>Zorbalık Yapan Çocuğun Psikolojik Destek Alması Neden Gereklidir?</span></strong></strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Zorbalık durumlarında profesyonel rehberlik almak ve yapılandırılmış müdahaleler gerekmektedir. Bu yaklaşım, sadece mağdur çocuklar için değil, aynı zamanda zorbalık yapan çocuklar için de geçerlidir. Zorbalık yapan çocukların davranışları, yalnızca mağdurları değil, kendilerini de olumsuz etkileyebilecek ciddi psikolojik temellere dayanabilir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Zorbalık yapan çocuğun davranışlarının temelinde genellikle farklı nedenler yatar. Bu nedenler şunlar olabilir:</span></span></span></p>

<p><span><span><strong><span>1. Duygusal Travma veya İhmal:</span></strong><span> Zorbalık yapan çocuklar, evde yaşadıkları şiddet veya ilgisizlik nedeniyle öfke ve çaresizliklerini yansıtıyor olabilirler. </span></span></span></p>

<p><span><span><strong><span>2. Empati Eksikliği:</span></strong><span> Bu çocukların empati becerileri zayıf olabilir ve psikolojik destek bu beceriyi geliştirebilir.</span></span></span></p>

<p><span><span><strong><span>3. Özgüven Problemleri:</span></strong><span> Düşük özgüvenlerini maskelemek için bu tür davranışlar sergileyebilirler.</span></span></span></p>

<p><span><span><strong><span>4. Olumsuz Rol Modeller:</span></strong><span> Çevrelerinde gördükleri agresif davranışları model almış olabilirler.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Psikolojik destek, zorbalık yapan çocuğun davranışlarının temel nedenlerini çözerek, hem kendi iç dünyasında denge sağlamasına hem de çevresine daha olumlu bir şekilde katkıda bulunmasına olanak tanır.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zıtlıkların ahengi: Varoluşun iki yüzü</title>
<link>https://trafikdernegi.com/zitliklarin-ahengi-varolusun-iki-yuzu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/zitliklarin-ahengi-varolusun-iki-yuzu</guid>
<description><![CDATA[ Hayatın her anı, bu zıtlıkların armonisidir. Karanlığın içinden doğan aydınlık, sessizliğin ardından yükselen bir melodi gibi. Belki de tek yapmamız gereken, bu döngüyü kabullenmek. Hem kayboluşun hem de bulunmanın bir anlamı olduğunu bilmek. Çünkü gecenin en karanlık anında bile, sabahın müjdesi saklıdır.

Her şey, zıttıyla var olur. Geceyle gündüz, sıcakla soğuk, iyilikle kötülük… Hayat, bu zıtlıkların iç içe geçtiği, birbirini beslediği sonsuz bir döngüdür. Gecenin koyu karanlığını bilmeyen, sabahın ilk ışıklarının nasıl bir mucize olduğunu hissedebilir mi? Acının derinliklerinde kaybolmamış biri, huzurun ne demek olduğunu tam anlamıyla anlayabilir mi? İşte insanın hikayesi de tam burada başlar: Zıtlıkların ortasında, ikisinin de anlamını bulmaya çalışan o arayışta.

Tıpkı Kur’an’ın “Biz her şeyi çift yarattık” (Zariyat, 49) ayetinde işaret ettiği gibi. Her varlık, bir dengeyle yaratılmış, her güzelliğin ardında bir zorluk gizlenmiştir. Sabırla bekleyen tohum, toprağın karanlığında büyür. Tıpkı bizim de bazen içimize çekilip büyümemiz gerektiği gibi. Zorluk, gelişimin habercisidir. Acı, farkındalığın tohumu. Her şey, diğer yarısıyla anlamlıdır.

SEVMEK, KAYBETME İHTİMALİNİ DE GÖZE ALMAKTIR

Psikolog Carl Jung, insanın “gölge yanını” kabullenmedikçe tam bir birey olamayacağını söyler. Çünkü gölge, bastırdığımız, görmek istemediğimiz yanımızdır. Ama bu gölge olmadan ışığımızın da bir anlamı olmaz. İnsan, içindeki korkularla yüzleşmeden, gerçek özgürlüğe ulaşamaz. Çünkü cesaret, korkunun varlığıyla doğar; huzur, fırtınayı tanımış olanın kalbinde filizlenir.

Bir de aşkta görürüz bu zıtlıkları. Birini sevmek, hem acıyı hem coşkuyu aynı anda yaşamaktır. Terk edilme korkusuyla bağlılık arzusu, birlikte dans eder. Sevmek, kaybetme ihtimalini de göze almaktır. Ne kadar seversen, o kadar korkarsın. Fakat belki de bu korku, o sevgiyi daha kıymetli kılar. Çünkü sevmenin bedeli, kaybetme ihtimalinin ağırlığını göze almaktır.

Hayatın her anı, bu zıtlıkların armonisidir. Karanlığın içinden doğan aydınlık, sessizliğin ardından yükselen bir melodi gibi. Belki de tek yapmamız gereken, bu döngüyü kabullenmek. Hem kayboluşun hem de bulunmanın bir anlamı olduğunu bilmek. Çünkü gecenin en karanlık anında bile, sabahın müjdesi saklıdır.

Ve belki de asıl huzur, zıtlıkların varlığını yadsımadan, onların içinde dengede durabilmektir. Çünkü tıpkı Jung’un dediği gibi: “İnsanın en büyük karanlığı, ışığının potansiyelidir.&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/zitliklarin-ahengi-varolusun-iki-yuzu-1736274442.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:29:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Zıtlıkların, ahengi:, Varoluşun, iki, yüzü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><strong><span><span>Hayatın her anı, bu zıtlıkların armonisidir. Karanlığın içinden doğan aydınlık, sessizliğin ardından yükselen bir melodi gibi. Belki de tek yapmamız gereken, bu döngüyü kabullenmek. Hem kayboluşun hem de bulunmanın bir anlamı olduğunu bilmek. Çünkü gecenin en karanlık anında bile, sabahın müjdesi saklıdır.</span></span></strong></span></p>

<p><span><span><span>Her şey, zıttıyla var olur. Geceyle gündüz, sıcakla soğuk, iyilikle kötülük… Hayat, bu zıtlıkların iç içe geçtiği, birbirini beslediği sonsuz bir döngüdür. Gecenin koyu karanlığını bilmeyen, sabahın ilk ışıklarının nasıl bir mucize olduğunu hissedebilir mi? Acının derinliklerinde kaybolmamış biri, huzurun ne demek olduğunu tam anlamıyla anlayabilir mi? İşte insanın hikayesi de tam burada başlar: Zıtlıkların ortasında, ikisinin de anlamını bulmaya çalışan o arayışta.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tıpkı Kur’an’ın “Biz her şeyi çift yarattık” (Zariyat, 49) ayetinde işaret ettiği gibi. Her varlık, bir dengeyle yaratılmış, her güzelliğin ardında bir zorluk gizlenmiştir. Sabırla bekleyen tohum, toprağın karanlığında büyür. Tıpkı bizim de bazen içimize çekilip büyümemiz gerektiği gibi. Zorluk, gelişimin habercisidir. Acı, farkındalığın tohumu. Her şey, diğer yarısıyla anlamlıdır.</span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong>SEVMEK, KAYBETME İHTİMALİNİ DE GÖZE ALMAKTIR</strong></span></span></span></h2>

<h2><span><span><span>Psikolog Carl Jung, insanın “gölge yanını” kabullenmedikçe tam bir birey olamayacağını söyler. Çünkü gölge, bastırdığımız, görmek istemediğimiz yanımızdır. Ama bu gölge olmadan ışığımızın da bir anlamı olmaz. İnsan, içindeki korkularla yüzleşmeden, gerçek özgürlüğe ulaşamaz. Çünkü cesaret, korkunun varlığıyla doğar; huzur, fırtınayı tanımış olanın kalbinde filizlenir.</span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Bir de aşkta görürüz bu zıtlıkları. Birini sevmek, hem acıyı hem coşkuyu aynı anda yaşamaktır. Terk edilme korkusuyla bağlılık arzusu, birlikte dans eder. Sevmek, kaybetme ihtimalini de göze almaktır. Ne kadar seversen, o kadar korkarsın. Fakat belki de bu korku, o sevgiyi daha kıymetli kılar. Çünkü sevmenin bedeli, kaybetme ihtimalinin ağırlığını göze almaktır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hayatın her anı, bu zıtlıkların armonisidir. Karanlığın içinden doğan aydınlık, sessizliğin ardından yükselen bir melodi gibi. Belki de tek yapmamız gereken, bu döngüyü kabullenmek. Hem kayboluşun hem de bulunmanın bir anlamı olduğunu bilmek. Çünkü gecenin en karanlık anında bile, sabahın müjdesi saklıdır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ve belki de asıl huzur, zıtlıkların varlığını yadsımadan, onların içinde dengede durabilmektir. Çünkü tıpkı Jung’un dediği gibi: “İnsanın en büyük karanlığı, ışığının potansiyelidir."</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Esneklik: Düşmenin sanatı ve kalkmanın gücü</title>
<link>https://trafikdernegi.com/esneklik-dusmenin-sanati-ve-kalkmanin-gucu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/esneklik-dusmenin-sanati-ve-kalkmanin-gucu</guid>
<description><![CDATA[ Unutmayın, acı sizi değiştirebilir. Ama bu değişimin sizi yok etmesine gerek yok. Esneklik, acıya direnmek değil, onunla dans edebilmektir. Hayat dans pistiniz, siz de bu pistte ne kadar kıvrak olduğunuzu fark edin. Ve ne olursa olsun, hep hatırlayın: Her düşüş, yeni bir kalkışın habercisidir.

Hayat, bizi bazen beklemediğimiz yerlerden vurur. En sağlam sanılan yapılar çöker, en güçlü bağlar kopar, en büyük hayaller suya düşer. Ama ilginç bir şey olur: İnsan tekrar ayağa kalkar. Hem de nasıl kalkar! İşte buna esneklik, psikolojinin deyimiyle “rezilyans” diyoruz. Esneklik, bir yetenek değil; yaşadıklarımızla şekillenen bir direnç kası. Ve bu kas, sadece kırılmalarımızdan beslenir.

Harvard Tıp Fakültesi’nden Dr. George Vaillant, rezilyansı “acıya rağmen gelişme ve hayata bağlanma yeteneği” olarak tanımlıyor. Bu tanım, kırılgan olduğumuzu kabul etmekle başlar. Kırılganlık, utanılacak bir şey değildir. Aksine, esnekliğin temelidir. Çoğu zaman yıkılmanın verdiği o dipsiz çaresizlik, bizi en derin benliğimizle tanıştırır. Çünkü güçlü görünmeye çalışmaktan vazgeçtiğimizde, içimizde saklı olan gerçek gücü keşfetmeye başlarız.

Edebi bir bakışla, esneklik, yaşanan acının kutsallığını fark etmektir. Rainer Maria Rilke, “Acılarımız çekirdeğin içindeki meyve gibi olgunlaşır,” der. Ve gerçekten de öyledir; acılar, bizi şekillendirir, büyütür ve bazen hiç tahmin etmediğimiz bir hale getirir. Esneklik, o çekirdeğin çatlamasını ve sonunda meyveye dönüşmesini kabul etmektir.

Esneklik öğrenilebilir, geliştirilebilir. Yeter ki kendimize şunu sormayı alışkanlık haline getirelim: “Bu deneyimden ne öğrenebilirim?”

ESNEKLİK ÖĞRENİLEBİLİR

Peki, herkes esnek olabilir mi? Cevap, evet. Esneklik öğrenilebilir, geliştirilebilir. Yeter ki kendimize şunu sormayı alışkanlık haline getirelim: “Bu deneyimden ne öğrenebilirim?” Çünkü esneklik, başımıza gelenlerden kaçmak değil; başımıza gelenlerin içinden geçmektir. Zor anlarda bu soruyu soran biri, içinde bulunduğu karanlığın aslında yeni bir günün başlangıcı olduğunu fark eder.

Esneklik bir sonuç değil, bir süreçtir. Tıpkı şiir gibi, anlamı zamanla ortaya çıkar. Bir fırtına sonrası eğilen bir ağacın dalları, rüzgar dinince daha sağlam bir şekilde yükselir. Hayat da böyledir: Esnek olanlar, sadece düştükleri yerden kalkmaz; kalktıkları yerden daha ileriye gider.

Unutmayın, acı sizi değiştirebilir. Ama bu değişimin sizi yok etmesine gerek yok. Esneklik, acıya direnmek değil, onunla dans edebilmektir. Hayat dans pistiniz, siz de bu pistte ne kadar kıvrak olduğunuzu fark edin. Ve ne olursa olsun, hep hatırlayın: Her düşüş, yeni bir kalkışın habercisidir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/esneklik-dusmenin-sanati-ve-kalkmanin-gucu-1735625659.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:29:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Esneklik:, Düşmenin, sanatı, kalkmanın, gücü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Unutmayın, acı sizi değiştirebilir. Ama bu değişimin sizi yok etmesine gerek yok. Esneklik, acıya direnmek değil, onunla dans edebilmektir. Hayat dans pistiniz, siz de bu pistte ne kadar kıvrak olduğunuzu fark edin. Ve ne olursa olsun, hep hatırlayın: Her düşüş, yeni bir kalkışın habercisidir.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Hayat, bizi bazen beklemediğimiz yerlerden vurur. En sağlam sanılan yapılar çöker, en güçlü bağlar kopar, en büyük hayaller suya düşer. Ama ilginç bir şey olur: İnsan tekrar ayağa kalkar. Hem de nasıl kalkar! İşte buna esneklik, psikolojinin deyimiyle “rezilyans” diyoruz. Esneklik, bir yetenek değil; yaşadıklarımızla şekillenen bir direnç kası. Ve bu kas, sadece kırılmalarımızdan beslenir.</span></span></p>

<p><span><span>Harvard Tıp Fakültesi’nden Dr. George Vaillant, rezilyansı “acıya rağmen gelişme ve hayata bağlanma yeteneği” olarak tanımlıyor. Bu tanım, kırılgan olduğumuzu kabul etmekle başlar. Kırılganlık, utanılacak bir şey değildir. Aksine, esnekliğin temelidir. Çoğu zaman yıkılmanın verdiği o dipsiz çaresizlik, bizi en derin benliğimizle tanıştırır. Çünkü güçlü görünmeye çalışmaktan vazgeçtiğimizde, içimizde saklı olan gerçek gücü keşfetmeye başlarız.</span></span></p>

<p><span><span>Edebi bir bakışla, esneklik, yaşanan acının kutsallığını fark etmektir. Rainer Maria Rilke, “Acılarımız çekirdeğin içindeki meyve gibi olgunlaşır,” der. Ve gerçekten de öyledir; acılar, bizi şekillendirir, büyütür ve bazen hiç tahmin etmediğimiz bir hale getirir. Esneklik, o çekirdeğin çatlamasını ve sonunda meyveye dönüşmesini kabul etmektir.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Esneklik öğrenilebilir, geliştirilebilir. Yeter ki kendimize şunu sormayı alışkanlık haline getirelim: “Bu deneyimden ne öğrenebilirim?”</strong></span></span></em></p>

<p><span><span><strong>ESNEKLİK ÖĞRENİLEBİLİR</strong></span></span></p>

<p><span><span>Peki, herkes esnek olabilir mi? Cevap, evet. Esneklik öğrenilebilir, geliştirilebilir. Yeter ki kendimize şunu sormayı alışkanlık haline getirelim: “Bu deneyimden ne öğrenebilirim?” Çünkü esneklik, başımıza gelenlerden kaçmak değil; başımıza gelenlerin içinden geçmektir. Zor anlarda bu soruyu soran biri, içinde bulunduğu karanlığın aslında yeni bir günün başlangıcı olduğunu fark eder.</span></span></p>

<p><span><span>Esneklik bir sonuç değil, bir süreçtir. Tıpkı şiir gibi, anlamı zamanla ortaya çıkar. Bir fırtına sonrası eğilen bir ağacın dalları, rüzgar dinince daha sağlam bir şekilde yükselir. Hayat da böyledir: Esnek olanlar, sadece düştükleri yerden kalkmaz; kalktıkları yerden daha ileriye gider.</span></span></p>

<p><span><span>Unutmayın, acı sizi değiştirebilir. Ama bu değişimin sizi yok etmesine gerek yok. Esneklik, acıya direnmek değil, onunla dans edebilmektir. Hayat dans pistiniz, siz de bu pistte ne kadar kıvrak olduğunuzu fark edin. Ve ne olursa olsun, hep hatırlayın: Her düşüş, yeni bir kalkışın habercisidir.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İlişkilerde sadakat mi, güven mi?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/iliskilerde-sadakat-mi-guven-mi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/iliskilerde-sadakat-mi-guven-mi</guid>
<description><![CDATA[ Sonuç olarak bir ilişkide aslolan, insanın karşısındaki insanın aklına, mantığına, vicdanına, kişiliğine, dürüstlüğüne, samimiyetine, olaylar karşısındaki tavırlarına, verdiği kararlara duyduğu güvendir. Bu doğrultuda eğer bir insan ilişkide olduğu kişinin her olayda, o koşullar içinde verilebilecek en doğru kararı vereceğinden emin olursa o zaman sadakatsizlik de dahil olmak üzere hiçbir konuda kaygı duymasına, endişe yaşamasına gerek kalmaz.

İkisi de aynı şey değil mi diye sorulabilir? Bence değil. Neden farklı olduklarını aşağıda tartışmaya çalışacağım.

İnsanlık tarih boyunca üzerinde en çok yazılan, çizilen, konuşulan, düşünülen konulardan birisi de herhalde ihanet ya da aldatma konusudur. Bu kavramın yarattığı duygunun insanlar için ne anlama geldiğini ve bu bahaneyle insanların birbirlerine (özellikle kadınlara) ne acılar çektirdiklerini hepimiz biliyoruz. Özellikle ikili ilişkilerde insanların bu kavramı ne kadar önemsediklerini, hatta çoğunlukla ilişkideki en önemli kavram olarak gördüklerini de görüyoruz, biliyoruz. Dolayısıyla ihanet ya da aldatma deyince toplumsal yaşamda oldukça önem taşıyan bir olgudan bahsediyoruz.

Konuyla ilgili uzmanlar, ilişkilerdeki ihanet ya da aldatma konusuyla ilgili -belki tam karşılığı olmamakla birlikte- doğru ifadenin sadakatsizlik olduğunu söylüyorlar. Bu anlamda aralarında küçük farklılıklar olmakla birlikte bu üç kavramı genel olarak ilişki ya da evlilik başlangıcında varılan sözleşmeye (bu bazen evliliklerde olduğu gibi yazılı olabiliyor bazen sözlü, bazen de konuşulmamış olsa bile toplumsal yapıdan gelen bir ortak kabul) uymama hali olarak ifade edebiliriz sanırım. Yazının geri kalanında aralarındaki farkları göz ardı ederek üçünün yerine sadakatsizlik kavramını kullanacağım.

Öte yandan başlıkta da belirttiğim “güven” kavramını nasıl tanımlamak gerekir ve belirttiğimiz diğer kavramlardan neden ayırdım?

Güven, TDK’na göre “Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu; emniyet, itimat” ya da “yüreklilik, cesaret” olarak tanımlanıyor. Bu tanımın oldukça geniş olduğunu düşünürsek ben bu yazı kapsamında “güven” kavramını, “karşıdakinin doğru yapacağına duyulan inanç” anlamında kullanacağım.

Peki ilişkilerde güven ne demektir?

Çok çeşitli nedenleri olmakla birlikte bugün toplumdaki insanların çok büyük bölümünün “güven” ifadesini ilişkilerde karşıdaki kişinin sadakatsizlik yapmaması olarak anladığını görüyoruz. Günlük hayatta da ilişkiler söz konusu olduğunda çoğunluğun güven denince eşin ya da sevgilinin daha çok duygusal ya da cinsel anlamda sadık olması, başka bir insanla yakınlaşmaması şeklinde anladığını görüyoruz.

Dolayısıyla aslında görüldüğü gibi ilişkilerde sadakatsizlik kavramı kullanılırken neredeyse tümünde duygusal ve/veya cinsel olarak bir bağlılık beklentisi ifade ediliyor. Bu beklentinin olması son derece anlaşılır. Ancak benim sormak ve tartışmak istediğim konu, yalnızca bu şekliyle anlaşılan kavramın ilişkileri mutluluk verici hale getirip getirmediği ya da bir ilişkide mutluluk için sadakat kavramının yeterli olup olmadığı.

Bir ilişkinin en temel dinamiği, o ilişkinin mutluluk verici olup olmadığıdır. Hayatta yaptığımız her iş gibi ilişkilerde de mutlu olmayı istiyor, mutlu olmak için bir ilişkiyi yaşıyoruz. Dolayısıyla aslında ilişkimizin temel motivasyonunun mutluluk olması gerekir.

İLİŞKİMİZDE TEMEL MOTİVASYONUN MUTLULUK OLMASI GEREKİR

Örneğin uzun süren evliliği sırasında eşinin kendisine karşı sadakatsizlik yaptığını düşünen bir arkadaşıma şu soruyu sormuştum: “Sadık bir eş fakat mutsuz bir evlilik mi yoksa sadakatsizlik yapan ama mutlu bir evlilik mi?” Tabii ki bu sorunun en kestirme ve arzulanan yanıtı: “Sadık bir eş ve mutlu bir evlilik.” Fakat şunu biliyoruz ki her ilişki ve her eş böyle değil. Dolayısıyla ilk soruda belirttiğim türden ilişkilerle de toplumda bir şekilde karşılaşılıyor.

Aslında söylemek istediğim şey şu: Bir ilişkinin en temel dinamiği, o ilişkinin mutluluk verici olup olmadığıdır. Hayatta yaptığımız her iş gibi ilişkilerde de mutlu olmayı istiyor, mutlu olmak için bir ilişkiyi yaşıyoruz. Dolayısıyla aslında ilişkimizin temel motivasyonunun mutluluk olması gerekir. Ama zaman zaman bundan sapıp ilişkinin temel motivasyonunun sadakat/sadakatsizlik konusuna indirgendiğini görüyoruz. Yani çoğunlukla insanların ilişkiden ve karşısındaki insandan temel beklentisinin sadakat olduğunu, çoğu zaman bunun ötesinde bir beklentiye girmediklerini ya da daha ötesinde bir beklentiden vazgeçtiklerini düşünüyorum. 

Halbuki biliyoruz ki mutlu olmak için tek kriter sadakatli olmak değildir. Sadakatsizlik yaşanmadığı halde mutsuz olan çok sayıda kişi ve ilişki var yaşamda. Dolayısıyla ilişkide mutlu olmak için karşıdan beklentinin yalnızca sadakat/sadakatsizlik boyutuna indirgenmesi, bu beklenti gerçekleşse bile mutluluk getirmeyecek bir durumdur.

Bu durumda sağlıklı ve mutluluk verici bir ilişki için temel dinamik ne olabilir? Benim bu konudaki görüşüm, böylesi bir ilişki için yukarıda  ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/iliskilerde-sadakat-mi-guven-mi-1735336981.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:29:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İlişkilerde, sadakat, mi, güven, mi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Sonuç olarak bir ilişkide aslolan, insanın karşısındaki insanın aklına, mantığına, vicdanına, kişiliğine, dürüstlüğüne, samimiyetine, olaylar karşısındaki tavırlarına, verdiği kararlara duyduğu güvendir. Bu doğrultuda eğer bir insan ilişkide olduğu kişinin her olayda, o koşullar içinde verilebilecek en doğru kararı vereceğinden emin olursa o zaman sadakatsizlik de dahil olmak üzere hiçbir konuda kaygı duymasına, endişe yaşamasına gerek kalmaz.</strong></span></span></p>

<p><span><span>İkisi de aynı şey değil mi diye sorulabilir? Bence değil. Neden farklı olduklarını aşağıda tartışmaya çalışacağım.</span></span></p>

<p><span><span>İnsanlık tarih boyunca üzerinde en çok yazılan, çizilen, konuşulan, düşünülen konulardan birisi de herhalde ihanet ya da aldatma konusudur. Bu kavramın yarattığı duygunun insanlar için ne anlama geldiğini ve bu bahaneyle insanların birbirlerine (özellikle kadınlara) ne acılar çektirdiklerini hepimiz biliyoruz. Özellikle ikili ilişkilerde insanların bu kavramı ne kadar önemsediklerini, hatta çoğunlukla ilişkideki en önemli kavram olarak gördüklerini de görüyoruz, biliyoruz. Dolayısıyla ihanet ya da aldatma deyince toplumsal yaşamda oldukça önem taşıyan bir olgudan bahsediyoruz.</span></span></p>

<p><span><span>Konuyla ilgili uzmanlar, ilişkilerdeki ihanet ya da aldatma konusuyla ilgili -belki tam karşılığı olmamakla birlikte- doğru ifadenin sadakatsizlik olduğunu söylüyorlar. Bu anlamda aralarında küçük farklılıklar olmakla birlikte bu üç kavramı genel olarak ilişki ya da evlilik başlangıcında varılan sözleşmeye (bu bazen evliliklerde olduğu gibi yazılı olabiliyor bazen sözlü, bazen de konuşulmamış olsa bile toplumsal yapıdan gelen bir ortak kabul) uymama hali olarak ifade edebiliriz sanırım. Yazının geri kalanında aralarındaki farkları göz ardı ederek üçünün yerine sadakatsizlik kavramını kullanacağım.</span></span></p>

<p><span><span>Öte yandan başlıkta da belirttiğim “güven” kavramını nasıl tanımlamak gerekir ve belirttiğimiz diğer kavramlardan neden ayırdım?</span></span></p>

<p><span><span>Güven, TDK’na göre “Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu; emniyet, itimat” ya da “yüreklilik, cesaret” olarak tanımlanıyor. Bu tanımın oldukça geniş olduğunu düşünürsek ben bu yazı kapsamında “güven” kavramını, “karşıdakinin doğru yapacağına duyulan inanç” anlamında kullanacağım.</span></span></p>

<p><span><span>Peki ilişkilerde güven ne demektir?</span></span></p>

<p><span><span>Çok çeşitli nedenleri olmakla birlikte bugün toplumdaki insanların çok büyük bölümünün “güven” ifadesini ilişkilerde karşıdaki kişinin sadakatsizlik yapmaması olarak anladığını görüyoruz. Günlük hayatta da ilişkiler söz konusu olduğunda çoğunluğun güven denince eşin ya da sevgilinin daha çok duygusal ya da cinsel anlamda sadık olması, başka bir insanla yakınlaşmaması şeklinde anladığını görüyoruz.</span></span></p>

<p><span><span>Dolayısıyla aslında görüldüğü gibi ilişkilerde sadakatsizlik kavramı kullanılırken neredeyse tümünde duygusal ve/veya cinsel olarak bir bağlılık beklentisi ifade ediliyor. Bu beklentinin olması son derece anlaşılır. Ancak benim sormak ve tartışmak istediğim konu, yalnızca bu şekliyle anlaşılan kavramın ilişkileri mutluluk verici hale getirip getirmediği ya da bir ilişkide mutluluk için sadakat kavramının yeterli olup olmadığı.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Bir ilişkinin en temel dinamiği, o ilişkinin mutluluk verici olup olmadığıdır. Hayatta yaptığımız her iş gibi ilişkilerde de mutlu olmayı istiyor, mutlu olmak için bir ilişkiyi yaşıyoruz. Dolayısıyla aslında ilişkimizin temel motivasyonunun mutluluk olması gerekir.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span><strong>İLİŞKİMİZDE TEMEL MOTİVASYONUN MUTLULUK OLMASI GEREKİR</strong></span></span></p>

<p><span><span>Örneğin uzun süren evliliği sırasında eşinin kendisine karşı sadakatsizlik yaptığını düşünen bir arkadaşıma şu soruyu sormuştum: “Sadık bir eş fakat mutsuz bir evlilik mi yoksa sadakatsizlik yapan ama mutlu bir evlilik mi?” Tabii ki bu sorunun en kestirme ve arzulanan yanıtı: “Sadık bir eş ve mutlu bir evlilik.” Fakat şunu biliyoruz ki her ilişki ve her eş böyle değil. Dolayısıyla ilk soruda belirttiğim türden ilişkilerle de toplumda bir şekilde karşılaşılıyor.</span></span></p>

<p><span><span>Aslında söylemek istediğim şey şu: Bir ilişkinin en temel dinamiği, o ilişkinin mutluluk verici olup olmadığıdır. Hayatta yaptığımız her iş gibi ilişkilerde de mutlu olmayı istiyor, mutlu olmak için bir ilişkiyi yaşıyoruz. Dolayısıyla aslında ilişkimizin temel motivasyonunun mutluluk olması gerekir. Ama zaman zaman bundan sapıp ilişkinin temel motivasyonunun sadakat/sadakatsizlik konusuna indirgendiğini görüyoruz. Yani çoğunlukla insanların ilişkiden ve karşısındaki insandan temel beklentisinin sadakat olduğunu, çoğu zaman bunun ötesinde bir beklentiye girmediklerini ya da daha ötesinde bir beklentiden vazgeçtiklerini düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span><span>Halbuki biliyoruz ki mutlu olmak için tek kriter sadakatli olmak değildir. Sadakatsizlik yaşanmadığı halde mutsuz olan çok sayıda kişi ve ilişki var yaşamda. Dolayısıyla ilişkide mutlu olmak için karşıdan beklentinin yalnızca sadakat/sadakatsizlik boyutuna indirgenmesi, bu beklenti gerçekleşse bile mutluluk getirmeyecek bir durumdur.</span></span></p>

<p><span><span>Bu durumda sağlıklı ve mutluluk verici bir ilişki için temel dinamik ne olabilir? Benim bu konudaki görüşüm, böylesi bir ilişki için yukarıda tanımladığım anlamda bir güven ilişkisinin olması gerekliliği şeklinde. İlişki içerisindeki insanların “doğru zamanda, doğru hareketi yapacak” şekilde bir güven ilişkisine ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Peki ama bu ne demektir?</span></span></p>

<p><span><span>Yaşam içinde bazen bilerek bazen bilmeyerek sayısız kararlar veriyoruz. Gittiğimiz okuldan, seçtiğimiz işten, yediğimiz yemekten, görüştüğümüz insanlardan, izlediğimiz filmden kurduğumuz cümlelere kadar her gün, her ay, her yıl irili ufaklı binlerce karar veriyoruz. Verdiğimiz ya da vermediğimiz her bir karar, bizi, kişi olarak mutluluğumuzu, etrafımızdaki insanlarla ilişkilerimizi, onların mutluluğunu doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla hayat yolunda yürürken önümüze çıkan küçük ya da büyük her olayı akılcı, mantıklı, objektif, vicdanlı, merhametli bir şekilde değerlendirmemiz, bizi olduğu gibi ilişkide bulunduğumuz kişileri (eşimiz, sevgilimiz, ailemiz, arkadaşlarımız vd.) de doğrudan etkiliyor. İlişkide olduğumuz kişinin biz olmadan da biz yanındayken de aldığı her kararın ve attığı her adımın o koşullardaki yapılabilecek en doğru iş olduğundan emin olmak, bir ilişkinin mutluluk verici olmasını doğrudan etkileyen en önemli etkendir. Dolayısıyla insanların ilişkilerinde belki en az sadakat kadar bu noktayı da göz önünde bulundurmaları gerektiğini, en az diğeri kadar bu konuda da duyarlı olmalarının kendi mutlulukları açısından kritik olduğunu düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span><span>Peki her olayda doğru, mantıklı, akılcı karar vermek mümkün mü? Kısa, orta, uzun vadede etkileri düşünüldüğünde tabii ki mümkün değil. Ama herhangi bir kararı verirken “O verili koşullar içinde ben doğruyu yaptım, benim yerimde aklı başında, mantıklı, vicdanlı, sağlıklı düşünen kim olsa o durumda aynı şeyi yapardı.” diyebilmek çok önemli. Belki verilen karar o anda doğru olsa bile sonradan koşullar değiştiği için yanlış hale gelebilir. Ya da zaten baştaki koşullar geleceğe yönelik doğru bir kararı vermek için uygun olmayabilir. Doğaldır ki gelecekteki koşulların neler olacağını zaten kimse bilemez. Ayrıca herhangi bir zamandaki bilgi ve görgümüzle her kararı doğru vermemiz de mümkün değil. Bütün bunlara biraz da şans, kader, kısmet vs diyoruz zaten.  Ancak yine de kendini sürekli geliştiren, değişen, hatalarından ders alan, okuyan vs. bir insan olabilirsek, bir karar anında en doğru karar verme olasılığımız gittikçe artacaktır.</span></span></p>

<p><span><span>Sonuç olarak bir ilişkide aslolan, insanın karşısındaki insanın aklına, mantığına, vicdanına, kişiliğine, dürüstlüğüne, samimiyetine, olaylar karşısındaki tavırlarına, verdiği kararlara duyduğu güvendir. Bu doğrultuda eğer bir insan ilişkide olduğu kişinin her olayda, o koşullar içinde verilebilecek en doğru kararı vereceğinden emin olursa o zaman sadakatsizlik de dahil olmak üzere hiçbir konuda kaygı duymasına, endişe yaşamasına gerek kalmaz. Ancak tersi durumda, eğer insanlar arasında bu tür bir güven ilişkisi yoksa (yani doğru zamanda doğru kararı verecek, doğru hareketi yapacak şekilde aklına, mantığına, vicdanına, kişiliğine, dürüstlüğüne vs. güven duyamıyorsa) insanlar duygusal ve cinsel olarak birbirlerine sadakatsizlik yapmasalar da bunun mutluluklarına çok katkısı olmaz. Onun için herkes hayatta karşılaşılan her olayda, verilen her kararda o koşullar içindeki en doğru hareketi yapacak şekilde kendini donatırsa (akıl, mantık, vicdan, merhamet, bilgi, kültür, kendini geliştirme vd. yönlerden), o zaman -başka bir sürü faydasının yanında- kimsenin aklına herhangi bir aldatma, ihanet ya da başka bir deyişle sadakatsizlik kuşkusu gelmez ve herkes her zaman mutlu olur.</span></span></p>

<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yalın</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yalin</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yalin</guid>
<description><![CDATA[ Yalnız olabilmek, yalnız kalabilmek hatırlayın, bizim erişkin olduğumuzu belki de kendi kendimize ilk kez fark ettiğimiz anlardı. Ne oldu nasıl oldu ise bizim yalnızlığımız “bir erişkinin kendine yetebilme” durumundan çıktı ve “duyarsız bir birey olma” tanımına doğru kaydı. 2024 yılında gelinen bu durum ve “Kalabalık Yalnızlık”ın birinci çıkma durumu o nedenle artık beni şaşırtmıyor. Yalnızlık; kökü “Yalın”. Ne kadar da manidar değil mi?

Yılın bu zamanları yine “en”lerle dolup taşıyor. Aralık ayları benim de en sevdiklerimden biri. Bitişler, vedalar, ayrılıklar, kopuşları temsil ettiğini düşündüğüm Aralık ayı belki de bize bu özelliği ile aslında başlangıçları müjdeliyor. Bitişlerin ve başlangıçların belirsizliği ile bilinmezliği üzerine umut etmek, insanı hayatta tutan en önemli şey belki de. Belki de o nedenle Pazartesi sabahları da bana “sendrom” yerine “umut” yüklüyor, “neşe” yüklüyor. 

Senenin bu zamanlarının benim gönlümde ayrıca bir yere sahip olmasının başka bir nedeni de tahmin edersiniz ki “Kelimeler.” Gönlümdeki yeri tartışılmaz, her birini bir çocuk merakıyla araştırdığım, uzun yolculuklardaki sözlüklerin arasından bana her seferinde başka başka ufuklar açan kelimeler. 

Türk Dil Kurumu’nun sosyal medya hesaplarını takip edenler bilir ki, uzun zamandır her sabah “Günün Kelimesi” paylaşılır. Ben de her sabah keyifle “Acaba nedir nedir?” diye açar bakardım. Ve sene sonunda beklenen oldu. 

Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu ve mezunu olmaktan böyle anlarda ve projelerde ayrıca gurur duyduğum Ankara Üniversitesi işbirliği ile Ankara Üniversitesi İletişim Araştırmaları ve Uygulama Merkezi’nin (İLAUM) Değerlendirme Kurulu’nun belirlediği 7 kelime/kavram belirlendi: “Kalabalık Yalnızlık”, “Merhamet”, “Yabancılaşma”, “Algortima”, “Yozlaşma”, “Yapay Zeka” ve “Dijital Yorgunluk”.

Seçenekleri gördüğümde, aslında 2024 yılında benim de yayınlanmış bir yazımın başlığı olmasına rağmen “Merhamet”i direkt elediğimi hatırlıyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz çağın bir merhamet çağı olmadığı ortada. Hatta bir çoğumuzun herhangi bir şeye, bir kişiye merhamet edebilecekken etmemeyi özellikle seçtiği günlerden geçmekteyiz. “Yabancılaşma”nın ise günümüzde geldiğimiz noktayı anlatabilmek adına fazla iyimser kaldığını düşünüyorum. Bana kalırsa herhangi bir şeye, bir kişiye, bir kavrama, dünyaya yabancılaşma durumunu geçeli hayli oluyor. “Algoritma” ise şu anki toplumumuzun herhangi bir duygu durumuna dokunan bir kelime değil. O da fazlaca “Teknik” olmasından kaybetti. “Yozlaşma” ile ilgili de düşündüklerim “Yabancılaşma” ile benzer aslında. 2024’ün değil de belki 1980’lerden sonra başımıza gelenler için iyi bir seçenek olabilirdi. “Dijital Yorgunluk” kavramı ile ilgili düşündüklerim ise bu durumun tam tersi. “Yeni Medya Yorgunluğu” veya “Sosyal Medya Yorgunluğu” gibi bir kavram, belki biraz daha ön plana çıkabilirdi fakat “Dijital Yorgunluk” dedim mi biraz daha teknik, bilimsel ve dijitalleşme adına biraz daha emek sarf etmiş bir toplum canlanıyor benim gözümde. Halbuki biz halen elektronik imza ile hallolabilecek veya bir PDF çıktısı ile iletilebilecek evrakların basılı halde “kargo” ile iletilmesini isteyen bir toplumuz. Değil yorgunluğunu konuşmak bence dijitalleşmeyi bile desturla ağıza almak gerekiyor şu durumda. 

“Kalabalık Yalnızlık” kavramı bana Adorno’nun sanatın endüstrileşmesi üzerine yaşadığı sancıyı, bunu kabul edemeyişini çağrıştırır hep. Onun hayatını okuduğumda fazlaca sarsılmış ve onun bu hayattan kendisini kimseye tam olarak ifade edemeden ayrıldığı fikrine kendimi kaptırmıştım Ahmet Taner Kışlalı dersliğindeki sıralarda oturduğum yıllarda. O nedenle belki ben kendi içimde yaşadığım “Kalabalık Yalnızlıklar” durumunu fazlaca romantize ettiğimden aklımda “Yapay Zeka”yı birinci seçtim. 

ROMANTİZMİN BİLİME KARŞI ZAFERİ

Son iki seçenekten “Kalabalık Yalnızlık” ve “Yapay Zeka” arasından ise benim favorim “Yapay Zeka” idi. Çünkü “Kalabalık Yalnızlık”ı hayli romantik bulmuştum. “Kalabalık Yalnızlık” kavramı bana Adorno’nun sanatın endüstrileşmesi üzerine yaşadığı sancıyı, bunu kabul edemeyişini çağrıştırır hep. Onun hayatını okuduğumda fazlaca sarsılmış ve onun bu hayattan kendisini kimseye tam olarak ifade edemeden ayrıldığı fikrine kendimi kaptırmıştım Ahmet Taner Kışlalı dersliğindeki sıralarda oturduğum yıllarda. O nedenle belki ben kendi içimde yaşadığım “Kalabalık Yalnızlıklar” durumunu fazlaca romantize ettiğimden aklımda “Yapay Zeka”yı birinci seçtim. 

Fakat yılın sonunda gördüm ki romantizm yine bilime karşı kazanmış. Oylamaya katılan bir milyon kadar bireyin oyunun sonucuna göre “Kalabalık Yalnızlık”ın seçilmesi bir tesadüf mü? Tabii ki değil. Demek ki biz Yapay Zeka’nın bize sunduklarından çok içinde bulunduğumuz yalnızlığın sancısını daha çok hissediyoruz. Güne başlar başlamaz karıştığımız o kalabalığın içerisinde aslında ne kadar yalnız olduğumuzun da farkındayız demek ki. Bu, benim nüktesini yapmaya ça ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/yalin-1735278840.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:29:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yalın</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Yalnız olabilmek, yalnız kalabilmek hatırlayın, bizim erişkin olduğumuzu belki de kendi kendimize ilk kez fark ettiğimiz anlardı. Ne oldu nasıl oldu ise bizim yalnızlığımız “bir erişkinin kendine yetebilme” durumundan çıktı ve “duyarsız bir birey olma” tanımına doğru kaydı. 2024 yılında gelinen bu durum ve “Kalabalık Yalnızlık”ın birinci çıkma durumu o nedenle artık beni şaşırtmıyor. Yalnızlık; kökü “Yalın”. Ne kadar da manidar değil mi?</strong></span></span></p>

<p><span><span>Yılın bu zamanları yine “en”lerle dolup taşıyor. Aralık ayları benim de en sevdiklerimden biri. Bitişler, vedalar, ayrılıklar, kopuşları temsil ettiğini düşündüğüm Aralık ayı belki de bize bu özelliği ile aslında başlangıçları müjdeliyor. Bitişlerin ve başlangıçların belirsizliği ile bilinmezliği üzerine umut etmek, insanı hayatta tutan en önemli şey belki de. Belki de o nedenle Pazartesi sabahları da bana “sendrom” yerine “umut” yüklüyor, “neşe” yüklüyor. </span></span></p>

<p><span><span>Senenin bu zamanlarının benim gönlümde ayrıca bir yere sahip olmasının başka bir nedeni de tahmin edersiniz ki “Kelimeler.” Gönlümdeki yeri tartışılmaz, her birini bir çocuk merakıyla araştırdığım, uzun yolculuklardaki sözlüklerin arasından bana her seferinde başka başka ufuklar açan kelimeler. </span></span></p>

<p><span><span>Türk Dil Kurumu’nun sosyal medya hesaplarını takip edenler bilir ki, uzun zamandır her sabah “Günün Kelimesi” paylaşılır. Ben de her sabah keyifle “Acaba nedir nedir?” diye açar bakardım. Ve sene sonunda beklenen oldu. </span></span></p>

<p><span><span>Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu ve mezunu olmaktan böyle anlarda ve projelerde ayrıca gurur duyduğum Ankara Üniversitesi işbirliği ile Ankara Üniversitesi İletişim Araştırmaları ve Uygulama Merkezi’nin (İLAUM) Değerlendirme Kurulu’nun belirlediği 7 kelime/kavram belirlendi: <strong>“Kalabalık Yalnızlık”, “Merhamet”, “Yabancılaşma”, “Algortima”, “Yozlaşma”, “Yapay Zeka” ve “Dijital Yorgunluk”.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Seçenekleri gördüğümde, aslında 2024 yılında benim de yayınlanmış bir yazımın başlığı olmasına rağmen “Merhamet”i direkt elediğimi hatırlıyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz çağın bir <strong>merhamet çağı olmadığı ortada.</strong> Hatta bir çoğumuzun herhangi bir şeye, bir kişiye merhamet edebilecekken etmemeyi özellikle seçtiği günlerden geçmekteyiz. “Yabancılaşma”nın ise günümüzde geldiğimiz noktayı anlatabilmek adına fazla iyimser kaldığını düşünüyorum. Bana kalırsa herhangi bir şeye, bir kişiye, bir kavrama, dünyaya yabancılaşma durumunu geçeli hayli oluyor. “Algoritma” ise şu anki toplumumuzun herhangi bir duygu durumuna dokunan bir kelime değil. O da fazlaca “Teknik” olmasından kaybetti. “Yozlaşma” ile ilgili de düşündüklerim “Yabancılaşma” ile benzer aslında. 2024’ün değil de belki 1980’lerden sonra başımıza gelenler için iyi bir seçenek olabilirdi. “Dijital Yorgunluk” kavramı ile ilgili düşündüklerim ise bu durumun tam tersi. “Yeni Medya Yorgunluğu” veya “Sosyal Medya Yorgunluğu” gibi bir kavram, belki biraz daha ön plana çıkabilirdi fakat “Dijital Yorgunluk” dedim mi biraz daha teknik, bilimsel ve dijitalleşme adına biraz daha emek sarf etmiş bir toplum canlanıyor benim gözümde. Halbuki biz halen elektronik imza ile hallolabilecek veya bir PDF çıktısı ile iletilebilecek evrakların basılı halde “kargo” ile iletilmesini isteyen bir toplumuz. Değil yorgunluğunu konuşmak bence dijitalleşmeyi bile desturla ağıza almak gerekiyor şu durumda. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>“Kalabalık Yalnızlık” kavramı bana Adorno’nun sanatın endüstrileşmesi üzerine yaşadığı sancıyı, bunu kabul edemeyişini çağrıştırır hep. Onun hayatını okuduğumda fazlaca sarsılmış ve onun bu hayattan kendisini kimseye tam olarak ifade edemeden ayrıldığı fikrine kendimi kaptırmıştım Ahmet Taner Kışlalı dersliğindeki sıralarda oturduğum yıllarda. O nedenle belki ben kendi içimde yaşadığım “Kalabalık Yalnızlıklar” durumunu fazlaca romantize ettiğimden aklımda “Yapay Zeka”yı birinci seçtim. </strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>ROMANTİZMİN BİLİME KARŞI ZAFERİ</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Son iki seçenekten “Kalabalık Yalnızlık” ve “Yapay Zeka” arasından ise benim favorim “Yapay Zeka” idi. Çünkü “Kalabalık Yalnızlık”ı hayli romantik bulmuştum. “Kalabalık Yalnızlık” kavramı bana Adorno’nun sanatın endüstrileşmesi üzerine yaşadığı sancıyı, bunu kabul edemeyişini çağrıştırır hep. Onun hayatını okuduğumda fazlaca sarsılmış ve onun bu hayattan kendisini kimseye tam olarak ifade edemeden ayrıldığı fikrine kendimi kaptırmıştım Ahmet Taner Kışlalı dersliğindeki sıralarda oturduğum yıllarda. O nedenle belki ben kendi içimde yaşadığım “Kalabalık Yalnızlıklar” durumunu fazlaca romantize ettiğimden aklımda “Yapay Zeka”yı birinci seçtim. </span></span></p>

<p><span><span>Fakat yılın sonunda gördüm ki romantizm yine bilime karşı kazanmış. Oylamaya katılan bir milyon kadar bireyin oyunun sonucuna göre “Kalabalık Yalnızlık”ın seçilmesi bir tesadüf mü? Tabii ki değil. Demek ki biz Yapay Zeka’nın bize sunduklarından çok içinde bulunduğumuz yalnızlığın sancısını daha çok hissediyoruz. Güne başlar başlamaz karıştığımız o kalabalığın içerisinde aslında ne kadar yalnız olduğumuzun da farkındayız demek ki. Bu, benim nüktesini yapmaya çalıştığım şekli ile sadece “Romantizm” ile açıklanabilecek bir durum değil maalesef. Keşke öyle olsaydı ve biz “kalabalıklar içinde ne kadar da yalnızız.” şeklinde şımarıkça dramların arkasına saklanıp “Tyler Durden”cülük oynayabilseydik. Fakat dediğim gibi durum çok daha vahim. Çünkü dünya gittikçe yalnızlık balonlarının büyümesi ile daha da nefes alınamayacak bir hal olma yolunda hızla ilerliyor. Peki, bu ne demek?</span></span></p>

<p><span><span>Yalnızlık balonlarını her bireyin kendi halkasını çizdiği bir dünya olarak düşünebiliriz. Bu balonların içerisine zamanla dolan su gibi bireysellik denilen bir kavram yerleştirildi. “Sen bir bireysin.”, “Birey olmanın verdiği haklar” vesaire şeklinde güzellemeler de yapıldıktan sonra toplum olarak “birey” olmayı çok sevdik ve yalnızlık balonlarımızın içine başka başka sular doldurduk: Güçlü olmak, kendi kendine yetmek, kendi içine dönmek… gibi bazı-ve benim bu çağda bu kadar insanın halen nasıl bu kadar kapıldığını anlayamadığım-birtakım spiritüel ekler. Kısaca “yalnızlık” dediğimiz kavramın da içi boşaltılarak bambaşka bir boyuta getirildi ve yalnızlık eşittir bencillik, kendini dış dünyaya kapatmak, kendinden başkasını düşünmemek, tabiri- caizse “Benden sonra tufan”cılık gibi bir duruma evrildi. Halbuki “yalnızlık” ve “yalnız” olabilme durumu aslında yetişkinliğe varan yolculukta uğranılan duraklardan ve hatta en keyifli duraklardan biriydi. Yalnız olabilmek, yalnız kalabilmek hatırlayın, bizim erişkin olduğumuzu belki de kendi kendimize ilk kez fark ettiğimiz anlardı. </span></span></p>

<p><span><span>Ne oldu nasıl oldu ise bizim yalnızlığımız “bir erişkinin kendine yetebilme” durumundan çıktı ve “duyarsız bir birey olma” tanımına doğru kaydı. 2024 yılında gelinen bu durum ve “Kalabalık Yalnızlık”ın birinci çıkma durumu o nedenle artık beni şaşırtmıyor. </span></span></p>

<p><span><span>Sözün özü, kelimeler aslında size durumun nereden nereye geldiğini çok güzel fısıldar bazı gecelerde. Yalnızlık; kökü <strong>“Yalın”.</strong> Ne kadar da manidar değil mi? Tüm bu satırların anlatmaya çalıştığını tek kelime ile anlatmak gibi: <strong>Yalın.</strong></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bazı şeyler 2024’te kalmalı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bazi-seyler-2024te-kalmali</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bazi-seyler-2024te-kalmali</guid>
<description><![CDATA[ Bak, kimse “yeni yıl” dediğimiz şeyi sihirli bir dönüşüm zannetmesin. Gece yarısı havai fişekler patladığında, ne geçmiş silinecek ne de geleceğin tüm sorunları çözülmüş olacak. Ama bir fark var: 2025, yanına ne alacağına ve neyi geride bırakacağına karar vereceğin bir sınır çizgisi.

Bazı yıllar vardır, gelir ve gider. Biz de ardından el sallayıp yeni yıla bir umut çakısı gibi tutunuruz. Ama bazen bazı yıllar, tam da gitmeden önce omzumuza bir ağırlık bırakır. Sanki “Bunu da taşır mısın?” der. 2024, böyle bir yıl olduysa, sana şunu hatırlatmam gerek: Bırakmayı öğrenmeden taşımanın da bir anlamı yok.

Bak, kimse “yeni yıl” dediğimiz şeyi sihirli bir dönüşüm zannetmesin. Gece yarısı havai fişekler patladığında, ne geçmiş silinecek ne de geleceğin tüm sorunları çözülmüş olacak. Ama bir fark var: 2025, yanına ne alacağına ve neyi geride bırakacağına karar vereceğin bir sınır çizgisi.

Artık bırakabiliriz, değil mi? Seni bir yıl boyunca sabaha karşı uykusuz bırakan o soruları. İçten içe kemiren o keşkeleri. Sana bir dostmuş gibi görünüp zehrini yavaşça içiren insanları. Zaten bırakmıyorsak, neden hâlâ nefes alıyoruz? Bırak ki bir şeyler yeniden filizlenebilsin.

Ama önce kabul et: İnsan, kendi acısını büyütmeyi de sever. Hele ki geçmişe tutunmayı… Bitmiş bir ilişkiyi, eksilmiş bir dostluğu, yitip gitmiş bir ihtimali sanki hâlâ yaşanabilir bir şeymiş gibi saklamayı bir marifet sanırız. Oysa bazı şeyler, bittiği için güzeldir. Ve bittiği için bize bir şey öğretmiştir. 2025, sana bunu hatırlatmak için burada: Öğrendiysen devam et. Öğrenmediysen, artık öğren.

Belki bu yıl, “Ne olacağım?” sorusunun yerine “Kim olmak istiyorum?” diye sormayı denersin. Hayatın sana sundukları yerine, senin hayata sunabileceklerini düşünmeyi… Kendi hikâyeni baştan yazmayı.

KİM OLMAK İSTİYORUM?

Bu yıl, kendine karşı daha acımasız olman gerekmiyor. Tam tersine, biraz daha nazik ol. Aynaya baktığında kusurlarını değil, hayatta kalmış yüzünü gör. O yüz, geçmişin tüm karanlık günlerinde taşıdığın ışığı hâlâ saklıyor. Ve evet, başkaları için değil, sadece kendin için sev onu.

Belki bu yıl, “Ne olacağım?” sorusunun yerine “Kim olmak istiyorum?” diye sormayı denersin. Hayatın sana sundukları yerine, senin hayata sunabileceklerini düşünmeyi… Kendi hikâyeni baştan yazmayı.

Ve elbette, unutma: Bazı şeyler sadece ağır olduğu için değil, artık hiç bir yere ait olmadıkları için taşınmaz. Bazen en büyük iyilik, kendine dönüp “Tamam, bu kadar” diyebilmektir.

Şimdi, 2025’in kapısında dururken, Benjamin Button’un sözlerini de yanımıza alalım:

“Umarım, seni şaşırtacak şeyler yaşarsın. Umarım, daha önce hiç hissetmediğin şeyler hissedersin. Umarım, farklı bakış açıları olan insanlarla tanışırsın. Umarım, gurur duyacağın bir hayatın olur. Ama öyle olmadığını anlarsan… umarım, en baştan başlayacak gücü bulursun.” ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/bazi-seyler-2024te-kalmali-1735105483.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:29:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bazı, şeyler, 2024’te, kalmalı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Bak, kimse “yeni yıl” dediğimiz şeyi sihirli bir dönüşüm zannetmesin. Gece yarısı havai fişekler patladığında, ne geçmiş silinecek ne de geleceğin tüm sorunları çözülmüş olacak. Ama bir fark var: 2025, yanına ne alacağına ve neyi geride bırakacağına karar vereceğin bir sınır çizgisi.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Bazı yıllar vardır, gelir ve gider. Biz de ardından el sallayıp yeni yıla bir umut çakısı gibi tutunuruz. Ama bazen bazı yıllar, tam da gitmeden önce omzumuza bir ağırlık bırakır. Sanki “Bunu da taşır mısın?” der. 2024, böyle bir yıl olduysa, sana şunu hatırlatmam gerek: Bırakmayı öğrenmeden taşımanın da bir anlamı yok.</span></span></p>

<p><span><span>Bak, kimse “yeni yıl” dediğimiz şeyi sihirli bir dönüşüm zannetmesin. Gece yarısı havai fişekler patladığında, ne geçmiş silinecek ne de geleceğin tüm sorunları çözülmüş olacak. Ama bir fark var: 2025, yanına ne alacağına ve neyi geride bırakacağına karar vereceğin bir sınır çizgisi.</span></span></p>

<p><span><span>Artık bırakabiliriz, değil mi? Seni bir yıl boyunca sabaha karşı uykusuz bırakan o soruları. İçten içe kemiren o keşkeleri. Sana bir dostmuş gibi görünüp zehrini yavaşça içiren insanları. Zaten bırakmıyorsak, neden hâlâ nefes alıyoruz? Bırak ki bir şeyler yeniden filizlenebilsin.</span></span></p>

<p><span><span>Ama önce kabul et: İnsan, kendi acısını büyütmeyi de sever. Hele ki geçmişe tutunmayı… Bitmiş bir ilişkiyi, eksilmiş bir dostluğu, yitip gitmiş bir ihtimali sanki hâlâ yaşanabilir bir şeymiş gibi saklamayı bir marifet sanırız. Oysa bazı şeyler, bittiği için güzeldir. Ve bittiği için bize bir şey öğretmiştir. 2025, sana bunu hatırlatmak için burada: Öğrendiysen devam et. Öğrenmediysen, artık öğren.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Belki bu yıl, “Ne olacağım?” sorusunun yerine “Kim olmak istiyorum?” diye sormayı denersin. Hayatın sana sundukları yerine, senin hayata sunabileceklerini düşünmeyi… Kendi hikâyeni baştan yazmayı.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span><strong>KİM OLMAK İSTİYORUM?</strong></span></span></p>

<p><span><span>Bu yıl, kendine karşı daha acımasız olman gerekmiyor. Tam tersine, biraz daha nazik ol. Aynaya baktığında kusurlarını değil, hayatta kalmış yüzünü gör. O yüz, geçmişin tüm karanlık günlerinde taşıdığın ışığı hâlâ saklıyor. Ve evet, başkaları için değil, sadece kendin için sev onu.</span></span></p>

<p><span><span>Belki bu yıl, “Ne olacağım?” sorusunun yerine “Kim olmak istiyorum?” diye sormayı denersin. Hayatın sana sundukları yerine, senin hayata sunabileceklerini düşünmeyi… Kendi hikâyeni baştan yazmayı.</span></span></p>

<p><span><span>Ve elbette, unutma: Bazı şeyler sadece ağır olduğu için değil, artık hiç bir yere ait olmadıkları için taşınmaz. Bazen en büyük iyilik, kendine dönüp “Tamam, bu kadar” diyebilmektir.</span></span></p>

<p><span><span>Şimdi, 2025’in kapısında dururken, Benjamin Button’un sözlerini de yanımıza alalım:</span></span></p>

<p><span><span>“Umarım, seni şaşırtacak şeyler yaşarsın. Umarım, daha önce hiç hissetmediğin şeyler hissedersin. Umarım, farklı bakış açıları olan insanlarla tanışırsın. Umarım, gurur duyacağın bir hayatın olur. Ama öyle olmadığını anlarsan… umarım, en baştan başlayacak gücü bulursun.”</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hayata Dair İpuçları</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hayata-dair-ipuclari</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hayata-dair-ipuclari</guid>
<description><![CDATA[ Dürüst olmak sana çok fazla arkadaş kazandırmaz, ama her zaman doğru insanları kazandırır.
Başkalarının senin hakkında ne düşündüğü konusunda endişelenme; herkes sadece kendisini düşünür. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783963f6bb08.jpg" length="32561" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:15:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><span>Dürüst olmak sana çok fazla arkadaş kazandırmaz, ama her zaman doğru insanları kazandırır.</span><span><br></span><span> Başkalarının senin hakkında ne düşündüğü konusunda endişelenme; herkes sadece kendisini düşünür.</span><span><br></span><span> Hayatını başkalarının hayatıyla karşılaştırma; her saniye kendi hayatını boşa harcamaktır.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Kimseye duygusal olarak fazla bağlanma; insanlar değişir. En iyi arkadaşların bile bir gün yabancıya dönüşebilir.</span><span><br></span><span> Kendi kendini mutlu etmeyi öğren. Mutluluk için bir eşe ihtiyaç duymak seni zayıf yapar.</span></p>
<p dir="ltr"><span>İlerlemeni paylaş, hedeflerini değil.</span><span><br></span><span> Yalnız olmaktan korkma; kendi kendine olmak, kötü insanlarla olmaktan iyidir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Senden en fazlasını isteyen insanlar, genellikle senin için en azını yapar.</span><span><br></span><span> Sorumluluklarını ciddiye al, ama kendini fazla ciddiye alma.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Korku seni durduramaz; aksine, ilgilendiğini ve önemsediğini gösterir.</span><span><br></span><span> Geçici duygularla kalıcı kararlar verme. Birine fazla değer verirsen, seni hafife almaları kaçınılmazdır.</span></p>
<p dir="ltr"><span>İnsanlar kendi bakış açılarına göre tavsiye verir. Her düşündüğünü söylemek zorunda değilsin.</span><span><br></span><span> Daha sonra yalan söylemek zorunda kalacağın bir şey yapma.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Bazı insanlar, onları dinleyene kadar aydınlık görünür. Mutluluğu dışarıda arama; mutluluk her zaman içinde.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Genç halin sana hiçbir şey borçlu değil, ama şu anki sen ona çok şey borçlusun.</span><span><br></span><span> Öz bakım, kendinin en büyük engeli olduğunu fark etmektir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Anne ve baban akademik olarak nitelikli olmasa bile genellikle haklıdırlar; onları hor görme.</span><span><br></span><span> Aşırı düşünmek seni mahveder. Anı kaçırır, seni gereksiz endişelere sürükler.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Bir şeye sinirlendiğinde kendine sor: "Bunu 10 yıl sonra hatırlayacak mıyım?"</span><span><br></span><span> Sadece bir bedenin var; ona iyi bak. Hayatın boyunca seninle olacak tek şey o.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Doğruyu söylediğini vurgulayan biri genellikle yalan söylüyordur.</span><span><br></span><span> Güç ve kontrol sahibi olduğun tek şey, bugün ne yapmaya karar verdiğindir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hayatının kamera arkasını, başkalarının öne çıkanlarıyla kıyaslama.</span><span><br></span><span> Birini özlemek, ona yeniden hayatında ihtiyacın olduğu anlamına gelmez.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Eşini görünüşüne göre seçersen, değerlerini fark edene kadar tadını çıkarırsın.</span><span><br></span><span> Her şeye sahip olamazsın; her seçim bir şeyden vazgeçmektir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Gerçek arkadaşlarını öğrenmek istiyorsan, arkandan iyi şeyler söyleyip yüzüne kötü konuşanlara bak.</span><span><br></span><span> Bırakmak zordur ama bazen en doğru şeydir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Değişim kaçınılmazdır, kabul et.</span><span><br></span><span> Sadece bir hayatın yok; bir yaşamın içinde birçok hayat yaşarsın.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hayat, başkalarında iyiyi gördüğümüzde daha güzel hale gelir.</span><span><br></span><span> Tüm çiçekleri kesebilirsin, ama baharın gelmesini engelleyemezsin.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Başkalarının eylemleri onlar adına konuşsun; insanlar söylediklerinden çok, yaptıklarıyla kendilerini gösterir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Yaptığın her şeyde hayatında noktalar yaratıyorsun. Bu noktalar, bir gün neden yaptığını anlamanı sağlayacaktır.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Sevdiğin biri seni terk ettiğinde üzülme; bu çoğu zaman senin iyiliğinedir.</span><span><br></span><span> Birisi seni aşağı çekmeye çalışıyorsa, bu onun altında olduğunun göstergesidir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Yerine getiremeyeceğin sözler verme. Senin için önemsiz bir şey, başkası için çok şey ifade edebilir.</span><span><br><br></span></p>
<p dir="ltr"><span>Açık görüşlü ol, bir sanatçı gibi yaratıcı düşün ve bir bilim insanı gibi analiz et.</span><span><br></span><span> Başarısız ol ve öğren. Amaç dışarıda aranmaz; sen yaratırsın ve ona anlam katarsın.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hayatın bir anda değişebilir; bu yüzden elindekilere şükret ve elinden gelenin en iyisini yap.</span><span><br></span><span> Materyal şeylerle değil, deneyimlerle zenginleşirsin.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Düşünce değil, eylem netlik sağlar. Yeni bir hayat istiyorsan, düşünmeyi bırak ve harekete geç.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Yaşadığın hayat, düşünce yapının bir yansımasıdır.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Mutluluğun peşinden koşmak, seni mutsuzluğa sürükleyebilir. Mutluluğun bir yol olduğunu anladığında her şey değişir. Sahip olduğun tek şey "şimdi"dir; onunla ne yaptığın önemlidir.</span><span><br></span><span> Tavsiye isteyecek kadar akıllı, tavsiyeyi kimden aldığını bilecek kadar bilge ol.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hayatında bir şeyi başarmak istiyorsan, egonu bir kenara bırak.</span><span><br></span><span> Ne kadar minnettar olursan, etrafında o kadar güzellik görürsün. Hayat daha cömert görünür ve sen daha mutlu olursun.</span><span><br></span><span> Kötü şeyleri unutamazsın, ama önemsememeyi öğrenebilirsin.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Başarı, sahip olduğun kaynaklarla değil, o kaynaklarla ne kadar becerikli olduğunla ilgilidir.</span><span><br></span><span> Korku, insanları sınırlandırır ve kararlarını etkiler. Onu kontrol etmeye çalış, üstesinden gel ve yendiğinde kendinle gurur duy.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Kıyıyı gözden kaybetme cesaretini göstermeden yeni ufuklara doğru yürüyemezsin.</span><span><br></span><span> Hep yapmak istediğin şeyleri yapmak için asla geç değildir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Kötümserlerin seni engellemesine izin verme; onların söyledikleri, kendi güvensizliklerini yansıtır.</span><span><br></span><span> Olanları değiştiremezsin, ister senin hatan olsun ister başkasının. Bunun için sinirlenme, başa çıkmayı öğren.</span></p>
<p dir="ltr"><span>İnsanlar kendi korkularını ve sınırlayıcı inançlarını sana yansıtır. Bu gürültüye karşı bir kalkan oluştur ki kendini koruyabilesin.</span><span><br></span><span> Geçmişini kimseyle tartışma; onun gerçek anlamını sadece sen bilirsin. Diğerleri anlamayabilir ya da bunu aleyhine kullanabilir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Yarının bugünden daha farklı olabileceğini bil.</span><span><br></span><span> Bugün yolunda gitmeyen bir şey için üzülmeye devam edersen, yarın da aynı şeyle karşılaşabilirsin.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hayat bazen sana kim olduğunu söyler, ama düşünmeyi ve dinlemeyi bırakırsan bunu asla duyamazsın.</span><span><br></span><span> Planların her zaman gerçekleşmez ve bu kötü bir şey değildir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>En dipte olduğunu düşündüğün zamanlarda, seni ileriye taşıyan dersler alırsın. O zor anlarda yanında olanlar, gerçek dostlarındır.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Bazen yürüyüp gitmek, insanları bırakmak ve ilişkilerin bitmesine izin vermek gerekir.</span><span><br></span><span> Gerçek arkadaşlar, en zor zamanlarda ortaya çıkar.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Tek çıkış yolu ilerlemektir. Sandığından daha güçlüsün; hayatındaki kötü her günü atlattın ve hâlâ ayaktasın. Hiç kimse sana senin gibi göz kulak olamaz.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Korkularınla yüzleştiğinde, hiçbir şey düşündüğün kadar zor değildir. Zorluklardan mucizeler doğar. Yapabileceğine inandığında, yolun yarısını kat etmişsindir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Karşına çıkan herkesin niyeti doğru olmayabilir.</span><span><br></span><span> Hiçbir şey yapmak istemediğin günler, en çok çaba göstermen gereken günlerdir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Kontrol edebileceğin tek şey, nasıl hissettiğin, düşündüğün ve yaptıklarındır.</span><span><br></span><span> Çalışmayı bırakma, çünkü zorluklar sıradan insanları sıra dışı bir kadere hazırlar.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Gelecek, hayallerinin güzelliğine inananlara aittir.</span></p>
<p dir="ltr"></p>
<hr>
<p></p>
<p><b><br><br></b></p>
<p dir="ltr"><span>Bazen, değişim rüzgarına kendimizi bıraktığımızda gerçek yönümüzü bulabiliriz. Hiç kimse için büyümeni durdurma; değişim kaçınılmazdır, acı çekmek ise bir seçimdir.</span><span><br></span><span> İnandığından daha cesur, göründüğünden daha güçlü ve düşündüğünden daha zekisin. Kendine güven. Çok şey atlattın ve başına ne gelirse gelsin üstesinden gelebilirsin.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Güçlü olmak, başka çaren kalmadığında gücünü fark etmektir. Değişim bir tehdit değil, yaşamaya bir davettir. Kendimizi ya güçlü ya da sefil yaparız; ikisi için de çaba aynıdır. Beklentilerini kendine sakla. Hayat her zaman adil değildir ve yalan söyleyen insanlar bazen üstün gelebilir. Yine de savaşmaya devam etmelisin. Umut etmek yetmez; farklı kararlar vererek ve sıkı çalışarak değişim yaratabilirsin.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Dürüstlük pahalı bir hediyedir; onu ucuz insanlardan bekleme. Sabır meyvesini verdiğinde, beklediğin süreyi unutturur. Başkalarını sevmek için önce kendini sev. Acılar, sadece ders almak için vardır; hissetmek için değil.</span></p>
<p dir="ltr"><span>İyi muhakeme deneyimle gelir, deneyim ise kötü muhakemelerle. Geçmişin, geleceğinin potansiyelini sınırlamasına izin verme. Hayatta başarı için zihninin dışında hiçbir sınır yoktur. Zor yollar, güzel varış noktalarına götürür.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hayatında bazen yeni bir sayfa açmalı, farklı bir kitap yazmalı ya da kitabı tamamen kapatmalısın. Fırtınadan çıktığında, fırtınaya giren kişi olmayacaksın. Cesaret, tüm erdemlerin temelidir; çünkü cesaret olmadan başka hiçbir şeyi gerçekleştiremezsin.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hayat risklidir. Kaçınman gereken en büyük risk ise hiçbir şey yapmamaktır. Hayatın her yeni seviyesi, senden farklı bir “sen” talep eder. İnançla ilk adımı at; merdivenin tamamını görmene gerek yok.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Kimsenin, hak etmediğin bir şeyi hak etmediğini düşündürmesine izin verme. Hayattaki en büyük tehlike, fazla tedbirli olmaktır. Kötü günler, daha iyi günlerin temelini atar. Kendini geliştirmekle o kadar meşgul ol ki başkalarını eleştirecek vaktin olmasın.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hayat karmaşık değildir; biz karmaşıklaştırırız. Zor derslerden biri, herkesin senin iyiliğini istemeyeceğini öğrenmektir. Mutluluk ya da mutsuzluk, sadece bir durumun diğerine kıyaslanmasıdır. Çaresizliğin en uç noktasını hisseden biri, mutluluğun zirvesine ulaşabilir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Zor zamanlar bazen gizli bir lütuftur. Acı çekmek bizi daha güçlü, daha bilge ve daha iyi yapar. İnsanlar hayatına girer ve çıkar; bir zamanlar kalıcı sandığın anılar, geçmiş olur.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hayattan öğrendiğim en büyük derslerden biri, bağışlayıcı olmanın iyileşmeyi hızlandırdığıdır. Hayattan biraz zevk alacak kadar ahmaklık ve biraz uzaklaşacak kadar bilgelik yeterlidir. Zor zamanlar kahraman yaratmaz; içimizdeki kahramanı ortaya çıkarır.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Mutluluk, sorunların azlığı değil, onlarla başa çıkabilme yeteneğidir. Hayallerini yaşamak için geçmişten çıkma cesareti göster. Hayatta olmak istediğin kişi, olmaya karar verdiğin kişidir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Kontrol edemediğin şeyler için endişelenmek yerine enerjini yaratabileceğin şeylere harca. Olgunluk, şikayeti ve mazereti bırakıp harekete geçmektir. Bazı şeyler zamanla anlaşılır; sabır göster ve bekle. Bazı elvedalar seni özgür kılar.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hayatta tutkun varsa, bu seni motive etmek için yeterlidir. Hayatı daha güzel hale getirmek için başkalarının gülümseme sebebi ol; sevgiye ve iyiliğe inançlarını güçlendir.</span></p>
<p dir="ltr"></p>
<hr>
<p></p>
<p><b><br><br></b></p>
<p dir="ltr"><span>Kendini yeniden keşfetmek için asla geç değildir. Israrla sürdürülen eylemler bazen acı meyveler verir; bazen de bir parçanı bırakman gerekir, yoksa mutluluğu asla bulamazsın. Engeller seni durdurmamalı. Karşına bir duvar çıktığında sırtını dönüp vazgeçme; o duvarı nasıl aşacağını öğren.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Her zaman istediğin şeyi elde edemeyebilirsin, ama bazen ihtiyacın olanı kazanırsın. Bir yere varmanın ilk adımı, olduğun yerde kalmayacağına karar vermektir. Hayatta en zor şey, hangi köprüden geçmen gerektiğini ve hangi köprüyü yakman gerektiğini öğrenmektir. Tüm yapman gereken dikkatini vermektir; dersler her zaman sen hazır olduğunda gelir.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Duygularınla yüzleşmek, onları bastırmaktan ya da görmezden gelmekten çok daha güçlü ve mutlu bir insan yapar. Bir şeye tüm kalbinle inan ve onun için savaş. Yalnız kaldığında düşüncelerini, birileriyle beraberken sözlerini iyi koru. Hayatını kendin için harcamazsan, başkaları senin için harcayacaktır.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Hedeflerine doğru ilerlerken sahip oldukların için minnettar ol. Hayat bize dilemekle hiçbir şeyin olmayacağını öğretir. Bazen ne kadar çabalarsan çabala, bir şeylere uyum sağlayamayabilirsin. Bu durumda kalmak daha iyidir. Unutma, her yolculuğun bir sonu vardır; acele etme.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Bir kapı kapandığında, başka bir kapı açılır. Ancak kapanan kapıya fazla odaklanırsan, açılan kapıyı göremezsin. İçgüdülerine her zaman güven; başkaları seni aksini düşünmeye ikna etmeye çalışsa bile. İnsanları hafife alma; onların ne zaman gideceğini ve gidene kadar senin için ne kadar anlam ifade ettiklerini bilemezsin.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Gerçek zorluklardan kaçma, çünkü hayatın en iyi dersleri zorluklarla gelir. Kendinin hem en yakın dostu hem de en kötü düşmanı olabilirsin; hangisinin galip geleceğine sen karar verirsin. Diğer insanların davranışlarını kontrol edemezsin, ama onlara nasıl tepki vereceğini her zaman seçebilirsin. Ağlama çünkü bitti; gülümse çünkü yaşandı.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Bazen her şeyini kaybetmen gerekir ki kim olduğunu bulabilesin. İnsanlar yalnızca zor zamanlarda öğrendikleri derslerle daha iyi hale gelirler. Zor zamanlar, düşündüğünden daha güçlü olduğunu gösterir. Kendini savun; çünkü başka kimse bunu senin için yapamaz.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Denemeye devam et, ancak bir gün birinin değişmek istemediğini fark edersen, bırak gitsin. Hayat, yaptığın seçimlerin bir sonucudur. Plan yoktur, sadece seçimlerin sonuçları vardır.</span></p>
<p dir="ltr"><span>İyi niyetini ve kibarlığını koru, ancak sınırlarını belirle; bazı insanlar cömertliğini istismar edebilir. Hayatta ya çektiğin zorlukların kurbanı olursun ya da kahramanı. Dünyadaki en değerli şey, sevdiklerinle geçirdiğin zamandır.</span></p>
<p dir="ltr"><span>Geleceğini şekillendirmek için geçmişinden ders almalısın. Başka kimse sana yardım edemez; bunu senin yapman gerekir. Bunu anladığında, hayatının kontrolünün sende olduğunu hissedeceksin.</span></p>
<p><b id="docs-internal-guid-ae97770c-7fff-ddf8-e237-e4339be3fa62"><br><br></b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kirli Çamaşır Metaforu</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kirli-camasir-metaforu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kirli-camasir-metaforu</guid>
<description><![CDATA[ Hayatta pek çok karar, geçmişimizle yüzleşmek ya da ondan kopmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalmamıza neden olur. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783958990cd5.jpg" length="189515" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatta pek çok karar, geçmişimizle yüzleşmek ya da ondan kopmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalmamıza neden olur. Eski bir sevgiliye geri dönmek de tam olarak böyle bir ikilem sunar. İlk bakışta tanıdık bir rahatlık, anıların sıcaklığı ve geçmişte yaşanan güzel anların cazibesi gibi görünebilir. Ancak bu karar, tıpkı kirli bir çamaşırı tekrar giymek gibidir: Dışarıdan masum ve kolay bir çözüm gibi görünse de beraberinde rahatsızlık, hayal kırıklığı ve hatta pişmanlık getirebilir.</p>
<h3><strong>Geçmişte Kalanı Canlandırma İsteği</strong></h3>
<p>Eski sevgililere geri dönme düşüncesi genellikle yalnızlık, nostalji ya da değişim korkusundan beslenir. İnsan beyni, geçmişi hatırlarken kötü anılardan çok iyi olanları ön plana çıkarır. Bu nedenle, "Belki bu sefer her şey farklı olur," diye düşünmek kolaydır. Ancak şu soruyu kendinize sormalısınız: "Eğer gerçekten uyumlu olsaydık, neden ayrıldık?"</p>
<p>Bir ilişkinin bitişi, genellikle çözülmemiş sorunların, kırgınlıkların ya da uyumsuzlukların bir sonucudur. Eski sevgiliye geri dönmek, bu sorunların üstesinden gelindiği anlamına gelmez; aksine, aynı döngüyü tekrar yaşama riskini beraberinde getirir.</p>
<h3><strong>Kirli Çamaşır Metaforu</strong></h3>
<p>Kirli çamaşır, bir süre önce görevini yerine getirmiş ama artık temizliğini yitirmiş bir şeyi simgeler. Eski sevgilinle yeniden bir ilişkiye başlamak da benzer bir durumu ifade eder. İlişki boyunca yaşanan kırgınlıklar, güven sorunları ya da iletişim kopuklukları, bir şekilde üzerinizde iz bırakmıştır. Bunları temizlemeden ilişkiye yeniden dönmek, bu sorunların üzerini örtmek anlamına gelir. Zamanla, eskimiş problemlerin yeniden su yüzüne çıkması kaçınılmazdır.</p>
<p>Tıpkı kirli bir çamaşırın tekrar giyildiğinde verdiği rahatsızlık gibi, çözülmemiş sorunların olduğu bir ilişki de sizi hem zihinsel hem de duygusal olarak yoracaktır.</p>
<h3><strong>Gerçekçi Olmak ve İleriye Bakmak</strong></h3>
<p>Eski bir ilişkiye dönmeyi düşünürken, şu sorulara dürüstçe yanıt vermek önemlidir:</p>
<ul>
<li>Geçmişteki sorunlar gerçekten çözüldü mü?</li>
<li>Bu geri dönüş, bir ihtiyaçtan mı yoksa korkudan mı kaynaklanıyor?</li>
<li>Geçmişte yaşananlar tekrar yaşanırsa nasıl hissedersiniz?</li>
</ul>
<p>Bir ilişkinin başarılı olabilmesi için her iki tarafın da geçmiş hatalardan ders almış, değişim göstermiş ve olgunlaşmış olması gerekir. Ancak çoğu zaman bu dönüşüm sadece bir yanılsamadan ibaret olur.</p>
<h3><strong>Kendine Saygı ve Yeni Başlangıçlar</strong></h3>
<p>Kendi değerinizi bilmek, geçmişte sizi mutsuz eden bir ilişkiye geri dönmemenin anahtarıdır. Kendinize şunu hatırlatın: Geçmişi değiştiremezsiniz, ancak geleceğinizi şekillendirme gücünüz vardır.</p>
<p>Kirli çamaşır metaforu, eski sevgiliye geri dönmenin genellikle bir rahatlık ya da tanıdıklık hissine dayanarak yapılan bir hata olduğunu hatırlatır. O çamaşırı yeniden giymek yerine, onu değiştirmek ve yepyeni bir şey giymek çok daha sağlıklı ve mutluluk verici bir seçim olabilir.</p>
<p>Unutmayın, hayatınızda yeni bir sayfa açmak için eski defterleri kapatmanız gerekir. Eski sevgiliye geri dönmek yerine, kendinize hak ettiğiniz temiz, ferah ve umut dolu bir başlangıç yapma fırsatını verin.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Babalık şüphesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/babalik-suphesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/babalik-suphesi</guid>
<description><![CDATA[ Babalık şüphesi ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Babalik-suphesi.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Babalık, şüphesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Son zamanlarda şüphe üzerine DNA testi yaptırıp büyüttükleri çocukların biyolojik babası olmadığını öğrenen evli ya da boşanmış erkeklerin hikayeleri gazetelere düşüyor. Erkeklerin bu teste ihtiyaç duymasından tutun da testin sonucunu beklemeye kadar geçen süre, hangi duyguyla tarif edilir bilemiyorum.</strong>  </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şüphe, inanç ve inançsızlık arasında yer alan ara bir duygu. Ara duygular yersiz yurtsuzdur ve fobiye dönüşme riski taşır. Şüphe nedeniyle insanlar bazen savrulurlar. Belki de bu yüzden şüphe, kontrolü en zor duygu türlerindendir. Psikologlar bu duygunun daha çok güven, kontrol ve belirleme ihtiyacına bağlı olarak ivme kazandığı konusunda hem fikir. İnsanın neye ya da kime güveneceğini bilmediği, kontrol hissini kaybettiği bazı durumlar var. Bir kişisel duygu olarak şüphe bu nedenle gerilim yüklü. Felsefe gibi sosyal bilimlere ise şüphe şüphesiz ki çok yakışır. Bir felsefeciden en çok da şüphe etmesi beklenir. Ancak bu yazının da konusu olan “<strong><em>babalık şüphesi</em></strong>” ikili ilişkilerde engerekli bir yol gibidir.  </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Son zamanlarda şüphe üzerine DNA testi yaptırıp büyüttükleri çocukların biyolojik babası olmadığını öğrenen evli ya da boşanmış erkeklerin hikayeleri gazetelere düşüyor. Erkeklerin bu teste ihtiyaç duymasından tutun da testin sonucunu beklemeye kadar geçen süre, hangi duyguyla tarif edilir bilemiyorum. Esasında insanlar çok uzun zamandan beri benzetme ya da andırma mekanizması üzerinden gayri resmi bir şekilde bu testleri işletiyorlar. Yeni dünyaya gelen bir bebeğin etrafındaki insanların ilk tavrı, bu bebek kime benziyor sorusunun peşine düşmek. Çocuk büyüdükçe bu benzetme tavrı daha da artıyor. Çünkü bebeklik yerini çocukluğa bırakınca, çocuğun fiziksel hatları belirginleşiyor ve ne tarafa ait olduğu konusunda bir işaret veriyor. Bu işaret bazen bir saç rengi, bazen yüzdeki bir çil, bazen de aileye özgü bir çene şeklidir. İnsanların çocukları aileye, ama en çok da babaya/baba tarafına benzetme refleksi aslında bir konudaki şüpheyi tatlıya bağlama çabasının ürünü.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><em><strong>O.A. isimli şahsın, çocuğun kendisine benzemediğinin defalarca söylenmesi üzerine DNA testi yaptırması ve çocuğunun biyolojik babası olmadığını öğrenmesi, örneklerden sadece birisi. Sonrasında yaşananlar ise tam bir dram. Bu şüphe eşe güvenmeme duygusu ile başlayıp onu kontrol etme ve en nihayetinde belirsizliğe bir neşter vurma girişimi şeklinde ilerliyor. Örnekteki erkeklerin birçoğu, yıllarca babalık yaptıkları çocukları ile soy bağlarını sonlandırıyor. </strong></em></span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong>TAM BİR DRAM</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Babasına benzetilmeyen çocuklar ise farkında olmadan büyük bir gerilimin merkezinde büyüyorlar. Ve bahsi geçen çocukların babası ya evliyken ya da boşanma aşamasında bu şüpheyi kaldıramıyor. O.A. isimli şahsın, çocuğun kendisine benzemediğinin defalarca söylenmesi üzerine DNA testi yaptırması ve çocuğunun biyolojik babası olmadığını öğrenmesi, örneklerden sadece birisi. Sonrasında yaşananlar ise tam bir dram. Bu şüphe eşe güvenmeme duygusu ile başlayıp onu kontrol etme ve en nihayetinde belirsizliğe bir neşter vurma girişimi şeklinde ilerliyor. Örnekteki erkeklerin birçoğu, yıllarca babalık yaptıkları çocukları ile soy bağlarını sonlandırıyor. Bazıları ise daha ileriye giderek eşlerini katlediyorlar. Başta dediğimiz gibi şüphe kontrolü zor bir duygudur ve çoğu kez kabına sığmayabilir.  </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bireysel bir duygu gibi görünen babalık şüphesi aslında kollektif bir hissin ürünü. Akrabalık, aile, evlilik, soy, genetik miras gibi çoklu sosyolojik olguların harmanlanmış bir örüntüsü var karşımızda. Geçmişten günümüze her toplum bir şekilde bu şüpheyi uygun bir şekilde işletmiştir. Misal, Makua toplumunda günah çıkartma ritüeli doğum sürecinin bir parçasıdır. Bu ritüel uygulama şekli itibari ile babalık testi işlevi görür. Şöyle ki kadın doğum sancıları içindeyken yanında olan kocasının kız kardeşi ona “Bu çocuğun gerçek babası kim?” diye sormak zorundadır. Makua toplumu, kadının yalan söylemesi durumunda doğumun zor geçeceğine ve çoğunlukla da kadın veya bebeğin ölümüyle sonuçlanacağına inanır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><em><strong>Bekaretin El Değmemiş Tarihi</strong><strong> kitabında Blank, erkeklerin babalıklarını ve mülkiyetlerini kadın bedenini denetim altına alarak kontrol ettiklerini savunur. Erkek egemen toplumların kan ve ölü seviciliğinin altında bu düşüncenin yattığını da ekler. Namus cinayetlerinden suçlu erkeklerin olayın sıcaklığında “namusum, aile şerefim, onurum için yaptım” cümlesi var olan şüpheyi öldürerek kaldırdım anlamına gelir.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong>BEKARETİN EL DEĞMEMİŞ TARİHİ</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Erkekler baba mirasın korunması için evlilik tercihlerinde titiz davranırlar. Çünkü ailenin genetik mirası, bu evlilik üzerine inşa edilecek, soy bu şekilde devam edecektir. Bu yönüyle soyun saflığı cinsel saflık ile hizalanlanmalıdır. Aile onayını almak bu nedenle kritik bir eşiktir.  Seçilen kadının tasdiklenmesi genetik mirasın bir anlamda garanti altına alınması ile eşdeğerdir. Genetik mirasın doğru kadına aktarılmaması ya da başka birinin genetiğini sahiplenme duygusu babalık şüphesini erkeklere zimmetli bir kavram haline getiriyor. Kadınlar hamilelik ve doğum sürecine hâkim oldukları için annelik şüphesini yaşamazlar. Bilirler ki bu bebek kendi öz evladıdır. Öz’e yönelik şüphe erkekler dünyasında kadının kısıtlanması, erkeğin cinsel açıdan tek tercih olmasıyla giderilir. Bekaret, namus, şiddet erkek iktidarının yaralanmaması için verilen mücadelenin kavram setleridir. Evlilik öncesi kadın bekâreti, bir kadının ilk çocuğunun babalığının güvence altına alınmasını sağlar. Kadının evlilik sonrası tekeşliliği de daha sonraki çocukların aynı güvenilir soydan olacağını temin eder. Bu nedenle sistemi düzenleyen kurallar erkeğin mirasını bırakacağı çocukların, kendi zürriyetinden olduğunu teminat altına almak üzere şekillenmiştir. </span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong><em>Bekaretin El Değmemiş Tarihi</em></strong> kitabında Blank, erkeklerin babalıklarını ve mülkiyetlerini kadın bedenini denetim altına alarak kontrol ettiklerini savunur. Erkek egemen toplumların kan ve ölü seviciliğinin altında bu düşüncenin yattığını da ekler. Namus cinayetlerinden suçlu erkeklerin olayın sıcaklığında “namusum, aile şerefim, onurum için yaptım” cümlesi var olan şüpheyi öldürerek kaldırdım anlamına gelir. Kadının temiz üreme yeteneğine yönelik kaygılar, erkeği tahmin edilmeyen ölçüde kaba kuvvete yaklaştırmakta ve şüphe kabına sığmayarak taşmaktadır.  </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Erkeklerin babalıklarına dair şüpheleri kadın cinayetlerini elbette ki aklamaz. Hikâyeyi tersinden okuduğumuzda evlendiği erkeğin başkalarından çocuğu olduğunu öğrenen bir kadın ötekileşiyor, kimliğini sorguluyor, soyu sürdüren iki kadından biri olmaya alışıyor. Kadınlar belki annelik şüphesi gibi bir duygu yaşamıyorlar ama kadınlık kimlikleri yerle bir oluyor. Yine de bu kadınlar erkekler gibi sertleşmiyor, boşanma mekanizmasını harekete geçirerek sessiz sedasız evlilik birliğini terk ediyor.  </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çünkü anlıyor ki erkeğin cinsel saflığı koca bir yalandan ibaret.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mobbing: İşyerinde psikolojik şiddet</title>
<link>https://trafikdernegi.com/mobbing-isyerinde-psikolojik-siddet</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/mobbing-isyerinde-psikolojik-siddet</guid>
<description><![CDATA[ Mobbing: İşyerinde psikolojik şiddet ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Mobbing-Isyerinde-psikolojik-siddet.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Mobbing:, İşyerinde, psikolojik, şiddet</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Mobbing, genellikle uzun bir süre boyunca tekrarlanan eylemlerden oluşur ve mağduru izole etme, küçük düşürme ve işten ayrılmaya zorlama veya ülkemizde sıkça yaşanılan belirli yapıların güçlenmesi gibi amaçları içerebilir.</b></span>
<p><em><b>"Bir kişinin sana yaptığı hata, onun kendi karakterinin bir yansımasıdır, seninki değil."</b></em></p>
<p><b><em>Eleanor Roosevelt</em> </b></p>

<h2></h2>
<h2><b>Giriş</b></h2>
<span>Mobbing, iş yerinde bir veya birden fazla kişi tarafından bir çalışana sistematik olarak uygulanan psikolojik taciz olarak tanımlanabilir. Bu tür davranışlar, hedef alınan çalışanın iş performansını, psikolojik sağlığını ve genel yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiler. Mobbing, genellikle uzun bir süre boyunca tekrarlanan eylemlerden oluşur ve mağduru izole etme, küçük düşürme ve işten ayrılmaya zorlama veya ülkemizde sıkça yaşanılan belirli yapıların güçlenmesi gibi amaçları içerebilir.</span>

<b><i>Mobbing, belirli unsurlar taşıyan karmaşık bir süreçtir:</i></b>

<span>Mobbing olarak nitelendirilecek davranışların belirli kriterleri taşıması gerekir, bunlar;</span>
<ul>
 <li><i><span>Sistematiklik ve Süreklilik</span></i><span>: Mobbing, tek seferlik bir olaydan ziyade, uzun bir süre boyunca tekrar eden sistematik davranışları içerir.</span></li>
 <li><i><span>Niyet ve Amaç</span></i><span>: Mobbingin arkasında genellikle belirli bir niyet veya amaç vardır. Örneğin;mağduru işten ayrılmaya zorlamak veya psikolojik olarak yıpratmak.</span></li>
 <li><i><span>Güç Dengesizliği</span></i><span>: Mobbing, genellikle güç dengesizliği olan durumlarda ortaya çıkar. Üst düzey yöneticiler, iş arkadaşları veya bir grup çalışan, hedef alınan kişiden daha fazla güce veya etkiye sahip kişiler yada yapılar (cemaat-tarikat).</span></li>
 <li><i><span>Çeşitli Davranış Biçimleri</span></i><span>: Mobbing, gücü elinde bulunduranın, zayıf gördüğü kişiye karşı sosyal izolasyon, sürekli eleştiri, dedikodu yayma, aşırı iş yükü verme veya işten alıkoyma, özlük haklarını gasp etme, kanunu tanımama gibi eylemlerle kendini gösterir.</span></li>
</ul>
<h2><b>Mobbingin Türleri</b></h2>
<ol>
 <li><b>Yatay Mobbing:</b><span> Aynı düzeydeki çalışanlar arasında meydana gelir. İş arkadaşları arasındaki kıskançlık veya rekabet nedeniyle ortaya çıkabilir. Örneğin bir akademisyenin diğerinin akademik yükselmesinin engellemek için iftira, dedikodu vs. yapması.</span></li>
 <li><b>Dikey Mobbing:</b><span> Üst düzey yöneticiler veya amirler tarafından alt düzeydeki çalışanlara uygulanan mobbing türüdür. Güç dengesizliği bu tür mobbing de belirgindir. Örneğin; özlük haklarının zamanında alınmasını engelleme, yükselmelerde liyakat ölçütlerini göz ardı ederek hakkını almasını engelleme, mesnetsiz suçlama ve iftiralar ile soruşturmalar ile yıldırma vs. sıkça görülen türlerdendir.</span></li>
 <li><b>Dış Mobbing:</b><span> Gerçekte mobbing uygulanan kurumla herhangi bir organik bağı olmayan kişi yada kurumlar tarafından çalışanlara yönelik uygulanan mobbingdir. Bu tür mobbing, özellikle son yıllarda sıkça görülen, belirli siyasi güçlerin, cemaat veya tarikat benzeri yapıların kurumda kendilerine muhalif olarak gördükleri kişileri baskı altına almak amacıyla yaptıkları bir davranış olarak gözlenmektedir. Örneğin; Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olaylarda dış faktörlerin etkisi.</span></li>
</ol>
<blockquote><em><b>Üst düzey yöneticiler veya daha güçlü çalışanlar, kendi otoritelerini ve güçlerini göstermek veya korumak için diğer çalışanlara baskı yapabilirler.</b></em></blockquote>
<h2><b>Mobbingin Ortaya Çıkma Nedenleri</b></h2>
<span>Mobbingin ortaya çıkmasına neden olan başlıca faktörleri şu şekilde özetleyebiliriz:</span>
<ol>
 <li>
<h3><strong><i> Kişisel Nedenler</i></strong></h3>
</li>
</ol>
<ul>
 <li><b>Güç ve Kontrol İhtiyacı:</b><span> Üst düzey yöneticiler veya daha güçlü çalışanlar, kendi otoritelerini ve güçlerini göstermek veya korumak için diğer çalışanlara baskı yapabilirler.</span></li>
 <li><b>Kıskançlık ve Rekabet:</b><span> İş yerinde başarılı veya popüler olan çalışanlar, kıskançlık nedeniyle hedef alınabilir. Kıskançlık ve rekabet, çalışanlar arasında düşmanlık yaratabilir.</span></li>
 <li><b>Düşük Özgüven ve Yetersizlik Hissi:</b><span> Kendi yeteneklerinden emin olmayan bazı kişiler, başkalarını küçümseyerek veya taciz ederek kendilerini daha üstün hissetmeye çalışabilirler.</span></li>
</ul>
<ol start="2">
 <li>
<h3><strong><i> Kurumsal Nedenler</i></strong></h3>
</li>
</ol>
<ul>
 <li><b>Zayıf Yönetim ve Liderlik:</b><span> Etkin olmayan veya yetersiz liderlik, mobbingin fark edilmesini veya önlenmesini zorlaştırır. Yöneticilerin bu tür davranışları göz ardı etmesi veya teşvik etmesi, mobbingin yayılmasına neden olabilir.</span></li>
 <li><b>Rekabetçi ve Toksik Kurumsal Kültür:</b><span> Aşırı rekabetçi veya stresli çalışma ortamları, mobbing için uygun bir zemin oluşturabilir. Toksik bir iş yeri kültürü, düşmanca davranışların normalleşmesine yol açabilir.</span></li>
 <li><b>Yetersiz Destek Mekanizmaları:</b><span> Çalışanların mobbing ile ilgili şikayetlerini dile getirebilecekleri veya destek alabilecekleri mekanizmaların yetersiz olması, bu tür davranışların devam etmesine neden olabilir.</span></li>
</ul>
<blockquote><em><b>İş yerindeki ekonomik zorluklar ve iş güvencesizliği, çalışanlar arasında rekabeti artırabilir ve bu da mobbing davranışlarını tetikleyebilir.</b></em></blockquote>
<ol start="3">
 <li>
<h3><strong><i> Sosyal ve Çevresel Nedenler</i></strong></h3>
</li>
</ol>
<ul>
 <li><b>Grup Dinamikleri ve Sosyal Baskı:</b><span> İşyerinde belirli grupların oluşması ve bu grupların dışındakilere karşı düşmanca davranışlar sergilemesi mobbingin ortaya çıkmasına neden olabilir. Sosyal baskı ve grup dinamikleri, bireylerin belirli davranışları sergilemesine veya desteklemesine yol açabilir.</span></li>
 <li><b>Toplumsal ve Kültürel Normlar:</b><span> Toplumda veya belirli bir kültürde, belirli cinsiyet, ırk veya sosyal sınıflara yönelik önyargılar ve ayrımcılıklar, mobbingin ortaya çıkmasını teşvik edebilir.</span></li>
 <li><b>Ekonomik Baskılar:</b><span> İş yerindeki ekonomik zorluklar ve iş güvencesizliği, çalışanlar arasında rekabeti artırabilir ve bu da mobbing davranışlarını tetikleyebilir.</span></li>
</ul>
<ol start="4">
 <li><strong><i> Psikolojik Nedenler</i></strong></li>
</ol>
<ul>
 <li><b>Kişilik Bozuklukları:</b><span> Narsisistik veya antisosyal kişilik özelliklerine sahip bireyler, diğerlerini manipüle etme veya kontrol etme eğiliminde olabilirler.</span></li>
 <li><b>Stres ve Öfke Yönetimi Sorunları:</b><span> Yüksek stres seviyeleri ve yetersiz öfke yönetimi becerileri, çalışanların saldırgan veya taciz edici davranışlar sergilemesine neden olabilir.</span></li>
</ul>
<h2><b>Mobbingin etkileri</b></h2>
<span>Mobbingin etkileri, hem bireysel hem de kurumsal düzeyde ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu etkiler, mağdurların psikolojik ve fiziksel sağlığından iş performansına kadar geniş bir yelpazede kendini gösterebilir. Mobbingin yaygın olarak görülen etkileri:</span>

<b>Bireysel Etkiler:</b>
<ol>
 <li><b>Psikolojik Sorunlar:</b><span> Mobbinge maruz kalan çalışanlar, anksiyete, depresyon, stres, düşük özgüven ve intihar eğilimleri gibi psikolojik sorunlar yaşayabilirler. Bu durum, genellikle iş yerine gitme korkusu ve sürekli endişe halinde olmayı içerir.</span></li>
 <li><b>Fiziksel Sağlık Sorunları:</b><span> Yoğun stres ve kaygı, mobbing mağdurlarında fiziksel sağlık sorunlarının artmasına yol açabilir. Baş ağrıları, mide problemleri, uyku bozuklukları, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi belirtiler sıkça görülebilir.</span></li>
 <li><b>Sosyal İzolasyon:</b><span> Mobbing, hedef alınan kişinin sosyal çevresinden uzaklaşmasına ve izole olmasına neden olabilir. Diğer çalışanlarla ilişkileri zayıflar ve sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınırlar.</span></li>
 <li><b>İş Tatminsizliği ve Motivasyon Kaybı:</b><span> Mobbing, çalışanların işlerinden zevk almalarını engeller ve motivasyonlarını düşürür. Bu da iş performansında düşüşe neden olabilir ve çalışanların işlerine olan bağlılıklarını azaltabilir.</span></li>
 <li><b>Kişisel ve Ailevi Sorunlar:</b><span> Mobbing, mağdurların kişisel ve ailevi ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Aile içi sorunlar artabilir ve hatta mobbing mağdurları boşanma, ayrılık gibi daha ciddi sonuçlarla karşı karşıya kalabilirler.</span></li>
</ol>
<b>Kurumsal Etkiler:</b>
<ol>
 <li><b>İş Performansında Düşüş:</b><span> Mobbing, hedef alınan çalışanların motivasyonunu ve verimliliğini düşürür, bu da genel iş performansında düşüşe yol açabilir. Mobbinge maruz kalan çalışanların iş yerinde verimli çalışmaları beklenemez.</span></li>
 <li><b>Artan İşten Ayrılma Oranı:</b><span> Mobbinge maruz kalan çalışanlar, işyerindeki stres ve baskı nedeniyle işlerinden ayrılmaya karar verebilirler. Bu da kurum için maliyetli bir durum olabilir ve yetenekli çalışan kaybına neden olabilir.</span></li>
 <li><b>Çalışan Bağlılığında Azalma:</b><span> Mobbing, iş yerinde olumsuz bir atmosfer oluşturur ve çalışanların kuruma olan bağlılığını azaltır. Bu da işyerinde takım ruhunu ve işbirliğini olumsuz etkiler.</span></li>
 <li><b>Kurum İmajının Zarar Görmesi:</b><span> Mobbing olayları, çalışanların ve hatta dış paydaşların kurum hakkındaki algısını olumsuz etkileyebilir. Mobbinge maruz kalan çalışanların hikayeleri kamuoyunda geniş çapta duyulabilir ve kurumun itibarı zarar görebilir.</span></li>
 <li><b>Hukuki Riskler:</b><span> Mobbing, kurumlar için hukuki riskler oluşturabilir. Mobbinge maruz kalan çalışanlar, kuruma karşı tazminat davaları açabilir veya yasal yaptırımlar talep edebilirler.</span></li>
</ol>
<blockquote><em><b>Mobbinge karşı net politikalar belirlenmeli ve bu tür davranışların cezasız kalmayacağı açıkça belirtilmelidir. Kırık Cam teorisine göre bir binada/bölgede bir cam kırılırsa diğer bütün camların kırılmasının önü açılır. Çünkü insanlar binanın/bölgenin bir otorite tarafından önemsenmediğini düşünür ve vandalizm göstermeye başlar.</b></em></blockquote>
<h2><b>Mobbing ile Mücadele Yolları</b></h2>
<span>Mobbing ile mücadele etmek için bireysel ve kurumsal düzeyde çeşitli stratejiler benimsenebilir:</span>
<ul>
 <li><b>Eğitim ve Farkındalık</b><span>: Çalışanlar ve yöneticiler, mobbingin ne olduğunu, nasıl tanınacağını ve nasıl önleneceğini öğrenmelidir. Gerçekte birey yaptığı yada maruz kaldığı davranışın mobbing olup olmadığının farkında olsa da bunun karşı tarafa neler yaşattığını anlama adına, empati, iletişim becerileri, kişisel haklara saygının önemi vs. konularında eğitimler verilmesi, farkındalık oluşturma adına fayda sağlayacaktır. </span></li>
 <li><b>Açık İletişim</b><span>: İş yerinde açık ve dürüst iletişim teşvik edilmelidir. Çalışanların endişelerini dile getirebilecekleri güvenli bir ortam yaratılmalıdır. Belirli aralıklarla sosyal kaynaşmayı sağlayacak organizasyonlar, kurum için liyakat temelli ödül mekanizmalarının devreye alınması gibi faaliyetler fayda sağlayacaktır. </span></li>
 <li><b>Destek Mekanizmaları</b><span>: Mobbinge maruz kalan çalışanlar için psikolojik danışmanlık ve destek hizmetlerinin sunulması mutlak manada zorunlu olmalıdır.</span></li>
 <li><b>Net Politikalar ve Yaptırımlar</b><span>: Mobbinge karşı net politikalar belirlenmeli ve bu tür davranışların cezasız kalmayacağı açıkça belirtilmelidir. Kırık Cam teorisine göre bir binada/bölgede bir cam kırılırsa diğer bütün camların kırılmasının önü açılır. Çünkü insanlar binanın/bölgenin bir otorite tarafından önemsenmediğini düşünür ve vandalizm göstermeye başlar. Bu anlayış ile bir kanun bir kere çiğnendiğinde bile ceza almayacağını bilen bir yönetici için kanun, sıradan hale gelecek ve tek güç olarak kendisini görmeye başlayacaktır. O nedenle kesin ve değişmez politikaların herkes için eşit uygulanması gereklidir.</span></li>
</ul>
<ul>
 <li><b>Liderlik Eğitimi</b><span>: Yöneticiler, sağlıklı bir çalışma ortamı oluşturma konusunda liderlik konusunda eğitilmeleri gereklidir. Bunun özü de yine liyakate dayalı bir yöneyim anlayışın oturtulmasına işaret etmektedir.</span></li>
</ul>
<p></p>
<span>Mobbing yapanlara karşı tepki vermeyenlerin buna ortak olduklarını da unutmamak gerekir. Mobbing yapanla birlikte, buna sessiz kalanlar da suç ortaklığıdır. Çünkü;</span>

<strong>"Zorbayı cesaretlendiren seyircilerdir."</strong>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sapkınlıkların artışı: Psikolojik bir analiz</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sapkinliklarin-artisi-psikolojik-bir-analiz</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sapkinliklarin-artisi-psikolojik-bir-analiz</guid>
<description><![CDATA[ Sapkınlıkların artışı: Psikolojik bir analiz ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/sapkinlik-1.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sapkınlıkların, artışı:, Psikolojik, bir, analiz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Sapkın eğilimlerin önlenmesi, toplumun ve bireylerin cinsel sağlığını korumak için önemli bir konudur ve multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Bu yaklaşım, eğitim, destek hizmetleri, toplumsal farkındalık ve yasal düzenlemelerin birleşimiyle etkili bir şekilde uygulanmalıdır.</b></span>

<b><i>Sapkınlık</i></b><span>, genellikle normların dışında kabul edilen ve toplumda cinsel, sosyal veya psikolojik olarak uygun olmayan davranışlar olarak tanımlanmaktadır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de, toplumda sapkınlık olarak nitelendirilen davranışların artışı endişe vericidir. (Günümüzde bu gibi davranış bozuklukları sergileyenlerin tespitinin çok daha kolay olması bu davranışların son yıllarda sanki daha fazla arttığını gösterse de asıl sorun bu sapkınlıkların gün yüzüne çıkmamasıdır). </span>

<i><span>Bu kapsamda sıkça karşılaşılan </span></i><i><span>sapkın davranış bozukluklarına örnek durumlar şöyledir;</span></i>
<ul>
 <li><b>Pedofili</b><span>: Pedofili, yetişkinlerin cinsel olarak çocuklara yönelik arzuları veya davranışlarıdır. Küçük çocuklara karşı cinsel ilgi duyma veya cinsel eylemlerde bulunma şeklinde görülebilir.</span></li>
 <li><b>Nekrofili</b><span>: Nekrofili, ölü bedenlere karşı cinsel arzu veya ilgi duyma ve bu bedenlerle cinsel eylemlerde bulunma sapkınlığıdır.</span></li>
 <li><b>Voyeurizm</b><span>: Voyeurizm, başkalarının cinsel eylemlerini izlemek veya cinsel olarak izlenme arzusuyla karakterize edilen bir sapkın davranış bozukluğudur. Bu, izinsiz olarak başkalarının özel yaşamlarına veya cinsel eylemlerine müdahale etme şeklinde de ortaya çıkabilir.</span></li>
 <li><b>Fetişizm</b><span>: Fetişizm, nesnelerin veya spesifik beden parçalarının cinsel uyarıya neden olduğu durumu ifade eder. Örneğin, belirli bir giysi, ayakkabı, çamaşır veya vücut parçası fetişist bir nesne olabilir.</span></li>
 <li><b>Sadizm ve Masokizm</b><span>: Sadizm, başkalarına acı vermekten cinsel haz alan bir sapkınlıkken, masokizm, acı çekmeyi veya aşağılanmayı cinsel olarak uyarıcı bulma sapkınlığıdır. Bu, BDSM (Bağlama, Disiplin, Hakimiyet ve Uyum) ilişkilerinde ortaya çıkabilir.</span></li>
 <li><b>Zoofili</b><span>: Zoofili, hayvanlara karşı cinsel arzu veya davranışlar sergileme sapkınlığıdır. Bu, hayvanlarla cinsel ilişkiye girmek veya hayvanların cinsel uyarılmasını sağlamak şeklinde olabilir.</span></li>
</ul>
<span>Özellikle Zoofiliye yönelik tutumlar, kültürel, dini ve yasal farklılıklara bağlı olarak değişebilir, ancak genellikle bu tür davranışlar toplumda geniş çapta reddedilir. Zoofiliyekarşı bu tutum farklılıklarının nedeni cinsel saldırının bir hayvana karşı olmasıdır. Bu davranış bozukluklarının</span><span> psikolojik kökenlerini ve olası nedenlerini neler olduğunun bilinmesi, bahsi geçen durumun anlaşılmasına katkı sunacaktır.</span>

<span>Bu </span><span>konuda dikkate alınması gereken bazı temel unsurları şu başlıklar altında incelemek mümkündür;</span>
<ol>
 <li>
<h3><b>Bireysel Psikopatoloji</b></h3>
</li>
</ol>
<span>Bireyin kişisel özellikleri, içsel çatışmaları ve psikolojik dinamikleri de sapkın davranışların gelişiminde etkili olabilir. Bu içsel çatışmalar, kişinin sağlıklı cinsel tercihlerini belirleme sürecini etkileyebilir ve sapkınlıkların ortaya çıkmasına yol açabilir. Daha net bir yaklaşımla bireyin;</span>
<ul>
 <li><b><i>Kişilik Bozuklukları</i></b><span>: Antisosyal kişilik bozukluğu, narsistik kişilik bozukluğu ve borderlinekişilik bozukluğu gibi bazı kişilik bozuklukları, sapkın davranışları artırabilir.</span></li>
 <li><b><i>Travma ve İhmal</i></b><span>: Çocukluk döneminde yaşanan travmalar, ihmal veya istismar, yetişkinlikte sapkın davranışlara yol açabilir.</span></li>
 <li><b><i>Psikoseksüel Gelişim:</i></b><span> Freud'un teorilerine göre, çocukluk dönemindeki psikoseksüelgelişim evrelerinde yaşanan sorunlar sapkın davranışlara neden olabilir.</span></li>
</ul>
<span>Özellikle Freud’un psikoseksüel gelişim teorisinde bahsettiği sapkın eğilimlerin ortaya çıkabilme ihtimali olan yaşantılar şunlardır; </span>
<ul>
 <li><span> Psikoseksüel gelişim teorisine göre, çocukluk döneminde yaşanan deneyimlerin özellikle cinsel kimlik gelişiminde belirleyici olduğu kabul edilir.</span></li>
 <li><span> Bu dönemde yaşanan olumsuz deneyimler veya cinsel istismar, yetişkinlikte sapkın eğilimlerin ortaya çıkmasına neden olabilir.</span></li>
 <li><span> Örneğin, erken çocukluk döneminde yaşanan cinsel istismar, pedofili gibi sapkın eğilimlerin temelinde yatan nedenlerden biri olabilir.</span></li>
</ul>
<ol start="2">
 <li>
<h3><b> Sosyokültürel Faktörler</b></h3>
</li>
</ol>
<span>Kültürel normlar ve medya içeriği, bireylerin cinsel davranışlarını etkileyebilir ve sapkınlıkların yayılmasına katkıda bulunabilir. Özellikle;</span>
<ul>
 <li><b><i>Medya ve İnternet:</i></b><span> Özellikle internetin yaygınlaşmasıyla birlikte sapkın davranışların normalize edilmesi veya teşvik edilmesi daha kolay hale gelmiştir. Pornografi ve şiddet içeren içeriklerin yaygınlaşması, sapkın davranışlara zemin hazırlayabilir.</span></li>
 <li><b><i>Toplumsal Normlar ve Değerler:</i></b><span> Toplumun normları ve değerleri, sapkın davranışların artmasına katkıda bulunabilir. Ahlaki ve etik değerlerin zayıflaması, bireylerin sapkın davranışlarını kontrolsüz bir şekilde ortaya koymasına neden olabilir.</span></li>
 <li><b><i>Aile Dinamikleri:</i></b><span> Aile içi çatışmalar, ihmal veya kötü muamele gibi olumsuz aile dinamikleri, model alma, bireylerde sapkın davranışların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.</span></li>
</ul>
<blockquote><em><b>Sosyal izolasyon ve yalnızlık, bireylerin sapkın davranışlar geliştirmesine neden olabilir. Sosyal destekten yoksun olan bireyler, sapkın davranışlarla başa çıkmaya çalışabilirler. Sosyal olarak kabul edilmeme veya dışlanma hissi, bireyin sağlıklı cinsel ilişkiler kurma ve cinsel kimliğini kabul etme konusunda zorluk yaşamasına neden olabilir.</b></em></blockquote>
<h2><b>SOSYAL İZOLASYON SAPKIN DAVRANIŞLARA NEDEN OLABİLİR</b></h2>
<ol start="3">
 <li>
<h3><b> Çevresel Etkiler</b></h3>
</li>
</ol>
<span>Bu tür sosyal sorunlar, bireylerin toplumsal bağlarını zayıflatarak sapkın davranışlara eğilimlerini artırabilir. Örneğin;</span>
<ul>
 <li><b><i>Sosyal İzolasyon:</i></b><span> Sosyal izolasyon ve yalnızlık, bireylerin sapkın davranışlar geliştirmesine neden olabilir. Sosyal destekten yoksun olan bireyler, sapkın davranışlarla başa çıkmaya çalışabilirler. Sosyal olarak kabul edilmeme veya dışlanma hissi, bireyin sağlıklı cinsel ilişkiler kurma ve cinsel kimliğini kabul etme konusunda zorluk yaşamasına neden olabilir.</span></li>
</ul>
<ul>
 <li><b><i>Eğitim ve Farkındalık Eksikliği:</i></b><span> Eğitim ve farkındalık eksikliği, sapkın davranışların artmasına yol açabilir. Bireyler, bu tür davranışların sonuçları ve zararları hakkında yeterince bilinçlenmediğinde, sapkın davranışlar daha sık görülebilir.</span></li>
</ul>
<ol start="4">
 <li>
<h3><b> Biyolojik Faktörler</b></h3>
</li>
</ol>
<ul>
 <li><b><i>Genetik Yatkınlık</i></b><span>: Genetik yatkınlık, bireylerin sapkın davranışlara eğilim göstermesinde rol oynayabilir. Bazı genetik faktörler, bireylerin dürtülerini kontrol etmede zorluk yaşamasına neden olabilir. Özellikle duygu durum ve ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişiminde etkili olan hormonlardaki düzensizlik buna neden olabilir.</span></li>
 <li><b><i>Nörolojik Anormallikler</i></b><span>: Beynin belirli bölgelerindeki anormallikler veya işlev bozuklukları, bireylerin sapkın davranışlar sergilemesine yol açabilir. Özellikle frontallobdaki sorunlar, dürtü kontrolünü zorlaştırabilir.</span></li>
</ul>
<ol start="5">
 <li>
<h3><b> Psikososyal Stresörler</b></h3>
</li>
</ol>
<span>Psikososyal stresörlerin sapkın eğilimler üzerindeki etkisi, bireyin stresle başa çıkma mekanizmalarını zorlaması ve bazı durumlarda sapkın davranışlara yönelmesine neden olabilmesiyle ilişkilidir.</span>

<i><span>Kaçış Mekanizması</span></i><span>, bunlardan biridir. Psikososyal stresörler, bireyin yaşadığı duygusal veya zihinsel sıkıntıyı hafifletmek için sapkın davranışlara başvurmasına neden olabilir. Bu, stresli bir durumdan kaçış olarak görülebilir ve kişinin geçici bir rahatlama sağlamak için sapkın eğilimlere yönelmesine yol açabilir.</span>
<ol start="6">
 <li>
<h3><b> Bireysel Dürtüler ve Fanteziler</b></h3>
</li>
</ol>
<ul>
 <li><b><i>Dürtü Kontrol Bozuklukları</i></b><span>: Bazı bireyler, dürtülerini kontrol etmekte zorlanabilir ve bu da sapkın davranışlara yol açabilir.</span></li>
 <li><b><i>Cinsel Fanteziler</i></b><span>: Aşırı ve sapkın cinsel fanteziler, bireylerin bu tür davranışlara yönelmesine neden olabilir. Bu yönelim zamanla durumu normal algılamasına ve bu davranışı yaygın olarak sergilemesine yol açabilir.</span></li>
</ul>
<span>Sapıklıkların artmasının altında yatan psikolojik nedenler karmaşıktır ve birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Bu tür davranışların önlenmesi ve tedavisi, bireysel, ailesel, toplumsal ve psikolojik müdahaleleri içeren kapsamlı bir yaklaşımı gerektirir.</span>

<span>Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus bahsi geçen etkenlerin ihtimal dahilinde değerlendirilmesidir. Bireylerin davranışlarının sapkınlık veya başka bir isimle tanılanmadan önce mutlaka uzman değerlendirmesinin yapılması şarttır.</span>

<span>Ayrıca ebeveynlerin bu ve buna benzer sapkınlık haberlerine karşı hassasiyetlerinin arttığı ve çocuklarına karşı takıntı düzeyine ulaşacak davranışlar sergileyebilecekleri unutulmamalıdır. </span>
<blockquote><em><b>Aile içinde açık ve sağlıklı iletişim ortamlarının oluşturulması, çocukların sağlıklı cinsel kimlik gelişimine katkıda bulunur. Ailelerin çocuklarıyla cinsellik konusunda dürüst ve destekleyici bir şekilde iletişim kurmaları önemlidir.</b></em></blockquote>
<h2>NE YAPILMALIDIR?</h2>
<span>Öncelikle</span><span> unutulmaması gereken şey “Çocuklarınızı korumanın en güzel yolu onlarla iletişim içinde olmakla başlar”. Sizden alamadıkları sevgi ve ilgiyi başka yerlerde aramak zorunda kalmaları onları risk grubuna taşır. Bununla birlikte biraz daha geniş perspektifle;</span>
<ul>
 <li><b><i>Cinsel Eğitim ve Farkındalık</i></b><span>: Toplumda sağlıklı cinsel eğitim ve farkındalığın artırılması, sapkın eğilimlerin önlenmesinde kilit bir rol oynar. Cinsel eğitim programları, bireylerin cinsel kimliklerini, ilişkilerini ve sınırlarını anlamalarına yardımcı olur ve sağlıklı cinsel davranışları teşvik eder.</span></li>
 <li><b><i>Aile İçi İletişim ve Destek</i></b><span>: Aile içinde açık ve sağlıklı iletişim ortamlarının oluşturulması, çocukların sağlıklı cinsel kimlik gelişimine katkıda bulunur. Ailelerin çocuklarıyla cinsellik konusunda dürüst ve destekleyici bir şekilde iletişim kurmaları önemlidir.</span></li>
 <li><b><i>Sapkınlıkla İlgili Bilgilendirme ve Farkındalık</i></b><span>: Toplumda sapkınlıkla ilgili doğru bilgi ve farkındalığın artırılması, sapkın eğilimlerin ortaya çıkmasını önleyebilir. Sapkınlıkla ilgili yanlış inançların ve stereotiplerin azaltılması, toplumun daha anlayışlı ve destekleyici olmasını sağlar.</span></li>
 <li><b><i>Cinsel Sağlık ve İyilik Hizmetlerinin Erişilebilirliği</i></b><span>: Bireylerin cinsel sağlık hizmetlerine kolay erişim sağlanması, cinsel sorunların erken tespit edilmesine ve tedavi edilmesine yardımcı olur. Cinsel sağlık hizmetlerinde sapkın eğilimlerin değerlendirilmesi ve uygun destek ve tedavinin sağlanması önemlidir.</span></li>
 <li><b><i>Toplumsal Normların ve Yasal Düzenlemelerin Güçlendirilmesi</i></b><span>: Toplumsal normların ve yasal düzenlemelerin sapkın davranışları caydırıcı ve cezalandırıcı olacak şekilde güçlendirilmesi önemlidir. Toplumun sapkın davranışlara sıfır tolerans politikası benimsemesi ve bu tür davranışların cezalandırılması, sapkınlıkla mücadelede önemli bir adımdır.</span></li>
 <li><b><i>Ruh Sağlığı ve Stresle Başa Çıkma Destekleri</i></b><span>: Bireylerin ruh sağlığını korumak ve stresle başa çıkma becerilerini geliştirmek için destek sağlanması önemlidir. Stresle başa çıkma stratejileri öğrenme, duygusal dengeyi koruma ve sağlıklı ilişkiler kurma becerileri, sapkınlıkla mücadelede yardımcı olabilir.</span></li>
</ul>
<span>Sapkın eğilimlerin önlenmesi, toplumun ve bireylerin cinsel sağlığını korumak için önemli bir konudur ve multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Bu yaklaşım, eğitim, destek hizmetleri, toplumsal farkındalık ve yasal düzenlemelerin birleşimiyle etkili bir şekilde uygulanmalıdır.</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Toplumda şiddetin nedenleri ve önlenmesi için bilinmesi gerekenler </title>
<link>https://trafikdernegi.com/toplumda-siddetin-nedenleri-ve-oenlenmesi-icin-bilinmesi-gerekenler</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/toplumda-siddetin-nedenleri-ve-oenlenmesi-icin-bilinmesi-gerekenler</guid>
<description><![CDATA[ Toplumda şiddetin nedenleri ve önlenmesi için bilinmesi gerekenler  ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/siddet-1.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Toplumda, şiddetin, nedenleri, önlenmesi, için, bilinmesi, gerekenler </media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Şiddet, toplumların karşılaştığı ciddi bir sorundur ve birçok farklı faktörden kaynaklanabilir. Ancak, şiddetin önlenmesi için psikolojik, sosyolojik ve kültürel düzeyde yapılabilecek birçok şey vardır. Duygusal becerilerin geliştirilmesi, toplumsal normların değiştirilmesi, ekonomik destek programlarının artırılması ve şiddeti kınayan bir kültürün oluşturulması, şiddetin azaltılması için atılabilecek adımlardan sadece birkaçıdır.</strong><strong> </strong>

Şiddet, toplumların karşılaştığı en yaygın ve zararlı sorunlardan biridir. Fiziksel, duygusal veya psikolojik olarak zarar gören bireylerin sayısı her geçen gün artmakta ve bu durum toplumların sağlıklı gelişimini engellemektedir. Şiddetin nedenleri oldukça karmaşıktır ve psikolojik, sosyolojik ve kültürel faktörlerden kaynaklanabilir. Bu makalede, toplumda şiddetin kökenlerini ve nasıl önlenebileceğini inceleyeceğiz.
<h2><strong>1. ŞİDDETİN KAVRAMSAL TEMELLERİ</strong><strong>
</strong></h2>
<h3><strong>A. Sigmund Freud ve Psikanaliz Açısından Şiddet
</strong><strong>
<span>A.1. İd, Ego ve Süperego:</span></strong></h3>
<ul>
 <li><strong>İd:</strong> İçgüdüsel dürtüler ve arzuların kaynağıdır, hayvani dürtülerin kaynağı olarak ta adlandırılır. İd, anında tatmin arayan ilkel güçlerle çalışır. Şiddet, bu ilkel dürtülerin bir dışavurumu olabilir.</li>
 <li><strong>Ego:</strong> Gerçeklik ilkesine göre hareket eden ve id ile süperego arasında denge sağlamaya çalışan yapıdır. Mantıklı yönümüzü temsil eder. Ego, id’in şiddet içeren dürtülerini kontrol altında tutmaya çalışır. Ancak bu tümden engelleme şeklinde değildir. Hem id’in hem de Süperego’nun dürtülerinin tolumun gerçekleri ile uyuşacak, kabul edilebilir tarzda dışa vurumuna imkan verir.</li>
 <li><strong>Süperego:</strong> Toplumsal ve ahlaki değerleri temsil eden yapıdır. Süperego, şiddet içeren dürtülerin bastırılmasına yardımcı olur, ancak bu bastırma aynı zamanda içsel çatışmalara yol açabilir.</li>
</ul>
<h3><span><strong>A.2. Thanatos (Ölüm Dürtüsü):</strong></span></h3>
Freud, insan davranışlarını açıklarken iki temel dürtüden bahseder: Eros (yaşam dürtüsü) ve Thanatos (ölüm dürtüsü). Thanatos, yıkıcı ve agresif davranışların kaynağı olarak görülür.

Ölüm dürtüsü, bireyin kendi varlığını sona erdirme veya tahrip etme eğilimini temsil eder. Bu dürtü, bilinçdışı bir seviyede işleyerek bireyi yıkıcı, agresif ve kendine zarar verme davranışlarına yönlendirebilir.

Thanatos, sessiz, sürekli ve yıkıcı bir enerjiyi temsil eder. Bu dürtü, geri dönme arzusu (ilkel, cansız bir duruma geri dönme) ve entropi (düzensizlik ve kaos yaratma) eğilimindedir.
<blockquote><strong><em>Eros, yapıcı ve koruyucu güçleri temsil eder. Thanatos, ölüm dürtüsü ise yıkıcı ve tahrip edici güçleri temsil eder. Freud, bu iki dürtünün insan psikolojisinde sürekli bir mücadele içinde olduğunu ileri sürer.</em> </strong></blockquote>
<h3><strong>Eros ve Thanatos Arasındaki Çatışma:</strong></h3>
<strong>Eros:</strong> Yaşam dürtüsü, bireyin hayatta kalma, üreme, sevgi ve yaratma arzularını içerir. Eros, yapıcı ve koruyucu güçleri temsil eder.

<strong>Thanatos:</strong> Ölüm dürtüsü ise yıkıcı ve tahrip edici güçleri temsil eder. Freud, bu iki dürtünün insan psikolojisinde sürekli bir mücadele içinde olduğunu ileri sürer. Bu çatışma, bireyin hem kendi iç dünyasında hem de dış dünyayla olan ilişkilerinde kendini gösterir.
<h3><strong>Ölüm Dürtüsünün Belirtileri ve Etkileri
</strong></h3>
<strong>1.Kendine Zarar Verme Davranışları: </strong>

Birey, bilinçdışı bir şekilde kendine zarar verme, intihar eğilimleri veya riskli davranışlar sergileyebilir. Bu davranışlar, ölüm dürtüsünün dışavurumları olarak yorumlanabilir.

<strong>2.Öfke ve Şiddet: </strong>

Ölüm dürtüsü, sadece bireye yönelmez; aynı zamanda dışa dönük olarak da ortaya çıkabilir. Agresif ve şiddet içeren davranışlar, ölüm dürtüsünün başka bir ifadesidir.

<strong>3.Yıkıcı Eğilimler: </strong>

İnsanlar, zaman zaman var olan düzeni bozma, kaos yaratma veya mevcut durumu yok etme eğiliminde olabilirler. Bu yıkıcı eğilimler, ölüm dürtüsünün etkilerinden biridir.<strong>
</strong>
<blockquote><em><strong>Bebeklik döneminde yaşanan kaygı, hayal kırıklığı ve öfke, içsel nesne ilişkileri yoluyla dış dünyaya yansıtılabilir. Bu projeksiyon, şiddetin kaynağı olabilir. Örneğin, çocuklukta yaşanan reddedilme veya ihmal, ileriki yaşlarda şiddet eğilimlerine dönüşebilir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>B. Melanie Klein ve Nesne İlişkileri Teorisi Açısından Şiddet</strong></h2>
Melanie Klein, şiddeti anlamak için erken çocukluk dönemindeki nesne ilişkilerinin önemini vurgular. Nesne ilişkileri, bireyin içsel dünyasında geliştirdiği ve dış dünyaya yansıttığı, başkalarıyla (nesnelerle) olan duygusal ve sosyal bağları ifade eder. Bu ilişkiler, bireyin ilk bakıcıları (genellikle anne) ile olan etkileşimlerinden türetilir.

Bebeklik döneminde yaşanan kaygı, hayal kırıklığı ve öfke, içsel nesne ilişkileri yoluyla dış dünyaya yansıtılabilir. Bu projeksiyon, şiddetin kaynağı olabilir. Örneğin, çocuklukta yaşanan reddedilme veya ihmal, ileriki yaşlarda şiddet eğilimlerine dönüşebilir.

Çocuk, içsel olarak deneyimlediği kötü ve tehlikeli duyguları dış nesnelere yansıtarak kendini korumaya çalışır. Bu projeksiyon, dış dünyada tehlikeli ve düşmanca olarak algılanan nesnelere yönelik şiddet davranışlarını tetikleyebilir.
<blockquote><em><strong> </strong><strong>Lacan, dilin simgesel düzenin temelini oluşturduğunu belirtir. Dil aracılığıyla bireyler toplumsal kurallar ve normlarla bağlanır. Ancak, dilin yetersiz kaldığı veya travmatik deneyimleri ifade edemediği durumlarda, bu deneyimler şiddet olarak dışavurulabilir.</strong></em></blockquote>
<h3><strong>C. Lacan'ın Bakış Açısı</strong></h3>
Jacques Lacan, şiddeti bireyin bilinçdışı dinamikleri, dil, simgesel düzen ve toplumsal yapı arasındaki etkileşimler üzerinden analiz eder. Şiddet, bireyin simgesel düzenle olan çatışmalarının, dilin yetersizliğinin ve gerçek düzende yaşanan travmaların bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.

Lacan, dilin simgesel düzenin temelini oluşturduğunu belirtir. Dil aracılığıyla bireyler toplumsal kurallar ve normlarla bağlanır. Ancak, dilin yetersiz kaldığı veya travmatik deneyimleri ifade edemediği durumlarda, bu deneyimler şiddet olarak dışavurulabilir.

Lacan, "<strong>Baba’nın Adı</strong>" kavramı ile yasa ve toplumsal düzenin temsili olan otorite figürünü ifade eder. Bu otorite figürüyle olan çatışmalar, bireyde şiddetli tepkilere yol açabilir. Baba’nın Adı'nın reddedilmesi veya eksikliği, bireyin simgesel düzenle uyum sağlamasında zorluklar yaratabilir ve bu durum şiddetle sonuçlanabilir.
<h2><strong>2.ŞİDDETİN PSİKOLOJİK TEMELLERİ</strong></h2>
<strong>Öfke ve Stres Yönetimi: </strong>

Öfke ve stres, şiddetin temel nedenlerinden biridir. Bireylerin öfke ve stresle başa çıkma becerilerinin yetersiz olması, şiddet eğilimini artırabilir. Stres altında olan veya öfke yönetiminde sorun yaşayan bireyler, çevresine karşı saldırgan davranışlar sergileyebilirler.

<strong>Travma Geçmişi: </strong>

Çocuklukta yaşanan travmalar, ilerleyen yaşlarda şiddet eğilimini artırabilir. Özellikle fiziksel veya duygusal istismara maruz kalan çocuklar, travmatik deneyimlerin etkisi altında kalabilirler ve bu da şiddetin bir çözüm olarak algılanmasına neden olabilir.

<strong>Empati Eksikliği: </strong>

Empati, başkalarının duygularını anlama ve onlara karşı anlayışlı olma yeteneğidir. Empati eksikliği olan bireyler, başkalarının duygularını anlamakta zorlanır ve empati eksikliği, şiddet eğilimini artırabilir.
<h2><strong>3.SOSYOLOJİK FAKTÖRLER</strong></h2>
<strong>Ekonomik Zorluklar: </strong>

Ekonomik zorluklar, şiddetin yaygınlaşmasında önemli bir rol oynar. Yoksulluk, işsizlik ve gelir eşitsizliği gibi ekonomik faktörler, bireylerde stres ve öfke düzeyini artırabilir ve şiddet eğilimini artırabilir.

<strong>Aile İçi Şiddet: </strong>

Aile içi şiddet, toplumda şiddetin yaygın bir şekilde görüldüğü bir alanı oluşturur. Çocukların aile içinde şiddete maruz kalması, ilerleyen yaşlarda şiddet eğilimini artırabilir ve şiddeti kabul edilebilir bir davranış biçimi olarak algılamalarına neden olabilir.

<strong>Toplumsal Normlar ve Değerler: </strong>

Toplumun normları ve değerleri, bireylerin davranışlarını şekillendirir. Şiddeti meşru gören veya hoşgörüyle karşılayan toplumlarda, şiddet eğilimi daha fazla olabilir. Bu nedenle, toplumsal normların ve değerlerin değiştirilmesi şiddetin azaltılmasında önemli bir adım olabilir.
<blockquote><em><strong>Bazı kültürlerde şiddet, onur ve itibarın korunması için gereklilik olarak görülebilirken, diğer kültürlerde şiddet kesin bir şekilde reddedilir. Dinî liderlerin şiddeti kınayan ve barışçıl çözümleri teşvik eden mesajlar vermesi, şiddetin azaltılmasında önemli bir rol oynayabilir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>4.KÜLTÜR VE DİNİN ETKİSİ</strong></h2>
<strong>Kültürel Normlar: </strong>

Her kültürde şiddetin farklı bir algısı vardır. Bazı kültürlerde şiddet, onur ve itibarın korunması için gereklilik olarak görülebilirken, diğer kültürlerde şiddet kesin bir şekilde reddedilir. Kültürel normların değiştirilmesi, şiddetin azaltılmasında önemli bir rol oynar.

<strong>Dinin Rolü: </strong>

Din, birçok toplumda insanların davranışlarını etkileyen önemli bir faktördür. Din, şiddeti kınayabilir veya şiddeti meşru görebilir. Dinî liderlerin şiddeti kınayan ve barışçıl çözümleri teşvik eden mesajlar vermesi, şiddetin azaltılmasında önemli bir rol oynayabilir.
<h3><strong>Şiddetin Önlenmesinde Neler Yapılmalı?</strong></h3>
Şiddetin önlenmesi için çeşitli stratejiler geliştirilmelidir. Bu stratejiler arasında:
<ul>
 <li>Duygusal becerilerin geliştirilmesi ve öfke yönetimi eğitimleri,</li>
 <li>Empati eğitimi ve insanların duygularını anlamalarını sağlama,</li>
 <li>Toplumsal normların ve değerlerin değiştirilmesi ve şiddeti kınayan bir kültürün oluşturulması,</li>
 <li>Ekonomik destek ve yardım programlarının geliştirilmesi,</li>
 <li>Aile içi şiddetin önlenmesi için destek hizmetlerinin artırılması gibi stratejiler bulunmaktadır.</li>
</ul>
<blockquote><em><strong>Son dönemlerde özellikle psikoloji ve psikolojik danışmanlık alanındaki tabiri caizse merdiven altı nitelikte eğitim veren üniversitelerden tutun da İlahiyat fakültelerinin Manevi danışmanlık adı altında bilimsel gerçeklerden uzak uygulamaları psikolojik destek hizmetlerine olan itibarı zedelemekte ve hizmet kalitesini düşürmektedir.</strong></em></blockquote>
<h2>SONUÇ</h2>
Şiddet, toplumların karşılaştığı ciddi bir sorundur ve birçok farklı faktörden kaynaklanabilir. Ancak, şiddetin önlenmesi için psikolojik, sosyolojik ve kültürel düzeyde yapılabilecek birçok şey vardır. Duygusal becerilerin geliştirilmesi, toplumsal normların değiştirilmesi, ekonomik destek programlarının artırılması ve şiddeti kınayan bir kültürün oluşturulması, şiddetin azaltılması için atılabilecek adımlardan sadece birkaçıdır. Ancak daha da önemlisi bu hizmetlerin profesyonel kişiler tarafından sunulması ve takibinin yapılmasıdır.

Maalesef son dönemlerde özellikle psikoloji ve psikolojik danışmanlık alanındaki tabiri caizse merdiven altı nitelikte eğitim veren üniversitelerden tutun da İlahiyat fakültelerinin Manevi danışmanlık adı altında bilimsel gerçeklerden uzak uygulamaları psikolojik destek hizmetlerine olan itibarı zedelemekte ve hizmet kalitesini düşürmektedir.

Bir an önce liyakat ve bilimsel kriter doğrultusunda “<strong>Yetkinlik, güvenin temelidir."</strong> İlkesi doğrultusunda,  işi ehline vermek  gerekmektedir.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeni bir şiddet türü: Çocukları ile sınanan kadınlar, aile katli</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yeni-bir-siddet-turu-cocuklari-ile-sinanan-kadinlar-aile-katli</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yeni-bir-siddet-turu-cocuklari-ile-sinanan-kadinlar-aile-katli</guid>
<description><![CDATA[ Boşandığı eşi tarafından çocukları görüşmek için kendisinden alınan Cemile Keklik aynı gün eski eşi tarafından oğlu üzerinden arandı. Görüntüde tedirgin bir erkek çocuğu vardı. Anne demesiyle birlikte katliam gerçekleşti. Bir kadının gözü önünde iki çocuğu Cemile Keklik’in ifadesi ile melek oldu. Peki, bu cinayetler neyin habercisi? 

Geçtiğimiz günlerde bir annenin yaşadıkları hepimizin sesini soluğunu kesti. &#039;Ben 6284&#039;ü de bilmem. İstanbul Sözleşmesi&#039;ni de bilmem. Ben iki çocuk annesiyim, hala anneyim. 100 gün önce benim çocuklarım babaları tarafından melek oldu&#039;, &#039;100 gündür atamadığım çığlığı atmaya geldim buraya. Ben sadece boşanmak istemiştim&#039;. Cemile Keklik eski eşi tarafından eşi benzeri görülmemiş bir şekilde cezalandırıldı. Üstelik katliama annenin özellikle seyirci kalması da istendi. Boşandığı eşi tarafından çocukları görüşmek için kendisinden alınan Cemile Keklik aynı gün eski eşi tarafından oğlu üzerinden arandı. Görüntüde tedirgin bir erkek çocuğu vardı. Anne demesiyle birlikte katliam gerçekleşti. Bir kadının gözü önünde iki çocuğu Cemile Keklik’in ifadesi ile melek oldu. 

Peki, bu cinayetler neyin habercisi? İlk olarak şunu söyleyebiliriz ki yeni bir şiddet türü ile karşı karşıyayız. Ve bu şiddetin iki belirgin özelliği var: İlki kadının acıyı daha şiddetli yaşamasını istercesine cinayete şahitlik etmesi özellikle isteniyor. İkincisi ise kadının annelik kimliği büyük bir suikasta uğruyor.  Ardından erkek de kendi canına kıyıyor. Ve bir dönem aynı soyadını taşıyan bir aile kadın hariç yok oluyor. Kadın artık anne değil. Yersiz yurtsuz bir kimliğe bürünüyor. 

Şiddetin türlü şekillerini gördük, duyduk. Yüzüne asit atılarak kimliği çalınan kadınlar ki en bilineni Bergen’dir. Bedensel olarak her tür zorbalığa maruz kalan kadınların fiziksel şiddet deneyimleri ise hala devam ediyor. Ve bu şiddeti izleyen psikolojik, duygusal, ekonomik ve siber şiddet örnekleri mevcut. Daha bu şiddet türlerinin nedenleri ve sonuçları tartışılırken, son yaşanan olaylar yeni bir şiddet türünü hayatımıza girdi. “Aile katli”. Boşanmak isteyen, aile birliğini devam ettirmek istemeyen kadınlar erkekler tarafından anne kimlikleri alınarak fena bir şekilde cezalandırılıyor. Bu şiddet türü aklın sınırlarını zorlamakta. Ne mantık ne de duygu bu şiddet türünü anlamada yeterli. Çünkü erkek sadece kadının değil kendi canını da alıyor. Kendi genlerinin taşıyıcısı çocukları sırf kadına olan kızgınlık nedeniyle öldürmek farklı bir şiddet biçimine işaret ediyor. Aile katli fiziksel şiddetin bilgi birikimi ile açıklanamayacak bir içeriğe sahip.

İster kadın cinayeti isterse aile içi yaşanan başka bir cinayet olsun kadınların bu an’a şahitlik etmesi özellikle isteniyor. Geçtiğimiz haftalarda kamuoyunun gündemine düşen İkbal uzun örneğini hatırlayalım. İkbal Uzun’un annesi filmlerde bile rastlanmayacak kötü bir sahneye şahitlik etti. Aynı hikâye bu kez Cemile Keklik için yazıldı. Küçücük bir telefon ekranından çocuklarının nasıl elinden alındığını izledi, hafızaya attı. Bu yeni şiddet türünün ikinci bir özelliği ise ailenin katledilmesi şeklinde gerçekleşmesi. Evli olduğu kadına hiddetli olan erkek onun en özellikli kimliğinin annelik olduğunun farkında. Ve bu kimliğin kazanımı sürecinde kendisi kendince başrolde. “Sana bu rolü verdim şimdi de alıyorum” dercesine kendisi ile birlikte tüm çocukları öldürerek kadını kimliğinden yoksun bırakıyor. 

Küçülen, kendini, varlığını, kararlarını sorgulayan kadınlar öyle bir sınava tabii oluyor ki çalınan şeyi nasıl arayacağını da bilmiyor. Ekonomik şiddet ile kadının maddi varlığı alınıyor. Ya işinden oluyor ya da sahip olduklarından mahrum kalıyor. Kısaca ve özetle şiddet kadını yok etmenin ve onun hayatında var olan her şeye ipotek koymanın bir yolu. 

EKONOMİK ŞİDDET İLE KADININ MADDİ VARLIĞI ALINIYOR

Şiddet büyük bir hırsızlık örneğidir. Kadınlar uğradıkları şiddetin her birinde kendilerinden çalınanlar ile yola devam etmek zorunda. Yüzüne kezzap atılan kadınların kadınlık kimliği çalınıyor. Sen kadın değilsin çünkü artık bir yüzün bile yok deniliyor. Fiziksel şiddet ile kadının beden ve ruh sağlığı çalınıyor. Küçülen, kendini, varlığını, kararlarını sorgulayankadınlar öyle bir sınava tabii oluyor ki çalınan şeyi nasıl arayacağını da bilmiyor. Ekonomik şiddet ile kadının maddi varlığı alınıyor. Ya işinden oluyor ya da sahip olduklarından mahrum kalıyor. Kısaca ve özetle şiddet kadını yok etmenin ve onun hayatında var olan her şeyeipotek koymanın bir yolu. Ancak bu yazının da konusunu oluşturan çocuk ve aile katli çok farklı, değişik bir içeriğe sahip. Cemile Keklik “ben sadece boşanmak istemiştim” dedi. Ve bu isteğin bedeli çok ama çok ağır oldu. Çünkü hayat artık onun hiçbir şeye benzemeyecek. Kendisini ve çocuklarını katleden baba ihtimal ki bunu istedi. Sen kal ama biz yokuz dedi. Zor bir yas ile onu bıraktı gitti.

Çocuk katli eski dönemlerde hanedanlara özgü bir davranış şeklidir. İktidarını korumakamacında olan hanedan üyeleri bu yönteme başvurmuşlardır. İktidar ka ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/yeni-bir-siddet-turu-cocuklari-ile-sinanan-kadinlar-aile-katli-1729932442.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yeni, bir, şiddet, türü:, Çocukları, ile, sınanan, kadınlar, aile, katli</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Boşandığı eşi tarafından çocukları görüşmek için kendisinden alınan Cemile Keklik aynı gün eski eşi tarafından oğlu üzerinden arandı. Görüntüde tedirgin bir erkek çocuğu vardı. Anne demesiyle birlikte katliam gerçekleşti. Bir kadının gözü önünde iki çocuğu Cemile Keklik’in ifadesi ile melek oldu. Peki, bu cinayetler neyin habercisi?</strong> </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Geçtiğimiz günlerde bir annenin yaşadıkları hepimizin sesini soluğunu kesti. <strong><em>'Ben 6284'ü de bilmem. İstanbul Sözleşmesi'ni de bilmem. Ben iki çocuk annesiyim, hala anneyim. 100 gün önce benim çocuklarım babaları tarafından melek oldu', '100 gündür atamadığım çığlığı atmaya geldim buraya. Ben sadece boşanmak istemiştim</em></strong>'. Cemile Keklik eski eşi tarafından eşi benzeri görülmemiş bir şekilde cezalandırıldı. Üstelik katliama annenin özellikle seyirci kalması da istendi. Boşandığı eşi tarafından çocukları görüşmek için kendisinden alınan Cemile Keklik aynı gün eski eşi tarafından oğlu üzerinden arandı. Görüntüde tedirgin bir erkek çocuğu vardı. Anne demesiyle birlikte katliam gerçekleşti. Bir kadının gözü önünde iki çocuğu Cemile Keklik’in ifadesi ile melek oldu. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Peki, bu cinayetler neyin habercisi? İlk olarak şunu söyleyebiliriz ki yeni bir şiddet türü ile karşı karşıyayız. Ve bu şiddetin iki belirgin özelliği var: İlki kadının acıyı daha şiddetli yaşamasını istercesine cinayete şahitlik etmesi özellikle isteniyor. İkincisi ise kadının annelik kimliği büyük bir suikasta uğruyor.  Ardından erkek de kendi canına kıyıyor. Ve bir dönem aynı soyadını taşıyan bir aile kadın hariç yok oluyor. Kadın artık anne değil. Yersiz yurtsuz bir kimliğe bürünüyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şiddetin türlü şekillerini gördük, duyduk. Yüzüne asit atılarak kimliği çalınan kadınlar ki en bilineni Bergen’dir. Bedensel olarak her tür zorbalığa maruz kalan kadınların fiziksel şiddet deneyimleri ise hala devam ediyor. Ve bu şiddeti izleyen psikolojik, duygusal, ekonomik ve siber şiddet örnekleri mevcut. Daha bu şiddet türlerinin nedenleri ve sonuçları tartışılırken, son yaşanan olaylar yeni bir şiddet türünü hayatımıza girdi. “Aile katli”. Boşanmak isteyen, aile birliğini devam ettirmek istemeyen kadınlar erkekler tarafından anne kimlikleri alınarak fena bir şekilde cezalandırılıyor. Bu şiddet türü aklın sınırlarını zorlamakta. Ne mantık ne de duygu bu şiddet türünü anlamada yeterli. Çünkü erkek sadece kadının değil kendi canını da alıyor. Kendi genlerinin taşıyıcısı çocukları sırf kadına olan kızgınlık nedeniyle öldürmek farklı bir şiddet biçimine işaret ediyor. Aile katli fiziksel şiddetin bilgi birikimi ile açıklanamayacak bir içeriğe sahip.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İster kadın cinayeti isterse aile içi yaşanan başka bir cinayet olsun kadınların bu an’a şahitlik etmesi özellikle isteniyor. Geçtiğimiz haftalarda kamuoyunun gündemine düşen İkbal uzun örneğini hatırlayalım. İkbal Uzun’un annesi filmlerde bile rastlanmayacak kötü bir sahneye şahitlik etti. Aynı hikâye bu kez Cemile Keklik için yazıldı. Küçücük bir telefon ekranından çocuklarının nasıl elinden alındığını izledi, hafızaya attı. Bu yeni şiddet türünün ikinci bir özelliği ise ailenin katledilmesi şeklinde gerçekleşmesi. Evli olduğu kadına hiddetli olan erkek onun en özellikli kimliğinin annelik olduğunun farkında. Ve bu kimliğin kazanımı sürecinde kendisi kendince başrolde. “<strong><em>Sana bu rolü verdim şimdi de alıyorum”</em></strong> dercesine kendisi ile birlikte tüm çocukları öldürerek kadını kimliğinden yoksun bırakıyor. </span></span></span></p>

<p><span><em><span><span><strong>Küçülen, kendini, varlığını, kararlarını sorgulayan kadınlar öyle bir sınava tabii oluyor ki çalınan şeyi nasıl arayacağını da bilmiyor. Ekonomik şiddet ile kadının maddi varlığı alınıyor. Ya işinden oluyor ya da sahip olduklarından mahrum kalıyor. Kısaca ve özetle şiddet kadını yok etmenin ve onun hayatında var olan her şeye ipotek koymanın bir yolu.</strong> </span></span></em></span></p>

<h2><span><span><span><strong>EKONOMİK ŞİDDET İLE KADININ MADDİ VARLIĞI ALINIYOR</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Şiddet büyük bir hırsızlık örneğidir. Kadınlar uğradıkları şiddetin her birinde kendilerinden çalınanlar ile yola devam etmek zorunda. Yüzüne kezzap atılan kadınların kadınlık kimliği çalınıyor. Sen kadın değilsin çünkü artık bir yüzün bile yok deniliyor. Fiziksel şiddet ile kadının beden ve ruh sağlığı çalınıyor. Küçülen, kendini, varlığını, kararlarını sorgulayankadınlar öyle bir sınava tabii oluyor ki çalınan şeyi nasıl arayacağını da bilmiyor. Ekonomik şiddet ile kadının maddi varlığı alınıyor. Ya işinden oluyor ya da sahip olduklarından mahrum kalıyor. Kısaca ve özetle şiddet kadını yok etmenin ve onun hayatında var olan her şeyeipotek koymanın bir yolu. Ancak bu yazının da konusunu oluşturan çocuk ve aile katli çok farklı, değişik bir içeriğe sahip. Cemile Keklik “ben sadece boşanmak istemiştim” dedi. Ve bu isteğin bedeli çok ama çok ağır oldu. Çünkü hayat artık onun hiçbir şeye benzemeyecek. Kendisini ve çocuklarını katleden baba ihtimal ki bunu istedi. Sen kal ama biz yokuz dedi. Zor bir yas ile onu bıraktı gitti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çocuk katli eski dönemlerde hanedanlara özgü bir davranış şeklidir. İktidarını korumakamacında olan hanedan üyeleri bu yönteme başvurmuşlardır. İktidar kaybına karşı bir ön alma şekli olan çocuk katlinin normal vatandaş için de karşılığı olması ürkütücü. İhtimal ki erkekler de güç kaybına ya da iktidarını koruma refleksine bağlı olarak ben yoksam benden olanlar da yok olacak refleksi ile son bir güç gösterisi yapıyor olabilirler. “<strong><em>Sana anneliği ben verdim, sen şimdi oyunu oynamaktan vazgeçtin, oyunu bozuyorum”</em></strong> dercesine hem çocuklarını hem de kendini öldüren erkek hikayeleri çoğalmaya başladı. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Baba ve çocuklar yok, ama anne var. Kadın için erkek olmadan aileyi devam ettirmek mümkün. Nitekim örnekleri de var. Hatta böylesi durumlarda anne çocuk ilişkisi daha güçlü. Çünkü anne hem bir anne hem de baba rolünde. Çift rol oynayarak çocukları nezdinde kimliğini daha da pekiştiriyor bir anlamda. Dıştan kendi kurduğu hayata yabancı kaldığını düşünen erkekler için kadının kendi başına güçlü bir şekilde yol alması belki tahammül sınırlarını zorluyor. Artık bazı erkekler için sadece kadını öldürmek de yetmiyor. Kadının kafasındaki aile idealini de katlediyorlar. Çocuk yoksa aile de yok. Ben zaten yoktum. Beni yok saydın ama oyunu ben kurarım dercesine tümden yok etme eylemine geçiyor erkekler. </span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kötülükler ülkesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/koetulukler-ulkesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/koetulukler-ulkesi</guid>
<description><![CDATA[ Para için masumların canına kıyanlar, güç kompleksi yaşayan bir halk olduğumuzu anlatıyor. Güç eşittir para dendiği noktada hiçbir değer kalmıyor ortada. Sadece kötülük var.

Türk halkının içinden çıkan irin öyle bir yayıldı ki göz bucak bu karanlıktan başka bir şey görmüyor. Biz ne ara bu kadar kötüleştik, ne ara yardımseverliğiyle, merhametiyle, vericiliğiyle övünen halk iken nasıl bu kadar çirkinleştik, yozlaştık, kötüleştik?

Ahlaki bakımdan iyinin karşıtıdır kötü. Kötülük haksız yere, bilinçli ve kasıtlı olarak başkalarına zarar vermektir. Kötülük masum, aciz ve çaresizlere karşı gücünü kötüye kullanmaktır. Kötülük canlılığın düşmanıdır; yıkıcıdır, saldırgandır, kabadır, duygusuzdur. İyilik ve kötülük sorunsalı belki de insan var olduğundan beri karşımıza çıkan en büyük problem. Her şeyi ikiye bölmeye alışmış zihinlerimiz iyilik ve kötülüğü de birbirinden kalın çizgilerle ayırır: İyilik nezaketle, şefkatle, güzellikle, vericilikle anılırken kötü olan tam tersidir. Bencillik, menfaat, çıkarcılık, öfke kötüdür. Peki insanın özünde var olan bu özellikler nasıl iyilikle harmanlanıp vücuda gelecek?

Bireysel ve kolektif gölgemize sahip çıkmadığımızdan karanlık dört bir yanımız. Goethe’nin baş kahramanı Faust ruhunu şeytana Mephistopheles&#039;e satarken, insanın yaşamdan tatminsiz olup kötünün kollarına nasıl düştüğünü anlatır. Faust, Jung terminolojisinde kendi gölgesiyle karşılaşır. Gölge, kişinin reddettiği, aşağılık görüp istemediği özellikleri anlatır. Kişi bu yönlerinden o kadar bihaberdir ki hikayede olduğu gibi son, kişinin ruhunu şeytana satmasına kadar gelir. Er geç kişi kendisinin gölge yönleriyle yüzleşmek zorunda kalacağı bir yolculuğa çıkmak zorunda kalır. Bu kişisel düzeyde olandır bir de kolektif gölge vardır: bireysel bilinçdışı bastırılmış düşünceleri içerirken kolektif bilinçdışı toplumların bastırdığı, onaylamadığı duygu ve düşünceleri oluşturur. Jung, kötücül kitle eylemlerini, bir lider önderliğinde, şeytani ele geçirilme, olarak tanımlar. Atalarımızın, bu coğrafyada yaşayan halkların, hayvanların, bitkilerin ortak geçmişinde bulunan bastırılmış imgeler gün be gün su yüzüne çıkıyor. Mephistopheles ile anlaşma yapmış gibiyiz, ruhumuzu şeytana sattık. 

Kahramanlık destanları bol olan bir halk olarak ulusal bir kimlik kazanmakta hiç zorluk çekmedik, bir merkez etrafında konuşlandık el ele tutuştuk. Dayanışmanın getirdiği güçlülükle düşman dediklerimize karşı direndik, ayakta durmayı başardık. Anadolu, göçebelikten sonra nihai durağımız oldu, bu topraklarda büyüdük, gelenek ve göreneklerimize bağlı ama bir o kadar özgür yaşamaya çalıştık. Ama olmadı. Meğer biz boynuna uygar insan sembolü kravatları takarken, özgürüm diye kadınlarımız yaşarken gerçek çok başkaymış. Lağım patladı. Toplumsal gölgelerimiz artık bentleri aşıyor pislikler ayaklarımıza bulandı. Nasıl bu işin içinden çıkacağımızı bilmiyoruz.

Vahşet bizim vahşetimiz, kan hepimizin eline bulandı, yıkamakla geçmeyecek. O halde Platon’un dediği gibi iyi ile kötünün birbirinden ayırt edilmesi için ruhun eğitilmesine büyük bir ihtiyaç var.

PLATON’UN DEDİĞİ GİBİ RUHUN EĞİTİLMESİNE İHTİYAÇ VAR

Kadına şiddet, kadının kendi kimlik ve potansiyelini ortaya çıkarmak için yeteri kadar savaşmadığını gösteriyor. Türk halkı kadından korkuyor. Güç kompleksine bulanmış erk gücü, elinde okuyla mızrağıyla dünyalara kafa tutan haliyle, kadından korkuyor. Yani duygularından, ihtiyaçlarını ifade etmekten, ağlamaktan, hissetmekten korkuyor.

Para için masumların canına kıyanlar, güç kompleksi yaşayan bir halk olduğumuzu anlatıyor. Güç eşittir para dendiği noktada hiçbir değer kalmıyor ortada. Sadece kötülük var. Para tanrıdır anlayışla sözde inançlılar kirli bir oyun kurdu diyoruz. Ama bu toplumun bir üyesi olarak kendi gölgemiz bize bakıyor olabilir mi? Vahşet bizim vahşetimiz, kan hepimizin eline bulandı, yıkamakla geçmeyecek. O halde Platon’un dediği gibi iyi ile kötünün birbirinden ayırt edilmesi için ruhun eğitilmesine büyük bir ihtiyaç var. Ancak doğru eğitimle ruhun ibresi iyiye çevrilebilir. Belli ki iyi bir eğitim hakkı da elimizden alınmış. Kapana kısıldık. Kişisel değerlerimize inadına sarılacağız bugün. Eğitimi okuldan önce biz vereceğiz çocuklarımıza, etik yaşamanın anlamını çocuklarımıza öğreteceğiz. Ruhumuzdaki kötüyü ve şeytanı kabul edip onun usulca başını okşayıp iyi ve kötüyü aynı potaya koyacağız. Çünkü erdemin rehberliğe ihtiyacı var, eğer böyle yapmazsak her türlü olumsuzluk yozlaşmaya ve kötülük dediğimiz canavarın ininden daha güçlü çıkmaya hazır olacak! ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/kotulukler-ulkesi-1729850117.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kötülükler, ülkesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Para için masumların canına kıyanlar, güç kompleksi yaşayan bir halk olduğumuzu anlatıyor. Güç eşittir para dendiği noktada hiçbir değer kalmıyor ortada. Sadece kötülük var.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Türk halkının içinden çıkan irin öyle bir yayıldı ki göz bucak bu karanlıktan başka bir şey görmüyor. Biz ne ara bu kadar kötüleştik, ne ara yardımseverliğiyle, merhametiyle, vericiliğiyle övünen halk iken nasıl bu kadar çirkinleştik, yozlaştık, kötüleştik?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ahlaki bakımdan iyinin karşıtıdır kötü. Kötülük haksız yere, bilinçli ve kasıtlı olarak başkalarına zarar vermektir. Kötülük masum, aciz ve çaresizlere karşı gücünü kötüye kullanmaktır. Kötülük canlılığın düşmanıdır; yıkıcıdır, saldırgandır, kabadır, duygusuzdur. İyilik ve kötülük sorunsalı belki de insan var olduğundan beri karşımıza çıkan en büyük problem. Her şeyi ikiye bölmeye alışmış zihinlerimiz iyilik ve kötülüğü de birbirinden kalın çizgilerle ayırır: İyilik nezaketle, şefkatle, güzellikle, vericilikle anılırken kötü olan tam tersidir. Bencillik, menfaat, çıkarcılık, öfke kötüdür. Peki insanın özünde var olan bu özellikler nasıl iyilikle harmanlanıp vücuda gelecek?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bireysel ve kolektif gölgemize sahip çıkmadığımızdan karanlık dört bir yanımız. Goethe’nin baş kahramanı Faust ruhunu şeytana Mephistopheles'e satarken, insanın yaşamdan tatminsiz olup kötünün kollarına nasıl düştüğünü anlatır. Faust, Jung terminolojisinde kendi gölgesiyle karşılaşır. Gölge, kişinin reddettiği, aşağılık görüp istemediği özellikleri anlatır. Kişi bu yönlerinden o kadar bihaberdir ki hikayede olduğu gibi son, kişinin ruhunu şeytana satmasına kadar gelir. Er geç kişi kendisinin gölge yönleriyle yüzleşmek zorunda kalacağı bir yolculuğa çıkmak zorunda kalır. Bu kişisel düzeyde olandır bir de kolektif gölge vardır: bireysel bilinçdışı bastırılmış düşünceleri içerirken kolektif bilinçdışı toplumların bastırdığı, onaylamadığı duygu ve düşünceleri oluşturur. Jung, kötücül kitle eylemlerini, bir lider önderliğinde, şeytani ele geçirilme, olarak tanımlar. Atalarımızın, bu coğrafyada yaşayan halkların, hayvanların, bitkilerin ortak geçmişinde bulunan bastırılmış imgeler gün be gün su yüzüne çıkıyor. Mephistopheles ile anlaşma yapmış gibiyiz, ruhumuzu şeytana sattık. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Kahramanlık destanları bol olan bir halk olarak ulusal bir kimlik kazanmakta hiç zorluk çekmedik, bir merkez etrafında konuşlandık el ele tutuştuk. Dayanışmanın getirdiği güçlülükle düşman dediklerimize karşı direndik, ayakta durmayı başardık. Anadolu, göçebelikten sonra nihai durağımız oldu, bu topraklarda büyüdük, gelenek ve göreneklerimize bağlı ama bir o kadar özgür yaşamaya çalıştık. Ama olmadı. Meğer biz boynuna uygar insan sembolü kravatları takarken, özgürüm diye kadınlarımız yaşarken gerçek çok başkaymış. Lağım patladı. Toplumsal gölgelerimiz artık bentleri aşıyor pislikler ayaklarımıza bulandı. Nasıl bu işin içinden çıkacağımızı bilmiyoruz.</span></span></span></p>

<p><span><em><span><span><strong>Vahşet bizim vahşetimiz, kan hepimizin eline bulandı, yıkamakla geçmeyecek. O halde Platon’un dediği gibi iyi ile kötünün birbirinden ayırt edilmesi için ruhun eğitilmesine büyük bir ihtiyaç var.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span><span><span><strong>PLATON’UN DEDİĞİ GİBİ RUHUN EĞİTİLMESİNE İHTİYAÇ VAR</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Kadına şiddet, kadının kendi kimlik ve potansiyelini ortaya çıkarmak için yeteri kadar savaşmadığını gösteriyor. Türk halkı kadından korkuyor. Güç kompleksine bulanmış erk gücü, elinde okuyla mızrağıyla dünyalara kafa tutan haliyle, kadından korkuyor. Yani duygularından, ihtiyaçlarını ifade etmekten, ağlamaktan, hissetmekten korkuyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Para için masumların canına kıyanlar, güç kompleksi yaşayan bir halk olduğumuzu anlatıyor. Güç eşittir para dendiği noktada hiçbir değer kalmıyor ortada. Sadece kötülük var. Para tanrıdır anlayışla sözde inançlılar kirli bir oyun kurdu diyoruz. Ama bu toplumun bir üyesi olarak kendi gölgemiz bize bakıyor olabilir mi? Vahşet bizim vahşetimiz, kan hepimizin eline bulandı, yıkamakla geçmeyecek. O halde Platon’un dediği gibi iyi ile kötünün birbirinden ayırt edilmesi için ruhun eğitilmesine büyük bir ihtiyaç var. Ancak doğru eğitimle ruhun ibresi iyiye çevrilebilir. Belli ki iyi bir eğitim hakkı da elimizden alınmış. Kapana kısıldık. Kişisel değerlerimize inadına sarılacağız bugün. Eğitimi okuldan önce biz vereceğiz çocuklarımıza, etik yaşamanın anlamını çocuklarımıza öğreteceğiz. Ruhumuzdaki kötüyü ve şeytanı kabul edip onun usulca başını okşayıp iyi ve kötüyü aynı potaya koyacağız. Çünkü erdemin rehberliğe ihtiyacı var, eğer böyle yapmazsak her türlü olumsuzluk yozlaşmaya ve kötülük dediğimiz canavarın ininden daha güçlü çıkmaya hazır olacak!</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karanlık tarafı da sevebilmek</title>
<link>https://trafikdernegi.com/karanlik-tarafi-da-sevebilmek</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/karanlik-tarafi-da-sevebilmek</guid>
<description><![CDATA[ Carl Jung’un sözleri bu noktada yankılanır: “Bir insanın aydınlanması, karanlık tarafını bilmekle başlar.” Bu cümle, içimizdeki karanlığı kucaklamadan gerçek bir bütünlüğe ulaşamayacağımızın altını çizer. Kendimizden sakındığımız, kabul edemediğimiz ne varsa o karanlıkta yaşam bulur: yıkıcı arzular, kıskançlıklar, kontrolsüz hırslar… İşte, asıl mesele bunları bastırmak değil, onları tanımak ve sevmektir.

“Senin ışığına herkes koşar ama karanlığından bir ben kaçmam”

İnsanın en derin köşelerinde, kendisinden bile sakladığı karanlık bir taraf vardır. Bu taraf, ruhun gölgesinde, bilinçaltının en gizli katmanlarında yaşar. Kimi zaman öfke, kimi zaman arzu, kimi zaman ise en saf haliyle korkudur bu. İçimizdeki bu karanlık, toplumun onaylamadığı her türlü düşünceyi, arzuyu ve hırsı barındırır. O kadar derindir ki, bizden bile gizlenmiştir, çünkü yüzleşmek cesaret ister. Cesaret ise, karanlığın derinliklerine inip, o ürkütücü boşlukta kendimizi bulmaktır. 

Carl Jung’un sözleri bu noktada yankılanır: “Bir insanın aydınlanması, karanlık tarafını bilmekle başlar.” Bu cümle, içimizdeki karanlığı kucaklamadan gerçek bir bütünlüğe ulaşamayacağımızın altını çizer. Işığa ulaşmak için önce karanlıkla yüzleşmek zorundayız. Ancak bu yüzleşme, insanın kendi içindeki canavarı görmesi anlamına gelir. Kendimizden sakındığımız, kabul edemediğimiz ne varsa o karanlıkta yaşam bulur: yıkıcı arzular, kıskançlıklar, kontrolsüz hırslar… İşte, asıl mesele bunları bastırmak değil, onları tanımak ve sevmektir. Çünkü içimizdeki canavar, aslında bize aittir ve onunla savaşmak, kendi varlığımızla savaşmak demektir.

Gerçek sevgi, bir insanın sadece aydınlık tarafına değil, karanlıklarına da sarılabilmektir. Karanlık, kim olduğumuzun yarısıdır.

KARANLIK, KİM OLDUĞUMUZUN YARISIDIR

Bu noktada aklıma şu sözler gelir: “Senin ışığına herkes koşar ama karanlığından bir ben kaçmam.” Gerçek sevgi, bir insanın sadece aydınlık tarafına değil, karanlıklarına da sarılabilmektir. Karanlık, kim olduğumuzun yarısıdır. Kendi karanlık taraflarımızı sevebilmek, insan olmanın ne demek olduğunu anlamakla başlar. “İyi” ya da “kötü” etiketlerinin ötesine geçerek, insanın çok yönlü, karmaşık ve kırılgan doğasını kucaklamaktır. Çünkü insan, sadece ışığıyla değil, karanlığıyla da bir bütündür. Karanlık taraflarımızı reddetmek, bizi tam olmaktan alıkoyar. Ancak kabul ettiğimizde, içimizdeki her parçanın bir anlamı olduğunu fark ederiz.

Bu yolculuk kolay değildir. Kendi gölgemize bakmak, yüzleşmek zorunda olduğumuz tüm zaaflarımızı, korkularımızı ve arzularımızı açığa çıkarır. Ama gerçek özgürlük, işte tam da bu gölgelerle barış yapabilmekte saklıdır. Kendi karanlık tarafımızı kabul etmek, başkalarının karanlığını da anlamamıza olanak tanır. İşte, bu anlayış ve kabul, insanın gerçek sevgiye ulaşma yolculuğundaki en önemli adımıdır. Çünkü ancak bir insanın karanlığını da sevebildiğimizde, onun bütünlüğünü ve hakikatini kucaklayabiliriz.

İnsanın en büyük zaferi, sadece aydınlığında değil, karanlığında da kendini bulmasıdır. Ve asıl aşk, işte bu karanlığa dokunabilen yüreklerde büyür. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/karanlik-tarafi-da-sevebilmek-1729592968.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Karanlık, tarafı, sevebilmek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Carl Jung’un sözleri bu noktada yankılanır: “Bir insanın aydınlanması, karanlık tarafını bilmekle başlar.” Bu cümle, içimizdeki karanlığı kucaklamadan gerçek bir bütünlüğe ulaşamayacağımızın altını çizer. Kendimizden sakındığımız, kabul edemediğimiz ne varsa o karanlıkta yaşam bulur: yıkıcı arzular, kıskançlıklar, kontrolsüz hırslar… İşte, asıl mesele bunları bastırmak değil, onları tanımak ve sevmektir.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>“Senin ışığına herkes koşar ama karanlığından bir ben kaçmam”</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İnsanın en derin köşelerinde, kendisinden bile sakladığı karanlık bir taraf vardır. Bu taraf, ruhun gölgesinde, bilinçaltının en gizli katmanlarında yaşar. Kimi zaman öfke, kimi zaman arzu, kimi zaman ise en saf haliyle korkudur bu. İçimizdeki bu karanlık, toplumun onaylamadığı her türlü düşünceyi, arzuyu ve hırsı barındırır. O kadar derindir ki, bizden bile gizlenmiştir, çünkü yüzleşmek cesaret ister. Cesaret ise, karanlığın derinliklerine inip, o ürkütücü boşlukta kendimizi bulmaktır. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Carl Jung’un sözleri bu noktada yankılanır: “Bir insanın aydınlanması, karanlık tarafını bilmekle başlar.” Bu cümle, içimizdeki karanlığı kucaklamadan gerçek bir bütünlüğe ulaşamayacağımızın altını çizer. Işığa ulaşmak için önce karanlıkla yüzleşmek zorundayız. Ancak bu yüzleşme, insanın kendi içindeki canavarı görmesi anlamına gelir. Kendimizden sakındığımız, kabul edemediğimiz ne varsa o karanlıkta yaşam bulur: yıkıcı arzular, kıskançlıklar, kontrolsüz hırslar… İşte, asıl mesele bunları bastırmak değil, onları tanımak ve sevmektir. Çünkü içimizdeki canavar, aslında bize aittir ve onunla savaşmak, kendi varlığımızla savaşmak demektir.</span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong>Gerçek sevgi, bir insanın sadece aydınlık tarafına değil, karanlıklarına da sarılabilmektir. Karanlık, kim olduğumuzun yarısıdır.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span><span><span><strong>KARANLIK, KİM OLDUĞUMUZUN YARISIDIR</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Bu noktada aklıma şu sözler gelir: </span></span></span><span><span><span><strong><em>“Senin ışığına herkes koşar ama karanlığından bir ben kaçmam.”</em></strong></span></span></span><span><span><span> Gerçek sevgi, bir insanın sadece aydınlık tarafına değil, karanlıklarına da sarılabilmektir. Karanlık, kim olduğumuzun yarısıdır. Kendi karanlık taraflarımızı sevebilmek, insan olmanın ne demek olduğunu anlamakla başlar. “İyi” ya da “kötü” etiketlerinin ötesine geçerek, insanın çok yönlü, karmaşık ve kırılgan doğasını kucaklamaktır. Çünkü insan, sadece ışığıyla değil, karanlığıyla da bir bütündür. Karanlık taraflarımızı reddetmek, bizi tam olmaktan alıkoyar. Ancak kabul ettiğimizde, içimizdeki her parçanın bir anlamı olduğunu fark ederiz.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu yolculuk kolay değildir. Kendi gölgemize bakmak, yüzleşmek zorunda olduğumuz tüm zaaflarımızı, korkularımızı ve arzularımızı açığa çıkarır. Ama gerçek özgürlük, işte tam da bu gölgelerle barış yapabilmekte saklıdır. Kendi karanlık tarafımızı kabul etmek, başkalarının karanlığını da anlamamıza olanak tanır. İşte, bu anlayış ve kabul, insanın gerçek sevgiye ulaşma yolculuğundaki en önemli adımıdır. Çünkü ancak bir insanın karanlığını da sevebildiğimizde, onun bütünlüğünü ve hakikatini kucaklayabiliriz.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İnsanın en büyük zaferi, sadece aydınlığında değil, karanlığında da kendini bulmasıdır. Ve asıl aşk, işte bu karanlığa dokunabilen yüreklerde büyür.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Manipülasyon ve yakın ilişkiler</title>
<link>https://trafikdernegi.com/manipulasyon-ve-yakin-iliskiler</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/manipulasyon-ve-yakin-iliskiler</guid>
<description><![CDATA[ Karşısındakinin duygusal zaaflarını ustalıkla kullanan manipülatör gerçek duygulara sahip değildir. Diğeri de ötekinin beklediği gibi olmaya çalışırken iyice merkezden uzaklaşır. İçinde yaşadığı huzursuzluğun farkındadır ama bunu anlamlandıramaz.

Size  çiçeklerle gelen, kulağınıza her an aşkını fısıldayan, abartılı ilgisiyle gözü sizden başka bir şey görmeyen biriyle bir aşka yelken açmak çok zor değildir sanırım. Bir insan, biricik idealini bulmuştur ve işte o sizsinizdir. Siz bir peri masalının içine düştüğünüzü sanırken zaman tam tersini gösterir. Bu gerçek olamayacak ilişki yıkım evresine geçtiğinde ıstıraplar da başlar. Artık diğerinin gözünde güzel ve ideal olmadığınızdan sizden uzaklaşmaya başlar. Artık mesafeli ve müşkülpesenttir. Her an sizi ilgisiyle sarmalayan sözde aşık yavaş yavaş kendini oyundan çekmeye hazırdır.

Siz bu oltaya geldiğinize göre aşka olduğundan fazla önem veren, ilişkiye önemli bir miktar yatırım yapan, aşkın tüm sorunları çözeceğine inanan bir insansınız. Bir de kişilik sınırlarınız yumuşaksa ve sınırlarınız net değilse başkalarının sizi kabul etmesi ve onaylanması ile hassasiyetleriniz buna eklenince böyle bir hikayenin baş kahramanı olabilirsiniz. Manipülasyon bu sürecin başat kelimelerindendir. Çünkü aşkıyla gözünüzü kör eden aşık sizi ikna etmede başarılı olmuştur.

Manipülasyon yaparken en çok kullanılan taktikler; yalan söyleme, duygu sömürüsü, kurban rolü oynama, aşağılama ve kışkırtma, duygusal şiddet, mahrum bırakma, suçluluk yaratma ve egoyu tatmin etme şeklindedir.

MANİPÜLASYON YAPARKEN EN ÇOK KULLANILAN TAKTİKLER

Amerikan Psikoloji Derneği (APA) psikoloji sözlüğüne göre manipülasyon, başkalarını kendi yararına kullanmak, kontrol etmek ya da başka biçimde etkilemek amacıyla tasarlanmış davranış olarak tanımlanır. Manipülasyon yaparken en çok kullanılan taktikler; yalan söyleme, duygu sömürüsü, kurban rolü oynama, aşağılama ve kışkırtma, duygusal şiddet, mahrum bırakma, suçluluk yaratma ve egoyu tatmin etme şeklindedir (Buss ve diğerleri, 1987; 1220). 

Karşınızdaki kırılmış egonuzu besler. Bu duygusal manipülasyon yöntemlerinden biridir. Sizi biricik ve özel hissettirerek içinizde aç kalmış sönük yanınızı parlatır. Karşınızdaki büyüklenmeci bir narsistse sonra eleştiri ve kusur bulmaya başlayacaktır Eğer gizli bir narsist ise bunu şaka yoluyla yapacaktır. Sizi insanların yanında utandırabilir. İğneleyici laflarla zaaflarınızın çoktan farkına varmıştır. Kadın veya erkek manipülatör karşısındakini kendi istekleri doğrultusunda değiştirmede ustadır. Avı duygusal anlamda zayıf ve öz değeri düşük insandır.

Manipülatör ve manipülasyona uğrayan kişinin bilinçdışı istekleri birbirinde kesişir. O nedenle birbirilerinin yamacından acı da olsa ayrılmazlar ta ki biri uyanana dek. Karşısındakinin duygusal zaaflarını ustalıkla kullanan manipülatör gerçek duygulara sahip değildir. Diğeri de ötekinin beklediği gibi olmaya çalışırken iyice merkezden uzaklaşır. İçinde yaşadığı huzursuzluğun farkındadır ama bunu anlamlandıramaz. Artık bir kısır döngü içindedir. Buradan başını hızla çıkarması için farkındalıkla kendi yolundan gitme cesaretini göstermesi gerekir.  Kendini seçerek sahte dünyadan uyanmalıdır. Benlik saygısını azaltan manipülasyonlardan uzaklaşmalıdır. Ancak böylelikle kendini sevebilir ve kendi duygularıyla gerçek bir temas kurmayı başarabilir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/manipulasyon-ve-yakin-iliskiler-1729249360.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Manipülasyon, yakın, ilişkiler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Karşısındakinin duygusal zaaflarını ustalıkla kullanan manipülatör gerçek duygulara sahip değildir. Diğeri de ötekinin beklediği gibi olmaya çalışırken iyice merkezden uzaklaşır. İçinde yaşadığı huzursuzluğun farkındadır ama bunu anlamlandıramaz.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Size  çiçeklerle gelen, kulağınıza her an aşkını fısıldayan, abartılı ilgisiyle gözü sizden başka bir şey görmeyen biriyle bir aşka yelken açmak çok zor değildir sanırım. Bir insan, biricik idealini bulmuştur ve işte o sizsinizdir. Siz bir peri masalının içine düştüğünüzü sanırken zaman tam tersini gösterir. Bu gerçek olamayacak ilişki yıkım evresine geçtiğinde ıstıraplar da başlar. Artık diğerinin gözünde güzel ve ideal olmadığınızdan sizden uzaklaşmaya başlar. Artık mesafeli ve müşkülpesenttir. Her an sizi ilgisiyle sarmalayan sözde aşık yavaş yavaş kendini oyundan çekmeye hazırdır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Siz bu oltaya geldiğinize göre aşka olduğundan fazla önem veren, ilişkiye önemli bir miktar yatırım yapan, aşkın tüm sorunları çözeceğine inanan bir insansınız. Bir de kişilik sınırlarınız yumuşaksa ve sınırlarınız net değilse başkalarının sizi kabul etmesi ve onaylanması ile hassasiyetleriniz buna eklenince böyle bir hikayenin baş kahramanı olabilirsiniz. Manipülasyon bu sürecin başat kelimelerindendir. Çünkü aşkıyla gözünüzü kör eden aşık sizi ikna etmede başarılı olmuştur.</span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong>Manipülasyon yaparken en çok kullanılan taktikler; yalan söyleme, duygu sömürüsü, kurban rolü oynama, aşağılama ve kışkırtma, duygusal şiddet, mahrum bırakma, suçluluk yaratma ve egoyu tatmin etme şeklindedir.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span><span><span><strong>MANİPÜLASYON YAPARKEN EN ÇOK KULLANILAN TAKTİKLER</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Amerikan Psikoloji Derneği (APA) psikoloji sözlüğüne göre manipülasyon, başkalarını kendi yararına kullanmak, kontrol etmek ya da başka biçimde etkilemek amacıyla tasarlanmış davranış olarak tanımlanır. Manipülasyon yaparken en çok kullanılan taktikler; yalan söyleme, duygu sömürüsü, kurban rolü oynama, aşağılama ve kışkırtma, duygusal şiddet, mahrum bırakma, suçluluk yaratma ve egoyu tatmin etme şeklindedir (Buss ve diğerleri, 1987; 1220). </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Karşınızdaki kırılmış egonuzu besler. Bu duygusal manipülasyon yöntemlerinden biridir. Sizi biricik ve özel hissettirerek içinizde aç kalmış sönük yanınızı parlatır. Karşınızdaki büyüklenmeci bir narsistse sonra eleştiri ve kusur bulmaya başlayacaktır Eğer gizli bir narsist ise bunu şaka yoluyla yapacaktır. Sizi insanların yanında utandırabilir. İğneleyici laflarla zaaflarınızın çoktan farkına varmıştır. Kadın veya erkek manipülatör karşısındakini kendi istekleri doğrultusunda değiştirmede ustadır. Avı duygusal anlamda zayıf ve öz değeri düşük insandır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Manipülatör ve manipülasyona uğrayan kişinin bilinçdışı istekleri birbirinde kesişir. O nedenle birbirilerinin yamacından acı da olsa ayrılmazlar ta ki biri uyanana dek. Karşısındakinin duygusal zaaflarını ustalıkla kullanan manipülatör gerçek duygulara sahip değildir. Diğeri de ötekinin beklediği gibi olmaya çalışırken iyice merkezden uzaklaşır. İçinde yaşadığı huzursuzluğun farkındadır ama bunu anlamlandıramaz. Artık bir kısır döngü içindedir. Buradan başını hızla çıkarması için farkındalıkla kendi yolundan gitme cesaretini göstermesi gerekir.  Kendini seçerek sahte dünyadan uyanmalıdır. Benlik saygısını azaltan manipülasyonlardan uzaklaşmalıdır. Ancak böylelikle kendini sevebilir ve kendi duygularıyla gerçek bir temas kurmayı başarabilir.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Güvende hissetmemek</title>
<link>https://trafikdernegi.com/guvende-hissetmemek</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/guvende-hissetmemek</guid>
<description><![CDATA[ Güvende hissetmeyen birey, hem zihinsel hem de duygusal olarak sürekli alarm durumunda kalır. Beyin, tehditleri algılamak ve bunlara tepki vermek için amigdala gibi yapıları aktif tutar; bu da uzun vadede tükenmişlik ve kaygıya neden olur.

Hiç kendini bir fırtınanın ortasında, ne yana gitsen savrulacakmışsın gibi hissettin mi? Güvenlik ihtiyacının karşılanmadığı bir insan, her an diken üstündedir. Psikolojide bu durum, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en temel basamaklardan birinin eksikliğiyle açıklanır. Güvende hissetmeyen birey, hem zihinsel hem de duygusal olarak sürekli alarm durumunda kalır. Beyin, tehditleri algılamak ve bunlara tepki vermek için amigdala gibi yapıları aktif tutar; bu da uzun vadede tükenmişlik ve kaygıya neden olur. Böyle bir ruh hali, insanı sadece savunmacı değil, aynı zamanda hayata karşı kopuk, yabancılaşmış ve yalnız bir hale getirir.

Bu duyguyu Albert Camus’nün “Yabancı” romanındaki Meursault’da çarpıcı bir şekilde görürüz. Meursault, dünyayla bağ kurmayı başaramaz; içinde bulunduğu toplumda, hatta kendi hayatında bile bir yabancı olarak dolaşır. Camus, onun ruh halini şu satırlarla özetler:

&quot;Deniz ötesindeki uğultuyu dinlerken, sanki içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Etrafımdaki her şey bana yabancı geliyordu; ne insanlar ne de sesler artık bana ait gibiydi.&quot;

Beyin, sürekli tehdit algısı altında çalışırken yakınlık kurmayı ikinci plana atar. John Bowlby’nin belirttiği gibi, erken dönemde güvenli bir bağlanma ilişkisi kuramayan bireyler, hayatları boyunca belirsizlikten korkar, insanlarla ilişkilerinde mesafeli ve temkinli olurlar. 

BEYİN TEHDİT ALGISI ALTINDA ÇALIŞIRKEN YAKINLIK KURMAYI İKİNCİ PLANA ATAR

Bu yabancılaşma hali, aslında psikolojide duygusal kopuş (emotional detachment) olarak adlandırılır. İnsan, kendini güvende hissetmediğinde, sevdiklerine ve yaşadığı ortama duygusal olarak bağlanmakta zorlanır. Beyin, sürekli tehdit algısı altında çalışırken yakınlık kurmayı ikinci plana atar. Bu durum, bağlanma teorisi bağlamında da değerlendirilebilir. John Bowlby’nin belirttiği gibi, erken dönemde güvenli bir bağlanma ilişkisi kuramayan bireyler, hayatları boyunca belirsizlikten korkar, insanlarla ilişkilerinde mesafeli ve temkinli olurlar.

Meursault gibi insanlar, dış dünyaya karşı kayıtsız ya da soğuk görünse de, içlerinde derin bir çatışma yaşarlar. Bir yanda, güven arayışı ve aidiyet ihtiyacı; diğer yanda, reddedilme korkusu ve hayal kırıklığı… Bu çelişki, bireyi savunma mekanizmaları geliştirmeye iter: bazen aldırmazlık maskesi takar, bazen de herkesi uzaklaştırarak kendini korumaya çalışır.

Güvenlik eksikliği, insanı yalnızca korkuya değil, aynı zamanda anlam kaybına sürükler. Meursault’nun dünyasında olduğu gibi, her şey anlamsız görünmeye başlar. İnsan, hayatın ağırlığını tek başına taşıyamayacak kadar yorgun hisseder. Bu durumdan çıkış yolu, ancak güvenli bağların yeniden inşa edilmesiyle mümkündür. Zira insan ancak güven bulduğunda, duvarlarını indirip hayatın akışına yeniden katılabilir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/guvende-hissetmemek-1728992279.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Güvende, hissetmemek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Güvende hissetmeyen birey, hem zihinsel hem de duygusal olarak sürekli alarm durumunda kalır. Beyin, tehditleri algılamak ve bunlara tepki vermek için amigdala gibi yapıları aktif tutar; bu da uzun vadede tükenmişlik ve kaygıya neden olur.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hiç kendini bir fırtınanın ortasında, ne yana gitsen savrulacakmışsın gibi hissettin mi? Güvenlik ihtiyacının karşılanmadığı bir insan, her an diken üstündedir. Psikolojide bu durum, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en temel basamaklardan birinin eksikliğiyle açıklanır. Güvende hissetmeyen birey, hem zihinsel hem de duygusal olarak sürekli alarm durumunda kalır. Beyin, tehditleri algılamak ve bunlara tepki vermek için amigdala gibi yapıları aktif tutar; bu da uzun vadede tükenmişlik ve kaygıya neden olur. Böyle bir ruh hali, insanı sadece savunmacı değil, aynı zamanda hayata karşı kopuk, yabancılaşmış ve yalnız bir hale getirir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu duyguyu Albert Camus’nün “Yabancı” romanındaki Meursault’da çarpıcı bir şekilde görürüz. Meursault, dünyayla bağ kurmayı başaramaz; içinde bulunduğu toplumda, hatta kendi hayatında bile bir yabancı olarak dolaşır. Camus, onun ruh halini şu satırlarla özetler:</span></span></span></p>

<p><span><span><span>"Deniz ötesindeki uğultuyu dinlerken, sanki içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Etrafımdaki her şey bana yabancı geliyordu; ne insanlar ne de sesler artık bana ait gibiydi."</span></span></span></p>

<p><span><em><span><span><strong>Beyin, sürekli tehdit algısı altında çalışırken yakınlık kurmayı ikinci plana atar. John Bowlby’nin belirttiği gibi, erken dönemde güvenli bir bağlanma ilişkisi kuramayan bireyler, hayatları boyunca belirsizlikten korkar, insanlarla ilişkilerinde mesafeli ve temkinli olurlar.</strong> </span></span></em></span></p>

<p><span><span><span><strong>BEYİN TEHDİT ALGISI ALTINDA ÇALIŞIRKEN YAKINLIK KURMAYI İKİNCİ PLANA ATAR</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu yabancılaşma hali, aslında psikolojide duygusal kopuş (emotional detachment) olarak adlandırılır. İnsan, kendini güvende hissetmediğinde, sevdiklerine ve yaşadığı ortama duygusal olarak bağlanmakta zorlanır. Beyin, sürekli tehdit algısı altında çalışırken yakınlık kurmayı ikinci plana atar. Bu durum, bağlanma teorisi bağlamında da değerlendirilebilir. John Bowlby’nin belirttiği gibi, erken dönemde güvenli bir bağlanma ilişkisi kuramayan bireyler, hayatları boyunca belirsizlikten korkar, insanlarla ilişkilerinde mesafeli ve temkinli olurlar.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Meursault gibi insanlar, dış dünyaya karşı kayıtsız ya da soğuk görünse de, içlerinde derin bir çatışma yaşarlar. Bir yanda, güven arayışı ve aidiyet ihtiyacı; diğer yanda, reddedilme korkusu ve hayal kırıklığı… Bu çelişki, bireyi savunma mekanizmaları geliştirmeye iter: bazen aldırmazlık maskesi takar, bazen de herkesi uzaklaştırarak kendini korumaya çalışır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Güvenlik eksikliği, insanı yalnızca korkuya değil, aynı zamanda anlam kaybına sürükler. Meursault’nun dünyasında olduğu gibi, her şey anlamsız görünmeye başlar. İnsan, hayatın ağırlığını tek başına taşıyamayacak kadar yorgun hisseder. Bu durumdan çıkış yolu, ancak güvenli bağların yeniden inşa edilmesiyle mümkündür. Zira insan ancak güven bulduğunda, duvarlarını indirip hayatın akışına yeniden katılabilir.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Neşe ile beslenmek</title>
<link>https://trafikdernegi.com/nese-ile-beslenmek</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/nese-ile-beslenmek</guid>
<description><![CDATA[ Kahkaha ile beslenmek için öncelikle şu yargılarımızdan arınalım önce. Neşeli olmak için son moda araçlara ihtiyacımız yok. Doğanın basit ve önemsiz ve bir o kadar önemli bir parçası olduğumuzu kabul edelim önce.

 

Yunan çobanlarının ıslık seslerini yeniden duyar heyecanlanırdım.

Bu neşe eskiyeli çok oldu.

 Bugün yeniden ortaya çıkacak mı? 

Bulantı, Sartre

Neşemizi kaybettiğimiz günlerdeyiz, gün geçmiyor ki suratımızı asmamıza neden olacak bir olay duymayalım. Kahkahalarımız içeriden değil ama zevk dünyasına batmış gibi paylaşımlarımız. Yaşamın geçiciliğini anlatan mutlu postlarımız çare olur mu, neşemizi saklandığı yerden çıkarabilir miyiz? Yaşam iştahsızlığımız böylesine artmışken keder ve üzüntü yerini neşeye bırakabilir mi?

Pür neşeyi bir çocuğu tebessümünde yakalayabilirsiniz. Oyun oynarken gözlerinin içi parlar, büyüklerin parmak sallamaları coşkusunu dindirmez. Keşfedecek kocaman bir dünya önlerinde durur çocukların, merakla ve neşeyle karşılarlar her gün doğumunu. Sonra büyür o çocuklar, duvarların farkında olmaya başlayınca bu sefer kendisini bir oyun bahçesinde değil  hapisanedeymiş gibi algılar. Çocukken ön yargılardan uzak düşünceleri, çerçeveleri belli yargılara bırakır yerini. Artık hayal gücününün yaşam damarları kesilmiş, mutsuz, umutsuz biri vardır karşımızda. Nietzsche üst insanın en son aşaması olarak çocuğu görürdü. Pür neşe için çocukça yaşama dönmemiz gerekiyor. Sadece neşe de değil insanın kendini aşarak potansiyelini gerçekleştirmesi için hayat bizi o heyecanlı çocukluğa davet ediyor.

Kendi cemiyetinden dışlanmış, yalnız bir yaşam süren Spinoza, fakirlik içinde felsefeni oluşturdu. Öldükten sonra cenazesi için kıyafetleri satıldı fakat mutlu Spinoza olarak anıldı her zaman.

MUTLU SPİNOZA OLARAK ANILDI HER ZAMAN

Spinoza çetin yaşamına rağmen neşesini korumuştu. Kendi cemiyetinden dışlanmış, yalnız bir yaşam süren Spinoza, fakirlik içinde felsefeni oluşturdu. Öldükten sonra cenazesi için kıyafetleri satıldı fakat mutlu Spinoza olarak anıldı her zaman. Spinoza’nın conatus dediği kavram neşe ve kederin kaynağıydı. Conatus, her varlığın var kalma çabasıdır. Spinozaya göre varlıklar her daim diğer varlıklarla etkileşim içindedir.  Bu karşılaşmalar duygularımızda gelgitler yaratır. Var olma çabamızı destekleyen kişilerle bir araya geldiğimizde sevinç ve neşeleniriz, ışığımızı söndüren birliktelikler ise bizi kedere boğar. Kendi varlığımızı güçlü bir şekilde sürdürürken hissettiğimiz neşedir, işte o zaman çocuklar gibi potansiyelimizi gerçekleştirme arzusuyla doluyuzdur. Neşe varsa varlığımızın özüyle direkt temas halindeyizi demektir. 

Maslow’un ihtiyaçlar teorisindeki basamağın en alt kademesindeki yaşamsal ihtiyaçları doğru düzgün karşılayamamış insanın neşeli olması nasıl mümkün olabilir dediğinizi duyar gibiyim. Yeterince doymamış, barınma ihtiyacını karşılayamamış, insanca yaşam haklarının elinden alınmış insan neşeden yoksun bir hayat yaşamaz mı? Programlanmış bir makine gibi yaşayıp, sosyal pembe dizi hayatlara özenirken neşemizi tekrar yakalayabilir miyiz? Heraklietos’un dediği gibi Tanrı bile zar atmış kumdan kaleler yapıp onları bozarken evrenle oyun oynarken biz neden oynayamıyoruz? Modern insan kendini antik insandan daha çaresiz ve yalnız, Jung’un söylediği gibi. Kahkaha ile beslenmek için öncelikle şu yargılarımızdan arınalım önce. Neşeli olmak için son moda araçlara ihtiyacımız yok. Doğanın basit ve önemsiz ve bir o kadar önemli bir parçası olduğumuzu kabul edelim önce. Kuru bir daldan canlı bir yapraktan farkımız yok. Biz doğanın bir parçasıyken ve onun kendine gerçekleştirmesine vesile olurken neşelenelim. İçten gelen bu duygusal durumu bilinçli bir şekilde değiştirmek irade gücüyle zor. Ama gülümsemeyle işe başlayabilirsiniz. Gülümseme oyunuyla başlayalım neşeyi aramaya. Dışarıdaki mutsuz tehditler hep var olacak. İçinizdeki özde olan neşeye ulaşmak için,  yaşamının her anının muhteşemliğinin farkında olmak lazım. Yaşamın bir parçası olmak, onun bir organının küçük bir hücresi olsak da ne güzel. Ne güzel her an birbirinden benzersiz anları yaşamak. Neşelenmek ne güzel!

  ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/nese-ile-beslenmek-1727959739.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Neşe, ile, beslenmek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Kahkaha ile beslenmek için öncelikle şu yargılarımızdan arınalım önce. Neşeli olmak için son moda araçlara ihtiyacımız yok. Doğanın basit ve önemsiz ve bir o kadar önemli bir parçası olduğumuzu kabul edelim önce.</strong></span></span></p>

<p> </p>

<p><span><span><em>Yunan çobanlarının ıslık seslerini yeniden duyar heyecanlanırdım.</em></span></span></p>

<p><span><span><em>Bu neşe eskiyeli çok oldu.</em></span></span></p>

<p><span><span><em> Bugün yeniden ortaya çıkacak mı? </em></span></span></p>

<p><span><span><em>Bulantı, Sartre</em></span></span></p>

<p><span><span>Neşemizi kaybettiğimiz günlerdeyiz, gün geçmiyor ki suratımızı asmamıza neden olacak bir olay duymayalım. Kahkahalarımız içeriden değil ama zevk dünyasına batmış gibi paylaşımlarımız. Yaşamın geçiciliğini anlatan mutlu postlarımız çare olur mu, neşemizi saklandığı yerden çıkarabilir miyiz? Yaşam iştahsızlığımız böylesine artmışken keder ve üzüntü yerini neşeye bırakabilir mi?</span></span></p>

<p><span><span>Pür neşeyi bir çocuğu tebessümünde yakalayabilirsiniz. Oyun oynarken gözlerinin içi parlar, büyüklerin parmak sallamaları coşkusunu dindirmez. Keşfedecek kocaman bir dünya önlerinde durur çocukların, merakla ve neşeyle karşılarlar her gün doğumunu. Sonra büyür o çocuklar, duvarların farkında olmaya başlayınca bu sefer kendisini bir oyun bahçesinde değil  hapisanedeymiş gibi algılar. Çocukken ön yargılardan uzak düşünceleri, çerçeveleri belli yargılara bırakır yerini. Artık hayal gücününün yaşam damarları kesilmiş, mutsuz, umutsuz biri vardır karşımızda. Nietzsche üst insanın en son aşaması olarak çocuğu görürdü. Pür neşe için çocukça yaşama dönmemiz gerekiyor. Sadece neşe de değil insanın kendini aşarak potansiyelini gerçekleştirmesi için hayat bizi o heyecanlı çocukluğa davet ediyor.</span></span></p>

<p><span><em><span><strong>Kendi cemiyetinden dışlanmış, yalnız bir yaşam süren Spinoza, fakirlik içinde felsefeni oluşturdu. Öldükten sonra cenazesi için kıyafetleri satıldı fakat mutlu Spinoza olarak anıldı her zaman.</strong></span></em></span></p>

<h2><span><span><strong>MUTLU SPİNOZA OLARAK ANILDI HER ZAMAN</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Spinoza çetin yaşamına rağmen neşesini korumuştu. Kendi cemiyetinden dışlanmış, yalnız bir yaşam süren Spinoza, fakirlik içinde felsefeni oluşturdu. Öldükten sonra cenazesi için kıyafetleri satıldı fakat mutlu Spinoza olarak anıldı her zaman. Spinoza’nın conatus dediği kavram neşe ve kederin kaynağıydı. <em>Conatus, </em>her varlığın var kalma çabasıdır. Spinozaya göre varlıklar her daim diğer varlıklarla etkileşim içindedir.  Bu karşılaşmalar duygularımızda gelgitler yaratır. Var olma çabamızı destekleyen kişilerle bir araya geldiğimizde sevinç ve neşeleniriz, ışığımızı söndüren birliktelikler ise bizi kedere boğar. Kendi varlığımızı güçlü bir şekilde sürdürürken hissettiğimiz neşedir, işte o zaman çocuklar gibi potansiyelimizi gerçekleştirme arzusuyla doluyuzdur. Neşe varsa varlığımızın özüyle direkt temas halindeyizi demektir. </span></span></p>

<p><span><span>Maslow’un ihtiyaçlar teorisindeki basamağın en alt kademesindeki yaşamsal ihtiyaçları doğru düzgün karşılayamamış insanın neşeli olması nasıl mümkün olabilir dediğinizi duyar gibiyim. Yeterince doymamış, barınma ihtiyacını karşılayamamış, insanca yaşam haklarının elinden alınmış insan neşeden yoksun bir hayat yaşamaz mı? Programlanmış bir makine gibi yaşayıp, sosyal pembe dizi hayatlara özenirken neşemizi tekrar yakalayabilir miyiz? Heraklietos’un dediği gibi Tanrı bile zar atmış kumdan kaleler yapıp onları bozarken evrenle oyun oynarken biz neden oynayamıyoruz? Modern insan kendini antik insandan daha çaresiz ve yalnız, Jung’un söylediği gibi. Kahkaha ile beslenmek için öncelikle şu yargılarımızdan arınalım önce. Neşeli olmak için son moda araçlara ihtiyacımız yok. Doğanın basit ve önemsiz ve bir o kadar önemli bir parçası olduğumuzu kabul edelim önce. Kuru bir daldan canlı bir yapraktan farkımız yok. Biz doğanın bir parçasıyken ve onun kendine gerçekleştirmesine vesile olurken neşelenelim. İçten gelen bu duygusal durumu bilinçli bir şekilde değiştirmek irade gücüyle zor. Ama gülümsemeyle işe başlayabilirsiniz. Gülümseme oyunuyla başlayalım neşeyi aramaya. Dışarıdaki mutsuz tehditler hep var olacak. İçinizdeki özde olan neşeye ulaşmak için,  yaşamının her anının muhteşemliğinin farkında olmak lazım. Yaşamın bir parçası olmak, onun bir organının küçük bir hücresi olsak da ne güzel. Ne güzel her an birbirinden benzersiz anları yaşamak. Neşelenmek ne güzel!</span></span></p>

<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Duygusal açlık nedir? Duygusal yeme ile nasıl başa çıkılır?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/duygusal-aclik-nedir-duygusal-yeme-ile-nasil-basa-cikilir</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/duygusal-aclik-nedir-duygusal-yeme-ile-nasil-basa-cikilir</guid>
<description><![CDATA[ Stres altındayken insanlar genellikle daha fazla yemek yeme eğilimindedir ve çoğu zaman sağlıksız, yüksek kalorili yiyeceklere yönelir. Bu durum, kilo alımı ve sağlıksız beslenme döngüsüne neden olabilir. &quot;Duygusal yeme&quot; olarak bilinen bu davranış, stres, kaygı, üzüntü ya da yalnızlık gibi olumsuz duygulara yanıt olarak ortaya çıkar.

Modern hayatın bir parçası olan stres, ne yazık ki yeme alışkanlıklarımızı da olumsuz yönde etkiler. Stres altındayken insanlar genellikle daha fazla yemek yeme eğilimindedir ve çoğu zaman sağlıksız, yüksek kalorili yiyeceklere yönelir. Bu durum, kilo alımı ve sağlıksız beslenme döngüsüne neden olabilir. &quot;Duygusal yeme&quot; olarak bilinen bu davranış, stres, kaygı, üzüntü ya da yalnızlık gibi olumsuz duygulara yanıt olarak ortaya çıkar. Peki, stres yeme alışkanlıklarımızı nasıl etkiler ve duygusal yeme ile nasıl baş edebiliriz?

Stresli bireyler genellikle hızlı bir çözüm arayışına girer ve bu da onları çoğunlukla &quot;rahatlatıcı&quot; yiyeceklere, yani yüksek şekerli, yağlı ve kalorili gıdalara yöneltir. 

STRESİN YEME ALIŞKANLIKLARINA ETKİSİ

Stres, vücutta bazı hormonal değişiklikler yaratır. Bunların başında kortizol adı verilen stres hormonu gelir. Kortizol seviyesinin artması, vücudun enerjiye ihtiyaç duyduğunu düşündürür ve yeme isteğini tetikler. Stresli bireyler genellikle hızlı bir çözüm arayışına girer ve bu da onları çoğunlukla &quot;rahatlatıcı&quot; yiyeceklere, yani yüksek şekerli, yağlı ve kalorili gıdalara yöneltir. 

Stresin Yemek Yemeyi Tetiklemesinin En Önemli Nedenleri:  

1. Kortizolün İştahı Artırması

2. Hızlı Rahatlama Arayışı

3. Duygusal Açlık

Duygusal yeme eğiliminde olduğunuz zamanları tespit ederek bu anlarda alternatif çözümler geliştirebilirsiniz. Meditasyon yapmak, nefes egzersizleri, yürüyüşe çıkmak ya da keyif aldığınız bir hobiyle ilgilenmek stres yönetimi konusunda size yardımcı olabilir.

DUYGUSAL YEME İLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

Duygusal yeme alışkanlığı, sadece kilo kontrolü açısından değil, duygusal ve zihinsel sağlık açısından da ele alınması gereken önemli bir konudur. Kişi stres, üzüntü, yalnızlık gibi duygularını yemek yiyerek bastırmaya çalışır. Duygusal ihtiyaçların giderilmesi için yapılan yemek yeme davranışı alışkanlık haline gelmeye başlar. İşte Duygusal yeme ile baş edebilmek için uygulayabileceğiniz birkaç öneri; 

1. Duygularınızı Tanıyın ve Anlayın
Duygusal yeme döngüsünü kırmanın ilk adımı, hangi duyguların sizi yemek yemeye ittiğini fark etmektir. Stres, üzüntü, öfke ya da can sıkıntısı gibi duyguların sizi nasıl etkilediğini anlamak önemlidir. Bu duyguları fark etmek ve kabullenmek, onları yemekle bastırmaya çalışmayı engeller.

2. Yemek Günlüğü Tutma Alışkanlığı Geliştirin
Yediğiniz yiyecekleri ve yeme motivasyonunuzu kaydetmek, ne zaman ve neden yemek yediğinizi daha iyi anlamanıza yardımcı olur. Duygusal yeme eğiliminde olduğunuz zamanları tespit ederek bu anlarda alternatif çözümler geliştirebilirsiniz.

3. Stresle Baş Etmek İçin Alternatif Yöntemler Kullanın
Yemek yerine, stresle başa çıkmanın başka yollarını deneyin. Meditasyon yapmak, nefes egzersizleri, yürüyüşe çıkmak ya da keyif aldığınız bir hobiyle ilgilenmek stres yönetimi konusunda size yardımcı olabilir.

4. Fiziksel Aktiviteyi Hayatınıza Dahil Edin
Egzersiz, sadece vücudunuz için değil, zihniniz için de faydalıdır. Fiziksel aktivite stres hormonlarını dengeleyerek zihinsel rahatlama sağlar ve iştahı kontrol altına almanıza yardımcı olur.

5. Dengeli ve Düzenli Beslenmeye Önem Verin
Sağlıklı ve düzenli öğünler tüketmek, ani açlık krizlerini önler ve sağlıksız yiyecek tercihlerine yönelmenizi engeller. Tam tahıllar, taze sebzeler, meyveler ve protein kaynaklarına dayalı dengeli bir diyet, kan şekerinizi dengeleyerek açlık hissini azaltır.

6. Mindful Eating (Farkındalıkla Yemek Yeme) Uygulayın
Yemeğinizi yavaş ve dikkatli bir şekilde yemeye özen gösterin. Yediğiniz yiyeceklerin tadını çıkararak, doyma sinyallerinizi daha iyi fark edebilir ve duygusal açlık ile gerçek açlık arasındaki farkı anlayabilirsiniz.

7. Destek Almayı Düşünün
Duygusal yeme alışkanlığı bazen zorlayıcı olabilir. Bu durumda bir diyetisyen ya da psikologdan destek almak, bu süreçle başa çıkmanızı kolaylaştırabilir.

  ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/duygusal-aclik-nedir-duygusal-yeme-ile-nasil-basa-cikilir-1728046587.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Duygusal, açlık, nedir, Duygusal, yeme, ile, nasıl, başa, çıkılır</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Stres altındayken insanlar genellikle daha fazla yemek yeme eğilimindedir ve çoğu zaman sağlıksız, yüksek kalorili yiyeceklere yönelir. Bu durum, kilo alımı ve sağlıksız beslenme döngüsüne neden olabilir. "Duygusal yeme" olarak bilinen bu davranış, stres, kaygı, üzüntü ya da yalnızlık gibi olumsuz duygulara yanıt olarak ortaya çıkar.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Modern hayatın bir parçası olan stres, ne yazık ki yeme alışkanlıklarımızı da olumsuz yönde etkiler. Stres altındayken insanlar genellikle daha fazla yemek yeme eğilimindedir ve çoğu zaman sağlıksız, yüksek kalorili yiyeceklere yönelir. Bu durum, kilo alımı ve sağlıksız beslenme döngüsüne neden olabilir. "Duygusal yeme" olarak bilinen bu davranış, stres, kaygı, üzüntü ya da yalnızlık gibi olumsuz duygulara yanıt olarak ortaya çıkar. Peki, stres yeme alışkanlıklarımızı nasıl etkiler ve duygusal yeme ile nasıl baş edebiliriz?</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Stresli bireyler genellikle hızlı bir çözüm arayışına girer ve bu da onları çoğunlukla "rahatlatıcı" yiyeceklere, yani yüksek şekerli, yağlı ve kalorili gıdalara yöneltir. </strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>STRESİN YEME ALIŞKANLIKLARINA ETKİSİ</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Stres, vücutta bazı hormonal değişiklikler yaratır. Bunların başında <strong>kortizol</strong> adı verilen stres hormonu gelir. Kortizol seviyesinin artması, vücudun enerjiye ihtiyaç duyduğunu düşündürür ve yeme isteğini tetikler. Stresli bireyler genellikle hızlı bir çözüm arayışına girer ve bu da onları çoğunlukla "rahatlatıcı" yiyeceklere, yani yüksek şekerli, yağlı ve kalorili gıdalara yöneltir. </span></span></p>

<p><span><span>Stresin Yemek Yemeyi Tetiklemesinin En Önemli Nedenleri:  </span></span></p>

<p><span><span>1. Kortizolün İştahı Artırması</span></span></p>

<p><span><span>2. Hızlı Rahatlama Arayışı</span></span></p>

<p><span><span>3. Duygusal Açlık</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Duygusal yeme eğiliminde olduğunuz zamanları tespit ederek bu anlarda alternatif çözümler geliştirebilirsiniz. Meditasyon yapmak, nefes egzersizleri, yürüyüşe çıkmak ya da keyif aldığınız bir hobiyle ilgilenmek stres yönetimi konusunda size yardımcı olabilir.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>DUYGUSAL YEME İLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Duygusal yeme alışkanlığı, sadece kilo kontrolü açısından değil, duygusal ve zihinsel sağlık açısından da ele alınması gereken önemli bir konudur. Kişi stres, üzüntü, yalnızlık gibi duygularını yemek yiyerek bastırmaya çalışır. Duygusal ihtiyaçların giderilmesi için yapılan yemek yeme davranışı alışkanlık haline gelmeye başlar. İşte Duygusal yeme ile baş edebilmek için uygulayabileceğiniz birkaç öneri; </span></span></p>

<p><span><span><strong>1. Duygularınızı Tanıyın ve Anlayın</strong><br>
Duygusal yeme döngüsünü kırmanın ilk adımı, hangi duyguların sizi yemek yemeye ittiğini fark etmektir. Stres, üzüntü, öfke ya da can sıkıntısı gibi duyguların sizi nasıl etkilediğini anlamak önemlidir. Bu duyguları fark etmek ve kabullenmek, onları yemekle bastırmaya çalışmayı engeller.</span></span></p>

<p><span><span><strong>2. Yemek Günlüğü Tutma Alışkanlığı Geliştirin</strong><br>
Yediğiniz yiyecekleri ve yeme motivasyonunuzu kaydetmek, ne zaman ve neden yemek yediğinizi daha iyi anlamanıza yardımcı olur. Duygusal yeme eğiliminde olduğunuz zamanları tespit ederek bu anlarda alternatif çözümler geliştirebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span><span><strong>3. Stresle Baş Etmek İçin Alternatif Yöntemler Kullanın</strong><br>
Yemek yerine, stresle başa çıkmanın başka yollarını deneyin. Meditasyon yapmak, nefes egzersizleri, yürüyüşe çıkmak ya da keyif aldığınız bir hobiyle ilgilenmek stres yönetimi konusunda size yardımcı olabilir.</span></span></p>

<p><span><span><strong>4. Fiziksel Aktiviteyi Hayatınıza Dahil Edin</strong><br>
Egzersiz, sadece vücudunuz için değil, zihniniz için de faydalıdır. Fiziksel aktivite stres hormonlarını dengeleyerek zihinsel rahatlama sağlar ve iştahı kontrol altına almanıza yardımcı olur.</span></span></p>

<p><span><span><strong>5. Dengeli ve Düzenli Beslenmeye Önem Verin</strong><br>
Sağlıklı ve düzenli öğünler tüketmek, ani açlık krizlerini önler ve sağlıksız yiyecek tercihlerine yönelmenizi engeller. Tam tahıllar, taze sebzeler, meyveler ve protein kaynaklarına dayalı dengeli bir diyet, kan şekerinizi dengeleyerek açlık hissini azaltır.</span></span></p>

<p><span><span><strong>6. Mindful Eating (Farkındalıkla Yemek Yeme) Uygulayın</strong><br>
Yemeğinizi yavaş ve dikkatli bir şekilde yemeye özen gösterin. Yediğiniz yiyeceklerin tadını çıkararak, doyma sinyallerinizi daha iyi fark edebilir ve duygusal açlık ile gerçek açlık arasındaki farkı anlayabilirsiniz.</span></span></p>

<p><span><span><strong>7. Destek Almayı Düşünün</strong><br>
Duygusal yeme alışkanlığı bazen zorlayıcı olabilir. Bu durumda bir diyetisyen ya da psikologdan destek almak, bu süreçle başa çıkmanızı kolaylaştırabilir.</span></span></p>

<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Elimden geleni yaptım demenin dayanılmaz hafifliği</title>
<link>https://trafikdernegi.com/elimden-geleni-yaptim-demenin-dayanilmaz-hafifligi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/elimden-geleni-yaptim-demenin-dayanilmaz-hafifligi</guid>
<description><![CDATA[ Çaba gösterir, yorulur, denemekten bıkmaz ve bazen başarısız olur. İşte bu noktada devreye girer o cümle: “Elimden geleni yaptım.” Bunu söylediğimizde, içinde bulunduğumuz durumun artık bizim kontrolümüzde olmadığını kabul eder ve bir teslimiyet duygusuyla hafifleriz.

&quot;Elimden geleni yaptım&quot; demek, bir insanın yaşamında karşılaştığı zorluklar ve mücadeleler karşısında kendine sunduğu en büyük tesellidir. Bu cümle, ağır yüklerin altında ezilirken bile boynunu bükmeyen, kendini tüm olup bitenlerin üzerinde konumlandıran bir duruşu simgeler. İnsan, yaşamın karmaşası içinde sık sık bir şeyleri değiştirmeye, düzeltmeye çalışır. Çaba gösterir, yorulur, denemekten bıkmaz ve bazen başarısız olur. İşte bu noktada devreye girer o cümle: &quot;Elimden geleni yaptım.&quot; Bunu söylediğimizde, içinde bulunduğumuz durumun artık bizim kontrolümüzde olmadığını kabul eder ve bir teslimiyet duygusuyla hafifleriz.

Camus’nün sözleriyle: &quot;Düş kırıklığına uğramış, yenilmiş ama aynı zamanda bu yenilgiye anlam katmış insanın rahatlığı, asıl mutluluğun kaynağıdır.&quot;

Camus&#039;nün sözleriyle

Hayatta tüm gücümüzü ortaya koyarak bir şeyleri değiştirmeye çalıştığımızda, bu çaba her zaman istediğimiz sonucu vermez. Peki, çabalarımız boşa mı gider? Asla. Çünkü asıl kazanım, sonucun kendisi değil; o sürecin bize kattıklarıdır. Tıpkı Albert Camus’nün Sisifos Söyleninde Sisifos’un kayayı sürekli tepeye taşıması gibi. Kayayı her seferinde tepeye ulaştırıp geri düşmesine rağmen, Sisifos’un bu sonsuz mücadelede bulduğu anlam, yaşamın kendisine bir başkaldırıdır. Camus’nün sözleriyle:

​&quot;Düş kırıklığına uğramış, yenilmiş ama aynı zamanda bu yenilgiye anlam katmış insanın rahatlığı, asıl mutluluğun kaynağıdır.&quot;

İnsan için gerçek özgürlük ve hafiflik, her şeyin sonunda kendine dönüp &quot;Denedim, başaramadım ama elimden geleni yaptım&quot; diyebilme lüksüdür. Bu cümlenin ardında, kendi yetmezliklerini ve sınırlılıklarını kabullenme olgunluğu yatar. Denemiş olmak, kişiye kendi gözünde itibar kazandırır. Çünkü hiçbir zaman sonuçlardan sorumlu olmadık; bizim sorumluluğumuz, yolculuğun kendisiydi.

Bu cümlenin hafifliğinde bir dinginlik saklıdır; hayata ve kendine karşı bir tür affediş. İnsanın elinden geleni yapması ve sonunda kendine karşı dürüst olması, belki de ulaşılabilecek en yüce noktalardan biridir. Çünkü hayat, her zaman başarıya ulaşmakla ilgili değildir. Önemli olan, kişinin iç huzurunu bulmasıdır. Çaba gösterip de başarısız olmanın rahatlığı, çaba göstermemiş olmanın pişmanlığından çok daha hafiftir. En sonunda, kişi elinden geleni yapıp yapmadığını yalnızca kendine itiraf eder.

&quot;Ben elimden geleni yaptım&quot; demenin hafifliği, vazgeçişin ya da yenilginin değil; aksine, var gücünle çabalayıp, artık kendini akışa bırakmanın, kendine duyduğun saygının ve kendinle barışmanın bir ifadesidir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/elimden-geleni-yaptim-demenin-dayanilmaz-hafifligi-1727788657.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Elimden, geleni, yaptım, demenin, dayanılmaz, hafifliği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Çaba gösterir, yorulur, denemekten bıkmaz ve bazen başarısız olur. İşte bu noktada devreye girer o cümle: “Elimden geleni yaptım.” Bunu söylediğimizde, içinde bulunduğumuz durumun artık bizim kontrolümüzde olmadığını kabul eder ve bir teslimiyet duygusuyla hafifleriz.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>"Elimden geleni yaptım" demek, bir insanın yaşamında karşılaştığı zorluklar ve mücadeleler karşısında kendine sunduğu en büyük tesellidir. Bu cümle, ağır yüklerin altında ezilirken bile boynunu bükmeyen, kendini tüm olup bitenlerin üzerinde konumlandıran bir duruşu simgeler. İnsan, yaşamın karmaşası içinde sık sık bir şeyleri değiştirmeye, düzeltmeye çalışır. Çaba gösterir, yorulur, denemekten bıkmaz ve bazen başarısız olur. İşte bu noktada devreye girer o cümle: "Elimden geleni yaptım." Bunu söylediğimizde, içinde bulunduğumuz durumun artık bizim kontrolümüzde olmadığını kabul eder ve bir teslimiyet duygusuyla hafifleriz.</span></span></span></p>

<p><span><em><span><span><strong>Camus’nün sözleriyle: "Düş kırıklığına uğramış, yenilmiş ama aynı zamanda bu yenilgiye anlam katmış insanın rahatlığı, asıl mutluluğun kaynağıdır."</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span><span><span><strong>Camus'nün sözleriyle</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Hayatta tüm gücümüzü ortaya koyarak bir şeyleri değiştirmeye çalıştığımızda, bu çaba her zaman istediğimiz sonucu vermez. Peki, çabalarımız boşa mı gider? Asla. Çünkü asıl kazanım, sonucun kendisi değil; o sürecin bize kattıklarıdır. Tıpkı Albert Camus’nün Sisifos Söyleninde Sisifos’un kayayı sürekli tepeye taşıması gibi. Kayayı her seferinde tepeye ulaştırıp geri düşmesine rağmen, Sisifos’un bu sonsuz mücadelede bulduğu anlam, yaşamın kendisine bir başkaldırıdır. Camus’nün sözleriyle:</span></span></span></p>

<p><span><span><span>​"Düş kırıklığına uğramış, yenilmiş ama aynı zamanda bu yenilgiye anlam katmış insanın rahatlığı, asıl mutluluğun kaynağıdır."</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İnsan için gerçek özgürlük ve hafiflik, her şeyin sonunda kendine dönüp "Denedim, başaramadım ama elimden geleni yaptım" diyebilme lüksüdür. Bu cümlenin ardında, kendi yetmezliklerini ve sınırlılıklarını kabullenme olgunluğu yatar. Denemiş olmak, kişiye kendi gözünde itibar kazandırır. Çünkü hiçbir zaman sonuçlardan sorumlu olmadık; bizim sorumluluğumuz, yolculuğun kendisiydi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu cümlenin hafifliğinde bir dinginlik saklıdır; hayata ve kendine karşı bir tür affediş. İnsanın elinden geleni yapması ve sonunda kendine karşı dürüst olması, belki de ulaşılabilecek en yüce noktalardan biridir. Çünkü hayat, her zaman başarıya ulaşmakla ilgili değildir. Önemli olan, kişinin iç huzurunu bulmasıdır. Çaba gösterip de başarısız olmanın rahatlığı, çaba göstermemiş olmanın pişmanlığından çok daha hafiftir. En sonunda, kişi elinden geleni yapıp yapmadığını yalnızca kendine itiraf eder.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>"Ben elimden geleni yaptım" demenin hafifliği, vazgeçişin ya da yenilginin değil; aksine, var gücünle çabalayıp, artık kendini akışa bırakmanın, kendine duyduğun saygının ve kendinle barışmanın bir ifadesidir.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Korkunun kendisi, korkunun gerçekliğinden daha büyük”</title>
<link>https://trafikdernegi.com/korkunun-kendisi-korkunun-gercekliginden-daha-buyuk</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/korkunun-kendisi-korkunun-gercekliginden-daha-buyuk</guid>
<description><![CDATA[ Kafamızda senaryolar yazar, en kötü ihtimalleri sürekli olarak tekrar ederiz. Fakat korktuğumuz şey başımıza geldiğinde, bir anda anlamsız bir rahatlama hissederiz. Bu, kontrolü bırakmanın ve zihnimizde büyüttüğümüz o senaryoların gerçeklikle yüzleştiğinde ne kadar küçük kaldığını fark etmenin getirdiği bir huzurdur.

Korku, insan zihninin en güçlü ve en yanıltıcı duygularından biri. Genellikle bizi korumak için var olduğunu düşünürüz, ama çoğu zaman bizi olduğumuz yere hapseden, büyüdükçe içsel enerjimizi tüketen bir ağırlık haline gelir. “Korkunun kendisi, korktuğumuz şeyden daha büyük” derken, aslında bunun psikolojik temellerine iniyoruz. Kafamızda senaryolar yazar, en kötü ihtimalleri sürekli olarak tekrar ederiz. Fakat korktuğumuz şey başımıza geldiğinde, bir anda anlamsız bir rahatlama hissederiz. Bu, kontrolü bırakmanın ve zihnimizde büyüttüğümüz o senaryoların gerçeklikle yüzleştiğinde ne kadar küçük kaldığını fark etmenin getirdiği bir huzurdur.

Sigmund Freud, korkunun bilinçdışındaki kaygılardan kaynaklandığını ve bu kaygıların genellikle gerçek olaylarla bağlantısının zayıf olduğunu savunur. Freud’a göre, korku bir savunma mekanizmasıdır; belirsizlik ve bilinmeyen karşısında zihin, kendini korumak için bir alarm verir. Ancak bu alarm, olaylar gerçekleşmeden önce tetiklendiğinde, aslında bizi gereksiz yere yıpratır. Yani, korkunun kökleri zihnimizdeki bilinmeyene olan güvensizliğimizden gelir. Bu yüzden de gerçek o korku geldiğinde bir rahatlama yaşarız. Çünkü artık belirsizlik ortadan kalkmıştır ve zihnimiz kendini yeniden düzenlemeye başlar.

“Korkuyu hisset, ama yine de yap.” Jeffers’a göre, korku hissetmek insan doğasının bir parçasıdır, ama asıl önemli olan, bu korkuya rağmen adım atmaktır.

“KORKUYU HİSSET, AMA YİNE DE YAP”

Bu düşünceyi Susan Jeffers da kendi perspektifiyle destekler: “Korkuyu hisset, ama yine de yap.” Jeffers’a göre, korku hissetmek insan doğasının bir parçasıdır, ama asıl önemli olan, bu korkuya rağmen adım atmaktır. Çünkü korku, hareketsizlikle büyür. Onunla yüzleştiğimizde, bir anda küçülür ve etkisini yitirir. Yani, korktuğumuz anı beklerken yaşadığımız o içsel gerilim, olayın kendisinden çok daha yıkıcıdır.

Psikolojik olarak bakıldığında, korkunun bu şekilde işleyişi, beynimizin belirsizlik karşısında verdiği doğal bir tepkidir. Brené Brown, cesaret ve kırılganlık üzerine yaptığı çalışmalarında, insanların en çok belirsizlikle başa çıkmakta zorlandığını söyler. Belirsizlik, kontrol edemediğimiz her şeyde tetiklenir ve korku devreye girer. Ama gerçek geldiğinde, yani korktuğumuz şey yaşandığında, o belirsizlik sona erer. Ve o noktada, her ne olursa olsun, zihnimiz bir tür huzura kavuşur.

Sonuç olarak, korku, çoğu zaman zihnimizin ürettiği bir yanılsamadır. Kafamızda kurduğumuz senaryolar, gerçeklikten çok daha ağır gelir. O korktuğumuz an geldiğinde, artık beklemenin verdiği gerilim sona erer ve yerini tuhaf bir rahatlama alır. Çünkü gerçeği kontrol edemesek bile, artık onu biliyor olmak zihnimizin en temel ihtiyaçlarından birini karşılar: Bilinmezliğin bitmesi. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/korkunun-kendisi-korkunun-gercekliginden-daha-buyuk-1727290535.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>“Korkunun, kendisi, korkunun, gerçekliğinden, daha, büyük”</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Kafamızda senaryolar yazar, en kötü ihtimalleri sürekli olarak tekrar ederiz. Fakat korktuğumuz şey başımıza geldiğinde, bir anda anlamsız bir rahatlama hissederiz. Bu, kontrolü bırakmanın ve zihnimizde büyüttüğümüz o senaryoların gerçeklikle yüzleştiğinde ne kadar küçük kaldığını fark etmenin getirdiği bir huzurdur.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Korku, insan zihninin en güçlü ve en yanıltıcı duygularından biri. Genellikle bizi korumak için var olduğunu düşünürüz, ama çoğu zaman bizi olduğumuz yere hapseden, büyüdükçe içsel enerjimizi tüketen bir ağırlık haline gelir. “Korkunun kendisi, korktuğumuz şeyden daha büyük” derken, aslında bunun psikolojik temellerine iniyoruz. Kafamızda senaryolar yazar, en kötü ihtimalleri sürekli olarak tekrar ederiz. Fakat korktuğumuz şey başımıza geldiğinde, bir anda anlamsız bir rahatlama hissederiz. Bu, kontrolü bırakmanın ve zihnimizde büyüttüğümüz o senaryoların gerçeklikle yüzleştiğinde ne kadar küçük kaldığını fark etmenin getirdiği bir huzurdur.</span></span></p>

<p><span><span>Sigmund Freud, korkunun bilinçdışındaki kaygılardan kaynaklandığını ve bu kaygıların genellikle gerçek olaylarla bağlantısının zayıf olduğunu savunur. Freud’a göre, korku bir savunma mekanizmasıdır; belirsizlik ve bilinmeyen karşısında zihin, kendini korumak için bir alarm verir. Ancak bu alarm, olaylar gerçekleşmeden önce tetiklendiğinde, aslında bizi gereksiz yere yıpratır. Yani, korkunun kökleri zihnimizdeki bilinmeyene olan güvensizliğimizden gelir. Bu yüzden de gerçek o korku geldiğinde bir rahatlama yaşarız. Çünkü artık belirsizlik ortadan kalkmıştır ve zihnimiz kendini yeniden düzenlemeye başlar.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>“Korkuyu hisset, ama yine de yap.” Jeffers’a göre, korku hissetmek insan doğasının bir parçasıdır, ama asıl önemli olan, bu korkuya rağmen adım atmaktır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>“KORKUYU HİSSET, AMA YİNE DE YAP”</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Bu düşünceyi Susan Jeffers da kendi perspektifiyle destekler: “Korkuyu hisset, ama yine de yap.” Jeffers’a göre, korku hissetmek insan doğasının bir parçasıdır, ama asıl önemli olan, bu korkuya rağmen adım atmaktır. Çünkü korku, hareketsizlikle büyür. Onunla yüzleştiğimizde, bir anda küçülür ve etkisini yitirir. Yani, korktuğumuz anı beklerken yaşadığımız o içsel gerilim, olayın kendisinden çok daha yıkıcıdır.</span></span></p>

<p><span><span>Psikolojik olarak bakıldığında, korkunun bu şekilde işleyişi, beynimizin belirsizlik karşısında verdiği doğal bir tepkidir. Brené Brown, cesaret ve kırılganlık üzerine yaptığı çalışmalarında, insanların en çok belirsizlikle başa çıkmakta zorlandığını söyler. Belirsizlik, kontrol edemediğimiz her şeyde tetiklenir ve korku devreye girer. Ama gerçek geldiğinde, yani korktuğumuz şey yaşandığında, o belirsizlik sona erer. Ve o noktada, her ne olursa olsun, zihnimiz bir tür huzura kavuşur.</span></span></p>

<p><span><span>Sonuç olarak, korku, çoğu zaman zihnimizin ürettiği bir yanılsamadır. Kafamızda kurduğumuz senaryolar, gerçeklikten çok daha ağır gelir. O korktuğumuz an geldiğinde, artık beklemenin verdiği gerilim sona erer ve yerini tuhaf bir rahatlama alır. Çünkü gerçeği kontrol edemesek bile, artık onu biliyor olmak zihnimizin en temel ihtiyaçlarından birini karşılar: Bilinmezliğin bitmesi.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Meçhul dost</title>
<link>https://trafikdernegi.com/mechul-dost</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/mechul-dost</guid>
<description><![CDATA[ Meçhul dost ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Mechul-dost.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Meçhul, dost</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Ünlü sosyolog Simmel’in deyişiyle kent insanı zorunlu bir şekilde kalabalıklar içinde yalnızdır. Peki, bu yalnızlık halinin bir çözümü var mıdır? “Meçhul Dost” sosyal psikologlar tarafından kentteki insanların sanıldığı gibi yalnız olmadıkları düşüncesinden yola çıkarak olgunlaştırılmış bir metafordur. Kavramın mucidi olan Milgram, kentlerde sık gördüğümüz ancak yakın ilişkide bulunmadığımız ekmekçi, çiçekçi, anahtarcı gibi meslek gruplarına atıfla bu metaforu şekillendirmiştir.</strong>  </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Evimizden çıktığımız andan itibaren sayısız insanla karşılaşırız. Bu karşılaşmalar bazen soğuk bir selam, bazen de küçük bir tebessümle geçiştirilir. Hatta bazı durumlarda insanlara yokmuş gibi davranır, yola devam ederiz. Birçoğumuz belki de etkileşim kurmadan günlük rutinimizi aynı döngüde devam ettiririz. İlişki kurmanın zorluğu ya da sorumluluğu bu etkileşimi yok sayar. Bu kaçış küçük ölçekli yerlerde elbette ki mümkün değildir. Yüz yüze ilişkilerin doğasına alışkın insanlar için, evin önünden geçenlerin giyiminden konuştuğu dile, mahalleye kimin ne amaçla geldiğine kadar bütün sorular değerlidir. Bu tavır güvenlik, merak gibi türlü gerekçelerle açıklanabilir. Kent insanının psikolojik tavrı ise uyarıcıların sayısı ölçüsünde değişkenlik göstermektedir. Küçük yer insanı gibi her gelene bakmak ya da her gideni uğurlamak mümkün değildir. Ünlü sosyolog Simmel’in deyişiyle kent insanı zorunlu bir şekilde kalabalıklar içinde yalnızdır.  </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Peki, bu yalnızlık halinin bir çözümü var mıdır? </span></span></span></p>

<p><span><span><span>“<strong><em>Meçhul Dost</em></strong>” sosyal psikologlar tarafından kentteki insanların sanıldığı gibi yalnız olmadıkları düşüncesinden yola çıkarak olgunlaştırılmış bir metafordur. Kavramın mucidi olan Milgram, kentlerde sık gördüğümüz ancak yakın ilişkide bulunmadığımız ekmekçi, çiçekçi, anahtarcı gibi meslek gruplarına atıfla bu metaforu şekillendirmiştir. Milgram’a göre bahsi geçen meslek gruplarının varlığı sayesinde bizler için kent yaşamı karmaşık olmaktan çıkar. İnsanlar meçhul dostlarıyla konuşmasalar da tanıdıkları kişilerle birlikte olmanın yarattığı benzerlik duygusuyla, kendilerini güvende hissederler. Her gün aynı simitçiden alınan simitler, aynı gişe memuruna kestirilen biletler, aynı üç harfli marketlerden yapılan alışverişlerde, gerimizde bizi tanıyan birilerini bırakırız. Bilmediğimiz ama tanıdığımız insanlar bizler için meçhul de olsa dosttur. Bu dostun varlığı bizim günlüğümüze de işlemiştir. Öyle ki her gün ekmek aldığımız amcanın yokluğunda “ne oldu acaba” sorusu istemsizce dilimizden düşer. Çünkü Milgram’a göre bu ilişki her iki taraf için de güven temellidir. Bireyler birbirini tamamlar, birbirlerinin teminatıdır. Ekmek satan amca için müdavimini bilmek önemlidir. Dostluğun diğer tarafında bulunan için de evden çıkınca tanıdık bir yüz görmek veya iyi ekmek nerede satılır bilgisine sahip olmak meçhul dostluk inşa etmenin avantajları arasındadır. </span></span></span></p>

<p><span><span><span><em><strong>Bindiğiniz arabanın modelinden çocuğunuzla nasıl ilgilendiğinize dair türlü gözlemler meçhul dostların hafıza defterine kayıtlıdır. Meçhul dost kendi algılarını oluşturduktan sonra bir gün bir yerde sizi bulur ve sizinle sohbet etmekten çekinmez.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong>MEÇHUL DOST SİZİNLE SOHBET ETMEKTEN ÇEKİNMEZ</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Meçhul dost, bazı durumlarında tek taraflı olarak da işleyen bir süreçtir. Sizi bilen ama sizin bilmediğiniz insanların radarına yakalanabilirsiniz çoğu kez. Bindiğiniz arabanın modelinden çocuğunuzla nasıl ilgilendiğinize dair türlü gözlemler meçhul dostların hafıza defterine kayıtlıdır. Meçhul dost kendi algılarını oluşturduktan sonra bir gün bir yerde sizi bulur ve sizinle sohbet etmekten çekinmez. Çünkü uzun zamandır kendi dostunu izlemiş, kendince düşüncelerini olgunlaştırmıştır. Tanımadığınız başka bir insanın güvenlik çemberine, farkında olmadan giriş yapmışsınızdır.  </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Kişilerin bu dostluğa ihtiyaç duymasının türlü nedenleri var: İnsan her ne kadar kompleks bir varlık olarak tanımlansa da beklentileri açısından basit bir mekanizmaya sahiptir. Etrafında olup bitenlerin asgari bilgisine sahip olmak bazen kalabalıklar içinde hayata tutunmanın en makul yoluna karşılık gelir. Bu tutunma isteği yabancıya atfedilen anlamların belirsizliğinden kurtulup, dertsiz başım kaygısız aşıma ulaşma isteğidir aynı zamanda. Yabancı, kalabalıklar içinde bizler için başka olandır. Niyetini bilmediğimiz, değişkenlik gösteren, düşüncelerine hâkim olmadığımızdır. Yabancı, dost ve düşman arasında arafta olandır. Kısaca yabancı bir meçhuldür. İçinde türlü belirsizlikleri barındırır. Yol üzerinde her gün gördüğümüz, belleğimize gizil bir şekilde işlediğimiz insanlar, kentin aşırılıklarından kurtulmanın da bir yoludur. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu dostlar yalnızlığa izin vermez, kopukluğu başka türlü onarır. Böylece meçhul dostlar ile kendimizi hafifletir, ortamı steril hale getiririz. Bir temizlik gibidir meçhul dostların varlığı. Ve bizim aşinalıklarımızdır. Öte yandan meçhul dost ihtiyatlılığın da bir sembolüdür. Yarattığımız meçhul dostlar ile yabancıyı tehlikeliler listesinden çıkarır, daha korunaklı bir alana yerleştiririz. Simmel haklı. Hepimiz çok yalnızız. Ama yabancılar o kadar da uzak değilse bize, yalnızlık hafifliyor ister istemez.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İncinmek yahut ruhsal nasırlaşma</title>
<link>https://trafikdernegi.com/incinmek-yahut-ruhsal-nasirlasma</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/incinmek-yahut-ruhsal-nasirlasma</guid>
<description><![CDATA[ İncinmek yahut ruhsal nasırlaşma ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Incinmek-yahut-ruhsal-nasirlasma.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İncinmek, yahut, ruhsal, nasırlaşma</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Evet, incinmiş olmayı deneyimleme güçlüğü, yaşamsal kırılmaları şart koşuyor. Kişi ruhsal detaylarını sınıfsal bir lüks değil de temel ihtiyaçlar olarak görebilmeyi başardığında, bu yelpazeyi temel bir mesele olarak algıladığında ancak o zaman bir çocuğun, bir hayvanın, çaresiz bir insanın kendi ölçeğindeki zorluklarına kulak verebilecek demektir bu.</b></span>

<span>Kişinin ruhsal dünyasında olup biten detaylar onun kişiliğini, tercihlerini, yaşantısını ve yaşantısında deneyimleyeceği doyum ya da doyumsuzluğu belirleyecektir. Ruhsallık; bireysel öyküde kişide o an neyin gerçekleştiğini izah eden bir terim. Bedensel duyumlara nazaran biraz daha gelişmiş kaslara da ihtiyaç duyan bir kavram. Acıkmak, susamak ya da uykunun gelmesi gibi fizyolojik durumları deneyimlemek yine istisnalar ile birlikte daha refleksif gerçekleşirken ruhsal detayları yakalamak için sıklıkla sağlıcaklı bir çocukluk öyküsüne ihtiyaç duyuyoruz.</span>

<span>Çünkü ruhsallığa hakim olmak kendi halinde bir potansiyel barındırmakla birlikte kendisine şahitlik isteyen de bir yeti. Yani kişinin mutsuzluğunu teyit edecek bir aile büyüğüne, ya da bir örnekle yalnızlığını onda görüp “seni yormuştur’’ diyecek ve ona tanıtacak bir rehbere ihtiyaç duyan bir durum.</span>

<span>Annenin alfa işlevi; Psikanalist Wilfred Bion’un tanımladığı alfa işlevine göre; doğduğu andan itibaren bebeğin içsel ve dışsal uyaranlara maruz kaldığı ifade edilir. Bu uyaranlar beta uyaranlar olarak tanımlanmıştır. Beta elementler fizyolojik ihtiyaçlar olabildiği gibi dışarıdan gelen ses, koku, temas vb. olarak da düşünülebilir. Bu tüm beta elementler bebek adına gönüllü bir annenin şefkatli ve sakin bir şekilde karşılaması halinde alfa bir uyarana yani tehdit içermeyen, başedilebilir öğelere dönüşürler.</span>

<span> Annenin alfa işlevini, yani bir anlamda öğütmek ve rahatlatıcı olma davranışını yerine getirebilmesi için bir düşlem/öngörü kapasitesine ihtiyacı bulunur. Bir soru ile izah etmem gerekirse; “Çocuğumu şu an rahatsız eden ne olabilir?” diye sorabilme kapasitesi. Ve bu sorulara yanıt verebilecek annesel işlevlere sahip olma yetisi. Nefesi kesilene kadar ağlayan bebeğini bir annenin kucağına alıp; “Acıktın sen değil mi” diye yaklaşması, ya da uykuya dalmakta güçlük çeken bebeğine bazen yaklaşıp “çok özledin beni” diye çıkarımlarda bulunabilmesi. Bebeğin düzensiz eylemlerini alıp onun nereden kaynaklandığını fark edip bunu bebeğe öğretecek bir bakım veren tavrından söz ediyoruz.</span>

<span>Anne burada ilkel şekliyle bebeğinde gözlemlediği duyguları alır, öğütür ve çocuğa geri sunar. Dolayısıyla alfa işlevine sahip bir anne çocuğunu tavırları ile değil, onda ne olduğu ile ilgilenen annedir. Böylelikle bebek gelişimsel süreçlerle birlikte kendisinde neler olduğunda nelerden kaynaklandığını öğrenmeye başlar.</span>

<span>Geçerli bazı gerekçeleri dışarıda bırakarak gün ortasında bir arkadaş grubunda esneyen birini gördüğümüzde onun uykusunun geldiğini değil de olmak istemediği bir yerde olduğunu söylememiz de bu yüzdendir. Yahut yakın zamanda bir sevdiğini kaybetmiş birinin son günlerdeki dikkatsizliğini gördüğümüzde onun sakarlığını değil yaşadığı acının büyüklüğünü düşünüyor olmamız da bu yetiden kaynaklı.</span>

<span>Olan ya da görünenle değil, ruhsal olana dikkat kesilmek. İnsani bir yaklaşımın da ana ögesi.</span>
<blockquote><em><b>Bazılarımızın; yorulmuşsundur, zorlanmışsındır, üzülmüşsündür ifadesini duyamaması yahut duyup da işitememesi ya da işitse dahi bu cümleden bir teselli bulamaması da yine bu ruhsal yabancılaşma ya da tanımlayabildiğim şekli ile ruhsal nasırlaşma ile ilgili.</b></em></blockquote>
<h2><b>RUHSAL NASIRLAŞMA</b></h2>
<span> Kişi alfa işlevlerini yerine getiremeyen bakım verenler ile büyüdü ise, çevresinde düşlemleme kapasitesi görece düşük olan kişiler ile irtibat halinde ise; kendinde gerçekleşen ruhsal hallere de yabancılık çekecektir dersek yanılmış olmayız. Yani böyle bir ruh hali için; “İncinmiş olmalısın” yorumu içtenlikten yoksun bir teselli gibi algılanacaktır doğal olarak. Bazılarımızın; yorulmuşsundur, zorlanmışsındır, üzülmüşsündür ifadesini duyamaması yahut duyup da işitememesi ya da işitse dahi bu cümleden bir teselli bulamaması da yine bu ruhsal yabancılaşma ya da tanımlayabildiğim şekli ile </span><b>ruhsal nasırlaşma</b><span> ile ilgili.</span>

<span>Çocukluğunda yalnızca karnesinin notu düştüğünde, gramajı eksildiğinde ya da büyük bir sağlık sorunu olduğunda işitilmiş olan çocuklar için ruhsallıklarının nasırlaşmasından öte bir yol olmayacaktı haliyle. Ve yine bu çocuklar için kendi bedensel ağrılarını “bıçak saplamışlar gibi doktor bey” diyerek anlatmaları da tesadüf değil.</span>

<span>Ayağa kalkamayacak hale geldiğinde sadece “dinlenmem gerek” diyebilenler için yaşadıkları sıkıntıları “zorlanıyorum” ya da “acı çekiyorum” şeklinde ifade etmek doğal olarak yeterli gelmeyecektir. Daha büyük sözlere ihtiyaç duyulur, daha büyük şeyler olduğunda sadece işitileceklerini belki de zannettikleri için.</span>
<blockquote><em><b>Fiziksel imkan olduğu müddetçe “dinlenmek istiyorum’’ diyemeyen birini yaşam zaten durduracaktır demek bu. Örnek olarak ülkemizde en yaygın görünen sağlık sorunlarından olan gastrointestinal rahatsızlıkların stres ve dolayısıyla bastırma ile de ilişkisini düşündüğümüzde bazılarımızın ne yazık ki kendimize karşı ne kadar ileri gittiğimizi anlamamız için “mide kanaması” yaşaması gerekiyor gibi.</b></em></blockquote>
<h2><b>‘DİNLENMEK İSTİYORUM’ DİYEMEYEN BİRİNİ YAŞAM ZATEN DURDURACAKTIR</b></h2>
<span>Öte yandan kendi ruhsallıklarını deneyimlemekte zorlanan kimseler için bazı kaza ya da hastalıkların da görece bu konuda güçlü insanlara nazaran daha yakın olduğunu söylememiz hatalı olmayacaktır. Fiziksel imkan olduğu müddetçe “dinlenmek istiyorum’’ diyemeyen birini yaşam zaten durduracaktır demek bu. Örnek olarak ülkemizde en yaygın görünen sağlık sorunlarından olan gastrointestinal rahatsızlıkların stres ve dolayısıyla bastırma ile de ilişkisini düşündüğümüzde bazılarımızın ne yazık ki kendimize karşı ne kadar ileri gittiğimizi anlamamız için “mide kanaması” yaşaması gerekiyor gibi. Kişinin kendine ihtimam gösterme hakkını kendinde bulabilmesi için ölümden dönmüş olma gerekliliğinin olması da apayrı bir trajedi.</span>

<span>Evet, incinmiş olmayı deneyimleme güçlüğü, yaşamsal kırılmaları şart koşuyor. Kişi ruhsal detaylarını sınıfsal bir lüks değil de temel ihtiyaçlar olarak görebilmeyi başardığında, bu yelpazeyi temel bir mesele olarak algıladığında ancak o zaman bir çocuğun, bir hayvanın, çaresiz bir insanın kendi ölçeğindeki zorluklarına kulak verebilecek demektir bu.</span>

<span>Halden anlamak olarak tanımlanan bu halden benim anladığım; yalnızca kendi halini duyabilenlerin bir başkasının halini idrak edebileceği olduğudur.</span>

<span>Şükrü Erbaş’tan; </span>

<span>“Kırk cümle kuruyorsun, ağzını açmadan vazgeçiyorsun. İncinme değil bu, insana olan inancını yitirme.”</span>

<span>İncinmişliğe övgüyle…</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kız çocuklarının hayalleri ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kiz-cocuklarinin-hayalleri-ve-toplumsal-cinsiyet-esitsizligi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kiz-cocuklarinin-hayalleri-ve-toplumsal-cinsiyet-esitsizligi</guid>
<description><![CDATA[ Kız çocuklarının hayalleri ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Kiz-cocuklarinin-hayalleri-ve-toplumsal-cinsiyet-esitsizligi.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kız, çocuklarının, hayalleri, toplumsal, cinsiyet, eşitsizliği</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Hayal kurmak salt bir çocuk eylemi gibi görünse de destek isteyen zihinsel bir çabadır. Çocuk için belki bilişsel bir kısa yoldur hayal. Ama hikayesi için yetişkin dokunuşlarına özellikle ihtiyaç duyulur. Hayal kurmanın bu yönüyle belli durakları vardır. Ve bu durakların bazılarında çocuklar rol modelleri ile karşılaşmak ve gelecekte neye dönüşeceğini somut örneklerini görmek isterler. Bu istek bir anlamda çocuk için kendi prototipi ile karşılaşmak gibi bir deneyimdir. Kadın pilot görmeyen bir kız çocuğunun hayallerinde pilotluk yer almayacaktır.</strong> </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bilinmezliğin hoşnutsuzluk yarattığı tezi psikolojinin genel bir kabulüdür. İnsanlar bu kaygı halinden kurtulmak için öğrenmek isterler, bu amaç uğruna mesai harcarlar. Hoşnutsuzluğun cinsiyet özelindeki akademik tartışmaları ise bir hayli hararetlidir diyebiliriz. Kız çocuklarının gündelik hayat deneyimlerinden kadınların iş yaşamındaki zorlu mücadelesine kadar geniş bir skalada tartışma yürümekte. Geçtiğimiz günlerde önüme düşen bir video toplumsal cinsiyet tartışmalarında hikâyenin aslında nereden başladığını bizlere göstermesi açısından kritik önemde.  "<strong><em>Hayal boşluğu"</em></strong> üst başlığı ile dolaşıma giren video, 5-7 yaş aralığındaki kız çocuklarının geleceğin dünyasında nasıl var olacaklarına dair bir anlatı olup, kız çocuklarıyla onların potansiyelleri arasındaki uçuruma” dikkat çekiyor. TDK dijital sözlüğünde hayal, zihinde tasarlanan, gerçekleşmesi özlenen her şeyi ifade eder. Boşluk ise birbiri ardınca gelmesi gerekenler arasındaki kesintidir. Bir anlamda eksiklik, yoksunluk duygusudur boşluk. Bu iki sözcüğün kesişimi olan hayal boşluğu ise kız çocukları bakımından gerçekleşmesi tasarlanan şeylerin yokluğuna işaret eden bir metafor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span><em><strong>Çocuklar için hayallerinin odağında ya bir sorun ya da bir istek vardır. Hayal işte bu isteğin/sorunun şematik kurgusudur. Ve hayaller aslında geleceğe hazırlığın ön evresidir. Hayalleri kesintiye uğrayan çocuklar ise günün sonunda kocaman bir hiç’le karşılaşırlar. İşte hayal boşluğu metaforu kız çocukları özelinde bu hiçliğin güçlü bir anlatımıdır.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong>HAYAL BOŞLUĞU METAFORU</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Peki, hayal kurmak bir çocuk için neden gereklidir? Hayaller tıpkı yiyecek gibi çocuğun bütün gelişim alanları besler. Ama en çok da zihinsel gelişime yapılan değerli bir yatırımdır hayal. Bu yönüyle ufuk açar. İlham perisi gibi zihni meşgul eder. Çocuğa ne yapacağı konusunda rehber olur. Çocuklar için hayallerinin odağında ya bir sorun ya da bir istek vardır. Hayal işte bu isteğin/sorunun şematik kurgusudur. Ve hayaller aslında geleceğe hazırlığın ön evresidir. Hayalleri kesintiye uğrayan çocuklar ise günün sonunda kocaman bir hiç’le karşılaşırlar. İşte hayal boşluğu metaforu kız çocukları özelinde bu hiçliğin güçlü bir anlatımıdır. Ve bu boşluk türlü şekillerde karşımıza çıkmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong><em>"5 yaşından itibaren kız çocukları başkan, bilim insanı astronot ya da mühendis olma düşüncesini bırakırlar."</em></strong> <strong><em>"Çünkü 7 yaşına geldiğimizde erkeklerin bizlerden daha zeki olduğu olasılığını düşünmeye başlarız."</em></strong> <strong><em>"Bilimle ilgili bir oyuncağın bize verilme olasılığı daha azdır."</em></strong> <strong><em>"Ebeveynlerin Google aramalarında oğlum üstün zekalı mı sorusu kızım üstün zekalı mı sorusuna göre çok daha baskındır." </em></strong> Ve en vurucu cümle.<strong><em> "Kendimizi hayal edebilmemiz için zeki kadınların zeki olduklarını ve bulundukları yere nasıl geldiklerini görmeye ihtiyacımız var. </em></strong> <strong><em>Kendimizi hayal etmeyi bizler tek başımıza yapamayız."</em></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><em><strong>Güçlü kadınlar kız çocukların hayallerinin imgesidir aslında. Bu tasarım günün sonunda bazen bir oyun bazen de bir şarkı olarak benliği saracaktır. Bir bakmışsınız spiker olmak isteyen bir çocuk coğrafya sınavına haber metni yazarak çalışıyor. Ya da pilot kıyafeti içinde uçaktaki ilk konuşmanın provasına hazırlanıyor. İşte bütün bunların bir toplamı olarak hayal ile başlayan bu yolculuk, öğrenmenin de değişik bir versiyonudur.</strong></em></span></span></span></p>

<h2><span><span><span><strong>GÜÇLÜ KADINLAR KIZ ÇOCUKLARININ HAYALLERİNİN İMGESİDİR</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Çocuklar bazı gerçeklerle tahmin ettiğimizden daha erken tanışıyor sanırım. Beş yaşında bilime mesafe koyan, yedi yaşında erkeklerin ayrıcalıklı olduğu düşüncesini kanıksayan kız çocukları bilimsel oyuncaklardan uzak bir şekilde farklı hayaller içinde oyalanıyorlar.Ülkemizde ve dünyada kız çocuklarını güçlendirme çalışmaları belki de bu sebeple en çok da STEM dediğimiz bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında yapılıyor. Uzun zamandır bu alandan dışlanan kadınların sosyal geni, içinde yaşadığımız yüzyıldaki kız çocuklarının da laneti olmuş gibi. Oysa ki oğlan ya da kız çocuk fark etmez, bütün çocukların hayallerindeki rol modellerini görmeye, onları hayalleri içinde yerleştirmeye ihtiyaçları vardır. Hayal kurmak salt bir çocuk eylemi gibi görünse de destek isteyen zihinsel bir çabadır. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çocuk için belki bilişsel bir kısa yoldur hayal. Ama hikayesi için yetişkin dokunuşlarına özellikle ihtiyaç duyulur. Hayal kurmanın bu yönüyle belli durakları vardır. Ve bu durakların bazılarında çocuklar rol modelleri ile karşılaşmak ve gelecekte neye dönüşeceğini somut örneklerini görmek isterler. Bu istek bir anlamda çocuk için kendi prototipi ile karşılaşmak gibi bir deneyimdir. Kadın pilot görmeyen bir kız çocuğunun hayallerinde pilotluk yer almayacaktır.  Kız çocuklarını hayallerinde yalnızlığa terk edemeyiz. Çünkü bazı hayaller iki kişiliktir. Güçlü kadınlar kız çocukların hayallerinin imgesidir aslında. Bu tasarım günün sonunda bazen bir oyun bazen de bir şarkı olarak benliği saracaktır. Bir bakmışsınız spiker olmak isteyen bir çocuk coğrafya sınavına haber metni yazarak çalışıyor. Ya da pilot kıyafeti içinde uçaktaki ilk konuşmanın provasına hazırlanıyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>İşte bütün bunların bir toplamı olarak hayal ile başlayan bu yolculuk, öğrenmenin de değişik bir versiyonudur. Çocukların ama özellikle de kız çocuklarının bu deneyime çok ama çok ihtiyacı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Deneyim eksikliği genelde yapamama duygusuna yol açar. Bu duygu zehirlidir ve türlü duygu hallerinde çocuğun hayallerine uğrar. Rol modellerin yokluğunda, öğrenilmeyen deneyim yerini öğrenilen korkuya bırakır.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Geçmişi kurcalamak neye yarar?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/gecmisi-kurcalamak-neye-yarar</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gecmisi-kurcalamak-neye-yarar</guid>
<description><![CDATA[ Geçmişi kurcalamak neye yarar? ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Gecmisi-kurcalamak-neye-yarar.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Geçmişi, kurcalamak, neye, yarar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Geçmişi kurcalıyor oluşumuzun en güçlü sebebi bugünü rahatlatma çabasıdır. Bugüne dair meseleler, kişinin benliğinden ve öyküsünden bağımsız olan olaylar, ne kadar acı verici olursa olsunlar kişinin en hazırlıksız yakalandığı kendi öyküsünün bırakacağı etkinin yanına yaklaşamazlar.</b></span>

<span>Tercih ve iradesi dışında insanın üzerinde söz sahibi ya da etkisinin olamayacağı tek kişisel alanı geçmişidir denilebilir. Yaşanmıştır; olan olmuş, kişi kabullensin ya da kabullenmesin yaşantı kendisini gerçekleştirmiştir. Memnuniyet, pişmanlık ya da hayıflanmanın olaylar üzerindeki nesnel gücü yitirilmiş, haklı ve haksızlık gibi kavramlar saklı tutularak bir kapı tamamıyla kapanmıştır artık.</span>

<span>Tüm bunlarla beraber geçmişi neden kurcalarız, neden konuşuruz. Mazinin ehemmiyeti nedir? Geçmiş dediğimiz olgu neden geçmez? Ruminatif/tekrarcı söylemler, takılıp kalmalar, yahut sıklığı artmış yad etmeler neden sonlanmaz?</span>

<span>Freud’un ifade ettiği üzere insanın haz ilkesine göre yoğun motivasyonel davranışları olduğunu düşünürsek eğer, geçmişin ne kadar sıkıntı verdiğinden bağımsız bir şekilde kişinin bu durumdan çıkarı/psikolojik ya da fizyolojik bir doyumu olduğu söylenebilir. Acı veren meselelere arzu duyulabilir mi sorusunu sanırım yanıtlamak için uğraşmamıza çok gerek yoktur, nitekim tutkulu aşk gibi görünen istismar içerikli durumlarda ya da fiziksel zararları aşikar olan mevzularda insanın bazen yoğun özlem duyduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, evet insan acı çektiği yere çekim duyabilir.</span>
<blockquote><em><b>Öte yandan geçmişi kurcalamak üzerinde kişinin herhangi bir etkisi bulunmuyorsa, bu tutarsızlık gibi görünen uğraşı açıklamak için bir yol daha çıkıyor karşımıza. O da geçmiş diye uğraşılan meselenin bugünde bizatihi yaşıyor oluşudur. </b></em></blockquote>
<h2><b>GEÇMİŞ DİYE UĞRAŞILAN MESELENİN BUGÜNDE YAŞIYOR OLUŞU</b></h2>
<span>Kişi, içeriği olumlu ya da olumsuz olsun; içsel anlamda doyum yaşamadığı hiçbir mevzuyu sürdürmeyecektir çünkü.</span>

<span>Öte yandan geçmişi kurcalamak üzerinde kişinin herhangi bir etkisi bulunmuyorsa, bu tutarsızlık gibi görünen uğraşı açıklamak için bir yol daha çıkıyor karşımıza. O da geçmiş diye uğraşılan meselenin bugünde bizatihi yaşıyor oluşudur. </span>

<span>Ebeveyn ile kurulan ilksel ilişkilerde her birimiz yaşantımızın geri kalanında nesneler ile nasıl ilişki kuracağımızı da öğreniyoruz. Anne ile olan yakınlaşma biçimi, baba ile olan irtibat, bakım verenler ile oluşmuş hatıralar, bebeğin fiziksel gelişimi ile beraber yaşantısının tümünde kendini hatırlatacak psikolojik kolonları meydana getirir. Bu kolonlar kişi yetişkin olup da yaşantısını sürdürürken artık bakım verenlerinden bağımsız bir şekilde kendi habitatında izlerini sürdürüyor olur. Yani bakım verenlerin fiziksel varlıklarından bağımsız bir şekilde bugün eşya ile, konum ile, sevgili, eş, arkadaş ya da hiyerarşik bağların içerisinde anne ve babanın izdüşümleri yine, yeniden sahnelenmektedir.</span>

<span>Öyle ki kişinin kendine acı veren psikolojik semptomları ile kurduğu ilişkiye dahi baktığımızda bakım verenleri ile eşdeğer bir sürecin içinde olduğunu sıklıkla söyleyebiliriz.</span>

<span>Mizahi bir mesele olarak sıklıkla anlatılan bir durumdur; söz gelimi anne kalabalık bir yerde çocuğunu kaybeder, telaşla aramaya başlar. Çocuk annesini kaybettiğini fark edince kaygılanır, gözleri annesini arar. Bazen annesi çocuğu bulduğunda hiddetle kendi hışmını çocuğa yaşatır.</span>

<span>Bu çocuk annesini yitirdiğinde annesizliğin kaygısıyla birlikte annenin kendisini bulduğunda yapacaklarının kaygısını da taşır. Oldukça zorlu bir paradoks. Özlem duyulan ile kurtulmaya çabalanan nesnenin aynı nesne olması…</span>

<span>Bu kişiyi kurgusal anlamda büyüttüğümüzde bir varsayımla günaşırı panikler ya da yoğun kaygı yaşadığını düşündüğümüzde karşımıza sıklıkla benzer bir ilişme şekli çıkıyor. Bir an evvel kaygıdan kurtulmak isteyen benlik ile her sabah uyandığında ‘’acaba yine kaygılanacak mıyım’’ diye düşünen ve bedenindeki duyumları yoklayan, tarama sayfalarında kendini kaygılandıran meseleleri araştıran benlik aynı benlik. Kişi kendisine acı veren kaygı ve panikten bir an evvel kurtulmak isterken aynı zamanda henüz fark etmediği bir düzlemde kaygısını ve korkusunu yoğun bir şekilde aramaktadır da. Ebeveyn ile kurulan ilişki, kaygı ile ilişkisinde aynı tarzda varlığını sürdürmektedir. Yine Freud’a atıfla ruhsal sıkıntı yaratan bir mesele dışsal olgulardan kaynaklı ise kişi en basit anlamıyla kaçma yolunu seçerek bunu sonlandıracaktır. Fakat içeriden kaynaklanan konularda bu durum söz konusu değildir çünkü kişi kendi benliğinden kaçamaz.</span>
<blockquote><em><b>Faulkner’den bir alıntı ile tezimizi kapatalım; "Geçmiş asla ölmüş değildir, geçmiş geçmiş bile değildir." Bilinç dışında diri bir şekilde kendini anımsatan geçmişi geride bırakmanın/nötralize etmenin tek yolu da onu bilinç düzeyine çağırıp, deşifre etmektir denilebilir.</b></em></blockquote>
<h2><b>‘GEÇMİŞ, GEÇMİŞ BİLE DEĞİLDİR’</b></h2>
<span>Bir örnekle anlamlandırmaya çabaladığım meselede varmayı arzuladığım nokta şudur ki geçmişi kurcalıyor oluşumuzun en güçlü sebebi bugünü rahatlatma çabasıdır. Bugüne dair meseleler, kişinin benliğinden ve öyküsünden bağımsız olan olaylar, ne kadar acı verici olursa olsunlar kişinin en hazırlıksız yakalandığı kendi öyküsünün bırakacağı etkinin yanına yaklaşamazlar. Dolayısıyla kişisel tarihlerde ne olup bittiğini anlamadan bugünkü uğraşlarımızın nereden kaynaklandığını ve nasıl rahatlatılabileceğini anlayamayız.</span>

<span>Tasarrufumuzun bulunmadığı geçmiş hakkında iradelerimize kalan belki de tek şey; bugün sürdürme arzumuzu fark etmemiz olacaktır. Kişi nasıl bırakmadığını, neden bırakmadığını, tüm bedellerine rağmen; semptomuna ya da bir anlamda geçmişine nasıl sarıldığını anladığında o zaman karşısına bir yol çıkacak demektir. Bugüne ait geçiştirici eylemlerin, bir an evvel kurtulma çabasının ve geçmişi kurcalamadan işgücüne geri dönme uğraşının; bırakalım geçmişi geride bırakmayı, yaşantının geneline yayacağını söylersek sanırım yanılmış da olmayız. Söylendiği üzere kişi neyi konuşmaktan imtina ediyor ve en çok nereye bakmıyorsa orada yok etmek istemediği bir şeyler de bulunuyor demektir.</span>

<span>Faulkner’den bir alıntı ile tezimizi kapatalım;</span>

<span>"Geçmiş asla ölmüş değildir, geçmiş geçmiş bile değildir."</span>

<span>Bilinç dışında diri bir şekilde kendini anımsatan geçmişi geride bırakmanın/nötralize etmenin tek yolu da onu bilinç düzeyine çağırıp, deşifre etmektir denilebilir.</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yine, yeni, yeniden</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yine-yeni-yeniden</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yine-yeni-yeniden</guid>
<description><![CDATA[ Yine, yeni, yeniden ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/WhatsApp-Gorsel-2024-01-05-saat-11.37.05_76aae0d0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yine, yeni, yeniden</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Günün sonunda bir tek hayat var şarkıda dediği gibi onu da aklınızdan çıkarmayın, yeter ki sağlıklı olun, gerçekçi olun ve hayatınızı güzelleştirmek için çaba harcamayı gerektiren o gücü tekrar bulabilmek için önce ufak değişiklikler hayal edin ve adı</strong><strong>m at</strong><strong>ın.</strong><strong>   </strong>

Yaş gününüze az kaldığında ya da yeni bir yıl yaklaşırken içinizde bir yerlerde ufak da olsa bir umutla, sizi mutsuz eden her ne varsa kurtulmayı, hayal edip de kavuşamadığınız neler varsa kavuşmayı, yapmayı düşündüğünüz ancak bir türlü adım atamadığınız değişiklikleri gerçekleştirmeyi dilersiniz.

Geride bırakmak istediğiniz tüm sıkıntıların hayatınızdan çıkıp gitmesini de arzu edersiniz elbette. Ne var ki o kutladığınız yeni yaşa ya da yeni yıla rağmen o gün gelip de geçtiğinde ertesi gün her şeye kaldığınız yerden aynı şekilde devam etmek çok ağır gelir, hayal kırıklığı yaşatır. Eğer beklentilerinizin gerçekçi olup olmadığını ve mevcut koşullarınıza ve imkanlarınıza uygun olup olmadığını gözden geçirip de sizi mutlu edebilecek değişiklikler için adım atabilirseniz inanın psikolojinize yeniden hayat verirsiniz.

Yeni bir yaşa girmek ya da yeni bir yıla başlamak aslında gerçekten silkelenip de ertelediğiniz her ne hayaliniz ya da hedefiniz varsa ufak adımlarla bile olsa o hayallere yaklaşabilmek için gayret etmek üzere harika bir zamanlamadır. Yeter ki somut adımlar atın.

Önce dilediğiniz değişiklikleri ya da hayalleri bir masaya yatırmakla yola koyulabilirsiniz. Şu an için hayatınızda sizin için nelerin değerli olduğunu düşünerek hatta belki kâğıda dökerek sahip olduğunuz güzelliklerin de farkında olarak daha başka neler yapabilirsiniz? Hayatınıza neler katabilirsiniz? Bir düşünün, vakit ayırın, peki o değişiklikler gerçekleştiğinde tercih ettiğiniz senaryo sizi ne kadar mutlu edecek onu da etraflıca hayal edin.  Türlü bahanelerle ertelediklerinizi de düşünün, bazen çok genel bir hayal kurup nereden başladığınızı bilemediğinizde de yol alamazsınız, eminim tecrübe etmişsinizdir.

<strong>ADIM ATIN</strong>

Yeni yılda, yeni yaşınızda, temiz bir sayfada hayatınızda bir değişiklik yapmak istiyorsanız önce kendinize gerçekçi yaklaşarak küçük adımlar atmaya başlayın, varsın çok sürsün. Zaman içinde ki zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor, o küçük adımlarla dilediklerinize yaklaşabilirsiniz de. Kendinize şans verin.

Hayal kurmak elbette güzel de azıcık analitik düşünüp, ihtimalleri ve zorlukları da bilerek mümkün olana yaklaşmak için inisiyatif almak çok daha sağlam bir yol açabilir.  Tam olarak ne istediğinizi de bilin lütfen, misal bazen kendimizi bir sohbette aslında tam olarak ne istediğimizi de bilmezken yakalarız.  Motive olmanın yolu önce kendi içinde netleşmektir.

Günün sonunda bir tek hayat var şarkıda dediği gibi onu da aklınızdan çıkarmayın, yeter ki sağlıklı olun, gerçekçi olun ve hayatınızı güzelleştirmek için çaba harcamayı gerektiren o gücü tekrar bulabilmek için önce ufak değişiklikler hayal edin ve adım atın.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sahip olduğumuz güzellikler</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sahip-oldugumuz-guzellikler</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sahip-oldugumuz-guzellikler</guid>
<description><![CDATA[ Sahip olduğumuz güzellikler ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2023/12/cenk-foto.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sahip, olduğumuz, güzellikler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Sahip olduğumuz güzelliklere; sağlığımıza, kıymetli arkadaşlarımıza, sevdiklerimize hatta varsa kedimize ya da köpeğimize ve rahatça alabildiğimiz sürece nefesimize minnetle ruh halimizi rahatlatabilir; sıkıntılara çok daha kolay göğüs gerebiliriz.</strong>

Sahip olduğumuz güzelliklere odaklanmak psikolojimize en iyi gelecek, ruh halimizi en keyifli hale getirecek ve canımızı sıkan durumlardan bizi en çabuk çıkaracak yollardan biri. Hani kimi zaman sağlık sıkıntısı yaşadığınız anlarda diyelim ki boynunuz tutulduğunuzda uyurken yastıkta kafanızı rahatça çevirebilmeniz bile ne kadar kıymetliymiş anlarsınız ya; ya da mideniz rahatsız olduğunda rahatça bir kahve içebilmek ne güzelmiş fark ederseniz ya… Sırf bedeninizde sağlıklı olan bölgelerden yola çıksanız bile teşekkürle dolacağınız o kadar büyük zenginliklerimiz var ki…

Sahip olduğumuz güzelliklere; sağlığımıza, kıymetli arkadaşlarımıza, sevdiklerimize hatta varsa kedimize ya da köpeğimize ve rahatça alabildiğimiz sürece nefesimize minnetle ruh halimizi rahatlatabilir; sıkıntılara çok daha kolay göğüs gerebiliriz. İnsanız; elbette günlük stresler, anlık aksilikler canımızı sıkabilir ama öyle anlarda bile yaşadığımız o sıkıntıya takılıp kalmak yerine, o sevimsiz an içinde bile kendimizi güzel anlar yaratmaya verebilirsek şahane olabilir.
<blockquote><strong>Asla Polyannacılık oynayalım da, demiyorum, Polyanna’nın gıcık eden bir yapay bir çabası var gibi geliyor hep. Polyanna olmayın da, siz siz olun; sahip olduğunuz güzellikleri düşünmeye gayret edin, gayret edelim diyorum sadece.</strong></blockquote>
<strong>TEŞEKKÜR EDEBİLECEĞİMİZ ZENGİNLİKLERİMİZ</strong>

Kolay değil tabii; bazen o gücü bulmak, her şey üst üste geldiğinde şevkimizi, keyfimizi de kaybedip, olumlu bir taraf görmeye çalışmak hiç kolay değil. Hatta işin içinde olumlu bir taraf yakalamaya gayret etmeyi azıcık da kızgınlıkla “züğürt tesellisi” olarak değerlendireceğimiz, o sıkıştığımız anlarda pembe bir renk de görmeyi becerebilmek hiç kolay değil. Asla Polyannacılık oynayalım da, demiyorum, Polyanna’nın gıcık eden bir yapay bir çabası var gibi geliyor hep. Polyanna olmayın da, siz siz olun; sahip olduğunuz güzellikleri düşünmeye gayret edin, gayret edelim diyorum sadece. Misal bir sabah uyandığınızda o gün içinde küçük anlarda bile olsa “nasıl keyifler yaratabileceğinize” odaklanın. Üstelik sahip olduğumuz için “teşekkür edebileceğimiz zenginliklerimiz” hem genel mutluluğumuzu artırmaya hem stresimizi azaltmaya hem de içinde bulunduğumuz zor durumlarla daha iyi başa çıkmaya yardım edebilir.

<strong>YİTİP GİTMEDEN</strong>

Pek sevdiğim Amerikalı aktris Drew Barrymore da kendi programında şükran günlüğünden bahsederken, Hugh Grant’ın burun kıvırdığını hatırlıyorum. Daha iyi olmaya, güzel şeyler denemeye huysuzluk edeceksek, niye şikâyet etmeyi sürdürüyoruz ki peki? Literatürde, minnettar oldukları neler varsa yazarak şükran günlüğü tutanların tutmayanlara göre daha keyifli ve huzurlu hale geldiğini ortaya koyan çalışmalar bile var.

2008 yılında “Journal Of Research in Personality” dergisi, Ağustos sayısı 42. ciltte yayımlanan, Alex M. Wood ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği bir çalışma da <a href="https://www.psychologytoday.com/intl/basics/personality">kişilik </a>özelliklerini ve sosyal desteği kontrol ettikten sonra bile, daha yüksek şükran seviyelerinin daha düşük depresyon ve anksiyete seviyeleri ile ilişkili olduğunu ortaya koymuş. Razı olmaktan da bahsetmiyorum asla; aman sakın. Özellikle politikacıların manipüle ettiği “şükredelim”, “razı olalım” tayfasının şuursuzluğundan da bahsetmiyorum. Kastettiğim sahip olduğumuz tüm güzellikleri hemen her gün düşünelim ki doyasıya tadını çıkaralım, yitip gitmeden…]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeninin aynasında kendini yeniden görmek</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yeninin-aynasinda-kendini-yeniden-goermek</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yeninin-aynasinda-kendini-yeniden-goermek</guid>
<description><![CDATA[ Psikanalist Carl Jung’un bir sözü bu noktada her şeyi özetler: “İnsan, kendisiyle yüzleşmeden asla yenilenemez. Her değişim, kendini yeniden görmenin bir provasıdır.” İşte bu yüzden, yenilikten kaçmak aslında kendi yansımandan kaçmaktır.

Hayat bazen yorgun bir nehir gibi aynı yatağında akıp gider. Bildik yollar, tanıdık insanlar, ezberlenmiş cümleler… Derken bir gün, bir yenilik çıkar karşınıza. Bir kelime, bir insan, bir fırsat, belki de bir karar. Önce şaşırırsınız; “Bu benim hayatıma nasıl uyacak?” diye düşünürsünüz. Ancak yeniyi kabul ettiğinizde fark edersiniz ki, aslında o yenilik sizi dönüştürmekle kalmamış, size kendinizi yeniden göstermiştir. Yeninin gözünden kendini görmek, bir aynada ilk kez fark ettiğiniz bir detaya bakmak gibidir: İçinizde bir yerlerde unuttuğunuz cesareti, tutkuyu ve belki de kim olduğunuzu yeniden hatırlamak.

Çünkü yenilik, sadece dışarıda olan bir değişim değildir; insanın iç dünyasına bir davettir. Bir ilişkiyi bitiren, bir şehirden göç eden, kariyerini sıfırdan başlatan birini düşünün… Yaptıkları şey “yeniyi” hayatlarına almak değil, kendilerini o yeniliğin gözünden yeniden görmektir. Eski yaraların kabuk bağlamış hallerini, hiç keşfetmedikleri güçlü yanlarını, bastırdıkları hayallerini yeniden görmek. Yenilik, insanın kendini yeniden tanımasına imkân tanır.

Psikanalist Carl Jung’un bir sözü bu noktada her şeyi özetler: “İnsan, kendisiyle yüzleşmeden asla yenilenemez. Her değişim, kendini yeniden görmenin bir provasıdır.” İşte bu yüzden, yenilikten kaçmak aslında kendi yansımandan kaçmaktır. Çünkü yeni bir sayfa açtığınızda, orada yalnızca “daha iyi” bir hayat bulmazsınız; kendi hikayenizin unuttuğunuz kahramanını da bulursunuz.

Eğer bir gün yeni bir kararın eşiğine gelirseniz, korkmayın. O yenilik, size sadece farklı bir hayat sunmaz; sizi yeniden kendinizle tanıştırır. Ve belki de o tanışma, hayatınızın en gerçek başlangıcı olur.

YENİ BİR KARARIN EŞİĞİNE GELİRSENİZ KORKMAYIN

Kendi hayatıma dönüp baktığımda, en zor kararları alırken fark ettim: Eski olan, beni tanıdık bir güvenin içinde tutsa da, kendime dair çok şeyi gölgeliyordu. Yeninin gözünden kendime baktığımda, aslında o güvensiz topraklarda büyümeye en hazır halimle karşılaşıyordum. Kendime dair fark etmediğim bir sabır, keşfetmediğim bir güç, hatta inşa edilmemiş hayaller…

Eğer bir gün yeni bir kararın eşiğine gelirseniz, korkmayın. O yenilik, size sadece farklı bir hayat sunmaz; sizi yeniden kendinizle tanıştırır. Ve belki de o tanışma, hayatınızın en gerçek başlangıcı olur. Çünkü kendini yeninin gözünden görmek, hayatın insana sunduğu en büyük hediyelerden biridir: “Kendinle yeniden tanışmak ve kendini yeniden sevmek.” ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/yeninin-aynasinda-kendini-yeniden-gormek-1734502242.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yeninin, aynasında, kendini, yeniden, görmek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Psikanalist Carl Jung’un bir sözü bu noktada her şeyi özetler: “İnsan, kendisiyle yüzleşmeden asla yenilenemez. Her değişim, kendini yeniden görmenin bir provasıdır.” İşte bu yüzden, yenilikten kaçmak aslında kendi yansımandan kaçmaktır.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Hayat bazen yorgun bir nehir gibi aynı yatağında akıp gider. Bildik yollar, tanıdık insanlar, ezberlenmiş cümleler… Derken bir gün, bir yenilik çıkar karşınıza. Bir kelime, bir insan, bir fırsat, belki de bir karar. Önce şaşırırsınız; “Bu benim hayatıma nasıl uyacak?” diye düşünürsünüz. Ancak yeniyi kabul ettiğinizde fark edersiniz ki, aslında o yenilik sizi dönüştürmekle kalmamış, size kendinizi yeniden göstermiştir. Yeninin gözünden kendini görmek, bir aynada ilk kez fark ettiğiniz bir detaya bakmak gibidir: İçinizde bir yerlerde unuttuğunuz cesareti, tutkuyu ve belki de kim olduğunuzu yeniden hatırlamak.</span></span></p>

<p><span><span>Çünkü yenilik, sadece dışarıda olan bir değişim değildir; insanın iç dünyasına bir davettir. Bir ilişkiyi bitiren, bir şehirden göç eden, kariyerini sıfırdan başlatan birini düşünün… Yaptıkları şey “yeniyi” hayatlarına almak değil, kendilerini o yeniliğin gözünden yeniden görmektir. Eski yaraların kabuk bağlamış hallerini, hiç keşfetmedikleri güçlü yanlarını, bastırdıkları hayallerini yeniden görmek. Yenilik, insanın kendini yeniden tanımasına imkân tanır.</span></span></p>

<p><span><span>Psikanalist Carl Jung’un bir sözü bu noktada her şeyi özetler: “İnsan, kendisiyle yüzleşmeden asla yenilenemez. Her değişim, kendini yeniden görmenin bir provasıdır.” İşte bu yüzden, yenilikten kaçmak aslında kendi yansımandan kaçmaktır. Çünkü yeni bir sayfa açtığınızda, orada yalnızca “daha iyi” bir hayat bulmazsınız; kendi hikayenizin unuttuğunuz kahramanını da bulursunuz.</span></span></p>

<p><span><span><strong>Eğer bir gün yeni bir kararın eşiğine gelirseniz, korkmayın. O yenilik, size sadece farklı bir hayat sunmaz; sizi yeniden kendinizle tanıştırır. Ve belki de o tanışma, hayatınızın en gerçek başlangıcı olur.</strong></span></span></p>

<h2><span><span><strong>YENİ BİR KARARIN EŞİĞİNE GELİRSENİZ KORKMAYIN</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Kendi hayatıma dönüp baktığımda, en zor kararları alırken fark ettim: Eski olan, beni tanıdık bir güvenin içinde tutsa da, kendime dair çok şeyi gölgeliyordu. Yeninin gözünden kendime baktığımda, aslında o güvensiz topraklarda büyümeye en hazır halimle karşılaşıyordum. Kendime dair fark etmediğim bir sabır, keşfetmediğim bir güç, hatta inşa edilmemiş hayaller…</span></span></p>

<p><span><span>Eğer bir gün yeni bir kararın eşiğine gelirseniz, korkmayın. O yenilik, size sadece farklı bir hayat sunmaz; sizi yeniden kendinizle tanıştırır. Ve belki de o tanışma, hayatınızın en gerçek başlangıcı olur. Çünkü kendini yeninin gözünden görmek, hayatın insana sunduğu en büyük hediyelerden biridir: “Kendinle yeniden tanışmak ve kendini yeniden sevmek.”</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aile kıyımı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/aile-kiyimi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/aile-kiyimi</guid>
<description><![CDATA[ Sosyal ve kültürel baskılar, aile içi şiddet, maddi zorluk ve bu zorluğu izleyen çaresizlik, yakın zamanda yaşanacak ayrılık veya velayet anlaşmazlıkları, psikolojik rahatsızlıklar ve yetersiz toplumsal kontrol mekanizmaları çocuk, kadın ve aileyi katliam benzeri eylemlere daha da açık hale getiriyor.

Birkaç gün önce medyada eşi benzeri görülmemiş bir şiddet haberini daha okuduk. B.A. isimli şahıs toplamda sekiz aile üyesini öldürdü. Aile üyeleri arasında kendi ailesi ile birlikte eşinin ailesi ve kendi çocuğu da bulunuyordu. B.A. bu toplu kıyım ile hem kan bağına dayalı hem de evlilik yoluyla oluşan aile üyelerini sebebi bilinmeyen bir sebeple öldürmüş oldu. Geçtiğimiz aylarda da çocuklarını öldürdükten sonra kendi de intihar eden baba örneğini okumuştuk. Bu örneklerin tümü şiddetin yeni bir türünü gösteriyor bize. Aile kıyımı da diyebileceğimiz bu yeni durum pek de alışık olmadığımız bir cinnet hali. Şiddetin türü ve derecesi, tahmin edilemeyen bir boyutta değişiyor ve dönüşüyor sanki. 

Failicides eş ve çocuk ölümüyle sonuçlanan, aile cinayetlerini tanımlayan bir ifade. Sözcük kendi içinde farklı alt boyutlara da sahip. Neonaticide, yeni doğan bebeğin ebeveyni tarafından öldürülmesi- ki çok konuşulmamakla birlikte evlilik dışı dünyaya gelen birçok bebek bu şekilde öldürülmektedir-, infanticide bir yaşından küçük bebeğin öldürülmesiyken filicide ise herhangi bir yaştaki çocuğun ebeveyni tarafından öldürülmesi olayıdır. Şiddetin aile üyelerine kaymasının geçmiş dönem örnekleri bulunmaktadır. Hanedanlıklarda aile içi çatışmalar ve iktidar mücadelesindeki güç istenci, katliamı aile içine yönlendirmekteydi. Peki şiddetin aile üyelerine kaymasını nasıl okumalıyız? 

Aile geçmişte erkeğin kölelerine karşılık gelmekteydi. Arapçada aileye karşılık gelen “usra” ele geçirmek, esir almak gibi bir karşılığa denk geliyor. Bu yünüyle aile, kölelik ve bağımlılık sözcüklerini karşılıyor. Latince Famulus da benzer bir içeriğe sahip. Familia yani aile, hizmetçi, besleme, köle olarak kabul ediliyor. Familia konak, malikane gibi büyük bir evde yaşayan hane halkına hizmet eden bütün hizmetkarları da kapsayan bir içeriğe sahip.  Eşya ve hayvanlar da familia’nın sınırları içinde yer almaktadır. Köleler de alınıp satılabildiği için sahip olunan mallar arasındadır. Süreç içinde familia, evin çocuklarını ve hizmetkarları da kapsayacak şekilde kullanılmaya başlandı Kadınlar da evcil bir köleye dönüşmüştü. Ataerkil ailenin erken dönemlerinde babanın kölesini öldürme hakkı olduğu gibi eşini ve çocuklarını öldürme hakkı da vardı. Mülkün ilk sahibi olan erkek, malın ve genin başarılı aktarımı için kadının ve diğer kadın akrabaların denetlenmesi gerektiğine inanmaktaydı. Kurallar büyük ölçüde erkeğin mülkünü koruma ve bu mülkü nesillere “şüphe” bırakmayacak şekilde aktarma mantığına dayanıyordu. Bu sebeple mülk olan “kadın, çocuk, köle ve toprağın” kurallar konularak idaresi kritik önemdeydi. Erkekler sahip oldukları bütün mülkiyetin -ki içinde kadınlar çocuklar ve köleler de vardır- güvenliğini toplumsal kurumlar üzerinden sağlamaktaydı. Evlilik ve akrabalık bu kurgudaki iki güçlü kurumdur. Erkekler akrabalık bağı ile sistemdeki tüm kadınları, evlilik bağı ile de eş olduğu kadını denetlemektedir. Aile sözcüğünün etimoloji kökeninde öne çıkan bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki, bazı erkekler özelinde ailenin yorumlanma şekli eski ayarlarına dönmüşe benziyor. 

Erkekler kendilerini geçimi sağlayan bireyler olduğuna inanmaları için eğitildiler. Bu sosyal gen ile büyüyen erkekler hayatlarının her döneminde gücün türlü şekillerine sahip olmaya alıştı, alıştırıldı. Aile üzerinde kontrol arzusu ve hak sahibi olma duygusu bu sosyal genin en yaygın miraslarından birisi.

ERKEKLER GÜCÜN TÜRLÜ ŞEKİLLERİNE SAHİP OLMAYA ALIŞTIRILDI

Toplumun yapısal unsurları erkeğe güç ve kontrol sahibi olma konusunda güçlü bir genetik miras bıraktı. Erkekler kendilerini geçimi sağlayan bireyler olduğuna inanmaları için eğitildiler. Bu sosyal gen ile büyüyen erkekler hayatlarının her döneminde gücün türlü şekillerine sahip olmaya alıştı, alıştırıldı. Aile üzerinde kontrol arzusu ve hak sahibi olma duygusu bu sosyal genin en yaygın miraslarından birisi. Aile ve akrabalık sistemi üzerinde erkeğin azalan gücü ve kontrolü bu katliamların bir nedeni olarak okunabilir.  Kendisini ailenin ve akrabalık sisteminin sorumlusu olarak gören erkekler, rol ve statülerine yönelik ciddi bir tehdit algısı hissettiklerinde çaresizlik duygusu ile büyük eylemleri rahatlıkla düşünebilmekte. Olası kayıplar sonrasında katı bir kontrol duygusuna sahip olan erkeklerin bazısı için en iyi tercih bazen herkesi ortadan kaldırmak. Kobra erkek, pitbull erkek şeklindeki isimlendirmeler bu kaybetme psikolojisinin metaforik anlatımlarıdır.

Bireylerin, grupların ve toplumların beslenme, barınma, korunma, güvende kalma, ekonomik ihtiyaçları karşılama, duygusal tatmin, neslin devamlılığı ve daha birçok etken aileyi bugünlere getiren işlevlerin sadece birkaçı. Bu işlevlerin her biri uz ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/aile-kiyimi-1734158562.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Aile, kıyımı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Sosyal ve kültürel baskılar, aile içi şiddet, maddi zorluk ve bu zorluğu izleyen çaresizlik, yakın zamanda yaşanacak ayrılık veya velayet anlaşmazlıkları, psikolojik rahatsızlıklar ve yetersiz toplumsal kontrol mekanizmaları çocuk, kadın ve aileyi katliam benzeri eylemlere daha da açık hale getiriyor.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Birkaç gün önce medyada eşi benzeri görülmemiş bir şiddet haberini daha okuduk. B.A. isimli şahıs toplamda sekiz aile üyesini öldürdü. Aile üyeleri arasında kendi ailesi ile birlikte eşinin ailesi ve kendi çocuğu da bulunuyordu. B.A. bu toplu kıyım ile hem kan bağına dayalı hem de evlilik yoluyla oluşan aile üyelerini sebebi bilinmeyen bir sebeple öldürmüş oldu. Geçtiğimiz aylarda da çocuklarını öldürdükten sonra kendi de intihar eden baba örneğini okumuştuk. Bu örneklerin tümü şiddetin yeni bir türünü gösteriyor bize. Aile kıyımı da diyebileceğimiz bu yeni durum pek de alışık olmadığımız bir cinnet hali. Şiddetin türü ve derecesi, tahmin edilemeyen bir boyutta değişiyor ve dönüşüyor sanki. </span></span></p>

<p><span><span><strong><em>Failicides</em></strong> eş ve çocuk ölümüyle sonuçlanan, aile cinayetlerini tanımlayan bir ifade. Sözcük kendi içinde farklı alt boyutlara da sahip. <strong><em>Neonaticide,</em></strong> yeni doğan bebeğin ebeveyni tarafından öldürülmesi- ki çok konuşulmamakla birlikte evlilik dışı dünyaya gelen birçok bebek bu şekilde öldürülmektedir-, <strong><em>infanticide </em></strong>bir yaşından küçük bebeğin öldürülmesiyken <strong><em>filicide</em></strong> ise herhangi bir yaştaki çocuğun ebeveyni tarafından öldürülmesi olayıdır. Şiddetin aile üyelerine kaymasının geçmiş dönem örnekleri bulunmaktadır. Hanedanlıklarda aile içi çatışmalar ve iktidar mücadelesindeki güç istenci, katliamı aile içine yönlendirmekteydi. Peki şiddetin aile üyelerine kaymasını nasıl okumalıyız? </span></span></p>

<p><span><span>Aile geçmişte erkeğin kölelerine karşılık gelmekteydi. Arapçada aileye karşılık gelen “usra” ele geçirmek, esir almak gibi bir karşılığa denk geliyor. Bu yünüyle aile, kölelik ve bağımlılık sözcüklerini karşılıyor. Latince Famulus da benzer bir içeriğe sahip. Familia yani aile, hizmetçi, besleme, köle olarak kabul ediliyor. Familia konak, malikane gibi büyük bir evde yaşayan hane halkına hizmet eden bütün hizmetkarları da kapsayan bir içeriğe sahip.  Eşya ve hayvanlar da familia’nın sınırları içinde yer almaktadır. Köleler de alınıp satılabildiği için sahip olunan mallar arasındadır. Süreç içinde familia, evin çocuklarını ve hizmetkarları da kapsayacak şekilde kullanılmaya başlandı Kadınlar da evcil bir köleye dönüşmüştü.<span> Ataerkil ailenin erken dönemlerinde babanın kölesini öldürme hakkı olduğu gibi eşini ve çocuklarını öldürme hakkı da vardı. Mülkün ilk sahibi olan erkek, malın ve genin başarılı aktarımı için kadının ve diğer kadın akrabaların denetlenmesi gerektiğine inanmaktaydı. Kurallar büyük ölçüde erkeğin mülkünü koruma ve bu mülkü nesillere “şüphe” bırakmayacak şekilde aktarma mantığına dayanıyordu. Bu sebeple mülk olan “kadın, çocuk, köle ve toprağın” kurallar konularak idaresi kritik önemdeydi. </span>Erkekler sahip oldukları bütün mülkiyetin -ki içinde kadınlar çocuklar ve köleler de vardır- güvenliğini toplumsal kurumlar üzerinden sağlamaktaydı. Evlilik ve akrabalık bu kurgudaki iki güçlü kurumdur. Erkekler akrabalık bağı ile sistemdeki tüm kadınları, evlilik bağı ile de eş olduğu kadını denetlemektedir. Aile sözcüğünün etimoloji kökeninde öne çıkan bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki, bazı erkekler özelinde ailenin yorumlanma şekli eski ayarlarına dönmüşe benziyor. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Erkekler kendilerini geçimi sağlayan bireyler olduğuna inanmaları için eğitildiler. Bu sosyal gen ile büyüyen erkekler hayatlarının her döneminde gücün türlü şekillerine sahip olmaya alıştı, alıştırıldı. Aile üzerinde kontrol arzusu ve hak sahibi olma duygusu bu sosyal genin en yaygın miraslarından birisi.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>ERKEKLER GÜCÜN TÜRLÜ ŞEKİLLERİNE SAHİP OLMAYA ALIŞTIRILDI</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Toplumun yapısal unsurları erkeğe güç ve kontrol sahibi olma konusunda güçlü bir genetik miras bıraktı. Erkekler kendilerini geçimi sağlayan bireyler olduğuna inanmaları için eğitildiler. Bu sosyal gen ile büyüyen erkekler hayatlarının her döneminde gücün türlü şekillerine sahip olmaya alıştı, alıştırıldı. Aile üzerinde kontrol arzusu ve hak sahibi olma duygusu bu sosyal genin en yaygın miraslarından birisi. Aile ve akrabalık sistemi üzerinde erkeğin azalan gücü ve kontrolü bu katliamların bir nedeni olarak okunabilir.  Kendisini ailenin ve akrabalık sisteminin sorumlusu olarak gören erkekler, rol ve statülerine yönelik ciddi bir tehdit algısı hissettiklerinde çaresizlik duygusu ile büyük eylemleri rahatlıkla düşünebilmekte. Olası kayıplar sonrasında katı bir kontrol duygusuna sahip olan erkeklerin bazısı için en iyi tercih bazen herkesi ortadan kaldırmak. <strong><em>Kobra erkek, pitbull erkek</em></strong><em> </em>şeklindeki isimlendirmeler bu kaybetme psikolojisinin metaforik anlatımlarıdır.</span></span></p>

<p><span><span>Bireylerin, grupların ve toplumların beslenme, barınma, korunma, güvende kalma, ekonomik ihtiyaçları karşılama, duygusal tatmin, neslin devamlılığı ve daha birçok etken aileyi bugünlere getiren işlevlerin sadece birkaçı. Bu işlevlerin her biri uzun yıllar, erkek ve erkek yanlı akrabalık sistemi tarafından yerine getirildi. Öyle ki çocuk, kadın ve aile her daim erkeğim güdümünde idi. Beslenmeden neslin devamına kadar her şey erkeğin kontrolünde gelişti. Bu durum erkekler için zamanın ruhuna bile meydan okuyan bir sosyal gendir. Ve kadınlar esasında bu genlere karşı mücadele veriyor. Değişen zaman haliyle kadını ve aileyi de değiştirdi. Ve aile yine koruma işlevine sahip. Ancak roller ve statüler çeşitlendi. Güç merkezi artık sadece erkek değil aynı zamanda kadın. Esasında gücün aile özelinde erkek ve kadın tarafından paylaşılması ailenin bahsi geçen işlevlerini daha da güçlendirebilir. Ancak bazı erkekler zamanın ruhuna meydan okurcasına her şeyin kendi güdümünde kalması konusunda ısrarcı. Sosyal ve kültürel baskılar, aile içi şiddet, maddi zorluk ve bu zorluğu izleyen çaresizlik, yakın zamanda yaşanacak ayrılık veya velayet anlaşmazlıkları, psikolojik rahatsızlıklar ve yetersiz toplumsal kontrol mekanizmaları çocuk, kadın ve aileyi katliam benzeri eylemlere daha da açık hale getiriyor. </span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Işık insanın içinde yanmıyorsa yüzüne de vurmuyor</title>
<link>https://trafikdernegi.com/isik-insanin-icinde-yanmiyorsa-yuzune-de-vurmuyor</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/isik-insanin-icinde-yanmiyorsa-yuzune-de-vurmuyor</guid>
<description><![CDATA[ Narsist bireyler, içlerindeki boşluğu doldurmak için dışarıdan ışık devşirmeye çalışırlar. Başkalarının sevgisini, takdirini ve hayranlığını alarak var olmaya çabalarlar. Ama bu bir tür “ödünç alınmış ışık”tır ve sürdürülebilir değildir.

Bir insanın içindeki ışık, onun karakterinin, duygularının ve niyetlerinin bir yansımasıdır. Bu ışık, samimiyeti, sevgiyi ve insan olmanın özünü taşır. Ancak, narsist bir kişiliğe sahip olan insanlarda bu ışığın varlığından bahsetmek oldukça zordur. Onların iç dünyasında yalnızca karanlık, kendi benliklerinin sürekli onaylanma arayışı ve sahte bir parlaklık vardır. İşte bu yüzden, narsistin yüzünde gördüğünüz gülümseme, aslında bir maskeden ibarettir. Gerçek bir ışıktan değil, manipülatif bir yansımanın dışavurumudur.

Narsist bireyler, içlerindeki boşluğu doldurmak için dışarıdan ışık devşirmeye çalışırlar. Başkalarının sevgisini, takdirini ve hayranlığını alarak var olmaya çabalarlar. Ama bu bir tür “ödünç alınmış ışık”tır ve sürdürülebilir değildir. Nietzsche’nin dediği gibi, “Kendine yalan söyleyen bir insan, dünyadaki herkesi kandırabilir ama kendi gerçeğinden asla kaçamaz.” Narsistler, kendilerine bile yalan söyleyerek sahte bir kişilik inşa ederler. Bu yüzden, yüzlerinde parıldayan ışık, aslında içlerinden değil, dışarıdan ödünç alınan bir yanılsamadır.

Kendi ışığını yakmayı başaran insanlar, başkalarını da aydınlatır. Ancak ışığın kaynağı sahteyse, hem kendinizi hem de başkalarını karanlık bir labirente sürüklersiniz. Gerçek ışık içten gelir; onu arayın, koruyun ve asla ödünç almayın.

GERÇEK IŞIK İÇTEN GELİR

Samimi ve aydınlık bir insanın yüzüne baktığınızda, orada içten bir sıcaklık görürsünüz. Onun varlığı sizi rahatlatır, yargılamaz, kendinizi olduğunuz gibi hissettirir. Ancak narsist bir insanın varlığında sürekli bir huzursuzluk hissedersiniz. Çünkü onların ışığı sizin üzerinizden yükselir. Onlar için siz yalnızca bir araçsınızdır; hayranlığınız, korkularınız ve bağımlılıklarınız onların parlaması için yakıttır.

Narsist bireylerin asıl trajedisi ise şudur: İçlerindeki ışığın sönmüş olması sadece onları değil, çevrelerindeki insanları da etkiler. Çünkü narsist bir kişilikle ilişki içinde olmak, insanın kendi ışığını da söndürmeye başlayabilir. Onların dünyasında sevgi karşılıklı bir akış değil, tek taraflı bir tüketimdir. Bu yüzden, narsist insanlardan uzak durmak, kendi iç ışığınızı korumanın en etkili yollarından biridir. Çünkü iç ışığınız sönerse, yüzünüzdeki samimiyet de kaybolur.

Kendi ışığını yakmayı başaran insanlar, başkalarını da aydınlatır. Ancak ışığın kaynağı sahteyse, hem kendinizi hem de başkalarını karanlık bir labirente sürüklersiniz. Gerçek ışık içten gelir; onu arayın, koruyun ve asla ödünç almayın. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/isik-insanin-icinde-yanmiyorsa-yuzune-de-vurmuyor-1733864885.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Işık, insanın, içinde, yanmıyorsa, yüzüne, vurmuyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Narsist bireyler, içlerindeki boşluğu doldurmak için dışarıdan ışık devşirmeye çalışırlar. Başkalarının sevgisini, takdirini ve hayranlığını alarak var olmaya çabalarlar. Ama bu bir tür “ödünç alınmış ışık”tır ve sürdürülebilir değildir.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Bir insanın içindeki ışık, onun karakterinin, duygularının ve niyetlerinin bir yansımasıdır. Bu ışık, samimiyeti, sevgiyi ve insan olmanın özünü taşır. Ancak, narsist bir kişiliğe sahip olan insanlarda bu ışığın varlığından bahsetmek oldukça zordur. Onların iç dünyasında yalnızca karanlık, kendi benliklerinin sürekli onaylanma arayışı ve sahte bir parlaklık vardır. İşte bu yüzden, narsistin yüzünde gördüğünüz gülümseme, aslında bir maskeden ibarettir. Gerçek bir ışıktan değil, manipülatif bir yansımanın dışavurumudur.</span></span></p>

<p><span><span>Narsist bireyler, içlerindeki boşluğu doldurmak için dışarıdan ışık devşirmeye çalışırlar. Başkalarının sevgisini, takdirini ve hayranlığını alarak var olmaya çabalarlar. Ama bu bir tür “ödünç alınmış ışık”tır ve sürdürülebilir değildir. Nietzsche’nin dediği gibi, “Kendine yalan söyleyen bir insan, dünyadaki herkesi kandırabilir ama kendi gerçeğinden asla kaçamaz.” Narsistler, kendilerine bile yalan söyleyerek sahte bir kişilik inşa ederler. Bu yüzden, yüzlerinde parıldayan ışık, aslında içlerinden değil, dışarıdan ödünç alınan bir yanılsamadır.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Kendi ışığını yakmayı başaran insanlar, başkalarını da aydınlatır. Ancak ışığın kaynağı sahteyse, hem kendinizi hem de başkalarını karanlık bir labirente sürüklersiniz. Gerçek ışık içten gelir; onu arayın, koruyun ve asla ödünç almayın.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>GERÇEK IŞIK İÇTEN GELİR</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Samimi ve aydınlık bir insanın yüzüne baktığınızda, orada içten bir sıcaklık görürsünüz. Onun varlığı sizi rahatlatır, yargılamaz, kendinizi olduğunuz gibi hissettirir. Ancak narsist bir insanın varlığında sürekli bir huzursuzluk hissedersiniz. Çünkü onların ışığı sizin üzerinizden yükselir. Onlar için siz yalnızca bir araçsınızdır; hayranlığınız, korkularınız ve bağımlılıklarınız onların parlaması için yakıttır.</span></span></p>

<p><span><span>Narsist bireylerin asıl trajedisi ise şudur: İçlerindeki ışığın sönmüş olması sadece onları değil, çevrelerindeki insanları da etkiler. Çünkü narsist bir kişilikle ilişki içinde olmak, insanın kendi ışığını da söndürmeye başlayabilir. Onların dünyasında sevgi karşılıklı bir akış değil, tek taraflı bir tüketimdir. Bu yüzden, narsist insanlardan uzak durmak, kendi iç ışığınızı korumanın en etkili yollarından biridir. Çünkü iç ışığınız sönerse, yüzünüzdeki samimiyet de kaybolur.</span></span></p>

<p><span><span>Kendi ışığını yakmayı başaran insanlar, başkalarını da aydınlatır. Ancak ışığın kaynağı sahteyse, hem kendinizi hem de başkalarını karanlık bir labirente sürüklersiniz. Gerçek ışık içten gelir; onu arayın, koruyun ve asla ödünç almayın.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hikayelerin gizli yaraları: Çocukluk travmaları edebiyatı nasıl şekillendirdi?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hikayelerin-gizli-yaralari-cocukluk-travmalari-edebiyati-nasil-sekillendirdi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hikayelerin-gizli-yaralari-cocukluk-travmalari-edebiyati-nasil-sekillendirdi</guid>
<description><![CDATA[ Ebeveyn-çocuk ilişkileri, kayıplar, ihanet ve aile içi çatışmalar, Shakespeare’in trajedilerinde karakterlerin psikolojik çatışmalarını derinleştiren ana unsurlardır. Örneğin, Hamlet, bu temanın en bilinen örneklerinden biridir. Prens Hamlet, babasının ani ölümü ve annesinin amcasıyla hızla evlenmesi sonucu büyük bir travma yaşar. Bu olay, Hamlet’in yalnızlık, öfke ve ihanet duygularını körüklerken, onun insan doğasına dair karamsar bir bakış açısı geliştirmesine neden olur. 

Bugün neredeyse ata sporu haline gelen kişisel gelişim furyası çocukluk travmalarını iyileştiriyor mu bilemem ama taçlandırdığı kesin. Yetişkin hayatın dehlizlerinde kaybolan bazılarımız için kullanışlı birer bahane haline gelen çocukluk travmaları bireyin her tökezlediği noktanın haklı gerekçelerine dönüşmüş durumda. Bizimki gibi profesyonel desteklere, sosyal devletin imkanları içinde vaktinde ulaşamayan, yetişkinlikte çoğu zaman yüksek terapi ücretlerine yenilenlerin bir ülkesinde kişisel gelişim furyası kendine bir alan bularak, kaynak sunar bir hal aldı. Bilhassa pandemi sırası ve sonrasında sosyal medya uygulamalarıyla kontrolsüzce dallanıp budaklanan kişisel gelişim meselesi bugün artık kitapçıların yeni çıkan raflarının neredeyse tamamını kaplayacak kadar genişlemiş durumda.  Ancak bunların kaçta kaçı gerçekten insana faydalı ya da ne kadarı çocukluk travmalarıyla insanı barıştırıp yaşamın geri kalanında güçlü bir donanım veriyor tartışılır. Sürekli çocukluk travmalarıyla haşır neşir, anne babasıyla kavgası bir türlü bitmeyen, kendine acıyan ve içselleştirilmiş bu acıdan beslenen, kabuk tutan yaraları kanatıp kanatıp sızlanmaktan sıkılmayan yetişkinler bu kişisel gelişim havuzunun farklı köşelerinde buluşadursun, edebiyat ve hikaye anlatıcılığı yüzyıllardır travmalı çocuklukları olan kahramanlara kol kanat geriyor. Malumunuz edebiyat, insan doğasının en karmaşık yönlerini anlamak ve anlatmak için güçlü bir araç. Mitolojik hikayelerden klasik romanlara, sanayi devrimi sonrası edebiyattan modern eserlere ve tiyatroya kadar, çocukluk travmalarının etkisi çeşitli şekillerde insanlığın bu büyük anlatısına konu olmuş durumda. Bu yazıda, çocukluk travmalarının edebiyattaki ilk izlerinden başlayarak çağlar boyunca nasıl ele alındığını ve farklı dönemlerdeki toplumsal değişimlerle nasıl bağlantılı olduğunu bakalım istedim. 

Oidipus’un hikayesi, çocukluk travmalarını ele alan edebiyatın en eski ve etkileyici örneklerinden biridir. Sophokles’in bu tragedyasında Oidipus, çocukken ailesi tarafından terk edilip bir çoban tarafından kurtarılır ve büyüdüğünde bilmeden babasını öldürüp annesiyle evlenir. Yüzyıllar sonra, Sigmund Freud, bu hikayeden ilham alarak psikanaliz teorisinin temel taşlarından biri olan “Oidipus Kompleksi” kavramını geliştirir.

Edebiyatta Çocukluk Travmalarının İlk İzleri - Mitoloji ve Antik Destanlar

Çocukluk travmalarının edebiyattaki ilk izlerine mitolojide ve antik destanlarda rastlıyoruz. Bu hikayelerin genellikle kader, aile ilişkileri ve güç mücadeleleriyle örülü olduğunu belirtmek yerinde olur. Antik dönemin akla ilk gelen çocukluk travmalarından biri Sophokles’in Kral Oidipus’unda karşımıza çıkar. 

Oidipus’un hikayesi, çocukluk travmalarını ele alan edebiyatın en eski ve etkileyici örneklerinden biridir. Sophokles’in bu tragedyasında Oidipus, çocukken ailesi tarafından terk edilip bir çoban tarafından kurtarılır ve büyüdüğünde bilmeden babasını öldürüp annesiyle evlenir. Bu trajik hikaye, bireyin kader ve aile ilişkileriyle ilgili çatışmalarını yansıtması bakımından zamana yenilmez bir anlatı haline gelir. Yüzyıllar sonra, Sigmund Freud, bu hikayeden ilham alarak psikanaliz teorisinin temel taşlarından biri olan “Oidipus Kompleksi” kavramını geliştirir. Freud’a göre, çocukluk döneminde bilinçaltı düzeyde anneye duyulan sevgi ve babaya karşı geliştirilen rekabetçi hisler, bireyin psikolojik gelişiminde önemli bir rol oynar. Oidipus’un kaderi, Freud için, her bireyin bilinçaltında yaşadığı bir arzu ve çatışmanın mitolojik bir temsilidir. Freud bu durumu şu şekilde açıklar:

“Oidipus’un hikayesi, her insanın bilinçaltında gizli bir şekilde yaşadığı evrensel bir trajediyi temsil eder. Bireyin bu çatışmayı çözebilmesi, olgunlaşmanın anahtarıdır.”

Sophokles’in antik bir tragedya ile sunduğu bu travma, Freud’un bakış açısıyla insan ruhunun derinliklerine dair zamansız bir içgörüye dönüşür.

Orta Çağ’da Çocukluk Travmaları ve Bir Destan: Beowulf 

Anglo-Sakson destanı Beowulf, sadece kahramanlık hikayeleriyle değil, aynı zamanda erken dönem edebiyatında çocukluk travmalarının izleriyle de dikkat çeker. Destanda Beowulf’un geçmişine dair sınırlı bilgi verilmesine rağmen, genç yaşta ailesinden ayrılması ve bir lider olarak kendi yolunu çizmesi, travmatik bir yalnızlık temasını ortaya koyar. Bu yönüyle Beowulf, Anglo-Sakson toplumunda çocukların aileden kopuşunu ve bağımsızlaşma sürecini ele alan önemli bir metin olarak karşımıza çıkar. Bu bağımsızlık, çocukların genellikle ebeveynlerinden veya topl ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/hikayelerin-gizli-yaralari-cocukluk-travmalari-edebiyati-nasil-sekillendirdi-1733550970.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hikayelerin, gizli, yaraları:, Çocukluk, travmaları, edebiyatı, nasıl, şekillendirdi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Ebeveyn-çocuk ilişkileri, kayıplar, ihanet ve aile içi çatışmalar, Shakespeare’in trajedilerinde karakterlerin psikolojik çatışmalarını derinleştiren ana unsurlardır. Örneğin, Hamlet, bu temanın en bilinen örneklerinden biridir. Prens Hamlet, babasının ani ölümü ve annesinin amcasıyla hızla evlenmesi sonucu büyük bir travma yaşar. Bu olay, Hamlet’in yalnızlık, öfke ve ihanet duygularını körüklerken, onun insan doğasına dair karamsar bir bakış açısı geliştirmesine neden olur. </strong></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bugün neredeyse ata sporu haline gelen kişisel gelişim furyası çocukluk travmalarını iyileştiriyor mu bilemem ama taçlandırdığı kesin. Yetişkin hayatın dehlizlerinde kaybolan bazılarımız için kullanışlı birer bahane haline gelen çocukluk travmaları bireyin her tökezlediği noktanın haklı gerekçelerine dönüşmüş durumda. Bizimki gibi profesyonel desteklere, sosyal devletin imkanları içinde vaktinde ulaşamayan, yetişkinlikte çoğu zaman yüksek terapi ücretlerine yenilenlerin bir ülkesinde kişisel gelişim furyası kendine bir alan bularak, kaynak sunar bir hal aldı. Bilhassa pandemi sırası ve sonrasında sosyal medya uygulamalarıyla kontrolsüzce dallanıp budaklanan kişisel gelişim meselesi bugün artık kitapçıların yeni çıkan raflarının neredeyse tamamını kaplayacak kadar genişlemiş durumda.  Ancak bunların kaçta kaçı gerçekten insana faydalı ya da ne kadarı çocukluk travmalarıyla insanı barıştırıp yaşamın geri kalanında güçlü bir donanım veriyor tartışılır. Sürekli çocukluk travmalarıyla haşır neşir, anne babasıyla kavgası bir türlü bitmeyen, kendine acıyan ve içselleştirilmiş bu acıdan beslenen, kabuk tutan yaraları kanatıp kanatıp sızlanmaktan sıkılmayan yetişkinler bu kişisel gelişim havuzunun farklı köşelerinde buluşadursun, edebiyat ve hikaye anlatıcılığı yüzyıllardır travmalı çocuklukları olan kahramanlara kol kanat geriyor. Malumunuz edebiyat, insan doğasının en karmaşık yönlerini anlamak ve anlatmak için güçlü bir araç. Mitolojik hikayelerden klasik romanlara, sanayi devrimi sonrası edebiyattan modern eserlere ve tiyatroya kadar, çocukluk travmalarının etkisi çeşitli şekillerde insanlığın bu büyük anlatısına konu olmuş durumda. Bu yazıda, çocukluk travmalarının edebiyattaki ilk izlerinden başlayarak çağlar boyunca nasıl ele alındığını ve farklı dönemlerdeki toplumsal değişimlerle nasıl bağlantılı olduğunu bakalım istedim. </span></span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong><span>Oidipus’un hikayesi, çocukluk travmalarını ele alan edebiyatın en eski ve etkileyici örneklerinden biridir. Sophokles’in bu tragedyasında Oidipus, çocukken ailesi tarafından terk edilip bir çoban tarafından kurtarılır ve büyüdüğünde bilmeden babasını öldürüp annesiyle evlenir. Yüzyıllar sonra, Sigmund Freud, bu hikayeden ilham alarak psikanaliz teorisinin temel taşlarından biri olan “Oidipus Kompleksi” kavramını geliştirir.</span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span><span><span><strong><span>Edebiyatta Çocukluk Travmalarının İlk İzleri - Mitoloji ve Antik Destanlar</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Çocukluk travmalarının edebiyattaki ilk izlerine mitolojide ve antik destanlarda rastlıyoruz. Bu hikayelerin genellikle kader, aile ilişkileri ve güç mücadeleleriyle örülü olduğunu belirtmek yerinde olur. Antik dönemin akla ilk gelen çocukluk travmalarından biri Sophokles’in Kral Oidipus’unda karşımıza çıkar. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Oidipus’un hikayesi, çocukluk travmalarını ele alan edebiyatın en eski ve etkileyici örneklerinden biridir. Sophokles’in bu tragedyasında Oidipus, çocukken ailesi tarafından terk edilip bir çoban tarafından kurtarılır ve büyüdüğünde bilmeden babasını öldürüp annesiyle evlenir. Bu trajik hikaye, bireyin kader ve aile ilişkileriyle ilgili çatışmalarını yansıtması bakımından zamana yenilmez bir anlatı haline gelir. Yüzyıllar sonra, Sigmund Freud, bu hikayeden ilham alarak psikanaliz teorisinin temel taşlarından biri olan “Oidipus Kompleksi” kavramını geliştirir. Freud’a göre, çocukluk döneminde bilinçaltı düzeyde anneye duyulan sevgi ve babaya karşı geliştirilen rekabetçi hisler, bireyin psikolojik gelişiminde önemli bir rol oynar. Oidipus’un kaderi, Freud için, her bireyin bilinçaltında yaşadığı bir arzu ve çatışmanın mitolojik bir temsilidir. Freud bu durumu şu şekilde açıklar:</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>“Oidipus’un hikayesi, her insanın bilinçaltında gizli bir şekilde yaşadığı evrensel bir trajediyi temsil eder. Bireyin bu çatışmayı çözebilmesi, olgunlaşmanın anahtarıdır.”</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Sophokles’in antik bir tragedya ile sunduğu bu travma, Freud’un bakış açısıyla insan ruhunun derinliklerine dair zamansız bir içgörüye dönüşür.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong><span>Orta Çağ’da Çocukluk Travmaları ve Bir Destan: Beowulf </span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Anglo-Sakson destanı Beowulf, sadece kahramanlık hikayeleriyle değil, aynı zamanda erken dönem edebiyatında çocukluk travmalarının izleriyle de dikkat çeker. Destanda Beowulf’un geçmişine dair sınırlı bilgi verilmesine rağmen, genç yaşta ailesinden ayrılması ve bir lider olarak kendi yolunu çizmesi, travmatik bir yalnızlık temasını ortaya koyar. Bu yönüyle Beowulf, Anglo-Sakson toplumunda çocukların aileden kopuşunu ve bağımsızlaşma sürecini ele alan önemli bir metin olarak karşımıza çıkar. Bu bağımsızlık, çocukların genellikle ebeveynlerinden veya topluluklarından uzaklaşmalarını gerektirir. Beowulf’da bu yöneliş görülürken destanın bir diğer önemli karakteri olan Grendel, çocukluk travmasının çok daha belirgin bir temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Grendel, insan topluluğundan dışlanmış, yalnız ve annesiyle birlikte bir mağarada yaşar. Grendel’in insanlara duyduğu nefret, yalnızca fiziksel farklılıklarından değil, çocuklukta yaşadığı dışlanmadan da kaynaklanır. Grendel’in öfkesi, Anglo-Sakson toplumundaki “öteki” olma duygusunu ve bunun yaratabileceği psikolojik travmayı yansıtması bakımından önemlidir. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Beowulf’un yalnızlığı ve travmaları, bireyin toplumdan bağımsızlaşma sürecindeki zorlukları ele alan ilk örneklerden biridir. Modern psikoloji, çocuklukta yaşanan bu tür yalnızlık ve dışlanma duygularının bireyin kimlik gelişimi üzerinde kalıcı etkiler bıraktığını vurgular. Beowulf, bu yönüyle hem tarihsel hem de psikolojik bir metin olarak okuyucuya farklı anlam alanları sunar.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong><span>Sanayi Devrimi Öncesi Edebiyatta Çocukluk Travmaları</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Sanayi devrimi öncesinde edebi eserlerde çocukluk travmaları genellikle aile içi ihmal, sert ebeveynlik ve sınıfsal baskılarla ilişkilendirilir. Toplumda çocukların birey olarak görülmediği ve genellikle ebeveynlerin kontrolüne bırakıldığı bu dönemde, çocukluk travmaları bireyin kaderini belirleyen önemli bir unsur olarak karşımıza çıkar.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><strong>Shakespeare ve Çocukluk Travmaları</strong></span></span></p>

<p><span><span>William Shakespeare’in eserleri, insan ruhunun karmaşık doğasını ele alırken çocukluk travmalarını ve aile ilişkilerinin etkilerini de sıklıkla işler. Ebeveyn-çocuk ilişkileri, kayıplar, ihanet ve aile içi çatışmalar, Shakespeare’in trajedilerinde karakterlerin psikolojik çatışmalarını derinleştiren ana unsurlardır. Shakespeare, bireylerin çocuklukta yaşadığı travmaların yalnızca bireysel psikolojilerini değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerini nasıl şekillendirdiğini de büyük bir ustalıkla gözler önüne serer.</span></span></p>

<p><span><span>Örneğin, Hamlet, bu temanın en bilinen örneklerinden biridir. Prens Hamlet, babasının ani ölümü ve annesinin amcasıyla hızla evlenmesi sonucu büyük bir travma yaşar. Bu olay, Hamlet’in yalnızlık, öfke ve ihanet duygularını körüklerken, onun insan doğasına dair karamsar bir bakış açısı geliştirmesine neden olur. Shakespeare, Hamlet’in melankolisini ve kararsızlığını çocuklukta yaşadığı travmaların bir yansıması olarak sunar. Bu, karakterin babasına olan bağlılığı ile annesinin yeni evliliği karşısında yaşadığı duygusal karmaşayı daha da çarpıcı hale getirir.</span></span></p>

<p><span><span>Bir başka güçlü örnek de Coriolanus’tan gelir. Shakespeare, Coriolanus’ta, Roma generali Caius Martius’un annesi Volumnia ile olan karmaşık ilişkisini ele alır. Volumnia, oğlunu çocukluğundan itibaren savaşa ve liderliğe hazırlayarak yetiştirmiştir. Ancak bu durum, Coriolanus’un duygusal gelişimini bastırmış ve onu soğuk, kibirli ve toplumdan kopuk bir birey haline getirmiştir. Volumnia’nın şu sözleri, Coriolanus’un üzerindeki kontrolünü ve çocukluk travmasının kökenini açıkça ortaya koyar: “Bir annenin gururu, oğlunun zaferinde yatar; ama senin zaferin benim ellerimde şekillendi.” </span></span></p>

<p><span><span>Coriolanus’un toplumdan yabancılaşması ve annesiyle olan güç mücadelesi, Shakespeare’in ebeveyn figürlerinin çocukların psikolojisi üzerindeki etkisini araştırdığı güçlü bir anlatıdır. Shakespeare, bu gibi hikayelerle aile içi ilişkilerin bireyin ruhsal gelişimindeki önemini ve çocuklukta yaşanan duygusal ihmallerin yetişkinlikte nasıl yıkıcı sonuçlara yol açabileceğini ustalıkla işler. Onun eserlerinde çocukluk travmaları sadece bireysel hikayeler değil, aynı zamanda toplumsal eleştiriler için bir araçtır. Ebeveyn-çocuk ilişkilerindeki güç dengeleri, sevgisizlik ve baskı gibi temalar, insanlığın zamansız çatışmalarını temsil eder.</span></span></p>

<p><span><span><span><strong><span>Toplumun ve Çocukluk Travmalarının Aynası: Moll Flanders</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Daniel Defoe’nun 1722 yılında yazdığı Moll Flanders, edebiyat tarihinde çocukluk travmalarını merkeze alan erken dönem romanlardan biridir. Roman, Moll’un yetim olarak başladığı hayatının zorlu koşullarını ve bu koşulların onun karakterini ve yaşam seçimlerini nasıl şekillendirdiğini derinlemesine ele alır. Defoe, Moll’un hikayesiyle sadece bireysel bir trajediyi değil, aynı zamanda 18. yüzyıl İngiltere’sindeki toplumsal eşitsizlikleri ve kadınların hayatta kalmak için karşılaştıkları zorlukları da gözler önüne serer. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Moll Flanders’ın hikayesi, doğumundan itibaren travmalarla şekillenir. Moll, Londra’daki bir hapishanede doğar; annesi bir suçludur ve Moll doğduktan kısa bir süre sonra cezalandırılmak üzere Amerika’ya sürgüne gönderilir. Bu durum, Moll’un hayata sıfırdan, ailesiz ve desteksiz başlamasına yol açar. Ebeveynlerinden yoksun büyüyen Moll, toplumun ona sunduğu sınırlı olanaklarla hayatta kalmaya çalışır. Moll’un çocuklukta yaşadığı bu travmalar, onun güvenlik ve aidiyet duygusundan mahrum kalmasına neden olur. Kendisi bu durumu şu şekilde dile getirir:</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>“Benim bir soyadım bile yoktu; insanlar bana Moll diyorlardı, çünkü başka bir ismim yoktu. Aileme dair hiçbir şey bilmemek, benim ilk ve en derin yaralarımdan biriydi.”</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu sözler, Moll’un kimlik arayışını ve çocukluk travmalarının onun üzerinde bıraktığı duygusal boşluğu özetler. Kimliksiz ve ailesiz büyüyen Moll, kendisini sürekli olarak toplum içinde bir yer edinme mücadelesi verirken bulur. Defoe, Moll’un hikayesini anlatırken onun zekasını ve uyum sağlama yeteneğini vurgular. Moll, içinde bulunduğu zorlu koşullara rağmen, hayatta kalma içgüdüsü sayesinde birçok fırsatı değerlendirir. Ancak bu süreçte, Moll’un ahlaki değerleri sürekli olarak sınanır. Hayatta kalmak için zekasını ve cazibesini kullanır, ancak bu durum Moll’u sürekli olarak etik ve ahlaki ikilemlerle karşı karşıya bırakır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Moll’un sık sık “Benim için hayatta kalmak, doğru olan her şeyden daha önemliydi” demesi, onun içinde bulunduğu koşulların acımasızlığını ve travmaların bireyin ahlakını nasıl etkileyebileceğini açıkça gösterir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong><span>Sanayi Devrimi ve Sonrası: Çocukluk Travmalarının Yeni Bir Dönemi</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Sanayi devrimi, çocukluk travmalarının edebiyattaki temsillerinde bir dönüm noktasıdır. Kentleşme, yoksulluk, çocuk işçiliği ve aile yapılarındaki değişimler, bu dönemde çocukluk kavramını yeniden şekillendirmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong><span>Oliver Twist, David Copperfield gibi romanlarında çocukluk travmaları, toplumsal adaletsizliğin ve yoksulluğun bir sonucu olarak ortaya çıkar. Oliver, bir yetimhanede büyüyen, sürekli istismar edilen bir çocuktur.</span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span><span><span><strong><span>Dickens ve Toplumsal Eleştiri</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Charles Dickens, sanayi devriminin çocuklar üzerindeki etkisini en çarpıcı şekilde ele alan yazarların başında gelir. Oliver Twist, David Copperfield gibi romanlarında çocukluk travmaları, toplumsal adaletsizliğin ve yoksulluğun bir sonucu olarak ortaya çıkar. Oliver, bir yetimhanede büyüyen, sürekli istismar edilen bir çocuktur. Dickens, Oliver’ın hikayesi üzerinden Viktorya dönemi İngiltere’sindeki sınıf eşitsizliklerini ve çocuk işçiliğinin yarattığı travmaları gözler önüne serer. “Hiçbir çocuk, sevgiye bu kadar aç olmamalıydı” ifadesi, Oliver’ın yaşadığı ihmalin boyutunu anlatırken yarı otobiyografik bir roman olan David Copperfield, babasız büyüyen bir çocuğun hayatta kalma mücadelesini işler. David’in üvey babası Mr. Murdstone’un baskıcı tutumları, onun özgüvenini ve çocukluk hayallerini yerle bir eder. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Sanayi Devrimi sonrası edebiyatta çocukluk travmalarına yer veren yarlardan biri de Charlotte Brontë’dir. 1847’de yazdığı Jane Eyre’de Brontë çocuklukta hem ailesi hem de eğitim sistemi tarafından istismar edilen Jane’e hayat verir. Jane roman boyunca, “Kimsesiz olabilirim, ama kendi içimde güçlüyüm,” tavrını koruyarak travmalarını aşmaya çalışır. Romanın başından sonuna kadar bir çocuktan çok, erkenden büyümek zorunda kalmış bir yetişkin olarak karşımıza çıkar.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong><span>20. Yüzyıl ve Sonrası: Çocukluk Travmalarının Psikolojik Derinliği</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>20. yüzyıl edebiyatı, çocukluk travmalarını bireysel kimliğin inşası ve toplumsal çatışmaların bir yansıması olarak daha derin bir şekilde ele almaya başladı. Freud ve Jung gibi psikanalistlerin insan psikolojisi üzerine geliştirdiği teoriler, edebi eserlerdeki karakterlerin iç dünyalarını şekillendirmede önemli bir rol oynadı. Bu dönemde çocukluk travmaları, sadece bireyin içsel çatışmalarını anlamak için değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal değişimlerin etkisini göstermek için de bir araç haline geldi. İkinci Dünya Savaşı, soykırım, sömürgecilik sonrası travmalar ve modern bireyin yabancılaşması gibi temalar, 20. yüzyılın edebiyatında çocukluk travmalarının işlendiği başlıca bağlamlar oldu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong><span>Savaş ve Toplumsal Travmalar</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>20. yüzyıl edebiyatında çocukluk travmalarının en çarpıcı şekilde işlendiği bağlamlardan biri savaş oldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yazılan eserler, çocukların savaşın yıkıcı etkileri altında nasıl travmalar yaşadığını güçlü bir şekilde yansıttı. Örneğin, Primo Levi’nin “İşte İnsan” adlı eseri, Holokost’un çocuklar üzerindeki etkilerini anlatırken, hayatta kalma mücadelesinin insan psikolojisini nasıl şekillendirdiğini bizlere gösterdi. Levi, bu eserinde çocukluk travmalarını bir kimlik sorgulaması ve insanlığın karanlık yanlarının bir keşfi olarak işledi. Edebiyat Modernizme doğru yol alırken, çocukluk travmaları bir kırılma daha geçirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Modern Yabancılaşma ve Kimlik Sorunları</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Modernizmle birlikte çocukluk travmalarının bireysel kimlik üzerindeki etkileri daha belirgin hale geldi. Bu dönemde edebi eserler, bireyin toplumla ve kendisiyle olan çatışmalarını daha yoğun bir şekilde işlemeye başladı. J.D. Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar (1951) adlı romanında Holden Caulfield karakteri, kardeşinin ölümünden doğan çocukluk travmasını ve modern dünyanın anlamını sorgulayan bir bireyin izolasyonunu temsil eden bir karakter olarak karşımıza çıkar. Holden’ın melankolisi, savaş sonrası dönemde gençliğin hayal kırıklıklarını ve topluma yabancılaşmasını güçlü bir şekilde yansıtır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Benzer şekilde, Toni Morrison’ın Sevilen (1987) adlı romanı, kölelik sonrası dönemde çocukluk travmalarını tarihsel bağlamda ele alır. Morrison, Sethe karakteri aracılığıyla, kölelik sırasında yaşanan travmaların sadece bireyler üzerinde değil, sonraki nesiller üzerinde de kalıcı bir etki bıraktığını gösterir. Sethe’nin annelik konusundaki çatışmaları ve çocuklarını koruma konusundaki kararsızlığı, travmanın bir aile mirası olarak aktarılabileceğini ortaya koyar.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong><span>Sömürgecilik Sonrası ve Kültürel Travmalar</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, sömürgecilik sonrası toplumların yaşadığı travmalar da edebiyatta önemli bir yer buldu. Chinua Achebe’nin Parçalanma (Things Fall Apart) romanı, Batı kültürünün Afrika toplumlarında yarattığı çatışmaları ve bu durumun çocuklar üzerindeki etkilerini incelerken, Arundhati Roy’un Küçük Şeylerin Tanrısı (1997), Hindistan’daki kast sisteminin ve aile içi baskıların çocuklar üzerinde yarattığı travmaları edebiyata taşıdı. Bu eserler, çocukluk travmalarını yalnızca bireysel bir mesele değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir sorun olarak ele almaları bakımından önemlidir. </span></span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong><span>Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı (2003) adlı romanında, Afganistan’daki savaş sırasında yaşanan çocukluk travmaları, ana karakterlerin hem çatışmalarını hem de kendini yeniden inşa etme süreçlerini şekillendirir. Bu eserler, travmanın yıkıcı olduğu kadar dönüştürücü bir güce de sahip olabileceğini ortaya koyar.</span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span><span><span><strong><span>Edebi Dönüşüm: Travmadan Dayanıklılığa</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyıl edebiyatı, çocukluk travmalarını yalnızca yıkıcı bir deneyim olarak değil, aynı zamanda bireysel dayanıklılığın ve dönüşümün bir unsuru olarak ele almaya başladığı görülür. Örneğin, Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı (2003) adlı romanında, Afganistan’daki savaş sırasında yaşanan çocukluk travmaları, ana karakterlerin hem çatışmalarını hem de kendini yeniden inşa etme süreçlerini şekillendirir. Bu eserler, travmanın yıkıcı olduğu kadar dönüştürücü bir güce de sahip olabileceğini ortaya koyar.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Çok kabaca ele almaya çalıştığım çocukluk travmalarının edebi metinlerde izini sürdüğümüz bu yazıyı girişte ele aldığım konuya geri dönerek bitirmek istiyorum. 21. yüzyılın okumayı bırakmış, yüzlerce yıllık hikayelerden kopmuş insanlarının tüm bu külliyatı bırakıp incecik kişisel gelişim kitaplarından ya da birbiri ardına moda olan yöntemlerden medet ummaları büyük bir yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. Günümüzde istismardan, şiddete çocukluk travmalarının alasını yaşayan, yalnızlık ve güvensizlikle çok erken yaşlarda tanışan, sesleri duyulmayan ve korunamayan çocukların kendilerinden yaşça büyük çoğu insandan daha yetişkin, daha yorgun, daha yalnız olması mevcut kişisel gelişim yöntemlerinin hiçbiriyle kapanamayacak kadar derin ve karanlık bir yükü toplumun orta yerine getirip bırakıyor. Bu yükü taşıyacak olan kendi çocukluk yaralarına bakıp büyümeyi reddedenler değil, bu yorgun çocukları yazmaya devam edecek edebiyat olacak. </span></span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Simurg’u bulmaya cesaretin var mı?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/simurgu-bulmaya-cesaretin-var-mi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/simurgu-bulmaya-cesaretin-var-mi</guid>
<description><![CDATA[ Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayrında anlatılan Simurg’un hikâyesi, sadece kuşların mitolojik bir yolculuğu değil; insanın kendisiyle yüzleşmekten nasıl kaçındığını, kaçtıkça da içindeki hakikati nasıl yitirdiğini anlatır.

Hiç kendini bulmaktan korktun mu? O derin, karanlık kuyunun dibine bakıp, orada gördüğün şeyin seni altüst edeceğini düşündüğün oldu mu? Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayrında anlatılan Simurg’un hikâyesi, sadece kuşların mitolojik bir yolculuğu değil; insanın kendisiyle yüzleşmekten nasıl kaçındığını, kaçtıkça da içindeki hakikati nasıl yitirdiğini anlatır.

Hikâye, kuşların dünyasında geçiyor. Hepsi, hükümdarları Simurg’u bulmak için bir araya gelir. Ancak bu yolculuk, onları yalnızca yedi vadiden değil, kendi korkularından, zaaflarından ve hayallerinden de geçirecektir: Talep Vadisi’nde arzularıyla yanacak, Aşk Vadisi’nde kendilerini kaybedecek, Hayret Vadisi’nde bildikleri her şeyden şüphe edeceklerdir. Ve en sonunda, Yok Oluş Vadisi’nde benliklerini tamamen yitirerek gerçeğe ulaşacaklardır. Simurg’un hikâyesi, aslında psikolojik bir çözülme ve yeniden inşa sürecidir.

Attar, bu yolculuğu tarif ederken sorar: “Bir kralı arıyorsan, önce kendi kalbini fethetmelisin.” İşte burada devreye asıl mesele girer: İnsan, kalbine bakmaya cesaret eder mi? Çünkü orada karşılaşacağı şey, yalnızca iyi yanları değildir. Korkular, eksiklikler, hayal kırıklıkları ve karanlık arzular da orada bekler. İnsan, bunlarla yüzleşmektense dış dünyada bir şeyler aramayı tercih eder: Daha çok başarı, daha çok insan, daha çok dikkat… Oysa Simurg hep aynıdır; dışarıda değil, içeride saklıdır.

Hepimiz kendi içimizdeki Simurg’a ulaşmak için bir yolculuğa çıkabiliriz, ama bu yolda yürüyenler sadece korkularını bırakabilenlerdir. Peki ya sen? Kalbine inmeye, kendi Simurg’unla yüzleşmeye cesaretin var mı?

KENDİ SİMURG’UNLA YÜZLEŞMEYE CESARETİN VAR MI?

Kuşların sonunda Simurg’a ulaşması bir zafer gibi görünse de gerçek yüzleşme burada başlar. Simurg, aradıkları bir lider değil, onların kendi yansımalarıdır. Hikâyenin en çarpıcı noktasında şunu öğreniriz: Kendini aramak, aslında kendinle yüzleşmektir. Ve kendinle yüzleşmek, tüm maskelerini, tüm yalanlarını bir bir yere sermek demektir. Kaç kuş bunu başarır? Binlercesinden sadece otuzu hayatta kalır.

Bu, hepimize derin bir mesajdır: Hepimiz kendi içimizdeki Simurg’a ulaşmak için bir yolculuğa çıkabiliriz, ama bu yolda yürüyenler sadece korkularını bırakabilenlerdir. Peki ya sen? Kalbine inmeye, kendi Simurg’unla yüzleşmeye cesaretin var mı? Yoksa onun seni altüst edeceğinden korktuğun için bu yolculuğu hiç başlatmayacak mısın? Belki de asıl kaybetmek, hiç yola çıkmamaktır. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/simurgu-bulmaya-cesaretin-var-mi-1733290564.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Simurg’u, bulmaya, cesaretin, var, mı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayrında anlatılan Simurg’un hikâyesi, sadece kuşların mitolojik bir yolculuğu değil; insanın kendisiyle yüzleşmekten nasıl kaçındığını, kaçtıkça da içindeki hakikati nasıl yitirdiğini anlatır.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Hiç kendini bulmaktan korktun mu? O derin, karanlık kuyunun dibine bakıp, orada gördüğün şeyin seni altüst edeceğini düşündüğün oldu mu? Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayrında anlatılan Simurg’un hikâyesi, sadece kuşların mitolojik bir yolculuğu değil; insanın kendisiyle yüzleşmekten nasıl kaçındığını, kaçtıkça da içindeki hakikati nasıl yitirdiğini anlatır.</span></span></p>

<p><span><span>Hikâye, kuşların dünyasında geçiyor. Hepsi, hükümdarları Simurg’u bulmak için bir araya gelir. Ancak bu yolculuk, onları yalnızca yedi vadiden değil, kendi korkularından, zaaflarından ve hayallerinden de geçirecektir: Talep Vadisi’nde arzularıyla yanacak, Aşk Vadisi’nde kendilerini kaybedecek, Hayret Vadisi’nde bildikleri her şeyden şüphe edeceklerdir. Ve en sonunda, Yok Oluş Vadisi’nde benliklerini tamamen yitirerek gerçeğe ulaşacaklardır. Simurg’un hikâyesi, aslında psikolojik bir çözülme ve yeniden inşa sürecidir.</span></span></p>

<p><span><span>Attar, bu yolculuğu tarif ederken sorar: “Bir kralı arıyorsan, önce kendi kalbini fethetmelisin.” İşte burada devreye asıl mesele girer: İnsan, kalbine bakmaya cesaret eder mi? Çünkü orada karşılaşacağı şey, yalnızca iyi yanları değildir. Korkular, eksiklikler, hayal kırıklıkları ve karanlık arzular da orada bekler. İnsan, bunlarla yüzleşmektense dış dünyada bir şeyler aramayı tercih eder: Daha çok başarı, daha çok insan, daha çok dikkat… Oysa Simurg hep aynıdır; dışarıda değil, içeride saklıdır.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Hepimiz kendi içimizdeki Simurg’a ulaşmak için bir yolculuğa çıkabiliriz, ama bu yolda yürüyenler sadece korkularını bırakabilenlerdir. Peki ya sen? Kalbine inmeye, kendi Simurg’unla yüzleşmeye cesaretin var mı?</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>KENDİ SİMURG’UNLA YÜZLEŞMEYE CESARETİN VAR MI?</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Kuşların sonunda Simurg’a ulaşması bir zafer gibi görünse de gerçek yüzleşme burada başlar. Simurg, aradıkları bir lider değil, onların kendi yansımalarıdır. Hikâyenin en çarpıcı noktasında şunu öğreniriz: Kendini aramak, aslında kendinle yüzleşmektir. Ve kendinle yüzleşmek, tüm maskelerini, tüm yalanlarını bir bir yere sermek demektir. Kaç kuş bunu başarır? Binlercesinden sadece otuzu hayatta kalır.</span></span></p>

<p><span><span>Bu, hepimize derin bir mesajdır: Hepimiz kendi içimizdeki Simurg’a ulaşmak için bir yolculuğa çıkabiliriz, ama bu yolda yürüyenler sadece korkularını bırakabilenlerdir. Peki ya sen? Kalbine inmeye, kendi Simurg’unla yüzleşmeye cesaretin var mı? Yoksa onun seni altüst edeceğinden korktuğun için bu yolculuğu hiç başlatmayacak mısın? Belki de asıl kaybetmek, hiç yola çıkmamaktır.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gündüz kuşağı programlarıyla toplumsal çöküş</title>
<link>https://trafikdernegi.com/gunduz-kusagi-programlariyla-toplumsal-coekus</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gunduz-kusagi-programlariyla-toplumsal-coekus</guid>
<description><![CDATA[ Gündüz kuşağı programları adı altında sürekli adli vakaların çözüldüğü öne sürülen, olayların vahamiyetini göz önüne almadan kimi zaman da cıvıtılarak halkta infial uyandıran olayların işlenmesi, yine adalet ve emniyet mercilerine olan güveni sarsmaktadır.

Çok masumane görünen ve çarpıcı olaylara parmak bastığı, sorunları çözdüğü izlenimini veren, kimi seyirci tarafından dramatize edilip; hayret, korku ve panikle izlenen, kimi kesimce ötekileştiren, ayrımlaşma ve kutuplaşmayla karakterize bir güdülenmeyi doğuran, kimilerince absürt olarak değerlendirilip alay konusu olan ve tüm medya organlarında bir şekilde yer bulan izleyicisi olmayan kesimlerin dahi sosyal plartformlarca yayınlandığından önüne düşen bu gündüz kuşağı programları ve şiddet içerikli, din üzerinden ayrımcılığı körükleyen, ötekileştiren diziler toplum yapısını ve ahlakını çökertmektedir. Özellikle tesettürlü kadınların üzerinden yapılan bu yayınlar, bir noktada Türk toplumunun dini değerlere olan bakış açısını da zedelemektedir.

Ülkenin belki çok küçük bir kesimince yaşanan bu olayların sanki her evde yaşanıyor gibi topluma pompalanması özellikle pornografiye konu olan, örneğin ensest ilişkiyi özendiren olayların bilinçaltı ve bilinçdışına itilmesi günümüz travmasıdır ve ilerleyen süreçlerde daha büyük travmatik yaşantılara yol açması kaçınılmazdır. Pornografiye konu olan bu olayların tamamen kurgu olduğu belirtilir, izleyiciler bu konuların gerçekliğini sınamaz. Buna rağmen pornografinin toplumlar ve birey üzerinde yıkıcı etkisi görünmektedir. Bu itiraf adı altında işlenen konular ve yapılan yayınların, yetişkinlerin ve özellikle de çocukların üzerinde aşırı yoğun ve yıkıcı sonuçları olduğu gibi bu travmatik yaşantıların çocukların gelişim sürecini etkileyip ilerleyen dönemlerde taciz, tecavüz, şiddet, ensest gibi sapkın ilişkileri doğuracağı muhakkaktır.

Bugün bir psikolog tarafından bütün etik ilkeler çiğnenerek gizlilik ilkesi gereği danışan danışman mahremiyeti içerisinde kalması gereken konular tüm ülke kamuoyunun gözleri önünde bir tür pornografi serilerine dönüşüyorsa burada ciddi bir sorun var demektir. Bu tür yayınlar yaşantılayan, izleyen ve duyumsayan herkesi kaplayacak şekilde her birimizi erotik ve sapkın aktarımlara maruz bırakmaktadır. Örneğin “eşimin abisiyle birlikte oldum.” “kocama annesi banyo yaptırıyor.” “kocam önce ablamı hamile bıraktı sonra teyzemle kaçtı.” “annem amcamla birlikte oluyor.” gibi biz yetişkinleri dahi dehşete düşürecek hikayeler, sürekli yayınlanarak bu sapkınlıkları normalize etmemiz sağlanıyor. Türk toplumunun aile ve ahlak yapısının çöküşüne zemin hazırlıyor. Sadece reyting ve tanınırlık kaygısı üzerinden bu programlar yayınlanmaya devam ediyor. 

Üstelik bu tür yayınların toplumun hiç bir kesimine faydası olmadığı gibi ilerleyen süreçlerde toplumda daha büyük, yıkıcı birtakım sorunlara yol açması öngörülüyor. Bir avukatın topluma mal olmuş  milyonlarca etkileşim almış konuları kamuoyu önünde hiç bir filtreden geçirmeden, mesleki etik değerleri umursamadan konuşması, oluşabilecek adalete ve emniyete olan güvensizliği hiçe sayıp aralıklarla gündeme getirmesi, sözde bedelini almadığını belirttiği olaylar sayesinde kendini gündemde tutarken reklam bedelini de fazlasıyla alması gibi uygunsuz durumları da açığa çıkartıyor. Oysaki bu tür olaylarda bedeli olmadan çalışıp bunu afişe etmeyen binlerce gizli kahraman olarak değerlendirebileceğimiz avukat, psikolog, gazeteci gibi diğer mesleklerden kişiler mevcuttur.

Örneğin “Karım beni turşu ve peynir karşılığında satıyor.” “2 elti bir fırıncıya kaçtı.” “Evli erkeklerle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.” “Zihinsel engelli eşini başkalarına pazarlıyor.” “Kocam beni aldattı ama ben daha az aldattım.” gibi söylemleri içeren bu yayınlar şiddet, korku ve panik yaratarak halka yarar sağlamak yerine zarar veriyor.

BU YAYINLAR HALKA ZARAR VERİYOR

Gündüz kuşağı programları adı altında sürekli adli vakaların çözüldüğü öne sürülen, olayların vahamiyetini göz önüne almadan kimi zaman da cıvıtılarak halkta infial uyandıran olayların işlenmesi, yine adalet ve emniyet mercilerine olan güveni sarsmaktadır. Bu tür vakalara yapılan magazinsel yaklaşım, olayların içlerinin boşaltılmasına, bir tür şova dönüşüp bazı kesimlerce kahkaha atılarak izlenmesine sebep olmaktadır. 

Bu konular arasına serpiştirilen ve yine halkta infial uyandıran, ahlaki yapıyı tarumar eden yayınlar, filtresiz bir şekilde tüm sosyal mecralarda dolanırken, kimi zaman dramatize edilerek kimi zaman eğilence ve komedi adı altında 7den 70e halkın tamamının izlenmesi sağlanmaktadır. Örneğin “Karım beni turşu ve peynir karşılığında satıyor.” “2 elti bir fırıncıya kaçtı.” “Evli erkeklerle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.” “Zihinsel engelli eşini başkalarına pazarlıyor.” “Kocam beni aldattı ama ben daha az aldattım.” gibi söylemleri içeren bu yayınlar şiddet, korku ve panik yaratarak halka yarar sağlamak yerine zarar veriyor. 

Daha da yıkıcı etkilerle karşılaşmamak adına bu tür yayınların bir  ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/gunduz-kusagi-programlariyla-toplumsal-cokus-1732772412.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Gündüz, kuşağı, programlarıyla, toplumsal, çöküş</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong><span>Gündüz kuşağı programları adı altında sürekli adli vakaların çözüldüğü öne sürülen, olayların vahamiyetini g</span></strong><strong><span>ö</span></strong><strong><span>z </span></strong><strong><span>ö</span></strong><strong><span>nüne almadan kimi zaman da cıvıtılarak halkta infial uyandıran olayların işlenmesi, yine adalet ve emniyet mercilerine olan güveni sarsmaktadır.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çok masumane görünen ve çarpıcı olaylara parmak bastığı, sorunları çözdüğü izlenimini veren, kimi seyirci tarafından dramatize edilip; hayret, korku ve panikle izlenen, kimi kesimce ötekileştiren, ayrımlaşma ve kutuplaşmayla karakterize bir güdülenmeyi doğuran, kimilerince absürt olarak değerlendirilip alay konusu olan ve tüm medya organlarında bir şekilde yer bulan izleyicisi olmayan kesimlerin dahi sosyal plartformlarca yayınlandığından önüne düşen bu gündüz kuşağı programları ve şiddet içerikli, din üzerinden ayrımcılığı körükleyen, ötekileştiren diziler toplum yapısını ve ahlakını çökertmektedir. Özellikle tesettürlü kadınların üzerinden yapılan bu yayınlar, bir noktada Türk toplumunun dini değerlere olan bakış açısını da zedelemektedir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Ülkenin belki çok küçük bir kesimince yaşanan bu olayların sanki her evde yaşanıyor gibi topluma pompalanması özellikle pornografiye konu olan, </span><span>ö</span><span>rneğ</span><span>in ensest ili</span><span>şkiyi </span><span>ö</span><span>zendiren olayların bilinçaltı ve bilinçdışına itilmesi günümüz travmasıdır ve ilerleyen süreçlerde daha büyük travmatik yaşantılara yol aç</span><span>mas</span><span>ı kaçınılmazdır. Pornografiye konu olan bu olayların tamamen kurgu olduğu belirtilir, izleyiciler bu konuların gerçekliğini sınamaz. Buna rağmen pornografinin toplumlar ve birey üzerinde yıkıcı etkisi g</span><span>ö</span><span>rünmektedir. Bu itiraf adı altında işlenen konular ve yapılan yayınların, yetişkinlerin ve </span><span>ö</span><span>zellikle de çocukların üzerinde aşırı yoğun ve yıkıcı sonuçları olduğu gibi bu travmatik yaşantıların çocukların gelişim sürecini etkileyip ilerleyen d</span><span>ö</span><span>nemlerde taciz, tecavüz, şiddet, ensest gibi sapkın ilişkileri doğuracağı muhakkaktır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bugün bir psikolog tarafından bütün etik ilkeler çiğnenerek gizlilik ilkesi gereği danış</span><span>an dan</span><span>ışman mahremiyeti içerisinde kalması gereken konular tüm ülke kamuoyunun g</span><span>ö</span><span>zleri </span><span>ö</span><span>nünde bir tür pornografi serilerine d</span><span>ö</span><span>nüşüyorsa burada ciddi bir sorun var demektir. Bu tür yayınlar yaşantılayan, izleyen ve duyumsayan herkesi kaplayacak şekilde her birimizi erotik ve sapkın aktarımlara maruz bırakmaktadır. Örneğin </span><span>“</span><span>eşimin abisiyle birlikte oldum.” “kocama annesi banyo yaptırıyor.” “kocam </span><span>ö</span><span>nce ablam</span><span>ı hamile bıraktı sonra teyzemle kaçtı.” “annem amcamla birlikte oluyor.” gibi biz yetişkinleri dahi dehşete düşürecek hikayeler, sürekli yayınlanarak bu sapkınlıkları normalize etmemiz sağlanıyor. Türk toplumunun aile ve ahlak yapısının çöküşüne zemin hazırlıyor. Sadece reyting ve tanınırlık kaygısı üzerinden bu programlar yayınlanmaya devam ediyor. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Üstelik bu tür yayınların toplumun hiç bir kesimine faydası olmadığı gibi ilerleyen süreçlerde toplumda daha büyük, yıkıcı birtakım sorunlara yol aç</span><span>mas</span><span>ı öng</span><span>ö</span><span>rülüyor. Bir avukatın topluma mal olmuş  milyonlarca etkileşim almış konuları kamuoyu </span><span>ö</span><span>nünde hiç bir filtreden geçirmeden, mesleki etik değerleri umursamadan konuş</span><span>mas</span><span>ı, oluşabilecek adalete ve emniyete olan güvensizliği hiç</span><span>e say</span><span>ıp aralıklarla gündeme getirmesi, s</span><span>ö</span><span>zde bedelini almadığını belirttiği olaylar sayesinde kendini gündemde tutarken reklam bedelini de fazlasıyla alması gibi uygunsuz durumları </span><span>da a</span><span>çığa çıkartıyor. Oysaki bu tür olaylarda bedeli olmadan çalışıp bunu afişe etmeyen binlerce gizli kahraman olarak değerlendirebileceğimiz avukat, psikolog, gazeteci gibi diğer mesleklerden kişiler mevcuttur.</span></span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong><span>Örneğin </span></strong><span>“</span><strong><span>Karım beni turşu ve peynir karşılığında satıyor.” “2 elti bir fırıncıya kaçtı.” “Evli erkeklerle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.” “Zihinsel engelli eşini başkalarına pazarlıyor.” “Kocam beni aldattı ama ben daha az aldattım.” gibi s</span></strong><strong><span>ö</span></strong><strong><span>ylemleri içeren bu yayınlar şiddet, korku ve panik yaratarak halka yarar sağlamak yerine zarar veriyor.</span></strong></span></span></span></em></p>

<h2><span><span><span><strong><span>BU YAYINLAR HALKA ZARAR VERİYOR</span></strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span><span>Gündüz kuşağı programları adı altında sürekli adli vakaların çözüldüğü öne sürülen, olayların vahamiyetini g</span><span>ö</span><span>z </span><span>ö</span><span>nüne almadan kimi zaman da cıvıtılarak halkta infial uyandıran olayların işlenmesi, yine adalet ve emniyet mercilerine olan güveni sarsmaktadır. Bu tür vakalara yapılan magazinsel yaklaşım, olayların içlerinin boşaltılmasına, bir tür ş</span><span>ova d</span><span>ö</span><span>nüşüp bazı kesimlerce kahkaha atılarak izlenmesine sebep olmaktadır. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu konular arası</span><span>na serpi</span><span>ştirilen ve yine halkta infial uyandıran, ahlaki yapıyı tarumar eden yayınlar, filtresiz bir şekilde tüm sosyal mecralarda dolanırken, kimi zaman dramatize edilerek kimi zaman eğilence ve komedi adı altında 7den 70e halkın tamamının izlenmesi sağlanmaktadır. Örneğin </span><span>“</span><span>Karım beni turşu ve peynir karşılığında satıyor.” “2 elti bir fırıncıya kaçtı.” “Evli erkeklerle birlikte olmaktan hoşlanıyorum.” “Zihinsel engelli eşini başkalarına pazarlıyor.” “Kocam beni aldattı ama ben daha az aldattım.” gibi s</span><span>ö</span><span>ylemleri içeren bu yayınlar şiddet, korku ve panik yaratarak halka yarar sağlamak yerine zarar veriyor. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Daha da yıkıcı etkilerle karşılaşmamak adına bu tür yayınların bir son bulması, dünyanın her yerinde olması gerektiği gibi burada da meslek gruplarının kendi uzmanlık alanlarında çalışıp kendi işini en iyi, en verimli olacak şekilde yapması gerekiyor. Etik kurallar hiç</span><span>e say</span><span>ılıp vahşice ve sapkınca gerçekleşen olaylar her gün işlendiğinde ülkenin gelecek nesillere bırakacağı kültü</span><span>rel miras</span><span>ın ahlaksız, duyarsız ve vicdansız bir nesil olması öng</span><span>ö</span><span>rülüyor.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu ahlaki çöküş ve toplumsal çürümeye hep bir ağızdan dur de Türkiye.</span></span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Çıkmaz yolda geri dönmek de ilerlemektir</title>
<link>https://trafikdernegi.com/cikmaz-yolda-geri-doenmek-de-ilerlemektir</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/cikmaz-yolda-geri-doenmek-de-ilerlemektir</guid>
<description><![CDATA[ Olmayanın yorgunluğunu taşımaktansa, boşluğun hafifliğini seçin. Çünkü gerçekten bizim olan, çaba bittiğinde bile yerinde duran o şeydir. Ve asıl özgürlük, bunun farkına vardığımız an başlar. Çıkmaz yoldan geri dönmek de ilerlemektir.

Hayatta bazen öyle şeylerle karşılaşırız ki, ne kadar çabalasak da elimizde tutmayı başaramayız. Bir ilişki, bir iş, bir dostluk ya da bir hayal… Her şey yolunda gitmeli gibi görünürken, sanki görünmez bir el bizi sürekli geriye çeker. İtiraf etmeliyiz: Bizi en çok yoran, hiçbir zaman tam olmayan şeylerdir.

Bir şeyi elde etmek için verdiğimiz çaba, onu sevmemizin önüne geçer çoğu zaman. Emek verdiğimiz için kıymet biçeriz; ama derinlerde biliriz ki, uğruna savaştığımız o şey aslında bize ait değildir. Tutunmaya çalıştıkça ellerimizin arasından kayan bir kum tanesi gibidir. Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi, “Başka türlü olabilecek her şey gibi, sahip olduklarımız da birer hapishanedir.” İşte tam bu noktada, gerçek yorgunluk başlar. Çünkü bazen, bir şeyi yalnızca biz istediğimiz için olmaz; o şeyin bizimle olmayı istememesi yüzünden de olmaz.

Hep eksik, hep yarım, hep bozuk. Bir türlü tamamlanmaz, ama umut verip durur. Bizse bu umutların peşinden sürükleniriz. Belki bir gün olur diye, belki biraz daha çaba harcarsak işler düzelir diye. Ama bir yerden sonra fark ederiz: Doğru olan hiçbir şey, böylesine yormaz insanı.

HEP EKSİK, HEP YARIM, HEP BOZUK

İşte bu noktada “Concorde sendromu” devreye girer. Adını, ekonomik başarısızlığına rağmen uçurulmaya devam edilen Concorde uçağından alan bu psikolojik tuzak, bizi yanlışta ısrar etmeye zorlar. Harcadığımız emek ve zaman yüzünden vazgeçemeyiz; oysa vazgeçmemenin maliyeti çok daha büyüktür. Kaybettiğimiz onca şey arasında en değerlisi, kendimizdir.

Yanlış olanın doğasında bu vardır: Hep eksik, hep yarım, hep bozuk. Bir türlü tamamlanmaz, ama umut verip durur. Bizse bu umutların peşinden sürükleniriz. Belki bir gün olur diye, belki biraz daha çaba harcarsak işler düzelir diye. Ama bir yerden sonra fark ederiz: Doğru olan hiçbir şey, böylesine yormaz insanı. Gerçek bir sevgi, sağlıklı bir bağ, anlamlı bir amaç seni tüketmek yerine büyütür.

Oysa hayat, biriktirdiklerimiz değil, vazgeçtiklerimiz üzerinden şekillenir. Bazen ilerlemek için geride bırakmamız gereken şeyler, en çok tutunmaya çalıştıklarımızdır. “Çok emek verdim, bırakamam” düşüncesi, insanın kendine verdiği en büyük cezalardan biridir. Hayatın yükü, yanlış yerde ısrar ettikçe ağırlaşır; doğru olan ise, sadece bir adım geri çekildiğinizde size gelir. Çünkü gerçekten ait olduğunuz şeyler, peşinden sürüklenmenizi değil, durup beklemenizi ister.

Doğru olan, ruhunuza dokunan bir huzur taşır; yanlış olan ise eksikliğini hissettirir, sizi tamamlamak yerine tüketir. Paulo Coelho’nun Simyacı’sındaki gibi, “Bir şeyi yürekten istediğimizde, evrenin ruhu bizimle işbirliği yapar.” Ama yanlış olan ne kadar emek harcarsanız harcayın, size ayak direyen bir ağırlıktan öteye gidemez.

Hayatın özü belki de burada gizlidir: Bırakmayı öğrenmek, ilerlemek demektir. Bir şeyin sizin olmaması, sizin yetersiz olduğunuzu göstermez. Aksine, yolculuğunuzun daha güzel bir durakta şekillenmesi gerektiğini hatırlatır. Olmayanın yorgunluğunu taşımaktansa, boşluğun hafifliğini seçin. Çünkü gerçekten bizim olan, çaba bittiğinde bile yerinde duran o şeydir. Ve asıl özgürlük, bunun farkına vardığımız an başlar. Çıkmaz yoldan geri dönmek de ilerlemektir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/cikmaz-yolda-geri-donmek-de-ilerlemektir-1732656316.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Çıkmaz, yolda, geri, dönmek, ilerlemektir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Olmayanın yorgunluğunu taşımaktansa, boşluğun hafifliğini seçin. Çünkü gerçekten bizim olan, çaba bittiğinde bile yerinde duran o şeydir. Ve asıl özgürlük, bunun farkına vardığımız an başlar. Çıkmaz yoldan geri dönmek de ilerlemektir.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Hayatta bazen öyle şeylerle karşılaşırız ki, ne kadar çabalasak da elimizde tutmayı başaramayız. Bir ilişki, bir iş, bir dostluk ya da bir hayal… Her şey yolunda gitmeli gibi görünürken, sanki görünmez bir el bizi sürekli geriye çeker. İtiraf etmeliyiz: Bizi en çok yoran, hiçbir zaman tam olmayan şeylerdir.</span></span></p>

<p><span><span>Bir şeyi elde etmek için verdiğimiz çaba, onu sevmemizin önüne geçer çoğu zaman. Emek verdiğimiz için kıymet biçeriz; ama derinlerde biliriz ki, uğruna savaştığımız o şey aslında bize ait değildir. Tutunmaya çalıştıkça ellerimizin arasından kayan bir kum tanesi gibidir. Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi, “Başka türlü olabilecek her şey gibi, sahip olduklarımız da birer hapishanedir.” İşte tam bu noktada, gerçek yorgunluk başlar. Çünkü bazen, bir şeyi yalnızca biz istediğimiz için olmaz; o şeyin bizimle olmayı istememesi yüzünden de olmaz.</span></span></p>

<p><span><span><strong>Hep eksik, hep yarım, hep bozuk. Bir türlü tamamlanmaz, ama umut verip durur. Bizse bu umutların peşinden sürükleniriz. Belki bir gün olur diye, belki biraz daha çaba harcarsak işler düzelir diye. Ama bir yerden sonra fark ederiz: Doğru olan hiçbir şey, böylesine yormaz insanı.</strong></span></span></p>

<h2><span><span><strong>HEP EKSİK, HEP YARIM, HEP BOZUK</strong></span></span></h2>

<p><span><span>İşte bu noktada “Concorde sendromu” devreye girer. Adını, ekonomik başarısızlığına rağmen uçurulmaya devam edilen Concorde uçağından alan bu psikolojik tuzak, bizi yanlışta ısrar etmeye zorlar. Harcadığımız emek ve zaman yüzünden vazgeçemeyiz; oysa vazgeçmemenin maliyeti çok daha büyüktür. Kaybettiğimiz onca şey arasında en değerlisi, kendimizdir.</span></span></p>

<p><span><span>Yanlış olanın doğasında bu vardır: Hep eksik, hep yarım, hep bozuk. Bir türlü tamamlanmaz, ama umut verip durur. Bizse bu umutların peşinden sürükleniriz. Belki bir gün olur diye, belki biraz daha çaba harcarsak işler düzelir diye. Ama bir yerden sonra fark ederiz: Doğru olan hiçbir şey, böylesine yormaz insanı. Gerçek bir sevgi, sağlıklı bir bağ, anlamlı bir amaç seni tüketmek yerine büyütür.</span></span></p>

<p><span><span>Oysa hayat, biriktirdiklerimiz değil, vazgeçtiklerimiz üzerinden şekillenir. Bazen ilerlemek için geride bırakmamız gereken şeyler, en çok tutunmaya çalıştıklarımızdır. “Çok emek verdim, bırakamam” düşüncesi, insanın kendine verdiği en büyük cezalardan biridir. Hayatın yükü, yanlış yerde ısrar ettikçe ağırlaşır; doğru olan ise, sadece bir adım geri çekildiğinizde size gelir. Çünkü gerçekten ait olduğunuz şeyler, peşinden sürüklenmenizi değil, durup beklemenizi ister.</span></span></p>

<p><span><span>Doğru olan, ruhunuza dokunan bir huzur taşır; yanlış olan ise eksikliğini hissettirir, sizi tamamlamak yerine tüketir. Paulo Coelho’nun Simyacı’sındaki gibi, “Bir şeyi yürekten istediğimizde, evrenin ruhu bizimle işbirliği yapar.” Ama yanlış olan ne kadar emek harcarsanız harcayın, size ayak direyen bir ağırlıktan öteye gidemez.</span></span></p>

<p><span><span>Hayatın özü belki de burada gizlidir: Bırakmayı öğrenmek, ilerlemek demektir. Bir şeyin sizin olmaması, sizin yetersiz olduğunuzu göstermez. Aksine, yolculuğunuzun daha güzel bir durakta şekillenmesi gerektiğini hatırlatır. Olmayanın yorgunluğunu taşımaktansa, boşluğun hafifliğini seçin. Çünkü gerçekten bizim olan, çaba bittiğinde bile yerinde duran o şeydir. Ve asıl özgürlük, bunun farkına vardığımız an başlar. Çıkmaz yoldan geri dönmek de ilerlemektir.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hayat geç kalmayı affetmiyor</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hayat-gec-kalmayi-affetmiyor</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hayat-gec-kalmayi-affetmiyor</guid>
<description><![CDATA[ Kendi içine yolculuk yapmayan, hiçbir yere ulaşamaz. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/hayat-gec-kalmayi-affetmiyor-1732078830.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hayat, geç, kalmayı, affetmiyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Kendi içine yolculuk yapmayan, hiçbir yere ulaşamaz. İnsan, en önce kendiyle barışmalı ki, nereye giderse gitsin, orayı ev gibi hissettirebilsin. Yoksa ne bir yere gidebilir, ne de bir yerde kalabilir. Sadece ikilemlerin ağırlığında ezilir, tükenir. Unutmayın: Hayat geç kalmayı affetmiyor. Ama cesaret gösterenlere her zaman bir kapı açıyor.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Bazı insanlar vardır, ruhları bir türlü yerleşik hale gelemez. Geçmişten getirdikleri doğrularla bugünü yönetmeye çalışırlar ama bugünün gerçekliğiyle her seferinde çelişirler. Bir yanda içlerine kazınmış kurallar, diğer yanda içlerinden fısıldayan özgürlük arayışı… Ne tam gidebilirler, ne de kalabilirler. Hep bir eksiklik, hep bir yanlış yer duygusuyla yaşarlar. Sanki oldukları yer, olmaları gereken yer değildir; ama orayı terk etmek de başka bir bilinmeze atılmak gibi gelir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu insanlar için hayat, sürekli bir “keşke”ler yumağıdır. “Hayat geç kalmayı affetmiyor” dediklerinde bile, asıl geç kalanın kendileri olduğunu bilirler. Çünkü her seçim, bir diğerini öldürür; her karar, alınmayan kararların hayaletiyle sarılır. O yüzden çoğu zaman karar almaktan korkarlar. Olanla yetinirler ama yetinmiş gibi yaparken içten içe hep başka ihtimalleri düşünürler.</span></span></p>

<p><span><span>Viktor Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı” kitabında, “İnsanı en çok üzen şey, sahip olamadıkları değil, olabilecekleri ama olmayı seçmedikleridir” der. İşte bu ikilemlerle yaşayan insanlar için en büyük savaş burada başlar. Olamadıkları her şey, olmak istedikleri her şeyin peşinden koşmalarını engelleyen zincirler haline gelir.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>İçsel huzuru bulamayan birinin dışarıda sığınacak bir yer araması boşunadır. O yüzden, bu araf haliyle başa çıkmanın tek yolu, geçmişin doğrularını sorgulamaktan geçer.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>DIŞARIDA SIĞINACAK YER ARAMAK BOŞUNA</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Bir yere ait olamamak, köksüz hissetmek demektir. Ancak insanın kökleri sadece bir yere değil, kendi içine de uzanır. İçsel huzuru bulamayan birinin dışarıda sığınacak bir yer araması boşunadır. O yüzden, bu araf haliyle başa çıkmanın tek yolu, geçmişin doğrularını sorgulamaktan geçer. Belki bazıları artık doğruluklarını yitirmiştir. Belki, bugüne kadar savunulan her şey, yeni bir hayatın önünde birer duvardır.</span></span></p>

<p><span><span>Cesaret burada devreye girer. Kendinize sorular sormak cesaret ister: “Bu gerçekten benim için mi, yoksa bana öğretilmiş bir şey mi?” “Bu yolda ilerlemek beni tatmin edecek mi, yoksa sadece kaçmayı mı deniyorum?” Hayatın affetmediği şey, sadece geç kalmak değil; aynı zamanda cesaretsizliktir. Gitmek de bir cesaret ister, kalmak da. Önemli olan, hangisinin sizi daha çok özgürleştireceğine karar vermektir.</span></span></p>

<p><span><span>Kendi içine yolculuk yapmayan, hiçbir yere ulaşamaz. İnsan, en önce kendiyle barışmalı ki, nereye giderse gitsin, orayı ev gibi hissettirebilsin. Yoksa ne bir yere gidebilir, ne de bir yerde kalabilir. Sadece ikilemlerin ağırlığında ezilir, tükenir. Unutmayın: Hayat geç kalmayı affetmiyor. Ama cesaret gösterenlere her zaman bir kapı açıyor.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hayat boşlukları sevmez</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hayat-bosluklari-sevmez</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hayat-bosluklari-sevmez</guid>
<description><![CDATA[ Kaybettiğimiz her şeyin yerine, bize bir şeyler öğretmiş olan, daha olgun ve daha anlamlı bir güzellik gelir. Bu, yaşama duyduğumuz güveni tazeleyen ve her yeni güne umutla bakmamızı sağlayan güçlü bir inançtır; çünkü hayat, gidenlerin boşluğunu yeni anlamlarla doldurur. 

“Giden her şeyin yerine çok daha güzeli gelir” inancı, hayatın döngüselliğini ve sürekli yenilenmeyi anlatan derin bir kavrayıştır. İnsan, hayatın akışı içinde zaman zaman kayıplarla ve ayrılıklarla karşılaşır, ancak bu kayıpların ardında saklı olan umut, her şeyin yeniden filizlenebileceği fikridir. Bu düşünce, edebiyatta ve felsefede sıkça işlenen, insana dayanma gücü veren bir temadır.

Halil Cibran, Ermiş adlı eserinde şöyle der: “Acınız, anlayışınızın kırıldığı kabuktur.” Bu söz, giden her şeyin aslında bizde bir dönüşüm yarattığını, içsel dünyamızda yeni tohumlar ektiğini vurgular. Kırılan ya da eksilen yanlarımız, bizi daha geniş bir anlayışa ulaştırır ve zamanla, kendimizi buluruz. Cibran’ın bu satırları, kayıpların ve gidenlerin bir anlam taşıdığına ve yeni kapılar açtığına dair derin bir inanç sunar.

Şems-i Tebrizi ise, Dört Kapı Kırk Makam eserinde, “Her şey olması gerektiği gibi olur; giden, bir sebep ile gitmiştir ve boş kalan yeri çok daha kıymetli bir şeyle dolacaktır,” der. Şems’in bu ifadesi, ilahi bir düzenin varlığına işaret eder. Ona göre, her gidiş bir boşluk bırakır; ama bu boşluk, yeni gelen güzelliklerle dolmaya hazır bir alandır. Gidenin ardından gözyaşı dökmek doğaldır, ama o boşluğu yeni deneyimlere, insanlara ve anlamlara açmak bize daha zengin bir hayat sunar.

Doğanın dört mevsimi gibi, hayat da döngülerden oluşur; her sonbaharın ardından bir kış gelir ama kışın soğuğu geçtikten sonra baharın tazeliği ve renkleri, ruhu yeniden canlandırır. Her kayıp, içimizde yeni bir başlangıcın tohumlarını eker ve zamanla o tohumlar filizlenir.

HER KAYIP, İÇİMİZDE YENİ BİR BAŞLANGICIN TOHUMLARINI EKER

Özdemir Asaf da, “Bir insanın hayatına giren herkes iz bırakır ama her iz, bir öncekinden daha değerli olan yeni bir iz için alan açar,” diyerek, ilişkiler ve ayrılıklar üzerinden bu döngüyü tarif eder. Onun şiirsel dünyasında, kaybettiklerimiz ve gidenler, bizde bir iz bırakır; ama her iz, bir sonrakine yer açar. Yaşam, sürekli bir akış içinde, her defasında bize daha çok öğreterek ilerler. Böylece, her kaybın aslında bizi daha güçlü, daha olgun ve daha derin bir insan yaptığına inanırız.

Bu inanç, insanın hayatta kendini sürekli yenileyebileceği umudundan kaynaklanır. Doğanın dört mevsimi gibi, hayat da döngülerden oluşur; her sonbaharın ardından bir kış gelir ama kışın soğuğu geçtikten sonra baharın tazeliği ve renkleri, ruhu yeniden canlandırır. Her kayıp, içimizde yeni bir başlangıcın tohumlarını eker ve zamanla o tohumlar filizlenir.

Böylece, kaybettiğimiz her şeyin yerine, bize bir şeyler öğretmiş olan, daha olgun ve daha anlamlı bir güzellik gelir. Bu, yaşama duyduğumuz güveni tazeleyen ve her yeni güne umutla bakmamızı sağlayan güçlü bir inançtır; çünkü hayat, gidenlerin boşluğunu yeni anlamlarla doldurur. Sahip olduğunuz her şey geri döner fakat “dönüşmüş olarak” ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/hayat-bosluklari-sevmez-1731439745.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hayat, boşlukları, sevmez</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Kaybettiğimiz her şeyin yerine, bize bir şeyler öğretmiş olan, daha olgun ve daha anlamlı bir güzellik gelir. Bu, yaşama duyduğumuz güveni tazeleyen ve her yeni güne umutla bakmamızı sağlayan güçlü bir inançtır; çünkü hayat, gidenlerin boşluğunu yeni anlamlarla doldurur. </strong></span></span></p>

<p><span><span>“Giden her şeyin yerine çok daha güzeli gelir” inancı, hayatın döngüselliğini ve sürekli yenilenmeyi anlatan derin bir kavrayıştır. İnsan, hayatın akışı içinde zaman zaman kayıplarla ve ayrılıklarla karşılaşır, ancak bu kayıpların ardında saklı olan umut, her şeyin yeniden filizlenebileceği fikridir. Bu düşünce, edebiyatta ve felsefede sıkça işlenen, insana dayanma gücü veren bir temadır.</span></span></p>

<p><span><span>Halil Cibran, Ermiş adlı eserinde şöyle der: “Acınız, anlayışınızın kırıldığı kabuktur.” Bu söz, giden her şeyin aslında bizde bir dönüşüm yarattığını, içsel dünyamızda yeni tohumlar ektiğini vurgular. Kırılan ya da eksilen yanlarımız, bizi daha geniş bir anlayışa ulaştırır ve zamanla, kendimizi buluruz. Cibran’ın bu satırları, kayıpların ve gidenlerin bir anlam taşıdığına ve yeni kapılar açtığına dair derin bir inanç sunar.</span></span></p>

<p><span><span>Şems-i Tebrizi ise, Dört Kapı Kırk Makam eserinde, “Her şey olması gerektiği gibi olur; giden, bir sebep ile gitmiştir ve boş kalan yeri çok daha kıymetli bir şeyle dolacaktır,” der. Şems’in bu ifadesi, ilahi bir düzenin varlığına işaret eder. Ona göre, her gidiş bir boşluk bırakır; ama bu boşluk, yeni gelen güzelliklerle dolmaya hazır bir alandır. Gidenin ardından gözyaşı dökmek doğaldır, ama o boşluğu yeni deneyimlere, insanlara ve anlamlara açmak bize daha zengin bir hayat sunar.</span></span></p>

<p><span><em><span><strong>Doğanın dört mevsimi gibi, hayat da döngülerden oluşur; her sonbaharın ardından bir kış gelir ama kışın soğuğu geçtikten sonra baharın tazeliği ve renkleri, ruhu yeniden canlandırır. Her kayıp, içimizde yeni bir başlangıcın tohumlarını eker ve zamanla o tohumlar filizlenir.</strong></span></em></span></p>

<p><span><span><strong>HER KAYIP, İÇİMİZDE YENİ BİR BAŞLANGICIN TOHUMLARINI EKER</strong></span></span></p>

<p><span><span>Özdemir Asaf da, “Bir insanın hayatına giren herkes iz bırakır ama her iz, bir öncekinden daha değerli olan yeni bir iz için alan açar,” diyerek, ilişkiler ve ayrılıklar üzerinden bu döngüyü tarif eder. Onun şiirsel dünyasında, kaybettiklerimiz ve gidenler, bizde bir iz bırakır; ama her iz, bir sonrakine yer açar. Yaşam, sürekli bir akış içinde, her defasında bize daha çok öğreterek ilerler. Böylece, her kaybın aslında bizi daha güçlü, daha olgun ve daha derin bir insan yaptığına inanırız.</span></span></p>

<p><span><span>Bu inanç, insanın hayatta kendini sürekli yenileyebileceği umudundan kaynaklanır. Doğanın dört mevsimi gibi, hayat da döngülerden oluşur; her sonbaharın ardından bir kış gelir ama kışın soğuğu geçtikten sonra baharın tazeliği ve renkleri, ruhu yeniden canlandırır. Her kayıp, içimizde yeni bir başlangıcın tohumlarını eker ve zamanla o tohumlar filizlenir.</span></span></p>

<p><span><span>Böylece, kaybettiğimiz her şeyin yerine, bize bir şeyler öğretmiş olan, daha olgun ve daha anlamlı bir güzellik gelir. Bu, yaşama duyduğumuz güveni tazeleyen ve her yeni güne umutla bakmamızı sağlayan güçlü bir inançtır; çünkü hayat, gidenlerin boşluğunu yeni anlamlarla doldurur. Sahip olduğunuz her şey geri döner fakat “dönüşmüş olarak”</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeni sağlık sistemi ve yeni doğan çocuğa “atfedilen” değer</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yeni-saglik-sistemi-ve-yeni-dogan-cocuga-atfedilen-deger</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yeni-saglik-sistemi-ve-yeni-dogan-cocuga-atfedilen-deger</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’nin yönetimine bugün hakim olan kadroların cemaatçi muhafazakar toplumsal değerlerin korunmasını aile kurumunun güçlenmesine ihale ettiklerini biliyoruz. Son yeni doğan bebek skandalı da doğrudan “aile” kurumuyla ilgili olduğu için özel öneme sahiptir. Yeni doğan bebeklerin başına gelenlerle ilgili örgütlü kötülüğün polisiye ve adli yönleri olduğu açık. Ancak, bu kötülüğün nedenlerini anlamak için kamu yönetimi, hukuk, tıp ve hatta felsefe gibi diğer uzmanlık alanlarının birikimi de gerekli.

Büyük bir deprem sonrasındaki artçı sarsıntılar gibi hepimizi şaşırtan olayların ardı arkası kesilmiyor. Gündemin çok hızlı değişmesi nedeniyle ne depremin kendisinin ne de artçılarının anlamı üzerinde düşünmemize vakit kalıyor. Üstelik medyanın gedikli gazetecileri, akademisyenleri ve siyasetçileri her artçı sarsıntıyı büyük bir beceriyle bildikleri mecraya sürükleyerek herkesin kendi safında kalmasını ve sarsıntıların sıradanlaşmasını sağlıyor. Neyse ki, hem medyada hem toplumda bu sarsıntıların nedenlerini sabırla sorgulayanlar hala var. 

Aslında bu tür sıra dışı olguların sorgulanması ve tartışılması, sadece bunları anlamlandırmak isteyenlere değil, eğer isterlerse, yeni siyaset üretmek isteyenlere de çok önemli katkılar sunabilir. Ancak, bunun yapılabilmesi için hem meraklı aydınların kendi toplumlarına bakabilme, hem de siyasetçilerin üretilen bilgileri kullanma becerisine sahip olması gerekir. Yine başlangıçtaki metaforla devam edersem, bilgi dünyasında tekil gibi görünen yeni toplumsal sarsıntıların anlamını, nedenlerini ve sonuçlarını açıklamaya yarayabilecek, geçmiş depremlerden bu yana   üretilmiş yılların bilgi mirası var. Yeter ki toplumda böyle bir tartışma ortamının oluşması için ciddi bir talep doğmuş olsun. 

Ancak peşinen böyle bir tartışma ortamının da sihirli formül sunma gücüne sahip olmadığını söylememiz gerekir. Aynı şekilde, çok karmaşık toplumsal ilişkiler sonucu gerçekleşen sarsıcı olayların tümünü aynı anda açıklayabilecek bir akil kişi dünyada mevcut değil, hiçbir zaman da olmadı. Öyle olsaydı, ne siyasete, ne akademiye, ne araştırma merkezlerine ne de tartışmaya ihtiyaç olurdu.  Yapılacak şey, gittikçe karmaşıklaşan toplumsal olguların farklı yönleri hakkında uzmanlıkları olanların birbirlerine saygı göstermeyi öğrenmeleri, sonra da bu bilgileri ortak değerlendirmenin yolu/yöntemi üzerinde düşünüp, uzlaşmalarıdır. 

Ben bu yazıda, konuyu yeni doğan bebeklerin “yüksek teknolojili modern” hastanelerde yaşadıklarını, tıpkı, Narin olayındaki “derin suskunluk” olgusunda olduğu gibi, geleneksel ataerkil ailenden geride kalan değerlerdeki çözülmenin toplumun genelinde yarattığı yaygın sonuçlarla sınırlayacağım. Türkiye’nin yönetimine bugün hakim olan kadroların cemaatçi muhafazakar toplumsal değerlerin korunmasını aile kurumunun güçlenmesine ihale ettiklerini biliyoruz. Son yeni doğan bebek skandalı da doğrudan “aile” kurumuyla ilgili olduğu için özel öneme sahiptir. 

Yeni doğan bebeklerin başına gelenlerle ilgili örgütlü kötülüğün polisiye ve adli yönleri olduğu açık. Ancak, bu kötülüğün nedenlerini anlamak için kamu yönetimi, hukuk, tıp ve hatta felsefe gibi diğer uzmanlık alanlarının birikimi de gerekli. Bu olaylarda rol oynayan aktörlerin sağlık çalışanı olması bu kötülüğün ağırlığını daha da artırmaktadır. Antik dönemden bu yana insan sağlığıyla uğraşanların kabul ettiği “Hipokrat” ilkesinin bir kenara bırakıldığı durumların dünyada da artması, yeni teknolojilerin tıp dünyasına etkilerini ve “etik” konusunu yerel sınırların ötesine taşımaktadır. 

Sağlık sektöründeki büyük değişimi başlatan da, diğer birçok gelişmede olduğu gibi, inşaata dayalı büyümenin desteklenmesi ve elde edilen büyük kazançların, daha verimli olarak değerlendirileceği düşüncesiyle vergiden kaçınılmasının ya da vergiden kaçırılmasının teşvik edilmesidir. Bu politikaları, sadece iş çevrelerinin değil, dolaysız vergiyi zaten benimsememiş olan toplumun büyük bir kesiminin de desteklediğini bu yönetimin yirmi küsur yıldır iktidarda kalmasından da anlıyoruz. İktisatçıların ve teknokratların eleştirmelerine karşın bu politikaların kabulünde, toplumun büyük kesimini oluşturan eski köylülerin, geleneksel dayanışma ağları dışında kurumsal dayanışma deneyimi yaşamamış olmaları da etkili olmuş olabilir. Post kentleşme döneminde acil sorunları olan eski köylü/yeni kentlilerin bürokratik ya da teknokratik bilgiye dayanan uzun vadeli çözümlere duydukları güvensizlik de bir başka neden olabilir. 

Fazla hüner ve sermaye istemeden, kamu ihaleleri ve imar kararlarıyla büyüyen bu ekonomi, muhafazakar olsun ya da olmasın bütün fırsatçıların bu alana üşüşmesine neden oldu. Yeni açılan iş alanları ve vergisiz kazanç “akrabamsı” ağlar aracılığıyla geniş bir grubun yaşam standartlarını kendilerinin bile beklemedikleri kadar yükseltti. 

VERGİSİZ KAZANÇ “AKRABAMSI” AĞLAR

Bu yeni ekonomik yaklaşım, muhafazakar “cemaatçi ailecilik” anlayışının da katkısıyla kaçınılmaz olarak hızla kayırmacılığa ve nepotizme dönüştü. Fa ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/yeni-saglik-sistemi-ve-yeni-dogan-cocuga-atfedilen-deger-1731007425.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yeni, sağlık, sistemi, yeni, doğan, çocuğa, “atfedilen”, değer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Türkiye’nin yönetimine bugün hakim olan kadroların cemaatçi muhafazakar toplumsal değerlerin korunmasını aile kurumunun güçlenmesine ihale ettiklerini biliyoruz. Son yeni doğan bebek skandalı da doğrudan “aile” kurumuyla ilgili olduğu için özel öneme sahiptir. Yeni doğan bebeklerin başına gelenlerle ilgili örgütlü kötülüğün polisiye ve adli yönleri olduğu açık. Ancak, bu kötülüğün nedenlerini anlamak için kamu yönetimi, hukuk, tıp ve hatta felsefe gibi diğer uzmanlık alanlarının birikimi de gerekli.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Büyük bir deprem sonrasındaki artçı sarsıntılar gibi hepimizi şaşırtan olayların ardı arkası kesilmiyor. Gündemin çok hızlı değişmesi nedeniyle ne depremin kendisinin ne de artçılarının anlamı üzerinde düşünmemize vakit kalıyor. Üstelik medyanın gedikli gazetecileri, akademisyenleri ve siyasetçileri her artçı sarsıntıyı büyük bir beceriyle bildikleri mecraya sürükleyerek herkesin kendi safında kalmasını ve sarsıntıların sıradanlaşmasını sağlıyor. Neyse ki, hem medyada hem toplumda bu sarsıntıların nedenlerini sabırla sorgulayanlar hala var. </span></span></p>

<p><span><span>Aslında bu tür sıra dışı olguların sorgulanması ve tartışılması, sadece bunları anlamlandırmak isteyenlere değil, eğer isterlerse, yeni siyaset üretmek isteyenlere de çok önemli katkılar sunabilir. Ancak, bunun yapılabilmesi için hem meraklı aydınların kendi toplumlarına bakabilme, hem de siyasetçilerin üretilen bilgileri kullanma becerisine sahip olması gerekir. Yine başlangıçtaki metaforla devam edersem, bilgi dünyasında tekil gibi görünen yeni toplumsal sarsıntıların anlamını, nedenlerini ve sonuçlarını açıklamaya yarayabilecek, geçmiş depremlerden bu yana   üretilmiş yılların bilgi mirası var. Yeter ki toplumda böyle bir tartışma ortamının oluşması için ciddi bir talep doğmuş olsun. </span></span></p>

<p><span><span>Ancak peşinen böyle bir tartışma ortamının da sihirli formül sunma gücüne sahip olmadığını söylememiz gerekir. Aynı şekilde, çok karmaşık toplumsal ilişkiler sonucu gerçekleşen sarsıcı olayların tümünü aynı anda açıklayabilecek bir akil kişi dünyada mevcut değil, hiçbir zaman da olmadı. Öyle olsaydı, ne siyasete, ne akademiye, ne araştırma merkezlerine ne de tartışmaya ihtiyaç olurdu.  Yapılacak şey, gittikçe karmaşıklaşan toplumsal olguların farklı yönleri hakkında uzmanlıkları olanların birbirlerine saygı göstermeyi öğrenmeleri, sonra da bu bilgileri ortak değerlendirmenin yolu/yöntemi üzerinde düşünüp, uzlaşmalarıdır. </span></span></p>

<p><span><span>Ben bu yazıda, konuyu yeni doğan bebeklerin “yüksek teknolojili modern” hastanelerde yaşadıklarını, tıpkı, Narin olayındaki “derin suskunluk” olgusunda olduğu gibi, geleneksel ataerkil ailenden geride kalan değerlerdeki çözülmenin toplumun genelinde yarattığı yaygın sonuçlarla sınırlayacağım. Türkiye’nin yönetimine bugün hakim olan kadroların cemaatçi muhafazakar toplumsal değerlerin korunmasını aile kurumunun güçlenmesine ihale ettiklerini biliyoruz. Son yeni doğan bebek skandalı da doğrudan “aile” kurumuyla ilgili olduğu için özel öneme sahiptir. </span></span></p>

<p><span><span>Yeni doğan bebeklerin başına gelenlerle ilgili örgütlü kötülüğün polisiye ve adli yönleri olduğu açık. Ancak, bu kötülüğün nedenlerini anlamak için kamu yönetimi, hukuk, tıp ve hatta felsefe gibi diğer uzmanlık alanlarının birikimi de gerekli. Bu olaylarda rol oynayan aktörlerin sağlık çalışanı olması bu kötülüğün ağırlığını daha da artırmaktadır. Antik dönemden bu yana insan sağlığıyla uğraşanların kabul ettiği “Hipokrat” ilkesinin bir kenara bırakıldığı durumların dünyada da artması, yeni teknolojilerin tıp dünyasına etkilerini ve “etik” konusunu yerel sınırların ötesine taşımaktadır. </span></span></p>

<p><span><span>Sağlık sektöründeki büyük değişimi başlatan da, diğer birçok gelişmede olduğu gibi, inşaata dayalı büyümenin desteklenmesi ve elde edilen büyük kazançların, daha verimli olarak değerlendirileceği düşüncesiyle vergiden kaçınılmasının ya da vergiden kaçırılmasının teşvik edilmesidir. Bu politikaları, sadece iş çevrelerinin değil, dolaysız vergiyi zaten benimsememiş olan toplumun büyük bir kesiminin de desteklediğini bu yönetimin yirmi küsur yıldır iktidarda kalmasından da anlıyoruz. İktisatçıların ve teknokratların eleştirmelerine karşın bu politikaların kabulünde, toplumun büyük kesimini oluşturan eski köylülerin, geleneksel dayanışma ağları dışında kurumsal dayanışma deneyimi yaşamamış olmaları da etkili olmuş olabilir. Post kentleşme döneminde acil sorunları olan eski köylü/yeni kentlilerin bürokratik ya da teknokratik bilgiye dayanan uzun vadeli çözümlere duydukları güvensizlik de bir başka neden olabilir. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Fazla hüner ve sermaye istemeden, kamu ihaleleri ve imar kararlarıyla büyüyen bu ekonomi, muhafazakar olsun ya da olmasın bütün fırsatçıların bu alana üşüşmesine neden oldu. Yeni açılan iş alanları ve vergisiz kazanç “akrabamsı” ağlar aracılığıyla geniş bir grubun yaşam standartlarını kendilerinin bile beklemedikleri kadar yükseltti. </strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>VERGİSİZ KAZANÇ “AKRABAMSI” AĞLAR</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Bu yeni ekonomik yaklaşım, muhafazakar “cemaatçi ailecilik” anlayışının da katkısıyla kaçınılmaz olarak hızla kayırmacılığa ve nepotizme dönüştü. Fazla hüner ve sermaye istemeden, kamu ihaleleri ve imar kararlarıyla büyüyen bu ekonomi, muhafazakar olsun ya da olmasın bütün fırsatçıların bu alana üşüşmesine neden oldu. Yeni açılan iş alanları ve vergisiz kazanç “akrabamsı” ağlar aracılığıyla geniş bir grubun yaşam standartlarını kendilerinin bile beklemedikleri kadar yükseltti. </span></span></p>

<p><span><span>Tüm bu alt üst oluş içinde muhafazakar yönetim toplumun huzurunu neredeyse tamamen cemaatçiliğin esası olan “aile” kurumunun geleneksel değerlerle varlığını sürdürmesine bağladı. Bu amaçla, söylem düzeyinde aile ve akrabalık ilişkileri kutsandı, evlilik ve çok çocuk yapılması olumlandı. Biliriz ki, aileyi ve dolayısıyla nüfus politikalarını oldum olası bütün devletler önemser ve müdahale eder. Bu alanı, otoriter olsun olmasın devletler ekonomiden, çalışma hayatına, eğitimden, sağlığa bütün alanlarda alınacak kararlar için izler. Nüfusun kökene dayalı yapısındaki değişimler ise özellikle etnikçi ve milliyetçi yönetimler için özel anlam taşır. Türkiye’de de istatistik kurumu, nüfustaki gelişmeleri, evlenme sayılarını, boşanmaları, doğurganlığı, evlenme yaşını ve çocuk ölümlerini yakından izlemektedir. Muhafazakar yönetimler için evlenme yaşının yükselmesi, çocuk sayısının azalması, boşanmaların artması gibi olgular önlenmesi gereken anomaliler olarak kabul edilir. Türkiye’deki geleneksel muhafazakarları en çok şaşırtan konulardan biri son dönemlerdeki istatistiklerin beklediklerinin tam tersi gelişmeleri göstermesidir.  </span></span></p>

<p><span><span>Son dönemde meydana gelen yeni doğan çocuk ölümlerinin bu dönemin övünç eserlerinden biri olan yüksek teknolojili, konforlu, “özel” yeni doğan kliniklerinde gerçekleşmesi de yönetimin beklemediği benzer sonuçlardan biridir. Nitekim son dönemde yaşanan bu krizi de muhtemelen bizler gibi, onlar da şaşkınlıkla izliyor, üstüne üstlük susarak, gözlerini yumarak, şaşkınlıklarını gizlemeye çalışıyorlar. </span></span></p>

<p><span><span>Sağlık sektörünün, “yap/işlet/devret” yoluyla inşaat sektörüne terk edilmesinin ilk etkisi hızla inşa edilen süslü hastanelerin bakımsızlıktan köhnemiş eski döneme ait hastanelerin yerini alması oldu.  AVM’lere özenilerek, sağlık uzmanlarına danışılmadan inşa edilen yeni hastaneler ve onların irili ufaklı taklitleri, bir süre sonra hızla gelire göre konforu artan bir sağlık sistemine dönüştü. Özellikle vergisiz zenginleşme cennetinin eski/yeni zenginlerine uygun yeni özel sağlık sigorta sistemi, onların en iyi doktora değilse bile, piyasa değeri en yüksek, en pahalı, en konforlu hastaneye ulaşmalarını sağladı. Bu yeni konforlu hastanelerden memnun olan muhafazakar ailelerin görüşlerini bize Binali Yıldırım açıklamıştı. 2016 yılında yaptığı bir demecinde : “<em>Artık hastaneler o kadar şirin oldu ki, vatandaşlar acil  servislere … artık sadece tedavi için değil çocuklarını evlendirmek için kız bakmaya gidiyor</em>” demişti. </span></span></p>

<p><span><span>Sağlık sistemindeki değişimi eleştiren tıp uzmanlarının popülist söylemlerle toplumda değersizleştirilmesi de başka bir sonuç doğurdu. Toplumun bir kesimince benimsenen bu olguyu da   bir sokak röportajından öğrendik.  2022 yılında kendisine yeni sağlık sistemi hakkında fikri sorulan orta yaşlı bir kadın: “<em>25 sene önce doktorlar bizi azarlardı, şimdi biz doktor beğenmeyip doktor dövüyoruz!</em>” diyerek yeni sağlık rejiminin bir başka “olumlu” yönünü bize anlatmıştı. Bu sistem sonuçta doktorları seçime zorladı; Hipokrat yeminine ve mesleğine saygılı olan doktorlar ve meslek örgütleri bu duruma itiraz ederken, bazıları ülkeyi terk etti, bazıları sessizliği seçti, bazıları ise duruma fırsat olarak değerlendirerek uyum gösterdi. </span></span></p>

<p><span><span>Yönetimin bu kadar önemsediği ve desteklediği ailenin neredeyse en önemli varlık nedeni olan çocuk konusunda yenidoğan ölümlerinin yeni sağlık sisteminde gerçekleşmesi, gerçekleşmesinin ötesinde, duyulması şaşırtıcı oldu. Bu skandalı ortaya çıkaran ailelerin, koca bir sistem tarafından engellenmek istenmelerine karşın mücadele ettiklerine şahit oluyoruz. Bu zorlu mücadeleye neden olan olgu, o ailelerin kendi yeni doğan çocuklarına atfettikleri değerin toplumun ve yönetimin onların çocuklarına atfettikleri değerden çok farklı olmasıdır. </span></span></p>

<p><span><span>Bu noktada çocuğa “atfedilen” değer konusuna kısaca değinmek istiyorum. Söylem düzeyinde her gün “evlat”, “doğuran fedakar ana”, “koruyan baba”, “bir anne olarak”, “bir baba olarak” türü hamaset dolu ifadeleri duyuyoruz. Ancak, biraz daha yakından baktığımızda, bu ifadelerin aslında geleneksel ataerkil ailenin otoriter, cinsiyetçi ve yaşa göre ayrımcı kurallarının işlemesi için idealize edilmiş ilişki kodları olduğunu anlıyoruz. Geleneksel aile kodlarının ihlaliyle ilgili haberlerin kamuoyunda sıkça duyulmasının nedeni aslında toplumdaki suskunluğun delinmeye başlamasıdır. </span></span></p>

<p><span><span>Geleneksel ailenin çözülmesiyle birlikte bu kodların söylem düzeyinde kaldığı, otoriter ilişkilerin sürmesinde çoğu zaman aile içinde kadına ve çocuğa uygulanan şiddetin yattığı yeni yeni anlaşılmaya başladı. Hele ki aile dışındaki “düşman”, “yabancı” kabul edilen, aynı kan bağına sahip olmayan çocuk ve kadınlara uygulanan şiddetin nelere mal olabileceğini tahmin edebilmemiz bile zor. Çocuk masalları bile “üvey anne”, “kırmızı başlıklı kız ve maskeli kurt” gibi korku hikayeleriyle dolu. Çok eski bir geçmişi olan çocuğa ve kadına şiddet olayları insan hakları savunucuları tarafından uzun yıllardır dile getirilmekte ve kadınların, özellikle çocukların iyice savunmasız olması nedeniyle gerektiğinde aile üyelerinden de korunması için önlemler alınması gerektiği vurgulanmaktadır. </span></span></p>

<p><span><span>Çocuğa atfedilen değerin anlamının sadece aileden aileye değil, toplum ve devlet nezdinde de değiştiğini araştırmalardan biliyoruz. Türkiye’de ailelerin çocuk sahibi olmaya atfettikleri değer konusundaki öncü çalışmaları Çiğdem Kağıtçıbaşı yapmıştı. Kağıtçıbaşı’nın da dahil olduğu bir ekip, 1975 yılında, çocuğun değeri ile ilgili dokuz ülkeyi kapsayan karşılaştırmalı bir araştırmada farklı toplumlarda farklı ağırlıkta olmak üzere üç değer tipi olduğunu saptamışlardı. Bunlardan birincisini “ekonomik faydacı değer”, ikincisini “psikolojik değer”, üçüncüsünü ise “toplumsal değer” olarak tanımlamışlardı. Ekonomik değer, ailenin çocuk sahibi olmasının esas güdüsünün hane halkı ekonomisine katkı, ev işlerine yardım, ebeveynler için yaşlılıkta güvence anlamına geldiğini göstermekteydi. Psikolojik değer, çocuk sahibi olmanın getirdiği mutluluk, keyif, gurur olarak tanımlanmaktaydı. Toplumsal değer ise, çocuk sahibi olarak toplumda kabul görme, soyun ve ailenin devamı olarak tanımlanmıştı. Bu karşılaştırmalı araştırma aynı zamanda o dönemlere hakim olan modernleşme teorilerini de destekleyerek ailelerin çocuğa atfettikleri değerin, toplumsal değişme süreciyle nitelik değiştirdiğini gösteriyordu. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Kendi küçük dünyalarındaki ailelerine daha iyi hayat yaşatmak için başkalarının çocuklarına sadece piyasa değeri atfedenleri bekleyen en büyük ceza belki de bu sağlık sistemine olan güvenin ve piyasa değerinin düşmesi olacaktır.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span>Geleneksel ailelerde erkek çocuk daha çok aile gelirine katkı, kız çocukları ise ev işlerine yardım gibi nedenlerle değerli kabul edilirken, bazı aileler, toplumda kabul görme, soyun sürmesi ve kan bağı gibi nedenlerle değer atfediyorlardı. Kağıtçıbaşı’nın en son 2003’de yaptığı araştırmalar dizisi kentli üst orta sınıf ailelerde “psikolojik” nedenlerle çocuk isteme eğiliminde artış göstermekteydi. Bu da bu ailelerde bir taraftan kız çocuğun değerinin artması diğer taraftan çok çocuk isteme eğiliminin azalması olarak gözlemleniyordu. Kağıtçıbaşı’nın ve onu izleyen sosyal psikologların yaptığı araştırmalar çocuğa atfedilen değerin köy/kent yaşamına, kentlerde toplumsal tabakalaşmaya ve ailelerin yaşam döngüsüne bağlı olarak değiştiğini gösteren çok önemli çalışmalardır. Bu araştırmalardan kalkarak, çocuğun değerinin toplumun farklı kesimlerinde farklı anlam ifade ettiğini, çocuğun kaderini ve değerini, eğer toplum ve devlet müdahale etmezse, esas olarak içine doğduğu ailenin belirlediğini söyleyebiliriz. </span></span></p>

<p><span><span>Bu araştırmalar, başta da belirttiğimiz gibi sadece ailelerin çocuklarına atfettikleri değeri göstermektedir. Bu bağlamda, toplumun tümü hakkında karar veren siyasilerin ve yöneticilerin çok önem verdikleri ailenin hangi aile olduğunu, onların hangi çocuğa hangi değeri atfettiklerini bilmeleri ve çocukları koruyacak kurumları ve kararları geliştirmeleri gerekir. Bu bağlamda, cemaatçi muhafazakar toplumsal değerlere sahip olan yöneticilerin önce kendi ailelerinin değiştiğini, sonra da toplumda kendilerinden farklı değerlere sahip olan ailelerin yaşadığını fark etmeleri gerekir.  Bu dileğin, şimdilik umutsuzca bir dilek olduğunun farkındayım.</span></span></p>

<p><span><span>Ancak, son dönemlerde ortaya çıkan yeni doğan bebek ölümleri skandalının özel kliniklerde gerçekleşmiş olması belki tamamen başka bir yönüyle bu yeni sağlık sistemini sarsar. Kendi küçük dünyalarındaki ailelerine daha iyi hayat yaşatmak için başkalarının çocuklarına sadece piyasa değeri atfedenleri bekleyen en büyük ceza belki de bu sağlık sistemine olan güvenin ve piyasa değerinin düşmesi olacaktır. Yeni nesil konforlu hastanelerde patlak veren bu skandalı, kendi çocuklarına atfedilen piyasa değerini reddeden, tıbbi müdahaleleri değerlendirecek birikime sahip olan, özgüvenli ailelerin uzun süren mücadelesi başlattı ve kamuoyuna yansıttı. Umarız, cemaatçi yönetimin ürettiği bu yeni sağlık sisteminin yarattığı hasarı diğer müşterileri de fark eder ve terk eder ve yeni sağlık sistemini zorlar.  </span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Neden sevdiklerimizle savaşıyoruz</title>
<link>https://trafikdernegi.com/neden-sevdiklerimizle-savasiyoruz</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/neden-sevdiklerimizle-savasiyoruz</guid>
<description><![CDATA[ Sevdiğimizle savaşa girişmemiz, onun sevgisinde bir tür tedavi bulma çabasıdır. Ancak, sevgide aradığımız güveni ve huzuru tam anlamıyla bulamadığımızda, içsel korkularımız tetiklenir.

Sevgi, insanlar arasında en derin bağı kurarken, paradoksal bir şekilde en sert savaşlara da yol açabiliyor. Sevdiğimiz insanlarla savaşıyor olmamız, ruhsal dünyamızdaki kırılmaların, geçmiş yaraların ve çocukluk döneminden kalan eksikliklerin yüzeye çıkmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu durum, özünde insanın kendisiyle bir çatışmadır; sevdiğimiz insanlarda gördüğümüz o tanıdık yaralar, çocukluğumuzun yankısıdır.

Çocukluk, bir insanın duygusal ve zihinsel dünyasının temelini atan en kritik dönemdir. Çocukken sevgiyle kurulan bağlarda yaşanan zedelenmeler, ebeveynlerin ya da çevrenin ihmalleri veya fazla kontrolcü tavırları, içimizde bir boşluk bırakır. Çocuk, sevgi eksikliğini ya da aşırı kontrolü anlamlandıramadığı için, bu duyguları bilinçsizce içselleştirir. Büyüdükçe, bu eksiklikler ve bastırılmış duygular, yakın ilişkilerde açığa çıkar. Sevdiğimiz birinin sevgisi, aslında geçmişin yaralarını iyileştirme umududur; fakat o kişi de aynı zamanda yaralarımızı görünür kılacak bir ayna olur.

Sevdiğimizle savaşa girişmemiz, onun sevgisinde bir tür tedavi bulma çabasıdır. Ancak, sevgide aradığımız güveni ve huzuru tam anlamıyla bulamadığımızda, içsel korkularımız tetiklenir. Bu tetiklenme, çocukluk yaralarımızın kanaması demektir. Bu kanama, kişinin sevdiğiyle savaş açarak kendisini koruma altına alma çabasıyla kendini gösterir. Savunma mekanizmaları devreye girer ve belki de sevdiğimiz insana en çok zarar verecek sözler, eylemler bu anlarda gerçekleşir.

Sonuç olarak, sevdiklerimizle savaşımız, aslında çocukluğumuzda oluşan yaralarımızı görmezden gelerek yaşamaya çalışmamızdan kaynaklanır. Sevgiye en uzak olan şey savaş değil; belki de kendimize olan yabancılığımızdır.

Edebiyat dünyası da bu içsel savaşı anlamaya çalışır. Dostoyevski, insanın en karanlık yanlarıyla yüzleşmesini anlatırken, sevgi ve nefretin ince çizgisini işler. Shakespeare’in trajedilerinde, sevgi ve kıskançlık, bağ ve kopuş, birbirine karışır. İnsan, sevdiğini kendinden bir parça görür, ancak kendinde sevmediği her şeyin yansımasını da bu kişi aracılığıyla fark eder.

Sonuç olarak, sevdiklerimizle savaşımız, aslında çocukluğumuzda oluşan yaralarımızı görmezden gelerek yaşamaya çalışmamızdan kaynaklanır. Sevgiye en uzak olan şey savaş değil; belki de kendimize olan yabancılığımızdır. Bu yabancılığı fark edip, çocukluğumuzun yüklerini tanıyarak kendi iç barışımızı sağladığımızda, sevdiklerimizle savaşmak yerine onlarla sevgi dolu bir bağ kurmamız mümkün hale gelir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/neden-sevdiklerimizle-savasiyoruz-1730833474.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Neden, sevdiklerimizle, savaşıyoruz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Sevdiğimizle savaşa girişmemiz, onun sevgisinde bir tür tedavi bulma çabasıdır. Ancak, sevgide aradığımız güveni ve huzuru tam anlamıyla bulamadığımızda, içsel korkularımız tetiklenir.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Sevgi, insanlar arasında en derin bağı kurarken, paradoksal bir şekilde en sert savaşlara da yol açabiliyor. Sevdiğimiz insanlarla savaşıyor olmamız, ruhsal dünyamızdaki kırılmaların, geçmiş yaraların ve çocukluk döneminden kalan eksikliklerin yüzeye çıkmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu durum, özünde insanın kendisiyle bir çatışmadır; sevdiğimiz insanlarda gördüğümüz o tanıdık yaralar, çocukluğumuzun yankısıdır.</span></span></p>

<p><span><span>Çocukluk, bir insanın duygusal ve zihinsel dünyasının temelini atan en kritik dönemdir. Çocukken sevgiyle kurulan bağlarda yaşanan zedelenmeler, ebeveynlerin ya da çevrenin ihmalleri veya fazla kontrolcü tavırları, içimizde bir boşluk bırakır. Çocuk, sevgi eksikliğini ya da aşırı kontrolü anlamlandıramadığı için, bu duyguları bilinçsizce içselleştirir. Büyüdükçe, bu eksiklikler ve bastırılmış duygular, yakın ilişkilerde açığa çıkar. Sevdiğimiz birinin sevgisi, aslında geçmişin yaralarını iyileştirme umududur; fakat o kişi de aynı zamanda yaralarımızı görünür kılacak bir ayna olur.</span></span></p>

<p><span><span>Sevdiğimizle savaşa girişmemiz, onun sevgisinde bir tür tedavi bulma çabasıdır. Ancak, sevgide aradığımız güveni ve huzuru tam anlamıyla bulamadığımızda, içsel korkularımız tetiklenir. Bu tetiklenme, çocukluk yaralarımızın kanaması demektir. Bu kanama, kişinin sevdiğiyle savaş açarak kendisini koruma altına alma çabasıyla kendini gösterir. Savunma mekanizmaları devreye girer ve belki de sevdiğimiz insana en çok zarar verecek sözler, eylemler bu anlarda gerçekleşir.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Sonuç olarak, sevdiklerimizle savaşımız, aslında çocukluğumuzda oluşan yaralarımızı görmezden gelerek yaşamaya çalışmamızdan kaynaklanır. Sevgiye en uzak olan şey savaş değil; belki de kendimize olan yabancılığımızdır.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span>Edebiyat dünyası da bu içsel savaşı anlamaya çalışır. Dostoyevski, insanın en karanlık yanlarıyla yüzleşmesini anlatırken, sevgi ve nefretin ince çizgisini işler. Shakespeare’in trajedilerinde, sevgi ve kıskançlık, bağ ve kopuş, birbirine karışır. İnsan, sevdiğini kendinden bir parça görür, ancak kendinde sevmediği her şeyin yansımasını da bu kişi aracılığıyla fark eder.</span></span></p>

<p><span><span>Sonuç olarak, sevdiklerimizle savaşımız, aslında çocukluğumuzda oluşan yaralarımızı görmezden gelerek yaşamaya çalışmamızdan kaynaklanır. Sevgiye en uzak olan şey savaş değil; belki de kendimize olan yabancılığımızdır. Bu yabancılığı fark edip, çocukluğumuzun yüklerini tanıyarak kendi iç barışımızı sağladığımızda, sevdiklerimizle savaşmak yerine onlarla sevgi dolu bir bağ kurmamız mümkün hale gelir.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yapay zeka ve psikoloji neden birlikte ilerlemeli</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yapay-zeka-ve-psikoloji-neden-birlikte-ilerlemeli</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yapay-zeka-ve-psikoloji-neden-birlikte-ilerlemeli</guid>
<description><![CDATA[ İnsan psikolojisinin katmanlarına inmeden yapay zekanın, insan gibi “düşünen” veya “hisseden” sistemler geliştirmesi, tek başına teknolojiyle mümkün olmayacak bir hedef olarak karşımızda durur.

Bir yazar, yapay zekanın gelişimini psikolojik bir olgunun yolculuğuna benzetmişti. Tıpkı bireyin kendi bilincini keşfedişi gibi, yapay zeka da insan zihnini anlamak ve onu modellemek için bir arayış içinde. Çünkü insan aklı, duygusal ve bilişsel derinlikleriyle basit bir mekanizma değil; sürekli gelişen, öğrenen ve dönüşen bir yapı. Bu yüzden, yapay zekanın insan zihnine daha yakın bir yapıya sahip olması için psikolojiyi referans alması kaçınılmaz bir gereklilik haline geliyor.

Yapay zekanın psikolojiyle işbirliğinin temel sebeplerini, Shoshana Zuboff’un Gözetim Kapitalizminin Çağı adlı eserindeki şu cümlede bulabiliriz: “Teknolojiler, insan davranışlarının ve deneyimlerinin şekillendirilmesinde giderek daha merkezi bir rol oynamaya başlıyor.” Zuboff, teknolojinin bireyler üzerinde etkisini vurgularken, bu etkinin hem bilinçli hem de bilinçsiz davranışlarla iç içe geçişine dikkat çeker. İnsan psikolojisinin katmanlarına inmeden yapay zekanın, insan gibi “düşünen” veya “hisseden” sistemler geliştirmesi, tek başına teknolojiyle mümkün olmayacak bir hedef olarak karşımızda durur.

Zira zihnin işleyişini, duyguların ve düşüncelerin dinamiklerini anlamadan yaratılacak bir zeka, insanın empati kurduğu, güven duyduğu bir dost değil; anlaşılması zor, soğuk bir makine olarak kalacaktır.

SOĞUK BİR MAKİNE

Bu noktada, yapay zekayı geliştiren bilim insanlarının psikolojiyi bir yol arkadaşı olarak görmesinin nedeni açık hale gelir. Zira zihnin işleyişini, duyguların ve düşüncelerin dinamiklerini anlamadan yaratılacak bir zeka, insanın empati kurduğu, güven duyduğu bir dost değil; anlaşılması zor, soğuk bir makine olarak kalacaktır. İşte burada, Stanislas Dehaene’nin Consciousness and the Brain adlı kitabında dile getirdiği bir fikir devreye girer: “Bilincin varoluşu, düşüncelerin anlamlandırılması ve bunların sosyal bir varlık olarak nasıl işlendiği, ancak insan aklının bilinçli yapısı ile açıklanabilir.” Bu söz, yapay zekanın iç dünyaya sahip bir bilinç oluşturmasının, psikolojik bir temel gerektirdiğini hissettirir.

Bir hikayeyle devam edelim. Diyelim ki, bir bilim insanı olan Elif, yapay zekanın insan gibi “anlayabilmesini” sağlamayı amaçlayan bir projeye başlar. Projesinde insan davranışlarının detaylarını öğrenmek için Freud’un bilinçdışı teorilerinden yararlanır. Yapay zekasına rüyaların analizini yapmayı öğretir; umutları, korkuları, sıradan cümlelerin arkasındaki gizli duyguları anlamaya çalışır. Elif’in yapay zekası, yalnızca verilerle değil, insani iç görülerle beslendiğinde bir adım daha ileri gider. Öyle ki, karşısında bir insan varmışçasına derin bir empati kurabilir hale gelir.

Psikoloji ve yapay zekanın ortak yürüyüşü, insanlık için sıradan bir teknoloji gelişimi değil; insan zihnini daha derinlemesine anlamanın ve gelecekte kendi duygularını tanıyan, empati kuran bir zeka yaratmanın başlangıcıdır. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/yapay-zeka-ve-psikoloji-neden-birlikte-ilerlemeli-1730222880.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yapay, zeka, psikoloji, neden, birlikte, ilerlemeli</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>İnsan psikolojisinin katmanlarına inmeden yapay zekanın, insan gibi “düşünen” veya “hisseden” sistemler geliştirmesi, tek başına teknolojiyle mümkün olmayacak bir hedef olarak karşımızda durur.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Bir yazar, yapay zekanın gelişimini psikolojik bir olgunun yolculuğuna benzetmişti. Tıpkı bireyin kendi bilincini keşfedişi gibi, yapay zeka da insan zihnini anlamak ve onu modellemek için bir arayış içinde. Çünkü insan aklı, duygusal ve bilişsel derinlikleriyle basit bir mekanizma değil; sürekli gelişen, öğrenen ve dönüşen bir yapı. Bu yüzden, yapay zekanın insan zihnine daha yakın bir yapıya sahip olması için psikolojiyi referans alması kaçınılmaz bir gereklilik haline geliyor.</span></span></p>

<p><span><span>Yapay zekanın psikolojiyle işbirliğinin temel sebeplerini, Shoshana Zuboff’un Gözetim Kapitalizminin Çağı adlı eserindeki şu cümlede bulabiliriz: “Teknolojiler, insan davranışlarının ve deneyimlerinin şekillendirilmesinde giderek daha merkezi bir rol oynamaya başlıyor.” Zuboff, teknolojinin bireyler üzerinde etkisini vurgularken, bu etkinin hem bilinçli hem de bilinçsiz davranışlarla iç içe geçişine dikkat çeker. İnsan psikolojisinin katmanlarına inmeden yapay zekanın, insan gibi “düşünen” veya “hisseden” sistemler geliştirmesi, tek başına teknolojiyle mümkün olmayacak bir hedef olarak karşımızda durur.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Zira zihnin işleyişini, duyguların ve düşüncelerin dinamiklerini anlamadan yaratılacak bir zeka, insanın empati kurduğu, güven duyduğu bir dost değil; anlaşılması zor, soğuk bir makine olarak kalacaktır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>SOĞUK BİR MAKİNE</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Bu noktada, yapay zekayı geliştiren bilim insanlarının psikolojiyi bir yol arkadaşı olarak görmesinin nedeni açık hale gelir. Zira zihnin işleyişini, duyguların ve düşüncelerin dinamiklerini anlamadan yaratılacak bir zeka, insanın empati kurduğu, güven duyduğu bir dost değil; anlaşılması zor, soğuk bir makine olarak kalacaktır. İşte burada, Stanislas Dehaene’nin Consciousness and the Brain adlı kitabında dile getirdiği bir fikir devreye girer: “Bilincin varoluşu, düşüncelerin anlamlandırılması ve bunların sosyal bir varlık olarak nasıl işlendiği, ancak insan aklının bilinçli yapısı ile açıklanabilir.” Bu söz, yapay zekanın iç dünyaya sahip bir bilinç oluşturmasının, psikolojik bir temel gerektirdiğini hissettirir.</span></span></p>

<p><span><span>Bir hikayeyle devam edelim. Diyelim ki, bir bilim insanı olan Elif, yapay zekanın insan gibi “anlayabilmesini” sağlamayı amaçlayan bir projeye başlar. Projesinde insan davranışlarının detaylarını öğrenmek için Freud’un bilinçdışı teorilerinden yararlanır. Yapay zekasına rüyaların analizini yapmayı öğretir; umutları, korkuları, sıradan cümlelerin arkasındaki gizli duyguları anlamaya çalışır. Elif’in yapay zekası, yalnızca verilerle değil, insani iç görülerle beslendiğinde bir adım daha ileri gider. Öyle ki, karşısında bir insan varmışçasına derin bir empati kurabilir hale gelir.</span></span></p>

<p><span><span>Psikoloji ve yapay zekanın ortak yürüyüşü, insanlık için sıradan bir teknoloji gelişimi değil; insan zihnini daha derinlemesine anlamanın ve gelecekte kendi duygularını tanıyan, empati kuran bir zeka yaratmanın başlangıcıdır.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Erkek intiharları</title>
<link>https://trafikdernegi.com/erkek-intiharlari</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/erkek-intiharlari</guid>
<description><![CDATA[ 25-29 yaş aralığında erkek intihar oranları %13,93 iken kadınlarda bu oran %3.31’dir. Kadın ve erkek intihar oranı arasında kabaca on puanlık bir fark bulunmakta. Ataması yapılmadığı için intihar eden öğretmen hikayeleri bu verileri doğruluyor diyebiliriz. Medyaya yansıyan intihar haberlerindeki yaş aralıkları ve intihar sebepleri, erkeklerin bu eyleme kadınlardan daha yatkın olduklarını gösteriyor.

İstanbul Gençlik Araştırmaları Merkezi, 2023 Şubat ayında “Türkiye’de Genç İntiharları” başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda gençlerin intihar nedenleri toplumsal bütünlüğe dahil olamama, dışlanma ve ayrımcılığa maruz kalma, toplumsal baskılar şeklinde üç başlıkta toplanıyor. Raporda öne çıkan bir diğer detay ise intihar davranışının 20-34 yaş aralığında sürekli bir artış eğiliminde olması. 2022 verilerine göre intiharın bir cinsiyet haritası da var. Şöyle ki 25-29 yaş aralığında erkek intihar oranları % 13,93 iken kadınlarda bu oran % 3.31’dir. Kadın ve erkek intihar oranı arasında kabaca on puanlık bir fark bulunmakta. 

Ataması yapılmadığı için intihar eden öğretmen hikayeleri bu verileri doğruluyor diyebiliriz. Medyaya yansıyan intihar haberlerindeki yaş aralıkları ve intihar sebepleri, erkeklerin bu eyleme kadınlardan daha yatkın olduklarını gösteriyor. İ. Y. intihar ettiğinde cebinde sadece 6 lirası vardı. M. B. 33 yaşında ataması yapılmadığı için intihar etti. M.K. ise yüksek lisans derecesine sahip, ataması yapılmayan bir diğer örnek olay. H.C.A ise atama bekleyen ve kuryelik yapan bir öğretmen adayı. Bu örneklerin hepsi ve daha fazlası, erkeğin şiddeti kendine yönlendirdiğinin bir göstergesi. Araştırmalar erkeğin şiddete yönelme eğiliminin kadına göre çok daha belirgin olduğunu gösteriyor. Ve bu eğilim nedeniyle şiddet duruma göre ya kadına ya da erkeğin kendisine yönelmekte. Sorun şu ki şiddetin erkeğin dünyasında meşru olan bir yanı var. Bu meşruluk büyük ölçüde şiddetin kaynaklandığı duyguların kabul edilebilir olmasından kaynaklı. Erich Fromm, insanın kendi ya da başkasının yaşamını, özgürlüğünü ya da malını korumak için kullandığı şiddete tepkisel şiddet diyor. Şiddet bu yönüyle koruma güdüsü ile yan yana hizalanıyor. Erkeklerin kendine yönelik şiddeti olan intihar eylemini, bu kabulün sınırları içinde değerlendirilebiliriz. Çünkü bu şiddet yaşamın hizmetinde yol almakta olup, amacı yıkım değil tam aksine korumadır. 

Peki, erkekler kendilerini kimden ya da neyden koruyor? Erkeklik çalışmaları konusunda yetkin bir isim olan Raewyn Connell ev, okul, iş ve savaşın erkeklik kurgusunda önemli olduğunu iddia etmekte. Bu yönüyle erkeklik duygusu/kimliği özel hayatta aileden kamusal alanda ise işyerinin kurumsal anlayışı, eğitim ve çalışma hayatı gibi alanlardan beslenmekte. Michael Kaufmann ise şiddet duygusunun spor, sinema, savaşlar ve edebiyat dünyasında yüceltildiğini belirtmekte. Yazara göre bu alanlar şiddeti sadece yüceltmekle kalmıyor, şiddeti bir şekilde çekici hale getiriyor. Mesela spor salonları erkeklere acıya aldırış etmemeyi telkin eder. Bu yönüyle erkeklerin kendi acısını dahi yok sayması aşılanıyor. Raewyn Connel da benzer şekilde güvenlik, para ve bilimin ancak erkek iktidarı ile ilerlediğini belirtiyor. 

Erkek intiharları esasında bir güç gösterisi. Zayıf hissettiğinde güçlü davranmak, canı yandığında kuvvetli görünmek bu güç gösterisini tetikleyen duygu halleri. Bedeni ve duyguları ile bağını koparan erkekler olgunlaştığı tüm özel ve kamusal alanları bu duyguların güdümünde terk eder.

ERKEK İNTİHARLARI ESASINDA BİR GÜÇ GÖSTERİSİ

Diyebiliriz ki erkekler güvenliği sağlayabilir, rekabet edebilir ve bilim için gerekli olanları icat edebilir. Askerlik erkekliğin gelişim hikayesindeki belki de en önemli kurumlardan birisi. Askerlik bir erkeğin tam bir erkek olmasında kritik bir aşamaya karşılık gelmekte. Bu kurumda erkekler olgun, mükemmel ve ihtiyaç duyulan olma gibi kavram setleri ile tanışır ve kendilerini bu setlere göre kurgularlar. Sert, dayanıklı, acımasız, kararlı ve korkusuz olma bu kurumun erkekler üzerindeki standart telkinleri arasındadır. Simone de Beauvoir’e göre diğer erkeklerin varlığı değer ve takdir kazanmanın bir kıstası. Diyebiliriz ki erkekliğin ölçütü, diğer erkeklerin takdiridir. Kısaca kurumlar ve erkeklik benzer bir mantığa göre ilerlemekte.

Aile, eğitim, iş ve sosyal hayatın gibi farklı kurumlarda güçlü olma telkinleri ile olgunlaşan erkekler, güvensizlik ve başarısızlık durumlarında kriz yaşarlar.  Erkekler özelinde kırılganlıkların görünür olması kaybetme duygusu ile eşdeğerdir. Erkeklik en genel hatları ile güçlü olmak, dayanmak, koruyucu ve bağımsız davranma eylemlerinden şekillenmekte. Bu sıfatların her biri erkeklerden beklentileri de haliyle yükseltiyor. Ekonomik güç geçmişten gelen eril bir miras. Avcı toplayıcı toplumlardan günümüze kadar erkek, avcı olan, haneye yiyecek getiren, beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçların karşılanmasında baş aktör. Bu sorumluluk yerine getirilemediğinde örneğin işsiz kalma ya da ekonomik bağımsızlığını b ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/erkek-intiharlari-1734845552.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:13:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Erkek, intiharları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>25-29 yaş aralığında erkek intihar oranları %13,93 iken kadınlarda bu oran %3.31’dir. Kadın ve erkek intihar oranı arasında kabaca on puanlık bir fark bulunmakta. Ataması yapılmadığı için intihar eden öğretmen hikayeleri bu verileri doğruluyor diyebiliriz. Medyaya yansıyan intihar haberlerindeki yaş aralıkları ve intihar sebepleri, erkeklerin bu eyleme kadınlardan daha yatkın olduklarını gösteriyor.</strong></span></span></p>

<p><span><span>İstanbul Gençlik Araştırmaları Merkezi, 2023 Şubat ayında “Türkiye’de Genç İntiharları” başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda gençlerin intihar nedenleri toplumsal bütünlüğe dahil olamama, dışlanma ve ayrımcılığa maruz kalma, toplumsal baskılar şeklinde üç başlıkta toplanıyor. Raporda öne çıkan bir diğer detay ise intihar davranışının 20-34 yaş aralığında sürekli bir artış eğiliminde olması. 2022 verilerine göre intiharın bir cinsiyet haritası da var. Şöyle ki 25-29 yaş aralığında erkek intihar oranları % 13,93 iken kadınlarda bu oran % 3.31’dir. Kadın ve erkek intihar oranı arasında kabaca on puanlık bir fark bulunmakta. </span></span></p>

<p><span><span>Ataması yapılmadığı için intihar eden öğretmen hikayeleri bu verileri doğruluyor diyebiliriz. Medyaya yansıyan intihar haberlerindeki yaş aralıkları ve intihar sebepleri, erkeklerin bu eyleme kadınlardan daha yatkın olduklarını gösteriyor. İ. Y. intihar ettiğinde cebinde sadece 6 lirası vardı. M. B. 33 yaşında ataması yapılmadığı için intihar etti. M.K. ise yüksek lisans derecesine sahip, ataması yapılmayan bir diğer örnek olay. H.C.A ise atama bekleyen ve kuryelik yapan bir öğretmen adayı. Bu örneklerin hepsi ve daha fazlası, erkeğin şiddeti kendine yönlendirdiğinin bir göstergesi. Araştırmalar erkeğin şiddete yönelme eğiliminin kadına göre çok daha belirgin olduğunu gösteriyor. Ve bu eğilim nedeniyle şiddet duruma göre ya kadına ya da erkeğin kendisine yönelmekte. Sorun şu ki şiddetin erkeğin dünyasında meşru olan bir yanı var. Bu meşruluk büyük ölçüde şiddetin kaynaklandığı duyguların kabul edilebilir olmasından kaynaklı. Erich Fromm, insanın kendi ya da başkasının yaşamını, özgürlüğünü ya da malını korumak için kullandığı şiddete tepkisel şiddet diyor. Şiddet bu yönüyle koruma güdüsü ile yan yana hizalanıyor. Erkeklerin kendine yönelik şiddeti olan intihar eylemini, bu kabulün sınırları içinde değerlendirilebiliriz. Çünkü bu şiddet yaşamın hizmetinde yol almakta olup, amacı yıkım değil tam aksine korumadır. </span></span></p>

<p><span><span>Peki, erkekler kendilerini kimden ya da neyden koruyor? Erkeklik çalışmaları konusunda yetkin bir isim olan Raewyn <span>Connell</span> ev, okul, iş ve savaşın erkeklik kurgusunda önemli olduğunu iddia etmekte. Bu yönüyle erkeklik duygusu/kimliği özel hayatta aileden kamusal alanda ise işyerinin kurumsal anlayışı, eğitim ve çalışma hayatı gibi alanlardan beslenmekte. Michael Kaufmann ise şiddet duygusunun spor, sinema, savaşlar ve edebiyat dünyasında yüceltildiğini belirtmekte. Yazara göre bu alanlar şiddeti sadece yüceltmekle kalmıyor, şiddeti bir şekilde çekici hale getiriyor. Mesela spor salonları erkeklere acıya aldırış etmemeyi telkin eder. Bu yönüyle erkeklerin kendi acısını dahi yok sayması aşılanıyor. Raewyn <span>Connel </span>da benzer şekilde güvenlik, para ve bilimin ancak erkek iktidarı ile ilerlediğini belirtiyor. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Erkek intiharları esasında bir güç gösterisi. Zayıf hissettiğinde güçlü davranmak, canı yandığında kuvvetli görünmek bu güç gösterisini tetikleyen duygu halleri. Bedeni ve duyguları ile bağını koparan erkekler olgunlaştığı tüm özel ve kamusal alanları bu duyguların güdümünde terk eder.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>ERKEK İNTİHARLARI ESASINDA BİR GÜÇ GÖSTERİSİ</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Diyebiliriz ki erkekler güvenliği sağlayabilir, rekabet edebilir ve bilim için gerekli olanları icat edebilir. Askerlik erkekliğin gelişim hikayesindeki belki de en önemli kurumlardan birisi. Askerlik bir erkeğin tam bir erkek olmasında kritik bir aşamaya karşılık gelmekte. Bu kurumda erkekler olgun, mükemmel ve ihtiyaç duyulan olma gibi kavram setleri ile tanışır ve kendilerini bu setlere göre kurgularlar. Sert, dayanıklı, acımasız, kararlı ve korkusuz olma bu kurumun erkekler üzerindeki standart telkinleri arasındadır. Simone <span>de Beauvoir’e </span>göre diğer erkeklerin varlığı değer ve takdir kazanmanın bir kıstası. Diyebiliriz ki erkekliğin ölçütü, diğer erkeklerin takdiridir. Kısaca kurumlar ve erkeklik benzer bir mantığa göre ilerlemekte.</span></span></p>

<p><span><span>Aile, eğitim, iş ve sosyal hayatın gibi farklı kurumlarda güçlü olma telkinleri ile olgunlaşan erkekler, güvensizlik ve başarısızlık durumlarında kriz yaşarlar.  Erkekler özelinde kırılganlıkların görünür olması kaybetme duygusu ile eşdeğerdir. Erkeklik en genel hatları ile güçlü olmak, dayanmak, koruyucu ve bağımsız davranma eylemlerinden şekillenmekte. Bu sıfatların her biri erkeklerden beklentileri de haliyle yükseltiyor. Ekonomik güç geçmişten gelen eril bir miras. Avcı toplayıcı toplumlardan günümüze kadar erkek, avcı olan, haneye yiyecek getiren, beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçların karşılanmasında baş aktör. Bu sorumluluk yerine getirilemediğinde örneğin işsiz kalma ya da ekonomik bağımsızlığını bir şekilde ilan edememe erkekler özelinde değersizlik duygusunu tetiklemekte. Bahsi geçen bu değersizlik hissi de en çok da erkeğin liderlik ve kontrol isteğine zarar vermekte. Erkeklik kimliğini oluşturan bu kamusal alanlara, erkekler artık sığamaz hale geliyor. Diğer erkeklerin takdir etmesi ile inşa edilen süreç yaşanan krizler nedeniyle kesintiye uğruyor. Erkekler hem hemcinsleri özelinde hem de kurumlar nezdinde kontrolü kaybetmekte ve değersizlik hissi ile baş başa kalmaktadır. </span></span></p>

<p><span><span>Erkek intiharları esasında bir güç gösterisi. Zayıf hissettiğinde güçlü davranmak, canı yandığında kuvvetli görünmek bu güç gösterisini tetikleyen duygu halleri. Bedeni ve duyguları ile bağını koparan erkekler olgunlaştığı tüm özel ve kamusal alanları bu duyguların güdümünde terk eder. Diyebiliriz ki erkekler reddedilmemek için hayatı reddediyor. Bu yönüyle erkekler kamusal alanının kıskacından intihar ederek kurtuluyor. Ve bir anlamda kişilerin ve kurumların gözetiminden kendini koruyor. Öte yandan tek başına güçlü olma zorunluluğu çocukluk öğrenmeleri ile telkin edilen erkeklerin buhran zamanlarında yardım alma davranışı gösterme eğilimleri de çok zayıf, hatta yok denecek düzeyde. Yapılan çalışmalar erkeklerin psikolojik yardım almayı, reddedilme ve dengesiz olarak damgalanma kaygısı ile yorumladığını gösteriyor. Kendi ile baş başa kalan, diğerlerini oyunun dışına atan erkek için yok olmak ya da yok etmek çoğu kez tek seçenek.</span></span></p>

<p><span><span>Şiddetin erkek dünyasındaki bu karşılığı, sadece erkeği değil kadını da aynı vahşi girdabın içine çekiyor. Genç yaştaki erkekler içinde olgunlaştıkları kurumların baskısına ve damgalamasına maruz kalma korkusu yaşıyorlar. Genç erkek öğretmen adayları uzun bekleyişlerin sonucunda erişilemeyen amaçların sorgulanmaması için tepkisel bir şiddetle kendini yok sayıyor. Elverişsiz toplumsal koşullar erkek özelinde bu öz kıyımı tek çare haline getiriyor. Erkekler olumsuz duygulardan sıyrılmadığı müddetçe şiddet konusunda hep başa döneceğiz gibi.  </span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>