<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Trafik Güvenliği Derneği &amp; : Felsefe</title>
<link>https://trafikdernegi.com/rss/category/felsefe</link>
<description>Trafik Güvenliği Derneği &amp; : Felsefe</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>TRAFİK GÜVENLİĞİ DERNEĞİ GENEL MERKEZİ   DERNEK KÜTÜK NO : 06&amp;160&amp;108</dc:rights>

<item>
<title>Ekmek parası mı? İnsanlık onuru mu?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ekmek-parasi-mi-insanlik-onuru-mu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ekmek-parasi-mi-insanlik-onuru-mu</guid>
<description><![CDATA[ Belki başka hiçbir gıda maddesine gösterilmeyen saygı ona gösteriliyor. Yere düşen ekmeğin öpülerek yüksek bir yere konması, ekmeğe basılmasının çok büyük günah ve ayıp karşılanması, yemin etmek için bile ekmeğin kullanılması gibi birçok olayda bu saygıyı ve kutsallığı görebiliyoruz. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/ekmek-parasi-mi-insanlik-onuru-mu-1743224833.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 15:45:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Ekmek, parası, mı, İnsanlık, onuru, mu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Bir insanın kendisine, çocuklarına, ailesine bakmak için ekonomik kaynak yaratması, iş bulması, meslek edinmesi, bir işte çalışması gereklidir ve hatta zorunludur. Ancak burada önemli olan nokta; işini yaparken hakkı, hukuku, adaleti, iyiliği, onuru, şerefi, haysiyeti vd. değerleri gözetip gözetmediğidir</strong></span></span></p>

<p><span><span>Ekmek aslanın ağzında, ekmeğine göz koymak, ekmeğini taştan çıkarmak, ekmeği ile oynamak, ekmek kapısı… Günlük hayatımızda ekmek ile ilgili bunlar gibi kullandığımız daha birçok deyim var. Doğu toplumlarında ekmeğin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Temel tüketim maddesi olmasının ötesinde neredeyse varoluşla özdeşleştirilmiş, kutsallaştırılmış bir kavram olarak kullanılıyor. Belki başka hiçbir gıda maddesine gösterilmeyen saygı ona gösteriliyor. Yere düşen ekmeğin öpülerek yüksek bir yere konması, ekmeğe basılmasının çok büyük günah ve ayıp karşılanması, yemin etmek için bile ekmeğin kullanılması gibi birçok olayda bu saygıyı ve kutsallığı görebiliyoruz.</span></span></p>

<p><span><span>Bu kapsamda “ekmek parası kazanmak” deyimi de çok sıklıkla kullanılıyor. Bu ifade de insanın kendisi, çoluğu-çocuğu, ailesi vd. kimselerin geçinmesi, giderlerinin karşılanması için çalışıp para kazanma anlamında kullanılan bir deyim. Burada da hem ekmeğin kutsallığı hem de çocuk/aile kavramının kutsallığı birleşerek çok daha büyük ve kutsal bir anlam oluşuyor. Tabii bu düzeyde bir kutsallık olunca kavramın kötüye kullanımı da çok daha rahat oluyor. “Ekmek parası kazanmak”, “eve ekmek götürmek” için yapılan her türlü faaliyet genellikle hoş görülüyor hatta çoğunlukla takdir ediliyor. “Ekmek parası için” denince akan sular duruyor!</span></span></p>

<p><span><span>Örneğin ters yöne giren bir taksi şoförünü uyarmaya cesaret eden birisi olursa hemen “Ne yapalım kardeşim, biz ekmek paramızın peşindeyiz.” dediğini duyuyoruz. Yine hem kaldırımdan gidip hem de yayaların önünden çekilmesi için korna çalan bir motosiklet sürücüsü de “Abi, ne yapalım, ekmek parası.” diyor. Ya da sahte bir ürün satan bir insanın da ilk aklına gelen gerekçe “ekmek parası” oluyor. Örnekleri çeşitlendirebiliriz. Ancak bir gerçek var ki “ekmek parası” ifadesi; her türlü kuralsızlık, usulsüzlük, keyfilik için bir bahane olarak da kullanılabiliyor.</span></span></p>

<p><span><span>Bu çerçeveden bakıldığında aslında yapılan her iş, bir anlamda kutsal bir amaç uğruna yapılmış oluyor. Peki ama kutsal bir amaç (eve ekmek götürmek, çoluğun çocuğun rızkını sağlamak, geçimlerini temin etmek vd.) uğruna yapılan her iş meşru mudur? Yapılan her hareket ve sahip olunan her meslek aynı şekilde kutsal mıdır? Ya da amaçtan bağımsız olarak, yapılan her işin kendi içinde bir sorumluluk duygusu, kurallar/değerler bütünü, onuru/haysiyeti/şerefi olması gerekmez mi? “Ekmek parası” için, “eve ekmek götürmek” için çalışmak, kişiye her türlü “değer”den bağımsız/yoksun bir özgürlük alanı sağlar mı?</span></span></p>

<p><span><span>Toplumsal hayatta yaptığımız her iş ve her türlü faaliyetimiz, bir şekilde diğer insanları, canlı-cansız varlıkları, doğayı, hayatı etkiliyor. Her birimiz hayatı beraber paylaştığımız diğer bileşenler tarafından kullanılması için bir ürün veya hizmet üretmeye çalışıyoruz. Fırıncı ekmek, çiftçi meyve-sebze-tahıl, öğretmen eğitim hizmeti, hemşire sağlık hizmeti, polis güvenlik hizmeti, savcı/hâkim/avukat adalet hizmeti, basın çalışanı haber/bilgi/yorum hizmeti, bankacı finans hizmeti, gibi. Dolayısıyla her birimiz bu ürün ya da hizmeti üretirken yasal kurallara uymamız gerektiği gibi insan olmaktan kaynaklanan sorumluluklarımızı yerine getirmek ve toplumsal yaşamın gerektirdiği bazı değerleri de dikkate almak durumundayız. Bizi biz yapan, bize insan olarak değer katan, yaşam içinde saygın bir yer edinmemize neden olan bu değerler, hayatımızın “olmazsa olmaz”ı olmalıdır. Aksi halde sadece para kazanan ama insanlık/dünya/hayat için bir anlam taşımayan hatta zaman zaman onlara da zarar veren birer varlık haline gelme ihtimalimiz vardır.</span></span></p>

<p><span><span>Ahlak felsefesi kapsamında tartışılan bu gereklilik tüm meslek ve iş gruplarını kapsamakla birlikte konuyu biraz daha somutlaştırmak için özellikle son dönemde çok tartışılan birkaç meslek grubunu örnek olarak vermek istiyorum.</span></span></p>

<p><span><span>Örneğin şu an medyamızda, televizyonlarda, gazetelerde bir sürü haberci, köşe yazarı, yorumcu, programcı var. Bunların içinde saygın ve işini dürüst bir şekilde yapan çeşitli kişiler olduğu gibi gerçeği çarpıtmak, insanlara yalan söylemek, belirli bir görüş doğrultusunda kamuoyunu yönlendirmek vd. amaçlarla yayın yapan, yazı yazan, yorumda bulunan, sosyal medya üzerinden “algı yönetimi” yapmaya çalışan çok sayıda insanın olduğunu da görüyoruz. Yaptıkları şeyin hakikatle ilgisinin olmadığını, genellikle yanıltıcı hatta çoğunlukla doğrudan yalan şeyler söylediklerini kendileri de biliyorlar. Bu anlamda dünyanın daha güzel ve yaşanabilir bir dünya olmasına katkıları olmadığı gibi tam tersine insanları kandırarak, birbirine düşman ederek ve hatta bazen doğrudan saldırarak zarar görmelerine neden oluyorlar. Dolayısıyla insanlığın ortak değerleri (hak, hukuk, adalet, vicdan, merhamet, eşitlik, özgürlük, saygı, sevgi vd.) açısından bakıldığında dünyaya zarar veren bir rol oynuyorlar. Çoğunlukla da bu işlevlerinin farkındalar. Buna karşın bu insanlardan birisiyle konuştuğunuzda, neden böyle yaptığını sorduğunuzda, muhtemelen bu işi “ekmek parası” için, “çoluğunu çocuğunu geçindirmek” için yaptığını söyleyecektir. Bu tür “kutsal” gerekçeler, yapılan her türlü yanlışın üzerini örtmek için bir perde olarak kullanılabilmektedir.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Eğer bir ülkede insanların adalet duygusu zedelenmişse, yargıya güven kalmamışsa, o toplumda ekonomi başta olmak üzere herhangi bir konunun düzgün işlemesi mümkün değildir.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span>Yine örneğin ülkemizde son dönemlerde yargının işleyişi çok tartışılıyor. Toplumda hemen hemen hiçbir bireyin yargıya, hukuka, adalete güveninin kalmamış olduğunu görüyoruz. Bir toplumda adalet duygusunun ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Eğer bir ülkede insanların adalet duygusu zedelenmişse, yargıya güven kalmamışsa, o toplumda ekonomi başta olmak üzere herhangi bir konunun düzgün işlemesi mümkün değildir. Hukuk ve adalet bu kadar kötü bir duruma düşmüşse bundan sorumlu olan insanların (özellikle yargıçların, savcıların, Bakanlık yöneticilerinin vd.) sorumluluklarını kabul etmeleri ve buna göre davranmaları (sistemi düzeltmeleri, düzeltemiyorlarsa istifa etmeleri, en azından durumla ilgili üzüntü duyup bunu ifade etmeleri vd.) gerekmez mi? Ancak genellikle konunun sorumlularından böyle bir yaklaşım görmüyoruz. Yine bu insanlarla konuşsak muhtemelen kendilerinin de durumun farkında olduklarını, hukuk sisteminin bu kadar itibarsızlaşmasından kendilerinin de rahatsız olduklarını ancak “çoluk çocuğun rızkı”, “ekmek parası”, “işsizlik kaygısı” vd. gerekçelerle bu işleyişin parçası olmaya devam ettiklerini söyleyeceklerdir.</span></span></p>

<p><span><span>Yine örnek olarak bugün herhangi bir hak arama mücadelesinde polislerin göstericilere çok sert davrandıklarını, biber gazı sıktıklarını hatta zaman zaman fiziksel ya da psikolojik işkence uyguladıklarını görüyoruz. Normal olarak iyi birer insan olan ve hatta hukuk, insan hakları vd. konularda çeşitli mesleki eğitimlerden geçen birçok polis, sıradan bir insan olarak son derece haklı bulacağı hatta belki kendisinin de katılacağı barışçıl bir gösteride birden bambaşka bir insana dönüşebiliyor. Sanki hak arayan kişi düşmanmış, her türlü cezayı hak ediyormuş gibi davranıp şiddetle saldırabiliyor. Bu şekilde hem kendi içinde bir psikolojik kırılma yaşıyor hem de karşıdaki insanlara zarar veriyor. Yine böyle bir polisle konuştuğumuzda genellikle söylediği şeyler; işsizlikten ya da geçim sıkıntısından dolayı bu işi yaptığı, nihayetinde eve ekmek götürmesi, çoluk çocuğun rızkını temin etmesi gerektiği, bu davranışların yanlışlığını kendisinin de bildiği, durumdan kendisinin de memnun olmadığı ama mecbur olduğu için böyle davrandığı şeklinde oluyor.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Bir insan çocuğuna bakacak ya da evine ekmek götürecek diye mutlaka yanlış/hatalı iş yapmak, yalan söylemek, rüşvet almak/vermek, onursuz/haysiyetsiz bir davranış içinde olmak zorunda değildir.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span>Yukarıda da belirttiğim gibi konu aslında tüm meslekleri kapsayan, her birisinin de aynı şekilde belirli sorumlulukları taşıması gereken bir konu. Uzatmamak için son iki örneği daha hatırlatıp konuyu toparlamak istiyorum: Geçenlerde Kartalkaya’da büyük bir facia yaşandı. Aynı şekilde depremde yüzbinlerce insanımızı kaybettik. Bütün bu ölümlere, yaralanmalara ve yıkımlara neden olan bazı insanlar vardı. Birileri bir şeyleri yapmadığı, yanlış yaptığı, eksik yaptığı için onca insan öldü, yaralandı, acı çekti. Ama yine onlara sorsak yapılan yanlışların/hataların sorumluluğunu üstlenmek yerine alacağımız yanıtlar; “ekmek parası”, “çoluğun çocuğun rızkı”, vb. gerekçeler olacaktır.</span></span></p>

<p><span><span>Yani kısaca şunu demek istiyorum: Bir insanın kendisine, çocuklarına, ailesine bakmak için ekonomik kaynak yaratması, iş bulması, meslek edinmesi, bir işte çalışması gereklidir ve hatta zorunludur. Ancak burada önemli olan nokta; işini yaparken hakkı, hukuku, adaleti, iyiliği, onuru, şerefi, haysiyeti vd. değerleri gözetip gözetmediğidir. Bir insanın çalışıp (ya da çalışmadan!) evine para götürmesi; yalnızca çocuklarına, ailesine vd. karşı sorumluluklarını yerine getirmesi anlamına gelir. Ama insanın ailesine karşı sorumlulukları dışında bir de insan olmaktan kaynaklı insanlığa, doğaya, hayata, dünyaya karşı da sorumlulukları vardır. Bu sorumlulukların başında en azından insana, hayvana, bitkiye, doğaya, dağa, denize zarar vermemek gelir. Devamında ise mümkünse bunlara bir fayda sağlamak; iyiyi, güzeli, doğruyu savunmak, geliştirmek, koruyup kollamak vardır. Bu nedenle sadece “eve ekmek götürmek”, saygıdeğer bir birey olmak için yeterli değildir. Bunu yaparken işinde, gücünde, hareketlerinde hakkı, hukuku, adaleti, iyiliği, onuru, şerefi, haysiyeti vd. değerleri de gözetmek, onlara uygun da davranmak gerekir.</span></span></p>

<p><span><span>Tekrar altını çizmek gerekirse; bir insan çocuğuna bakacak ya da evine ekmek götürecek diye mutlaka yanlış/hatalı iş yapmak, yalan söylemek, rüşvet almak/vermek, onursuz/haysiyetsiz bir davranış içinde olmak zorunda değildir. Bizim gibi toplumlarda belki birinci önermeye (“ekmek parası”, “eve ekmek götürmek” vd.) yüklenen kutsallıktan dolayı önermenin ikinci tarafı gözden kaçırılıyor. Doğru iş yapmak, yalan söylememek, dürüst, adaletli, onurlu, haysiyetli olmak bölümü, önermenin birinci bölümünün altında kayboluyor. Öyle olunca da sadece evine ekmek götürmek bir insan için yeterliymiş gibi değerlendirilebiliyor. Halbuki insan olmak sadece eve ekmek götürmekle değil, onu götürürken neler yapıldığıyla, insanlara yarar mı zarar mı verildiğiyle, onurun/haysiyetin korunup korunmadığıyla da ilgilidir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu noktada belki her birimizin kendisine şu soruları sorması gerekir: Ben ne yapıyorum? Benim hayattaki rolüm nedir? Benim yaptığım iş insana, doğaya, hayata, dünyaya herhangi bir fayda sağlıyor mu? Ben hayatta olduğum, bu işi yaptığım, bu rolde olduğum için dünyada herhangi bir insanın, hayvanın, bitkinin, canlı-cansız varlığın yaşamı olumlu bir yönde etkileniyor mu? Ya da ben hayatta var olduğum, bu işi yaptığım, bu şekilde yaptığım için dünyada herhangi bir insanın, hayvanın, bitkinin, doğanın, hayatı olumsuz yönde mi etkileniyor? Bu anlamda ben dünyaya faydalı bir birey miyim yoksa -bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek- hayata, doğaya, insanlara, hayvanlara, bitkilere zarar veren birisi miyim? Ben bu dünyayı güzelleştirenler arasında mıyım yoksa kirletenlerden birisi miyim?</span></span></p>

<p><span><span>Tabii bir insan, “Ben aldığım paraya bakarım; onur, şeref, haysiyet, hak, hukuk, adalet, vicdan, merhamet vd. değerler benim ilgi alanımda olan şeyler değil.” de diyebilir. Bu da bir görüştür. Ancak pek saygın, takdir edilesi ve bireysel/toplumsal mutluluk açısından çok savunulabilir bir görüş olmadığı da ortadadır. Nihayetinde bu değerler; özellikle onur, haysiyet dediğimiz şeyler, insan öldükten sonra geriye kalanlardır.</span></span></p>

<p><span><span>Son söz: Onur, Ortadoğu'da bir erkek ismi midir yalnızca? Yoksa yaptığım işin içinde onur, haysiyet, ahlak, hak, hukuk, adalet, vicdan, merhamet, saygı, sevgi de var mıdır? Bütün mesele bu sanırım.</span></span></p>

<p><span><span><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png"></a></span></span></p>

<p><span><span><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png"></a></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Cehalet düşündürtmez!</title>
<link>https://trafikdernegi.com/cehalet-dusundurtmez</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/cehalet-dusundurtmez</guid>
<description><![CDATA[ Cehalet, din, kült, tarikat,  mezhep, kimlik, cinsiyetçilik, particilik gibi   daha bir çok biçimde üretilmektedir. Düşüncesizlik kültü üretmekten başka bir işe yaramayan cehalet zihniyetinin, eleştirel düşünmeye imkan vermesi mümkün değildir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/cehalet-dusundurtmez-1744239738.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 15:45:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Cehalet, düşündürtmez</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span><span>Düşünme, felsefe, bilim, sanat adına hiçbir şey üretmeyen cehaletin egemen olduğu toplumlar, kadere sığınırlar ve her şeyi kaderle, kısmetle, nasiple ve takdirle meşrulaştırara teslim olurlar. Teslimiyetin ve kaderciliğin olduğu yerde çoğulculuk, yaratıcılık ve değişim yoktur. Felsefi düşünme yeteneğinin olmadığı bir yerde felsefe sapkınlık olarak görülür ve felsefeye giden bütün yollar kapatılır.</span></span></strong></p>

<p><span><span>Yüzyıllardır insanlığa dayatılan bir yanılsama vardır. İnsanlığın eleştirel düşünme yeteneğinin ortadan  kaldırılması  için köhnemiş ve küflenmiş  inançlar, kalıblar ve klişeler  insan üstü nitelikte  mutlak doğrular olarak dayatılmaktadır. Cehaletin en önemli özelliği, insanı  düşünmeme hapishanesinde esir etmektir. Düşünme olmadığı takdirde aptallaştırılan yığınlar,  otoritenin ve güçlünün her buyurduğunu yapmakta, bütün vahşiliklerine teslim olmakta,  her türlü şiddeti, akılsızlığı ve adaletsizliği meşrulaştırmakta ve desteklemektedir.</span></span></p>

<p><span><span>İnsan,  kendi başına düşünme yeteneğine sahip olan birey demektir. Birey, kendi adına  düşünemiyorsa, bu  onun insanlığının  merkezinde çok ciddi bir kriz ve çürüme olduğu anlamına gelmektedir. Düşünemeyen insan, aslında artık özgür değildir. Hakimiyet, servet ve şehvet uğruna toplumları  aptallaştıran ve bireylerin tek başlarına düşünme yeteneklerini körelten  popülizm denilen bedevi vahşet  yaklaşımlarının dünyaya yükselişe geçmesi sonucu, karanlık, düşüncesiz ve vahşi odaklar birçok ülkede ana güç merkezi olmaya başlamışlardır.</span></span></p>

<p><span><span>Cehalet zihniyeti, eleştirel düşünme  kapasitesini ortadan kaldırmak için din, milliyet, kimlik, kültür, siyaset, hukuk, ekonomi, medya dahil her türlü aracı  kullanmaktadır. Eleştirel düşünmeyi ortadan kaldırmak için kadercilik zihniyetini egemen kılmak, cehalet zihniyetinin  en önemli karakteristiklerindendir. Düşünme, felsefe, bilim, sanat adına hiçbir şey üretmeyen cehaletin egemen olduğu toplumlar, kadere sığınırlar ve her şeyi kaderle, kısmetle, nasiple ve takdirle meşrulaştırara teslim olurlar. Teslimiyetin ve kaderciliğin olduğu yerde  çoğulculuk, yaratıcılık ve değişim yoktur. Felsefi düşünme yeteneğinin olmadığı bir yerde felsefe sapkınlık olarak görülür ve felsefeye giden bütün yollar kapatılır. </span></span></p>

<p><span><span>Felsefede, bilimde, sanatta, siyasette, edebiyatta, ilahiyatta ve  iletişimde  bütün farklılıklar, zorbalıkla ortadan kaldırılarak, her alana tek  sesliliğin, tek kurgunun ve tek yalanın dayatılması otoriteryanizm ve totaliteryanizmin yaptığı en önemli cehalet pratiğidir.</span></span></p>

<p><span><span>İnsanlığın felsefesine, bilimine, sanatına,  psikolojisine, teolojisine, maneviyatına, teknolojisine hiçbir katkısı olmamış cehalet zihniyeti, despotizm, teokrasi, otoriteryanizm ve  totaliteryanizmden başka bir şey üretmemektedir. Kerameti kendinden menkul bir şekilde kesin inançlı olmayı tek üstünlük ölçüsü sayan, insanlığın farklı kültürlerine ve kimliklerine tepeden bakan kibirli cehaletin, içi koftur. İnsanlığın  farklı tecrübelerine, birikimlerine ve bilgilerine kendini açmayan, bana inancım yeter, kimliğim, cinsiyetim ve kültürüm beni üstün yapmaktadır şeklindeki  kibirli cehaletin düşündürtmeyen iklimi,  dünyayı çölleştirdiği gibi, insanlığın yüzyıllar öncesinin  kabilevi ve bedevi ilkelliklerine doğru gerilemesine de yol açmaktadır. Hep aşkın otoriteler adına kurallar, yasaklar, kurumlar ve kalıblar koyan dar tahakkümcü grupların etkin olduğu kültürlerde ve toplumlarda, düşünme ve eleştirme yoktur. Demokrasiye, hukuka, akla, çoğulculuğa, özgürlüğe ve barışa düşmanlık yapmaktan ve  bunları reddetmekten başka bir şey yapmayan cehalet zihniyeti, siyasal, sosyal, ekonomik, diplomatik, teknolojik ve medyatik güç olarak dünyada  etkili olmaktadır.</span></span></p>

<p><span><span>Cehalet, din, kült, tarikat,  mezhep, kimlik, cinsiyetçilik, particilik gibi   daha bir çok biçimde üretilmektedir. Düşüncesizlik kültü üretmekten başka bir işe yaramayan cehalet zihniyetinin, eleştirel düşünmeye imkan vermesi mümkün değildir. Cehaletin  gerçek doğasının  düşünmeye ve eleştirmeye izin vermemesi olduğunun  yeniden keşfetmeye ve  anlamaya ihtiyaç vardır. Cehaletin olduğu yerde düşünme ve eleştirme yoktur. Düşünmek, eleştirmektir. Hiçbir doktrin ve doğma, eleştirilmeme ayrıcalığına sahip değildir. Düşünme ve eleştirmenin olduğu yerde de cehaleti minimuma indirmek mümkündür.</span></span></p>

<p><span><span>Cehaletin değişmez özelliği  otoriteyi sorgulatmamaktır ve düşündürtmemektedir.  Söylenilen bir konu hakkında düşünüldüğünde ve sorgulandığında verilen cevap, çünkü ben böyle dedim veya tartışılmaz otoriteler böyle buyurmaktadır şeklinde olmaktadır. Sorgulanmadan ve düşünmeden itaat ve teslimiyet, en yüce erdem ve ahlak olarak kabul edilmektedir. Gücü ve otoriteyi sorgulamamak ve eleştirmemek, akılsızlık ve ahlaksızlıktır. Sahici anlamda aklın kullanılması ve ahlaklı bir hayat sürmek için düşünmenin ve eleştirmenin geliştiği yeni bir kültüre, insanlığın ihtiyacı vardır.</span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png"></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png"></a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Neden Sade Yaşam Sadece Güzel Değil, Aynı Zamanda Zorunlu?&amp; Marina Benjamin</title>
<link>https://trafikdernegi.com/neden-sade-yasam-sadece-guzel-degil-ayni-zamanda-zorunlu-marina-benjamin</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/neden-sade-yasam-sadece-guzel-degil-ayni-zamanda-zorunlu-marina-benjamin</guid>
<description><![CDATA[ İyi yaşam, sade yaşamdır. Nasıl yaşamamız gerektiğine dair felsefi fikirler arasında bu düşünce kalıcı bir yer edinmiştir. Sokrates’ten Thoreau’ya, Buda’dan Wendell Berry’ye kadar pek çok düşünür, iki bin yılı aşkın süredir bu fikri savunmuştur. Üstelik bu düşünce günümüzde de hâlâ birçok destekçiye sahiptir. Real Simple gibi dergiler süpermarket kasalarında bize seslenirken Oprah Winfrey sık sık Budist farkındalık öğretmeni Jack Kornfield gibi sade yaşam savunucularıyla röportaj yapıyor. Pre-endüstriyel çağın temel değerlerine dönüşü savunan Yavaş Hareketi (Slow Movement), kıtalar boyunca geniş bir takipçi kitlesi kazanıyor. İnsanlık tarihi boyunca tutumlu ve sade bir yaşam bir tercih değil, zorunluluktu ve zorunlu olduğu için aynı
The post Neden Sade Yaşam Sadece Güzel Değil, Aynı Zamanda Zorunlu?- Marina Benjamin first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/03/sized-6553168051_059b861e92_o.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2025 15:44:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Neden, Sade, Yaşam, Sadece, Güzel, Değil, Aynı, Zamanda, Zorunlu-, Marina, Benjamin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İyi yaşam, sade yaşamdır. Nasıl yaşamamız gerektiğine dair felsefi fikirler arasında bu düşünce kalıcı bir yer edinmiştir. Sokrates’ten Thoreau’ya, Buda’dan Wendell Berry’ye kadar pek çok düşünür, iki bin yılı aşkın süredir bu fikri savunmuştur. Üstelik bu düşünce günümüzde de hâlâ birçok destekçiye sahiptir. <em>Real Simple</em> gibi dergiler süpermarket kasalarında bize seslenirken Oprah Winfrey sık sık Budist farkındalık öğretmeni Jack Kornfield gibi sade yaşam savunucularıyla röportaj yapıyor. Pre-endüstriyel çağın temel değerlerine dönüşü savunan Yavaş Hareketi (<em>Slow Movement</em>), kıtalar boyunca geniş bir takipçi kitlesi kazanıyor.</p>



<p>İnsanlık tarihi boyunca tutumlu ve sade bir yaşam bir tercih değil, zorunluluktu ve zorunlu olduğu için aynı zamanda ahlaki bir erdem olarak görülüyordu. Ancak sanayi kapitalizminin ve tüketim toplumunun ortaya çıkışıyla birlikte durmaksızın büyümeye odaklanmış bir sistem doğdu. Bu sistemle birlikte geleneksel ölçütlere göre ihtiyaç fazlası olan pek çok şeyi satın almaya teşvik edilen ve bunun için olanak sağlanan bir nüfus, yani “pazar” gelişti. Sonuç olarak, miras aldığımız geleneksel değerler ile modern kültürün bize dayattığı tüketimci zorunluluklar arasında bir kopukluk oluştu.</p>



<p>Modern öncesi dönemlerde (pre-modern), filozofların önerileri ile insanların gerçek yaşamları arasındaki uçurum bu kadar büyük değildi. Zenginlik güvenlik sağlıyordu ancak en varlıklı kişiler için bile savaş, kıtlık, hastalık, adaletsizlik ve zalim yöneticilerin gazabı gibi felaketlere karşı zayıf bir koruma sunuyordu. Örneğin, Roma’nın en zengin adamlarından biri olan Stoacı filozof Seneca bile sonunda Neron tarafından ölüme mahkûm edildi. Büyük çoğunluk için köleler, serfler, köylüler ve işçiler bırakın büyük servetler biriktirmeyi, mütevazı bir maddi birikime sahip olmak bile neredeyse imkânsızdı.</p>



<p>Makineleşmiş tarım, temsili demokrasi, yurttaşlık hakları, antibiyotikler ve aspirin ortaya çıkmadan önce, uzun bir yaşamı fazla acı çekmeden sürdürebilmek bile büyük bir başarı sayılırdı. Ancak bugün, en azından refah içindeki toplumlarda, insanlar çok daha fazlasını istemekte, beklemekte ve genellikle elde edebilmektedir. Artık sade bir yaşam, birçok insana sadece sıkıcı gelmektedir.</p>



<p>Yine de özellikle milenyum kuşağı arasında sade yaşamın faydalarını yeniden keşfetmeye yönelik artan bir ilgi gözlemleniyor. Bunun bir kısmı, endüstriyel veya tüketim öncesi dünyaya duyulan bir tür nostaljiyi yansıtıyor olabilir. Aynı zamanda, sade bir yaşam sürdürmenin insanı daha iyi bir birey haline getirdiğini savunan ahlaki argümana duyulan sempatiyle de bağlantılı olabilir. Bu görüşe göre, tutumluluk, dayanıklılık ve bağımsızlık gibi erdemleri geliştirmek insanı ahlaki olarak daha üstün kılarken; iç huzuru, iyi bir sağlık ve doğayla yakınlık sağlayarak insanı daha mutlu da kılabilir.</p>



<p>Bunlar makul argümanlar. Ancak öğretileri resmî olarak saygı görse de bilge kişilerin insanları ikna etme konusunda pek başarılı olduğu söylenemez. Milyonlarca insan hâlâ harıl harıl çalışıp para kazanıyor, harcıyor, piyango bileti alıyor, uzun saatler boyunca çalışıyor, borç batağına saplanıyor ve sürekli daha yükseğe tırmanmaya çabalıyor. Peki neden?</p>



<p>Bunun bariz bir cevabı, bildiğimiz klasik ikiyüzlülüktür. Tutumlu yaşam felsefesini alkışlarız ama günlük hayatımızda onun ilkelerini görmezden geliriz. Örneğin, Papa Francis’in sade yaşam tarzını ahlaki bütünlüğünün bir göstergesi olarak överiz ancak aynı zamanda daha büyük evler, daha gösterişli arabalar ve diğer lüks tüketim mallarına olan talep sayesinde büyüyen ekonomiyi destekler ve bundan memnuniyet duyarız.</p>



<p>Fakat sorun sadece uygulamalarımızın savunduğumuz inançlarla çelişmesi değil. Sadelik ve lüks, tutumluluk ve savurganlık konusundaki düşüncelerimiz temelden tutarsızdır. İsraf ya da zevksizlik içeren aşırılıkları kınarız ancak Pekin’deki Yasak Şehir veya Versailles Sarayı gibi geçmişin ihtişam anıtlarını büyük bir hayranlıkla överiz. Gerçek şu ki, “kültür” dediğimiz şeyin büyük bir kısmı, çeşitli biçimlerdeki aşırılıklar tarafından beslenmektedir.</p>



<p>Bir bakıma paradoksal bir şekilde, sade yaşam savunusunun en ikna edici olduğu dönemde insanların büyük çoğunluğunun başka seçeneği yoktu ve zorunlu olarak bu şekilde yaşamak zorundaydı. Geleneksel sade yaşam argümanları, aslında bir zorunluluğu rasyonelleştiriyordu. Ancak, tutumlu ve sade bir yaşam bir zorunluluktan çıkıp birçok yaşam tarzından sadece biri haline geldiğinde, aynı argümanlar etkisini kaybeder. Böylece, tutumluluk felsefesini insanlara benimsetmek zor bir görev haline gelir.</p>



<p>Bu durum, iki temel etkenin, ekonomi ve çevreciliğin, etkisiyle değişmek üzere olabilir. Ekonomik durgunluk yaşandığında ki yakın zamanda bunu deneyimledik (sonsuz büyümeye dayalı ekonomik sistemin yapısal istikrarsızlıklarını açığa çıkararak), milyonlarca insan bir anda kendilerini tutumluluğun yeniden zorunluluk haline geldiği bir ortamda buldu. Böylece, sade yaşamın gerektirdiği erdemlerin değeri yeniden keşfedildi.</p>



<p>Amerika Birleşik Devletleri gibi toplumlarda, kapitalizmin “çok fazla şeye sahip olanlar” ile “hiçbir şeyi olmayanlar” arasındaki uçurumu giderek büyüttüğüne tanık oluyoruz. Bu artan eşitsizlikler, aşırılık ve israfın yeniden eleştirilmesini zorunlu kılıyor. Bu kadar çok insan yoksulluk sınırının altında yaşarken göz önünde sergilenen ihtişam ve lüksün rahatsız edici bir tarafı var. Dahası, servetin dengesiz dağılımı, büyük bir fırsat kaybını da temsil ediyor. Epikuros ve diğer sade yaşam filozoflarına göre temel ihtiyaçlar karşılandığı sürece insan gayet iyi bir yaşam sürebilir. Bu görüş, modern zamanlarda psikolog Abraham Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisi” tarafından da desteklenmiştir. Eğer bu doğruysa fazla servetin birkaç kişinin cebine akmasına izin vermek yerine, onu herkesin temel gereksinimlerini (gıda, barınma, sağlık hizmetleri, eğitim, altyapı ve toplu taşıma) düşük maliyetle karşılamak için kullanmak gerektiği yönünde güçlü bir argüman ortaya çıkıyor.</p>



<p>Ne kadar bilge olurlarsa olsunlar, Sokrates veya Epikuros’un sade yaşamı çevrecilik açısından savunmayı akıllarına getirmeleri mümkün değildi. Ancak iki yüzyıllık sanayileşme, nüfus artışı ve çılgınca sürdürülen ekonomik faaliyetler bize sisli bir gökyüzü, kirlenmiş göller, nehirler ve okyanuslar, toksik atıklar, toprak erozyonu, ormansızlaşma, bitki ve hayvan türlerinin yok oluşu ve küresel ısınma gibi miraslar bıraktı. Tutumlu ve sade yaşam felsefesi, bu değerleri yücelterek bir yaşam tarzı önerir ve belki de bu, bu olumsuz eğilimleri tersine çevirmenin ve gezegenimizin kırılgan ekosistemlerini korumanın en iyi umudu olabilir.</p>



<p>Birçok insan hâlâ bu fikre ikna olmuş değil. Ancak üretim, tüketim, harcama ve atık oluşturma yöntemlerimizin sürdürülemez olduğu kanıtlanırsa er ya da geç, belki de çok yakında, sade bir yaşama mecbur kalacağımız bir dönem gelebilir. Böyle bir durumda, köklü bir gelenek, aslında geleceğin felsefesini içinde barındırıyor olabilir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Marina Benjamin</strong> – “<a href="https://aeon.co/ideas/why-the-simple-life-is-not-just-beautiful-it-s-necessary" target="_blank" rel="noopener" title="">Why the simple life is not just beautiful, it’s necessary</a>“</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Mehmet Mirioğlu</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/neden-sade-yasam-sadece-guzel-degil-ayni-zamanda-gerekli-marina-benjamin/">Neden Sade Yaşam Sadece Güzel Değil, Aynı Zamanda Zorunlu?- Marina Benjamin</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Otorite ve özgürlük</title>
<link>https://trafikdernegi.com/otorite-ve-oezgurluk</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/otorite-ve-oezgurluk</guid>
<description><![CDATA[ Otoriteryanizm, felsefeye, bilime, sanata, ahlaka ve özgürlüğe karşıdır. İnsanlık tecrübesinin  siyasal, sosyal, entelektüel, felsefi, sanatsal ve manevi gelişimin önündeki en büyük tehdit, otoritelerden ve otoriteryanizmden gelmektedir. Otoriteryanizmin olduğu yerde akıl, ahlak ve adalet yoktur. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/otorite-ve-ozgurluk-1740116854.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Otorite, özgürlük</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Otorite, insanın tecrübe alanlarının bir bütün olarak işgal edilmesi ve gasbedilmesidir. Felsefede, bilimde, sanatta, edebiyatta, ahlakta, maneviyatta gelişebilmek için en iyi yol bireyin otoritelerin kabalığından, kalabalıklığından ve kısırlığından kurtulup özgürlük vadisinde yalnız başına kalması, yaşaması ve yürümesidir. </strong></span></span></p>

<p><span><span>Otorite kavramından ve kurgusundan hep korktum. Özgürlük kavramı, duygusu, düşü ve düşüncesi, ümit ve umut gibi hep içimi ısıttı. Bilim, din, siyaset, kültür, idare dahil her alanda otoriteler arttıkça, özgürlüğün silikleştiğini ve silindiğini düşündüm. Otorite ve özgürlük, her zaman için birbiriyle uzlaşmaz iki kavramdır. Otorite içinde özgürlük arayışında olmak, aslında köleliğe teslim olmaktır.Özgürlük için bütün otoritelere  başkaldırmayı hep en değerli erdem  olarak gördüm.</span></span></p>

<p><span><span>Otorite, çok kapsayıcı, buyurgan ve dayatmacı bir kavramdır ve kurgudur. Otorite, kanundur, kuraldır, normdur, ölçüdür, kimliktir. Otorite, değiştirilmez ve kapalı güçtür. Otorite, değişmeye kapalıdır. Otorite, güç kullanarak herkesi ve her şeyi değiştirmeye zorlayabilir. Din, sanat, felsefe, bilim, ahlak, eğitim, aile ve diğer alanlarda otorite  deyince, kişinin  biat ve teslim olduğu,  varlığını  otorite denilen çerçevenin sınırları içinde oluşturduğu,  hep ölçü olarak alınan, doğruluğundan ve geçerliliğinden asla şüphe edilmeyen  kurumları, kaynakları ve kişileri  anlamak mümkündür.Otorite olarak nitelenen  kurguların  gölgesini, yüzyıllar boyunca oluşturulan  kitaplarda,  ritüellerde, kimliklerde ve  kurumlarda  görmek mümkündür. Otorite sürekli olarak eski ve düzenli olana bağımlı olmayı ve teslim olmayı içermektedir. Otoriteler, kendilerine bağımlı olmayan ve biat etmeyen hiçbir bireyi sevmezler. Dini, siyasal, ideolojik, kültürel otoritelerin tamamı, kendilerine hizmet eden tebalar ve köleler isterler.</span></span></p>

<p><span><span>Felsefe, bilim, sanat, eğitim, din, siyaset, ahlak, edebiyat, aşk ve diğer bütün insani tecrübeler, insanın dünyayı, doğayı ve insanlığı görme, bilme, anlama ve yaşama biçimleridirler. Felsefe, bilim, sanat, maneviyat, düşünce, siyaset, ahlak, edebiyat ve maneviyat alanları otorite denilen kurgular tarafından işgal edildiği zaman, bu alanlarda insanın özgürce özgünce tecrübeler yaşaması mümkün değildir. Otorite, insan tecrübesine dair bakış değildir. Otorite, insanın tecrübe alanlarının bir bütün olarak işgal edilmesi ve gasbedilmesidir. Felsefede, bilimde, sanatta, edebiyatta, ahlakta, maneviyatta gelişebilmek için en iyi yol bireyin otoritelerin kabalığından, kalabalıklığından ve kısırlığından kurtulup özgürlük vadisinde yalnız başına kalması, yaşaması ve yürümesidir. </span></span></p>

<p><span><span>İnsanlık, sanat, felsefe, bilim, din, kültür, edebiyat, siyaset alanlarında yaratıcı eserler üretmiştir. Yeryüzünde mevcut bütün eserler, insan tecrübesinin ürünüdürler. Hiçbir eser veya kurum, insanın üstünde değildir. İnsanlık tecrübesinin bütün eserleri, insanlığa ilham kaynağı olmaya devam etmektedirler. İnsanlık tarafından üretilen bir kaynağı, insanlığın üstünde   buyruklar veren bir otorite haline getirmek, insanın içindeki canlı ve yaratıcı yaşam akışını  boğmak ve kurutmak anlamına gelmektedir. İnsanın, hiçbir konuda bir otoritenin kalıbları ve buyrukları çerçevesinde özgür olması mümkün değildir. Bilim, felsefe, sanat, edebiyat, siyaset, düşünce alanlarında otorite olarak   vehmedilen kaynakların ve kurumların sınırlarının dışına çıktıkça birey, özgürleşmekte, olgunlaşmakta ve gelişmektedir.</span></span></p>

<p><span><span>Otoriteryanizm, felsefeye, bilime, sanata, ahlaka ve özgürlüğe karşıdır. İnsanlık tecrübesinin  siyasal, sosyal, entelektüel, felsefi, sanatsal ve manevi gelişimin önündeki en büyük tehdit, otoritelerden ve otoriteryanizmden gelmektedir. Otoriteryanizmin olduğu yerde akıl, ahlak ve adalet yoktur. </span></span></p>

<p><span><span>Otoritenin ve otoriteryanizmin olduğu yerde insani tecrübeye eleştirel bakış yoktur. İnsan, doğaya, bilime, felsefeye, sanata, topluma, siyasete, edebiyata, aşka dair sözünü özgürce söyleme hakkına, yeteneğine ve kapasitesine sahiptir. İnsanların özgürce söz söyleme hakkını gasbeden otoriteler, kendilerini insanın üstünde konumlandırarak insanlığa buyruklar vermeyi kendi ayrıcalıkları olarak kabul etmektedirler.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Otoriteyi canlı insanların dünyasında değil, ölülerin dünyasında konumlandırmak lazımdır. Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanmış insanlarla doludur. İnsanların dünyasında canlı, diri ve dinamik kılınması gereken otorite değil, özgürlüktür.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span><strong>MEZARLIKLAR KENDİLERİNİ VAZGEÇİLMEZ SANANLARLA DOLU</strong></span></span></p>

<p><span><span>İyi zordur. Güzel zordur. Doğru zordur. Otoritelerin iyinin, güzelin ve doğrunun kaynağı ve sahibi olduğunu zannetmek, hayatlarımızı iyileştirmemekte, güzelleştirmemekte ve doğru kılmamaktadır. İyinin, doğrunun ve güzelin sahibi olarak görülen bütün otoriteler, aslında çirkinliklerin, kötülüklerin ve yalanların kaynağıdırlar. Otorite, politiktir. Din, felsefe, sanat, siyaset, edebiyat alanlarında kurgulanan bütün otoriteler, yüz yıllar boyunca insanın insana tahakküm etmesi için dizayn edilen araçlardır.</span></span></p>

<p><span><span>Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız şu anda insanlığın otoritenin yeni biçimlerini veya otoritenin yeni kaynaklarını uydurma cehaleti içinde olduğunu görüyoruz. Popülizm, aşırı sağ, faşizm, ırkçılık, dini fanatizm, dinbazlık, cihadizm, paternalizm, kolektivizm, devletçilik, milliyetçilik, otoriteye teslim olma ve biat etme biçimleridir. Aslında otorite uydurma alışkanlığının kendisi, çok eskidir. Otorite hakkında aslında yeni bir şey yoktur. Otorite denilen kurgunun yeniden canlandırılması, bir geleneğin, dinin, ritüelin, kimliğin, ideolojinin yeniden değerli hale getirilmesi veya akredite edilmesiyle mümkün olmaktadır. </span></span></p>

<p><span><span>Otoriteyi canlı insanların dünyasında değil, ölülerin dünyasında konumlandırmak lazımdır. Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanmış insanlarla doludur. İnsanların dünyasında canlı, diri ve dinamik kılınması gereken otorite değil, özgürlüktür. İnsanlığın bugün acilen ihtiyaç duyduğu şey, otoriteye biat etme sapkınlığından kurtulması ve özgürlük arayışına girmesidir.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Felsefeden ne umabiliriz?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/felsefeden-ne-umabiliriz</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/felsefeden-ne-umabiliriz</guid>
<description><![CDATA[ Felsefeyi yoksullaştırdığımız ve giderek kaybettiğimiz ruhlarımızla yeniden buluştuğumuz bir başkalık deneyimi olarak yaşayabiliriz. Uçucu heyecanlarda ve yavan fikirlerde eriyen ruhumuzun yeni bir yaşam atılımı olarak düşünebiliriz. İçinde debelendiğimiz vasatlıktan bir çıkış yolu olarak görebiliriz

Felsefeden sıkılan öğrencilerime sıklıkla şunu söylerim; bu dersi belli bir notla geçersiniz. Beni de unutursunuz. Ama bu derste tartışılan meseleleri hayat karşınıza çıkaracak. Bundan kaçış yok. Elbette şaşırıyorlar çünkü hayata son derece pragmatik bakıyorlar ve her tür bilgiyle ilişkilenmeleri de bu temelde gerçekleşiyor. Felsefe ise onlardan şu an için hayatlarında olup biten her şeyle ilgili derin bir muhasebe talep ediyor. Bu bildiğin doğru mu? Hayatını ne için yaşıyorsun? Niçin ahlaklı olmalıyım? Birçok şey için olması gereken ne? 

Bu sorular onlar için son derece yorucu. Çünkü akıllarını işlevsel olan şeylere, en temelde getirisi olan bir şeylere yormak istiyorlar. Getiri nedir? Para, güç, tanınırlık, ün…  Aslında sadece gençler için değil yetişkinler için de benzer bir durum söz konusu. Kendimizi bir şekilde hep “gösterme” derdindeyiz. Görünür olma tutkumuz anlamı anlamsızlaştıracak kadar baskın. Korkunç bir görüntü enflasyonu içinde dağılıp gidiyoruz. Öyle ki herhangi bir odakta kalmak ve orada derinleşmek neredeyse imkânsız. İletişim teknolojilerinin birçok şeyi kolaylaştırmasının yanında bazı bakımlardan bizi sakatladığı da bir gerçek. Aklın hiç olmadığı kadar araçsallaştığı bir çağda yaşıyoruz. Düşünmenin hayata bir anlam atfetmek ya da ruhu derinleştirmek gibi amaçlara hizmet ettiği söylenemez. Zaten ruh en az hissiyatla kendini var etmenin peşinde, terapilere ve antidepresanlara müptela yaşıyor. Bizi kendimizden bu kadar uzağa süren bir çağın adını koymaya çekindiğimiz bunalımı içinde var kalmaya çabalıyoruz. Aslında çağın bunalımını 20. yüzyılın başında ölmüş bir düşünür isabetli bir şekilde ortaya koymuştu; “Daha büyük olmak isteyen hiçbir şey görmüyoruz bugün (…) İnsana bakmak yoruyor artık – bugün nihilizm bu değilse başka nedir? İnsan yorgunuyuz.” (Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü, Birinci İnceleme, Bölüm 12) 

Nietzsche’nin “daha büyük olmak isteyen hiçbir şey görmüyoruz bugün” derken büyük olmakla kastettiği şey nedir? Buna belki kendisinin de sıklıkla bahsettiği ruhun tinselleşmesi diyebiliriz. Başka bir deyişle, ruhun güçlü bir şahsiyet edinerek derinleşmesi ve yükselmesi. Elbette bunun için gerçekten bir şeyler hissetmeye ve dürüst bir şekilde kendimizle yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bunu ne kadar yapabiliyoruz? Sıkıntı, endişe ve acı gibi duygulara neredeyse öcü muamelesi yapıyoruz. Halbuki bu duygular varoluşsal kaygılarımızın ve anlam arayışımızın tezahürü olarak yorumlanabilir. Bunun için varoluşçu felsefeye biraz göz atmak yeterlidir. Peki sürekli iyi bir hal içinde olma çabasında iyi olmayan bir şey yok mu? Her gün görünür olma çabasıyla kadrajın dışında bırakılan şeyler nedir? Gülümsemelerimiz bilincimizden süpürdüğümüz hangi yoksunluğu örtüyor? Evet insana bakmak yoruyor artık. Çünkü insanda gittikçe hiçleşen bir varoluşun gösterişli yüzeyselliği seziliyor. Gösterişli çünkü görünenin ötesinde hiçbir şey yok. Olup biten yalnızca geçici de olsa bir etki oluşturmak, dikkat çekmek ve kendinden söz ettirmek… 

Evet, bu manzaraya bakmak bizi yormuyor mu? Nietzsche’ye katılmamak elde değil. Ruhlarımızın bu derin sefilliğinin adı nihilizm değilse nedir? Peki teşhisi koyan felsefeden çözüm için ne umabiliriz? Felsefe akademik bir disiplin olmadan çok önce bir yaşam pratiğiydi. Yani hayatı belli bir biçimde tasavvur etme ve buna uygun bir eyleme pratiği. 

Sokrates’ten sonra ve onun etkisiyle gelişen tüm felsefe okulları bir yaşama felsefesi ortaya koyma çabasındaydı. Kiniklerin toplumsal uzlaşımlara meydan okuyan pratikleri, Stoacıların tutkularla mücadelesi ve Epikür’ün ölüm korkusuna çare arayışı hep belli bir biçimde var olmayı gerektiriyordu. Çünkü felsefe yaşama yön veren bir şeydi.

FELSEFE YAŞAMA YÖN VEREN BİR ŞEYDİ

Felsefe yapmak belli bir biçimde var olmaktı. Yalnızca bir köşeye çekilip derin düşüncelere dalmak değil… Düşünce ve eylem birliği içinde var olmak… Bugün belki en çok ihtiyacımız olan şey bu birliği yeniden kurmaya çalışmak… Ama şunu gözden kaçırmadan; felsefe her şeyden önce saf, samimi ve dürüst bir hakikat arayışıdır. Hayatımızı üzerine inşa edeceğimiz fikirler bu arayıştan beslenir. Kendi gerçeğine sadık olmayan ve bu gerçeği eğip büken her çaba düşünceyi bulanıklaştırdığı gibi yaşam pratiğini de anlamsızlaştırır.

Sokrates’ten sonra ve onun etkisiyle gelişen tüm felsefe okulları bir yaşama felsefesi ortaya koyma çabasındaydı. Kiniklerin toplumsal uzlaşımlara meydan okuyan pratikleri, Stoacıların tutkularla mücadelesi ve Epikür’ün ölüm korkusuna çare arayışı hep belli bir biçimde var olmayı gerektiriyordu. Çünkü felsefe yaşama yön veren bir şeydi. Felsefe teorik bir bilmece olduğu kadar pratik bir uygulamaydı. Bu yüzden belki şimdi kendimizi başkaları ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/felsefeden-ne-umabiliriz-1737752769.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Felsefeden, umabiliriz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Felsefeyi yoksullaştırdığımız ve giderek kaybettiğimiz ruhlarımızla yeniden buluştuğumuz bir başkalık deneyimi olarak yaşayabiliriz. Uçucu heyecanlarda ve yavan fikirlerde eriyen ruhumuzun yeni bir yaşam atılımı olarak düşünebiliriz. İçinde debelendiğimiz vasatlıktan bir çıkış yolu olarak görebiliriz</strong></span></span></p>

<p><span><span>Felsefeden sıkılan öğrencilerime sıklıkla şunu söylerim; bu dersi belli bir notla geçersiniz. Beni de unutursunuz. Ama bu derste tartışılan meseleleri hayat karşınıza çıkaracak. Bundan kaçış yok. Elbette şaşırıyorlar çünkü hayata son derece pragmatik bakıyorlar ve her tür bilgiyle ilişkilenmeleri de bu temelde gerçekleşiyor. Felsefe ise onlardan şu an için hayatlarında olup biten her şeyle ilgili derin bir muhasebe talep ediyor. Bu bildiğin doğru mu? Hayatını ne için yaşıyorsun? Niçin ahlaklı olmalıyım? Birçok şey için olması gereken ne? </span></span></p>

<p><span><span>Bu sorular onlar için son derece yorucu. Çünkü akıllarını işlevsel olan şeylere, en temelde getirisi olan bir şeylere yormak istiyorlar. Getiri nedir? Para, güç, tanınırlık, ün…  Aslında sadece gençler için değil yetişkinler için de benzer bir durum söz konusu. Kendimizi bir şekilde hep “gösterme” derdindeyiz. Görünür olma tutkumuz anlamı anlamsızlaştıracak kadar baskın. Korkunç bir görüntü enflasyonu içinde dağılıp gidiyoruz. Öyle ki herhangi bir odakta kalmak ve orada derinleşmek neredeyse imkânsız. İletişim teknolojilerinin birçok şeyi kolaylaştırmasının yanında bazı bakımlardan bizi sakatladığı da bir gerçek. Aklın hiç olmadığı kadar araçsallaştığı bir çağda yaşıyoruz. Düşünmenin hayata bir anlam atfetmek ya da ruhu derinleştirmek gibi amaçlara hizmet ettiği söylenemez. Zaten ruh en az hissiyatla kendini var etmenin peşinde, terapilere ve antidepresanlara müptela yaşıyor. Bizi kendimizden bu kadar uzağa süren bir çağın adını koymaya çekindiğimiz bunalımı içinde var kalmaya çabalıyoruz. Aslında çağın bunalımını 20. yüzyılın başında ölmüş bir düşünür isabetli bir şekilde ortaya koymuştu; “Daha büyük olmak isteyen hiçbir şey görmüyoruz bugün (…) İnsana bakmak yoruyor artık – bugün nihilizm bu değilse başka nedir? İnsan yorgunuyuz.” (Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü, Birinci İnceleme, Bölüm 12) </span></span></p>

<p><span><span>Nietzsche’nin “daha büyük olmak isteyen hiçbir şey görmüyoruz bugün” derken büyük olmakla kastettiği şey nedir? Buna belki kendisinin de sıklıkla bahsettiği ruhun tinselleşmesi diyebiliriz. Başka bir deyişle, ruhun güçlü bir şahsiyet edinerek derinleşmesi ve yükselmesi. Elbette bunun için gerçekten bir şeyler hissetmeye ve dürüst bir şekilde kendimizle yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bunu ne kadar yapabiliyoruz? Sıkıntı, endişe ve acı gibi duygulara neredeyse öcü muamelesi yapıyoruz. Halbuki bu duygular varoluşsal kaygılarımızın ve anlam arayışımızın tezahürü olarak yorumlanabilir. Bunun için varoluşçu felsefeye biraz göz atmak yeterlidir. Peki sürekli iyi bir hal içinde olma çabasında iyi olmayan bir şey yok mu? Her gün görünür olma çabasıyla kadrajın dışında bırakılan şeyler nedir? Gülümsemelerimiz bilincimizden süpürdüğümüz hangi yoksunluğu örtüyor? Evet insana bakmak yoruyor artık. Çünkü insanda gittikçe hiçleşen bir varoluşun gösterişli yüzeyselliği seziliyor. Gösterişli çünkü görünenin ötesinde hiçbir şey yok. Olup biten yalnızca geçici de olsa bir etki oluşturmak, dikkat çekmek ve kendinden söz ettirmek… </span></span></p>

<p><span><span>Evet, bu manzaraya bakmak bizi yormuyor mu? Nietzsche’ye katılmamak elde değil. Ruhlarımızın bu derin sefilliğinin adı nihilizm değilse nedir? Peki teşhisi koyan felsefeden çözüm için ne umabiliriz? Felsefe akademik bir disiplin olmadan çok önce bir yaşam pratiğiydi. Yani hayatı belli bir biçimde tasavvur etme ve buna uygun bir eyleme pratiği. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Sokrates’ten sonra ve onun etkisiyle gelişen tüm felsefe okulları bir yaşama felsefesi ortaya koyma çabasındaydı. Kiniklerin toplumsal uzlaşımlara meydan okuyan pratikleri, Stoacıların tutkularla mücadelesi ve Epikür’ün ölüm korkusuna çare arayışı hep belli bir biçimde var olmayı gerektiriyordu. Çünkü felsefe yaşama yön veren bir şeydi.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span><strong>FELSEFE YAŞAMA YÖN VEREN BİR ŞEYDİ</strong></span></span></p>

<p><span><span>Felsefe yapmak belli bir biçimde var olmaktı. Yalnızca bir köşeye çekilip derin düşüncelere dalmak değil… Düşünce ve eylem birliği içinde var olmak… Bugün belki en çok ihtiyacımız olan şey bu birliği yeniden kurmaya çalışmak… Ama şunu gözden kaçırmadan; felsefe her şeyden önce saf, samimi ve dürüst bir hakikat arayışıdır. Hayatımızı üzerine inşa edeceğimiz fikirler bu arayıştan beslenir. Kendi gerçeğine sadık olmayan ve bu gerçeği eğip büken her çaba düşünceyi bulanıklaştırdığı gibi yaşam pratiğini de anlamsızlaştırır.</span></span></p>

<p><span><span>Sokrates’ten sonra ve onun etkisiyle gelişen tüm felsefe okulları bir yaşama felsefesi ortaya koyma çabasındaydı. Kiniklerin toplumsal uzlaşımlara meydan okuyan pratikleri, Stoacıların tutkularla mücadelesi ve Epikür’ün ölüm korkusuna çare arayışı hep belli bir biçimde var olmayı gerektiriyordu. Çünkü felsefe yaşama yön veren bir şeydi. Felsefe teorik bir bilmece olduğu kadar pratik bir uygulamaydı. Bu yüzden belki şimdi kendimizi başkalarının geçici ilgisine teslim etmeyi bırakıp -belki daha az görünür olmayı göze alarak- kendimizden daha büyük bir şey inşa etmeye yönelmeliyiz. Yalnızca farklı olmak için değil, ki her türden farklılığın da dolaşıma sokulup prim yaptığı bir çağda farklılığı öteki olmayı göze alacak bir başkalık geliştirmek olarak düşünüyorum. Yani gözden düşmek, beğenilmemek, belki kıyasıya eleştirilmek olarak bir başkalık deneyimi… oyunbozan bir başkalık deneyimi… </span></span></p>

<p><span><span>Felsefeyi yoksullaştırdığımız ve giderek kaybettiğimiz ruhlarımızla yeniden buluştuğumuz bir başkalık deneyimi olarak yaşayabiliriz. Uçucu heyecanlarda ve yavan fikirlerde eriyen ruhumuzun yeni bir yaşam atılımı olarak düşünebiliriz. İçinde debelendiğimiz vasatlıktan bir çıkış yolu olarak görebiliriz. Ya da farkında olmadan acısını çektiğimiz, içimize dolan derin boşluğun anlam veremediğimiz kaygısına çare olarak düşünebiliriz. Felsefeden umabileceğimiz hala çok önemli şeyler var.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anlam kalabalığında kaybolmak</title>
<link>https://trafikdernegi.com/anlam-kalabaliginda-kaybolmak</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/anlam-kalabaliginda-kaybolmak</guid>
<description><![CDATA[ Bağımsız değiliz birbirimizden, görünmez bağlarla bağlıyız birbirimize. Ne kadar farklı olsak da aynı dünyanın içinde aynı döngüde yaşıyoruz. Her birimizin eylemi diğerini etkiliyor: &quot;Ben neyi değiştirebilirim ki” diye düşünenlere “kelebek etkisini” hatırlatmak isterim. Bir kelebeğin kanat çırpışından oluşabilecek kasırgalar vardır.

Siz de kendinizi büyük bir boşluğun içinde kaybolmuş, anlamlı olan her şeyin sizi terk etmiş olduğu hissine kapılıyor musunuz?

Tüm sözlerin, tüm kelimelerin boşuna sarf edildiğini, ne bu dünyayı anlamanın ne de bir şeyleri değiştirmenin mümkün olduğunu düşündüğünüz oluyor mu? Oynanan türlü türlü ayak oyunları içinde ne olduğunu anlamaya çalışırken yorulduğunuz hatta tükendiğiniz zamanlar yaşıyor musunuz?

Muhtemelen evet. Son dönemlerin en büyük sorunu içinde bulunduğumuz bu anlam karmaşası.. Günlük hayatın içinde muhatap olduğunuz insanların yüzünde bunu görmek, konuşmalarındaki umutsuzlukta bunu hissetmek mümkün. Kimsenin geleceğe dair bir planı, hayali yok gibi. Sanki herkes günü kurtarmanın, sorumluluklarını yerine getirmenin, yani yaşamak denilirse, yaşayabilmenin telaşında. 

Bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında olan ama itiraz etmeye bile mecali olmayan onlarca insan tanıyorum. Eskiden içten içe kızardım bu insanlara. ‘‘Sessiz kalmak rıza göstermektir, kötülüğün bir parçası olmaktır’’ diye düşünürdüm.  Şimdi de aynı düşüncelere sahip olmakla birlikte kızamıyorum o insanlara. Yorgunluklarını ve enerjilerinin kalmamasını anlıyorum. 

Anlamlı sandığımız, değer atfettiğimiz her şey değer kaybetti. Büyük bir boşluğun içinde ne tarafa gideceğimizi şaşırmış bir halde, büyük bir anlam boşluğu içinde bulduk kendimizi.

BİR ANLAM BOŞLUĞU İÇİNDE BULDUK KENDİMİZİ

Önce inandığımız tüm değerlerin içi boşaltılarak büyük bir boşluk içinde bırakılıverdik. İdeolojilerin, dinlerin, siyasi örgütlenmelerin beklentilerimizi karşılamadığını ve gerçek olmadıklarını fark ettik. Anlamlı sandığımız, değer atfettiğimiz her şey değer kaybetti. Büyük bir boşluğun içinde ne tarafa gideceğimizi şaşırmış bir halde, büyük bir anlam boşluğu içinde bulduk kendimizi.

Ama bugün artık her şey değişti. Artık yaşadığımız şey, anlam boşluğundan ziyade anlam kalabalığıdır. Ve bu kalabalık arasından sıyrılıp ortaya gerçekten anlamlı olan şeyleri sunabilmek, insanları bu anlam etrafında buluşturabilmek artık oldukça zor. 

Dört bir taraftan üretilen anlamlar ile kuşatılmış haldeyiz. İzlenilen TV programları, diziler, haberler, siyasi söylemler, her ne varsa hepsi, üretilen anlam kalabalığına kitleleri dahil etmek için varlar. Hiç biri sıradan ve kendiliğinden olan durumlar değil. Tıpkı J.Baudrillard’nın söylediği gibi: ‘‘İster politik, ister eğitici, isterse kültürel içerikli olsun sonuçta niyet anlam ileterek kitleleri anlamın egemenliği altında tutmaktır. Onlar anlam yerine gösteri istemektedir.’’  Yani, önce tüm değerlerimizin içini boşaltıp kitleleri anlam boşluğu içinde kalan yığınlara dönüştürmeleri de şimdi yeni anlamlar üreterek aynı kitleleri o anlamlar etrafında toplamak istemeleri de boşuna değil. 

Ekonomik krizin içinden geçerken size sabretmeniz, fedakarlık göstermeniz gerektiği söyleniyorsa, yaratılan anlamın etrafında sizi tutabilmek için söyleniyordur. Ya da demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir ülkede seçimle göreve gelen belediye başkanları görevlerinden alınıp yerine kayyum atanırken size terörden, güvenlikten dem vuruluyorsa bu da yine oluşturulan anlam kalabalıkları içinde kaybolmanız içindir. Kadınlar, en güvenli alanları evlerinde, aile dedikleri kurumun içinde canlarından olurken durmadan aileyi koruma ve güçlendirme adına politikalar yürütülüp, kadınların canları önemsenmiyorsa yine bu da üretilen anlam kalabalığında kitleleri tutabilmek içindir.

Çünkü ‘’aile’&#039; bir anlamdır ve bu anlamın etrafında kitle oluşturmak kolaydır. ‘’Aile yılı’’ başlığıyla kadınların canı üzerinden gösteriler yapmak, kadınlara sadece annelikleri ile değer biçmek kolaydır. Fakat büyük bir sorun vardır ki; kadınlar ve  çocuklar ölmeye, en yakınları tarafından öldürülmeye devam etmektedir. Siz üretilen anlamlar etrafında bu gerçekleri görmez olduğunuzda bir şey değişmemektedir. Olan tek şey sıranın size ne zaman geleceğini sadece bilmemenizdir. Çünkü anlam ve gerçekliğin yeri asla doldurulamaz. 

Gerçek olan şudur: Cinsiyet farketmeksizin insan değerlidir ve  can güvenliği her şeyden önemlidir. Adalet, hukuk ve demokrasi olmadan yaşamak mümkün değildir. Üretilen anlamlar etrafında kitlelere tahakküm kurarak yönetmek, kitleleri uyuşturarak sessizliklerini sağlamak ne tarihte ne de günümüzde toplumlara fayda sağlamıştır. Büyük felaketlerin, savaşların ve kayıpların en büyük sebebi iktidarların kötülüğü değil, kitlelerin sessizliğidir.  İnsan fıtratı hep suçlayacak, günah keçisi ilan edecek birilerini bulmak ister ya işte, biz de hep bizi yönetenlere, iktidarlara, dünyaya yön verenlere kızıyoruz sadece. Elbette kızmakta çok haklı sebeplerimiz var. Kötülüklerinin sınırı da yok affed ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/anlam-kalabaliginda-kaybolmak-1737233711.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Anlam, kalabalığında, kaybolmak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Bağımsız değiliz birbirimizden, g</strong><strong>ö</strong><strong>rünmez bağlarla bağlıyız birbirimize. Ne kadar farklı olsak da aynı dünyanın içinde aynı d</strong><strong>ö</strong><strong>ngüde yaşıyoruz. Her birimizin eylemi diğerini etkiliyor: </strong>"<strong>Ben neyi değiştirebilirim ki”</strong> <strong>diye düşünenlere “kelebek etkisini”</strong> <strong>hat</strong><strong>ırlatmak isterim. Bir kelebeğin kanat çırpışından oluşabilecek kasırgalar vardır.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Siz de kendinizi büyük bir boşluğun içinde kaybolmuş, anlamlı olan her şeyin sizi terk etmiş olduğu hissine kapılıyor musunuz?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tüm sözlerin, tüm kelimelerin boşuna sarf edildiğini, ne bu dünyayı anlamanın ne de bir şeyleri değiştirmenin mümkün olduğunu düşündüğünüz oluyor mu? Oynanan türlü türlü ayak oyunları içinde ne olduğunu anlamaya çalışırken yorulduğunuz hatta tükendiğiniz zamanlar yaşıyor musunuz?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Muhtemelen evet. Son dönemlerin en büyük sorunu içinde bulunduğumuz bu anlam karmaşası.. Günlük hayatın içinde muhatap olduğunuz insanların yüzünde bunu görmek, konuşmalarındaki umutsuzlukta bunu hissetmek mümkün. Kimsenin geleceğe dair bir planı, hayali yok gibi. Sanki herkes günü kurtarmanın, sorumluluklarını yerine getirmenin, yani yaşamak denilirse, yaşayabilmenin telaşında. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında olan ama itiraz etmeye bile mecali olmayan onlarca insan tanıyorum. Eskiden içten içe kızardım bu insanlara. ‘‘Sessiz kalmak rıza göstermektir, kötülüğün bir parçası olmaktır’’ diye düşünürdüm.  Şimdi de aynı düşüncelere sahip olmakla birlikte kızamıyorum o insanlara. Yorgunluklarını ve enerjilerinin kalmamasını anlıyorum. </span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong>Anlamlı sandığımız, değer atfettiğimiz her şey değer kaybetti. Büyük bir boşluğun içinde ne tarafa gideceğimizi şaşırmış bir halde, büyük bir anlam boşluğu içinde bulduk kendimizi.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span><span><span><strong>BİR ANLAM BOŞLUĞU İÇİNDE BULDUK KENDİMİZİ</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Önce inandığımız tüm değerlerin içi boşaltılarak büyük bir boşluk içinde bırakılıverdik. İdeolojilerin, dinlerin, siyasi örgütlenmelerin beklentilerimizi karşılamadığını ve gerçek olmadıklarını fark ettik. Anlamlı sandığımız, değer atfettiğimiz her şey değer kaybetti. Büyük bir boşluğun içinde ne tarafa gideceğimizi şaşırmış bir halde, büyük bir anlam boşluğu içinde bulduk kendimizi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ama bugün artık her şey değişti. Artık yaşadığımız şey, anlam boşluğundan ziyade anlam kalabalığıdır. Ve bu kalabalık arasından sıyrılıp ortaya gerçekten anlamlı olan şeyleri sunabilmek, insanları bu anlam etrafında buluşturabilmek artık oldukça zor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Dört bir taraftan üretilen anlamlar ile kuşatılmış haldeyiz. İzlenilen TV programları, diziler, haberler, siyasi söylemler, her ne varsa hepsi, üretilen anlam kalabalığına kitleleri dahil etmek için varlar. Hiç biri sıradan ve kendiliğinden olan durumlar değil. Tıpkı J.Baudrillard’nın söylediği gibi: <em>‘‘İster politik, ister eğitici, isterse kültürel içerikli olsun sonuçta niyet anlam ileterek kitleleri anlamın egemenliği alt</em><em>ında tutmaktır. Onlar anlam yerine g</em><em>ö</em><em>steri istemektedir.</em><em>’’</em><em>  </em>Yani, önce tüm değerlerimizin içini boşaltıp kitleleri anlam boşluğu içinde kalan yığınlara dönüştürmeleri de şimdi yeni anlamlar üreterek aynı kitleleri o anlamlar etrafında toplamak istemeleri de boşuna değil. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ekonomik krizin içinden geçerken size sabretmeniz, fedakarlık göstermeniz gerektiği söyleniyorsa, yaratılan anlamın etrafında sizi tutabilmek için söyleniyordur. Ya da demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir ülkede seçimle göreve gelen belediye başkanları görevlerinden alınıp yerine kayyum atanırken size terörden, güvenlikten dem vuruluyorsa bu da yine oluşturulan anlam kalabalıkları içinde kaybolmanız içindir. Kadınlar, en güvenli alanları evlerinde, aile dedikleri kurumun içinde canlarından olurken durmadan aileyi koruma ve güçlendirme adına politikalar yürütülüp, kadınların canları önemsenmiyorsa yine bu da üretilen anlam kalabalığında kitleleri tutabilmek içindir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çünkü ‘’aile’' bir anlamdır ve bu anlamın etrafında kitle oluşturmak kolaydır. ‘’Aile yılı’’ başlığıyla kadınların canı üzerinden gösteriler yapmak, kadınlara sadece annelikleri ile değer biçmek kolaydır. Fakat büyük bir sorun vardır ki; kadınlar ve  çocuklar ölmeye, en yakınları tarafından öldürülmeye devam etmektedir. Siz üretilen anlamlar etrafında bu gerçekleri görmez olduğunuzda bir şey değişmemektedir. Olan tek şey sıranın size ne zaman geleceğini sadece bilmemenizdir. Çünkü anlam ve gerçekliğin yeri asla doldurulamaz. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Gerçek olan şudur: Cinsiyet farketmeksizin insan değerlidir ve  can güvenliği her şeyden önemlidir. Adalet, hukuk ve demokrasi olmadan yaşamak mümkün değildir. Üretilen anlamlar etrafında kitlelere tahakküm kurarak yönetmek, kitleleri uyuşturarak sessizliklerini sağlamak ne tarihte ne de günümüzde toplumlara fayda sağlamıştır. <strong>Büyük felaketlerin, savaşların ve kayıpların en b</strong><strong>üyük sebebi iktidarların k</strong><strong>ö</strong><strong>tülüğü değil, kitlelerin sessizliğidir. </strong> İnsan fıtratı hep suçlayacak, günah keçisi ilan edecek birilerini bulmak ister ya işte, biz de hep bizi yönetenlere, iktidarlara, dünyaya yön verenlere kızıyoruz sadece. Elbette kızmakta çok haklı sebeplerimiz var. Kötülüklerinin sınırı da yok affedilir bir tarafı da. Fakat bu yeni bir durum değil ki. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tarih boyunca, şimdiye kadar tek bir dram sahnelenmiştir, hiç durmadan tekrarlanan tahakkümler oyunu. Muhtemelen bundan sonra da hep aynı oyun sahnelenmeye devam edecektir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu nedenle bireyler olarak, bu akışın içinde kaybolmak, dağılmak ve pes etmek gibi bir lüksümüz olduğunu düşünmüyorum. Yorulacağız ve  kaybolmuş hissedeceğiz zaman zaman kendimizi. Tükenmiş hissedeceğiz. Ama ASLA PES ETMEYECEĞİZ. Düşünmekten, düşüncelerimizi cesaretle paylaşmaktan, bizi sessiz yığınlara dönüştürmek isteyenlerle mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz. Vazgeçersek yaşayan ölülerden hiç bir farkımız kalmayacak, hatta ölüm bile daha anlamlı olacaktır. Bu anlam kalabalığı içinde kaybolursak bizzat kötülüğün bir parçası haline dönüşeceğiz. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bağımsız değiliz birbirimizden, görünmez bağlarla bağlıyız birbirimize. Ne kadar farklı olsak da aynı dünyanın içinde aynı döngüde yaşıyoruz. Her birimizin eylemi diğerini etkiliyor: "Ben neyi değiştirebilirim ki” diye düşünenlere “kelebek etkisini” hatırlatmak isterim. Bir kelebeğin kanat çırpışından oluşabilecek kasırgalar vardır. Buradaki amaç, kelebeğin kanat çırpmasının doğrudan bir kasırga oluşturduğunu söylemek değil, ama başlangıçtaki küçük bir hareketin, karmaşık bir sistemde büyük olayları tetikleyebileceğini vurgulamaktır. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>İşte biz de bu karmaşık sistemin içinden ancak kendi bireysel çabalarımızla çıkabiliriz. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ahmet Kaya’nın eşsiz güzellikte olan şarkısındaki sözler gibi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Yorgunum.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var…</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Düşmanlarım ulaşamazlar…</span></span></span></p>

<p> </p>

<p><span><span><span>Sevgi ve muhabbetle…</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Estetik ve yaşama kültürü</title>
<link>https://trafikdernegi.com/estetik-ve-yasama-kulturu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/estetik-ve-yasama-kulturu</guid>
<description><![CDATA[ Sanatsal etkinlik dünyayı başka bir biçimde tasavvur etme cüretidir. Günlük yaşam pratikleri içinde sıradanlaşan insan ruhu, bu etkinlik içinde kendi otantikliğini, kendi benzersizliğini keşfeder. Bu bakımdan, sanatsal etkinlik insanın kendi yaratıcı çabasıyla kendisini de inşa ettiği bir süreçtir.

Seyahat ettiğim her yerde ilk olarak o bölgedeki arkeoloji müzesine gidiyorum. Arkeoloji müzelerini gezmek benim için geçmişe zaman yolculuğu yapmak gibi… Böyle bir yolculuk, o şehir ya da bölgede var olmuş kültürlerin, medeniyetlerin günlük yaşam pratiklerinden dini ve felsefi görüşlerine kadar birçok konuda bilgi sahibi olmaya imkân tanıyor. Üstelik Anadolu gibi sayısız medeniyetin var olduğu bir coğrafyada eşsiz bir kültürel mirasa sahip olduğumuz için epey şanslıyız.

Bugün neredeyse her şehirde bir arkeoloji müzesi var. Bu mekanları gezerken yalnızca entelektüel açıdan tatmin olduğunuzu hissetmiyorsunuz, aynı zamanda duyularınız da estetik bir şölen yaşıyor. Öyle ki, küçük bir kullanım eşyasındaki detaylı işçilikten tutun da bir mimari yapının kalıntılarındaki harikulade süslemelere varıncaya dek son derece zengin bir estetikle büyülenmemek elde değil. Fakat bu büyü maalesef müzeden dışarı çıkınca birdenbire yok oluyor. Dışarı çıkıp etrafınıza şöyle bir bakmanız gözlerinizin acımasına yetiyor. Çünkü müthiş bir görüntü kirliliği duyularınıza hücum etmeye başlıyor. İster istemez, estetiği bu kadar dışlayan bir yaşama kültürünün nasıl olup da bu derece yaygınlaştığını merak ediyor insan. Öyle ki hemen hemen her şeyde bir derme çatmalık, kaba bir işlevsellik ve duyulara işkence eden bir çirkinlik kendini gösteriyor.

Estetik sözcüğü Yunanca “aisthesis” sözcüğünden geliyor. Bu sözcük duyularla, duyumsanabilir olanla, algıyla bağlantılıdır. Duyularla algılama, hissetme anlamına geliyor. ‘Estetik’ aynı zamanda güzel olanı soruşturan, güzel olanla ilişkimizi anlamaya çalışan ve beğeni yargıları üzerine kafa yoran bir felsefe alanıdır. Felsefe tarihinde hemen hemen her filozofta estetik üzerine düşünme bulabiliriz. Örneğin Platon harikulade Şölen (Symposium) diyaloğunda eros (sevgi/aşk) üzerine tartışırken bu duygunun güzel olanla bağlantısını ortaya koyar. Ona göre sevmek ruhu güzelliğe taşımaktır. Sevmek bir yükseliştir. Bu yükseliş, duyusal olarak güzel olandan, kavramsal olan Güzel’e doğrudur. Başka bir deyişle, sevmek güzel olan şeyleri severek Güzel ideasını (güzeli güzel yapanı) kavramaktır. Dolayısıyla, hakikate bu dolayımla yani güzel olanı severek varılabilir. Platon için en yüce sevgi bu bakımdan philosophia’dır, yani felsefedir. Şölen diyaloğu en yüce sevgi olan hakikat sevgisinin yani felsefenin böyle estetik bir dolayımla ortaya çıktığını göstermesi açısından son derece ilginçtir.

Nietzsche ve Schopenhauer gibi filozofların felsefelerinde ise estetik önemli bir yere sahiptir. Nietzsche estetiği zengin yanılsamaların kaynağı olarak olumlar. Hakikat de ona göre zengin yanılsamalar oluşturabilme becerisidir. Bu açıdan ele alındığında, felsefe bize yavan bir hakikat sunar. Zira felsefe kavramlarla düşünür. Nietzsche ise duyusal metaforu ve imgeyi daha yaratıcı bir dünya tasavvuru oluşturması nedeniyle kavramlardan üstün tutar. Kavramlar olanca farklılığı içindeki dünyayı belli şemalara indirgeyen düzeneklerdir. İmge ise dünyanın daha zengin bir temsilini ortaya koyması açısından benzersizdir. Bu bakımdan sanat Nietzsche’ye göre kültürün en yüksek formudur. Sanatçı da en üstün güç istencine sahip kişilik olarak Nietzsche’nin düşüncesinde bir übermensch yani üstün insandır.

Schopenhauer için ise sanat bizi istemenin tahakkümünden kurtaracak iki seçenekten (diğeri asketizm/çilecilik) biridir. Estetik deneyim doymak bilmeden isteyen yanımızı susturur. Öyle ki, hoşumuza giden bir melodinin yarattığı coşkuda ya da etkileyici bir manzaranın seyrinde akan zaman birdenbire durur ve o an ebedi bir şimdiye (nuc stans) dönüşür. Schopenhauer’a göre böyle anlarda dünya bize kalbini açar ve biz şeylerin yüreğine dokunduğumuzu, yaşamın özüyle gerçekten temas ettiğimizi hissederiz. Aslında kısa bir an için güzelliğin keyfini çıkarmaktır bu.

Dolayısıyla felsefenin bu alanına bakmak bize estetiğin sadece duyusal bir ihtiyaç değil aynı zamanda ruhsal bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor. İnsan güzeli sever, güzeli arar, güzelle varoluşunu yüceltir, yaşama bir anlam vermeye çalışır. Yaşam yalnızca eylemek, yapmak, problem çözmek değildir. Yaşamı yalnızca pragmatik bir anlayışla sürdüremeyiz. İnsanda bundan daha derin bir arayış da vardır. Çünkü insan yalnızca bir homo faber değil aynı zamanda bir homo esteticus’tur. Akıllı bir hayvan olan homo faber yaşadığı çevreyi kontrol etmek ve bu çevreyi yaşamını kolaylaştıracak şekilde dönüştürmek için şeyleri kullanışlı hale getirir. Burada yaratıcı bir çaba olmakla birlikte bu çaba temelde işlevselliğe yani problem çözmeye yöneliktir. Estetik anlamda yaratıcı bir çaba ise sorun çözmeyi hedeflemez. Homo esteticus’un çabası Güzel’i ortaya koymaktır. Sanatsal etkinlik dünyayı b ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/estetik-ve-yasama-kulturu-1736791527.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Estetik, yaşama, kültürü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Sanatsal etkinlik dünyayı başka bir biçimde tasavvur etme cüretidir. Günlük yaşam pratikleri içinde sıradanlaşan insan ruhu, bu etkinlik içinde kendi otantikliğini, kendi benzersizliğini keşfeder. Bu bakımdan, sanatsal etkinlik insanın kendi yaratıcı çabasıyla kendisini de inşa ettiği bir süreçtir.</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Seyahat ettiğim her yerde ilk olarak o bölgedeki arkeoloji müzesine gidiyorum. Arkeoloji müzelerini gezmek benim için geçmişe zaman yolculuğu yapmak gibi… Böyle bir yolculuk, o şehir ya da bölgede var olmuş kültürlerin, medeniyetlerin günlük yaşam pratiklerinden dini ve felsefi görüşlerine kadar birçok konuda bilgi sahibi olmaya imkân tanıyor. Üstelik Anadolu gibi sayısız medeniyetin var olduğu bir coğrafyada eşsiz bir kültürel mirasa sahip olduğumuz için epey şanslıyız.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bugün neredeyse her şehirde bir arkeoloji müzesi var. Bu mekanları gezerken yalnızca entelektüel açıdan tatmin olduğunuzu hissetmiyorsunuz, aynı zamanda duyularınız da estetik bir şölen yaşıyor. Öyle ki, küçük bir kullanım eşyasındaki detaylı işçilikten tutun da bir mimari yapının kalıntılarındaki harikulade süslemelere varıncaya dek son derece zengin bir estetikle büyülenmemek elde değil. Fakat bu büyü maalesef müzeden dışarı çıkınca birdenbire yok oluyor. Dışarı çıkıp etrafınıza şöyle bir bakmanız gözlerinizin acımasına yetiyor. Çünkü müthiş bir görüntü kirliliği duyularınıza hücum etmeye başlıyor. İster istemez, estetiği bu kadar dışlayan bir yaşama kültürünün nasıl olup da bu derece yaygınlaştığını merak ediyor insan. Öyle ki hemen hemen her şeyde bir derme çatmalık, kaba bir işlevsellik ve duyulara işkence eden bir çirkinlik kendini gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Estetik sözcüğü Yunanca “<em>aisthesis</em>” sözcüğünden geliyor. Bu sözcük duyularla, duyumsanabilir olanla, algıyla bağlantılıdır. Duyularla algılama, hissetme anlamına geliyor. ‘Estetik’ aynı zamanda güzel olanı soruşturan, güzel olanla ilişkimizi anlamaya çalışan ve beğeni yargıları üzerine kafa yoran bir felsefe alanıdır. Felsefe tarihinde hemen hemen her filozofta estetik üzerine düşünme bulabiliriz. Örneğin Platon harikulade Şölen (<em>Symposium</em>) diyaloğunda <em>eros</em> (sevgi/aşk) üzerine tartışırken bu duygunun güzel olanla bağlantısını ortaya koyar. Ona göre sevmek ruhu güzelliğe taşımaktır. Sevmek bir yükseliştir. Bu yükseliş, duyusal olarak güzel olandan, kavramsal olan Güzel’e doğrudur. Başka bir deyişle, sevmek güzel olan şeyleri severek Güzel ideasını (güzeli güzel yapanı) kavramaktır. Dolayısıyla, hakikate bu dolayımla yani güzel olanı severek varılabilir. Platon için en yüce sevgi bu bakımdan <em>philosophia</em>’dır, yani felsefedir. Şölen diyaloğu en yüce sevgi olan hakikat sevgisinin yani felsefenin böyle estetik bir dolayımla ortaya çıktığını göstermesi açısından son derece ilginçtir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Nietzsche ve Schopenhauer gibi filozofların felsefelerinde ise estetik önemli bir yere sahiptir. Nietzsche estetiği zengin yanılsamaların kaynağı olarak olumlar. Hakikat de ona göre zengin yanılsamalar oluşturabilme becerisidir. Bu açıdan ele alındığında, felsefe bize yavan bir hakikat sunar. Zira felsefe kavramlarla düşünür. Nietzsche ise duyusal metaforu ve imgeyi daha yaratıcı bir dünya tasavvuru oluşturması nedeniyle kavramlardan üstün tutar. Kavramlar olanca farklılığı içindeki dünyayı belli şemalara indirgeyen düzeneklerdir. İmge ise dünyanın daha zengin bir temsilini ortaya koyması açısından benzersizdir. Bu bakımdan sanat Nietzsche’ye göre kültürün en yüksek formudur. Sanatçı da en üstün güç istencine sahip kişilik olarak Nietzsche’nin düşüncesinde bir <em>übermensch yani</em> üstün insandır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Schopenhauer için ise sanat bizi istemenin tahakkümünden kurtaracak iki seçenekten (diğeri asketizm/çilecilik) biridir. Estetik deneyim doymak bilmeden isteyen yanımızı susturur. Öyle ki, hoşumuza giden bir melodinin yarattığı coşkuda ya da etkileyici bir manzaranın seyrinde akan zaman birdenbire durur ve o an ebedi bir şimdiye (<em>nuc stans</em>) dönüşür. Schopenhauer’a göre böyle anlarda dünya bize kalbini açar ve biz şeylerin yüreğine dokunduğumuzu, yaşamın özüyle gerçekten temas ettiğimizi hissederiz. Aslında kısa bir an için güzelliğin keyfini çıkarmaktır bu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Dolayısıyla felsefenin bu alanına bakmak bize estetiğin sadece duyusal bir ihtiyaç değil aynı zamanda ruhsal bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor. İnsan güzeli sever, güzeli arar, güzelle varoluşunu yüceltir, yaşama bir anlam vermeye çalışır. Yaşam yalnızca eylemek, yapmak, problem çözmek değildir. Yaşamı yalnızca pragmatik bir anlayışla sürdüremeyiz. İnsanda bundan daha derin bir arayış da vardır. Çünkü insan yalnızca bir <em>homo faber</em> değil aynı zamanda bir <em>homo esteticus</em>’tur. Akıllı bir hayvan olan <em>homo faber</em> yaşadığı çevreyi kontrol etmek ve bu çevreyi yaşamını kolaylaştıracak şekilde dönüştürmek için şeyleri kullanışlı hale getirir. Burada yaratıcı bir çaba olmakla birlikte bu çaba temelde işlevselliğe yani problem çözmeye yöneliktir. Estetik anlamda yaratıcı bir çaba ise sorun çözmeyi hedeflemez. <em>Homo esteticus</em>’un çabası Güzel’i ortaya koymaktır. Sanatsal etkinlik dünyayı başka bir biçimde tasavvur etme cüretidir. Günlük yaşam pratikleri içinde sıradanlaşan insan ruhu, bu etkinlik içinde kendi otantikliğini, kendi benzersizliğini keşfeder. Bu bakımdan, sanatsal etkinlik insanın kendi yaratıcı çabasıyla kendisini de inşa ettiği bir süreçtir. </span></span></span><span><span><span> </span></span></span></p>

<p><span><em><span><span><strong>Estetiği bu kadar ıskalamamıza gerekçe olarak tarihsel, sosyolojik ya da ekonomik sebepler ileri sürülebilir. Belki birçokları için temel sebep yoksulluktur. Fakat egemen olanın son yirmi yılda ortaya koyduğu estetiğe baktığımızda tek sebebin bu olmadığı aşikâr görünüyor.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span><span><span><strong>ESTETİĞİ ISKALAMAK</strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span>Meseleyi yaşama kültürü açısından ele aldığımızda şunu söylemek mümkün; gerçekten büyük kültürler yalnızca işlevselliğe takılıp kalmadan kendi yaşama pratiklerini estetik bir çabayla da buluşturmuş olanlardır. Kendi kültürümüz açısından duruma baktığımızda ise yaşama pratiğimizin işlevsellik odaklı yürüdüğünü görüyoruz. Bu yüzden içinde yaşadığımız evler, şehirler, sokaklar, sokakları süsleyen heykeller ‘Güzel’ olandan hiçbir şekilde nasibini almış değil. Zaman zaman sosyal medyaya da yansıyan yapıların, anıtların, heykellerin duyularımızı paralize ettiği bir gerçek. Elbette hepsi bu şekilde değil ama çoğunluğu böyle. Estetiği bu kadar ıskalamamıza gerekçe olarak tarihsel, sosyolojik ya da ekonomik sebepler ileri sürülebilir. Belki birçokları için temel sebep yoksulluktur. Fakat egemen olanın son yirmi yılda ortaya koyduğu estetiğe baktığımızda tek sebebin bu olmadığı aşikâr görünüyor. Ben bunun aynı zamanda yeterince gelişmemiş bir beğeni duygusu eksikliğinden kaynaklandığınıve bir eğitim sorunu olduğunu düşünüyorum. Zira estetik beğeni duygusunun gelişmesine olanak tanıyan bir eğitim sistemimiz yok. Yalnızca temel bilimlerin öğretimine - o da eleştirel biçimde değil - odaklı bir eğitim anlayışında diretiyoruz. Güzel sanatlar eğitimi eğitimin hiçbir kademesinde yeterince önemsenmiyor. Beğeni duygusu gelişmemiş bir toplumda da her şey maalesef fazla özensiz, kaba, derme çatma oluyor. Sonuç olarak ne oluşturduğumuz mimaride ne çevre düzenlemesinde ne sokakları, meydanları süsleyen heykellerde kayda değer bir estetik görebiliyoruz.</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yozlaşma ve çürüme</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yozlasma-ve-curume</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yozlasma-ve-curume</guid>
<description><![CDATA[ Yozlaşma ile ilgili yapılan istatistiksel araştırmalar şu sonuçları veriyor: Kişisel ve sosyal gelişimi desteklemeyen ve buna yatırım yapmayan ülkelerin yozlaşma potansiyeli daha yüksek. Bir klişe de olsa eğitimin çürümedeki payı göz ardı edilemez. Ayrıca yozlaşma şehirden uzaklaştıkça artıyor.

Her geçen gün daha da yozlaşan çürümeye yüz tutmuş bir toplumun üyesi olduğumuzu kanıksıyoruz. Ne zamandır yere çakılmaya doğru yön değiştirdik, hep böyle miydi? Geleneklerimiz göreneklerimiz bile saflığını yitirdi. Hal böyle olunca yozlaşma hızlandı. Yozlaşma, bir şeyin saflığını kaybetmesi ve ilk halinden sapması anlamına geliyor. Bir madde de yozlaşabilir bir insan da: Zaman içinde ilk halinden oldukça farklı bir hale bürünen madde nasıl yozlaşıyor ve bozuluyorsa, insan da ahlaki açıdan bozulup çürüyebilir. 

Yozlaşma ile ilgili yapılan istatistiksel araştırmalar şu sonuçları veriyor: Kişisel ve sosyal gelişimi desteklemeyen ve buna yatırım yapmayan ülkelerin yozlaşma potansiyeli daha yüksek. Bir klişe de olsa eğitimin çürümedeki payı göz ardı edilemez. Ayrıca yozlaşma şehirden uzaklaştıkça artıyor. Kırsalın gelenek ve göreneklerine bağlı olduğunu düşünüp orijinal hallerine sadık kalacağını düşünsek de durum tam tersi. Buna neden olarak kırsal nüfusun bürokrasi hakkında daha az bilgiye sahip olması gösteriliyor. Cinsiyet rollerine dair farkında yaptığımız atamalar da bir başka unsur: Kadınların iş hayatına atılması yozlaşmayı azaltan unsurlardan. Bazı görüşler kadının iş gücüne katılmasıyla geleneksel aile yapısının bozulacağını bundan ötürü de ahlaki değerlerin zayıflayacağını düşünebilirler ama durum farklı: Yozlaşmanın çok fazla ayağı var, ekonomik, siyasi, kültürel vs. 

Kapitalistin nerede duracağını bilmeyen doymak bilmez iştahı, sınırsızlığı, güce tapması, paranın kral olduğu sisteminde ahlaken doğru eylem dediklerimizin pek bir anlamı kalmıyor.

KAPİTALİSTİN NEREDE DURACAĞINI BİLMEYEN İŞTAHI

Kapitalist düzende paranın eşit dağılmaması ve gücün bazı ellerde toplanması küresel ölçekte yozlaşmanın pimini çekmiş durumda. Kapitalistin nerede duracağını bilmeyen doymak bilmez iştahı, sınırsızlığı, güce tapması, paranın kral olduğu sisteminde ahlaken doğru eylem dediklerimizin pek bir anlamı kalmıyor. Paranın güç ile eşdeğer görüldüğü, her yol mübahtır anlayışıyla etik kuralların hiç edildiği ülkelerde ahlaki kurallar alt üst edilebilir.

Toplumsal çürümeye karşı bireysel olarak yapabileceklerimiz var: Etik bir duruş. Ahlaklı olanın ne olduğı fizoloflarca düşünce tarihi boyunca tartışmış: Sokrates ahlakın ancak bigi ile elde edinebileceğini söylerken, Aristoteles için iyi bir ahlak için iyi bir karekterle mümkündü. Nietzche ahlak kurallarının sahteliğinden ve riyakarlığından bahsetti ve insanın herhangi bir inanç çerçevesinde olmadan kendi ahlaki değerlerini yaratması gerektiğini söylüyordu. Eninde sonunda insan doğru ve yanlış, iyi ve kötü dediği seçimler içinde kalıyor. Doğruyu mu yoksa yalan mı söyleyeceksin? Yozlaşacak mısın yoksa ahlaki değerleri koruyacak mı? Karar senin!  ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/yozlasma-ve-curume-1726841717.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yozlaşma, çürüme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Yozlaşma ile ilgili yapılan istatistiksel araştırmalar şu sonuçları veriyor: Kişisel ve sosyal gelişimi desteklemeyen ve buna yatırım yapmayan ülkelerin yozlaşma potansiyeli daha yüksek. Bir klişe de olsa eğitimin çürümedeki payı göz ardı edilemez. Ayrıca yozlaşma şehirden uzaklaştıkça artıyor.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Her geçen gün daha da yozlaşan çürümeye yüz tutmuş bir toplumun üyesi olduğumuzu kanıksıyoruz. Ne zamandır yere çakılmaya doğru yön değiştirdik, hep böyle miydi? Geleneklerimiz göreneklerimiz bile saflığını yitirdi. Hal böyle olunca yozlaşma hızlandı. Yozlaşma, bir şeyin saflığını kaybetmesi ve ilk halinden sapması anlamına geliyor. Bir madde de yozlaşabilir bir insan da: Zaman içinde ilk halinden oldukça farklı bir hale bürünen madde nasıl yozlaşıyor ve bozuluyorsa, insan da ahlaki açıdan bozulup çürüyebilir. </span></span></p>

<p><span><span>Yozlaşma ile ilgili yapılan istatistiksel araştırmalar şu sonuçları veriyor: Kişisel ve sosyal gelişimi desteklemeyen ve buna yatırım yapmayan ülkelerin yozlaşma potansiyeli daha yüksek. Bir klişe de olsa eğitimin çürümedeki payı göz ardı edilemez. Ayrıca yozlaşma şehirden uzaklaştıkça artıyor. Kırsalın gelenek ve göreneklerine bağlı olduğunu düşünüp orijinal hallerine sadık kalacağını düşünsek de durum tam tersi. Buna neden olarak kırsal nüfusun bürokrasi hakkında daha az bilgiye sahip olması gösteriliyor. Cinsiyet rollerine dair farkında yaptığımız atamalar da bir başka unsur: Kadınların iş hayatına atılması yozlaşmayı azaltan unsurlardan. Bazı görüşler kadının iş gücüne katılmasıyla geleneksel aile yapısının bozulacağını bundan ötürü de ahlaki değerlerin zayıflayacağını düşünebilirler ama durum farklı: Yozlaşmanın çok fazla ayağı var, ekonomik, siyasi, kültürel vs. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Kapitalistin nerede duracağını bilmeyen doymak bilmez iştahı, sınırsızlığı, güce tapması, paranın kral olduğu sisteminde ahlaken doğru eylem dediklerimizin pek bir anlamı kalmıyor.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>KAPİTALİSTİN NEREDE DURACAĞINI BİLMEYEN İŞTAHI</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Kapitalist düzende paranın eşit dağılmaması ve gücün bazı ellerde toplanması küresel ölçekte yozlaşmanın pimini çekmiş durumda. Kapitalistin nerede duracağını bilmeyen doymak bilmez iştahı, sınırsızlığı, güce tapması, paranın kral olduğu sisteminde ahlaken doğru eylem dediklerimizin pek bir anlamı kalmıyor. Paranın güç ile eşdeğer görüldüğü, her yol mübahtır anlayışıyla etik kuralların hiç edildiği ülkelerde ahlaki kurallar alt üst edilebilir.</span></span></p>

<p><span><span>Toplumsal çürümeye karşı bireysel olarak yapabileceklerimiz var: Etik bir duruş. Ahlaklı olanın ne olduğı fizoloflarca düşünce tarihi boyunca tartışmış: Sokrates ahlakın ancak bigi ile elde edinebileceğini söylerken, Aristoteles için iyi bir ahlak için iyi bir karekterle mümkündü. Nietzche ahlak kurallarının sahteliğinden ve riyakarlığından bahsetti ve insanın herhangi bir inanç çerçevesinde olmadan kendi ahlaki değerlerini yaratması gerektiğini söylüyordu. Eninde sonunda insan doğru ve yanlış, iyi ve kötü dediği seçimler içinde kalıyor. Doğruyu mu yoksa yalan mı söyleyeceksin? Yozlaşacak mısın yoksa ahlaki değerleri koruyacak mı? Karar senin! </span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gerçekten sen misin, yoksa sana biçilen rol mü?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/gercekten-sen-misin-yoksa-sana-bicilen-rol-mu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gercekten-sen-misin-yoksa-sana-bicilen-rol-mu</guid>
<description><![CDATA[ Bir kadın, sesini yükseltirken, sınırlarını aşarken, kendine dayatılan rolleri yırtıp atmaya çalışırken sadece kendi kimliğini mi inşa ediyor, yoksa bütün bir sistemi mi sarsıyor? Çünkü bir kadın özgürce seçim yaptığında, bunun bedelini ödemek zorunda kalıyor. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/gercekten-sen-misin-yoksa-sana-bicilen-rol-mu-1740208487.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Gerçekten, sen, misin, yoksa, sana, biçilen, rol, mü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong>Sartre haklı mı</strong><strong>yd</strong><strong>ı? Kim olduğumuzu tamamen biz mi seçiyoruz? Ya da Heidegger</strong><strong>’</strong><strong>in dediği gibi, çoktan çizilmiş bir kaderi mi yaşıyoruz?</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>İnsan, son derece karmaşık bir varlık olarak hem kendini tanıma hem de toplumda yer edinme sorunlarıyla karşı karşıya kalır. Hepimiz dünyaya geldiğimiz andan itibaren, doğuştan sahip olduğumuz biyolojik özelliklerin yanı sıra ailemizden, çevremizden ve içinde bulunduğumuz toplumdan öğrendiklerimizle bir kimlik oluşturmaya çalışırız. Bu kimlik, yaşadığımız toplumun kurallarına ve kültürel normlarına uyum sağlamamıza yardımcı olur.  Uyum sağladığımız sürece kabul göreceğimiz inancını ise daha çocukluk yıllarında ebeveynlerimizden öğreniriz.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Yaşadığımız toplumun, kimliğimizi ve kişiliğimizi oluşturma sürecindeki katkısı şüphesiz çok büyüktür. Hatta toplumsal kimliğimizden bağımsız düşünebileceğimiz salt kimliklerimizin olduğu bile şüphelidir. Kimlik, büyük ölçüde toplumsal etkileşimler ve aidiyetler üzerinden inşa edilir. Dil, kültür, din, cinsiyet, etnik köken, sınıf gibi unsurlar, bireyin kendini tanımlamasında ve başkaları tarafından tanınmasında belirleyici rol oynar. Örneğin, bir birey kendisini “Türk’’, “Müslüman’’, “kadın" veya “erkek’’ olarak tanımladığında aslında bu kimliklerin hepsi toplumsal bağlamda şekillenmiş olur.  Dolayısıyla toplumsal kimliklerden tamamen bağımsız bir kimlik yaratmak oldukça güçtür.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Peki o zaman bizi biz yapan şey nedir? Doğduğumuzda kim olduğumuzu biliyor muyuz, yoksa hayatımız boyunca toplumun bize biçtiği rolleri mi oynuyoruz? “Kadın dediğin nazik olur’’, “Erkek dediğin güçlü olur’’ gibi cümleler, gerçekten doğamızın bir parçası mı, yoksa bize ezberletilen roller midir?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Varoluşçuluk, özellikle Jean-Paul Sartre ve Martin Heidegger gibi filozoflar aracılığıyla bu sorulara kafa yoran bir felsefe. Onlara göre kimlik, sabit bir şey değil; her an, her seçimimizle yeniden inşa ettiğimiz bir süreç. Ama mesele şu ki, bazı seçimlerimiz bize ait olmayabilir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sartre’a göre insan, doğduğunda herhangi bir belirlenmiş kimliğe sahip değildir. Onun ünlü ifadesiyle ‘‘Varoluş özden önce gelir’’, yani birey önce dünyaya gelir ve kimliğini seçimleriyle kendisi inşa eder. Bu, insanın tam anlamıyla özgür olduğu anlamına gelir. Kimliğimizi biz oluştururuz ve bundan tamamen biz sorumluyuzdur. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sartre için kimlik, yaptığımız eylemlerden ibarettir. Bir kişi kendini ‘‘cesur’’ olarak tanımlıyorsa, bu cesaret onun doğuştan gelen özelliği değil, cesurca eylemler yapmasının sonucudur.  Sartre’a göre insanlar her an kendilerini yeniden tanımlayabilir ve değiştirebilir. Ancak bu özgürlük aynı zamanda bir sorumluluktur. İnsan kimliğini toplum ya da dışsal etkenler belirlediğinde, aslında kendi varoluşunu inkar etmiş olur. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şimdi bunu toplumsal cinsiyet açısından düşünelim. Örneğin, bir kadın güçlü bir lider olmak istiyorsa ama toplum ona ‘‘Kadın dediğin geri planda durur’’ diyorsa, Sartre’a göre o kadının bu role boyun eğmesi, kendi özgürlüğünden kaçması demektir. Sartre buna ‘‘kötü niyet’’ diyor. Yani, insan özgürlüğünü inkar edip kendine biçilen rolü kabullenirse, aslında kendini kandırmış olur. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Peki ya erkekler? Erkeklerin de sırtına yüklenen bir sürü kalıp var: ‘‘Erkek dediğin ağlamaz’’, ‘’ Güçlü olmalısın’’, “Bak, ekmek parası kazanman lazım" gibi baskılar, onlar da özgürlüğünü sınırlamıyor mu?  Sartre’a göre evet. Erkek ya da kadın fark etmez, hepimiz toplumun üzerimize biçtiği kimlikleri sorgulamak ve gerçekten ne olmak istiyorsak onu seçmek zorundayız. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ama işte tam burada büyük bir sorun ortaya çıkıyor? Ya o seçimleri yapma şansımız bile yoksa?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sartre, kimliğimizi seçimlerimizle belirlediğimizi söylüyor ama Heidegger, biraz daha temkinli. Ona göre, çoğu insan aslında özgür seçimler yapmıyor, sadece toplumun ona sunduğu hayatı sorgulamadan kabul ediyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Düşünelim: Küçüklüğümüzden beri ‘‘Kızlar pembe sever, erkekler mavi giyer’’, ‘’Kadınlar hassastır, erkekler serttir’’ gibi kalıplarla büyütülüyoruz. O kadar içimize işliyor ki, bir noktadan sonra bunu sorgulamamaya başlıyoruz. Heidegger işte tam burada devreye giriyor ve diyor ki: ‘<strong>‘Ger</strong><strong>çekten kendin misin, yoksa toplumun senden beklediği kişi mi?</strong><strong>’’</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Heidegger’e göre insanlar, toplumun dayattığı kimlikleri sorgulamadan kabul ettiğinde, ‘‘otantik olmayan’’ (yani sahte) bir hayat yaşarlar. Bir kadın ‘‘Ben duygusal olmalıyım çünkü toplum böyle diyor’’ diye düşünüyorsa, bu gerçekten onun kendi seçimi mi? Ya da bir erkek ‘’Ben güçlü olmak zorundayım çünkü erkekler öyledir’’ diyorsa, bu gerçekten içinden gelen bir şey mi?</span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong>Sartre</strong><strong>’</strong><strong>a g</strong><strong>ö</strong><strong>re herkes </strong><strong>ö</strong><strong>zgürdür, kimliklerimizi kendimiz yaratırız. O halde, bir kadın ‘</strong><strong>‘</strong><strong>Ben toplumun bana dayattığı rolleri reddediyorum, güçlü ve bağımsız bir birey olacağım</strong><strong>’’ </strong><strong>diyebilir mi? Teoride evet. Ama pratikte? İşte burada Heidegger devreye giriyor. Çünkü kadınların ve erkeklerin yaşadığı gerçeklik eş</strong><strong>it de</strong><strong>ğ</strong><strong>il.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span><span><span><strong>ÖZG</strong><strong>Ü</strong><strong>RL</strong><strong>Ü</strong><strong>K VAR AMA EŞİ</strong><strong>T DE</strong><strong>ĞİL</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şimdi, Sartre ve Heidegger’in fikirlerini toplumsal cinsiyet bağlamında düşünelim. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sartre’a göre herkes özgürdür, kimliklerimizi kendimiz yaratırız. O halde, bir kadın ‘‘Ben toplumun bana dayattığı rolleri reddediyorum, güçlü ve bağımsız bir birey olacağım’’ diyebilir mi? Teoride evet. Ama pratikte? </span></span></span></p>

<p><span><span><span>İşte burada Heidegger devreye giriyor. <strong>Çünkü kadınların ve erkeklerin yaşadığı gerçeklik eşit de</strong><strong>ğ</strong><strong>il. </strong>Kadın bir seçim yaparken önüne daha fazla engel çıkabiliyor. Çünkü içinde bulunduğumuz toplum, bu seçimleri özgürce yapmamızı her zaman desteklemiyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Örneğin, bir kadın kariyer yapmaya karar verdiğinde, ondan beklenen şeyin ‘‘iyi bir anne’’ olması gerektiği dikte ediliyor. Ya da bir erkek evde çocuk baktığında ‘‘Sen nasıl adamsın?’’ denilerek  toplumsal baskıya maruz kalabiliyor. Yani Sartre’in söylediği gibi ‘‘Özgürsünüz, seçimizi yapın’’ demek her zaman o kadar kolay değil. Heidegger’in vurguladığı gibi, çoğu insan, toplumun onlara biçtiği rolleri sorgulamadan yaşamak zorunda kalıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>PEK</strong><strong>İ </strong><strong>YA GER</strong><strong>Ç</strong><strong>EK </strong><strong>ÖZG</strong><strong>Ü</strong><strong>RL</strong><strong>Ü</strong><strong>K?</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Özgürlük sadece bireysel seçimlerle mi mümkün, yoksa toplumun dönüşmesi mi gerekiyor?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sartre’a göre, herkes kendi seçimlerinden sorumlu ve kimliğini kendisi yaratıyor. Yani kadınlar da erkekler de üzerlerine biçilen rolleri reddedebilir. Ama Heidegger bize diyor ki, ‘‘Dur bir dakika, sen toplumun içinde yaşıyorsun, bazı şeyleri sorgulamadan kabulleniyorsun.’’ Yani gerçek özgürlük, bireyin sadece seçim yapmasıyla değil, o seçimleri yapabilceği toplumsal alanın da yaratılmasıyla mümkün.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bir kadın özgürce seçim yapabiliyor mu? Bir erkek, ‘‘erkeklik’’ kalıplarının dışına çıkabiliyor mu? Eğer toplum bireylere gerçekten özgür olabilecekleri bir alan yaratmıyorsa, o zaman Sartre’in bahsettiği mutlak özgürlük ne kadar mümkündür?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İşte bu yüzden, kimliğimizi gerçekten özgürce seçebilmek için, sadece bireysel olarak değil, toplumsal olarak da bir dönüşüme ihtiyaç var.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Belki de en büyük soru şu: Gerçekten özgür müyüz?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Eğer gerçekten özgür olsaydık, bir kadının gece yalnız yürürken korkmasına gerek olmazdı. Eğer gerçekten özgür olsaydık, bir kadın iş yerinde erkek meslektaşlarından daha fazla çalışıp, daha az kazanmaya mahkum edilmezdi.  Eğer gerçekten özgür olsaydık, bir kadın ‘’Hayır’’ dediğinde, bu canından olmasına sebep olmazdı. <strong>Eğer ger</strong><strong>çekten </strong><strong>ö</strong><strong>zgür olsaydık, bir kız ç</strong><strong>ocu</strong><strong>ğu doğduğunda onun için belirlenmiş sınırlar değil, sonsuz olasılıklar olurdu. </strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sartre haklı mıydı? Kim olduğumuzu tamamen biz mi seçiyoruz? Ya da Heidegger’in dediği gibi, çoktan çizilmiş bir kaderi mi yaşıyoruz?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bir kadın, sesini yükseltirken, sınırlarını aşarken, kendine dayatılan rolleri yırtıp atmaya çalışırken sadece kendi kimliğini mi inşa ediyor, yoksa bütün bir sistemi mi sarsıyor? Çünkü bir kadın özgürce seçim yaptığında, bunun bedelini ödemek zorunda kalıyor: Daha fazla çalışıp daha az kazanarak, istediği gibi giyinme hakkı elinden alınarak, şiddete uğrayarak, hakkında herkesin söz sahibi olmasına katlanarak, istediği kadar iyi eğitimlere sahip olsa da yönetici pozisyonlarına erkekler kadar layık görülmeyerek, partnerinden ayrılmak istediğinde canından olarak… </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Belki de asıl soru şu: Özgürlüğümüz gerçekten bizim mi? Yoksa onu her gün, her an, yeniden kazanmak zorunda mıyız? Çünkü eğer kimliklerimizi gerçekten biz seçiyorsak, o halde neden kadınlar hala seçimlerinin bedelini ödemek zorunda? Eğer özgürlük gerçekten bizimse, neden kadınlar onu her gün, yeniden ve yeniden savaşarak savunmak zorunda kalıyor?</span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Demokrasi ve cumhuriyetlerde görev süreleri üzerine</title>
<link>https://trafikdernegi.com/demokrasi-ve-cumhuriyetlerde-goerev-sureleri-uzerine</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/demokrasi-ve-cumhuriyetlerde-goerev-sureleri-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ O zamanlarda “diktatörlük” günümüzdeki kötüleyici anlama sahip değildi. Diktatörler günümüzdeki anlamından farklı olarak olağanüstü dönemlerde krizleri yönetmek üzere konsüller tarafından atanıp Senato tarafından görevlendiriliyordu. Diktatörlerin görev süreleri 6 ayla sınırlıydı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/demokrasi-ve-cumhuriyetlerde-gorev-sureleri-uzerine-1742235815.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Demokrasi, cumhuriyetlerde, görev, süreleri, üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><span><strong>Seçimle gelenlerin çok uzun süreler iktidarda kalmaları antik dönemde demokrasi ve cumhuriyete yönelik bir tehdit idi ve halen tehdit olmayı sürdürmektedir. Uzun süre iktidarda kalanlar yönetimi kendi kişisel çıkarları için kullanma eğiliminde olacaklarından hukuk devletinin de yaşama şansı yoktur.</strong></span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Akademi dünyası derin bir çöküş içinde…</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>İnanılır gibi değil ama demokrasiyi seçimlerden ibaret sayan azımsanmayacak sayıda “<em>akademisyen</em>” var.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Teori ile ilgilenme zamanı bulamayan bu “<em>makbul ve saygın</em>” grup okuma alışkanlığını kaybedenlere hitap ediyor ve fikirlerini hızla yayabiliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu yüzden gerçek demokrasi ve cumhuriyeti anlatmak gerekiyor…</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Demokrasi ve cumhuriyete sahip çıkmak için bunların yeşerdiği Antik “<em>kent devletleri</em>” ile Roma Cumhuriyeti’ne gitmek demokrasi ile cumhuriyet gelişimi ile çöküşünü izlemek gerekiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Antik “<em>kent devleti</em>”nden başlayalım…</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Kent devletlerinin krallık yönetiminden demokrasiye evrilmeleri aşağı yukarı 500 yıl sürdü (X-V yüzyıllar arası).</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu evrimin belirgin özelliklerinden birisi görev sürelerinin sürekli olarak kısalmasıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Günümüz Batı demokrasilerinin esin kaynağı olan Atina’da başlangıçta kabile tipi örgütlenme vardı ve toplamda dört kabile bulunuyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Kabileler başlangıçta <em>arkhont</em> adı verilen kabile şefleri tarafından yönetiliyordu; Kral da bir kabile şefi (<em>arkhont</em>) idi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Başlangıçta 3 arkhontluk vardı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Önceleri kabile şefi olan <em>arkhonlar</em> kabilesel yaşamdan kopuşla birlikte <em>yüksek devlet görevlileri</em>ne dönüştüler.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>VIII. yüzyılda 10 yıllığına seçilen <em>arkhontlar</em> görev süreleri dolunca <em>Areopagus </em>adı verilen <em>Yaşlılar Meclisi</em>ne giriyordu. Saygınlığı olan <em>Yaşlılar Meclisi</em> Kral’a danışmanlık yapıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Böylece kabile şefleri ya yönetimde bizzat bulunarak ya da danışma görevi yürüterek kabile mensuplarını korumaya çalışıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Zamanla üretimin artması ve ticaretin gelişmesiyle birlikte toplumda soylular sınıfı ile zengin kentsoylu sınıf doğdu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Soylular, Kral’ı devirerek yönetimi eline aldı ve aristokrasi kuruldu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu gelişmeyle birlikte 633 yılında <em>arkhont</em>ların görev süresi 10 yıldan bir yıla düşürüldü. Böylece emekli <em>arkhontlar</em>dan oluşan <em>Soylular Meclisi</em>nin üye sayısı artmış oldu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Soylular meclisinin üye sayısının artmasının bir başka nedeni <em>arkhontluk</em> sayısının 9’a çıkarılmış olmasıydı. (<em>Thesmothet</em> adı verilen 6 yeni görevli yasaların yazılı hale getirilmesinden sorumluydu. Yasaların yazılı hale getirilmeye başlanması hukuk devleti yönünde atılan bir adımdı.)</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Özetlemek gerekirse Krallıktan aristokrasiye ve aristokrasiden demokrasiye geçiş sürecinde hem görevler çeşitlenmekte hem de görev süreleri kısalmaktaydı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Toplumsal sınıflar arasındaki gelir uçurumunun büyümesi ayaklanmayla (<em>Kylon ayaklanması</em>) sonuçlandı; sorunların çözümü için önce <em>Drakon</em> ve ardından <em>Solon</em> yasal reform yapmakla görevlendirildi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Solon bütün sınıfların katılımına açık bir halk meclisi (<em>ekklesia</em>) kurdu; bu dönemin doğrudan demokrasi olarak adlandırılmasının temel nedeni bütün erkek yurttaşların katılımına açık bu meclisti.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Solon, dört kabilenin varlıklı sınıflarının belirlediği 100’er kişiden oluşan bir “<em>dörtyüzlermeclisi</em>” (<em>bule</em>) kurdu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Demokrasinin işaretleri olan bu kurumlar, demokrasinin gelişimiyle birlikte görevlerin çeşitlendiğini ve halkın değişik kanallardan yönetime katılım kanallarının genişlediğini gösteriyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Solon’un kurduğu ve demokrasinin özünü temsil eden önemli bir kurum <em>halk mahkemeleri </em>(<em>helaia</em>) idi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>500 üyeli <em>halk mahkemeleri</em>ne üye olma hakkı 30 yaşını dolduran bütün erkek yurttaşlara tanınmıştı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Mahkemeye üye olmak için hiçbir çabaya gerek yoktu, <em>demorkhos</em> adlı <em>deme</em> başkanları tarafından hazırlanan yurttaş listeleri kullanılarak <strong><em>kur’a ile seçim</em></strong> yapılıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Doğrudan demokrasilerde temel seçim ilkesi <strong><em>kur’a ile seçim’</em></strong>di. Çünkü demokrasi eşitlik ilkesi üzerine temelleniyordu ve <strong><em>kur’a ile seçim</em></strong> “<em>eşitlik</em>” ilkesini güvenceye alıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Demokrasiler için vazgeçilmez olan seçim ilkesi <strong><em>kur’a ile seçim’</em></strong>di ve doğrudan demokrasiler temsili seçimlere tümüyle yabancıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Dolayısıyla günümüzde seçim ile demokrasi arasında kurulan özdeşliğin hiçbir temeli yoktur: Demokrasiler temsili seçimlere yabancıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Doğrudan demokrasi kuramcısı Rousseau, antik demokrasilerin bu yönünü bildiği için bizim bugün “<em>demokrasinin beşiği</em>” olarak nitelediğimiz İngiltere için şunları söylemekteydi:</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>“<em>İngiliz halkı kendini özgür sanıyorsa da aldanıyor, hem de pek çok; o, ancak parlamento üyelerini seçerken özgüdür: Bu üyeler seçilir seçilmez, İngiliz halkı köle olur; bir hiçtir artık o. Kısa süren özgürlük anlarında, özgürlüğünü o kadar kötüye kullanır ki, onu yitirmeyi hak eder.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu çözümleme demokrasi ile seçim arasında bugün kimilerince iddia edildiği gibi bir ilişki olmadığını göstermektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Nitekim Batı demokrasilerinde seçimin demokrasiyi gerçekleştirmedeki yetersizliği göz önünde bulundurularak <em>referandum</em>, <em>plebisit</em>, <em>yurttaş girişimi</em>, <em>halk vetosu</em>, <em>azil</em>, <em>sivil toplum katılımı </em>gibi yarı doğrudan demokrasi araçları geliştirildi ve temsili demokrasilerin doğrudan demokrasilere yaklaşmaları sağlandı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Demokrasinin özü eşitlik ilkesine dayalı olduğundan, antik demokraside eşitlik ilkesine tehdit oluşturabilecek durumlara karşı önlemler alındı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu önlemlerden birisi <em>çanak çömlek mahkemesi</em> idi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Halk meclisi yılda bir kez “<em>çanak çömlek mahkemesine</em>” (ya da <em>sürgün mahkemesi</em>) dönüşüyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Yurttaşlar tiranlığa eğilimli olduğunu düşündükleri kişilerin adlarını çanak çömlek parçaları (<em>ostrakon</em>) üzerine yazarak bir oylama yapıyorlardı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bir kişinin adı 6.000 yurttaş tarafından çanak çömlek parçalarına yazılmışsa, o kişi on yıllık bir süre için polis dışına sürgün edilirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Burada sözü edilen <em>ostrakismos</em> uygulaması Montesquieu’nun <em>kuvvetler ayrılığı teorisi</em>nin ilham kaynağı sayılır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Montesquieu insan doğasının oldukça kötü olduğunu söylüyordu: “<em>İnsan kötüye eğilimlidir; bencillik, gurur, kıskançlık ve iktidar peşinde koşma tutkularıyla hareket eder</em>.”</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu nedenle “<em>deneyim göstermiştir ki kendisine iktidar verilen her insan bu iktidarı kötüye kullanmaya ve bir sınırla karşılaşıncaya kadar bu iktidarı kötüye kullanmaya devam etmeye, yetkisini son sınırına kadar götürmeye eğilimlidir</em>.”</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Antik demokrasiyi inşa edenler Montesquieu’nun bu söylediklerini yüzyıllar önce keşfederek önlem almışlardı: İktidarı kendi çıkarına kullanma ihtimali olan yurttaşlar 6000 kişinin oyuyla kentin dışına 10 yıllık bir süre için sürgün ediliyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Demokrasilerin bir başka güvenlik supabı bu yazının konusu olan görev süreleriydi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Demokrasinin M. Ö. V. Yüzyılda kurumsallaşmasıyla birlikte kurumların yapısında önemli değişiklikler oldu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Önceleri 10 yıllığına görev yapmak için seçilen yüksek devlet görevlilerinin sayıları 9’a çıkarıldı ve görev süreleri 1 yıla düşürüldü.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Demokrasi kurumsallaştıktan sonra bunların sayısı 10’a çıkarıldı ve çoğulculuğu sağlamak amacıyla kent yeniden bölümlenerek kentin her bir bölümünden 1 yüksek yönetici seçilmesine olanak tanındı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Daha önce dört kabileden 100’er kişinin seçilmesiyle oluşan <em>dörtyüzler meclisi,</em> kabile yapısının kan bağına dayalı olmaktan çıkarılmasıyla yeni kabile yapısına uyduruldu: Artık her kabileden 50 kişinin seçilmesiyle <em>beşyüzler meclisi</em> oluştu. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span><em>Beşyüzler meclisi</em>ndeki görev süreleri kısaltıldı; seçimler demokratik esaslara bağlandı: <strong><em>Bir yıl </em></strong>görevde kalan üyeler, adaylıklarını koyan otuz yaşını aşkın <em>deme yurttaşları</em> (<em>demotes</em>) arasından <strong><em>kur’a çekilerek</em></strong> belirleniyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu dönemde günümüz hükümetlerine benzeyen bir yönetim kurulu (<em>prytaneia</em>) oluşturuldu:</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Yeni <em>yönetim kurulu</em>, <em>beşyüzler meclisinin </em>kabile grupları tarafından oluşturuluyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Her kabile yılın onda birlik süresince (sadece 36 gün) <em>beşyüzler meclisinin</em> yönetim kurulu olarak görev yapıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><em><span><span><span><strong>Özetle yurttaşların eşitliğine dayalı olan demokrasilerde bir taraftan bütün yurttaşların kamusal görev almalarına özen gösterilirken, diğer taraftan herhangi bir yurttaşın sivrilerek kamu gücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasının kesin olarak önüne geçilmişti.</strong></span></span></span></em></span></p>

<p><span><span><span><span><em>Prytaneia epistates</em> adındaki kurul başkanı, <strong><em>hergün</em></strong> kura ile yeniden seçiliyordu ve kur’a ile seçilen bu kişi aynı zamanda <em>beşyüzler meclisi</em> ile <em>halk meclisi</em>’nin de başkanıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu durumda her yurttaşın herhangi bir çaba göstermeksizin bir gün meclislerin başkanı olma şansı vardı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Hem yönetim kurulunun kısa süreli görev yapması ve hem de başkanın günlük seçilmesi etkili devlet görevlilerinin tiranlaşmasına karşı bir önlem olarak tasarlanmıştı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Görevler 1 gün, 36 gün, 1 yıl gibi kısa süreler için veriliyordu; demokrasinin kurumsallaşmasıyla birlikte ömür boyu görevler, on yıllık görevlere son verildi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Özetle yurttaşların eşitliğine dayalı olan demokrasilerde bir taraftan bütün yurttaşların kamusal görev almalarına özen gösterilirken, diğer taraftan herhangi bir yurttaşın sivrilerek kamu gücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasının kesin olarak önüne geçilmişti.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Görev sürelerinin kısa olması, hem daha çok yurttaşın kamu görevlerinde bulunmasını olanaklı kılıyor, hem de göreve gelenlerin yetkilerini kendi çıkarları için kullanmalarını önlüyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bugünkü demokrasiler antik demokrasinin bu ilkelerinden hareketle önlemler almaya çalışmaktadırlar.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Demokrasilerde en fazla bir ya da iki kez seçilmeye ilişkin kurallar bu mantıktan hareketle üretildi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Örneğin ABD de başkanların en fazla iki kez seçileceklerine ilişkin 1951 Anayasa değişikliğinde bu düşünceler kullanıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Demokrasilerde <em>demagoglar</em> ortaya çıkıp halk yığınlarını kandırmaya ve kendi çıkarlarını çoğunluklara onaylatmaya başlayınca demokrasiler çöktü.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu analizi okuduktan sonra “<em>Ne yani Krallıkla yönetilen İngiltere gibi ülkeler demokrasi değil mi?</em>” türünde soru soranlar olacaktır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Cevap şudur:</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>İngiltere bir demokrasidir ve dolayısıyla “<em>Krallık</em>”, <strong><em>Kralın sembolik yetkili olması koşuluyla </em></strong>demokrasi ile bağdaşır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Krallık Cumhuriyetle bağdaşmaz.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Ancak sembolik yetkili olmayan bir Krallık demokrasiyle de bağdaşmaz.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>İngiltere’de Krallığın demokrasi ile bağdaşmasının temel nedeni, Kralın sadece geleneği temsil etmesi ve İngiliz halkının geleneklerine bağlı olmasıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Kral “<em>yürütme</em>” iktidarının sadece sembolik kanadıdır ve yürütmenin sorumlu kanadı olan Bakanlar Kurulu Parlamentoya karşı siyasal sorumluluğa sahiptir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>İngiltere’nin geleneklerinden biri olan “<em>Kral yanlış yapmaz</em>” ilkesi, Kralın yetkisiz kılınması sayesinde korunabilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Kral, mutlak olduğu için değil yetkisiz olduğu için sorumsuzdur.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Demokratik hukuk devletlerinde yetkili olan herkes sorumludur; sorumluluktan kurtulmak için yetkiden vazgeçmek gerekir; İngiliz Kralı öyle yapmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Dolayısıyla yürütmede bir payı olmayan Kral’ın kullanabileceği bir yetki olmadığından demokrasi için bir tehdit oluşturması mümkün değildir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Daha açık söylemek gerekirse, Krallık bütün yetkilerinden arındırıldıktan sonra demokrasiyle uyumlu hale getirilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>İngiliz tarihinde Kralın yetkili olduğunu iddia ettiği dönemlerde olmuştur ve bu dönemlerde Parlamento ile Kral arasında iç savaş yaşanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Dolayısıyla demokrasilerde asıl sorun görevli kişilerin ellerinde tuttukları yetkiyi kendi çıkarlarına kullanma olanaklarının bulunmasıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Görevliler hem karar alıp uygulayabiliyor, hem de bu iktidarı uzun süre ellerinde tutuyorlarsa, demokrasinin yaşama şansı yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Peki ya cumhuriyetlerde durum nedir?</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bunun için Roma’ya bir yolculuk yapmak gerekir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Günümüzde Latince <strong><em>Res Publica</em></strong> karşılığı olarak İngilizce’de <strong><em>republic</em></strong>, Fransızca’da <strong><em>republique</em></strong>, İtalyanca’da <strong><em>republica</em></strong>, Almanca’da <strong><em>republik</em></strong> sözcükleri kullanılmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Latince <strong><em>res publica</em></strong>, <strong><em>res privata</em></strong>’nın karşıtıdır; özel şahıslara ait olanın karşısında halka ait olanı gösterir. (<strong><em>res</em></strong>: ait olmak, <strong><em>publica</em></strong>: halk, kamu) </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Cumhuriyet özel kişilere ya da sınıflara ait olmayıp halka ait olandır; ancak halk adına karar veren yetkili meclislerdir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Cumhuriyetin başlarında meclislere hâkim olan soylular olduğundan Roma Cumhuriyeti bir “<em>aristokratik cumhuriyet</em>” idi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Mücadeleler sonunda <strong><em>pleb</em></strong>ler de <strong><em>patricus</em></strong>lar gibi meclislerde söz sahibi olmaya başlayınca “<em>aristokratik cumhuriyet</em>” “<em>demokratik cumhuriyet</em>”e evrildi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Cumhuriyet rejimini inşa eden Roma’da, Antik demokraside olduğu gibi halkın doğrudan yönetime katılması söz konusu değildi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Roma’da halk <em>Senato</em>, <em>Comitia Curiata</em> ve <em>Comitia Centuriata</em> gibi Meclisler aracılığıyla temsil ediliyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Pleblerin ayaklanıp önemli ödünler koparmalarından sonra hem particileri hem de plebleri içeren <em>Tribünler Meclisi</em> kuruldu; cumhuriyet demokratikleşti.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Cumhuriyetin yarattığı en önemli kurum, Krallık döneminde ömür boyu görev yapan kralların yerine gelen yürütme erkini kullanan <strong><em>konsüllük</em></strong>lerdi. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Roma Cumhuriyetinde iki <strong><em>konsül</em></strong> vardı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu konsüller <strong><em>comitia centuriata</em></strong> tarafından <strong><em>bir yıl için</em></strong> seçiliyordu; görev süreleri sona erdiğinde sıradan yurttaşa dönüşüyor ve görevleri sırasında yaptıkları işlerden sorumlu tutuluyorlardı. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Konsüllüğe ilişkin olan ve diğer anayasal uygulamaların da temeli olan iki ilke bulunmaktaydı: </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>(1) <em>İkiz birlikte yönetme</em>,</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>(2) <em>Yıllık olma</em>. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>İkiz olarak ortaklaşa ve bir yıllığına yöneten konsüller <strong><em>imperium</em></strong> yetkisiyle donatılmıştı. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Konsüller arasında uyuşmazlık olduğunda olumsuz görüş geçerliydi; bir başka anlatımla bir karar alınabilmesi için her iki konsülün de aynı fikirde olması zorunluydu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Halk Meclisi tarafından seçilen <strong><em>konsül</em></strong>’ler halkın temsilcisi durumundaydı ve orduya komuta etmek dâhil olmak üzere bütün devlet işlerini yönetmekteydi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu çözümlemeden anlaşılacağı gibi Roma’nın “<em>Cumhuriyet</em>” olarak adlandırılmasının temel nedeni, halkta, yönetimin kendilerine ait olduğu inancının bulunmasıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Halkın kendisi yönetime katılmamakla birlikte, Meclisler, halkı temsil yeteneğine sahip yürütmeyi, yani konsülleri seçmektedirler.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu Meclislere halkın katılımının artması aristokratik cumhuriyeti demokratik cumhuriyete dönüştürdü.</span></span></span></span></p>

<p><span><em><span><span><span><strong>Roma Anayasası ile kurulan önemli kurumlardan birisi de “diktatörlük” kurumu idi.</strong></span></span></span></em></span></p>

<p><span><em><span><span><span><strong>O zamanlarda “diktatörlük” günümüzdeki kötüleyici anlama sahip değildi. Diktatörler günümüzdeki anlamından farklı olarak olağanüstü dönemlerde krizleri yönetmek üzere konsüller tarafından atanıp Senato tarafından görevlendiriliyordu. Diktatörlerin görev süreleri 6 ayla sınırlıydı.</strong></span></span></span></em></span></p>

<p><span><span><span><span>Dolayısıyla demokrasi ve cumhuriyet birbirinden farklı kavramlar olmakla birlikte, demokratik bir cumhuriyet kurmak mümkündür.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Kritik nokta halkı temsil ettiği düşünülen devlet başkanının seçimle gelmesidir; bu seçimin halk tarafından doğrudan yapılması gerekmemektedir. (İngiltere’nin demokrasi olmasına rağmen Cumhuriyet olmamasının nedeni budur).</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Roma Anayasası ile kurulan önemli kurumlardan birisi de “<strong><em>diktatörlük</em></strong>” kurumu idi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>O zamanlarda “<strong><em>diktatörlük” </em></strong>günümüzdeki kötüleyici anlama sahip değildi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span><strong><em>Diktatörler</em></strong><em> </em>günümüzdeki anlamından farklı olarak olağanüstü dönemlerde krizleri yönetmek üzere konsüller tarafından atanıp Senato tarafından görevlendiriliyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Diktatörlerin görev süreleri <strong><em>6 ayla</em></strong> sınırlıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Roma’nın Cumhuriyetten İmparatorluğa dönüşümü diktatörlüğe yapılan atamalarda görev süresine uyulmaması sonucunda gerçekleşti.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Roma, fetihler sonucunda İspanya’dan Batı Anadolu’ya kadar uzanan ve Akdeniz bölgesine hükmeden bir devlete dönüştü.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Fetihlerin sonunda Roma’da işsiz ve parasız durumda olan kabarık ve tedirgin bir kitle oluştu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Düzensizliğin artması üzerine alınan yeni bir kararla paralı ve sürekli bir ordu kuruldu.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Profesyonel ordunun kurulmasına öncülük eden <em>Marius</em>, 100 yılına kadar ardarda altı kez konsül seçilmesine rağmen, askerlerine dayanarak iktidarını kurma başarısı gösteremedi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu başarıyı Roma tarihinde ilk kez ordusuyla Roma kenti üzerine yürüyüp savunmasız kenti ele geçiren ve ardından iç savaşa son veren, <strong><em>Optimates</em></strong> partisinin (zenginlerin partisi) desteğine sahip <strong><em>Sulla</em></strong> gösterdi. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span><strong><em>Sulla</em></strong>, kendisini 81 yılında <strong><em>süresiz olarak</em></strong> <strong><em>diktatör</em></strong> seçtirdi; düzeni sağladığına inanarak 79 yılında görevden çekildi ve bir yıl sonra öldü. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bu zamana kadar Senato tarafından altı ayı geçmemek üzere seçilen diktatör bundan böyle sürekli olarak seçilebilir hale geldi. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Sulla ölse de girişimi, monarşi fikrini güçlendirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>52 yılında Senato <strong><em>Pompeius</em></strong>’a olağanüstü yarı diktatörlük yetkileri verdi.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span><strong><em>Pompeius</em></strong> daha sonra <strong><em>tek başına konsül</em></strong><em> </em>olarak atandı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span><strong><em>Caesar</em></strong> 46 yılında yaşam boyu <strong><em>imperator</em></strong> olarak atandı; on yıl için <strong><em>consul</em></strong> seçildi ve 44 yılında <strong><em>diktatörlüğü</em></strong> sürekli bir nitelik aldı; dini kullanmak amacıyla başrahiplik görevini üstlendi ve <strong><em>Senato</em></strong> tarafından <em>yarı tanrı</em> ilan edildi. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span><strong><em>Octavianus</em></strong>'un <strong><em>Senato</em></strong>’nun kararıyla <strong><em>Augustus</em></strong> adını almasıyla birlikte, 27 yılında Roma bir imparatorluğa dönüştü.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Özetlemek gerekirse </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>(1) Senato üyesi olan soylular elde ettikleri ayrıcalıkları kaybetmemek için Senato’nun ve Cumhuriyet’in devam için mücadele ettiler.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>(2) Fetihler, sınırların genişlemesine, yabacıların vatandaşlık taleplerinin artmasına ve taleplerin karşılık bulmasıyla sonuçlandı. Yabancılara vatandaşlık verilmesiyle Roma Cumhuriyeti’nin temel değerleri çürümeye başladı ve ordu komutanlarına bağlılık temel değer halini aldı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>(3) Soyluların giderek zenginleşmesi halkın yoksullaşmasına ve topraklarını kaybetmesine neden oldu ve toprak reformu vaat edenler iktidarı elde ettiler.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>(4) Bu süreçte ortaya çıkan krizleri bastıran diktatörler görev sürelerini aşacak biçimde başta kalınca imparatorluğun kapıları açıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>(5) Ordu komutanları birbirleri karşısında üstünlük gösteremeyince önce <strong><em>triumvirlik</em></strong> ve <strong><em>duumvirlik</em></strong> yönetimlerinde birlikte yönettiler; ortaklıklarını güçlendirmek için birbirleriyle evlilikler yaptılar ancak sonunda güçlendiklerinde tek başlarına iktidarı ele geçirdiler.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Roma Cumhuriyeti deneyimi görev sürelerine uyulmamasının Cumhuriyetin yaşama şansını sonlandırdığını göstermektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Antik demokrasi ve cumhuriyet örnekleri, demokrasi ve cumhuriyetin çok sayıda kurum, kural ve ilkenin varlığını gerekli kıldığını göstermektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Seçimle gelenlerin çok uzun süreler iktidarda kalmaları antik dönemde demokrasi ve cumhuriyete yönelik bir tehdit idi ve halen tehdit olmayı sürdürmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Uzun süre iktidarda kalanlar yönetimi kendi kişisel çıkarları için kullanma eğiliminde olacaklarından hukuk devletinin de yaşama şansı yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Tarihsel deneyimler göstermiştir ki uzun süren kamu görevleri söz konusu olduğunda sorun sadece bir kişinin seçilmesi sorunu değildir; cumhuriyet, demokrasi ve hukuk devletinin sonu sorunudur.</span></span></span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Platon’da kadın erkek eşitliği üzerine</title>
<link>https://trafikdernegi.com/platonda-kadin-erkek-esitligi-uzerine</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/platonda-kadin-erkek-esitligi-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Tarikat, cemaat ve benzeri nitelikteki yapılar Platon’un mağarasıdır ve mürit ya da üyeler mağaranın duvarının ardında boyunlarından ve ayaklarından zincire vurulmuş durumdadır. Henüz 5-6 yaşlarında evlendirilen ya da peçe-çarşafın içine sokulan kız çocukları Platon’un mağarasında zincire vurulan mahkumları andırır. Aklın dışlanmasını zorunlu kılan bu tür örgütlenmelerde kadın erkek eşitliği sağlanamaz ve zorla sağlansa bile sonuç doğurmaz. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/platonda-kadin-erkek-esitligi-uzerine-1741384453.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Platon’da, kadın, erkek, eşitliği, üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Platon’un kadın erkek eşitliğine ilişkin düşünceleri sadece koruyucular (ve dolayısıyla yöneticiler) sınıfı için geçerlidir. Bu sınıflar vücuttaki baş (akıl) ve yüreğe karşılık gelir.</strong></span></span></p>

<p><span><span><strong>Bunun anlamı açıktır: <em>Aklın kullanıldığı yerde kadın ve erkek eşittir</em>.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Kimileri Platon’un bir <em>kadın düşmanı</em> olduğunu söyler.</span></span></p>

<p><span><span>Başkaları, tam tersine, onu <em>kadın erkek eşitliğinin ilk savunucusu </em>olarak görür.</span></span></p>

<p><span><span>Başka bazıları ise bu iki sonuca bakarak Platon’u çelişkili bir düşünür olarak değerlendirir.</span></span></p>

<p><span><span>Tüm bu farklı sonuçlar Platon’u bütünlüğü içinde okumamaktan kaynaklanır.</span></span></p>

<p><span><span>Aslında bu sorun siyasal düşünceler tarihinde genel bir sorundur: Herhangi bir düşünürün belirli bir eserinin bir bölümünden hareketle sonuç üretme sorunu.</span></span></p>

<p><span><span>Platon’un genel felsefesi gözönünde bulundurulduğunda günümüze de ışık tutacak bir kadın erkek eşitliği savunusu bulmak mümkündür.</span></span></p>

<p><span><span>Antik demokrasinin yozlaşmasına bilge hocası Sokrates’in ölüm cezasına çarptırılmasıyla tanık olan Platon tam bir demokrasi düşmanı kesilir.</span></span></p>

<p><span><span>Liyakatsiz çoğunluğun yönetimi ele geçirmesi durumunda demokrasinin yol açabileceği sorunlara yakından tanık olur.</span></span></p>

<p><span><span>(Platon’un bu düşünceleri bugün bile yabana atılabilecek gibi değildir. Örneğin Amerikan demokrasisi içinde Donald Trump ve Elon Musk gibi iki demagog ve oligark son yapılan seçimlerde iktidarı ele geçirebildiler. Demokrasiden oligarşiye geçiş yönünde çok sayıda mesajı bulunan bu figürler, çıkarları oligarklarla bağdaşmayan çoğunluk tarafından desteklendiler.)</span></span></p>

<p><span><span>Platon da dâhil olmak üzere antik dönemde bilgi ile ahlak arasında çok sağlam bir bağlantı kurulur.</span></span></p>

<p><span><span>Ahlaklı olmak doğru ile yanlış, iyi ile kötü arasında seçim yapmayı gerektirir; doğrunun ve iyinin seçilebilmesi için doğru ve iyinin, yanlış ve kötünün ne olduğunun bilinmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span><span>Örneğin Sokrates’e göre kötülük yapan birisi kötü olduğundan kötülük yapmaz; kötünün ne olduğunu bilmediğinden kötülük yapar.</span></span></p>

<p><span><span>Bu yüzden ahlaklı olabilmek için <strong><em>gerçek</em></strong> iyinin ve kötünün bilgisine sahip olmak gerekir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu durumda ahlak ve bilgi arasında kopmaz bir ilişki vardır.</span></span></p>

<p><span><span>Çoğunluğun yaptığı yanlışları gören Platon, hocası Sokrates’ten farklı olarak, çoğunluğun eğitilemeyeceğini ve doğru ile yanlışın bilgisiyle donatılamayacağını düşünür.</span></span></p>

<p><span><span>Platon, düşüncelerini açıklamak için çok sayıda “<em>mitos</em>” (efsaneler) kullanır.</span></span></p>

<p><span><span>Bu mitoslardan birisi “<strong><em>Mağara Mitosu</em></strong>”dur.</span></span></p>

<p><span><span>Platon, içinde insanların olduğu, boydan boya ışığa açılan bir girişi olan bir yer altı mağarası tasarlamamızı ister. Mağarada insanlar çocukluklarından beri ayaklarından ve boyunlarından zincire vurulmuşlardır; ne kımıldayabilmekte, ne kafalarını oynatabilmekte ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebilmektedirler; yüzleri mağaranın arka duvarına dönüktür. Arkalarında yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldamaktadır. Mahkûmlarla ateş arasında dimdik bir yol bulunmaktadır. Bu yol boyunca insan boyu yüksekliğinde bir duvar vardır. Duvarın arkasında insanlar duvar boyunca ellerinin üzerinde taştan, tahtadan yapılmış insana, hayvana ve başka şeylere benzeyen kuklalar taşıyarak yürümektedirler.</span></span></p>

<p><span><span><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Picture1fahribakirci.png"></span></span></p>

<p><span><span>Bu mahkûmlardan biri kurtarılarak ayağa kaldırılır ve başı çevrilerek yürütülürse hayatı boyunca gördüğü şeylerin aslında sadece kuklaların gölgesi olduğunu anlayacaktır. Duvarın arkasına götürülürse, kuklaların da gerçek olmadığını ve asıl insanların duvarın kenarında yürümekte olduğunu görecektir.</span></span></p>

<p><span><span>Ancak bunu yapsa bile henüz gerçeğe ulaşmış değildir. Mahkûm zor ve sarp yokuştan geçirilerek mağaranın dışına çıkarılırsa gözleri kamaşır, gerçek denen nesneleri de göremez hale gelir. Gözlerinin kamaşması geçtikçe önce gölgeleri, sonra insanların ve kuklaların sudaki yansımalarını, sonra da kendilerini görür.</span></span></p>

<p><span><span>Günümüzle karşılaştırılırsa, her gün olayları TV’lerdeki çarpıtılmış haberlerden, yorumlardan dizilerden, yarışmalardan izleyen büyük çoğunluk Platon’un mağarasının dibindeki kuklaların gölgesini gerçek zanneden insanlar gibidir.</span></span></p>

<p><span><span>Mağaranın çıkışına yönelmek cehaletten kurtulmanın başlangıcını simgelemektedir. </span></span></p>

<p><span><span>Platon bu benzetmeyi sıradan insanlarla filozoflar arasındaki farkı ortaya koymak için yapmaktadır.</span></span></p>

<p><span><span>Ancak Platon sıradan insanların filozofların yardımı olmaksızın mağaranın çıkışına yönelemeyeceklerini ve mağaradan çıkış için filozofun yardımının zorunlu olduğunu düşünmektedir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu durumda soru, filozofun diğer insanlardan neden farklı olduğu sorusudur.</span></span></p>

<p><span><span>Platon burada Hristiyan felsefesinin temeli olan bir ayrım yapar: <em>idealar dünyası</em> ve <em>nesneler dünyası</em>. (Bu ayrım Hristiyan felsefesinin kurucusu Augustinus’ta <em>gökyüzü dünyası-yeryüzü dünyası</em> ayrımı olarak yeniden biçimlendirilmiştir.)</span></span></p>

<p><span><span>Platon’a göre gerçek bilgi idealar dünyasındadır; nesneler dünyası olan yeryüzünde ideaların sadece bozuk kopyaları vardır.</span></span></p>

<p><span><span>İdea, gerçek bilgi; sanı, yeryüzünde sahip olunan yanıltıcı bilgidir(sanı).</span></span></p>

<p><span><span>O zaman yapılması gereken bellidir; idealar dünyasına gidip gerçek bilgiyi bulmak.</span></span></p>

<p><span><span>Platon bu amaçla yeni bir mitos kullanır: “<strong><em>Kanatlı araba mitosu”</em></strong></span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Picture2fahribakirci.png"></p>

<p><span><span>Mitosa göre ruhun gıdaları olan idealar gökyüzünün üzerinde bulunurlar ve ruhlar bu ideaları seyrederler. Gökyüzünün üzerinde yukarıya doğru bir açıklık vardır ve ruhlar bu açıklıktan geçerek ideaları görürler. Ruhlar iki at tarafından çekilen ve bir arabacısı bulunan kanatlı arabalara benzerler. İnsanların ruhlarının atlarından beyaz olanı iyi, siyah olanı kötüdür. Bu yüzden insanların ruhları ideaları belli aralıklarla ve yarım yamalak görebilirler. Nefsi temsil eden kötü at sürekli olarak arabayı aşağılara çekmeye çalışır ve arabacının iyi ideasını görmesini engellemeye çalışır. Kötü at çırpınışları sonunda başarılı olursa araba kanatlarını yitirir ve kanatlarını yitiren ruh yeryüzüne düşer ve bir bedenin içine girer. Bu, ruh ile bedenden kurulu ölümlü insanın doğuşudur. (Hristiyanlık inancında insanın yeryüzüne günahkâr düşmesinde olduğu gibi).</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Kanatlı araba mitosu kullanıldığında şöyle bir sonuca ulaşılabilir: Arabacı ruhun ussal parçası, beyaz at yürekli parçası, siyah at da itkisel parçasıdır. Ussal parçanın yani arabacının bağlaşığı olan yürekli parça ya da beyaz at, arabacının buyruklarıyla kolayca sürülür. İtkisel parça olan siyah at ise tensel maddi tutkuların sesine boyun eğer.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span>Platon’a göre ideaları yeryüzünde hatırlayacak olan ruhtur ve bu hatırlama “<em>ruhun ölümsüzlüğü</em>” sayesinde gerçekleşir.</span></span></p>

<p><span><span>Ancak ruhun üç parçası vardır ve her insanda ruhun bu parçalarından biri daha etkindir.</span></span></p>

<p><span><span>Platon ruhu devinimin kaynağı olarak tanımlar. Devinimin kaynağı olan ruh hem tek başına idealar evrenindedir hem de ölümlü bedenle birlikte nesneler evrenindedir. Farklı evrenlerde bulunması, ruhun hem nesneler evrenine ait hem de idealar evrenine ait parçaları yapısında barındırmasına neden olur. Ruh bir yanda yeryüzüne ilişkin tutkuları içerir, diğer taraftan da bu tutkuların denetlenmesini sağlayarak insanın idealar evrenine yönelmesini sağlar. Ruhun hem nesneler evrenine ve hem de idealar evrenine sürükleyen bölümleri üç parçadır:</span></span></p>

<p><span><span>1. <em>Ussal Parça</em>: Ruhun, insanı hayvandan ayıran ve tanrısala yaklaştıran en üstün öğesidir. Kafada bulunur. Günlük işlevi itkisel parçayı denetim altında tutmak, nihai ereği idealara ulaşıp onları seyretmektir.</span></span></p>

<p><span><span>2. <em>Yürekli Parça</em>: İnsandaki ahlaksal yürekliliğe daha yakın ve aklın bağlaşığıdır. Yürekte bulunur. İtkisel parça ile ussal parça arasında bağdaştırıcı işlevi görür. Ruhun kızan coşan tarafıdır.</span></span></p>

<p><span><span>3. <em>İtkisel Parça</em>: Bedensel, maddi isteklerle ilgilidir. Midede bulunur, acıkır, sever, susar, doymak ve haz almak ister.</span></span></p>

<p><span><span>Kanatlı araba mitosu kullanıldığında şöyle bir sonuca ulaşılabilir: Arabacı ruhun ussal parçası, beyaz at yürekli parçası, siyah at da itkisel parçasıdır. Ussal parçanın yani arabacının bağlaşığı olan yürekli parça ya da beyaz at, arabacının buyruklarıyla kolayca sürülür. İtkisel parça olan siyah at ise tensel maddi tutkuların sesine boyun eğer. İtkisel parça kendi başına buyruk davranarak arabayı devirebilir, yoldan çıkarabilir. Buna karşılık arabanın sürücüsüyle yani ussal parça ile arabanın düzeninin birliğinin korunmasında işbirliği yapan yürekli bölüm beyaz attır.</span></span></p>

<p><span><span>Her insanda ruhun bir bölümü egemendir. Dolayısıyla ruhun üç parçasına karşılık düşen üç ayrı insan tipi vardır. Ruhun bedene hükmetmesi gerekiyorsa, ruhtaki ussal parçanın da diğer iki parçayı yönetmesi gerekir. İdealara ulaşabilen insan, ruhunda ussal parçanın ağır bastığı kişidir. Ancak bu tür kişiler çok azdır. Sadece azınlıkta olan bu kişiler, yani sadece filozoflar ruhun üç parçasını doğru hiyerarşik düzene sokarak gerçek bilgiye ya da idealara ulaşabilir. </span></span></p>

<p><span><span>Filozof, idealar dünyasındaki ideayı (gerçek bilgiyi) gördüğünden, onu yeryüzünde anımsayabilir.</span></span></p>

<p><span><span>Sıradan insanların ruhu gerçek bilgiyi görmediğinden filozofun yardımına muhtaçtır.</span></span></p>

<p><span><span>Bu durumda yeryüzünde ideal devleti kuracak ve yönetecek olan sadece filozoftur; çünkü gerçeğin bilgisine yalnızca filozof sahiptir. Filozofun yapması gereken idealar dünyasında gördüğü gerçek bilgiyi hatırlamaktır.</span></span></p>

<p><span><span>Yeryüzünde mutlu bir yaşam için filozof tarafından idealar dünyasından esinlenen bir “<em>ideal devletin</em>” kurulması gerekir. </span></span></p>

<p><span><span>Vücut nasıl akıl tarafından yönetiliyorsa, toplumun da akıllı insanlar, yani filozoflar tarafından yönetilmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu felsefenin sonucu, “<em>organizmacı toplum</em>” anlayışıdır. </span></span></p>

<p><span><span>Toplum bir organizmadır ve organizmanın yaşayabilmesi için üç temel işlevin yerine getirilmesi gerekir: <em>Yönetim</em>, <em>korunma</em> ve <em>beslenme</em>. Bu üç işlev insan vücudunun üç organına karşılık gelir: Akıl, yürek ve mide. </span></span></p>

<p><span><span>Organizmacı toplum anlayışında birey organizmanın selülünden başka bir şey değildir. Bireyin görevi tıpkı bir selül gibi önceden saptanmıştır ve birey sadece bu görevi yerine getirmekle yükümlüdür. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Mitos’a göre bütün insanlar gerçekte silahları, eşyalarıyla birlikte yerin altında yetişmiştir. Toprak insanları bir ana gibi iyice büyüttükten sonra yeryüzüne çıkarmıştır. Üzerinde yaşanmakta olan toprak, onu emziren anasıdır. Dolayısıyla ona saldıran olursa, bu saldırıdan korumak her insanın borcudur.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span>Devletin parçalarından birinin işbölümü ilkesine göre kendisine düşen işlevini yerine getirmemesi ya da kopması, sakatlanmasına ya da yaşamını yitirmesine neden olur. Devletteki sınıflar ve meslekler devletin organlarıdır ve hepsi baş olan devletin yönetimi altındadır. Ancak bu boyun eğme bir zorlamayla ya da sözleşmeyle değil organizmanın ve parçalarının yararına olduğundan doğaldır. Bu nedenle toplumun bölünmüşlüğü ve yöneten yönetilen ayrımı doğaldır. </span></span></p>

<p><span><span>Her devlette (1) Üretim, (2) Koruma, (3)Yönetim biçiminde 3 işlev vardır. </span></span></p>

<p><span><span>Bu üç temel işleve karşılık gelen üç toplumsal sınıf vardır: (1) Üreticiler, (2) Koruyucular, (3) Yöneticiler.</span></span></p>

<p><span><span>Yöneticiler koruyucuların içinden çıktıklarından toplum aslında <em>yönetenler</em> ve <em>yönetilenler</em> biçiminde iki parçaya bölünmüştür.</span></span></p>

<p><span><span>Bu sınıfların her biri organizmanın bir parçasını oluşturur. İnsan vücudu ile karşılaştırılırsa, yöneticiler “baş”, koruyucular “göğüs”, üreticiler “mide”ye benzetilebilir. Vücudun her üç parçası da devletin ya da toplumun varlığını sürdürmesi için zorunludur. Vücudun maddi gereksinimleri, beslenmesi mide organıyla, manevi gereksinimleri ve korunması göğüs aracılığıyla, yönetimi de baş ve başın içindeki akılla sağlanmaktadır. Dolayısıyla bu sınıfsal bölünme toplumun parçalanmasını değil, organik dayanışmanın zorunluluğunu ve birliğin organik temellerini gösterir. “<em>Devletin doğru olması her üç sınıfın kendi işlerini görmesine</em>” bağlıdır. Nasıl ki “<em>içimizdeki yanlardan her biri kendi işini gördüğünde biz de ödevini yapan doğru kişiler oluruz</em>”, devletin de doğru devlet olması için içindeki her sınıfın kendi işini yapması gerekir.</span></span></p>

<p><span><span>Platon kitlelerin toplumdaki yerlerini benimsemelerini sağlamak için bir başka mitos kullanır: “<em>Metaller mitosu</em>” </span></span></p>

<p><span><span>Mitos’a göre bütün insanlar gerçekte silahları, eşyalarıyla birlikte yerin altında yetişmiştir. Toprak insanları bir ana gibi iyice büyüttükten sonra yeryüzüne çıkarmıştır. Üzerinde yaşanmakta olan toprak, onu emziren anasıdır. Dolayısıyla ona saldıran olursa, bu saldırıdan korumak her insanın borcudur. Diğer taraftan aynı toprağın çocukları olan insanlar kardeştirler. Ancak Tanrı bu kardeşleri yaratırken önderlerin ya da yöneticilerin mayasına altın; yardımcıların ya da koruyucuların mayasına gümüş; çiftçi ve işçilerden oluşan üreticilerin mayasına da demir ve tunç katmıştır.</span></span></p>

<table cellspacing="0" class="Table">
	<tbody>
		<tr>
			<td>
			<p><span><span><strong>Ruhsal Parçalar</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span><strong>Toplumsal</strong></span></span></p>

			<p><span><span><strong>Sınıflar</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span><strong>Erdemler</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span><strong>İnsan Türleri</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span><strong>Vücudun Bölümleri</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span><strong>Arabanın Parçaları</strong></span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span><strong>Kalıtımsal Farklılıklar</strong></span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p><span><span>Ussal</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Yönetici</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Bilgelik</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Bilgisever</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Baş</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Arabacı</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Altın Cevherliler</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p><span><span>Yürekli</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Koruyucu</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Yiğitlik</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Ünsever</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Göğüs</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Beyaz At</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Gümüş Cevherliler</span></span></p>
			</td>
		</tr>
		<tr>
			<td>
			<p><span><span>İtkisel</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Üretici</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Ölçülülük</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Parasever</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Mide</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Siyah At</span></span></p>
			</td>
			<td>
			<p><span><span>Demir-Tunç Cevherliler</span></span></p>
			</td>
		</tr>
	</tbody>
</table>

<p><span><span>Platon’un kadın erkek eşitliği ve eşitsizliği ile ilgili düşünceleri genel felsefesi üzerine oturtulmadan anlaşılamaz. Bu yüzden buraya kadar genel felsefesini özetledim.</span></span></p>

<p><span><span>Şimdi yazının konusu olan kadın erkek eşitliğine başlayalım.</span></span></p>

<p><span><span>Platon’un kadın erkek eşitliğine ilişkin düşünceleri sadece koruyucular (ve dolayısıyla yöneticiler) sınıfı için geçerlidir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu sınıflar vücuttaki baş (akıl) ve yüreğe karşılık gelir.</span></span></p>

<p><span><span>Bunun anlamı açıktır: <strong><em>Aklın kullanıldığı yerde kadın ve erkek eşittir</em></strong>.</span></span></p>

<p><span><span>Altın mayalı yöneticiler gümüş mayalı koruyucular içinde yetiştiğinden, altın mayalılar sınıfı ile gümüş mayalılar sınıfı arasında tam bir geçişkenlik vardır.</span></span></p>

<p><span><span>Koruyucular, Platon için ideal devletin varlığını sürekliliğini sağlayan temel sınıf olduğundan çok önemli bir sınıftır ve bu nedenle <em>Devlet</em> adlı yapıtın önemli bir kısmı koruyuculara ayrılmıştır. </span></span></p>

<p><span><span>Koruyucular her şeyden önce organizmanın “baş”ını, “us”unu oluşturan ve aralarındaki birlik yok olduğunda kaçınılmaz olarak devletin yıkılmasına neden olan yöneticiler sınıfının kaynağıdır. </span></span></p>

<p><span><span>Koruyuculardan çeşitli yaşlarda girdikleri sınavlarda başarılı olanlar ve diyalektik eğitimini başarıyla tamamlayanlar elli yaşından sonra yönetici olabilir. </span></span></p>

<p><span><span>Platon’un kendi sözleriyle…<em>Yurdu koruyacak adam, yaradılışı bakımından filozof, azgın, çevik ve güçlü olacak</em>.</span></span></p>

<p><span><span>Çok iyi eğitim almış koruyucular, kendilerinden sayısal olarak üstün olan düşman güçleri yenecek biçimde yetiştirilmiş olup ülke savunmasını sağlarlar. Koruyucular ayrıca içeride de düzeni ya da iç güvenliği sağlamakla yükümlüdürler. Askerlik hizmetini profesyonelleştirerek ve böylece halkın eline silah verilmesi engellenerek iç güvenliğin önemli bir kısmı halledilmiş olur. Dolayısıyla koruyucuların özenle seçilmesi, özenle eğitilmeleri ve yaşamlarının özenle düzenlenmesi zorunludur.</span></span></p>

<p><span><span>Koruyucu olarak en dayanıklı, en yiğit ve olanaklıysa en güzeller seçilir. Seçim için sadece iyi huylu, aklı başında olmak yetmez, verilecek eğitime elverişli bir yaradılışta doğmuş olma koşulu da aranır. Eğitime elverişli bir yaradılışta doğmuş olmak, anlama kapasitesi ve öğrenme kolaylığı bakımlarından elverişli olmak anlamını taşır. Bu kişilerde güçlü bir bellek, çalışarak yorulmama, her türlü işi sevme özellikleri vardır. Bu kişiler felsefeyi seven “<em>felsefenin öz evlatları</em>”dır. Seçim yapılırken ölçülülük, yiğitlik, büyüklük gibi değerlere bakılır ve bu açılardan doğuştan bozuk olanlar elenir. Bu kişilerin bedenleri de kafaları da sağlamdır; bunların çetin bir eğitimden geçirilmeleri yoluyla devlet ve anayasa korunabilir.</span></span></p>

<p><span><span>Altın ve gümüş mayalı çocuklar doğdukları anda, kız-erkek ayrımı yapılmadan anne-babalarından alınarak ortak bir kurula verilir; baba ve ana oğlunu ve kızını, kız ve oğul da ana babasını bilmez.</span></span></p>

<p><span><span>Bu kurulda kadınlar ve erkekler bulunur çünkü devlet işlerinde her iki cins ortaktır.</span></span></p>

<p><span><span>Bu çocuklar, kentin belli yerinde yerleşmiş bakıcı kadınlara verilir. </span></span></p>

<p><span><span>Doğuştan kusurlu çocuklar burada ayıklanır ve gözden uzak uygun bir yere bırakılır. </span></span></p>

<p><span><span>Göğüsleri süt dolu olan analar yuvaya getirilerek, kendi çocuklarını tanımamalarına özen gösterilerek, çocukları emzirmeleri sağlanır. </span></span></p>

<p><span><span>Çocukları eğitme işi erkek bakıcılara bırakılır.</span></span></p>

<p><span><span>Çocuklara büyüdükleri zaman yapacakları işi daha yakından görmeleri için önce ata binme eğitimi verilir ve güçleri yettiğinde savaşa götürülür.</span></span></p>

<p><span><span>Çocuklar her yaşta gözetlenir ve toplumun yararına işler gören, zararından kaçınan insanlar oldukları kanıtlanacaktır. </span></span></p>

<p><span><span>Koruyucular toplumun yararını gözetme ilkesi bakımından her türlü sınavdan geçirilir, bu ilkeyi unutmaları ya da değiştirmeleri gereken koşullar içine sokulur ve ödevlerini unutmayanlar, aldanmayanlar koruyucu kalır; çocukluğunda, delikanlılığında ve olgun çağında bu denemelerden başarıyla çıkanlar devletin yöneticisi olur. </span></span></p>

<p><span><span>Aritmetik, geometri ve diyalektik eğitimine başlanmadan önce diğer bütün bilimlere daha çocukken başlanır ve yirmi yaşına kadar bütün bilgiler karmaşık olarak verilir. Eğitim çocuklara bir oyun gibi sunulur. Bütün bu süreçte işlerde, derslerde ve tehlikelerde en atılgan olanlar bir kenara ayrılır. </span></span></p>

<p><span><span>Bundan sonra yirmisine varanlar arasında bir seçme yapılır. Seçilenlere daha önceden karmakarışık verilmekte olan bilgiler artık bir sıraya göre verilmeye başlanır. Bu aşamada koruyucuların hem bilimlerin kendi kendileriyle hem de gerçek varlıkla ilintileri geniş bir görüşle kavrayıp kavrayamadıklarına bakılır. Geniş bir görüşe yükselebilenler diyalektikçi olabilir. </span></span></p>

<p><span><span>Otuz yaşına kadar verilen bu sistematik eğitimden sonra diyalektiğe en elverişli, bilimlerde, savaşta ve yasaların istediği bütün işlerde en sağlam olanlar ayrılarak filozofluğa aday olur. </span></span></p>

<p><span><span>Diğerleri koruyucu olarak kalmaya devam ederler, filozof ya da yönetici olma şansını kaybetmiş durumdadırlar. </span></span></p>

<p><span><span>Bundan sonra beş yıl sürecek olan bu süreçte sürekli olarak diyalektik çalışmaları yapılır. Bu çalışmalar diğer eğitim çalışmalarının iki katı bir zaman gerektirir. </span></span></p>

<p><span><span>Diyalektik eğitimini sadece ölçülü ve sağlam kafaların alması gerekir çünkü öteki türlü diyalektik kullanmasını bilmeyenlerin elinde tehlikeli bir silah haline gelebilir. Bu kişiler bu silahı kendi yararlarına, toplumun zararına kullanan demagoglara dönüşebilirler. Dolayısıyla sadece seçilmiş olan kişilere beş yıl süresince verilen diyalektik eğitimini de başarıyla tamamlayanlar, idealar evrenine adım atmış sayılır. Bunlar onbeş yıl boyunca yeniden mağaraya indirilir, gençlere özgü bütün görevlere getirilir, savaş işlerine koşulurlar. Görgüden yana eksik kalmamaları sağlanır. Dört bir yana yapılan çağrıların hepsine direnebiliyor, kendilerini kaybetmiyorlarsa, koruyuculuktan yöneticiliğe ya da filozofluğa yükselmiş olurlar.</span></span></p>

<p><span><span>Burada sadece bir özeti verilen eğitimin bu kadar ayrıntılı ve zorlu olmasının temel nedeni devlet yönetiminin ciddi bir iş olarak görülmesidir.</span></span></p>

<p><span><span>Nasıl ki vücuttaki akıl noksanlığı bedenin yanlışlar yapmasına neden olursa, devlette nitelikli yönetici yoksunluğu devletin çöküşüne ve o toplumda yaşayan insanların mutsuz olmasına neden olur.</span></span></p>

<p><span><span>Dikkat edilirse buradaki seçimde erkek çocuk-kız çocuk ayrımı yapılmamıştır. Kız çocukları da erkek çocukları gibi hem koruyucu, hem de yönetici olabilir: Tek koşul bu çocukların yönetici ve koruyucu sınıftan gelmeleridir.</span></span></p>

<p><span><span>Platon’a göre erkek ve kadın ayrı yaradılışta olmakla birlikte, bu farklılık sadece kadının doğurması ve erkeğin tohum salmasından başka bir şey değildir; bunlar arasında şu veya bu sanata ya da işe yatkınlık bakımından bir fark yoktur. </span></span></p>

<p><span><span>Platon bu konuda <em>dazlak kafalılar-saçlılar</em> benzetmesini kullanmaktadır. </span></span></p>

<p><span><span>Dazlak kafalı ve saçlı erkekler arasında da yaradılış bakımından fark vardır ama bu fark aynı işi yapmalarına engel değildir.</span></span></p>

<p><span><span>Nasıl ki dazlak bir erkek saçlı bir erkeğin yaptığı işin aynısını yapabiliyorsa, kadın da erkeğin yaptığı işin aynısını yapabilir.</span></span></p>

<p><span><span>Devlet yönetiminde de erkeğin, “<em>erkek olduğu için</em>”; kadının da “<em>kadın olduğu için</em>” yapacağı hiçbir iş yoktur: Devlet yönetiminde kadın erkeğin gördüğü bütün işleri görebilir. </span></span></p>

<p><span><span>Gerçi koruyuculuk yapabilecek kadınlar olduğu gibi yapamayacak kadınlar da vardır ama aynı şey erkek için de geçerlidir. </span></span></p>

<p><span><span>Dolayısıyla tıpkı erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da bir seçim yapılmalı ve kadınlar da aynı sınavlardan geçerek koruyucu ve filozof olabilmelidir. </span></span></p>

<p><span><span>Erkek bir koruyucunun erkek bir kunduracıdan daha iyi olması gibi kadın bir koruyucu da erkek bir kunduracıdan iyidir: iyi olan koruyucudur. </span></span></p>

<p><span><span>Erkek kadından değil, koruyucu kunduracıdan iyidir ve hem erkek hem de kadın koruyucu olabilir.</span></span></p>

<p><span><span>Platon şöyle demektedir:</span></span></p>

<p><span><span><em>Demek ki bekçilerimizin kadın olanları çırılçıplak soyunacak, değerleri elbiseleri yerine geçecek, onlar da savaş ve barışta devletin bütün bekçilik işlerini erkeklerle paylaşacaklar, başka iş de görmeyecekler…Barışta olsun savaşta olsun kadınlar da devleti koruyacaklar, dişi köpekler gibi onlar da erkekleriyle birlikte ava gidecekler ve her şeyi elden geldiği kadar eksiksiz, artıksız bölüşecekler…  </em></span></span></p>

<p><span><span>İdeal devlette koruyucuların kadınları bütün koruyucular arasında ortaktır, hiçbiri hiçbir erkekle ayrı oturmaz; çocuklar da ortaktır. </span></span></p>

<p><span><span>Platon’da kadınların ortak olması, monogamik aile düzeninin kalıplaştırdığı kafalarda çağrıştırılan kadınların erkekler tarafından arzu aracı olarak kullanılmaları anlamına gelmez.</span></span></p>

<p><span><span>Kadınlar erkekler için ortak ise erkekler de kadınlar için ortaktır.</span></span></p>

<p><span><span>Önemli olan aile kurumunun oluşumunun engellenmesi ve koruyucular sınıfının bütünlüğünün korunmasıdır.</span></span></p>

<p><span><span>Kadının erkeğin boyunduruğuna girmesi, koruyucular sınıfının yerine getirmesi gereken işlevi aksatır; önemli olan koruma ve yönetme işlevinin yerine getirilmesidir; bunun kadın ya da erkek tarafından yerine getirilmesi önemli değildir. </span></span></p>

<p><span><span>Dolayısıyla kadın erkek ilişkilerinin bu hedefe uygun olarak düzenlenmesi gerekir ki bu da kadın erkek eşitliğini zorunlu kılar. Çünkü yönetim ve koruma işlevlerinin iyi yerine getirilmesi, cinsiyet ya da başka türlü farklılıkların önemsenmemesini gerektirir.</span></span></p>

<p><span><span>Burada Platon yönetim işini sadece küçük bir azınlığa vermek yönünden eleştirilebilir. </span></span></p>

<p><span><span>Gerçekten de kadın erkek eşitliği sadece bu azınlık içinde geçerlidir. </span></span></p>

<p><span><span>Toplumun büyük çoğunluğu üreticilerdir ve burada akıl egemen olmadığından kadın erkek eşitliği de yoktur.</span></span></p>

<p><span><span>Dolayısıyla aklın kullanımı ile kadın erkek eşitliği arasında bir koşutluk vardır; akıl dışlanmışsa kadın erkek eşitliği tartışmasına yer yoktur.</span></span></p>

<p><span><span>Burada dikkat edilmesi gereken şey Platon’un soy bağına dayanan bir aristokrasinin çıkarlarını ve ayrıcalıklarını savunma gibi bir amaca sahip olmamasıdır.</span></span></p>

<p><span><span>Tam tersine Platon bu küçük azınlığı topluma hizmetle görevlendirir ve bu hizmeti karşılıksız yapmaları için onları bencil olmalarına neden olabilecek tutkulardan arındırır.</span></span></p>

<p><span><span>Antik dönemden beri “<em>erdem</em>” kavramının en temel bileşeni kişisel çıkar karşısında toplumsal çıkarın ağır basması olmuştur.</span></span></p>

<p><span><span>Platon koruyucuların toplumun hizmetinde olması için onları “<em>insani tutkulardan</em>” arındırır. Örneğin koruyucular sınıfından birinin mülk edinmesi yasaktır.</span></span></p>

<p><span><span>Kimi yorumcular bu duruma bakarak Platon’u komünizm savunucusu olarak değerlendirir.</span></span></p>

<p><span><span>Oysa bu kesinlikle yanlıştır; savunduğu eşitsizliğe dayalı hiyerarşik bir toplumsal örgütlenmede üreticiler sınıfının mülk edinmesi mümkündür.</span></span></p>

<p><span><span>Komünal yaşam sadece koruyucular sınıfı için geçerlidir; çünkü mülkiyet sahibi olabilen bir koruyucular sınıfının, ellerindeki iktidarı mülkiyetini genişletmek için kullanması kuvvetle muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu yüzden üretim işiyle uğraşmayan koruyucular sınıfının geçimini sağlama sorunu bulunmamakla birlikte mülk edinerek zenginleşme olanağı da yoktur.</span></span></p>

<p><span><span>Aynı şekilde koruyucular sınıfı “<em>aile</em>” kavramına da yabancıdır.</span></span></p>

<p><span><span>Aile kavramının koruyucular sınıfı yönünden dışlanmasının nedeni ebeveynlerin çocuklarına yönelik şefkat duyguları gereği ailelerinin ve aile fertlerinin çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koyma seçeneklerinin tümüyle ortadan kaldırılmasıdır.</span></span></p>

<p><span><span>Bir başka anlatımla aileye sahip bir koruyucu ailesinin çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koyabilir ve bu nedenle aile kurması yasaklanmıştır.</span></span></p>

<p><span><span>Bir koruyucu için toplumun tüm üyeleri organizmanın parçasıdır ve işbölümünde kendilerine düşen işi yerine getirmek zorundadır.</span></span></p>

<p><span><span>Ailesi olmayan ve ebeveyni olduğu çocuğu tanımayan erkek ve kadın için bütün çocuklar eşit değerdedir ve herhangi birinin herhangi bir nedenle kayırılması mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span><span>Kadın ve erkek arasında “aşk” gibi bir tutkunun yaşanmasına izin verilmemesinin nedeni de benzerdir.</span></span></p>

<p><span><span>Özetle koruyucular sınıfı ilk bakışta seçkin bir sınıf gibi görünmesine rağmen, aslında toplumun diğer üyeleri ile karşılaştırıldığında, aile, mülkiyet, aşk, eğlence gibi olanaklar yönünden hakları tümüyle sınırlandırılmış bir sınıftır; koruyucular ve yöneticiler sınıfında fedakarlık esastır.</span></span></p>

<p><span><span>Yöneticiler ve koruyucular sınıfının temel görevi organizmanın uyumlu bir birlik olarak varlığını sürdürmesini sağlamaktır; tümüyle eşit kadın ve erkeklerden oluşan bu sınıfın üyeleri yaşam boyunca eğitimden geçirilir ve zorlu sınavları aşmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span><span>Toplumun maddi gereksinimlerini karşılamakla görevli ve koruyucular sınıfının karşı kutbunda yer alan üreticilerin eğitim görmelerine gerek yoktur, çünkü eğitimle düzelmeyecek kadar kötü bir doğaya sahiptirler. Bunlar yurttaştırlar ancak hiçbir siyasal hakları yoktur. Bu halk kitlesinin tek işlevi hizmet görmek, tek erdemi itaat etmektir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu yüzden üreticiler sınıfı içindeki kadınların erkeklerle eşit olmamaları Platon için bir sorun değildir. Bu sınıf içindeki kadınlar üretimin devam etmesini sağlamak amacıyla çocuk doğurmak ve bu çocukların bakımını sürdürmek zorundadırlar.</span></span></p>

<p><span><span>Bu durumda Platon’un koruyucular ve yöneticiler sınıfları için tam anlamıyla kadın erkek eşitliğini ve üreticiler sınıfı için kadın erkek eşitsizliğini savunduğu söylenebilir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu yönüyle Platon’da hem kadın erkek eşitliğini hem de kadın erkek eşitsizliğini savunması bir çelişkiyi ifade etmez.</span></span></p>

<p><span><span>Platon’un aydınlanma kavramının tanımıyla tutarlı olan bu yaklaşımı aslında günümüzde de geçerlidir.</span></span></p>

<p><span><span>Aydınlanma, “<strong><em>kişinin, aklını, başkasının kılavuzluğu olmaksızın kullanması ve toplumsal normlar ile değerleri akıl süzgecinden geçirip akılla eleştirip aydınlatmas</em></strong><em>ı</em>” olarak tanımlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span><span>Akıl yerine bir tarikat, cemaat ya da benzeri bir yapının liderinin kılavuzluğunun tercih edildiği bir örgütlenmede ne kadın erkek eşitliğinden ne de bu yapının üyelerinin eşitliğinden söz edilebilir.</span></span></p>

<p><span><span>Tarikat, cemaat ve benzeri nitelikteki yapılar Platon’un mağarasıdır ve mürit ya da üyeler mağaranın duvarının ardında boyunlarından ve ayaklarından zincire vurulmuş durumdadır.</span></span></p>

<p><span><span>Henüz 5-6 yaşlarında evlendirilen ya da peçe-çarşafın içine sokulan kız çocukları Platon’un mağarasında zincire vurulan mahkumları andırır.</span></span></p>

<p><span><span>Aklın dışlanmasını zorunlu kılan bu tür örgütlenmelerde kadın erkek eşitliği sağlanamaz ve zorla sağlansa bile sonuç doğurmaz.</span></span></p>

<p><span><span>Siyasal İslamcı iktidarların, dünyanın her yerinde ilk iş olarak kadını çarşaf ve peçenin içine sokmaya çalışmaları tesadüf değildir.</span></span></p>

<p><span><span>Yanlış değerlendirmeleri önlemek adına şunu eklemem gerekir: Kendi kişisel inançlarının ve ibadetlerinin gereği olarak başörtüsü takan kadınlar bu grubun içinde değildir.</span></span></p>

<p><span><span>Kendi inançlarını kendi akıllarına göre yorumlayıp yaşayan kadınların kadın erkek eşitliği yönünden sorun oluşturmadıklarını kabul etmek gerekir.</span></span></p>

<p><span><span>Kadın erkek eşitliği açısından sorun kadının ya da erkeğin din ve vicdanı değil, aklın dine feda edilmiş ve dogmatik bir yaşama teslim olunmasıdır.</span></span></p>

<p><span><span>Kadın erkek eşitliğinin önkoşulu, Platon’un 2400 yıl önce uyardığı gibi aklın kullanımı ve bunu sağlamak için aklın kullanımını engelleyen yapıların tasfiyesidir.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarikat: Maneviyat yolu mu? Hakimiyet yolu mu?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/tarikat-maneviyat-yolu-mu-hakimiyet-yolu-mu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/tarikat-maneviyat-yolu-mu-hakimiyet-yolu-mu</guid>
<description><![CDATA[ Bireyin, maneviyat için şeyhe ve tarikata ihtiyacı yoktur. Şeyhler ve tarikatlar, insanların maneviyat dünyalarını ve tecrübelerini gasbeden korsanlardır. İnsan, dilediği şekilde aklına ve vicdanına uygun şekilde maneviyatını tecrübe edebilir. Maneviyatın kapıları, bütün insanlara açıktır. Maneviyat, tarikatların ve şeyhlerin tekelinde değildir. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/tarikat-maneviyat-yolu-mu-hakimiyet-yolu-mu-1741297158.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Tarikat:, Maneviyat, yolu, mu, Hakimiyet, yolu, mu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Tarikatlar, Allah’a götüren yollar değil, saltanata ve hakimiyete giden yollardır. Bir tarikata mensup olan müridler, şeyh denilen kişiye iradelerini teslim etmiş kişilerdir.</strong></span></span></p>

<p><span><span>İnsanlık tecrübesinin ürünü olan dinler, kendilerine özgü tarihsel ve sosyal şartlar dahilinde   meydana gelmiş, değişmiş ve kendi içlerinde teolojik, mistik, siyasal ve kurumsal olarak farklılaşmışlardır. Bütün dinler, dini kaynaklar, kurumlar ve kalıplar, insani tecrübeden kaynaklanmışlardır.İnsanlık tecrübesi sayesinde bütün dinlerin vatanı, yeryüzüdür. Yeryüzünde başlayan, gelişen ve değişen dinler, kendi içlerinde mezhepler, tarikatlar ve cemaaatler meydana getirmişlerdir. Hiçbir din, homojen ve tek tip değildir. Dinin içinde varolan tarikatlar, mezhepler ve cemaatler, kurumsal üst dinin kendisini oluşturan    farklı dinler olarak yapılanmakta ve işlevlerini yerine getirmektedirler.</span></span></p>

<p><span><span>Dinler, mezhepler, tarikatlar, varlığın akıl dışı ve ötesi bir manası ve gayesi olduğunu iddia ederek insanları kendilerine bağlamaktadırlar. Aklın devre dışı bırakılması, aslında maneviyatın ve ahlakın devredışı bırakılması anlamına gelmektedir. Varlığın gayesi ve manası, ancak akılla, bilgiyle, düşünmeyle, emekle anlaşılabilir ve yaşanabilir. Aklı reddeden, sinikleştiren ve etkisizleştiren bütün dinler, tarikatlar, cemaatler ve mezheplerin   birer maneviyat yolu olmadığını, insanlar üzerinde hakimiyet kurmak isteyen hegemonik yapılar olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Dini esaslar konusunda otorite olarak kabul edilen imam, fakih, şeyh, halife, kutub, müçtehid gibi ünvanlara sahip kişiler, ortaya koydukları kurallar ve kararlarla maneviyat alanını belirlemekte ve insanların ruhsal, bireysel ve sosyal dünyaları üzerinde kendilerine bir hakimiyet alanı oluşturmaktadırlar.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span>Dinler, mezhepler, tarikatlar ve cemaatler, insanlar üzerinde hakimiyet kurmak için inanç, ahlak, akide ve ilişkiler konularında doğmalar, kurallar, emirler ve nehiyler koyarlar. Bir mezhep imamını takip etmenin veya bir tarikat şeyhine mürit olmanın zorunlu kabul edilmesi, bu yapıların insanlar üzerinde tahakküm kurma amacının bir sonucudur. Dini esaslar konusunda otorite olarak kabul edilen imam, fakih, şeyh, halife, kutub, müçtehid gibi ünvanlara sahip kişiler, ortaya koydukları kurallar ve kararlarla maneviyat alanını belirlemekte ve insanların ruhsal, bireysel ve sosyal dünyaları üzerinde kendilerine bir hakimiyet alanı oluşturmaktadırlar.</span></span></p>

<p><span><span>Yol anlamına gelen tarikatlar, kendilerinin İnsanları Allah’a götüren yüce yollar (turik-i aliyye) olduklarını iddia etmektedirler. Tarikatlar, Allah’a götüren yollar değil, saltanata ve hakimiyete giden yollardır. Bir tarikata mensup olan müridler, şeyh denilen kişiye iradelerini teslim etmiş kişilerdir. Mürid, zaten iradesini devreden kişi demektir. Mürit, şeyhim irademdir demektedir.İradesi olmayanın  maneviyatı ve ahlakı yoktur.</span></span></p>

<p><span><span>Bireyin, maneviyat için şeyhe ve tarikata ihtiyacı yoktur. Şeyhler ve tarikatlar, insanların maneviyat dünyalarını ve tecrübelerini gasbeden korsanlardır. İnsan, dilediği şekilde aklına ve vicdanına uygun şekilde maneviyatını tecrübe edebilir. Maneviyatın kapıları, bütün insanlara açıktır. Maneviyat, tarikatların ve şeyhlerin tekelinde değildir. Maneviyatın bireyin özgün tecrübesi olmaktan çıkarılması sonucu şeyhler ve tarikatlar başta olmak üzere birçok hegemonik yapı, bu alan üzerinde hakimiyet   iddiasında bulunarak hegemonik mücadele vermektedirler, Tarikatlarda hakimiyet, şeyhler öldükten sonra oğullarına veya kardeşlerine geçmektedir. Şeyh öldükten sonra oğullar ve kardeşler arasında çıkan post kavgası, ekonomik, sosyal, dini, kurumsal, ekonomik ve siyasal kaynaklar üzerinde verilen saltanat ve hakimiyet mücadelesinin bir sonucudur. Tarikatlarda Allah’a dost olmak değil, posta sahip olmak hedeftir. Tarikatlarda, maneviyat yoktur, saltanat ve hakimiyet vardır.</span></span></p>

<p><span><span>Tarikatlar, insani, ahlaki ve manevi tecrübenin önünde en büyük engeli oluşturmaktadırlar. Tarikatlar, kendi dışlarında Allah’a giden yol olmadığını iddia ederek, bütün insani gelişim kapılarını kapatmaktadırlar. Şeyhi olmayanın şeyhinin şeytan olduğunu iddia eden tarikatlar, müridin gassalın elindeki ölü gibi şeyhe teslim olmasını dayatmaktadırlar. Bireyin maneviyat tecrübesi için, şeyhe de tarikata da ihtiyacı yoktur. Tarikatlar, manevi olgunlaşma yolu olmadıkları gibi, şeyhler de maneviyat mimarları değildir. Tarikatlarda marifet ve hakikat adına hiçbir şey yoktur. Aşk, hoşgörü ve hikmet değerlerini istismar eden tarikatlarda fanatizm, cehalet ve menfaat hakimdir. Tarikatlar, yanılsamalar, yanılgılar ve yalanlar üzerine kurulu hegemonik yapılardır. Tarikatlar ve şeyhler, insani, ahlaki ve manevi gelişimi durduran, donduran ve öldüren karanlık mağaralardır. Şeyhi olanın şeyhi şeytandır. Şeytani yollarla değil insani, özgürlükçü ve bireysel yollarla maneviyat tecrübe edilebilir</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gerçek bir maneviyat tecrübesi için maneviyatın anlamlandırılması</title>
<link>https://trafikdernegi.com/gercek-bir-maneviyat-tecrubesi-icin-maneviyatin-anlamlandirilmasi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gercek-bir-maneviyat-tecrubesi-icin-maneviyatin-anlamlandirilmasi</guid>
<description><![CDATA[ Maneviyatın günü, ayı ve mevsimi yoktur. Maneviyat, bütün zamanlarda ve mekanlarda yaşanması gereken bir yaşam stilidir ve tecrübesidir. Belirli bir zaman ve mekanla sınırlandırılmış pratikler, maneviyat tecrübesi değil, soluk ve sahte bir şekilde maneviyat adı verilen sığlıklardır. ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/gercek-bir-maneviyat-tecrubesi-icin-maneviyatin-anlamlandirilmasi-1740722050.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:37:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Gerçek, bir, maneviyat, tecrübesi, için, maneviyatın, anlamlandırılması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Maneviyat, insanın sürekli olarak ruhundan ve aklından fışkıran duygularla, düşlerle ve düşüncelerle davranışlarını ve dünyayı yenilemesidir. İnsan ruhu, köhnemiş ve küflenmiş bir dünya değildir. İnsan ruhundan ve vicdanından kaynaklanan her düş, düşünme ve duygu, insana yön ve yol göstermektedir.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Maneviyat, insanla başlar. Bütün manevi tecrübelerin kaynağı insandır. İnsanı esas almayan ve öncelemeyen hiçbir tecrübe, insani ve manevi değildir. Bütün manevi tecrübeler, öznel, sübjektif ve bireyseldir. Başkalarının yapıp ettiği pratiklerin ve ritüellerin taklit ve tekrar edilmesi, özgün bir maneviyat tecrübesi anlamına gelmemektedir.</span></span></p>

<p><span><span>İnsan önemlidir ve önceliklidir. İnsanın önemli ve öncelikli olduğunu anlamadan ve kavramadan kişinin kendisini geliştirecek ve büyütecek bir maneviyat tecrübesi yaşaması mümkün değildir. Dış dünyadan gelen ve empoze edilen kalıbların ve kuralların uygulanması, bireyi biyolojik, psikolojik ve sosyolojik açılardan hiçbir şekilde desteklememekte, bilakis zayıflatmaktadır.</span></span></p>

<p><span><span>Gerçek bir maneviyat için hürriyete ihtiyaç vardır. Hürriyeti ortadan kaldırarak insanı köleleştiren bütün pratikler, insanı yozlaştıran sahteliklerdir, yozlaşmalardır ve yapaylıklardır. İnsan, köleci pratiklerle, kalıblarla ve kurgularla güçlenemez. </span></span></p>

<p><span><span>Maneviyat tecrübesi, insanın insanla ve doğayla ilişkisini sorgulatan, yenileyen ve değiştiren bir tecrübedir. İnsana, ilişkilerini, ilgilerini ve ideallerini sorgulatmayan hiçbir tecrübe, manevi sıfatıyla nitelenmeyi hak etmemektedir. İnsan, kendisini, insanlığı, doğayı ve varlıkları istismar edip etmediğini sürekli olarak düşünmek ve sorgulamak zorundadır. Maneviyat, insanın, insanı ve doğayı istismar etmeme tecrübesidir.</span></span></p>

<p><span><span>Maneviyatın günü, ayı ve mevsimi yoktur. Maneviyat, bütün zamanlarda ve mekanlarda yaşanması gereken bir yaşam stilidir ve tecrübesidir. Belirli bir zaman ve mekanla sınırlandırılmış pratikler, maneviyat tecrübesi değil, soluk ve sahte bir şekilde maneviyat adı verilen sığlıklardır.</span></span></p>

<p><span><span>Maneviyat ve ahlak içiçedir. Ahlaktan arınmış bir maneviyat olmayacağı gibi, maneviyattan arınmış bir ahlak da yoktur. Ahlak, dışarıdan insana dayatılan yap-yapma ikilemine sıkıştırılan kurallar, yasaklar, emirler ve nehiyler kataloğu değildir. Maneviyatın ve ahlakın kaynağı, vicdandır. İnsanın derin iç dünyasından, ruhundan ve vicdanından kaynaklandığı zaman maneviyat ve ahlak, insanın dış dünyasını ve davranışlarını etkilemektedir.</span></span></p>

<p><span><span>Maneviyat, soru sormak, soruşturmak ve sorgulamaktır. Birey, sürekli olarak bu soruları sormalı, cevaplarını soruşturmalı ve sorgulamalıdır: İnsan nedir? Bilgi nedir? Güzel nedir? Doğru nedir? İyi nedir? Adalet nedir?  Özgürlük nedir? Barış nedir? Mutluluk nedir? Tutku nedir? Büyümek nedir? Asli temel sorular konusunda bakışını ve kavrayışını derinleştiren birey, sahici bir maneviyat tecrübesini yaşama imkanlarına kavuşabilir. Doğmaları, kalıbları, ritüelleri ve kuralları taklit ve tekrar düzeyinde takip eden çocuksu bir zihin yapısının maneviyatı olamaz. Eksikliklerimizden, ayıplarımızdan ve günahlarımızdan kaçmaya, utanmaya ve onları örtmeye gerek yoktur. Maneviyat, kendimizle yalın bir şekilde yüzleşmektir, konuşmaktır, tartışmaktır ve yol almaktır. Maneviyat, çocuksu durumdan kurtulup akleden, düşünen, sorgulayan, büyüyen ve gelişen olgunlaşmış bir kişilik seviyesiyle mümkündür.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Maneviyat, hayata giden kapıları hiçbir zaman kapatmamak demektir. Maneviyat, hayata hep açık olmaktır. Maneviyat, hayatın etrafında hiçbir duvar veya kapı örmez. Hayata, akla ve özgürlüğe giden yolları uzun duvarlarla ve kapılarla kapatan bütün formalizmler ve doğmatizmler, maneviyatı ortadan kaldırmaktadırlar.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span><strong>MANEVİYAT, HAYATA GİDEN KAPILARI HİÇBİR ZAMAN KAPATMAMAKTIR</strong></span></span></p>

<p><span><span>Maneviyat sayesinde insan, sürekli olarak kendisini ve doğayı keşfetmektedir. Maneviyat, insanın sürekli olarak ruhundan ve aklından fışkıran duygularla, düşlerle ve düşüncelerle davranışlarını ve dünyayı yenilemesidir. İnsan ruhu, köhnemiş ve küflenmiş bir dünya değildir. İnsan ruhundan ve vicdanından kaynaklanan her düş, düşünme ve duygu, insana   yön ve yol göstermektedir. Ruh ve vicdan, insanı yeniliğe, yaratıcılığa ve yaşamaya sürekli olarak davet etmektedir. Maneviyat, hayata giden kapıları hiçbir zaman kapatmamak demektir. Maneviyat, hayata hep açık olmaktır. Maneviyat, hayatın etrafında hiçbir duvar veya kapı örmez. Hayata, akla ve özgürlüğe giden yolları uzun duvarlarla ve kapılarla kapatan bütün formalizmler ve doğmatizmler, maneviyatı ortadan kaldırmaktadırlar. Maneviyat, insanın tutkuyla ve akılla hayatı özgürce, insanca ve vicdanlıca yaşamasıdır.</span></span></p>

<p><span><span>Maneviyat, bu dünyada gerçek manada hayatı kazanmak için emek sarf etmek, uğraşmak ve   çaba göstermek demektir. İnsanı hayattan uzaklaştıran her şey, kötülüktür. Şer, hayatı insana ıskalatan ve kaçırtan her türlü kurum, kural, kalıb, kimlik ve kültürdür. Ruhun arınması ve olgunlaşması için, bireyin dışarıda olan hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Ruh, kirlenmiş ve kötürüm bir yer değildir. İnsan, ruhunu olgunlaştıracak ve büyütecek pozitif kapasiteye ve yeteneklere yeterli düzeyde sahiptir.</span></span></p>

<p><span><span>Maneviyat, hayatın, hürriyetin, saadetin (mutluluğun) ve selametin (barışın) yaşanması için her zaman ve her yerde imkanların olduğu ve her yöne giden yolların açık olduğu bir insani tecrübedir. İnsanı yaşamaya koşturan her şey, hayırlı iştir. İnsan, hayatı özgürce, onurluca ve vicdanlıca yaşayarak bedenini, ruhunu ve aklını arındırabilir, olgunlaştırabilir ve geliştirebilir.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mutluluk: Mutlu Olmak Ne Demektir? – Kiki Berk</title>
<link>https://trafikdernegi.com/mutluluk-mutlu-olmak-ne-demektir-kiki-berk</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/mutluluk-mutlu-olmak-ne-demektir-kiki-berk</guid>
<description><![CDATA[ Mutlu olmak ister misiniz? Çoğu insan gibiyseniz, evet, siz de istersiniz. İyi güzel ama mutluluk tam olarak nedir? “Mutlu” olmak ne anlama gelir? [1] Bu yazımızda mutluluğa ilişkin dört temel felsefi teoriyi ele alacağız. [2] 1. Hazcılık/Hedonizm Hazcılığa göre mutluluk haz deneyimlemek demektir. [3] Mutlu bir insanın hayatı, sıkıntıdan (acıdan) çok daha fazla haz içeren hayattır. O halde bu yaklaşıma göre diyebiliriz ki, mutlu olmak demek aslında iyi hissetmek demektir. Diğer bir deyişle, mutlu olmak ile mutlu hissetmek arasında hiçbir fark yoktur. Bilinen etkili hazcılar arasında Antik Yunan filozofu Epikür ve Modern dönem İngiliz filozofları Jeremy Bentham ile John Stuart
The post Mutluluk: Mutlu Olmak Ne Demektir? – Kiki Berk first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/henri-matisse-dance-painting.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:31:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Mutluluk:, Mutlu, Olmak, Demektir, –, Kiki, Berk</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mutlu olmak ister misiniz? Çoğu insan gibiyseniz, evet, siz de istersiniz. </p>



<p>İyi güzel ama mutluluk tam olarak nedir? “Mutlu” olmak ne anlama gelir? [1]</p>



<p>Bu yazımızda mutluluğa ilişkin dört temel felsefi teoriyi ele alacağız. [2]</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img data-recalc-dims="1" loading="lazy" decoding="async" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/marc-chagall-birthday-painting.jpg?resize=693%2C556&ssl=1" alt="" class="wp-image-18534" width="693" height="556" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/marc-chagall-birthday-painting.jpg?resize=1024%2C822&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/marc-chagall-birthday-painting.jpg?resize=300%2C241&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/marc-chagall-birthday-painting.jpg?resize=768%2C616&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/marc-chagall-birthday-painting.jpg?resize=480%2C385&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/marc-chagall-birthday-painting.jpg?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 693px) 100vw, 693px"><figcaption class="wp-element-caption">Birthday by Marc Chagall</figcaption></figure></div>


<h2 class="wp-block-heading">1. Hazcılık/Hedonizm</h2>



<p>Hazcılığa göre mutluluk haz deneyimlemek demektir. [3] Mutlu bir insanın hayatı, sıkıntıdan (acıdan) çok daha fazla haz içeren hayattır. O halde bu yaklaşıma göre diyebiliriz ki, mutlu olmak demek aslında iyi hissetmek demektir. Diğer bir deyişle, mutlu olmak ile mutlu hissetmek arasında hiçbir fark yoktur. </p>



<p>Bilinen etkili hazcılar arasında Antik Yunan filozofu Epikür ve Modern dönem İngiliz filozofları Jeremy Bentham ile John Stuart Mill yer alır. [4] Sözünü ettiğimiz bu filozofların hepsi de mutluluğu, bedensel hazlarla (seks gibi) birlikte entelektüel hazları da (kitap okumak gibi) kapsayacak şekilde tanımlamıştır. </p>



<p>Mutlu olmayı iyi hissetmekle bağlantılı görmeye eğilimli olsak da birçok filozof hazcılığın yanlış olduğunu düşünür.</p>



<p>İlk olarak; iyi hissetmeden mutlu olmak (mutlu bir insanın diş ağrısı olması gibi) ve mutlu olmadan iyi hissetmek (mutsuz bir insanın masaj yaptırması gibi) mümkündür. O halde mutluluk ve haz birbirinden ayrılabildiğine göre, aynı şeyler olduklarını söyleyemeyiz.</p>



<p>İkinci olarak, mutluluk ile hazzın birbirinden farklı özellikleri var gibi duruyor. Hazlar genellikle basit, yüzeysel ve geçiciyken (dondurma yerkenki aldığınız hazzı düşünün) mutluluğun kompleks, kalıcı ve derinlikli olduğu düşünülür. O halde “Farklı özelliklere sahip şeyler aynı şeydir” diyemeyiz ve bu da bizi mutluluk ile hazzın aynı şey olmadığı sonucuna ulaştırır.</p>



<p>Bu iki eleştiri mutluluk ile hazzın aynı şey olmadığına işaret eder. Diğer yandan, kendini pek iyi hissetmeyen ama aynı zamanda mutlu olan bir insan tasavvur etmek zordur. O halde belki de şöyle düşünmeliyiz; mutluluk haz ile özdeş olmak zorunda olmaksızın onu bir şekilde içerir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Erdem Teorisi</h2>



<p>Erdem yaklaşımına göre mutluluk dediğimiz şey bilgelik, cesaret, ölçülülük ve sabır gibi ahlaki ve entelektüel erdemlerin geliştirilmesinden doğar. Mutlu bir insan aynı zamanda erdemli bir insandır. Mutlu olmak giderek daha yetkin ve kusursuz olmak ve bunun sonucu olarak da gelişmek anlamına gelir. Bu kavrayış Platon, Aristoteles ve Stoacılar tarafından da benimsenmiştir. [5]</p>



<p>Mutluluk ile erdem arasında bir ilişki kurmak mutluluğu kalıcı, kompleks ve derinlikli bir fenomen olarak kavrayabilme avantajına sahiptir. Ayrıca bu yaklaşım tarzı mutluluk ile hazzın nasıl birbirinden ayırt edilebileceğini de izah eder; şöyle ki, bir kişi kendi çok güzel hissetmese de erdemli biri olabilir ve bir kişi erdem olmasa bile kendini çok güzel hissedebilir. </p>



<p>Bu türden avantajlara sahip olmasına rağmen erdem teorisi de tartışmalıdır. Erdemli olmak aynı zamanda ahlaken iyi olmak demektir. Peki ama durum buysa gayrı-ahlaki kişiler her zaman mutsuz mudur? Yanıt muhtemelen “hayır”dır. Şöyle bir etrafınıza baktığınızda göreceksiniz ki pek çok kötü insan iğrenç ve ahlaksız eylemlerine rağmen (hatta bezen bu eylemleri sayesinde) mutlu olabilmektedir. Entelektüel erdem konusunda da benzer bir noktaya işaret edilebilir: aptal veya cahil insanlar da her zaman mutsuz değildir. Hatta tam aksine, bu insanların bazıları entelektüel kusur ve noksanlarının doğrudan bir sonucu olarak mutlu görünürler; nihayetinde ne demişler: “Cehalet mutluluktur!”</p>



<p>Burada duralım; çünkü erdem teorisi yaklaşımını benimseyenlerin burada verdikleri bir yanıt var: Belki de kimi gayrı-ahlaki insanlar yalnızca yüzeysel anlamda mutlu görünüyor olabilir ve böyle görünüyor olmaları da onların daha derinlerde gerçekten de hakiki bir mutluluk içinde oldukları anlamına gelmez. </p>



<p>Benzer bir durum entelektüel erdem kusur veya noksanlıkları olan insanlar için de geçerli olabilir: Evet belki de cehalet mutluluk doğuruyordur fakat bu mutluluk hakiki bir mutluluk değildir. Öyle görünüyor ki bu meselede daha tartışılacak bir çok nokta var.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Arzu Tatmini Teorisi</h2>



<p>Arzu tatmini teorisine göre mutluluk, bu her ne olursa olsun, arzu ettiğiniz şeyi elde etmek demektir. Mutlu bir insanın arzularının çoğu tatmin edilmiştir; arzuları ne kadar tatmin edilmişse kişi o kadar mutlu olmuş olur. </p>



<p>Her ne kadar istediğinizi elde etmek bir mutluluk kaynağı olsa da, mutluluk ile arzu tatminini özdeş görmek biraz problemlidir.</p>



<p>Öncelikle, böyle bir özdeşlik kurmak, mutlu olmanın yegane yolunun bir arzuyu tatmin etmek olduğu şeklindeki sonucu doğurur; fakat bu yanlış görünüyor. Bazen daha evvel arzu etmediğimiz bir şeyi elde ederek de mutluluğumuzu arttırabiliriz; örneğin sürpriz bir doğumgünü partisini düşünün veya tatile giden komşunuzun size bıraktığı o tatlı kediyi. Daha evvel arzu edilmemiş olan bu durumlar sizi mutlu ediyorsa, o halde arzuların tatmin edilmesinin mutluluk için zorunlu olmadığını çıkarsayabiliriz.</p>



<p>Diğer yandan, arzu tatmininin bizatihi kendisi de mutluluk için her zaman yeterli olmayabilir. İnsanların arzu ettikleri şeyleri elde ettiklerinde bazen hayal kırıklığına uğradıklarını görürüz. Mezun olup diploma almayı hak etmek veya bir yarışmayı kazanmak gibi birçok başarı, beklediğimiz gibi bize uzun süreli mutluluğu sunmaz. [6]</p>



<p>O halde diyebiliriz ki, arzu ettiğimiz şeyleri elde etmek bazen bize mutluluk verse de, burada verdiğimiz karşı örnekler mutluluk ile arzu tatmininin birbirine özdeş olmadığını göstermektedir. [7]</p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Yaşam Memnuniyeti Teorisi</h2>



<p>Yaşam memnuniyeti teorisine göre mutluluk, yaşamınızdan memnun olmanız anlamına gelir. Mutlu bir insan, tüm boyutlarıyla ve her köşesiyle yaşamından hoşnut olmasa dahi genel anlamda yaşamına dair olumlu bir izlenimi sahiptir. Öyleyse diyebiliriz ki, mutlu olmak demek, yaşamınızdan bir bütün olarak memnun olmak anlamına gelir.</p>



<p>Diğer yandan, yaşam memnuniyeti dediğimiz şeyin duygusal mı (bir his) yoksa bilişsel mi (bir inanç) olduğu tartışmaya açıktır. Bir açıdan bakınca, yaşam memnuniyeti kesinlikle olumlu duyguları da beraberinde getirir fakat diğer açıdan bakınca kendinizi çok kötü hissettiğiniz bir anda dahi birkaç adım geriye çekilip yaşamınızı gözden geçirmeniz ve iyi bir yaşama sahip olduğunu yaşamınızdan memnun olduğunuzu fark etmeniz mümkündür. [8]</p>



<p>Yaşam memnuniyeti teorisine yönelik eleştirilerden biri, insanların (mutlu oldukları an gibi) spesifik bir anda nasıl hissettiklerini genel anlamıyla sahip oldukları yaşamları hakkında nasıl hissettiklerinden ayırt edebilmelerinin zor oluşuna işaret eder. Bilimsel çalışmalar, ciddi bir farklılık yaratmaması gerektiği halde insanların hava güzel olduğunda yaşamlarından daha memnun oldukları şeklinde beyanlarda bulunduklarını göstermiştir. Öyle görülüyor ki yaşam memnuniyetini ölçmek ve tespit etmek son derece zordur, bundan ötürü de böylesi çalışmalar meselenin ancak küçük bir kısmına mercek tutabilir. [9]</p>



<h2 class="wp-block-heading">5. Sonuç</h2>



<p>Mutluluğun tam olarak ne olduğunu anlamak daha mutlu olmanızı sağlayacaktır.</p>



<p>İlk olarak, argümanlara başvurarak hangi mutluluk teorisinin size doğru göründüğüne karar verin.</p>



<p>İkinci olarak, karar kıldığınız teori hangisiyse o teoriye göre mutluluk derken işaret edilen şeyin peşinden gidin:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>hazzı takip edin ve acılardan kaçınmaya çalışın (hazcılık/hedonizm);</li>



<li>ahlaki ve entelektüel erdemleri geliştirin (erdem teorisi)</li>



<li>aslında neyi arzu ettiğinize karar verin ve onu tatmin etmek için elinizden gelenin en iyisini yapın (arzu tatmini teorisi);</li>



<li>yaşamınızın (veya yaşamınızla ilgili tutumunuzun) iyi ve memnuniyet verici şekilde gittiğini hissettirecek (ve böyle olduğuna inandıracak) şekilde değiştirin (yaşam memnuniyeti teorisi). </li>
</ul>



<p>Son olarak, şayet bu mutluluk teorilerinden hangisinin doğru olduğuna karar veremediyseniz o halde hepsini birden takip etmeyi deneyebilirsiniz. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f60a.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Dipnotlar</h2>



<ul class="wp-block-list">
<li>[1] Bu, felsefi olmaktan ziyade empirik/bilimsel bir soru gibi gelebilir. Fakat biz mutluluğun ne olduğuna yönelik kavramsal bir soruşturma izliyoruz ve kavramsal sorular da bilimsel değil felsefi bir zeminde yürütülür.</li>



<li>[2] Mutluluk genellikle “iyi oluş/refah”tan, yani yaşanma değer bir hayata sahip olma durumu ile ayırt edilir. Mutluluk ile “iyi oluş/refah”ın aynı şey olup olmadığı hala noktalanmamış bir sorudur fakat çoğu felsefeci böyle olmadığını yani aynı şey olmadıklarını düşünür. Örneğin Haybron’a (2020) bakınız.</li>



<li>[3] “Hedonizm/Hazcılık” kelimesinin felsefede birçok farklı kullanımı mevcut. Bu yazımızdaki kullanımında, mutluluk ile haz aynı manada kullanılmaktadır (Mutluluğa odaklı hedonizm). Fakat bazen mutluluğun içsel değeri olan tek şey olduğu (Değer odaklı hedonizm) veya insanların her zaman ve yalnızca hazla motive olduğu (psikolojik hedonizm) anlamında da kullanımlar görmek mümkündür. Bu ayrımların ve farklı kullanımların farkında olmak önemlidir. </li>



<li>[4] Epikür ve mutluluk meselesine birlikte bakmak için: Konstan’a (2018). Ayrıca Bentham ile Mill’in mutluluğa dair yaklaşımlarını öğrenmek için Driver’a (2014); Dale E. Miller’ın <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/john-stuart-mill-iyi-yasam-uzerine-yuksek-nitelikli-hazlar-dale-e-miller/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">John Stuart Mill’in İyi Yaşam Üzerine Yaklaşımı: Yüksek Nitelikli Hazlar</a> adlı yazısı ile Shane Gronholz’un <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sonucculuk-shane-gronholz/" target="_blank" rel="noopener" title="">Sonuççuluk</a> adlı yazısına bakınız.</li>



<li>[5] Platon ve mutluluk meselesine birlikte bakmak için Frede’ye (2017); Aristoteles ve mutluluk meselesine birlikte bakmak için Kraut’a (2018); Stoacılar ve mutluluk meselesine birlikte bakmak için ise Baltzly’ye (2019) bakınız.</li>



<li>[6] Bu bağlamdaki hayal kırıklığı fenomenine dair bir tartışma için bkz. Ben Shahar’a (2007).</li>



<li>[7] Arzu tatmini teorisine yönelik diğer itirazlara da yakından bakmak için: Shafer-Landau (2018) ve Vitrano (2013).</li>



<li>[8] Şayet mutluluk ile yaşam memnuniyeti aynı şey ise, o halde mutluluk bir kişinin mutlu olup olmadığı konusunda yanılamayacağı anlamında “öznel” bir şeymiş olmalı. Böylesi anlamıyla mutluluğun öznel olup olmadığı tartışma açıktır. Ayrıca bir kişinin mutlu olup olmadığı konusunda yanılabileceğini düşünen bir kişinin muhtemelen farklı bir mutluluk teorisini makul bulacağını da söylemimiz mümkün.</li>



<li>[9] Bkz. Weimann, Knabe ve Schob (2015) ve (2018).</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Referanslar</h2>



<ul class="wp-block-list">
<li><a href="https://plato.stanford.edu/entries/stoicism/">Baltzly, Dirk, “Stoicism”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy </em>(Spring 2019 Edition), Edward N. Zalta (ed.).</a></li>



<li><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s10902-017-9857-y">Berk, Kiki (2018). “Does Money Make Us Happy? The Prospects and Problems of Happiness Research in Economics,” in <em>Journal of Happiness Studies, </em>19, 1241-1245.</a></li>



<li><a href="https://www.mhprofessional.com/9780071492393-usa-happier-group">Ben-Shahar, Tal (2007). <em>Happier</em>. New York: McGraw-Hill.</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2014/entries/utilitarianism-history">Driver, Julia, “The History of Utilitarianism”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em> (Winter 2014 Edition), Edward N. Zalta (ed.).</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2017/entries/plato-ethics">Frede, Dorothea, “Plato’s Ethics: An Overview”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em> (Winter 2017 Edition), Edward N. Zalta (ed.).</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/archives/sum2020/entries/happiness">Haybron, Dan, “Happiness”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy  </em>(Summer 2020 Edition), </a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/sum2020/entries/happiness">Edward N. Zalta (ed.).</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/entries/epicurus/">Konstan, David, “Epicurus”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em> (Summer 2018 Edition), Edward N. Zalta (ed.).</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/entries/aristotle-ethics/">Kraut, Richard, “Aristotle’s Ethics”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2018 Edition), Edward N. Zalta (ed.).</a></li>



<li><a href="https://global.oup.com/ushe/product/the-ethical-life-9780190058265?cc=us&lang=en&">Shafer-Landau, Russ (2018). <em>The Ethical Life: Fundamental Readings in Ethics and Moral Problems.</em> Oxford: Oxford University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.routledge.com/The-Nature-and-Value-of-Happiness/Vitrano/p/book/9780813347271">Vitrano, Christine (2013). <em>The Nature and Value of Happiness. </em>Boulder: Westview Press.</a></li>



<li><a href="https://mitpress.mit.edu/books/measuring-happiness">Weimann, Joachim, Andreas Knabe, and Ronnie Schob (2015). <em>Measuring Happiness</em>. Cambridge: The MIT Press.</a></li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İlgili Yazılar</h2>



<ul class="wp-block-list">
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hayatin-anlami-yasaminiza-anlam-katan-sey-nedir-matthew-pianalto/" target="_blank" rel="noopener" title="">Hayatın Anlamı: Yaşamınıza Anlam Katan Şey Nedir?</a> – Matthew Pianalto</li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2022/11/20/the-philosophy-of-humor/">The Philosophy of Humor: What Makes Something Funny?</a> – Chris A. Kramer</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/erdem-etigi-david-merry/" target="_blank" rel="noopener" title="">Erdem Etiği </a>– David Merry</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/john-stuart-mill-iyi-yasam-uzerine-yuksek-nitelikli-hazlar-dale-e-miller/" target="_blank" rel="noopener" title="">John Stuart Mill’in İyi Yaşam Üzerine Yaklaşımı: Yüksek Nitelikli Hazlar</a> – Dale E. Miller</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sonucculuk-shane-gronholz/" target="_blank" rel="noopener" title="">Sonuççuluk</a> – Shane Gronholz</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/etik-egoizm-nathan-nobis/" target="_blank" rel="noopener" title="">Etik Egoizm</a> – Nathan Nobis</li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2023/07/26/cynicism/">Ancient Cynicism: Rejecting Civilization and Returning to Nature</a> – G. M. Trujillo, Jr.</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/birini-sevmek-ne-anlama-gelir-felipe-pereira/" target="_blank" rel="noopener" title="">Birini Sevmek Ne Anlama Gelir?</a> – Felipe Pereira</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/camusnun-absurdizmi-sisifos-soyleni-erik-van-aken/" target="_blank" rel="noopener" title="">Camus’nun Absürdizm’i: Sisifos Söyleni</a> – Erik Van Aken</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/etik-ve-mutlak-yoksulluk-peter-singer-ve-efektif-altruizm-brandon-boesch/" target="_blank" rel="noopener" title="">Etik ve Mutlak Yoksulluk: Peter Singer ve Efektif Altruizm</a> – Brandon Boesch</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/olum-kotu-mudur-olum-korkusu-uzerine-epikur-ve-lukretius-frederik-kaufman/" target="_blank" rel="noopener" title="">Ölüm Kötü Müdür? Ölüm Korkusu Üzerine Epikür ve Lukretius</a> – Frederik Kaufman</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Kiki Berk</strong> – “<a href="https://1000wordphilosophy.com/2021/05/08/happiness/" target="_blank" rel="noopener" title="">Happiness: What is it to be Happy?</a>“, (Erişim Tarihi: 06.01.2025)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Taner Beyter</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/mutluluk-mutlu-olmak-ne-demektir-kiki-berk/">Mutluluk: Mutlu Olmak Ne Demektir? – Kiki Berk</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stoacılık – Massimo Pigliucci (Internet Encyclopedia of Philosophy)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/stoacilik-massimo-pigliucci-internet-encyclopedia-of-philosophy</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/stoacilik-massimo-pigliucci-internet-encyclopedia-of-philosophy</guid>
<description><![CDATA[ Stoacılık, yaklaşık M.Ö. 300 yılında Atina’da (Kıbrıslı) Zenon tarafından kurulan Helenistik bir felsefe akımıdır. Sokrates ve Kiniklerden etkilenmiş, ayrıca Septikler, Akademisyenler ve Epikürcülerle yoğun tartışmalara girmiştir. İsmini, kurucularının felsefe öğrettiği ve tartışmalar yaptığı Stoa Poikile (Boyalı Revak) adlı Atina’daki açık bir pazar yerinden alır. Stoacılık daha sonra Roma’ya taşınmış ve İmparatorluk döneminde gelişmiştir. Ancak, bazı imparatorlar (örneğin Vespasian ve Domitian) tarafından baskıya uğramış, bazıları (özellikle Marcus Aurelius) tarafından ise benimsenmiştir. Stoacılık, Hristiyanlığı da etkilemiş ve Thomas More, Descartes, Spinoza gibi birçok önemli filozofa ilham vermiştir. 21. yüzyılda ise Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT) gibi yaklaşımlarla ilişkilendirilerek pratik bir felsefe olarak yeniden
The post Stoacılık – Massimo Pigliucci (Internet Encyclopedia of Philosophy) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/Illustration-by-Jake-Foreman-Via-The-Atlantic.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:31:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Stoacılık, –, Massimo, Pigliucci, Internet, Encyclopedia, Philosophy</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Stoacılık, yaklaşık M.Ö. 300 yılında Atina’da (Kıbrıslı) Zenon tarafından kurulan Helenistik bir felsefe akımıdır. Sokrates ve Kiniklerden etkilenmiş, ayrıca Septikler, Akademisyenler ve Epikürcülerle yoğun tartışmalara girmiştir. İsmini, kurucularının felsefe öğrettiği ve tartışmalar yaptığı Stoa Poikile (Boyalı Revak) adlı Atina’daki açık bir pazar yerinden alır. Stoacılık daha sonra Roma’ya taşınmış ve İmparatorluk döneminde gelişmiştir. Ancak, bazı imparatorlar (örneğin Vespasian ve Domitian) tarafından baskıya uğramış, bazıları (özellikle Marcus Aurelius) tarafından ise benimsenmiştir. Stoacılık, Hristiyanlığı da etkilemiş ve Thomas More, Descartes, Spinoza gibi birçok önemli filozofa ilham vermiştir. 21. yüzyılda ise Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT) gibi yaklaşımlarla ilişkilendirilerek pratik bir felsefe olarak yeniden canlanmıştır. Stoacılık, eudaimonik bir erdem etiği olarak tanımlanır. Bu, erdemin hem mutluluğu elde etmek için gerekli hem de yeterli olduğunu savunan bir yaklaşımdır. Ancak Stoacılar, “indifferents/farksızlar” (mutluluk için doğrudan gerekli olmayan şeyler) kavramını da tanımışlardır. Bunlar, tercih edilebilir (örneğin sağlık, zenginlik, eğitim) veya tercih edilmez (örneğin hastalık, yoksulluk, cehalet) olarak sınıflandırılabilir. Stoacılar, bunların mutluluk için doğrudan gerekli olmadığını ancak erdemli yaşam için bir planlama değeri taşıyabileceğini kabul ederler. Stoacılık, günlük hayata uygulanması gereken bir felsefe olarak görülmüştür. Odak noktası, etik (nasıl yaşamalıyız sorusu) olup, bu etik anlayış Stoacıların “fizik” (bugünkü anlamıyla doğa bilimleri ve metafiziğin birleşimi) ve “mantık” (modern mantık, epistemoloji, dil felsefesi ve bilişsel bilimleri içeren geniş bir alan) olarak adlandırdığı bilgi alanlarıyla desteklenir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İçindekiler</h2>



<pre class="wp-block-preformatted"><strong>1. Tarihsel Arka Plan</strong><br>a. <span>Felsefi Öncüller</span><br>b. <span>Yunan Stoacılığı</span><br>c. Roma Stoacılığı<br>d. Diğer Helenistik Okullarla Tartışmalar<br><strong>2. İlk İki Topos</strong><br>a. <span>"Mantık"</span><br>b. "Fizik"<br><strong>3. Üçüncü Topos: Etik</strong><br><strong>4. Apatheia ve Duyguların Stoacı Tedavisi<br>5. Helenistik Dönem Sonrası Stoacılık<br>6. Çağdaş Stoacılık<br>7. Sözlük<br>8. Referanslar ve İleri Okumalar</strong></pre>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">1. Tarihsel Arkaplan</h2>



<p>Geleneksel olarak, akademisyenler Stoacılığın üç ana dönemini tanımlar (Sedley, 2003): Erken Stoa (M.Ö. 300 civarında kurucu Zenon’dan, okulun üçüncü başkanı Kleanthes ve ardından Krysippos’a kadar), Orta Stoa (M.Ö. 2. yüzyıl sonu ve M.Ö. 1. yüzyıl başında Panaetius ve Poseidonius’un katkıları), Geç Stoa (M.S. 1. ve 2. yüzyıllarda Seneca, Musonius Rufus, Epiktetos ve Marcus Aurelius). Ancak Stoacılık, bu dönemlerin ötesinde de etkisini sürdürmüştür. Stoacılığın kökleri, önceki felsefi akımların geliştirilmesiyle şekillenmiştir (Schofield, 2003) ve etkisi, Bizans İmparatoru I. Justinianus’un 529 yılında antik felsefe okullarını kapatmasına rağmen devam etmiştir (Verbeke, 1983; Colish, 1985; Osler, 1991).</p>



<h2 class="wp-block-heading">a. Felsefi Öncüler</h2>



<p>Stoacılık, bir Helenistik eudaimonik felsefe olup, önceki düşünce okullarından etkilenmiş ve çağdaşlarıyla eleştirel bir diyalog içinde olmuştur. Stoacılığın şekillenmesinde etkili olan felsefi akımlar şunlardır: Sokratik düşünce (özellikle erken Platoncu diyaloglar aracılığıyla günümüze ulaşan öğretiler), Akademik Platonculuk (özellikle Septik dönemi); Peripatetik (Aristotelesçi) okul; Kinikler, Septikler ve Epikürcüler. Antik Yunan-Roma dünyasındaki filozoflar üzerine yapılan niceliksel çalışmalar (Goulet, 2013), dönemin en büyük felsefi okullarının sırasıyla Akademisyen-Platoncular (%19), Stoacılar (%12), Epikürcüler (%8) ve Peripatetik-Aristotelesçiler (%6) olduğunu göstermektedir.</p>



<p>Eudaimonia, Stoacılar için “iyi bir yaşam” anlamına gelir ve genellikle “mutluluk” veya daha doğru bir şekilde “gelişme” (<em>flourishing</em>) olarak çevrilir. Antik Yunan-Roma dünyasında bu kavram, erdemlerde mükemmelleşmeyi içerirdi. Bu kavram, en çok Aristoteles ve onun Nikomakhos’a Etik adlı eseriyle (Broadie & Rowe 2002) ilişkilendirilen erdem etiği anlayışıyla yakından bağlantılıdır ve modern dönemde Philippa Foot (2001) ve Alasdair MacIntyre (1981/2013) gibi birçok filozof tarafından yeniden canlandırılmıştır.</p>



<p>Stoacılığı, dönemin benzer okulları arasındaki farklar bağlamında anlamak en iyisidir. Sokrates, örneğin, Euthydemos diyaloğunda (McBrayer, 2010), dört ana erdemin (bilgelik, cesaret, adalet ve ölçülülük) tek gerçek iyilik olduğunu savunmuştur. Diğer her şey ne iyi ne de kötüdür. Aristoteles, erdemlerin mutluluk için gerekli ama yeterli olmadığını ileri sürmüştür. Sağlık, zenginlik, eğitim ve hatta fiziksel görünüş gibi bazı olumlu koşulların da mutluluk için gerekli olduğunu savunmuştur. Başka bir deyişle, Aristoteles, gelişmiş (eudaimonik – ç.n.) bir hayatın kısmen bireyin karakterini geliştirebileceği ve geliştirmesi gerektiği için çabaya; kısmen de yaşamı etkileyip şekillendiren fiziksel ve kültürel koşullar sebebiyle şansa bağlı olduğunu iddia eden oldukça sağduyulu bir görüş dile getirmiştir.</p>



<p>Bu görüşü, (o zaman için bile) oldukça uç bir yaklaşım sergileyen Kiniklerle karşılaştırmak ilginç olur. Kinikler, tıpkı Sokrates gibi, erdemin tek iyi şey olduğunu düşünüyorlardı, fakat Aristoteles’in değer verdiği ek iyi şeylerin aslında dikkat dağıtıcı olduklarını ve kesinlikle uzak durulması gerektiğini savunuyorlardı. Sinoplu Diogenes gibi Kinikler, oldukça sade/münzevi ve hayli sıra dışı yaşam tarzlarıyla ünlüydüler. Diogenes Laertius’un onunla ilgili anlattığı bir hikâye (VI.37) bu yaşam tarzını özetler niteliktedir: “Bir gün, elleriyle su içen bir çocuk gören Diogenes, cebindeki kupayı çıkarıp atarak, ‘Bir çocuk bile sadelikte beni geçti,’ demiştir.”</p>



<p>Bu duruma şöyle bakılabilir: Aristotelesçi yaklaşım biraz fazla aristokratik bir izlenim verir; çünkü eğer kişi hayatta belirli ayrıcalıklara sahip değilse eudaimonia’ya ulaşamaz. Buna karşılık, Kinikler oldukça aşırı bir minimalist yaşam tarzını savunuyorlardı ki, bu çoğu insan için uygulaması zor bir yaklaşımdı. Stoacıların yapmaya çalıştığı şey ise bu iki uç arasında bir denge kurmaktı; burada, daha sonra ayrıntılandıracağım iki temel fikri benimsiyorlardı: Erdem, tek başına eudaimonia için yeterli olan, tek gerçek iyiliktir ve koşullardan bağımsız olarak yeterlidir; ancak sağlık, eğitim, zenginlik gibi diğer şeyler de akılcı bir şekilde “tercih edilebilir” (<em>Proēgmena</em>) veya hastalık, cehalet, yoksulluk gibi durumlarda “tercih edilmeyebilir” (<em>Apoproēgmena</em>), yeter ki bunlar kendinden değerli şeyler olarak görülmesin.</p>



<h2 class="wp-block-heading">b. Yunan Stoacılığı</h2>



<p>Stoa’nın “Yunan” dönemi, okulun Zeno tarafından kuruluşundan başlayarak, ağırlık merkezinin Atina’dan Roma’ya kaydığı, M.Ö. I. yüzyılda Posidonius dönemine kadar olan ilk iki dönemi kapsar. Posidonius, Stoacı olmamakla birlikte erken dönem Stoacılık hakkında en iyi dolaylı kaynaklarımızdan biri olan Cicero’nun yakın dostudur. Stoacılık yalnızca Atina’da doğmakla kalmamış, aynı zamanda burada gelişmiştir; ancak temsilcilerinin çoğu Doğu Akdeniz’den geliyordu: Citium’dan (günümüz Kıbrıs) Zeno, Assos’tan (günümüz Batı Türkiye) Cleanthes, ve Soli’den (günümüz Güney Türkiye) Chrysippus gibi. Medley’e (2003) göre bu durum, Büyük İskender’in fetihleriyle şekillenen dönemin egemen kültürel dinamiklerinin bir yansımasıdır.</p>



<p>Baştan itibaren Stoacılık, tamamen Sokratik bir felsefe olarak şekillenmişti ve Stoacılar da bu tanımlamaya karşı çıkmıyorlardı. Zenon, felsefi eğitimine Kinik filozof Krates’in yanında başlamıştı ve Kinik düşünce, Epiktetos’un sonraki yazılarına kadar Stoacılık üzerinde güçlü bir etkiye sahip olmaya devam etti. Ancak Zenon’un hocaları yalnızca Krates’le sınırlı değildi; aynı zamanda Akademi okulunun lideri Polemon ve Megara Okulu’nun kurucusu Euclid tarafından kurulan okulun temsilcilerinden Stilpon ile de çalışmıştı. Bu bağlantılar önemlidir çünkü Zenon, Sokratik bir ilhamla şekillenmiş (erdem en yüce iyidir) ve aynı zamanda Polemon ile Stilpon’un görüşleri arasında bir uzlaşma sunan bir felsefe geliştirmiştir. Polemon, dışsal iyilerin varlığını (ikincil öneme sahip olmalarına rağmen) kabul ederken, Stilpon dışsal şeylerin ne iyi ne de kötü olabileceğini savunuyordu. Zenon’un sentezi, Stoacılığa özgü bir kavram olan dışsal iyilerin etik açıdan nötr olduğu, ancak doğanın bir gereği olarak rasyonel bir şekilde tercih edilebileceği fikrine yol açmıştır.</p>



<p>Zenon, Stoacı felsefenin üç ana dalını içeren üçlü bir çalışma sistematiği oluşturmuştur: etik, fizik ve mantık. Etik, temelde Kinik felsefenin daha ılımlı bir versiyonuydu; fizik, Platon’un Timaeus (Taran 1971) eserinden etkilenmiş ve evreni hem etkin (yani akılcı) hem de edilgen bir ilke tarafından yönlendirilen, neden-sonuç ilişkileriyle örülü bir bütün olarak ele almıştır; mantık ise hem günümüzde biçimsel mantık olarak adlandırdığımız alanı hem de bilgi kuramını (epistemolojiyi) kapsıyordu. Stoacılar için mantık, kesin bir şekilde ampirist-doğalcı bir bilgi teorisine dayanıyordu.</p>



<p>Zenon’dan sonra gelen Stoacılar, birçok konuda fikir ayrılığına düştüler ve Zenon’un öğretilerini sıklıkla farklı şekillerde yorumladılar. Bunun en önemli örneklerinden biri, Kleanthes ile Krysippos arasındaki erdemlerin birliği konusundaki tartışmadır. Zenon, her erdemin aslında bilgelik türlerinden biri olduğunu öne sürmüştü. Kleanthes, bu görüşü katı bir bütünlük anlayışıyla yorumladı ve tüm erdemlerin aslında tek bir şey, yani bilgelik olduğunu savundu. Buna karşın Krysippos, daha çoğulcu bir yaklaşım benimsedi ve her bir erdemin bilgeliğin farklı bir dalı olduğunu ileri sürdü.</p>



<p>Erken dönem Stoacılar, Zenon’un öğretilerini savunurken inatçı bir şekilde ampirizme karşı çıkma eğiliminde de olmuşlardır. Örneğin, Krysippos, zekânın merkezi olarak beynin değil, kalbin olduğunu savunmaya devam etmiştir. Bu görüş, Helenistik dönemde zaten mevcut olan anatomik kanıtlarla açıkça çelişiyordu ve Stoacıların Galen gibi hekimler tarafından sert bir şekilde eleştirilmesine neden oldu (bkz. Tieleman, 2002). Ancak, daha sonraki Stoacılar, bu konuda görüşlerini güncelleyerek bilimsel gelişmelere uyum sağlamışlardır.</p>



<p>Bu hatasına rağmen, Krysippos tartışmasız en etkili Stoacı düşünürlerden biri olarak kabul edilir. Onun en büyük katkılarından biri, Kleanthes’in yönetiminde gerilemeye başlayan Stoacı okulu yeniden yapılandırması olmuştur. Öğretileri geniş çapta sistematik hale getirmiş ve özellikle mantık alanında bir dizi yenilik getirerek Stoacılığın uzun vadede en teknik felsefi etkiyi ortaya koymasını sağlamıştır. Diogenes Laertius’un ünlü sözleriyle ifade edildiği gibi: “Eğer Krysippos olmasaydı, Stoacı revak da olmazdı.” (Diogenes Laertius, 2015, VII.183).</p>



<p>Krysippos’tan sonraki altmış yıl boyunca Stoacı okulun başında sadece iki isim bulunuyordu: Tarsuslu Zenon (günümüzde Türkiye’nin güney merkezi) ve Babilli Diogenes. Ancak, bu iki filozofun katkıları, Krysippos’un felsefi mirasına kıyasla oldukça sınırlı kaldı. Stoacılığın sonraki büyük dönüm noktası için M.Ö. 155 yılına kadar beklemek gerekecekti. Bu yıl, Atina’nın üç büyük okulunun liderleri—Stoacılar, Akademikler ve Peripatetikler—diplomatik amaçlarla Roma’ya gönderildi. (Burada Sedley’nin (2003) de dikkat çektiği önemli bir nokta, dördüncü büyük okul olan Epikürcüler’in bu heyette yer almamasıdır. Bunun nedeni, Epikürcülerin geleneksel olarak politikadan uzak durma tavrını benimsemeleriydi.) Roma’ya giden filozoflar arasında Babilli Diogenes de vardı ve bu heyetin gerçekleştirdiği kamuya açık felsefi tartışmalar, Roma halkı üzerinde büyük bir etki bıraktı. Ancak aynı zamanda, bu gösteriler Roma aristokrasisini endişelendirmiş ve özellikle Cumhuriyet sonrası İmparatorluk döneminde filozoflar ile yüksek düzey politikacılar arasındaki gerilimin başlamasına neden olmuştur. Bu olay, felsefenin Atina’dan Roma’ya ve diğer öğrenim merkezlerine (örneğin İskenderiye) kaymasının önünü açan önemli bir gelişme olarak kabul edilir.</p>



<p>Tarsuslu Antipatros ile başlayan ve daha belirgin bir şekilde Panaetius (M.Ö. 2. yüzyıl sonu) ve Poseidonius (M.Ö. 1. yüzyıl başı) dönemlerinde Stoacılar, Akademi ile olan ilişkilerini yeniden değerlendirdiler. Bu özellikle, Stoacı kozmoloji açısından Platon’un Timaeus diyaloğunun öneminin giderek daha fazla fark edilmesiyle ilgilidir. Görünüşe göre, Poseidonius’un bu diyaloğa olan özel ilgisinin nedeni, diyalogdaki ana karakterin bir Pisagorcu olmasıydı. Poseidonius, anakronik bir yorumla, Pisagorculuğu Stoacılıkla ilişkilendirmeyi başarmıştı.</p>



<p>Görünüşe göre, Panaetius ve Poseidonius’un geniş çaplı projesi, Akademi, Aristotelesçilik ve Stoacılık arasında ortak bir zemin arayışına dayanıyordu (Sedley, 2003, bu süreci “senkretizm” olarak adlandırır). Yani, bu iki filozof, Sokratik felsefenin üç büyük dalını uzlaştırmaya çalışıyordu. Bu süreç, özellikle M.Ö. 88-86 yıllarında Atina’daki filozofların diasporasından sonra, çeşitli okullara mensup büyük filozofların Roma’ya taşınmasıyla birlikte Stoacılığın daha da başarılı olmasında etkili olmuş gibi görünmektedir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">c.<strong> </strong>Roma Stoacılığı</h2>



<p>M.Ö. 155 yılında çeşitli felsefi okulların liderlerinin Roma’yı ziyaret etmesi, felsefenin Romalıların dikkatine sunulması açısından kritik bir gelişmeydi. Ancak, M.Ö. 88-86 yıllarındaki siyasi olaylar, yalnızca Batı felsefesinin genel seyrini değil, özellikle Stoacılığın kaderini kökten değiştirdi ve bu etkiler antik çağın geri kalanında belirleyici oldu</p>



<p>O dönemde, özellikle Peripatetik filozof Athenion ve—beklenmedik bir şekilde—Epikürcü Aristion, Atina’da siyasi gücü ellerinde bulunduruyordu ve Roma’ya karşı VI. Mithridates’in tarafını tutarak kritik bir hata yaptılar (Bugh, 1992). Pontus Kralı Mithridates’in ve dolayısıyla Atina’nın yenilgisi, şehir için tam anlamıyla bir felaket oldu ve Akdeniz genelinde filozofların diasporasına yol açtı.</p>



<p>Adil olmak gerekirse, Panaetius’ten sonra Atina’da Stoa’nın bir okul olarak varlığını sürdürdüğüne dair elimizde herhangi bir kanıt bulunmamaktadır (Panaetius’un sık sık Roma’ya gittiği de bilinmektedir). Ayrıca, Poseidonius’un Atina’da değil, Rodos’ta ders verdiği bilinmektedir. Ancak, Sedley’e (2003) göre, M.Ö. 88-86 yıllarındaki olaylar, Stoacılığın merkezini nihai ve kalıcı olarak Yunanistan’daki doğduğu yerden Roma’ya, Rodos’a (burada bir Epikürcü okul da gelişmişti) ve Tarsus’a kaydırmıştır. Tarsus’ta, bir noktada Augustus tarafından şehrin yöneticisi olarak bir Stoacı filozof atanmıştır.</p>



<p>En önemlisi, Stoacılık, Roma’da özellikle Cumhuriyet’in son döneminden İmparatorluk dönemine geçiş sürecinde büyük bir önem kazandı. Bu dönemde, Genç Cato, tiran Julius Caesar’a karşı yürüttüğü siyasi muhalefet nedeniyle daha sonraki Stoacılar için bir rol model haline geldi. Sedley, M.Ö. 1. yüzyılın sonlarında iki Stoacı filozofu öne çıkarır: Tarsuslu Athenodorus ve Arius Didymus. Bu iki isim, Stoacılığın en büyük ve en tartışmalı figürlerinden biri olan Seneca’nın öncülleri olarak görülmektedir. Athenodorus ve Arius, Roma’nın ilk imparatoru Augustus’un kişisel danışmanlarıydı. Arius, ayrıca Augustus’un eşi Livia’ya, oğlunun ölümü üzerine bir teselli mektubu yazmıştı. Seneca, bu mektubu duygusal terapi üzerine yazılmış bir başyapıt olarak görmüş ve kendisi de benzer türde yazılar kaleme alarak bu alanda ün kazanmıştır.</p>



<p>İmparatorluk dönemine geldiğimizde (Gill, 2003), Stoacılığın daha teorik yönlerinden (örneğin “fizik” ve “mantık”, bkz. aşağıda) uzaklaşıp, daha çok etik üzerine yoğunlaştığını görüyoruz. Ancak Gill’in de belirttiği gibi, bu durum Stoacılığın canlılığını kaybettiği anlamına gelmemelidir. Aksine, bu dönemde Stoacı yazarlar tarafından yazılmış birçok yeni eser bulunmaktadır. Bunlar arasında etik üzerine Hierocles’in Etik İlkeleri (<em>Elements of Ethics</em>), fizik üzerine Seneca’nın Doğa Araştırmaları (<em>Natural Questions</em>) ve Cornutus’un Yunan Teolojisi Geleneklerinin Özeti (<em>Summary of the Traditions of Greek Theology</em>) yer almaktadır. Cornutus’un eseri, Stoacı geleneğin herhangi bir dönemine ait tam olarak günümüze ulaşan az sayıdaki Stoacı metinden biri olma özelliğini taşır. Yine de, bu dönemin en tanınmış Stoacıları ya Musonius Rufus ve Epiktetos gibi öğretmenler, ya da Seneca ve Marcus Aurelius gibi siyasi figürlerdi. Bu durum, dönemin Zenon ve Krysippos’un daha kuramsal ve sistematik Stoacılığına karşıt bir karakter taşımasına neden olmuş ve Stoacılığın daha çok pratik yaşam felsefesine yönelmesiyle sonuçlanmıştır.</p>



<p>Özellikle önemli olan bir diğer nokta ise, Geç Cumhuriyet ve İmparatorluk dönemlerinden itibaren Stoacılığa dair en iyi dolaylı kaynakların elimizde bulunmasıdır. Bu kaynaklar arasında, Cicero’nun birçok eseri (2014), örneğin <em>Paradox Stoicorum</em>, <em>De Finibus Bonorum et Malorum, Tusculanae Quaestiones, De Fato, Cato Maior de Senectute, Laelius de Amicitia </em>ve<em> De Officiis</em> yer almaktadır. Ayrıca, Diogenes Laertius’un <em>Ünlü Filozofların Yaşamları</em> (Kitap VII, 2015) da Stoacılığa dair en kapsamlı biyografik kaynaklardan biridir. Bu eserler, Stoacılığın gerilemeye başlamasından çok sonra bile etkisini sürdürmüş ve özellikle Plotinos (205-270 M.S.) ve 6. yüzyıl Yeni-Platoncusu Simplikios gibi düşünürler üzerinde kalıcı bir iz bırakmıştır.</p>



<p>Bütün bunlara rağmen, Roma İmparatorluk dönemi Stoacılığının en önemli yanı, felsefenin yüzyıllar boyunca yankılanmasına ve iki büyük canlanmaya yol açmasına neden olan etkisidir: Rönesans’taki “Yeni Stoacılık” (Neostoicism) hareketi ve günümüzdeki “Modern Stoacılık” akımı. Stoacılığın bu sürekliliğini sağlayan iki temel etken vardı: bir yanda Musonius ve Epiktetos gibi karizmatik öğretmenler, diğer yanda ise Seneca ve Marcus Aurelius gibi etkili siyasi figürler. Musonius, aslında her iki gruba da dahildi. Roma “şövalye” sınıfının bir üyesi olmasının yanı sıra, Epiktetos’un hocasıydı ve aynı zamanda aktif bir politik figürdü. Hem Nero hem de Vespasian’ın politikalarını açıkça eleştirdiği için iki kez sürgüne gönderildi. Ancak, diğer Stoacılar onun kadar şanslı değildi. Stoacı filozoflar, memnuniyetsiz imparatorlar tarafından bir dizi zulme uğradılar. Özellikle Nero, Vespasian ve Domitian dönemlerinde birçok Stoacı öldürüldü ya da sürgüne gönderildi. Seneca, Nero’nun emriyle intihar etmek zorunda bırakıldı ve Epiktetos, Domitian tarafından Yunanistan’a sürgün edildi, burada Nikopolis’te kendi okulunu kurdu.</p>



<p>Ayrıca, Roma dönemindeki önemli Stoacı figürlerin Stoacılığı farklı tarzlarda yorumladıklarını fark etmek de önemlidir. Gill’in (2003) belirttiği gibi, Epiktetos oldukça katı bir yaklaşım benimsemiş ve Kiniklere özgü bir tür yarı-asketik yaşam tarzına geri dönmüştür (örneğin, <em>Konuşmalar</em>’ında III.22’deki “Kiniklik Üzerine” başlıklı bölümüne bakılabilir). Musonius Rufus ise hem muhafazakâr hem de ilerici öğeleri içinde barındıran bir Stoacıydı; evliliğin ve ailenin önemini savunurken, aynı zamanda kadınların da tıpkı erkekler gibi erdemi uygulayabileceklerini ve felsefe yapabileceklerini açıkça belirtmiştir. Dahası, erkeklerin evlilik dışı cinsel ilişkilerini normal karşılayıp kadınlarınkini ahlaksızlık olarak değerlendirmelerinin ikiyüzlülük olduğunu vurgulamıştır. Seneca, daha esnek bir Stoacılığa sahipti ve “tercih edilen farksızlar”ı (<em>preferred indifferents</em>) takip etmeye daha açıktı. Kendisi zengin bir senatördü, ancak onun yalnızca kişisel çıkarlarına hizmet eden yüzeysel bir felsefeyi benimsediğini söylemek haksızlık olur (bkz. Romm, 2014 ve Wilson, 2014 tarafından yazılmış ayrıntılı biyografiler). Seneca, erken dönem Stoacı öğretilerin bazılarına eleştirel yaklaştığını açıkça ifade etmiş ve Epikürcüler de dahil olmak üzere diğer okullardan öğrenmeye açık olduğunu belirtmiştir. Öte yandan, Marcus Aurelius, teoloji konusunda neredeyse agnostik bir tutum sergilemiştir. <em>Düşünceler</em>’in (1997) çeşitli bölümlerinde, iki olasılığı açıkça tartışır: Stoacı “İlahi Takdir” (<em>Providence</em>) görüşü veya Epikürcülerin savunduğu “Atomlar” öğretisi. Örneğin: “Ya kaçınılmaz bir zorunluluk ve karşı konulmaz bir düzen vardır ya da iyicil bir ilahi takdir ya da hiçbir amaç ve yönlendirici olmayan bir karmaşa. Eğer karşı konulmaz bir zorunluluk varsa, neden direniyorsun? Eğer tanrısal bir takdir varsa ve o, insana yardım ediyorsa, o zaman sen de onun yardımına layık olmaya çalış. Ama eğer bir yönetici olmayan bir karmaşa söz konusuysa, o zaman böyle bir fırtınanın içinde, kendine ait bir yönetici aklın olduğu için memnun ol.” (Düşünceler, XII.14). Başka bir pasajda ise şunu söyler:“Dışarıdan başına gelen şeyler konusunda, bunların ya tesadüfen ya da İlahi Takdir’e göre olduğunu düşün; ve ne tesadüfü suçla ne de Takdir’i itham et.” (Düşünceler, XII.24). Bu konu hakkında daha fazla ayrıntıya, Stoacı metafizik ve teleoloji bölümlerinde değinilecektir.</p>



<p>Dolayısıyla, Roma döneminde Stoacılığın güçlü bir şekilde varlığını sürdürdüğüne dair bolca kanıt bulunmaktadır. Ancak, doğal olarak, bu dönemde Stoacılığın vurgusu temel ilkeleri ortaya koymaktan ziyade, onları geliştirmeye ve hem bireysel hem de toplumsal hayatta uygulamaya yönelmiştir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">d. Diğer Helenistik Okullarla Tartışmalar</h2>



<p>Helenistik felsefe okullarının evrimini anlamak için, bu okulların sürekli bir diyalog içinde geliştiğini ve birbirleriyle etkileşimlerinin sıklıkla belirli görüşlerin revize edilmesine veya başka bir okuldan uyarlanmış kavramların benimsenmesine yol açtığını kabul etmek gerekir (Gill, 2003). Stoacılığın bu süreç içindeki yerini görmek için, Epikürcülük, Aristotelesçilik ve Platonculuk ile olan etkileşimlerine kısaca göz atalım—elbette Stoacılığın doğuşunda ve Epiktetos’a kadar uzanan gelişiminde Kinik felsefenin doğrudan etkisini de göz ardı etmeden.</p>



<p>Epiktetos, Epikürcüler hakkındaki olumsuz görüşlerini oldukça açık bir şekilde dile getirmiştir ve onların haz ve acıya odaklanmasını, Stoacıların erdem ve karakter bütünlüğüne verdiği önemle keskin bir karşıtlık içinde ele almıştır. Örneğin, <em>Konuşmalar</em> I.23, “Epikür’e Karşı” başlığını taşır ve şu sözlerle başlar: “[1] Epikür bile doğamız gereği toplumsal varlıklar olduğumuzu kabul eder, ancak iyiliğimizi ‘kabuk’ ile özdeşleştirdiğinde, artık bu görüşle çelişen hiçbir şey söyleyemez. [2] Çünkü ayrıca—haklı olarak—iyiliğin doğasını paylaşmayan hiçbir şeyi saygıyla karşılamamamız ve onaylamamamız gerektiğinde ısrar eder.” Buradaki “kabuk” (the shell) ifadesi, bedeni temsil etmekte olup, Epikürcülerin hazzı ve acının yokluğunu <em>ataraksia</em> (zihinsel dinginlik) olarak görmelerine yapılan bir göndermedir. Bu kavram, Stoacıların tercih ettiği <em>apatheia</em> (rahatsız edici duyguların yokluğu) teriminden önemli ölçüde farklıdır. Aşağıda, Stoacıların duygulara yaklaşımı hakkında daha fazla açıklama yapılacaktır.</p>



<p>Daha uzun bir bölüm olan Konuşmalar II.20, “Epikürcülere ve Akademisyenlere Karşı” başlığını taşır. Bu bölümde Epiktetos, rakiplerinin teorilerini aldatıcı bulduğunu açıkça belirtir ve bunları uygulanamaz ve sağduyuya aykırı olarak değerlendirir. Şöyle der: “[1] Önermelerin geçerli olamayacağını veya izlenimlerin açık olamayacağını iddia eden insanlar bile (yani Septikler), bu ikisini kullanmak zorundadır. Hatta bir önermenin geçerliliğini kanıtlayan en güçlü şeyin, birinin onu kullanmak zorunda kalırken aynı zamanda onun geçersiz olduğunu iddia etmesi olduğunu bile söyleyebilirsiniz.” Epiktetos, Epikür’ün düşüncelerinde tutarsız olduğunu bile öne sürer. Ona göre, Epikür toplumsal hayattan uzak, huzurlu bir yaşamı tavsiye ederken, bir yandan da bu konuda kitaplar yazmaya zahmet edip toplumun iyiliği hakkında kaygı duyduğunu göstermektedir. Şöyle yazar: “[15] Onu yataktan kalkıp yazılarını yazmaya iten şey, elbette ki insandaki en güçlü unsurdu: doğa. O, yüksek sesle dirense de doğa onu kendi iradesine boyun eğmeye zorladı.” Bu ifadelerle Epiktetos, Epikür’ün insan doğasının kaçınılmaz toplumsal yapısını göz ardı ettiğini ancak yine de bu doğaya uygun hareket etmek zorunda kaldığını vurgulamaktadır.</p>



<p>Epiktetos, Akademikler arasındaki Septiklere karşı saldırısını daha da sertleştirerek retoriğini önemli ölçüde yükseltir: “Ne büyük bir saçmalık! [28] Ne yapıyorsunuz? Her gün kendi yanlışınızı kanıtlıyorsunuz ama yine de bu boş çabaları terk etmiyorsunuz. Yemek yerken elinizi nereye götürüyorsunuz—ağzınıza mı, yoksa gözünüze mi? Banyo yaparken nereye adım atıyorsunuz? Hiç tencerenizi bir tabakla veya servis kaşığınızı bir şişle karıştırdınız mı?” Epiktetos, bu sert eleştirilerini yalnızca teorik değil, aynı zamanda pratik temellere dayandırarak Stoacı bir yaklaşımla haklı çıkarmaya çalışır: “[35] Eğer sizin mantığınıza inanırsak, zina yapanlara davranışlarını meşrulaştırma zemini sunmuş oluruz; bu tür argümanlar, devlet fonlarını kötüye kullanmak için bahaneler yaratabilir; isyankâr bir genç, ebeveynlerine karşı daha da cesur bir şekilde başkaldırabilir. Peki, size göre ne iyidir, ne kötüdür, ne erdemlidir, ne ahlaksızdır—hangisi doğrudur, hangisi yanlıştır?” [Ç.N. Burada Epiktetos, Septiklerin hiçbir kesin bilgiye sahip olamayacağımız görüşünü mantıksız ve günlük hayatla çelişen bir tutum olarak görmektedir. Ona göre, eğer hiçbir şey kesin değilse, o zaman en temel etik ve toplumsal kurallar bile sorgulanabilir hale gelir ve bu da toplum için kaotik sonuçlara yol açar.]</p>



<p>Buna rağmen, tüm Stoacılar Akademik ya da Epikürcü fikirleri tamamen reddetmemiştir. Daha önce Marcus Aurelius’un İlahi Takdir ile Atomlar arasında görece “agnostik” bir tutum sergilediğinden bahsetmiştim (her ne kadar standart Stoacı öğretiye uygun olarak ilk seçeneği tercih etmiş olsa da). Seneca ise Epikürcü görüşlere sık sık sempatiyle yaklaşmıştır. Ancak, Gill’in (2003, not 58) belirttiği gibi, bu tutum esasen rakip okulların bazı fikirlerinin Stoacılıkla uyumlu olabileceğini göstermek amacı taşımaktadır. Yine de Seneca, <em>Doğa Araştırmaları</em> adlı eserinde görüşlerini oldukça açık bir şekilde dile getirir: “Okulumuzun [tüm] görüşlerine katılmıyorum.” (2014, VII.22.1).</p>



<p>Cicero, De Finibus’un III. Kitabında, Genç Cato ile yaptığı hayali diyalog aracılığıyla Stoacılar ile Aristotelesçiler arasındaki anlaşmazlıklara dair bazı ipuçları verir. [41] numaralı bölümde şöyle yazar: “Carneades, sözde ‘iyi ve kötünün doğası’ meselesinde, Stoacılar ile Peripatetikler arasında aslında olgular bakımından bir anlaşmazlık olmadığını, yalnızca terimlerin farklı olduğunu savunmaktan hiç vazgeçmemiştir. Ancak bana göre, bu filozoflar arasında bu konularda yalnızca sözel değil, gerçek bir görüş ayrılığı olduğu apaçık ortadadır.”Cicero devam eder:“Peripatetikler, sistemleri içinde ‘iyi’ olarak adlandırılan her şeyin mutluluğa katkıda bulunduğunu söyler; oysa bizim okulumuz (Stoacılar), mutluluğun, değer atfedilmeye layık olan her şeyi içermesi gerektiğine inanmaz.”Burada, Aristotelesçiler ile Stoacılar arasındaki temel farklardan biri olan “dışsal iyilerin” farklı değerlendirilmesine atıfta bulunmaktadır.</p>



<p>Stoacıların, diğer okullardan gelen eleştirilere doğrudan yanıt olarak bazı görüşlerini değiştirdiğine dair iyi belgelenmiş örnekler bulunmaktadır. Örneğin, Philopator’un (80-140 M.S.) belirlenimcilik konusundaki revize edilmiş tutumu, hem Peripatetikler hem de Orta Platoncular tarafından yöneltilen eleştirilerin bir sonucu olarak şekillenmiştir. Ayrıca, Stoacı fikirlerin diğer okullara dahil edildiğine dair açık örnekler de mevcuttur. Buna örnek olarak, Askalanlı Antiochus (M.Ö. 130-69) verilebilir. Antiochus, Platonculuğu yeniden yorumlarken Stoacı düşünceleri de entegre etmiş ve bu yaklaşımı şu şekilde savunmuştur: Zenon’un (ve hatta Aristoteles’in) aslında Platon’un fikirlerinde örtük olarak var olan düşünceleri geliştirdiğini öne sürmüştür (Gill, 2003). Son olarak, Stoacılık, Orta Platonculuk aracılığıyla Hristiyanlığa da nüfuz etmiştir. En azından İskenderiyeli Clement’ten (150-215 M.S.) itibaren bu etkileşim açıkça görülmektedir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. İlk İki <em>Topos</em></h2>



<p>Stoacı felsefenin temel unsurlarından biri, etiğin merkeze alınması ve etik çalışmasının iki başka bilgi alanı tarafından desteklenmesi gerektiğidir. Stoacılar, bu iki alanı “mantık” (<em>logic</em>) ve “fizik” (<em>physics</em>) olarak adlandırmıştır. Bu üç alan bir araya gelerek Stoacılığın üç <em>topos</em>unu oluşturur.</p>



<p>Her bir <em>topos</em>u ayrı ayrı daha yakından inceleyeceğiz, ancak öncelikle bunların neden ve nasıl birbirleriyle bağlantılı olduğunu anlamak önemlidir. Stoacılık, pratik bir felsefeydi ve temel amacı, insanlara eudaimonik (erdemli ve tatmin edici) bir yaşam sürmeleri konusunda rehberlik etmekti. Stoacılar, eudaimonia’yı temel erdemleri (bir sonraki bölümde ele alınacaktır) uygulayarak yaşamakla özdeşleştirmiştir. Daha sonraki Roma döneminde vurgunun kısmen <em>apatheia</em>’ya (sarsılmaz dinginlik) kaydığı görülür. Ancak bu hedef bile, nihayetinde etik <em>topos</em>unun uygulanması sayesinde mümkün olmuştur.</p>



<p>Bu ise, diğer iki <em>topos</em>un (mantık ve fizik) çalışılmasıyla desteklenmelidir. Stoacıların “mantık” (<em>logic</em>) kavramı, günümüzdeki dar teknik anlamından daha geniş bir kapsama sahiptir; yalnızca biçimsel mantığı (<em>logic sensu stricto</em>) değil, aynı zamanda bilgi kuramını (epistemoloji) ve bilişsel bilimi de içerir.Öte yandan, “fizik” (<em>physics</em>) terimi, Stoacılar için günümüzde doğal bilimler ile metafiziğin (ve onun bir parçası olarak teolojinin) bir birleşimini ifade ediyordu.Özetle, mantık dünyayı nasıl kavrayacağımızı incelerken, fizik bu dünyanın kendisini anlamaya çalışır.</p>



<p>Mantık ve fizik, etikle doğrudan ilişkilidir, çünkü Stoacılık bütünüyle doğalcı (<em>naturalistic</em>) bir felsefedir. Stoacılar “Tanrı” veya “ruh” hakkında konuştuklarında bile, bunları fiziksel varlıklar olarak ele almışlardır. Tanrı, evrenin içine yerleşmiş rasyonel ilkeyle ve insan akılcılığını mümkün kılan şeyle özdeşleştirilmiştir. Stoacılar, Fizik, Mantık ve Etik arasındaki ilişkiyi açıklamak için sık sık yaratıcı imgeler kullanmışlardır; bunun bir örneği Diogenes Laertius’ta (VII.39) bulunabilir. Bu tür benzetmelerin en ünlüsü belki de yumurta metaforudur: yumurtanın kabuğu Mantık, beyazı Etik ve kırmızı kısmı Fizik olarak tasvir edilir. Ancak, bu benzetme muhtemelen bu üç toposun birbirleriyle nasıl ilişkili olduğunu tam olarak yansıtmaz. Bunun sebebi, fiziğin etiği besleyen ve geliştiren unsur olmasıdır. Bu durumda fizik yumurtanın beyaz kısmı, etik ise besleyici olan kırmızı kısmı temsil etmelidir. Daha uygun bir benzetme bahçe metaforudur: Çit (mantık), bahçeyi korur ve sınırlarını belirler. Verimli toprak (fizik), dünyaya dair bilgiyi sağlayarak besleyici gücü oluşturur. Sonunda yetişen meyveler (etik), Stoacılığın asıl hedefini, yani erdemli yaşamı temsil eder.</p>



<p>Stoacılar, üç <em>topos</em>un öğrencilere hangi sırayla öğretilmesi gerektiği konusunda hemfikir değildi. Tıpkı günümüz üniversitelerindeki akademisyenler gibi, farklı müfredat düzenlemelerinin avantajları hakkında farklı görüşlere sahiptiler. Ancak asıl önemli nokta, Stoacılığın doğalcı bir felsefe olmasıdır. Modern ahlak felsefesinde yaygın olan “olan” (<em>is</em>) ve “olması gereken” (<em>ought</em>) ayrımı Stoacılıkta keskin bir şekilde bulunmaz. Çünkü bir bireyin ne yapması gerektiği (etik), onun dünyadaki işleyişi nasıl anladığıyla (fizik) ve doğru şekilde akıl yürütme kapasitesiyle (mantık) doğrudan ilişkilidir. Bu bölümde ilk iki <em>topos</em> (mantık ve fizik) ele alınacak, bir sonraki bölümde ise etik detaylandırılacaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">a. “Mantık”</h2>



<p>Stoacılar, hem epistemolojiye (Hankinson, 2003) hem de mantığın kendisine (Bobzien, 2003) önemli erken katkılarda bulunmuşlardır ve bu konu hakkında haklı olarak oldukça fazla yazılmıştır. Stoacılar, Bilge’nin —bir tür ideal figür olarak—mükemmel bilgiye ulaşabileceğini savunmuşlardır. Ancak pratikte, bilişsel ilerleme (<em>prokopê</em>) kavramına dayandılar. Bu kavram, ahlaki ilerlemeyle birlikte hem mantık hem de fiziğin etiğe hizmet etmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Stoacılar, bu ilerleme fikrinin ne kadar savunulabilir olduğu konusunda Akademik Septiklerle uzun süren bir tartışmaya girişmişlerdir.</p>



<p>Epikürcülerden farklı olarak, Stoacılar tüm izlenimlerin doğru olduğunu savunmamışlardır. Bunun yerine, bazı izlenimlerin “kataleptik” (yani kavrayışa götüren) olduğunu, bazılarının ise olmadığını öne sürmüşlerdir. Diogenes Laertius, bu farkı şu şekilde açıklar (VII.46): “Stoacıların meselelerin ölçütü olarak kabul ettiği kataleptik izlenim, var olan bir şeyden gelen, onunla tam uyumlu olan ve zihne damgalanıp yerleşen izlenimdir. Kataleptik olmayan izlenim ise ya var olmayan bir şeyden gelir ya da var olan bir şeyden gelse bile onunla uyumlu değildir; dolayısıyla ne net ne de belirgindir.”</p>



<p>Bu nedenle Stoacılar, algının hatalı olabileceğini kabul etmişlerdir. Halüsinasyonlar, rüyalar veya diğer <em>phantasma</em> (zihinde oluşan, bilinçdışı yargılar sonucu ortaya çıkan izlenimler) gibi durumlar, kişinin algısını yanıltabilir. Ancak, doğru eğitim sayesinde birey, kataleptik ve kataleptik olmayan izlenimleri ayırt etme konusunda ilerleme kaydedebilir. Bu, hangi izlenimlere makul bir şekilde onay verip hangilerini reddedebileceğimizi ayırt etme yeteneğini geliştirmek anlamına gelir. Krysippos, bir bireyin çok sayıda izlenimi değerlendirmesinin önemli olduğunu savunmuş ve bilgi edinmenin ve kavramların oluşmasının, izlenimlerin birikmesiyle mümkün olduğunu öne sürmüştür. Bu bakımdan, Stoacı bilgi kuramı büyük ölçüde ampirist bir niteliğe sahiptir. Özellikle Septik eleştirilere maruz kaldıktan sonra, günümüzde “en iyi açıklamaya dayalı çıkarım” (inference to the best explanation) olarak adlandırılan bir yönteme benzer bir yaklaşıma yönelmişlerdir (Lipton, 2003). Örneğin, derimizin delikli olması gerektiği sonucuna, terlediğimizi gözlemleyerek ulaşmışlardır.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img data-recalc-dims="1" fetchpriority="high" decoding="async" width="1024" height="589" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/existential-mind-illustration.webp?resize=1024%2C589&ssl=1" alt="" class="wp-image-18892" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/existential-mind-illustration.webp?resize=1024%2C589&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/existential-mind-illustration.webp?resize=300%2C173&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/existential-mind-illustration.webp?resize=768%2C442&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/existential-mind-illustration.webp?resize=480%2C276&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/existential-mind-illustration.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px"><figcaption class="wp-element-caption">existential-mind-illustration.webp</figcaption></figure></div>


<p>Bir kataleptik izlenimin doğrudan bilgi olmadığını anlamak önemlidir. Stoacılar, kanaat (zayıf veya yanlış olabilir), kavrayış (orta düzeyde epistemik değere sahip) ve bilgi (akıl tarafından değiştirilemeyen sağlam izlenimlere dayalı) arasında bir ayrım yapmışlardır. Kataleptik bir izlenime onay vermek, bilgiye giden yolda bir adımdır, ancak bilgi, yalnızca tek bir izlenime değil, daha yapılandırılmış ve istikrarlı bir temele dayanmalıdır.Bu anlamda, Stoacılar gerekçelendirme konusunda bir tür tutarlılıkçı (<em>coherentist</em>) görüş benimsemişlerdir (örneğin, Angere, 2007). Ancak nihayetinde, diğer tüm antik filozoflar gibi, gerçeğin bir şeyle uyumlu olması gerektiği fikrine (<em>correspondence theory of truth</em>) bağlı kalmışlardır (örneğin, O’Connor, 1975).</p>



<p>Hankinson (2003), Stoacılar ile Akademik Septikler arasındaki tartışmanın ilginç bir yönüne dikkat çeker: Kataleptik izlenimlere epistemik güvence nasıl verilebilir? Bu izlenimleri “açık ve seçik” (<em>clear and distinct</em>) kılan şey tam olarak nedir? Bu, Stoacı terminolojide önemli bir kavramdır ve açıkça Descartes’ın kavramlarını öngörür (her ne kadar Descartes ampirist olmasa da). Eğer açıklık ve seçiklik, kataleptik izlenimlerin içsel özellikleri ise, o halde bunlar fenomenal niteliklerdir. Ancak, bu tür bir iddianın işlemediğini gösteren pek çok karşı örnek sunulabilir. Örneğin, ikiz kardeşlerden birinin diğeriyle karıştırılması yaygın bir durumdur ve burada izlenimler açık ve seçik olsa bile yanlış olabilir.</p>



<p>Burada, Stoacı düşüncenin dışsal baskılara yanıt olarak nasıl geliştiğine dair önemli bir örnekle karşılaşıyoruz. Cicero (<em>Academica</em> II.77, 2014), Zenon’un aynı izlenimin hem var olan hem de olmayan bir şeyden gelebileceğinin farkında olduğunu ve bu yüzden tutumunu değiştirdiğini aktarır. Diogenes Laertius’un (VII.50) bildirdiğine göre, Zenon, “var olmayan bir şeyden gelemeyecek türden” ifadesini ekleyerek görüşünü güncellemiştir. Elbette bu değişiklik sorunu tamamen çözmez, ancak Stoacı metafiziğin temel varsayımı olan “iki şeyin tamamen aynı olamayacağı” fikrine dayanır—her ne kadar bazen bize öyle görünse de. Frede (1983), kataleptik bir izlenimi açık ve seçik kılan şeyin onun içsel bir özelliği değil, kaynağıyla ilgili dışsal bir nedensel özellik olduğunu öne sürer. Bu görüşe göre, Stoacı epistemoloji, içselci (<em>internalist</em>, Goldman 1980) olmaktan çok dışsalcı (<em>externalist</em>, Almeder 1995) bir nitelik taşır.Gerçekten de, Septiklerin eleştirilerine yanıt olarak Stoacıların bilgi konusunda güvenilircilik (<em>reliabilism</em>) yönünde bir gelişme gösterdiğine dair kanıtlar bulunmaktadır (Goldman, 1994).Bu bağlamda, Athenaeus’un aktardığı ilginç bir hikâye vardır:Kleanthes’in öğrencisi ve Krysippos’un meslektaşı olan Sphaerus, bir ziyafette mumdan yapılmış kuşlar gösterilerek kandırılmaya çalışılmıştır. Kuşlardan birini almak için uzandığında, yanlış bir izlenime onay verdiği iddia edilmiştir. Ancak Sphaerus, zekice ama bir o kadar da öğretici bir yanıt vererek şöyle demiştir: “Ben yalnızca bu nesnelerin gerçek kuşlar olduğunu düşünmenin makul olduğuna onay verdim, onların gerçekten kuş olduklarına değil.”</p>



<p>Stoacı mantık alanında, günümüzde daha dar bir kapsamda ele alınan mantık anlayışımıza en yakın olan bölümde, okul önemli katkılarda bulunmuştur. Stoacı kıyas mantığı, her geçerli akıl yürütmenin kıyas olmadığını kabul etmiş ve Aristoteles’in kıyas anlayışından önemli ölçüde farklılaşmıştır; hatta modern alaka mantığına (<em>relevance logic</em>) daha yakın bir yapıya sahiptir (Bobzien, 2006). Oldukça basitleştirilmiş bir özet sunmak gerekirse (daha ayrıntılı bir inceleme için bkz. Bobzien, 2003), Stoacı kıyas mantığı beş temel kıyas türüne dayanıyordu ve diğer tüm kıyas türlerini bu beş temel forma indirgemek için kullanılabilecek dört ek kuralla destekleniyordu.</p>



<p>Stoacı mantığın daha geniş yaklaşımı, önerme mantığının bir türü olarak tanımlanmış olup, Frege’nin çalışmalarının bazı yönlerini önceden sezdiği düşünülmektedir (Beaney 1997). Stoacı mantık, “ifadeler” (<em>sayables</em>) ile “önermeler” (<em>assertibles</em>) arasında temel bir ayrım yapmıştır. İfadeler, önermeleri de kapsayan daha geniş bir kategoridir ve sorular, emirler, yeminler, dualar ve hatta lanetlemeler gibi unsurları içerir. Önermeler ise, açıklamalar yapmamızı sağlayan, kendi başına tamamlanmış ifadelerdir. Örneğin, “Eğer Zenon Atina’daysa, o hâlde Zenon Yunanistan’dadır” önermesi, “Zenon Atina’dadır” ve “Zenon Yunanistan’dadır” şeklindeki iki basit önermeden oluşan bileşik bir koşullu önermedir. Stoacı önermeler ile Frege’nin önermeleri arasındaki en büyük fark, önermelerin doğruluk veya yanlışlık değerinin zamanla değişebilmesidir: “Zenon Atina’dadır” ifadesi şu an doğru olabilir ancak yarın yanlış hale gelebilir ve bir sonraki ay tekrar doğru olabilir. Ayrıca, doğruluk veya yanlışlık önermelerin özellikleridir ve bir önermenin ya doğru ya da yanlış olması, onun önerme olmasının gerekli ve yeterli koşuludur; yani ne doğru ne de yanlış olan şeyler hakkında önerme kurmak veya açıklama getirmek mümkün değildir. (Ç.N: Stoacılar <em>sayables</em> terimini, tüm dilsel ifadeleri kapsayan genel bir kavram olarak kullanırlar ve tam çevirisi “söylenebilirler”dir; <em>assertibles</em> terimini belirli bir doğruluk değeri taşıyan ifadeler için kullanmışlardır ve tam çevirisi “öne sürülebilirler”dir. Günümüz mantığında <em>assertibles</em> genellikle “önermeler” olarak, <em>sayables</em> “ifadeler” olarak çevrilebilir, ancak Stoacı bağlamda anlamı biraz daha geniştir.)</p>



<p>Stoacılar, mantık teoremleri veya doğrularıyla doğrudan ilgilenmekten çok, argümanların geçerliliğine odaklanmışlardır. Bu yaklaşım, mantığı bahçelerinin meyvelerini, yani etiği koruma amacıyla kullanma istekleriyle uyumludur. Ayrıca, mantıklarına modalite kavramını dahil etmişlerdir ve özellikle zorunluluk, mümkünlük, mümkün olmama, imkânsızlık, makullük ve olasılık gibi modal özellikleri tanımlamışlardır. Bu, oldukça modern ve pratik bir yaklaşımdı, çünkü bazı önermelerin yanlış olsalar bile onaya yol açabileceğini ve bazı önermelerin doğru olma olasılığının daha yüksek olduğunu vurgulamıştır. Son olarak, Stoacılar—özellikle Krysippos—mantıksal paradokslara duyarlı olmuş ve bunları çözümlemeye çalışmıştır. Bunlar arasında Yalancı Paradoksu (<em>Liar Paradox</em>) ve Yığın Paradoksu (<em>Sorites Paradox</em>) gibi problemler yer alır. Günümüzde, bu tür paradokslar belirsizlik semantiğiyle (<em>semantic of vagueness</em>) ilişkilendirilmektedir (Tye, 1994).</p>



<h2 class="wp-block-heading">b. “Fizik”</h2>



<p>Stoacıların fizik <em>topos</em>u, günümüzde doğa bilimleri (White, 2003), metafizik (Brunschwig, 2003) ve teolojiyi (Algra, 2003) kapsayan bir alan olarak görülebilir. Şimdi, bunların her birine kısaca göz atalım.</p>



<p>Doğa bilimleri ve kozmoloji açısından bakıldığında, Stoacıların “doğaya uygun yaşama” ilkesini benimsediklerini hatırlamak önemlidir. Bu ilke, doğayı anlamak için en iyi çabayı göstermemizi gerektirir. Ancak, Stoacıların doğa bilimlerine bakışı günümüzdekinden oldukça farklıdır: doğanın incelenmesi kendi başına bir amaç değil, <em>eudaimonik</em> (erdemli ve iyi) bir yaşam sürmemize yardımcı olmanın bir aracı olarak görülmüştür.</p>



<p>Stoacılar, gerçek olan her şeyin, yani var olan her şeyin cisimli (maddi) olduğunu düşünmüşlerdir—bu, Tanrı ve ruhu da kapsar. Bununla birlikte, boşluk, zaman ve “ifadeler” (anlamlar, Stoacı mantıkta önemli bir rol oynar) gibi unsurları içeren cisimsiz bir kategori de tanımışlardır. Bu yaklaşım, Stoacı felsefenin katı bir materyalist yapıya sahip olduğu düşünüldüğünde bir çelişki gibi görünebilir. Ancak gerçekte bu, günümüzün doğalcı filozoflarının soyut kavramlar (örneğin “üniversite” veya “dört sayısı”) hakkında konuşabilmesiyle benzer bir durumdur. Bu kavramlar, ancak bizim gibi cisimli varlıklar tarafından düşünülebildikleri için materyalizme dayanarak anlamlı bir şekilde ele alınabilirler.</p>



<p>Stoacılar, doğayı “canlıcı” (vitalist) bir anlayışla ele almışlardır. Buna göre, evren iki temel ilke tarafından şekillendirilir: etkin ilke (akıl ve Tanrı ile özdeşleştirilen, <em>Logos</em> olarak adlandırılan ilke) ve edilgin ilke (madde ve töz). Etkin ilke doğmamış ve yok edilemezdir, buna karşın edilgin ilke—su, ateş, toprak ve hava olmak üzere dört klasik unsurla özdeşleştirilen madde—kozmik bir yangında sürekli olarak yok edilir ve yeniden yaratılır. Bu döngü, Stoacı kozmolojinin temel taşlarından biridir. Evrenin kendisi yaşayan bir varlıktır ve onun akılsal ilkesi (<em>Logos</em>), “eter” ya da “Stoacı Ateş” ile özdeşleştirilmiştir (bu, edilgin ilkenin bir parçası olan basit elementsel ateş ile karıştırılmamalıdır). Dolayısıyla, Tanrı evrende aşkın (<em>transcendent</em>) değil, içkin (<em>immanent</em>) bir varlıktır ve yaratıcı kozmik Ateş ile özdeşleştirilir. Bu görüş, Stoacıların Aristotelesçilerden ayrıldığı önemli bir noktayı ortaya koyar. Stoacılar, Aristoteles’in “ilk hareket ettirici” (<em>prime mover</em>) kavramını kabul etmemişlerdir ve Hristiyan teolojisindeki gibi zaman ve mekânın dışında var olan bir Tanrı fikrini reddetmişlerdir. Onlara göre, cisimsiz bir varlık, neden-sonuç ilişkisine etki edemez, çünkü onun nedensel bir gücü yoktur. White’ın (2003) belirttiği gibi, bu anlayış mekanik değil, biyolojik bir nedensellik kavrayışını ortaya çıkarır ve bu yönüyle Descartes sonrası ve Newtoncu mekanik felsefeden önemli ölçüde farklıdır.</p>



<p>Stoacılar için kozmik yangınlar tam olarak aynı şekilde tekrar eder, çünkü görünüşe göre Tanrı veya Doğa her şeyi önceki döngüde mümkün olan en iyi şekilde düzenlemiştir ve dolayısıyla herhangi bir şeyi değiştirmek için bir neden yoktur (her ne kadar tamamen belirlenimci bir nedensel model de aynı sonuca ulaşabilse de). Bazı modern kozmoloji modellerinin de ya tamamen aynı ya da farklı biçimlerde tekrar eden evrenler öngördüğünü düşünmek ilginçtir (Ungerer ve Smolin 2014), ancak bu modeller İlahi Takdir kavramını tamamen dışlamaktadır. White’ın aktardığı Eusebius’a göre, kozmik yangın aşamasında yaratıcı Ateş “tüm şeylerin ilkelerini ve meydana gelmiş olan, geliyor olan ve gelecek olan her şeyin nedenlerini barındıran bir tür tohumdur; bunların iç içe geçmesi ve düzenlenmesi kader, bilgi, hakikat ve var olan şeylerin kaçınılmaz ve değiştirilemez yasasıdır.” (Ç.N.: Stoacılar, evrenin belirli aralıklarla tamamen yanarak yok olduğu ve ardından aynı düzen içinde yeniden doğduğu bir döngüsel kozmoloji fikrini benimsemişlerdir. Bu olaya ekpyrôsis veya “kozmik yangın” denir. Bu süreçte tüm madde, yaratıcı ve düzenleyici bir güç olarak görülen ilahi Ateş’e dönüşür ve evren en baştan, önceki döngüyle tamamen aynı olacak şekilde yeniden doğar.)</p>



<p>Cicero, <em>De Fato</em> adlı eserinde Stoacı nedensellik teorisini açıklar ve kaderi öncül nedenlerle eşitler. Krysippos, hiçbir hareketin bir neden olmadan gerçekleşemeyeceğini savunmuş ve bu nedenle her şeyin bir nedene sahip olduğu sonucuna varmıştır. Bu evrensel nedensellik anlayışı, Stoacıların kehaneti; bir batıl inanç değil, fiziğin bir dalı olarak kabul etmelerine yol açmıştır; bu durum Cicero tarafından <em>De Divinatione</em>’de de açıklanır. Stoacı evren anlayışı göz önüne alındığında, geleceği tahmin etmek fizik yasalarının dışına çıkmak değil, aksine bu yasaları akıllıca kullanmak olarak görülmüştür</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img data-recalc-dims="1" decoding="async" width="1024" height="687" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/Melancholy-Edvard-Munch-1892-via-Nasjonal-Museet.webp?resize=1024%2C687&ssl=1" alt="" class="wp-image-18891" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/Melancholy-Edvard-Munch-1892-via-Nasjonal-Museet.webp?resize=1024%2C687&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/Melancholy-Edvard-Munch-1892-via-Nasjonal-Museet.webp?resize=300%2C201&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/Melancholy-Edvard-Munch-1892-via-Nasjonal-Museet.webp?resize=768%2C515&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/Melancholy-Edvard-Munch-1892-via-Nasjonal-Museet.webp?resize=480%2C322&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/Melancholy-Edvard-Munch-1892-via-Nasjonal-Museet.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px"><figcaption class="wp-element-caption">Melancholy, Edvard Munch, 1892, via Nasjonal Museet.webp</figcaption></figure></div>


<p>Metafiziksel olarak Stoacılar belirlenimciydi (Frede 2003). Cicero bunu şöyle açıklar: “[Stoacılar] der ki, bir neden ve onun sonucu olan şeyin etrafındaki tüm koşullar aynı olduğunda, bir durumda olayların belirli bir şekilde gerçekleşmemesi ama başka bir durumda bu şekilde gerçekleşmesi imkânsızdır” (<em>De Fato</em>, 199.22-25). Stoacılar bir tür şans kavramına sahipti, ancak bunu (tıpkı modern bilim insanları gibi) insan bilgisinin sınırlılığının bir göstergesi olarak görüyorlardı: rastgele olaylar, aslında yalnızca insanların nedenlerini anlayamadığı olaylardı.</p>



<p>Stoacı fiziğin etik üzerindeki sonuçları açıktır ve Cicero bunu şu şekilde özetler: Krysippos, günümüzde katı bağdaşmazcılık (<em>strict incompatibilism</em>) ve liberteryenizm (<em>libertarianism</em>) olarak adlandırabileceğimiz iki görüş arasında orta bir konum hedeflemiştir (Griffith 2013). White (2003), bu bağlamda ilginç bir şekilde Stoacıların—tıpkı Spinoza gibi—ahlaki sorumluluktan çok ahlaki değer ve onura vurgu yaptığını belirtir.</p>



<p>Temel ontoloji açısından Stoacılar anti-cisimcilerdi (<em>anti-corpuscularian</em>), yani varlığın en küçük yapı taşlarının bağımsız parçacıklardan oluştuğu fikrine karşı çıkıyorlardı. Bu yönüyle ön-Sokratik Atomcuların ve Stoacıların başlıca rakipleri olan Epikürcülerin görüşlerinden ayrılıyorlardı. Onlara göre, atomlar fikri evrenin kesintisiz ve bütüncül bir yapı olduğu anlayışına aykırıydı. Bunu, modern kuantum mekaniğinde evrenin tek bir “dalga fonksiyonu” olarak ele alınmasıyla benzer görmek cazip olabilir (Ladyman ve Ross 2009), ancak böyle bir karşılaştırma anakronik bir yorum olacaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Üçüncü Topos: Etik</h2>



<p>Stoacı etik yalnızca teorik bir konu değil, aynı zamanda son derece pratik bir alandı. Özellikle geç dönem Stoacılar için etik—yani yaşamın nasıl yaşanması gerektiği üzerine düşünmek—felsefe yapmanın temel amacıydı. Ancak bu kolay bir görev değildi. Epiktetos’un ünlü sözleriyle (<em>Konuşmalar</em> III.24.30): “Filozofun okulu bir hastanedir: Oradan keyif içinde değil, acı çekerek ayrılmalısın—çünkü buraya geldiğinde iyi bir durumda değildin!” Epiktetos’un düşüncesinin başlangıç noktası, <em>El Kitabı</em> (<em>Enchiridion</em>)’nın başında dile getirdiği ünlü kontrol ikiliği idi: “Bazı şeyler bizim sorumluluğumuzdadır, bazıları ise sorumluluğumuzda değildir” (başka bir çeviriyle: “Bazı şeyler bizim kontrolümüzdedir, bazıları ise değildir”).</p>



<p>Erken dönem Stoacılar, daha teorik bir yaklaşım benimsemişlerdi; Zenon, Kleanthes ve Krysippos, hem öğretilerini sistemleştirmeye hem de özellikle Epikürcüler ve Akademik Septiklerden gelen eleştirilere karşı savunmaya çalışmışlardı. Erken Stoa’nın etik alanındaki ünlü mottosu “doğayı takip et” (veya “doğaya uygun yaşa”) idi ve bu, hem evrenin rasyonel ve takdir edici düzenini (yukarıda Fizik bölümüne bakınız) hem de insan doğasını ifade ediyordu. Stoacılar insanı, sosyal bir varlık olarak tanımlıyor ve hayatın nasıl yaşanması gerektiğiyle ilgili problemlere akılcı yargılar getirebilecek kapasitede olduğunu savunuyordu. Görünüşe göre, Zenon’un bu ilkeyi ilk formüle edişi “tutarlı yaşa” şeklindeydi ve Kleanthes buna açıklık getirici bir ekleme yaparak “doğayla tutarlı yaşa” biçiminde genişletti (Schofield 2003). İnsan doğasını takip etme fikri, Stoacıların <em>oikeiôsis</em> kavramı ile yakından ilişkilidir. Bu kavram genellikle “yakınlık” veya “benimseme” olarak çevrilir. Stoacılara göre insan, ahlaki olarak gelişme yönünde doğal eğilimlere sahiptir. Bu eğilimler, günümüzde içgüdü olarak adlandırabileceğimiz şekilde başlar ve çocukluk evresinde akıl çağına ulaşıldığında büyük ölçüde geliştirilebilir. Erdemli ve ahlaki davranışın kökenine dair bu doğalcı açıklamanın, modern evrimsel bilim ve bilişsel bilim alanındaki bulgularla büyük ölçüde uyumlu olduğu dikkat çekicidir (örneğin, Putnam ve diğerleri 2014).</p>



<p>Özellikle, insan doğası gereği: (i) çıkarlarını ve hedeflerini (sağlık, zenginlik vb.) ilerletecek şekilde davranır; (ii) başkalarının çıkarlarını önemsemeye başlar (öncelikle ebeveynleri, ardından arkadaşları ve hemşehrileri); (iii) yaşamın değişkenlikleriyle pratik olarak başa çıkmanın yollarını bulur. Stoacılar bu doğal eğilimleri dört temel erdemle doğrudan ilişkilendirmiştir: ölçülülük, cesaret, adalet ve pratik bilgelik. Ölçülülük ve cesaret, bireyin kendi hedeflerini takip edebilmesi için gereklidir; adalet, bireyin giderek genişleyen bir insan topluluğu için duyduğu doğal ilginin bir uzantısıdır; pratik bilgelik (<em>phronêsis</em>) ise bireyin karşılaştığı her durumda en iyi şekilde hareket edebilmesini sağlar.</p>



<p>Bu da bizi erdemlerin birbirleriyle nasıl ilişkili olduğuna götürmektedir. Öncelikle, Stoacılar yukarıda bahsedilen dört temel erdemi kabul etmiş, ancak her ana kategori içinde daha spesifik erdemler de tanımlamışlardır (tam liste için bkz. Sharpe 2014, Stobaeus’tan türetilmiştir). Örneğin, <em>pratik bilgelik</em> iyi yargıyı, ihtiyatı ve becerikliliği içerirken; <em>ölçülülük</em>, uygunluğu, onur duygusunu ve öz denetimi kapsar. <em>Cesaret</em>, sebat, özgüven ve yüce gönüllülük ile ilişkilendirilirken; <em>adalet</em>, dindarlık, nezaket ve toplumsallık gibi unsurları içerir. Ancak bu ayrımlara rağmen, Stoacılar erdemi çok daha bütüncül bir yapı olarak görmüşlerdir (Schofield 2003). Temel erdemler, özellikle Platon’un <em>Devlet</em> eserinde görüldüğü gibi, Sokrates’ten türetilmiştir ve erdemlerin birbiriyle bağlantılı olduğu anlayışı da buradan gelmektedir. Buna göre, adalet, sosyal yaşamda uygulanan pratik bilgelik olarak kavramsallaştırılabilir; cesaret, dayanıklılıkla ilgili bilgelik olarak; ölçülülük ise seçim yapma konusundaki bilgelik olarak görülebilir. Krysippos, bu çoğulculuk içinde temel bir birliği daha da geliştirmiş ve erdemlerin aslında birbirinden ayrılamaz olduğunu savunmuştur. Örneğin, Stoacı anlamda düşünüldüğünde, bir kişi hem cesur hem de ölçüsüz olamaz; çünkü cesaret ve ölçülülük, ortak bir bilgelik anlayışına dayanır ve biri diğerinden bağımsız olarak var olamaz.</p>



<p>Hadot (1998), dört temel erdem, üç <em>topos</em> ve Stoacıların üç temel prensibi—arzu, eylem ve yargı—arasında bir dizi paralellik kurar. Arzu prensibi, bazen Stoacı kabullenme olarak da adlandırılır ve fiziğin, özellikle de evrensel neden-sonuç yasasının incelenmesinden türetilmiştir. Bu prensip, insanın kendisini evrenin izin verdiği şeyleri arzulamak ve izin vermediği şeyleri takip etmemek üzere eğitmesini içerir. Bu bağlamda Epiktetos’un ünlü bir metaforu, arabaya bağlı bir köpeğe dairdir: Köpek, arabayı her santimde çekiştirerek kendisine zarar verebilir ve sonunda perişan olabilir ya da yolculuğa uyum sağlayarak manzaranın keyfini çıkarabilir. Bu, Nietzsche’nin daha sonra <em>amor fati</em> (kaderini sev) olarak adlandırdığı kavramın bir versiyonudur ve Epiktetos’un şu sözleriyle özetlenmiştir: “Dayan [evrenin sana getirdiği şeylere] ve vazgeç [evrenin sana vermediği şeylerden]” (<em>Fragments</em> 10). Hadot’ya göre, arzu prensibi cesaret (evrenin düzenine uymak) ve ölçülülük (arzularını kontrol edebilmek) erdemleriyle doğrudan bağlantılıdır.</p>



<p>İkinci prensip, eylem prensibi, aynı zamanda Stoacı “insanseverlik” (<em>philanthropy</em>) olarak da adlandırılır ve temel erdemler arasında en toplumsal olanıdır. Temel fikir, insanların başkalarına yönelik doğal ilgilerini adalet erdeminin uygulanmasıyla uyumlu olacak şekilde geliştirmeleri gerektiğidir. Bu prensiple en doğrudan bağlantılı olan çalışma alanı bizzat etik disiplinidir. Bu bağlamda, Marcus Aurelius’un <em>Düşünceler</em>’inde (VIII.59) geçen şu alıntı temsil edici bir örnektir: “İnsanlar birbirleri için vardır. O halde onlara yol göster ya da onlara katlan.” İlk cümle, Stoacı anlamda insanseverliği ifade eder (modern anlamdaki hayırseverlikten farklıdır). İkinci cümle ise Marcus Aurelius için bunun bir görev olduğunu açıkça ortaya koyar; bu görev, ya başkalarıyla olumlu bir şekilde etkileşime girmek ya da en azından onların erdemsiz davranışlarına sabır göstermek şeklinde yerine getirilmelidir.</p>



<p>Son prensip yargı prensibidir ve Stoacı “farkındalık” (<em>mindfulness</em>) olarak da adlandırılır (ancak bu, özellikle Zen Budizmi’ndeki benzer isimli kavramlarla karıştırılmamalıdır). Yargı kavramına bir sonraki bölümde, Stoacıların duyguların (ahlaki) psikolojisine yaklaşımı bağlamında tekrar döneceğim, ancak şimdilik bu prensibin, dünyayla ilgili deneyimlerimizden neyi kabul edip neyi reddedeceğimize karar verme zorunluluğuyla ilgili olduğunu söylemek yeterlidir. Yani doğru yargılarda bulunma yetisiyle ilgilidir. Bu nedenle pratik bilgelik erdemiyle ve mantık disipliniyle doğrudan bağlantılıdır. Bu prensibi tek bir cümlede özetlemek gerekirse, Seneca’nın <em>Ruh Dinginliği Üzerine</em> (<em>On Tranquility of Mind</em>, X.4) adlı eserindeki şu ifadesi uygun bir örnek olabilir: “Zihnini, sorunlarını çözmek için kullan.”</p>



<p>Şu ana kadar gördüğümüz gibi, Stoacı etik tamamen erdem kavramı (ve ona bağlı prensipler) etrafında şekillenmiştir—ister çok yönlü bir bütün olarak ister farklı bileşenlerden oluşan bir yapı olarak ele alınsın. Bu bakımdan Stoacılar Kiniklere benzer, ancak Peripatetiklerden farklıdır. Peripatetikler, eudaimonik bir yaşam için bazı dışsal unsurların da gerekli olduğunu savunmuşlardır; bunlar arasında bir miktar servet, sağlık, eğitim gibi unsurlar yer alır. Buna karşılık, Peripatetikler, Stoacıların klasik kavramlarından biri olan işkence tezgâhındaki bilgenin yine de mutlu olabileceği fikrine asla katılmazlardı.</p>



<p>Bununla birlikte, Stoacı etik, Kiniklerin aşırı çileciliği ile Peripatetiklerin bir ölçüde elitist görüşleri arasında bir denge kurmaya çalışır. Bunu, daha önce kısaca bahsedilen tercih edilen ve tercih edilmeyen “farksızlar” (<em>indifferents</em>) kavramını ortaya koyarak yapar. Bu kavram, artık kayıp olan ancak hakkında Diogenes Laertius’tan (VII.4) bilgi sahibi olduğumuz Zenon’un <em>Etik Üzerine</em> adlı kitabında yer almaktadır. Zenon, değer taşıyan farksızlar (<em>axia</em>) ile değersiz olan farksızlar (<em>apaxia</em>) arasında bir ayrım yapmıştır. Birinci gruba sağlık, servet ve eğitim gibi unsurlar girerken, ikinci grup hastalık, yoksulluk ve cehalet gibi unsurlardan oluşur. Bu yaklaşım son derece zekiceydi çünkü Stoacılar böylece hem Kiniklerin hem de Peripatetiklerin görüşlerinin avantajlarını birleştirebilmişlerdir. Evet, eğer erdemin uygulanmasını engellemiyorsa, bazı farksızlar tercih edilebilir; ancak, bunlara “farksız” denmesinin bir nedeni vardır: ahlaki açıdan eudaimonik bir yaşamın sürdürülmesi için gerçek anlamda önemli değillerdir. Başka bir deyişle, insanların doğaları gereği ve akıl yoluyla tercih edilen farksızları aradığı inkâr edilemez. Ancak aynı zamanda, bir kişi ahlaki bütünlüğünü koruyarak, maddi koşullarından bağımsız bir şekilde eudaimonia’ya ulaşabilir.</p>



<p>Stoacı etik hakkında söylenecek çok daha fazla şey var elbette, ancak bu giriş niteliğindeki özetin sonunda daha önce kısaca değindiğim ve sürekli gündeme gelen bir konuya açıklık getirmek istiyorum: Stoacı fiziğin tartışmasız bir şekilde teleolojik ve ilahi takdire dayalı evren görüşü ile Stoacı etiğin pratik uygulaması arasındaki bağlantı. Mesele şudur: Stoacılar fiziğin (ve mantığın) etiği anlama biçimimizi etkilediğini ısrarla savunduklarına ve evrenin ilahi bir düzeni olduğuna inandıklarına göre, bu görüşü kabul etmeyen kişilerin <em>eudaimonia</em>’ya ulaşamayacağı anlamına mı gelir? Bu soruya verilen genel kabul görmüş yanıt hayırdır.</p>



<p>Gregory Vlastos (Schofield 2003’te atıfta bulunulduğu üzere), “teokratik” ilke olarak adlandırdığı kavramın, erdem ile evrenin düzeni arasındaki ilişki anlayışını etkilediğini savunmuştur; çünkü bu ilke, erdemli olmanın bu düzenle uyumlu olduğunu öne sürer. Ancak Vlastos’a göre, bu durum erdem kavramının içeriğini değiştirmez ve eudaimonia anlayışını da etkilemez. Bunun nedeni, fiziğin (doğa bilimleri ile metafiziğin, dolayısıyla teolojinin birleşimi olarak) etiği şekillendirmesine rağmen, modern filozofların “belirsiz belirleme” (<em>underdetermined</em>) olarak adlandırdığı bir şekilde bunu yapmasıdır. Yani, etik, fizikten (ve mantıktan) bağımsız değildir, ancak Stoacı sistemde etik doğrudan fizik yasalarından türetilen bir şey de değildir. Stoacı etik doğalcıdır ve bu açıdan oldukça modern bir yapıdadır, ancak—anakronik bir ifadeyle söylemek gerekirse—Hume’un “olan” ve “olması gereken” ayrımını (<em>is/ought divide</em>) basitçe ortadan kaldırmaz.</p>



<p>Vlastos’un görüşü, birçok Stoacı metinden geniş destek bulmaktadır ve belki de en açık şekilde daha önce bahsedildiği gibi Marcus Aurelius’ta görülmektedir. Ancak, klasik Stoacı literatürde bu konuda net bir tutum sergilemeyen bazı pasajlar da bulunmaktadır. Buna örnek olarak Epiktetos’un şu sözleri verilebilir: “Evrenin atomlardan mı, bileşik olmayan tözlerden mi, yoksa ateş ve topraktan mı oluştuğu benim için ne fark eder? Gerçek iyilik ve kötülüğün doğasını, arzularımızın ve kaçınmamız gereken şeylerin sınırlarını, eylemlerimizde neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğini bilmek yeterli değil midir? Hayatımızı düzenlemek için bunları kurallar olarak kullanmak ve bunların ötesinde olan şeylere veda etmek daha doğru değil midir? Belki de bu tür meseleler insan zihni tarafından kavranamaz ve eğer tamamen anlaşılabilir olduklarını varsaysak bile, onları kavramanın bize ne gibi bir faydası olabilir? Filozofun düşünce sistemine bunları dahil etmenin gerekli olduğunu düşünenlerin boş yere kendilerini yorduğunu söylememeli miyiz? […] Doğa nedir, evreni nasıl yönetir ve gerçekten var mıdır—bu tür sorularla kendimizi meşgul etmeye gerek var mı?” (<em>Fragments</em> 1). Burada, Stoacılar için “doğa” (physis) kavramının Tanrı ile eşanlamlı olduğunu hatırlamak gerekir.</p>



<p>Gerçekten de, Ferraiolo (2015) bu ve benzeri pasajlara dayanarak şu sonuca varır: “Tanrının doğası ve varlığına dair metafizik doktrinler ile rasyonel olarak yönetilen bir evren fikri, Stoacı pratik öğütlerden ve bunun iyi yaşanmış, <em>eudaimonik</em> bir hayata katkısından oldukça net bir şekilde ayrılabilir. Stoacılık, ilahi bir düzen varsayımıyla şekillenen bir dünya görüşü içinde gelişmiş olabilir… ancak Stoacı öğütlerin etkinliği, yaratılış, tasarım veya herhangi bir zeki kozmolojik yönlendirmeye bağlı değildir.”</p>



<p>Sonuç olarak, antik Stoacıların evreni düzenleyen rasyonel ilkeyle özdeşleştirdikleri, fiziksel bir tanrıya inandıklarını söylemek makul görünmektedir. Bu tanrı, evrenin tamamına yayılan ve panteistik olarak yorumlanabilecek bir şekilde var olan bir ilkedir. Stoacılar, evrenin anlaşılmasının etiğin, yani yaşamın nasıl yaşanması gerektiğine dair bilginin oluşmasına katkı sağladığını savunmuşlardır. Bununla birlikte, Stoacı metafiziğin, Stoacıların kendi kavrayışına göre, etiği doğrudan belirlemediği de ileri sürülebilir. Bu da Epikürcülerin atomculuğuna yönelik eleştirilere bir taviz olarak gelişmiş olabilecek “Tanrı ya da Atomlar” şeklindeki açık bir duruşa alan bırakmaktadır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">4. <em>Apatheia</em> ve Stoacıların Duygulara Yaklaşımı</h2>



<p>Stoacıların geliştirdiği doğalcı etik sistemi, daha sonra “olan-olması gereken ayrımı” (<em>is/ought gap</em>) olarak adlandırılacak felsefi meseleyi, insanın gelişimsel ahlaki psikolojisini ayrıntılı bir şekilde ele alarak aşmaya çalışmıştır (Brennan 2003). Bu bölüm, Stoacılar ile Epikürcüler arasındaki önemli bir fark üzerine odaklanmaktadır. Bu fark, her iki okulun da arzu edilen zihinsel durumu tanımlamak için kullandıkları iki temel terimle başlar ve Stoacıların duyguları (veya “tutkuları”) nasıl sınıflandırdığına dair daha geniş bir tartışmayla devam eder.</p>



<p>Gördüğümüz gibi, Epiktetos Stoa ile Bahçe arasındaki farkları çeşitli yerlerde açıklar (örneğin, <em>Konuşmalar</em> I.23, “Epikür’e Karşı”). Öte yandan, Seneca, dostu Lucilius’a Epikür’den anlamlı bulduğu noktaları memnuniyetle ödünç aldığını söyler ve bunu şu sözlerle ifade eder: “Diğer kampa geçmek benim için bir alışkanlıktır, ancak bir kaçak olarak değil, bir casus olarak.” (<em>Mektup</em> II, faydalı bir okuma programı Graver ve Long 2015’in yeni çevirisinde).</p>



<p>Stoacıların yaşamda en önemli şeyin erdem ve onun geliştirilmesi olduğunu, Epikürcülerin ise ılımlı bir haz arayışını ve özellikle acıdan kaçınmayı esas aldığını hatırlayalım. Buna rağmen, her iki okul da <em>eudaimonia</em> (gelişen, iyi bir yaşam) için temel bir bileşenin benzer bir zihinsel durum olduğunu kabul etmiştir: Stoacılar bunu <em>apatheia</em>, Epikürcüler ise <em>ataraxia</em> olarak adlandırmıştır. Ancak, bu iki kavram arasında bazı önemli farklar vardır, özellikle de bu okulların, bu ruh hallerine nasıl ulaşılabileceğini veya en azından nasıl yaklaşılabileceğini öğretme biçimlerinde belirgin ayrılıklar görülür.</p>



<p>IEP’nin <a href="https://iep.utm.edu/epictetu/" target="_blank" rel="noopener" title="">Epiktetos hakkındaki girdisinde</a>, bu iki terimi şu şekilde tanımlar:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li><em>apatheia</em>: tutkuların yokluğu, <em>eudaimonik</em> yaşamın bir bileşeni.</li>



<li><em>ataraxia</em>: sarsılmaz dinginlik, kelime anlamıyla “sıkıntısızlık,” bazen “huzur” olarak çevrilir; <em>eudaimonik</em> yaşamın bir bileşeni.</li>
</ul>



<p>Dolayısıyla, <em>apatheia</em> ve <em>ataraxia</em> <em>eudaimonia</em>’nın bileşenleridir. İkinci terim genellikle Epikürcülerle ilişkilendirilse de, her iki okul da bu kavramı kullanmıştır.</p>



<p>Stoacılar açısından bakıldığında, “tutku” (<em>passion</em>) kavramının bugün anladığımız anlamla örtüşmediğini hatırlamak önemlidir. Hatta bu kavram, modern anlamda kullanılan “duygu” (<em>emotion</em>) terimiyle de tam olarak aynı anlama gelmez. Bu nedenle, Stoacıların tutkuların tamamen yok edildiği bir yaşamı hedeflediğini ya da duyguları bastırmayı amaçladığını söylemek büyük bir yanlıştır. Bunun yerine, Stoacılar tutkuları sağlıksız ve sağlıklı olmak üzere iki gruba ayırmışlardır. İlk gruba ızdırap/acı, korku, arzular ve haz gibi duygular girerken; ikinci grupta ihtiyat (<em>discretion</em>), isteme (<em>willing</em>) ve neşe (<em>delight</em>) yer alır. İkinci grup, ilk grubun zıtlarıdır, ancak ızdırap/acı için doğrudan olumlu bir karşılık yoktur. Aşağıda bu sınıflamanın bir özet tablosu yer almaktadır:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img data-recalc-dims="1" decoding="async" width="624" height="468" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/tttt.jpg?resize=624%2C468&ssl=1" alt="" class="wp-image-18890" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/tttt.jpg?w=624&ssl=1 624w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/tttt.jpg?resize=300%2C225&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/02/tttt.jpg?resize=480%2C360&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 624px) 100vw, 624px"></figure></div>


<p>Stoacılar için “tutkular,” kaçınılmaz şekilde deneyimlediğimiz otomatik veya içgüdüsel tepkiler değildir. Aksine, bunlar bir yargının sonucudur; yani bir izlenime onay verme sürecinden kaynaklanır. Bu nedenle, “korku” gibi tanıdık bir kelimeyi okuduğunuzda, ani bir tehlike karşısında kaç ya da savaş tepkisi gibi kaçınılmaz fizyolojik tepkileri düşünmemelisiniz. Stoacıların “korku” ile kastettiği şey, bu içgüdüsel tepkiden sonra gelen, bu tepkinin nedenine dair verdiğiniz bilinçli yargıdır. Stoacılar, insanların kontrol edemeyeceği otomatik tepkilere sahip olduğunu kabul etmişlerdir. Bu yüzden kontrol edebileceğimiz şeye, yani içgüdüsel tepkilerin muhtemel nedenleri üzerine verdiğimiz yargıya odaklanmışlardır. Marcus Aurelius’un yönetici yeti (<em>ruling faculty</em>) olarak adlandırdığı bu süreç, modern bilişsel bilim terminolojisinde beynin yürütücü işlevi olarak tanımlanabilir.</p>



<p>Stoacıların duygulara bakışı, modern sinirbilimde dikkat çekici paralellikler bulmaktadır. Örneğin, Joseph LeDoux (2015), sıkça göz ardı edilen ancak önemli bir noktaya değinerek sinirbilimcilerin “duygu” kavramıyla kastettikleri şey ile psikologların kastettikleri şey arasında bir fark olduğunu belirtir. Sinirbilim açısından bakıldığında, korku, istemsiz ve bilinçdışı bir savunma ve tepki mekanizmasının sonucudur ve temel sinirsel karşılığı amigdala tarafından düzenlenir. Ancak, psikologların “korku” terimini kullanırken bahsettikleri şey, bu temel savunma ve tepki mekanizmasının ötesinde, bilinçli zihnin bilişsel yorumunu içeren daha karmaşık bir duygudur. Bu yorum, Stoacıların tutkular (pathê) kavramına oldukça benzemektedir. Bu iki anlam birbiriyle çelişmez, aksine birbirini tamamlayıcıdır. Dolayısıyla, ham korku duygusunun bilişsel yorumu, bireyin anıları, kültürel geçmişi, bilinçli düşünme süreçleri gibi unsurların birleşimiyle şekillenir. Stoacılar, duygulara ilişkin değerlendirmelerini sinirbilimsel değil, psikolojik bir anlamda yapmışlardır ve LeDoux’nun araştırmaları, Stoacıların yargı prensibini ve izlenimlere onay verme disiplininin uygulanabilirliğini destekler niteliktedir.</p>



<p>Yukarıdaki tabloya geri dönecek olursak, acı sadece fiziksel bir duyum değil, yanlışlıkla kötü olarak değerlendirdiğimiz bir şeyden kaçınamamamızın sonucudur. Diğer <em>pathê</em>ler de benzer şekilde tanımlanır: korku, kötü veya zararlı bir şeyin irrasyonel beklentisidir; arzu, yanlışlıkla iyi olarak değerlendirilen bir şeyi irrasyonel şekilde istemektir; haz ise aslında seçilmeye değmeyecek bir şey karşısında duyulan irrasyonel coşkudur. Buna karşılık, <em>eupatheiai</em> (sağlıklı tutkular) ahlaksızlıktan ve zararlı şeylerden rasyonel olarak kaçınmanın (ihtiyat), erdeme yönelik rasyonel arzunun (irade), ve erdem karşısında rasyonel coşkunun (neşe) sonucudur. Artık, neden “rasyonel bir duygusal acı” diye bir şeyin olmadığı daha açık hale gelmiştir.</p>



<p>Yukarıda açıklanan tüm bu nedenlerden dolayı, apatheia, dünyada başımıza gelenler karşısında ruh dinginliği (equanimity) olarak en iyi şekilde anlaşılmalıdır. Eğer deneyimlerimize akılcı bir şekilde yaklaşabilirsek, önemsiz şeylerle meşgul olmayız ve gerçekten önemli olan şeyler karşısında haklı bir neşe duyarız.</p>



<p>Burada vurgulanması gereken bir diğer önemli fark, Stoacıların ve Epikürcülerin <em>apatheia</em> veya <em>ataraxia</em>’ya ulaşma yollarının oldukça farklı olmasıdır. Epikürcüler için <em>ataraxia</em>, özellikle acıdan kaçınarak elde edilmesi gereken nihai bir hedefti. Bu da çoğunlukla sosyal ve politik hayattan çekilmeyi gerektiriyordu. Epikür için yakın dostluklar kurmak değerliydi, ancak <em>polis</em> içinde tam anlamıyla aktif bir rol üstlenmeye çalışmak, fiziksel ya da zihinsel acı kaçınılmaz olduğu için uzak durulması gereken bir şeydi. Buna karşılık, Stoacılar için asıl amaç erdemin uygulanmasıydı ve bu da bireyi toplumsal rolünü benimsemeye yöneltiyordu. Örneğin, Marcus Aurelius Düşünceler’inde sürekli olarak sabah kalkıp bir insanın yapması gereken işi yapmamız gerektiğini yazar ve bunu topluma faydalı olmak şeklinde yorumlar. Hierokles, Kinik ve Stoacı kozmopolitizm anlayışını daha da geliştirmiştir. Stoacıların “doğayı takip et” ilkesi, insan doğasının rasyonel yargılarda bulunabilen bir sosyal hayvan olmasını ifade ediyordu. Ayrıca, daha önce ele alınan dört erdemden biri adaletti ve üç temel prensipten biri olan eylem prensibi açıkça toplumsal bir yön taşımaktadır. Bu nedenle, apatheia Stoacılar için ulaşılması gereken bir nihai amaç değil, erdemli bir yaşam sürmenin doğal bir sonucu—bir anlamda tercih edilen bir farksızdı.</p>



<h2 class="wp-block-heading">5. Helenistik Dönem Sonrasında Stoacılık</h2>



<p>Long’un (2003) belirttiği gibi, Stoacılık Orta Çağ, Rönesans ve modern zamanlar boyunca Batı felsefesi üzerinde geniş çaplı, ancak çoğunlukla fark edilmeyen bir etki bırakmıştır. Stoacılıktan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilendiği düşünülen filozoflar arasında Augustinus, Thomas More, Descartes, Spinoza, Leibniz, Rousseau, Adam Smith ve Kant yer almaktadır ve bunlara kolaylıkla David Hume da eklenebilir. Rönesans döneminde, özellikle Epiktetos’un <em>El Kitabı</em> (<em>Enchiridion</em>) ve Seneca’nın <em>Mektuplar</em>ı gibi Stoacı eserler, ayrıca Stoacılığa olumlu yaklaşan Cicero’nun <em>De Officiis</em> gibi kitapları yaygın şekilde okunmuştur.</p>



<p>Hristiyanlık, ana rakibi olan Epikürcülüğe kıyasla Stoacılığa çok daha yakın bir yaklaşım sergilemiştir (aynı zamanda Platonculuğun “yeni” biçiminden de bazı unsurları benimsemiştir). Epikürcülerin hazza verdikleri önem ve evreni kaotik bir yapı olarak ele alan metafizikleri, Hristiyan teolojisiyle ilk bakışta bağdaşmaz görünüyordu. Stoacılık söz konusu olduğunda durum daha karmaşıktı. Bir yandan, Stoacıların materyalizme ve panteizme olan bağlılığı eleştirilmiş ve reddedilmiştir; ancak öte yandan, Logos fikri—her ne kadar Stoacıların kendilerinin tanıyacağı bir biçimde olmasa da—Hristiyan düşüncesine kolayca uyarlanabilmiştir. Ayrıca, Stoacıların erdeme yaptığı vurgu, genellikle İsa’nın gelişi öncesinde insanların ulaşabileceği en yüksek ahlaki düzey olarak görülmüştür.</p>



<p>Bu nedenle, Hristiyanlığın Stoacılığa karşı tutumu oldukça karmaşık ve çelişkili olmuştur. Augustinus, başlangıçta Stoacılığa olumlu yaklaşmış, ancak daha sonra daha eleştirel bir tutum benimsemiştir. Tertullian, Stoacılığa karşı olumlu bir bakış açısına sahipti ve <em>El Kitabı</em> (<em>Enchiridion</em>)’un farklı versiyonları manastırlarda yaygın olarak kullanılmıştır (bu versiyonlarda Sokrates’in yerine Pavlus getirilmiştir). Ayrıca, Peter Abelard ve John of Salisbury de Stoacı etik anlayışından etkilenmiştir. Ancak, Thomas Aquinas, özellikle 13. yüzyılın başlarında David of Dinant tarafından yapılan Stoacılığı canlandırma girişimine karşı eleştirel bir tutum sergilemiştir.</p>



<p>Rönesans döneminde Stoacılık önemli bir yeniden canlanma yaşamış ve bu büyük ölçüde Justus Lipsius’un (1547-1606) çalışmaları sayesinde olmuştur. Lipsius, Seneca ve Tacitus’un eleştirel edisyonlarını yayımlayan bir hümanist ve klasik filologdu. Onun en önemli eseri <em>De Constantia</em> (1584), Hristiyanların zorlu zamanlarda Stoacı düşünceden faydalanabileceğini savunurken, aynı zamanda Stoacılığın bir Hristiyan için kabul edilemez olan yönlerini dikkatle belirten bir çalışmaydı. Lipsius, ayrıca Epiktetos’tan da etkilenmiş ve <em>El Kitabı</em> (<em>Enchiridion</em>)’nın birkaç yıl önce İngilizceye çevrilmiş versiyonundan yararlanmıştır. Diğer Neostoacılar arasında Fransız devlet adamı Guillaume Du Vair, din adamı Pierre Charron, İspanyol yazar Francisco de Quevedo ve en önemlisi, Seneca’yı savunan bir deneme kaleme alan Michel de Montaigne yer almaktadır.</p>



<p>Neostoacılığın karşılanışı karışıktı. Lipsius’tan önce bile Calvin, “yeni Stoacılar” (novi Stoici) olarak adlandırdığı akımı, apatheia fikrini yeniden canlandırdıkları için sert bir şekilde eleştirmiştir ve daha sonraki eleştirmenler arasında Pascal da yer almıştır. Bu tür tepkileri önlemek amacıyla, Sellars’a göre, Neostoacı metinlerden biri “Genel olarak felsefe, doğru ve yerinde kullanıldığında bir Hristiyan için faydalıdır; ancak hiçbir felsefe Stoacılık kadar faydalı ve Hristiyanlığa bu kadar yakın değildir.” şeklinde temkinli bir onay ifadesiyle başlamıştır. Rönesans’ta felsefe dışındaki alanlarda da (örneğin şair Petrarca gibi isimlerle) Stoacılığa ilgi duyulmasına rağmen, Neostoacılık hiçbir zaman tam anlamıyla bir hareket haline gelmemiştir. Önemi büyük ölçüde Lipsius’un eserleri ve belki de Montaigne’in etkisiyle sınırlı kalmıştır.</p>



<p>Muhtemelen Stoacılıktan en çok etkilenen modern filozof Spinoza’dır. Nitekim Leibniz, onu Descartes ile “yeni Stoacıların” bir tarikatının lideri olmakla suçlamıştır (Long 2003). Stoacı dünya görüşü ile Spinoza’nın felsefesi arasında çarpıcı benzerlikler vardır. Her iki sistemde de doğayla özdeşleşmiş, her şeye nüfuz eden bir Tanrı ve evrensel neden-sonuç ilişkisi bulunur. Bununla birlikte, Stoacıların evren anlayışı temelde düalistken, Spinoza’nın monist bir sistem geliştirdiği unutulmamalıdır. Ancak, Stoacıların “etkin” ve “edilgin” ilkeleri tamamen iç içe geçmişti ve sonuç olarak bir tür birlikçi gerçeklik anlayışı ortaya çıkıyordu. Long, önemli bir fark olarak Spinoza’nın Tanrı’nın sonsuz sıfatlar ve uzamlılık kavramını Stoacılardan farklı bir şekilde ele aldığını belirtir. Ona göre, Stoacıların Tanrısı sonlu olsa da (her ne kadar ezeli ve ebedi olarak düşünülse de), Spinoza’nın Tanrısı her şeye içkin ve sonsuzdur. Long bu durumu şu şekilde özetler: “Her iki sistem de gerçekliğin genel olarak benzer bir kavranışına sahiptir: Spinoza’da Tanrı, her şeyin nihai nedeni olarak monistik bir şekilde ele alınırken, Stoacılıkta düşünce ve uzamın iki yönlü yapısıyla düalist bir çerçeve çizilir. Her iki sistem de Tanrı’nın niteliklerini ve varlıklardaki farklı görünümlerini hiyerarşik bir şekilde ele alır, sıkı bir belirlenimcilik benimser ve fiziksel olarak tamamen etkin bir yapıya sahiptir.” Long, etik alanında benzerliklerin çok daha belirgin olduğunu vurgular ve “Spinoza’nın etiği açık ve derin bir şekilde Stoacıdır” der. Ancak, önemli bir fark da Spinoza’nın dünyada herhangi bir teleolojik düzeni reddetmesidir. Ona göre doğanın bir amacı yoktur ve Tanrı kozmik düzeni yönlendirmez. Long bu farkı şu şekilde ifade eder: “Stoacılar, Spinoza’nın ilahi takdiri reddeden yolunu seçmiş olsalardı, antik çağdan itibaren kendilerine yöneltilen pek çok eleştiriden kaçınabilirlerdi.” Bu bağlamda, Spinoza’nın Stoacı sistemi modern zamanlara uyarladığı düşünülebilir, ki günümüzde de Stoacılığı yeniden şekillendirme yönünde birçok çaba bu doğrultuda ilerlemektedir.</p>



<p>Son olarak, Stoacılar ile Kant arasında da önemli bir bağlantı bulunmaktadır, özellikle her iki düşünce sisteminin de eylemin belirli sonuçlarının ötesine geçen bir görev anlayışını paylaşmaları açısından. Ancak Long’un da vurguladığı gibi, aradaki farklar da oldukça belirgindir: Kant, ahlak sistemine <em>a priori</em> akıl yürütme yoluyla ulaşırken, Stoacılar doğalcı ve ampirist bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Bu fark, Kant’ın ahlak anlayışının deontolojik (ödev temelli) olması ile Stoacı etiğin eudaimonist (erdem ve iyi yaşam temelli) olması arasındaki temel ayrımı ortaya koymaktadır. Günümüz felsefesinde erdem etiğinin yeniden canlanmasıyla birlikte (Foot 1978, 2001; MacIntyre 1981/2013; Nussbaum 1994), Stoacılığın pratik bir ahlak felsefesi olarak tekrar önem kazanması için uygun bir zemin oluşmuştur.</p>



<h2 class="wp-block-heading">6. Günümüz Stoacılığı</h2>



<p>21. yüzyıl, genel olarak erdem etiğinin ve özellikle Stoacılığın yeniden canlanmasına tanıklık etmektedir. Philippa Foot, Alasdair MacIntyre ve Martha Nussbaum gibi filozofların çalışmaları, erdem etiğini, baskın Kantçı-deontolojik ve faydacı-sonuççu yaklaşımlara karşı uygulanabilir bir alternatif olarak yeniden gündeme getirmiştir. David Bourget ve David Chalmers’ın (2013) profesyonel filozoflar arasında yaptığı bir anket, deontolojinin (%26) çok az bir farkla en fazla desteklenen ahlaki çerçeve olduğunu, bunu sonuççuluğun (%24) takip ettiğini ve erdem etiğinin de %18 ile çok geride kalmadığını göstermektedir. Diğer ahlaki yaklaşımlar ise daha düşük oranlarda destek bulmuştur. Elbette, etik bir popülerlik yarışı değildir, ancak bu veriler, erdem etiğinin çağdaş akademik ahlak felsefesinde yeniden önem kazandığını göstermektedir.</p>



<p>Özellikle Stoacılık konusunda, yeni akademik çalışmalar, klasik eserlerin çevirileri ve önde gelen Stoacıların biyografileri düzenli olarak yayımlanmaya devam etmektedir. Bu alandaki önemli eserler arasında Inwood’un derlediği <em>Cambridge Companion to the Stoics</em> (2003), Stoacı bilgelik kavramı üzerine bir makale (Brouwer 2014), Epiktetos üzerine bir ciltlik çalışma (Long 2002), Stoacılık ve duygular üzerine bir araştırma (Graver 2007), Seneca’nın Lucilius’a Mektuplar’ının yüzyıl içindeki ilk yeni çevirisi (Graver ve Long 2015), Musonius Rufus’un yeni bir çevirisi (King 2011), Genç Cato’nun biyografisi (Goodman 2012), Marcus Aurelius’un biyografisi (McLynn 2009) ve Seneca üzerine iki farklı biyografi (Romm 2014 ve Wilson 2014) bulunmaktadır. Bu liste daha da genişletilebilir.</p>



<p>Bununla paralel olarak, Stoacılık bir anlamda köklerine, yani pratik bir felsefe olma niteliğine geri dönmektedir. Antik Stoacılar, sistemlerini teorik bir egzersizden ziyade günlük yaşam için bir rehber olarak tasarlamışlardı. Özellikle Epiktetos, salt teorik felsefeye duyduğu hoşnutsuzluğu çok net bir şekilde ifade eder: “Akıl yürütmeleri nasıl analiz edeceğimizi biliyoruz ve yetkin mantıkçıları değerlendirmek için gereken beceriye sahibiz. Ama hayatın içinde ne yapıyorum? Bugün iyi dediğime yarın kötü diye yemin ediyorum. Bunun nedeni, kıyaslar hakkında bildiklerimle kıyaslandığında, hayat hakkındaki bilgi ve deneyimimin çok geride kalmasıdır.” (<em>Konuşmalar</em>, II.3.4-5) Benzer şekilde, Marcus Aurelius’un ünlü öğüdü de Stoacılığın pratik yönünü vurgular: “Artık iyi bir insanın nasıl olması gerektiği hakkında konuşmayı bırak ve öyle biri ol.” (<em>Düşünceler</em>, X.16)</p>



<p>Modern Stoacılık hareketi, Victor Frankl’ın logoterapisi (Sahakian 1979) ve Albert Ellis’in erken dönem Bilişsel Davranışçı Terapisi (Robertson 2010) gibi yaklaşımlarla bağlantılıdır. Ancak, Stoacılık bir terapi değil, bir felsefedir ve 21. yüzyıl Stoacılığının sistematik ifadelerini William Irvine (2008), John Sellars (2003) ve Lawrence Becker (1997) gibi filozofların eserlerinde bulmaktayız. Bununla birlikte, CBT terapisti Donald Robertson’un (2013) daha çok kendine yardım odaklı katkısı da dikkate değerdir. Bu yazarların tamamı, “Stoacı” (Stoic) teriminin felsefi anlamını, modern İngilizcede yaygın olarak kullanılan ve “her şeye katlanan, duygusuz biri” anlamına gelen “stoic” kelimesinden ayırmaya çalışmaktadır. Her iki kullanım arasında, örneğin dayanıklılığa verilen önem gibi ortak noktalar bulunsa da günlük dildeki “stoic” terimi, felsefi Stoacılığın daraltılmış ve yüzeysel bir versiyonudur ve bu ikisi birbirinden ayrılmalıdır.</p>



<p>Muhtemelen Stoacılığı modern dünyaya yalnızca açıklamak yerine güncelleme açısından en kapsamlı ve akademik girişim, Becker’in (1997) çalışmasıdır. Ancak, Irvine (2008) tarafından sunulan daha erişilebilir bir yaklaşım da bulunmaktadır. Irvine’in en önemli katkılarından biri, Epiktetos’un ünlü kontrol ikiliğini daha makul bir üçlü yapıya dönüştürmesidir: Tamamen kontrolümüzde olan şeyler (özellikle yargılarımız ve eylemlerimiz), tamamen kontrolümüz dışında olan şeyler (büyük tarihsel olaylar, doğal afetler vb.), kısmen kontrol edebildiğimiz şeyler. Irvine, üçüncü kategoriyi içselleştirilmiş hedefler kavramıyla yeniden yorumlayarak, Epiktetos’un orijinal ayrımını daha anlamlı hale getirmektedir. Örneğin, bir tenis maçı oynadığınızı düşünelim. Maçın sonucu kısmen kontrolünüz altındadır, çünkü performansınızı etkileyebilirsiniz; ancak aynı zamanda rakibinizin yeteneği, hakemin adaleti veya rüzgâr gibi kontrol edemeyeceğiniz değişkenlere de bağlıdır. Bu nedenle, Irvine’e göre asıl hedefiniz maçı kazanmak değil, elinizden gelen en iyi oyunu oynamak olmalıdır, çünkü bunu tamamen kontrol edebilirsiniz. Hedeflerinizi içselleştirdiğinizde, Epiktetos’un orijinal kontrol ikiliği de daha mantıklı hale gelir. Maçın sonucuna gelince, bunu ruh dinginliği (<em>equanimity</em>) ile kabul etmek gerekir.</p>



<p>Becker (1997) daha kapsamlı bir yaklaşım sunmakta olup, kitabının sonunda, kullandığı normatif Stoacı mantığın tutarlı olduğunu ve muhtemelen eksiksiz olduğunu gösteren uzun bir ek sunmaktadır. Onun Yeni Stoacılığı ile antik Stoacılık arasında üç önemli fark bulunmaktadır: (i) Becker, erdemin doğuştan birincil olduğu fikrini, bireyin etkinliğini (<em>agency</em>) en üst düzeye çıkarması açısından yorumlar ve insanın doğası gereği bunu amaçlaması gerektiğini savunan bir argüman geliştirir. (ii) Stoacıların “doğayı takip et” ilkesini, “gerçekleri takip et” şeklinde yorumlar. Yani, evreni anlamak için elimizdeki en iyi bilimsel çerçeveyi kabul etmek gerektiğini öne sürer. Bu yorum, Stoacıların doğaya ve bilimsel sorgulamaya duydukları saygıyla da tutarlıdır ve Stoacı epistemolojinin modern bir uyarlamasını sunar. (iii) Antik Stoacıların <em>teleonomik</em> (amaçlı) evren görüşünü terk eder, çünkü modern bilimsel anlayış tarafından artık desteklenmemektedir. Bu yüzden, erdemin “etkinliği en üst düzeye çıkarma” olarak ele alınması gerektiğini savunur, ki bu da ilk maddede belirtilen argümanıyla doğrudan bağlantılıdır. Becker’in (ve Irvine’in ya da başka birinin) girişimlerinin başarılı olup olmayacağı, akademik araştırmaların ilerlemesine ve Stoacılığın popüler hareket olarak nasıl evrileceğine bağlı olarak ilerleyen zamanlarda görülecektir.</p>



<p>Bu hareket, 21. yüzyılın başlarında önemli ölçüde büyümüş ve çeşitli biçimlerde kendini göstermeye başlamıştır. Günümüzde, modern Stoacılığın pratik yönlerine odaklanan birçok yüksek kaliteli blog bulunmaktadır. Ayrıca, sosyal medyada da dikkate değer bir varlık göstermektedir; örneğin, Facebook’taki <em>Stoacılık Grubu</em> bu hareketin en bilinen topluluklarından biridir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">7. Sözlük</h2>



<p>Stoacılar, bazılarına göre tartışmalı bir şekilde, oldukça zengin bir teknik terminoloji geliştirmeleriyle tanınmışlardır. Cicero, <em>De Finibus</em>’un III. Kitabında, Zenon’un birçok yeni terim icat ettiğini ve Latin dilinin, Yunanca düşüncenin tüm inceliklerini ifade etmek için yeterince sofistike olmadığını düşündüğünü açıkça belirtir. Aşağıda, önemli Stoacı terimlerden bazıları ve anlamları yer almaktadır:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Andreia = Cesaret, dayanıklılık; dört temel Stoacı erdemden biri.</li>



<li>Apatheia = Sarsılmaz dinginlik, rahatsız edici arzuların ve duyguların aşılması.</li>



<li>Apoproēgmena = Tercih edilmeyen farksızlar; erdemin dışında kalan ve eşit koşullar altında kaçınılması gereken dışsal unsurlar.</li>



<li>Aretê = Erdem; bireyin işlevini en iyi şekilde yerine getirme yetkinliği. Becker için bu, bireyin etkinliğinin mükemmelleştirilmesi ile eşdeğerdir.</li>



<li>Ataraxia = Korkunun yokluğu; büyük ölçüde Epikürcü bir kavram olmakla birlikte Stoacılar tarafından da benimsenmiştir.</li>



<li>Dikaiosynê = Adalet, dürüstlük; dört temel Stoacı erdemden biri.</li>



<li>Eudaimonia = Etik bir yaşam sürerek ulaşılan gelişmiş, iyi yaşam.</li>



<li>Eupatheiai = Bilgenin geliştirdiği sağlıklı tutkular.</li>



<li>Hormê = Eylem prensibi.</li>



<li>Kathēkon = Uygun, rasyonel eylem; yapılması gereken şey.</li>



<li>Logos = Evreni yöneten akılsal ilke.</li>



<li>Oikeiôsis = Bireyin kendisine ait olan şey; Hierokles’in genişleyen ilgi çemberleri aracılığıyla Stoacı kozmopolitizme ulaşan kavram.</li>



<li>Orexis = Arzu prensibi.</li>



<li>Philanthrôpia = İnsan sevgisi; oikeiôsis kavramıyla bağlantılı.</li>



<li>Phronêsis = Pratik bilgelik; dört temel Stoacı erdemden biri.</li>



<li>Proēgmena = Tercih edilen farksızlar; erdemin dışında kalan ve eşit koşullar altında peşinden gidilebilecek dışsal unsurlar (ancak erdeme zarar vermemeleri koşuluyla).</li>



<li>Propatheiai = İstem dışı duygusal tepkiler; bireyin bunlara onay verip vermeme aşamasına henüz ulaşmadığı duygular.</li>



<li>Prosochê = Ahlaki ilkeleri şu ana uygulamak, farkındalık.</li>



<li>Sôphrosynê = Öz disiplin, ölçülülük; dört temel Stoacı erdemden biri.</li>



<li>Sunkatathesis = Yargı prensibi.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">8. Kaynaklar ve İleri Okumalar</h2>



<ul class="wp-block-list">
<li>Algra, K. (2003) Stoic theology. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Almeder, R. (1995) Externalism and justification. Philosophia 24:465-469.</li>



<li>Angere, S. (2007) The defeasible nature of coherentist justification. Synthese 157:321-335.</li>



<li>Beaney, M. (1997) The Frege Reader. Blackwell.</li>



<li>Becker, L.C. (1997) A New Stoicism. Princeton University Press.</li>



<li>Bobzien, S. (2003) Logic. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Bobzien, S. (2006) Ancient logic. Stanford Encyclopedia of Philosophy, http://plato.stanford.edu/entries/logic-ancient/ (accessed on 22 December 2015)</li>



<li>Bourget, D. and Chalmers, D.J. (2013) What do philosophers believe? Philosophical Studies 3:1-36.</li>



<li>Brennan, T. (2003) Stoic moral psychology. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Broadie, S. & Rowe, C. (eds.) (2002) Aristotle — Nicomachean Ethics. Oxford University Press.</li>



<li>Brouwer, R. (2014) The Stoic Sage: The Early Stoics on Wisdom, Sagehood and Socrates. Cambridge University Press.</li>



<li>Brunschwig, J. (2003) Stoic metaphysics. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Bugh, G.R. (1992) Athenion and Aristion of Athens. Phoenix 46:108-123.</li>



<li>Cicero, C.T. (2014) Complete Works. Delphi Classics.</li>



<li>Colish, M. (1985) The Stoic Tradition from Antiquity to the Early Middle Ages. E.J. Brill.</li>



<li>Diogenes Laertius (trans. by R.D. Hicks) (2015) Lives of the Eminent Philosophers. Delphi Classics.</li>



<li>Epictetus (trans. by R. Dobbin) (2008) Discourses and Selected Writings. Penguin</li>



<li>Ferraiolo, W. (2015) God or Atoms: Stoic Counsel With or Without Zeus. International Journal of Applied Philosophy 29:199-205.</li>



<li>Foot, P. (1978) Virtues and Vices. Blackwell.</li>



<li>Foot, P. (2001) Natural Goodness. Clarendon Press.</li>



<li>Frede, M. (1983). Stoics and skeptics on clear and distinct impressions. In: M.F. Burnyeat (ed.), The Skeptical Tradition. University of California Press, pp.65–93.</li>



<li>Frede, D. (2003) Stoic determinism. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Gill, C. (2003) The School in the Roman Imperial period. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Goldman, A. (1980) The internalist conception of justification. Midwest Studies in Philosophy 5:27-52.</li>



<li>Goldman, A. (1994) Naturalistic epistemology and reliabilism. Midwest Studies in Philosophy 19:301-320.</li>



<li>Goodman, R. (2012) Rome’s Last Citizen: The Life and Legacy of Cato, Mortal Enemy of Caesar. Thomas Dunne.</li>



<li>Goulet, R. (2013) Ancient philosophers: a first statistical survey. In: M. Chase, R.L. Clark, and M. McGhee (eds.) Philosophy as a Way of Life: Ancients and Moderns — Essays in Honor of Pierre Hadot. John Wiley & Sons.</li>



<li>Graver, M. (2007) Stoicism and Emotion. University Of Chicago Press.</li>



<li>Graver, M. and Long, A.A. (translators) (2015) Letters on Ethics: To Lucilius. University of Chicago Press.</li>



<li>Griffith M. (2013) Free Will: The Basics. Routledge.</li>



<li>Hadot, P. (1998) The Inner Citadel: the Meditations of Marcus Aurelius. Trans. by M. Chase, Cambridge University Press.</li>



<li>Hankinson, R.J. (2003) Stoic epistemology. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Inwood, B. (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Irvine, W.B. (2008) A Guide to the Good Life: The Ancient Art of Stoic Joy. Oxford University Press.</li>



<li>King, C. (2011) Musonius Rufus: Lectures and Sayings. CreateSpace.</li>



<li>Ladyman, J. and Ross, D. (2009) Every Thing Must Go: Metaphysics Naturalized. Oxford University Press.</li>



<li>LeDoux, J. (2015) Anxious: Using the Brain to Understand and Treat Fear and Anxiety. Viking.</li>



<li>Lipton, P. (2003) Inference to the Best Explanation. Routledge.</li>



<li>Long, A.A. (2002) Epictetus: A Stoic and Socratic Guide to Life. Oxford University Press.</li>



<li>Long, A.A. (2003) Stoicism in the philosophical tradition: Spinoza, Lipsius, Butler. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>MacIntyre, A. (1981/2013) After Virtue. A&C Black.</li>



<li>Marcus Aurelius (trans. by G. Long) (1997) Meditations. Dover.</li>



<li>McBrayer, G.A., Nichols, M.P., and Schaeffer, D. (2010) Euthydemus. Focus.</li>



<li>McLynn, F. (2009) Marcus Aurelius: A Life. Da Capo Press.</li>



<li>Nussbaum, M. (1994) The Therapy of Desire: Theory and Practice in Hellenistic Ethics. Princeton University Press.</li>



<li>O’Connor, D.J. (1975) The Correspondence Theory of Truth. Hutchinson.</li>



<li>Osler, M.J. (1991) Atoms, pneuma and tranquillity: Epicurean and Stoic Themes in European Thought. Cambridge University Press.</li>



<li>Putnam, H., Neiman, S., and Schloss, J.P. (eds.) (2014) Understanding Moral Sentiments: Darwinian Perspectives? Transaction Publishers.</li>



<li>Robertson, D. (2010) The Philosophy of Cognitive-behavioural Therapy (CBT): Stoic Philosophy as Rational and Cognitive Psychotherapy. Karnac Books.</li>



<li>Robertson, D. (2013) Stoicism and the Art of Happiness – Ancient Tips For Modern Challenges: Teach Yourself. Teach Yourself.</li>



<li>Romm, J. (2014) Dying Every Day: Seneca at the Court of Nero. Knopf.</li>



<li>Sahakian, W.S. (1979) Logotherapy’s Place in Philosophy. In: Logotherapy in Action. J. Fabry, R. Bulka, and W.S. Sahakian (eds.), foreword by Viktor Frankl. Jason Aronson.</li>



<li>Schofield, M. (2003) Stoic ethics. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Sedley, D. (2003) The School, from Zeno to Arius Didymus. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Sellars, J. (2003) The Art of Living: The Stoics on the Nature and Function of Philosophy. Ashgate.</li>



<li>Seneca, L.A. (2014) Complete Works of Seneca the Younger. Delphi Classics.</li>



<li>Sharpe, M. (2014) Stoic virtue ethics. In: S. van Hooft and N. Athanassoulis (eds.), The Handbook of Virtue Ethics. Acumen Publishing.</li>



<li>Taran, L. (1971) The creation myth in Plato’s Timaeus. In: J.P. Anton, G.L. Kustas and A. Preus (eds.) Essays in Ancient Greek Philosophy. State University of New York Press, 372-407.</li>



<li>Tieleman, T. (2002) Galen on the seat of the intellect: anatomical experiment and philosophical tradition. In: C. Tuplin (ed.) Science and Mathematics in Ancient Greek Culture. Oxford University Press, pp. 256-273.</li>



<li>Tye, M. (1994) Sorites paradoxes and the semantics of vagueness.  Philosophical Perspectives 8:189-206.</li>



<li>Ungerer, R.M. and Smolin, L. (2014) The Singular Universe and the Reality of Time: A Proposal in Natural Philosophy. Cambridge University Press.</li>



<li>Verbeke, G. (1983) The Presence of Stoicism in Medieval Thought. Catholic University of America Press.</li>



<li>White, M.J. (2003) Stoic natural philosophy. In: B. Inwood (ed.) The Cambridge Companion to the Stoics. Cambridge University Press.</li>



<li>Wilson, E. (2014) The Greatest Empire: A Life of Seneca. Oxford University Press.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Massimo Pigliucci – </strong>“<a href="https://iep.utm.edu/stoicism/" target="_blank" rel="noopener" title="">Stoicism”</a>, (Erişim Tarihi: 21.02.2025)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Mehmet Mirioğlu</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/stoacilik-massimo-pigliucci-internet-encyclopedia-of-philosophy/">Stoacılık – Massimo Pigliucci (Internet Encyclopedia of Philosophy)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stoacılar Haklıydı: Duygusal Kontrol Ruh İçin İyidir – István Darabán</title>
<link>https://trafikdernegi.com/stoacilar-hakliydi-duygusal-kontrol-ruh-icin-iyidir-istvan-daraban</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/stoacilar-hakliydi-duygusal-kontrol-ruh-icin-iyidir-istvan-daraban</guid>
<description><![CDATA[ Daha affedici olabilmek için genellikle daha empatik olmamız gerektiği söylenir. Empati, güçlü bir sosyal bağlayıcıdır ve çoğu insan empatinin bize zarar veren biriyle aynı duyguları paylaşma olasılığımızı arttırdığı için affetmeyi kolaylaştırdığına inanır. Ancak, psikolog Paul Bloom’un öne sürdüğü gibi, empatiyle ilgili ciddi problemler vardır. Bloom, empatinin doğası gereği taraflı olduğunu ve onu ahlaki bir rehber olarak kullanmamamız gerektiğini vurgular. 2017 yılında verdiği bir röportajda, “Empatinin tasarım kusurları, bir spot ışığı gibi çalışmasından kaynaklanıyor,” demiştir. “Sizi belli bir noktaya odaklar. Ancak spot ışıkları sadece yönelttiğiniz yeri aydınlatır ve bu nedenle empati taraflıdır.” Empati duygusu, farklı durumlarda eşit şekilde ortaya çıkmaz ve
The post Stoacılar Haklıydı: Duygusal Kontrol Ruh İçin İyidir – István Darabán first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/03/threebs1520_a_stoic_philosopher_posing_for_his_photo_in_the_sty_242f28fc-602d-4edf-b930-abd548ba7e66.png.avif" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:31:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Stoacılar, Haklıydı:, Duygusal, Kontrol, Ruh, İçin, İyidir, –, István, Darabán</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Daha affedici olabilmek için genellikle daha empatik olmamız gerektiği söylenir. Empati, güçlü bir sosyal bağlayıcıdır ve çoğu insan empatinin bize zarar veren biriyle aynı duyguları paylaşma olasılığımızı arttırdığı için affetmeyi kolaylaştırdığına inanır. Ancak, psikolog Paul Bloom’un öne sürdüğü gibi, empatiyle ilgili ciddi problemler vardır.</p>



<p>Bloom, empatinin doğası gereği taraflı olduğunu ve onu ahlaki bir rehber olarak kullanmamamız gerektiğini vurgular. 2017 yılında verdiği bir röportajda, “Empatinin tasarım kusurları, bir spot ışığı gibi çalışmasından kaynaklanıyor,” demiştir. “Sizi belli bir noktaya odaklar. Ancak spot ışıkları sadece yönelttiğiniz yeri aydınlatır ve bu nedenle empati taraflıdır.” Empati duygusu, farklı durumlarda eşit şekilde ortaya çıkmaz ve insanlar genellikle kendi gruplarına ait olanlarla daha fazla empati kurma eğilimindedir. Olumsuz bağlamlarda ise empati, duygusal tükenmişliğe ve strese yol açabilir.</p>



<p>Neyse ki empati, nezaket ve hoşgörüyü geliştirmenin en etkili yolu değildir. Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un Stoacı felsefesi, empatinin kırılgan doğasını aşan ve bunun yerine zihinsel sükûneti (dinginliği) bulmaya odaklanan güçlü bir alternatif sunar:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>Biri benden nefret mi ediyor? Bu, onların sorunu. Benim meselem ise nefret edilecek bir şey söylememek veya yapmamaktır. Biri beni küçümsüyor mu? Bu, onların sorunu. Benim meselem ise sabırlı ve neşeli olmaktır – onlara karşı bile.</p>
</blockquote>



<p>İmparatorluk sarayında, Marcus Aurelius antik dünyanın en entrikacı sosyal ortamına tanıklık etmiştir. Ahlaki üstünlüğü korumak çoğu zaman zor olmuş, bu yüzden de sık sık affetme üzerine düşünmüş ve <em>Kendime</em> <em>Düşünceler</em> adlı eserinde bu konuya yer vermiştir. Stoacı bir bakış açısını benimseyerek kendi duygularını kontrol etmeye ve sosyal bağlamdan bağımsız bir iç huzur sağlamaya odaklanmıştır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>Bizi rahatsız eden, onların yaptıkları değildir. Bu, onların zihninin bir sorunu, bizim değil. Asıl mesele, bizim yanlış algılarımızda. Onları bir kenara bırak. Bu durumu bir felaket olarak görmekten vazgeçmeye istekli ol… ve öfken kaybolacak.</p>
</blockquote>



<p>Bu ilkeleri hayata geçirmek, Marcus Aurelius’u adil bir hükümdar yapmıştır. Günümüzde ise onun fikirleri, nezaketi ve affediciliği, yaşamın temel ilkeleri haline getirmek için <a href="https://aeon.co/ideas/anger-is-temporary-madness-heres-how-to-avoid-the-triggers" target="_blank" rel="noopener" title="">pragmatik bir yol </a>sunmaktadır. Duygularımızın sorumluluğunu almak ve böylece başkalarının kışkırtmalarından etkilenmeyen güçlü bir zihniyet inşa etmek empatiye bel bağlamaktan daha pratik bir karakter geliştirme yöntemidir. Olayları failin eylemlerine değil, kendi düşünce ve davranışlarımıza odaklanarak ele aldığımızda kendimize karşı hesap verebilirliğimizi artırırız: egomuz ve onun getirdiği ayrıcalık duygusu, öfke ve mağduriyet hisleriyse azalır. Sinirbilim ve psikoterapinin de öne sürdüğü gibi, Marcus Aurelius’un tarif ettiği doğrultuda zihin yapımızı değiştirmek, duygusal beynimizi adeta “yeniden programlayarak” daha sabırlı, nezakete yatkın bir ruh hali geliştirmemize olanak tanır.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Olay bittikten sonra dahi sürekli olay üzerine düşünmeye devam ederseniz kafanızda öfkeyi daha da büyütmüş olursunuz.</p></blockquote></figure>



<p><strong>Affetme eyleminin psikolojik yönünü keşfetmek için öncelikle</strong> öfkenin beyinde nasıl işlendiğine bakmamız gerekir. Biyolojik olarak öfke, “savaş ya da kaç” tepkisiyle ilişkili bir stres yanıtıdır. Amigdala, çevrede bir tehdit algıladığında veya tahmin ettiğinde, beyni stres hormonlarıyla doldurur. Bu hormonlar kalp atış hızını, kan basıncını ve solunumu artırarak vücudu mücadele etmeye hazır hale getirir.</p>



<p>Ancak en önemli nokta, öfke, stres veya korku anlarında kontrolümüzü <a href="https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC8228195/" target="_blank" rel="noopener" title="">kaybetmemize</a> neden olan amigdalanın <a href="https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC2566753/" target="_blank" rel="noopener" title="">duygusal tepkiselliğinin</a>, bilinçli olarak prefrontal korteks tarafından düzenlenebilmesidir. <a href="https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC4774859/" target="_blank" rel="noopener" title="">Duygusal düzenleme</a>, davranış kontrolü ve karmaşık karar alma süreçlerinden <a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28616997/" target="_blank" rel="noopener" title="">sorumlu olan</a> bu beyin bölgesi, amigdalanın iletmeye çalıştığı sinyalleri sürekli olarak değerlendirerek durumu anlamlandırmaya çalışır. Buna karşılık, prefrontal korteks bu içgüdüsel ve duygusal sinyali ya bastırabilir ya da güçlendirebilir.</p>



<p>Diyelim ki bir konserdesiniz ve biri ayağınıza bastı. Öfkeyle arkanızı dönüp tepki vermeye hazırsınız ancak bunu yapanın sadece bir çocuk olduğunu görüyorsunuz. Bunun üzerine tepki göstermekten vazgeçiyor ve durumu büyütmeden onu affediyorsunuz. Bu durumda, prefrontal korteksiniz amigdaladan gelen duygusal sinyali bilinçli olarak değerlendirmiş ve bu tepkiyi bastırmıştır.</p>



<p>Ancak, arkanızı döndüğünüzde daha önce iki kere ayağınıza basmış olan aynı iri adamı fark ederseniz ona karşı öfkeyle bağırmaya başlayabilirsiniz. Bu durumda, amigdaladan gelen öfke tepkisini bastırmak bir yana, onu daha da güçlendirmiş olursunuz. Bağlamı bu şekilde değerlendirmek, durumu daha da sinir bozucu hale getirir. Üstelik, olay bittikten sonra dahi sürekli olay üzerine düşünmeye devam ederseniz kafanızda öfkeyi daha da büyütür, kendinizi bilinçli olarak öfkeli bir halde tutarsınız.</p>



<p>Bu nedenle, öfkemizden genellikle hızlı tepki veren, duygusal amigdalayı sorumlu tutsak da asıl sorumlu hangi duyguları hissetmeyi ve nasıl ifade etmeyi seçtiğimizi düzenleyen prefrontal kortekstir. Amigdala ile korteks arasındaki bu dinamik etkileşim, rasyonel beynimizin duygusal sinyalleri bastırmasını veya tam tersine onların etkisine girmesini mümkün kılar.</p>



<p>İşte burada, yeni davranışların öğrenilmesini sağlayan nöroplastisite mekanizması devreye girer. Eğer her tetikleyici olaya öfkeyle tepki vermeye devam edersek, amigdalanın bilinçli beynimiz üzerindeki etkisi giderek güçlenir. Tam tersine, kendimizi sakinleştirmeyi veya bu tür olayları rasyonelleştirmeyi pratik edersek prefrontal korteksin öfke üzerindeki kontrolü artar ve zamanla bu süreç daha <a href="https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC3260787/" target="_blank" rel="noopener" title="">zahmetsiz hale gelir</a>. Bu düşünceyi Marcus Aurelius şu sözleriyle güzel bir şekilde özetler:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>Zihnin niteliğini düşündüğün şeyler belirler. Ruh, düşüncelerin rengine boyanır.</p>
</blockquote>



<p>Bu, Stoacılığın pratik bilgeliğini anlamak için kritik bir kavramdır. Bu düşünce, dünya hakkında bilinçli olarak bir düşünce çerçevesi inşa ederek duygularımızın – ve dolayısıyla hayatımızın – hangi nitelikte olacağını belirleyebileceğimiz anlamına gelir. Korteksimizdeki değer yargılarını değiştirmek, ruhumuzun rengini şekillendirir.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Hayal kırıklığı veya öfke gibi duygusal tepkilerimiz, zihnimiz tarafından şekillendirilir, yani deneyimlerimizi nasıl çerçevelediğimize bağlı olarak değişir.</p></blockquote></figure>



<p>Stoacılara göre zihinsel berraklık, erdeme ulaşmanın en kesin yoludur. Ve bir kişi ancak Stoacılığın “kontrol ikilemi” olarak bilinen ilkesini anlayarak zihnini berraklaştırabilir, yani hayatta kontrol edebileceğimiz şeyler ile edemeyeceklerimiz arasındaki açık ayrımı kavrayarak. Onlara göre, insanın yaşadığı çalkantılı ve değişken duyguların çoğu, kontrolü dışında olan şeyleri kabul etmeyi reddetmesinden kaynaklanır. Marcus Aurelius’un da belirttiği gibi:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>Kontrol edemediğin şeyleri ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olarak tanımlıyorsun. Ve elbette, ‘kötü’ şeyler olduğunda ya da ‘iyi’ olanlar gerçekleşmediğinde tanrıları suçluyor ve sorumlu tuttuğun insanlara karşı nefret besliyorsun.</p>
</blockquote>



<p>Bu ikiliği benimsemek, hayal kırıklığı veya öfke gibi duygusal tepkilerimizin zihnimiz tarafından şekillendirildiğini – yani deneyimlerimizi nasıl çerçevelediğimize bağlı olarak değiştiğini kabul etmek anlamına gelir. Ve bu öznel perde, objektif bir olayın üzerini örter ve kişiden kişiye farklılık gösterir: bazıları daha kolay tetiklenirken bazıları daha sakindir; kimileri belirli bir durumu incitici bulurken başkaları gülüp geçer. İşte bu yüzden Stoacılık, algılarımız üzerinde kontrol sağlamak için kişisel sorumluluk almayı öğütler. Bu süreç, tetikleyicilerimizi zayıflatır, egomuzu küçültür ve yalnızca kendimize odaklanma ve hak edilmişlik duygumuzu azaltır. Marcus Aurelius’un dediği gibi:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>Zarar görmemeyi seçersen zarar görmüş hissetmezsin. Zarar gördüğünü hissetmezsen gerçekten zarar görmemiş olursun.</p>
</blockquote>



<p>Bu, hayatta önemli bir seçime götürür bizi. Başkaları bizi incittiğinde öfkemizi ifade etme hakkımız olduğunu düşünebilir, kin tutabilir ve hatta misilleme yapabiliriz. Ya da daha Stoacı bir bakış açısını benimseyerek, başkalarının davranışlarını kontrol edemeyeceğimizi ancak onlardan rahatsız olmamayı bilinçli bir şekilde seçebileceğimizi kabul edebilir ve böylece onları affedebiliriz. Bu perspektif, duygularımızı hissetme hakkımızı inkâr etmez ancak kaçınılmaz olarak daha fazla acı yaratacak bir dünyada, onların zihnimizi nasıl şekillendirdiğini sorgulamamızı önerir.</p>



<p><strong>Stoacılığın bu akıl yürütme biçimi ve bilinçli düşünme yoluyla beyni yeniden şekillendirme kapasitesi</strong> modern psikoterapinin temel taşlarından biridir. 1950’lerde, öncü psikolog Albert Ellis, Stoacı felsefeden ilham alarak ilk bilişsel terapi yöntemi olan Rasyonel Duygusal Davranış Terapisi’ni (RDDT) geliştirdi. Günümüzde yaygın olarak kullanılan Bilişsel Davranışçı Terapi’nin (BDT) öncüsü ve ilham kaynağı olan RDDT, depresyon, anksiyete ve öfke problemleri gibi çeşitli psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde etkilidir. Bu terapi, Stoacılıktan esinlenen yöntemlerle değer yargıları inşa ederek ve daha sağlıklı duygusal ve sosyal tepkiler geliştirerek iyileşmeyi amaçlar.</p>



<p>RDDT, psikolojik sıkıntılarımızın temel nedeninin mantık dışı inançlar ve bu inançların hayatımızı algılayış şeklimizi nasıl etkilediği olduğunu vurgular. Bu yaklaşım, ‘ABC modeli’ olarak bilinen bir çerçeveye dayanır: ‘A’ (<em>Activating event</em>) uyaran olaydır, yani çevreden gelen bir tetikleyici. ‘B’ (<em>Belief</em>) bu olay hakkındaki inancımızdır, yani durumu nasıl yorumladığımız ve dünya görüşümüz doğrultusunda ona nasıl anlam yüklediğimiz. ‘C’ (<em>Consequence</em>) duygusal sonucumuzdur, yani inancımızın bizi nasıl hissettirdiği. Stoacı kontrol ikilemi ilkesini yansıtan ABC modeli, bizi rahatsız eden şeyin ‘A’ (olay) değil, ‘B’ (olaya dair inancımız) olduğunu öne sürer. Yani, nasıl hissedeceğimizi belirleyen, başımıza gelenler değil, onlara nasıl anlam verdiğimizdir. Marcus Aurelius’un dediği gibi:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>Dışsal şeyler sorun değildir. Sorun, onlara verdiğin anlamdır. Ve bunu şu anda yok edebilirsin.</p>
</blockquote>



<p>Eğer bir kişi başkalarının masum davranışlarına karşı kolayca öfkeleniyorsa, RDDT uygulayıcısı, bu kişinin bilişsel çarpıtmalarını (örneğin, hızlı sonuçlara varma, aşırı genelleme veya duygusal akıl yürütme) belirlemesine yardımcı olur ve zararlı inançları yeniden çerçeveleme ve rasyonelleştirme yoluyla ortadan kaldırmasına destek olur. Bu Stoacı yaşam okulunda, danışanlar olayları bilinçli bir şekilde değerlendirmeyi ve buna göre hareket etmeyi öğrenirler. Böylece, amigdala üzerindeki kortikal kontrol güçlendirilerek öfke tepkilerinin hem sıklığı hem de duygusal yoğunluğu azaltılır.</p>



<p>Marcus Aurelius için Stoacılık, antik Roma’nın yozlaşmış ortamında daha affedici olabilmek için bir çerçeve sundu; duygularını kontrol altında tutarak bilge ve adil bir hükümdar olmasını sağladı. Günümüzde Stoacılığın yeniden popülerleşmesiyle birlikte, onun fikirleri modern dünyada akıl sağlığını tehdit eden benzer zorluklarla karşılaşan insanlarda yankı buluyor. İnsanlar, dünyanın ve olayların duygularımızı belirlemek zorunda olmadığı fikrinden güç alıyor. Bunun yerine, RDDT’nin (Rasyonel Duygusal Davranış Terapisi) yaklaşımını takip ederek, bilincimizi yeniden şekillendirerek kendimizi gereksiz acılardan arındırmak için bilinçli bir çaba gösterebiliriz.</p>



<p>Kontrol ikilemini uygulayarak bilişsel çarpıtmalarımızı fark etmek ve duygularımızı düzenlemek sadece zihinsel iyi oluşa değil, aynı zamanda bizi aşan daha büyük bir şeye de yol açabilir. Gerçek sabır, nezaket ve affedicilik daha derin sosyal bağlar kurmamızı ve ortak insanlığımızı daha iyi anlamamızı sağlayabilir ki bu, empatiyle sunulan geçici ve seçici erdemden çok daha kalıcıdır. İmparatorun yazdığı gibi:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>İnsanlar hata yaptığında bile onlara karşı sevgi besleyebilmek, insana özgü bir yetidir. Bunu yalnızca şunu kabul edersen yapabilirsin: Onlar da insan… Ve en önemlisi, sana gerçekten zarar vermediler. Seçme yetini hiçbir şekilde azaltmadılar.</p>
</blockquote>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>István Darabán</strong> – “<a href="https://psyche.co/ideas/the-stoics-were-right-emotional-control-is-good-for-the-soul" target="_blank" rel="noopener" title="">The Stoics were right – emotional control is good for the soul</a>“, (Erişim Tarihi: 05.02.2025)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Mehmet Mirioğlu</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/stoacilar-hakliydi-duygusal-kontrol-ruh-icin-iyidir-istvan-daraban/">Stoacılar Haklıydı: Duygusal Kontrol Ruh İçin İyidir – István Darabán</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Neden Sade Yaşam Sadece Güzel Değil, Aynı Zamanda Gerekli?&amp; Marina Benjamin</title>
<link>https://trafikdernegi.com/neden-sade-yasam-sadece-guzel-degil-ayni-zamanda-gerekli-marina-benjamin</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/neden-sade-yasam-sadece-guzel-degil-ayni-zamanda-gerekli-marina-benjamin</guid>
<description><![CDATA[ İyi yaşam, sade yaşamdır. Nasıl yaşamamız gerektiğine dair felsefi fikirler arasında bu düşünce kalıcı bir yer edinmiştir. Sokrates’ten Thoreau’ya, Buda’dan Wendell Berry’ye kadar pek çok düşünür, iki bin yılı aşkın süredir bu fikri savunmuştur. Üstelik bu düşünce günümüzde de hâlâ birçok destekçiye sahiptir. Real Simple gibi dergiler süpermarket kasalarında bize seslenirken Oprah Winfrey sık sık Budist farkındalık öğretmeni Jack Kornfield gibi sade yaşam savunucularıyla röportaj yapıyor. Pre-endüstriyel çağın temel değerlerine dönüşü savunan Yavaş Hareketi (Slow Movement), kıtalar boyunca geniş bir takipçi kitlesi kazanıyor. İnsanlık tarihi boyunca tutumlu ve sade bir yaşam bir tercih değil, zorunluluktu ve zorunlu olduğu için aynı
The post Neden Sade Yaşam Sadece Güzel Değil, Aynı Zamanda Gerekli?- Marina Benjamin first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/03/sized-6553168051_059b861e92_o.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 04:31:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Neden, Sade, Yaşam, Sadece, Güzel, Değil, Aynı, Zamanda, Gerekli-, Marina, Benjamin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İyi yaşam, sade yaşamdır. Nasıl yaşamamız gerektiğine dair felsefi fikirler arasında bu düşünce kalıcı bir yer edinmiştir. Sokrates’ten Thoreau’ya, Buda’dan Wendell Berry’ye kadar pek çok düşünür, iki bin yılı aşkın süredir bu fikri savunmuştur. Üstelik bu düşünce günümüzde de hâlâ birçok destekçiye sahiptir. <em>Real Simple</em> gibi dergiler süpermarket kasalarında bize seslenirken Oprah Winfrey sık sık Budist farkındalık öğretmeni Jack Kornfield gibi sade yaşam savunucularıyla röportaj yapıyor. Pre-endüstriyel çağın temel değerlerine dönüşü savunan Yavaş Hareketi (<em>Slow Movement</em>), kıtalar boyunca geniş bir takipçi kitlesi kazanıyor.</p>



<p>İnsanlık tarihi boyunca tutumlu ve sade bir yaşam bir tercih değil, zorunluluktu ve zorunlu olduğu için aynı zamanda ahlaki bir erdem olarak görülüyordu. Ancak sanayi kapitalizminin ve tüketim toplumunun ortaya çıkışıyla birlikte durmaksızın büyümeye odaklanmış bir sistem doğdu. Bu sistemle birlikte geleneksel ölçütlere göre ihtiyaç fazlası olan pek çok şeyi satın almaya teşvik edilen ve bunun için olanak sağlanan bir nüfus, yani “pazar” gelişti. Sonuç olarak, miras aldığımız geleneksel değerler ile modern kültürün bize dayattığı tüketimci zorunluluklar arasında bir kopukluk oluştu.</p>



<p>Modern öncesi dönemlerde (pre-modern), filozofların önerileri ile insanların gerçek yaşamları arasındaki uçurum bu kadar büyük değildi. Zenginlik güvenlik sağlıyordu ancak en varlıklı kişiler için bile savaş, kıtlık, hastalık, adaletsizlik ve zalim yöneticilerin gazabı gibi felaketlere karşı zayıf bir koruma sunuyordu. Örneğin, Roma’nın en zengin adamlarından biri olan Stoacı filozof Seneca bile sonunda Neron tarafından ölüme mahkûm edildi. Büyük çoğunluk için köleler, serfler, köylüler ve işçiler bırakın büyük servetler biriktirmeyi, mütevazı bir maddi birikime sahip olmak bile neredeyse imkânsızdı.</p>



<p>Makineleşmiş tarım, temsili demokrasi, yurttaşlık hakları, antibiyotikler ve aspirin ortaya çıkmadan önce, uzun bir yaşamı fazla acı çekmeden sürdürebilmek bile büyük bir başarı sayılırdı. Ancak bugün, en azından refah içindeki toplumlarda, insanlar çok daha fazlasını istemekte, beklemekte ve genellikle elde edebilmektedir. Artık sade bir yaşam, birçok insana sadece sıkıcı gelmektedir.</p>



<p>Yine de özellikle milenyum kuşağı arasında sade yaşamın faydalarını yeniden keşfetmeye yönelik artan bir ilgi gözlemleniyor. Bunun bir kısmı, endüstriyel veya tüketim öncesi dünyaya duyulan bir tür nostaljiyi yansıtıyor olabilir. Aynı zamanda, sade bir yaşam sürdürmenin insanı daha iyi bir birey haline getirdiğini savunan ahlaki argümana duyulan sempatiyle de bağlantılı olabilir. Bu görüşe göre, tutumluluk, dayanıklılık ve bağımsızlık gibi erdemleri geliştirmek insanı ahlaki olarak daha üstün kılarken; iç huzuru, iyi bir sağlık ve doğayla yakınlık sağlayarak insanı daha mutlu da kılabilir.</p>



<p>Bunlar makul argümanlar. Ancak öğretileri resmî olarak saygı görse de bilge kişilerin insanları ikna etme konusunda pek başarılı olduğu söylenemez. Milyonlarca insan hâlâ harıl harıl çalışıp para kazanıyor, harcıyor, piyango bileti alıyor, uzun saatler boyunca çalışıyor, borç batağına saplanıyor ve sürekli daha yükseğe tırmanmaya çabalıyor. Peki neden?</p>



<p>Bunun bariz bir cevabı, bildiğimiz klasik ikiyüzlülüktür. Tutumlu yaşam felsefesini alkışlarız ama günlük hayatımızda onun ilkelerini görmezden geliriz. Örneğin, Papa Francis’in sade yaşam tarzını ahlaki bütünlüğünün bir göstergesi olarak överiz ancak aynı zamanda daha büyük evler, daha gösterişli arabalar ve diğer lüks tüketim mallarına olan talep sayesinde büyüyen ekonomiyi destekler ve bundan memnuniyet duyarız.</p>



<p>Fakat sorun sadece uygulamalarımızın savunduğumuz inançlarla çelişmesi değil. Sadelik ve lüks, tutumluluk ve savurganlık konusundaki düşüncelerimiz temelden tutarsızdır. İsraf ya da zevksizlik içeren aşırılıkları kınarız ancak Pekin’deki Yasak Şehir veya Versailles Sarayı gibi geçmişin ihtişam anıtlarını büyük bir hayranlıkla överiz. Gerçek şu ki, “kültür” dediğimiz şeyin büyük bir kısmı, çeşitli biçimlerdeki aşırılıklar tarafından beslenmektedir.</p>



<p>Bir bakıma paradoksal bir şekilde, sade yaşam savunusunun en ikna edici olduğu dönemde insanların büyük çoğunluğunun başka seçeneği yoktu ve zorunlu olarak bu şekilde yaşamak zorundaydı. Geleneksel sade yaşam argümanları, aslında bir zorunluluğu rasyonelleştiriyordu. Ancak, tutumlu ve sade bir yaşam bir zorunluluktan çıkıp birçok yaşam tarzından sadece biri haline geldiğinde, aynı argümanlar etkisini kaybeder. Böylece, tutumluluk felsefesini insanlara benimsetmek zor bir görev haline gelir.</p>



<p>Bu durum, iki temel etkenin, ekonomi ve çevreciliğin, etkisiyle değişmek üzere olabilir. Ekonomik durgunluk yaşandığında ki yakın zamanda bunu deneyimledik (sonsuz büyümeye dayalı ekonomik sistemin yapısal istikrarsızlıklarını açığa çıkararak), milyonlarca insan bir anda kendilerini tutumluluğun yeniden zorunluluk haline geldiği bir ortamda buldu. Böylece, sade yaşamın gerektirdiği erdemlerin değeri yeniden keşfedildi.</p>



<p>Amerika Birleşik Devletleri gibi toplumlarda, kapitalizmin “çok fazla şeye sahip olanlar” ile “hiçbir şeyi olmayanlar” arasındaki uçurumu giderek büyüttüğüne tanık oluyoruz. Bu artan eşitsizlikler, aşırılık ve israfın yeniden eleştirilmesini zorunlu kılıyor. Bu kadar çok insan yoksulluk sınırının altında yaşarken göz önünde sergilenen ihtişam ve lüksün rahatsız edici bir tarafı var. Dahası, servetin dengesiz dağılımı, büyük bir fırsat kaybını da temsil ediyor. Epikuros ve diğer sade yaşam filozoflarına göre temel ihtiyaçlar karşılandığı sürece insan gayet iyi bir yaşam sürebilir. Bu görüş, modern zamanlarda psikolog Abraham Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisi” tarafından da desteklenmiştir. Eğer bu doğruysa fazla servetin birkaç kişinin cebine akmasına izin vermek yerine, onu herkesin temel gereksinimlerini (gıda, barınma, sağlık hizmetleri, eğitim, altyapı ve toplu taşıma) düşük maliyetle karşılamak için kullanmak gerektiği yönünde güçlü bir argüman ortaya çıkıyor.</p>



<p>Ne kadar bilge olurlarsa olsunlar, Sokrates veya Epikuros’un sade yaşamı çevrecilik açısından savunmayı akıllarına getirmeleri mümkün değildi. Ancak iki yüzyıllık sanayileşme, nüfus artışı ve çılgınca sürdürülen ekonomik faaliyetler bize sisli bir gökyüzü, kirlenmiş göller, nehirler ve okyanuslar, toksik atıklar, toprak erozyonu, ormansızlaşma, bitki ve hayvan türlerinin yok oluşu ve küresel ısınma gibi miraslar bıraktı. Tutumlu ve sade yaşam felsefesi, bu değerleri yücelterek bir yaşam tarzı önerir ve belki de bu, bu olumsuz eğilimleri tersine çevirmenin ve gezegenimizin kırılgan ekosistemlerini korumanın en iyi umudu olabilir.</p>



<p>Birçok insan hâlâ bu fikre ikna olmuş değil. Ancak üretim, tüketim, harcama ve atık oluşturma yöntemlerimizin sürdürülemez olduğu kanıtlanırsa er ya da geç, belki de çok yakında, sade bir yaşama mecbur kalacağımız bir dönem gelebilir. Böyle bir durumda, köklü bir gelenek, aslında geleceğin felsefesini içinde barındırıyor olabilir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Marina Benjamin</strong> – “<a href="https://aeon.co/ideas/why-the-simple-life-is-not-just-beautiful-it-s-necessary" target="_blank" rel="noopener" title="">Why the simple life is not just beautiful, it’s necessary</a>“</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Mehmet Mirioğlu</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/neden-sade-yasam-sadece-guzel-degil-ayni-zamanda-gerekli-marina-benjamin/">Neden Sade Yaşam Sadece Güzel Değil, Aynı Zamanda Gerekli?- Marina Benjamin</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsan Doğası ve Stoacı Gelişim – Brittany Polat</title>
<link>https://trafikdernegi.com/insan-dogasi-ve-stoaci-gelisim-brittany-polat</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/insan-dogasi-ve-stoaci-gelisim-brittany-polat</guid>
<description><![CDATA[ Stoik meditasyonları uygularken çoğumuz için en önemli soru, nasıl iyi insanlar olacağımız ve nasıl tatmin edici, anlamlı hayatlar yaşayacağımızdır. Fakat cevapları aramaya devam ederken Stoacı aydınlanmaya giden yol her zaman açık değildir. Bugün olduğumuz kişiden olmak istediğimiz kişiye nasıl dönüşebiliriz? Nasıl mutlu ve tatmin edici bir hayatımız olur? Peki, erdemli olmak bu konuda bize nasıl yardımcı olacaktır? Bu makalede, Stoacı gelişmeyi (oikeiosis), hayatlarımızı daha iyi bir noktaya taşıyacağına inandığım birlik kavramıyla ilişkilendirerek eski Stoacı fikirler üzerine inşa etmek istiyorum. [i] Eski Stoacılar, doğanın — insan doğasının ve içinde yaşadığımız dünyanın — bize mükemmel insanlar olarak potansiyelimize ulaşmak için ihtiyacımız olanı
The post İnsan Doğası ve Stoacı Gelişim – Brittany Polat first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/09/xstoicism3.jpg.pagespeed.ic_.Pw1YQpzAO6.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:27:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İnsan, Doğası, Stoacı, Gelişim, –, Brittany, Polat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="has-drop-cap">Stoik meditasyonları uygularken çoğumuz için en önemli soru, nasıl iyi insanlar olacağımız ve nasıl tatmin edici, anlamlı hayatlar yaşayacağımızdır. Fakat cevapları aramaya devam ederken Stoacı aydınlanmaya giden yol her zaman açık değildir. Bugün olduğumuz kişiden olmak istediğimiz kişiye nasıl dönüşebiliriz? Nasıl mutlu ve tatmin edici bir hayatımız olur? Peki, erdemli olmak bu konuda bize nasıl yardımcı olacaktır? Bu makalede, Stoacı gelişmeyi (<em>oikeiosis</em>), hayatlarımızı daha iyi bir noktaya taşıyacağına inandığım birlik kavramıyla ilişkilendirerek eski Stoacı fikirler üzerine inşa etmek istiyorum. <a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/#_edn1">[i]</a></p>



<p>Eski Stoacılar, doğanın — insan doğasının ve içinde yaşadığımız dünyanın — bize mükemmel insanlar olarak potansiyelimize ulaşmak için ihtiyacımız olanı sağladığına inanıyordu.<a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/#_edn2">[ii]</a> Bir kere içgüdüsel olarak kendi refahımızı düşünerek hareket ediyoruz. Küçük bir çocuk olarak tıpkı yiyecek ve sevgi dolu bir bakıcının sıcaklığı ve güvenliği gibi içgüdüsel olarak bizi hayatta tutan ve bize rahatlık veren şeyler ararız.</p>



<p>Ama büyüdükçe kendimizle ilgili farkındalığımız değişir. Yeni fırsatlar aramaya başlar ve dünyayı öğrenmek, anlamak ve anlamlandırmak için güçlü bir arzumuz açığa çıkar. İnsanlar olarak kendi kimliklerimizi inşa ederiz ve bizden ne beklendiğinin ve kim olmak istediğimizin daha bilinçli olarak farkına varırız. Sonunda, huzurumuzun maddi bir rahatlığa değil, olgun bir insan olarak rolümüzü ne kadar iyi yerine getirdiğimize bağlı olduğunu öğreniriz.<a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/#_edn3">[iii]</a> Bazı insanların “olgun insan rolü”nün ne demek olduğu konusunda kafaları karışır; amacın zengin, güçlü veya popüler olmak olduğunu düşünebilirler. Ancak Stoacılar, uzun süreli iç huzuru ve mutluluğu bulmanın tek yolunun, kendi doğamızla uyum içinde yaşamayı da içeren doğa ile uyum içinde yaşamak olduğunu bilirler (Epiktetus, <em>Söylevler</em>, 3.1).</p>



<p>Peki bu doğa ne olabilir? İnsan doğası karmaşık ve çok yönlüdür ancak belirleyici özelliklerimizden biri aşırı sosyalliğimizdir. Her zaman gruplar halinde yaşarız ve bireyin refahı grubun refahına bağlıdır. Ailelerimiz, topluluklarımız, şehirlerimiz ve uluslarımız çoğu durumda biz doğmadan çok önce var olmuşlardır ve çoğu biz gittikten çok sonra da var olacaktır.<a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/#_edn4">[iv]</a> Başkalarıyla birlikte yaşamaya, iş birliği yapmaya ve ilgilenmeye hazır ve programlıyız. Sadece bu da değil, tür olarak hayatta kalmamız, yavrularımız için içgüdüsel bakıma bağlıdır. İnsanlar, bildiğimiz tüm türler arasında açık ara en uzun çocukluğa sahiptir ve en uzun süre bakıma ihtiyaç duyar. Yetişkinler olarak içgüdülerimiz bizi gençleri sevmeye ve onlara bakmaya teşvik eder. Çocuklar olarak içgüdülerimiz bizi çok küçük yaşlardan itibaren başkalarıyla iş birliği yapmaya yatkınlaştırır.<a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/#_edn5">[v]</a> Biz, <em>mükemmel</em> sosyal bir türüz.</p>



<p>İnsanlar olarak potansiyelimize ulaşmak istiyorsak -böylece mutlu ve tatmin olabiliriz- insanların en iyi yaptığı şeyi yapmakta mükemmel olmalıyız: diğer insanlarla birlikte yaşamak ve ileri bilişsel kapasitelerimizi (ve insana özgü öz farkındalığımızı) kullanarak yaşamın doğasını anlamak. Eski Stoacılar bu doğal ilerlemeyi erdeme “<em>oikeiosis</em>“ olarak adlandırdılar. Oikeiosis kelimenin tam anlamıyla tanınma, birleştirme veya kendine mal etme gibi bir anlama gelir. Bu, gerçek doğanıza aşina olduğunuz süreçtir. Küçük bir çocuk olarak doğanız, hayatta kalmak için yetişkinlere bağlı olduğunuzu dikte etti; olgunlaşan bir genç olarak doğanız, bağımsız olmaya, sorumluluk almaya ve kendiniz & dünya hakkında olgun bir farkındalık geliştirmeye başladığınızı dikte etti. Doğanıza rasyonel ve sosyal bir yetişkin olarak aşina olduğunuzda, kendinizi bu doğayı yerine getirmeye, yani erdemli olmaya adayacaksınız. Olmanız gereken kişiye dönüşeceksiniz.</p>



<p>Gerçek doğamıza aşina olmak- buna tamamen insanlığımızı geliştirmek de diyebilirsiniz- diğer insanlarla karşılaştırıldığında gerçekte kim olduğumuzu anlamayı gerektirir. Eski Stoacılar, başkalarıyla olan ilişkimizden, parçadan bütüne bir ilişki olarak söz eder: bizler aynı bedenin ayrı parçalarıyız, aynı ağacın dallarıyız ya da hepimiz aynı şehrin vatandaşlarıyız. <a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/#_edn6">[vi]</a> Bu toplumsal tutum, doğru bir yaşam anlayışı geliştirmenin ve dolayısıyla erdemli olmanın temelidir. Kendi iyiliğinizin diğer insanların iyiliğinden ayrı olduğuna inanmaya devam ederseniz gerçekten erdemli olamazsınız çünkü bu olaylara çok yanlış bir bakış açısına sahip olduğunuz anlamına gelir.</p>



<p>Ancak kendi iyiliğinizin bütünün iyiliği ile aynı olduğunu anladığınızda bakış açınız (ve dolayısıyla görüşleriniz, motivasyonlarınız, arzularınız, çekinceleriniz ve eylemleriniz) tamamen değişir. Çevrenizdekilere fayda sağlayan şeyin de size fayda sağladığının farkındasınız çünkü ayrılmaz bir şekilde arkadaşlığa (human companionship) bağlısınız (Epiktetus, <em>Söylemler</em>, 2.22, 15-19; Seneca, <em>Ahlak Mektupları</em>, 48.2).</p>



<p>İzole varlık olarak benlikten bütünün bir parçası olarak benliğe bakış açısındaki bu değişim sosyal oikeiosis’tir. Sadece hepimizin ayrılmaz bir şekilde bağlı olduğumuzun basit bir kabulünü değil, kimliğimizde veya benlik algımızda bir değişiklik gerektirir. Tutumumuzu veya davranışlarımızı değiştirmesine izin vermeden, karşılıklı bağımlılıklarımızı yüzeysel bir düzeyde kabul etmek oldukça kolaydır. Ancak, “ben kimim” sorusunun sınırlarını yeniden çizdiğimizde diğer insanları da içerecek şekilde doğamızı ve yaşamdaki rolümüzü doğru anlayacağız.<a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/#_edn7">[vıı]</a></p>



<p>Bunu ifade etmenin bir başka yolu da çevremizdeki insanlarla <em>birlik</em> duygusu geliştirmemizdir. Erdem etikçisi ve Asya felsefesi üzerine çalışmalar yapan akademisyen Philip J. Ivanhoe, birliği “benliğin doğası hakkında ilişkisel bir bakış açısı” olarak tanımlıyor ve bu da daha geniş bir benlik olarak diğer insanlarla, yaratıklarla ve şeylerle tipik olarak ilgili herkesin daha fazla avantajına, esenliğine ve mutluluğuna yol açacak şekilde yakından bağlantılı olarak görülen bir benliği sağlıyor.</p>



<p>Öyle görünüyor ki bu <em>geniş benlik anlayışı</em>, Stoacılıkta sosyal oikeiosisin son noktasını tanımlıyor. Sosyal oikeiosis’in en ünlü antik açıklamalarından birini, Hierokles’in eşmerkezli dairelerini ele alalım. Onun tanımı, bireysel benliğimizi daha büyük bir bütünün parçası olarak nasıl görebileceğimize dair bir tür alıştırma gibi görünüyor: önce yakın aile üyelerimizle, sonra geniş ailemizle, sonra arkadaşlarımız ve komşularımızla, sonra da vatandaşlarımızla özdeşleşiriz. Benlik kavramımızı dar kişisel çıkarlarımızdan genişleterek çevremizdeki herkesi, nihayetinde dünyadaki herkes de dahil olmak üzere kavrarız. Buradaki fikir, kendimizi daha büyük bütünün bir parçası olarak anlayışımızı genişletmektir, bu da benlik duygumuzu genişletmek anlamına gelir.</p>



<p>Ivanhoe’nun işaret ettiği gibi, birliğin çağdaş etik için büyük değeri vardır: bu, çevre etiğiyle ilgili birçok güncel felsefenin temelidir ve bazı ahlaki psikologlar bunu (baskın empati-özgecilik yaklaşımının aksine) özgeciliğin motivasyonu olarak görürler. [Vııı] Bunların her ikisinin de modern Stoacılar için geçerli olduğunu düşünüyorum. Benim için kişisel olarak, özgeciliği empati yerine birlik açısından düşünmek, sosyal oikeiosisin kalbinde yer alan bazı gerilimleri ele alıyor.</p>



<p>Bu yaklaşım, diğer insanlara onların kötü durumlarıyla empati kurduğumuz için değil, onlarla birlik duygusu hissettiğimiz için yardım etmemizi öneriyor. Stoacılar olarak, algılanan talihsizlikler hakkında başkalarıyla aktif olarak empati kurmuyoruz çünkü talihsizliğin ne olduğu hakkında farklı bir fikrimiz var. Yine de onları önemsiyor ve onlara şefkat duyuyoruz. Düşüncelerimiz ve eylemlerimiz, duygusal tepkilerle değil, aslında aynı bütünün parçaları olduğumuza dair rasyonel anlayışımız tarafından motive edilir, bu da farklı türde bir özgeciliğe yol açar.<a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/#_edn9">[ix]</a></p>



<p>Stoacı sosyal oikeiosis’i birlik hipotezine bağlamanın bir başka nedeni de birliğin “doğal organik birlik metaforları, örneğin sağlıklı bir insanın kendi iyi işleyen vücudunun çeşitli bölümlerine nasıl bağlı olduğu hakkında” yakın ilişkisidir (Ivanhoe, s. 2). Bu metaforlar Stoacılığın bilinen bir özelliğidir. Marcus Aurelius’un, bir vücuttan kopmuş uzuvlarla ortak yarara karşı hareket eden insanlarla ilgili unutulmaz karşılaştırmasını düşünün.</p>



<p>Vücudun geri kalanından uzakta, kopmuş bir el veya ayak ya da kesilmiş bir kafa gördüyseniz, başına gelenlere rıza göstermek istemeyen, elinden geldiğince kendini başkalarından uzak tutan ya da ortak çıkarlara aykırı bir şey yapan kişinin kendisine ne yaptığına dair bir fikriniz olacaktır. Böyle davranarak, adeta kendinizi doğal birlikten koparmış olursunuz; çünkü onun bir parçası olmak için doğdunuz ve sonra ondan kendinizi ayırdınız. (Meditasyonlar, 8.34)</p>



<p>Fikirleri Ivanhoe’nun birlik hipotezine ilham veren Neo-Konfüçyüsçüler<a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/#_edn10">[x]</a>, birlik hakkındaki fikirlerini benzer terimlerle ifade ediyorlar. Neo-Konfüçyüsçüler ve Stoacılar için, etrafımızdaki insanlarla o kadar bağlantılı ve bağımlıyız ki mecazi olarak tek bir beden oluşturuyoruz. Neo-Konfüçyüsçü filozof Cheng Hao, hem hissiz vücut kısımlarını hem de bencil insanları tanımlamak için neden “duygusuzluk” teriminin kullanıldığını açıklıyor:</p>



<p>Tıp kitapları, ellerde veya ayaklarda felç olduğunu “uyuşma veya hissizlik” ifadeleriyle tanımlar. Bu, durumu tanımlamanın mükemmel bir yoludur. Duygulu insanlar (yani iyilikseverler) göğü, yeri ve sayısız şeyi tek bir beden olarak görürler; kendilerinden olmayan hiçbir şey yoktur. Her şeyi kendileri olarak gördüklerine göre, ulaşamayacakları bir yer var mıdır? Şeyler kişinin kendisinin bir parçası değilse doğal olarak kişi üzerinde hiçbir etkileri olmayacaktır. Bu, ellerin veya ayakların duygusuz olması gibidir. (Cheng Hao, Ivanhoe, s. 47-48)</p>



<p>Her iki felsefe de doğa, erdem ve gelişim üzerine benzer bir bakış açısına sahip olsa bile stoacılık kesinlikle Konfüçyüsçülük ile aynı değildir. Ama Konfüçyüsçülerin bedensel metaforlarıyla nereye gittiklerini ve modern Stoacılar olarak bizlerin sonunun nereye varacağını düşünmeyi çok öğretici buluyorum. “Kendileriyle dünya arasında derin bir kimlik görmelerine” rağmen böyle görüyorum (Ivanhoe, s. 146).</p>



<p>Neo-Konfüçyüsçüler benliği içlerinde kaybetmezler ya da dünyayla tamamen birleştirmezler; Konfüçyüsçüler karakteristik kaygı hiyerarşisini her çağda sürdürürler… Dolayısıyla, evrenin her yönü ile bir olduğumuz halde fiziksel bedenlerimizin parçaları arasındaki doğal hiyerarşiyi model alan evrensel benliğin bir çekirdeği ve çevresi olan bir kaygı hiyerarşisi vardır. (Ivanhoe, s. 49, 50)</p>



<p>Antik Konfüçyüsçülüğe rakip bir felsefi okul olan Mohistler ve (Neo-Konfüçyüsçülere Budist düşünce tarafından) aile ilişkilerinin ayrıcalığı konusundaki konumlarını netleştirmek ve savunmak için meydan okudu. Mohistler tüm insanlara karşı tam bir tarafsızlığı savunurken Konfüçyüsçüler geleneksel olarak aile üyelerimize ve yakın arkadaşlarımıza, uzaktan tanıdıklara veya yabancılara kıyasla daha fazla minnettar olduğumuzu iddia ettiler. Aynı şekilde, Budizm’in katı biçimleri, aile ve arkadaşlar da dahil olmak üzere tüm bağlardan vazgeçmeyi gerektirir (Ivanhoe, s. 47), ancak:</p>



<p>Birçok neo-Konfüçyüsçü cennet, dünya ve sayısız şeyle tek bir beden olduğumuzu iddia ederken vücudumuzun çeşitli kısımlarını farklı derecelerde ve farklı şekillerde önemsediğimizi vurguladılar. Kişinin kalbi, ciğerleri, ayak parmakları, cildi, tırnakları ve saçı, bedeni olan birliğin eşit parçalarıdır ve hepsine önem verirken onlarla eşit veya aynı şekilde ilgilenmez. (Ivanhoe, s. 47)</p>



<p>Birlik, dünyadaki herkesle ilgilenmek için benlik duygumuzu genişletmemizi gerektirse de bu, ebeveynlerimiz veya çocuklarımız için yaptığımızın aynısını yabancılara da yapmamız gerektiği anlamına gelmez. Belki de dünyada tüm sosyal bağlılıklarından vazgeçebilen ve gerçekten tüm insanlık için yaşayan birkaç aziz ve kinik vardır. Ancak bu, çoğu insan için ulaşılabilir veya arzu edilen bir hedef değildir. Çoğumuz için, sosyal oikeiosisin amacı tarafsızlık değil, daha ziyade “diğerini kucaklayan ve onu değişen derecelerde kişinin kendi anlayışına getiren genişletilmiş bir benlik duygusu”dur (Ivanhoe, s. 71).</p>



<p>Bu göz korkutucu bir görev, ama eski Stoacılar, doğası gereği bunun için donanımlı olduğumuza inanıyor gibilerdi. Chrysippus’a göre, insanlar genellikle “şeylerin ikna ediciliği” ve “akranlarının öğretileri” ile gerçek doğalarından uzaklaşırlar. <a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/#_edn11">Ne yazık ki</a> bugün her zamankinden daha fazla dikkat dağıtıcımız var. Ama iyi ya da kötü, insan doğası son 2000 yılda değişmedi ve bence hala erdeme doğru gelişmek için doğal olarak donanımlıyız. Gözlem, çalışma, tefekkür, dikkat ve sürekli uygulama yoluyla dünyayı (ve onun içindeki yerimizi) net ve doğru bir şekilde görmeyi öğrenebiliriz. Ve kendimizi, refahımızı diğer tüm insanların refahı ile aynı hizaya getirmeye zorlayarak, (nihayetinde) herkesi kapsayan geniş bir benlik duygusu geliştirebiliriz. Böylece, diğer insanlara ve kendi doğamıza aşina olabilir ve sonunda eudaimonia’nın uzun süreli mutluluğuna kavuşabiliriz.</p>



<p>Ivanhoe’nun (s. 102) dediği gibi: kişi, doğal ihtiyaçlarını, arzularını, eğilimlerini ve kapasitelerini, içsel psikolojik durumlarını uyumlu hale getirecek ve birleştirecek şekilde geliştirdiğinde ve bunları dünyada başarılı bir eylemi kolaylaştıran büyük bir doğal düzene sığdırdığında ve düzenli ve kendiliğinden bu ikili amaçlara ulaştığında kişi kendisinin unsuru olduğunu, evini bulduğunu ve dünyadaki uygun rolünü yerine getirdiğini hisseder. Bu tür bir eylem, yalnızca bu şekilde davrananlar için değil, aynı zamanda bu tür davranışları gözlemleyenler için de özel bir sevinç veya mutluluk hissi yaratır.</p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<h2 class="wp-block-heading">Dipnotlar</h2>



<ul><li>[i] Antik Stoacılık uzmanı değilim ve antik Stoa sistemini yeniden inşa etmeye çalışmıyorum. Amacım, bugün çoğumuz için işe yarayan bir sistem inşa etmek için eskilerin bize bıraktıklarının üzerine inşa etmek.</li><li>[ii] Bu makalenin amacı, ilahi olanın antik Stoacı anlayışlarını küçümsemek veya tartışmak değildir. Oikeiosis ve antik Stoacı teoloji arasındaki ilişkiyle ilgilenenler için; <em>Epictetus: A Stoic and Socratic Guide</em> <em>to Life</em>, 2002, Oxford University Press, p. 182:</li><li>[iii] Julia Annas, <em>The Morality of Happiness</em>, Oxford University Press, 1993.</li><li>[iv] Philip J. Ivanhoe, <em>Oneness: East Asian Conceptions of Virtue, Happiness, and How We Are All Connected</em>, Oxford University Press, 2017, p. 52.</li><li>[v] Sosyal doğamızın diğer gelişmiş bilişsel yeteneklerimizi (dil, soyut zihinsel temsiller, işbirlikçi planlama, vb.) nasıl şekillendirdiğine dair çok ilginç bir teori için Michael Tomasello’yu öneriyorum: <em>Becoming Human: A Theory of Ontogeny</em>, Harvard University Press, 2019.</li><li>[vi] Pierre Hadot, <em>The Inner Citadel: The Meditations of Marcus Aurelius</em>, Harvard University Press, 2001; Gretchen Reydams-Schils, <em>The Roman Stoics: Self, Responsibility, and Affection</em>, The University of Chicago Press, 2005, p. 53.</li><li>[vii] Açık olmak gerekirse bu birliğin tanınması veya daha genel olarak sosyal oikeiosis süreci, bir Stoacının neyin ‘bana bağlı’ ve neyin ‘bana bağlı’ olmadığı konusundaki görüşünü değiştirmez. beden dışsal ve seçim alanının dışında olarak kabul edilir ve diğer insanlar sıkı sıkıya bu kategoride kalır. Sosyal oikeiosis, bir kişinin özerkliğini veya ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.</li><li>[viii] Empati-özgecilik yaklaşımı, insanların diğer kişinin durumu için empati duygularına dayanarak başkalarına karşı nazik davranmaya motive olduklarını ileri sürer.</li><li>[ix] Beraberlik ve alturizme dair daha fazla bilgi için bkz. Ivanhoe, s. 70 ve 89-93’e bakın.</li><li>[x] Neo-Konfüçyüsçülük, Çin’de yaklaşık 11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar süren Konfüçyüsçü düşüncenin altın çağıdır.</li><li>[xi] Margaret Graver, <em>Stoicism and Emotion</em>, University of Chicago Press, 2007, pp. 154-158.</li></ul>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><strong>Brittany Polat</strong>– “<a href="https://modernstoicism.com/human-nature-and-stoic-development-by-brittany-polat/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Human Nature and Stoic Development</a>”, (Erişim Tarihi:05.2022)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Yiğit Bozankaya</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/insan-dogasi-ve-stoaci-gelisim-brittany-polat/">İnsan Doğası ve Stoacı Gelişim – Brittany Polat</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stoacılar Ölümü Düşünerek Huzura Nasıl Ulaştılar? – Bojan George</title>
<link>https://trafikdernegi.com/stoacilar-olumu-dusunerek-huzura-nasil-ulastilar-bojan-george</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/stoacilar-olumu-dusunerek-huzura-nasil-ulastilar-bojan-george</guid>
<description><![CDATA[ Size ölüm hakkında daha fazla düşünürseniz daha iyi bir hayat yaşayabileceğinizi söylesem inanır mıydınız? Stoacıların yardımıyla bunu nasıl yapabileceğimizi öğrenelim. Çoğu insan ölümü ve ölmeyi düşünmekten kaçınır. Ölümden başka bizde bu kadar kaygı ve korku uyandıran çok az şey vardır. Stoacıların, ölüm kaygısı hakkında söyleyecek fazla şeyleri vardır. Yok olmanın düşüncesi bile insanları rahatsız eder, bu yüzden sizi üzebilecek bu tip düşüncelerden uzak durmak en iyisidir. Bu makalede, Stoacıların yaşama dair bakış açılarını geliştirmek için ölüm düşüncesini nasıl araç olarak kullandıklarını öğreneceksiniz. Bir gün öleceğimiz; yemek yiyemeyeceğimiz, sevemeyeceğimiz, gülemeyeceğiz düşüncesi… Bize bu kadar zevk veren şeylerin birgün elimizden alınacağını bilmek
The post Stoacılar Ölümü Düşünerek Huzura Nasıl Ulaştılar? – Bojan George first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim1.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:27:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Stoacılar, Ölümü, Düşünerek, Huzura, Nasıl, Ulaştılar, –, Bojan, George</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Size ölüm hakkında daha fazla düşünürseniz daha iyi bir hayat yaşayabileceğinizi söylesem inanır mıydınız? Stoacıların yardımıyla bunu nasıl yapabileceğimizi öğrenelim.</p>



<p>Çoğu insan ölümü ve ölmeyi düşünmekten kaçınır. Ölümden başka bizde bu kadar kaygı ve korku uyandıran çok az şey vardır. Stoacıların, ölüm kaygısı hakkında söyleyecek fazla şeyleri vardır. Yok olmanın düşüncesi bile insanları rahatsız eder, bu yüzden sizi üzebilecek bu tip düşüncelerden uzak durmak en iyisidir. Bu makalede, Stoacıların yaşama dair bakış açılarını geliştirmek için ölüm düşüncesini nasıl araç olarak kullandıklarını öğreneceksiniz. Bir gün öleceğimiz; yemek yiyemeyeceğimiz, sevemeyeceğimiz, gülemeyeceğiz düşüncesi… Bize bu kadar zevk veren şeylerin birgün elimizden alınacağını bilmek bizi üzüyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a>Stoacı Bakış Açısıyla Ölüm Korkusu ve Ölmek</h3>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim2.png?resize=604%2C432&ssl=1" alt="" class="wp-image-14203" width="604" height="432" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Tarihte hiç kimse ürkütücü ölüm korkusuna Stoacılar kadar uyum göstermemiştir. En ünlü stoacı Marcus Aurelius demiş ki, “Bir an için yaptığın işi bırak ve kendine şu soruyu sor: Ölümden bu kadar korkmanın sebebi şuan yaptığım şeyleri bir daha yapamayacak olmam mı?” (<a href="https://www.google.it/books/edition/The_Thoughts_of_the_Emperor_Marcus_Aurel/p5IAAAAAYAAJ?hl=en&gbpv=1&printsec=frontcover">Meditations X, 29</a>). Her ne kadar kabullenmesi zor olsa da aslında ortada apaçık bir gerçek var: er ya da geç, hepimizin sonu gelecek.</p>



<p>Buna rağmen, modern yaşantımız bu konuya kafa yormamıza pek izin vermiyor. <a href="https://www.theschooloflife.com/article/the-great-philosophers-the-stoics/">Atalarımız </a>kadar ölüm üzerinde düşünmeye itilmiyoruz. Bu nedenle, ölüm kapımıza dayandığında bu gerçekle nasıl başa çıkmamız gerektiğini bilmiyoruz. Ama sevdiğimiz birini kaybettiğimizde kuytu köşelerde saklanan ölümü hepimiz her seferinde hatırlıyoruz. Bu deneyim özümüzü sarsıyor ve tekrar kendimize dönmek günlerimizi, haftalarımızı hatta aylarımızı alabiliyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a>Doğanın Bir Parçası Olarak Ölüm</h3>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim3.png?resize=527%2C442&ssl=1" alt="" class="wp-image-14204" width="527" height="442" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Ölümü, yaşamın (hatta doğanın) bir parçası kabul etmek bizi özgür kılar ve yaşadığımız her günü bize bahşedilmiş bir hediye olarak kucaklamamıza olanak sağlar. Stoacılar bunu herkesten daha iyi <a href="https://www.thecollector.com/philosophy-of-death/">bilirdi</a>. Onlar yaşamı olduğu gibi kabul etti ve daha fazlasını arzulamadılar.</p>



<p>Stoacıların ideal yaşamı doğayla iç içe (onunla harmoni içerisinde) olandır. Hepimizin doğanın bir parçası olduğunu ve eninde sonunda oraya geri döneceğimizin farkındalardı. Bu farkındalık, onların varoluşlarına huzur ve başlarına gelen olaylar ne kadar olumsuz olursa olsun onlara karşı kayıtsız kalabilme becerisi getirdi. <a href="https://www.thecollector.com/ancient-greek-philosophers/">Stoacılar </a>şan şöhreti ve parayı değil, üst düzey bir zihin durumuna ulaşabilmeyi arzuluyorlardı. Arzu edilmesi gereken bu zihin durumuna erdemli bir insan olarak ulaşabileceklerini kabul ettiler ve erdemli bir hayatı rasyonel bir hayat yaşamakla bağdaştırdılar.</p>



<p>Bazen insanüstü görünmelerinin sebebi de buydu. Hayatın getirdiği zorluklara önem verir, onlarla doğrudan ilgilenirlerdi. Birisinin ölümle yüzleşmesi ve üzerine kafa yormasından daha büyük bir zorluk var mıydı? Stoacı filozof Julius Canus’u <a href="https://dailystoic.com/winning-the-ultimate-victory/">ele alalım</a>: İmparator Caligula’yı sinirlendirdiğinden dolayı ölüm cezasına çarptırıldıktan sonra Canus şu sözleri söyler: “Değerli prensim, size teşekkürlerimi sunarım.” On gün sonra bir yüzbaşı onu ölüme götürmek için almaya geldiğinde Canus’u bir masa oyunu oynarken bulmuş.</p>



<p>Publius Clodius Thrasea Paetus’a kendini <a href="https://imperiumromanum.pl/en/curiosities/death-of-clodius-and-riots-in-rome/">öldürme emri</a> (Romalıların tabirine göre özgür ölüm seçimi ya da liberum mortis arbitrium) verildiğinde yoldaşlarına dönmüş ve müsade istemiştir. Sonrasında, kendi damarını keserken olaya tanık olması için bir yetkiliyi çağırmıştır. Ölümünü beklerken ne kadar acı çekse de söylenmemeyi ya da kıvranmamayı tercih etmiştir. Bunun yerine, yavaş yavaş ölüme gidiyorken o, arkadaşı Demetrius ile <a href="https://www.thecollector.com/ancient-greek-theories-of-the-human-soul/">ruhun doğasını</a> tartışmıştır.</p>



<p>Bunun gibi eylemler günümüzde akla hayale sığmıyor. Çoğu insan Canus’un <a href="https://www.thecollector.com/how-mental-illness-shaped-works-by-artists/">akli dengesinin</a> yerinde olmadığını düşünürdü. Hangi insan kendi sonunu beklerken bu kadar neşeli olabilirdi ki? Bir stoacı olurdu.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a>Şimdinin Değerini Anlamak İçin Bir Araç</h3>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim4.png?resize=608%2C401&ssl=1" alt="" class="wp-image-14205" width="608" height="401" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Stoacıların bize öğretmeye çalıştığı gibi, bir gün öleceğinin farkında olmak huzuru bulmak için oldukça güçlü bir araçtır. Başımıza gelebilecek kötü olayları düşünerek hali hazırda elimizde bulunan şeylerin (sahip olduklarımızın) kıymetini bilebiliriz. Bu dünyada uyandığımız her yeni gün için minnettar olabiliriz.</p>



<p>Eğer ölümü görmezden gelir ve yokmuş gibi davranırsak ona bizi kötü bir şekilde etkileyebilecek gücü vermiş oluruz. Stoacılar ölüme bu gücü vermemek için her gün ölüm düşüncesi üzerine meditasyon yapmayı kendilerine amaç edindiler.</p>



<p>Stoacılar ölüm hakkında düşündüklerinde, bunu ölme arzusundan doğan bir sebeple yapmazlar; tersine, hayatın özünü iliklerine kadar yaşayabilme arzusuyla yaparlar. Hayatın fani olduğunu bilirler ve gözlerini ve algı kapılarını hayatın basit güzelliklerine açarlar. Ölüm korkutucudur. Bilinmeyen korkutucudur. Ama ölüm yıllar, on yıllar sonra olabileceği gibi yarın bile olabilir. Ne zaman kapımızı çalacağından bihaberizdir.</p>



<p>Ölümün ne zaman bizi de içine çekeceği hakkında bu kadar az şey biliyorken, bize sadece ızdırap hissettiren bir şey için neden bu kadar kafamızı yoralım? Hayatın bize bir gün daha bahşettiğini bilerek günümüzü olabildiğince neşeli ve erdemli yaşamak daha iyi değil mi?</p>



<p>Stoacılar, ölüm olgusunun kendisinden ziyade ölme korkusunun insanlara <a href="https://www.themarginalian.org/2017/08/27/seneca-anxiety/">ızdırap </a>çektirdiğine inanırdı. Bakış açısındaki bu farklılıkları sayesinde, diğer insanların kaos gördüğü yerde onlar kendilerini geliştirmek için bir fırsat gördü. Dahası, ölüm hakkında düşünmekten kaçınmamakla yetinmediler, ölüm hakkında sürekli düşünmeye dayalı stoacı pratikler geliştirdiler.</p>



<p>En ünlü Stoacılardan <a href="https://plato.stanford.edu/entries/epictetus/">Epiktetos</a>, şunu söylemiştir:</p>



<p>“Ölmeliyim, değil mi? Ölümün nefesi şuan ensemdeyse, ölüyorum demektir; yakındaysa, şu an yemek yiyorum çünkü yemek saati, ve sonra zamanım geldiğinde öleceğim.”</p>



<p>Ya da Seneca’nın <a href="https://www.amazon.it/dp/0143036327?linkCode=gs2&tag=braipick099-21">görüşüne </a>bakın: “Nasıl iyi ölüneceğini bilmeyen biri iyi bir yaşam da süremez.”</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a>Ölüm Bizim Kontrolümüz Altında Değil</h3>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="624" height="328" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim5.png?resize=624%2C328&ssl=1" alt="" class="wp-image-14206" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim5.png?w=624&ssl=1 624w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim5.png?resize=300%2C158&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim5.png?resize=480%2C252&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 624px) 100vw, 624px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p><a href="https://www.thecollector.com/8-stoic-philosophers/">Epiktetos </a>Güç İkilemi kavramından bahseder. Bu ilkeye göre, bazı şeyler bizim kontrolümüz altındayken, bazı şeyler de değildir. Mutsuzluğumuzun sebebinin kontrol edemediklerimiz, yahut kontrol edebildiğimizi sandıklarımız hakkında fazla kafa yormamız olduğunu düşünürdü.</p>



<p>Epiktetos’a göre, bizi üzen olaylar değil fakat olaylar hakkında nasıl düşündüğümüzdür. Yani bize acı veren şey olayın kendisinden ziyade, olaylar hakkındaki perspektifimizdir (onları nasıl gördüğümüzdür). Bu, Stoacılar tarafından aktarılan önemli bir derstir. Eğer bir olayı kötü olarak yargılarsak, bu yargıyla birlikte gelen olumsuz hisleri/duyguları da bu olayla ve kendimizle özdeşleştiririz.</p>



<p>Kontrolümüz altında olmayan şeyler hakkında düşündüğümüz her an adeta kafamızın üzerinde bir bulut yükselir, aklımızı (rasyonelliğimizi) gölgeler ve bizi verimsiz düşüncelere iter. Sadece kontrol edebildiklerimize odaklandığımız bir hayat ise ilerleme ve mutluluk dolu olur.</p>



<p>Kontrol edemediklerimize odaklandığımız bir hayatın sonucu ızdıraptır. Bunu ne kadar erken kabul edersek o kadar iyi. Gerçek şu ki, mutsuz edici olaylar yaşanabilir, ki yaşanacak da. Hasta olacağız, incineceğiz, hava durumu planlarımızı berbat edecek… Stoacıların üstüne basarak söylediği gibi, bu şeyler bizim kontrolümüz dışında.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Neyi Kontrol Edebiliriz?</h3>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="624" height="421" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim6.png?resize=624%2C421&ssl=1" alt="" class="wp-image-14208" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim6.png?w=624&ssl=1 624w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim6.png?resize=300%2C202&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim6.png?resize=480%2C324&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 624px) 100vw, 624px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Yaşamda sürekli bir şeyler oluyor; hayat bir oluştan ibaret. Bu oluşu nasıl algıladığımız yaşamla ve de doğanın (bütünün) parçası olan ölümle olan bağımızı değiştirir.</p>



<p>Kontrolümüz altında olan şeylerin sayısı pek fazla olmasa da, kontrol edebildiğimiz bir şey kendi zihinlerimizdir. Daha doğrusu, başımıza gelen olayları nasıl algıladığımız.</p>



<p>Akıllarda en çok yer edinen Stoacı kavramlardan birisi “<a href="https://dailystoic.com/memento-mori/">Memento mori</a>”dir ve “Bir gün öleceğini hatırla,” anlamına gelir. Her gün uygulayabileceğiniz basit bir pratiktir. Bir gün öleceğinizi hatırlayarak hayatın hazinelerinin keyfine daha çok varabilirsiniz.</p>



<p>Her gün yüzünüze parlayan güneş, birbirine eşlik eden kahkahalar ve leziz bir yemek yemek gibi artık olağanlaşmış günlük olaylara karşı algılayış şeklinizi değiştirin: onlar için minnettar olun ve anda kalarak doyasıya yaşayın.</p>



<p>Oliver Burkeman, <a href="https://www.amazon.com/Four-Thousand-Weeks-Management-Mortals/dp/0374159122">kitabı</a> “Four Thousand Weeks: Time Management For Mortals”da, ‘Kozmik Önemsizlik Terapisi’ adını verdiği bir yöntemden bahsediyor (kozmik boyuttan baktığımızda aslında her birimizin yaşamının ne kadar da küçük ve önemsiz olduğuna odaklandığı ve kişinin kendisine dışarıdan baktığı bir yöntem). Stoacıların bize öğretmeye çalıştığı şey ile oldukça benzer. Çoğu zaman, olağanüstü şeylerin başımıza gelmesini bekleriz ve işler istediğimiz şekilde gitmediğinde hayal kırıklığına uğrarız.</p>



<p>Beklentilerimizi çok yükseltmiş durumdayız. Nesiller boyunca etkisi devam edecek (iz bırakacak) kadar büyük şeyler başarmazsak bundan tatmin olmuyoruz. Yaptığımız her şeyin bir amacı vardır ve bu amaç (bu yönetici ilke), bizi sonraki ve bir sonraki adımımızı atmak için harekete geçiren amaçla aynı amaç olmalıdır. Gerçek dünyaya, yani insanların birbiriyle yarış içerisinde olduğu bir mücadele ortamının içine fırlatıldık ve kendi kendimizin düşmanı hâline geldik. Dolayısıyla dünyevi ama aynı zamanda derin anlamlar içeren önemli konuları de görmüyoruz. Bunlara dikkatimizi verir ve kendimizi yaşadığımız ana adarsak, şimdiden ve şuandan kaçma dürtüsünü hissetmeyeceğiz.</p>



<p>“Kişi, kendi yaşamına atfettiği kozmik önemden ve bu bakışla gelen tanrısal imgelemelerden vazgeçmeli ve algı kapılarını sonlu yaşam deneyimlerine açarak, hayatı ve varoluşu olduğu gibi deneyimlemelidir.”</p>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a>Stoacı Olmak: Ölümlü Olduğumuzu Hatırlamak</h3>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/Resim7-1.png?resize=408%2C470&ssl=1" alt="" class="wp-image-14209" width="408" height="470" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Büyük resmi (bütünü) göz önünde bulundurduğumuzda kendi ölümümüzün ne kadar önemsiz ve küçük bir parça olduğunu kendimize söylememiz müthiş bir hatırlatıcı. Toprağın parçasıyız ve er ya da geç ait olduğumuz yere geri döneceğiz. En iyisi hayatımızı bize mutluluk ve anlam getirecek şeylerle harcamak; bunların ne olduğu konusunda olmasa bile en azından ne olmadığı konusunda hemfikiriz: ızdırap değil.</p>



<p>Bir daha spor yaparken günün birinde spor yapmak için çok yaşlı olacağım düşüncesiyle kendimi kötü hissetmeyeceğim. Bunun yerine, spor yapma fırsatım olduğu ve şuanda spor yapıyor olduğum gerçeğine değer vereceğim.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<p><strong>Bojan George</strong> – “<a href="https://www.thecollector.com/stoics-contemplating-death/" target="_blank" rel="noopener">How the Stoics Found Calm by Contemplating Death</a>”  (Erişim Tarihi: 14.01.2023</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Deniz Sal</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Alparslan Bayrak</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/stoacilar-olumu-dusunerek-huzura-nasil-ulastilar-bojan-george/">Stoacılar Ölümü Düşünerek Huzura Nasıl Ulaştılar? – Bojan George</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Günlük Hayatta Ockham’ın Usturası – Mehmet Mirioğlu</title>
<link>https://trafikdernegi.com/gunluk-hayatta-ockhamin-usturasi-mehmet-mirioglu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gunluk-hayatta-ockhamin-usturasi-mehmet-mirioglu</guid>
<description><![CDATA[ Felsefenin en ünlü prensiplerinden biri Ockham’ın Usturası ya da Basitlik Prensibi olarak bilinen “Gerekmedikçe işleri karmaşıklaştırma.” gibi basit bir cümleyle özetlenebilecek ilkelerden biridir. Aslına bakılırsa özellikle metafiziksel ve bilimsel sistemler inşa ederken filozoflar bu ilkeye oldukça başvurma eğilimindedir. Örneğin neden inançlı filozoflar çok sayıda tanrı değil de tek tanrıya inanma eğilimindedir? Çünkü tek tanrı çok tanrıdan daha basittir! Neden gördüğümüz şeylerin gerçekten var olduğuna inanma eğilimimiz var da aslında her şeyin bizi yaratan uzaylı varlıkların bir simülasyonu olduğuna inanmamayı tercih ediyoruz? (Buna inananlar elbette varlar, fakat genelde yaşam tarzları hiç de “bir simülasyonda yaşıyoruz” gibi değildir. Pratikte hiçbir fark yaratmayan
The post Günlük Hayatta Ockham’ın Usturası – Mehmet Mirioğlu first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/taos-straight-razor-straight-razor-600x1000-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:27:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Günlük, Hayatta, Ockham’ın, Usturası, –, Mehmet, Mirioğlu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Felsefenin en ünlü prensiplerinden biri Ockham’ın Usturası ya da <em><strong>Basitlik Prensibi</strong></em> olarak bilinen “<em><strong>Gerekmedikçe işleri karmaşıklaştırma.</strong></em>” gibi basit bir cümleyle özetlenebilecek ilkelerden biridir. Aslına bakılırsa özellikle metafiziksel ve bilimsel sistemler inşa ederken filozoflar bu ilkeye oldukça başvurma eğilimindedir. Örneğin neden inançlı filozoflar çok sayıda tanrı değil de tek tanrıya inanma eğilimindedir? Çünkü tek tanrı çok tanrıdan daha basittir! Neden gördüğümüz şeylerin gerçekten var olduğuna inanma eğilimimiz var da aslında her şeyin bizi yaratan uzaylı varlıkların bir simülasyonu olduğuna inanmamayı tercih ediyoruz? (Buna inananlar elbette varlar, fakat genelde yaşam tarzları hiç de “bir simülasyonda yaşıyoruz” gibi değildir. Pratikte hiçbir fark yaratmayan bu inancın etkililiği üzerine tartışılabilir.) Çünkü her şeyin bir simülasyondan ibaret olması gördüğümüz şeylerin sadece var olduğunu iddia etmeye kıyasla o simülasyonu yapanların nasıl var olduğu, onların da bir simülasyonda bulunup bulunmadığı, bu simülasyona dair neden neredeyse hiçbir iz bulamadığımız gibi çok sayıda soruyu cevaplaması gerekmesi açısından daha karmaşıktır. Çoklu evren modelini kabul edenlerin sunduğu başat argümanlardan biri nedir? Elbette, neden spesifik olarak bu evrenin var da diğer sonsuz evrenin var olmadığının açıklamasının yapılması gerekiyorken “aslında mümkün olan her evren var” demenin çok daha basit bir açıklama olmasıdır.</p>



<p>Bilim ve felsefede bu tür argümanların sayısı oldukça arttırılabilir. Fakat şuna dikkat çekmek gerekir ki Ockham’ın Usturası uygulanan tek ilke değildir. Genelde bu ilke daha fazla şeyin açıklanmasını tercih eden “<em><strong>Açıklama Gücü İlkesi</strong></em>” diye adlandırabileceğimiz bir ilkeyle birlikte çalışır. Aslında filozofların derdi en basit olan açıklamayı değil, daha fazla şeyi en basit şekilde açıklayan ve açıklama gücüyle basitlik arasında denge kurabilen sistemi bulmaktır. Lakin bunun ayrıntıları bu yazının sınırlarını aşacağı için sadece bir uyarı olarak geçmek yeterli.</p>



<p>Bu yazıda “<em><strong>felsefe günlük hayatta ne işimize yarayacak ki?</strong></em>” sorusuna Ockham’ın Usturası temelinden kısa bir yanıt vermek istediğim için bu girizgahı yaptım. Zira aslında günlük hayatta en çok kullandığımız, fakat kullandığımızın farkında bile olmadığımız bir ilke aslında Ockham’ın usturası. Çoğu zaman işe yarıyor, ama oldukça ustalıkla kullanılması gerekiyor bana kalırsa. Yoksa aslında zarar verici de olma ihtimali de yüksek. Hem sosyal anlamda hem bireysel anlamda zarar verici olabilir. Temel iddiam şu: metafiziksel bir sistem oluştururken, ya da mekanik/biyolojik sistemlere dair günlük çıkarımlar yaparken bu ilke oldukça verimli olabilir, fakat söz konusu sosyal ve insanlar arası ilişkiler olduğunda bu ilkeye başvurmak bırakın hatalı olmayı tehlikeli bile olabilir.</p>



<p>Aslında en basit açıklamanın seçilmesi ilkesini günlük hayattaki tüm çıkarımlarda uyguluyoruz. Şu an benim yazdığım bu yazının, bilgisayarda rastgele tuşlara basarak oluşmadığına ya da ilkokuldaki yeğenimin benim adıma yazmadığına inanmanızın temel sebebi ilk açıklamanın daha basit olmasından başka bir şey değildir. Eşeğe benzeyen, eşek gibi ses çıkaran, eşek gibi hareket eden bir varlığa, yeleleri kesilmiş ve siyaha boyanmış bir zebra demememizin sebebi de Ockham’ın usturasıdır. Bu açıdan basitlik prensini aslında günlük hayattaki çok şeye uyarlanabiliyor. Beynimiz bir çıkarım yapma makinesi ve biz farkına bile varmadan sayısız çıkarım yapıyor. O yapılan şeyin çıkarım olduğunu idrak etmesek bile bunu yapıyor ve çoğu zaman bu prensini kullanıyor. Yan odadan gelen insan sesini kulağınız algıladığında onun annenize ait olduğunu, fakat annenizin sesini taklit eden yapay zeka robotları olmadığını düşünmenizin sebebi de, örneğin, ilk açıklamanın daha basit olmasıdır. (Ya da şimdilik daha basit olmasıdır. Çok yakında robotlara inanmak daha basit olabilir, kim bilir?)</p>



<p>Günlük hayattaki klasik çıkarımlarımıza ek olarak Ockham’ın usturası günlük yaşantımıza dolaylı olarak da katkı sağlar. Metafiziksel ve bilimsel anlayışımızı geliştirirken yazının başında da belirttiğim gibi bu ilkeye oldukça başvururuz ve tüm bu sistemler aslında hayatımızı şekillendiren değer ve inançları oluştururlar. Nihayetinde günlük hayatta etkilidir, çünkü davranış eğilimlerimizi yöneten dünya görüşümüzü şekillendiren bir ilkedir. Sözgelimi, evrimsel biyoloji alanında araştırma yaptığınızda; canlıların ortak gen havuzunu, bulunan fosillerin tam da evrimsel süreçte olmasını beklediğimiz sırayla ve karmaşıklık düzeyiyle ilintili olduğunu, geçiş türlerini tam da beklediğimiz gibi ve beklediğimiz yerde çıkmasını ve daha nice bilimsel bulguyu iki şekilde açıklama girişiminde bulunma ihtimaliniz var. Canlılar evrim yoluyla oluştu veya canlıların evrim yoluyla oluştuğunu düşünmemiz adına dünyayı yaratan güç öyle bir yarattı ki kafamızı karıştırmak için sahte fosiller ve sahte türleri tam da kafamızı karıştıracak genetik benzerlik oranıyla bir anda yarattı. Elbette ilk açıklama ikincisine kıyasla çok daha basit olduğu için ontolojik ve bilimsel dünya görüşümüzü bunun üzerine şekillendiririz. Lakin bunu kabul etmemiz dünyayı algılayışımızı, bundan sonra araştıracağımız konuların ne’liğini ve niteliğini, bundan sonra kabul edeceğimiz inançları veya inanç yorumlarını kökünden değiştirecektir. Nihayetinde aslında basitlik ilkesi hayatımızın merkezinde yer alıyor gibi gözükmektedir.</p>



<p>Ama.</p>



<p>Sosyal ilişkilerde bu ilkeyi kullanmaya çalışmak oldukça sorunlu da olabilir. Çünkü insanın kendisi, beyni, toplumsal ilişkiler o kadar karmaşıktır ki aslında en basit açıklama çoğu zaman hatalı yanılsamalara yol açar. Biri size sesini yükselttiğinde, örneğin, en basit açıklama onun öfkeli bir karaktere sahip olması ya da öfke kontrol problemi olması olabilir. Ama insan, neyse ki, bu kadar basit bir varlık değil. Aslında sevecen bir karaktere sahip olmasına rağmen o gün sosyal pili bitmiş olabilir, sizinle ilgili bir sorunu olmamasına rağmen sadece o an duygularını kontrol edememiş olabilir, öfkeli olmamasına rağmen öfkeli gibi gözükmenin işe yarar olduğuna inanmış olabilir, rol yapmış ve rol yapması için sebebi olabilir, sizi sevmiyor ve bir daha onunla sohbet etmeyin diye sizi uzaklaştırmak için bağırma gibi bir strateji gütmüş olabilir vs. Yani bu gibi durumlarda hızlı çıkarımlar yapmak ve bu çıkarımlara tutunmak aslında olumsuz sosyal ilişkiler geliştirmemize yol açabilir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/pexels-tim-mossholder-1650656.jpg?resize=603%2C402&ssl=1" alt="" class="wp-image-15204" width="603" height="402" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/pexels-tim-mossholder-1650656-scaled.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/pexels-tim-mossholder-1650656-scaled.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/pexels-tim-mossholder-1650656-scaled.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/pexels-tim-mossholder-1650656-scaled.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/pexels-tim-mossholder-1650656-scaled.jpg?resize=2048%2C1365&ssl=1 2048w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/pexels-tim-mossholder-1650656-scaled.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/pexels-tim-mossholder-1650656-scaled.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/pexels-tim-mossholder-1650656-scaled.jpg?w=2340&ssl=1 2340w" sizes="(max-width: 603px) 100vw, 603px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Bir başka örneği, izninizle stoacı bir filozof olan William Irvine’ın yine bir başka stoacı filozof olan Marcus Aurelius hakkındaki yorumuna dayandıracağım. Irvine, Aurelius’un kendine yazdığı notları, meditasyonlarını inceleyerek onun aslında öfkeli bir mizaca sahip olduğunu iddia ediyor. Bu, muhtemelen üzerine çok düşünülmüş bir iddia değil zira <em><strong>Güzel Yaşam Kılavuzu</strong></em> adlı kitabında sadece bir cümle ile belirtiyor ve üzerinde hiç durmuyor. Fakat ben, yine de burada güzel bir örnek oluşturacağı için bundan bahsetmek istiyorum. Velhasıl, gerçekten de Marcus Aurelius’un notlarına baktığınızda günlüklerinde öfkesini dizginlemeye dair çok sayıda pasajla karşılaşıyoruz.  Bu pasajları incelediğimizde yapabileceğimiz en basit açıklama belki de onun öfkeli bir mizacının oluşu ya da insanlara sabır göstermekte güçlük çekme eğiliminde olması olabilir. Fakat burada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Aurelius’un bu notları yazmasının amacı iyi bir insan olma yolunda pratik yapmaktı. Yani zaten günlerini iyi, öfkesiz, kaygısız ve korkusuz geçirdiği zaman yazmasına ihtiyaç yoktu, aksine ne zaman öfkelense veya mantıksız endişe ve kaygıların pençesine düşse o zaman yazıyordu. O halde bizim bu kadar öfkesini dizginleme pasajı görmemizin sebebi onun öfkeli bir mizaca sahip olması değil de sadece öfkeli olduğu anda yazdığı notlara bakıyor olmamız olabilir. Aslında Marcus Aurelius öfke kontrol sorunu olan biri değildir; sadece biz, ömrü hayatında tüm öfkelendiği anlarda kendine yazdığı notları okuyoruz o kadar! Muhtemelen herhangi birimiz her öfkelendiğimizde bunu dizginlemek için notlar almış olsaydık bırakın iki yüz sayfayı ciltler dolusu bile yazabilirdik. O halde hâlâ en basit açıklama sosyal ilişkilerdeki çıkarımlarda işe yarar diyebilir miyiz? Aslında, basitlik ilkesinin hâlâ işe yarar olduğunu fakat basit açıklamanın eldeki veriler ışığında değiştiğini de söylemek mümkün elbette. Ama nihayetinde bu prensibe başvurmadan önce dikkatli davranmamız gerektiği ve bu ilkeyi ustalıkla kullanmak için çabalama yükümlülüğü geçerliliğini koruyor.</p>



<p>Önceki iki paragrafta gördük ki bir insanın öfkeli anlarına maruz kaldıktan sonra çıkarım makinesi olan beynimizin en basit açıklaması aslında hatalı bir açıklamadan ibaret olabilir. Bu, muhtemelen günlük hayatta sıkça karşılaştığımız bir düşünme hatası olacaktır. Zira insanların sizi belli kavramlarla ve sıfatlarla ilişkilendirdikten sonra size karşı bir davranış kalıbı geliştirme ihtimali oldukça yüksek gözüküyor. Örneğin, bir arkadaşınız sizi “içki arkadaşı” olarak kodlamış olabilir ve bu sebeple sizin yanınızdayken her zaman içki içiyor olabilir. En basit açıklama belki gözünüze arkadaşınızın alkolik olduğu şeklinde gözükmüş olabilir, fakat aslında sadece sizi kodlama şekli farklıdır. O alkolik değildir, sadece siz onun alkol içtiği anlara şahitsinizdir. Yahut bir araştırmanın ortasındaysanız ve bir insana antipati duyan kişilerle iletişim halindeyseniz o kişinin tehlikeli, güvenilmez, kötü veya psikopat olduğunu düşünebilirsiniz; fakat hakikat bundan çok farklı olabilir ve siz sadece yanlı verilere odaklandığınız için en basit açıklamayı kabul ederek hatalı bir çıkarım yapmış olabilirsiniz. Bu ve buna benzer örnekler sosyal ilişkiler ve dinamiklerin her yönüne uyarlanabilir ve bunlara dair oldukça örnek bulmak mümkündür. Bu yüzden basitlik prensibi sosyal dinamiklerde de bazen işe yarasa da oldukça dikkatle kullanılmalıdır. Eğer bu prensibi kullanacaksak da hiç değilse hatalı olma ihtimalimizi her zaman göz önünde bulundurup yanılma payımızı sürekli aklımızdan geçirerek kullanmamızın entelektüel bir erdemin tezahürü olduğuna inanıyorum.</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/gunluk-hayatta-ockhamin-usturasi-mehmet-mirioglu/">Günlük Hayatta Ockham’ın Usturası – Mehmet Mirioğlu</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Pruss’un Eleştirisi: Teizm ve Qualia – Mehmet Mirioğlu</title>
<link>https://trafikdernegi.com/prussun-elestirisi-teizm-ve-qualia-mehmet-mirioglu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/prussun-elestirisi-teizm-ve-qualia-mehmet-mirioglu</guid>
<description><![CDATA[ Alexander Pruss “Teizm ve Qualia” (https://onculanalitikfelsefe.com/teizm-ve-qualia-alexander-pruss/) makalesinde şu altı öncülün mantıksal olarak uyumsuz olduğunu iddia ediyor: Ardından Pruss, “Teizm Doğru İse Qualia Temel Varlıklar Kategorisinde Değildir” (https://onculanalitikfelsefe.com/teizm-dogru-ise-qualia-temel-varliklar-kategorisinde-degildir-alexander-pruss/) makalesinde bu öncüllerin bir kısmını şu argümanla, qualia aleyhinde bir argüman haline getirmiştir Ben, bu yazıda Pruss’un her iki iddiasına da karşı çıkacağım. Lakin bundan önce Pruss’un örtük bir kabulü olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Küçük bir detaya (detaylar zaten küçük olmaz mı?) dikkat çekmek istiyorum. İkinci argüman geçerli gibi gözüküyor, ama Pruss’un yapmaya çalıştığı şey için yetersiz bir adım olduğunu ve Pruss’un bunu fark etmediğini düşünüyorum. Öncelikle makalenin adına dikkat edin “Teizm
The post Pruss’un Eleştirisi: Teizm ve Qualia – Mehmet Mirioğlu first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/32887153497_15f1895bb5_k.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:27:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Pruss’un, Eleştirisi:, Teizm, Qualia, –, Mehmet, Mirioğlu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Alexander Pruss “Teizm ve Qualia” (<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/teizm-ve-qualia-alexander-pruss/">https://onculanalitikfelsefe.com/teizm-ve-qualia-alexander-pruss/</a>) makalesinde şu altı öncülün mantıksal olarak uyumsuz olduğunu iddia ediyor:</p>



<ol type="1">
<li>Acı özünde kötüdür.</li>



<li>Acı bir qualia’dır.</li>



<li>Qualia gerçek varlıklardır.</li>



<li>Tüm gerçek varlıklar Tanrı tarafından yaratılmıştır.</li>



<li>Tanrı özünde kötü değildir.</li>



<li>Tanrı tarafından yaratılan hiçbir şey özünde kötü değildir.</li>
</ol>



<p>Ardından Pruss, “Teizm Doğru İse Qualia Temel Varlıklar Kategorisinde Değildir” (<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/teizm-dogru-ise-qualia-temel-varliklar-kategorisinde-degildir-alexander-pruss/">https://onculanalitikfelsefe.com/teizm-dogru-ise-qualia-temel-varliklar-kategorisinde-degildir-alexander-pruss/</a>) makalesinde bu öncüllerin bir kısmını şu argümanla, qualia aleyhinde bir argüman haline getirmiştir</p>



<ol type="1">
<li>Eğer Tanrı varsa, tüm temel varlıklar özünde iyidir.</li>



<li>Acı qualia’sı özünde iyi değildir.</li>



<li>O halde acı qualia’sı özünde temel varlık kategorisinde değildir.</li>
</ol>



<p>Ben, bu yazıda Pruss’un her iki iddiasına da karşı çıkacağım. Lakin bundan önce Pruss’un örtük bir kabulü olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Küçük bir detaya (detaylar zaten küçük olmaz mı?) dikkat çekmek istiyorum. İkinci argüman geçerli gibi gözüküyor, ama Pruss’un yapmaya çalıştığı şey için yetersiz bir adım olduğunu ve Pruss’un bunu fark etmediğini düşünüyorum. Öncelikle makalenin adına dikkat edin “Teizm doğruysa QUALİA temel varlıklar kategorisinde değildir.” Fakat argümanın sonuç öncülünde bir ekleme dikkat çekiyor “ACI QUALİASI özünde temel varlık kategorisinde değildir.” Aslında Pruss, acı qualia’sının temel varlık olmadığını gösterdiğinde örtük şekilde qualia’nın temel varlık kategorisinde olmadığını iddia ediyor. Lakin bu geçerli değil. Bunu sadece makalenin başlığı ve argümanın sonucu arasındaki gerilimden yola çıkarak da iddia etmiyorum. Zira “Teizm ve Qualia” makalesine küçük bir not düşüyor: “Bir teist bunu qualia’ya karşı bir argümana dönüştürebilir.” Aslında Pruss’un bu iki argümanla göstermeye çalıştığı şeyin başarısız olduğunu düşünme sebebim de bu: acı qualia’sı kötü olsa bile Tanrı qualia’yı yaratmış fakat acı qualia’sı sonradan zuhur etmiş olabilir. Bunu açacağım. Fakat öncelikle, Pruss’un argümanını bir “Acı Qualia’sı Karşıtı Argüman” olarak değil de “Qualia Karşıtı Argüman” olarak yorumlamamız gerektiğini anlatmak istedim.</p>



<p>Öncelikle kavrama yabancı olanlar için qualia’dan, kavramın bana izin verdiği ölçüde bahsedeyim. Bu, fiziksel süreçlere eşlik eden öznel deneyime verdiğimiz isim. Kolunuza bir ağrı sağlandığında tüm atomik süreçlerin yanında bir de onun size nasıl hissettirdiğinden bahsettiğimizde değinmeye çalıştığımız şey qualia’dır. Kırmızı rengine baktığınızda gözünüze gelen ışık ışınlarını, bu ışınların hangi reseptörler tarafından algılanıp hangi nöronları hareket ettirdiğini ve beynin hangi kısmını aktif hale getirdiğini dışarıdan açıklayabilecek olsak da kırmızı rengini gördüğünüzde aslında ne gördüğünüzü asla bilemeyiz. İşte o bilemediğimiz tecrübenizdir qualia. Hissettiğiniz fakat fiziksel parametrelere indirgeyemeyen yaşadığınız size has tecrübeye qualia ismi veriliyor. Bunun evrenin yapısına içkin mi yoksa evrendeki her şeyden bağımsız yeni bir töz mü olduğu, fiziksel parametrelere indirgenen özelliklerle arasındaki ilişkisinin ne olduğu, fizikalizmin qualia’yı açıklayabilip açıklayamayacağı tartışma konusu. Lakin bu yazı için qualia derken hiç değilse ne kastettiğimize dair bir fikre sahip olmanız yeterli.</p>



<p>Bu ön bilginin akabinde Pruss’un iki argümanını incelemeye başlayabiliriz. Pruss’un argümanında hata olduğunu düşündüğüm iki nokta var. Birincisinde sanırım Pruss da bana katılacaktır fakat ikinci önerim Pruss ile özünde çelişeceğimiz nokta olacak.</p>



<p>İlk olarak, acı qualia’sının özünde kötü bir qualia olup olmadığını sorgulayabiliriz. Her seferinde zihnimize yabancı bu kavramı kullanmak istemediğimden yazının devamında “acı qualiası” demek yerine sadece acı diyeceğim. Acının kötü ve kaçılması gereken bir şey olduğu fikri ilk etapta sezgilere uygun gibi gözükse de ben bunun aksini savunuyorum. Pruss’la benzer düşündüğümüz kısım sanıyorum burası. Acı özünde kötü olan değil, dil ile kötü etiketini kazanmış bir qualia’dır. Acı, yalnızca ona kötü dediğimiz zaman kötüdür. Fakat kendi içinde hem iyi hem de kötü için kullanılabilir. Hem iyi hem kötü için kullanılabilecek bir şey de ne iyi ne kötüdür. Ne kastediyorum? Stoacı bir şeyler kastediyorum. Bakalım.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/de-morgan-phosphorus-hesperus.webp?resize=477%2C660&ssl=1" alt="" class="wp-image-15387" width="477" height="660" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/de-morgan-phosphorus-hesperus.webp?w=722&ssl=1 722w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/de-morgan-phosphorus-hesperus.webp?resize=217%2C300&ssl=1 217w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/de-morgan-phosphorus-hesperus.webp?resize=480%2C665&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 477px) 100vw, 477px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Stoacı sınıflandırmada eylemler üç kategoride değerlendiriliyor: iyiler, kötüler ve farksızlar. İyiler bilgelik, adalet, cesaret, ölçülülük, özveri, disiplin; kötüler tiranlık, cehalet, tembellik, adaletsizlik, korkaklık ve savurganlık gibi özelliklere verilen genel isim. Bir de ne iyi ne kötü olduğu için, erdemler açısından hiçbir fark yaratmayan kategoriler var. Onlar, sizin erdemli olup olmadığınızı belirlemediği için erdeminiz açısından “farksız”dır. Zenginliği insanlara yardım için de kullanabilirsiniz, zorbalık yapmak için de. Mevkiye sahip olduktan sonra hem yozlaşabilirsiniz hem de adaleti daha geniş çevrelere yayma fırsatı elde edersiniz. Sağlıklı olunca bunu kendinizi geliştirmek için de kullanabilirsiniz insanlara işkence etmek için de. Şüphesiz ki eğer sağlıklı olsa sayısız insana işkence edecek olan kişi için sağlıksız olması ve hastalıktan kıvranması aslında iyidir. Eğer parası olsa silah sanayiye yatırım yapıp yeni savaşların çıkması için çaba harcayacak kişinin fakir olması iyidir. Yani hem iyi hem kötü için kullanılabilecek şeyler ne iyi ne kötüdür. Onların doğru kullanımı iyi, yanlış kullanımı kötüdür. Zenginliğin doğru kullanımı parayı akıllıca kullanmak, ölçülü davranmak, sağlıksız alışkanlıklara sürüklenmemek, narsistik düşüncelere bürünmemektir. Fakirliğin doğru kullanımı ise sadeliğe özen göstermek, kontrol edemeyeceği şeyleri arzulamamayı öğrenmek ve sabretmek olabilir. Kısacası zenginlik de fakirlik de ne iyi ne kötüdür. Bir “fakirlik qualia’sı” olsaydı, sadece paraya yanlış değerler atfeden kişiler bu qualia’ya kötü diyeceklerdi. Ama eğer böyle qualia’lardan söz edebilseydik ne “fakirlik qualia’sı” kötü olurdu ne de “zenginlik qualia’sı” iyi.  </p>



<p>Bu açıdan bakıldığında “acı” iyi mi kötü mü farksız mıdır? Her ne kadar ilkel sezgilerimiz acıyı kötü olarak adletse de aslında acı “farksız” kategorisinde değerlendirilebilecek bir özellik. Kısacası Pruss’un ilk altı önermesindeki ilk, argümanındaki ikinci önermenin yanlış olduğunu, sezgilerimiz ilk bakışta tersini söylese de savunmak mümkün. Zira sizi iyi ya da kötü yapan şey, başınıza gelen olaylar değil o olaylara nasıl tepki verdiğinizdir. Zenginlik sizi iyi ya da kötü yapmaz, zenginliği iyi için mi kötü için mi kullandığınız sizi iyi ya da kötü yapar. Fakir olunca iyi ya da kötü olmazsınız. İyi bir karakter fakirliği iyi, kötü bir karakter fakirliği kötü kullanır. Bu şekilde bakıldığında acı, iyi ya da kötü değil iyi ya da kötü kullanılabilecek bir özelliğe benziyor. Acının bedeninizde zuhur etmesi sizi iyi ya da kötü yapmaz; eğer güçlü ve erdemli bir karakter inşa etmişseniz acıyı iyi için kullanmanız ve karakterinizi inşa etmek için pek de kafa yormadıysanız acısızlık halini kötü için kullanmanız mümkün. Acıyı; dayanıklılığınızı geliştirme, sabrınızı test etme, bedeninizdeki duyumlardan ibaret olmadığınız d gerçeğine dair hatırlama, diğer insanların acısıyla bağ kurup onlarla empati kurma, bu yolla insanlara şefkat ve merhamet besleme, şikâyet etmeksizin kabul etme becerinizi geliştirme, aynı acıyı çekenlerin acısını dindirme, acıya dair daha gerçekçi bir bakış elde etme fırsatı gibi çok sayıda iyilik fırsatı için kullanabilirsiniz. Aynı acıya gerçeği yansıtmayan genellemeler yapma ve bu yolla hakikatten uzaklaşma, eleştirel olmayan tepkiler verme, şikâyet ederek hem kendinize hem çevrenize olumsuz bir atmosfer oluşturma, olayı kişiselleştirme ve acının sebebi olan bir şey veya kişi varsa ona öfke ve intikam arzusu besleme gibi çok sayıda kötülük için de kullanabilirsiniz. Bu açıdan bakıldığında, acı iyi ya da kötü değildir. Acı, sizin başınıza gelen bir malzemedir. Malzemeler, iyi veya kötü olmaz, iyi veya kötü için kullanılır. Fizik özünde iyi veya kötü müdür? Ne iyi ne kötüdür, o iyi ve kötü için kullanılabilecek bir malzemedir. Bu malzemeden atom bombası da yapabilirsiniz, nükleer tıbbı da geliştirebilirsiniz. Onu iyi ya da kötü yapan nasıl kullandığınızdır. O halde, Pruss’un bana muhtemelen katılacağı açıklama, ilk itirazımı sunmam için yeterli olmuştur sanırım.</p>



<p>Bu, stoacı ben olarak verdiğim cevaptı. Şimdi ise panpsişist ben olarak cevap vereceğim.</p>



<p>Acı qualiası, kötü bir qualia olsa bile, ki bu konuda karşı argümanlar ve bazı sezgilerim benim de kafamı bazen karıştırıyor, Pruss’un argümanına ve iddialarına yine de karşı çıkardım. Çünkü Pruss’tan daha farklı bir qualia yaklaşımına sahibim. Ben, qualia’nın evrenin yapısına içkin bir özellik olduğunu ve evrendeki temel varlıklar kategorisinde olduğuna inanıyorum. Buna rağmen bunu “qualia” için iddia ediyorum, “acı qualia’sı” için değil. Acı qualia’sı, sadece bir qualia türüdür, o kadar. Evrenin temel varlık kategorisi spesifik olarak bu qualia değildir. Tıpkı “kırmızı qualia’sı” ya da biraz daha genellersek “renk qualia’sı”nın evrenin temel varlıklarından olmaması gibi. Evrenin temel varlığı “qualia” denilen soyut cismin kendisidir; onun spesifik tezahürleri değil. Şimdi dilerseniz bunu açalım.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/white-columns-801715_1920.jpg?resize=533%2C355&ssl=1" alt="" class="wp-image-15219" width="533" height="355" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/white-columns-801715_1920.jpg?resize=1024%2C682&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/white-columns-801715_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/white-columns-801715_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/white-columns-801715_1920.jpg?resize=1536%2C1023&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/white-columns-801715_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/white-columns-801715_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/white-columns-801715_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 533px) 100vw, 533px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>“Qualia” ve “acı qualia’sı” arasındaki ilişki için verilebilecek en güzel örnek, sürtünme kuvvetinin evrendeki yeri olacaktır. Evrende, şu anki yaygın fizik paradigmasına göre, dört temel kuvvet vardır: güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve kütleçekim kuvveti. Genel görelilik ile kuantum mekaniğini birleştirmeye çalışan modern teoriler bunlara alternatif üretmeye veya bazılarını birleştirmeye çalışıyor olsa da şu an için bunlar teknik ayrıntı olacağından buradan devam edelim. Bu dört kuvvetin temel olmasının anlamı, evrendeki herhangi bir kuvveti bu kuvvetlerin cinsinden yazabileceğimizdir. Örneğin sürtünme kuvveti elektromanyetik kuvvet ile kütleçekim kuvvetinin etkileşiminin sonucu açığa çıkan bir yan kuvvettir. Cismin yer ile temas halinde olan yüzeyinin atomları ile yerin atomları arasındaki elektromanyetik etkileşim ile kütleli cismin dünya ile yerçekimi aracılığıyla kurduğu etkileşimin sonucu olarak sürtünme kuvveti denilen yavaşlatıcı kuvvete ulaşırız. Sürtünme kuvveti, evrenin yapısına içkin olan bir özellik değil, evrenin yapısına içkin temel kuvvetlerden çıkan bir yan üründür. Sürtünme kuvveti, varsayalım ki, “kötü bir kuvvet” olsaydı bile (artık bu her ne demekse) temel varlıklar kategorisinde olmadığı için bu muhtemelen bir sorun olmazdı. Daha ziyade elektromanyetik kuvvet ve kütleçekim kuvveti “iyi bir kuvvet” sayılırsa (bu da her ne demekse) bunların nasıl kötü bir kuvvet olan sürtünmeye yol açtığı bir tartışma konusu olabilir. Fakat sürtünme, temel varlık kategorisinde değildir. Yahut elektromanyetik yük evrenin yapısına içkin temel varlık kategorisi olarak sayılabilir, fakat “negatif elektrik yük” temel varlık kategorisi değildir. Bu, temel varlık kategorisi olan elektrik yükünün özelliklerinden sadece biridir. Bu örnekleri, qualia ile acı qualia’sı arasındaki bağı daha kolay tahayyül edin diye verdim. Qualia temel varlık kategorisidir; tıpkı elektromanyetik kuvvet, kütleçekim kuvveti ve elektromanyetik yük gibi. Acı qualia’sı bu temel varlığın spesifik durumlarda kazandığı özelliklerden veya yan ürünlerden biridir; tıpkı sürtünme kuvveti ya da negatif elektrik yük gibi. Dolayısıyla acı qualia’sı kötü olsaydı bile, argüman geçersiz olurdu. Zira bu haliyle argüman sadece acı qualia’sının temel varlık kategorisinde olmadığını söyler, qualia’nın değil. Qualia temel varlık kategorisinde olup kötü olmayan bir temel varlık olabilir ve bir şekilde (belki de özgür irade ile) kötü olan acı qualia’sına yol açıyor olabilir. Tanrı varsa ve teizm doğruysa bile qualia’nın temel varlık kategorisinde olduğunu iddia etmekte bir sorun gözükmüyor.</p>



<p>Pruss’un argümanıyla en iyi ihtimalle acı qualiası’nın temel varlık kategorisinde olmadığı söylenebilir ki qualia’nın temel varlık kategorisi olduğunu iddia eden bir panpsişist zaten hiçbir zaman bunu iddia etmez de. Zira bir taşın da qualia’sının olduğu iddia edilirken aslında bir taşın acı çekip zevk alabildiği iddia edilmez. “Bir taşa, o taşın fiziksel özellikleri doğrultusunda kendine has bir qualia eşlik eder” gibi bir önerme panpsişistin iddia ettiği şey olacaktır. Acı qualia’sı; beynin, duyuların, merkezi sinir sisteminin, hormonların ve nörotransmitterlerin evrimleşmesinden sonra açığa çıkan bir yan özelliktir. Karmaşık bilişsel yetilere sahip varlıklara eşlik eden bir qualia biçimidir. Tıpkı renk qualia’sı ya da ses qualia’sı gibi. Rengi algılayamayan bir canlıda renk qualia’sının olmayışı, sesi algılayamayan bir canlıda ses qualia’sının olmayışı gibi, sinir sistemi gelişmemiş bir canlıda da muhtemelen acı qualia’sı bulunmaz. Bu açıdan renk qualia’sı, ses qualia’sı ya da acı qualia’sı temel varlıklar değil, temel varlık olan “fiziksel süreçlere eşlik eden zihinsel nitelik” anlamındaki qualia’nın karmaşıklaşmış versiyonlarıdır. Aynı sürtünme kuvveti veya elektromanyetik yük gibi. Sadece karmaşık sistemlerde açığa çıkan bu özelliklerin temel varlık kategorisinde olduğunu iddia etmek, zaten panpsişizmi yanlış anlamanın bir yoluna benziyor. Acı qualia’sı kötüyse bile, bu, onu oluşturan karmaşık sistemlerin bir sorunu olabilir. Kötülük problemi dilinde söyleyecek olursak, bu qualia’nın kötü oluşu özgür iradeli varlıkların açığa çıkmasının bir ürünü olabilir. Aslında bu noktada argümanın bu yapısı standart bir kötülük problemi incelemesinden farksız olacaktır. Dolayısıyla burada bitirelim: teizmin panpsişizmle uyumlu olduğunu göstermek bu makale için yeterli. </p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/prussun-elestirisi-teizm-ve-qualia-mehmet-mirioglu/">Pruss’un Eleştirisi: Teizm ve Qualia – Mehmet Mirioğlu</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Yaşam Tarzı Olarak Felsefe – Christine Darr</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bir-yasam-tarzi-olarak-felsefe-christine-darr</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bir-yasam-tarzi-olarak-felsefe-christine-darr</guid>
<description><![CDATA[ Daha önce felsefi bir fikir öğrenip onu günlük yaşamınıza dahil etmeyi denediyseniz bir yaşam tarzı olarak felsefe (YTOF) adı verilen bir yaklaşım ilginizi çekebilir. YTOF’un yaklaşımı, kavramları veya argümanları analiz etmek ya da dünyanın bir teorisini oluşturmak yerine felsefi yaşama pratiğini vurgular. Bu, kendimiz ve dünya üzerine eleştirel düşünmeyi ve davranışlarımızı dünya görüşümüzle uyumlu hale getirmeyi amaçlayan pratik alıştırmaları içerir. Bu örneğin Aristoteles’in erdemli bir yaşam sürme konusundaki argümanlarını analiz etmek ile erdemli alışkanlıklar geliştirmeye çalışmak arasındaki farktır.[1] Bu makale YTOF yaklaşımını tanıtmakta ve günümüzde felsefi yaşamın nasıl bir şey olabileceğine dair örnekler sunmaktadır. 1. Pierre Hadot Birçok çağdaş filozof,
The post Bir Yaşam Tarzı Olarak Felsefe – Christine Darr first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/12/1_svpWhaII53p2uXM52I7ljA.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:27:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Yaşam, Tarzı, Olarak, Felsefe, –, Christine, Darr</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Daha önce felsefi bir fikir öğrenip onu günlük yaşamınıza dahil etmeyi denediyseniz bir yaşam tarzı olarak felsefe (YTOF) adı verilen bir yaklaşım ilginizi çekebilir.</p>



<p>YTOF’un yaklaşımı, kavramları veya argümanları analiz etmek ya da dünyanın bir teorisini oluşturmak yerine felsefi yaşama pratiğini vurgular. Bu, kendimiz ve dünya üzerine eleştirel düşünmeyi ve davranışlarımızı dünya görüşümüzle uyumlu hale getirmeyi amaçlayan pratik alıştırmaları içerir. Bu örneğin Aristoteles’in erdemli bir yaşam sürme konusundaki argümanlarını analiz etmek ile erdemli alışkanlıklar geliştirmeye çalışmak arasındaki farktır.[1]</p>



<p>Bu makale YTOF yaklaşımını tanıtmakta ve günümüzde felsefi yaşamın nasıl bir şey olabileceğine dair örnekler sunmaktadır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">1. Pierre Hadot</h2>



<p>Birçok çağdaş filozof, Fransız filozof Pierre Hadot’un çalışmaları nedeniyle felsefeye YTOF yaklaşımını benimsemiştir. (1922-2010)</p>



<p>Hadot, birçok antik filozofun felsefi düşüncelerinin hayatlarını nasıl yaşadıklarını şekillendirmesi gerektiğine inandığını gözlemliyor. Örneğin, Stoacılar [2] ve Epikürcüler [3] hem entelektüel katılımı hem de kişinin entelektüel bağlılıklarına uygun olarak yaşamasını teşvik eden okullar kurdular. Hadot, felsefi yaşamanın, gelişen dünya anlayışıyla tutarlı bir şekilde yaşamak isteyen herkesin erişebileceği bir uygulama olduğunu ileri sürüyor.[4]</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. İyi Yaşam Hakkında Eleştirel Düşünce</h2>



<p>Felsefi yaşamak, bir bakıma iyi yaşam üzerine eleştirel bir şekilde düşünme meselesidir: zamanımı nasıl geçirmeliyim? Nasıl bir kariyer peşinde koşmalıyım? Kendime ve başkalarına karşı ne gibi sorumluluklarım var?</p>



<p>Bu gibi sorular, görüşlerini kabul etmemiz veya reddetmemiz için bize nedenler sunan insanlar ile hararetli felsefi tartışmalara yol açar.[5] Daha sonra eleştirel düşünmeye katılma fırsatımız olur. Eleştirel düşünme bu görüşlerin değerlerini, diğerlerine kıyasla ne durumda olduklarını, hangi görüşlerin değerlerimizle örtüştüğünü ve bu değerleri yeniden gözden geçirmemiz gerekip gerekmediğini göz önünde bulundurmayı içerir.[6]</p>



<p>Nasıl yaşamamız gerektiğine dair yeni fikirlerle karşılaştığımızda eleştirel düşünme sürecine girmek yaşam boyu sürecek bir uğraştır- bu bir yaşam biçimidir! Koşullarımız değişebilir ve bu da görüşlerimizi yeniden gözden geçirmemize neden olabilir. Açık olmak ve düşünceli kalmak, felsefi yaşamak için çok önemli olmakla beraber başka şeyler de gereklidir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Ruhani Egzersizler</h2>



<p>Eleştirel düşünme felsefi bir yaşam için gerekli olsa da yeterli değildir: iyi yaşama dair ikna edici bir görüşe sahip olsak da bu görüşe göre hareket edemeyebiliriz. Örnek olarak bilinçsiz tüketimin iyi yaşamdan uzaklaştırdığına inanıyorsam en azından bilinçsiz tüketimimi sınırlandırmaya çalışmamı bekleyebilirsiniz.[7] Ancak, insanların tarih boyunca gözlemlediği gibi çoğu zaman ideallerimizi tam olarak yerine getiremiyoruz.[8]</p>



<p>Bu nedenle fikirlerin entelektüel olarak kabul edilmesi yeterli değildir; değişim aynı zamanda eylemlerimizi, duygularımızı ve buna benzer şeyleri içermelidir. Hadot, “ruhani” egzersizler olarak adlandırdıklarının etrafımızdaki dünyayı görme ve ona dahil olma şeklimizi dönüştürmesi gerektiğini savunuyor. Bu egzersizlerin dini olarak değil de kişisel olarak dönüştürücü olmaları amaçlandığı için ruhani olduğunu açıklıyor.</p>



<p>Ve bunların egzersiz olma nedeni insanların dünya görüşlerine göre hareket etme felsefi pratiklerini geliştirmek için fiziksel egzersiz gibi alışkanlık haline getirmeleri gereken faaliyetler olmalarıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">4.YTOF ve Çağdaş Örnekler İçin Bir Formül</h2>



<p>Eleştirel düşünme ve ruhsal egzersizin birlikte nasıl çalıştığını anlamak için bazı örnekleri ele alalım.</p>



<h3 class="wp-block-heading">1. Adım: Yeni bir teoriyi öğrenmek</h3>



<p>Diyelim ki Epikurosçuluğu öğreniyorsunuz ve mutlu bir yaşamın anahtarının zevk peşinde koşmak olduğunu okudunuz ki bu da kısmen hangi arzuların zevkimize katkıda bulunduğunu ve hangilerinin bize zarar verdiğini dikkatlice düşünmemizi gerektirir.[9]</p>



<h3 class="wp-block-heading">2. Adım: Mevcut Alışkanlıklarımızı Değerlendirmek – bu durumda arzularımızı bu teori ışığında değerlendirmek.</h3>



<p>Bazı arzular, örneğin para ya da popülerlik hiçbir zaman tamamen tatmin edilemez ve bu yüzden bize acı verir. Bu anlayış sosyal medya aktifliğimin popülerlik arzusu tarafından yönlendirildiğini görmeme neden olabilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>3. Adım:</strong> Bu farkındalıkla yeni bir alışkanlık ediniyorum.</h3>



<p>Bir hafta boyunca sosyal medyaya paylaşım yapmayı bırakıyorum.</p>



<h3 class="wp-block-heading">4.Adım: Bu alışkanlığı edinirken tepkilerimi fark eder, bu yeni alışkanlığın beni nasıl değiştirdiğini düşünürüm.</h3>



<p>Böylece bu görüşün arzu ettiğim yaşam tarzına ulaşmama nasıl yardımcı olabileceğini değerlendirmek için daha bilgili bir konumda olurum.[10]</p>



<p>“Bir Yaşam Tarzı Olarak Felsefe” anlayış, düşünme ve uygulama süreci:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="819" height="452" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/222222.png?resize=819%2C452&ssl=1" alt="" class="wp-image-15930" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/222222.png?w=819&ssl=1 819w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/222222.png?resize=300%2C166&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/222222.png?resize=768%2C424&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/222222.png?resize=480%2C265&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 819px) 100vw, 819px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Stoacılıktan bir başka örneği ele alalım. Yukarıdaki formülü takip ederek, süreç şu şekilde görünebilir:</p>



<ul>
<li>1. Yaygın olarak kabul edilen bir Stoacı inanç, korku ve kaygılarımızın çoğunun kontrolümüz dışındaki şeylere takılıp kalmamızdan kaynaklanmasıdır.[11]</li>



<li>2. Sıkıntılı duygulara yol açan bir durum ortaya çıktığında, örneğin bir sınavda başarısız olduğumda kendime şunu sormalıyım: Bu durumda ne benim kontrolüm altında ve ne kontrolümün dışında? Aldığım notu ve not ortalamam üzerindeki etkisini değiştiremeyeceğim için bunlar benim kontrolümün dışındadır.</li>



<li>3. Bir kaygıyla mücadele etmek için <strong>–</strong> planlarımız başarısız olduğunda, belirli bir sonuçtan dolayı hayal kırıklığına uğradığımızda ve benzeri durumlarda <strong>– </strong>Stoacılar “sükûnet” veya zihinsel sakinlik geliştirmemiz gerektiğini savunurlar. Bunu, neyin kontrolümüz dahilinde neyin dışında olduğunu düşünerek ve dikkatimiz ile çabalarımızı kontrolümüz dahilinde olanlara odaklayarak yapabiliriz.</li>



<li>4. Biraz düşündükten sonra, teoriyi yeniden değerlendirmek ve sürece yeniden başlamak için yeni bir bakış açısına sahip oluruz.</li>
</ul>



<h2 class="wp-block-heading">Sonuç</h2>



<p>Bu süreç birçok teori için kabul edilebilir.[12] Efektif altruizm hakkında bilgi edinmek mi yoksa paramızı nasıl harcamamız gerektiğine ilişkin diğer argümanlar mı? [13] Bir ay boyunca harcama alışkanlıklarınızı değiştirmenin anlayışınızı nasıl değiştirdiğini görün. Hayvan hakları mı? Vejetaryen beslenmeyi benimseyin ve yeni bakış açınız üzerine düşünün.[14] Entelektüel dikkatlilik gibi entelektüel bir erdem geliştirmeye çalışmak [15] mantıksal yanılgılar konusunda yeni bir anlayış kazanmanıza ve doğru olana inanmaya olan bağlılığınıza yardımcı olabilir.</p>



<p>Felsefi teori ne olursa olsun, YTOF’un amacı bu fikirleri uygulamaya koymamıza yardımcı olmaktadır. Bu anlamda felsefe yapmak, teoriyi daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Entelektüel kararlarımızı ve eylemlerimizi uyumlu hale getirmemize yardımcı olur. YTOF hakkında bilgi edinmenin en iyi yolu, bu süreci kendi başınıza denemek ve kendi sonuçlarınıza varmaktır!</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Dipnotlar</strong></p>



<ul>
<li>[1] Aristoteles ve erdem hakkında daha fazla bilgi edinmek için bkz. Virtue Ethics by David Merry</li>



<li>[2] Aurelius’un Meditasyonları veya Epictetus’un el kitabı Enchiridion, Stoacılıkla ilgili erişilebilir temel metinlerdir. Çağdaş dünya açısından Stoacılığa mükemmel bir giriş için bkz. Pigliucci (2017)</li>



<li>[3] Bir yaşam biçimi olarak Epikürcülüğün kapsamlı bir tartışması için bkz. Austin (2022) </li>



<li>[4] Hadot (1995: s.275)</li>



<li>[5] Bu tartışma, herkesin benimsemesi gereken belirli bir yaşam modeli olup olmadığı ya da her birimizin kendi iyi yaşam versiyonumuzun nelerden oluştuğunu bireysel olarak kendimizin mi belirlediği sorusunu da içermektedir. Bu konularla ilgili tartışmalar için bkz. Meaning in Life: What Makes Our Lives Meaningful? Matthew Pianalto</li>



<li>[6] Spencer Case’in Is it Wrong to Believe Without Sufficient Evidence? adlı kitabı “inanç etiği” konusunda faydalı bir açıklama sunmaktadır ve burada önerilen türden eleştirel bir düşünme sürecine girmek için yararlı bir rehber olabilir.</li>



<li>[7] Tüketim pratikleri ve bu pratiklerin refahımız üzerindeki potansiyel etkileri hakkında güçlü bir tartışma için bkz. Darr (2022)</li>



<li>[8] Platon’un Protagoras’ı bu konu üzerine uzun bir düşüncedir. Elçi Pavlus, Romalılar 17:15-20’de bu sorunla mücadele eder.</li>



<li>[9] Bu görüşlerin daha kapsamlı bir açıklaması için bkz. Özellikle de beşinci bölüme “What do you want?” Austin (2022)</li>



<li>[10] Bu örnekler YTOF’un nasıl görünebileceğine göstermek amacıyla basitleştirilmiş olsa da umarım kendi başınıza denemeniz için size ilham verir!</li>



<li>[11] Bu Stoacı inanç hakkında daha fazla bilgi edinmek için Michael Tremblay tarafından yazılan “What Many People Misunderstand About the Stoic Dichotomy of Control” başlıklı makaleye bakabilirsiniz.</li>



<li>[12] Buna felsefi olmayan çalışmalar bile dahildir. Örneğin, Robin Wall Kimmerer bir çevre biyoloğudur. Bununla birlikte, çalışmaları okuyucularını inançları üzerinde eleştirel bir şekilde düşünmeye ve dönüştürücü yaşam biçimlerine katılmaya zorlamaktadır, bu nedenle felsefi olarak yaşamanın mükemmel bir örneğidir bkz. Kimmerer (2013) ve Kimmerer (2015)</li>



<li>[13] Efektif altruizm (özgecilik) hakkında daha fazla bilgi için bkz. Ethics and Absolute Poverty by Brandon Boesch. Ayrıca bkz. Singer (2015)</li>



<li>[14] Hayvanlarla ilgili bazı etik konulara giriş için bkz. The Moral Status of Animals by Jason Wyckoff, Speciesism by Dan Lowe ve Can They Suffer? Bentham on our Obligations to Animals by Daniel Weltman</li>



<li>[15] Entelektüel erdeme harika bir giriş için bkz. King (2021)</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Referanslar</h2>



<ul>
<li><a href="https://www.penguinrandomhouse.com/books/6367/meditations-by-marcus-aurelius/">Aurelius, Marcus (2003).</a><a href="https://www.penguinrandomhouse.com/books/6367/meditations-by-marcus-aurelius/"><em> Meditations</em></a><a href="https://www.penguinrandomhouse.com/books/6367/meditations-by-marcus-aurelius/">. Translated by Gregory Hays. Penguin Random House. (2003).</a></li>



<li><a href="https://global.oup.com/academic/product/living-for-pleasure-9780197558324?cc=us&lang=en&">Austin, Emily A (2022). </a><a href="https://global.oup.com/academic/product/living-for-pleasure-9780197558324?cc=us&lang=en&"><em>Living for Pleasure: An Epicurean Guide to Life</em></a><a href="https://global.oup.com/academic/product/living-for-pleasure-9780197558324?cc=us&lang=en&">. Oxford UP.</a></li>



<li><a href="https://rowman.com/ISBN/9781978707054/The-Production-of-Consumers-and-the-Formation-of-Desire-A-Neo-Thomist-Perspective">Darr, Christine (2022). </a><a href="https://rowman.com/ISBN/9781978707054/The-Production-of-Consumers-and-the-Formation-of-Desire-A-Neo-Thomist-Perspective"><em>The Production of Consumers and the Formation of Desire: A Neo-Thomist Perspective</em></a><a href="https://rowman.com/ISBN/9781978707054/The-Production-of-Consumers-and-the-Formation-of-Desire-A-Neo-Thomist-Perspective">. Lexington Books.</a></li>



<li><a href="https://classics.mit.edu/Epictetus/epicench.html">Epictetus. </a><a href="https://classics.mit.edu/Epictetus/epicench.html"><em>The Enchiridion, </em></a><a href="https://classics.mit.edu/Epictetus/epicench.html">trans. Elizabeth Carter. </a><a href="https://classics.mit.edu/Epictetus/epicench.html"><em>Internet Classics Archive</em></a><a href="https://classics.mit.edu/Epictetus/epicench.html">.</a></li>



<li><a href="https://blackwells.co.uk/bookshop/product/Philosophy-as-a-Way-of-Life-by-Pierre-Hadot-Arnold-I-Davidson/9780631180333">Hadot, Pierre (1995). </a><a href="https://blackwells.co.uk/bookshop/product/Philosophy-as-a-Way-of-Life-by-Pierre-Hadot-Arnold-I-Davidson/9780631180333"><em>Philosophy as a Way of Life: Spiritual Exercises from Socrates to Foucault</em></a><a href="https://blackwells.co.uk/bookshop/product/Philosophy-as-a-Way-of-Life-by-Pierre-Hadot-Arnold-I-Davidson/9780631180333">. Blackwell.</a></li>



<li><a href="https://milkweed.org/book/braiding-sweetgrass">Kimmerer, Robin Wall (2015). </a><a href="https://milkweed.org/book/braiding-sweetgrass"><em>Braiding Sweetgrass: Indigenous Wisdom, Scientific Knowledge, and the Teachings of Plants</em></a><a href="https://milkweed.org/book/braiding-sweetgrass">. Milkweed.</a></li>



<li><a href="https://www.yesmagazine.org/issue/together-earth/2015/03/30/alternative-grammar-a-new-language-of-kinship">Kimmerer, Robin Wall. (2015) “Nature Needs a New Pronoun: To Stop the Age of Extinction, Let’s Start By Ditching ‘It’.” </a><a href="https://www.yesmagazine.org/issue/together-earth/2015/03/30/alternative-grammar-a-new-language-of-kinship"><em>Yes! Magazine</em></a><a href="https://www.yesmagazine.org/issue/together-earth/2015/03/30/alternative-grammar-a-new-language-of-kinship">, Spring. </a></li>



<li><a href="https://global.oup.com/ushe/product/the-excellent-mind-9780190096267?cc=us&lang=en&">King, Nathan (2021) The Excellent Mind: Intellectual Virtues for Everyday Life. Oxford UP.</a></li>



<li><a href="https://www.hachettebookgroup.com/titles/massimo-pigliucci/how-to-be-a-stoic/9780465097968/?lens=basic-books">Pigliucci, Massimo (2017). How to Be a Stoic: Using Ancient Philosophy to Live a Modern Life. Hachette Book Group.</a></li>



<li><a href="https://www.gutenberg.org/files/1591/1591-h/1591-h.htm">Plato. Protagoras, trans. Benjamin Jowett. Project Gutenberg</a></li>



<li><a href="https://www.thelifeyoucansave.org/the-book/">Singer, Peter (2010). The Life You Can Save: How to Do Your Part to End World Poverty. The Life You Can Save. (2019).</a></li>



<li><a href="https://modernstoicism.com/what-many-people-misunderstand-about-the-stoic-dichotomy-of-control-by-michael-tremblay/">Tremblay, Michael (2021). “What Many People Misunderstand About the Stoic Dichotomy of Control”. Modern Stoicism.</a></li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İlgili Makaleler</h2>



<ul>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/erdem-etigi-david-merry/">Erdem Etiği</a> – David Merry</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/elestirel-dusunme-elestirel-dusunur-olmak-nasil-bir-seydir-carolina-flores/">Eleştirel Düşünme: Eleştirel Düşünür Olmak Nasıl Bir Şeydir?</a> – Carolina Flores</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yeterli-kanit-olmaksizin-inanmak-yanlis-mi-w-k-cliffordun-inanc-etigi-spencer-case/">Yeterli Kanıt Olmadan İnanmak Yanlış mı? WK Clifford’un “İnanç Etiği”</a> – Spencer Case</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-thomas-metcalf/">Felsefe Nedir?</a> – Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hayatin-anlami-yasaminiza-anlam-katan-sey-nedir-matthew-pianalto/">Hayatın Anlamı: Yaşamınıza Anlam Katan Şey Nedir?</a> – Matthew Pianalto</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/etik-ve-mutlak-yoksulluk-peter-singer-ve-efektif-altruizm-brandon-boesch/">Etik ve Mutlak Yoksulluk: Peter Singer ve Efektif Altruizm</a> – Brandon Boesch</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ahlaken-goz-onune-alinabilirlik-kuramlari-ahlaki-acidan-kimler-ve-neler-onemlidir/">Ahlaken Göz Önüne Alınabilirlik Kuramları: Ahlaki Açıdan Kimler ve Neler Önemlidir?</a> – Jonathan Spelman</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hayvanlarin-ahlaki-statusu-jason-wyckoff/">Hayvanların Ahlaki Statüsü</a> – Jason Wyckoff</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turculuk-dan-lowe/">Türcülük</a> – Dan Lowe</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aci-cekebilirler-mi-benthamin-hayvanlara-karsi-sorumluluklarimiza-dair-gorusleri-daniel-weltman/#:~:text=Ana%20Sayfa-,%E2%80%9CAc%C4%B1%20%C3%87ekebilirler%20mi%3F%E2%80%9D%3A%20Bentham'%C4%B1n%20Hayvanlara%20Kar%C5%9F%C4%B1,Sorumluluklar%C4%B1m%C4%B1za%20Dair%20G%C3%B6r%C3%BC%C5%9Fleri%20%E2%80%93%20Daniel%20Weltman&text=%C4%B0ngiliz%20filozof%20Jeremy%20Bentham%20(1748,davranman%C4%B1n%20hi%C3%A7bir%20gerek%C3%A7esi%20olmad%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1%20savunmaktad%C4%B1r.">“Acı Çekebilirler mi?”: Bentham, Hayvanlara Karşı Sorumluluklarımıza Dair Görüşleri</a> – Daniel Weltman</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Yazar Hakkında</strong></p>



<p>Christine Darr, Dubuque Üniversitesi’nde Felsefe Doçenti olarak görev yapmaktadır. The Production of Consumers and the Formation of Desire: A Neo-Thomist Perspective adlı kitabın yazarıdır. İlgi alanları arasında çevre etiği, karmaşık fikirleri anlaşılabilir fikirlere dönüştürmek, sanat yapmak ve doğaya hayran olmak yer alıyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Christine Darr – </strong><strong>“</strong><a href="https://1000wordphilosophy.com/2023/10/21/philosophy-as-a-way-of-life/?mibextid=Zxz2cZ">Philosophy as a Way of Life</a>”</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Çağnur Erdoğan</p>



<p><strong>Çeviri Editörü</strong>: Yiğit Aras Tarım</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bir-yasam-tarzi-olarak-felsefe-christine-darr/">Bir Yaşam Tarzı Olarak Felsefe – Christine Darr</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stoacı Olmayın: Roma Stoacılığı’nın Kökenleri Onun Zararlı Olduğunu Gösteriyor – Henry Gruber</title>
<link>https://trafikdernegi.com/stoaci-olmayin-roma-stoaciliginin-koekenleri-onun-zararli-oldugunu-goesteriyor-henry-gruber</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/stoaci-olmayin-roma-stoaciliginin-koekenleri-onun-zararli-oldugunu-goesteriyor-henry-gruber</guid>
<description><![CDATA[ Son on yılda ve özellikle de COVID-19 salgınının başlamasından bu yana, giderek daha fazla sayıda Amerikalı yaşamlarını Stoacılığa göre yeniden yönlendirdi. Stoacılık, Yunanlıların eudaimonia dediği şeyin peşindeydi: varlığın iyiliği ya da ‘iyi yaşam’. Bu felsefeler, iyi yaşama doğru felsefi dünya görüşüne uygun olarak gerçekleştirilen somut egzersizlerle ulaşılabileceğini öğretmiştir. Stoacılar, kendi egzersizlerini uygulayarak, uygulayıcılara dünyayı evrensel bir perspektiften görmeyi, onun içindeki yerlerini anlamayı ve kaderin kendilerine yüklediği görevleri özgürce ve tarafsız bir şekilde yerine getirmeyi öğrenebileceklerini öğretmişlerdir. Stoacı mutluluk bilgelik, adalet, cesaret ve ölçülülükten gelir, bunların hepsi bireysel ruhun veya aklın halleridir ve dolayısıyla bizim kontrolümüz altındadır. Geri kalan her şey
The post Stoacı Olmayın: Roma Stoacılığı’nın Kökenleri Onun Zararlı Olduğunu Gösteriyor – Henry Gruber first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/03/10-Stoic-Teachings-Of-Marcus-Aurelius-We-Desperately-Need-Today.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:27:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Stoacı, Olmayın:, Roma, Stoacılığı’nın, Kökenleri, Onun, Zararlı, Olduğunu, Gösteriyor, –, Henry, Gruber</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son on yılda ve özellikle de COVID-19 salgınının başlamasından bu yana, giderek daha fazla sayıda Amerikalı yaşamlarını Stoacılığa göre yeniden yönlendirdi. Stoacılık, Yunanlıların eudaimonia dediği şeyin peşindeydi: varlığın iyiliği ya da ‘iyi yaşam’. Bu felsefeler, iyi yaşama doğru felsefi dünya görüşüne uygun olarak gerçekleştirilen somut egzersizlerle ulaşılabileceğini öğretmiştir. Stoacılar, kendi egzersizlerini uygulayarak, uygulayıcılara dünyayı evrensel bir perspektiften görmeyi, onun içindeki yerlerini anlamayı ve kaderin kendilerine yüklediği görevleri özgürce ve tarafsız bir şekilde yerine getirmeyi öğrenebileceklerini öğretmişlerdir. Stoacı mutluluk bilgelik, adalet, cesaret ve ölçülülükten gelir, bunların hepsi bireysel ruhun veya aklın halleridir ve dolayısıyla bizim kontrolümüz altındadır. Geri kalan her şey ne iyi ne de kötüdür. Günlük hayata ilişkin bu inançlar fiziksel ve metafizik teorinin temellerine dayansa da, Stoacılığın cazibesi egzersizlerinin tedavi edici unsurundaydı ve hala da öyledir: bilişsel davranış terapisi veya toga giyen erkekler için Budizm.</p>



<p>Stoacı ruhani egzersizin faydalarına rağmen, bir stoacı olmamalısınız. Stoacı egzersizler, ve sıkıntılı anlarda çok çekici gelebilen bilge sözler, zararlı bir felsefeyi gizler. Stoacılık bireysel sorunlarımızın çoğuna bir çözüm gibi görünebilir, ancak stoacılar tarafından yönetilen veya stoacılarla dolu bir toplum, içinde yaşamak için daha kötü bir toplumdur. Stoacı birey daha az acı hissedebilir, çünkü bunun nedeni dünyanın adaletsizliklerine karşı körelmiş ve bunları kabullenmiş olmalarıdır.</p>



<p>Günümüzde popüler hale gelen stoacılık, Roma İmparatorluğu döneminde yaşamış olan ve etikle, yani günlük hayatımızı nasıl sürdürdüğümüzle ilgilenen Seneca, Epictetus ve Marcus Aurelius’a dayanır. Oyunlar ve ahlaki incelemeler yazan zengin bir saray mensubu olan Seneca, bir imparatorun (kötü bir imparatorun: efsaneye göre Roma yanarken keman çaldığı için kınanan <a href="https://aeon.co/videos/a-balanced-account-of-neros-life-reveals-the-editing-and-destruction-of-history-making">Neron’un</a>) öğretmeniydi. Anadolu’da (diğer adıyla Küçük Asya’da) doğan Epiktetos, imparatorluk başkentine köle olarak geldi. Zengin sahibi tarafından eğitildi ve sonunda serbest bırakıldı. Epiktetos önce Roma’da sonra Yunanistan’da öğretmenlik yaptı ve öğrencilerinden biri onun ders notlarını yayınladı. Aurelius, Roma imparatoruydu. Onun adil bir şekilde hüküm sürdüğü ve barbar kabilelere karşı uzun süren savaşlarla imparatorluğun ahlaki ve demografik gücünü zayıflatan bir salgınla uğraştığı söylenir. Bilinçli bir felsefi imparator olarak Stoacı ruhani egzersizler uygulamıştır ve Meditasyonlar olarak bilinen egzersiz kitabı günümüze kadar ulaşmıştır.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Seneca’yı yücelten bir Stoacılık, elit işbirlikçiyi yüceltir – kazan kaldırmak yerine kendini öldürmeye isteklidir</p></blockquote></figure>



<p>Seneca, Epiktetos ve Aurelius, Stoacı hareketin ortaya çıkışından yüzyıllar sonra yaşamışlardır. Roma yönetici sınıfının resmi devlet felsefesi gibi bir şey olarak benimsenmiş bir Stoacılığı temsil etmektedirler. Roma Stoacılığının gelişimi, Roma’nın sözde cumhuriyetçi yönetim biçiminin (senato, halk meclisleri, seçimler, rüşvet skandalları) yerini kalıtsal monarşiye (imparator tarafından yönetilme, kaprisli infazlar) bıraktığı döneme denk gelir. Cumhuriyet çökerken Stoacılık, cumhuriyeti yönetme rollerini kaybeden ve sadece ruhlarının ‘iç imparatorluğunu’ yönetebilen Romalı elitlerin tercih ettiği felsefe haline geldi. Cumhuriyetten monarşiye geçişle bağlantılı olan Roma Stoacılığı, özünde bir işbirlikçiler felsefesidir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="512" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/03/5-1669844484.jpg?resize=1024%2C512&ssl=1" alt="" class="wp-image-16330" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/03/5-1669844484-scaled.jpg?resize=1024%2C512&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/03/5-1669844484-scaled.jpg?resize=300%2C150&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/03/5-1669844484-scaled.jpg?resize=768%2C384&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/03/5-1669844484-scaled.jpg?resize=1536%2C768&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/03/5-1669844484-scaled.jpg?resize=2048%2C1024&ssl=1 2048w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/03/5-1669844484-scaled.jpg?resize=480%2C240&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/03/5-1669844484-scaled.jpg?w=2340&ssl=1 2340w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>İnsanlar Seneca’nın Neron’un hocası olduğunu söyler, sanki ilişkileri geleceğin imparatoru henüz bir çocukken sona ermiş gibi. Ancak Seneca, Neron’un saltanatı boyunca onun için çalışmış ve Neron’un kendi annesinin öldürülmesini haklı çıkaran bir konuşma da dahil olmak üzere onun için konuşmalar yazmıştır. En nihayetinde Seneca komplo kurmakla suçlandı. Kendi canına kıyması emredildiğinde, itaat ederek nihai ‘özgürlüğünü’ göstermiştir. Seneca dünyadaki yerini özgürce kabul etti ve kaderini benimsedi. O ne eleştirmen ne de direnişçiydi. Seneca’yı yücelten bir Stoacılık, tehlikeli bir lideri ortadan kaldırmak için gerçekten komplo kuranlardan ziyade, kazan kaldırmaktansa kendini öldürmeye istekli elit işbirlikçiyi yüceltir.</p>



<p>Epiktetos, varlıklı ama nihayetinde güçsüz Seneca’nın aksine, yerinden edilmiş bir elit değildi. Çocukken <a href="https://aeon.co/essays/who-was-allowed-to-call-the-roman-empire-home">köleleştirilmiş</a> ve Roma metropolüne götürülmüş yerinden edilmiş bir kişiydi. Ona atfedilen yazılar, köleleştirilenlerin antik dünyadan günümüze ulaşan çok az sayıdaki sözlerinden bazılarıdır. Bu nedenle pek çok kişi Epiktetos’un köleleştirilmiş statüsünün onu madunun sesi yaptığını varsayar. Güçlüleri eleştirdiği de doğrudur. Gerçekten de, zengin öğrencilerini köleleştirilmekle suçlayacaktır. Hırsının esiri olan eski bir konsüle, “Üç kez satılanlardan hiçbir farkınız yok,” der. Hepimiz köleyiz, der Epiktetos. Ancak, Epiktetos’un madun statüsüne ve elitlere  yönelik eleştirisine rağmen, özgürleştirici bir argüman sunmaz; aksine, bize Stoacılığın köleliği umursamadığını gösterir. Stoacılık kölelik gibi gerçek adaletsizliklere, hepimizin en azından mecazi anlamda köleleştirilmiş olduğuna işaret ederek yanıt verir. Bunu yaparken de köleci bir toplumun -ya da kendi çılgınca <a href="https://aeon.co/essays/are-the-persian-gulf-city-states-slave-societies">eşitsiz</a> dünyamızın- gerçek dehşetini görmezden gelir ve gizler.</p>



<p>Aurelius, Roma etik Stoacılığı için elimizdeki son kaynaktır. MS 161-180 yılları arasında, Edward Gibbon’un insanlık tarihinin ‘en mutlu ve zengin’ dönemi olarak adlandırdığı dönemin sonunda Roma imparatoru olmuştur. Aurelius özgün bir düşünür ya da kuramcı değil, felsefi alıştırmalar kitabı günümüze ulaşan bir Stoacı uygulayıcıydı. Birçok çağdaş stoacının Aurelius’a olan takıntısı, okuyucuları onun metnine çeken şeyin fikirleri kadar gücü olduğunu da göstermektedir. Bu okuyucular Aurelius’u imparatorluğunu yöneten bir imparator ve muzaffer ordusu ölüleri alandan temizlerken görev bilinciyle günlük tutan bir general olarak yüceltiyor. Stoacılık Aurelius’u aydınlanmış, dünyayı şekillendiren gücün avatarı olarak kabul eder; başkanlar, denizciler ve hevesli teknoloji engelleyicileri tarafından okunur.</p>



<p>Aurelius’a imparator olarak gösterilen ilgi, hocası Afrikalı hatip Fronto’ya erotik mektuplar <a href="https://press.uchicago.edu/ucp/books/book/chicago/M/bo3793334.html">yazan</a> genç Marcus’u gözden kaçırma pahasına gelir: “Sen yokken sana sık sık kızıyorum ve çok sinirleniyorum, çünkü seni istediğim gibi sevmeme izin vermiyorsun, yani ruhumun sana olan aşkını en yüksek zirvesine kadar takip etmesine izin vermiyorsun.” Mektuplaşmaları boyunca Aurelius retoriği Stoacılık için geride bırakır ve eğitimi ilerledikçe delicesine aşık olan genç çocuk kaybolur. Aurelius hayatının sonlarına doğru akıl hocalarını sıraladığında Fronto’nun adı bile geçmiyordu. Aurelius Stoacılığı ve görevi benimsemiş, ilk tutkusunu terk etmişti. Kendinden geçmiş aşık Marcus yerine kararlı komutan Aurelius’u yücelten Stoacılık, güç lehine aşkı ve onun kırılganlığını reddeder.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Neron için konuşmalar yazmamalıyız; ne de imparatorun gücünü yüceltmeliyiz</p></blockquote></figure>



<p>Seneca’nın De Constantia adlı <a href="https://www.hup.harvard.edu/books/9780674992368">yazısı</a> bize Stoacı bilgeyi (uygulayıcıların arzuladığı ideal) eylem halinde gösterir. Bir Yunan savaş lordu bir şehri yağmalar. Bir filozof ona esir olarak getirilir. Filozof, fatihe hiçbir şey kaybetmediğini söyler, çünkü ‘üzerine el konulamayacak gerçek malları yanındaydı; dağılan, yağmalanan ve talan edilen malları ise kendisine ait malları değil, ama kaderin sillesi tesadüfi şeyleri sayıyordu. Hâlâ bilgeliğini, adalet duygusunu, erdemini ve ölçülülüğünü koruyordu. Görünürde kaybettiği her şey geçiciydi, kader tarafından bir süreliğine verilmişti ve hiçbir zaman gerçekten onun olmadıkları için onları kaybetmenin yasını tutmadı.</p>



<p>Seneca, ‘mülkünün yağmalanmasına, kızlarının düşman tarafından hakarete uğramasına ve doğduğu şehrin yabancıların egemenliğine geçmesine’ rağmen, filozofun ‘zaferi fatihin elinden aldığını’ söylüyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Her tarafta parlayan kılıçların ve yağmaya kararlı askerlerin kargaşasının ortasında, alevlerin, kanın ve yerle bir olmuş şehrin tahribatının ortasında, tanrılarının üzerine düşen tapınakların gürültüsünün ortasında, tek bir adam huzur içindeydi.</p>
</blockquote>



<p>Bu korkunç bir pasaj. Kızları tecavüze uğramıştı. Arkadaşları katledilmiş. Şehri yok edilmiş. Ve yine de bilge kıpırdamadan duruyor.</p>



<p>Dünya bir pandeminin, bir iklim krizinin ve pek çok ülkede kendi (en azından yarı) demokratik özyönetim krizlerimizin ortasında duruyor. Üzülmememizi, kaybettiğimiz şeylerin yasını tutmamamızı, olan her şeyi kader olarak kabul etmemizi ve dünya etrafımızda parçalanırken bile görevimizi yapmamızı öğütleyen bir felsefeyi benimsemek cazip gelebilir. Ancak Neron için konuşmalar yazmamalıyız; ne de imparatorun gücünü de yüceltmemeliyiz. Ailelerimizin başına kötü şeyler geldiğinde, şehirlerimiz tehdit altında olduğunda, evlerimiz yandığında ya da sular altında kaldığında yas tutmalıyız. Keder hissetmek <a href="https://psyche.co/ideas/seeing-grieving-as-learning-explains-why-the-process-takes-time">kolay</a> değildir ve bunu bastırmak için <a href="https://aeon.co/essays/why-stoicism-is-one-of-the-best-mind-hacks-ever-devised">egzersizler</a> aramak caziptir. Ancak dünyaya bakmak ve adaletsizliğin acısını hissetmek, doğal dünyanın acısını anlamak ve içinde debelenmek, bu bir zayıflık işareti değildir. Bu, insanlığın bir işareti ve harekete geçmeye yönelik ilk adımdır. Çünkü Stoacı bir bilgenin yapması gerektiği gibi kaderinizi sevinçle kabul ederseniz, asla onu değiştirmeye çalışmazsınız.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Henry Gruber – “ </strong><a href="https://psyche.co/ideas/dont-be-stoic-roman-stoicisms-origins-show-its-perniciousness">Don’t be stoic: Roman Stoicism’s origins show its perniciousness</a>”</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Çağnur Erdoğan</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> İzzet Can Kalender</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/stoaci-olmayin-roma-stoaciliginin-kokenleri-onun-zararli-oldugunu-gosteriyor-henry-gruber/">Stoacı Olmayın: Roma Stoacılığı’nın Kökenleri Onun Zararlı Olduğunu Gösteriyor – Henry Gruber</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stoacılık Sıkıntıların Üstesinden Gelmeye Nasıl Yardımcı Olabilir? – Natalie Noland</title>
<link>https://trafikdernegi.com/stoacilik-sikintilarin-ustesinden-gelmeye-nasil-yardimci-olabilir-natalie-noland</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/stoacilik-sikintilarin-ustesinden-gelmeye-nasil-yardimci-olabilir-natalie-noland</guid>
<description><![CDATA[ Stoacılık mantıklı bir yaşam felsefesidir ve pratik öğretileri, zorluklarla karşı karşıya kalındığında faydalı olabilir. Stoacılık MÖ 3. yüzyılda kuruldu ve Antik Yunan ve Roma’da hızla popüler hale geldi. O zamandan beri etkili bir felsefedir çünkü akılcı, pratik ve mantıklı yaklaşımı; erdemli bir yaşam sürmek isteyenler için çekici bir yol haritası sunmaktadır. Aynı zamanda zorlukların, engellerin ve sıkıntıların üstesinden gelmeye yardımcı olabilecek cesaret ve dayanıklılık öğretileriyle de sevilir. Kontrol İkilemi Güzel Ama Kullanımı Zor Stoacıların en bilinen öğretilerinden biri kontrol ikilemidir. Teorileri şudur: İşler ya kontrol edilebilir (düşünceleriniz ve eylemleriniz) ya da kontrol edilemezdir (diğer her şey) ve sadece kontrol edilebilir
The post Stoacılık Sıkıntıların Üstesinden Gelmeye Nasıl Yardımcı Olabilir? – Natalie Noland first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/04/how-can-stoicism-overcome-adversity.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:27:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Stoacılık, Sıkıntıların, Üstesinden, Gelmeye, Nasıl, Yardımcı, Olabilir, –, Natalie, Noland</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Stoacılık mantıklı bir yaşam felsefesidir ve pratik öğretileri, zorluklarla karşı karşıya kalındığında faydalı olabilir.</p>



<p>Stoacılık MÖ 3. yüzyılda kuruldu ve Antik Yunan ve Roma’da hızla popüler hale geldi. O zamandan beri etkili bir felsefedir çünkü akılcı, pratik ve mantıklı yaklaşımı; erdemli bir yaşam sürmek isteyenler için çekici bir yol haritası sunmaktadır. Aynı zamanda zorlukların, engellerin ve sıkıntıların üstesinden gelmeye yardımcı olabilecek cesaret ve dayanıklılık öğretileriyle de sevilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Kontrol İkilemi Güzel Ama Kullanımı Zor</h2>



<p>Stoacıların en bilinen öğretilerinden biri kontrol ikilemidir. Teorileri şudur: İşler ya kontrol edilebilir (düşünceleriniz ve eylemleriniz) ya da kontrol edilemezdir (diğer her şey) ve sadece kontrol edilebilir şeyler hakkında düşünmek için zaman harcamalısınız çünkü kontrol edilemez şeyler hakkında elinizden hiçbir şey gelmez. Temel olarak, değiştiremeyeceğiniz şeyler için strese girmeyin; sadece kendiniz için endişelenin.</p>



<p>Özellikle ‘erdem’ ve ‘nasıl iyi bir hayat yaşayacağınız’ gibi fikirleri tartışırken bu düşünce tarzının nasıl yardımcı olduğu rahatlıkla görülebilir. Ancak, sıkıntı konusuna gelince işler biraz ters gidiyor. Elbette, yolumdaki engeller için endişelenmemem gerektiğini duymak güzel ama bunu söylemek yapmaktan daha kolay, değil mi? Elbette, eski Stoacılık felsefesinin bundan daha pratik tavsiyeleri de vardır, değil mi? Kuşkusuz, tabii ki var.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Stoacılar Azimlidir</h2>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>“Zorluklar insanlara ne olduklarını gösterir” (Epictetus).</em></p>
</blockquote>



<p>Stoacılar, dünyadaki her insanın boğulan bir adam gibi olduğuna inanırlar: İnsanlar her zaman karaya çıkmaya çalışır — yani iyi ve erdemli bir yaşam sürmeye çabalar — ama ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, her zaman yetersiz kalırlar. Yine de Stoacılar, insanın denemeye devam etmesi gerektiğini söyler ve sıkıntılarla mücadele etmenin sırrı son derece önemli olan bu kararlı zihniyettir. Aşılmaz görünen dış engellerle karşılaşınca denemeyi bırakmak kolaydır. Ancak, sıkıntıların üstesinden gelmek için, başarısızlığa rağmen devam edecek zihinsel güce sahip olmalısınız. Bir dahaki sefere bir engelle karşılaştığınızda, devam etmenin ne kadar önemli olduğunu kendinize hatırlatın. Bir engele çarpmış olmanın bir önemi yoktur, sadece denemeye devam etmeniz önemlidir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Stoacılık Olumsuzu Olumluya Dönüştürür</h2>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>“Nasıl ki mücevher sürtünmeden parlamazsa, insan da sınanmadan mükemmelleşmez.” (Seneca).</em></p>
</blockquote>



<p>Stoacılar günlük mücadelelerin ağırlığı altında ezilmenin ne kadar kolay olduğunu bilirler, ama aynı zamanda bu mücadelelerin, dayanıklılık oluşturmanın bir yolu olarak görmenin ne kadar önemli olduğunu da bilirler. Bir Stoacı için en önemli özelliklerden biri metanettir. Sıkıntı karşısında bunu bir bırakma noktası olarak mı yoksa bir öğrenme fırsatı olarak mı görüyorsunuz? Bu haftanın geri kalanında zorluklarla karşılaştığınızda zihniyetinizi değiştirmeye odaklanın. Onları olumsuz görmek yerine, gümüş bir astar ortaya çıkarmaya çalışın. Bu sadece zihinsel kararlılığınızı keskinleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda sizi daha mutlu edecek ve hayata daha olumlu bir bakış açısı kazandıracaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Niyet Sonuçtan Daha Önemlidir</h2>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>“Gücünüzü en iyi şekilde kullanın ve gerisini olduğu gibi kabullenin” (Epictetus).</em></p>
</blockquote>



<p>Bir okçu yeterince hazırlanır, hedef alır fakat beklenmedik bir rüzgar nedeniyle hedefini kaçırırsa, hedefini vurmada başarısız olur — ancak bunun sebebi yalnızca dış etkenlerdir. Çünkü, Stoacı kontrol ikileminin belirttiği gibi; bazı şeyler etkimizin dışındadır ve nihai hedef sonuç değil niyettir. Sıkıntılarla uğraşırken, bu Stoacı öğretiyi akılda tutmak önemlidir. Niyet her şeydir: Zorlukları aşıp aşmamanız, elinizden gelen her şeyi yapmış olmanızdan daha önemli değildir. Sonuç sizin elinizde değil, ancak sıkıntının üstesinden gelmek istiyorsunuz ve sır da burada saklı.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Stoacılar Tutkuları Tarafından Yönetilmez</h2>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>“Aşırı duygusal tepkilerden koparak ve kaçınarak kendimize ve başkalarına daha iyi hizmet ederiz” (Epiktetos).</em></p>
</blockquote>



<p>Stoacılığın akılcılık değerinin bir sonucu olarak, takipçileri genellikle tavizsiz ve duygusal olarak kopuk olma ününe sahiptir. Bunların çoğu Stoacı değerlerle uyumsuz olsa da, duygulara yaklaşımlarının arkasında bazı gerçekler vardır. Stoacılar dürtüleri tarafından yönetilmek yerine bir nefes alır, bir an için uygun yanıtı düşünür ve sonra devam eder. Bu meditatif egzersiz, zorluklarla karşılaşan herkes için yararlıdır çünkü zihni temizler ve mantıksal düşünceye yer açar. Kendinizi mücadele ederken bulduğunuzda, düşüncelerinizi sakinleştirin ve sonraki birkaç adımı hayal etmeye çalışın. Dürtüsel olmayın, sizin için mümkün olan en iyi sonuca sahip olacak yanıtı seçin.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Değişim Kaçınılmazdır ve Yeni Çözümler Sunar</h2>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>“Değişim, doğanın zevkidir” (Marcus Aurelius).</em></p>
</blockquote>



<p>Stoacılar; tıpkı mevsimler değiştikçe koşulların da değiştiği gibi, her şeyin geçici olduğunu bilirler. Stoacılık, evrenin kalıcı durumunu vurgular ve şeylerin doğasında sürekli dalgalanma olduğunu kabul eder. Aynı şekilde siz de durgun değilsiniz, zaman geçtikçe engellere uyum sağlamak için yeni ve farklı şekilde gelişiyorsunuz. Stoacılar; hiçbir şey değişmemiş gibi görünse bile, sıkıntıya farklı şekilde yaklaşmak için her yeni günün bir şans olduğunu bilirler. Bir dahaki sefer üstesinden gelinemez gibi görünen bir problemle karşılaştığınızda, öncekinden farklı bir kişi olduğunuzu hatırlayın. Böylece yeni bakış açınız sizi çözümle buluşturabilecektir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Natalie Noland</strong> – “<a href="https://www.thecollector.com/how-can-stoicism-help-overcome-adversity/" target="_blank" rel="noopener" title="">How Can Stoicism Help Overcome Adversity?</a>“, (Erişim Tarihi: 12.04.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Yusuf Ateş</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> İzzet Can Kalender</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/stoacilik-sikintilarin-ustesinden-gelmeye-nasil-yardimci-olabilir-natalie-noland/">Stoacılık Sıkıntıların Üstesinden Gelmeye Nasıl Yardımcı Olabilir? – Natalie Noland</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stoacılık Kişisel ve Mesleki İlişkileri Geliştirebilir mi? – Natalie Noland</title>
<link>https://trafikdernegi.com/stoacilik-kisisel-ve-mesleki-iliskileri-gelistirebilir-mi-natalie-noland</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/stoacilik-kisisel-ve-mesleki-iliskileri-gelistirebilir-mi-natalie-noland</guid>
<description><![CDATA[ Stoacılar için önemli olan dört ana değer vardır ve bunlar ilişkileri geliştirmek için kullanılabilir. Stoacılık, ilk olarak MÖ 300’de yaratılan bir yaşam felsefesidir. Kurucusu Kıbrıslı Zeno’dur ve öğretileri hızla ilgi görmüştür. Dünyanın rasyonel olduğunu ve doğaya uygun yaşamanın nihai hedef olduğunu savunmuştur. Günümüzde Stoacılar, hayata pratik ve anlaşılır yaklaşımları ile tanınırlar, ancak aynı zamanda sert ve acımasız olmalarıyla da ün salmışlardır. Öyleyse, Stoacılığın ilişkileri geliştirmek için son derece yararlı olabileceğini öğrenmek şaşırtıcı olabilir. Stoacılar Dört Ana Değere Sahiptir Zeno Stoacılığın resmi kurucusu olarak bilinir, fakat orijinal yazılarının çoğu kayboldu ve ondan sonra gelen liderler felsefeyi ciddi anlamda geliştirdi. Stoacılık, Antik Yunan
The post Stoacılık Kişisel ve Mesleki İlişkileri Geliştirebilir mi? – Natalie Noland first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/04/stoicism-improves-personal-professional-relationships.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:27:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Stoacılık, Kişisel, Mesleki, İlişkileri, Geliştirebilir, mi, –, Natalie, Noland</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Stoacılar için önemli olan dört ana değer vardır ve bunlar ilişkileri geliştirmek için kullanılabilir.</p>



<p>Stoacılık, ilk olarak MÖ 300’de yaratılan bir yaşam felsefesidir. Kurucusu Kıbrıslı Zeno’dur ve öğretileri hızla ilgi görmüştür. Dünyanın rasyonel olduğunu ve doğaya uygun yaşamanın nihai hedef olduğunu savunmuştur. Günümüzde Stoacılar, hayata pratik ve anlaşılır yaklaşımları ile tanınırlar, ancak aynı zamanda sert ve acımasız olmalarıyla da ün salmışlardır. Öyleyse, Stoacılığın ilişkileri geliştirmek için son derece yararlı olabileceğini öğrenmek şaşırtıcı olabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Stoacılar Dört Ana Değere Sahiptir</h2>



<p>Zeno Stoacılığın resmi kurucusu olarak bilinir, fakat orijinal yazılarının çoğu kayboldu ve ondan sonra gelen liderler felsefeyi ciddi anlamda geliştirdi. Stoacılık, Antik Yunan ve Roma’ya yayıldıkça, etiğin veya daha spesifik olarak erdemli bir yaşamın nasıl yaşanacağının üzerinde duruldu. Stoacılar, daha önceki Sokratik fikirlerden yola çıkarak dört değeri ve bunların iyi bir yaşam sürmedeki önemini vurgulamaya başladılar (bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalet).</p>



<p>Ancak, iyi bir hayat yaşamanın yalnız yapılmadığını hatırlamak önemlidir. Hepimizin idare etmesi gereken ilişkileri var ve bu dört Stoacı erdem, hem kişisel hem profesyonel ilişkilerimizi geliştirmemize yardımcı olabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Bilgelik, Bağları Güçlendirebilir</h2>



<p>Stoacılar bilgeliğin anahtarının, neyi kontrol edip neyi kontrol edemeyeceğiniz arasındaki farkı bilmek olduğunu savunuyorlar<em>.</em><em> “</em><em>Düşüncelerinizi ve eylemlerinizi kontrol edebilirsiniz; fakat bunun dışındakileri kontrol edemezsiniz.”</em> Bu ayrım kulağa yeterince basit gelebiliyor, ancak uygulanması zor denilebilir. İşe geç kaldığınızı varsayın: Trafikte kaldığınız için mi (kontrol edilemez) yoksa evden yeterince erken ayrılmadığınız için mi (kontrol edilebilir) geç kaldınız? Değerlendirme saniyeler içinde gerçekleşir ve pratik ile anlık hale gelebilir.</p>



<p>Bu anlayış biçimi kişisel ve mesleki ortamlarda yardımcı olabilir. Yaptıkları veya yapmadıkları şeyler için iş arkadaşlarınıza veya ailenize kızmak yerine, içsel kabul edilen kendi tepkilerinize odaklanabilirsiniz. “<em>Onları kontrol edemezsin, ama kendini kontrol edebilirsin.”</em> Bu, eylemlerinizde daha iyi seçimler yapmanıza, diğer insanlara karşı düşünceli olmanıza ve empati göstermenize olanak tanır. Kendi bilgeliğinizi geliştirmek için fazladan zaman ayırmak, etrafınızdakilerle olan bağlarınızı derinleştirecektir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Cesaret, Sizi Başkalarıyla Birlikte “An”da Tutar</h2>



<p>Cesaret, halk arasında cesur eylemler ve kahramanlıkla ilişkilendirilir; ancak Stoacılık, hayal edilebilecek en kötü sonuçların üstesinden gelmekten doğan cesarete değer verir. Stoacılar, Latince “ölümü hatırla” anlamına gelen “memento mori”yi hayat felsefesi edinmişlerdir. Bu söz, en kötü durum senaryosunu hayal etmeyi ve kabul etmeyi içerir. Bu şekilde, bir şey nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, ya beklenenden daha iyidir ya da durumu zaten kabul etmişsinizdir.</p>



<p>“Memento mori”nin en iyi yanı, beklentilerin ağırlığını ortadan kaldırmasıdır. Bu, sizi temellendirir ve yaşam için minnettarlığı teşvik eder. Çoğu zaman; özellikle yeni insanlarla ilişkiler geliştirmek, deneme-yanılma gibi görünebilir. Kendinizi geleceğinize zaten hazırladığınızı bilmek, başkalarının yanında rahatlamanıza ve ortaya çıkan her şeye açık kalmanıza yardımcı olacak, neyin yanlış gidebileceği konusunda endişelenmek yerine önemsediğiniz insanlarla o anda olmaya daha fazla odaklanmanıza izin verecektir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Ölçülülük, Sağlamlık ve Güven Yaratır</h2>



<p>Aristoteles’in Altın Orta anlayışı belki de ahlak felsefesinde en çok bilinen etik yaklaşımlardan biridir. Aristoteles, erdemin aşırılıklar arasındaki bir spektrumda bulunduğunu ve etik davranışın bu spektrumda ortada olduğunu öne sürüyor. Örneğin gururu ele alalım. Aşırılıkta, bir kişi aşırı derecede kibirli olabilir; eksiklikte, bir kişi çok alçakgönüllü olabilir; fakat ölçülü bir dengede, bir kişi başarılarından abartısız şekilde gurur duyar.</p>



<p>Aristoteles’in görüşü oldukça popülerdi ve Stoacılar onu genişletti. Buna dört değerinden biri olan ölçülülük adını verdiler ve dengeli bir yaşam sürmeyi savundular. Bu denge, ilişkilere de etki eder. Duyguları düzenlemeye, güvenilirlik oluşturmaya ve sabrı artırmaya yardımcı olur. Dengeye ulaştığınızda, hayatınızdaki insanlar size güvenebileceklerini bileceklerdir ve sağlamlık, ilişkiler için önemlidir çünkü güven ve güvenilirlik yaratır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Adalet, Karşılıklı Bağımlılığı Besler</h2>



<p>Eski Stoacılar adalet kavramını oldukça ciddiye aldılar; Onlar için bu, bugün bildiğimiz yasal adaletten daha fazlasıydı. Sempatiye inandılar – her şeyin birbirine bağlı olduğu fikri -. Adalet; bireysel öneme sahip değildi, aksine dünyadaki her şey için önemliydi. Sadece kendiniz için değil, etrafınızdaki herkes için iyiliği sağlamakla ilgiliydi. Bu adalet görüşünün kişisel ve mesleki ilişkilere nasıl fayda sağlayabileceği kolayca görülebilir. İlişkilerin temeli, kendinizin dışındaki birinin iyiliğini önemsemektir. Sadece sizin için en iyisini düşünürseniz, asla yeni bağlar geliştiremeyeceksiniz ve muhtemelen sahip olduğunuz bağları sürdürmek için mücadele edeceksiniz. Başkalarının ihtiyaçlarını öncelik haline getirmek, empati ve şefkat göstergesidir ve bu daha iyi bir insan ve arkadaş olmanıza yardımcı olur.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Natalie Noland</strong> – “<a href="https://www.thecollector.com/can-stoicism-improve-personal-and-professional-relationships/" target="_blank" rel="noopener" title="">Can Stoicism Improve Personal and Professional Relationships?</a>“, (Erişim Tarihi: 08.04.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Yusuf Ateş</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>İzzet Can Kalender</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/stoacilik-kisisel-ve-mesleki-iliskileri-gelistirebilir-mi-natalie-noland/">Stoacılık Kişisel ve Mesleki İlişkileri Geliştirebilir mi? – Natalie Noland</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Joyce’un İki Babası</title>
<link>https://trafikdernegi.com/joyceun-iki-babasi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/joyceun-iki-babasi</guid>
<description><![CDATA[ İrlandalı yazar Colm Tóibín’in yazdığı “The Two Tenors: James Joyce and His Father” (“İki Tenor: James Joyce ve Babası”) başlıklı makalesi, Mad, Bad, Dangerous to Know [1] (Deli, Kötü, Bilmesi Tehlikeli) kitabında yer almaktadır. İlk olarak 2018’de BBC Radio 4’de yayınlanan bu kitap bizlere, babalarının Wilde, Yeats ve Joyce’un üzerinde bıraktığı farklı etkilere dair hoş... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2020/11/joyce.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:25:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Joyce’un, İki, Babası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İrlandalı yazar Colm Tóibín’in yazdığı “The Two Tenors: James Joyce and His Father” (“İki Tenor: James Joyce ve Babası”) başlıklı makalesi, <em>Mad, Bad, Dangerous to Know </em>[1] (<em>Deli, Kötü, Bilmesi Tehlikeli</em>) kitabında yer almaktadır. İlk olarak 2018’de BBC Radio 4’de yayınlanan bu kitap bizlere, babalarının Wilde, Yeats ve Joyce’un üzerinde bıraktığı farklı etkilere dair hoş bir tartışma sunmaktadır. Tóibín’in “İki Tenor: James Joyce ve Babası” isimli makalesi, Lacan’ın Joyce’un “babasal problem” olarak tanımlayabileceğimiz durumu üzerine geliştirdiği iki ana tezini bilinçli bir şekilde olmasa da tamamen doğrular niteliktedir.</p>
<p>Lacan’ın ilk tezi şu şekildedir: “bu zavallı adam” [2], hayata daha kötü bir başlangıç yapamazdı. Ayyaş, Fenian fanatiği babası oğluna bir şeyler öğretmek yerine mütemadiyen “Cizvitlerin Kilise diplomasisinden” [3] medet ummuştur. Tıpkı bu “değersiz”, “alçak” [4] ve “başarısız” [5] baba gibi Joyce da Lucia’ya iyi bir baba olmayı başaramamıştır. Joyce’un “babalıktan feragat etmesi”, “de facto <em>Verwerfung</em>”dan (fiili reddetmeden) [6] mustarip olmasını açıklar niteliktedir.</p>
<p>Tóibín’in sunduğu kanıtlar, bu iddiaları doğrular niteliktedir. Ancak burada bahsi geçen kanıtların kaynağı Joyce’un kendisi değil, kardeşi tarafından yazılmış iki kitaptır: <em>My Brother’s Keeper</em> (<em>Abimin Koruyucusu</em>) ve <em>The Complete Dublin Diary of Stanislaus Joyce</em> (<em>Stanislaus Joyce’un Dublin Günlükleri</em>). Bu metinler, Stanislaus ve James’in babası John Stanislaus Joyce’un sorumsuz, tembel ve beceriksiz bir insan olduğunu gözler önüne sermektedir. Öyle ki beş parasızken bile eline geçen azıcık emekli maaşını ailesini geçindirmek için kullanacağına çarçur etmiştir. Daha da kötüsü, her zaman sarhoştu ve şiddete meyilliydi. Çevresindekileri intihar etmekle tehdit edip eşine saldırırdı. James, mümkün olduğunca annesini korumaya çalışırdı. Annesi ölüm döşeğindeyken bile onu korurdu, hatta hayata gözlerini yumsun da kurtulsun diye yalvarırdı. James’in maruz kaldığı bu zulmü Stanislaus, günlüğünde şu gaddar ifadelerle dile getirmiştir: “İnatçı, küçük bir sıçanın çırpınışları”. [7]</p>
<p>Lacan’ın ikinci tezi çok daha enteresandır ve Tóibín’in makalesinde öne sürülen tezi doğrular niteliktedir. Eğer Joyce bir “zavallı” ise bu zavallılık, bir “babasal vazifedir”. [8] Yazdıkları, “bu babanın varlığını sürdürmesi için onu desteklemelidir.” [9] Örneğin <em>Ulysses</em>, – Stephen Dedalus’un eşzamanlı olarak Bloom’u reddetmesi (“Babam yüzünden bıktım usandım, baba falan yok artık”) ve gösterenin (imleyenin) maddeselliği vasıtasıyla onunla rastlantısal yakınsanması (“Blephen and Stoom”) – “her ne kadar onu reddetse de Joyce’un aslında babasına ne kadar derinden bağlı olduğunun bir ispatıdır”. [10] Lacan’a göre reddetmenin ve bağlılığın bir arada var oluşu, Joyce’un <em>sinthome</em>’unu oluşturmaktadır. Babanın Adı, “ondan faydalanmak şartıyla es geçilebilir” [11] – <em>père-version</em>* ya da Adın Babası olarak.</p>
<p>Tóibín bizleri, bu kullanımın aşamaları arasında ustalıkla dolaştırmaktadır. Şüphesiz ki Joyce, 22 yaşından itibaren babası ile uzaktan yakından bir alakasının olmasını istemiyordu ve bu sebeple Dublin’den ayrılmıştı, Dublin’i ziyarete çok nadiren gelmekteydi. T. S. Eliot’a yazdığı bir mektupta Joyce, “içimden bir ses, <em>güvendiğim</em> bir sezgi [bunu, <em>Unglauben </em>(inanmayış) ile ilişkilendirebiliriz], oraya geri dönmemi engelliyordu” [12] ifadelerine yer vermiştir. Dolayısıyla Joyce’un yazılarından, onun bu baba figürünü ya da babanın işlevini semptom olarak geri getirmeye çalıştığını anlamak kaçınılmazdır. Mesela <em>Dublinliler</em>’deki “Grace” başlıklı hikâyede Joyce’un meşhur “scrupulous meanness”ı (dil ekonomisi) – Jacques Aubert’ten bir terim kullanmaya yazının sonunda değineceğim – tökezleyen, ayyaş baba “taklidi yapmaktadır”. Tóibín, Joyce’un “Ölüler”de Gabriel Conroy karakteri aracılığıyla kendi duyusallığının babasının duyusallığının hayali biçimiyle iç içe geçmesine cömert bir şekilde müsaade etmektedir. Babaya birkaç iğneleyici söz (özellikle <em>Stephen Hero</em>’da) söylense de bu süreç, son kitap olan <em>Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi</em>’nin yeniden yazımında da devam etmektedir. Burada, Stephen’ın babasıyla olan ilişkisi “şiirsel”, “acayip biçimde esrarengiz ve sancılı”, “melankolik”, “karmakarışık” [13] olarak betimlenmekledir. Bu karmakarışıklık, psikozun belirtilerinden biri olan kafa bulanıklığını da içerisinde barındırmaktadır. Dahası, Tóibín’e göre Stephen’ın babası hem bu romanda hem de <em>Ulysses</em>’de “tamamıyla sosyalleşmiştir” [14]. Özel alandan kamusal alana transfer olan baba, kamusal alanda “tatlı tatlı”, “soğukkanlılıkla”, “ılımlı” ve hatta “bütün bu acımasızlığın ortasında”, “oğlunu müttefiki yapmak amacıyla ona göz kırpmaktadır”. [15]</p>
<p>Ekonomik durumu neredeyse babası kadar talihsiz olan Joyce, bağışçısı Harriet Weaver’a yazdığı bir mektupta baba müttefiki betimlemesinden detaylı bir şekilde bahsetmektedir: “Kendim de bir günahkâr olduğum için ona hep çok düşkündüm. Hatta hatalarına bile hayrandım. Kitaplarımdaki yüzlerce sayfanın ve karakterin kaynağı odur […] Ondan resimlerini, yeleğini, güzel tenor sesini, abartılı çapkın mizacını (sahip olduğum yeteneklerin çoğu bundan gelmektedir) miras aldım. Fakat bunların dışında, tanımlayamadığım bir şeyi daha aldım ki onu kelimelere dökemiyorum”. [16]</p>
<p>Joyce’un kendi kendini tanımlama yeteneği iddia ettiği kadar anlaşılmaz değildi, zaten şüphesiz ki babasından ona miras kalan şeylerden biri alaycılıktı. Louis Gillet’e yazdığı bir diğer mektupta şu ifadelere yer vermiştir: “Ulysses’de onun mizah anlayışı var; karakterler adeta onun arkadaşları. Kitap tıpatıp onu yansıtıyor”. [17] <em>Portre</em>’de ise bu mizah, bütün ayrıntılarıyla babanın tanımına nüfuz etmektedir. Joyce’un ad aktarma güldürüsü, bu babayı bütünüyle dilsel ve kamusal bir varlığa indirgemektedir: “Tıp öğrencisi, kürekçi, tenor, amatör oyuncu, çenebaz siyasetçi, ev sahibi, yatırımcı, içkici, iyi bir dost, hikâye anlatıcısı, kâtip, içki fabrikasındaki bir şey, vergi tahsildarı, batmış ve şu sıralar geçmişini öven biri.” [18]</p>
<p>Yine de bir şey Joyce’dan kaçmaktaydı. Öyle ki bu şeyin <em>jouissance</em>’ı, Joyce’un yazısının konumunu <em>sinthome</em> olarak belirlemektedir. Bu, Tóibín’in makalesinin Lacancı bir bakış açısıyla okunduğunda gözler önüne serdiği bir şeydir. Yukarıda yapılan alıntılardan iki tanesinde Joyce, babasının “sesinden”, onun “tenor” olduğundan bahsetmektedir. Joyce’un yazısına nüfuz eden de işte bu sestir. Bazı paragraflar bunu doğrular niteliktedir. <em>Ulysses</em>’den örnek verecek olursak, Stephen’ın babası Simon Dedalus şarkı söylemektedir ve “havanın sessizliğini dillendiren, sakin, yağışsız, yaprakların uğultusundan ırak bir ses, kulaklarına çalındı. Hiçbir tınıyı, sazı ve santuru andırmayan bu ses, asude kulaklarına dokunuyordu kelimelerle, asude kalplerine dokunuyordu hatırda tutulmuş hayatlarla. Âlâ, duyması güzel: öyle ki işitir işitmez bu sesi, içlerindeki keder uçuverdi […] Ses yükseldi, iç çekerek ve değişerek: gürültülü, dolu dolu, ışıltılı, gururlu”. [19] Lacan’ın da vurguladığı gibi buradaki ses, “mühürlenemeyen, perde çekilemeyen ya da kapatılamayan” kulaklara direkt olarak dokunmaktadır. [20] Yankıları, bedeni tepki vermeye davet etmektedir.</p>
<p>Bahsi geçen bu alıntıların da ötesinde ses, gitgide Joyce’un yazısının bütününün – gösterenleri (imleyenleri) paramparça halde etrafa saçan bu deliğin – daha da ayrılmaz bir parçası haline gelmektedir. Lacan’a göre gösterenin ses aracılığıyla biçimlendirilmesinin yazı ile herhangi bir ilgisi yoktur. [21] Öyleyse Joyce’un yazısında bunun zıttı bir durum mevcuttur. Joyce’un yazısı gösterenin “çok anlamlılığa” ve “ses bükülmesine” indirgendiği, şizofrenik bir mantık olarak algılanabilir. “Fonatori kimlik” (Sesleme kimliği) parçalara ayrılmış ve konuşmanın “sesbirimsel” ve “çok sesli” yanları tarafından istila edilmeye maruz bırakılmıştır. [22]</p>
<p>Ancak bu parçalara ayrılma süreci, her ne kadar çelişkili bir biçimde de olsa aynı zamanda babanın yeniden oluşturulmasıdır. Jacques Aubert bunu “Presentation at Lacan’s Seminar” (“Lacan’ın Seminerinde Sunum”) isimli metninde en iyi şekilde ortaya koymaktadır. Joyce’un metninde “père-sonate” (baba-sonatı) [23] olarak yer alan ifade üzerine “Her şey kişileştirebilir” (“Everything can personate”) der, Aubert, “her şey bir maskeden çıkan sesin eseri olabilir”. [24] Joyce babasal açıdan “meşruluk sorunsalına” maruz kalmasıyla eşzamanlı olarak “kesinlik hissini, sesin yarattığı etki ile olan ilişkisi bağlamında ön plana koymaktadır. Babasal bir kelime, ne söylediği bağlamında” – yani içeriğinin dile dökülmesi bağlamında – “sıkı sıkıya irdelenmiş olsa bile sanki bir parçası” – yani sözcelemesinin bir parçası ya da daha radikal bir şekilde ifade edecek olursak, çığırmasının bir parçası – “kişileştirme ile, kişileştirmenin ötesiyle, belki de fonasyonun (sesleme),” – Lacan burada “sesbirimsel” ve “çokseslilikten” daha kesin bir dille bahsetmektedir – “bir ezgi olarak ‘var olan’ bir şeyin ötesiyle iç içe geçmiştir. Belki de tam olarak bu yüzden bu şeyin, her şeye rağmen anne üzerinde ezgi vasıtasıyla bir etkisi olmaktadır […] Joyce’un babası John Joyce da bununla iftihar etmiştir. Belki de bu ses ya da fonasyon sanatının az da olsa bir kısmı Joyce’a babasından geçmiştir”. [25]</p>
<p>Öyleyse, Lacan’ın da vurguladığı gibi kendisini sesin karmaşıklıklarına tümüyle açan bir yazı aracılığıyla bu iki babanın biri dışlanmış, öteki ise “aklanmıştır”. “Sana geri dönmek üzücü ve yorucu, benim soğuk babam; benim soğuk, deli babam; benim soğuk, deli, korkak babam”.[26]</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[1] Tóibín, C. <em>Mad, Bad, Dangerous to Know</em>. London, Viking/Penguin, 2018. Joyce üzerine yazılan makale şu sayfa aralığında bulunabilir: 133-174.<br>
[2] Lacan, J. <em>Seminar XXIII: The Sinthome</em>. Cambridge, Polity, 2006, s. 3.<br>
[3] a.g.e., s. 72.<br>
[4] a.g.e., s. 55.<br>
[5] a.g.e., s. 77.<br>
[6] a.g.e., s. 72.<br>
[7] <em>Mad, Bad, Dangerous to Know</em>, s. 144.<br>
[8] <em>Seminar XXIII</em>, s. 3.<br>
[9] a.g.e., s. 13.<br>
[10] a.g.e., s. 55.<br>
[11] a.g.e., s. 116.<br>
[12] <em>Mad, Bad, Dangerous to Know</em>, s. 149.<br>
[13] a.g.e., s. 158.<br>
[14] a.g.e., s. 163.<br>
[15] a.g.e., ps. 160-3.<br>
[16] a.g.e., s. 149.<br>
[17] Idem.<br>
[18] a.g.e., s. 160.<br>
[19] a.g.e., s. 167-8.<br>
[20] <em>Seminar XXIII</em>, s. 9.<br>
[21] a.g.e., s. 124.<br>
[22] a.g.e., s. 78-9.<br>
[23] a.g.e., s. 153.<br>
[24] a.g.e., s. 150.<br>
[25] a.g.e., s. 163-4.<br>
26] <em>Mad, Bad, Dangerous to Know</em>, s. 154. Bu son alıntı <em>Finnegans Wake</em> metninden yapılmıştır.</p>
<ul>
<li><em>père-version</em>: Lacan, <em>perversion</em> (sapkın) kelimesini <em>père-version</em> (baba-versiyon) olarak yazarak sapkınlığın babaynın yerini onun işleviyle doldurduğunu vurgulamıştır. (Ed.n.)</li>
</ul>
<p><strong>Yazar:</strong> Howard Rouse<br>
<strong>Çeviren:</strong> Tugay Akı<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Cemre Yılmaz<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://www.thelacanianreviews.com/joyces-two-father/">The Lacanian Reviews</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Narsistin ve Özverilinin Ortak Noktası</title>
<link>https://trafikdernegi.com/narsistin-ve-ozverilinin-ortak-noktasi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/narsistin-ve-ozverilinin-ortak-noktasi</guid>
<description><![CDATA[ Bu iki zıt kutbu birbirine bağlayan ortak payda. Bir narsist ile herkesi memnun etmeye çalışan birinin, ilişkilerinde tamamen farklı bir tutuma sahip olsalar da ortak bir noktaları olabilir: her ikisinin de duygularıyla başa çıkamayan bir ebeveyn tarafından büyütülmüş olması. Herkesi memnun etmeye çalışan insanlar, çoğunlukla kendi duygularını bastırıp başkalarının duygularına önem verir. Özveriye, tevazuya ve... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2021/04/narsist-ve-ozverili.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:25:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Narsistin, Özverilinin, Ortak, Noktası</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu iki zıt kutbu birbirine bağlayan ortak payda.</em></p>
<p>Bir narsist ile herkesi memnun etmeye çalışan birinin, ilişkilerinde tamamen farklı bir tutuma sahip olsalar da ortak bir noktaları olabilir: her ikisinin de duygularıyla başa çıkamayan bir ebeveyn tarafından büyütülmüş olması.</p>
<p>Herkesi memnun etmeye çalışan insanlar, çoğunlukla kendi duygularını bastırıp başkalarının duygularına önem verir. Özveriye, tevazuya ve empatiye sahip olsalar da cömertlikleri genellikle suistimal edilir. Fakat boğucu özveri kapasitesi her zaman bir çözüm olmayabilir. Bu kapasite duygusal zekâ ve sağlıklı ilişkiler için esastır. Kişisel duygulara saygı duymak, sağlıklı sınırlar koymak kişiyi koruyacak taktikler olabilir. Ayrıca, onaylanmak isterken, insanların başkalarını manipüle edebileceğinin farkında olup dengeyi sağlamak önemlidir.</p>
<p>Genel olarak bir narsist ise bunların tam zıddıdır. Narsistler kendi duygularına öncelik verirler ve buna karşı çıkan herkes onlar tarafından azarlanır, zorbalığa, tacize uğrar ya da cezalandırılır. Kişilerarası ilişkiler bağlamında alternatif bakış açılarını değerlendirmekten acizdirler ve kendi bakış açılarını sürekli doğru kabul ederler. Bir narsistin ilişkide vicdanlı davranamaması, empati eksikliğini açığa çıkarır. Bazen nazik davransalar da bunun arkasında yatan neden, kalbini kırdıkları kişinin güvenini yeniden kazanma niyeti olabilir. O kişiyi ilişkiye geri çekmek, kendilerine ilişkiyi yönetme iznini de verir.</p>
<p>Bu iki zıt kutup ilişkilerde de böylesine zıtken, paylaştıkları şey, onlara bakan kişinin duygularıyla başa çıkamaması ile yaşadıkları erken deneyimlerin çokluğu olabilir. Herkesi memnun etmeye çalışan insanlar, ebeveynlerinden farklı bir duygularını dile getirdikleri için mahcup edilmiş, cezalandırılmış veya kovulmuş olmaları, herkesi memnun etmeye çalışanlar kendi duygularına olan güvenlerini azaltmış olabilir. Kendi duygularından şüphe etmek ve başkalarınınkini kendilerininkinden önde tutmak standart bir durumdur onlar için.</p>
<p>Örneğin iki yaşındaki çocuk, arabanın arka koltuğunda, koltuğa arı konduğu için ağlıyordur. Arabayı kullanan annesi ise trafik sıkışıklığı nedeniyle sinirlidir. Bu durumun da onu tetiklemesiyle, yaramazlık yaptığını düşündüğü çocuğa bağırır. Artık küçük çocuk utanç ve korku hissetmektedir. Arı dibinde vızlamaya devam eder ve çocuk yeniden ağlamaya başlar. Çileden çıkan anne bağırır: ‘’Sus dedim! Çıt çıktığını duymayacağım! Kaza yaptıracaksın bize!’’ Daha fazla sorun çıkarmamak için çocuk, duygularını bastırmayı öğrenir.</p>
<p>Diyelim ki bunun yerine anne empati yaparak çocuğa sorunun ne olduğunu sordu. Çocuk arıdan korktuğunu ifade edebilse de edemese de annenin, çocuğun sıkıntısının farkında olması, ona, onunla ilgilendiğini göstermesi ve yardım etme isteği, çocuğa duygularının önemli olduğunu iletir. Bu aşırı farklı ebeveyn davranışları, çocuğun duygularına güvenip güvenemeyeceği kararında etkilidir.</p>
<p>Çocuğun sıkıntılarıyla başa çıkamayan ebeveyn genelde çocuğu suçlar. Anlamaya çalışmak yerine çocuğun duygularını “yaramazlık” olarak değerlendirir. Çocuk, ebeveynin hoşuna gitmeyen bir duyguya sahip olduğu için ayıplanır ya da cezalandırılır. Sonunda reddedilmemek ya da cezalandırılmamak için hissettiklerini ifade etmekten kaçınır. Kendi duygularını değerli görmez ve ebeveynin duygularına önem verir. Duygularını bastırarak ceza, utanç ve reddedilmekten kaçınır.</p>
<p>Eğer ebeveynin bu tür davranışları sürekli ise, çocuk bu ilişki kalıbını özümser ve tüm ilişkilerini bu şekilde ele alır. Bağlanma uzmanları (1) bundan genelde bağlanmanın içsel çalışma modeli olarak bahseder. Çocuk, kendi duygularına güvenmeyen ve başkalarının duygularının daha önemli olduğunu düşünen bir birey olarak yetişir. İnsanları memnun etmeye çalışan kişi özellikleri ortaya çıkmaya başlar.</p>
<p>Bu durumun başka şekilde sonuçlanması da olası. En kötü durum senaryosunda bir ebeveynin aşırı derecede empati eksikliği ve çocuğu sistematik bir şekilde utanç ve suçla yaftalama eğilimi, çocuğun, özsaygısını korumak için bilinçsizce güçlü bir savunma mekanizması oluşturmasına sebep olabilir. Bu sistem, çocuğun kırılgan benlik duygusunu tehdit eden her şeyi saptırmak, yansıtmak, reddetmek ve bozmak için var olan bir kalkan görevi görür. Sorumluluk, empati, anlayış ve öz farkındalık gibi artık çocuk için rahatsız edici duygusal becerilere karşı durulur. Genç birey, en çok egosunu besleyen aktivitelerde bulunur ve benlik duygusuna yük olan uğraşlardan uzak durur. Böylelikle narsistik eğilimler ortaya çıkar.</p>
<p>Eğer bu dirençli savunma mekanizması ebeveyn tarafından sürekli beslenirse, karakter özelliği haline gelir. Mesela çocuk, hisleri sebep gösterilerek cezalandırılabilir fakat başarımları için ödüllendirilir ve yükseltilir. Başarılarıyla ebeveynlerinin zafer arzusunu tatmin ederse zorba davranışları bile mazur görülür ve savunulur. Bu tür bir ebeveynlik, genç bireyin narsistik zihniyetini kalıcı hale getirir.</p>
<p>Çocuğun yaşamış olduğu travma, sağlam savunma mekanizmasının yeniden ortaya çıkmasına sebep olur. Bunaltıcı ve aşırı uyarıcı tecrübeler, çocuğun savunma mekanizmasını bilinçdışında harekete geçirmeden üstesinden gelemeyeceği, belli bir seviyedeki utanç duygusunu tetikleyebilir.  Travma geçirmiş bir çocuğun mümkün olan en kısa sürede terapiye gitmesini sağlamak çok önemlidir.</p>
<p>Duygulara saygı duyarken kurallara uyan ve beklentileri karşılayan bir ebeveyn olmanın oldukça sağlıklı bir çocuk yetiştirmek için çok önemli olduğunun altını çizmeliyiz. Örneğin “Ben, sinirlisin, anlıyorum. Fakat çantanı yere atamazsın. Lütfen çantanı yerden al.” Çocuğun duygu durumuna saygı göstermek fakat aynı zamanda davranışını düzeltmek önemlidir. Çocuk, duygularının önemsendiğini fark eder fakat davranışlarının düzeltilmeye ihtiyacı vardır. Çocuğun duyguları bastırılmak yerine çocuk duygu durumunu anlamak ve onun farkında olmaktan sorumlu tutulur ve bu yönde teşvik edilir. Duygu durumunun farkında olması, onu tanımlayabilmesi ve duygu durumunu ifade edebilme yetileri, çocuğun sağlıklı duygusal düzen, öz farkındalık, iç görü ve duygusal zekaya sahip olmasını sağlar.</p>
<p>Herkesi memnun etmeye çalışan birinin bu eğilimini anlamak için, küçükken ona bakan kişiyle kurduğu bağlarına bakmak yardımcı olacaktır. Bakıcı, ters düştüğü takdirde çocuğun duygularını hoş görmemiş olabilir. Çocukluğu böyle geçen bir yetişkinin duygularından şüphe edip başkalarının duygularına teslim olması anlaşılabilir bir durumdur. Bu sürecin bilinçli farkındalığına sahip olmak, kişiyi kendi duygularına güvenmesine ve sağlıklı sınırlar koymasına teşvik edebilir.</p>
<p>Diğer yandan güçlü narsistik özellikler gösterme eğiliminde olan kişiler zorlu bir mücadele içinde olabilir. Pişmanlık, iç görü ve empati gibi rahatsız edici duygusal yeterlilikleri idare etme kabiliyetinden yoksun narsistik bireyler, narsisizmlerinin derecesinin farkında olmayabilirler. Bu durum, onları rehberlik almaktan alıkoyabilir.</p>
<p>Duygusal istismar döngüsünü kırmak önemlidir. Ebeveynler, duygulara önem göstererek yanlış davranışları düzeltmeleri, anlamak için dinlemeleri, empati kurmaları, duyguları ifade etmeyi onaylamaları ve çocuğu davranışlarından sevecen bir şekilde sorumlu tutmaları gerektiğini unutmamalıdır.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1) Kelimenin tam Türkçe karşılığı olmadığından “bağlanma teorisini” baz alarak “bağlanma uzmanı” olarak çevirdim. Bağlanma teorisi, psikolojide bireyin başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir. (ç.n.)</p>
<p><em> </em><em>©® Düşünbil (2021)</em></p>
<p><strong>Yazar:</strong> Erin Leonard<br>
<strong>Çeviren:</strong> Cemresu Kaya<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Onur Demir<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://www.psychologytoday.com/intl/blog/peaceful-parenting/202101/the-one-thing-narcissist-and-people-pleaser-have-in-common">psychologytoday.com</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gün Gelecek Öleceğim</title>
<link>https://trafikdernegi.com/gun-gelecek-olecegim</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gun-gelecek-olecegim</guid>
<description><![CDATA[ Bir çocuk olarak ölümlülüğümle yüzleşmek korkunçtu. Şimdi ise tam zamanı. Bu makale, bireysel dini geleneklerin ölümün kaçınılmazlığını nasıl yorumladığı ve karşıladığı üzerine 12 din âlimi ve pratisyen yazar tarafından yürütülen aylık röportaj serisinin başlangıcıdır. Genç bir oğlan çocuğuyken masumane bir başkaldırıyla, anneme bir gün öleceğim için hiç doğmamış olmayı dilediğimi söylediğimi çok net anımsıyorum. Onun... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2021/04/olum.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:25:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Gün, Gelecek, Öleceğim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir çocuk olarak ölümlülüğümle yüzleşmek korkunçtu. Şimdi ise tam zamanı.</p>
<p><em>Bu makale, bireysel dini geleneklerin ölümün kaçınılmazlığını nasıl yorumladığı ve karşıladığı üzerine 12 din âlimi ve pratisyen yazar tarafından yürütülen aylık röportaj serisinin başlangıcıdır.</em></p>
<p>Genç bir oğlan çocuğuyken masumane bir başkaldırıyla, anneme bir gün öleceğim için hiç doğmamış olmayı dilediğimi söylediğimi çok net anımsıyorum. Onun verdiği cevabı hatırlayamıyorum ama bunun onu endişelendirdiğinden ve canını sıktığından eminim. Ben ise hüsrana uğramıştım, sinirliydim ve korkuyordum. İnsanların öldüklerini bilmek, bir gün benim de onların arasında olacağımı, <em>bir gün benim de öleceğimi</em> aniden anlamama neden olmuştu. Keşke hiç olmasaydı dediğim bir aydınlanmaydı bu. “Bunu ben istemedim. Bana kim bu korkunç oyunu oynuyor?” diye düşündüğümü anımsıyorum.</p>
<p>Farkına vardığım şey tuhaftı ama ben yaşamaktan memnun, güneşin sıcaklığını esmer tenimde hisseden, çocuklarla sokakta oynayan, dondurma yiyen, doğum günleri kutlayan, annem ve ablamın bana gösterdiği koşulsuz sevgiden zevk alan bir çocuktum. Bir gün hepsi elimden alınıp sonsuza kadar yok olacakken ne diye bu kadar neşe ve sevgiyle kuşatılmıştım ki? “Yok olmanın” <em>bir daha asla var olmamak</em> anlamına geldiğinin de bilincindeydim. Bitti! Finito! Bu bana tamamen anlamsız geliyordu.</p>
<p>Öleceğim gerçeğini evrensel boyutta önemsiz gördüm. Bunu aklımdan çıkaramıyordum. O genç yaşımda bile sınırlılığımın ağırlığını hissetmeye başlamıştım. İstesem de bunu düşünmeden edemiyordum. Ölüm artık çok yakınımdaydı.</p>
<p>Dehşet verici bir şeydi. Düşünmeksizin sahip olunan uzun ömürlülük, sağlamlık ve ukala özgüveni hissiyatı karşısında yalnızca bir çocuktum ve bütün bunlar korkutucu bir gerçekliğe dönüşmüştü. Çocuksu mutlak kudretim çökmüş, beni sonsuz bir derinlikle karşı karşıya bırakmıştı. Ölümün soyut gerçekliği kişisel bir şeye dönüştü. Tek bir anın, bir sonraki nefesin, bir kez daha göz kırpacağımın, anneme sonraki sarılışımın ya da ablamla çatışmamın bile garantisinin olmadığını fark etmeye başlamıştım.</p>
<p>Ben yaş aldıkça bu varoluş endişesi de benimle kalmaya devam etti. Burada olduğumuza dair herhangi bir açıklama olmadan vücut bulmamızın nedeni neydi? Tanrı var mıydı yok muydu merak ediyordum. Evrenin bizim ona yüklediğimiz anlamı dışında bir anlamı var mıydı? Ruhumuz ölümlü müydü?  Ölümden sonra keşfedilecek şeyler var mıydı yoksa ölüm varoluşumuzun son anlamsız anı mıydı? “Ümitsiz bir ölümün bilinçli kesinliğine” dair yazılar yazan Cezayir kökenli Fransız Albert Camus gibiydim.</p>
<p>Yetişkinliğe ulaştığımda da bu esrarengizliğin şiddeti azalmamış, duraklamamıştı. 17. Yüzyıl düşünürü Blaise Pascal gibi anlamsızlığın sonsuzluğunda sıkışmış hissettiğim zamanlar oluyordu. Pascal, yarım kalmış eseri <em>Düşünceler</em>’de (1) şöyle yazmıştır: “Önce ve sonrasında bir ebediyetin içine çekilen hayatımın kısa bir bölümünü, hakkında hiçbir şey bilmediğim ve benden haberi olmayan sonsuz enginlik içinde kaybolduğum küçük alanı göz önüne alınca dehşete kapılıyorum. Bu sonsuz alanların ebedi sessizliği beni telaşlandırıyor. Neden başka bir yerde olmaktansa burada ve başka bir zamanda olmaktansa şu anda olduğumu merak ediyorum. Beni buraya kim koydu? Bu yer ve zaman kimin emri ve tasarımı ile yazıldı alnıma?”</p>
<p>Ölüm gerçeği musallat gibi bir şey. Bana sürekli dadanır, yaptığım her şeye bulaşır. Uyurken yastığımın altındadır, bir sınıftan diğerine yürürken yanımda dolanır, kalbimin her atışında araya girer, her gece çocuklarıma “seni seviyorum” derken bilincimi zorlar, vermeye devam ettiğim pek çok sözün tutulamayacağını temin eder, gitmem gereken randevuları tehdit eder. Bu musallat hissine Harvard profesörü Cornel West’in verdiği isim, “ölüm ürpertisi”. Ölüm karşısındaki bu “ürperti” için West, “Evet, korku ve dehşet söz konusu ama kafa karışıklığı da öyle. Keşif duygusu da. Yok oluş sizi hangi noktada ele geçirecek? Kendi bilincinizden yoksun kalmak ne anlama geliyor? Ölüme daima kışkırtıcı derecede yakın olduğumuz fikriyle nasıl yaşıyoruz? Aradaki köprü her an çökebilir” diyor.</p>
<p>Ürpermeye devam ediyorum. Yine de ölüm gerçeğiyle yüzleşmenin varlığımızı, hayatımızı farklı biçimde görmek adına bizi ters yöne sürükleyen bir yanı da var. Martin Heidegger’in “ölüme-doğru-varlık” (2) kavramına kafa yoran bilim insanı Mark Ralkowski bu konuda şunları yazmıştır: “Nadir anlarda, günlük hayatımızın alışılagelmiş önemi ve anlamından yoksun kalmasına neden olup sükûnetini bozan kaygı<em>Angst</em>) (3) deneyimiyle kendimize dönebiliriz. İşte bu anlarda, projelerimiz, bağlılıklarımız artık bize hiçbir anlam ifade etmez ve kendimizi ‘onlar’ ya da ‘kalabalık’ anlamlarına gelebilen <em>das Man </em>(4) tarafından bize buyurulan rollere adadığımızı görürüz.”</p>
<p>Öğrencilerimin, hayatlarının kısa bir bölümünü göz önünde bulundurmaları için o “nadir anları” deneyimlemesini istiyorum. Birlikte geçirdiğimiz zamanı farklı bir şekilde düşünmelerini, hayatlarını başka bir şekilde değerlendirmelerini sağlamak için öğrencilerime hepimizin er ya da geç bir noktada çürüyen cesetler olacağını hatırlatmaya gayret ediyorum. Bunu muhteşem bir dengeleyici olarak açıklayabilirim. Her ne kadar akıllı, zeki, varlıklı, güzel ya da fit olursak olalım; tıp fakültesine (<em>MCAT</em>) veya hukuk fakültesine (<em>LSAT</em>) kabul sınavımızın ya da not ortalamamızın (<em>G.P.A.</em>) puanları ne kadar iyi olursa olsun; dini ya da siyasi yönelimimiz ne olursa olsun hepimiz can vereceğiz.</p>
<p>Bunu duyduktan sonra genellikle öğrencilerden çıt çıkmaz. Bir şeyin neşemize, şüphesiz ve kolektif mutluluğumuza, “süreklilik” hissimize dadandığı fark edilir bir anda. Bu çok aşikârdır. Her ne kadar perdeyi aralamaya karar versem de bedensel bozukluk ve çürüklüğümüzle gelen kolektif sınırlılığımızın şiddeti bana vurmaya devam ediyor. Ölümün arka planda hayatlarımıza musallat olan, konuşulmayan gerçekliği bedenimi sarsıyor; kendim, öğrencilerim ve insanlık adına yas tutuyorum.</p>
<p>Gerçi bir netlik de ortaya çıkıyor. Öğrencilerimle ben birbirimizi muhtemelen daha en baştan beri farklı görüyoruz. Artık sadece öğrenci ve profesör değil, açık bir nihai anlamı olmayan bir evrende doğduğumuz an itibariyle ölmeye başlayan kırılgan yaratıklar ve gizemli canlılarız. Bir sınıf arkadaşının yanına oturmak gibi önceden sıradan kabul edilen bir şey bile tarifsiz bir değer kazanıyor. Bu ortak anlayış, kırılganlık ve kolektif kaderin karşılıklı tanınması, birlikte geçirdiğimiz zamanı daha da neşeli ve kıymetli hale getiriyor.</p>
<p>Bu “ölüm ürpertisi” hayatımın bir noktasında geçecek mi emin değilim. Var olma durumumu ya da ölmem gerektiği olgusunu anlamaya da çok yaklaşmış sayılmam. Gerekli ayara, yani kabulün tesellisine ulaşabileceğimi de sanmıyorum. Ludwig Wittgenstein, “<em>Tractatus Logico-Philosophicus</em>” isimli kitabında “Gizemli olan dünyadaki şeylerin nasıl olduğu değil, varlığıdır” demişti. Wittgenstein varlığımızla ilgili bir şeyin dile getirilmesine ön ayak oluyor: Varoluşumuz ve ölecek olmamız oldukça esrarengiz. Yaşam da ölüm de ürpertiye neden olan ve birbirlerine ayrılmaz bağlarla bağlı şeyler. Ürperti ve esrarengizlik mutlak gerçeklerin ötesini işaret ediyor. En azından benim için ruhumu esir alan jestler ve ötenin izleri olarak görünüyorlar.</p>
<p>Yani er ya da geç öleceğim. Bunun gerçekleşeceğinden eminim. Bu makaleyi şu andan 100 yıl sonra okuyorsanız artık yaşamıyorum demektir. Bana verilen yaşam hediyesinin hesabını kapamış olacağım. Ölüm bizim ortak yazgımızdır. Çoğumuz bu konuda konuşmaktan, bununla yüzleşmekten korksak, var olmamaktan dolayı dehşete düşsek de kaderimizle, o son randevuyla yüzleşmeliyiz. Doğrusu ölüm kavramı felsefi ve teolojik dini düşüncede derin ve daimî bir temadır; herkesin bilmek istediği şeylerden biridir. Filozof Todd May’in de yazdığı gibi; “Elbette, çoğu din ölmeyeceğimizi iddia etmez. Öte yandan pek çok dinde gerçekten ölmeyeceğimize dair belirli bir hissiyat hâkimdir.”</p>
<p>Bu keşif ruhuyla her ay son derece yetkin 12 akademisyen, filozof ve öğretmenle Hinduizm, Budizm, İslam, Hristiyanlık, Zerdüştlük, Musevilik ve benzeri meslekler ve dinlerden kişilerle ölümün ne anlama geldiği hakkında röportajlar yapacağım. Soracağım sorular arasında şunlar olacak: Ölüm nedir? Neden ölümden korkarız? Ölüm bir son mudur? Ruhlarımız ölümlü müdür? Hayatlarımızı nasıl yaşamamız gerekeceği hususunda ölüm nasıl bir rol oynuyor?</p>
<p>Amaç bu hiç bitmeyen sorulara mutlak cevaplar bulmak değil, öğrencilerimle sınıfta yapmaya çalıştığımız gibi çoğumuzun kaçınmak istediği bir gerçeği tartışmak veya kendimizi biraz da olsa bu gerçeğe yaklaştırmaktır.</p>
<p><strong>Dipnotlar: </strong></p>
<p>(1). <em>Pensées</em>. (ç. n.)</p>
<p>(2). “Kendinde olanakların tamlığını yakalayan Varlığın sonu, ölümdür. Ölüm ise, <em>Dasein</em> için olanaklarını sınırlayan ve belirleyendir. <em>Dasein</em>’ın karakteri olarak ölüm, <em>existentiell</em> Varlığının-ölüme-doğru olması demektir.” Çüçen, A. K. (2003). Heidegger’de Varlık ve Zaman. Bursa: Asa. (ç. n.)</p>
<p>(3). Kaygı, endişe, korku. (ç. n.)</p>
<p>(4). “Olağan gündelik yaşamında otantik olmayan <em>Dasein</em>, ‘Onlar’ (<em>They veya Das Man</em>) ya da ‘halk’ olarak alışkanlıklar ve geleneklerin etkisi altında kalır. Olağan gündelik yaşamında <em>Dasein</em>’ın varlığı ‘diğerleri’ tarafından belirlenir.” Çüçen, A. K. (2003). Heidegger’de Varlık ve Zaman. Bursa: Asa.  (ç. n.)</p>
<p><em>©® Düşünbil (2021)</em></p>
<p><strong>Yazar:</strong> George Yancy<br>
<strong>Çeviren:</strong> Feyza Nur Okut<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Onur Demir<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://www.nytimes.com/2020/02/03/opinion/death-religion-philosophy.html?auth=login-google1tap&fbclid=IwAR2kdRcQnXCg7JsevSCF8zCjlO1EGmL2H6_U7mmjC42sq-EhMFjlts-dwCg&login=google1tap">nytimes.com</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Jacques Derrida’nın Dostluk Üzerine Düşünceleri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/jacques-derridanin-dostluk-uzerine-dusunceleri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/jacques-derridanin-dostluk-uzerine-dusunceleri</guid>
<description><![CDATA[ Aşkla alakalı hikâyeler hayatınızı bir başka insana nasıl adayabileceğinizden bahseden örnekler sunar. Dostlukla alakalı hikâyelerde ise genellikle kendinizi hayata nasıl adayabileceğinizden bahsedilir. Maxine Hong Kingston’ın en sevdiğim romanlarından biri olan “Tripmaster Monkey” isimli kitapta, kitabın başkahramanı olan Wittman Ah Sing isimli tutkulu genç sanatçının, sabahı selamlamak için başka dünyalarda dolanan, tüm gece süren asit etkisindeki... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2021/11/Untitled-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:25:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Jacques, Derrida’nın, Dostluk, Üzerine, Düşünceleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Aşkla alakalı hikâyeler hayatınızı bir başka insana nasıl adayabileceğinizden bahseden örnekler sunar. Dostlukla alakalı hikâyelerde ise genellikle kendinizi hayata nasıl adayabileceğinizden bahsedilir. Maxine Hong Kingston’ın en sevdiğim romanlarından biri olan “<em>Tripmaster Monkey</em>” isimli kitapta, kitabın başkahramanı olan Wittman Ah Sing isimli tutkulu genç sanatçının, sabahı selamlamak için başka dünyalarda dolanan, tüm gece süren asit etkisindeki avare “parti kazananları”na selam çaktığı bir an vardır. Wittman, “Burada dostlar arasında, elimizde sıcacık kahve kupaları ve sigaralarla oturmak çok güzel.” diye geçirir aklından. “Tanrılardan güzel bir gösteri.” Bu, dostlara değer vermenin olağan yapısına, bunun varlığına ve suskunluğuna yapılmış bir övgüdür; omzunuzdan çekiştirip sizin gördüklerinizi görecek bir kişiye sahip olmaktır.</p>
<p>1980’li yılların sonunda filozof Jacques Derrida, dostluk konusunda seminerler vermişti. O sıralarda yapısöküm düşüncesiyle adı anılan dünyanın en meşhur filozoflarından biriydi. Derrida, “konuşmaya karşı yazma”, “akla karşı tutku”, “erkekliğe karşı kadınlık” şeklinde örneklendirilebilecek “anlamı ikilikler üzerinden oluşturma” dürtümüzü altüst etmek istemişti. Görünüşteki bu zıtlıklar karşılıklı esaslardı. Derrida, bir kavram sırf bir diğerine baskın geldiği için iki kavramın da değişmez olduğu veya kendi kendini tanımladığı sonucuna ulaşılamayacağına dikkat çekmişti. Bu düşünceye göre, heteroseksüellik yalnızca homoseksüelliği devamlı olarak ötekileştirerek var olabilirdi. Derrida’nın yöntemleri kayıp veya bastırılmış şeyleri daha yakından incelemeyi gerektiriyordu. Bu şekilde, o ve destekçileri, bize doğal gelen kavramların tezatlar ve kaygılarla dolu olduğunu fark edeceğimizi iddia ediyorlardı. Bu tertipsizliği kabullenmek muhtemelen bizi daha bilinçli ve anlayışlı bir yaşama yönlendirecekti.</p>
<p>Derrida dostluk üzerine dersler verdiği zamana kadar Aristoteles’e atfedilen <em>o philoi, oudeis philos</em> dizesiyle büyülenmişti. Tuhaf bir düşünce olan, hem bir onaylama hem de bir inkâr içeren bu dize genellikle “Ah dostlarım, dost diye bir şey yoktur.” şeklinde çevrilmiştir. Bazıları, Aristoteles’in daha basit bir şeyi ifade ettiğini, “Çok dostu olanın aslında hiç dostu yoktur.” anlamına gelen bir şey söylediğini düşünür. Ancak Derrida, tercih ettiği çevirideki görünüşte zıtlık olduğu fikrini kendisine daha yakın bulmuştu. Aristoteles’in ne demek istediğini anlamanın bizi yeni ittifaklar ve imkânlarla dolu bir geleceğe yönelteceğini düşünüyordu.</p>
<p>Derrida verdiği dersleri toplayıp 1994 yılında <em>The Politics of Friendship</em> [Dostluğun Politikası] isimli bir kitap çıkardı. Kitabın her bir bölümü Aristoteles üzerine derste anlatılanlarla ya da onun etki ettiği, aralarında Nietzsche, Kant ve politik kuramcı Carl Schmitt’in de olduğu başka filozofların düşünceleriyle başlamaktadır. Her zaman olduğu gibi Derrida’nın bu kitabında söz konusu ettiği şeyler, dost ve düşman, özel hayat ve sosyal hayat, yaşayan ve “hayalet” gibi kanıksadığımız karşıt kavramların şüpheli kararlılığıdır. Kitabın bir bölümü bireysel dostluk ile kolektif “kardeşlik” arasındaki ayrıma odaklanmaktayken, bir başka bölümü ise sırların dostluk ve toplumda oynadığı rolü irdelemektedir.</p>
<p>Kuramcıların değindiği kadarıyla modern hayat, bir merkez arayışında olan ve hayatlarının itici gücünü sorgulayan kişiselleşmiş bireylerle doludur. Pratik anlamda dostluk, isteyerek yapılan belirsiz bir şey, kolayca hayatın arka planına kayabilecek bir ilişkidir. Bazıları için dostluk dayanıklı ve ritmik iken başkaları için ise yıllar önceden kalma sohbetlerin sürdürülmesiyle oluşan ve ara sıra ortaya çıkan bir samimiyettir. Hayatımızda yalnızca ciddi meseleleri konuştuğumuz insanlar da, sarhoş geçen gecelerin cümbüşünde anlam kazanan insanlar da vardır. Bazı dostlarımız bizi tamamlıyormuş gibi görünürken bazıları adeta bizi karmaşıklaştırıyor gibi görünür.</p>
<p>Derrida’nın yazdığı üzere, dostluğun samimiyeti insanın kendisini bir başkasının gözlerinde tanıması hissiyatında yatar. Artık bize bakmıyor olsa bile dostumuzu tanımayı sürdürürüz. Derrida, biriyle dost olduğumuz andan itibaren birimizin ötekinden daha fazla yaşayacağı fikrine hazırlandığımızı iddia etmektedir. Zira dostluğa dâhil ettiğimiz pek çok arzu arasından “hiçbir şey bu eşsiz umutla, ölümün ötesine geçecek bir geleceğe duyulan bu coşkuyla kıyaslanamaz.”</p>
<p>Derrida’nın yazıları çetrefilli ve ağır olmasıyla ünlüdür, alıntılarla ve gizli terminolojilerle doludur. Ancak kendi ilişkileri üzerine düşünmesi, onun düşüncelerine ve yazılarına daha karamsar ve dolaysız bir nitelik kazandırmaktadır. <em>The Politics of Friendship</em> okuyanı lanetli hissettirir; Derrida dostluk anlatısının bize bir gün dostlarımızı övgüyle anabileceğimizi devamlı olarak düşünmeyi gerektirdiğini iddia eder. İddiasının bu yönü, 2001 yılında yayımlanan ve Derrida’nın ölen dostlarına yazdığı anma konuşmalarının, övgülerinin ve mektuplarının toplandığı <em>The Work of Mourning</em> [Yas Çalışması] kitabını anımsatmaktadır. Derrida bu kısa yazılarda başkalarının fikirleriyle sıkı bağlar kurmanın dostluğun nihai ifadesi olabileceğini ortaya koyar, bir başka insana içten bir şekilde bağlı olmanın ne anlama geldiğini bulmaya uğraşır. Derrida’nın anma yazıları hayatta kalan kişi ve onun kederine odaklanır. Jean-François Lyotard’ın ölümünün ardından yazdığında, Derrida şunu merak etmiştir: “Onu terk etmeden nasıl kendi hâline bırakabilirim?”</p>
<p><em>The Politics of Relationship</em> [İlişkilerin Politikası] isimli kitabı yayımlanana kadar Derrida orta yaşlarına çoktan girmiş, pek çok entelektüel akranından daha çok yaşamıştı  (2004 yılında 74 yaşında hayatını kaybetti). Kitap, dostunun ardından yas tutan birinin tasviri etrafında dönüp durmaktadır. Bu metin yer yer karmaşık olabilse de (örneğin Derrida’nın “tüm zamansallığın, tüm zamansallık <em>olarak</em> zamansızlığın üretimi”ni ele alması gibi), içinde saf bir güzellik ve huşu da barındırmaktadır. Derrida, “Şu an kendimden bahsettiğim bir zamanda yaşayıp dostlarımın ağzından konuşuyorum.” diye yazar, “Mezarımın ucunda konuştuklarını şimdiden duyabiliyorum. Daha şimdiden, o an artık var olmayacak olsam da… Sanki kendi sesimle bana söyleniyormuş gibi: Yeniden ayaklan.”</p>
<p><em>The Politics of Friendship</em> kitabını okumak yıllarımı aldı. Kitabı okuma yolunda ağır ağır ilerlerken zaman zaman satırlar beni Derrida’nın başka yazılarını okumaya itiyor ya da gelişigüzel anıların peşinden koşmam için zihnimi kışkırtıyordu. Kulağa iyi gelen kısımlarda karar kılıp benim için anlaması güç olan kısımların ana fikrini bulmaya çalışıyordum. Kitabın cazibesinin esas kaynağı, okuyucuya insan deneyiminin kısacık bir kısmıyla boğuşan birini takip etme fırsatı tanımasıydı. Yavaş bir şekilde ilerlediğim için bunu yapmak gittikçe daha dokunaklı bir hal almaya başladı. Bazı zamanlarda Derrida, bizi birbirimize bağlayan bağlarla ilgili olarak kaygıdan daha az muzdarip olunan, geçmişe dair bir yaşayışı tarif ediyor gibiydi. Sosyal medya, değişken ve çoğalmakta olan iletişim ve karşılıklı alışveriş kanallarının yaygın olduğu bir çağda, dostluk fikri neredeyse ilginç ve muhtemel bir tehlike gibi görünür. Sağlam olmayan bir sürü ilişki karşısında, insanları yalnızca dostluktansa daha sert bir mantığa göre sınıflandırma içgüdüsü her zamankinden daha baskın gelir.</p>
<p>Derrida, 1993 yılında <em>The Politics of Friendship</em> isimli kitabının içeriğini oluşturan dersleri verdikten sonra, ancak bu dersleri henüz kitaplaştırmadan önce, Derrida üzerine çalışanların onun kariyerinde bir dönüm noktası olarak belirlediği <em>Marx’ın Hayaletleri </em>isimli başka bir kitap yayımladı. O, bu kitapta, Soğuk Savaş dönemi sonrasında var olan siyasi düzenle doğrudan bir bağlantı kurup Batı’da hızla yayılan ve aşırıya kaçan zafer çığlıklarını yok etmeye çalışır. “Kapitalist toplumlar her zaman rahat bir nefes alıp kendilerine 20. yüzyılın totaliterliğinin çökmesiyle komünizmin bittiğini ve bitmekle kalmayıp artık tamamen bir hayalete dönüştüğünü söyleyebilirler.” diye yazar. Ancak sonrasında şunu ekler: “Hayaletler hiçbir zaman ölmez, sadece geri dönüp durur.” Bu noktada, Derrida, mezardan yükselen farklı bir çeşit sesten söz etmektedir. Bu seferki ses belki de daha iyi yarınlara ulaşmanın yolunu da biliyordur.</p>
<p><em>The Politics of Friendship</em>, isminden de anlaşılacağı üzere Derrida’nın çalışmalarındaki sözde politik dönüşümle de uyum sağlamaktadır. En nihayetinde bu eser, sosyal bağlarımız ve bugünün korkunç olasılıklarına üstün gelen müşterek bir geleceği tasavvur etme kapasitemizden bahseden bir kitaptır. Derrida, “Dostluğu sevmek için bir başkasının yasına ortak olmak yeterli değildir, geleceği de sevmek gerekir.” diye yazar.</p>
<p>Belki de dostluk bir tür politika modeli ya da politikanın nasıl bir şeye evrilebileceğine dair bir görüş sunabilir. Dost olarak birbirimiz için gönüllü olup birbirimizin sırlarını saklarız. Belki de politikayı ilk etapta mümkün kılan şey dostluktur; çünkü birine “düşman” demenin ne anlama geldiğini başka türlü nasıl anlayabiliriz? “Düşman kendisini hâlihazırda onlara gösterene kadar, yaralayıcı bir tür dostluk sorgusunu veya sakıncasını akıllarına sokana kadar dostluğun olanağı, anlamı ve olgusu kendisini asla ortaya çıkarmayacaktır.” diye yazar Derrida. “Hiçbir dostluk yoktur ki yaralanma ihtimali barındırmasın.” Görünüşte doğal olan tüm ikilikler gibi, biri ötekinin tohumunu taşımakta ve kendi kendisini yok etme kapasitesini içermektedir.</p>
<p>Derrida kitabın sonlarına doğru, düşmansız bir dünyada “politika” adını verdiğimiz şeyin her ne olursa olsun kendi sınırlarını ve amacını yitireceğini savunur. “Demokrasi hâlâ gelmektedir ve muhtemelen hiçbir zaman tam anlamıyla gelemeyecektir.” diyerek sözlerini sonlandırır. Ayrıca daha umutlu bir şekilde, daha köklü ve daha adil bir dostluk biçiminin yeni bir tür “özgürlük ve eşitlik deneyimi” sunabileceğini söyler. Son olarak, Aristoteles’e atfedilen sözü “demokratik dostlarım” şeklinde değiştirerek sözlerini noktalar. Kitabın bu kısmına ayak uydurmakta epey zorlandım; kelimelerin anlamını ve otuz yıl önce ne anlama geldiklerini bütünüyle kavrama konusunda kendimi yetersiz hissettim. Zihnim,  modern politikanın şüpheli olup olmaması veya yurttaş saydığımız yabancı insanlara karşı olan bağlılığın dostluğa elverişli olup olmaması gibi bayağı düşüncelere kaydı. Sonra, bir zamanlar unutmaya çalıştığım bir mezarın başında sigara ve alkolle paylaşılan tüm o samimiyeti düşündüm. Bu, başka türden bir yara ve bir zamanlar tanınmış olmanın verdiği coşkuydu.</p>
<p><em>©® Düşünbil (2021)</em></p>
<p><strong>Yazar:</strong> Hua Hsu<br>
<strong>Çeviren:</strong> Feyza Nur Okut<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Yağmur Alev<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://www.newyorker.com/books/second-read/what-jacques-derrida-understood-about-friendship?utm_campaign=falcon&utm_social-type=owned&utm_medium=social&utm_source=facebook&utm_brand=tny&mbid=social_facebook&fbclid=IwAR0WAJGryVp2N8lIM3Z2rfXPhgt9-hHgsgal_Z0hPpYlLEzt_Dig76ZUWx4">newyorker.com</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tanrı iyi midir? Kitlesel felaketlerin gölgesinde büyük düşünürler tartışıyor</title>
<link>https://trafikdernegi.com/tanri-iyi-midir-kitlesel-felaketlerin-goelgesinde-buyuk-dusunurler-tartisiyor</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/tanri-iyi-midir-kitlesel-felaketlerin-goelgesinde-buyuk-dusunurler-tartisiyor</guid>
<description><![CDATA[ Klasik Batı teizminde Tanrı’nın iyi olduğu ve her şeye gücü yettiği söylenir. Peki, o zaman küresel salgın, deprem, tsunami, kıtlık, orman yangınları vb. doğal afetleri, iyi olduğu için bunların yaşanmasını istemeyen ve her şeye gücü yettiği için canı istediği zaman bunları durdurabilecek olan Tanrı ile nasıl bağdaştıracağız? Aydınlanma Çağı’nın en büyük filozoflarından biri olan Voltaire... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2021/11/The-ruins-of-St-Pauls-Church-following-the-quake.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:25:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Tanrı, iyi, midir, Kitlesel, felaketlerin, gölgesinde, büyük, düşünürler, tartışıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Klasik Batı teizminde Tanrı’nın iyi olduğu ve her şeye gücü yettiği söylenir. Peki, o zaman küresel salgın, deprem, tsunami, kıtlık, orman yangınları vb. doğal afetleri, iyi olduğu için bunların yaşanmasını istemeyen ve her şeye gücü yettiği için canı istediği zaman bunları durdurabilecek olan Tanrı ile nasıl bağdaştıracağız?</p>
<p>Aydınlanma Çağı’nın en büyük filozoflarından biri olan Voltaire (1694-1778), Büyük Lizbon Depremi’nin ardından bu soruyu sormuş ve en meşhur eserlerinden biri olan <em>Candide ya da İyimserlik (1759)</em>’te ele almıştı.</p>
<p>1 Kasım 1755 tarihinde, saat 09.30’da Portekiz’in Lizbon kenti bahsi geçen depremle ve ardından gelen artçı sarsıntılar, yangınlar, tsunami ve sivil itaatsizlikle neredeyse tamamen yıkılmıştı. O gün Azizler Günü’ydü ve çok sayıda insan yıkılan kiliselerin molozları altında kalarak can vermişti. Doğal afetler hakkındaki rakamlar bugün olduğu gibi o zamanlar da muallaktaydı, ancak 200,000 kişilik nüfusa sahip olan şehirde bu felaketler sonucu tahminen 20,000 ilâ 40,000 arasında kişi hayatını kaybetti.</p>
<p>Bugün olduğu gibi o zamanlar da insanlar, Hristiyan inançlarını ve anıtlarını sarsan böylesi bir yıkımın ilahi bir plan olup olmadığını merak etmekteydi.</p>
<p><strong>Kötülüğün çehresinin ötesi</strong></p>
<p>Voltaire <em>Candide</em>’i yazarken Alman filozof Gottfried Wilhelm Leibniz’in (1646-1716) görüşlerinden ve özellikle onun <em>Teodise</em> (1710) isimli eserinde yer alan “Tanrı’nın iyiliği” konulu denemelerinden etkilenmişti. Leibniz’e göre doğal ve ahlaki kötülüklere rağmen yaşamakta olduğumuz dünya mümkün olan dünyaların en iyisiydi. Bu dünya hem şeylerin muhteşem çeşitliliğini hem de doğanın en basit kanunlarını içinde barındırdığı için Tanrı’nın yaratabileceği en iyi dünyaydı.</p>
<p>Leibniz’e göre ahlaki ve doğal kötülükler evrensel iyilik bütünlüğünün bir parçasıydı. O, “Eğer yaşanmış en küçük kötülük bile dünyada eksik olsaydı, hiçbir şeyi ihmal etmeyen ve her şeyi hesaba katan Tanrı tarafından en iyi bulunarak seçilen bu dünya artık olmayacaktı.” demişti.</p>
<p>Leibniz her ne kadar günahların ve mutsuzlukların olmadığı bir dünya hayal etmenin mümkün olduğunu itiraf etse de, “Bu benzer dünyalar iyilik açısından bizim dünyamızdan daha değersizdirler, aşağıdırlar.” değerlendirmesinde bulunmuştu. Diğer bir deyişle Tanrı bütün evrensel yabani otlara rağmen muhteşem bir bahçıvandı.</p>
<p>Leibniz’e göre Tanrı bu dünyayı yaratmadan önce, en iyi olanı seçmek adına bütün mümkün dünyaları birbirleriyle kıyaslamış, böylece tamamen zevk ve tatlılıkla dolu aydınlık bir dünyadansa, acı, karanlık ve mutsuzluğun da uyumla var olduğu bir dünya yaratmıştı.</p>
<p>Leibniz akılsız biri değildi,  kötülüğün dünyadaki “çehrelerinin” Tanrı’nın iyiliği ve adaletiyle şiddetle çeliştiğini görmüştü. Fakat yine de dünyada yaşanan kötülüklere izin vermenin Tanrı’ya karşı gelmek olduğu görüşünü reddetti. Ona göre bu, dünyanın altını üstüne getirmek olurdu.</p>
<p>Leibniz, Tanrı’nın savunucusunun bu dünyanın nihai olarak iyi olduğu inancıyla ilerlemesi gerektiğine inanmaktaydı, çünkü bu dünyanın temeli bütün bariz kötülüklere rağmen nihayetinde onu yaratmış olan Tanrı’nın iyiliğine dayanıyordu.</p>
<p><strong>Candide komedisi</strong></p>
<p>Leibniz’in hiç şaşmayan 18. yüzyıl iyimserliği ve ilahi iyiliğe duyduğu sonsuz inancı, kötülüğü ciddiye almakta başarısız mı olmuştu? Voltaire’in düşüncesi bu yöndeydi. Hatta Voltaire kötülüğün ciddi doğasını tepetaklak etmiş, ahlaki ve doğal kötülüğün çok ciddi şeyler olduğuna ve ancak hicivle ele alınabileceklerine inanmıştı.</p>
<p><em>Candide </em>eserindeki Baron Thunder-ten-Tronckh’un sarayında “metafiziko-teolojiko-kozmolo-nigoloji”[1] eğitmeni olarak görev yapan Dr. Pangloss karakteri, Leibniz’in ta kendisiydi. Pangloss özellikle dinî inançlara sahip olan kişiler (Hristiyan, Yahudi, Müslüman) tarafından işlenen bütün ahlaki ve doğal kötülüklere rağmen, yaşadığımız dünyanın mümkün olan dünyaların en iyisi olduğu inancının sıkı bir savunucusuydu. Dünyada ne yaşanırsa yaşansın, o da tıpkı Leibniz gibi eninde sonunda bunun yaşanabilecek en iyi şey olduğu mantığını yürütebilmekteydi.</p>
<p>Voltaire “mümkün olan dünyaların en iyisi” kavramını, içinde barındırdığı kötülüğün niteliksel ve niceliksel boyutlarının büyüklüğünü de göz önünde bulundurarak sorunlu bulmuştu:</p>
<p><em>“</em>Bu<em> ‘her şey iyidir’ </em>sistemi, doğanın yaratıcısını, planlarını uygulamaya devam ettiği sürece dört ya da beş yüz bin insanın canına mâl olmayı ve kalanların yaşamlarını kaçıp gözyaşı dökerek geçirmek zorunda kalmasını umursamayan, güçlü ve kötücül bir kral gibi yansıtır. “Mümkün olan dünyaların en iyisi” kavramının teselli edici olması şöyle dursun, bu kavram onu benimseyen filozofları umutsuzluğa sürüklemiştir. İyilik ve kötülük sorunu, cevabı iyi niyette arayanlar için hala açıklanamaz bir kaos olarak kalmaktadır.” [2]</p>
<p>Peki, Voltaire’in çözümü neydi? Belki şaşırtıcı gelebilir ama onun çözümü umutsuzluk değil, soylu bir teslimiyet, filozofik bir “<em>que sera, sera</em>” [her şey olacağına varır] düşüncesiydi. Bu, başlangıçta Tanrı’nın bizi Cennet Bahçesi’nin bahçıvanlık görevine getirmeye niyetlenmesi gibi, sessizce kendi bahçelerimizi ekmemiz anlamına geliyordu. Voltaire’e göre Adem ve Havva gibi olmalıydık.</p>
<p>Bu yüzden Tanrı’nın insanla alakalı yöntemlerinin nasıl aklanacağıyla ilgili havalı felsefi spekülasyonlardan kaçınmak gerekliydi. Bunun yerine Voltaire, biraz daha iyi olmamız umuduyla küçük de olsa iyilik yapmamız gerektiğini savundu. Bu, Tanrı’nın iyiliğine inananları pek tatmin etmeyecek bir çözüm olabilir fakat şu salgın ve karantina günlerinde evlerinde oturup bahçesindeki toprağı kazan, sebze eken, çimlerini biçen bizlerde bir fikir uyandırabilir. Basit, ama her nasılsa tatmin edici bir fikir!</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1- Voltaire’in mizah amacıyla uydurduğu bir uzmanlık dalıdır. (ç.n)</p>
<p>2- Bu paragraf, Voltaire’in 1764 yılında yayımlanan <em>Felsefe Sözlüğü</em> isimli eserinde yer almaktadır. (e.n)</p>
<p><em>©® Düşünbil (2021)</em></p>
<p><strong>Yazar:</strong> Philip C. Almond<br>
<strong>Çeviren:</strong> Volkan Şahin<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Yağmur Alev<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://theconversation.com/is-god-good-in-the-shadow-of-mass-disaster-great-minds-have-argued-the-toss-137078">theconversation.com</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hannah Arendt, Hayatı ve Düşünceleri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hannah-arendt-hayati-ve-dusunceleri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hannah-arendt-hayati-ve-dusunceleri</guid>
<description><![CDATA[ “Üzgünüm fakat karşı çıkmak zorundayım. Ben filozoflar camiasına dâhil değilim. Benim uzmanlık alanım, eğer öyle adlandırmak isterseniz, siyaset teorisidir.” 1964 yılında ünlü bir televizyon kanalında, Hannah Arendt’in gazeteci Günter Gaus’a verdiği cevap bu şekildeydi. Johanna Cohn Arendt’in Marburg ve Heidelberg Üniversitelerinde çalıştığı konulardan uzaklaşmak için bu kadar çaba sarfetmesi biraz garip görünüyor. Alman üniversitelerinde bulunduğu... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2021/12/Hannah-Arendt.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:25:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hannah, Arendt, Hayatı, Düşünceleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>“Üzgünüm fakat karşı çıkmak zorundayım. Ben filozoflar camiasına dâhil değilim. Benim uzmanlık alanım, eğer öyle adlandırmak isterseniz, siyaset teorisidir.” 1964 yılında ünlü bir televizyon kanalında, Hannah Arendt’in gazeteci Günter Gaus’a verdiği cevap bu şekildeydi.</p>
<p>Johanna Cohn Arendt’in Marburg ve Heidelberg Üniversitelerinde çalıştığı konulardan uzaklaşmak için bu kadar çaba sarfetmesi biraz garip görünüyor. Alman üniversitelerinde bulunduğu sırada Arendt, <em>Thinking without a Banister</em> [Trabzansız Düşünmek] isimli kitabında, “Epistemoloji, estetik, etik, mantık ve benzeri alanlar bıkkınlık okyanusunda boğuldukları kadar çok aktarılmadılar.” diye yazmıştı. Akademik hayatın bu donukluğuna karşın o, alışılmadık bir konu olan “Aziz Augustinus ve aşk kavramı” üzerine tezini yazıp doktora derecesine ulaştı. Arendt aynı zamanda Princeton Üniversitesinde felsefe eğitimi veren ilk kadındı. Arendt’in tamamlanmamış eseri olan <em>Zihnin Yaşamı</em> (ölümünden sonra 1978 yılında yayımlandı), düşünme, irade gösterme ve karara varma fenomenlerinin analiziydi ve felsefi gözlemlerle doluydu; örneğin, Arendt bu kitapta, “Klişeler, basmakalıp sözler ve geleneksel, standartlaştırılmış ifade ve davranış biçimlerine bağlılığın, bizleri gerçekliğe, yani bütün olay ve olguların varlıklarını bizim düşünsel dikkatimize borçlu oldukları önermesine karşı koruyan toplumsal bir boyutu vardır.” [1] diye yazmıştı. Yine de parlak bir yayıncılık kariyeri ve onunla birlikte gelen parlak ödüllere rağmen, Arendt bütün akademik pozisyonları reddederek bir yayınevinin baş editörü ve bağımsız bir yazar olmayı tercih etti.</p>
<p>Bir düşünür olarak Arendt, ne Kant gibi bir sistem kurucusu ne de Hegel gibi bir metafizikçiydi. <em>“Denken ohne Geländer” </em>(Trabzansız Düşünmek) onun mottosuydu. Gençliğinde Søren Kierkegaard üzerine yaptığı okumaların ardından, Arendt’in içinde felsefe okuma isteği uyanmıştı. Tıpkı Danimarkalı varoluşçu filozof gibi, Arendt de kariyerinin başından sonuna kadar “insanlık durumu” ile ilgilenmişti, hatta yayımlanan 4. kitabı bu ismi taşımaktaydı.</p>
<p><strong>Eylemlerde Düşünce </strong></p>
<p>İnşaat mühendisi Paul Arendt ve siyasi aktivist Martha’nın tek çocuğu olan Hannah, Hannover’de doğdu. Kısa bir süreliğine, seküler Yahudi ebeveynleri ile birlikte, geniş Arendt ailesine asırlar boyunca ev sahipliği yapan Königsberg’e (şimdiki adıyla Kaliningrad) taşındı. Babasının frengi hastalığı yüzünden erken yaşta hayatını kaybetmesi, ailenin nispeten rahat olan yaşam koşullarını değiştirmemişti. Annesi Martha sosyalist düşünür Rosa Luxemburg’un fanatik bir taraftarı olmasına rağmen, kızının çalışmalarına destek olabilen varlıklı bir adamla evlendi.</p>
<p>Akıllı ve büyümüş de küçülmüş bir çocuk olan Hannah (ki her zaman bu şekilde çağrılırdı), biraz da ele avuca sığmayan biri olmuştu. 1920’li yıllarda sigara içen, kendine güveni tam olan bu genç kadın, Marburg Üniversitesindeki erkek çoğunluğunun arasından sıyrıldı. 20. yüzyılın tartışmasız en önemli teologlarından biri olan Rudolf Bultmann’ın gözetmenliğinde teoloji üzerine çalıştı. Bultmann, İncil hakkındaki seminerini takip etmek isteyen öğrenciler için zorlu şartlar belirlemişti ve öğrencilerin bu şartlara uyup uymadıklarını saptamak için bir görüşme düzenledi. Hannah bu durumu tersine çevirerek bu seminere katılmak için kendi şartlarını sıraladı. Bu önemli insan Hannah’nın taleplerini kabul etti. [2]</p>
<p>Arendt zamanla Klasik Yunanca ve felsefe alanlarında uzmanlaştı. Onun ilk felsefe öğretmeni, kendisiyle gizli bir romantik ilişki içerisinde olduğu varoluşçu filozof Heidegger’di. Birbirlerine gönderdikleri aşk mektupları o kadar özlem, duygusallık ve tutku doluydu ki, âdeta saf şiirler haline geldi. “Alnından ve gözlerinden öpüyorum” diye yazan Hannah’a, Heidegger de birçok mektubunda “Meine Liebste” [en sevdiğim] diye hitap ederdi. Âşık olduğunuzda en olağan ve alelade günlük işler bile aydınlanır ve bir neşe esintisi sizi alıp götürür. Hannah Arendt ve Martin Heidegger’in aşk mektupları bu minvaldeydi.</p>
<p>Arendt, <em>Zihnin Yaşamı</em> isimli eserinde Heidegger’in fikirlerinden büyük ölçüde faydalanmasına rağmen, ilk çalışmalarında ona atıfta bulunmak bir yana, ondan nadiren alıntı yaptı. Yine de mektuplarından anlaşıldığı üzere, yatak sohbetlerinin o esnada Heidegger’in geliştirdiği felsefe etrafında döndüğü ve bu sohbetlerin daha sonra Arendt’in düşünce dünyasının merkezini oluşturacağı açıktır. <em>Varlık ve Zaman</em> (1927) isimli eserinde Heidegger zihni dünyada bir seyirci olarak gören René Descartes’tan beri süre gelen Batı felsefesi geleneğinden kopmuştur. Heidegger’in analizinde, zihin ya da benlik (Dasein), onun felsefesinin simgesi olan neolojizmleri [3] kullanırsak, <em>dünya-içinde-varlık</em> ve <em>ölüm-için-varlık</em> olarak nitelendirilmiştir.</p>
<p>Dünyada var olmaya yönelik olan bu temel odak noktası, Arendt’in en felsefi eseri olan <em>İnsanlık Durumu</em>’nun (1958) arka planında yer almaktadır. Arendt bu eserde, insan varlığının üç karakteristik özelliği olan emek, iş ve eylemi, yani <em>Vita Activa</em>’yı [4] analiz etmiştir. Onun endişesi, hayatta kalmamızı sağlayan temel şey olan emeğe, iş ve eylem pahasına öncelik verilmesidir. Arendt’e göre diğer insanlarla birlik içinde olan “eylem”, insan varlığının en yüksek hâlidir. Onun her zaman idealleştirdiği Antik Yunan Uygarlığı imgesinin aksine, modern toplumlarda “eylem” artık yaratıcı düşünceyle ifade edilmemektedir ve “neredeyse sadece ‘yapma’ ve ‘imal etme’ terimlerine indirgenmiştir.” Arendt’in bu durumu hem üzücü hem de paradoksal bulduğu şu cümleden anlaşılabilir: “Bir dizi insan faaliyetinden emeğin çıkarılmasının artık ütopik olarak kabul edilemeyeceği noktaya kadar, çektiğimiz zahmeti hafifletmenin yollarını bulmakta yeterince usta olduğumuzu kanıtlamış olduk.”</p>
<p>Arendt’in bir sonraki önemli çalışması olan <em>Devrim Üzerine</em> (1963), bu fikirler üzerine inşa edilmiştir. Bu çalışmada Arendt, Fransız ve Amerikan devrimlerini birbirleriyle karşılaştırır. Birçok insan 1789 yılında gerçekleşen Bastille Baskını’nı ve onun ruhunu methederken, Arendt İngiliz İmparatorluğu’na karşı Amerikan isyanını tercih etmiştir. Fransız Devrimi’nin yozlaştığını çünkü bu isyanın liderlerinin toplumsal koşullara yani “emeğe” takıntılı hale geldiğini savunmuştur. Buna karşılık Arendt’e göre, 1787 yılında ABD Anayasasını yazan Kurucu Babalar, “pozitif anlamda özgürlük faaliyetleri olarak kendilerini ifade eden, tartışan ve karar veren” eylem insanlarıdır.</p>
<p>Arendt, diğer insanlarla etkileşim içinde olarak virtüöz sanatçılar gibi tarihi şekillendirebilen eylem insanlarına her zaman bir hayranlık duymuştur. <em>Between Past and Future</em> [Geçmiş ve Gelecek Arasında] isimli eserinde, “Yunanlılar siyasi faaliyetleri diğer faaliyetlerden ayırmak için daima flüt çalma, dans etme, şifacılık ve denizcilik gibi metaforlardan yararlanmışlardır. Siyasi kurumlar ne kadar iyi veya kötü tasarlanmış olursa olsun, bunların varlıklarının devamlılığı eylemde olan insanlara bağlıdır; bu kurumların korunması, onları var eden aynı yollarla sağlanmaktadır.” diye yazmıştır. Bu yüzden onun bir eylem filozofu haline gelmesi rastlantısal değildir; Arendt son derece kitapsever bir insan olmasının yanı sıra, <em>vita activa</em> dünyasında kök salmış birisidir. Eylemi insan etkinliğinin en üst mertebesine yerleştiren filozof, bir koltuk teorisyeni değil bir felsefi eylemcidir. Bu yüzden, onun, “Gerçek yüceliğin eylemlerde ve sözlerde yattığı anlaşıldı; bu, üretici ve imalatçı, hatta şair ya da yazardan ziyade, büyük işler yapan ve büyük sözler söyleyen Akhilleus tarafından temsil edildi.” [5] diye yazmasına şaşmamak gerekir. Tüm bu anlatılanlardan sonra, belki de Arendt’in “filozof” sıfatına direnmesi de o kadar şaşırtıcı değildir.</p>
<p><strong>Bilfiil Hayatta </strong></p>
<p><em>Saatler akıyor</em><br>
<em>Günler geçiyor</em><br>
<em>Geriye tek bir başarı kalıyor</em><br>
<em>Sadece yaşıyor olmak</em></p>
<p>Arendt <em>Trost </em>(Teselli) isimli şiirinde geçen bu dizeleri kaleme aldığında lisans öğrencisiydi. Fakat bu sözler mezuniyetinin ardından yıllarca dolaşıp durması sebebiyle onun için daha yerinde ve uygundu. Antisemitizm’in yükselişe geçtiği bir zaman diliminde, mümkün olan en gerçek manasıyla “sadece yaşıyor olmak” bile giderek zorlaşıyordu.</p>
<p>Arendt, Heidegger ile ilişkisi sonlandıktan sonra sınıf arkadaşı Günter Anders (asıl adıyla Günter Stern) ile evlendi. Gestapo tarafından kısa süreliğine tutuklandı, fakat onun cazibesinden etkilenen sempatik bir subay sayesinde şans eseri serbest bırakıldı. Bu koşullar altında, Arendt’in Almanya’da profesör olmak için gereken ikinci doktora olan <em>Habilitationsschrift</em>’i savunabilmesi söz konusu değildi (Bu çalışma, 17. yüzyıl Yahudi sosyetesinden bir sima olan Rachel Varnhagen’i konu edinen bir çalışma olup 1950’li yıllara kadar yayımlanmamıştı). Bunun üzerine Paris’e kaçan Arendt, Filistin için çalışmalar yapan Yahudi Ajansı’nda bir göçmen olarak çalışma pozisyonu elde etti. Daha sonra, çocukları Nazi kasaplarından kurtarmaya çalışan bir oluşum olan Youth Aliyah’ın başkanlığını yaptı.</p>
<p>Almanya’nın Fransa’ya yaptığı çıkarma, Arendt’i Amerika’ya kaçmaya mecbur bıraktı. Bu dönemde Arendt eşi Anders’ten boşandı ve üniversite eğitimini bitirmemesine rağmen New York’ta bulunan prestijli Board Koleji’nde felsefe dersleri veren eski bir komünist olan Heinrich Blücher ile evlendi. Çift anlatılanlara bakılırsa yakın bir ilişki içerisindeydi ve İngiliz şair W. H. Auden gibi başka sürgün edilmiş insanların da dâhil olduğu geniş bir çevreye sahipti. Arendt artık en önemli kitaplarını benimsenmiş olduğu ülkenin dilinde yazdığı New York’taydı.</p>
<p>Nasyonal Sosyalizm’in kötülükleri hakkında “büyük sözler” yazan ve “büyük işler” yaparak Yahudi yurttaşlarını bu büyük kötülüklerden kurtaran kadının eserlerinin, sonunda <em>Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te</em> (1963) isimli eserinin çevrildiği 1999 yılına kadar İbraniceye çevrilmemesi oldukça paradoksaldır. Bu kısa kitap, gerçekten de bu gecikmenin sorumlusu olmuştu. Arendt, her zaman biraz muhalif bir tutum sergilemiş ve Yahudilere Filistin’de bir devlet verme fikrine asla sıcak bakmamıştı. Onun ülküsü, Filistinlilerle ortak, iki uluslu bir devlet kurulmasıydı. 1946 yılının başlarında İsrail Devleti henüz kurulmadan önce, Arendt Siyonizm’in “zamanımızın harebeleri arasında yaşayan hayalet”e dönüşmesinden korkmuştu. [6] Böyle bir görüş ayrılığı Yahudiler arasında bile mevcut değildi. Fakat daha birçok kişi, Arendt’in gaz odalarına ulaşım sağlayan önemli idarecilerden biri olan Nazi Eichmann’ı bir suç dehası olarak değil, düşük statüye sahip bir görevli ve yüce kötülüğü banalliğe çeviren acınası, akılsız bir budala olarak tanımlamasına itiraz etti (bu sebeple, kitabın ünlü alt başlığı <em>Kötülüğün Sıradanlığı</em>’dır). Ancak Yahudi Cemaatine bağlı olan birçok kişiyi en çok kızdıran şey, Arendt’in davanın kanıtlarına dayanarak Nazi işgali altında bulunan Yahudi Cemaati liderlerini, bazılarının kamplara götürülen kişileri bekleyen dehşetten haberdar olmasına rağmen, “düzeni sağlamak ya da paniği önlemek” amacıyla “Nihai Çözüm”ü [7] kolaylaştırmakla suçlamasıdır. Kitap başlangıçta <em>New Yorker</em> dergisi için seri şeklinde yayımlanması planlanan bir röportaj olarak kaleme alınmıştı ve Arendt kullandığı sözcükleri felsefi incelemelerinde olduğu gibi özenle seçmemişti. Ancak Antisemitizm ile savaşan bir Amerikan sivil toplum kuruluşu olan <em>B’nai B’rith’</em>in<em> İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği</em> Amerika’daki hahamları Arendt’i kınamaya çağıran bir genelge gönderdi. <em>The Intermountain Jewish News </em>gazetesinin Arendt’i “kendi varlığından nefret eden bir Yahudi” olarak tanımlaması, saldırgan ve yanlış olduğu kadar bilgisizceydi. Tüm bunların yanı sıra, sol eğilimli Fransız <em>Le Nouvel Observateur</em> gazetesi <em>“Est-elle nazie?”</em> [O, bir Nazi mi?] sorusunu manşetlere taşıdı. Yahudi vatandaşlarını kaçınılmaz bir ölümden kurtaran biri hakkında bu önermelerde bulunmak yürek parçalayıcı bir haksızlıktır; Arendt’in 1951 yılında yayımlanan başyapıtı <em>Totalitarizm</em><em>in Kaynakları</em>, Antisemitizm, emperyalizm ve totalitarizme dair belki de en kapsamlı felsefi analizleri barındıran eserdir.</p>
<p>Sınıflandırmaya karşı çıkan ve felsefe kadar siyaset bilimi ve tarihten de yararlanan geniş kapsamlı bir eser olan <em>Totalitarizmin Kaynakları</em>, güncel totaliterlik olgusunun ortaya çıkışını ve onun altında yatan nedenleri açıklayan ilk çalışma olmuştur. Bu tür bir tiranlık, daha önceki diktatörlüklerden farklı olarak bireyler ve onların zihinleri üzerinde bir kontrol sağlamaya çalışmıştır. O dönemde yazılmış bazı kitaplar gibi (örneğin, Karl Popper’ın <em>Açık Toplum ve Düşmanları</em> isimli kitabı gibi), Arendt’in kitabı da belirli bir tarihsel tartışmaya katkı sunmaktadır ve bu bağlamda okunabilir. Arendt’in derin gözlemlerinin birçoğunun zamanını aştığını ve demagogların “uzmanlar” ve “elitler”i suçladığı 2020’lerde de uygulandığını görmek zor değildir. Arendt’in 1951 yılında aktardığı gibi, “Tüm büyük devrimlerde halk gerçek bir temsil için savaşırken, ayak takımı hep ‘güçlü adam’, ‘büyük lider’ için haykıracaktır. Çünkü ayaktakımı dışlandığı toplumdan nefret eder… Bu yüzden modern ayaktakımı liderlerinin harika sonuçlar elde ettiği referandum, ayaktakımına dayanan, köhne bir politikacı kavramıdır.”</p>
<p>Arendt hiçbir zaman kendisinden ödün vermedi. 1974 yılında Aberdeen’de ders verirken geçirdiği inmeden sonra New York’a döndü, fakat sigara içmeye ve geniş arkadaş çevresiyle eğlenmeye devam etti. 4 Kasım 1975 tarihinde, 69. doğum gününden sonra, Manhattan’da bulunan dairesinde gösterişli bir parti verdi. Misafirler hâlâ dairede bulunurken Arendt kalp krizi geçirdi. Olay mahallinde hayatını kaybettiği duyuruldu.</p>
<p>“Dolu dolu yaşamak manasında yaşamak, onun tek umudu ve arzusuydu ve hep öyle kaldı.” Hannah Arendt, Danimarkalı roman yazarı Isak Dinesen (Karen Blixen) hakkında bu satırları kaleme almıştı. Bilinmelidir ki, bu sözler kendisine daha çok uymaktadır.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<ol>
<li>Arendt, H. <em>İnsanlık Durumu</em>, Çev: İsmail Ilgar, İletişim Yayınları, İstanbul 2018, s. 23 (e.n.)</li>
<li><em>Hannah Arendt: For Love of the World</em>, E. Young-Bruehl (1982)</li>
<li>Neolojizm, bir dilde yeni sözcük türetme eylemine verilen addır. (ç.n.)</li>
<li>Arendt’e göre, emek, insanın biyolojik ihtiyaçlarının karşılanması durumudur. İş, insanın kendi doğasını aşıp kendisine barınabileceği bir dünya yaratma gücüdür. Eylem ise toplumsal bir işlev olup doğrudan insanlar arası etkileşimle ilgilenir. (ç.n.)</li>
<li><em>Between Past and Future</em>, Hannah Arendt (1961)</li>
<li><em>Zionism Reconsidered</em>, Menorah Journal (1945)</li>
<li>Nihai Çözüm (Almanca: <em>Endlösung</em>), Nazilerin 2. Dünya Savaşı sırasında Yahudileri yok etmek için yaptıkları plana verdikleri kod adıdır. (e.n.)</li>
</ol>
<p><em>©® Düşünbil (2021)</em></p>
<p><strong>Yazar:</strong> Hilarius Bobginder<br>
<strong>Çeviren:</strong> Semra Kızılarslan<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Yağmur Alev<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://philosophynow.org/issues/143/Hannah_Arendt_1906-1975">philosophynow.org</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Paraya Değer Vermek Mutluluğunuzu Nasıl Etkiler?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/paraya-deger-vermek-mutlulugunuzu-nasil-etkiler</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/paraya-deger-vermek-mutlulugunuzu-nasil-etkiler</guid>
<description><![CDATA[ Para, prestije ve mutluluğa giden kesin bir yol gibi görünebilir. Nihayetinde, ciddi paralar kazanan insanların çoğu, görünüşte mükemmel ve özenilecek hayatlar sürdürerek başarının rol modelleri olarak gösteriliyor. Yine de bazı insanlar, buna zıt bir fikri benimsiyor: Para mutluluğu satın alamaz. Peki, bunlardan hangisi doğrudur acaba? Bilim insanları, yaptıkları son çalışmalarda zenginlik ve esenlik arasındaki ilişkinin... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2022/03/How-Much-Money-Do-You-Really-Need-to-Be-Happy-GettyImages-157192055-1145857443-668678119-2000-1600x900-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:25:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Paraya, Değer, Vermek, Mutluluğunuzu, Nasıl, Etkiler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Para, prestije ve mutluluğa giden kesin bir yol gibi görünebilir. Nihayetinde, ciddi paralar kazanan insanların çoğu, görünüşte mükemmel ve özenilecek hayatlar sürdürerek başarının rol modelleri olarak gösteriliyor. Yine de bazı insanlar, buna zıt bir fikri benimsiyor: Para mutluluğu satın alamaz. Peki, bunlardan hangisi doğrudur acaba?</p>
<p>Bilim insanları, yaptıkları son çalışmalarda zenginlik ve esenlik arasındaki ilişkinin aslında çok da net olmadığı sonucuna ulaştı. Bazı çalışmalar, zenginliği hâlâ esenlikle ilişkilendiriyor gibi görünse de diğer çalışmalar, belli bir noktadan sonra paranın mutluluk veya tatmin getirmediğini ortaya koyuyor.</p>
<p>Şimdilerde yapılan iki yeni çalışma, zenginlik ve mutluluk arasındaki ilişkiye daha fazla ışık tutuyor. Bu çalışmaların bulgularına göre para, insanların ait olmak veya yeterli hissetmek gibi temel psikolojik ihtiyaçlarını karşılamıyor. Bu nedenle paraya diğer her şeyden daha fazla değer veriyor olsanız bile daha fazla para, mutluluğunuzu artırmaz. Hatta tam tersini yaşatabilir.</p>
<p><strong>Para Senin için Ne Yapabilir, Ne Yapamaz?</strong></p>
<p>Buffalo Üniversitesi araştırmacılarından Lora Park ve arkadaşları, insanların öz-değerini paraya ve finansal başarıya bağladıklarında, yani “Financial Contingency of Self-Worth” (FCWS) skalasında [1] yüksek puan aldıklarında ne olduğunu araştırdılar. Çalışmalar göstermiştir ki öz-değerini finansal başarıya bağlayan insanlar, ekonomik durumlarından bağımsız olarak öz-değerini finansal başarıya bağlamayan insanlara göre daha çok depresyon ve anksiyete problemi yaşamakta, daha çok sosyal kıyaslamanın içinde kalmakta ve daha az özerk hissetmektedir.</p>
<p>Park, şöyle diyor: “Bu toplumdaki insanlar, sıklıkla para kazanmaya odaklanmış durumdadır ve bunun kötü bir şey olduğunu düşünmezler. Ancak bu durum, psikolojik esenlik açısından çeşitli şekillerde olumsuzlukla sonuçlanır.”</p>
<p>Ayrıca bu durum, problem çözme yeteneğinizi de etkileyebilir. Park ve arkadaşları, rastgele atanmış katılımcılardan ya kira ödemek için yeterli paranın olmaması gibi ekonomik sıkıntılar ya da bir dersten kalmak gibi akademik sıkıntılar ile ilgili bir makale yazmalarını istedi. Sonrasında katılımcılar, durumla başa çıkabilmek için hangi stratejileri kullanacaklarını bildirdiler.</p>
<p>Araştırma görevlileri, makaleleri analiz etti ve FCWS’de yüksek skorlu kişilerin düşük skorlu kişilere göre ekonomik sıkıntılardan bahsederken duygusal olarak daha fazla olumsuz kelime kullandıklarını ve bırakmaya daha meyilli olduklarını –pes etme veya problemden kaçınma gibi– saptadı. Sonuçlar, halihazırdaki maddi durumdan veya finansal statüden etkilenmedi.</p>
<p>Çözmesi gereken bir problemle yüzleşen insanlar, mantıklı olarak onu çözmenin yollarını aramaya odaklanmış olmalı, diyor Park. “Ama maddiyata verilen fazla değer, bunu, bir şekilde engeller.”</p>
<p><strong>Peki Neden Böyle Oluyor?</strong></p>
<p>Park’a göre, insanlar, kendilik-kavramlarını bir şekilde tehdit altında hissettikleri zaman, kendilerine duydukları saygıyı yitirmemek için kendilerini daha fazla koruyacaktır. Yani, özsaygınız paraya fazla bağlıysa yaşadığınız finansal problem, size diğerlerinin yaşadığından daha fazla stres yaratır. Park’ın bu argümanına desteğin bir kısmı da yürüttüğü çalışmanın başka bir bölümünden geliyor: FCWS’e göre, yüksek skoru olan kişilere, güçlü karakter özellikleri –zekâları veya mizah anlayışlarının kaliteli oluşu gibi– hatırlatıldığında, problemden kaçınma davranışı ortadan kalkıyor gibi görünüyor.</p>
<p>“İnsanlar, biraz geri çekilip kendilerini duyumsamayla ilgili daha geniş bir perspektife sahip olduklarında, bu, sıklıkla onların, özsaygı üzerine fazla derin düşünmeyi bırakmalarını ve aksi durumda sahip oldukları dar bir bakış açısından çıkmalarını sağlar.” diyor Park.</p>
<p>Önceki çalışmanın da öne sürdüğü gibi insanlar, parayı sadece paranın gücünün yetmediği durumlar için de istiyor olabilirler. Park, şöyle belirtir: “Mutluluk gibi özsaygı da psikolojik ihtiyaçların beraberinde getirdiği bir yan üründür. Bu yan ürünler arasında, bir amaç edinmeyi, daha yetkin hissetmeyi, insanlarla daha yakın ilişkiler kurmayı, daha bağımsız hissetmeyi de sayabiliriz. Öz-değerinizi finansal başarıyı baz alarak değerlendirmek, bu ihtiyaçların karşılanmasına engel olur.”</p>
<p><strong>Neden Topluluk Parayı Alt Eder?</strong></p>
<p>Park’ın bulguları, Çin’de, finansal başarı ve esenlik konularıyla ilgili eğitim görmüş, San Francisco Üniversitesi bünyesinde çalışan Matthew Monnot’un yakın tarihli bulgularını yansıtıyor.</p>
<p>Monnot’un notlarına göre, Çin’in büyüyen ekonomisinden dolayı Çin vatandaşlarının yaşadıklarına benzer problemleri, Amerikan vatandaşları da yaşıyor gibi görünüyor. Günden güne artan sayıda insan, bireysel başarıyı; finansal başarıyla ve ilişkiler, topluluk gibi daha içsel ödüllerden ziyade dışsal bir ödül olarak paraya biçilen değerle eşit tutuyor. Monnot, bu durumun, esenliği nasıl etkilediğini görmek için Çin’in çeşitli şehirlerinden binlerce katılımcının olduğu bir dizi çalışma yürüttü.</p>
<p>Monnot, bir çalışmasında, işle ilgili tatminin gelirle aynı oranda artmadığı sonucuna ulaştı. Önceki çalışmalarını baz aldığımızda, fazla paranın kişinin hayat kalitesini ve memnuniyetini artırması beklentisinin aksine belli bir noktadan sonraki zenginlik, Çin’de yaşayan çalışanları; meslekleri veya gelirleri konusunda tatmin etmiyordu.</p>
<p>“Çalışmamızda bulduğumuz sonuçlar önceki çalışmalarla oldukça paralel bir düzlemde seyrediyor.” diyor, Monnot. “Mesleki memnuniyet duygusu ve gelir arasındaki ilişki, ciddi manada düşük; bu seviyenin, mesleki memnuniyetin yaklaşık yüzde beşi oranında olduğu tahmin ediliyor.”</p>
<p>Monnot, daha derinlemesine bir araştırma yapmak adına, bireylerin, para ile gelir memnuniyeti arasındaki ilişkiyi nasıl şekillendirdiklerine baktı. Katılımcılardan, gelir düzeyinin de içinde bulunduğu 25 seçenek arasından, esenlik için en önemli olduğunu düşündükleri 5 maddeyi seçmelerini istedi. Böylece, gelirleri arttığında ne kadar memnun olduklarını ölçtü. Paraya değer veren insanların, kazandığı para arttıkça daha mutlu olacakları beklenirken Monnot, tam tersi bir sonuca ulaştı: gelirine oldukça fazla önem veren insanların, gelirleri çok yüksek seviyelerdeyken bile tatmin olma oranları belirgin şekilde daha düşüktü.</p>
<p>“Geliriniz sizin için önemliyse gelirin sizi memnun etme seviyesi, gelirinizin sizin için önemli olmaması durumundaki memnun etme seviyesinden daha azdır.” diyor, Monnot.</p>
<p>Bu durum, bir paradoks gibi görünebilir ancak Monnot, dışsal olarak değer verdiklerinize kıyasla iç dünyanızda değer verdiğiniz şeylerin, mutluluğunuzu nasıl etkilediğini anladığınız zaman bu durumun mantıklı geldiğini söylüyor.</p>
<p>“Esenlik, üretkenlik, yaptığınız işten memnuniyetiniz veya hayat kaliteniz gibi konularda tüm hedefleriniz eşit değildir.” diyor, Monnot. “Eğer geliriniz, sizin için gerçekten önemliyse daha fazla gelirinizin olması, sizi mutlu etmeyecektir. Çünkü gelir, dışsal bir kazançtır, içsel ihtiyaçlarınızın bir parçası değil.”</p>
<p>Diğer bir deyişle, mutluluk için kendi içinize bakmalısınız, cüzdanınıza değil.</p>
<p>Monnot, Çin’in farklı şehirlerinde yaşayan insanların paraya verdikleri değer ile esenlikleri arasındaki ilişkiyi merak etmişti. Nihayetinde, eğer hükümet belli alanlardaki insanların gelir seviyelerini artırma politikası izliyorsa bunun, mutluluk üzerindeki etkisini anlamış olacaktı.</p>
<p>Monnot’un elinde, en çok değer verdiği beş şeyi seçen insanlar vardı. Bu sefer insanları, gelir ile statü gibi daha materyalist olan şeylere yüksek değer verip ilişkilerle topluma daha az değer verenler ve tam tersi olarak iki gruba ayırdı. Bu iki grubu kıyasladığı zaman, maneviyatı ön planda tutan insanlarda; mesleğinden, yaptığı işten ve hayatından memnun olma oranının hayli yüksek olduğunu saptadı. Ve bu durum, şehirlerinin kişi başına düşen gelirinden bağımsız olarak doğruydu.</p>
<p>Ülkedeki kişi başına düşen gelir miktarını artırmak veya insanlara daha çok para kazandırmak, daha fazla kaynak sağlamak, paranın erişilebilir olup ekonominizin daha üretken olmasını istiyorsunuz. Bunların tamamı müthiş ve özellikle toplumsal çapta kulağa büyük fikirlermiş gibi gelebilir. Ancak belki de bu fikirler, daha mutlu bir toplum için gerekli olan tek ve mutlak şey değildir.” diyor Monnot.</p>
<p>Monnot ve Park’ın her ikisi de yaptıkları çalışmalarla, daha fazla para kazanmanın sözde faydaları için çabalama konusunda, insanları farklı düşünmeye sevk edebilmeyi umuyor. Yaşayabilmek için tabii ki paraya ihtiyacımız var ancak paraya çok fazla değer vermek veya öz-değerimizi paraya bağlamak, açıkça bir hatadır.</p>
<p>Monnot, kendi araştırmasının, önde gelen şirket yöneticileri ve finansal politika oluşturmaktan sorumlu kişiler gibi bireylere psikolojik ihtiyaçların, çok para kazanmaktan daha önemli olduğunun farkına varmalarını sağlamayı umuyor.</p>
<p>“Bağımsızlık, iyi olduğunuz bir konuda ustalaşmak, diğer bireylerle iletişim halinde olmak, içinde bulunduğunuz topluluğa karşı hassasiyete sahip olmak; işte bunlar, biz araştırmacıların, evrimleşen insanın mutluluk getiren eğilimleri olduğuna oldukça ikna olduğumuz şeylerdir.” diyor, Monnot.</p>
<p>“Eğer insanları, bu ihtiyaçlarını karşılamaya odaklayabilirseniz onlar, daha mutlu olacaktır. Yaptığımız çalışma, oldukça güçlü bir şekilde, bunun lehine sonuçlanmıştır.”</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<ol>
<li>FCWS, paraya verilen değerin insanları nasıl etkilediğini ölçen bir skaladır. (ç.n.)</li>
</ol>
<p><em>©® Düşünbil (2022)</em></p>
<p><strong>Yazar:</strong> Jill Suttie<br>
<strong>Çeviren:</strong> Yeliz Öztürk<br>
<strong>Çeviri Editörü: </strong>Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://greatergood.berkeley.edu/article/item/how_does_valuing_money_affect_your_happiness?fbclid=IwAR30wPz6wmWbxnbfjHD4ZeqQdR6weLtEiNFpTmVJDuMJRlJKVKEj93DWcKM">greatergood.berkeley.edu</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sosyal Dışlamaya Karşı Hoşgörü: Karşıt Fikirleri Cezalandırmanın Sonuçları</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sosyal-dislamaya-karsi-hosgoeru-karsit-fikirleri-cezalandirmanin-sonuclari</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sosyal-dislamaya-karsi-hosgoeru-karsit-fikirleri-cezalandirmanin-sonuclari</guid>
<description><![CDATA[ İnsani Çalışmalar Enstitüsünün seçkin üyesi Jonathan Rauch, Persuasion dergisinde şöyle yazar: “Sosyal dışlama [1], ABD’de entelektüel özgürlük için ciddi bir tehlike arz ediyor.” Ayrıca Rauch, Amerikalıların üçte birinin, kendi kariyerlerini etkileyeceği düşüncesiyle gerçek siyasi görüşlerini belirtmekten endişe duyduğu sonucuna varılmış olan Cato Enstitüsünün yapmış olduğu bir anketten alıntı yapıyor. Sosyal dışlama sağlıklı eleştiriden farklıdır, diye... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2022/04/Illustration-by-Golden-Cosmos.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:25:31 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sosyal, Dışlamaya, Karşı, Hoşgörü:, Karşıt, Fikirleri, Cezalandırmanın, Sonuçları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span>İnsani Çalışmalar Enstitüsünün seçkin üyesi Jonathan Rauch, Persuasion dergisinde şöyle yazar: “Sosyal dışlama [1], ABD’de entelektüel özgürlük için ciddi bir tehlike arz ediyor.” Ayrıca Rauch, Amerikalıların üçte birinin, kendi kariyerlerini etkileyeceği düşüncesiyle gerçek siyasi görüşlerini belirtmekten endişe duyduğu sonucuna varılmış olan Cato Enstitüsünün yapmış olduğu bir anketten alıntı yapıyor. Sosyal dışlama sağlıklı eleştiriden farklıdır, diye yazıyor Rauch çünkü sosyal dışlama “doğruyu aramakla ilgili değil, bilginin buluşma ve iletişim alanını şekillendirmekle ilgilidir. Bunu yapmak da tahmin edilebileceği üzere kasıtlı bir şekilde toplumu bir kalıba sokar; tek tip yaşamaya, düşünmeye ve davranmaya zorlar.”</span></p>
<p><span>Benzerlik, liberalizm için ölüm çanlarının çalmasıdır. Herkesin aynı geçmiş deneyimlere, dine, değerlere ve hedeflere sahip olduğu homojen bir toplumda insanlar, iyi bir insan olmanın veya iyi bir yaşamın ne demek olduğu konusunda genel olarak benzer düşünür. Ama liberalizmin kilit noktası çoğulculuktur: farklı insanlar, gelenekler ve inançlar sadece beraber var <em>olabilmekle</em> kalmaz aynı zamanda onların beraber var olması da <em>gerekmektedir</em> çünkü toplum, heterojenliğin enerjisi ve alışverişinden faydalanır. İşte bu durum, çoğulculuğun ana fikrini oluşturur.</span></p>
<p><span>Singapore Management Üniversitesi profesörü Chandran Kukathas, çoğulculuk ve hoşgörü isimli Big Think videosunda şöyle söylüyor: “Liberal düşünme, insanların büyük ölçüde fikir ayrılığına düştüğü şeylerden doğar. İnsanların farklı yaşam tarzları var.”</span></p>
<p><span>Tarih boyunca dünyayı değiştiren erkekler ve kadınlar, çoğulculuğun farklı örnekleri oldular. Bu insanların yaşamları ve fikirleri; çeşitli ve birbirine bağlı bir dünyanın emsalsiz ürünleriydi. Alexander Hamilton, <em>Hamilton</em> müzikalinde de söylendiği gibi Amerika’daki kolonilere gelmeden önce “Karayipler’de unutulmuş bir yerin tam ortasına düşmüş bir yetim, evlilik dışı doğmuş bir hayat kadınının oğlu ve bir İskoç’tu.” İkinci adı Skłodowska olan Marie Curie, biri Ateist diğeri Katolik olan iki Polonyalı öğretmenin kızıydı ve Paris’e göç etmeden önce Varşova’da bir yeraltı üniversitesine gitti. Sergey Brin ise Yahudi olan ailesi zulümden kaçmadan önce Sovyetler Birliğinde doğmuştu ve sonrasında Google’a kurucu ortak olduğu ABD’ye geldi.</span></p>
<p><span>Çoğulcu bir toplum, insanların eşsiz yaşam tecrübelerini geliştirdiği, fikir alışverişi yaptığı bir yerdir ve gelişimle yeniliği destekler. Eğer insanlar homojen bir toplumun parçaları olup fikir ayrılıklarına, farklılığa kapalı olsalardı, dünyanın değişiminde önemli rol oynayan kaç tane fikir ve yaşam tarzı var olabilirdi?</span></p>
<p><span>Eleştirmenler şöyle söyleyebilir: Farklı yaşanmışlıkları olan insanları topluma kabul etmek önemlidir ancak asıl önemli olan, bazıları saldırgan veya zararlı olsa dahi onları topluma kabul etmektir.</span></p>
<p><span>Bizim dinamiklerimiz göz önüne alındığında, gelişen ve değişen dünya dinamikleri, çeşitli fikir ve düşüncelerden beslenir. Homojen bir toplumda, fikirler ve göreneklerin nesiller boyunca durağan kaldığını, değişmeden ve gelişmeden aktarıldığını gözlemleyebiliriz. Ancak heterojen bir toplumda, oluşturulmuş olan alternatif fikirler ve görenekler ile sıcak temas halinde olmak, farklı fikirler ve göreneklerin evrilmesini sağlar. John Stuart Mill, <em>On Liberty</em>’de şöyle yazıyor:</span></p>
<p><span>“… bir fikrin rahatça ifade edilmesini susturmanın kendine has kötülüğü; insanlığı yoksun bırakmak, toplumdan çalmaktır. Gelecek nesillerin yanı sıra mevcut nesilde de belirli bir fikir üzerinde anlaşamayanların sayısı, o fikre sahip çıkanlardan daha fazladır.  Eğer o fikir doğruysa yanılgıyı hakikat ile değiştirmekten mahrum kalıyorlar demektir, eğer yanlışsa neredeyse harika olarak tanımlayabileceğimiz bir faydası olan doğrunun, yanlış ile karşılaşmasından doğacak olan daha açık bir algıyı ve doğrunun daha canlı bir izlenimini kaybederler.”</span></p>
<p><span>İnsanlığın –kültür alışverişinden ve düşünce çeşitliliğinden doğacak olan fayda olarak– çoğulculuktan yarar görebilmesi için hoşgörülü olmamız gerekir. Bizden farklı yaşayan ve düşünen insanların haklarına saygı duymamız gerekir.</span></p>
<p><span>Birileri hoşgörülü davrandığında, sadece hoşgörülü davranmış olmaz, aynı zamanda o durumu “bir tür açık ruhla” kabullenmiş olur, diyor Kukathas. Kasıtlı ve anlamlı hoşgörü başkalarının pencerelerinden bakma çabasını da içerir. Aynı fikirde olmak zorunda değiliz ancak anlamaya çalışmalıyız. Ve en nihayetinde barışçıl ve gelişen bir toplumda yaşamak istiyorsak aynı şekilde düşünüyor olmasak da başka fikirlere de hoşgörüyle yaklaşmamız gerekir.</span></p>
<p><span>İşte sosyal dışlamanın toplumdan çaldığı şey budur –temel ve sağlıklı hoşgörünün deneyimlenmesini engellemek– çünkü hoşgörü olmadan çoğulcu ve barışçıl bir toplum sürdürülemez.</span></p>
<p><span><strong>Dipnot:</strong></span></p>
<ol>
<li><span>“Cancel culture”, henüz Türkçeye tam olarak çevirisi yapılmamış bir terim. Ben burada cancel culture’ı sosyal dışlama olarak kullandım. Bu terimi; insanların dini, etnik, geleneksel veya düşünsel farklılıklarını kabul etmek istememe, onları ötekileştirme olarak anlatabiliriz. (ç.n.)</span></li>
</ol>
<p><span><em>©® Düşünbil (2022)</em></span></p>
<p><span><strong>Yazar: </strong>Nicole Yeatman</span><br>
<span><strong>Çeviren:</strong> Yeliz Öztürk</span><br>
<span><strong>Çeviri Editörü:</strong> Selin Melikler</span><br>
<span><strong>Kaynak:</strong> <a href="https://bigthink.com/the-present/cancel-culture-vs-toleration/">bigthink.com</a></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Déjà vu: Esrarengiz Déjà Deneyimlerden Sadece Biri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/deja-vu-esrarengiz-deja-deneyimlerden-sadece-biri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/deja-vu-esrarengiz-deja-deneyimlerden-sadece-biri</guid>
<description><![CDATA[ 16 yaşındaydım ve 1956 baharıydı. Oklahoma’da hem yaşadığımız yerin yakınındaki karaağaçlarda bulunan yaprakların yeni yeni filizlenmeye başladığını hem de evimizin dışındaki yol yeni asfaltlandığı için arabalar geçtiğinde artık gürültüye maruz kalmadığımızdan (öte yandan etraf daha az tozlu olduğundan) dolayı ne kadar mutlu olduğumuzu hatırlıyorum. Ayrıca DJ’lerin Elvis Presley’nin ilk hiti olan “Heartbreak Hotel”i çaldığı lise... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2022/08/Image-Credit-Medical-News-Today.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:25:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Déjà, vu:, Esrarengiz, Déjà, Deneyimlerden, Sadece, Biri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>16 yaşındaydım ve 1956 baharıydı.</em> Oklahoma’da hem yaşadığımız yerin yakınındaki karaağaçlarda bulunan yaprakların yeni yeni filizlenmeye başladığını hem de evimizin dışındaki yol yeni asfaltlandığı için arabalar geçtiğinde artık gürültüye maruz kalmadığımızdan (öte yandan etraf daha az tozlu olduğundan) dolayı ne kadar mutlu olduğumuzu hatırlıyorum. Ayrıca DJ’lerin Elvis Presley’nin ilk hiti olan “Heartbreak Hotel”i çaldığı lise dans partilerinin o zamanlar popülerleştiğini de anımsıyorum. Ama o bahardan en çok aklımda kalan şey, imkânsız bir durumla ilk defa rahatsız edici bir şekilde karşılaşmamdı.</p>
<p>Her şey bir oyunla başladı. Arkadaşlarımla bisikletlerimizin üzerinde saklambaç oynamaya karar verdik. İçimizden biri saklanmak için yola çıktı ve geri dönmeyince bir süre sonra hepimiz onu bulmak için tüm mahalleye dağıldık. Oklahoma City’nin kuzeybatı ucunda bulunan küçük kasabamız; çoğunlukla çitlerle çevrili bahçeleri, araba garajları ve barakaları olan küçük banliyö evlerinin yanı sıra saklambaç oynamak için ideal bir ortamı sağlayan ağaçlar ve çalılıklardan oluşuyordu. Arkadaşımızı bulmanın imkânsız olduğuna karar vermemiz uzun sürmedi: çünkü saklanabileceği çok fazla yer vardı. Sonuç olarak vazgeçtik. Ama geri dönerken zihnimde bir görüntü belirdi: aradığımız arkadaşımızı evimin ön bahçesinde bisikletini bırakıyor olarak gördüm. Bunu doğrudan görmemiz mümkün değildi çünkü bahçe diğer evlerle çevriliydi. Buna rağmen köşeyi döndüğümüzde, tam olarak zihnimde beliren görüntüyle karşılaştım: arkadaşımız bisikletini çimlerin üzerine bırakıyordu. Onu görmeden önce görmüştüm – ve inanılmaz bir şekilde bütün ayrıntılar aynı zihnimdeki gibiydi!</p>
<p>Bu ve bunun gibi diğer deneyimler, olayların gerçekleşme şekliyle ilgili bildiğimi sandığım her şeyle çelişti ve beni günümüze kadar durmak bilmeyen bir arayışa itti. Başlangıçta yani 1950’lerin sonları ve 1960’ların başlarında, bu deneyimleri açıklamaya çalışırken etrafımdaki kimsenin bahsettiğim şeyler hakkında bir fikri yoktu. 1970 yılına gelindiğinde nihayet Washington, D.C. yakınlarındaki Ulusal Sağlık Enstitüleri kütüphanesinde, bu konuda beni aydınlatacak bilgili bir kütüphaneci bulmuştum. Bu yaşadığım türden deneyimlerin <em>déjà vu</em> olarak adlandırıldığını ve “zaten görülmüş” anlamına gelen Fransızca bir ifade olduğunu söylemişti. Başkalarının da buna benzer şekilde imkânsız görünen deneyimler yaşadığını öğrendim. Yalnız değildim. Bunu bilmek iştahımı kabarttı. Ama déjà vu’yü keşfetmek içimi rahatlamaktan çok zihnimde daha fazla soru belirmesine yol açmıştı. Konunun daha derinine indikçe her şey daha karmaşık bir hâle geldi. “Déjà vu” kesinlikle basit ve tek bir şey değildi. Aslında, çeşitli deneyimler olarak açıklandığında daha anlaşılır bir hâl alıyordu: “déjà deneyimler” [1]</p>
<p>Benim için hakiki bir déjà deneyimin tanımlayıcı özellikleri, kişinin yaşadığı şeyin gerçekleşmesine rağmen bunun imkânsız olduğuna dair rahatsız edici bir inancın eşlik ettiği ani şok ve şaşkınlıktır. Déjà deneyim, size geçmişinizden bir şeyi veya tanıdığınız birini hatırlatan durumlardaki belirli belirsiz aşina olma duygusundan farklıdır. Ve bu tür deneyimler hiç de nadir değildir. Araştırmacı John W. Fox, 1922 yılında déjà vu de dahil olmak üzere “raporlanmış paranormal deneyimler” üzerine bir <a href="https://academic.oup.com/socrel/article-abstract/53/4/417/1630973?redirectedFrom=fulltext">çalışma</a> yayımladı. Araştırmada, 3 bin 885 ABD’li yetişkinden yaklaşık yüzde 65’i, birkaç kez veya çok sık olmak üzere déjà vu yaşadıklarını söyledi. Diğer kültürlerde yapılan <a href="https://deja-experience-research.org/surveys">araştırmalarda</a> da yaklaşık olarak aynı yüzde elde edildi.</p>
<p>Tarih boyunca “déjà vu”, bir dizi olası déjà deneyimi tanımlamak için şemsiye bir terim olarak kullanılmıştır. Alan S Brown, <em>Déjà Vu</em> <em>Deneyimi</em> (2004) adlı kitabında, déjà vu’yü tanımlamak için kullanılan 32 ifadeyi ve 53 farklı tanımı listeleyip onu açıklamak için önerilen hipotezlere de birkaç bölümde yer ayırmıştır. Örneğin fizyologlar, déjà vu’nün kökeninin beyin yarım küreleri arasındaki gecikmiş iletişimden kaynaklandığını ileri sürerken psikologlar, bu deneyimlerin bellekte aksaklıklardan kaynaklanmış olduğunu (kişinin geçmişinde bir şey görmüş olması ve mevcut bir durumun bunu hatırlatması gibi) düşünmektedirler. Öte yandan nörologlar, déjà vu’nün genellikle temporal lob epilepsisinden kaynaklandığını, bazı parapsikologlar ise bunların önbilişsel rüyalardan kaynaklanabileceğini söylemektedir. Başkaları ise bir açıklama olarak reenkarnasyonu tercih ederler.</p>
<p>Gördüğüm kadarıyla déjà deneyime ilk olarak İskoç tarihçi Walter Scott’ın <em>Guy Mannering; veya, Astrolog </em>[<em>Guy Mannering; or, The Astrologer</em>] (1815) romanında rastlanmaktadır. Romanın kahramanı, harap hâldeki bir kalede dolaşırken henüz gerçekleşmemiş ama “belirli belirsiz bir şekilde hatırlanan” olaylardan ve “kendisine tamamen yabancı olmayan” ancak tanıdık da olmayan yerlerden bahseder:</p>
<p>“Neden bazı sahneler, tıpkı benim eski Brahmin Moonshie’min önceki bir varolma hâline atıfta bulunduğu gibi erken ve belirli belirsiz hatırlanan düşlere ait olan düşünceleri uyandırıyor? Acaba bu durum, hafızamızda şaşkınlıkla süzülen uykumuzun görünümü müdür? Ayrıca o, herhangi bir açıdan hayal gücümüzün yarattığı hayaletlere karşılık gelen bu tür gerçek nesnelerin ortaya çıkmasıyla hatırlanır mı? Ne sıklıkla kendimizi daha önceden hiç bilmediğimiz bir toplumda buluyoruz? Ve yine de kendimizi ne sahneyle konuşmacıların ne de konunun tamamen yeni olduğu gizemli ve açıkça tanımlanmamış bir bilinç durumundan etkilenmiş; konuşmanın henüz gerçekleşmemiş olan kısmını öngörebilirmişiz gibi hissediyoruz!”</p>
<p>Birkaç yıl sonra Charles Dickens, <em>David Copperfield</em>‘da (1850) benzer bir histen bahsetti:</p>
<p>“Hepimizin; arada sırada meydana gelen, söylediklerimiz ve yaptıklarımızla ilgili, uzak bir zamanda –anımsayamadığımız zamanlarda aynı yüzler, nesneler ve koşullar tarafından çevrili olduğumuz ile ilgili– sanki aniden hatırlarmışız gibi daha sonra ne söyleneceğini tam olarak bildiğimizle ilgili birtakım deneyimlerimiz olmuştur!”</p>
<p>19. yüzyılın sonuna doğru bu deneyimleri tanımlamak için birçok terim ileri sürülmüştür. Peki nasıl oldu da bir terim, bu bir dizi esrarengiz hissi temsil etmek için ortaya çıktı? Görünüşe göre “déjà vu” ilk kez 1876 yılında bilimsel literatüre girdi. Fransa’nın Poitiers şehrindeki bir lisede felsefe profesörü olan Émile Boirac, <em>Révue Philosophique </em>[Felsefi İnceleme]’de “<em>le sentiment du dejà vu</em>” [déjà vu hisleri] tanımının yer aldığı bir yazı yayımladı. Boirac, bu metinde kendi deneyimlerini paylaştı ve onları bir tür illüzyonel hafıza olarak sınıflandırdı. Ancak onun terminoloji kullanımı başkalarınca unutulmuş veya göz ardı edilmiştir. “Déjà vu” terimi, Fransız filozof André Lalande ve diğerlerinin kullanmaya başladığı 1893 yılına kadar tekrar <a href="https://www.jstor.org/stable/41075692?refreqid=excelsior%3A8f2988160a7306d98b89dfee937e9144">ortaya</a> çıkmadı.</p>
<p><em>Bu terim resmi olarak </em>1896 yılında Paris’te Société Medico-Psychologique [Mediko-Psikoloji Derneği]’de olayı tanımlamak için yapılan toplantıda önerildi. Fransız psikiyatrist François-Léon Arnaud; “yanlış tanıma”, “yanlış hafıza”, “paramnezi” [2] ve “geçmiş olayın anımsanması” gibi önerilen diğer terimlere çok geniş anlamlı oldukları için itiraz etti. “Zaten görülmüş”ün deneyime daha iyi uyduğunu düşündü (ve aynı zamanda teorik açıdan da daha tarafsızdı). Ancak bu konuda herkes aynı fikirde değildi. Birkaç yazar, <em>déjà vécu</em> (“zaten yaşanmış”) teriminin muhtemelen daha isabetli ve iyi bir seçim olduğunda ısrar etmişti çünkü onlara göre bu tür deneyimler sadece görme duyusunu değil, <em>tüm</em> duyuları kapsıyordu. Bununla birlikte <em>déjà vécu</em> ve diğer alternatifler hiçbir zaman büyük kitlelerce kabul görmedi ve 1896 yılındaki toplantıda bulunan öncü psikolog Pierre Janet de dahil olmak üzere birçok yazar tarafından “zaten görüldü” terimi tercih edildi. Bu terim, hızla popüler bir ifadeye dönüştü ve sonuç olarak tüm rahatsız edici deneyimler topluca “déjà vu” adını aldı.</p>
<p>Buradaki sorun, gerçek ilerlemenin –fenomenin daha derin bir şekilde anlaşılması– ancak daha uygun bir terminoloji geliştirildikten ve iyice farklılaşmış bir şekilde kullanıldıktan sonra mümkün olmasıdır. Yaşanan deneyimler ve bunların oluşmasını sağlayan koşullar hakkında daha iyi terimlerle daha titiz olabiliriz.</p>
<p>Seattle’daki Pasifik Nöropsikiyatri Enstitüsü’nün şu anda yöneticisi olan Güney Afrikalı nöropsikiyatrist Vernon Neppe, 1981 yılında yayımladığı doktora tezinde, 21 tane deja vu varyantından oluşan bir liste sundu<em>. </em>Bunlar arasında yukarıda belirtilen déjà vécu’nün yanı sıra <em>déjà</em> visité (“zaten ziyaret edilmiş”), <em>déjà</em> rêvé (“zaten hayal edilmiş”), <em>déjà entendu</em> (“zaten duyulmuş”), <em>déjà</em> senti (“zaten koklanmış”) ve <em>déjà lu</em> (“zaten okunmuş”) terimleri de vardı. Aslında bu gibi çeşitli türleri, “<em>déjà</em> deneyimler” başlığı altında toplamayı öneren ilk kişi Neppe idi.</p>
<p>Her biçimin kendi nedeni ve açıklaması olabilir. Kendi araştırmamda ise en yaygın olduğuna inandığım iki <em>déjà</em> deneyim biçimine odaklandım: <em>déjà visité </em>ve <em>déjà</em> <em>vécu</em>. <em>Déjà visité</em>, kendinizi daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde bulduğunuz zaman yine de bir şekilde yolunu bildiğiniz veya inanılmaz derecede tanıdık gelen bir yerdir. <em>Déjà vécu</em>, bir kişinin bir durumu ikinci kez yaşamasıdır – bu, insanların tarif ettiği en yaygın <em>déjà vu</em> deneyimidir. Bunlar, eski <em>Time</em> dergisi muhabiri James Geary’nin 1997’de “Been There, Done That” [Orada Bulundum, Bunu Yaptım] olarak tanımladığı durumlardır. Açıklamak adına şu söylenebilir ki <em>déjà visité </em>‘nin bazı örnekleri reenkarnasyon teorileri ile anlaşılabilir. Bununla birlikte reenkarnasyon düşüncesi, <em>deja vécu</em>‘yü tam olarak açıklamaz çünkü insanların giydikleri kıyafetler ve konuştukları şeylerin çoğu doğal olarak önceki yaşamlarında mevcut olamaz.</p>
<p>Başka açıklamalar arayışında, déjà deneyimleri yeniden oluşturmak için birkaç girişimde bulunuldu ve bu girişimlerin bazılarında aşinalık duyguları uyandırılsa da bildiğim kadarıyla hiçbirinde güçlü bir irkilme ve şaşkınlık duygusu hissedilmedi. Bununla birlikte déjà deneyimlerin bazı genel özellikleri olduğu bilinir ve/veya kabul edilir. Çoğu insan için bu deneyimler, gelişigüzel meydana gelirler ve öngörülemezler. Bazı insanlarda sık, bazılarında ise nadir görülür. Kişi gençken diyelim ki 15 ila 25 yaşları arasındayken bu deneyimler, daha sık ve yoğun olurlar ve yaşlandıkça yoğunluklarını kaybederler. Genellikle çok da uzun sürmezler. Rüyalar gibi déjà deneyimler de laboratuvarda güvenilir bir şekilde yeniden oluşturulamadığından dolayı tüm teoriler de mecburen önceden planlanmadan, mevcut duruma göre şekillenir. Çoğu teorinin doğruluğu ise pekâlâ kişinin hangi déjà deneyime sahip olduğuna bağlı olabilir.</p>
<p>Kendi yaşadığım <em>déjà</em> <em>vécu</em> deneyimlerimi, “gerçekleşene” kadar hatırlanmayan önsezisel rüyalar olarak açıklıyorum. <em>Déjà vécu</em> veya <em>déjà</em> visité’nin her örneğinin önceki bir önsezisel rüyadan kaynaklandığını söylemekten çok uzağım ancak çoğunun öyle olduğunu söyleyebilirim. Bu konuda konuşmalar yaptığımda, genellikle katılımcılara kaç kişinin kendi déjàdeneyimlerinin gördükleri rüyalardan kaynaklandığını düşündüğünü sorarım. Yaklaşık üçte biri ellerini kaldırır, bu yüzden bu düşüncemde kesinlikle yalnız olmadığımı düşünüyorum.</p>
<p>Bazıları, bu deneyimleri ilgi çekici bir tuhaflık, üzerinde düşünülmesi ve kafa yorulması eğlenceli bir şey olarak görür. Bir de bunları korkutucu bulanlar var: onlar, her şeyin önceden belirlenmiş olmasından ve özgür iradelerinin olmamasından korkuyor. Bazıları ise bu durumu güven verici bulduğunu söylüyor – bu, onlara hayatta doğru yolda olduklarını gösteriyor. Diğerleri için önsezisel öge, onlara gerçekliğin metafiziksel ve materyalist olmayan görünümlerini açar. Tüm bu düşüncülerle karşılaşmak beni o kadar etkiledi ki onlardan öğrenebildiğim kadar çok şey öğrenmek istedim.</p>
<p>Yine de ortaya atılan tüm hipotezlere rağmen bunların nasıl ortaya çıktığını açıklamaya Scott’ın romanında ilk anlatıldıkları zamandan daha yakın değiliz. 1956 baharında o günkü karşılaşmamı, ani şoku, şaşkınlığı, imkânsız olmasına rağmen gerçekleşmiş bir şey yaşadığıma dair rahatsız edici inancı açıklamaya hiç de yakın değiliz. Bu durumu heyecan verici buluyorum. Hâlâ yapılacak çok iş var.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<ol>
<li>Daha açıklayıcı olmak adına “zaten, çoktan” anlamına gelen “déjà”yı bu cümlenin bağlamında “önceden yaşanmış hissi veren” olarak da ele alabiliriz: “önceden yaşanmış hissi veren deneyimler.” (ç.n.)</li>
<li>Kelimelerin anlamlarını ve kullanışlarını unutma sonucu oluşan bellek zayıflığı (ç.n.)</li>
</ol>
<p><em>©® Düşünbil (2022)</em></p>
<p><strong>Yazar: </strong>Art Funkhouser<br>
<strong>Çeviren:</strong> Öznur Uçan Ateş<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://psyche.co/ideas/deja-vu-is-just-one-of-many-uncanny-kinds-of-deja-experiences">psyche.co</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yanlış insanla neden evlenirsiniz?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yanlis-insanla-neden-evlenirsiniz</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yanlis-insanla-neden-evlenirsiniz</guid>
<description><![CDATA[ Bu, başımıza gelmesinden en çok korktuğumuz şeylerden birisidir. Ondan kaçmak için de büyük çaba gösteririz. Ancak yine aynı şeyi yaparız: Yanlış insanla evleniriz. Kısmen bu durum, başkalarıyla yakınlaşmaya çalıştığımızda ortaya çıkan bir dizi kafa karıştırıcı soruna sahip olmamızdan kaynaklanır. Bizi yalnızca çok da iyi tanımayan kişilere normal gözükürüz. Bu yüzden bizden daha bilge ve kendini... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2022/12/yanlis-insanla-neden-evlenirsiniz..jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:25:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yanlış, insanla, neden, evlenirsiniz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu, başımıza gelmesinden en çok korktuğumuz şeylerden birisidir. Ondan kaçmak için de büyük çaba gösteririz. Ancak yine aynı şeyi yaparız: Yanlış insanla evleniriz.</p>
<p>Kısmen bu durum, başkalarıyla yakınlaşmaya çalıştığımızda ortaya çıkan bir dizi kafa karıştırıcı soruna sahip olmamızdan kaynaklanır. Bizi yalnızca çok da iyi tanımayan kişilere normal gözükürüz. Bu yüzden bizden daha bilge ve kendini daha iyi tanıyan bir toplumda, ilk buluşma esnasında “Peki sen ne kadar delisin?” sorusunun karşı tarafa standart olarak soruluyor olması fazlasıyla muhtemel.</p>
<p>Belki de biri bizim fikrimize katılmadığında ya da biz çalışırken o yatıp dinlendiğinde içten içe öfke duyuyoruz. Belki de cinsel ilişki sonrasında yakınlık konusunda aldatıcıyız ya da aşağılanma karşısında tepki olarak sesimizi çıkaramıyoruz. Fakat kimse mükemmel değildir. Sorun şu ki evlilik öncesi anlaşmazlıklarımızı nadiren irdeliyoruz. Gündelik ilişkiler ne zaman kusurlarımızı açığa çıkarma konusunda tehdit edici görünse hemen partnerlerimizi suçlayıp ilişkiyi bitirmeye adım atarız. Arkadaşlarımıza gelince bizi aydınlatma zahmetine bile girmezler. İşte bu yüzden kendi kendimize olmanın ayrıcalıklı gelen yanlarından birisi de yaşanması oldukça kolay bir insan olduğumuzu zannetmemizdir.</p>
<p>Partnerlerimiz artık kendilerinin farkında değiller. Doğal olarak onları anlamak için büyük çabalar sarfediyoruz. Ailelerini ziyaret ediyor, fotoğraflarına bakıyor, okul arkadaşlarıyla tanışıyoruz ve sonunda ödevimizi tamamlamanın rahatlığına varıyoruz. Fakat tamamlamadık. Ve nihayetinde ne kendini ne de partneri tanıyan, kendilerini idrak edemedikleri bir geleceğe bağlayan ve bu geleceğin nasıl olabileceğini eşelemekten özenle kaçınan iki insanın oynadıkları umutlu, cömert ve son derece olumlu bir kumar olan bu evlilik son buluyor.</p>
<p>Geçmişe bakıldığında insanlar, bazı mantıklı sebeplerden dolayı evlenmiştir: Örneğin, onun arazisi sizin topraklarınıza bitişikti, ailesinin parlak bir işi vardı, babası şehirde yargıçtı, idame ettirilmesi gereken bir şato vardı ya da her iki tarafın ailesi de kutsal bir kitabın aynı tefsirine inanırdı. Bu tür mantık evliliklerinden yalnızlık, ihanet, istismar, gaddarlık ve çocuk odasının kapılarından uzanan çığlıklar cereyan ediyordu. Şöyle bir dönüp bakıldığında, mantık evliliği hiç de mantıklı değildi; çoğunlukla kendi menfaatine düşkün, dar görüşlü, züppe ve sömürücü bir müesseseydi. İşte bu sebeple onun yerini alan aşk evliliği, kendini açıklama gereksiniminden büyük oranda kurtuldu.</p>
<p>Aşk evliliğinde önemli olan, iki insanın karşı koyamadıkları bir içgüdüyle birbirlerine çekilmesi ve bunun doğru olduğunu kalpten bilmeleridir. Doğrusu bir evlilik ne kadar kontrolsüzse (belki de tanışalı sadece altı ay olmuştur, içlerinden birisinin işi yoktur ya da ikisi de ergenlik çağından yeni çıkmışlardır) o kadar güvende hissettirebilir. Kontrolsüzlük, tüm mantık hatalarına bir denge oluşturur; ızdırabın yönünü değiştirir; bu konuda hesaplar yapanın gereksinimidir. İçgüdünün itibarı, yüzyıllardır süre gelen bu mantıksız mantığa karşı sarsıcı bir tepkidir.</p>
<p>Her ne kadar aradığımız mutluluğu evlilikte bulacağımıza inansak da bu, o kadar da kolay değildir. Asıl aradığımız şey aşinalıktır ki mutluluk için tüm planlarımızı karmaşık hâle getirebilir. Biz çocuklukta çok iyi bildiğimiz o hisleri ilişkilerimizde yeniden canlandırmayı bekliyoruz. Çoğumuzun erken yaşta tatmış olduğu aşk, çoğunlukla diğer daha yıkıcı dinamiklerle birlikte anlaşılmaz hale geldi: kontrolünü kaybeden bir yetişkine yardım etme isteği, ebeveynin sıcaklığından yoksun olma ya da onun öfkesinden korkma hissi, isteklerimizi ifade edebilmek için yeterince güvende hissetmeme. Öyleyse yetişkinler olarak kimi adayları yanlış oldukları için değil; fazlasıyla doğru –dengeli, olgun, anlayışlı ve güvenilir– oldukları için ve bu doğruluk bize yabancı olduğu için reddediyoruz ki bunun da pek bir mantığı yokmuş gibi gözüküyor. Yanlış insanla evleniyoruz çünkü âşık olunmayı mutlu hissetmek ile ilişkilendiremiyoruz.</p>
<p>Çok yalnız olduğumuz için de fazlasıyla hata yapıyoruz. Elbette tek kalmak dayanılmaz olmaya başladığı zamanlarda kimse eş seçimi için en uygun şekilde davranamayabilir. Ancak gereğine uygun bir şekilde seçici olmak için uzun yıllar yalnızlık ihtimaliyle barışık olmalıyız, aksi takdirde bizi bu kaderden kurtaran partnerimizi sevmekten ziyade artık yalnız olmama hissini sever hâle geliriz.</p>
<p>Neticede güzel bir hissi kalıcı kılmak adına evleniyoruz. Evliliğin, evlilik teklifi etme fikri ilk aklımıza geldiğinde yaşadığımız sevinci bir şişeye doldurup bize vereceğine inanırız ki bu teklifi düşündüğümüzde muhtemelen sonrasında risotto yapan bir yerde akşam yemeği beklentisiyle Venedik’te, bir kıyı gölünde, motorlu bir teknede gezerken denizde ışıldayan akşam güneşi eşliğinde ruhumuzun daha önce kimsenin dokunmadığı kısımlarıyla ilgili sohbet ediyor oluruz. Bu gibi heyecanları kalıcı kılmak için evlendik ancak maalesef gördük ki bu hisler ile evlilik kurumu arasında sağlam hiçbir bağlantı yok.</p>
<p>Aslında evlilik bizi oldukça kararlı bir biçimde çok daha farklı ve daha idari bir düzleme taşıma eğilimindedir: Bu düzlem, muhtemelen bir banliyö eviyle iş arasında mekik dokunması ve oluştukları tutkuyu öldüren çıldırtıcı çocuklar ile baş gösteriyor. Öncesi ve sonrasında ortak olan tek malzeme partnerimizdir. Ve bu malzeme, şişelemek için pek de uygun olmayabilirdi.</p>
<p>Güzel haber ise yanlış insanla evlenip evlenmediğimizi anlamanın çok da önemli olmadığıdır.</p>
<p>Dışarıda bir yerlerde her türlü ihtiyacımızı karşılayıp tüm arzularımızı tatmin edecek mükemmel birinin var olduğu gibi yalnızca son 250 yıldır Romantik düşüncenin şekillendirdiği Batılı evlilik anlayışının dayandığı bu fikre bel bağlayıp sakın birlikte olduğunuz kişiyi terk etmeyiniz.</p>
<p>Bu Romantik yaklaşımı, her insanın bizi üzüp kızdırabileceği, çıldırtabileceği, hayal kırıklığına uğratabileceği, bizim canımızı sıkabileceği ve aynı zamanda herhangi bir art niyet olmadan aynı şeyi bizim de onlara yapabileceğimiz trajik (ve bazı noktalarda mizahi) bir farkındalıkla değiştirmemiz gerekir. Boşluk ve eksiklik duygumuz, sonu gelmez olabilir. Ancak bu duyguların hiçbiri olağandışı olmadığı gibi boşanmak için de bir sebep değildir. Kendimizi kime adayacağımızı seçmek, en çok hangi acı için kendimizi feda etmek istediğimizi tanımlama durumudur.</p>
<p>Bu karamsar felsefe, evlilik etrafında dolanan dert ve sıkıntıya bir çözüm getiriyor. Kulağa hoş gelmese de pesimizim, romantik kültürümüzün evliliği şekillendirmesindeki o aşırıya kaçan hayali baskıyı ortadan kaldırıyor. Bizi kederimizden ve melankoliden kurtaracak belirli bir partnerin bu konudaki başarısızlığı, ona karşı kullanılabilecek bir argüman olmadığı gibi ilişkiye çekidüzen verilmesi ya da bitirilmesi için de bir işaret değildir.</p>
<p>Tam bize göre olan kişi, tüm zevklerimizin ortak olduğu biri olmak zorunda değildir ki zaten böyle birisi yoktur. Aksine bu kişi, farklı zevklerde zekice uzlaşabilen ve anlaşmazlıkta iyi olan biri olmalıdır. Bu, mükemmel tamamlayıcılık gibi kavramsal bir düşünceden ziyade “çok da yanlış olmayan kişi”nin esas göstergesi olan cömertçe farklılıklara katlanma kapasitedir. Uyumluluk, sevginin başarısıdır; onun ön koşulu olmamalıdır.</p>
<p>Ayrıca Romantisizm’in bize pek de yardımı dokunduğu söylenemez; o, acımasız bir felsefedir. Evlilikte başımıza gelen şeylerin çoğunu istisnai ve dehşet verici olarak nitelemeye bizi itti. En sonunda yalnız kaldık ve ilişkimizin eksiklikleriyle birlikte normal olmadığına kanaat getirdik. Bu doğrultuda kendimize ve partnerimize karşı her zaman daha affedici, nükteli ve şefkatli bir bakış açısıyla bakmaya çalışarak “yanlışlığa” uyum sağlamayı öğrenmemiz gerekiyor.</p>
<p><em>©® Düşünbil (2022)</em></p>
<p><strong>Yazar: </strong>Alain de Botton<strong><br>
Çeviren: </strong>Özlem Yavuz<strong><br>
Çeviri Editörü: </strong>Selin Melikler<strong><br>
Kaynak:</strong> <a href="https://www.nytimes.com/2016/05/29/opinion/sunday/why-you-will-marry-the-wrong-person.html">nytimes.com</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dasein ve Sanatlar</title>
<link>https://trafikdernegi.com/dasein-ve-sanatlar</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/dasein-ve-sanatlar</guid>
<description><![CDATA[ Martin Heidegger, felsefeye yeni bir insanlık tanımı kazandırdı. Artık insanlık, mesela Kartezyen düşüncede olduğu gibi fiziksel dünyadan ayrık, zihin açısından tanımlanmak yerine dünya-içinde-varlık olarak tanımlanmıştır. Heidegger, “varlık”ı insanlığın özü olarak tarif etti ve “Dasein” terimini (Almancada “orada varlık” anlamındadır.) varoluşumuzu tasvir etmek için kullandı. İnsanlığın özü olan varlık fikrini algılamak zor değil. Çünkü bu, herhangi... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2022/10/batch_.26VANGOGH-BRITAIN-1-videoSixteenByNineJumbo1600.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:22:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Dasein, Sanatlar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Martin Heidegger, felsefeye yeni bir insanlık tanımı kazandırdı. Artık insanlık, mesela Kartezyen düşüncede olduğu gibi fiziksel dünyadan ayrık, zihin açısından tanımlanmak yerine dünya-içinde-varlık olarak tanımlanmıştır. Heidegger, “varlık”ı insanlığın özü olarak tarif etti ve “Dasein” terimini (Almancada “orada varlık” anlamındadır.) varoluşumuzu tasvir etmek için kullandı.</p>
<p>İnsanlığın özü olan varlık fikrini algılamak zor değil. Çünkü bu, herhangi bir zaman ve mekânda var olan fiziksel objede olduğu gibi maddeselliğimizde değil, belli bir tür varoluş deneyiminde insan varoluşunun özünün bulunabileceğini fark etmektir. Böylece Heidegger, insanlıktan <em>Dasein </em>ya da orada-varlık olarak bahsederken insanın belli bir zaman ve mekândaki fiziksel konumundan değil –ki bu, insanlığın öz doğasını tartışırken alakasız bir meseledir–, insanın varoluş deneyiminden bahseder. “Varlık” terimini açıklığa kavuşturmak adına herhangi bir verili zaman birimindeki deneyimlerin toplamının <em>varlık</em> olduğu söylenebilir.</p>
<p>“Âşık olmak” bu durumun nasıl çalıştığını anlamak adına harika bir sezgisel örnektir. Çünkü bu terim, zamandaki ve mekândaki varlığımıza değil, spesifik bir varlık durumuna atıfta bulunur ki bu aşktır. Yani “âşık olmak”, bir varoluş tarzı olarak aşkta olmayı tasvir eder ki bu tarz, tüm aşk deneyimlerinin o deneyimin yaşandığı süreçteki toplamıdır.</p>
<p>Dasein olarak bahsedilebilecek her farkındalığa sahip varlık, kendi zamansal varoluşunun farkına varır. Er ya da geç fâni olduğunu yani zamanının kısıtlı olduğunu idrak eder. Bu idrak ile birlikte Heidegger’in “ölüme-doğru-varlık” olarak bahsettiği deneyim gelir ki bu deneyim <em>kaygı</em> hâlinde gerçekleşir. Kaygı, Dasein’ı kendi sonuna ve ölümün “hiçlik”ine (not: hiç-lik) itiyor gibi görünen zamanı ortaya çıkarır. Bu zaman ve ölüm anlayışı bir kez gerçekleştiğinde kişi yani Dasein, Heidegger’in (belki de ne yazık ki) “otantik” bir varlık durumu olarak adlandırdığı şeyde var olur. Ancak bu “otantik” varlık durumunun bir sonu vardır çünkü kişi yavaş yavaş bir “kamusal kendilik” içine sığınarak ondan kaçar. Bu kendilik, işe gider; yemek yapar; çitleri güder vs. Otantiklikten ve otantik kendilikten bu tarz bir kaçış, Heidegger tarafından “otantik olmayan” olarak adlandırılır.</p>
<p>Şimdi bu fikirleri sanatlara uyarlayalım.</p>
<p><strong>Dasein ve Müzik</strong></p>
<p>Heidegger’in “otantik olmayan” fikri, müziğin yeni bir yorumunu ortaya çıkarıyor. Müziğin özüne ilişkin herhangi bir araştırma onun <em>zamansallığını</em> ortaya çıkaracaktır çünkü müziğin en temelinde ritim vardır ki bu temel olarak zamanın ses kullanarak bölünmesidir. Yani müzik, özü itibariyle geçicidir. “Müziği neden takdir ederiz?” sorusunu ele almak için kişinin otantik olmayan kendiliğe kadar bakması yeterlidir. Bu tür bir faaliyet, kişiye zamanla belli bir <em>uyum</em> yakaladığına dair yanlış bir izlenim vermez mi? Ritmin tekdüzeliği, aksi takdirde ölümle yüz yüze yaşamak zorunda olan Dasein için zamanı daha az rahatsız edici kılmaz mı? Hatta ritmin zaman üzerinde yanlış bir kontrol duygusu uyandırdığını söyleyecek kadar ileri gitmek mümkün. Zaman üzerinde kontrol ya da onunla uyum yanılsaması yaratan müzik, kaçınılmaz olan ölüm fikrini yumuşatır. Ne de olsa Dasein’ı ölüme ulaştıran fenomen, zamanın kendisidir. Basitçe söylemek gerekirse müzik gibi zamanı daha az tehdit edici sunan herhangi bir fikir, zamandan ve dolayısıyla kaygıdan ve hiç-likten kaçış yanılsamasını sağlar. Eğer Dasein, zamanın etkilerinden kaçabiliyorsa bir biçimde ölümden de kurtulur!</p>
<p>Bu fikri anlamak için yalnızca müziği duymak ve hatta müzik dinleme deneyimini zihinsel olarak yansıtmak (hayal etmek) yeterlidir. Ritmin sağladığı, bilinçli olmayan belli bir yatıştırıcı nitelik vardır. Zamanın ses ile eşit bölündüğü bu ritim, zamanı tehditkâr olmayan bir biçimde sunar ve sıkça uğraşılan otantiklikten kaçışı Dasein’a verir.</p>
<p>Bunun insanın müziğe duyduğu hayranlıkla ilgili son söz olduğunu kesinlikle söylememekle birlikte bu fikri insanın doğuştan gelen müzik sevgisinin ilkel bir sebebi olarak sunuyorum. Dolayısıyla Heideggerci düşünce, insanın müzik deneyimine olan ilgisinin anahtarını elinde tutabilir.</p>
<p><strong>Dasein ve Şiir</strong></p>
<p>İnsanın şiir sevgisi de temelde aynı şekilde açıklanabilir. Öncelikle çoğu şiirsel üslubun ritmi, bu sefer kelimelerin ve hecelerin kullanımı yoluyla yine bir zaman bölünmesine neden olur. Bu yüzden ritmik şiir, müzikte olduğu gibi otantik olmayanlığa yeniden kolay bir düşüşü (ya da salıvermeyi) Dasein’a sunan zamansal bir varlıktır. Julian Jaynes gibi bazı psikologlar, kimi şiirlerin ritmik doğasının beyin üzerinde yatıştırıcı bir etkisi olduğuna da inanıyor. Jaynes, <em>İki Odalı Zihnin Ayrışımında Bilincin Kökeni (1976) </em>adlı çalışmasında, “şiirde veznin işlevi, beynin elektriksel dürtülerini harekete geçirmek ve özellikle de hem söyleyenin hem dinleyenin normal duygusal kısıtlamalarını gevşetmektir” der.</p>
<p>İkinci olarak şiirin hisli doğası, Dasein’a kaygıdan <em>duygusal</em> bir kaçış sunar. Bu, birçok şekilde gerçekleşir. Örneğin nostaljik hatırlama, kişinin deneyimini kendi varlığındaki hoş bir şekilde otantik olmayan bir noktaya geri götürebilir. Daha yaygın olarak Dasein, örneğin sevmek, korkmak veya şehvet duymak gibi çeşitli diğer varoluş biçimlerine duygusal olarak manipüle edilebilir. Bunlar yine Dasein’ın kaygıdan uzaklaşmasına rehberlik eder ve hoş bir otantik olmayanlığa sebep olur.</p>
<p><strong>Dasein ve Görsel Sanatlar</strong></p>
<p>Resim gibi görsel sanatlar, hiçbir biçimde zamansal değildir ancak yine de hisleri harekete geçirirler. Bu nedenle zaman zaman görsel sanatlar, duyguların manipüle edilmesi yoluyla Dasein’ı kaygıdan uzaklaştırabilir. Görsel sanatın yaratımı ve takdiri, otantik olmayan varlığa başka şekillerde de yol açabilir. Bu fikri anlamak için eleştirilen sanat eserinin teknik noktalarını hararetli bir biçimde tartışan yerel bir sanat galerisindeki veya yerel müzedeki müdavimleri gözlemlemek yeterlidir. Heidegger’in kendisi bu tür davranışlardan <em>Varlık ve Zaman</em> (1962)’da bahseder: renk, ışık, gölge vb. kullanımıyla ilgili tartışmaları, birinin ötekinin gözünde kendini kanıtlamaya çalışması olarak değerlendirir. Bu davranış, otantik olmayanlığın özüdür ve bir kez daha Dasein, otantik olmayan bir varlık durumuna dalmak için sanatları kullanır. Ancak görsel sanatlar da insanın can sıkıntısını erteleyebilir. Heidegger’e göre düşünceli olmanın bu uyarımı, kaygıya ve dolayısıyla otantik varlığa yol açabilir.</p>
<p><em>©® Düşünbil (2022)</em></p>
<p><strong>Yazar:</strong> Reneh Karamians<br>
<strong>Çeviren:</strong> Şimal Bahat<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://philosophynow.org/issues/57/Dasein_And_The_Arts">philosophynow.org</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kierkegaard’dan Lacan’a: Tekerrür?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kierkegaarddan-lacana-tekerrur</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kierkegaarddan-lacana-tekerrur</guid>
<description><![CDATA[ Lacan’a göre Freud’dan önce “ruhu sorgulayanların en sivrisi” [1] olan Kierkegaard’ı bir sorun rahat bırakmıyordu. Kierkegaard için bu sorun, kendi ifadesiyle: “Tekerrür mümkün müdür, değil midir ve ne anlama gelmektedir; bir şey tekrarlandığında, o şey kazanıyor ya da kaybediyor mu?” [2] Kierkegaard, bu soru karşısında “neredeyse felce uğradığını” söylüyor ve bu soruya yanıt verebilmek için... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2022/11/Rene-Magritte-Golconda.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:22:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kierkegaard’dan, Lacan’a:, Tekerrür</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Lacan’a göre Freud’dan önce “ruhu sorgulayanların en sivrisi” [1] olan Kierkegaard’ı bir sorun rahat bırakmıyordu. Kierkegaard için bu sorun, kendi ifadesiyle: “Tekerrür mümkün müdür, değil midir ve ne anlama gelmektedir; bir şey tekrarlandığında, o şey kazanıyor ya da kaybediyor mu?” [2] Kierkegaard, bu soru karşısında “neredeyse felce uğradığını” söylüyor ve bu soruya yanıt verebilmek için bir deneye başvuruyor: Geçmişin o özdeş anını yeniden yaşayabilmek ve böylelikle mutluluğu yeniden bulmak adına adımlarını tekrarlamak için daha önce de ziyaret etmiş olduğu Berlin’e gitmeye karar veriyor. Kierkegaard’ın projesi burada bir edim felsefesi olarak ortaya çıkıyor çünkü o, kendisini çok yoğun bir şekilde endişelendiren teorik bir probleme karşı tepkisini yine kendisini bir nefer olarak konumlandırdığı bir eylemle (Berlin’e intikal) ortaya koyuyor. Bu sebeple <em>Tekerrür</em>, teorik bir denemeden ziyade yazarın deneysel seyahatnamesinin bir kaydı olacaktır.</p>
<p>Deney, tam anlamıyla bir fiyaskoya dönüşüyor. Örneğin, Kierkegaard için operada gözde dramasını yeniden dinleyerek aynı ruhsal iyileşmeyi hissetmek mümkün değildi. Hissetmiş olduğu zevk, her anlamda geçmişe aittir ve ona geri dönüş imkânı yoktur. Hatta Kierkegaard, tüm bu zahmete karşılık yaptığı seyahatin, kendisini ödüllendirmediğinden dahi bahsediyor. Çünkü ne yazık ki gerçekte, tekerrürün olmadığına ikna olmak için koltuğundan kıpırdamasına gerek yoktu. Kierkegaard, “hiçbir tekerrürün mümkün olmamasının, kendini tekrar eden tek şey” olduğunu doğruluyordu ve Kierkegaard’ın bunun farkına varması, onu mümkün olan her şekilde tekrarlatarak gerçekleşti. [3] Basitçe şöyle gözlemliyor: “kişi, her şeyin göçüp gittiği ve boş olduğu bir oturma odasında huzurlu bir şekilde oturabilir ve o durumdayken bu kişi, hareketsiz bir şekilde oturmasına rağmen trenle seyahat eden birinden daha hızlı seyahat eder” [4]. Sonunda, tekerrürün beklentisi, bir anının gölgesinde kaldı.</p>
<p>Peki Kierkegaard’ın çalışması, Lacan’ın düşüncesiyle tam olarak nasıl kesişir? Seminer IV’te Lacan, Freudyen kayıp nesne sorununun Platonik hatırlama alanında değil, Kierkegaard’ın ortaya koyduğu gibi tekerrür kavramının açtığı alanda kaydedildiğini vurgular. Eğer Platonik hatırlama, “önceden biçimlenmiş bir bilginin” yeniden keşfi ise tekerrür tam da imkânsızın deneyimidir: tekerrür, fiziksel ihtiyacın aksine biyolojik yasaların kontrolünde değildir ve “doğası gereği … tekerrürün … tatmin edilmesi imkânsızdır.” [5] Özneyi, nesneden aldığını anımsadığı ancak bir daha asla elde edemeyeceği o ilk tatmin deneyimini durmadan aramaya iten şey, haz ilkesidir. Aslında Freud, kayıp nesneye duyulan nostaljinin etkisiyle bulduğumuz şeyin, asla aradığımız şey olmadığı konusunda ısrar eder. Tekerrürün imkânsızlığını vurgulayan şey, yeniden keşfin kendisidir çünkü bulduğumuz şey asla aynı nesne olmayacaktır ve olamaz da. Kayıp nesne, sonsuza dek kaybolmuştur.</p>
<p>Böylece Freudyen yeniden keşif, tekerrürün imkânsızlığıyla eşanlamlı bir kayıp düzende tanımlanır. Lacan’ın Seminer XVII’de, Kierkegaard ile Freud arasındaki “yakınlığı” konumlandırdığı yer tam da bu noktadır. Hem ilk anda hem ikinci anda aynı şeyin geri dönüşü yoktur: Herhangi bir ikame girişimi eninde sonunda başarısızlıkla sonuçlanır. Kierkegaard’ı rahatsız eden soruya Lacan’ın yanıtı açık bir şekilde verilmiştir: “tekrarlanan şey, yinelediği şeyle karşılaştırıldığında bir kayıp halinden başka bir şey olamaz.” [6] Peki kayıp nelerden oluşur? Lacan’a göre bu, her zaman <em>jouissance</em> [7]’ın bir <em>kaybı</em>dır. Burada son derece ilginç olan şey, Lacan’ın metninde <em>jouissance</em>’ın açık bir şekilde tekerrür ile ilişkilendirilmesidir: “Tekerrürü gerekli kılan şey <em>jouissance</em>’tır.” Aslında tekerrürü haz ilkesinin ötesinde bir alana ve bu sebeple de sembolik düzenin dış sınırlarına yerleştiren şey, <em>jouissance</em>’tır. Tekerrür tam olarak gösterilemez çünkü bunu yapmak imkânsızdır. Son olarak şu söylenebilir ki <em>jouissance</em>, tekerrürü “gösterenler ağından” çıkardığı için aynı zamanda tekerrürün automaton [kendiliğinden hareket eden]’un aksine şansla (tuché) olan bağını da gün yüzüne çıkarır.</p>
<p>Seminer XI’de, Lacan’ın Aristoteles’ten şans terimini ödünç aldığını biliyoruz ancak Lacan, bu terimi “gerçekle karşılaşma” [8] olarak tercüme ediyor. Lacan’a göre gerçek, “automaton’un, geri dönüşün, geri-gelişin, onlar aracılığıyla haz ilkesi tarafından yönetilirken kendimizi gördüğümüz göstergelerin ısrarının ötesindedir. Gerçek, her zaman automaton’un arkasında yatan şeydir.” Burada gerçek için söylenenlerin tekerrür için de kesinlikle doğru olduğu belirtilmelidir. Bir bütün olarak Lacancı metnin mantığının tam da bu iki terimin karşılıklı olarak birbirinin yerini alma olasılığına dayandığını görmek için önceki alıntıdaki gerçek kelimesini tekerrür kelimesiyle değiştirmek yeterlidir.</p>
<p>Peki ama Lacan’a göre tekerrürü gerçek, gerçeği ise tekerrür olarak düşünmemize izin veren ve hatta bizi buna iten şey nedir? Bu, tam olarak imkânsızın kategorisidir. Tekerrür ânı, geçmişin ölçülerine göre özel olarak hazırlanmış bir şimdiyi değil, kendi ölçülerine göre hazırlanmış bir şimdiyi gösterir: Lacan’ın Seminer XI’de, “tekerrürün yeni olanı gerektirdiği”ni ileri sürerken kastettiği şey budur. Bu Lacancı savın, Kierkegaard’ın “tekerrürün diyalektiği” dediği şeyi ustaca özetlediğini gözleyeceğiz. Böylesi bir diyalektiğe göre tekerrür, hiçbir zaman önceden var olan bir kaydın yeniden üretilmesi değildir: “tekrarlanan şey, olmuştur; aksi halde tekrarlanamaz ama tam da bu, yani onun olmuş olması, tekerrürü yeni bir şey yapar.” Bu noktada, Seminer XI’de belirtildiği gibi “tamamen imkânsız olan yeni bir şeyi kabul eden” Lacancı “gerçeğin ekonomisine” çok yakın bir yerdeyiz. Diğer bir deyişle tekerrür, bize tam olarak imkânsızı sunduğu için gerçeğe açılır.</p>
<p>Kierkegaard’ın tekerrürü, imkânsız kavramı ile tanımlanan bu paradoksal alanda, Lacancı gerçek ile “comme par hasard” [tesadüfmüş gibi] kesişir. Bu nedenle tekrarlanan şey gerçek ile buluşur ancak bu asla vaktinde olmaz ve sürekli olarak başarısızlığa uğrayan bir kaydı gerektirir. Seminer XX’de imkânsızın, “yazılmamış olmayı asla bırakmayan” olarak tanımlandığını biliyoruz. Bu, gerçek kılınmasının imkânsızlığına çarpmasına rağmen tekrar ve tekrar, <em>encore et encore </em>[9] tekrarlanan bir kayıttır. Her ne kadar gerçek, isimlendirilmemiş olsa da bu son gözlem ışığında, Seminer XX’nin başlığı olan <em>Encore</em>’un, gerçeğin “adı” olduğunu iddia etme cazibesinden kaçınmak imkânsız olacaktır.</p>
<p><strong>Dipnotlar ve Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li>Jacques Lacan, <em>The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis.</em>Ed. by J.-A. Miller. Trans. By Alan Sheridan. London: Hogarth, 1977, s. 59.</li>
<li>Søren Kierkegaard<em>, Repetition and Philosophical Crumbs</em>, Trans. By M.G. Piety, New York, Oxford University Press, 2009, s. 3.</li>
<li><em>a.e. </em>s. 38.</li>
<li><em>a.e. </em>s. 42.</li>
<li>Jacques Lacan, <em>The Object Relation: The Seminar of Jacques Lacan</em>, Book IV (1956-1957). Ed. by J.-A. Miller. Trans. by A. R. Price. Cambridge: Polity, 2021, s. 15-16.</li>
<li>Jacques Lacan, <em>The Other Side of Psychoanalysis: The Seminar of Jacques Lacan, Book XVII</em>. Ed. by J.-A. Miller. Trans. by R. Grigg. New York/London: Norton, 2007, p. 51.</li>
<li>Lacan’ın birçok kavramında olduğu gibi <em>jouissance</em> kavramı da zaman içinde değişmiş ve dönüşmüştür. Bu yüzden jouissance’la karşılaştığımızda, Lacan’ın hangi dönemde ondan bahsettiğini bilmek ve bağlamını incelemek önemli görünmektedir. 1953-54 seminerlerinde Lacan, jouissance’ı çoğunlukla “haz” (pleasure) yerine kullanmıştır. Buna karşın 1950’lerin sonu ve 1960’lardaki seminerlerinde jouissance ile haz arasında keskin bir ayrım güder ve jouissance, Freud’un haz ilkesinin ötesinde diye anlattığı, Lacan’ın deyişiyle “acı çekmek” olarak karşımıza çıkar. Jouissance’ın sınırlarını belirleyen, hazdır ve jouissance’ın konuşan özneye yasaklanmış olmasından kaynaklı olarak Simgesel düzende özne bir miktar jouissance kurban etmelidir. Kurban edilen bu jouissance, arzunun nedenidir ne var ki elde edilmesi mümkün değildir. 1970’lerdeki seminerlerinde Lacan, fallik jouissance ve dişi jouissance’tan bahseder. Fallik jouissance, cinsel jouissance’tır; yalnızca bir organın jouissance’ıdır. Lacan’a göre kadınlar da fallik jouissance’a yani bir organın jouissance’ı olarak cinsel jouissance’a sahip olmakla beraber Lacan’ın Azize Teresa örneğinde (bknz. <a href="https://dusunbil.com/barok-mimarisi-uzerinden-lacanda-aci-ve-jouissance/">dusunbil.com</a>) verdiği üzere Tanrı ile ilişkili olan dişil jouissance’a da sahiptirler. (“Jouissance” International Dictionary of Psychoanalysis.<em>Encyclopedia.com</em>. <a href="https://www.encyclopedia.com/medicine/psychology/psychology-and-psychiatry/jouissance">https://www.encyclopedia.com/medicine/psychology/psychology-and-psychiatry/jouissance</a>) (e.n.)</li>
<li>Jacques Lacan, <em>The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis</em>, Ed. by J.-A. Miller, Trans. by Alan Sheridan, London: Hogarth, 1977, s. 53-54.</li>
<li><em>Encore</em> Fransızcada tekrar, yine, hâlâ anlamlarına gelir; <em>encore et encore</em>’u <em>tekrar ve tekrar</em> olarak çevirebiliriz. Lacan’ın 20. Seminer’inin başlığı olan <em>Encore</em>, Metis Yayıncılık tarafından <em>Yine/Hâlâ </em>başlığıyla çevrilip yayımlanmıştır. (e.n.)</li>
</ol>
<p><em>©® Düşünbil (2022)</em></p>
<p><strong>Yazar: </strong>Maro Bellou<br>
<strong>Çeviren: </strong>Mustafa Ateş<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak: </strong><a href="https://www.thelacanianreviews.com/from-kierkegaard-to-lacan-repetition/">thelacanianreviews.com</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Leo Tolstoy ve Sessiz Evren</title>
<link>https://trafikdernegi.com/leo-tolstoy-ve-sessiz-evren</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/leo-tolstoy-ve-sessiz-evren</guid>
<description><![CDATA[ İstediğiniz her şeye sahip olsaydınız ama hayatınızın bir anlamı olmasaydı yine de hayat yaşamaya değer miydi? Savaş ve Barış ile Anna Karenina gibi klasiklerin önde gelen yazarı olan zengin Rus Kont Leo Tolstoy (1828-1910) için bu sadece teorik bir soru değildi, bir ölüm kalım meselesiydi: “Neden yaşamalıyım? … Hayalî ve tahrip edilebilir hayatımdan hangi gerçek... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2023/01/tolstoy.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:22:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Leo, Tolstoy, Sessiz, Evren</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İstediğiniz her şeye sahip olsaydınız ama hayatınızın bir anlamı olmasaydı yine de hayat yaşamaya değer miydi? <em>Savaş ve Barış</em> ile <em>Anna Karenina</em> gibi klasiklerin önde gelen yazarı olan zengin Rus Kont Leo Tolstoy (1828-1910) için bu sadece teorik bir soru değildi, bir ölüm kalım meselesiydi: “Neden yaşamalıyım? … Hayalî ve tahrip edilebilir hayatımdan hangi gerçek ve yıkılamaz öz gelecek?” sorusunu kendine sordu. Otobiyografisi olan <em>İtiraflarım</em> (1882)’da, anlam sorusuna tatmin edici bir yanıt bulamadığı sürece “yapabileceğim en iyi şey, kendimi asmaktır” diye yazmıştır. “Hayatın anlamı nedir?” sorusunu, bir insanı bu soruya tatmin edici bir yanıt verememesinden dolayı intiharın eşiğine sürükleyebilecek kadar güçlü bir soru yapan nedir?</p>
<p>Bu sorunun geçmişini araştırmaya başladığımda, ilk sürpriz aslında onun ne kadar yeni olduğuydu. Bunu genellikle insanlığın başlangıcından bu yana sorulan ezeli bir soru olarak düşünürüz ancak aslında “hayatın anlamı” ifadesinin İngilizcedeki ilk kayıt altına alınmış kullanımı, 1834 gibi yakın bir tarihte Thomas Carlyle’ın son derece etkili romanı <em>Sartor Resartus</em>’’tadır: “Yaşamımız Zorunluluk’la çevrilidir yine de Hayat’ın anlamı, Özgürlük’ten, İstemli Güç’ten başka bir şey değildir.”</p>
<p>Carlyle’ın kahramanı bu soruyu sormadan önce varoluşsal bunalımın olağan aşamalarından geçer. İlk olarak dini inanç kaybı yaşanır: “Şüphe, İnançsızlığa dönüşmüştü … ruhunun üzerinden şüphe üstüne şüphe acımasızca geçiyordu … O hâlde Tanrı yok mu?” Tanrı olmadan evren soğur ve sessizleşir: “Bana göre evren; Yaşamdan, Amaçtan ve İradeden yoksundu: Beni ezmek için donuk kayıtsızlığıyla yuvarlanan âdeta devasa, bozuk, ölçülemez bir Buhar-makinesiydi.” Her türlü aşkın değerden yoksun mekanik bir evrende, artık hiçbir şeyin önemi yok gibi görünüyordu.</p>
<p>Tolstoy için varoluşsal bunalım evresi, sürekli olarak “Neden?” sorusu tarafından eziyet edilmesiyle belirgindi. Mal, mülküyle meşgul olmaya başlamıştı. Ama neden? Çünkü o zaman, ekinleri daha çok mahsul verecekti. Ama neden bu umrunda olsun ki? Ne yaparsa yapsın, ne başarırsa başarsın er ya da geç hepsi unutulacaktı. Er ya da geç, kendisi ve sevdiği herkes ölecek ve kaleme aldığı gibi “geriye pis koku ve solucanlardan başka bir şey kalmayacaktı.” Her şey yok olup gittiğine ve sonunda tamamen unutulduğuna göre mücadele etmenin ne anlamı vardı ki?</p>
<p><strong>Kaybolup Giderken Anlamı Kavramak</strong></p>
<p>On dokuzuncu yüzyılda, anlam sorununu kendi ifadesine layık olacak kadar belirgin kılan bir şeyler havada asılı kalmış gibi görünüyordu. Friedrich Schlegel ve Novalis’in on dokuzuncu yüzyılın başında <em>der Sinn des Lebens</em> [hayatın anlamı] ifadesini kullanmasıyla Alman Romantikleri bu konuda ilk hamlede bulunmuş gibi görünüyordu. Onlar sadece Carlyle üzerinde değil, aynı zamanda S<span class="mw-page-title-main">ø</span>ren Kierkegaard ve Arthur Schopenhauer –ve Schopenhauer aracılığıyla Friedrich Nietzsche– üzerinde de önemli bir etkiye sahiptiler ve hepsi de bu ezoterik ifadenin bugün varoluşsal sorular için kullanılan olağan bir ifadeye dönüşmesinde kilit rol oynuyorlardı.</p>
<p>On dokuzuncu yüzyıl, Batı toplumlarında Sanayi Devrimi ile başlayan birçok değişikliğe tanıklık etmiştir. Ancak bana göre Carlyle, Tolstoy ve diğerlerinin varoluşsal bunalımlarının arkasındaki kilit güç, bilim tarafından cesaretlendirilen ateistik dünya görüşünün ortaya çıkmasıydı. Carlyle’ın kendisinin “Ateistik Yüzyıl” dediği dönemde yaşayan yazar, ailesinin sahip olduğu katı Kalvinist inançla bağını kopartmıştı. “Bilim Ateşi”nin artık “Doğada ya da Sanatta aydınlatmamış en küçük bir kuytu ya da en ufak bir delik kalmayacak” (<em>Sartor Resartus</em>) kadar şiddetle yanmasından yakınıyordu.</p>
<p>Benzer şekilde Tolstoy’a gelince, günlüğüne “dünyadaki yaşamın verebilecek hiçbir şeyi yok” diye yazmasından sadece birkaç ay önce ansızın varoluşsal bunalım tarafından altüst edildiği sıralarda hem Tolstoy’un fizik hakkında okumalar yapması hem de yerçekimi ve ısı gibi kavramlar ile bir “hava sütununun nasıl basınç uyguladığı” üzerine kafa yorması tesadüfi değil gibi görünüyor. Doğanın katı kuralları hakkında kavrayışı arttıkça aşkın olana inancını daha da kaybetmişti. “Bütün bilimlerde aradım” ancak “istediğimi bulmak bir yana, benim gibi hayatın anlamını bilgide arayan herkesin hiçbir şey bulamadığına ikna oldum” diye belirtiyordu. Doğanın mekanik kuralları tarafından yönetilen bir dünyada artık amaca yer yoktu.</p>
<p>Carlyle ve Tolstoy’un ölümünden bir asırdan fazla bir süre sonra ateistik dünya görüşü dünyayı görme biçimimize daha da büyük ölçüde nüfuz etmiştir. Peki onların umutsuzca aradıkları anlam sorusunun cevabına biz hâkim miyiz?</p>
<p>Korkarım ki bunu bilmiyoruz. Aslında araştırmalar, anlam bulmakta zorlananların tam da biz varlıklı ve gelişmiş ülke vatandaşları olduğunu gösteriyor. 2013 yılında iki profesör Shigehiro Oishi ve Ed Diener, <em>Psychological Science </em>dergisi için Gallup tarafından yürütülen ve dünya çapında 132 ülkeden 142.000 katılımcıyı kapsayan özgün bir anketin analizini yaptılar. Bu, refah ve mutluluk üzerine şimdiye kadar yapılmış en geniş kapsamlı anketlerden biridir. İlk bulguları sürpriz olmadı: Daha zengin ülkelerdeki insanlar, genellikle hayatlarından daha <em>memnun</em>dular. Ne var ki zenginlik ile <em>yaşamda algılanan anlam</em> arasındaki ilişkiyi araştıran Oishi ve Diener, tam tersi bir model bulmuşlardır: daha zengin ülkelerdeki insanlar, yaşamlarının önemli bir amaç veya anlamdan yoksun olduğunu söylemeye daha meyilliydi. Doğrusu Fransa, Japonya veya Birleşik Krallık gibi zengin ülkeler, hayatlarının önemli bir amacı olduğunu söyleyen kişilerin en az olduğu ülkeler arasında yer alırken Togo, Senegal ve Sierra Leone gibi yoksul ülkeler anlamlılık konusunda listenin başında yer almıştır. Anlamlandırma eksikliği, çeşitli araştırmalarda intihar düşüncelerinin artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Oishi ve Diener, algılanan anlam eksikliğine yol açan dini inanç eksikliğinin, zengin ülkelerde ortalamanın üstünde intihar görülmesinin nedeni konusunda temel bir açıklama olduğunda karar kılmıştı. Bu durum, anlamla ilgili o sorunun yanıtlanmasını, daha da acil çözülmesi gereken bir mesele hâline getirmektedir: laikleşmiş bi̇r toplumda hayatın anlamı nasıl bulunabi̇li̇r?</p>
<p><strong>Anlamın İki Unsuru</strong></p>
<p>Neyse ki anlam konusuyla ilgili hem felsefi hem de psikolojik araştırmalar son yıllarda çoğaldı ve bir cevap ortaya çıkmaya başladı.</p>
<p>Öncelikle iki konuyu birbirinden ayırmamız gerekiyor: hayatın anlamı ve hayattaki anlam. Bunlardan ilki, “Evren neden var?” ya da “İnsanlığın bir amacı var mı?” gibi sorulara yansıyan, genel ya da bir bütün olarak yaşamla ilgilidir. Bu tür sorular bilimsel natüralizmin bir sonucu olarak cevabını yitirmiştir. Seküler bir evrende, doğal kurallar tarafından yönetilen Tanrısız bir evrende, anlam için herhangi bir yer yoktur.</p>
<p>Ancak bunun yerine <em>hayattaki</em> anlamı kendime sorduğum zaman, <em>hayatımı</em> benim için anlamlı kılan şeyin ne olduğunu soruyorum. Hayatıma yön verecek amacı nerede bulabilirim? Bu soru, evrensel değerle ilgili değil, kişisel olarak değerli bulduğum şeyleri ve hedefleri belirlemekle ilgilidir. Başka bir deyişle bana hayatımın yaşamaya değer olduğunu hissettiren şey nedir?</p>
<p>Bu soruya herkes farklı cevap verir. Bir kişi için anlamlı olan insanlar ve mekanlarken bir başkası için bu hiçbir şey ifade etmeyebilir. Yazları çocukluğumu geçirdiğim yerlere yakın bir ormandaki bazı kısımlar benim için neredeyse kutsaldır. Başka birisi için bu yerler sadece ağaçlardan, yosunlardan ve taşlardan ibarettir. Yine de insanın psikolojik yapısı ve insan motivasyonunun unsurları hakkında daha fazla bilgi edinmeye başladıkça hemen hemen herkes için anlamlılığı arttırma eğiliminde olan iki genel unsur tespit edilmiştir.</p>
<p>İlk olarak, kişi <em>kendinden daha büyük bir şeye katkıda bulunabildiğinde</em>, bunun son derece anlamlı olduğu hissedilir. O halde kişinin hayatı yalnızca kendisi için değerli olmakla kalmaz, aynı zamanda daha büyük bir şeyle bağlantılıdır. Nelson Mandela, Martin Luther King, Abraham Lincoln veya Mahatma Gandhi’yi düşünün. Onları bir araya getiren şey, kişisel hayatlarından çok daha büyük bir amaç uğruna savaşmış olmalarıdır.</p>
<p>Psikolojik araştırmalar bu görüşü desteklemektedir. Örneğin, kendi araştırmamda insanlara iki koşulda basit bir bilgisayar oyunu oynattırdım. Bir grup sadece oyunu oynarken diğer gruba ise oyunu oynayarak Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı için para topladıklarını söyledim. Beklenildiği üzere ikinci grup oyunu daha anlamlı bulmuştur. Katkının, <em>işi</em>neyin anlamlı kıldığını açıklamada da kilit bir rol oynadığı gösterilmiştir. “Şu anki işimden keyif alıyorum ama daha anlamlı bir şeyler yapmak istiyorum” dediğimizde, genellikle işimizle daha olumlu bir etki elde etmek için can atıyoruz.</p>
<p>Dolayısıyla hayattaki anlam, önemli ölçüde kendinizi diğer insanlar için anlamlı kılmakla ilgilidir. Ancak burada katkıdan çok anlam var gibi görünüyor.</p>
<p>Anlam üzerine son elli yılda yazılmış en etkili makalelerden biri olan <em>The Meaning of Life</em> (1970)’da filozof Richard Taylor, kişinin ilgi duyduğu şeyleri yapabilmesiyle ilgili “tuhaf bir anlamlılık”tan ve böylece “tam da yapmak için buraya koyduğumuz şeyi yapmaya yönelik içsel dürtüyü” tatmin etmekten bahseder.</p>
<p>Karmaşık cerrahi kalp ameliyatları yapan ve buna bağlı olarak her gün insanların hayatını kurtaran bir kardiyolog olduğunuzu düşünün. Kulağa son derece anlamlı bir iş gibi geliyor, değil mi? Durun bakalım. Psikolog William Damon, sabahları yataktan kalkamayacak kadar mutsuz olan bir kardiyologla nasıl tanıştığını anlatıyor. Cerrahlığın kendisine göre olmadığını, bunu sadece başkalarını memnun etmek için yaptığını hissediyordu. Ailesini mutlu etmek yerine kendisini mutlu edebilecek bir iş bulması gerekiyordu.</p>
<p>Mesele şu ki anlamlılık sadece diğer insanlarla bağlantı kurmakla ilgili değildir. Bu, aynı zamanda kişinin kendisiyle bağlantı kurmasıyla da ilgilidir. Kişi kendi değerlerini takip edebildiğini, kendi ilgi alanlarının peşinden gidebildiğini ve <em>aslında kim olduğunu</em> <em>ifade edebildiğini</em> hissetmelidir. Anlamlı bir yaşam, dış beklentilere uymak yerine kalbinizin sesini dinlemenizi gerektirir.</p>
<p>Psikolojik araştırmalar da bu görüşü desteklemektedir. Örneğin, Profesör Rebecca Schlegel ve meslektaşları tarafından yapılan araştırma, anlamlılığın önemli bir noktasının özgün bir şekilde kendini ifade etme olduğunu ispat etmiştir. Araştırmacılar, insanlardan “hakiki kendilik”leri hakkında bir şeyler yazmalarını istediğinde, bu hikâyelerin uzunluğu (insanların özgün kendilikleriyle ne kadar temas halinde olduklarının bir göstergesi olarak iş yapar) bu insanların hayatlarını ne kadar anlamlı bulduklarını zaten önceden belirlemiştir. Aynı durum ise insanlardan “olağan kendilikleri” veya başkalarının yanında nasıl davrandıkları hakkında yazmaları istendiğinde geçerli değildi. Yani sosyal kendilikleri anlam ile yakından ilişkili değildi.</p>
<p><strong>Hayatınızı Nasıl Anlamlı Hâle Getirirsiniz?</strong></p>
<p>Dolayısıyla anlamlılığı deneyimlemenin en sağlıklı yolu, <em>kendinizi ifade etmek</em> ve <em>diğer insanların mutluluğuna katkıda bulunmak </em>gibi görünüyor. Başarıya, hatta mutluluğa takılıp kalmamalıyız. Bu uğraşların her ikisi de boşlukta hissetmenize meyillidir. Bunun yerine önce hangi faaliyetlerde ve rollerde özgün olabileceğinizi ardından da bu kendini ifade etme faaliyetinin veya rolünün başkalarına katkıda bulunmak için nasıl kullanılabileceğini düşünün. İşte bu, anlamlı bir varoluşun formülüdür. Bunun için kendi özel formülünüzü bulduktan sonra varoluşsal açıdan daha sağlıklı olan bu arayışın bir yan sonucu olarak başarının veya mutluluğun gerçekleşmesine izin verebilirsiniz.</p>
<p>Elbette bu iki unsurun nasıl karşılanacağı bireyin ilgi alanlarına, değerlerine, becerilerine ve hayattaki yerine bağlıdır. Bir kişi, topluluk önünde konuşma yeteneğini (kendini ifade etme) kalbine yakın bir amaç uğruna mücadele etmek (katkı) için kullanabilir. Bir diğeri gitar çalarken (kendini ifade etme) dinleyicilerine verdiği keyiften (katkı) haz alıyor olabilir. Bir hastanedeki temizlik görevlisi, hasta güvenliği için çok önemli olan hijyen seviyelerini korumanın (katkı) olası sonuçlarından keyif alabilir (kendini ifade etme). Ve birçokları için ebeveynlik hem kendini ifade etme hem de katkıda bulunma yoludur. Aynı şey birçok uğraş ve özellikle de gönüllü yapılan işler için de geçerlidir. Dolayısıyla herkes, kendisine ve yaşam koşullarına en uygun olan kendini ifade etme ve katkıda bulunma yolunu bulmalıdır. Leo Tolstoy bile… Tolstoy, varoluşsal bunalımının ortasında, kendisini bu dünyaya bağlayan son “iki damla güzel olan şeyin” “ailesine ve yazılarına olan sevgisi” olduğunu hissediyordu. Başka bir deyişle onun hissettiği tamamen katkıda bulunma ve kendini ifade etmedir.</p>
<p><em>©® Düşünbil (2023)</em></p>
<p><strong>Yazar: </strong>Frank Martella<br>
<strong>Çeviren: </strong>Beyza Şen<br>
<strong>Çeviri Editörü: </strong>Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak: </strong><a href="https://philosophynow.org/issues/139/Leo_Tolstoy_and_The_Silent_Universe">philosophynow.org</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Bilim Olarak Arkeoloji</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bir-bilim-olarak-arkeoloji</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bir-bilim-olarak-arkeoloji</guid>
<description><![CDATA[ Tarih felsefesi epeydir yerleşmiş bir bilim dalı, fakat arkeoloji felsefesi (yazılı kalıntılardan değil materyal kalıntılardan tarihin araştırılması) 1960’larda başlayan “yeni arkeoloji” devriminin ürünü. Arkeolojinin tıpkı fizik ya da biyoloji gibi bir bilim dalı olduğu savı “yeni arkeoloji” okulunun temel prensibiydi.  Arkeoloji şüphesiz çok yönlü bir dal. Bu dalın akademisyenleri de laboratuvarlarında fiziksel, kimyasal ve biyolojik... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2023/03/arkeoloji-ve-bilim.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:22:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Bilim, Olarak, Arkeoloji</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span>Tarih felsefesi epeydir yerleşmiş bir bilim dalı, fakat arkeoloji felsefesi (yazılı kalıntılardan değil materyal kalıntılardan tarihin araştırılması) 1960’larda başlayan “yeni arkeoloji” devriminin ürünü. Arkeolojinin tıpkı fizik ya da biyoloji gibi bir bilim dalı olduğu savı “yeni arkeoloji” okulunun temel prensibiydi. </span></p>
<p><span>Arkeoloji şüphesiz çok yönlü bir dal. Bu dalın akademisyenleri de laboratuvarlarında fiziksel, kimyasal ve biyolojik analizler yapıyor; yeri gelince sanat tarihini ve diğer sanatsal alanları çalışmalarına dahil ediyorlar. Öncü bir arkeolog olan Amerikalı Lewis Binford’a göre arkeoloji, bazı sanat teknikleriyle yolu kesişse de, kesinlikle bir bilim disiplini. Britanyalı Akademisyen David Clarke gibi bazıları içinse arkeoloji ne bir sanat ne de bir bilim, kendi içinde özel bir konu; “Arkeoloji, arkeolojidir.” diyor Clarke. Arkeolojinin herhangi bir sınıfa dahil olmadığını </span><i><span>New Scientist</span></i><span> dergisindeki makalesinde Sue Anderson da söylüyor. Ona göre bunun sebebi araştırma tekniklerinin geniş bir yelpazeye yayılması. </span></p>
<p><span>Bu konu 20. yüzyıl arkeoloji dünyasında uzun ve çetrefilli tartışmalara sebep oldu. Bu kadar uzun süre tartışılması, bunun arkeologlar için önemli bir konu olduğunu gösteriyor. Sorunun bu denli önemli olmasınınsa kendi içinde karmaşık sebepleri var: Arkeoloji disiplininin kimliği, prestiji, araştırmaların alacağı yön ve tabii ki Anderson’ın da söylediği gibi, maddi yatırım. </span></p>
<p><span>Peki arkeolojinin sanat, bilim ya da başka bir alanda sınıflandırılmasının ne önemi var? Bunun kısa cevabı bütün buluntuların arkeolojik bir prosedüre, kendi imgesini yansıtan bir işlem sürecine tabi olması. Çünkü cevap aranan soruların kendini ifadesi, ancak arkeologların kendi faaliyet alanlarına ve amaçlarına, buldukları kanıtlara, kullandıkları metotlara ve çözümlemelere inanmalarıyla mümkün. Zira eğer arkeoloji bilimsel bir öz alırsa, bir zamanlar bir akademisyenin arkeoloji dalına “şiirsel” demesi gibi durumlarla karşılaşılmaz. </span></p>
<p><span>Zaten arkeolojinin karakterinin belirlenmesi hususunda uzun zamandır yapılan tartışmaların temel çatışması da buradan yükselir. Aslında bütün tartışma, arkeolojinin bir çeşit öznel yapıya da dayandığı, bu yüzden test edilemez olduğu, yani bilim olamayacağı düşüncesinden kaynaklanıyordu. Bu tabii, 1960’larda başlayan ve arkeolojinin bilimsel olduğu kanısındaki modern arkeoloji düşüncesinin tamamen zıttıdır.</span></p>
<p><span>Yani yol; arkeolojiyi, test edilebilen hipotezler üreten açıklayıcı bir bilim dalı olarak görenler ve benzer konularda ortaya atılan hipotezlerin neye göre ayrıştığını belirleyemeyen, öznel ve artistik çıkarsamalar yapan (süreçsel arkeoloji (1) karşıtı) bir disiplin olarak görenler arasında ayrılıyor. Süreçsel arkeoloji “yeni arkeoloji” ekolüne uygun olarak kendini bilimsel dünyada görüyor fakat süreçsel arkeoloji karşıtı olanlar, arkeolojiyi bilimden biraz uzak görüp sanata hatta özellikle edebiyata yaklaştırıyorlar. Edebiyata yakın olduğunu düşünenler, yukarıda bahsedildiği üzere arkeolojiye “şiirsel” denmesine sebep oldular.</span></p>
<p><span>Arkeolojinin özünde ne olduğu zaten başlı başına ilgi çeken felsefi bir soruyken bu ayrılan görüşler durumu, hâlâ çağdaş arkeolojiyi ve felsefeyi meşgul eden bir konu. Bu soruyu cevaplamanın prensip olarak iki yolu var: ya teorik ya da felsefi bir soruşturmayla, yani “Arkeologlar ne yapar?” sorusunu sorarak yahut da onu “belirli” sanatların uygulamalarıyla; sosyal ve doğa bilimlerinin, edebiyatın, sosyolojinin, fiziğin pratiğiyle karşılaştırarak.  </span></p>
<p><span>Tabii felsefi terimlerle düşünüldüğünde sanatların ve bilimlerin ayrıldığı noktalar münazaraya çok açık. Bu tartışmayı burada yapmak abes ve yersiz. Geniş bir yelpazeye yayılan ve umuyorum genel olarak kabul görecek olan kanı, bilim dallarının karşılıklı hipotezleri deneyler yoluyla bir sonuca ulaştırabilmesi ve dolayısıyla daha güvenilir olması, sanatlarınsa öznel kararların verildiği bir disiplin olmasıdır. Hatta daha da ileri gidip bütün bilimlerin matematiksel prensiplere dayandırılması gerektiğini söyleyebiliriz, zira sanat için aynı şey geçerli değildir. </span></p>
<p><span>Bu geniş yelpazedeki tanımlamalara baktığımızda, arkeolojiye zorunlu olarak bilim diyebiliriz. En nihayetinde bütün bilgiler sayılarla sınıflandırılıyor; kullanılan bütün işlemler, incelenen ortak noktalar ve çalışmadaki tüm adımlar matematiksel terimlerle ifade edilebiliyor. Modern arkeoloji zaten kazı çalışmalarında bu türden araştırma yöntemlerini kullanarak, açığa çıkarılan eserlerin ve yapıların tarihlerini değerlendirmeye tabi tutuyor. Bunun temelinde de arkeolojinin, gramerin ve şiirsel ölçütlerin dikkate alındığı eserleri bir kenara koyarak, çoğunlukla matematiksel açıdan herhangi bir değerlendirmeye alınmayan edebiyat disiplininden ayrıldığını görüyoruz.</span></p>
<p><span>Araştırmalarında bütün bilim dallarının yaptığı gibi karşılaştırmalar yapıp sistematik bir biçimde olabildiğince nesnel kalarak bilgi toplamak, arkeolojiyi sanattan uzaklaştırıp bilime yaklaştırıyor. Bu çalışma çoğunlukla elde edilen bilgilerin mantıksal bir çerçevede analiz edilmesiyle yoluna devam ediyor. Bütün bu toplanan bilgiler ve elde edilen sonuçlar, üstünde çalışılması yahut kaynak olarak kullanılması için düzgün bir şekilde başkalarına sunuluyor. </span></p>
<p><span>Konum konusuna gelindiğindiyse arkeolojinin, kazı alanlarında, laboratuvarda, kütüphanede yahut sınıfta çalışıldığını görüyoruz. Laboratuvar bütün bilimlerin ortak çalışma alanıyken, kalan mevkiler ilkesel olarak doğrudan bilime ait. Araştırma yapılırken kullanılan materyallere gelince hem sanat dallarıyla hem bilim dallarıyla ortak noktalar var, o yüzden bunu konuşmanın arkeolojinin bir sanat mı yahut bilim mi olduğu konusunda bize çok destek olmayacağı kanısındayım. </span></p>
<p><span>Böyle bakıldığında bir uygulama olarak arkeolojinin bilim dallarıyla çok daha fazla paralel yanı olduğunu görüyoruz; özellikle jeoloji ve ekolojiyle. Arkeolojide çalışmaların resminin yapılması bile bir kayıt sistemi olarak kabul ediliyor ve objektif olması isteniyor. Böylelikle yukarıda bahsedildiği gibi çalışılması için paylaşılacak olan bilgiler toplamına ekleniyor.</span></p>
<p><span>Yani arkeoloji, bilim ile hem teorik bir temelde hem de uygulamaların çoğunda buluşurken, sanatla bir tek uygulamalar konusunda buluşuyor. Sanatın araştırmalarda kullanılması arkeolojiye özel bir durum değil, botanik resimlerinin çizilmesi de bir sanat unsurunun bilimde kullanılmasına örnek olabilir. Zira arkeolojinin merakı da tıpkı biyoloji, psikoloji ve hatta tıp gibi, insan üstüne. Bütün bu temeller uyarınca, arkeoloji bir bilimdir, evet bazen bütün sonuçlar matematiksel bir kanıta tabi olmayabilir</span> <span>ama bunun da arkeolojiye özel olmadığını söyleyebiliriz. Burada şu soru sorulmalıdır: Sosyal psikolojinin yahut ekolojinin kaç bulgusu matematiksel sayılabilir? </span></p>
<p><span>Arkeoloji bir bilimse, bir sosyal bilim midir? İşte bu daha zor bir sorudur, çünkü hala sosyal bir bilimin uygulamada değil fakat teoride ne olduğu düşüncesi, ayrılıkların olduğu bir konu. Tabii bunu da burada tartışmak abes ama ben basitçe “toplumun bilimi” tanımının taraftarıyım. Yani bilimin temel amacının insan toplumunu anlamak olduğu düşüncesinin; elbette politika ve sosyolojiyi de dahil ederek… Bu düşünceyi temel alırsak arkeolojiye sosyal bir bilim diyemeyiz çünkü arkeolojinin çoğunluğu insanlık tarihini anlamak üzerine olsa da, örneğin çevresel arkeologlar antik teknolojiler ve coğrafi araştırmalar üstüne çalışıyorlar. Yani ne teoride ne de uygulamada insan toplumu mevzubahis. Elbette bu, bu alanda çalışanlar sosyal sorunlarla ilgilenmiyor demek değil fakat sosyal sorunlar yaptıkları araştırmaların temelinde yer almıyor demek. Burada arkeoloji ekolojiye yakın bir tutum sergiliyor; toplumsal çalışmaları yer yer içinde barındırabiliyor fakat bunu yapmak zorunda değil. </span></p>
<p><span>En nihayetinde, arkeolojinin tıpkı ekoloji gibi sınıflandırılması gerektiğine dair güçlü bir argüman sunulabilir. Arkeoloji sanat ve sosyal bilimleri araştırmalarına dahil etse de bunu yapan tek bilim dalı değil; yani bu arkeolojiye özel bir durum değil. Arkeolojik bir konu araştırması yaparken de, uygulamalı çalışmalar yaparken de bilimsel bir metot izlemek daha doğru. Bir bakıma evet, “Arkeoloji, arkeolojidir.” fakat temeline indiğimizde, onu yapmak için uygulanan teknikler ve (hangi karakterde olursa olsun) diğer çalışma alanlarından da ilham alan kendine has araştırma biçimiyle arkeoloji, ayrık ve özgür bir varoluş süren bir disiplindir; tıpkı herhangi bir başka bilim dalı gibi.</span></p>
<p><i><span>Ken Dark, Cambridge’de dersler vermektedir, ciddi sayıda arkeolojik kazı yönetmiştir ve Teorik Arkeoloji dergisinin editörüdür. </span></i></p>
<p> </p>
<p><b>Dipnotlar:</b></p>
<p><span>Yazar Ken Dark, ülkemize gelip Ayasofya’da sayısız araştırmalarda bulunmuş, Bizans İmparatorluğu hakkında ve Ayasofya’nın Hz. İsa’nın doğduğu Nasıra şehriyle bağlantılarını araştıran çalışmalar yapmıştır. (ç.n.)</span></p>
<p><span>[1] Süreçsel arkeoloji yeni arkeoloji akımı temelinde arkeolojik çalışmaların bilimsel tarafsızlık ilkesine uyması gerektiğini savunan bir arkeoloji okuludur. Onlara göre arkeolojik çalışmalar olabildiğince öznel çıkarımlardan soyutlanmalı ve doğa bilimleriyle test edilmelidir. (ç.n.)</span></p>
<p> </p>
<p><i><span>©® Düşünbil (2023)</span></i></p>
<p> </p>
<p><b>Yazan:</b><span> Kenneth Dark<br>
</span><b>Çeviri:</b><span> Arda Erkurt<br>
</span><b>Çeviri Editörü:</b><span> Onur Demir<br>
</span><b>Kaynak:</b><a href="https://philosophynow.org/issues/3/The_Science_of_Archaeology"><span> philosophynow.org</span></a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nietzsche ve Kendini İnkâr Etmenin Tehlikeleri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/nietzsche-ve-kendini-inkar-etmenin-tehlikeleri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/nietzsche-ve-kendini-inkar-etmenin-tehlikeleri</guid>
<description><![CDATA[ Diğerkamlık Zayıflık Mıdır? Diğerkam eylem diye bir şey gerçekten var mıdır? Nietzsche, diğerkamlığı ve özgeci (alturist) eylemleri genellikle zayıflığın, çürümenin ve kişinin kendine ve hedeflerine olan inancındaki eksikliğin açığa çıkışı olarak görerek eleştirdi. Yani komşunuza yardım etmeniz birçok durumda kendinize ket vurmanız anlamına gelebilir. Ancak bencil bir yaşamın peşinden koşacaksanız da hedeflerinizin ve kendi benliğinizin... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2023/09/nietzsche.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:22:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Nietzsche, Kendini, İnkâr, Etmenin, Tehlikeleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Diğerkamlık Zayıflık Mıdır?</strong></p>
<p><em>Diğerkam eylem diye bir şey gerçekten var mıdır? Nietzsche, diğerkamlığı ve özgeci (alturist) eylemleri genellikle zayıflığın, çürümenin ve kişinin kendine ve hedeflerine olan inancındaki eksikliğin açığa çıkışı olarak görerek eleştirdi. Yani komşunuza yardım etmeniz birçok durumda kendinize ket vurmanız anlamına gelebilir. Ancak bencil bir yaşamın peşinden koşacaksanız da hedeflerinizin ve kendi benliğinizin buna değeceği konusunda emin olmalısınız, diyor Guy Elgat.</em></p>
<p>Kişi özgeci olmalı mı, diğer bir deyişle kendisi de bedel ödemek pahasına başkaları için hareket etmeli mi? Kişinin eylemleri herhangi bir bencil saikten arınmış olmalı mı? Diğerkamlık, kişinin, uğruna çabalaması ve geliştirmesi gereken bir erdem midir? Pek çoğumuz için bu tür sorulara verilecek cevaplar son derece tartışmasızdır hatta bu soruları sormak dahi ya ahlaki duygusuzluk işareti ya da çocukça bir provokasyon girişimi olarak anlaşılır. Buna karşın 19. yüzyılın “ahlaksız” Alman filozofu Friedrich Nietzsche’ye göre bu soruların cevabı hiçbir şekilde apaçık ve tartışmasız değildi. O, diğerkamlık ve özgeciliğin ne koşulsuz olarak takip edilecek ve övülecek erdemler olduğuna ne de mutlak ahlaka dayalı yükümlülükler olduğuna inanıyordu. Dahası başkalarını önemsemenin (özgeci bir bağlamda) özenli ve ölçülü bir şekilde uygulanması gereken bir şey olduğunu düşündü, doğrusu bazı durumlarda diğerkamlık büyük bir tehlike teşkil edebilirdi ve hatta derin bir varoluşsal rahatsızlığın işareti olabilirdi.</p>
<p>Nietzsche’nin bu konu hakkındaki zorlayıcı ve huzursuz edici görüşlerine yaklaşmak için felsefede çok iyi bilinen bir ayrımdan, yani psikolojik egoizm ile normatif egoizm arasındaki farklılıktan faydalanmak bize yardım edecektir. Kabaca ifade edersek psikolojik egoizm, insanların tüm eylemlerinin -görünüşte tam tersi söz konusu olsa bile- tamamen egoist kendilik kaygısıyla motive edildiğini iddia eden, insan psikolojisi ile ilgili bir görüştür. Bu görüşe göre farklı düşünenler yalnızca kendini kandırmanın kurbanlarıdır: Aynada kendi gerçek yüzlerini görmekten korkarlar, kendi kendilerine yine kendilerini asla yakalayamadıkları bir saklambaç oyunu içerisindedirler. Diğer bir yandan normatif egoizm, adından da anlaşılabileceği üzere psikolojiyle veya meselenin ne olduğuyla değil ne olması gerektiğiyle ilgilenir. Bu görüşe göre içimizde diğerkam hisler veya endişeler olsa bile bu güçlerin çekimine karşı mücadele etmemiz ve sıkı egoistler olmamız gerekir çünkü eğer kendimizi sevmeyi pratik eder ve herhangi bir eylemimizde “bunda benim için ne var” diye sorarsak daha iyi bir durumda oluruz.</p>
<p><em>Nietzsche’nin dilinden, “sıkı bir sorgulama anında tüm ‘bencil olmayan eylem’ kavramı yok olup gider.”</em></p>
<p>Açıkçası bu görüşlerin her ikisi de bir hayli radikaldir, bu nedenle de bunlara inanmanın oldukça güç olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu noktada Nietzsche’nin iki görüşü de reddettiğini görmek son derece önemlidir. Öncelikle psikolojik egoizm iddiasını ele alalım: Nietzsche’nin burada bahsedilen sorular ile en çok ilgilendiği “orta dönem” eserlerinin okuyucuya verdiği izlenime karşın Nietzsche esasında çok daha dikkatli ve son derece incelikli bir düşünsel konuma sahip. Bu nedenle Nietzsche, 1878 tarihinde yayımlanan <em>İnsanca, Pek İnsanca </em>adlı eserinde hepimizin tepeden tırnağa egoistler olduğumuzu iddia etmek yerine yaptığımız her eylemin bir nebze de olsa -ancak yalnızca buna dayalı olmamakla birlikte- egoistçe motive edildiğini göstermeye çalıştı. Sonuçta söyleyebiliriz ki Nietzsche’ye göre her eylem ya tamamen egoist saiklere dayanır ya da karma bir motivasyona sahiptir -yani kısmen özgeci, kısmen ise egoist-.</p>
<p>Buradan hareketle yukarıda bahsedilen kitabın 57. bölümünde Nietzsche, kendini feda eden asker veya çocuğu için canını vermeye hazır anne gibi örnekleri -çok açık şekilde diğerkamlık örneği durumlar- tartışır ve sorar:</p>
<p>Bunların hepsi <em>egoist olmayan</em> durumlar mıdır? Bunlar, ahlaki mucizeler ile ilgili edimler midir, [Arthur] Schopenhauer’ın kelimeleriyle “imkânsız olmasına rağmen gerçek” midirler? İnsanın <em>kendinden bir şeyi</em>, bir fikri, bir arzuyu, bir yavruyu, <em>kendine ait başka bir şeyden </em>çok daha fazla sevdiği bütün bu örneklerde bir şeyi feda ettiği, diğer bir deyişle kendi doğasını <em>böldüğü</em> ve bir parçasını diğeri için feda ettiği çok açık değil mi? <em>Bir şeye yönelik eğilim</em> (istek, dürtü, arzu) yukarıda bahsedilen tüm örneklerde mevcuttur, bu eğilime tüm sonuçları ile teslim olmak ise “bencillikten arınmış” değildir. (<em>İnsanca, Pek İnsanca</em>, 57, ilk cümle yazara aittir)</p>
<p>Nietzsche’nin buradaki dikkatli kelime seçiminin farkına varmak gerekir: Bir psikolojik egoistten farklı olarak bu tür eylemlerin tamamının tepeden tırnağa egoist bir motivasyonla yapılacağını iddia etmiyor. Bunun yerine bize bu tür eylemlerin bir psikolojik analizini sunuyor, bu eylemlerin bencillikten arınmış olmadığını yani egoist saiklerden bağımsız düşünülemeyeceğini ortaya koymaya çalışıyor. Nietzsche’nin kitabının daha sonraki bir bölümünde yazdığı gibi “sıkı bir sorgulama anında tüm egoist olmayan eylem’ kavramı yok olup gider” (a.g.e. 133). Ve Nietzsche peşine hemen şunu ekler: “Hiç kimse herhangi bir şeyi hiçbir kişisel saiki olmaksızın <em>tamamen</em> başkaları için yapmamıştır” (vurgu yazara ait). Sonuçta Nietzsche’nin bu çalışmadaki görüşü, insanda egoist olmayan dürtüler bulunmayacağı yönünde değildir. Diğer bir deyişle o, herhangi bir insan eyleminde özgeci motivasyon tomurcukları olmadığını savunmaz. Aksine başka bir bölümde (a.g.e., 49) açık bir şekilde bu dürtünün “neredeyse tüm insan eylemlerinde” etkin hâlde bulunduğunu belirtir.</p>
<p><em>Psikolojik olarak daha gerçekçi olmak, kendimizden beklentilerimizi azaltmamızı ve böylece bir tür suçluluk duygusunu gidermemizi sağlayabilir.</em></p>
<p>Peki Nietzsche, yalnızca başkalarını önceleyen saikler tarafından motive edilen eylemlerin gerçek olduğu görüşüne neden karşı çıkmak istemektedir? Buna verilebilecek yanıtlardan biri, bu görüşün tam da Schopenhauer’a ait olduğudur. Çünkü Schopenhauer, <em>Ahlakın Temeli</em> (1839) adlı önemli eserinde ahlaki eylemlerin değerinin, onların tamamen özgeci bir şekilde -yani saf merhametle- motive edilip edilmediğine bağlı olduğunu öne sürüyordu ve hatta yalnızca bu tür eylemlerin gerçek eylemler olduğuna inanıyordu. Diğer bir yandan, <em>İnsanca, Pek İnsanca</em> adlı eserinin Nietzsche’nin bir zamanlar akıl hocası olan Schopenhauer’a karşı bir bağımsızlık bildirgesi niteliğinde olduğunu göz önünde bulundurursak onun eski akıl hocasının tam da karşısında konumlanmasını şaşırtıcı bulmamalıyız.</p>
<p>Ancak Nietzsche’nin analizlerinin, akıl hocasına yönelik salt felsefi bir başkaldırının ötesine geçen sebepleri vardır. Nietzsche’nin görüşlerinin bir yorumlanışı da şöyle yapılabilir: Mümkün olduğu izlenimi uyandırılarak son derece yaygın bir hâle getirilen diğerkamlığı öneren ahlaki kurallar (“gereklidir” demek “yapılabilirdir” iması taşımaz mı?), psikolojik tahrifatlar oluşturabilir ve böylece kişinin kendini bilmesine ket vurabilir. Dahası tamamen diğerkam bir yaşamın mümkün olduğu fikri bizi esir aldığı sürece bunu asla başaramayacağımız için mütemadiyen suçluluk duyabiliriz. Psikolojik olarak daha gerçekçi olmak, kendimizden beklentilerimizi azaltmamızı ve böylece bu tür bir suçluluk duygusunu gidermemizi sağlayabilir.</p>
<p>Nietzsche’nin eleştirileri burada bitmiyor: Onun gözünde özgeciliğe fazla <em>değer verilmesi,</em> kendi içinde şüpheli bir durum ve bir tür zayıflık veya “hastalığın” belirtisi. Kişinin diğerkamlığı ve özgeciliği iyi bir şey olarak görmesi ve bu nedenle komşusuna elinden geldiğince yardım etmeye çalışması kişinin hayatında aklıselim olmadığının, diğer bir deyişle bir amaç veya hedeften yoksun olduğunun işaretidir. Nietzsche’nin belirttiği gibi “buradaki değer yargısı temelde: ‘Ben çok da değerli değilim’ şeklindedir” (<em>Güç İstenci</em>, 373). Kendi acizliğinden [ve] büyük olumlayıcı iktidar hislerinin yokluğundan (a.e.) muzdarip kişi kendine eşlik etmeye katlanamaz ve kendinden, ötekine kaçmak ister. Bu noktada özgeci eylemler bir kaçış vasıtası işlevi görür: “Kendinizden komşunuza kaçıyorsunuz ve bunu bir fazilet hâline getirmeye çalışıyorsunuz: Ancak ben sizin ‘diğerkamlığınızı’ görüyorum.” böyle söyledi, Zerdüşt (<em>Böyle Söyledi Zerdüşt</em>, “Komşu Sevgisi Üzerine”). Nietzsche şüphelerini daha ileri bir noktaya taşıdığında, aslen özgeciliğe yüklenen değerin, kişinin kendisi yerine başkaları için eylemlerde bulunmayı teşvik etmesi kadar “sürü ahlakı” dediği şeyin bir ifadesi olarak da düşünülebileceğini söylüyor. – Çoğunluğun ve zayıf olanın ahlakı, işlevi topluluğu korumak ve aynı zamanda soylu bireyler ile büyük görevleri, hedefleri olan insanlara ders verip had bildirmek olan bir ahlak. Bu açıkça Hristiyan ahlakının “köle isyanıdır”. Bunu kendi ulu değeri “komşu sevgisi” ile yapar. Amacı, güçlü ve kendine güvenen “efendileri” alaşağı etmek ve ardıllarını kendine acı veren bir suçluluk duygusu ile yola getirmek, yoldan çıkmamasını sağlamaktır. Diğer bir yandan Nietzsche belirtir ki “eğer birisi çıkar gözetmeyen diğerkam eylemlerde tehlike ve sapkınlık hissediyorsa […] sürünün bir parçası değildir (<em>Güç İstenci</em>, 286). Doğrusu başkaları için hareket etmek, özellikle de acıma duygusu ile iç içe geçmiş bir yardım etme arzusu aslında bir baştan çıkmadır. Âdeta büyük görevleri olan insanları yıkıma götüren bir tehdittir, gemileri karaya oturmaya sürükleyen cezbedici bir Siren şarkısı gibidir. Nietzsche itiraf eder, “kendimi kaybetmenin yüzlerce düzgün ve övgüye layık yolu var ve bunlar hakikaten de son derece ‘ahlaklı’ yollar”. Gerçekten de merhamet ahlakını teşvik edenler şu ilkenin tam anlamıyla tek ahlaki yol olduğunu kabul ediyorlar: Bir komşuya yardım etmek için kendi yolunu kaybetmek! (<em>Şen Bilim</em>, 338)</p>
<p>Ancak çok önemli bir noktaya değinmeliyiz ki tüm bunlar normatif egoizme dair bir savunma veya ona dair bir teşvik girişimi olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü Nietzsche, Ayn Rand gibi normatif egoist filozofların aksine bariz şekilde herkesin -kim ve ne olursa olsun- kendisini sevmesi gerektiği görüşünün karşısındadır. Onun görüşü esasında, bir kimsenin önce egoist olma hakkına sahip olmak zorunda olduğuydu ve bu da “insanlığın devamlı yükselen yolculuğunu” kişinin temsil edip etmediğine bağlıydı (<em>Güç İstenci</em>, 373). Egoizm “doğası gereği” istikbal ve umut dolu sağlıklı “soylu ruhlara” mahsustur (<em>İyinin ve Kötünün Ötesinde</em>, 265): Bu tip bir kişi “tüm diğer varlıkların doğası gereği o ve onun gibi varlıklara tabi olmaları ve onlar için kendilerini feda etmeleri gerektiğine dair sarsılmaz bir inanca sahiptir” (a.e.). Buna karşın “iyi yapılanmış” kişilerin yoluna çıkmamaları ve ait oldukları sınıfın huzurunu bozmamaları için “diğerkamlık kültü”; kıskançlık, rekabet veya hınç duyguları ile “az değerli” kişiler arasında uygulanmalı, hatta onlara dayatılmalıdır (<em>Güç İstenci</em>, 373). Hayır: diğerkamlık herkes için değildir, o yalnızca zayıflara uygundur!</p>
<p>Peki kimin “efendi” kimin “köle” olduğuna nasıl karar vereceğiz? Kimler “yükselen yaşamı” temsil ederken “hasta” ve “çürüme içinde” olanlar kimlerdir? Ve bu tür soruların cevaplarının belirlenmesinde hangi kriterlerin benimsenmesi gerektiğini kim söyleyebilir, en önemlisi bunu neye dayandırabilir? Hakikaten kim verecek tüm bu cevapları? Bu tip soruların karşısında açık ve inandırıcı cevapların yokluğu, “kendisine derin bir saygı duyanların” (<em>İyinin ve Kötünün Ötesinde</em>, 287) kendilerini egoizme layık kimseler olarak öne sürmelerine neden olacaktır. Bu durum yalnızca etik öznelliği oluşturmakla kalmaz aynı zamanda, en iyi ihtimalle gururlu palavracılarla dolu, en kötü ihtimalle ise kanlı tiranlarla bezenmiş bir dünyanın kapılarını aralar.</p>
<p><i><span>©® Düşünbil (2023)</span></i></p>
<p><strong>Yazar:</strong> Guy Elgat<br>
<strong>Çeviren:</strong> Barışcan Uyanık<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://iai.tv/articles/nietzsche-and-the-perils-of-denying-your-self-auid-2325">iai.tv</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sokrates’in Gözünde Stoacılık</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sokratesin-goezunde-stoacilik</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sokratesin-goezunde-stoacilik</guid>
<description><![CDATA[ Her ne kadar her şeyde hemfikir olmasalar da Sokrates felsefesi, Stoacılığı birçok yönden etkilemiştir. Sokrates ile Stoacı felsefenin hemfikir olacakları ve olmayacakları konulara göz atacağız. Sokrates’in etkisinin Stoacı felsefenin temellerinde derin kökleri vardır. Stoacı düşünce okulunun kurucusu Kıbrıslı Zenon, Sokrates’i Ksenophanes’in Memorabilia’sı aracılığıyla okumuştu. Nihai olarak Zenon’un felsefesini etkilemiş olan Sokrates, Zenon için izlenecek bir... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2023/10/sokrates.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:22:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sokrates’in, Gözünde, Stoacılık</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Her ne kadar her şeyde hemfikir olmasalar da Sokrates felsefesi, Stoacılığı birçok yönden etkilemiştir. Sokrates ile Stoacı felsefenin hemfikir olacakları ve olmayacakları konulara göz atacağız. </em></p>
<p>Sokrates’in etkisinin Stoacı felsefenin temellerinde derin kökleri vardır. Stoacı düşünce okulunun kurucusu Kıbrıslı Zenon, Sokrates’i Ksenophanes’in <em>Memorabilia</em>’sı aracılığıyla okumuştu. Nihai olarak Zenon’un felsefesini etkilemiş olan Sokrates, Zenon için izlenecek bir rol modeli hâline gelmişti.</p>
<p>Geç Roma dönemindeki Stoacılıkta bile Sokrates’in etkisi azalmadı. Epiktetos <em>Söylevler</em>’inde Sokrates’ten 77 kez söz ederek ona diğer tüm filozoflardan daha fazla gönderme yapmıştı. Ayrıca Marcus Aurelius da <em>Kendime Düşünceler</em>’de birkaç kez Sokrates’ten söz etmişti.</p>
<p>Stoacı filozofların Sokrates üzerine düşündükleri açık olsa da Sokrates’in Stoacılık hakkında düşünüp düşünmeyeceğini tahmin etmek güçtür. Bu noktada Stoacılıkla kıyaslama yapmak ve Sokrates’in Stoacılığa dair tutumunun ne olabileceğini çıkarsamak için Sokrates felsefesinin temellerini yeniden incelememiz gerekir.</p>
<ol>
<li><strong> Fazilet Eşittir Bilgi</strong></li>
</ol>
<p>Sokrates <em>faziletin bilgiye eşit olduğuna</em> inanmıştı. Bir şeyin iyi olduğunu bilirsek ona uygun biçimde eylemde bulunuruz. Demek ki insanlar sadece cehalet yüzünden hata yaparlar.</p>
<p>Eğer fazilet bilgiye eşitse o hâlde faziletin bulunacağı yer kendi içimizdir. Stoacılar da benzer şekilde faziletin içimizde mevcut olduğuna inandıkları için bu, Stoacı inançla uyumlu olan ilk düşüncedir. Bununla birlikte Sokrates’in eşitliğini izlersek faziletin öğrenilebilir olduğunu keşfederiz. Neyin iyi olduğunu bilmenin sonucu, iyi olanı yapmaktır.</p>
<p>Stoacılar, Sokrates felsefesinin bu kısmına katılmazlar çünkü Sokrates’in anlayışı duygusal durumların yargımızı bulanıklaştırabilen doğasını içermez. Negatif duygulara yapılan bu vurgu, Stoacıların neyin gücümüz dahilinde olduğu ve neyin gücümüzü aştığı konusunda uyarılarda ve tefekkürde ısrar etmelerinin nedenidir.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Fazilet Akılda Bulunur</strong></li>
</ol>
<p>Stoacılar, faziletin kendi doğamızı bilmeye dayandığına inanıyorlardı. Zihnimiz doğuştan gelen bir parçamızdır ve içerdikleri bizim için her an mevcuttur. Değerlerimizi incelemek için her zaman düşünümde bulunabilir ve tefekkür edebiliriz. Ancak Sokrates, bu içe bakışın yeterli olduğuna katılmayacaktır. Burası onun yönteminin açığa çıktığı yerdir.</p>
<p>Sokratik yöntem, iki özne arasında bir iletişim talep eder. Sokrates’in meşhur <em>“Hiçbir şey bilmediğimi biliyorum”</em> tavrı onun diyaloga olan inancının başlangıcını verir. Bu diyalektik yöntem güzellik, onur, gerçeklik, sevgi vb. bazı şeylerin doğasını araştırmaya hizmet eder.</p>
<p>Ancak Stoacılar bu yöntemi uygulamadılar çünkü yalnızca zihinlerinin kendi kontrolleri altında olduğuna ve bu nedenle de aklın hakikatine yalnızca içe bakışın ulaşabileceğine inandılar. Ötekilerin görüşleri sadece bizi yanıltmaya ve izlenimlerimizi karıştırmaya hizmet eder.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Evren ve Akıl</strong></li>
</ol>
<p>Stoa felsefesi akıl ya da ruh da dâhil olmak üzere evrendeki her şeyin maddi türden olması anlamında materyalisttir. Ayrıca aklımızın ya da ruhumuzun doğum yeri ve mezarı da evrendir. Zihnimiz yine maddi türden olan Tanrı’nın zihninin yalnızca bir yayılmasıdır (bir parçasıdır). Stoacılar, ruhlarımızın yalnızca dünyanın ateşi tarafından “geri dönüştürülerek” nihayetinde evrenin merkezine çökeceğine inanırlar.</p>
<p>Karşılaştırma yaparsak Sokrates, metafizik üzerine tartışarak zaman harcamamıştı. Onun felsefi niyeti tamamen pratikti. Hakikatin, zihinlerimizde (ruhlarımızda) yattığına inanıyordu. Sokrates ilgisini öncelikli olarak insan eyleminin amacı sorununa yöneltmişti. Bunun bir sonucu olarak Sokrates’in Stoacı metafiziğe kayıtsız olması muhtemeldir.</p>
<p>Ancak farklı bir tavır da olasıdır. Sokrates zihinlerin ya da ruhların Tanrı’nın zihninin yayılması olduğu şeklindeki Stoacı inanca karşı çıkabilirdi. Bunun nedeni Sokrates’in, temel hakikatin doğada değil, anımsanmayı beklediği insan zihninde bulunduğunu savunmuş olmasıdır. Başka bir deyişle Sokrates aklın otonom olduğunu düşünüyordu.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Faziletlerin Sayısı</strong></li>
</ol>
<p>Sokrates <em>tek bir fazilet</em> kabul etmiştir, o da bilgidir. İyi eylemde bulunmak iyinin ne olduğunu bilmektir. Cehalet bütün kötülüklerin kaynağıdır. Bununla birlikte Stoacılar dört temel fazilet kabul ederler: bilgelik, ölçülülük, adalet ve cesaret.</p>
<p>Kıbrıslı Zenon, Sokrates etkisi altında, bilgeliğin en genel fazilet olduğunu ancak diğerlerine üstünlüğü bulunmadığını öne sürmüştür; bütün faziletler değerce eşittir çünkü bir faziletin bulunduğu yerde ötekiler onu takip eder.</p>
<p>Stoacılar fazilete pratik bir yön verirken Sokrates’in daha entelektüel bir yaklaşımı vardı. Bununla beraber Sokrates’in etkisi, Stoacı felsefesinin neredeyse her parçasında görünür. Bu anlamda Sokrates’in Stoacı felsefeye karşı çıkacağını düşünmek olası görünmüyor. O daha ziyade her şeyi sorguladığı gibi onu da sorgulayacaktır.</p>
<p><em>© Düşünbil® (2023)</em></p>
<p><strong>Yazar:</strong> Igor Jankovic<br>
<strong>Çeviren:</strong> Elif İstanbullu Alisbah<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://thewisemind.net/stoicism-in-the-eyes-of-socrates/">thewisemind.net</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Foucault’nun Episteme Yorumu: Las Meninas ve Don Kişot</title>
<link>https://trafikdernegi.com/foucaultnun-episteme-yorumu-las-meninas-ve-don-kisot</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/foucaultnun-episteme-yorumu-las-meninas-ve-don-kisot</guid>
<description><![CDATA[ Cervantes ve “kurgunun icadı” hakkında kaleme aldığım son yazım için bitmiş müsveddemi teslim etmeden önce 20. yüzyılın en etkili yorumlamalarından birine geri dönmek istedim: Michel Foucault’nun yorumuna. Öncelikle Foucault’nun Rönesans ve Klasik Çağ [âge classique] arasındaki epistemelerin değişimini araştırmak amacıyla iki İspanyol sanatçıyı seçtiğini hatırlamalıyız: Diego Velázquez ve Miguel de Cervantes. Velázquez’in, IV. Felipe’nin kızı... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2023/11/foucault.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:22:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Foucault’nun, Episteme, Yorumu:, Las, Meninas, Don, Kişot</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Cervantes ve “kurgunun icadı” hakkında kaleme aldığım son yazım için bitmiş müsveddemi teslim etmeden önce 20. yüzyılın en etkili yorumlamalarından birine geri dönmek istedim: Michel Foucault’nun yorumuna. Öncelikle Foucault’nun Rönesans ve <em>Klasik Çağ [âge classique]</em> arasındaki <em>epistemelerin</em> değişimini araştırmak amacıyla iki İspanyol sanatçıyı seçtiğini hatırlamalıyız: Diego Velázquez ve Miguel de Cervantes. Velázquez’in, IV. Felipe’nin kızı İspanya Prensesi Margarita Teresa ve onun maiyetini resmettiği ünlü tablosu <em>Las Meninas</em> hakkında Foucault şunları söyler:</p>
<blockquote><p>Ressamın da bize baktığı bir tabloya bakıyoruz. Mutlak bir yüzleşme, bakışların bir diğer bakışı yakaladığı, geçişirken üst üste binen net bakışlar. Ve durum böyleyken karşılıklı görünüyor olmanın bu narin çizgisi; belirsizliklerin, değişimlerin ve aldatmacaların oluşturduğu tüm o karışık yapıyı kucaklıyor. Ressam, sadece onun öznesiyle aynı pozisyonda yer alabildiğimiz sürede gözlerini bize çeviriyor.</p></blockquote>
<p>Foucault için Velázquez’in tablosu, 17. yüzyılın kültürel eserleri kapsamında çok önemli bir yer tutar. Çünkü bahsi geçen tablo, ait olduğu zamanı ele geçiren o bilgiyi anlama ve organize etmenin yeni bir yolunu ortaya çıkarıyor. Bu yeni düzenin anahtarı, dünyanın kendisinin doğrudan bir ifadesi yani “dünyanın düzyazısı” olmasından ziyade yerini gösterebildiğimiz ama sonunda kendi yapımımız olan anlam ağı ya da anlam örgüsünden bilgimizin oluştuğu fikridir. Foucault’nun bu iddiasını sürdürdüğü, göze çarpan bir diğer örnek de Miguel de Cervantes’in <em>Don Kişot</em> eseridir.</p>
<p>“Don Kişot ilk modern edebiyat eseridir” der, Foucault ve ekler: “çünkü bu eserde biz, özdeşliklere ve farklılıklara dair acımasız muhakemenin, göstergeler ve benzerliklerle bitmek tükenmez alayını görebiliyoruz. Çünkü eserin dili daha önce kurduğu ilişkileri bir kenara bırakıp bizi ileride sadece edebiyat olarak karşımıza çıkacak yalnız bir egemenliğin içine sokuyor.” O hâlde bilgiyi organize etme açısından yeni bir tür oldukları iddiasını haklı çıkarmak için Velázquez’in tablolarında ya da Cervantes’in yazılarında, onları daha öncekilerden yeterince farklı kılan nedir?</p>
<p>Bilhassa kayda değer bir tesiri olan Cervantes başta olmak üzere bu iki sanatçı da en azından geçmiş yüzyıla kadar süre gelen insanların, dünyayı ve ona dair bilgileri nasıl anladıklarına etki eden değişimleri açıklığa kavuşturdu. Matbaanın devriminden, 16. yüzyılın sonlarına doğru artan şehir tiyatrolarına kadar dünyanın temsillerini aktarma ve bunları temsil etmeye dair yeni yolların yaygınlaşması sonucu Batı Avrupa, kısmen hakikat buhranı olarak adlandırılabilecek bir şey yaşıyordu. Birisinin hemcinsiyle paylaştığı ortak alan fikri, tüm bu varlıkları bir araya getiren kusursuz bir bütün olarak değil daha ziyade gizli tutulabilen, yanlış algılanabilen ve en sonunda da deneyimlendiği perspektife dayanan bireysel algıların arka planı olarak düşünülmeye başlandı. Bundan dolayı Foucault’nun açıklaması, 17. yüzyıl dil bilgisi uzmanlarının teorilerindeki dilin, artık dünyanın doğasına ait hiçbir şeyi ifade etmediği daha ziyade dünyaya yön verme ve onu sınıflandırma adına kullanılabilecek özdeşlikler ve farklılıklar yapısının şeklini aldığı yönündedir. Foucault’nun <em>Las Meninas</em> yorumunu da benzer bir şekilde açıklayabiliriz ki Velázquez’in resim içindeki resim düzlemi, iki gerçekliği birbirinden ayırır, “sanki ressamın kendisi hem bizzat resmedildiği tabloda görünüp hem de üzerinde temsil ettiği şeyi aynı anda göremezmiş gibi. O, birbiriyle bağdaşmayan bu iki görünürlüğün eşiğinde hüküm sürer.”</p>
<p>İki bağdaşmayan görünürlük: dünyanın kendi içinde Tanrı ya da herhangi başka biri için nasıl olduğu ve bir bireyin dünyayı nasıl gördüğü arasındaki ilişkinin düşündürücü formülasyonu. Dünya kökünden sökülmüş, herkes için ayrı bir kutuya koyulmuştu ve Velázquez ile Cervantes gibi sanatçılar sanat eserlerinde bu deneyimi anlatıyordu. Ama bu kökünden sökme beraberinde çok daha karışık ve önemli bir deneyimi zorunlu kılar. Dünya bir kez taşınır hâle getirildiğinde; basım, tiyatro, resim gibi iletişim araçlarının tüm dünyaya farklı bir perspektif sundukları bir kez düşünüldüğünde, kendilerine geri dönmeleri de kaçınılmaz olur. Başka bir deyişle onlar, dünyayı kendi çerçevelerine dâhil ederek aslında herhangi bir sanatçının, çerçeveleme yapan herhangi birinin temsilini barındıran çerçevenin ta kendisini de işin içine katarlar.</p>
<p>Foucault, 17. yüzyılın entelektüel değişimlerine birincil kanıt olarak değerlendirdiği bu eğilimi, Antoine Arnauld and Pierre Nicole’un kaleme aldığı <em>Port-Royal Mantığı</em>’nın dilbilim teorilerinde görür. Böyle düşünenler için bir fikir, resim ya da algı, temsil ettiği şeye ek olarak o şeyle olan ilişkisini de gösterdiği takdirde ancak bir şeyin göstergesi olarak değerlendirilebilir. Foucault’nun öne sürdüğü gibi “bir şeyi temsil etmeli ama bu temsil sırayla kendi içinde de temsilini içermelidir”. Foucault’nun <em>Les Mots et les Choses (Kelimeler ve Şeyler)</em> eseri yayımlamadan yıllar önce Foucault’nunkine benzer bir gözlemi Martin Heidegger de Almancada <em>die Neuzeit</em> olarak adlandırılan yeni çağ ya da modernitenin ortaya çıkışını anlatan etkili bir makalede yapmıştır. “Dünya Resimleri Çağı” eserinde Heidegger, bir dünya görüşümüzün olması fikrinin, içinde bulunduğu kültüre ve tarihe özgü olduğunu savunur; modern düşüncenin problemi şudur ki dünyanın, belirli dünya görüşleri veya dünya resimleri hâlinde paketlendiği bilgi anlayışını benimseyerek aslında kendisinin de içinde düşünüyor olduğu o dünyanın bir parçası olduğunu unutur. Yine de tıpkı Foucault’da olduğu gibi söz konusu olan temsilden sorumlu öznenin, resmin bir parçası olmadığı anlamına gelmez. Aksine Heidegger’in öne sürdüğü gibi “bu nerede olursa olsun, insan ‘resmin içine girer’ ve kendisi her ne ise onun önüne geçer.” İlk modern insanın kendini algılama biçimine göre insan aslında kendinin bir yansıması olarak dünya resminin bir parçasıdır; kendi arzularına, temsil etmekle meşgul olduğu resmin şartları tarafından dayatılan ölçünün farkında olmadan eylemde bulunan bir dublördür.</p>
<p>Foucault’nun, Cervantes’in <em>Don Kişot</em> ile yeni bir dünya deneyimini anlattığını ve bundan dolayı bu ifadenin ilk modern edebiyat eseri hâlini aldığını söylemesi kesinlikle geçerlidir. Yine de bu iddia, Cervantes’in yaratımının bu dünyanın karmaşıklığını ne ölçüde kapsadığını kavrayamadığından, yeterince radikal değildir. Şu kesindir ki Foucault, <em>Don Kişot</em>’taki özellikle ikinci bölümde kendini belli eden düşünümselliği fark etti: “Romanın ikinci bölümünde Don Kişot, hikâyesinin ilk bölümünü okuyan karakterlerle karşılaşır ve Don Kişot’u yani o gerçek adamı, kitabın kahramanı olarak tanırlar. Cervantes’in metni kendi içine dönüyor hatta kendini kendi yoğunluğunun içine itiyor ve kendi anlatısının nesnesi hâline geliyor.” Ancak Foucault, öncelikle bu tekrar içine yansıtma konusuyla ister bir şövalyelik hikâyesi ister kendi hikâyelerinden oluşturduğu bir metin olsun, Don Kişot’un kitaplarla kurduğu ilişki bağlamında ilgilenir. Bu ilişki benzerliklerin kadim bir modeliyle betimlenir: “Kahramanın maceralarının ilk kısmı, esasen şövalye romanslarının üstlendiği rolü ikinci kısımda oynamıştır. Don Kişot, hâlihazırda dönüştüğü kitabına karşı inancını diri tutmalı.”</p>
<p>Don Kişot karakteri gerçekten de bilmenin kadim yolunun bir simgesi olarak görülebilir ancak Cervantes’in kitabı daha çok bunun “gerçeklikte” nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir başka deyişle onun eseri en nihayetinde, Foucault ve Heidegger’in kendi şahsi eserlerinde de tasvir ettiği türden bir karışıklık ve bireylerin dünya görüşlerindeki sapmanın yol açtığı gerçeklik krizinin bir keşfidir. Hem dünyanın çerçevelendirilmesi hem de çerçevenin içindeki karakterlerin ve mekânların tekrar kendi içine yansıması, bilginin düzenlenmesini gerekli kıldığı için Cervantes’in bu yeni metodu, sanatta ve politik gerçeklikte bu iki işlevin süreç ve sonuç yazılarının bir keşfi olarak görülebilir.</p>
<p><em>© Düşünbil® (2023)</em></p>
<p><strong>Yazar:</strong> William Eggington<br>
<strong>Çeviren:</strong> Nevin Kemikkıran<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak:</strong> <a href="https://shc.stanford.edu/arcade/interventions/making-sport-signs-and-similitudes">shc.stanford.edu</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stoacılık ve Çilecilik</title>
<link>https://trafikdernegi.com/stoacilik-ve-cilecilik</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/stoacilik-ve-cilecilik</guid>
<description><![CDATA[ Stoacılığın, çileci hayat tarzı olduğu, sıklıkla yapılan yanlış bir yorumlamadır. Bu mukayesenin yanlış olduğunu kanıtlamak için bu makalede Stoacılık ve çilecilik arasındaki farkları yakından inceleyeceğiz. Stoacılık ve çilecilik arasındaki ilişki sorunlu bir ilişkidir. En başta Stoacılık bir felsefe iken çilecilik (çoğunlukla) dini bir ibadet şeklidir. Bu mukayesenin doğasındaki sorunlara daha sonra değineceğiz ancak ilk önce... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/02/Stoacilik-ve-Cilecilik.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:22:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Stoacılık, Çilecilik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Stoacılığın, çileci hayat tarzı olduğu, sıklıkla yapılan yanlış bir yorumlamadır. Bu mukayesenin yanlış olduğunu kanıtlamak için bu makalede Stoacılık ve çilecilik arasındaki farkları yakından inceleyeceğiz.</em></p>
<p>Stoacılık ve çilecilik arasındaki ilişki sorunlu bir ilişkidir. En başta Stoacılık bir felsefe iken çilecilik (çoğunlukla) dini bir ibadet şeklidir. Bu mukayesenin doğasındaki sorunlara daha sonra değineceğiz ancak ilk önce çileciliğin tam olarak ne olduğunu ve Stoacılıktan nasıl ayrıldığını anlamamız gerekir.</p>
<p>Çilecilik (<em>asetizm</em>), Yunanca “egzersiz” veya “idman” anlamına gelen <em>áskesis</em> kelimesinden gelir. Stoacılık kelimenin tam anlamıyla bir felsefe iken çilecilik daha çok belirli bir dünya görüşünden (çoğunlukla dini) etkilenen bir yaşam tarzıdır. Elbette ki Stoacı felsefe de bir yaşam tarzı kurmak için temeller inşa edebilir ancak esasen bundan çok daha fazlasıdır.</p>
<p>Çilecilik, bedensel unsurları yani dünyevi hazları yok saymayı veya onlardan kaçınmayı da içeren bir uygulamadır. Tam anlamıyla çileci olan biri, bedenini ve onun ihtiyaçlarını küçümser ve dikkatini ruhunun arınması ve mükemmelleşmesi üzerine yoğunlaştırır. Çileciliğin görüşü, bir kişinin, Tanrı’nın gözünde saf kalmaya devam etmesi ve sonuç olarak ruhun manevi âleme yükselmesi gibi daha yüksek gayelere ulaşması için dünyevi haz ve ihtiyaçlardan kaçınmasıdır.</p>
<p>Dini ibadet çerçevesinde, bir kişinin çileci hayat tarzını benimsemesi için başka birçok sebep vardır. Bazıları, ruhun yalnızca saf ise Tanrı ile karşılaştığında kendisini kurtarabileceğine inanır, bazıları ise bedensel unsurların doğası gereği “şeytani” olduğuna inanıp bunun içinde yer almayı reddeder. Bazıları da bedenin bir hapishane olduğuna ve yalnızca içimizdeki ilahi yöne yoğunlaşmamız gerektiğine inanır.</p>
<p><strong>Çileci Hayat Tarzı</strong></p>
<p>Bunu aklımızda tutarak çileciliği, Stoacılıkla ilişkisi üzerinden konuşacağız. Şunu bir kenara not düşmek de önemlidir: Bazı filozoflar, çileciliğin hayat tarzını uygulamışlardır ancak bu Stoacı felsefenin çileci olduğunu söylemek için yeterli değildir. Bir başka deyişle çilecilik, Stoacılıkta ne uygulamalı bir ilkedir ne de Stoacılığın rehberidir.</p>
<p>Bununla birlikte Stoacıların arasında, daha katı bir yaşam tarzını tercih edenler de vardır. Stoacı filozof Kleantes (Kıbrıslı Zenon’un halefi), çileci bir yaşam tarzını tercih etmiştir. Fakat kendisi diğer Stoacılardan büyük ölçüde daha radikaldir çünkü zevk almanın, doğaya (akla) uygun olmadığını ve ondan kaçınılması gerektiğini iddia eder. Kleantes’in düşüncesine göre hazlar; aklın şaşmasına, amacından sapmasına ve daha fazla ızdıraba yol açabilir.</p>
<p><strong>Duygular ve Kayıtsızlık</strong></p>
<p>Stoacıların çoğunlukla kayıtsız olduklarının da altını çizmek gerekir yani duygulara karşı negatif veya pozitif tutumlar benimsemezler. Faaliyetlerimizin bir sonucu olarak zevk alabiliriz (spor yaptıktan sonra huzurlu hissetmek gibi) ama zevk alma hiçbir zaman faaliyetlerimizin <em>amacı</em> olamaz (böbürlenmek için spor yapmak gibi).</p>
<p>Bu konuda <em>duygulanımlar</em> ve <em>duygular</em> arasında bir fark olduğunu vurgulamak isterim. Stoacılar korku, keder, şehvet vs. gibi ani ve çalkantılı duygular olan duygulanımları hoş görmezler. Duygulanımlar, sağduyumuzu ve aklımızı gölgeledikleri için terbiye edilerek bastırılmalıdırlar çünkü bu duygulanımlar, doğal (akla uygun) değildir ve zararlıdır.</p>
<p>Bir diğer taraftan tüm insanlara ve hayata karşı duyulan sevgi, hayatta olma heyecanı, masum sevinçler vs. reddedilmez. Örnek olarak Marcus Aurelius’un hayat ve pozitif duygular hakkında söylediklerine bakabiliriz:</p>
<blockquote><p>“Sabah uyandığınızda nefes almanın, düşünmenin, eğlenmenin ve sevmenin kısacası hayatta olmanın ne kadar değerli bir ayrıcalık olduğunu bir düşünün.” -Marcus Aurelius</p></blockquote>
<p>Gördüğümüz gibi Marcus Aurelius, hayatını göz ardı etmez, hayatının değerinin farkındadır (en karamsar Stoacı filozof olmasına rağmen). Hazlar ne iyi ne kötüdür. Aynı şey, madde ve beden için de geçerlidir. Karar veren zihindir ve iyi eğitilmiş bir zihin, hayatın gerçekliğinden kaçmakla uğraşmaz.</p>
<p>Sonuç olarak düzenli bir şekilde şimdiki zamanın değerini vurgulamalarından anlarız ki Stoacılar şu an sahip olduğumuz bu hayatı severler. Çilecilerin aksine sahip oldukları hayatı, ikinci bir hayatı “hak etmek” için terk etmezler. Stoacılar, bu hayatı sonuna kadar yaşamak isterler ama bunu insan doğasına ve akla uygun olarak yaparlar. Eğer hazların peşinden koşarken aklımızı bir kenara bırakırsak veya tesadüfen hazlardan bilfiil kaçınırsak o zaman ızdırabın ortaya çıkması kaçınılmaz olur ve Stoacıların tek istediği şey, acı ve ızdıraptan yoksun bir hayattır. Bu Stoacı hayat görüşünden ve bizim bedensel hayat tecrübelerimizden de açıkça bellidir ki Stoacılık ve çilecilik birbirinden büyük oranda farklı iki uygulamadır.</p>
<p><em>© Düşünbil® (2024)</em></p>
<p><strong>Yazar: </strong>Igor Jankovic<br>
<strong>Çeviren: </strong>Feyza Başak<br>
<strong>Editör: </strong>Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak: </strong><a href="http://thewisemind.net/stoicism-vs-asceticism/">thewisemind.net</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Solon’un Reformları ve Atina’da Demokrasinin Yükselişi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/solonun-reformlari-ve-atinada-demokrasinin-yukselisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/solonun-reformlari-ve-atinada-demokrasinin-yukselisi</guid>
<description><![CDATA[ MÖ 600 civarı Atina, Salamis’i elde etmek için Megara’ya karşı savaşırken yurtseverlik öğütleriyle ilk kez öne çıkan Solon, MÖ 594-593’e gelindiğinde ve muhtemelen 20 yıl sonra yeniden, isimsiz arkon [1] seçildi. Solon, giderek zenginleşen toprak sahiplerini ve aristokrasiyi karşısına almadan; borç batağındaki çiftçilerin, borç sebebiyle köleliğe zorlanan işçilerin ve devlet yönetiminden dışlanan vatandaşların durumunu iyileştirmek... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/02/solon.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:22:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Solon’un, Reformları, Atina’da, Demokrasinin, Yükselişi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>MÖ 600 civarı Atina, Salamis’i elde etmek için Megara’ya karşı savaşırken yurtseverlik öğütleriyle ilk kez öne çıkan Solon, MÖ 594-593’e gelindiğinde ve muhtemelen 20 yıl sonra yeniden, isimsiz arkon [1] seçildi. Solon, giderek zenginleşen toprak sahiplerini ve aristokrasiyi karşısına almadan; borç batağındaki çiftçilerin, borç sebebiyle köleliğe zorlanan işçilerin ve devlet yönetiminden dışlanan vatandaşların durumunu iyileştirmek gibi göz korkutucu bir görevle karşı karşıya kaldı. Reform niteliğinde tavizleri ve diğer kanunları nedeniyle gelecek nesiller ondan kanun koyucu Solon olarak bahsediyordu.</p>
<blockquote><p>İnsanlara yapabilecekleri ölçüde güç verdim, sahip olduklarını azaltmadım, bol keseden verdim yenilerini onlara. Öğütlerim, zenginlikleri büyük ve mevkileri yüksek olanları da aynı şekilde her türlü utançtan uzak tuttu. Güç kalkanımı iki tarafın da önünde tuttum ve birinin ötekinin hakkına dokunmasına izin vermedim.<br>
<em>Plutarkhos, “Solon’un Hayatı”</em></p></blockquote>
<p><strong>Atina’da Zengin ve Fakir Arasındaki Uçurum</strong></p>
<p>MÖ 8. yüzyılda zengin çiftçiler, zeytinyağı ve şarap başta olmak üzere ürünlerini ihraç etmeye başladılar. Piyasa için üretilen bu tür mahsuller, pahalıya mal olan bir başlangıç ​​yatırımı gerektiriyordu. Daha fakir olan çiftçilerin ürün seçimi daha sınırlıydı ancak ekinlerini dönüşümlü olarak kullansalardı veya tarlalarını nadasa bıraksalardı kıt kanaat geçinebilirlerdi.</p>
<p><strong>Köleleşme</strong></p>
<p>Arazi ipotek edildiğinde, borcun miktarını göstermek için araziye <em>hektemoroi</em> (taştan işaretler) yerleştirilirdi. 7. yüzyılda, bu işaretler çoğaldı. Fakir buğday çiftçileri topraklarını kaybetti. İşçiler, ürettikleri her şeyin 1/6’sının ödendiği özgür insanlardı. Hasadın kötü olduğu yıllarda bu ücret, hayatta kalmak için yeterli değildi. Bu sebeple işçiler, kendilerini ve ailelerini geçindirmek için işverenlerinden borç almak üzere bedenlerini teminat olarak gösterdiler. Aşırı derecede yüksek borç faizi ve üretilenin 5/6’sından daha azıyla geçinmek, aldıkları borcun geri ödenmesini imkânsız hâle getirdi. Özgür insanlar artık köle olarak satılıyordu. Bir isyanın çıkmasının ya da bir tiranın başa gelmesinin muhtemel göründüğü noktada Atinalılar, Solon’u arabuluculuk yapması için görevlendirdiler.</p>
<p><strong>Bir Çare Olarak Solon </strong></p>
<p>Adını bildiğimiz ilk Atinalı edebî figür ve lirik şair olan Solon, Plutarkhos’a göre ataları on kuşak öncesine Herakles’e kadar uzanan soylu bir aileden geliyordu. Soylu bir başlangıç, onun kendi sınıfından birinin tiran olmaya çalışmasından korkmasına engel olmadı. Reformlarla aldığı önlemlerde ne toprağın yeniden dağıtılmasını isteyen devrimcileri ne de tüm mülklerinin bozulmadan kalmasını isteyen toprak sahiplerini memnun etti. Bunun yerine bir insanın özgürlüğünün teminat olarak verildiği tüm taahhütleri iptal ettiği, tüm borçluları esaretten kurtardığı, borçluları köleleştirmeyi yasadışı hâle getirdiği ve bir bireyin sahip olabileceği toprak miktarına bir sınır getirdiği <em>seisachtheia</em>’yı [2] kurdu.</p>
<p>Plutarkhos, Solon’un kendi eylemleriyle ilgili sözlerini şöyle aktarır:</p>
<blockquote><p>(Toprağın) Etrafını kaplayan taştan işaretler benim tarafımdan kaldırıldı, … köle olan topraklar artık özgür; borçlarından dolayı ele geçirilenlerin bir kısmı, bu ana dek dolaştıkları diğer ülkelerden getirildi; o kadar uzağa gitmişlerdi ki memleketlerinin dilini unutmuşlardı; burada utanç verici bir esaret altında tutulan … bazılarını serbest bıraktı.</p></blockquote>
<p><strong>Solon Kanunları Hakkında</strong></p>
<p>Solon’un kanunları sistematik görünmese de siyaset, din, kamu ve özel hayat (evlilik, cenaze töreni, su kaynakları ve kuyuların kullanımı dâhil), sivil ve cezai hayat, ticaret (zeytinyağı hariç tüm Attika ürünlerinin ihracatının yasaklanması da buna dâhildir – yine de Solon zanaatkârların çalışmalarının ihracatını teşvik ediyordu), tarım, tüketim ve disiplin alanlarında düzenlemeler sağlıyordu.</p>
<p>Sickinger, toplamda (minimum) 36.000 karakter içerebilecek 16 ila 21 akson [3] olduğunu tahmin ediyor. Bu yasal kayıtlar; Boulouterion [Meclis Binası], Stoa Basileios [Kraliyet Stoası] ve Akropolis’e yerleştirilmiş olabilir. Her ne kadar bu yerler halkın erişimine açık olsa da kaç kişinin okuryazar olduğu bilinmiyor.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<ol>
<li>Kimi Antik Yunan şehir devletlerindeki baş sulh yargıcına “isimsiz arkon” denirdi. (ç.n.)</li>
<li>Solon tarafından yürürlüğe konulan, borçların hafifletilmesini öngören kanun. (ç.n.)</li>
<li>Solon’un kanunları, dik bir eksen üzerinde dönecek şekilde tasarlanmış ahşap tabletlerin üzerine yazılmıştır. Bu tabletlerden her birine akson adı verilir. (e.n.)</li>
</ol>
<p><em>© Düşünbil® (2024)</em></p>
<p><strong>Yazar: </strong>N.S. Gill<br>
<strong>Çeviren: </strong>Yaren Özçelik<br>
<strong>Çeviri Editörü: </strong>Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak: </strong><a href="https://www.thoughtco.com/solons-reforms-democracy-121062">thoughtco.com</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Orpheus: Âşığı için Cehenneme Giden Müzisyen</title>
<link>https://trafikdernegi.com/orpheus-asigi-icin-cehenneme-giden-muzisyen</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/orpheus-asigi-icin-cehenneme-giden-muzisyen</guid>
<description><![CDATA[ Orpheus, Yunan mitolojisinde en çok tanınan kahramanlardan biridir. Çoğu Yunan kahramanın aksine Orpheus bir savaşçı olarak değil, bir âşık olarak bilinir. Dillere destan bir ozan, müzisyen, şair ve kâhin olarak Orpheus, kendisine Yunan mitolojisinde ilgi çekici bir yer edinmiştir. Trajik bir kahraman olan Orpheus’u o dehşetli sona götüren de bir âşık olarak yayılan şöhreti olabilir.... ]]></description>
<enclosure url="http://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/opersus.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:22:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Orpheus:, Âşığı, için, Cehenneme, Giden, Müzisyen</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Orpheus, Yunan mitolojisinde en çok tanınan kahramanlardan biridir. Çoğu Yunan kahramanın aksine Orpheus bir savaşçı olarak değil, bir âşık olarak bilinir. Dillere destan bir ozan, müzisyen, şair ve kâhin olarak Orpheus, kendisine Yunan mitolojisinde ilgi çekici bir yer edinmiştir. Trajik bir kahraman olan Orpheus’u o dehşetli sona götüren de bir âşık olarak yayılan şöhreti olabilir.</p>
<p><strong>Orpheus’un Kökeni</strong></p>
<p>Bazı kadim tarihçiler, Orpheus’un gerçekten yaşamış bir insan mı yoksa bir mit mi olduğu konusunda anlaşmaya varamasalar da Orpheus’un soyunun bir mit olduğu aşikârdır. Genellikle annesi belagat ve epik şiir ilham perisi [1] olan Kalliope olarak resmedilir. Babasının da çoğunlukla ya Tanrı Apollon ya da daha da yaygın olarak Trakya Kralı Oeagrus olduğu anlatılır.</p>
<p>Eğer babası gerçekten de Apollon ise bunun Orpheus’un müzik yeteneğini açıklamamıza katkısı olurdu. Apollon, Yunan mitolojisindeki en büyük müzisyen olarak bilinir. Babasının Oeargus olmasının da Orpheus’un yeteneklerini açıklamamamıza katkısı olurdu çünkü lirin Trakya’dan geldiği söylenir.</p>
<p>İçinde Orpheus’un olduğu mitlerin birçok versiyonunda Orpheus müzikle ilgili yeteneklerini Apollon’dan almıştır. Orpheus, annesi ve bazı diğer ilham perileriyle kalırken Apollon bu ilham perilerinden bir tanesi olan Thalia’ya kur yapar. Böylece genç Orpheus’la tanışan Apollon, ona bir lir hediye ederek liri nasıl çalacağını öğretir. Şiir ilham perisi olan annesi de Orpheus’a şarkı dizelerini yazmayı öğretir.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-16715" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-16715" src="https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/mosaic-depicting-orpheus-charming-wild-beasts-9515717.jpg" alt="" width="1024" height="703" srcset="https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/mosaic-depicting-orpheus-charming-wild-beasts-9515717.jpg 1024w, https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/mosaic-depicting-orpheus-charming-wild-beasts-9515717-300x206.jpg 300w, https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/mosaic-depicting-orpheus-charming-wild-beasts-9515717-768x527.jpg 768w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px"><figcaption class="wp-caption-text">Hayvanları büyüleyen Orpheus, mozaik. (cascoly2 / Adobe Stock)</figcaption></figure>
<p><strong>Orpheus’un Maceraları</strong></p>
<p>Bütün gün evde oturup şiir yazan bir kahramanla alakalı mitleri dinlemek pek de eğlenceli olmasa gerek. Ama Orpheus sadece bir ozan değil, ayrıca bütün dünyayı dolaşıp güç durumlarla karşılaşan bir maceraperestti. Aşağıda Orpheus’un en mühim üç hikâyesini anlatıp bir âşık olarak yayılan şöhretinin onu trajik sonuna nasıl götürdüğünü inceleyeceğiz.</p>
<p><strong>Orpheus ve Argonotlar </strong></p>
<p>Orpheus’un henüz gençken Olympos Dağı’nın eteklerindeki memleketi Pimpleia’dan çıkıp eğitimi için Mısır’a seyahat ettiği söylenir. Antik Yunan topraklarına geri dönerken efsanevi kahraman Iason’la bir keşif gezisine katılmak için biraz zaman harcar. Iason ve Argonotlar mitini bilmeyenler için Iason tahtını geri almak için Altın Post’u arıyordur.</p>
<p>Orpheus’un bu keşifte olmasının tek nedeni eğlenmek değildir. Gemide düzenli olarak yaptığı bir iş vardır o da gemideki sayısız kürekçiye zaman tutmaktır. <em>Argonautica</em>’ya [2] göre Orpheus ayrıca kavga eden sarhoş denizcileri müziği ile sakinleştirir. Söylenilene göre onun müziği denizi bile yatıştıracak kadar güçlüdür.</p>
<p>Iason’un bu yolculuk için Orpheus’u yanına almasının gerçek sebebi sirenlerdir. Sirenler, şarkılarını kullanarak kayalıklarla dolu adalarına gemileri çeken, denizin korkunç kadınlarıdır. Gemiler parçalanır ve sirenler de gemicileri parçalayıp yerler.</p>
<p>Argonotlar’dan biri olan Kheiron, Iason’a sirenleri yalnızca Orpheus’un yardımıyla geçebileceklerini söyler. Haklıdır da. Orpheus o kadar yüksek sesli ve güzel bir müzik çalar ki bu müzik sirenlerin şarkısını bastırır ve Argonotların, sirenleri güvenle geçmesini sağlar.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-16716" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="size-full wp-image-16716" src="https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/Legends.jpg" alt="" width="1024" height="774" srcset="https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/Legends.jpg 1024w, https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/Legends-300x227.jpg 300w, https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/Legends-768x581.jpg 768w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px"><figcaption class="wp-caption-text">Efsaneler, sirenler tarafından ölümlerine çekilen yüzlerce denizciyi anlatır. (Arşivci / Adobe Stock)</figcaption></figure>
<p><strong>Orpheus ve Eurydike’in Trajik Aşk Hikâyesi</strong></p>
<p>Argonotlarla olan maceralarından sonra Orpheus bir noktada Eurydike ile tanışıp ona âşık olur. Ama sonsuza kadar mutlu yaşamak Orpheus’un kaderinde yazılı değildir. Orpheus ve Eurydike mitinin başlıca iki yorumu vardır ama ikisi de aynı şekilde yani trajik bir şekilde başlar.</p>
<p>Orpheus ile evleneceği gün Eurydike uzun çimlerin arasından yürürken bir satir tarafından saldırıya uğrar. Satir, Yunan mitolojisinde kadınlara saldırmasıyla bilinen eril bir doğa canlısıdır. Eurydike satiri defeder ancak bunu yaparken engerek yılanlarıyla dolu bir çukura düşer. Ayak bileğinden ısırılır ve kısa süre içerisinde ölür.</p>
<p>Orpheus kederinden aklı başından gitmiş bir hâlde öyle acı dolu bir müzik çalar ki tanrılar bile ağlar. Tanrılar Orpheus’a yeraltı dünyasına gidip karısını yaşayanların diyarına geri döndürmesini tavsiye eder. Orpheus da söyleneni yapar, yeteneklerini hem kayıkçı Kharon hem de cehennemin üç kafalı bekçi köpeği olan Kerberos’u etkilemek için kullanır.</p>
<p>Hades ve Persephone (yeraltı dünyasının kral ve kraliçesi) ile tanıştıktan sonra onlara da müziğini çalar. Müziğinden etkilenince onlar da Eurydike’yi eve geri götürmesine izin verir. Ama bir şartları vardır – Eurydike bütün yol boyunca Orpheus’un arkasında durmak zorundadır ve Orpheus ikisi de yeraltı dünyasından çıkana kadar arkasına dönüp ona bakmamalıdır.</p>
<p>Trajiktir ki yaşayanların diyarına ulaşınca Orpheus kendini kaybedip neşe içinde dönüp karısına bakar. Vazifesinde başarısız olunca Eurydike bir anda kaybolur ve sonsuza kadar yeraltı dünyasına hapsolur.</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-16717" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" class="size-full wp-image-16717" src="https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/Orpheus_and_Eurydice_Dutch_School_17th_Century.jpg" alt="“Orpheus and Eurydice”, 17. yüzyıl, Hollanda, yağlı boya" width="1024" height="744" srcset="https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/Orpheus_and_Eurydice_Dutch_School_17th_Century.jpg 1024w, https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/Orpheus_and_Eurydice_Dutch_School_17th_Century-300x218.jpg 300w, https://dusunbil.com/wp-content/uploads/2024/04/Orpheus_and_Eurydice_Dutch_School_17th_Century-768x558.jpg 768w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px"><figcaption class="wp-caption-text">“Orpheus and Eurydice”, 17. yüzyıl, Hollanda, yağlı boya.</figcaption></figure>
<p>Hikâyenin Vergilius versiyonunda Orpheus karısını kurtarmaya çalışan trajik bir kahramandır. Diğer versiyonlar ise daha çok onu kötüler. Platon, Orpheus’u bir korkak olarak anlatır. Onun versiyonunda tanrılar Orpheus’u cezalandırır ve Eurydike’yi ona geri vermeye hiç niyetleri yoktur.</p>
<p>Platon’a göre karısını seven hakiki bir adam, doğru şeyi yapıp onunla ölürdü. Bir savaşçı değil de bir âşık olarak Orpheus sadece aşkı için ölmeye hevesli olmamakla kalmamış, onun için savaşmamıştır bile. Yalnızca yeraltı dünyasına giden yol için cazibesini kullandı. Ancak korkaklığı yüzünden tanrılar tarafından, karısını görmek gibi sahte umutlarla cezalandırıldı.</p>
<p><strong>Orpheus’un Ölümü</strong></p>
<p>Orpheus’un ölümü ile alakalı başlıca iki mit ve o iki mitin başlıca bir ortak noktası vardır. Genellikle Orpheus’un kadınlar tarafından öldürüldüğü anlatılır.</p>
<p>Bir versiyonda karısını ikinci kez kaybettikten sonra Orpheus, Apollon dışında bütün tanrılardan nefret etmeye başlamıştır. Orpheus, kendi kültü Dionysos’u bırakıp sadece Apollon’a tapmaya başlar. Bir sabah güneş doğarken Apollon’u selamlamak için Pangaion Dağı’nın tepesinde bulunan Dionysos mabedine gider. Onun bu hareketi, eski velinimetine karşı yapılan bir hakaret olarak görülür ve Orpheus Trakyalı Maenadlar (Dionysos’a ibadet eden kadınlar) tarafından parçalanarak öldürülür.</p>
<p>Bir başka versiyonda da Orpheus Trakyalı kadınlar tarafından parçalanarak öldürülür, bunun nedeni de karısının ölümünden sonra yalnızca erkeklerle ilişki yaşamayı seçmesidir. Kendilerini reddedilmiş hisseden kadınlar onu paramparça ederler. Kafası ve liri yakınlarda bir nehrin üzerinde süzülür, ölümünden uzun zaman sonra bile o kederli müziğini çalar. En nihayetinde tanrılar araya girerek müziği susturur ve Orpheus’un ruhu Eurydike ile tekrar birleşmek üzere yeraltı dünyasına döner.</p>
<p><strong>Kasvetli Bir Son</strong></p>
<p>Bir Yunan kahramanıyla kıyaslandığında Orpheus’un utanç verici bir sonu vardır. Ne korkunç bir canavara yenilmiş ne de bir savaşta öldürülmüştür. Onun yerine birtakım öfkeli kadın tarafından harap edilerek ölür. Bu da pek kahramanca bir son değildir.</p>
<p>Bazı Antik Yunan tarihçileri Orpheus’un yaşadığı hayata göre karşılaştığı sonun adil olduğunu iddia eder. Onlara göre Orpheus yeteneklerini savaştan kaçmak ve istediğini elde etmek için tanrılara şantaj yaparak kullanan bir korkaktır.</p>
<p>Sıklıkla Antik Yunan’da ilk şair (eğer gerçekten var olduysa) atfedilmesine rağmen Antik Yunan şairlerinin ona ayıracak çok az zamanlarının olmasının sebebi belki de budur. Homeros ve Hesiodos ondan hiç bahsetmezler bile ve Platon da onun hakkında hiç iyi şeyler söylemez.</p>
<p>Bugün Orpheus modern popüler kültürde şaşırtıcı bir sıklıkla ortaya çıkar. Filmlerde, oyunlarda ve hatta video oyunlarında bile görünür. Görünüşe göre savaşmak yerine sevmeyi tercih eden kurnaz ozan Orpheus, kadim dönemdekilere kıyasla modern seyircinin daha çok ilgisini çekmiştir.</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<ol>
<li>Musalar (İngilizce: Muses) Yunan mitolojisinde geçen ilham perileridir. Metnin devamında Musa, “ilham perisi” olarak çevrilmiştir. (ç.n.)</li>
<li>Rodoslu Apollonios tarafından MÖ 3. yüzyılda yazılmış epik bir Yunan şiir. (ç.n.)</li>
</ol>
<p><em> © Düşünbil® (2024)</em></p>
<p><strong>Yazar:</strong> Robbie Mitchell<br>
<strong>Çeviren:</strong> Feyza Başak<br>
<strong>Çeviri Editörü:</strong> Selin Melikler<br>
<strong>Kaynak: </strong><a href="https://www.ancient-origins.net/myths-legends-europe/orpheus-0017163">ancient-origins.net</a></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>En Büyük Soruyu Cevaplamak: Neden Hiçbir Şey Yerine Bir Şeyler Var? – Lloyd Strickland</title>
<link>https://trafikdernegi.com/en-buyuk-soruyu-cevaplamak-neden-hicbir-sey-yerine-bir-seyler-var-lloyd-strickland</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/en-buyuk-soruyu-cevaplamak-neden-hicbir-sey-yerine-bir-seyler-var-lloyd-strickland</guid>
<description><![CDATA[ İdeal bir dünyada, her olağanüstü felsefi soru, birisinin bunu ilk kez nasıl düşündüğünün hikayesini anlatan olağanüstü hikâye ile birlikte gelirdi. Ne yazık ki, günümüzde muhtemelen daha sonra adının verildiği Choco Leibniz biscuits ile tanınan bir Alman filozofun genellikle en büyük felsefi sorun olarak ifade edilen şeyi bulmaya itenin ne olduğunu sadece tahmin edebiliriz: neden hiçbir şey yerine bir şeyler var? Bu felsefeci, ayrıca bize kalkülüs ve modern bilgisayarın kalbindeki ikili sayı sistemini hediye eden Gottfried Wilhelm Leibniz idi. 14 Kasım 1716 tarihinde 300 sene önce öldü. Birçok eski düşünür, evrenimizin neden bu şekilde olduğunu sormuştu, fakat Leibniz, neden bir evren
The post En Büyük Soruyu Cevaplamak: Neden Hiçbir Şey Yerine Bir Şeyler Var? – Lloyd Strickland first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/05/planet-8215532_1920.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:21:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Büyük, Soruyu, Cevaplamak:, Neden, Hiçbir, Şey, Yerine, Bir, Şeyler, Var, –, Lloyd, Strickland</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İdeal bir dünyada, her olağanüstü felsefi soru, birisinin bunu ilk kez nasıl düşündüğünün hikayesini anlatan olağanüstü hikâye ile birlikte gelirdi. Ne yazık ki, günümüzde muhtemelen daha sonra adının verildiği Choco Leibniz biscuits ile tanınan bir Alman filozofun genellikle en büyük felsefi sorun olarak ifade edilen şeyi bulmaya <a href="https://plato.stanford.edu/entries/nothingness/" target="_blank" rel="noopener" title="">itenin ne olduğunu</a> sadece tahmin edebiliriz: <a href="http://earlymoderntexts.com/assets/pdfs/leibniz1714a.pdf" target="_blank" rel="noopener" title="">neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?</a></p>



<p>Bu felsefeci, ayrıca bize kalkülüs ve modern bilgisayarın kalbindeki <a href="https://www.timeshighereducation.com/comment/opinion/slow-burn-impact/2019339.article" target="_blank" rel="noopener" title="">ikili sayı sistemini hediye eden</a> Gottfried Wilhelm <a href="https://plato.stanford.edu/entries/leibniz/" target="_blank" rel="noopener" title="">Leibniz</a> idi. 14 Kasım 1716 tarihinde 300 sene önce öldü.</p>



<p>Birçok eski düşünür, evrenimizin neden bu şekilde olduğunu sormuştu, fakat Leibniz, neden bir evren olduğunu merak ederek bir adım ileriye gitti. Bu, zorlayıcı bir soruydu, çünkü -Dünya’nın, yıldızların, galaksilerin, evrenin- herhangi birinin, hiçbir şeyin olmayabildiği bir durum tamamen olanaklıydı. Hatta Leibniz, hiçliğin “daha basit ve zahmetsiz” olduğunu düşünmüştü. Eğer hiçbir şey var olmasaydı, o zaman hiçbir açıklamaya ihtiyacımız olmazdı- tabii ki de açıklama talep eden herhangi birisi olmazdı, bu farklı bir konu. Leibniz bir şeyin olmasının ve hiçliğin olmamasının bir açıklama gerektirdiğini düşündü. Onun <a href="https://www.leibniz-translations.com/theses.htm" target="_blank" rel="noopener" title="">sunduğu açıklama</a>, Tanrı’nın bir evreni yaratmak istemesiydi- mümkün olan en iyisini- ki bu Tanrı’yı hiçbir şey yerine bir şeyler olmasının basit nedeni yapmaktaydı.</p>



<p>Leibniz’in ölümünden bugüne kadar onun büyük sorusu, her ne kadar sekülerleşen bir çağda pek çok kişinin bu soruya yanıt olarak Tanrı’yı dahil etmesinden çekinmesi pek şaşırtıcı olmasa da filozofların ve bilim insanlarını meşgul etmeye devam etmiştir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Kuantum Tanrılar</h2>



<p>Bir şeylerin olmak zorunda olduğunu söylemek cevap türlerinden birisidir; çünkü hiçbir şeyin var olmaması olanaksız olurdu. Bu, tüm içeriği, yasaları ve olaylarıyla birlikte tüm evrenin var olması ve olduğu gibi olması gerektiğini iddia eden 17. yüzyıl filozofu <a href="http://plato.stanford.edu/entries/spinoza/" target="_blank" rel="noopener" title="">Spinoza</a>’nın görüşüydü. Kendisini Spinoza felsefesinin takipçisi sayan <a href="http://www.biography.com/people/albert-einstein-9285408" target="_blank" rel="noopener" title="">Einstein</a> da benzer bir görüşü savunuyor gibi görünmektedir.</p>



<p>Teorik fizikçi Lawrence Krauss gibi diğer bilim insanları, popüler kitabı <a href="https://www.nytimes.com/2012/03/25/books/review/a-universe-from-nothing-by-lawrence-m-krauss.html" target="_blank" rel="noopener" title="">Hiç Yoktan Bir Evren</a>’de (2012), Leibniz’in büyük sorusuna verilen bu cevabın daha incelikli bir versiyonunu sunmaktadır. Krauss, yeniden kaybolmadan önce spontane biçimde varlığa gelen sanal parçacıklar yoluyla dolup taşan boş uzay aracılığıyla, kuantum boşluğundaki kütleçekimin işleyişinden kaçınılmaz ve doğal bir şekilde ortaya çıktığını iddia etmektedir. Krauss’un teorisi hiçliğin var olamayacağını, çünkü her zaman bir şeylerin var olduğunu ima eder: önce kütleçekim ve kuantum boşluğu vardı ve buradan bildiğimiz evren doğdu.</p>



<p>Kozmolojideki <a href="https://theconversation.com/the-origin-of-the-universe-is-there-a-role-for-god-6418" target="_blank" rel="noopener" title="">diğer teoriler </a>de evrenimizin onlardan ortaya çıkacağı sicim veya membran gibi şeylerin daima var olması gerektiğini varsayıyor gözükmektedir.</p>



<p>“Neden hiçbir şey değil de bir şey var” sorusuna verilen bu tür bilimsel yanıtlarla ilgili sorun, neden kütleçekim, kuantum boşluğu, sicimler ya da hatta bir evren olması gerektiğini düşünmemiz gerektiğinin açık olmamasıdır. Bu şeyler yerine mutlak hiçliğin olduğu bir ihtimal, tamamen olanaklı görünmektedir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Hangi Soru?</h2>



<p>Leibniz’in büyük sorusuna verilen cevaplardan bir diğeri basitçe bu sorunun bir cevabı olduğunu reddetmektir. Filozof <a href="http://plato.stanford.edu/entries/russell/" target="_blank" rel="noopener" title="">Bertrand Russell</a> 1948’de ünlü bir radyo tartışmasında bu çizgiyi benimsedi. Kendisine evrenin neden var olduğunu düşündüğü soruldu ve bu soruyu “<a href="http://www.biblicalcatholic.com/apologetics/p20.htm" target="_blank" rel="noopener" title="">Evrenin sadece orada olduğunu söylemeliyim, hepsi bu</a>” şeklinde cevapladı.</p>



<p>Buna göre evren, filozofların kaba gerçek (brute fact) olarak adlandırdığı, açıklaması olmayan bir şey olacaktır. Russell’ın işaret ettiği nokta, insanların neden hiçbir şey yerine bir şeyler olduğunu henüz açıklayamadıkları değil, olanaklı bir açıklamanın olmadığıdır. Evrenimizin daha büyük çoklu evrenin bir parçası olduğuna inananlar da bu çizgiyi benimseyerek, çoklu evrenin ve dolayısıyla evrenimizin <a href="https://www.amazon.co.uk/Why-Does-World-Exist-Answer/dp/1846682452/" target="_blank" rel="noopener" title="">nihai bir açıklaması olmadığını öne sürmektedirler</a>. Leibniz’in büyük sorusuna cevaben evrenin nihai olarak açıklanamaz olduğunu söylemek halen popüler bir yanıt olsa da entelektüel açıdan tatmin edici olmamak gibi bir kusuru vardır (bu yanıtın yanlış olduğu anlamına tabii ki de gelmez).</p>



<p>Leibniz’in büyük sorusuna verilebilecek en yeni yanıt, evrenimizin var olması gerektiği için var olduğunu söylemektir. Buradaki düşünce, tüm olası evrenlerin içkin olarak var olma eğilimine sahip olduğu, ancak bazılarının diğerlerinden daha fazla var olma eğilimine sahip olduğudur. Bu fikir aslında <a href="https://www.leibniz-translations.com/ultimateorigination.htm" target="_blank" rel="noopener" title="">olası dünyalar arasında </a>bir varoluş mücadelesi olabileceği düşüncesini ortaya atan, en iyi dünyanın sanki sanal bir doğal seçilim sürecinden geçerek zirveye çıktığı düşüncesini öne süren Leibniz’e aittir. Nihayetinde bu fikri kabul etmedi ve bunun yerine evrenin Tanrı öyle istediği için var olduğu şeklindeki daha geleneksel görüşe geri çekildi.</p>



<p>Fakat olanaklı dünyaların arasındaki bir sanal mücadele düşüncesi <a href="https://books.google.co.uk/books?id=qkHKcOp34osC&printsec=frontcover&dq=intitle:nature+intitle:understanding+inauthor:rescher&hl=en&sa=X&redir_esc=y#v=onepage&q&f=false" target="_blank" rel="noopener" title="">bazı modern felsefecilere</a> çekici gelmiştir, onlar bu düşüncenin mantıksal sonucunu takip etmiş ve var olma eğilimi en yüksek olan olanaklı evrenin- ki bu en iyisi olduğu için ya da yaşamın ortaya çıkmasına izin veren koşullar gibi bazı önemli özellikleri içerdiği için olabilir- kendisini aktüel olarak varoluşa getireceğini öne sürmüştür.</p>



<p>Bu teoriye göre evrenimiz Tanrı ya da herhangi bir şeyin onu öyle yarattığı için değil tam anlamıyla kendisini var-olmayandan çıkarıp kendisini aktüel hale getirdiği için, aktüel hale gelmektedir. Tuhaf mı? Evet. Fakat bizi geri adım attırmasına izin vermemeliyiz. Nihayetinde olağanüstü felsefi sorular sadece olağanüstü bir cevabı gerektiriyor olabilir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Lloyd Strickland</strong> – “<a href="https://theconversation.com/answering-the-biggest-question-of-all-why-is-there-something-rather-than-nothing-65865" target="_blank" rel="noopener" title="">Answering the biggest question of all: why is there something rather than nothing?</a>“, (Erişim Tarihi: 12.05.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Yusuf Topsakal</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Berk Celayir</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/en-buyuk-soruyu-cevaplamak-neden-hicbir-sey-yerine-bir-seyler-var-lloyd-strickland/">En Büyük Soruyu Cevaplamak: Neden Hiçbir Şey Yerine Bir Şeyler Var? – Lloyd Strickland</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Animalizm ve Kişisel Özdeşlik: Biz Hayvan mıyız? – Kristin Seemuth Whaley</title>
<link>https://trafikdernegi.com/animalizm-ve-kisisel-ozdeslik-biz-hayvan-miyiz-kristin-seemuth-whaley</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/animalizm-ve-kisisel-ozdeslik-biz-hayvan-miyiz-kristin-seemuth-whaley</guid>
<description><![CDATA[ Biz neyiz? Felsefeciler sık sık, temelde ne olduğumuzu—yani bizi biz yapan şeyi—izah eden cevaplar ararlar. Belki, fiziksel olmayan zihinler veya ruhlarızdır. [1] Belki de anılarımız ve düşüncelerimizizdir. Ya da beyinler veya bedenler gibi fiziksel şeyler olabiliriz. Animalizm denilen görüşe göre ise biz, insan-hayvanlarız. [2] Buradaki tartışmamızın odağı bu görüştür. 1. Animalizm Animalizm, her birimizin bir insan-hayvan olduğu görüşüdür: Homo sapiens türüne ait biyolojik birer organizmayız. Animalistler, insan-hayvanların tipik olarak, diğer hayvanlarda olmayan zekâ seviyelerine ve rasyonelliğe sahip olduğunu kabul etmekle birlikte yine de hayvan olduğumuzu öne sürerler. Animalizm; zaman içerisindeki özdeşliğimiz, yani birçok açıdan değişmemize rağmen geçmiş, şimdi ve gelecekte
The post Animalizm ve Kişisel Özdeşlik: Biz Hayvan mıyız? – Kristin Seemuth Whaley first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/05/cat-4956791_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:21:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Animalizm, Kişisel, Özdeşlik:, Biz, Hayvan, mıyız, –, Kristin, Seemuth, Whaley</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Biz neyiz? Felsefeciler sık sık, temelde ne olduğumuzu—yani bizi biz yapan şeyi—izah eden cevaplar ararlar.</p>



<p>Belki, fiziksel olmayan zihinler veya ruhlarızdır. [1] Belki de anılarımız ve düşüncelerimizizdir. Ya da beyinler veya bedenler gibi fiziksel şeyler olabiliriz.</p>



<p><em>Animalizm</em> denilen görüşe göre ise biz, insan-hayvanlarız. [2] Buradaki tartışmamızın odağı bu görüştür.</p>



<h2 class="wp-block-heading">1. Animalizm</h2>



<p>Animalizm, her birimizin bir insan-hayvan olduğu görüşüdür: Homo sapiens türüne ait biyolojik birer organizmayız. Animalistler, insan-hayvanların tipik olarak, diğer hayvanlarda olmayan zekâ seviyelerine ve rasyonelliğe sahip olduğunu kabul etmekle birlikte yine de hayvan olduğumuzu öne sürerler.</p>



<p>Animalizm; zaman içerisindeki özdeşliğimiz, yani birçok açıdan değişmemize rağmen geçmiş, şimdi ve gelecekte nasıl hâlâ <em>kendimiz </em>olduğumuz hakkında imalara sahiptir. Eğer insan-hayvanlarsak o hâlde bu hayvanlardan bağımsız olarak var olamayız, yani genelde <em>kişisel özdeşlik</em> olarak adlandırılan şey, bizim zaman içerisinde aynı <em>hayvan</em> olarak kalmamıza bağlıdır –yani biyolojik bir meseledir. [3]</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Animalizm Psikolojik Teorilere Karşı</h2>



<p>Animalizm, zaman içindeki özdeşliğimizin; psikolojimizle, geçmiş ve gelecek benliklerimize düşüncelerimiz aracılığıyla psikolojik olarak bağlı olmamızla, hatıralarımızla ve öz-benlik-algımızla ilgili bir mesele olduğunu söyleyen görüşlerden ayrılır [4]: örneğin, bu görüşlere göre, çocukken brokoliyi sevmediğinizi hatırlıyor ancak şimdi brokoliyi seviyorsanız yine de aynı kişisinizdir çünkü o çocuk <em>olduğunuzu hatırlıyorsunuzdur</em>.</p>



<p>Animalizmin ve psikolojik teorilerin birbirinden nasıl ayrıldığını anlamak için şunu hayal edin:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Tedavi edilemez bir hastalık tanısı aldınız. Doktorunuz beyninizi başka bir bedene nakletmek için son teknoloji bir işlem öneriyor ve bedeniniz, kalan sağlıklı organları, organ nakli bekleyen diğer hastalar için kurtarmaya yetecek kadar uzun süre canlı tutulacak. İşlemden sonra, beyninize sahip olan hasta uyanıyor ve “İnanılmaz! Yeni bir bedenim var ve hastalığımdan eser yok!” diye düşünüyor.</p>
</blockquote>



<p><em>Siz</em> neredesiniz: Beyninizle mi yoksa bedeninizle mi birliktesiniz? [5]</p>



<p>Psikolojik teorilere göre, beyninize sahip olan hasta, yani önceki benliğinize psikolojik olarak bağlı olan, siz olduğunuzu hatırlayan kişi <em>sizsinizdir</em>.</p>



<p>Animalizme göre ise bu hasta siz <em>değilsinizdir</em>: özdeşlik <em>biyolojik</em> bir meseledir, <em>psikolojik</em> değil. Siz, hastalığı olup da beyni olmayan hayvansınız çünkü bu biyolojik organizma, sizin önceden sürdürdüğünüz biyolojik yaşamın aynısını sürdürmektedir: Beyniniz, <em>başka bir</em> biyolojik yaşam sürdüren farklı bir hayvanla bir araya gelmiştir.</p>



<p>Animalizm, yaşam desteğine bağlı olan ve bilinçli bir aktivitede bulunma olasılığı olmayan bir insan-hayvanın bile hâlâ <em>bizden biri</em> olduğunu söyler. Ve ölümden sonraki yaşamla veya -olur ki teknoloji elverirse- bilincimizi sanal bir gerçekliğe yükleyerek [6] ya da beyin nakilleriyle yeni bedenler edinerek [7] bu hayvanlardan daha uzun yaşayamayız. Yani animalizm, zaman içerisindeki kimliğimiz hakkındaki bazı yaygın görüşleri reddeder.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Animalizm Lehine Argüman</h2>



<p>Peki neden bazı insanlar animalizmi kabul ediyor? Animalizmin en iyi savunusu, sandalye başındaki okuyucuya yöneltilen, <em>Düşünen Hayvan Argümanı</em>‘dır:</p>



<ul>
<li>Öncül 1: Sandalyende oturan bir insan-hayvan var.</li>



<li>Öncül 2: Sandalyende oturan insan-hayvan düşünüyor.</li>



<li>Öncül 3: Sandalyende oturan tek düşünen varlık sensin.</li>



<li>Sonuç: Dolayısıyla sandalyende oturan insan-hayvan sensin. [8]</li>
</ul>



<p>Sandalyendeki varlık, biyolojik bir organizma, bir insan-hayvandır (şimdilik) işlevsel bir beyne sahip olan bu canlı insan organizması, düşünüyor vaziyette; [9] buradaki tek düşünen şey <em>sensindir</em>, sandalyende senden başka düşünen bir varlık yoktur. [10]</p>



<p>Başarılı olduğu takdirde argüman, o insan-hayvanın sen <em>olduğunu </em>gösterir. Mesele senin ve hayvanın aynı alanı kaplaması, aynı düşünceleri düşünmesi de değil. Ortada düşünen yalnızca bir tane şey var, ki bu da sen ve o hayvan arasında bir <em>özdeşlik</em> tesis eder. Bu nedenle sen bir insan-hayvansın. Ve durum buysa özdeşliğin, zaman içerisinde aynı insan-hayvan olarak kalmana bağlıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Animalizme Karşı Koymak</h2>



<p>Argümanı kabul etmemek, öncüllerden birini reddetmeyi gerektiriyor.</p>



<p>Öncül 1’i—sandalyende oturan bir insan-hayvanın bulunduğunu—reddetmek, savunması zor bir pozisyon. [11]</p>



<p>Öncül 2’yi—sandalyende oturan insan-hayvanın düşünüyor olduğunu—reddetmek, o insan-hayvanın <em>düşünmediğini</em> iddia etmeyi gerektirir: aslında düşünen şey o organizma değildir ama o, düşünen bir <em>zihne</em> veya <em>ruha</em> çok yakın bir biçimde bağlıdır. Ancak eğer ki insan-hayvanlar düşünmüyorlarsa yunuslar veya şempanzeler gibi diğer akıllı organizmalar da ya aslında akıllı değillerdir ya da onlar da düşünen zihinlere çok yakın bir biçimde bağlıdırlar. [12]</p>



<p>Düşünen <em>hayvanlardan</em> ziyade, düşünen <em>zihinler</em> isek bu, kendimiz ve fiziksel şeylerle ilişkimiz hakkındaki bazı gündelik yargılarımıza meydan okuyabilir: örneğin, aslında hiçbir zaman aynada kendinizi görmüyorsunuz (organizmayı görüyorsunuz); köpeğiniz Spot ile yolculuğa çıkarsanız, normalde orada <em>iki </em>şeyin olduğunu düşüneceğimiz yerde aslında <em>dört</em> şey olacaktır (insan-hayvan, köpek-hayvan, siz ve Spot); [13] ve Spot’la siz hiçbir zaman sarılmazsınız (yalnızca organizmalar bunu yapar).</p>



<p>Öncül 3’ü—sandalyende oturan tek düşünen varlığın sen olduğunu—reddetmek, <em>tek</em> düşünen şeyin sen olmadığını iddia etmeyi gerektirir: sen de insan-hayvan da düşünüyorsunuzdur ve düşünceleriniz birbirleriyle bire bir aynıdır. Ama sandalyende düşünen iki şey varsa hayvanın sen olmadığını bilemezsin. “Hayvan ben değilim, ben hayvan <em>olmayan</em> ve düşünen şeyim” diye düşünebilirsin ama hayvan da bunun tıpkısını düşünecektir. Dolayısıyla Öncül 3’ü reddetmek, bir hayvan <em>olmadığın</em> konusunda herhangi bir güvence vermiyor. [14]</p>



<p>Animalizme karşı koymanın başka bir yolu da konumu seninle aynı olan <em>beyin </em>hakkındaki, paralel bir Düşünen <em>Beyin</em> Argümanı’ndan geçer. [15] Bu argüman da benzer bir şekilde desteklenir ama sonucu animalizmle çelişir: siz bir <em>beyinsinizdir</em>, <em>hayvan</em> değil. Yani rakip bir sonuç için eşit düzeyde iyi delilimiz olabilir. Öyle ya da böyle bu argüman, düşünen bir şey olmanın ne gerektirdiği konusunda daha fazla tartışmayı garanti ediyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">5. Sonuç</h2>



<p>Öyleyse, biz temel olarak neyiz? Hayvanlar mı? Beyinler mi? Ruhlar mı? Zihinler mi? Yoksa bunların bir birleşimi mi?</p>



<p>Buna verilen her cevabın kendimize dair anlayışımızla ilgili sonuçları var ve hepsi daha fazla felsefi soruya kapı açıyor: Varlığımız ne zaman başlar ve sonlanır? Kimler <em>bizden birisi</em> olarak sayılır ve onlara karşı hangi ahlaki yükümlülüklere sahibiz? “Ne olduğumuzu” değerlendirirken sorgulayacak çok şey vardır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Notlar</h2>



<ul>
<li>[1] Descartes (1641), her birimizin beden gibi fiziksel bir şeyden ziyade ruh veya zihin gibi maddesel olmayan bir şey olduğunu iddia eder. Descartes’ın argümanının genel bir özeti için <a href="https://1000wordphilosophy.com/2018/08/05/descartes-meditations-4-6/">Descartes’ Meditations 4-6</a>‘teki Meditation 6: The Existence of Physical Things and Substance Dualism kısmına bakınız.</li>



<li>[2] Olson (1999) animalizmin önemli savunucularındandır. Animalizmin daha fazla sunuluşu ve farklı formları için Bailey (2015), Thornton (2016) ve Blatti (2019)’a bakınız.</li>



<li>[3] Biyolojik özdeşliğin—aynı biyolojik hayatı yaşamanın—bir açıklaması için Blatti (2019, §1.2)’ye bakınız; buna karşı olan bir görüş için Madden (2016)’ya bakınız. Animalizm ve zaman içerisindeki özdeşliğimiz arasındaki ilişki güncel bir tartışma konusudur: Duncan (çıkacak olan) ve Bailey, Thornton, Elswyk (çıkacak olan)’a bakınız.</li>



<li>[4] Locke (1690, II.xxvii) kişisel özdeşliğin psikolojik bir mesele olduğunu iddia eder. Kişisel özdeşliğe dair psikolojik teorilere bir giriş için Chad Vance’in <a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/02/10/personal-identity/">Personal Identity</a> makalesinin üçüncü kısmına bakınız.</li>



<li>[5] Başka bir seçenek de şu ki işlem başarılı olsa bile <em>iki hasta da siz değilsinizdir</em>. Ancak, olsa olsa ya beyninizi ya da bedeninizi takip edersiniz. Belki iki hasta da size oldukça yakın olan ama sizle özdeş olmayan bireyler olarak hayatta kalırlar. Özdeşlik yerine <em>hayatta kalmaya</em> dair tartışmalar için Parfit (1984)’e bakınız.</li>



<li>[6] Bunun nasıl olabileceğinin kurgusal gösterimleri için Amazon’un <a href="https://www.amazon.com/Upload-Official-Trailer/dp/B08BYYSF6M/ref=sr_1_1?dchild=1&keywords=upload&qid=1615378857&sr=8-1" target="_blank" rel="noopener" title="">Upload</a> dizisine veya Black Mirror’ın “<a href="https://www.netflix.com/tr/title/70264888?trackId=200257859" target="_blank" rel="noopener" title="">San Junipero</a>” bölümüne bakınız.</li>



<li>[7] Ölümden sonra yaşamın mümkünatıyla ilgili genel zorluk, yeni bir bedene sahip olduğunuzda veya fiziksel ölümden sonra bedensiz biçimde var olduğunuzda o hayvandan farklıymışsınız gibi görünmesi. Peter van Inwagen gibi bazı animalistler, Tanrı’nın insanı, organizma olarak fiziksel bir sonraki hayata gönderdiğini ve dünyadaki yerine bir ceset koyduğunu iddia ederek ölümden sonra yaşamın imkânını savunmaya çalışırlar; buna dair tartışma için Hasker ve Taliferro (2019)’a bakınız. Diğer animalistler ölümden sonraki bir yaşamın imkânını savunmak için farklı stratejiler önerirler, örneğin, bakınız: Thornton (2019).</li>



<li>[8] Bu, Olson’ın argümanının (2003) düzenlenmiş hâlidir. Animalizm lehine diğer argümanları görmek için Blatti (2012) ve Bailey (2016)’ya bakınız.</li>



<li>[9] İleride bu insan-hayvan, beyin nakli yaptırmak için beynini aldırırsa o andan itibaren</li>



<li>düşünmüyor olurdu. Ancak ikinci öncül şu anda olan şeyle alakalıdır.</li>



<li>[10] Kişisel özdeşlik üzerine çalışan felsefeciler bu öncülün ardındaki düşünceyi savunmak</li>



<li>için her şeyi deneyeceklerdir; kişisel özdeşlik teorileri, senin olduğun yerde, düşünen birden fazla şey olduğu sonucuna varmamalılar. Tartışma için Hershenov (2013)’e bakınız.</li>



<li>[11] Bazı felsefeciler öncül 1’i reddedecek ve parçabilimsel nihilizmi kabul edeceklerdir. Bu görüşe göre -hayvanlar veya bu durumda sandalyeler gibi- hiçbir birleşik fiziksel nesne yoktur. Bu görüşe dair tartışma için Wasserman (2017,§4)’e bakınız.</li>



<li>[12] Şempanzeler ve yunuslar, insanların yaptığı gibi iletişim kurarlar, sosyal ilişkiler geliştirirler, alet kullanırlar, iş birliği yaparak çalışırlar ve kendilerini aynada tanırlar. Bunların hepsi düşüncenin ve zekânın varlığına kanıt sunar (Bearzi and Stanford, 2010).</li>



<li>[13] Arabada bulunan şeyleri tek tek sayacak olsaydık normalde bagajımızdan, Spot’ın oyuncaklarından, yolculuk için yanımıza aldığımız atıştırmalıklardan, su şişesi gibi eşyalarla birlikte senden ve Spot’tan bahsederdik. Ama sen ve Spot’ı saydıktan sonra, arabada olduğu çok bariz olan iki şeyi muhtemelen atlardık: insan-hayvan ve köpek-hayvan.</li>



<li>[14] Öncül 3’ü reddetmek, bazı gündelik yargılarımızı da reddetmeyi gerektirir: Kişi ve hayvanın ikisi de düşündüğünden dolayı, düşünen şey sayısı normalde kabul ettiğimizin iki katıdır. Bir arkadaşınız için güzel bir davranışta bulunursanız hem arkadaşınızı hem de arkadaşınızla aynı konumdaki hayvanı mutlu edersiniz. Arkadaşınızı inciten bir şey söylerseniz bir kez arkadaşınızı bir kez de hayvanı olmak üzere aslında iki sefer incitici bir söz sarf etmiş olursunuz.</li>



<li>[15] Düşünen Beyin Argümanı şu şekildedir:<br>Öncül 1′: Olduğun yerde bir insan beyni bulunuyor.<br>Öncül 2′: Olduğun yerde bulunan insan beyni düşünüyor.<br>Öncül 3′: Düşündüğün yerde bulunan tek varlık sensin.<br>Sonuç’: Dolayısıyla sen bir insan beynisin.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Referanslar </h2>



<ul>
<li><a href="https://doi.org/10.1093/analys/ans102">Blatti, Stephan (2012). “A New Argument for Animalism,” </a><a href="https://doi.org/10.1093/analys/ans102"><em>Analysis </em></a><a href="https://doi.org/10.1093/analys/ans102">(72)4, 685-690.</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/entries/animalism/#OurPers">Blatti, Stephan (2019), “Animalism,” </a><a href="https://plato.stanford.edu/entries/animalism/#OurPers"><em>Stanford Encyclopedia of Philosophy.</em></a></li>



<li><a href="https://andrewmbailey.com/Animalism.pdf">Bailey, Andrew (2015). “Animalism,” </a><a href="https://andrewmbailey.com/Animalism.pdf"><em>Philosophy Compass </em></a><a href="https://andrewmbailey.com/Animalism.pdf">10(12), 867-883.</a></li>



<li><a href="https://andrewmbailey.com/YouAreAnAnimal.pdf">Bailey, Andrew (2016). “You are an Animal,” </a><a href="https://andrewmbailey.com/YouAreAnAnimal.pdf"><em>Res Philosophica</em></a><a href="https://andrewmbailey.com/YouAreAnAnimal.pdf"> (93)1, 205-218.</a></li>



<li><a href="https://andrewmbailey.com/WAM.pdf">Bailey, Andrew, Allison Krile Thornton, and Peter van Elswyk (forthcoming), “Why Animalism Matters,” </a><a href="https://andrewmbailey.com/WAM.pdf"><em>Philosophical Studies.</em></a></li>



<li><a href="https://www.americanscientist.org/article/a-bigger-better-brain">Bearzi, Maddalena and Craig Stanford (2010). “A Bigger, Better Brain: Observations of Chimpanzees and Dolphins Strengthen the Notion that Humanlike Intelligence may not be Uniquely Human,” </a><a href="https://www.americanscientist.org/article/a-bigger-better-brain"><em>American Scientist.</em></a></li>



<li><a href="http://earlymoderntexts.com/assets/pdfs/descartes1641.pdf">Descartes, René (1641). </a><a href="http://earlymoderntexts.com/assets/pdfs/descartes1641.pdf"><em>Meditations on First Philosophy.</em></a></li>



<li><a href="https://www.academia.edu/41650697/Animalism_is_Either_False_or_Uninteresting_Perhaps_Both_">Duncan, Matt (forthcoming), “Animalism is Either False or Uninteresting (Perhaps Both),”  </a><a href="https://www.academia.edu/41650697/Animalism_is_Either_False_or_Uninteresting_Perhaps_Both_"><em>American Philosophical Quarterly.</em></a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/entries/afterlife/">Hasker, William and Charles Taliferro, (2019). “Afterlife,” </a><a href="https://plato.stanford.edu/entries/afterlife/"><em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy.</em></a></li>



<li><a href="https://www.jstor.org/stable/23460792">Hershenov, David B. (2013). “Who Doesn’t Have a Problem of Too Many Thinkers?,” </a><a href="https://www.jstor.org/stable/23460792"><em>American Philosophical Quarterly </em></a><a href="https://www.jstor.org/stable/23460792">50(2), 203-208.</a>  </li>



<li><a href="http://earlymoderntexts.com/assets/pdfs/locke1690book2.pdf">Locke, John (1690). “On Identity and Diversity” (II.xxvii), An </a><a href="http://earlymoderntexts.com/assets/pdfs/locke1690book2.pdf"><em>Essay Concerning Human Understanding.</em></a></li>



<li><a href="https://discovery.ucl.ac.uk/id/eprint/10040838/1/human-persistence.pdf">Madden, Rory (2016). “Human Persistence,” </a><a href="https://discovery.ucl.ac.uk/id/eprint/10040838/1/human-persistence.pdf"><em>Philosophers’ Imprint </em></a><a href="https://discovery.ucl.ac.uk/id/eprint/10040838/1/human-persistence.pdf">(16)17.</a></li>



<li><a href="https://oxford.universitypressscholarship.com/view/10.1093/0195134230.001.0001/acprof-9780195134230">Olson, Eric (1999). </a><a href="https://oxford.universitypressscholarship.com/view/10.1093/0195134230.001.0001/acprof-9780195134230"><em>The Human Animal: Personal Identity Without Psychology</em></a><a href="https://oxford.universitypressscholarship.com/view/10.1093/0195134230.001.0001/acprof-9780195134230">. Oxford University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.sheffield.ac.uk/polopoly_fs/1.101685!/file/animalism.pdf">Olson, Eric (2003). “An Argument for Animalism,” in </a><a href="https://www.sheffield.ac.uk/polopoly_fs/1.101685!/file/animalism.pdf"><em>Personal Identity, </em></a><a href="https://www.sheffield.ac.uk/polopoly_fs/1.101685!/file/animalism.pdf">eds. R. Martin and J. Barresi, Blackwell, 318-334.</a></li>



<li><a href="https://oxford.universitypressscholarship.com/view/10.1093/019824908X.001.0001/acprof-9780198249085">Parfit, Derek (1984). </a><a href="https://oxford.universitypressscholarship.com/view/10.1093/019824908X.001.0001/acprof-9780198249085"><em>Reasons and Persons. </em></a><a href="https://oxford.universitypressscholarship.com/view/10.1093/019824908X.001.0001/acprof-9780198249085">Oxford University Press.</a></li>



<li><a href="https://doi.org/10.1111/phc3.12340">Thornton, Allison Krile (2016). “Varieties of Animalism,” <em>Philosophy Compass </em>11(9)</a><a href="https://doi.org/10.1111/phc3.12340">, 515-526.</a></li>



<li><a href="https://www.jstor.org/stable/48570838?seq=1">Thornton, Allison Krile (2019). “Disembodied Animals,” <em>American Philosophical Quarterly </em>56(2), 203-217.</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/entries/material-constitution/#Eli">Wasserman, Ryan (2017). “Material Constitution,” </a><a href="https://plato.stanford.edu/entries/material-constitution/#Eli"><em>Stanford Encyclopedia of Philosophy.</em></a></li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İlgili Yazılar</h2>



<ul>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kisisel-kimlik-chad-vance/" target="_blank" rel="noopener" title="">Kişisel Kimlik</a> – Chad Vance </li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kisisel-ozdeslige-dair-psikolojik-yaklasimlar-bizi-biz-yapan-sey-anilarimiz-ve-bilincimiz-mi-kristin-seemuth-whaley/" target="_blank" rel="noopener" title="">Kişisel Özdeşliğe Dair Psikolojik Yaklaşımlar: Bizi Biz Yapan Şey Anılarımız ve Bilincimiz mi?</a> – Kristin Seemuth Whaley</li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2024/02/03/mind-body-problem/">The Mind-Body Problem: What Are Minds?</a> – Jacob Berger</li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2023/12/04/hylomorphism/">Form and Matter: Hylomorphism</a> – Jeremy W. Skrzypek</li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2023/02/25/no-self/">The Buddhist Theory of No-Self (Anātman/Anattā)</a> – Daniel Weltman</li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/04/28/origin-essentialism/">Origin Essentialism: What Could Have Been Different About You?</a> –  Chad Vance</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/olumsallik-ve-zorunluluk-modaliteye-giris-andre-leo-rusavuk/" target="_blank" rel="noopener" title="">Olanaklılık ve Zorunluluk: Modaliteye Giriş</a> – Andre Leo Rusavuk </li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2018/08/05/descartes-meditations-4-6/">Descartes’ Meditations 4-6</a> – Marc Bobro</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/cehennem-ve-evrenselcilik-a-g-holdier/" target="_blank" rel="noopener" title="">Cehennem ve Evrenselcilik</a> – A.G. Holdier </li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/olumsuzluk-iyi-bir-sey-midir-felipe-pereira/" target="_blank" rel="noopener" title="">Ölümsüzlük İyi Bir Şey Midir?</a> – Felipe Pereira </li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/etik-olarak-kurtaj-nathan-nobis/" target="_blank" rel="noopener" title="">Kürtaj Etiği </a>– Nathan Nobis </li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/otanazi-veya-iyi-olum-nathan-nobis/" target="_blank" rel="noopener" title="">Ötanazi veya İyi Ölüm</a> – Nathan Nobis </li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Kristin Seemuth Whaley</strong> – “<a href="https://1000wordphilosophy.com/2021/03/11/animalism/" target="_blank" rel="noopener" title="">Animalism and Personal Identity: Are We Animals?</a>”, (Erişim Tarihi: 01.05.2024)</p>



<p><strong>Çeviri:</strong> Eren Yıldız    </p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Gökdeniz Tosun</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/animalizm-ve-kisisel-ozdeslik-biz-hayvan-miyiz-kristin-seemuth-whaley/">Animalizm ve Kişisel Özdeşlik: Biz Hayvan mıyız? – Kristin Seemuth Whaley</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Panpsişizm – David Skrbina (Internet Encyclopedia of Philosophy)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/panpsisizm-david-skrbinainternet-encyclopedia-of-philosophy</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/panpsisizm-david-skrbinainternet-encyclopedia-of-philosophy</guid>
<description><![CDATA[ Panpsişizm, her şeyin bir zihne veya zihne benzer bir niteliğe sahip olduğu görüşüdür. Kelimenin kendisi on altıncı yüzyılda İtalyan filozof Francesco Patrizi tarafından icat edilmiş ve iki Yunanca kelimenin pan (hepsi) ve psişe (ruh veya zihin) birleşiminden türetilmiştir. Oldukça genel olan bu tanım akla hemen şu iki soruyu getirir: (1) “Her şey” ile ne kastedilmektedir? (2) “Zihin” ile ne kastedilmektedir? İlk soru üzerine, bazı filozoflar evrendeki her nesnenin, her nesnenin her parçasının ve her nesne sisteminin kelimenin tam anlamıyla zihin benzeri bir niteliğe sahip olduğunu savunmuşlardır. Diğer filozoflar daha kısıtlayıcı davranarak yalnızca belirli geniş sınıflardaki şeylerin zihne sahip olduğunu (ki
The post Panpsişizm – David Skrbina (Internet Encyclopedia of Philosophy) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/pexels-miriam-espacio-2694037-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:21:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Panpsişizm, –, David, Skrbina Internet, Encyclopedia, Philosophy</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Panpsişizm, her şeyin bir zihne veya zihne benzer bir niteliğe sahip olduğu görüşüdür. Kelimenin kendisi on altıncı yüzyılda İtalyan filozof Francesco Patrizi tarafından icat edilmiş ve iki Yunanca kelimenin <em>pan</em> (hepsi) ve <em>psişe</em> (ruh veya zihin) birleşiminden türetilmiştir. Oldukça genel olan bu tanım akla hemen şu iki soruyu getirir: (1) “Her şey” ile ne kastedilmektedir? (2) “Zihin” ile ne kastedilmektedir? İlk soru üzerine, bazı filozoflar evrendeki her nesnenin, her nesnenin her parçasının ve her nesne sisteminin kelimenin tam anlamıyla zihin benzeri bir niteliğe sahip olduğunu savunmuşlardır. Diğer filozoflar daha kısıtlayıcı davranarak yalnızca belirli geniş sınıflardaki şeylerin zihne sahip olduğunu (ki bu durumda kişi gerçek bir panpsişist olmayabilir) ya da en azından nesnelerin—atomlar gibi—en küçük parçalarının bir zihne sahip olduğunu savunmuştur. İkinci soru—zihin nedir? —daha zor ve tartışmalıdır. Bu noktada panpsişizm, akla gelen diğer herhangi bir yaklaşımdan ne daha iyi ne de daha kötü durumdadır; sadece kişinin zihin kavramının, ne kadar tasarlanırsa tasarlansın, bir dereceye kadar her şeye uygulanması gerektiğini savunur. Panpsişist zihin anlayışı, insanları ve insan olmayan nesneleri de makul bir şekilde kapsayacak kadar geniş olmalıdır. Panpsişistler tipik olarak insan zihnini, daha evrensel bir kavramın benzersiz, oldukça saflaştırılmış bir örneği olarak görürler. Sözgelimi aşağı düzey hayvanlarda, bitkilerde veya kayalarda bulunan zihnin insanlarınki kadar sofistike ya da karmaşık olmadığını ileri sürerler. Ancak bu da yeni soruları gündeme getirir: Bu şeyler hangi ortak zihinsel nitelik veya nitelikleri paylaşmaktadır? Ve neden bu tür nitelikleri ilk etapta “zihinsel” olarak adlandırmalıyız?</p>



<p>Öyleyse panpsişizm muntazam bir zihin teorisi değildir. Aksine, zihin olgusunun evrende ne kadar yaygın olduğuna dair bir varsayımdır. (Birçok panpsişist bunu yapsa da) Panpsişizm “zihni” tanımlamaya çalışmaz ve mutlak suretle zihnin ona sahip olan nesnelerle nasıl ilişkili olduğunu açıklamaz.  Sonuç olarak, panpsişizm daha ziyade kapsayıcı bir kavramdır, bir çeşit meta-zihin teorisidir. Onu tamamen gelişmiş bir zihin teorisine dahil etmek için daha fazla ayrıntı gereklidir.</p>



<p>Panpsişizm gibi bir görüş ilk bakışta belki de pek olası görünmemektedir. Ve aslında birçok çağdaş filozof, panpsişizmin gerçek olamayacak kadar fantastik veya olasılık dışı olduğunu savunmuştur. Bununla birlikte, Batı felsefesinde, Antik Yunan’daki başlangıcından günümüze kadar gelen çok uzun ve seçkin bir panpsişist düşünce tarihi vardır. Felsefedeki en büyük isimlerden bazıları bir tür panpsişizmi savunmuş veya bu fikre karşı güçlü bir sempati ifade etmiştir. Özellikle, 21. yüzyıla doğru ilerlerken, bu konuya yönelik felsefi bir rönesansın başlangıcını görüyoruz. Bir kez daha panpsişizm, daha büyük bir felsefi söylemde kendine yer buluyor ve farklı şekillerde araştırılıyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İçindekiler</h2>



<ol type="1">
<li>Pansişizm Kavramı</li>



<li>Tarihsel Bir Bakış
<ul>
<li>a. Antik Çağ Felsefesi</li>



<li>b. Rönesans Düşüncesi</li>



<li>c. On Sekiz ve On Dokuzuncu Yüzyıllar</li>



<li>d. Yirminci Yüzyıldan Günümüze</li>
</ul>
</li>



<li>Argümanlar: Artıları ve Eksileri</li>



<li>Panpsişizm Karşısında Belirişçilik</li>



<li>Kaynaklar ve İlgili Okumalar</li>
</ol>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">1. Panpsişizm Kavramı</h2>



<p>Genel anlamda panpsişizm, her şeyin bir zihne veya zihne benzer bir niteliğe sahip olduğu görüşü olarak tanımlanabilir. “Her şey” ve “zihin” terimlerinin özel anlamları, belirli düşünürler arasında büyük farklılıklar gösterir, ancak üç temel noktada genel bir fikir birliği bulunmaktadır. Birincisi, her şeyde zihin, (dış bir varlık tarafından enjekte edilen veya sürdürülen bir şey olmaktan ziyade) şeylerin kendisinde içsel veya doğasında olan bir şeydir. İkincisi, bu tür bir zihin, tipik olarak tekil bir doğaya sahip olduğu varsayıldığından, bir tür odaklanma veya birliğe sahiptir. Üçüncüsü, “şeyler” (her zaman olmasa da) genellikle alt düzey varlıkların sistemlerini veya koleksiyonlarını içerir; bu nedenle, bir orman, çeşitli bireysel ağaçlardan, bitkilerden, hayvanlardan vb. oluşmasına rağmen, bir şey olarak düşünülebilir.</p>



<p>Panpsişist teoriler genellikle hem maddi hem de zihinsel alanı, ikisini temel olarak birbirine bağlayacak şekilde tek bir ayrıntılı çerçevede kapsamaya çalışır. Bu alanlar birçok felsefi bakış açısının merkezinde yer alır, ancak panpsişizm, zihnin varoluş ve varlığın doğası için temel olarak görüldüğü iki görüşün benzersiz bir kesişiminde yer alır. Aynı anda hem bir ontoloji hem de bir zihin teorisidir.</p>



<p>Bu ikinci nokta detaylandırmayı gerektirir. Panpsişizm, kendi başına bir zihin teorisi değildir, çünkü genel olarak zihnin kesin doğasını veya maddi şeylerle nasıl ilişkili olduğunu açıklamaz. Aksine, bu bir meta-teoridir; teoriler hakkında bir teoridir ve şöyle bir çerçeve çizer: Zihin nasıl tasarlanırsa tasarlansın, bir anlamda her şeye uygulanır.</p>



<p>Bu nedenle panpsişizm, teorik olarak, hemen hemen her geleneksel zihin teorisine uygulanabilir. Örneğin, bazı Yüce Varlıkların her şeye bir ruh/zihin bahşettiği bir panpsişist töz <em>düalizmi </em>var olabilir. Böyle bir rol sadece “çekim etkisi yaratmak”, “baskıya direnmek” vb. olsa bile, her nesnenin işlevsel rolünü zihin olarak yorumlayan bir panpsişist işlevselcilik olabilir. Zihnin maddeyle özdeş olduğu bir panpsişist <em>özdeşlik</em> ya da her şeyin zihninin fiziksel durumlarına indirgenebildiği bir panpsişist indirgeyici materyalizm savunulabilir. Panpsişizme uygun olmayan tek teori, (a) yalnızca belirli bir sınırlı varlık sınıfının (canlılar veya Homo sapiens gibi) zihne sahip olabileceğini açıkça savunan veya (b) zihnin varlığını tamamen reddeden (yani, eleyici) teorilerdir. Bu tür sınırlı zihin kavramlarının zayıf teorik zeminde olması, diğer teorilerin panpsişist uzantısının göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermektedir. Aksine, aksi ispat edilinceye kadar panpsişizmi herhangi bir zihin teorisinin doğal ve mantıklı bir uzantısı olarak kabul etmek gerektiği görüşü belki de daha mantıklıdır.</p>



<p>Panpsişizmle ilgili herhangi bir tartışmanın başlangıcında birkaç nokta daha açıklığa kavuşturulmalıdır. Birincisi, filozoflar genellikle panpsişizmi kelimenin tam anlamıyla kabul etmezler, yani her şeyin bir ruhu vardır demezler; psişenin bu yorumu daha çok Rönesans’ın teolojik felsefesinin bir kalıntısıdır. Psişe bugün çoğu zaman zihinle veya seküler anlamda tinle eşanlamlı olarak yorumlanmaktadır. İkincisi, panpsişizm yakından ilişkili bazı kavramlardan ayırt edilmelidir: animizm, hilozoizm, panteizm, panenteizm ve pandeneyimcilik:</p>



<ul>
<li>Genellikle kabul edildiği şekliyle animizm, her şeyin tam gelişmiş, zeki ve karmaşık bilinçli benzeri bir ruha sahip olduğu görüşüdür. Felsefeden ziyade mitoloji kaynaklı bir kavramdır ve çok az panpsişist aslında insan benzeri (veya tanrı benzeri) bilinci tüm nesnelere atfeder.</li>
</ul>



<ul>
<li>Hilozoizm, her şeyin canlı olduğu teorisidir. Bu kavram, yaşam kavramının daha az anlaşıldığı ve dolayısıyla ruh ve zihin fikirleriyle kolayca birleştirildiği antik felsefe kaynaklıdır. Bu nedenle, geçmiş yazarlar “her şeyin canlı olduğunu” iddia ettiklerinde, bunu panpsişist bir ışıkta yorumlamakla haksızlık yapmış olmayız. Terim, yirminci yüzyılın başlarında bile ara sıra kullanılmıştır, ancak canlı organizmalara ilişkin mevcut anlayışımıza dayanarak, bugün için daha az yararlı ya da uygundur.</li>
</ul>



<ul>
<li>Panteizm, her şeyi toplu olarak Tanrı ile tek bir birleşik varlık olarak tanımlar. Panteistler için evrenin kendisi Tanrı’dır. Genel olarak bu, bireysel şeyler ya da zihnin doğası hakkında hiçbir şey söylemez ve dolayısıyla panpsişizmle doğrudan bir ilgisi yoktur (her ne kadar bazı panpsişistler Tanrı’yı ​​kozmosla eşitlese ve bu yüzden panteist olarak anılsalar da—Spinoza bunun başlıca örneğidir).</li>
</ul>



<ul>
<li>Panenteizm, Tanrı’nın her şeye nüfuz ettiği veya içinde bulunduğu görüştür. Yine bu, genel olarak, her yerde mevcut olma özelliğinin her şeyin ruhu olarak kabul edildiği tek bir birleşik Tanrı’yı ​​varsayar. Böyle bir görüş aslında Kutsal Ruh’un her yerde yaşadığı şeklindeki standart Hıristiyan görüşüne yakındır. Ancak, şeyin kendisinin ruhu olarak değil, birleşik bir Tanrı’nın parçası olarak bir ruh kavramı sunduğu için, gerçek bir panpsişizm biçimi değildir.</li>
</ul>



<ul>
<li>Son olarak, pandeneyimcilik, 1970’lerde süreç filozofu David Ray Griffin tarafından icat edilen bir terimdir. Her şeyin deneyimlediğini veya deneyimleme yeteneğine sahip olduğunu savunur.</li>
</ul>



<p>Yukarıdaki terimlerden yalnızca pandeneyimcilik gerçek panpsişizm olarak kabul edilmeyi hak eder; diğerleri ya arkaiktir ya da büyük ölçüde alakasızdır. Süreç felsefesinin geçtiğimiz birkaç on yılda öne çıkmasından dolayı, pandeneyimcilik belki de bugün en çok tartışılan panpsişizm biçimidir.</p>



<p>Panpsişizmin süreç görüşü üçüncü bir konuyu gündeme getirmektedir. Süreç filozofları, her şeyin bir zihni olduğunu veya her şeyin deneyimlediğini iddia ettiklerinde, tüm “gerçek” veya “hakiki” bireylere atıfta bulunmaktadırlar. İnsan, tüm hayvanlar gibi gerçek bir bireydir. Hayvan vücudundaki hücrelerin yanı sıra tek hücreli mikroplar da buna dahildir. Bitki hücreleri birey olarak sayılır, ancak ilginç bir şekilde, bitkinin bütünü—Whitehead’in bazı oldukça şifreli ifadelerinin özel bir okumasına dayanarak—sayılmaz. Süreç görüşüne göre, kayaçlar ve masalar birey değildir, ancak onları oluşturan atomlar ve moleküller birer bireydir. Atomlar zihne sahip olarak görüldüğünden, tüm maddi şeyler bu şekilde akıllandırılmış olur: ya kendi içlerinde bireyler olarak ya da duyarlı atomların bir koleksiyonu olarak. Bununla birlikte, süreç görüşünün azınlıkta olduğu vurgulanmalıdır; tarih boyunca çoğu panpsişist, her şeyin akla sahip olduğu konusunda daha güçlü bir görüşe sahip olmuştur.</p>



<p>Son olarak, “zihin” ile ne kastedildiği açıkça tartışmalıdır. Panpsişistler, her şeyin paylaştığı zihinsel niteliği ifade etmek için çeşitli tanımlayıcı terimler kullanmışlardır: duyarlılık, deneyim, duygu, iç yaşam, öznellik, qualia (ham duyum), irade, algı. Vakaların büyük bir çoğunluğunda bu tür terimler çok geniş anlamda kullanılmaktadır ve özellikle insani anlamda tanımlanmamaktadır. Aslında, panpsişistler, bilinç (veya özbilinç), biliş, düşünce, inanç ve benzeri gibi insana özgü zihinsel özelliklerle çok yakından özdeşleştirilen terimlerden kasıtlı olarak kaçınırlar. Genelde niyetleri, yalnızca en geniş anlamda zihnin her şeye uygulanabilir olmasıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Tarihsel Bir Bakış</h2>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a>a. Antik Çağ Felsefesi</h3>



<p>Panpsişizm, Batı felsefesinde, Sokrates öncesi dönemlerin en eski yazılarından bile önce gelen eski bir kavramdır. Aslında, felsefeye hayat veren kozmolojinin önemli bir parçasıydı. Bu nedenle, etkisinin tarih boyunca tekrarlandığını görmek çok da şaşırtıcı olmamalı.</p>



<p>Bunun kanıtını felsefenin en başında, Antik Yunan’ın ilk filozofu olarak kabul edilen Thales’in günümüze ulaşan birkaç eserinde görmekteyiz. Thales, mıknatıs taşının (mıknatısın) bir psişeye veya ruha sahip olduğuna inanıyordu: “Thales’e göre… mıknatıs taşının bir ruhu vardır çünkü demiri hareket ettirir” (Aristoteles, <em>De</em> <em>Anima</em>, 405a19). Dahası, mıknatıs taşının gücünü, her şey tarafından paylaşılan ilahi bir canlı niteliğinin özellikle güçlü bir tezahürü olarak görüyordu: “Bazı düşünürler ruhun tüm evrene karıştığını söylüyor ve belki de bu sayede Thales, her şeyin tanrılarla dolu olduğu fikrine ulaştı” (Ibid, 411a7). Diğer ön-Sokratikler de benzer görüşlere sahipti:</p>



<ul>
<li>Anaksimenes, pnöma’yı (soluk) kozmosun altında yatan <em>arkhe</em> veya yönetici ilke olarak öne sürmüştür. Pnöma, birçoğu ruhla yakından ilgili olan bir dizi ilgili anlama sahiptir; “hava” ya ek olarak nefes, tin, ruh veya zihin anlamına da gelebilir. Pnöma her şeye nüfuz ettiğinden ve her şeyin altında yattığından, bu, her şeyin manevi veya ruh benzeri bir nitelikle donatıldığı anlamına gelir.</li>
</ul>



<ul>
<li>Heraklitos’un <em>arkhe</em>’si ateştir. Ateş, pnöma gibi, yaşam enerjisi ile ilişkilendirilmişti; bu yüzden Heraklitos bu ateşten sadece <em>pyr</em> olarak değil, <em>pyr aeizoon—</em> “sürekli yaşayan bir ateş” —olarak bahsetmiştir. Sonuç olarak, Heraklitos bu yaşam enerjisini her şeyde ikamet ediyor olarak gördü: “Her şey tinle ve ilahi ruhlarla doludur” (Smith, 1934: 13). Başka bir kesitte ise şöyle demiştir: “Düşünme yetisi herkes için ortaktır” (Freeman, 1948: 32).</li>
</ul>



<ul>
<li>Anaksagoras dünyayı sayısız tözden müteşekkil olarak tasavvur etti, ancak bunlar tek kapsayıcı prensip olan <em>nous</em> (zihin) tarafından düzenlenmiş ve denetlenmişti. <em>Nous</em>, farklı unsurların hareketi ve eylemleriyle iç içe geçmiş, birleştirici, kozmik bir zihinsel güçtü. Her yerde bulunan zihin sadece şekilsiz, soyut bir zihin değil, esasen hayvanlarınki gibi, yani hareketli bir tin veya ruhtur: “Hayvanlarda olduğu gibi, doğada da zihin var ve dünyadan sorumludur…” (Aristoteles, <em>Metafizik</em>, 984b15).</li>
</ul>



<p>Burada Empedokles’in düşüncesine özel bir parantez açmak gereklidir. Yaklaşık iki bin yıldır geçerli olan dört elementli evren görüşünü—ateş, hava, su ve toprak—ortaya attı. Psişe de dahil olmak üzere her şey bu dört maddeden oluşuyordu. Dahası, elementlerin kendileri ruhlu olarak görülüyordu: “Empedokles [ruhun] tüm elementlerden oluştuğunu ve her birinin aslında bir ruh olduğunu söyler” (Aristoteles, <em>De Anima</em>, 404b11). Bu elementler iki canlı güç, Sevgi (çekme) ve Nefret (itme), tarafından denetleniyordu. Bu nedenle panpsişizm, Empedokles’in dünya görüşünün merkezinde yer alıyordu. Guthrie (1962 -81: 233), “aslında Empedokles’in tüm sisteminin temelini, canlı ve cansız arasında bir ayrım olmamasının ve her şeyin bir dereceye kadar farkındalık ve ayırt edebilme gücüne sahip olmasının oluşturduğunu” belirtmiştir.  Belki de en açık bulguya 103. bölümde rastlanmaktadır: “Her şeyi düşünce gücüne sahiptir” (Smith, 1934: 31).</p>



<p>Yunan felsefesinin merkezine doğru ilerlerken, Platon, panpsişizmi destekleyen bir dizi ilgi çekici yorumda bulundu. Özellikle, bu görüşü öne süren pasajlar, son dört eseri olan <em>Sofist</em>, <em>Philebus</em>, <em>Timeos</em> ve <em>Yasalar</em>’da bulunmaktadır. Bu, onların konuyla ilgili Platon’un olgun düşüncelerini temsil ettiği ve dolayısıyla genel metafizik sistemine güçlü bir derecede önem taşıdığı anlamına gelir.</p>



<p>Sofist’te, Platon Varlık Formu hakkındaki fikirlerini tartışır. Platon’un görüşüne göre, varlık kendi kendini üreten hareket gücüne sahip olduğundan (247e), Varlık Formunun kendisinin içsel bir psişik yönü olması gerektiği sonucuna varır:</p>



<pre class="wp-block-preformatted"><em>Ey gökler, hareketin [kinesi], yaşamın [zoe], ruhun [psyche] ve zihnin[phronesi] mükemmel varlıkla birlikte bulunmadığına asla inandırılabilecek miyiz? Varlığın yaşamdan ve akıldan yoksun olduğunu ve korkunç anlamsızlıkta ve sonsuz bir sabitlikte var olduğunu düşünebilir miyiz? —</em> <em>Bu kabul edilmesi korkunç bir şey olurdu (249a).</em><em></em></pre>



<p>Gerçek olan her şey, Varlık Formu’na katılır, çünkü bu şekilde gerçek varoluşlarını elde ederler. Bu nedenle, her şeyin yaşam, akıl ve ruhla ilişkilendirilebileceği söylenebilir.</p>



<p><em>Philebus</em>‘ta, Platon dünyanın ruhu (<em>anima mundi</em>) kavramını tanıttı (30a). Evrenin, insan bedeni gibi, Empedokles’in elementinden (ateş, hava, su, toprak) oluştuğunu savundu. Hem insan hem de kozmos iyi düzenlenmiştir ve açıkça <em>logos</em>, rasyonalite, işaretlerini gösterirler. Beden, elementlerin iyi düzenlenmiş bir kombinasyonundan başka bir şey olmasa da bir ruha sahiptir; bu nedenle, evrenin ve içindeki her şeyin de ruhla donatılmış olduğu makul bir çıkarımdır. Eğer durum böyle olmasaydı bile, insanlığın yapısı ve kozmos hakkında temelde benzersiz bir şey olmalı ki yalnızca onların ruhu var olsun. Platon bunun doğru olduğunu hiçbir zaman belirtmedi ve aslında daha sonra tam tersini savundu.</p>



<p><em>Timeos</em>, evrenin yaratıcısı olan Demiurgosun (Faal Akıl) kozmosu nasıl var ettiğini ve ona dünyanın ruhunu verdiğini anlatmaktadır. Kozmosun tamamının ruhlara sahip olduğu gibi, yıldızlar da bireysel olarak ruhlu olarak kabul edilir; onlar “ilahi canlı varlıklar” dır (40b), zira “[Faal Akıl] her ruhu bir yıldıza atadı” (41e). Ayrıca, kozmosun “en önde geleni” olarak betimlenen Dünya da bir “tanrı” olarak tanımlanır (40c). Daha sonra (77b) Platon bitkilerin bile üçüncü tür (arzusal) ruha sahip olduğunu ve bu nedenle canlı olduklarını açıklar.</p>



<p>Son olarak, <em>Yasalar</em>’da Platon konuyla ilgili belki de son görüşünü sunar:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Şimdi tüm yıldızları, ayı, yılları, ayları ve mevsimleri düşünelim: Aynı hikâyeyi tekrarlamaktan başka ne yapabiliriz ki? Bir ruh veya ruhlar... tüm bu fenomenlerin nedeni oldukları gösterilmiştir ve ister maddedeki canlı mevcudiyetleri dolayısıyla… ister başka bir yolla olsun, bu ruhların tanrılar olduğu konusunda ısrarcı olmalıyız. Tüm bunları kabul edip yine de de 'her şeyin tanrılarla dolu olduğunu' inkâr edenlere katlanabilen biri var mı? (899b).</pre>



<p>Thales’in ünlü sözüne gönderme yaparak Platon bu sorunu bizim için çözüyor gibi gözüküyor: her şey tanrılarla doludur.</p>



<p>Aristoteles gelindiğinde, onun psişe veya ruhu yaşayan varlıkların formu (veya yapısı) olarak gördüğünü biliyoruz. Buna göre, cansız nesnelerin ruhu yoktur—zira, teknik olarak, Aristoteles bir panpsişist değildi. Ancak cansız varlıkların içlerinde ruh benzeri bir şey olup olmadığı sorusu hala geçerliliğini korumaktadır.</p>



<p>İlk olarak, Aristoteles’in düşüncesinde bir tür evrimsel bir zorunluluk olduğunu belirtelim. O, doğanın tamamını sürekli olarak “daha iyiye” veya “iyiye” doğru çabalayan bir şey olarak tasavvur etti (bkz. <em>Fizik</em> 192a18; <em>Nesil ve Yolsuzluk Üzerine </em>336b28; <em>Eudemos’a Etik </em>1218a30). “Daha iyi” derken Aristoteles’in aklında birtakım belirli nitelikler vardır; varlığın yokluktan, yaşamın ölümden ve ruhun maddeden daha iyi olduğunu söyler. Bu nedenle, Rist’in (1989: 123) belirttiği gibi, “tüm kozmosun bir tür yukarı doğru arzu ve özlemle—biçime, hayata ve ruha doğru anlamında yukarı doğru—nüfuz ettiği” şeklinde anlamlı bir kavrama vardır.</p>



<p>Kendiliğinden meydana gelen olayların anlaşılması zor fenomenini açıklamaya çalıştığından bu bakış açısı Aristoteles için oldukça önemlidir. Bitki ve hayvan yaşamı, çürüyen hayvan atıklarında hızla ortaya çıkan kurtçuklar ve sinekler gibi cansız maddelerden oluşuyor gibi görünüyor. Peki, bu nasıl mümkün olabilir? Maddenin yukarı doğru yükselme çabası açıklamanın bir parçası olsa da hikâyenin tamamı değildir.</p>



<p>Aristoteles, tüm doğal nesnelerin (insan yapımı nesnelerin aksine) içsel bir “hareket ilkesine” sahip olduğunu savundu (<em>Fizik</em> 192b9). Bu gerçek, böyle bir hareketi ” var olan şeylerin ölümsüz, asla kaybolmayan bir özelliği, doğal olarak oluşan tüm şeyler için bir tür yaşam” (<em>Fizik</em> 250b12) olarak görmeyi mümkün kılar. Maddedeki “yaşam türü” boş bir kavram değildi, doğrudan doğruya kendiliğinden oluşum süreciyle bağlantılıydı. Bu yaşam enerjisi, üretken süreci başlatır, böylece gerçek yaşamı ve ruhu ortaya çıkarır.</p>



<p>Her şeydeki yaşam enerjisinin, gerçek dünyada tezahür edebilmesi için bir tür maddeye dayandırılması gerekiyordu. Böylece, Aristoteles, belki de Anaksimenes aracılığıyla, pnöma kavramını benimsemiştir. Pnöma, kesin olarak zihin veya ruh değildir; daha ziyade, ruh benzeri bir şeydir. <em>Hayvanların Nesli</em>’nde belirttiği gibi, “her türlü ruhun yetisi”, “doğal ısı” (<em>thermoteta psychiken</em>), “ruhun ilkesi”dir (736b29).</p>



<p>Doğaüstü olan ruh benzeri pnöma, doğal dünyada her şeye nüfuz eden ve bilgi veren bir yapıya sahiptir. Sadece embriyoya ve kendiliğinden oluşan yaratıklara ruh getirmekle kalmaz, aynı zamanda maddenin form ve iyilik için genel bir arzusunu da açıklar. Aristoteles her şeyin pneuma’dan ilham aldığını açık ve net bir şekilde belirtir. Oldukça çarpıcı bir netlikle bize şunu bildirir:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Hayvanlar ve bitkiler toprakta ve sıvıda ortaya çıkar çünkü toprakta su, su içinde pnöma ve her pnömada yaşamsal ısı bulunur, böylece bir anlamda her şey ruhla doludur (<em>Generation of Animals</em> 762a18-20).</pre>



<p>Thales’ten Platon’a panpsişist düşünceyi yineleyen Aristoteles, görünüşe göre, doğal dünyanın tüm nesnelerinde çeşitli derecelerde ruh benzeri bir şeyin var olduğu sonucuna vardı.</p>



<p>Aristoteles sonrası (Helenistik) Yunan felsefesi, panpsişist temaları benimsemeye devam etti. O dönemin iki baskın ekolü, Epikür ve Stoacılardı.</p>



<p>Epikürcü fizik teorisi büyük ölçüde Demokritos’un atomculuğuna dayanıyordu ve onun boşlukta hareket eden atomlardan oluşan maddi nesnelere ilişkin temel tezini takip ediyordu. Erken atomcular katı bir şekilde determinizme bağlıydı, ancak bu Epikür için sorun teşkil etmekteydi, çünkü onun etik sistemi özgür iradenin varlığını gerektiriyordu. Bu nedenle, determinizmi atarak, “sapma” (parenklisis; Latince’de <em>declinare</em>, sapma veya yön değiştirme) adını verdiği yeni bir faktörü tanıttı. Sapma, tüm atomların sergilediği küçük bir miktar özgür iradeden kaynaklanıyordu.</p>



<p>Atomların istemli sapması, kendi özgür irademizin temelidir. Lucretius bunu şu şekilde tarif eder: “[Sapmadan çıkan şeyden] söyleyeyim, kaderden özgür iradeyle ayrılan o irade, bizi nereye götürürse oraya doğru peşinden izleriz ve ayrıca bazen saparız” (s. 255-60). İnsan özgür iradesi <em>ex nihilo</em> bir şekilde ortaya çıkamaz (“çünkü hiçbir şeyden, bilindiği üzere, hiçbir şey üretilemez”; s. 287) ve bu nedenle atomlarda mevcut olmalıdır: “Bu nedenle atomlara… bir hareket nedeni daha tanımalıyız [yani özgür iradenin nedeni] —sahip olduğumuz bu gücün kaynağı” (s. 284-6). O halde sonuç olarak, istemli atomlardan oluştuğu için tüm şeylerin canlı olduğu söylenebilir.</p>



<p>Erken Stoacı filozoflar olan Zeno, Kleantes ve Hrisippos, varlık ve zihnin doğası hakkında öncülerinin temel varsayımlarını benimsediler, özellikle de Aristotelesçi/Anaksimeci pnöma kavramını. Ateş ve havadan oluşan Stoacı pnöma, evrenin yaratıcı yaşam enerjisi olarak kabul edilir. Bu, insan bedeninde en belirgin şekilde ortaya çıkar, bu noktada hem sıcaklık (ateş) hem de nefes (hava), yaşamın ve ruhun temel tanımlayıcı özellikleri olarak görülür. Pnöma somutlaşmış aktif bir ilkedir ve bu nedenle dünyevi nesnelerde görülen tüm biçimleri açıklayıcı niteliktedir. Pnöma, kozmosun “yaratıcı ateşi”, bir <em>pyr technikon</em>‘dur. Tanrısal bir statüye sahiptir ve hem tanrıyla hem de kozmik akıl ile eş görülür.</p>



<p>A. A. Long (1974), Stoacı sistemde “zihin ve maddenin bir şeyin, bedenin, iki bileşeni veya niteliği olduğunu ve bu analizin her şey için olduğu gibi insanlar için de geçerli olduğunu” belirtmektedir (s. 171). Tüm maddi nesneler “bedenlerdir” ve aslında ‘madde’ ve ‘zihin’ (Tanrı veya logos) bileşimlerinden oluşur. Akıl, bedenden başka bir şey değil, onun zorunlu bir bileşeni, maddedeki “akıl”dır. (ibid, s. 174). </p>



<h3 class="wp-block-heading">b. Rönesans Düşüncesi</h3>



<p>Helenistik ve Stoacı felsefenin sonu, tek tanrılı dini dünya görüşünün başlangıç dönemiyle çakışmıştır. Tek tanrıcılık ve Hristiyan dünya görüşü, panpsişizme temelde karşıydı ve bu nedenle birkaç yüzyıl boyunca panpsişist fikirlerin nispeten az ifade edildiğini görmek şaşırtıcı değildir.</p>



<p>Bir sonraki büyük ilerleme İtalyan Rönesansı’na kadar gerçekleşmedi. O dönemin en önemli filozoflarından beşi—Cardano, Telesio, Patrizi, Bruno ve Campanella—panpsişistti.</p>



<p>Cardano, bin yılı aşkın bir süredir açık ve net bir fikir ortaya koyan ilk dikkate değer filozoftu. Onun ontolojik sistemi, her bir bireysel şeyin (1) (daha büyük bütünün veya Bir’in) bir parçası, (2) kendi içinde bir birlik ve (3) alt parçaların bir bileşimi olarak görüldüğü iç içe geçmiş bir hiyerarşiden oluşuyordu. Her parçanın birliğini sürdüren temel ilke, <em>anima</em> (ruh) idi; bu ilkenin özellikle insana özgü formunu zihin olarak tanımlamıştır. Birleştirici ilke olarak ruh, büyük ve küçük tüm birliklerde mevcuttu.</p>



<p>Empedokles gibi, Telesio da evrende iki temel ve zıt kuvvet gördü: genişleyen ve hareket eden bir ilke olan <em>ısı</em> ve sıkıştırıcı bir ilke olan <em>soğuk</em>. Bu kuvvetler, sözde üçüncü ilke olan ve Dünya ile ilişkilendirilen pasif madde üzerinde etkiliydi ve onu şekillendiriyordu. Her nesne, pasif madde ile ısı/soğuk prensiplerinin bir bileşimiydi. Isı ve soğuk ayrıca dikkate değer bir <em>algılama</em> özelliğine sahipti. Isı sıcak kalmaya çalışırken, soğuk serin kalmaya çalışır; Telesio bu eğilimi bir tür duyum veya bilgi olarak yorumladı. Dediği gibi, “Doğanın kendi çıkarları tarafından yönlendirildiği oldukça açıktır” (1586/1967: 304). Ve her şeyin özünde sıcak ve soğuk olduğundan, her şey bu duyum yeteneği paylaşıyordu. Bu nedenle, onun görüşü bazen panpsişizmin belirli bir biçimi olan <em>pansensisizm</em> olarak adlandırılır.</p>



<p>Patrizi’nin başlıca eseri, <em>Yeni Evrensel Felsefe</em> (1591), eksiksiz bir kozmolojik sistem ortaya koydu ve Batı sözlüğüne “panpsişizm” terimini kattı. Ficino’nun modelini takip eden Patrizi, merkezinde ruhun (<em>anima</em>) olduğu dokuz seviyeli hiyerarşik bir varlık sistemi yarattı. Bu haliyle tüm seviyelere nüfuz etti, aynı anda bir dünya ruhu, bir insan ruhu ve cansız şeylerin ruhu seviyesinde var oldu. “Patrizi, bireysel ruhları dünya ruhunun [yalnızca] birer parçası olarak ele almaz, aksine onların bedenleriyle olan ilişkilerinin dünya ruhunun bir bütün olarak evrenle olan ilişkisine benzediğine inanır” (Kristeller, 1964: 122). Ruh, “birin içerdiği çoklukla birlikte [hem birlik hem de çoğulluk]”tur (Brickman, 1941: 41).</p>



<p>Bruno, panpsişist görüşleri konusunda çok açık sözlüydü ve hatta onun alışılmadık olduğunu dahi kabul etmişti. 1584 tarihli diyaloğu <em>Neden, İlke ve Birlik</em>‘te bir karakter şöyle haykırır: “Sağduyu bize her şeyin canlı olmadığını söyler… Kim katılır sana?”  Bir diğeri, “Ama bunu makul bir şekilde kim çürütebilir?” diye yanıtlar onu (1998: 42). Bruno, aynı ilkelerin kozmos boyunca geçerli olması gerektiğine inanıyordu; Dünya evrende ayrıcalıklı bir konuma sahip değildi (merkezde olmak gibi) ve insanlar bir ruha sahip olma konusunda bir ayrıcalığa sahip değildi. Dünya-ruhu ve insan ruhunu temel olarak aldı ve tüm şeylerin, bütünün tüm parçalarının canlı olması gerektiği sonucunu çıkardı: “Yalnızca evrenin biçimi değil, aynı zamanda doğadakilerin tüm biçimleri de ruhlardır.” Ve ekler, “ruhu ve hayati bir ilkesi olmayan hiçbir şey yoktur” (s. 43). Kuşkucu şöyle cevap verir: ” O zaman ölü bir bedenin de ruhu mu var mıdır? Yani, pabuçlarım, terliklerim, çizmelerim… iddia edildiği gibi canlandırılmış mıdır?” Bruno, bu tür “ölü” şeylerin kendi başlarına canlı olarak kabul edilmemesi gerektiğini, bunun yerine kendileri de canlı olan veya doğuştan canlandırma gücüne sahip olan unsurları içerdiğini açıklayarak savını destekler:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Öyleyse diyorum ki, masa bir masa olarak, giysiler de giysi olarak canlı değildir ancak doğal şeyler ve bileşikler olarak kendi içlerinde madde ve form [yani, ruh] taşırlar. Her şey, ne kadar küçük ve ufacık olursa olsun, içinde o manevi cevherin bir parçasını bulundurur... Çünkü her şeyde ruh vardır ve onu canlandırabilecek bir kısmı kendi içinde barındırmayan en ufak bir parçacık bile yoktur (s. 44)..</pre>



<p>Campanella’nın sistemi, onun “üç ilke” doktrini—güç, bilgelik ve sevgi—etrafında şekillenmişti. Bunlar, Campanella’nın en alçak kayadan insana ve Tanrı’nın kendisine kadar her şeyde bulunduğunu öngördüğü üç niteliktir. Her şeyin bilgeliğe ve duyuma sahip olduğunu ve bu nedenle bilme gücüne sahip olduğunu iddia etti. Öncelikle, şeyler kendilerini bilirler: “Tüm şeyler kendi varlıklarının ve korunmalarının hissine sahiptirler. Var olurlar, korunurlar, işlev görürler ve hareket ederler çünkü bilirler” (Bonansea, 1969: 156). Cassirer (1963: 148), “Panpsişizm, bilgi teorisinin basit bir sonucu olarak ortaya çıkar” demiştir. Bunu, Campanella’nın çalışması <em>De sensu rerum</em>‘un alt başlığında açık bir şekilde görmekteyiz:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Dünyanın, Tanrı'nın ve onun tüm parçalarının ve parçacıklarının, kendilerini ve duyumlarını paylaştıkları bütünün korunması için gerekli olduğu ölçüde, bazıları daha açık, bazıları daha belirsiz bir şekilde, duyum algısıyla donatılmış, yaşayan ve gerçekten bilinçli bir imgesi olarak gösterildiği olağanüstü bir okült felsefe yolu.</pre>



<p>Campanella, panpsişizmini desteklemek için bir dizi argüman sundu. Örneğin, Epikuros ve Telesio’yu takip ederek, ‘benzerin benzerden geldiğini’, yani belirişin imkânsız olduğunu ileri sürmüştür:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Şimdi, eğer hayvanlar duyarlıysa... ve duyu hiçlikten gelmiyorsa, onları ve diğer her şeyi meydana getiren öğelerin duyarlı olduğu söylenmelidir, çünkü sonucun sahip olduğuna nedenin de sahip olması gerekir. Bu nedenle gökler hislidir ve [dolayısıyla] toprak da öyle... (Dooley’den alıntıdır, 1995: 39).</pre>



<p>Campanella önemli bir düşünürdü, ancak on yedinci yüzyılın iki büyük panpsişisti kesinlikle Spinoza ve Leibniz’di. Spinoza, tüm gerçekliğin altında yatan tek tözün “Tanrı ya da Doğa” olarak tanımladığı şey olduğu radikal bir monizm yarattı. Tanrı/Doğa iki bilinebilir özelliğe sahipti: zihin (düşünce) ve madde (uzantı).</p>



<p>Spinoza’nın psiko-fiziksel paralellik teorisine göre, her nesnenin kendine özgü bir uzam tarzı ve buna karşılık gelen bir düşünce tarzı vardır (aynı zamanda nesnenin “fikri” olarak da adlandırılır): “Tanrı’da [/Doğa’da] mutlak olarak her şeyin fikri vardır…” (<em>Etik</em>, II Önerme 3). Ayrıca, bir nesnenin fikri çok özel bir yorum içerir: o nesnenin zihnini ifade eder. Her nesnenin kendine özgü bir kavrama sahip olduğu göz önüne alındığında, her nesnenin bir zihni olduğu söylenebilir. Bu durumu en açık şekilde insan üzerinden gözlemleyebiliriz; burada insan zihni, basitçe insan bedeninin fikridir. Ancak, bu ontolojik ilke geneldir ve bu nedenle evrensel bir geçerliliğe sahiptir:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Bu [önermelerden] sadece insan zihninin bedenle birleşik olduğunu değil, aynı zamanda zihin ve beden birliğinden ne anlaşılması gerektiğini de anlıyoruz. […] Çünkü şimdiye kadar gösterdiğimiz şeyler tamamen geneldir ve insana diğer bireylerden daha fazla ait değildir, bunların hepsi, farklı derecelerde de olsa, yine de canlıdır… [N]e olursa olsun, insan bedeninin fikri [yani, zihni] hakkında iddia ettiğimiz her şeyin, her şeyin fikri için de mutlaka iddia edilmesi gerekmektedir (a.g.e. II Önerme 13, Scholium).</pre>



<p>Spinoza’nın psiko-fiziksel paralelizminin doğru yorumu ve kayda değer Önerme 13’ün anlamı konusunda ciddi bir anlaşmazlık bulunmaktadır. Ancak, son yıllarda, uygun bir okumanın mutlaka bir tür panpsişizmi içereceği konusunda bir uzlaşma sağlanmış gibi görünmektedir.</p>



<p>Leibniz’in panpsişizmi, onun <em>Monadolojisi</em> veya monad bilimi temelinde şekillenmiştir. Monadlar, gerçekliğin nokta benzeri öğeleridir ve zihinsel niteliklerle ilişkilendirilmiş bir dizi özelliğe sahiptir. Monadın yapısı, iki temel nitelik olan “algı” ve “iştah”tan oluşur. Algılar, monadların değişen içsel durumlarıdır ve bu değişiklikler (oldukça belirsiz bir şekilde) monadların iştahı tarafından tetiklenir. İştah, evreni yansıtmak için bir tür arayış veya arzudur, bu da zorlayıcı bir ihtiyaçtır. Algı ve iştah terimlerinin güçlü animistik tonu tesadüfi değildir; her monad bir ruhla tanımlanır:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">[Monad'ın] doğasının güçten oluştuğunu ve bundan duyumlara (yani algıya) ve iştaha benzer bir şeyin çıktığını buldum; dolayısıyla bunları, sahip olduğumuz <em>ruh</em> kavramı modeline göre kavramamız gerekiyor. (1989: 139).</pre>



<p>Monadlar kendileri birliktir, ancak aynı zamanda farklı bir şekilde, monad <em>koleksiyonlarıdır</em>. Herhangi bir maddi nesne, bu tür bir koleksiyonu temsil eder ve nesnenin bütünleşik birliğini, bir “baskın monad”ın eylemiyle entegre eder. Bruno’yu takip eden Leibniz, gerçekten organik bir birlik duygusuna sahip nesneler ile yalnızca kümeler, koleksiyonlar veya farklı nesnelerin kümeleri arasında kritik bir ayrım yapmıştır.  “Bir ordu veya sürü” veya “bir taş yığını” gibi kümeler baskın bir monada sahip değildir ve bu nedenle birleşik bir zihne de sahip olamazlar. Leibniz ilginç bir şekilde, neyin “grup” olarak nitelendirildiği ve neyin “gerçek birey” olarak tanımlandığı konusunda hiçbir zaman resmi bir tanım vermemiştir. Ancak, her şey —sadece kümeler bile— sadece parçalarında olsa bile zihne sahiptir. “[G]örüyoruz ki maddenin en küçük parçasında, yaratıkların, canlı varlıkların, hayvanların, entelechies’in, ruhların bir dünyası vardır” (<em>Monadoloji</em>, böl. 66).”</p>



<h3 class="wp-block-heading">c. On sekiz ve On dokuzuncu Yüzyıllar</h3>



<p>Fransız düşünürler Julien LaMettrie ve Denis Diderot, doğaüstü ruh kavramını reddederek, her maddenin içinde zihinsel veya zihin-benzeri bir doğanın bulunması gerektiği sonucuna vardılar. Bu görüş, Vitalist Materyalizm olarak bilinir. Diderot’nun eseri <em>D’Alembert’in Rüyası </em>(1769), açıkça panpsişist bir görüşü ortaya koymaktadır: “bu duyum yetisi… maddenin genel ve temel bir niteliğidir” (1769/1937: 49). Diyalog boyunca, “maddenin genel duyarlılığı” kavramına sürekli olarak vurgu yapılmaktadır. Bir noktada, “filden pire, pireden duyarlı canlı atomuna kadar her şeyin kökeninde, doğada acı çekmekten ve zevk almaktan başka bir şey yoktur” yorumu yapılmaktadır (ibid: 80).</p>



<p>Fransız Aydınlanması’nı takip eden yüzyılda, panpsişist düşünce özellikle Almanya’da hızla gelişti. Önemli savunucuları arasında Herder, Schopenhauer, Goethe, Fechner, Lotze, Hartmann, Mach ve Haeckel bulunmaktadır.</p>



<p>Herder, dinamist bir filozoftu ve <em>Kraft</em>‘ın (kuvvet veya enerji) gerçekliğin altında yatan tek madde olduğunu savunuyordu. Bu haliyle <em>Kraft</em> hem zihinsel hem de fiziksel özellikleri yansıtmaktaydı. Herder, kuvvetlerin çeşitliliğini (yerçekimi, elektrik, manyetizma ve ışık) çeşitli <em>Kraefte</em>‘lerin farklı tezahürleri olduğu <em>Kraft</em>‘ın tek çerçevesi altında birleştirmeye çalıştı. <em>Kraft</em> aynı anda maddi-enerji, yaşam-enerji, ruh ve zihindi. “[Herder], bitki ve taşların <em>Kraefte</em>‘sini ruha benzer şekilde temsil eder. Her biri farklı bir bilinç derecesine sahiptir…” (Nisbet, 1970: 11). 1784 yılında şu ifadeleri kaleme aldı: “Doğanın tüm aktif güçleri, her biri kendi halinde, canlıdır; içlerinde, Leibniz’in kendisinin varsaydığı gibi, etkilerine karşılık gelen bir şey olmalı…”</p>



<p>Schopenhauer’ın başyapıtı olan <em>İsteme ve Tasarım Olarak Dünya</em> (1819), gerçekliği iki katmanlı bir sistem olarak tanımlar. Bir bakış açısına göre dünya, klasik idealizme göre ele alınmalıdır—yalnızca zihinlerimiz tarafından kavrandığı ve algılandığı şekilde var olur, yani saf bir tasarım olarak. Öte yandan, dünyadaki nesnelerin de içsel bir gerçekliğe sahip olması gerekir. Biz insanlar kendi içimize baktığımızda, nihayetinde sadece isteme, arzulama, ısrar etme—kısacası, irade biçimleri buluruz. Ancak biz madde nesneleriyiz, temel olarak diğer madde nesnelerinden farksızız; bu nedenle tüm şeyler, sadece insanlar değil, içsel olarak iradedir:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Buna göre, doğadaki her olgunun doğasının anahtarı olarak [irade ve tasarım olarak dünya bilgisinden] daha fazla yararlanacağız. Kendi bedenlerimiz olmayan <em>tüm nesneler</em> hakkında, <em>kendi bedenlerimizle benzerlik analojisi</em> çerçevesinde yargıda bulunacağız ve bu nedenle onların bir açıdan tasarım olduklarını varsayacağız. Dolayısıyla, başka bir açıdan, onların öznenin tasarımı olarak varoluşlarını bir kenara bıraktığımızda, nesnelerden geriye kalan tek şey iç doğası gereği içimizdekiyle aynı olan <em>irade</em> olmalıdır (1819/1995: 37).</pre>



<p>Sadece nesneler değil, doğanın tüm güçleri irade biçimleri olarak görülmelidir: “Genel olarak fiziksel ve kimyasal görünümlerde kendini gösteren her orijinal güç, aslında yerçekimi de dahil olmak üzere—tüm bunlar…kendimizde bulduğumuz <em>irade</em> ile tıpatıp aynıdır.” (1836/1993: 20).</p>



<p>Schopenhauer’ın teorisi böylece zihin ve madde kavramlarına etkili bir birlik getirir:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Eğer insan kafasında bir <em>zihnin</em> varlığını varsayarsanız, […] bu durumda her taşa da bir zihin atfetmek zorunda kalırsınız. Görünürdeki [her] zihin maddeye atfedilebilir, ancak aynı şekilde tüm maddeler de zihne atfedilebilir; bu da [akıl ve madde arasındaki] zıtlığın yanlış olduğu sonucuna varmamıza neden olur (1851/1974: 212-213)</pre>



<p>Goethe, kendisini esas olarak doğayı kişileştiren yazılarında gösteren şairane bir panpsişizm biçimi geliştirdi. Bu görüşünü en açık şekilde 1828 tarihli kısa makalesinde ifade etmektedir: “Ancak, nasıl madde ruh [<em>Seele</em>] olmadan, ruh da madde olmadan, asla var olamaz ve hareket edemezse, madde de yoğunlaşabilme yeteneğine sahiptir, ruhun çekim ve itme yeteneğinden mahrum bırakılamaz.” (1988: 6). İşte burada panpsişizmin güzel ve özlü bir açıklamasını buluyoruz: <em>Zihin olmadan madde olmaz, madde olmadan da zihin olmaz. </em>Bu, zihnin maddeyle özdeş olduğu veya birinin diğerine indirgenmiş olduğu anlamına gelmez. Basitçe (Spinoza ve Schopenhauer gibi) ne zihnin ne de maddenin diğeri olmadan var olamayacağını iddia eder.</p>



<p>Fechner’ın panpsişizmi, özellikle bitki yaşamına odaklanarak kendini gösterir. Ona göre, bitkilerin bir <em>Seele</em>‘ye sahip olması, tam anlamıyla pansişik bir evrenin ve buna bağlı olarak yeni bir dünya görüşünün temelini oluşturur. Fechner’ın bitki-ruh kavramı, Aristoteles’ininkine benzer şekilde, diğer canlılarla karşılaştırma ve benzetmeye dayanmaktadır:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">[...] Bitki, hayvan kadar iyi bir şekilde organize edilmiş değil mi, sadece farklı bir plan üzerinde, tamamen kendi planıyla, kendi fikrine tamamen uygun bir planla? Eğer biri bitkinin bir hayatı olduğunu kabul ediyorsa, neden bir ruhu olduğunu inkâr etsin ki? Çünkü yaşamın ortak temeli üzerine inşa edilmiş farklı bir bedensel örgütlenme planının, sadece farklı bir psişik örgütlenme planına işaret ettiğini düşünmek çok daha basittir (1848/1946: 168-9).</pre>



<p>Toprağın kendisi “canlandırılmıştır” ve ayrıca “bir melektir; çok zengin, taze ve çiçek açmış… canlı yüzünü tamamen gökyüzüne çevirir” (1861/1946: 150, 153). Canlı Dünya ayrıca “diğer tüm yıldızların da canlı karakterine inancı” ifadesini içerir.</p>



<p>Lotze’nin merkezi eseri, <em>Microcosmos</em> (1856-64/1885), mekanik düşünceyi reddetmeye dayalı, kapsamlı bir felsefi bakış açısını ortaya koymaktadır. Tüm maddi nesnelerin “dışarıdan madde olarak görünen ve bu şekilde… mekanik [özelliklerini] ortaya koyan, diğer yandan da içsel olarak zihinsel olarak hareket eden ikili bir ömre sahip olduğu” fikrini savunmuştur (s. 150). O, “varlığın hiçbir parçasının artık yaşam ve canlılıktan yoksun olmadığını” sonucuna varmıştır (s. 360). Lotze, pansişist görüşünün ilk bakışta <em>prima facie</em> olasılığında göründüğünü kabul etmiştir: “Ayaklarımızın altında ezilen tozda, giysilerimizi oluşturan kumaşta, her türlü alete dönüştürülen malzemelerde… her yerde canlı yaşamın doluluğunun mevcut olduğu düşüncesine kim dayanabilir ki?” Nihayetinde, “bu hipotezin bize daha anlaşılır kıldığı şey, yaşayan formun güzelliğidir” (s. 366).</p>



<p>Eduard von Hartmann; Leibniz, Schelling ve Hegel’in unsurlarını bir manevi monizm doktrininde birleştirerek Schopenhauer’in irade ve tasarım olarak dünya sistemini daha da geliştirdi. Bilinçsiz iradenin her şeyin nedeni olduğu bir dünya görüşünü dile getirdi. Maddenin irade ve tasarım içinde çözülebilir olması, Hartmann’ın “Zihin ve Maddenin temel benzerliğini” kabul etmesine yol açtı (1869/1950, cilt 2: 81): “Akıl ile maddenin özdeşliği bilimsel bir idrak mertebesine yükseltilir ve bu da ruhu öldürerek değil, maddeyi canlandırarak olur” (ibid: 180).</p>



<p>Mach’ın felsefi yazıları 1880’lerin başlarında ortaya çıktı. Güçlü bir ampirist olan Mach, varlığın birincil maddesini “duyumlar” olarak adlandırdığı nötr monisttik bir felsefe geliştirdi. Bu farkındalıkla onu panpsişist bir gerçeklik anlayışına yönlendirdi: “Doğruyu söylemek gerekirse, dünya ‘şeylerden’ oluşmaz… ama renklerden, tonlardan, basınçlardan, uzaylardan, zamanlardan, kısacası genelde bireysel duyumlar diye adlandırdığımız şeylerden oluşur” (1883/1974: 579). Mach’ın şu yazdıkları, Schopenhauer’in üslubunu anımsatmaktadır:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">O zaman açlık dürtümüzün, sülfürik asidin çinko için olan eğiliminden pek de farklı olmadığını ve irademizin taşın basınçtan çok farklı olmadığını keşfedeceğiz. Ve yeniden, kendimizi belirsiz ve mistik bir molekül yığınına indirmeksizin veya doğayı ifritlerin uğrak mekânı haline getirmemize gerek kalmaksızın, kendimizi doğaya daha yakın hissedeceğiz (ibid: 560).</pre>



<p>Haeckel, hem evrimin hem de tüm doğal fenomenlerin birliğinin önemli bir rol oynadığı monist bir felsefe geliştirdi. Tüm canlıların birliği ve ilişkisi, onu tüm ikiliklerin, özellikle de beden ve zihnin Kartezyen ikiliğinin yanlış olduğuna ikna etti. 1892’ye gelindiğinde Haeckel açıkça panpsişist kimliğini benimsedi: “Monizmimizin son derece önemli bir ilkesi, bana göre, <em>tüm</em> maddelerin <em>ruhlu</em> olarak görülmesidir, yani <em>duygu</em> (zevk ve acı) ve <em>hareketle</em> donatılmışlardır…” (s. 486). Pansişizme dair sunduğu argümanda “tüm doğal cisimlerin belirli kimyasal özelliklere sahip olduğunu” ve en önemlisi “kimyasal afintenin” olduğunu belirtti. Haeckel, bu afinitenin yalnızca “moleküllerin… birbirlerini karşılıklı olarak <em>hissettikleri</em> varsayımıyla” açıklanabileceğini savundu (s. 483). Üç yıl sonra şöyle bir gözlemde bulundu: “Bizim monizm anlayışımız… açık ve nettir; […] materyal olmayan yaşayan bir ruh, ölü, ruhsuz bir madde kadar düşünülemez; her ikisi de her atomda ayrılmaz biçimde birleşmiştir” (1895: 58).</p>



<p>On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, panpsişist düşünce İngiltere ve Amerika’da gelişmeye başladı. O dönemin ilk büyük İngiliz panpsişisti William Kingdon Clifford’du. Spinozacı bir paralellik biçimine, bazı zihin süreçlerinin tüm madde biçimleriyle eşzamanlı olarak var olduğuna inanıyordu. Clifford, maddenin organizasyon zincirinde zihnin aniden ortaya çıkabileceği bir nokta olmadığını savunarak evrimsel sürekliliğe atıfta bulundu. Bir diğer İngiliz, Herbert Spencer, 1884’te modern fiziğin maddenin “inanılmaz gücünü” ortaya çıkardığını açıklayan bir makale yayımladı. Bilim adamı şu sonuca varmak zorunda kaldı:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Uzaydaki her nokta içinden her yönden geçen sonsuz sayıda titreşim ile titrer; [Aydınlanmış bilim adamının] yöneldiği anlayış, ölü maddeden oluşan bir Evren'den çok, her yerde canlı olan bir Evren'dir: sınırlı anlamda olmasa da hâlâ genel anlamda canlıdır (1884: 10).</pre>



<p>Royce’un 1892 tarihli eseri <em>Modern Felsefenin Ruhu</em>, mutlak idealizme dayanan özgün bir panpsişizm biçimini ele almaktadır: “İnorganik dünyanın gerçeklerine uygulanan ‘çifte yön’ teorisi, onların da gerçek oldukları ölçüde kendi iç ve kayda değer yönlerine sahip olmaları gerektiğini öne sürüyor” (1892: 419 -20). Birkaç yıl sonra şu gözlemi eklemiştir:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Herhangi bir doğal gerçeğin içsel deneyimi, bizim deneyimimizden daha düşük, daha az bilinçli, daha az rasyonel veya daha atomik olamaz. Onun gerçekliği, kendi deneyimimiz gibi bilinçli, organik, açık zıtlıklarla dolu, rasyonel ve kesin bir niteliğe sahiptir. Bu nedenle, ölü bir doğadan bahsetmek yanlıştır (1898/1915: 230).</pre>



<p>Charles Peirce’in “Man’s Glassy Essence” (1892) adlı makalesi, “[…] protoplazmanın tamamının hissettiğiyle ilgili yeterince analojik çıkarım vardır. Sadece hissetmekle kalmaz, aynı zamanda zihnin tüm işlevlerini de yerine getirir.” diye başlar (1892/1992: 343). Ancak, protoplazma, yalnızca moleküllerin belirli bir düzenlemesi olan karmaşık bir kimyasaldır. Bu nedenle, “fiziksel olayların yalnızca indirgenmiş veya gelişmemiş psişik olay biçimleri olduğunu kabul etmek” zorunda kalırız (ibid.: 348). Peirce daha sonra kendi çift yönlü zihin teorisini ortaya koymuştur:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Her zihin doğrudan veya dolaylı olarak tüm maddeyle bağlantılıdır ve az çok düzenli bir şekilde hareket eder; böylece her zihin az çok maddenin doğasından pay alır. […] Bir şeye dışarıdan bakıldığında, […] madde gibi görünür. İçeriden bakıldığında […] bilinç olarak görünür (ibid: 349).</pre>



<h3 class="wp-block-heading"><a></a>d. Yirminci Yüzyıldan Günümüze</h3>



<p>William James ilk olarak <em>Psikolojinin İlkeleri</em> adlı eserinde panpsişizm konusunu ele almıştır. Clifford’un zihin zımbırtısı teorisine bir bölüm ayırmış ve bu görüşe büyük bir ilgi göstermiştir. James, panpsişizme olan kişisel onayını 1902-3’teki Harvard ders notlarında şu ifadeyle belirtmiştir: “pragmatizm [benim] yöntemim ve ‘çoğulcu panpsişizm’ [benim] doktrinim olacaktır” (Perry, 1935: 373). 1905-6 tarihli ders notlarında ise şunları kaydetmiştir: “Bir nesnenin <em>kendi içindeki</em> tek anlaşılır kavramı, onun <em>kendisi için</em> bir nesne olması gerektiğidir ve bu bizi panpsişizme ve fiziksel algılarımızın ‘psişik’ gerçekliklerin üzerimizdeki etkileri olduğuna dair bir inanca götürür…” (ibid: 446).</p>



<p>James, 1909 tarihli <em>Plüralist Bir Evren </em>isimli eserinde açık ve net bir tutum sergilemiştir. Radikal ampirizm teorisini, her şeyin hem saf deneyim hem de “kendileri için”, yani kendi bağımsız psişik bakış açılarına sahip nesneler olduğu çoğulcu bir monizm biçimi olarak açıklamıştır. Nihayetinde “Fechner’ınkiyle neredeyse aynı olan genel bir dünya görüşünü” benimsemiştir (ibid: 309 -10). James, bu yeni dünya görüşünde “çoğulcu bir panpsişik evren görüşüne doğru büyük bir ampirik hareket” görmüştür (ibid: 313).</p>



<p>Yirminci yüzyılın başlarında, panpsişist felsefe İngiltere ve ABD’de hızla gelişmeye devam etti. Bu felsefi akım, en güçlü bağlantıyı Süreç Felsefesi ile kurdu. Süreç Felsefesi’nin en erken savunucuları ise Bergson ve Whitehead oldu.</p>



<p>Bergson 1907 ‘de <em>Yaratıcı Tekâmül</em>‘ü yazmıştır. Maddenin “en düşük zihin derecesi” olduğu yönündeki tezi Peirce’i anımsatmaktadır. Schopenhauer’i takip ederek, “saf irade, maddenin içinden geçen, ona yaşamı ileten akıntıdır” diye bir yorumda bulunmuştur (1907/1911: 206). Fakat Bergson’un en net açıklamasını <em>Süre ve Eşzamanlılık</em> (1922) adlı eserinde buluyoruz. Bu kitapta, tüm fiziksel olayların geçmişin bir anısını içerdiği gerçek bir süreç felsefesi fikri ortaya koyulmaktadır. Hafızanın zihin için gerekli olduğu konusundaki önceki ısrarı göz önüne alındığında, zihnin veya bilincin her şeyde olduğu sonucuna varılabilir:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Göstermek istediğimiz şey, bilinci içine sokmadan kalıcı bir gerçeklikten bahsedemememizdir. […] Bir hafıza unsuru ve dolayısıyla bilinç unsuru olmadan önce ve sonra arasında bir bağlantı kurmayı hayal etmek veya tasarlamak imkansızdır. […] Eğer “bilinç” kelimesine antropomorfik bir anlam yükleniyorsa, bu kelimenin kullanılmasından kaçınmak isteyebiliriz. [Ancak] kişinin kendi hafızasını alıp, zayıflatılmış olsa bile, şeyin içine taşımasına gerek yoktur. […] İzlememiz gereken tam tersi bir yoldur. […] Süre aslında artık var olmayanın var olana doğru devamıdır. Algılanan ve yaşanan, gerçek zamandır. […]  Bu nedenle süre, bilinci ifade eder ve onlara kalıcı bir zaman atfettiğimizden bilinci şeylerin merkezine yerleştiririz (1922/1965: 48 -49).</pre>



<p>Whitehead’in panpsişizmi nispeten daha iyi bilinir. Bu fikir, onun gerçekliğin nihai parçacığı olarak ve hem fiziksel bir kutba hem de zihinsel bir kutba sahip olan bir “deneyim fırsatı” görüşüne dayanır. Her şey durumlardan ibaretse ve durumlar kısmen zihinselse, o zaman her şeyin zihinsel bir boyutu vardır. <em>Düşünme Biçimleri</em>’nin (1938) “Canlı Doğa” başlıklı bölümünde şu çıkarımda bulunmuştur: “Düşünce ile doğa arasındaki bu [geleneksel] keskin ayrımın temel gözlemimizde hiçbir temeli yoktur. […] Zihinsel işlemleri doğanın yapısını oluşturan faktörler arasında düşünmemiz gerektiği sonucuna varıyorum” (s. 156).</p>



<p>Bertrand Russell nihayetinde olayların birincil gerçeklik olduğu ve hem zihnin hem de maddenin bunlardan inşa edildiği nötr monist bir görüşe vardı. İlk başta sadece ima etse de 1920’lerin sonlarında panpsişşizmi giderek desteklemeye başlamıştır. Russell’ın <em>Ana Hatlarıyla Felsefe </em>(1927) adlı kitabı doğrudan buna değinmektedir. Kitapta şöyle Belirtmiştir: “Görüşüm, [zihin ve madde arasında] keskin bir çizgi değil, bir derece farkı olduğudur; bir istiridye bir insandan daha az akıllıdır, ancak tamamen akılsız değildir” (s. 209). Bir çizgi çizememenin nedeni, zihnin esaslı bir yönünün hafıza olduğu ve cansız nesnelerin bile bir tür hafıza sergilediği görüşüdür: “Bu [hafıza] temelinde zihin ile madde arasına mutlak bir engel yerleştiremeyiz. […] Cansız madde bir dereceye kadar benzer davranışlar gösterir.” (s.306). Özet kısmında şunları ekler:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Zihnimizde meydana gelen olaylar doğanın akışının bir parçasıdır ve başka yerlerde meydana gelen olayların tamamen farklı bir türde olup olmadığını bilmiyoruz. Fiziksel dünya […] belki de nedensel yasalar tarafından düşünüldüğünden daha az katı bir şekilde belirlenir; kişi, az ya da çok hayali bir şekilde, atoma bile bir tür sınırlı özgür irade atfedebilir (s. 311).</pre>



<p>Russell’ın belki de en net ifadesi, <em>Portraits from Memory </em>(1956) adlı eserinde yer almıştır. Bellek “zihnin en temel özelliğidir, […] bu kelimeyi [bellek] en geniş anlamıyla, geçmiş deneyimin şimdiki tepkiler üzerindeki her etkisini içerecek şekilde kullanır” (s. 153-4). Daha önce de değinildiği gibi, bellek tüm fiziksel nesneler ve sistemler için geçerlidir:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Bu [bellek] daha az derecede inorganik maddenin davranışıyla da açıklanabilir. Çoğu zaman kuru olan bir su yolu, aktığı zamanlarda bir oluktan yavaş yavaş bir kanal aşındırır ve ardından gelen yağmurlar [benzer] bir seyir izler. […] Nehir yatağı daha önce soğutma akımlarını deneyimlediği önceki durumları “hatırlıyor” diyebilirsiniz. […] [Bunun] bir kurmaca olduğunu söyleyebilirsiniz, çünkü nehirlerin ve nehir yataklarının “düşünmediğini” varsayıyorsunuz. Ancak düşünme, önceki olaylardan kaynaklanan belirli davranış değişikliklerinden oluşuyorsa, o zaman nehir yatağının biraz ilkel olmasına rağmen düşündüğünü söylemeliyiz (s. 155).</pre>



<p>Whitehead’in aksine, Charles Hartshorne süreç panpsişizminin açık ve net bir biçimini ifade etmiştir. <em>Beyond Humanism </em>(1937) adlı eseriyle başlayarak, tüm gerçek bireylerin bir tür psişik içeriğe sahip olduğu görüşünü kesin bir şekilde ortaya koymuştur: “Moleküller, atomlar ve elektronlar, sopa ve taşlara kıyasla, hayvanlara daha fazla davranış benzerliği gösteriyor. İnorganik kütlelerin oluşumları sonuçta organik varlık ölçeğine dahil olabilir […]” (s. 111-112). Kırk yıl boyunca bu kavramı detaylandırdığı “Panpsychism” (1950), “Physics and Psychics” (1977) ve “The Rights of the Subhuman World” (1979) gibi makalelerinde panpsişizmi (veya “psişikizmi”) net ve tutarlı bir tema haline getirmiştir. Leibniz’in içgörülerini Whitehead’in süreç görüşüyle birleştirerek uzun süredir devam eden birçok felsefi sorunu çözdüğünü iddia ettiği bir sisteme dönüştürmüştür: bu sistemin en önemli başarısı, düalizm ve materyalizm arasında üçüncü bir yol olarak hizmet etmesidir. Sonuç olarak, panpsişizm ya da psişikizm, ona göre, bizim için mevcut olan en uygun ontolojidir—kesinlikle anlaşılmaz bir materyalizmden çok daha tercih edilebilirdir: “’Sadece ölü, duygusuz madde’ kavramı, yenilmez cehalete bir çağrıdır. Bu ifade hiçbir zaman bilgi teşkil etmeyecektir” (1977: 95).</p>



<p>Yirminci yüzyılın diğer birçok büyük düşünürü panpsişist fikirleri destekledi:</p>



<ul>
<li>FC Schiller: “Bir taş, şüphesiz ki, bizi manevi varlıklar olarak algılamaz. […] Ancak bu, bizi hiç algılamadığı ve varlığımızı hiç fark etmediği anlamına mı gelir? Hiç de değil; varlığını sürdürdüğü düzlemde bizi fark eder ve bizden etkilenir. […] Tüm fiziksel işlevlerini sadakatle yerine getirir ve bunu yaparak bizi etkiler. Yerçekimine kapılır, basınca direnir, titreşimleri […] engeller vesaire, böylece kendini bir beden olarak saygın kılar. Ve bize, kendi anlama düzeyinde kendisiyle benzer bir doğaya sahipmişiz gibi muamelede bulunur. […]” (1907: 442).</li>



<li>Samuel Alexander: “Evrende ölü veya duyusuz hiçbir şey yoktur, [hatta] Zaman-Mekân bile canlıdır” (1920: 69).</li>



<li>John Dewey: “[…] Bitkiyi, cansız cisimlerin fiziko-kimyasal etkinliğinden ayıran hiçbir şey yoktur. İkincisi aynı zamanda çevredeki şeylerle ilgili faaliyetlere yol açan ve bir değişim döngüsünden sonra sona eren bozulmuş iç denge koşullarına da tabidir. […]” (1925: 253).</li>



<li>Sir Arthur Eddington: “Dünyanın maddesi, zihin maddesidir” (1928: 276).</li>



<li>J. B. S. Haldane: “Sözde âtıl madde içinde yaşam veya zihin belirgin kanıtlarını bulamıyoruz […]; ancak bilimsel bakış açısı doğruysa, onları eninde sonunda evrenin her noktasında iptidai formda bulacağız” (1932: 13).</li>



<li>J. Huxley: “[…] Zihin veya zihin benzeri bir şey evren boyunca var olmalıdır. İnanıyorum ki, gerçek budur.” (1942: 141).</li>



<li>Teilhard de Chardin: “[Maddenin] <em>yapısında muhakkak bir çift yönlülük bulunmalıdır.</em> […] <em>Dışlarıyla eş kapsamlı olan şeylerin bir İçi vardır.</em>” “Mantıksal olarak, her parçacıkta, hatta karmaşıklığı [psişeyi] algılayamayacak kadar düşük veya mütevazı düzeyde olanlarda (mega-moleküller ve daha aşağısında) bile, bir çeşit psişenin ilkel bir biçimde varlığını varsaymaya zorlanıyoruz. […]” (1959: 56, 301).</li>



<li>C. H. Waddington: “[…] En basit cansız nesnelerde bizim kendi öz-farkındalığımızı tanımlamak için kullandığımız dille tarif edilebilecek bir şeyin meydana gelmelidir” (1961: 121).</li>



<li>Gregory Bateson: “Mesajların devre içinde olduğu temel bir sibernetik sistem, aslında zihnin en basit birimidir; […] Daha karmaşık sistemler belki de zihinsel sistemler olarak adlandırılmaya daha layıktır, ancak esasen bahsettiğimiz şey budur. […] O zaman, sibernetik sistemle eşanlamlı bir zihin tablosuyla karşı karşıya kalırız. […] Zihin içinde en geniş anlamda, herhangi birine bireysel zihin diyebileceğimiz bir alt sistemler hiyerarşisi oluşacağını biliyoruz” (1972: 459-60).</li>



<li>Freeman Dyson: “[Fizik yasaları] her molekülün tanımında zihne yer bırakıyor. […] Başka bir deyişle, zihin zaten her elektronun doğasında vardır ve insan bilincinin süreçleriyle tür olarak değil, yalnızca derece olarak farklılık gösterir. […]” (1979: 249).</li>



<li>David Bohm: “Zihin olarak deneyimlediğimiz şey, […] günün sonunda, doğal bir şekilde dalga fonksiyonu ve parçacıkların ‘dansı’ seviyesine ulaşacak. Bu seviyelerin arasında bağlantı kurulamaz bir boşluk veya engel yoktur. […] Bir anlamda, parçacık fiziği düzeyinde bile ilkel bir bilincin mevcut olduğu ima edilmektedir” (1986: 131).</li>
</ul>



<p>Panpsişizm, 21.yüzyıla dinçlik ve düşünce çeşitliliği getirir. Son zamanlarda yapılan bir dizi çalışma dikkatleri bu konuya çekmiştir. 1996 yılına geri gidersek, panpsişizmin bir nevi yeniden canlanmasına ön ayak olan iki kitapla karşılaşırız. Bunlardan birincisi olan Chalmers’ın <em>The Conscious Mind</em> eseri, Bateson ve Bohm’u izleyerek ancak onların panpsişist görüşlerine atıfta bulunmaksızın, zihnin her yerde bulunan bilgi durumlarıyla ilişkilendirilebileceğini (bariz bir çekingenlikle) öne sürdüğü natüralist bir düalizm zihin teorisi ortaya koyar. Panpsişizmin üzerine nispeten ayrıntılı tartışması, konuyla ilgili tartışmaların yeniden canlanmasına sebep oldu ve daha geniş bir kitleye ulaşmasına yol açtı. Ayrıca, Abram <em>Spell of the Sensuous</em> isimli kitabında, bir fenomenolojik temele dayanarak animistik bir dünya görüşüne dönüş için bir argüman ortaya koydu, ancak çalışması daha çok detaylı bir felsefi soruşturma yerine şiirsel bir deneme niteliğindedir. 1998 yılında süreç filozofu David Ray Griffin, panpsişist felsefenin mihenk taşlarından olan <em>Unsnarling the World-Knot</em> adlı eserini yayımladı. Griffin, süreç görüşüne güçlü bir şekilde odaklanarak, yalnızca üstünkörü bir tarihsel çalışmayla da olsa, konunun ayrıntılı ve bilimsel bir değerlendirmesini sunar.</p>



<p>İçinde bulunduğumuz yüzyıla gelindiğinde, Christian DeQuincey’nin <em>Radical Nature</em>’ı (2002) başka bir süreç perspektifi ve tarihsel yönün daha tatmin edici bir incelemesini sunmaktadır. 2003 yılında panpsişizm konusunda iki kitap daha yayımlandı: David Clarke’ın <em>Panpsychism and the Religious Attitude</em>’ü ve Freya Mathews’ün <em>For Love of Matter</em>’ı. Clarke bir kez daha süreç görüşünü ele alarak bu felsefi bakış açısının tartışmadaki baskınlığını vurgular. Mathews ise yeni bir alana girer; Schopenhauer’den ilham alarak, insanların canlı bir evrende duyarlı katılımcılar olduğu gerçek anlamda metafizik bir felsefe geliştirir. Gregg Rosenberg, 2004 yılında <em>A Place for Consciousness </em>adlı kitabıyla zihne yönelik sözde panpsişist bir yaklaşım ortaya koydu. 2005 yılında, Skrbina konunun ilk kapsamlı çalışması olan <em>Panpsychism in the West</em>’i yayınladı. En son, Galen Strawson, panpsişizmi zihnin belirişinin açıklanamazlığına dayandıran güçlü bir argüman sunmuştur (bkz. Bölüm 4).</p>



<p>Bu nedenle, şu anda panpsişizmle ilgili en az altı aktif araştırma alanını gözlemleyebiliriz:</p>



<ol type="1" start="1">
<li>Bergson ve Whitehead tarafından tasarlanan ve ardından Hartshorne, Griffin, DeQuincey ve Clarke tarafından geliştirilen Süreç Felsefesi görüşü;</li>



<li>Bohm, Hameroff ve diğerleri tarafından geliştirilen Kuantum Fiziği yaklaşımı;</li>



<li>Bateson, Wheeler (1994), Bohm ve Chalmers’ın çalışmalarından doğan Bilgi Teorisi yaklaşımı;</li>



<li>Cardano tarafından tasarlanan ve Koestler (1967) ile Wilber (1995) tarafından detaylandırılan Bütün-Bölünme Hiyerarşisi;</li>



<li>Peirce (1892)’ten ilham alınarak Skrbina (1994, 2001) tarafından açıkça irdelenen Doğrusal Olmayan Dinamikler yaklaşımı;</li>



<li>Strawson’ın (2006) “gerçek fizikalizm”i (Bkz. Bölüm 4).</li>
</ol>



<p>Bu alanların hepsi geliştirme ve açıklama için önemli fırsatlar sunmaktadır. Özellikle pek çok geleneksel yaklaşımın çıkmaza girdiği bir dönemde, belirişçiliğin ve mekanizmin aksi takdirde çözülemeyecek sorunlarını çözme umudu taşıyorlar. Nagel, Searle ve diğerleri tarafından belirtildiği üzere, zihin ve bilinç sorunları o kadar zordur ki “sert tedbirler” gereklidir—hatta belki de panpsişizm kadar sert.</p>



<p>Panpsişizm, uzun savunucu ve taraftar listesiyle, zihin üzerine sağlam ve saygın bir yaklaşımdır. Kartezyen düalizmden ve Hıristiyan teolojisinden natüralist bir kaçış sunar. Ve mekanik dünya görüşünü sarsarak, sadece uzun süredir devam eden felsefi sorunları değil, aynı zamanda kalıcı sosyal ve ekolojik sorunları da çözme vaadi verir. Empedocles ve Epikuros’tan Campanella ve LaMettrie’ye, Fechner ve James’ten Gregory Bateson’a kadar birçok büyük düşünür, panpsişist görüşün dünyaya olan bakış açımızı temelden değiştirme potansiyelini tanımıştır. Canlı bir dünya görüşü sadece felsefi açıdan istikrarlı olmakla kalmaz, aynı zamanda geniş kapsamlı ve beklenmedik etkilere de sahip olabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Lehine ve Alehine Argümanlar</h2>



<p>Griffin (1998), Popper (1977), McGinn (1997) ve Seager (1995) gibi isimlerin tarihsel görüşlerini ve yakın zamanlı tartışmalarını içeren bir analiz, panpsişizm lehine ve aleyhine getirilen bir dizi farklı argümanı gözler önüne sermektedir. Skrbina (2005), aralarında bir miktar örtüşme olsa da toplam altı itiraz ve on iki destekleyici argüman tespit etmiştir. Aşağıda, en dikkat çekici argümanlar ve itirazların bir özeti bulunmaktadır.</p>



<p>Panpsişizm için ilk büyük argüman, aynı zamanda en eski olanlardan biridir: Süreklilik Argümanı. Çeşitli şekillerde ifade edilen bu argüman, tüm varlıklar arasında zihin süreçleriyle yakından ilişkili olan kritik bir süreklilik bağı bulunduğunu ileri sürer. Sürekli olan belirli bir unsur değişiklik gösterir, ancak genellikle bir madde ya da ortak bir form, yapı veya işlev olarak ifade edilir. Biz insanlar, bir tözün, biçimin veya yapının doğrudan bir sonucu olan zihin benzeri niteliklere sahibiz; bu nedenle, her şey, bu ortak doğayı paylaştıkları ölçüde, zihinsellikte buna karşılık gelen bir paya sahiptir.</p>



<p>Bu durum, en iyi örnekler aracılığıyla açıklanabilir. Bu tür argümanların en erken örneği, Anaksimenes tarafından onun pneuma <em>arkesine</em> dayandırılarak sunulmuştur. Bir tür hava ruhu olan pneuma, hem kendi zihinlerimizi açıklıyordu hem de tüm evrene ve içindeki her şeye nüfus edip sürdürüyor, besliyordu. Anaksagoras’ın nous’u ve Heraklitos’un <em>pyr</em>‘ı veya ateşi de benzer bir amaca hizmet etmeleri dolayısıyla süreklilik argümanlarıydı. Empedokles ve Platon ise monist bir süreklilik yerine çoğulcu bir süreklilik savundular. Onlara göre, tüm varlıklar dört elementten (ateş, hava, su ve toprak) oluşmaktaydı ve bu elementler ya kendileri başlı başına ruhlardı (Empedokles) ya da insan, evren ve diğer ruhların temeli olarak görülmekteydiler (Platon).</p>



<p>Alman filozoflar arasında, Herder’in <em>Kraft</em> (güç veya kuvvet) kavramı da benzer bir rol oynamıştır. Schopenhauer için irade, bizim temel içsel doğamızdı; çünkü bizler, “nesneler arasında bir nesne” olduğumuza göre, her şeyin bir içsel iradeye sahip olması gerekir. Fechner (1848/1946), insanlar ve örneğin bitkiler arasındaki işlevsel benzerliği vurgulamıştır. Birçok yönden açıkça farklı olsalar da canlı bitkiler insanlarla temel işlevsel nitelikleri paylaşır; her ikisi de içsel bir çabayı ve arzuyu, hayatta olmanın neşesini gösteren bir tür canlı dinamizmi temsil eder. Daha sonra, Amerikalı filozof Dewey, yaşayan ve cansız sistemler arasındaki sürekliliği vurgulayarak buna benzer bir yaklaşım ortaya koymuştur.</p>



<p>Bu argümanların merkezinde, insanlar ve insan olmayan varlıklar arasında temel bir benzetme yapma çabası bulunmaktadır. Bazı filozoflar bu tür argümanları “analojik” olarak adlandırmayı tercih ederler ve bunun iyi bir nedeni vardır. Ancak bu, yeterince kesin değildir. Panpsişizm lehine ileri sürülen hemen her argüman, insan zihninin varlığından yola çıkmalı ve bunun üzerinden bir benzetme yapmalıdır. Argümanları birbirinden ayıran, bu benzetmenin doğasıdır. Süreklilik argümanları, analojik düşünmenin belirli bir biçimidir ve bu nedenle özel bir adlandırmayı hak eder.</p>



<p>Süreklilik argümanına karşı çıkmak için ya madde veya yapının varlığını çürütmek ya da bunun zihinle temel bir şekilde ilişkili olduğunu reddetmek gerekir—ki ikincisi daha yaygın bir yaklaşımdır. Eleştirmen, süreklilik benzetmesinin basitçe geçerli olmadığını savunabilir; bu durumda Sonuçsuz Benzetme itirazı ortaya çıkar. Bu tür bir eleştirmen genellikle insan ile bir taş veya atom gibi aşırı uç örnekleri kullanarak, bu örnekler arasında ilgili bir benzetmenin yapılamayacağını öne sürer. Ancak, aşırı uçlarda bariz görünen şey, ara noktaları incelediğinde o kadar net olmayabilir; eleştirmenin iddiasını bu ara noktalarda kanıtlaması gerekir.</p>



<p>Yine Antik Yunan’a kadar uzanan, Panpsişizm lehine bir diğer yaygın argüman da zihin olgusunun belirişiyle ilgilidir. Yunanlılar, <em>ex nihilo, nihil fit</em> yani hiçbir şeyden hiçbir şey çıkmaz fikrini geliştirmişlerdir. Böylece zihnin zihinsizlikten kaynaklanamayacağı ve dolayısıyla zihnin şeylerin kökeninde mevcut olması gerektiği argümanını elde ederiz. Bu, “Belirivermeme Argümanı” olarak bilinir. Ayrıntılı bir inceleme Bölüm 4’te sunulacaktır.</p>



<p>Doğal olarak, Belirivermeme Argümanına zihnin belirişinin aslında anlaşılabilir ve açıklanabilir olduğu iddiasıyla karşı çıkılabilir (bu görüş yaygındır, ancak bugüne kadar hiçbir filozof bu konuda geniş çapta kabul gören bir açıklama sunamamıştır). Popper (1977), panpsişizme karşı bir itiraz olarak belirivermeyi ilk kullananlardan biri olabilir ancak yakın zamanda bu konuya adanmış bir cilt yayınlanmıştır; bkz. Strawson ve diğerleri (2006).</p>



<p>Darwin’in evrim teorisinin 1800’lerin ortalarında ortaya çıkması hem süreklilik hem de belirivermeme argümanlarına yeni bir destek sağladı. İnsanlar eğer daha düşük hayvanlardan evrimleşmişse, bu hayvanlar da tek hücreli organizmalardan, onlar da cansız maddelerden türemişse, varlıkların sürekliliği, deneyim, farkındalık ve zihin gibi temel niteliklerin de sürekliliğini öne sürer. Evrimsel süreklilik, zihnin belirişiyle ilgili varsayımsal tarihsel noktayı tanımlamayı zorlaştırır. Haeckel (1892), evrimsel bir argüman sunan ilk kişiydi; ancak Paulsen, Royce, Waddington ve Rensch de benzer iddialarda bulunmuşlardır.</p>



<p>Diğerleri bunu farklı şekilde ifade ettiler. Onlara göre, organizma karmaşıklığı hiyerarşisinde—yani filogenetik zincirde—zihin sahibi olanları zihin sahibi olmayanlardan ayırmak için “bir çizgi çekilebilecek” bir yer yoktur. Clifford (1874) belki de bunu bu şekilde ifade eden ilk kişiydi:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Birinin [bilincin yokluğunun] gerçekleştiği belirli bir yeri işaret etmesi imkansızdır. [...] En basit organizmalarda, hatta Amip'te bile, bizim için inanılmaz derecede basit olan, kendi bilincimizle aynı doğaya sahip bir şey vardır. [...] [Ayrıca], sadece organik maddede duramayız; madde hareketiyle birlikte, ister organik ister inorganik olsun, kendimizdeki zihinsel olguya karşılık gelen bir gerçek olduğunu varsaymak zorundayız (s. 60-61).</pre>



<p>Globus, Chalmers (1996) ve Rensch gibi, diğerleri de benzer terimlerle bu argümanı ileri sürmüşlerdir.</p>



<p>Bu argümana karşı çıkmak için, hiyerarşik zinciri kesmek için makul bir nokta belirlemek gerekmektedir. Nerede ve neden süreklilik birdenbire bozulmaktadır? Çoğu kişi, bu sürekliliğin şempanzeler ve yunuslar gibi daha yüksek memeliler için bir dereceye kadar geçerli olduğunu kabul eder. Eleştirmen, bu sürekliliğin taşlar ve atomlar için geçersiz olduğunu düşünüyor ise, bu tutarsızlığı açıklamalıdır—aksi takdirde itiraz geçersizdir. Bugüne kadar bu çabayı gösterenler azdır. Tye (2000: 171) bu konuda bir istisnadır; o, “fenomenal bilinç” yaşadığını söylediği en basit varlıkların balıklar ve bal arıları olduğunu belirterek çizgiyi bu noktada çeker. Bu çizginin gerekçesinin kabul edilebilir olup olmadığı ise tartışmaya açıktır.</p>



<p>Son iki itirazı daha belirtmek gerekir. İlki, Test Edilemezlik veya Belirti Yokluğu itirazıdır ki daha düşük varlıklarda zihin varlığını işaret edebilecek herhangi bir ampirik kanıt veya makul bir testin bulunmadığını öne sürer. Başkaları gibi McGinn (1997) ve Seager (1995) da bu noktayı dile getirmişlerdir. Ancak, zihin varlığına dair geçerli bir kanıtın ne olabileceğini belirlemek zordur. Royce ve Peirce’in belirttiği gibi, daha basit zihinler bizim için yasaya benzer fenomenler gibi görünebilir. Başvurabileceğimiz tek şeyler, analoji ve metafiziksel süreklilik üzerine yapılan rasyonel düşünmelerdir. Diğer insanlarda zihin varlığını kesinlikle belirlemenin kavramsal zorluğu göz önüne alındığında, daha düşük zihinler için kesin kanıtların eksikliği şaşırtıcı olmamalıdır. Bu noktada, bilgi eksikliğinden kaynaklanan epistemolojik bir boşluk olduğunu söyleyebiliriz; ancak bu, diğer şeylerde zihin bulunmadığını öne süren ontolojik bir boşluk olduğu anlamına gelmez.</p>



<p>Son olarak, Kombinasyon Problemi vardır: Eğer zihin atomlarda veya hücrelerde mevcutsa, o zaman insanlarınki gibi üst düzey zihinler, bu daha düşük zihinlerin bir tür kombinasyonu veya toplamı olmalıdır. Ancak, böyle bir toplamanın nasıl çalışacağı ve hepimizin hissettiği deneyim zenginliğini nasıl açıklayabileceği düşünülemez. Panpsişizm yüksek aklı açıklayamadığından, itirazcıya göre, bu teorinin yanlış olması gerekir.</p>



<p>Öncelikle belirtmek gerekir ki bu, panpsişizme doğrudan bir itiraz değildir; sadece daha yüksek düzeydeki zihinlerin daha düşük düzeydeki zihinsel unsurlardan oluşması gerektiğini öne süren belirli bir teoriye yöneltilmiş bir itirazdır. Bunu kabul etsek bile, aynı varlık içindeki üst ve alt düzey zihinler arasındaki ilişki hakkında genel bir soru cevapsız kalır. Bu nedenle, Kombinasyon Problemi daha çok ayrıntılar için bir çağrı niteliğinde görülmelidir.</p>



<p>Sorun ilk olarak 1600’lerin sonlarında Leibniz tarafından ele alındı. Leibniz’in monadlar üzerine kurulu panpsişist teorisi, tek bir baskın monadın kolektifi bir araya getirmesine ve bu monadın bedenin zihni olarak işlev görmesine olanak tanıdı. Kant, erken dönem eserlerinden biri olan <em>Bir Bilicinin Düşleri’</em>nde Leibniz’in teorisini eleştirdi ve böylece Kombinasyon Problemini panpsişizme karşı ilk kez kullanan kişi oldu. 1890’da William James, Clifford’ın “zihin maddesi” biçimindeki panpsişizmine karşı bir itiraz olarak bu konuyu gündeme getirdi; ancak 1909’da fikrini değiştirdi ve kombinasyonu aşılmaz bir engel olarak görmeyi bıraktı. Daha yakın bir dönemde, Seager (1995), Strawson ve arkadaşlarına (2006) katkıda bulunan birçok kişi gibi, Kombinasyon Probleminin özellikle önemli olduğunu vurgulamaktadır.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a></a>4. Panpsişizm Karşısında Belirişçilik</h2>



<p>Zihnin belirivermesi sorunu panpsişizmin tam anlamıyla zıttı olması itibariyle oldukça önemlidir: ya bir panpsişistsinizdir ya da bir belirişçisinizdir. Zihin ya en başından beri şeylerde mevcuttu ya da evrim tarihinin bir noktasında ortaya çıkmıştır (belirmiştir). Ancak, eğer beliriş açıklanamaz veya daha az geçerli bir seçenekse, o zaman geriye panpsişist alternatif kalır. Yukarıda bahsedildiği gibi, bu düşünce zinciri, Belirivermeme Argümanı olarak bilinir.</p>



<p>Bu argümanın tarihsel biçimlerini kısaca özetlemek gerekirse: İlk olarak M.Ö. 300 civarında Epikür tarafından formüle edilmiştir. Epikür, irade olarak adlandırılan zihinsel niteliğin irade dışı bir şeyden kaynaklanamayacağını ve dolayısıyla her şeyin yapıldığı atomların da bir tür irade taşıması gerektiğini savunmuştur. İrade, <em>ex nihilo</em> ortaya çıkamaz; bu nedenle, maddenin en temel bileşenlerinde mevcuttur.</p>



<p>Diğerleri de bu yaklaşımdan aynı şekilde etkilenmiştir. Telesio, “Hiçbir şey sahip olmadığı bir şeyi veremez,” diyerek zihnin, zihin dışı bir şeyden kaynaklanmasının düşünülemez olduğunu savunmuştur. Patrizi de benzer şekilde, nedende olmayan hiçbir şeyin sonuçta olamayacağını, dolayısıyla elementlerin kendilerinin de hayat ve ruh barındırması gerektiğini ve bu özellikleri tüm varlıklara aktardığını ileri sürmüştür. Campanella, 1620 yılında şöyle yazmıştır: “Eğer hayvanlar duyumsuyorsa… ve duyumsama hiçbir şeyden gelmiyorsa, onların ve diğer her şeyin varlığa getirildiği elementlerin de duyumsayan yapıda olması gerekir, çünkü sonuçta olan bir şey, nedeninde de olmalıdır” (Dooley, 1995: 39).</p>



<p>Alman panpsişistler de bu argümanı ikna edici bulmuşlardır. Fechner, “Canlı varlıkların cansızlardan doğamayacağını,” savunmuştur. Paulsen, “Psişik yaşam nereden doğdu?” sorusunu incelemiş ve şu sonuca varmıştır: Psişik yaşam ortaya çıkmadı, aksine şeylerin kökeninde zaten mevcuttu. Zihinsel bir alanın aniden ortaya çıkışı, “mutlak bir dünya bilmecesi olurdu; bu, yokluktan varoluş anlamına gelirdi” (1892: 100).</p>



<p>Belirivermeme argümanı, yirminci yüzyılın sonlarında zoolog Sewall Wright’ın çalışmalarıyla yeniden gündeme geldi. 1977’de yayımlanan “Panpsişizm ve Bilim” makalesinde, zihnin kaba bir şekilde belirişinin doğal düzen içinde açıklanamaz bir mucize olacağını savunmuştur: “Zihnin hiç yoktan belirivermesi, düpedüz sihirdir” (s. 82). Thomas Nagel, “Panpsişizm” başlıklı makalesinde (1979) bu argümanla ilgilenmiş, ancak tüm sonuçlarını derinlemesine incelememeyi tercih etmiştir.</p>



<p>Temel sorun şudur: İlk bakışta, beliriş makul bir fikir gibi görünebilir, ancak ayrıntılara inildiğinde ciddi bir şekilde yetersiz kalır. Aslında, zihnin belirişini makul bir şekilde açıklamak oldukça zordur. Zihin, beş parmaklılık ya da sıcakkanlılık gibi bir şey değildir. Açıkça beliren bu tür özellikler, ontolojik olarak zihinden farklıdır. Bunlar, mevcut fiziksel maddenin yeniden yapılandırılmasından ibarettir, oysa zihin, farklı bir ontolojik düzene aittir. Zihin, varoluşun sıradan biyolojik yapısal özelliklerle karşılaştırılamayacak kadar temel bir yönüdür.</p>



<p>Ayrıca, zihnin belirişi sadece uzak evrimsel geçmişin bir gerçeği değildir; her gün, örneğin bir insan embriyosunun gelişiminde tekerrür etmelidir. Diğer bir değişle, eğer bir insan yumurtası tamamen zihinden yoksunsa ve yeni doğmuş bir bebekte zihin varsa, zihin ontogenetik süreçte ne zaman belirir? Neden sadece o noktada belirir? Bu nedenle, filogenetik (tarihsel) beliriverme sorununun yanı sıra, ilişkili bir ontogenetik sorunumuz da bulunmaktadır.</p>



<p>Dünyada çok az sayıda panpsişist bulunduğundan, çoğu kişi belirişçi olarak kabul edilir. Ancak, Galen Strawson’un (2006) yakın zamanda vurguladığı gibi, belirişçilik nihai sonuç değildir. Aslında, son derece kuşkuludur. “Realistic Monism: Why Physicalism Entails Panpsychism” başlıklı çalışması bu noktayı önemli bir aciliyetle gündeme getirir ve bugüne kadar sunulan en ayrıntılı ve kapsamlı Belirivermeme Argümanını sunar. Eğer bir kişi panpsişist değilse, o zaman sadece bazı canlıların zihin sahibi olma ayrıcalığına sahip olduğuna inanmak zorundadır. Doğanın büyük kısmı ise tamamen zihinsel olmayan olarak kalır. Strawson’un belirttiği gibi, bu saf bir varsayımdır: zihinsel olmayan bir gerçeklik bileşeni için “hiçbir kanıt yoktur” (s. 20). Sadece öyle olduğunu varsayıyoruz.</p>



<p>Strawson’un argümanı kısaca şu şekildedir:</p>



<ul>
<li>Evrenin nihai bir gerçekliği vardır (onun deyimiyle “gerçekçi fizikselcilik “).</li>



<li>Zihinsel (yani deneyimsel) fenomenler bu monistik gerçekliğin bir parçasıdır. Dolayısıyla, deneyimsel fenomenler doğru şekilde anlaşıldığında fiziksel fenomenlerdir.</li>



<li>Radikal türden, ya da saf, beliriş imkansızdır; zihinsel fenomenler tamamen zihinsel olmayan maddelerden doğamaz.</li>



<li>Bu nedenle, tek gerçeklik ve içindeki her şey mutlaka deneyimsel olmalıdır.</li>
</ul>



<p>Eğer fizikselci olacaksak, Strawson’a göre, gerçek bir fizikselci olmalı ve sonuçlarını ciddiye almalıyız. Bunu yaptığımızda, “panpsişizme benzer bir şey sadece gerçekçi fizikselciliğin olası bir şekli değil, aynı zamanda tek olası şekli ve dolayısıyla fizikselciliğin <em>tout court</em> tek biçimi olarak karşımıza çıkar” (s. 9).</p>



<p>Strawson, dolaylı yoldan beliriş kavramını benimseyenlere doğrudan karşı çıkar. Şöyle sorar: “Bu beliriş anlayışı mantıklı mı? Neleri içermesi gerektiğini anlamanın çok, çok zor olduğunu düşünüyorum. Aslında bunun tutarsız olduğunu düşünüyorum ve beliriş konusundaki bu genel yaklaşımın bazılarına inandırıcı gelmesinin nedeninin, bu yaklaşımın görünen bir gizem karşısında birçok kez başvurulmuş bir çözüm olarak kabul edilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum.” (s. 12). Çeşitli varsayımsal beliriş örnekleri vererek her birinin aslında anlaşılmaz olduğunu gösterir. Onun sloganı, “Beliriş kaba olamaz,” yani üst düzeydeki zihin alt düzeydekinden belirebilir, ancak zihin hiçbir şekilde zihinsizlikten beliremez. “Kaba beliriş, tanım gereği her seferinde bir mucizedir,” ki bu da rasyonel olarak düşünülemezdir.</p>



<p>Panpsişizm, beliriverme sorununa bir tür çözüm sunduğu gibi, birkaç diğer argüman tarafından da desteklenmektedir. Panpsişizmin geçerliliği artık gerçekten sorgulanmamaktadır. Sorun, panpsişizmin alabileceği özel biçim ve bu biçimlerin getirdiği sonuçlarla ilgilidir. Panpsişizm, evrenin egemen mekanistik anlayışıyla temelden çelişen radikal bir dünya görüşü ortaya koyar. Bu mekanistik görüşün, evreni ve içindeki her şeyi dev bir makine olarak görmesinin, pek çok felsefi, sosyolojik ve çevresel problemin temelinde yatan neden olduğu ileri sürülebilir. Panpsişizm, bu dünya görüşüne kökten bir meydan okuma getirerek, bazı eski problemlere yeni çözümler sunabilir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">5. Kaynaklar ve İlgili Okumalar</h2>



<ul>
<li>Abram, D. 1996. Spell of the Sensuous. New York: Vintage.</li>



<li>Alexander, S. 1920. Space, Time, and Deity. 2 Vols. London: Macmillan.</li>



<li>Aristotle. 1995. The Complete Works of Aristotle. Ed. J. Barnes. Princeton, NJ: Princeton University Press.</li>



<li>Bateson, G. 1972. Steps to an Ecology of Mind. New York: Ballantine.</li>



<li>Bergson, H. 1907/1911. Creative Evolution. Trans. A. Mitchell. New York: H. Holt.</li>



<li>Bergson, H. 1922/1965. Duration and Simultaneity. Trans. L. Jacobson. Indianapolis: Bobbs-Merrill.</li>



<li>Bohm, D. 1986. “A New Theory of the Relationship of Mind and Matter.” Journal of the American Society of Psychical Research, 80(2).</li>



<li>Bonansea, B. 1969. Tommaso Campanella. Washington DC: Catholic University Press.</li>



<li>Brickman, B. 1941. An Introduction to Francesco Patrizi’s Nova de Universis Philosophia. New York.</li>



<li>Bruno, G. 1584/1998. Cause, Principle, and Unity. (De la causa, principio, et uno). Eds. R. Blackwell and R. deLucca. Cambridge: Cambridge University Press.</li>



<li>Cassirer, E. 1927/1963. The Individual and the Cosmos in Renaissance Philosophy. Trans. M. Domandi. New York: Barnes and Nobel.</li>



<li>Chalmers, D. 1996. The Conscious Mind. Oxford: Oxford University Press.</li>



<li>Clarke, D. 2003. Panpsychism and the Religious Attitude. New York: SUNY Press.</li>



<li>Clifford, W. 1874/1903. “Body and Mind.” In Lectures and Essays, vol. 2; London: Macmillan.</li>



<li>Cobb, J. B. Jr., and D. R. Griffin (Eds.). 1977. Mind in Nature. Washington DC: University of Press America.</li>



<li>DeQuincey, C. 2002. Radical Nature. Montpelier, VT: Invisible Cities Press.</li>



<li>Dewey, J. 1925. Experience and Nature. London: Open Court.</li>



<li>Diderot, D. 1769/1937. D’Alembert’s Dream. In Diderot: Interpreter of Nature. Trans. J. Steward and J. Kemp. London: Lawrence and Wishart.</li>



<li>Dooley, B. 1995. Italy in the Baroque. New York: Garland.</li>



<li>Dyson, F. 1979. Disturbing the Universe. New York: Harper & Row.</li>



<li>Eddington, A. 1928. The Nature of the Physical World. Cambridge: Cambridge University Press.</li>



<li>Fechner, G. 1848/1946. “Nanna, or on the Soul-Life of Plants.” In Religion of a Scientist. Ed. R. Lowrie. New York: Pantheon.</li>



<li>Fechner, G. 1861/1946. “On the Soul-Question.” In Religion of a Scientist. Ed. R. Lowrie. New York: Pantheon.</li>



<li>Freeman, K. 1948. Ancilla to the Pre-Socratic Philosophers. Oxford: B. Blackwell.</li>



<li>Goethe, W. 1828/1988. “Commentary on the Aphoristic Essay ‘Nature’.” In Goethe: Scientific Studies. Ed. D. Miller. New York: Suhrkamp.</li>



<li>Griffin, D. R. 1998. Unsnarling the World Knot. Berkeley, CA: University of California Press.</li>



<li>Guthrie, W. 1962-81. History of Greek Philosophy, vol. 1-6. Cambridge: Cambridge University Press.</li>



<li>Haeckel, E. 1892. “Our Monism.” Monist, 2(4).</li>



<li>Haeckel, E. 1895. Monism as Connecting Religion and Science. Trans. J. Gilchrist. London: A. and C. Black.</li>



<li>Haldane, J.B.S. 1932. The Inequality of Man. London: Chatto & Windus.</li>



<li>Hameroff, S. 1998a. “Funda-Mentality: Is the Conscious Mind Subtly Linked to a Basic Level of the Universe?” Trends in Cognitive Science, 2(4).</li>



<li>Hameroff, S. 1998b. “More Neural than Thou.” In Toward a Science of Consciousness II. Ed. S. Hameroff, et al; Cambridge, MA: MIT Press.</li>



<li>Hartmann, E. von. 1869/1950. Philosophy of the Unconscious. Trans. W. Coupland. London: Routledge.</li>



<li>Hartshorne, C. 1937. Beyond Humanism. New York: Willett, Clark & Company.</li>



<li>Hartshorne, C. 1950. “Panpsychism.” In A History of Philosophical System. Ed. V. Ferm. New York: Philosophical Library.</li>



<li>Hartshorne, C. 1977. “Physics and Psychics.” In Mind in Nature. Eds. J. B. Cobb Jr. and D. R. Griffin. Washington DC: University Press of America.</li>



<li>Hartshorne, C. 1979. “The Rights of the Subhuman World.” Environmental Ethics, 1.</li>



<li>Hoeffding, H. 1908. A History of Modern Philosophy (vol. 1). London: Macmillan.</li>



<li>Huxley, J. 1942. “The Biologist Looks at Man.” Fortune (Dec.).</li>



<li>James, W. 1890/1950. Principles of Psychology. New York: Dover.</li>



<li>James, W. 1909/1996. A Pluralistic Universe. Lincoln, NE: University of Nebraska Press.</li>



<li>Koestler, A. 1967. Ghost in the Machine. New York: Macmillan.</li>



<li>Kristeller, P. 1964. Eight Philosophers of the Italian Renaissance. Stanford, CA: Stanford University Press.</li>



<li>Leibniz, G. 1989. Philosophical Essays. Eds. R. Ariew and D. Garber. Indianapolis: Hackett.</li>



<li>Long, A. A. 1974. Hellenistic Philosophy. London: Duckworth.</li>



<li>Lotze, R. H. 1856-64/1971. Microcosmos. Trans. E. Hamilton and E. Jones. Edinburgh: T&T Clark.</li>



<li>Lucretius. Ca. 60 BCE/1977. De rerum natura (The Nature of Things). Trans. F. Copley. New York: W. W. Norton Publishing.</li>



<li>Mach. E. 1883/1974. The Science of Mechanics. Trans. T. McCormack. London: Open Court.</li>



<li>Mathews, F. 2003. For Love of Matter. New York: SUNY Press.</li>



<li>McGinn, C. 1997. Character of Mind. Oxford: Oxford University Press.</li>



<li>Nagel, T. 1979. Mortal Questions. Cambridge: Cambridge University Press.</li>



<li>Nisbet, H. 1970. Herder and the Philosophy and History of Science. Cambridge: Modern Humanities Research Association.</li>



<li>Paulsen, F. 1892/1895. Introduction to Philosophy. Trans. F. Thilly. New York: H. Holt.</li>



<li>Peirce, C. 1892. “Man’s Glassy Essence.” Monist, 3(1); reprinted in The Essential Peirce (vol. 1). Eds. N. House & C. Kloesel. Bloomington: Indiana University Press.</li>



<li>Perry, R. 1935. Thought and Character of William James. Boston: Little, Brown and Co.</li>



<li>Plato. Ca. 360 BCE/1997. Complete Works. Ed. J. Cooper. Indianapolis: Hackett Publishing.</li>



<li>Plato. Ca. 360 BCE/1953. Sophist. Trans. B. Jowett. Oxford: Clarendon Press.</li>



<li>Popper, K. and J. Eccles. 1977. The Self and Its Brain. Berlin: Springer.</li>



<li>Rist, J. 1989. The Mind of Aristotle. Phoenix series, vol. 25. University of Toronto Press.</li>



<li>Rosenberg, G. 2004. A Place for Consciousness. Oxford: Oxford University Press.</li>



<li>Royce, J. 1892/1955. Spirit of Modern Philosophy. Boston: Houghton Miffin.</li>



<li>Royce, J. 1898/1915. Studies of Good and Evil. New York: Appleton.</li>



<li>Russell, B. 1927. An Outline of Philosophy. London: Allen and Unwin.</li>



<li>Russell, B. 1956. Portraits from Memory. London: Allen and Unwin.</li>



<li>Schiller, F. 1907. Studies in Humanism. New York: Macmillan.</li>



<li>Schopenhauer, A. 1819/1995. The World as Will and Idea. Trans. M. Berman. London: J. J. Dent.</li>



<li>Schopenhauer, A. 1836/1993. On the Will in Nature. Oxford: Berg.</li>



<li>Schopenhauer, A. 1851/1974. Parerga and Paralipomena. Ed. E. Payne. Trans. D. Cartwright. Oxford: Clarendon.</li>



<li>Seager, W. 1995. “Consciousness, Information, and Panpsychism.” Journal of Consciousness Studies, 2(3).</li>



<li>Skrbina, D. 1994. “Participatory Chaos: An Analytic Model of Consciousness.” In Coherence and Chaos in our Uncommon Futures. Eds. M. Mannermaa, et al. Turku, Finland: Finland Future Research Centre.</li>



<li>Skrbina, D. 2001. Participation, Organization, and Mind. Ph.D Thesis, University of Bath (UK).</li>



<li>Skrbina, D. 2003. “Panpsychism as an Underlying Theme in Western Philosophy.” Journal of Consciousness Studies, 10(3).</li>



<li>Skrbina, D. 2005. Panpsychism in the West. MIT Press.</li>



<li>Skrbina, D. 2009. Mind That Abides: Panpsychism in the New Millennium. Benjamins.</li>



<li>Smith, T. V. 1934. From Thales to Plato. Chicago: Chicago University Press.</li>



<li>Spencer, H. 1884. “Religion: A Retrospect and Prospect.” The 19th Century, 15(83).</li>



<li>Spinoza, B. 1677/1994. Ethics. In A Spinoza Reader. Ed. E. Curley. Princeton NJ: Princeton University Press.</li>



<li>Strawson, G. 2006. “Realistic Monism: Why Physicalism Entails Panpsychism.” Journal of Consciousness Studies, 13(10-11).</li>



<li>Strawson, G. et al. 2006. Consciousness and its Place in Nature: Does Physicalism entail Panpsychism? Exeter, UK: Imprint Academic.</li>



<li>Teilhard, P. 1959. Phenomenon of Man. New York: Harper and Row.</li>



<li>Telesio, B. 1586/1967. “On the Nature of Things.” In Renaissance Philosophy. Vol. 1. Trans. A. Fallico and H. Shapiro. New York: Random House.</li>



<li>Tye, M. 2000. Consciousness, Color, and Content. MIT Press.</li>



<li>Waddington, C. 1961. The Nature of Life. London: G. Allen & Unwin.</li>



<li>Wheeler, J. 1994. “It from Bit.” In At Home in the Universe. Woodbury, NY: American Institute of Physics.</li>



<li>Whitehead, A. 1938. Modes of Thought. New York: Macmillan.</li>



<li>Wilber, K. 1995. Sex, Ecology, Spirituality. Boston: Shambala.</li>



<li>Wright, S. 1977. “Panpsychism and Science.” In Cobb and Griffin (1977).</li>
</ul>



<p><strong>Yazar Bilgisi</strong></p>



<p>David Skrbina<br>Email: <a href="mailto:skrbina@umd.umich.edu?subject=Your%20Panpsychism%20Article">skrbina@umd.umich.edu</a><br>Michigan Üniversitesi, Dearborn<br>A. B. D.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>David Skrbina – <a href="https://iep.utm.edu/panpsych/" target="_blank" rel="noopener" title="">“Panpsychism”</a>, (Erişim Tarihi: 06.09.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Asmin Elif Karaçöp</p>



<p><strong>Editör: </strong>Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/panpsisizm-david-skrbina-internet-encyclopedia-of-philosophy/">Panpsişizm – David Skrbina (Internet Encyclopedia of Philosophy)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Metafiziksel Sonsuzculuk/Temelselcilik Tartışması – Maşuk Şimşek &amp;amp; Berk Celayir</title>
<link>https://trafikdernegi.com/metafiziksel-sonsuzculuktemelselcilik-tartismasi-masuk-simsek-berk-celayir</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/metafiziksel-sonsuzculuktemelselcilik-tartismasi-masuk-simsek-berk-celayir</guid>
<description><![CDATA[ 

The post Metafiziksel Sonsuzculuk/Temelselcilik Tartışması – Maşuk Şimşek &amp; Berk Celayir first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/WhatsApp-Image-2024-10-25-at-20.35.57.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Metafiziksel, SonsuzculukTemelselcilik, Tartışması, –, Maşuk, Şimşek, Berk, Celayir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/metafiziksel-sonsuzculuk-temelselcilik-tartismasi-masuk-simsek-berk-celayir/">Metafiziksel Sonsuzculuk/Temelselcilik Tartışması – Maşuk Şimşek & Berk Celayir</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Felsefe Nasıl Yapılır? – Michael Huemer</title>
<link>https://trafikdernegi.com/felsefe-nasil-yapilir-michael-huemer</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/felsefe-nasil-yapilir-michael-huemer</guid>
<description><![CDATA[ Bir öğrenci bana felsefeyi nasıl iyi şekilde yapabileceğimizi sordu. Önerebileceğim şeyler şunlardır: A. Literatüre Doğru Miktarda Ağırlık Vermek. Öğrenciler iki tane hataya düşüyorlar (bunlar genellikle farklı öğrencileri etkiliyor): Dolayısıyla literatüre yeterli miktarda dikkat etmeniz gerekir. Ben öncelikle felsefi bir sorun hakkında kendi başınıza düşünmenizi, onun hakkında kabaca ne düşündüğünüze karar vermenizi, ardından onun hakkındaki akademik literatürden okuma yapmanızı ve onun da ardından görüşünüzü öğrendikleriniz ışığında düzenlemenizi öneriyorum. (Stanford Encyclopedia burada temel görüşleri öğrenmek ve önemli atıfları bulmak için muazzam [bir kaynaktır].) B. Deneysel Delillere Doğru Miktarda Ağırlık Vermek. Farklı alanlara özgü olan şu iki hatadan kaçının: 1. Deneysel bilimlerdeki insanlar
The post Felsefe Nasıl Yapılır? – Michael Huemer first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/06/Feb.20233.jpg.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Felsefe, Nasıl, Yapılır, –, Michael, Huemer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir öğrenci bana felsefeyi nasıl iyi şekilde yapabileceğimizi sordu. Önerebileceğim şeyler şunlardır:</p>



<h2 class="wp-block-heading">A. Literatüre Doğru Miktarda Ağırlık Vermek.</h2>



<p>Öğrenciler iki tane hataya düşüyorlar (bunlar genellikle farklı öğrencileri etkiliyor):</p>



<ol type="1">
<li>Kimisi literatürü göz ardı ediyor. Mesele hakkında diğerlerinin de ne düşündüğünü göz önüne almadan yalnızca kendileri ne düşünüyorlarsa onu yazmak istiyorlar. (Bunun tipik bir örneği: Ayn Rand) Bunu yapmaktaki problemler: (1) Çoğu zaman diğer insanlar söylediğinize yakın bir şeyi hâlihazırda söylemiş oluyor … tek fark onların daha iyi bir iş çıkarmış olmaları, zira onlar konu üzerine daha uzun bir süredir çalışıyor ve görüşlerini diğer zeki insanların itirazları ve yorumları ışığında düzenlemiş oluyor. (2) Çoğu zaman, görüşünüze karşı, sizin daha önceden düşünmediğiniz ancak literatüre hâkim olan herhangi birisinin düşüneceği, sizin görüşünüzü çürüten yahut en azından çürütüyor gibi duran önemli itirazlar oluyor. Bu durumda, yaptığınız iş acemice ve okunmaya değmez olarak görülecektir (çünkü hakikaten de acemice ve okunmaya değmez olacaktır).</li>



<li>Kimisi literatüre <em>gereğinden çok</em> odaklanıyor. Neredeyse tüm vakitlerini diğer insanların makalelerini ve kitaplarını okuyarak geçiriyorlar ve sorun hakkında <em>kendilerinin ne düşündüklerini</em> bilmiyorlar.  Tüm düşünceleri, temel problem hakkında olmaktansa diğer insanların düşünceleriyle alakalı oluyor. [Böylelikle] beraberinde (belki akademik literatüre uygun olsa bile) sıkıcı makaleler yazıyorlar. Örneğin Smith’in, Jones’un X’izm için olan ikinci argümanına olan itirazının, <em>eğer ki</em> Y’ci bir Z görüşünü varsayarsak argümanı çürütmekte başarısız olması hakkındaki makaleler.</li>
</ol>



<p>Dolayısıyla literatüre <em>yeterli</em> miktarda dikkat etmeniz gerekir. Ben öncelikle felsefi bir sorun hakkında kendi başınıza düşünmenizi, onun hakkında kabaca ne düşündüğünüze karar vermenizi, <em>ardından</em> onun hakkındaki akademik literatürden okuma yapmanızı ve <em>onun da ardından</em> görüşünüzü öğrendikleriniz ışığında düzenlemenizi öneriyorum. (<em>Stanford Encyclopedia</em> burada temel görüşleri öğrenmek ve önemli atıfları bulmak için muazzam [bir kaynaktır].)</p>



<h2 class="wp-block-heading">B. Deneysel Delillere Doğru Miktarda Ağırlık Vermek.</h2>



<p>Farklı alanlara özgü olan şu iki hatadan kaçının:</p>



<p>1. Deneysel bilimlerdeki insanlar genellikle felsefi soruları ya göz ardı ediyorlar ya da onlar hakkında kafaları karışmış oluyor, zira soyut şekilde düşünmeye yeterince zaman ayırmamış oluyorlar ve yanlış bir şekilde ilgi çekici tüm soruların deneysel olduğunu varsayıyorlar. Örnekler:</p>



<p>a. Felsefeci olmayan birisi, din hakkında konuştuğu zaman dinî iddiaların hakikaten doğru olup olmadıklarını ele almayı reddedip onun yerine diğer insanların neye inandığı, inancı hangi faktörlerin etkilediği vs. hakkında konuşabiliyor, zira ikincileri daha “bilimsel” sorular oluyor.</p>



<p>b. Ya da felsefi bir tartışmanın sığ bir deneysel tartışma olduğunu ve bu nedenle size bazı deneysel olguları sunarak bunlarla tartışmayı çözebileceklerini varsayıyorlar. Örneğin kuantum mekaniğinin Kopenhag Yorumuna katılmadığınız durumda, filozof olmayan bir kişi, deneysel sonuçları reddettiğinizi varsayabilir ve bu durumda size bu deneysel sonuçların gerçekten gerçekleştiğini tekrarlaması gerektiğini düşünür. Felsefeci olmayan kişilerin, birisinin deneysel bir kanıtın <em>yorumuna</em> katılmayabileceği ve bu katılmamanın kendisinin deneysel olmadığı hakkında en ufak bir fikri olmayabiliyor.</p>



<p>c. Ya da birisine, bir avukatın bir mahkeme davasında adaletsiz bir sonuca yol açmayı kasten denemesinin ahlaken yanlış olduğunu söylediğinizde, karşınızdaki kişi mevcut yasal sistemin kurallarını bilmediğinizi ve size uzlaşımsal [<em>conventional, ç.n</em>] kurallara göre bir avukatın bunu yapmasının uygun olduğunu açıklaması gerektiğini varsayabiliyor.</p>



<p>d. Sorun şu ki ilgi çekici olan soru sıklıkla deneysel olmuyor. Başka bir deyişle, bu felsefeci olmayan kişilerin yaptığı şey, sıkıcı bir deneysel soruyu ilgi çekici, felsefi bir soruyla değiştirmektir. Neyse ki felsefeciler neredeyse hiçbir zaman bunu yapmıyor. Ancak felsefecilerin karşı yönde bir sorunları var…</p>



<p>2. Pek çok zaman en ilgi çekici soru kısmen deneyseldir. Ancak felsefeciler deneysel olguları bilmiyorlar, bu nedenle sıkıcı, a priori bir soruyu, ilgi çekici, deneysel bir soruyla değiştiriyorlar. Örneğin:</p>



<p>a. Devletin hakiki otoritesi olup olmadığını sormak ilgi çekicidir. Ancak bunu ele alan birisini bulmak zordur, zira bunu ele almak <em>hem</em> a priori <em>hem</em> <em>de</em> deneysel bilgi gerektirir. Felsefeci olmayan birisi bunu muhtemelen daha az ilgi çekici bir soru olan “İnsanlar ne zaman devleti otorite sahibi olarak <em>görüyorlar</em>?” ile değiştirir (çünkü bu deneyseldir). Bir felsefeciyse bunun yerine soruyu “Devletin otorite sahibi olduğu mümkün bir hipotetik senaryo var mıdır?” ile değiştirebilir (çünkü bu a prioridir). İlgi çekici olan soru, biraz etik muhakeme <em>ve</em> gerçek-dünyadaki devletlerin aslında nasıl olduğuyla ilgilenmeyi gerektirir.</p>



<p>Siyaset felsefesindeki, uygulamalı etikteki, bilim felsefesindeki, zihin felsefesindeki ve metafizikteki sorular pek sıklıkla deneysel kanıt gerektirir. (Metafizik meselesinde fizikteki teoriler genellikle alakalı oluyor.) Bir felsefeci olarak deneysel delil <em>toplamak</em> zorunda değilsiniz. Ancak alakalı olduğu durumlarda, diğer insanların topladıkları delillere <em>bakmanız </em>gerekir. Onunla yüzleşmek zorunda kalmamak adına soruyu değiştirmeyin. Örneğin, eğer birisi bazı şeylerin argümanınızın varsaydığı şekilde işlemediğine dair deneysel kanıt öne sürerse gerçek dünya değil hipotetik bir durum hakkında konuştuğunuzu ya da yalnızca bu (yanlış) deneysel varsayıma koşullu olan bir sonucu savunduğunuzu belirtmeyin. Olguların hakikaten ne olduklarını öğrenin.</p>



<h2 class="wp-block-heading">C. Nasıl İlgi Çekici Olunur?</h2>



<ol>
<li>Üzerine çalışmaktan en çok hoşnut olduğunuz konular her neyse onlar üzerine çalışın. Bu üretken olmanızı daha da kolaylaştıracaktır ve muhtemelen diğer insanlar da işinizi daha çok beğenecektir. (Not: İş bulmadan önce meslek etiği, medikal etik ya da “yapay zekâ felsefesi” gibi uygulamalı bir alanda çalışmanız iyi olur. Ancak iş bulduktan sonra sizi işe almalarını sağlayan şey üzerine çalışmak zorunda değilsiniz.)<strong></strong></li>



<li>Büyük soruları cevaplamaktan korkmayın. Hem bunlar üzerine düşünmek eğlencelidir hem de fikirlerinizin konuşulma ihtimali daha yüksek olur.</li>



<li><em>İnsanların</em> değil, <em>problemlerin </em>üzerine düşünün. Örneğin, <em>özgür iradenin doğası</em> hakkında düşünün, <em>onun-bunun özgür irade</em> teorisi üzerine değil.</li>



<li>Cesur tezler ortaya koymaktan korkmayın. Elbette ki hatalı olabilirsiniz, ancak neredeyse tüm felsefi işlerin hepsi hatalı zaten. En azından sıkıcı olmazsınız. Sonradan hatalı olduğunuzu fark ederseniz eski görüşünüzün neden hatalı olduğu hakkında başka bir makale yayınlayabilirsiniz; zira bunun büyük bir karşılığı olmayacaktır! Çoğu akademik makale sıkıcıdır, çünkü yazar metni <em>savunmacı bir şekilde</em> kaleme alır. Birilerinin onların argümanına itiraz etmesinden kaçınmaya çalışırlar, dolayısıyla bitmek bilmeyen şartlar ve kısıtlamalar ortaya koyarlar. Bu bir ahmak oyunu, çünkü ilgi çekici olan her tez, bazı filozoflar tarafından itiraz görecektir.</li>



<li>Diğer insanların dillendirmediği, (size) bariz gelen şeyi dile getirin. Örneğin, insanlar pek dile getirmese bile, Peter Singer’ın kıtlıkla mücadele argümanı, oldukça açık bir argümandır. Günümüzde ise bu argüman, etik disiplini içerisinde en çok atıf alan argümanlardan birisidir. Argümanın Peter Unger’in ortaya koyduğu versiyonu daha da az yaratıcı olmasına rağmen (Singer’ın önceki versiyonundan esinlendiğinden dolayı), o da iyi-atıf-almış önemli bir girişimdir.</li>
</ol>



<h2 class="wp-block-heading">D. Nasıl Haklı Olunur?</h2>



<p>1. Kendi fikirlerinizi sorgulayın. Bir itirazla karşılaştığınızda genellikle verilebilecek en iyi cevap görüşünüzü gözden geçirmektir. (Onu aynı karakterde olan ve itirazdan kaçınan bir şeye dönüştürün.) Örneğin:</p>



<p>a. Fenomenal Muhafazakârlık ilkesini, ilk başta “Sana P gibi görünüyorsa o hâlde<ins> </ins>P olduğuna inanmak için en azından prima facie bir gerekçen vardır” şeklinde ortaya koymuştum. Michael Tooley bana iki itiraz yöneltmiştir: (i) “Prima facie,” benim kendi tanımıma göre, “temelsel”i ima ediyordu. Ancak bazı görünüşler muhakeme sonucu üretilmiş olabilirler, ki bu durumda (sadece) temelsel gerekçelendirme değil, çıkarımsal gerekçelendirme de üretebilirler. (ii) Bahsedildiği üzere bu görüş<ins>,</ins> herhangi bir görünüşün (çürütenlerin yokluğunda) gerekçelendirilmiş bir inanca sahip olmak için <em>yeterli</em> gerekçeye yol açtığını ima eder. Bu itirazlara karşı en iyi cevap, basitçe FM’nin formülasyonunu değiştirmektir. Hâlihazırda onu şöyle ortaya koyuyorum: “Sana P gibi görünüyorsa o hâlde, çürütenlerin yokluğunda, P olduğuna inanmak için <em>en azından biraz</em> gerekçen olur.” Tekrar etmem gerekirse, görüşlerinizi değiştirmenin hiçbir karşılığı yoktur.</p>



<p>b. Bu ufak bir değişikliktir. Ancak daha temel, geniş ölçekteki değişikliklere de açık olmanız gerekir.</p>



<p>c. Genellikle bir fikir ortaya koyduğunuz zaman, bunun artık sizin görüşünüz olduğuna karar vermeden önce, ondan <em>şüphe etmek </em>için gerekçeler düşünmeye biraz zaman harcamalısınız.</p>



<p>2. Eskinin meşhur bir filozofunun bir takipçisi olmayın.</p>



<p>a. Yüzyıllar önce oluşturulan çoğu (‘önemsiz veya matematiksel’ olmayan) fikir hatalıdır.</p>



<p>b. Meşhur filozoflar bir sürü hakikati keşfettikleri için öyle değillerdir. [Onların] meşhur olmalarının bir sebebi, diğer insanların <em>üzerine konuşmak istedikleri</em> şeyleri söylemiş olmalarıdır. Başka bir sebep, fikirleri hatalı olmasına rağmen, insana kavrayış <em>hissi</em> veren sistematik bir resim sunmalarıdır (Aristoteles). Ayrıca bir diğer sebep, fikirlerinin oldukça radikal ve çarpıcı (Hume) olmasıdır (ki bu muhtemelen hatalı oldukları anlamına gelir).</p>



<p>3. Bütün inanç sisteminizi belli belirsiz şekilde makul gözüken varsayımlar üzerine inşa etmeyin. (Örneğin, “tüm fikirler izlenimlerin birer kopyasıdır”.) Böyle yapmak hemen hemen her konuda hatalı olunan bir noktaya gitmenin iyi bir yoludur. (Örneğin, David Hume.) Bunun yerine öncüllerinizi, doğurdukları sonuçlar ışığında yeniden değerlendirin.  (Düşünsel dengeleme yapın [<em>reflective equilibrium, ç.n.</em>].)</p>



<p>4. Diğer konularda farklı türden görüşlere sahip olan geniş bir kitleye makul gelecek öncüllerden hareketle tartışın. Örnekler:</p>



<p>a. Açlıktan ölmek üzere olan Marvin: Marvin’in karnı aç ve yemek satın almak için pazar yerine yürümeyi planlıyor (orada ona seve seve yemek satacak bir dolu insan var). Sam yolu kapayıp Marvin’i eve eli boş dönmeye zorluyor, ki o orada açlıktan ölüyor. Bu örnekte politik bağlılıkları ne olursa olsun herkes Sam’in yanlış bir şey yaptığında hemfikirdir. Dolayısıyla bu, felsefi muhakeme yapmak için yerinde bir öncüldür.</p>



<p>b. İşte bir öncül: “Bazı insanların diğerlerine kıyasla tamamen şansa dayalı şekilde daha iyi konumda olması içsel olarak adaletsizdir (örneğin, varlıklı bir ailede doğmuş olmak veyahut zekâ için daha yüksek bir kapasiteyle doğmuş olmak gibi).” Bu pek çok insana belli belirsiz şekilde makul gelir, bilhassa sola-meyilli, eşitlikçi-tipteki insanlara. Ancak bu husus, çoğu muhafazakâr ve liberteryen için kesinlikle aşikâr değildir. Bu nedenle bir başlangıç öncülü olarak makul değildir.</p>



<p>5. Gerçeklikle temas hâlinde olun. Aklınızı <em>fenomende</em> tutmaya çalışın, <em>oyunda</em> değil. Akademisyenler için mesleki bir tehlike şu ki mevcut diyalektiğin detaylarında kaybolabiliyoruz; örneğin, şu kişi diyalektiğin bu noktasında ne söyleyebilir, bu argümana “karşı gelinebilir” mi gelinemez mi, bu görüşle kaç tane saygıdeğer görüş çelişir vs. Kafanızı bu zımbırtılarla çok fazla doldurursanız kendinizi bütün bu tartışmaların etrafında şekillendiği fenomenle olan temasınızı kaybetmiş hâlde bulabilirsiniz. Ondan sonra da deli saçması (David Lewis gibi), boş, sıkıcı (çoğu akademik makale gibi) ya da genellikle gerçek dünyadan kopuk (Aristotelesçi metafizik gibi) şeyler söylemeye başlarsınız.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Michael Huemer</strong> – “<a href="https://fakenous.substack.com/p/how-to-philosophize?utm_source=post-email-title&publication_id=863919&post_id=144100525&utm_campaign=email-post-title&isFreemail=true&r=e5xcb&triedRedirect=true&utm_medium=email&fbclid=IwZXh0bgNhZW0CMTEAAR1ATgfofPdfyq_owJfAeAeKGOWd4hm7_skNjV7O385lBNhIs5U6KcZwi7U_aem_Aa1QI_dbZ_U4JbayEAa5Lxlko9MQ9WAqFrCItniQp6WezA4Rbh02O_TrDPFP5uTAaTvnyRRuVG6MoSgXsEjjyblb" target="_blank" rel="noopener" title="">How to Philosophize</a>“, (Erişim Tarihi: 17/06.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Gökdeniz Tosun</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-nasil-yapilir-michael-huemer/">Felsefe Nasıl Yapılır? – Michael Huemer</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Felsefe Bir Zamanlar Yaşıyordu – Pranay Sanklecha</title>
<link>https://trafikdernegi.com/felsefe-bir-zamanlar-yasiyordu-pranay-sanklecha</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/felsefe-bir-zamanlar-yasiyordu-pranay-sanklecha</guid>
<description><![CDATA[ ‘Neden felsefe okumaya karar verdiniz?’ diye sordu krem rengi keten takım elbisesiyle parkta oturan Harvard’lı profesör. ‘Çünkü nasıl yaşayacağımı öğrenmek istiyorum,’ dedim. ‘Neyin önemli olduğunu öğrenmek ve hayatımı buna göre yaşamak istiyorum.’ Şezlongunda öne doğru eğilerek sevecen bir şekilde gülümsedi. ‘Eğer anlam bulmak istiyorsan, Pranay, felsefe okuma. Git balık tut, marangoz ol, ne istersen yap. Ama bunu felsefe çalışarak bulmayı bekleme.’ Eğer ‘felsefe’ ile akademik analitik felsefenin oynanmış oyununu kastediyorsak, o haklıydı. Ama eğer felsefe derken hakikati arayan gizemli insan faaliyetini, düşünce ve algı süreçlerini, toplumsal arayışı, sahici diyalogu ve gerçek karşılaşmayı, zihnimizin açıldığı ve gerçek bir şeyin içeri aktığı
The post Felsefe Bir Zamanlar Yaşıyordu – Pranay Sanklecha first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/07/the-death-of-socrates-6471743_1920.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Felsefe, Bir, Zamanlar, Yaşıyordu, –, Pranay, Sanklecha</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>‘Neden felsefe okumaya karar verdiniz?’ diye sordu krem rengi keten takım elbisesiyle parkta oturan Harvard’lı profesör.</p>



<p>‘Çünkü nasıl yaşayacağımı öğrenmek istiyorum,’ dedim. ‘Neyin önemli olduğunu öğrenmek ve hayatımı buna göre yaşamak istiyorum.’</p>



<p>Şezlongunda öne doğru eğilerek sevecen bir şekilde gülümsedi.</p>



<p>‘Eğer anlam bulmak istiyorsan, Pranay, felsefe okuma. Git balık tut, marangoz ol, ne istersen yap. Ama bunu felsefe çalışarak bulmayı bekleme.’</p>



<p>Eğer ‘felsefe’ ile akademik analitik felsefenin oynanmış oyununu kastediyorsak, o haklıydı. Ama eğer felsefe derken hakikati arayan gizemli insan faaliyetini, düşünce ve algı süreçlerini, toplumsal arayışı, sahici diyalogu ve gerçek karşılaşmayı, zihnimizin açıldığı ve gerçek bir şeyin içeri aktığı anı kastediyorsak – eğer bunlardan herhangi birini kastediyorsak, o zaman Harvard’lı profesör olabildiğince yanılıyordu.</p>



<p>Birkaç yıl sonra, Avusturya’daki Graz Üniversitesi’nde doktoramı bitirdim ve doktora sonrası araştırmacı olarak hayata atıldım. Bu pozisyondaki biri genellikle kimsenin okumadığı dergiler için felsefenin gizemli yönleri üzerine makale üstüne makale yazmak zorundadır. İnce tartışmalar, ezoterik konular üzerine, katılan insanların bile sıkılmış göründüğü konferanslara katılmak zorundadır. Hayatının en güzel yıllarını ne kendisinin ne de bir başkasının hayatı için hiçbir fark yaratmayan karmaşık tartışmalarla harcamak zorundadır.</p>



<p>Bunların bazılarını kendim yapmak zorundaydım, ancak ortalamadan daha az, çünkü Graz’da kadrolu bir pozisyona girme şansım vardı. Sıradan bir doktora sonrası araştırmacasına kıyasla özgürdüm. Ve pek çok özgürlükte olduğu gibi, buna sahip olmak aynı zamanda bir soruyla karşı karşıya kalmak demekti: Bunu nasıl kullanmalıyım?</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Doktora sonrası çalışmam için doğal seçenek, John Rawls hakkında söyleyecek daha bilgiççe şeyler bulmak olurdu.</p></blockquote></figure>



<p>Avusturya’da felsefe bölümleri devlet tarafından finanse edilmektedir, yani Avusturya halkı tarafından vergiler yoluyla finanse edilmektedir. Hatta pek çok akademisyen devlet memuru olarak devletle resmi sözleşme yapıyordu. Ben değildim ama gerçek şu ki, çoğu benden daha kötü durumda olan insanlar bana felsefe yapmam için para ödüyordu. Onlara bir borcum varmış gibi hissediyordum.</p>



<p>Doktora sonrası çalışmam için doğal seçenek, departman çizgilerini sürdürmek ve John Rawls hakkında söyleyecek daha fazla bilgiçlik taslayan şeyler bulmak olabilirdi. Ancak Avusturya’nın, insanların farklılık ilkesi hakkında ne düşündüklerini yeterince duyduğunu hissediyordum. Pekala. Bu olmasın o zaman. Ama onun yerine ne olsun?</p>



<p>Diğer insanlar için neyin değerli olacağını anlamaya çalıştıkça kendimi daha da kaybettim. Sonunda konuya başka bir açıdan yaklaşmaya karar verdim. Gerçekten önemsediğim bir şey bulacaktım – entelektüel olarak değil, varoluşsal olarak. Bu şekilde, en azından bir kişi benim doktora sonrası çalışmamı değerli bulacaktı.</p>



<p>Uzun zamandır bir anlam krizi yaşıyordum. Önemli bir hayat yaşamak, değerli şeyler yapmak istiyordum – ve hiçbir şeyin gerçekten önemli olmadığı, her şeyin nihayetinde anlamsız olduğu şüphesi beni giderek daha fazla rahatsız ediyordu. Yeni araştırma projemin hayatın anlamı üzerine olmasına karar verdim.</p>



<p>İnsanların hala ‘analitik’ olarak adlandırdığı bir felsefe geleneğinde çalıştım. Analitik felsefenin ilk yayıldığı zamanki temel fikri basitti. Özünde, G. E. Moore’un en sevdiği sorudan oluşuyordu. Birisi şöyle bir şey söyleyebilirdi: “Varlık bölünmezdir” ve Moore sorar, ”Ama bu ne anlama geliyor? Bunu daha teorik terimlerle ifade etmek gerekirse, analitik felsefenin arkasındaki büyük fikir, metafiziğin yerine dilbilimsel analizi koymaktı. Bu ‘dilbilimsel dönüşün’ savunucuları,<a href="https://aeon.co/essays/richard-rortys-hopes-for-liberalism-and-solidarity"><strong> Richard Rorty</strong></a>‘nin sözleriyle, ‘felsefi sorunların ya dili yeniden biçimlendirerek ya da şu anda kullandığımız dil hakkında daha fazla şey anlayarak çözümlenebilecek (veya çözülebilecek) sorunlar olduğuna’ inanıyordu. Tanrı’nın varlığı konusunda ilerleme kaydetmenin yolu, Tanrı’nın varlığı lehinde ve aleyhinde daha fazla argüman bulmak değildi. Aksine, ‘Tanrı vardır’ demenin ne anlama geldiğini araştırarak ilerleme kaydedilebilirdi.</p>



<p>Bugün, analitik felsefenin öncülerinin ve onların soyundan gelenlerin hissettiği heyecanı tam olarak yaşamak zordur, ancak o dönemde hatırı sayılır bir heyecan olduğundan şüphe etmek mümkün değildir. Oxford Üniversitesi’nde Wykeham Mantık Profesörü olan ve bu nedenle duygusal beyanlarda bulunmayan Michael Dummett şöyle demiştir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Sadece Frege [yani analitik felsefe] ile birlikte felsefenin doğru nesnesi nihayet belirlenmiştir: yani, ilk olarak, felsefenin amacının <em>düşüncenin yapısının</em> analizi olduğu; ikinci olarak, <em>düşüncenin incelenmesinin</em> <em>düşünmenin psikolojik sürecinin incelenmesinden</em> keskin bir şekilde ayırt edilmesi gerektiği; ve son olarak, düşünceyi analiz etmek için tek uygun yöntemin <em>dilin analizinden</em> oluştuğudur.</p>
</blockquote>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Analitik felsefeden söz etmek olağan olsa da, bugünlerde kimse bunun gerçekten ne anlama geldiğini söyleyemiyor</p></blockquote></figure>



<p>O şafak vaktinde hayatta olmak mutluluk verici olmalı! Ancak Fransız Devrimi eşitlikten tiranlığa dönüştü ve zamanla Dummett’in analitik felsefe konusunda fazla iyimser olduğu ortaya çıktı. Program gözden geçirildi ve nihayetinde terk edildi.</p>



<p>Ancak ‘analitik felsefe’ terimi, analitik felsefenin tarihsel hareketlerinden daha uzun ömürlü olmuştur. Analitik felsefe ve analitik filozoflardan bahsetmek olağan olmaya devam etse de, bugünlerde kimse bunun gerçekten ne anlama geldiğini söyleyemiyor.</p>



<p>Bazı insanlar bunu açıklıkla ilişkilendirir ki analitik felsefeyi gerçekten okuyorsanız bu çok komiktir. Örneğin Robert Nozick’in <em>Philosophical Explanations</em> (1981) adlı kitabından bir alıntı:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>W’nin p1, … , pn parçalarına göre bir bütün olduğunu söylemiştik. W’nin en yakın devam ettiricisinin p(i) parçalarının en yakın devam ettiricilerinin toplamı olması gerekmediğinde, (a)W’nin en yakın devam ettiricisinin var olması ancak p(i)’lerden birinin mevcut en yakın devam ettiricisinin bir parçası olarak içermemesi mümkün olduğunda; ya da (b)W’nin en yakın devam ettiricisinin var olması ve p(i)’lerden herhangi birinin en yakın devam ettiricisi olmayan (ya da bunların bir toplamı ya da başka bir tuhaf parçası olmayan) bir q parçası içermesi mümkündür; ya da (c) daha sonraki bir zamanda, p(i)’lerden her birinin ona yeterince yakın bir devam ettiricisi olmasına rağmen, W’nin hiçbir devam ettiricisinin ona yeterince yakın olmaması mümkündür – parçalar daha sonraki zamanda mevcuttur ancak bütün mevcut değildir.</p>
</blockquote>



<p>Bu cümlenin pek çok farklı özelliği var. Açıklığın bunlardan biri olduğundan emin değilim.</p>



<p>Diğerleri bunun katı bir ‘titizlik’ ile ilgili olduğunu söylüyor. Bu gerçeğe daha yakın olabilir, ancak bunu ölüm katılığı ile ilgili bir şey olarak alırsanız.<a href="https://aeon.co/essays/why-it-is-better-not-to-aim-at-being-morally-perfect"><strong> Susan Wolf’</strong></a>un hayatın anlamı üzerine yazdığını düşünün. Az önce ‘en iyi yaşam türünün ‘kendinden daha büyük’ bir şeye dahil olan ya da katkıda bulunan bir yaşam olduğu’ fikrini dile getirmiştir. Ancak Wolf bunu söyler söylemez, titiz davranmadığını, düşüncesini düzgün bir şekilde açıklamadığını fark eder. Bize hemen şunu söyler: “Ancak Sisifos vakasını düşünmek, bu “daha büyük ”ün mecazi olarak anlaşılması gerektiğini göstermek için yeterli olmalıdır. Ne de olsa Sisifos’un durmaksızın yokuş yukarı ittiği kayanın çok büyük olduğunu hayal edebiliriz’.</p>



<p>Sanırım hepimiz bunun çok titiz olduğu konusunda hemfikiriz. Düşünce, daha fazla düşünce mümkün olmayana kadar sürdürülmüştür. Suyu çıkarılmıştır. Sisifos çok büyük bir kayayı tepeye doğru itiyor olabilirdi. Kayaların büyüklüğü, şimdi görüyoruz ki, Wolf’un aklındaki büyüklük türü değilmiş. Bu farklı bir büyüklük türüdür. Buna neredeyse metaforik diyebiliriz.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>‘Hayatın anlamı’ analitik felsefede aslında çok marjinal bir konu olmuştur.</p></blockquote></figure>



<p>İnsanların analitik felsefeyi seçmeye çalışmasının bir başka yolu da onu coğrafi-dilsel bir kritere dayandırmak ve Anglofon (İngiliz) felsefe olarak adlandırmaktır. Ancak bu,<a href="https://aeon.co/essays/bernard-williams-moral-relativism-and-the-culture-wars"><strong> Bernard Williams</strong></a>‘ın deyimiyle ‘sadece kötü niyetli ya da klinik olarak literal düşünenlerin aklına gelebilecekler de dahil olmak üzere, akla gelebilecek her türlü yanlış anlama, yanlış yorumlama ya da itirazı önceden ortadan kaldırmaya çalışan bir üslupla’ sayfalar dolusu düzyazı yazan zavallı Alman profesörlere büyük haksızlıktır.</p>



<p>Hayır, bugünlerde – ve ironik bir şekilde acımasız düşünce ve sert keskinlikle övünen bir gelenek için – analitik felsefe temelde sadece bir hissiyattır. Ve tüm hissiyatlarda olduğu gibi, kimin ait olduğu ve kimin olmadığı açıktır. Analitik gelenek içinde çalışan biri olarak, ‘literatürün’ ne olduğunu ve araştırmam için ne tür şeyler okumam gerektiğini tam olarak biliyordum.</p>



<p>‘Hayatın anlamı’ filozof olmayanların filozofların üzerinde çalıştığını düşündüğü bir konu olmasına rağmen, aslında analitik felsefede çok marjinal bir konu olmuştur. Elbette, konuya olan ilgi hiçbir zaman tam olarak sönmedi ve arada sırada yaşlıca bir filozof – bu neredeyse her zaman güvenli bir mesleki pozisyona ve itibara sahip olan ve bu nedenle hayatın anlamı hakkında yazmayı göze alabilen yaşlıca bir filozoftu – bu konuda küçük bir makale yazıyordu. Ancak geçtiğimiz yüzyılın hemen hemen tamamında, bu konu kimsenin kadro almadan önce üzerinde çalıştığı bir konu değildi.</p>



<p>Ancak son zamanlarda analitik felsefede bu konuya olan ilgi yeniden canlanmaya başlamıştır. Son 15-20 yıl içinde giderek daha fazla makale ve kitap yayımlandı. Çalışma, disiplinin tanınabilir bir alt alanına yaklaşan bir şey haline gelmeye başlamıştır. Analitik çalışmanın temellerinden biri, yaşamın anlamı ile yaşamdaki anlam arasındaki ayrımdır. Yaşamın anlamına ilişkin sorular, insan yaşamının bir anlamı olup olmadığı ya da evrenin bir anlamı olup olmadığı sorusuna işaret eder. Bu bütüncül bir soru türüdür. Öte yandan yaşamın anlamı, bireylerin kendi yaşamlarında nasıl ve nerede anlam bulabilecekleri ve bulup bulamayacakları şeklindeki ‘bireyci’ soruyu ifade eder.</p>



<p>Üzerinde uzlaşılan görüş, bu iki sorunun temelde farklı ve teorik olarak ayrı olduğu yönündedir – anlamsız bir evrende anlamlı bir hayatınız olabilir ya da tam tersi. Bu ayrımın ne kadar sağlam olduğundan tam olarak emin değilim, ancak şu anki amaçlarımız için bunun bir önemi yok. Şimdilik önemli olan nokta, bu ayrıma dayanarak, benim anlam krizimin ve araştırma projemin her ikisinin de yaşamdaki anlamla ilgili olduğunu söyleyebiliriz – analitik filozofların yazdığı ve hakkında konuştuğu şey.</p>



<p>Bir Sherlock Holmes hikâyesinde olay örgüsü havlaması gerekirken havlamayan bir köpek üzerine kuruludur. Hayatın anlamı üzerine giderek daha fazla analitik felsefe okudukça, bu havlamayan köpekle karşılaşmaya devam ettim. Uzun süre okudum, notlar aldım, neyle mücadele ettiğimi anlamaya çalıştım. Ne kadar çok denersem o kadar az anlıyordum.</p>



<p>Sonunda, orada bir şey olmadığını fark ettim. Bir yokluğu anlamaya çalışıyordum. Yaşamın anlamı üzerine analitik literatürde, değer hakkındaki nihilist ya da şüpheci kaygılarla sürekli olarak ilgilenen oldukça az kişi vardır. Bu endişenin temel versiyonu çok basittir: hiçbir şeyin değerli olmadığı endişesi. Hayatın anlamı hakkında düşünürken bunun oldukça önemli bir endişe olduğunu düşünürsünüz – nihilizm çok önemli bir şeydir. Nihilizmi onaylamak zorunda değilsiniz, ama en azından insanların nihilist olma nedenleriyle ciddi bir şekilde ilgilenmek zorundasınız. Analitik filozoflar bu endişeyi varsayarak ele aldılar.</p>



<p>Örneğin, alanın duayeni Wolf, ‘anlamlılığın değerli proje veya faaliyetlere aktif katılımdan oluştuğu’ teorisini önermektedir. Nihilizm tehdidinin farkındadır ve ‘değerli projeler ya da faaliyetler diye bir şey olmadığı ortaya çıkarsa teorisinin tamamen yok olacağını’ kabul eder. Buna yanıtı, değerli ve değersiz projeler arasında bir ayrım olduğunu ‘bir inanç maddesi’ olarak adlandırmaktır. Ve tüm inanç maddeleri gibi, bu da yalnızca zaten inanan birine hitap eder.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Bu görüş, yaşamda anlamın bireysel bir yaşamın gerçekleştirilebilir ve bazen de gerçekten gerçekleştirilmiş bir özelliği olduğunu varsayar.</p></blockquote></figure>



<p>İşte bir başka örnek. Aaron Smuts, <em>Welfare, Meaning, and Worth</em> (2017) adlı kitabında şöyle demektedir: “kişinin yaşamı iyiyi teşvik ettiği ölçüde anlamlıdır”. Doğal olarak nihilistlerin bu açıklamayla ilgili sorunları olabileceğini görüyor ancak bu konuyu hemen geçiştiriyor: ‘Sadece nihilizmi ciddiye almak için zorlayıcı bir neden görmediğimi belirtmekle yetineceğim… Burada nesnel değer lehine daha fazla bir şey söylenemez. İyi neden açıklamasının nihilistler için masadan kalktığını kabul ediyorum. Öyle olsun.’</p>



<p>Bu örnekler düşündürücüdür, daha fazlası değil. Ancak bunların arkasında önemli olan bir açıklama vardır. Hayatın anlamına ilişkin şüpheci ve nihilist endişelerin ihmal edilmesi tesadüf değildir. Aksine, çerçevesi çizilen ve yürütülen tartışmanın gerekli bir ifadesidir.</p>



<p>Yaşamdaki anlam üzerine çalışan filozoflar vakaları severler. Anlamlı yaşamların paradigmatik örneklerini tanımlar ve daha sonra bunları anlamlı bir yaşam sürmek için gerekli ve yeterli koşullar hakkında sonuçlar çıkarmak için kullanırlar. Thaddeus Metz,<a href="https://global.oup.com/academic/product/meaning-in-life-9780199599318?cc=gb&lang=en&"><strong> <em>Meaning in Life</em></strong></a> (2013) adlı kitabının başında bu konuda açık konuşmaktadır: “Bu alandaki pek çok kişi gibi ben de Mandela, Rahibe Teresa, Einstein, Darwin, Picasso ve Dostoyevski gibi isimlerin gerçekleştirdiği büyük anlam örneklerini örnek alıyorum’’. Wolf da ‘anlamlı yaşamların paradigmaları’ olarak ‘belki Gandhi’den, belki Rahibe Teresa’dan, Einstein’dan ya da Cézanne’dan’ söz etmekte ve bu örnekleri yaşamın anlamına ilişkin argüman ve iddialarda bulunmak için kullanmaktadır.</p>



<p>Paradigmatik vakaların kullanıldığı bu yöntem, analitik projenin temel varsayımlarından biriyle yakından bağlantılıdır. Wolf, yaşamda anlamla ilgili ‘standart görüş’ olarak adlandırdığı şeyi tanımlarken bu varsayımı açıkça ifade etmektedir. Onun ifadesiyle, standart görüş “anlamlılığın bir yaşamda aranması gereken anlaşılabilir bir özellik olduğunu ve en azından bazen ulaşılabilir olduğunu ancak her yerde garanti edilemeyeceğini” savunur. Başka bir deyişle bu görüş, yaşamdaki anlamın bireysel bir yaşamın gerçekleştirilebilir ve bazen de gerçekten gerçekleştirilmiş bir özelliği olduğunu varsaymaktadır.</p>



<p>Ve diğer açıdan baktığımızda, yöntem kullanımı varsayımın bir ifadesidir ve ilkinin neden yaygın bir şekilde kullanıldığına dair bir açıklama teşkil eder. Yaşamdaki anlamın bireylerin yaşamlarında gerçekleşen bir şey olduğunu varsayarsanız, bunun gerçekleştiği hayatların örneklerini bulmanız, ki bu sayede anlamlı yaşamların genel özelliklerini belirlemeye başlayabilirsiniz, oldukça mantıklı hale gelir. </p>



<p>Yöntem ve varsayımın neden bir arada kullanıldığını anlayabiliriz. Anlam hakkında düşünmek için anlamlı hayatların paradigmatik örneklerini kullandığınızda, insanların anlamlı hayatlar yaşayabileceği ve bazen de yaşadıkları iddiasına bağlılık göstermiş olursunuz. Bu açıdan bakıldığında, yöntem varsayımı oluşturur.<br><br>Sorun, yöntemin ve varsayımın derinden kusurlu olmasıdır. Nedenini görmek için Leo Tolstoy’un kendi anlam krizini düşünün:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>O zamanlar beni oldukça meşgul eden ev işleriyle uğraşırken birden aklıma bir soru geldi: ‘Pekala, Samara vilayetinde 6.000 desyatin [arazi birimi] ve 300 atınız olacak; o zaman ne olacak? Tamamen şaşkına dönmüştüm ve ne düşüneceğimi bilemiyordum. Çocuklarımın eğitimi hakkında düşünmeye başladığım anda kendime “Neden?” diye soruyordum. Ya da insanların refaha nasıl ulaşabileceklerini düşünürken birden kendime “Beni ne ilgilendirir?” diye soruyordum. Ya da eserlerimin bana getirdiği şöhreti düşünürken kendi kendime, ‘Pekala, Goethe’den, Puşkin’den, Shakespeare’den, Molière’den, dünyadaki tüm yazarlardan daha ünlü olacaksın – ne olmuş yani? Ve kesinlikle hiçbir yanıt bulamazdım.</p>
</blockquote>



<p>Şimdi Tolstoy’un iyi niyetli bir arkadaşının onu hayatın anlamı üzerine günümüz literatürüyle tanıştırdığını düşünelim. Literatür ona şöyle diyecektir: ‘Leo, her şey yolunda. Seni anladık. Senin hayatın, görüyorsun, paradigmatik olarak anlamlı bir hayat. Yani, her şeyden önce, anlamsız olduğu için endişelenme. Aslında anlamlı bir yaşamın tam modeli. Daha fazlasını öğrenmek istersen, senin hayatından ve anlamlı hayatların diğer paradigmatik örneklerinden yola çıkarak, anlamlı bir hayat yaşamak için nelerin gerekli olduğunu (belli bir soyutlama düzeyinde) sana söyleyebiliriz.</p>



<p>Tolstoy bunların hiçbirini pek işe yarar bulmayacaktır. Onun sorunu tam olarak hayatının anlamsız olduğunu düşünmesidir, bu nedenle hayatının anlamlı olduğu varsayımı üzerine inşa edilen bir anlam teorisi onun için en iyi ihtimalle bir şakadır.</p>



<p>Tolstoy’dan bahsediyorum ama aslında kendimden de bahsediyorum. Analitik felsefeye çaresizlikten doğan bir umutla yönelmiştim. Yaşadığım krizde bana yardımcı olacak, acımı dindirecek bir şeyler arıyordum. Hiçbir şey bulamadım. Analitik filozofun ilerlemesini sağlayan varsayım tam da benim krizlerimin odağıydı.</p>



<p>Herhangi bir şeyin gerçekten önemi var mı? Tolstoy da ben de bunu bilmek istiyoruz. Ve analitik filozoflar bu soruyu yanıtlamayı reddetmekle kalmadılar, soramadılar bile, çünkü projeleri yalnızca şeylerin önemli olduğu varsayımıyla başlamıştı. Bunun bize ne faydası vardı?</p>



<p>Bu analitik tartışma için bir sorundur. Hayatın anlamına ilişkin sorular geleneğinde çalışan filozoflar açıkça hayatın anlamına ilişkin varoluşsal soruları ele almayı ve insanın anlam arayışı deneyimini yakalayıp ele almayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla, sadece kendi terimleriyle bile, şüpheci ve nihilist kaygı ve deneyimleri bir kenara bırakmaları bir sorundur.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Felsefe programlarında kesintiye gidiliyor ve daha fazla kesintinin olacağına dair kadrolu bir profesörün maaşına bahse girmeye hazırım.</p>
</blockquote>



<p>Analitik tartışma, varoluşsal bir meseleyi – birçok insan için kelimenin tam anlamıyla bir ölüm kalım meselesi olan bir soruyu – ele almış ve bu insanların deneyimlerinin çoğunu görmezden gelmeyi başarmıştır. İnsanoğlunun sorabileceği en derin sorulardan birini alıp, benzer şekilde sosyalleşmiş bir grup insanın özel önyargıları ve olumsal inançları (‘sezgiler’ olarak da adlandırılır) üzerine bir tartışmaya dönüştürmüştür. Ve bunları yaparken de istisnai değildir. Aslında bu, bir grup akademisyenin yerel bir tartışmada yanlış bir şey yapmasından çok daha büyük ve önemli bir şeyin belirtisi ve örneğidir.</p>



<p>Antik Yunan tapınaklarını düşünün. Bir zamanlar kan ve dumanla doluydular. Canlıların kurban edildiği, acemilerin korkutucu ezoterik ritüellerle inisiye edildiği, garip ilahilerin acı ve vecd çığlıklarına karıştığı yerlerdi. Bugün ise turistik yerlerdir.</p>



<p>Akademik felsefe disiplini de bu Yunan tapınakları gibidir. Uygulayıcıları, tüm yapı etraflarında çökerken boş odalarda dolaşan, duvarları boyayan ve yerleri yıkayan bekçilerdir.</p>



<p>Genel düzeyde canlılığın azaldığına dair pek çok işaret var. Popüler bir profesyonel felsefe blogu olan Daily Nous’un ‘Felsefe Programlarına Yönelik Kesintiler ve Tehditler’ adlı bir kategorisi var ki bu başlı başına öğretici – 1960 yılında buna gerek olmazdı. Bu kategorideki girdiler, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki felsefe programlarının düzenli olarak kapatılma tehdidi altında olduğunu kanıtlıyor. Giderek artan sayıda kesinti yapılıyor ve daha fazla kesintinin olacağına dair kadrolu bir profesörün yıllık maaşına bahse girmeye hazırım.</p>



<p>Programların kesilmesi, insanların felsefe okumak istemediği gerçeğinin doğal bir yansımasıdır. ABD’deki felsefe dereceleri 2017’ye göre ya mütevazı bir artışta ya da sabit, ancak 2010’a göre önemli ölçüde düşüşte. Dönemi kabaca son 20 yıla kadar uzatırsanız, lisans derecelerinin yüzdesi olarak felsefe bölümleri kabaca sabit kalmıştır – ancak sadece zaten düşük olduğu için, yüzde 0,4-0,6 arasındadır. Bunlar önemli kanıtlardır, ancak ikincildirler. Bunlar çok daha önemli bir şeyin, yani içsel bir düşüşün ve içsel bir ölümün belirtileri ve dışavurumlarıdır.</p>



<p>Profesyonel filozofların ürettiği kelimelere bakın. Bir toplu iğnenin başında kaç tane arabanın dans edebileceğine dair karmaşık tartışmalarla dolu gizemli dergilerin sayfalarına dayanabildiğiniz kadar uzun süre bakın. Can sıkıntısı ve beyhudelik atmosferiyle dolu sınıflara göz atın. Genç filozoflarla, bu disiplinin genç uygulayıcılarıyla, felsefe için sevgi ve heyecanla dolu olması gerekenlerle konuşun ve bunun yerine onların hayal kırıklıklarını ve alaycılıklarını görün.</p>



<p>Bir zamanlar ben de o genç filozoflardan biriydim. Felsefeye diğer pek çok genç insan gibi, pek çok çağdaşım gibi, yıllar boyunca pek çok öğrencim gibi geldim. Derin ve gerçek bir ihtiyaçla, insanoğlunun her zaman sahip olduğu ihtiyaçlarla hareket ettik – hayatlarımızı anlamlandırma ihtiyacı, acılarımız için teselli edilme ihtiyacı, kendimizden daha büyük şeyler karşısında dehşete düşme ihtiyacı, doğruyu, iyiyi ve güzeli deneyimleme ihtiyacı. Bilgeliğe, insanoğlunun içinde çok iyi bir şey olduğuna ve bunu geliştirip ifade edecek şekilde yaşamak için meşru bir şekilde çaba gösterebileceğimize inanmamızı sağlayan fikirlere ve insanlara dair bakış açılarına özlem duyduk.</p>



<p>Arzu ettiğimiz şey buydu. Bulduğumuz şey ise oldukça farklıydı. Geoff Dyer, <em>Out of Sheer Rage</em> (1997) kitabında bunu çok iyi ifade etmiştir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bir üniversite kampüsünde dolaştığınızda etrafta neredeyse hissedilir bir ölüm kokusu olduğunu görürsünüz çünkü yüzlerce akademisyen dokundukları her şeyi öldürmekle meşguldür. Geçenlerde Alman edebiyatı öğrettiğini söyleyen bir akademisyenle tanıştım. Hayretler içinde kaldım: Düşünsenize, hayatı boyunca üniversitelerde bulunmuş bu adam Rilke’yi öğretiyordu. Rilke! Buna katlanmak çok zordu. Rilke’yi öğretmiyorsun, demek istedim, Rilke’yi öldürüyorsun! Onu toza çevirirsiniz ve sonra Rilke’yi öldürmek ve toza çevirmek niyetiyle düzinelerce başka akademik-ölümcünün bir araya geldiği konferanslara gidersiniz. Sonra, örtbas etmenin bir parçası olarak, konferans bildirileri yayınlanır, toz mumyalanır ve bir de bakarsınız ki edebiyat uçsuz bucaksız bir toz mezarlığı, bir mezar tozluğu oluvermiş.</p>
</blockquote>



<p>Bu öfkenin farkındayım. İnsan ihtiyacının derinliğini, güzelliğini ve acısını ve bunun tozlu profesörlerin küçük oyunlarıyla nasıl karşılandığını düşünmek beni hala kızdırıyor. Ancak öfke, yaşamak için kolay bir yer değil; en verimli yer de değil. Zamanla öfke azaldı ve yerini ahlaki bir meydan okuma gibi hissettiren bir şeye bıraktı. Eğer akademik felsefe gerçekten bu kadar kötüyse (ki öyleydi), o zaman bir alternatif sunmaya çalışmamalı mıydım?</p>



<p>Felsefe de bir zamanlar canlıydı, neredeyse dehşet verici bir şekilde. Yoksa neden Sokrates adında bir adam ona ihanet etmektense seve seve ölüme gitmeyi tercih etsin ki? Yunanlıların felsefeyi nasıl yaptıklarına dair bir vizyona geri dönerek onu yeniden canlı hale getirebilir miyiz?</p>



<p>Hayır. Felsefe eskiler için canlıydı çünkü çok derin ve sürekli bazı insan ihtiyaçlarını özgün bir şekilde ifade eden – icat etmeleri gereken – bir formdu. Felsefeyi yeniden canlandırmanın, onu yeniden yaşam, canlılık ve aciliyetle doldurmanın yolu eski bir biçimi kopyalamak değildir. Felsefenin yaşayan bir şey haline gelmesi, bugünün insanına hitap eden bir formun icat edilmesi için, formun bir zamanlar içerdiği ve tatmin edici bir şekilde ifade ettiği ihtiyaçlara geri dönmesi gerekir.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Akademiden 2022 yazında ayrıldım. O zamandan beri ‘dünyada’ felsefe yapıyorum.</p></blockquote></figure>



<p>Nasıl? Emin olduğum hiçbir önerim yok. Burada herhangi bir büyük programa şüpheyle yaklaşıyorum çünkü canlı bir formla ilgili – muhtemelen yaşamın kendisiyle ilgili – her şey, büyümesinin – büyük ölçüde – plansız olması, organik olarak evrimleşmesi, ihtiyaçlara ve ilk ortaya çıktığı bağlama bir yanıt olarak büyümesi ve değişmesi gerektiğidir.</p>



<p>O halde, programlar ya da manifestolar yerine, kendi deneyimlerime rehberlik eden iki temel ilke önermeme izin verin.</p>



<ul>
<li>İlke 1: Eğer gerçek insan ihtiyacına hayati bir yanıt olan bir felsefe yaratmaya (ya da yeniden keşfetmeye) çalışıyorsak, o zaman insan ihtiyacı neredeyse oraya gidelim. Dünyaya, Yunan agorasının modern eşdeğerlerine geri dönelim, akademik felsefe kurumunun sofistike gelenekleri ve karmaşık kuralları tarafından korunmadığımız – ve mumyalanmadığımız – yerlerde ve insanlarla felsefe yapalım.</li>



<li>İlke 2: Eğer canlı bir felsefe biçimi ve felsefe yapma etkinliği yaratmaya (ya da yeniden keşfetmeye) çalışıyorsak, o zaman kendimiz de canlı olmalıyız ve yaşamımız bu biçimin içinde olmalıdır. Bu, itirafçı ya da otobiyografik felsefe anlamına gelmez (gerçi isterse bu da olabilir). Daha ziyade… aslında hayır. Ne anlama geldiğine sizin karar vermeniz gerekir.</li>
</ul>



<p>Söylediğimin arkasında durdum. Akademiden 2022 yazında ayrıldım. O zamandan beri ‘dünyada’ felsefe yapıyorum. Bunu insanlarla birlikte ve felsefi sorularla gerçekten boğuşan insanlar için yapıyorum – teorik bulmacalar olarak değil, hayatlarında önemli olan şeyler olarak. Bu faaliyette, canlı olan felsefi faaliyete bir bakış atıyorum ve bu bakışlar bir ömür boyu yetiyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Pranay Sanklecha-</strong><a href="https://aeon.co/essays/on-breaking-philosophy-out-of-the-seminar-and-back-into-the-world"><strong> “Philosophy Was Once Alive”</strong></a>, (Erişim Tarihi: 25.07.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Batuhan Atataş</p>



<p><strong>Editör:</strong> Emir Arıcı</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-bir-zamanlar-yasiyordu-pranay-sanklecha/">Felsefe Bir Zamanlar Yaşıyordu – Pranay Sanklecha</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Niçin En Çok Felsefe Öğrencileri Uyuşturucu Maddeler Kullanır? – Stuart Jeffries</title>
<link>https://trafikdernegi.com/nicin-en-cok-felsefe-ogrencileri-uyusturucu-maddeler-kullanir-stuart-jeffries</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/nicin-en-cok-felsefe-ogrencileri-uyusturucu-maddeler-kullanir-stuart-jeffries</guid>
<description><![CDATA[ Birleşik Krallık’ta bulunan 21 üniversitede yapılan bir ankete göre öğrencilerin yaklaşık %90’ı uyuşturucu kullandığı belirlendi; diğer disiplinlerdeki öğrencilerin kullanım oranına göre bu bir hayli yüksek. Bu hafta Oxfordlu bir felsefeci online öğrenci gazetesi olan Tab tarafından yapılan bir çalışmada kişisel deneyimlerini paylaştı. “Ailemle birlikte akşam yemeği yerken dünyayı tek renk ve tonda görmeye başladım; başım acayip dönüyordu! Ağzımdan çıkan cümleler de pek tutarlı değildi sanırım.” Tab’de okuduğumuz diğer uyuşturucu deneyimleri çok daha komik. Mesela; Nottinghamlı klasik edebiyat öğrencisinin yasadışı ilaçlarla kafayı bulmuşken 3D gözlükleri takıp eve kadar 4 km koşması gibi. Ketamin ve gülme gazı alan Oxford matematik öğrencisi MDMA
The post Niçin En Çok Felsefe Öğrencileri Uyuşturucu Maddeler Kullanır? – Stuart Jeffries first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/1440x810_cmsv2_997d6e9a-04cb-51f0-b5a4-586b614f225c-6145616.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Niçin, Çok, Felsefe, Öğrencileri, Uyuşturucu, Maddeler, Kullanır, –, Stuart, Jeffries</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Birleşik Krallık’ta bulunan 21 üniversitede yapılan bir ankete göre öğrencilerin yaklaşık %90’ı uyuşturucu kullandığı belirlendi; diğer disiplinlerdeki öğrencilerin kullanım oranına göre bu bir hayli yüksek. </p>



<p>Bu hafta Oxfordlu bir felsefeci online öğrenci gazetesi olan Tab tarafından <a href="http://cambridge.tab.co.uk/2013/05/20/revealed-who-does-the-most-drugs/" target="_blank" rel="noopener" title="">yapılan bir çalışmada</a> kişisel deneyimlerini paylaştı. “Ailemle birlikte akşam yemeği yerken dünyayı tek renk ve tonda görmeye başladım; başım acayip dönüyordu! Ağzımdan çıkan cümleler de pek tutarlı değildi sanırım.” </p>



<p>Tab’de okuduğumuz diğer uyuşturucu deneyimleri çok daha komik. Mesela; Nottinghamlı klasik edebiyat öğrencisinin yasadışı ilaçlarla kafayı bulmuşken 3D gözlükleri takıp eve kadar 4 km koşması gibi. Ketamin ve gülme gazı alan Oxford matematik öğrencisi MDMA şöyle diyor: “Kendimi Godzilla sandım.”</p>



<p>The Tab’in İngiltere’deki 21 farklı üniversitede 5.000’den fazla öğrenciyle yaptığı çalışmaya göre, ankete katılan tıp öğrencilerinin %57’si uyuşturucu kullandığını söylerken bu oran felsefecilerde %87’ye çıkıyor. Peki ama bu oranlar arasındaki uçurumun sebebi nedir? Yoksa felsefe tıp eğitimine göre daha kolay ve dolayısıyla da eğlenmeye vakit ayırmak için daha çok zaman mı kalıyor? Kantçı noumenonu kavramak kadavraları incelemekten daha mı kolay? </p>



<p>Gayet mantıklı bir şekilde, Tab editörleri anketin %100 güvenilir olmadığı konusunda uyarıyor çünkü katılımcıları onlar seçmemişti. O halde felsefe öğrencileri niçin ankete katılmak konusunda diğerlerine göre daha istekli ki? Acaba iş beklentisine dair göreceli algılar -bu yalnızca küçük bir teori- felsefecileri uyuşturucuya sürüklüyor olabilir mi? Eğer durum buysa, niçin uyuşturucu kullanımı söz konusu olduğunda hukuk öğrencilerine kıyasla işletme öğrencilerinin sayısı daha fazla? </p>



<p>Var olan bu manzarayı açıklamak elimizdeki bir diğer teoriye göre ise felsefe; kişilerin bilinç kapılarının birer entelektüel ucube olabilmek yeniden ayarlanmasını gerektiriyor olabilir. Thomas Nagel’ın olağanüstü makalesi: <em><a href="https://www.jstor.org/stable/2183914" target="_blank" rel="noopener" title="">Yarasa Olmak Nasıl Bir şeydir?</a></em>’de öyle yazar: <em>“Bir yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmek istiyorum. Bunu kafamda hayal etmeye çalıştığımda kendi zihnimin sınırlarında kalıyorum; bunu yapabilmem için zihnimin olanakları yetersiz kalıyor.”</em></p>



<p>Her ne kadar Nagel bu zihinsel sınırları daha da genişletmek için uyuşturucu kullanmayı düşünmese de başka filozoflar bunu yaptı. Örneğin William James Azot Protoksit kullandı ve bu yapmanın “mistik bilinci olağanüstü derecede uyardığını” hissettiğini <a href="http://etext.lib.virginia.edu/toc/modeng/public/JamVari.html" target="_blank" rel="noopener" title="">The Varieties of Religious Experience</a> (Dini Deneyimin Çeşitleri) adlı eserinde de dile getirdi. Hegelci felsefedeki tanrı kavramını işte tam da bu sayede anlamıştı: “Bence gerçekliğin hissiyatı yalnızca zihnin yapay mistik hallerinde kendini gösterir.”</p>



<p>James’in uyuşturucu deneyimleri günümüz filozoflarına ilham veriyor olabilir: Ankete katılan öğrencilerin %45’i gülme gazı kullandığını iddia etti; öyle veya değil ama yine bu öğrencilerin %68’i esrar kullandığını söyledi. Hangi öğrencilerin ne tür uyuşturucular kullandığına yönelik güvenilir bir çapraz çalışma yapılmadığı sürece, spekülasyonların önünü almamız pek mümkün değil. </p>



<p>Antik Yunan ve Roma’da balmumu, domuz yağı, zift ve çam reçinesinden oluşan <a href="https://newepicurean.com/research-projects-2-the-meaning-of-the-tetrapharmakos/" target="_blank" rel="noopener" title="">tetrapharmakos</a> adlı nefis bir ilaç vardı. Roma imparatoru Hadriyen de bunu bir nimet olarak görmüştü ve o meşhur <a href="https://arkeofili.com/caddenin-altinda-hadrian-duvarinin-bilinmeyen-kismi-bulundu/" target="_blank" rel="noopener" title="">Hadriyen duvarını da</a> muhtemelen bu ilacın etkisi altındayken yaptırdı. Helen filozof <a href="https://plato.stanford.edu/entries/epicurus/" target="_blank" rel="noopener" title="">Epiküros </a>da bu maddeyi kullananlar arasındaydı; (belki de bunu kullandığı için) mutluluğa ulaşmak için 4 yol olduğunu söylemişti. Günümüz filozoflarının çok azı Epiküros’u bu açıdan kavramıştır. Şöyle diyordu kendisi: Uyuşturucuya dayalı hazcılık peşinde koşmayın, sizi rahatsız eden şeylerin tedavisi mistik değil entelektüeldir; Tanrı’dan korkmayın, ölümden korkmayın, iyiye ulaşmak kolaydır, korkunç olana katlanmak kolaydır.</p>



<p>Epikuros’un önerdiği bu yol sayesinde kişi <a href="https://newepicurean.com/research-projects-2-the-meaning-of-the-tetrapharmakos/" target="_blank" rel="noopener" title="">ataraxia</a> (içsel huzur), yani kaygı ve sıkıntıdan kurtulmaya ulaşabilir. Önemli bir nokta. Fakat siz Hegel’i anlamak, yarasa veya Godzilla olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmek istiyorsanız, gülme gazını denemeyi de seçebilirsiniz. </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Stuart Jeffries</strong> – “<a href="https://www.theguardian.com/society/shortcuts/2013/may/22/why-philosophy-students-do-most-drugs?utm_content=buffer9f082&utm_medium=social&utm_source=facebook.com&utm_campaign=buffer" target="_blank" rel="noopener" title="">Why philosophy students do the most drugs</a>“, (Erişim Tarihi: 01.08.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Taner Beyter</p>



<p></p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/nicin-en-cok-felsefe-ogrencileri-uyusturucu-maddeler-kullanir-stuart-jeffries/">Niçin En Çok Felsefe Öğrencileri Uyuşturucu Maddeler Kullanır? – Stuart Jeffries</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bebar Bilim Topluluğu &amp;amp; Ankara Üniversitesi IEEE Student Branch’a Konuk Olduk: Felsefenin Olanakları ve Yükselişi – Taner Beyter &amp;amp; Tufan Kıymaz</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bebar-bilim-toplulugu-ankara-universitesi-ieee-student-brancha-konuk-olduk-felsefenin-olanaklari-ve-yukselisi-taner-beyter-tufan-kiymaz</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bebar-bilim-toplulugu-ankara-universitesi-ieee-student-brancha-konuk-olduk-felsefenin-olanaklari-ve-yukselisi-taner-beyter-tufan-kiymaz</guid>
<description><![CDATA[ 

The post Bebar Bilim Topluluğu &amp; Ankara Üniversitesi IEEE Student Branch’a Konuk Olduk: Felsefenin Olanakları ve Yükselişi – Taner Beyter &amp; Tufan Kıymaz first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/WhatsApp-Image-2024-08-16-at-01.05.41.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bebar, Bilim, Topluluğu, Ankara, Üniversitesi, IEEE, Student, Branch’a, Konuk, Olduk:, Felsefenin, Olanakları, Yükselişi, –, Taner, Beyter, Tufan, Kıymaz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bebar-bilim-toplulugu-ankara-universitesi-ieee-student-brancha-konuk-olduk-felsefenin-olanaklari-ve-yukselisi-taner-beyter-tufan-kiymaz/">Bebar Bilim Topluluğu & Ankara Üniversitesi IEEE Student Branch’a Konuk Olduk: Felsefenin Olanakları ve Yükselişi – Taner Beyter & Tufan Kıymaz</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>PhilFest’22’ye Konuk Olduk: Türkiye’de Analitik Felsefe – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/philfest22ye-konuk-olduk-turkiyede-analitik-felsefe-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/philfest22ye-konuk-olduk-turkiyede-analitik-felsefe-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ 

The post PhilFest’22’ye Konuk Olduk: Türkiye’de Analitik Felsefe – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/0c6bc5ee-1ea7-4a3c-b4c6-82e418347c87_1080x1080.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>PhilFest’22’ye, Konuk, Olduk:, Türkiye’de, Analitik, Felsefe, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/philfest22ye-konuk-olduk-turkiyede-analitik-felsefe-taner-beyter/">PhilFest’22’ye Konuk Olduk: Türkiye’de Analitik Felsefe – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Felsefe Metni Nasıl Yazılır? – 1000 Word Philosophy Editörleri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bir-felsefe-metni-nasil-yazilir-1000-word-philosophy-editoerleri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bir-felsefe-metni-nasil-yazilir-1000-word-philosophy-editoerleri</guid>
<description><![CDATA[ Çevirmen Notu: Orjinal metindeki başlık “How to Write a Philosophical Essay” olup burada “Philosophical Essay” olarak geçen ifadeyi “Felsefe Metni” olarak çevirmeyi uygun gördüm fakat yanlış anlaşılma riskinin önüne geçmek isterim. Her ne kadar kimileri “essay” ile “article”ın birbirine çok yakın hatta aynı şey olduğunu düşünse de metinde doğrudan “Article” geçmediği için “Makale” olarak çevirmedim, “Essay” ifadesi ise çoğu yerde Türkçeye “Deneme” olarak çevrilmesine rağmen bu doğru bir kullanım olmayabilir, çünkü denemeler okuyucu gözünde genellikle edebi metinler olarak anlaşılıyor. Bu açıdan “Philosophical Essay” ifadesini akademik makale standartlarına çok yakınsayan bir “felsefe metni” veya “felsefe kompozisyonu” olarak düşünebilirsiniz. Şayet birini Tanrı’nın
The post Bir Felsefe Metni Nasıl Yazılır? – 1000 Word Philosophy Editörleri first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/image-2.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bir, Felsefe, Metni, Nasıl, Yazılır, –, 1000, Word, Philosophy, Editörleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çevirmen Notu: </strong>Orjinal metindeki başlık “<em>How to Write a Philosophical Essay</em>” olup burada “Philosophical Essay” olarak geçen ifadeyi “<em>Felsefe Metni</em>” olarak çevirmeyi uygun gördüm fakat yanlış anlaşılma riskinin önüne geçmek isterim. Her ne kadar kimileri “essay” ile “article”ın birbirine çok yakın hatta aynı şey olduğunu düşünse de metinde doğrudan “Article” geçmediği için “Makale” olarak çevirmedim, “Essay” ifadesi ise çoğu yerde Türkçeye “Deneme” olarak çevrilmesine rağmen bu doğru bir kullanım olmayabilir, çünkü denemeler okuyucu gözünde genellikle edebi metinler olarak anlaşılıyor. Bu açıdan “Philosophical Essay” ifadesini akademik makale standartlarına çok yakınsayan bir “felsefe metni” veya “felsefe kompozisyonu” olarak düşünebilirsiniz. </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Şayet birini Tanrı’nın var olduğu, kürtajın ahlaken makul olduğu veya özgür iradeye sahip olduğumuz gibi felsefi bir iddia konusunda ikna etmek istiyorsanız, bir felsefe metni (<em>philosophical essay</em>) yazabilirsiniz. [1], [2]</p>



<p>Felsefe metinleri diğer birçok alandaki metinlerden farklıdır, fakat iyi bir planlama ve pratik aracılığıyla herkes iyi bir metin kaleme alabilir. Bu yazımızda size bazı temel öneriler sunacağız. [3]</p>



<h2 class="wp-block-heading">1. Planlama</h2>



<p>Genel anlamda konuşursak bir metin kaleme almaktaki amacınız belirli türden bir tezi savunmak yani felsefi bir iddia, argüman veya teori hakkında bir sonucu desteklemek olacaktır. [4] Bununla birlikte başka birinin kaleme aldığı makaleyi veya argümanı titizlikle açıklamanız ve ele almanız da istenebilir. [5]</p>



<p>Öncelikle, bir konu seçmelisiniz. Çoğu hoca/eğitmen, henüz siz yazmaya başlamadan evvel seçtiğiniz konuyu sizinle tartışmaktan memnuniyet duyacaktır. Kimi zaman hocalar, aralarından seçim yapabileceğiniz konularla ilgili size spesifik ipuçları sunar. </p>



<p>Açık olmak gerekirse, zaten ilgi duyduğunuz bir konuyu seçmek en iyisidir; yazmak için daha fazla motivasyon ve enerjiniz olur. Seçtiğiniz konu, yazmaya başlamadan evvel ne türden bir araştırma ve hazırlık yapacağınızı büyük oranda belirleyecektir, fakat lisans felsefe derslerinde genelde alandışı araştırma yapmanız gerekmez. [6]</p>



<p>Daha geniş çeperli olup çok sayıda teoriyi eleştiren ve savunan metinler, spesifik olarak belirli türden argümanları/ itirazları savunan veya bunları eleştiren metinlerden çok daha uzun olma eğilimdedir; bunun doğal bir sonucu olarak da ikna edici bir biçim alacak şekilde kaleme alınmaları da zorlaşır: Daha dar kapsamlı olmak, genel anlamda konuşursak, daha geniş kapsamlı olmaya göre daha iyidir.</p>



<p>Konu başlığınızı seçtikten sonra şu adımları izleyin: </p>



<ul>
<li>İlgili konu ve argümanları gerçekten anladığınızdan emin olmalısınız. Bunun için genellikle metninizin konusuyla ilgili verilen okuma metinlerini titiz bir şekilde ve not alarak okumanız yeterli olacaktır.</li>



<li>(Argümanınızı özetleyen) Bir başlangıç iddiası (initial thesis) belirleyin. Genel olarak, ilginç/sıradan olmayan ama çok aşırıya da kaçmayan tartışmalı bir iddia seçmelisiniz. [7] Zaten katıldığınız ve onayladığınız bir tez konusunu seçmek zorunda değilsiniz, ama bunu yapmak bazen işleri kolaylaştırabilir. (Planlara böldükçe ve yazılar kaleme aldıkça, tezinizi tekrar gözden geçirip değiştirmek isteyebilirsiniz. Bunu yapmak metninizin geri kalanını gözden geçirmenizi gerektirebilir; özellikle de bazen ilk başta seçtiğinizden farklı bir tezi seçip savunmak istediğinizi fark ederseniz bunu yapmak gerekir.)</li>



<li>Belirlediğiniz tezin, felsefi bir tez olduğundan iyice emin olun. Küresel ısınmanın gerçek olduğu gibi pozitif bilimsel veya insanların arkadaşlarıyla vakit geçirmekten hoşlandığı gibi beşeri bilimsel iddialar, felsefi bir tez değildir. [8] Felsefi tezler genellikle bilimsel gözlemlere dayanarak ve onlara bağlı olarak değil, titiz akıl yürütmeler eşliğinde savunulur.</li>
</ul>



<p>Hocanız sizden genellikle daha evvel hiçbir filozofun keşfetmediği bir argüman bulup kaleme almanızı elbette istemeyecektir. Fakat kaleme aldığınız metniniz, size önerilen okuma kaynaklarının söylediklerini tümüyle görmezden geliyorsa o halde bu, sözünü ettiğimiz kaynaklardan pek bir şey öğrenmediğinize işaret edecektir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Yapı</h2>



<p>Hemen elinize kağıt kalemi alıp tüm metni bir solukta yazmaya girişmek yerine öncelikle bir taslak/metin iskeleti geliştirmelisiniz; bunu yapmak metninizin alt bölüm ve başlıklarınızı planlayıp düzenlemenize yardımcı olacaktır. Elinizdeki metin yapısı muhtemelen aşağıdaki gibi görünecek fakat (size sunulan) elinizdeki adımları ve yönlendirmeleri dikkatlice takip etmelisiniz. [9]</p>



<h4 class="wp-block-heading">2.1. Giriş ve Tez</h4>



<p>Örneğin; “Bu makalede et yemenin ahlaken yanlış olduğunu savunacağım” gibi tezinizin ana amacını gösteren kısa bir giriş paragrafı kaleme alın. Bu <em>ana amaç</em> veya <em>tez cümlesi</em> (thesis statement), “Et yemenin ahlaken doğru olup olmadığını değerlendireceğim” gibi bir ön okuma/ön gösterim (preview) veya plan değildir. Şayet tez cümlenizi tek bir cümleye sığdırmakta zorlanıyorsanız muhtemelen birden fazla tezi savunmaya çalışıyorsunuzdur. [10]</p>



<h4 class="wp-block-heading">2.2. Argümanlar</h4>



<p>Bir argüman ileri süren ve açıklayan en az bir paragraf yazın. İleri sürdüğünüz tezinizi desteklemek amacıyla hangi deliller veya gerekçeler sunduğunuz açık olmalıdır.</p>



<p>Felsefe dersleri için yazılan metinlerin çoğunda, teziniz için yalnızca bir ana argümana ihtiyacınız olur. Birbirinden farklı birçok argümanı derinlik içermeyen bir biçimde veya hatalı olarak savunmaktansa tek bir argümanı sunmak ve onu da olabildiğince en iyi şekilde savunmak daha iyidir.  </p>



<h4 class="wp-block-heading">2.3. Eleştiri</h4>



<p>Kaleme aldığınız metninizin olabildiğince kısa olması gerekmediği müddetçe, argümanınıza yönelik bir itiraza da yer verin. [11] Diğer veya karşı argümanın tam olarak hangi noktasının (içerdiği bir öncül veya genel biçim) şüphe içerdiği veya reddedildiği ve niçin sorgulandığı konusunda olabildiğince net olmalısınız [12].</p>



<p>Genellikle en çok başvurulanlar eleştiriler veya en güçlü olan itirazlardan birini seçmek daha iyidir. Size katılmayan zeki birinin argümanlarınıza nasıl karşı argümanlar sunacağını tasavvur edin ve bunlara yanıt verin.</p>



<h4 class="wp-block-heading">2.4. Yanıt </h4>



<p>Ele alıp incelediğiniz itirazlara kendi yanıtlarınızı verin. Şayet itirazlara ikna edici bir yanıtınız yoksa bu durumda başa dönüp tezinizi daha savunulabilir bir şekilde revize etmeniz gerekebilir. </p>



<h4 class="wp-block-heading">2.5. Diğer İtirazlar ve Yanıtlar</h4>



<p>Şayet yeriniz kalırsa argümanınıza yönelik ikinci en iyi veya ikinci en yaygın/bilinen eleştiriyi ele alabilir ve bunlara da yanıt verebilirsiniz. </p>



<h3 class="wp-block-heading">2.6. Sonuç Bölümü</h3>



<p>Sonuç bölümünde, bu metinde tam olarak ne yaptığınızı özetleyen bir paragraf kaleme alın. Burada daha önce ele almadığınız yeni veya oldukça tartışmaya açık görünen iddialara sakın yer vermeyin; aslında yapabildiğiniz ve başarabildiğinizden daha fazlasını yaptığınızı da ileri sürmemelisiniz. Bir felsefe metninin sonu sürpriz olmamalıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Tarz</h2>



<p>Kaleme aldığınız metin son derece anlaşılır ve okunaklı olmalı. Basit cümleler yazın ama bu sıkıcı görünürlerse de kafaya; çünkü bu okunabilirliği artırır. [13] Yazdığınız her cümlenizin, savunduğunuz tezinizi desteklediği açık olmalıdır. İleri sürdüğünüz bir iddia kafa karıştırıcı olursa, bu ifadeyi birden fazla farklı şekillerde tekrar ifade ederek aralarından en iyisini seçin. </p>



<p>Metninizin okunabilirliğini gözden geçirmek için bir dinleyiciye yüksek sesle okuyabilirsiniz. Ama metninizi eğlenceli bir hale getirip palyaçoya döndürmeyin. Zaten felsefedeki keskin ve net argümanlar kendi içinde eğlencelidir.</p>



<p>Sizinle aynı fikirde olmayıp eleştirilerini dile getirenlere hoşgörülü olmalısınız. Onların zeki, temkinli ve düzgünce insanlar olduklarını düşünüyormuşsunuz ve bu nedenle onların eleştirilerine yanıt veriyormuşsunuz gibi görünmesini sağlayın. Şayet okuyucularınız karakteristik felsefecilerden oluşuyorsa, kaleminizden çıkanlara itiraz etmek için mümkün olan tüm yolları deneyeceklerdir. O halde yapmanız gereken şey argümanlarınızı “sızdırmaz” veya “kurşun geçirmez” hale getirmeye çalışmak olmalıdır. </p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Alıntı ve Atıflar </h2>



<p>Eğer hocanız size spesifik bir atıf tarzı kullanmanızı söylediyse onu kullanın. Ancak unutmamak gerekir ki felsefede hiçbir atıf tarzı evrensel olarak kabul görmüş değildir. [14]</p>



<p>Genel anlamda konuşursak hiç kimseden doğrudan doğruya alıntı yapmanız şart değildir. [15] Başka yazarlardan alıntı yapabilirsiniz; bunu yaptığınız yerde onlara kesinlikle atıfta bulunmalısınız. Sakın intihal yapmayın. [16] Akademik sahtekarlık söz konusu olduğunda çoğu kurumda ciddi cezai yaptırımlar vardır.  </p>



<h2 class="wp-block-heading">5. Sonuç</h2>



<p>İyi kaleme alınmış bir felsefe metni, insanların ciddi bir meselede yeni bakış açılarıyla tanışmasına yardımcı olmakla kalmayıp onların fikirlerini bile değiştirebilir. [17] Bir felsefe metni kaleme alma sürecine başlamak, sahip olduğunuz felsefi görüşleri içselleştirmenin, geliştirmenin, test etmenin ve bazen de değiştirmenin en iyi yollarından biridir. Bunun için emek ve zaman vermeye değer. </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Notlar</h2>



<ul>
<li>[1] Ana yazar: Thomas Metcalf. Katkıda bulunanlar: Chelsea Haramia, Dan Lowe, Nathan Nobis, Kristin Seemuth Whaley.</li>



<li>[2] Felsefe metni yazmanın dışında, yüz yüze fiziksel sunum veya videoya alınan bir konuşma da yapabilirsiniz. Etkili bir sunum da etkili bir felsefe metni kaleme almak için gerekli olan planlama ve hazırlık sürecine ihtiyaç duyar. Yani, gerçekten de, önce bir felsefi metin kaleme almanız ve sonra da bunu sunumunuzun taslağı gibi kullanmanız gerekebilir. Kaleme aldığınız metinde bazı bölümleri, örneğin alt başlıkları, argümanları, önemli alıntıları ve buna benzer yerleri; dinleyicilerin sizi daha iyi takip edin anlamasına yardımcı olmak adına sunum içinde görselleştirerek kullanabilirsiniz. </li>



<li>[3] Bu yazıdaki temel önerilerimizin çoğu Horban (1993), Huemer (n.d.), Pryor (n.d.) ve Rippon (2008) gibi isimlerin geliştirdiği çalışmalara dayanmaktadır. Bu yazımızdaki iddialara dair atıfta bulunabilecek yayınlanmış çok çok az akademik çalışma mevcut. Böyle olmasının sebebi ise, söz konusu iddiaların, felsefi metinler yazmayı nasıl öğreteceğimize yönelik farklı yaklaşımlarla ilgili kontrollü deneylerden ziyade genellikle hocaların deneyimleriyle iç içe olması ve bu deneyimler aracılığıyla doğrulanmasıdır. İşte tam da bundan ötürü bu yazımızdaki tavsiyeler, yüzlerce saat sürmüş olan felsefe lisans eğitmenliği deneyimine ve yine yüzlerce saat sürmüş olan felsefe dersi görme deneyimine sahip birçok profesyonel felsefeci tarafından incelendi. 1000-Word Philosophy editörleri de felsefe metinleri yazma konusunda binlerce saatlik deneyime sahiptir.</li>



<li>[4] Felsefenin çalışma alanları ve alt disiplinlerine dair daha fazla bilgi için bkz. <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Felsefe </a>– Thomas Metcalf.</li>



<li>[5] “Argüman” dediğimiz şey ile felsefede ne kastedildiğine dair bir açıklama için bkz. <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/argumanlar-inandigin-seye-neden-inaniyorsun-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Argümanlar: İnandığın Şeye Neden İnanıyorsun? </a>– Thomas Metcalf.</li>



<li>[6] Felsefeye giriş derslerinde felsefe çalışmaları yapmak için alandışı araştırmalara girişilmesi tavsiye edilmez, hatta bazen bunu yasaklanır; çünkü bir felsefe çalışmasının ana amacı felsefi bir meseleye dair bir dizi görüş rapor etmek değildir; bundan ötürü de felsefe çalışmaları genellikle “araştırma raporları” (research reports) olarak görülmez. Bir felsefe çalışmasının amacı belirli bir argümanı, iddiayı veya teoriyi daha dar ve derinlikli bir şekilde incelemek, meseleyi nasıl anladığınızı ve eleştirel bir şekilde değerlendirdiğinizi göstermektedir. Şayet bir felsefe metni çok fazla alandışı araştırma çalışmalarını içerirse, bu eleştirel değerlendirme amacının önüne geçebilir.</li>



<li>[7] Epey tartışmalı olan tezlerden kaçınmak için iki gerekçe söz konusu: Birincisi, bu türden tezleri hakkıyla savunmak genellikle çok zordur. İkincisi, bu türden tezleri savunmaya çalışmanız hocanızı kızdırabilir, haliyle o da size (adil veya değil) daha düşük bir not verebilir. Örneğin, kürtaj yapmanın genel olarak ahlaken doğru veya genel olarak ahlaken yanlış olduğunu savunabilirsiniz ama ağzından kürtaj lehine bir cümle çıkan herhangi birinin işkence edilerek öldürülmesi gerektiğini ve hamile kalan herkesin hemen kürtaj olmaya zorlanması gerektiğini savunmamalısınız. Çünkü bu iki iddia da oldukça mantıksızdır, mantıksız oldukları için de onlarla ilgili güçlü argümanlar geliştirilmesi pek mümkün değildir. Fakat çok saçma olmayan bazı tezleri savunmak, bu tezlerle ilgili argümanınızı veya argümanlarınızı nasıl geliştirdiğinize ve savunduğunuza bağlı olarak hem sizin hem de hocanız için ilginç bir deneyim olabilir. </li>



<li>[8] Bir tezin felsefi bir içeriğe sahip olup olmadığı çoğunlukla kurucu ve başlıca felsefe eserlerinde savunulan tezlere ne kadar benzediğine bağlıdır. Bu da ilgili tezin metafizik, epistemoloji, aksiyoloji, mantık, felsefe tarihi vb ile ilgili bir tez olacağı anlamına gelir. Daha fazla bilgi için bkz. <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-ve-bilimle-farkliligi-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Felsefe ve Bilim’le Farklılığı</a> – Thomas Metcalf & <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Felsefe</a> – Thomas Metcalf.</li>



<li>[9] Ayrıca, şayet elinizde varsa, <em>dereceli puanlama anahtarı</em>nı da (“grading rubric”) (Ç.N.: verilen çalışmayı bileşenlerine ayıran ve her bir bileşenle ilişkili çalışmanın özelliklerinin farklı uzmanlık seviyelerinde açık tanımlarını sunan bir araç) takip edebilirsiniz. Eğitim aldığınız yer Canvas, Moodle veya Schoology gibi çevrimiçi bir öğrenme platformu kullanıyorsa, bu rubrik genellikle verilen ödev/çalışmanın kendisine eklenmiş halde bulunur. Rubrik, felsefi metnin ihtiyaç duyduğu farklı türden kriterleri ve bu kriterlerin her birine hoca tarafından nasıl bir ağırlık verilip değerlendirildiğini içeren listedir. Örneğin, metnin ihtiyaç duyduğu bazı kriterler görece daha fazla ağırlığa sahiptir, bundan ötürü de iyi bir ürün ortaya koymak adına bu kriterleri karşılamak için daha çok emek vermelisiniz. Aynı şekilde, bazı kriterler, tam not alabilmek için yapmanız gereken çalışmanın adımlarını açıkça gösterebilir.</li>



<li>[10] Bazı akademik çevrelerde “tez” veya “tez cümlesi” hem vardığınız sonucun hem de bu sonucu savunmaya dair sunacağın ana temel/dayanak ifadesi olarak görülür. Felsefe söz konusu olduğunda, teziniz genellikle şu örneklerdeki gibi sonuç ifadesi anlamına gelir: “Et yemek yanlıştır”, “Tanrı vardır”, Özgür iradeye sahip değiliz” vb vb; ulaştığınız böylesi sonuçlara yönelik sunduğunuz dayanak/temel, tezinizin de dayanak/temelidir.</li>



<li>[11] Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, bu, tezinizin veya ulaştığınız sonucunuz bizzat kendisine yönelik bir eleştiri değil, teziniz veya ulaştığınız sonuç için öne sürülen argümana yönelik bir itiraz olmalıdır. Çünkü bir argüman sunduğunuzda bu argümanla alakalı değil başka bir şeyle ilgili bir eleştiri görmek istemeyiz, böyle olması durumun ise bu durum okuyucunuzun veya dinleyicinizin ilgili argümanı daha iyi kavramasına ve değerlendirebilmesine yardımcı olmaz.</li>



<li>[12] Öncüller, argüman biçimleri ve eleştirilere dair daha fazla bilgi için bkz. <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/argumanlar-inandigin-seye-neden-inaniyorsun-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Argümanlar: İnandığın Şeye Neden İnanıyorsun? </a>– Thomas Metcalf.</li>



<li>[13] Okunaklı ve açık bir tarzda felsefe metni yazma lehine felsefi bir argüman ve böyle bir yazıyı nasıl kaleme alabileceğimize dair rehberlik için bkz. Fischer ve Nobis (2019). </li>



<li>[14] Felsefedeki en yaygın atıf stilleri APA (Purdue Online Writing Lab, n.d.a) ve Chicago’dur (Purdue Online Writing Lab).</li>



<li>[15] Okuyucunun, atıf yapılan veya alıntılanan yazarın ağzından çıktığını iddia ettiğiniz şeyi gerçekten de söyleyip söylemediğini bilmesi çok önemli olduğundan ötürü, en iyisi atıf vererek birinden doğrudan alıntı yapmaktır. Örneğin, epey sıra dışı ve şaşırtıcı bir iddia öne süren bir yazarın argümanını inceliyorsanız, yazarın bunu gerçekten gerçekten de iddia edip etmediğiniz göstermenin en iyi yolu ondan doğrudan alıntı yapmaktır. Bununla birlikte, başka cümlelerle ifade ederek gereksiz yere daha fazla yer kaplamasını istemiyorsanız bazı durumlarda ilgili bir bilgiyi veya argümanı çok rafine ve güçlü bir biçimde ifade etmiş olan bir yazardan da doğrudan alıntı yapabilirsiniz. </li>



<li>[16] İntihal, bir kişi yaptığı çalışmada başka bir yazarın çalışmasındaki içerik ve tarzdan birini veya her ikisini büyük oranda kopyalaması ve yaptığı bu şeyde ilgili yazara herhangi bir atıf yapmaması durumunda açığa çıkar. Ama unutmamak gerekir ki kurumunuz veya hocanız “intihali” bundan biraz daha farklı tanımlayabilir, bu yüzden kurumunuz veya hocanızın tanımını da bilmelisiniz. İntihal konusunda aklınıza takılan bir şey olur hemen hocanıza danışmalısınız. </li>



<li>[17] Bunlar giriş seviyesindeki ve görece kısa olan felsefe metinlerine yönelik tavsiyeler. Daha derinlikli ve ileri tavsiyelere ulaşmak için çevrimiçi olarak başvurulabilecek faydalı birçok felsefi metin yazma kılavuzu vardır, örneğin: Horban (1993); Huemer (n.d.); Pryor (n.d.); Rippon (2008); Weinberg (2019).</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-metni-nasil-okunur-1000-word-philosophy-editorleri/" target="_blank" rel="noopener" title="">Bir Felsefe Metni Nasıl Okunur? </a>– 1000 Word Philosophy Editörleri </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Referanslar</h2>



<ul>
<li><a href="https://www.nathannobis.com/p/why-writing-better-will-make-you-better.html">Fischer, Bob and Nobis, Nathan. (2019, June 4). Why writing better will make you a better person. </a><a href="https://www.nathannobis.com/p/why-writing-better-will-make-you-better.html"><em>The Chronicle of Higher Education</em></a><a href="https://www.nathannobis.com/p/why-writing-better-will-make-you-better.html">. </a></li>



<li><a href="http://www.sfu.ca/philosophy/resources/writing.html">Horban, Peter. (1993). Writing a philosophy paper. </a><a href="http://www.sfu.ca/philosophy/resources/writing.html"><em>Simon Fraser University Department of Philosophy</em></a><a href="http://www.sfu.ca/philosophy/resources/writing.html">. </a></li>



<li><a href="https://www.owl232.net/writing.htm">Huemer, Michael. (N.d.). A guide to writing. </a><a href="https://www.owl232.net/writing.htm"><em>Owl232.net</em></a><a href="https://www.owl232.net/writing.htm">.</a></li>



<li><a href="http://www.jimpryor.net/teaching/guidelines/writing.html">Pryor, Jim. (N.d.). Guidelines on writing a philosophy paper. </a><a href="http://www.jimpryor.net/teaching/guidelines/writing.html"><em>Jimpryor.net</em></a><a href="http://www.jimpryor.net/teaching/guidelines/writing.html">.</a></li>



<li><a href="https://owl.purdue.edu/owl/research_and_citation/apa_style/apa_formatting_and_style_guide/general_format.html">Purdue Online Writing Lab. (N.d.a.). General format. </a><a href="https://owl.purdue.edu/owl/research_and_citation/apa_style/apa_formatting_and_style_guide/general_format.html"><em>Purdue Online Writing Lab</em></a><a href="https://owl.purdue.edu/owl/research_and_citation/apa_style/apa_formatting_and_style_guide/general_format.html">. </a></li>



<li><a href="https://owl.purdue.edu/owl/research_and_citation/chicago_manual_17th_edition/cmos_formatting_and_style_guide/general_format.html">Purdue Online Writing Lab. (N.d.b.). General format. </a><a href="https://owl.purdue.edu/owl/research_and_citation/chicago_manual_17th_edition/cmos_formatting_and_style_guide/general_format.html"><em>Purdue Online Writing Lab</em></a><a href="https://owl.purdue.edu/owl/research_and_citation/chicago_manual_17th_edition/cmos_formatting_and_style_guide/general_format.html">.</a></li>



<li><a href="https://philosophy.fas.harvard.edu/files/phildept/files/brief_guide_to_writing_philosophy_paper.pdf">Rippon, Simon. (2008). A brief guide to writing the philosophy paper. </a><a href="https://philosophy.fas.harvard.edu/files/phildept/files/brief_guide_to_writing_philosophy_paper.pdf"><em>Harvard College Writing Center</em></a><a href="https://philosophy.fas.harvard.edu/files/phildept/files/brief_guide_to_writing_philosophy_paper.pdf">.</a></li>



<li><a href="https://dailynous.com/2019/01/15/write-philosophy-paper-online-guides/">Weinberg, Justin. (2019, January 15). How to write a philosophy paper: Online guides. <em>Daily Nous</em>.</a></li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İlgili Diğer Makaleler</h2>



<ul>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/argumanlar-inandigin-seye-neden-inaniyorsun-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Argümanlar: İnandığın Şeye Neden İnanıyorsun?</a> – Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-ve-bilimle-farkliligi-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Felsefe ve Bilim’le Farklılığı</a> – Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Felsefe </a>– Thomas Metcalf</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Kaynak:</strong> <a href="https://1000wordphilosophy.com/teaching/writing-essays/" target="_blank" rel="noopener" title="">How to Write a Philosophical Essay</a>, (Erişim Tarihi: 04.10.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Taner Beyter</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bir-felsefe-metni-nasil-yazilir-1000-word-philosophy-editorleri/">Bir Felsefe Metni Nasıl Yazılır? – 1000 Word Philosophy Editörleri</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Analitik Felsefenin Kusurları – Michael Huemer</title>
<link>https://trafikdernegi.com/analitik-felsefenin-kusurlari-michael-huemer</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/analitik-felsefenin-kusurlari-michael-huemer</guid>
<description><![CDATA[ Blogumda kaleme aldığım son içerikte Analitik felsefenin güçlü ve iyi yanlarını ele almıştım. Akabinde de Analitik felsefenin bazı kusurlarına dikkat çekecektim fakat yazı tahmin ettiğimden daha uzun oldu. Şimdi, günümüzdeki mevcut haliyle Analitik felsefenin bazı zayıf yanlarından söz edeceğim. Ana problem belli: Çok fazla analitik olmak. Arka plan bilgisi: Analitik ifadeler, kabaca söylersek, yalnızca kelimelerin anlamlarından yola çıkarak onların doğru olduğunu görebileceğimiz ifadeler için kullanılır. Örneğin; “Tüm dörtgenlerin dört kenarı vardır” ve “Şimdiki zaman gelecekten öncedir” (Tabi ki şimdiki zaman ve gelecek zaman diye şeyler varsa) gibi cümleleri düşünün. “Analitik” ifadelerin tastamam bir tanımı olup olmadığına dair birçok tartışma var
The post Analitik Felsefenin Kusurları – Michael Huemer first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/books-6507057_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:31 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Analitik, Felsefenin, Kusurları, –, Michael, Huemer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Blogumda kaleme aldığım son içerikte Analitik felsefenin güçlü ve iyi yanlarını ele almıştım. Akabinde de Analitik felsefenin bazı kusurlarına dikkat çekecektim fakat yazı tahmin ettiğimden daha uzun oldu. Şimdi, günümüzdeki mevcut haliyle Analitik felsefenin bazı zayıf yanlarından söz edeceğim.</p>



<p>Ana problem belli: Çok fazla analitik olmak.</p>



<p><strong>Arka plan bilgisi:</strong> Analitik ifadeler, kabaca söylersek, yalnızca kelimelerin anlamlarından yola çıkarak onların doğru olduğunu görebileceğimiz ifadeler için kullanılır. Örneğin; “Tüm dörtgenlerin dört kenarı vardır” ve “Şimdiki zaman gelecekten öncedir” (Tabi ki şimdiki zaman ve gelecek zaman diye şeyler varsa) gibi cümleleri düşünün. “Analitik” ifadelerin tastamam bir tanımı olup olmadığına dair birçok tartışma var fakat şuan bunları tartışmak için yerimiz yok. </p>



<p>Önceleri Analitik filozoflar, felsefenin <em>analitik </em>bir bilgi bütünü olduğunu veya olması gerektiğini; ve analitik bilginin aslında kullanılan kelimelerin anlamları veya kavramlar arasındaki ilişkiler ile ilgili olduğunu (veya bunlara benzer başka bir şey); ayrıca zihinden bağımsız gerçeklerle ilgili olmadığını düşünürlerdi. İşte bundan ötürü de kelimelerin anlamları, kavramların nasıl analiz edileceği ve bunun gibi diğer sıkıcı şeylerle epey vakit harcadılar fakat yine de analiz etme yöntemi başarıya ulaşamadı. </p>



<p>Günümüzde, felsefenin yaptığı şeyin dil ve kavramları analiz etmek olduğunu düşünen insanlar var mı bilemem; fakat sayılarının çok olduğunu sanmıyorum. Yine de şunu görebilmek gerekir, bugün Analitik felsefede, sözünü ettiğim bu erken dönem yöntem ve ilkelerinin hala izleri var. Buradaki asıl problem de bu zaten, geleneksel analitik felsefe yöntemlerine uygun düşen çoğu problem ve mesele o kadar da çekici ve cazip değil. </p>



<p>Bizim daha spesifik olarak yaptığımız üç şeyden söz edeceğim. </p>



<h2 class="wp-block-heading">1. Başarısız Analizler</h2>



<p>Kavramları analiz etmeye çok fazla zaman harcıyoruz. Örneğin, “S, P’yi ancak ve ancak … ise bilir” gibi bir ifade ile başlayıp daha sonra da giderek daha katmanlı ve kompleks hale gelen ve bazı koşullar üzerine kurulu olup takip edilmesi giderek daha zorlaşan çok fazla teorimiz var. Bu manzara son 50 yıldır epistemoloji literatürünü epey meşgul etti. </p>



<p>Bu türden bir felsefe yapmanın iki problemi mevcut. İlk olarak analizlerin yanlış olması bir problem.  </p>



<p>Bu nokta oldukça tartışmalı ama kimi felsefeciler bizzat kendileri tarafından felsefi olarak bir veya birden fazla kavramın doğru bir şekilde analiz edildiğini düşünmektedir. Fakat çoğu kişi bu konuda <em>neredeyse </em>hiçbir başarılı sonucun söz konusu olmadığını ve hiçbir felsefi analizin genel kabul görmediğini kabul edecektir. Hangi analiz girişimi söz konusu olursa olsun, bu analizin hatalı olduğunu ve çürütüldüğünü iddia edecek başka felsefeciler hep var olmuştur. </p>



<p>Niçin başarılı ve kabul gören bir analizin hiçkimse tarafından yapılamadığına dair bir tartışma için <em>The Palgrave Handbook of Philosophical Methods</em> (2015) kitabında yer alan “The Failure of Analysis and the Nature of Concepts” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.</p>



<p>Bu konuda muhtemelen bir değişim de yok gibi. Baksanıza, on yıllardır felsefi açıdan bir hayli önemli olan farklı türden kavramların analizi üzerine çalışan oldukça akıllı, yüksek eğitimli, kendini işine veren pek çok insan var. Buna rağmen hala tek bir başarılı analiz bile elde edilemediyse, bunu bir 50 yıl daha yapmamızın anlamı yok. Önümüze bakıp yolumuza devam etmemiz gerekiyor. </p>



<p>Bu uğraşın başarılı olamamasının bir başka nedeni de, tasarladığımız analizlerden birinin yaygınlaşıp kabul görmesi halinde bile, spesifik olarak faydalı olmayacak olmasıdır. Epistemologların bugün üzerine tartıştığı analizler o kadar kafa karıştırıcı ve kompleks ki, bizzat bu analizlere başvurarak bilgi kavramının ne olduğunu birine <em>açıklamaya </em>çalışmazsınız bile. O halde tüm bunların ne anlamı var ki? </p>



<p>Belki de bu analizlerin değeri felsefecilerin teorik anlayışına yöneliktir. Fakat neyin anlaşılması bu; belirli bir bir kelimenin belirli bir dildeki kullanımının mı? Yoksa, standart olarak tanımlanmış bir kategorinin kesin hatlarının anlaşılması mı? Bu nasıl bir anlaşılma ki, onun için bir dizi oldukça yetkin akıl onlarca yıl boyunca onun üzerine mesai harcasın?</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/WhatsApp-Image-2024-11-17-at-12.12.12.jpeg?resize=664%2C664&ssl=1" alt="" class="wp-image-17984" width="664" height="664" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/WhatsApp-Image-2024-11-17-at-12.12.12.jpeg?w=1024&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/WhatsApp-Image-2024-11-17-at-12.12.12.jpeg?resize=300%2C300&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/WhatsApp-Image-2024-11-17-at-12.12.12.jpeg?resize=150%2C150&ssl=1 150w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/WhatsApp-Image-2024-11-17-at-12.12.12.jpeg?resize=768%2C768&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/WhatsApp-Image-2024-11-17-at-12.12.12.jpeg?resize=480%2C480&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 664px) 100vw, 664px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h2 class="wp-block-heading">2. Semantik Tartışmalar</h2>



<p>Analitik felsefedeki tartışmaların ciddi bir bölümü doğrudan doğruya bir kelime veya kavram analiziyle ilgili olmasa bile, semantik tartışmalarmış gibi görünüyorlar bana. Biraz önce de söylediğim gibi semantik tartışmaları pek çekici bulmuyorum.*</p>



<p>(*Eleştiri: Belki de mevcut kavramsal şemamız öncelikli, asli ve tartışılması yararlı olan şeylerin neler olduğu konusunda toplumumuzun birikmiş bilgeliğini temsil ediyordur. Ve tam da bundan ötürü belki de yapmamız gereken şey bu kavramsal şemanın doğru bir açıklamasını bulmak olmalıdır.)</p>



<h3 class="wp-block-heading">Örnek 1: Gerekçelendirme</h3>



<p>Epistemolojide yer alan içselcilik ve dışsalcılık tartışmaları, semantik tartışmalar gibi görünüyor. Kabaca söylersek tartışma aşağı yukarı şöyle: bir inancın gerekçelendirilme süreci tamamen öznenin içsel zihin durumları (veya öznenin erişebildiği durumlar veya buna benzer bir şey) tarafından mı belirlenir yoksa başka şeyler de mi söz konusudur?</p>



<p>Örneğin, Dışsalcılığın en yaygın türü olan Güvenilirlikçilere göre bazı durumlarda, özne, inanç oluşturma süreç ve biçiminin güvenilir olduğunu bilsin veya bilmesin; veya  güvenilir olduğuna inanmak için elinde bir gerekçe olsun veya olmasın; fark etmez. Özne, söz konusu inancı güvenilir bir şekilde elde ettiği sürece, o inanç “gerekçelendirilmiş”tir. Fakat İçselcililer bunun yeterli olmadığını söyleyerek itiraz ederler. </p>



<p>Buradaki manzara bana semantik görünüyor. Bir içselci olarak, “güvenilir süreçlerle elde edilme”nin yani güvenilirlik diye bir şeyin var olduğunu veya bunun güçlü bir nokta olduğunu reddetmiyorum. Fakat ben yalnızca “gerekçelendirme”nin bu anlama geldiğine itiraz ediyorum. </p>



<h3 class="wp-block-heading">Örnek 2: Kompozisyon</h3>



<p>Metafizikte farklı şeylerin “varlığı”na dair tartışmalar mevcut. Bunlar arasında, bileşik bir nesnenin (composite object) hangi anda var olduğuna dair tartışmalar da geçiyor. </p>



<p>Görüşlerden birine göre “bileşik nesneler” yoktur. Yani, bazı temel parçacıklar, bir araya getirilerek daha büyük bir nesne oluşturamazlar. Bu açıdan da masalar veya insanlar gibi şeyler yoktur (Korkmayın. Hala <em>masa şeklinde dizilmiş parçacıklar</em> vardır; ancak bu parçacıklar yalnızca tek bir nesne oluşturmazlar).</p>



<p>Başka bir görüşü savunan diğer felsefeciler ise, diğer bir nesnenin <em>herhangi bir</em> nesne tarafından oluşturulabildiğini söyler. Eğer bir A nesnesi ve bir B nesnesi varsa, o halde her zaman için hem A hem de B’nin parçalarından oluşan üçüncü bir nesne daha vardır. Örneğin, sol gözüm ve Alfa Centauri yıldız sisteminden oluşan bir nesne vardır.</p>



<p>Ve elbette yine başka felsefeciler, temel şeyleri düzenlemenin <em>tüm</em> yollarının <em>değil; ama bazı</em> yollarının onları başka bir şey haline (bileşik nesne mesela) getirdiğini söylüyor.</p>



<p>Bu tartışmaların hepsi bana çok ama çok semantik tartışmalarmış gibi geliyor. (Literatürde aslında burada semantik tartışmalar olmadığını ileri süren argümanlar var biliyorum ama yine de asıl mesele semantik gibi görünüyor).</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Meselenin Tanımlanması</h2>



<p>Pekala, işte benim en büyük şikayetim. Felsefeciler aslında hangi <em>soruları soracaklarına</em>, özellikle kavramsal analiz ve tümdengelim argümanları gibi tamamen a priori yöntemleri hangi sorulara uygulayabileceklerine bakarak işe koyulurlar. Fakat bu genellikle ilgilerinin ve dikkatlerinin önemli sorulardan ziyade, yakın çevrelerinde bulunan ama aslında hiç de önemli bir ağırlığı olmayan sorulara kaymasına neden olur.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Örnek 3: Otorite </h3>



<p>Siyaset felsefesi yaptığımızı düşünelim. Diyelim ki, herhangi bir hükümetin niçin herhangi bir kişi üzerinde ahlaki bir otorite yetkisine sahip olduğunun gözden geçirilmesi gerektiğini tartışma açtım (ki beni tanıyanlar bunu yaptığımı bilir). Başkent Washington’daki palyaçolar niçin bize ne yapmamız gerektiğini söyleme yetkisine sahip olsun; ve niçin onlara itaat etmek zorunda olalım ki?</p>



<p>Çağdaş bir akademik siyaset felsefecisi olduğunuzu ve bu meseleye dair bir şey söylemek istediğini düşünelim. Fakat formüle ettiğim gibi, bunu yapmak çok zor olabilir, bundan ötürü öncelikle elinizdeki soruyu daha “analitik felsefe” halindeki bir soruya dönüştürmek isteyeceksinizdir. Şuna ne dersiniz mesela: İdeal bir “liberal” politik düzende nasıl kararlar alınmalıdır ki, adaletsiz olmadığı varsayımı altında, bu kararlara saygı duymak için elimizde gerekçeler olsun? </p>



<p>Şimdi, birbirlerini özgür ve eşit yurttaşlar olarak gören bir grup rasyonel özne arasındaki kamu müzakeresi için ideal koşulların nasıl olması gerektiğine yönelik bir teori üzerine tartışmaya girişiyorsunuz. Söz konusu bu koşullar, örneğin, herkesin dikkate alınmak için tam bir fırsata sahip olmasını, tüm düşünce ve fikirlerin adil bir şekilde dinlenmesini ve müzakerenin sonucunun yalnızca argümanlar biçiminde ifade edilmesini kapsayabilir.</p>



<p>Peşinden, (alışkanlığımdır bilirsiniz*) bu koşullardan hiçbirinin hiçbir toplum için geçerli olmadığını, dolayısıyla da siyasi otoritenin varlığı lehine hala bir gerekçemiz olmadını iddia ettiğimizi düşünün. Siz de bu noktanın kendi uzmanlık ve ilgi alanınıza girmeyen ampirik bir mesele olduğunu söylersiniz. Sizin amacınız yalnızca bir idealin sınırlarını çizmekti. (*Bkz. <em>The Problem of Political Authority</em>, s. 4.2.)</p>



<p>Fakat bu çok saçma. Burada yapılan şey aslında önemli bir soruyu önemli-olmayan bir soruyla değiş tokuş etmektir; çünkü ikinci soru koltuktan kalkmayı gerektirmez.</p>



<p>Herhangi bir devletin <em>gerçekten</em> de otorite olma yetkisine sahip olup olmadığını, kavramlar üzerinde düşünerek yanıtlamak mümkün değildir. Fakat yine de önemli olan soru buydu.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Örnek 4: Tanrı</h3>



<p>Master yaparken asistan olduğum dönemde, bazı derslerde Kötülük Problemi inceleniyordu. İşte problemi görmenin kolay bir yolu: </p>



<ul>
<li>Tanrı’nın, (şayet O varsa) her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve mutlak iyi olmalıdır. </li>



<li>Şayet Tanrı dünyadaki tüm kötülüklerden haberdar değilse, o halde O her şeyi bilen değildir.</li>



<li>Şayet Tanrı kötülüklerden haberdar olduğu halde bu konuda hiç bir şey yapamıyorsa, o halde O her şeye gücü yeten değildir. </li>



<li>Şayet Tanrı kötülükleri biliyorsa ve onu ortadan kaldırabilecek güçteyse ama yine de bunu yapmak istemiyorsa, o halde O mutlak iyi değildir.</li>



<li>Yok eğer Tanrı kötülükleri biliyorsa ve onu ortadan kaldırabilmeye hem istekli hem muktedirse, o halde kötülük nasıl hala var olmaya devam ediyor?</li>
</ul>



<p>İşte var olabilecek yanıtlardan biri: belki de Tanrı her şeye gücü yeten <em>değildir</em> (Veya her şeyi bilen olmayı veya mutlak iyi olmayı başaramıyordur belki, fakat teistlerin ilk elden çıkardıları yani vazgeçtikleri sıfat “her şeye gücü yetme” niteliğidir).</p>



<p>Öğrencilere okutulan felsefeye giriş ders kitaplarından birinde bu meselenin tartışıldığını gördüm. Yazar (Kötülük problemine dayanarak ateizmi savunuyordu bu arada), “böylesi (teistik) yanıtlardan gına geldi” gibi bir şey söyledi, sanırım bir iddiayı yeniden tanımlayıp savunmak o kadar da çekici gelmiyordu artık kendisine (<em>Elbette</em> kelimenin farklı bir anlamıyla “Tanrı”nın varlığını savunabilirsiniz!).</p>



<p>Bu durum bana epey tuhaf geliyor. Fiziksel evreni yaratan mutlak güçlü, zeki ve iyi bir Varlık’ın var olduğu ortaya çıkar fakat bu Varlık’ın <em>mantıksal olarak mümkün olan her şeyi</em> yapamadığı anlaşılırsa, “bu bir felsefeci için tartışma bağlamında herhangi bir fark yaratmaz, çünkü …… tartışmanın başında şart koştuğumuz kelimenin bir tanımını (her şeye gücü yeten) karşılamıyor” demek mantıklı mı? Bu bana hakikat peşinde koşmaktan ziyade kelime oyunlarını önemsemek gibi geliyor.*</p>



<p>*Doğruyu söylemek gerekirse, bir iddiayı yeniden tanımlayıp savunmanın onu daha çekici olmaktan çıkardığı durumlar da vardır. Örneğin, “Tanrı”yı doğaya atıf yaparak tanımlar ve teizmi böyle savunursanız bu pek çekici olmaz. Bunun nedeni de yeni iddianın tartışmaya pek uygun olmaması ve başlangıçta ilgilendiğimiz meseleden epey uzak bir yere konuyu çekmesidir. </p>



<p>Niçin geleneksel felsefeciler Tanrı anlayışının (mutlak güçlü, mutlak bilgili ve ahlaken kusursuz yaratıcı Tanrı) tartışılması gerekilen asıl şey olduğunu düşünür? Sanırım bunun nedeni, bir dereceye kadar, bu geleneksel anlayıştaki “Tanrı” kavrayışının a priori, tümdengelimsel argümanlar oluşturmaya daha uygun olması ve epey sayıda eğlenceli mantıksal/kavramsal tartışmaya kapı aralamasıdır. (Mesela, “Her şeye gücü yetme sıfatı mantıksal olarak tutarlı mıdır?”, “Tanrı, mutlak iyilik ile bağdaşır mı?”, “Mutlak iyilik ile özgür irade arasında gerilim var mı?” vb)</p>



<p>Yani diğer bir deyişle geleneksel Tanrı konsepti koltuk felsefecilerine çözülecek iş yaratma avantajına sahip. </p>



<p>Fakat sözünü ettiğimiz bu nokta, bir tanım seçmek için rasyonel ve hakikat odaklı bir zemin değildir. Bir tanım seçmek için rasyonel bir zeminde olmak şöyle olurdu: “Elimizdeki mevcut deliller ile en uygun olan tanım bu olmalı.” Veya: “Önemli ve asli sorulara daha yakından bakmamızı sağlayan tanım budur.” (Kabul etmemiz gerekir ki mutlak güçlü, mutlak bilgili ve ahlaken kusursuz yaratıcı Tanrı’nın var olup olmaması önemli bir mesele. Fakat daha alt düzeyde bilgili, güçlü ve iyi olan bir yaratıcı Varlık da önemlidir.)</p>



<p>Akademik felsefeciler meseleleri sözünü ettiğim şekilde tanımlamaya o kadar alışmış haldeleri ki (sanki kavramsal analiz yöntemini benimseyenler iş icat etmek için gibi) normal bir noktayı tartışmaya açtığınızda sizi genellikle yanlış anlayacaklar ve analiz, çıkarım ve varsayımsal örnekler aracılığıyla doğrulanabilecek veya yanlışlanabilecek bir ‘kavramsal noktaya’ doğru çekmeye çalışacaklardır.</p>



<p>Onlar, daha çok dayanak bulunabilecek veya daha çok eleştirilebilecek konulara ilgi duyarlar.  </p>



<p>Örneğin, eğer birisi A’ların genellikle B olup olmadığını tartışmaya açmak isterse, (bu) <em>felsefeciler</em>;</p>



<p>(i) bir A’nın B olmasının <em>kavramsal olarak mümkün</em> olup olmadığı ve/veya <br>(ii) <em>tüm </em>A’ların B olmasının <em>mantıksal olarak zorunlu</em> olup olmadığı hakkında konuşmaya çalışacaklardır.</p>



<p>Bu aslında, <em>fikirlere</em> ve birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarında gerçek dünyadan daha fazla ilgi duyduklarına göstermektedir. </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Yani kısacası, Analitik felsefeciler kavramlarla haşır neşir olmaya çok fazla odaklanırken hakikatin önemli yanlarını düşünmeye hakkıyla eğilmezler.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Michael Huemer </strong>– “<a href="https://fakenous.substack.com/p/the-failings-of-analytic-philosophy" target="_blank" rel="noopener" title="">The Failings of Analytic Philosophy</a>“, (Erişim Tarihi: 17.11.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Taner Beyter</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/analitik-felsefenin-kusurlari-michael-huemer/">Analitik Felsefenin Kusurları – Michael Huemer</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye’de Felsefe ve “Merkez” Sorunu – Efe Can Akdeniz</title>
<link>https://trafikdernegi.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz</guid>
<description><![CDATA[ Türkiye’de filozof var mı? Filozof mu demeliyiz felsefeci mi?  Hepimizin aşina olduğu bu sorular felsefeyle ilgilenen hemen hemen herkesin bir dönem kafasını kurcalamış ve çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmalardan hareketle Hamdi Bravo[1] da bu sorular üzerine düşünmüş ve 5 Nisan 2024 tarihinde bahsi geçen konuyla alakalı bir yazı yayımlamıştı.[2] “Türkiye’de Filozof Var mı? Bir Camia Eleştirisi” isimli bu yazısında Hamdi Bravo, yer yer haklı serzenişlerde bulunmuş; yer yer de bazı çözüm önerileri dile getirmişti. Ayrıca, konu hakkında yapmış olduğu bir söyleşisi de dahil olmak üzere, sorunun ‘dilsel’ ve ‘tarihsel’ olduğunu vurgulamıştı. Ben ise bu sorunun, dilsel ve tarihsel olmaktan
The post Türkiye’de Felsefe ve “Merkez” Sorunu – Efe Can Akdeniz first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/sadasd.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye’de, Felsefe, “Merkez”, Sorunu, –, Efe, Can, Akdeniz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de filozof var mı? Filozof mu demeliyiz felsefeci mi?  Hepimizin aşina olduğu bu sorular felsefeyle ilgilenen hemen hemen herkesin bir dönem kafasını kurcalamış ve çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmalardan hareketle Hamdi Bravo<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftn1">[1]</a> da bu sorular üzerine düşünmüş ve 5 Nisan 2024 tarihinde bahsi geçen konuyla alakalı bir yazı yayımlamıştı.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftn2">[2]</a> “<em>Türkiye’de Filozof Var mı? Bir Camia Eleştirisi</em>” isimli bu yazısında Hamdi Bravo, yer yer haklı serzenişlerde bulunmuş; yer yer de bazı çözüm önerileri dile getirmişti. Ayrıca, konu hakkında yapmış olduğu bir söyleşisi de dahil olmak üzere, sorunun ‘dilsel’ ve ‘tarihsel’ olduğunu vurgulamıştı. Ben ise bu sorunun, dilsel ve tarihsel olmaktan çok ‘sistemsel’ olduğu kanısındayım.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftn3">[3]</a> Bu yazıda ise ilk olarak sorunun dilsel ve tarihsel olup olamayacağını veya ne ölçüde olabileceğini inceleyip Hamdi Bravo’nun söylemlerini ele alacağım. Ardından Gürol Irzık’ın “<em>Türkiye’de Felsefe ve Bilim Tarihi Yapmak Üstüne Düşünceler</em>” yazısında öne sürdüğü ‘merkez’ ve ‘çevre’ kavramlarından yardım alarak asıl sorunun sistemsel olduğunu savunmaya çalışacağım.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Sorun Dilsel Olabilir Mi?</h2>



<p>Bildiğiniz üzere Türkiye’de “Filozof” ve “Felsefeci” şeklinde iki ayrı kullanım bulunur. Bunun yanında da tabii ek olarak “Türkiye’de filozof var mı?” şeklindeki soruyla sık sık karşılaşırız. Bu durumda Hamdi Bravo’nun, yazısında haklı olarak vurguladığı noktalardan biri şudur: Türkiye’de neredeyse her meslek dalından, sanattan, spordan ve bilimden yetkin insanlarımız bulunmaktadır. Örneğin ünlü ressamlarımız, futbolcularımız, bilim insanlarımız, tarihçilerimiz, sosyologlarımız, şairlerimiz vardır. Ve bu alanlarda çalışma yapan insanlara tanımlanan sıfatlarda herhangi bir ikilik durumu bulunmamaktadır. Bu meslekler kendi aralarında “iyisi ve kötüsü” şeklinde ele alınır. Örneğin bir şaire “iyi” derken bir diğerine “kötü” şair diyebiliyoruz lakin ikisini de hala “şair” olarak tanımlıyoruz. Yani bu gibi alanlarda kullanılan sıfatlarda herhangi bir sorun bulunmadığını görebiliyoruz. Ayrıca bu alanlarda çalışma yapan insanlara bu sıfatları tanımlayabilmek için onlardan çığır açan fikirler ya da özgün çalışmalar da beklemiyoruz. Fakat iş felsefeye geldiğinde durum böyle olmuyor. Gerçekten de felsefe alanında akademik çalışma yapan kişilere filozof denmesi için onların çığır açan fikirler öne sürmeleri ve dünyada daha önce hiç söylenmemiş şeyler söylemelerini bekliyoruz. Bu şekildeki düşüncelerden ötürü “Türkiye’de sanatçı var mı?” diye sorulmazken “Türkiye’de filozof var mı?” şeklinde bir soru yöneltilebiliyor aslında.</p>



<p>Türkiye’de bu konuda bir ikilik sorunu bulunduğu ve bu kullanım farklılıklarının kulağa tuhaf geldiği konusunda Hamdi Bravo ile aynı düşünmekteyim. Ancak bu kullanımlara odaklanmalı mıyız? Başta da dediğim üzere sorunun dilsel veya tarihsel değil, sistemsel olduğunu düşünüyorum.</p>



<p>Bu noktada Hamdi Bravo’nun yazısından bir alıntı yapıp, iddialarını ve önerisini incelemek istiyorum:</p>



<ul>
<li><em>“Bir kişi toplumsal rol olarak öğrenci olmaktan çıkıp söz konusu alana ait bilginin kullanıcısı, yani araştırmacı, anlatıcı, yazar ve öğretici konumuna geçtiyse artık “filozof” adını hak etmeli ve rahatça kullanabilmelidir. Diğer bilim alanlarında böyledir. Aksi tutumda ısrar edildiğinde, bu ayrım ülkemizde önce bu alanda çalışanları, sonra da felsefeyi değersizleştirmekten başka işe yaramamaktadır.”</em></li>
</ul>



<p>Gördüğünüz üzere Hamdi Bravo burada iki şey söylemektedir. İlk olarak, bu alanda öğrenci konumundan çıkıp araştırma yapan herkese “filozof” denmesi gerektiğini; ikinci olarak da bunu yapmadığımız takdirde felsefenin değersizleşeceğini vurgulamaktadır. Elbette bu alanda çalışma yapan herkese filozof diyebiliriz, bunda tabii ki bir sakınca yoktur. Fakat filozof demediğimiz takdirde neden felsefeyi değersizleştirmiş olalım ki? Yani Türkiye’deki felsefenin değeri neden bir tür sıfatla belirlensin? Bana kalırsa felsefenin değerini düşüren bu sıfatlar değil, Türkiye’deki felsefeye olan bakış açısı, felsefeden ne anlaşıldığı ve buna bağlı olarak da ortaya konulan çalışmalardır.</p>



<p>Burada “<em>Felsefeci mi filozof mu?</em>” diye sormaktan daha önce sorgulamamız gereken başka önemli şeyler bulunmaktadır. Örneğin Türkiye’deki çalışmalara baktığımız zaman çoğunluğunun bir konunun ya da bir filozofun özeti olmaktan öteye geçemediğini görebiliriz ki bu da filozofça bir tutum değildir elbette. Yapılan çalışmaların çoğunun özet niteliğinde oluşu da bizim felsefe anlayışımızın bir bölümüne açıkça işaret etmektedir. Bu çalışmaların en can alıcı ortak özelliği ise bir ‘tartışma’ bulundurmamalarıdır. Zaten bir felsefe metninin en önemli özelliklerinden biri de tartışma bulundurması değil midir? Bahsi geçen çalışmalara şu şekilde örnekler verebiliriz: Sanki iki filozof birbirleriyle yarışıyormuş da biri kaybedecekmiş gibi bir izlenim veren, bunun yanı sıra bir filozofun felsefesini özetleyen ya da bir konuyu anlatırken o sırada filozofun hayatına dalıp kaybolan çalışmalar. Bu gibi çalışmaları derslerde öğrenciler konu hakkında genel bir fikir edinmek adına okuyabilirler elbette. Fakat mesele felsefenin değeriyse, filozof mu yoksa felsefeci mi diye sormadan önce asıl bu sorunlara odaklanmamız gerekir.</p>



<p>Burada gördüğümüz üzere sorun dilsel değildir. Yani bu alanda çalışma yapan herkese filozof demek makul bir çözüm olmamaktadır. Peki sorun tarihsel olabilir mi?</p>



<h2 class="wp-block-heading">Sorun Tarihsel Olabilir Mi?</h2>



<p>Burada da Hamdi Bravo’nun yazısından bir alıntı yaparak başlamak istiyorum:</p>



<ul>
<li><em>“Yabancılar bizim çalışmalarımıza atıf yapmıyor, çünkü biz yapmıyoruz. Yabancılar bizim çalışmalarımızı ciddiye almıyor, kendi dillerine çevirmiyor, çünkü biz almıyoruz, biz okumuyoruz. Tek sorun değerli şeylerin olmaması değil, olsa da bunu fark etmeye niyetli kimsenin olmaması; tek sorun değerli ile değersizin fena halde birbirine karışmış olması değil, kimsenin bunları birbirinden ayırmanın değerli bir iş olduğunu düşünmemesi.” </em> </li>
</ul>



<p>Burada Hamdi Bravo bir tür camia eleştirisi yapmaktadır. Bunu yaparken de yabancıların bizim çalışmalarımıza atıf yapmıyor oluşunu, çalışmalarımızı ciddiye almamasını, kendi dillerine çevirmemesini aslında bizim kendimize değer vermememize bağlamaktadır. Gördüğünüz üzere burada yine ele almamız gereken birtakım iddialar bulunuyor.</p>



<p>Bizim burada kendi içimizde birbirimize çok değer vermemizin çalışmalarımıza yabancılar tarafından atıf yapılmasına ne açıdan bir etkisi olabilir ki? Biz istediğimiz kadar birbirimize değer verelim, istediğimiz kadar birbirimizin çalışmalarını okuyup atıfta bulunalım, eğer ortada gerçekten felsefi açıdan değer taşıyan işler yoksa ya da yabancıların bu çalışmalar için Türkçe öğrenmeye gayret gösterecekleri bir durum yoksa tabii ki de alıntı yapmaz ve de çevirmezler. Ayrıca burada sadece yabancıların Türkçe öğrenmelerini teşvik edecek düzeyde iyi yayınlar yapmak da yeterli değildir. Sormamız gereken bir diğer soru da, bizim neden keşfedilmeyi bekleyen genç bir müzisyen gibi bekliyor oluşumuzdur. Yabancı dillerde yapılan çalışmalarımızı artırsak, uluslararası dergilerde ve tartışmalarda bulunmaya çalışsak, yani uluslararası bir konum elde etmeye çalışsak daha doğru olmaz mı? Aksi takdirde sadece birbirimize değer verelim, okuyalım ve birbirimize atıfta bulunalım dersek bu kendi aramızda yaptığımız bir etkinliğe dönüşür. Bizim yapmamız gereken felsefi anlamda nitelikli işler ortaya koyup bu çalışmalarımızı olabildiğince uluslararası mecraya kazandırabilmektir.</p>



<p>Hamdi Bravo, “Türkiye’de filozof var mı?”, “Felsefeci mi yoksa filozof mu?” gibi soruları yanıtladığı bir söyleşisinde Türkiye’deki <em>Felsefeci/Filozof</em> ayrımını ve felsefenin mevcut durumunu bazı tarihsel sebeplere bağlamaktadır.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftn4">[4]</a> O, bir dönem anlatısı yaparak bu sorunu irdelemeye başlar. Anlattığına göre ilk felsefecilerimiz yurtdışındaki literatürü bize aktarmakla işe başlamış, biz ise bu temeller üzerine bir camia oluşturma yolunda ilerlemişizdir. Yani burada yerel bir felsefenin oluşma aşamasından bahsedip kendi felsefemizi inşa etmekten söz ediliyor. Dolayısıyla henüz genç bir felsefe ortamımız olduğu vurgulanıyor. Ayrıca git gide dergilerimizin, çalışmalarımızın, topluluklarımızın sayılarının arttığı ve daha iyi bir noktaya gittiği söyleniyor.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" width="1024" height="576" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/April24_16_1683932155.jpg?resize=1024%2C576&ssl=1" alt="" class="wp-image-18058" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/April24_16_1683932155.jpg?resize=1024%2C576&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/April24_16_1683932155.jpg?resize=300%2C169&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/April24_16_1683932155.jpg?resize=768%2C432&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/April24_16_1683932155.jpg?resize=480%2C270&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/April24_16_1683932155.jpg?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Elbette bir ülkedeki felsefe ortamının nasıl olduğu o ülkede yapılan çalışmaları etkileyebilir. Fakat daha önce de söylediğim üzere mesele sadece yerelden yola çıkmak değildir. Yani bir filozofa sahip olmamız için illa bizim onu filozof olarak görmemiz, ona atıfta bulunuyor olmamız ya da okumamız yeterli değildir. Ayrıca kendi felsefi kökenimizin de sanıldığı kadar etkisi yoktur. Bir filozof çıkartabilmek ya da nitelikli işler yapabilmek için gerçekten de bu tarihsel şartlar göründüğünden daha az önemlidir. Yani tabii ki de bizim kültürümüzün, siyasetimizin, yaşam koşullarımızın, düşünce sistemimize etkileri olabilir, olacaktır da. Fakat biz burada sıfırdan bir dünya felsefe tarihi inşa etmemekteyiz. Sözgelimi, Amerika’yı yeniden keşfetmemize gerek yok aslında. Yunanistan’da felsefenin 2500 yıldır yapılıyor oluşu, bizim ise daha yeni yeni başlıyor oluşumuz neyi değiştirir ki? Yunanistan’da şu an yüzlerce Aristoteles mi bulunuyor? Ayrıca bulunması mı gerekir? Ya da Yunanistan’da bu etkinlik bin yıllar önce başladığı için o dönemden beri hep nitelikli işler mi yapılmıştır? İşin ironik bir kısmı ise Antik Yunan topraklarının bir kısmının, yani İyonya bölgesinin bizim sınırlarımız içerisinde bulunuyor oluşudur. Hatta direkt olarak felsefenin ortaya çıktığı kabul edilen topraklar desek daha doğru olur. Böyle bir durumdayken gerçekten de tarihsel koşulların çok önemli olduğunu söyleyemeyiz. Ayrıca biz de bu felsefe tarihinin bir parçasıyız. Biz de bu dünya felsefe tarihini miras alanlar arasındayız. Daha önce de söylediğim üzere Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz. Bizim Aristoteles, Descartes ve Kant okumamızın önünde hiçbir engel bulunmamakla birlikte, bu gibi filozoflara sahip olmamız için belli bir kökene sahip olmamız da şart değildir.</p>



<p>Burada gördüğümüz üzere sorun tarihsel de değildir. Peki sorun nerededir? Sorun sistemsel olabilir mi?</p>



<h2 class="wp-block-heading">Sorun Sistemsel Olabilir Mi?: Gürol Irzık’ın ‘Çevre’ ve ‘Merkez’ Metaforları Üzerine</h2>



<p>Gürol Irzık’ın öne sürdüğü “çevre” ve “merkez” kavramlarına geçmeden önce Hamdi Bravo’nun bir iddiasını daha ele almak istiyorum.</p>



<p>Hamdi Bravo’nun dikkat çektiği önemli bir nokta ise ülkemizdeki felsefe dergilerinin, çalışmalarının, toplulukların sayısının giderek arttığının ve bu çalışmaların ilgi gördüğüdür. Ve bu gidişle de iyi bir camia oluşacağını söylemektedir. Sayıların ve ilginin giderek artması noktasında haklı olsa da, şu anki sayıların yetersiz olduğunu söylememiz gerekir. Öncelikle dediğim gibi felsefeyle ilgilenenlerin sayısı göründüğünden daha da azdır. Bunu da Gürol Irzık’ın ortaya koyduğu bir veri ile açıklayabiliriz. Gürol Irzık’ın bahsettiğine göre Türkiye’de Bilim Felsefesi ve Tarihi alanında çalışma yapan 67<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftn5">[5]</a> felsefe akademisyenimiz bulunurken, yurtdışında bu sayı sadece bir üniversiteye tekabül edebilmektedir. Bunun da yol açtığı birçok problem bulunur. Örneğin daha nitelikli çalışmalar ortaya koyamıyor oluşumuzun bir sebebi de bu sayı olabilir mi? Bunun sebebi de aslında aynı uzmanlık alanında yetkin olan birçok kişinin bulunmamasından kaynaklıdır. Örneğin spesifik bir konuda yazılan bir makaleyi incelemek için yine o konuda ilgili olan hakemlerin bulunması gerekir. Bunun için ya da örneğin bir bilim felsefesi öğretimi veya camiası için 67 gibi bir sayının gerçekten de çok az olduğunu görebiliyoruz. Bu durumda Türkiye’de felsefe adına iyi bir denetim ve eleştiri sürecinin tam anlamıyla olamadığı yorumunu yapabiliriz. Dolayısıyla Hamdi Bravo’nun bahsettiği eleştiri ortamı da oluşamamış oluyor.</p>



<p>Bu noktada bazı itirazlar gelebilir. Örneğin daha evvel tarihsel koşulları ele alıp aslında bu tarihsel argümanın geçerli olamayacağından bahsettim. Bu durumda şu soru yöneltilebilir: “Daha demin tarihsel bir sorun olduğunu reddettin fakat şimdi sayıların azlığından dem vuruyorsun?” Burada şu cevabı verebilirim, daha önce tarihsel bir sorun olduğu argümanını eleştirirken aslında daha kapsamlı bir tarihsel dönemi ele alıp başka bir ülkeyle kıyaslamıştım. Yani oradaki kastım “köken” idi.  Ancak burada bahsettiğimiz sayıların oluşumu bir döneme vurgu yapabilir elbette. Örneğin Türkiye’deki ilk felsefe bölümü 1933 yılında kuruldu, bu sebepten ötürü felsefe çalışmaları yapan araştırmacı sayımız azdır şeklinde bir söylemde bulunabiliriz.</p>



<p>Pekala, burada sistemin bir parçasından söz etmiş olduk, peki biz sistemin neresindeyiz?</p>



<p>Bu sorulara, Gürol Irzık’ın “<em>Toplum ve Bilim</em>” dergisinin 99. sayısında yayımlamış olduğu “<em>Türkiye’de felsefe ve bilim tarihi yapmak üstüne düşünceler</em>”<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftn6">[6]</a> isimli yazısında vurguladığı ‘merkez’ ve ‘çevre’ kavramlarından yardım alarak cevap vermeye çalışacağım. Ayrıca sorunun sistemsel olduğunu savunacağım.</p>



<p>Gürol Irzık bu yazısını yazmadan önce Yunanistan’da bir sempozyumda konuşma yapmıştı. Ve meseleye Yunanistan’ı da dahil ederek örneklerini güçlendirmişti. Burada Gürol Irzık’ın yazısından bir alıntı yaparak meselenin ne olduğunu anlamaya çalışalım:</p>



<ul>
<li><em>“Yakın geçmişte ve günümüzde, felsefe/bilim felsefesi/bilim tarihi alanlarında, akademik/bilimsel katkı itibarıyla, ne Yunanistan ne de Türkiye öne çıkan, ilk akla gelen ülkeler. Bu, elbette, ne Türkiye’nin ne de Yunanistan’ın bu alanlarda uluslararası düzeyde akademisyeni, düşünürü yok demek değil. Ama var olan faaliyete bir bütün olarak baktığımızda, bu iki ülkenin, ne “Batı’da” ne “Doğu’da”, felsefe ve bilim tarihi yapılan her neresi olursa olsun, bir ağırlığı, öncülüğü yok. Yeni kuramsal yaklaşımlar ve açılımlar, tartışmaları yönlendiren ajendalar ve problem yumakları başka yerlerde ortaya çıkıyor, başka yerlerde belirleniyor. Bu anlamda Türkiye de Yunanistan da çevrede yer alıyor.”</em></li>
</ul>



<p>Gürol Irzık’ın bu söylemlerine baktığımızda aslında basit bir “Batı iyi Doğu kötü” argümanı görmemeliyiz tabii ki de. Burada gerçekten de Türkiye’nin ve Yunanistan’ın bu konularda birer ‘çevre’ ülke konumunda olduğuna dair bir tespit bulunmaktadır. Sözgelimi Yunanistan da Türkiye de hem dil hem de coğrafi bakımdan birer çevre ülkedir. Öte yandan Gürol Irzık, Yunan meslektaşlarına bu saptamasına katılıp katılmadıklarını sorduğunda, onlardan da bu ‘çevre’ fikrinin onay aldığını söylemektedir.</p>



<p>Burada gelebilecek eleştirilerden birine cevap vermek istiyorum. Örneğin kimin merkezde kimin çevrede olduğuna dair şu şekilde bir soru gelebilir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Baktığımız zaman Rusya da bir çevre ülke konumunda görünür. Fakat çevre denilemeyecek kadar da iyi çalışmalar bulunur. Örneğin Andrei Lebedev’in Herakleitos üzerine bir araştırma yaptığı ve iyi bir yorum ortaya koyduğu <em>The Logos of Heraclitus </em>isimli çalışması merkezde ele alınmayı hak eden bir çalışmadır. Bu durumda Rusya’yı neden “çevre”de değerlendiriyoruz?</p>
</blockquote>



<p>Bu itirazda çok güzel bir örnek verilmiştir, ancak aceleci davranmamak da gerekir. İlk olarak bu itiraza Gürol Irzık’ın da yazısında vurguladığı Çevre-Merkez arasındaki ilişkisel bağa değinerek cevap verebiliriz. Sözgelimi Gürol Irzık’a göre çevre ve merkez arasında ilişkisel bir bağ bulunur. Yani biri olmadan öteki de olamaz. Aslında bu iki konum da birbirinden beslenmektedir. Fakat merkezin çevreye olan etkisinin, çevrenin merkeze olan etkisinden daha çok olduğunu unutmamak lazımdır. Bu örnekte de buna benzer bir durum bulunur. Yani Andrei Lebedev’in bu çalışması gerçekten de merkezde olmayı hak eden bir çalışmadır ve merkezi etkilemiştir de. Ancak buradan hareketle Rusya’nın bu alanlarda bir merkez ülke olduğunu söyleyemeyiz. İkinci olarak bu örnek benim ileri sürdüğüm, nitelikli felsefe çalışmaları yapabilmek için ya da bir filozof çıkartabilmek için belli bir kökene sahip olmamız gerekmediği savımı desteklemektedir. Çünkü gördüğümüz üzere merkez ülkeler gibi köklü bir felsefe anlayışına sahip olmayan Rusya’da da nitelikli işler yapılabilmekte ve filozoflar çıkabilmektedir.</p>



<p>Öte yandan merkezin neresi olduğuna dair itirazlar gelebilir. Örneğin “İtalya’da da iyi çalışmalar yapılıyor, İtalya merkez midir?” şeklinde sorular yöneltilebilir. Burada Gürol Irzık ise şu şekilde bir açıklama yapmaktadır:</p>



<ul>
<li><em>“Yanlış anlamaları baştan önlemek için ‘merkez’ derken tek bir coğrafi yeri kastediyor değilim. Bir değil birden birçok merkez olabilir. Dahası, A, B’ye göre çevre konumundayken, C’ye göre merkezde olabilir. Dolayısıyla, merkez-çevre ilişkisi aynı zamanda göreceli bir derecelendirmeyi de içerebiliyor. Bu nedenlerle, merkez = ‘Batı’ gibi özdeşleştirmelerden sakınmak gerektiğini düşünüyorum. “Batı” derdimi anlatmak için çok toptancı, çok düzleyici bir terim. Hangi ‘Batı’?”</em></li>
</ul>



<p>Son olarak Gürol Irzık’ın yazısından özet niteliğinde olan bir cümleyi alıntılayarak bitirmek istiyorum:</p>



<p><em>“Bugün Türkiye’de felsefe yapan herkesin ilk kaygısı, işini en iyi şekilde yapmak olmalıdır. ‘İşini iyi yapmanın’ da ölçütü yerel olamaz.”</em></p>



<h2 class="wp-block-heading">Sonuç</h2>



<p>Bu çalışmada öncelikle Türkiye’de “Filozof-Felsefeci” şeklinde bir ayrımın bulunduğunu ve bu ayrımın da “Türkiye’de filozof var mı?” şeklinde sorulara yol açtığını ortaya koydum. Bu noktada aynı sorunu öne sürüp bazı çözüm önerileri getiren Hamdi Bravo’nun iddialarının da bazı açılardan yetersiz olduğunu, sorunun asıl kaynağını saptayamadığını vurguladım. Sorunun ise, dilsel ve tarihsel olmaktan çok sistemsel olduğunu savundum. Bu savunmamda da Gürol Irzık’ın ‘merkez’ ve ‘çevre’ kavramlarından yardım aldım. Söz konusu kavramlar neticesinde Türkiye’nin birer çevre ülke konumunda olduğunu; asıl odağımızın ise filozof ve felsefeci kavramlarında değil, daha iyi işler yapmaya çalışarak merkeze yönelmekte olduğunu savundum.  </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Dipnotlar</h2>



<ul>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftnref1">[1]</a> Ankara Üniversitesi DTCF Felsefe Bölümü</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftnref2">[2]</a> Bu yazıda direkt olarak bahsi geçen tartışmaları ele alıp bir çözüm önerisinde bulunmayacağımı söylemem gerekir. Bu konuları Hamdi Bravo kendi yazısında ele almıştır. Benim burada yapacağım şey ise Hamdi Bravo’nun bu konuya yaklaşımına -Türkiye’deki felsefenin sorununun nerede olduğuna dair yorumlarına- bir eleştiri getirmektir.</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftnref3">[3]</a> Peki dilsel, tarihsel ve sistemsel kavramlarından ne anlamamız gerekir? Dilsel derken, Türkiye’deki felsefenin sorununun Felsefeci/Filozof ayrımında olduğunu; tarihsel derken, sorunun belli bir felsefi kökene sahip olup olmamakta olduğunu ya da bir camia bulunmasında olduğunu; Sistemsel derken ise Türkiye’deki felsefenin niteliğini, yani felsefe çalışmalarımızı ve felsefeye nasıl baktığımızı kastediyorum.</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftnref4">[4]</a> Hamdi Bravo’nun “Türkiye’de Filozof Var mı?” isimli söyleşisi: <a href="https://www.youtube.com/watch?v=JDA_QlYVnI8&t=801s">https://www.youtube.com/watch?v=JDA_QlYVnI8&t=801s</a></li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftnref5">[5]</a> Gürol Irzık bahsi geçen 67 sayısını, 30 Mayıs 2024 tarihinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün düzenlediği “Günümüzde Türkiye’de Felsefe Yapmak” isimli sempozyumda vermiştir.</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz#_ftnref6">[6]</a> Bu yazısında Gürol Irzık, <em>Toplum ve Bilim </em>dergisinin bir önceki sayısında yani 98. Sayısında bulunan Zeynep Direk’in “Başkada aynı kalmak: Türk başkalığını felsefi olarak düşünmenin yolları üstüne” isimli yazısına bir eleştiri getirmektedir. Fakat ben bu çalışmamda Gürol Irzık’ın ortaya koyduğu kavramları Hamdi Bravo’ya karşı bir eleştiri olarak kullanacağım.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Kaynakça</h2>



<ul>
<li>Hamdi Bravo’nun yazısı: “<em><a href="https://corpusdergi.com/2024/turkiyede-filozof-var-mi-bir-camia-elestirisi/" target="_blank" rel="noopener" title="">Türkiye’de Filozof Var mı? Bir Camia Eleştiris</a></em><strong><a href="https://corpusdergi.com/2024/turkiyede-filozof-var-mi-bir-camia-elestirisi/" target="_blank" rel="noopener" title="">i</a></strong>“, (Erişim Tarihi: 12.11.2024)</li>



<li>Irzık, G. “Türkiye’de felsefe ve bilim tarihi yapmak üstüne düşünceler.” Toplum ve Bilim Dergisi/99. (2003-2004): 65-75.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Yazar: </strong>Efe Can Akdeniz</p>



<p><strong>Not:</strong> Değerlendirme ve eleştirileri için MSGSÜ Felsefe bölümünden hocalarım Alper Yavuz ve Hakan Yücefer’e, ayrıca bölüm arkadaşım Emre Kahvecioğlu’na teşekkür ederim.</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-felsefe-ve-merkez-sorunu-efe-can-akdeniz/">Türkiye’de Felsefe ve “Merkez” Sorunu – Efe Can Akdeniz</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kitap Analizi: “Aklın Üç Yüzü” (Nazif Muhtaroğlu) – Musa Yanık</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kitap-analizi-aklin-uc-yuzu-nazif-muhtaroglu-musa-yanik</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kitap-analizi-aklin-uc-yuzu-nazif-muhtaroglu-musa-yanik</guid>
<description><![CDATA[ Felsefe tarihinin en önemli filozoflarından biri olan Aristoteles, Metafizik kitabına şu cümleyle başlar: “Tüm insanlar doğaları gereği bilmeyi arzularlar.” Aristoteles’ten günümüze insanların, onun kendi tabiriyle doğaları gereği ya da doğal olarak bilme arzusu halen devam etmektedir. Keza her şeyin iç içe geçtiği ve globalleşmeye başladığı günümüz dünyasında “bilgi” ve “bilmenin” önemli bir yeri bulunur.  İlkçağdan günümüze gelen süreçte, belki de bilgi üzerinde değişen en önemli özelliklerden birisi, buradaki globalleşmeden ya da evrensele açılmaktan ileri gelir. Evrensele açılmak, yalnızca mevcut bilgi ve bilim potansiyelimizi tüm dünyayla paylaşmak demek değildir. Evrensele açılmak, başta politik, sosyokültürel ve dini olmak üzere, birçok paradigmayı da
The post Kitap Analizi: “Aklın Üç Yüzü” (Nazif Muhtaroğlu) – Musa Yanık first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/05/WhatsApp-Image-2023-05-31-at-21.46.29.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:02 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kitap, Analizi:, “Aklın, Üç, Yüzü”, Nazif, Muhtaroğlu, –, Musa, Yanık</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li><strong>Kitabın Adı: </strong>Aklın Üç Yüzü: Eleştirel, Çok Yönlü ve Yenilikçi Düşünce</li>



<li><strong>Yazar:</strong> Nazif Muhtaroğlu</li>



<li><strong>Basım Tarihi:</strong> Mayıs, 2022</li>



<li><strong>Yayınevi:</strong> İstanbul: Bilge-Kültür Sanat Yayınları</li>



<li><strong>Sayfa Sayısı:</strong> 318</li>



<li><strong>ISBN:</strong> 978-625-7201-76-6</li>



<li><strong>Satın Alma Bağlantısı:</strong> <a href="https://www.amazon.com.tr/Akl%C4%B1n-%C3%9C%C3%A7-Y%C3%BCz%C3%BC-Nazif-Muhtaro%C4%9Flu/dp/6257201764/ref=sr_1_1?__mk_tr_TR=%C3%85M%C3%85%C5%BD%C3%95%C3%91&crid=2QG815W9JNHZG&keywords=nazif+muhtaro%C4%9Flu&qid=1685559088&s=books&sprefix=nazif+muhtaro%C4%9Flu%2Cstripbooks%2C194&sr=1-1" target="_blank" rel="noopener" title="">Amazon</a></li>
</ul>



<p>Felsefe tarihinin en önemli filozoflarından biri olan Aristoteles, Metafizik kitabına şu cümleyle başlar: “<em><strong>Tüm insanlar doğaları gereği bilmeyi arzularlar</strong></em>.” Aristoteles’ten günümüze insanların, onun kendi tabiriyle doğaları gereği ya da doğal olarak bilme arzusu halen devam etmektedir. Keza her şeyin iç içe geçtiği ve globalleşmeye başladığı günümüz dünyasında “<em><strong>bilg</strong></em>i” ve “<em><strong>bilmenin</strong></em>” önemli bir yeri bulunur.  İlkçağdan günümüze gelen süreçte, belki de bilgi üzerinde değişen en önemli özelliklerden birisi, buradaki globalleşmeden ya da evrensele açılmaktan ileri gelir. Evrensele açılmak, yalnızca mevcut bilgi ve bilim potansiyelimizi tüm dünyayla paylaşmak demek değildir. Evrensele açılmak, başta politik, sosyokültürel ve dini olmak üzere, birçok paradigmayı da içerisinde barındırır. İhsan Fazlıoğlu’nun tabiriyle “bilenin yönetmesi”, az çok buradaki paradigmalarla ilgilidir. Evrensele açılırken, çok yönlü ve yenilikçi düşüncelerden haberdar olunması da ayrıca önem arz eder.</p>



<p>Bu yazı içerisinde, bu projeyi gerçekleştirmeye çalıştığını düşündüğüm Nazif Muhtaroğlu’nun “Aklın Üç Yüzü: Eleştirel, Çok-Yönlü ve Yenilikçi Düşünce” isimli eserini kritik etmeye çalışacağım. Öte yandan kitabın alt başlıklarından biri olan “eleştirel” düşünce şeklini, kitabın kendisi üzerinden uygulamaya çalışmamın, yazarın kendi silahıyla kendisini vurmak gibi bir anlama gelecek olması belki de bu yazıyı ilginç kılacaktır. Fakat çok başarılı bulduğum filozoflardan birisi olan Alvin Plantinga’nın tabiriyle konuşacak olursam, “bilimin ya da felsefenin kendi isteklerimize göre şekillenmemesi”, buradaki ilginç olan unsuru daha anlaşılabilir kılacaktır. Keza elimizden çıkan her metin, artık okuyucuya ve yorumcuya ulaştığında, yazarı olarak anlam yüklediğimiz eseri, bambaşka yorumlara muhatap kılıyor.</p>



<p>Açıkçası doğru olarak ifade ettiğimiz bilgilerle yanlış olarak ifade ettiğimiz bilgileri bugün epistemoloji sayesinde az-çok birbirinden ayırt edebiliyorken, benzer şekilde doğru ya da geçerli bir önerme ile geçersiz bir önermeyi ise mantık sayesinde birbirinden ayırt edebiliyoruz. Peki doğru bilgi ve doğru önerme sürecindeki doğru düşünce şeklini, bunun zıttı olarak ifade edebileceğimiz yanlış düşünce şeklinden ayırt eden şey nedir? Bütün düşüncelerimiz güvenilir midir? Onları eleştiriye tabi tutmak ne derece mümkündür? Bir kişinin kendi düşüncelerini eleştirebilmesi mümkün müdür? Eleştirel düşünmek ne demektir?</p>



<p>Muhtaroğlu, <a>“Aklın Üç Yüzü: Eleştirel, Çok-Yönlü ve Yenilikçi Düşünce” </a>isimli eserinde, başta yukarıdaki sorular olmak üzere, “eleştirel düşünce” olarak bilinen şeyin kapılarını aralamaya çalışıyor. Bunu yaparken okuyucuyu, sıkıcı felsefi tanımlamalara götürmek yerine, Nasreddin Hoca fıkralarından Robinson Cruose’a bilimsel keşiflerden kültleşmiş dizi ve filmlere götürmesi, kitabın genel muhtevasını da oldukça okunabilir kılıyor. Keza yazarın bu tarz anekdotlara başvurması, kendi tabiriyle “çocuklara verilecek düşünme eğitiminde kullanılacak en uygun entelektüel araçları” oluşturuyor (s. 46.). Bu açıdan kitabın her yaş grubuna hitap edebilecek yeterlilikte olduğunu söyleyebilmek mümkündür.</p>



<p>Kitap, giriş hariç dört bölümden oluşur. Muhtaroğlu, giriş ya da manifesto olarak ifade edilen kısımda, eleştirel düşüncenin tanımı, tarihi ve önemine, “çocuklar için felsefe” ve “hayat için felsefe” gibi önemli problemlere değiniyor, ayrıca aynı bölüm içerisinde kitap ismindeki alt başlıklarda ifade edilen, çok yönlü ve yenilikçi dediği kavramları da sıkı bir analize tabi tutuyor. “Akıl ve Duygular” olarak ifade edilen ilk bölümde, aklın tanımına, işlevine, özelliklerine ve etkileşimine vurgu yaparak, çeşitli fıkralar, hikayeler ve masallar yoluyla okuyucuyla etkileşim kurmaya çalışarak, bizleri düşünce deneylerine davet ediyor. “Akıl ve Sezgi” olarak isimlendirilen ikinci bölümde, yine aynı yöntemi kullanarak, aklın nasıl işlediği sorusunu tartışmaya açıyor. Muhtaroğlu, “Akıl ve Otorite” isimli üçüncü ve son bölümde ise aklın bir rehberi olup olmadığını, akıl yoluyla elde edilemeyen şeylerin yine aynı yolla kabul edilip edilemeyeceğini ve aklın üzerinde bir otorite varsa bunu nasıl kullanabileceğimizi, yine büyük bir titizlikle seçtiği fıkralar, filmler ve diziler yoluyla tartışmaya çalışıyor. Ayrıca, her bölümün sonuna eklediği “İlgilisine Ek” kısımlarıyla, o bölüm dahilinde tartıştığı şeyleri, felsefi bir problemle yakından ilintili olan temalarla iç içe geçirerek, okuyucuyu felsefenin problemler dünyasına çekmeye çalışıyor. Son olarak kitabın son bölümüne karşılık gelen “Kendimizi Sınayalım” bölümünde, bizleri, kitap boyunca öğrendiğimiz bilgileri pratik olarak kullanmaya davet ediyor.</p>



<p>Esasen büsbütün düşünme faaliyeti olarak ifade edilen şeyin uzun bir geçmişi olsa bile, “eleştirel düşünce” olarak bilinen şey, yakın sayılabilecek bir dönemde olgunlaşmaya başlamıştır. Eleştirel düşünce, belirli bir güvenceye ya da belki de epistemik seviyeye dayanan bilgilerimiz üzerinden; güvenilir çıkarımlar, yorumlar, argümanlar, önermeler ve savlarda bulunmamızı sağlayan kritik bir noktada kendisine yer bulur. Nitekim bu yolla elde ettiğimiz bilgilerimizi kavramsallaştırmak ve analiz etmek, eleştirel düşüncenin en önemli yapı taşlarından birsini oluşturur. Bu açıdan bakıldığında eleştirel düşüncenin inanç, kabul, yargı ve eylemlerimiz için bize bir rehber olarak gözlem, deneyim, akıl yürütme veya iletişim yoluyla topladığımız bilgileri, entelektüel olarak değerlendirebilmemizi sağlaması oldukça önemlidir Eleştirel düşünceyi, bir bilgi girdi-çıktısı içindeki üçüncü bir unsur olarak düşünebilmek mümkündür. Üçüncü unsur olarak eleştirel düşüncenin önemi, hazır bilgileri almak yerine onları analize tabi tutmak ve temellendirilmemiş yorumlarda bulunmak yerine onları gerekçelendirmeye çalışmaktan ileri gelir. Eleştirel düşüncenin, ayrıca entelektüel yetenekler ve entelektüel değerler gibi, evrensel olarak kabul edilebilecek yapı taşları da bulunur. Açık fikirlilik, tutarlılık, derinlik ve kapsayıcılık entelektüel yetenekler içerisinde kendisine yer bulurken, entelektüel cesaret, erdem, alçakgönüllülük ve hakkaniyet ise değerlerle alakalıdır.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/05/math-611503_1920.jpg?resize=665%2C465&ssl=1" alt="" class="wp-image-15142" width="665" height="465" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/05/math-611503_1920.jpg?resize=1024%2C716&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/05/math-611503_1920.jpg?resize=300%2C210&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/05/math-611503_1920.jpg?resize=768%2C537&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/05/math-611503_1920.jpg?resize=1536%2C1074&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/05/math-611503_1920.jpg?resize=480%2C336&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/05/math-611503_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 665px) 100vw, 665px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Muhtaroğlu yukarıda bahsettiğimiz entelektüel yetenekleri bir Nasreddin Hoca fıkrası üzerinden tanımlamaya çalışırken (s.60), fıkranın analizinde, yüzeysel düşünme vurgusuna atıfla, entelektüel yeteneklerden biri olarak ifade edebileceğimiz “ileri görüşlü olma” özelliğini, bunun zıttı olarak “dar görüşlü olma” özelliğiyle karşılaştırarak belirtmeye çalışır (61.). Birinci bölümde açıklamaya çalıştığı bu yeteneklerin çeşitlerine ve detaylandırılmasına pek fazla yer vermemesi, yeteneklerle ilgili olarak eksik noktaların olmasına işaret eder. Belki de Muhtaroğlu, kitabın giriş bölümünde Harvard Üniversitesi’nin lisans eğitimindeki çekirdek programı açıklarken kullandığı “balık vermek yerine balık tutabilme” (s. 35) deyimini, bizler üzerinde uygulamaya çalışıyor olsa gerek. Ancak okuyucuyu fıkralar üzerinden, kendi tabiriyle “balık tutmaya”, yani düşünce egzersizlerine götürmek ne derece önemliyse, aynı şekilde bunu yapabilmek için olta, misine ve yem gibi çeşitli araç ve gerekçelerin, yani entelektüel yeteneklerin bilinmesinin de önemli olduğu açıktır.</p>



<p>Entelektüel değerlerle ilgili olarak ise Aristoteles’in ahlak felsefesi üzerinden bir tartışma yoluna gitmeyi seçen Muhtaroğlu, her ne kadar “duygular”ın rolü üzerinde pek fazla durmuş olsa bile, Aristoteles’te ve yukarıda ifade ettiğimiz entelektüel değerlerde, kendi tabiriyle “kilit noktayı ihtiva eden “erdem” (s. 71) kavramı üzerinde pek fazla durmaz. Doğrusu eleştirel düşüncenin belirli bir fonksiyonunu oluşturan entelektüel değerler kısmına kitap içerisinde kullandığı yöntem dahilinde anekdotlar üzerinden yer vermemeye gitmesi, bunun yerine duyguların işlevi üzerinden bir değerler tartışması yürütmesi, kitabın problematik taraflarından birini oluştururken; bu değerlerle ilgili olarak daha fazla kavrama yer vermemesi ve bunları açıklamaya çalışmaması altını çizmemiz gereken bir noktadır. Nitekim entelektüel değerler bir ölçüde entelektüel erdemler olarak bilinen şeylerle yakından ilişkilidir. Erdemli olabilmek ve karar verebilmek için duyguların rolüne vurgu yapması elbette önemlidir. Ancak kavram zenginliğine işaret etmemesi, yukarıda ifade ettiğimiz ilişkiyi de bir ölçüde ıskaladığını gösteriyor. Öte yandan “erdem” kavramı her ne kadar değerlerle ilgili bir alana işaret etse bile, epistemolojiyle de yakından alakalı bir kavramdır. Yakın dönemde gelişmeye başlayan “erdem epistemoloji” içerisindeki “erdem” kavramı her ne kadar burada yine bilginin değerlerle ilgili kısmını oluştursa bile, Muhtaroğlu’nun entelektüel değerler kısmındaki açıklamalarını da zenginleştirecek mahiyettedir. Keza eleştirel düşünce içerisinde doğru bilgiye ulaşmak ve onu analiz etmek kadar bunu uygulayan kişinin etik sorumluluğunun da olduğu aşikardır. Bu açıdan bakıldığında inanç, bilgi ve değer kavramlarının “eleştirel düşünce” üzerinden bir analize tabi tutulması gerektiğini ayrıca not edelim.</p>



<p>Kitabın birinci bölümünün muhtevasını çoğunlukla “mantık hataları”nın oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Elbette “korkutma”, “perdeleme”, “karalama” vb. gibi birçok mantık hatasının çözümlenmeye çalışılması bir ölçüde entelektüel yeteneklerle alakalı olduğu için önemlidir. Bana öyle geliyor ki aslında birinci bölümü asıl ilgi çekici kılan şey, bir ölçüde zihin felsefesiyle de alakası olan “sistemler” başlığı altındaki açıklamalardır. Burada, oradaki tartışmaları uzun uzun irdeleyecek kadar yerimiz yok. Ancak S1’den S2’ye geçildiğinde, makul insanların gerçekten inançlarını, tutumlarını, bilgilerini ve yargılarını güncellemesinin neleri gerektirdiğini tartışmaya açmanın önemine yapılan vurgunun anlamlı olduğu açıktır (s. 83-89). Ayrıca eleştirel düşüncenin disiplinler, hatta psikoloji ve nöroloji üzerinden multi disipliner bir şekilde ele alınmasını gerektirmesi bakımından da önemlidir.</p>



<p>Kitabın ikinci bölümünde ön plana çıkan kavram büyük ölçüde “sezgi” kavramıdır. Muhtaroğlu, öncelikle sezgilerimizi, ruhsal, içgüdü, tecrübi, metafizik ve bilişsel olmak üzere beşe ayırırken, ruhsal sezgiyi; ilahi, mistik sezgi ve altıncı his olmak üzere üçe, yine tecrübi sezgiyi; sağduyu, uzmanlık sezgisi ve önsezi olmak üzere üçe, bilişsel sezgiyi ise duyusal, akli, kısa yol ve anlık sezgi olmak üzere dörde ayırır ve son olarak anlık sezgiyi, ilham ve epifani olmak üzere ikiye ayırma yoluna gider (tablo için bkz. s. 155). Buradaki her bir kavramı tanımlamaya çalışan Muhtaroğlu, ayrıca bana öyle geliyor ki konuyu, bilim felsefesi, bilim sosyolojisi ve bilgi sosyolojisi gibi disiplinler üzerinden başarılı bir şekilde ele almaya çalışıyor. Nitekim hipotez ve teori gibi kavramların belki de üst başlık olarak bilimin kendisinin sezgi, ilham, ön sezgi ve Muhtaroğlu pek fazla değinmese bile metafiziksel ön kabullerin eleştirel düşünceyle ilişkisinin gösterilmesi, kitabın kavramsal zenginliğini ortaya çıkarıyor. Ayrıca bu bölüm dahilinde aşktaki sezgilerinde kaybedip iş dünyasındaki sezgilerinde oldukça kazançlı çıkan Jeff Bezos örneği üzerinden sezgi kavramının ele alınması (s. 175-176), kitabın güncelle ilişkisini öne çıkarıyor.</p>



<p>Öte yandan bu bölüm içerisinde en büyük eksikliğin sosyal epistemoloji üzerinden bir değerlendirmeye gidilmemesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Muhtaroğlu, her ne kadar bir önceki bölümde çevresel faktörlere ve bir sonraki bölümde ise “epistemik otorite” kavramına dikkat çekerek birkaç değerlendirmede bulunsa bile, “tanıklık”, “anlaşmazlık”, “kolektivizm” gibi sosyal epistemolojinin önemli kavramları üzerinden bir çözümlemeye gitmemesi altını çizmemiz gereken bir noktayı teşkil ediyor. Mesela eleştirel düşünce sürecinde, yargılarımızın oluşumundaki tanıklık gibi sosyal faktörlerin önemi nedir? şeklindeki bir sorunun, belirli bir öneme haiz olduğu çok açıktır. Elbette Muhtaroğlu’nun kitabının doğrudan epistemolojiyle alakalı olmaması, bu itirazı bir ölçüde boşa çıkarabilir. Fakat doğru yargıda, doğru çıkarımda ve epistemolojiyle bağlantılı olarak doğru bilgi sürecinde eleştirel düşüncenin önemi, şüphe götüremez bir gerçek olsa gerek. Son olarak ikinci bölümün sonunda ek olarak verilen yapay zekâ tartışmalarının, kitabın güncel problemleri içerisinde barındırdığını bir kez daha gösteriyor.</p>



<p>Bana öyle geliyor ki kitabın üçüncü bölümü, eserin epistemolojik tartışmalarla ilgili olarak bağlantısını iyi bir biçimde şekillendiriyor. Başta “epistemik otorite” ve “epistemik balon” gibi kavramların seçilmesi, kitabı daha ilgi çekici kılarken, “epistemik otorite” kavramını ve uzmanlığın bu kavramdan nasıl ayırt edebileceğini açık bir şekilde göstermeye çalışıyor (s. 214-215) ve teolojiye ve popüler diyebileceğimiz Hollywood filmlerine atıfla, konuya, kitap boyunca olduğu gibi zenginlik katmaya devam ediyor. Ayrıca kitabın sonuna karşılık gelen “inanç, akıl ve otorite” başlığını taşıyan ek bölüm, okuyucuyu, dini epistemolojinin zengin problemler dünyasına da götürmeyi ihmal etmiyor. Nitekim her ne kadar popüler ancak bana kalırsa yanlış bir söylem olarak “dini” bilginin, belirli eleştirel düşünce sürecine dayanmadan peşin olarak kabul edildiği savının tartışılmaya açılması, not etmemiz gereken bir hususa işaret ediyor. Buraya, “eleştirel düşünce ve dini epistemoloji” başlıklı bir problemi ev ödevi olarak bırakalım.</p>



<p>Sonuç olarak, kitap için genel bir değerlendirmede bulunacak olursak, Muhtaroğlu’nun “Aklın Üç Yüzü” adını verdiği eserin, eleştirel düşünceyle bağlantılı olarak, içerisinde birçok problemi farklı açılardan yorumlama imkanını bize göstermesi bakımından oldukça zengin ve doyurucu bir kitaptır. Muhtaroğlu’nun, eleştirel düşünce söz konusu olduğunda, bilim tarihi içerisindeki hadiselerden, popüler filmlerden ve dizilerden karşılaştırmalar yapma yoluna gitmesi ve epistemoloji, sosyoloji, din, bilim, zihin felsefesi, bilim felsefesi ve bilim sosyolojisi gibi daha birçok disiplinlinler üzerinden değerlendirmelerde bulunması; eleştirel düşünceyle alakalı olarak mevcut literatür içerisindeki yorumlara dair gerek olumlu gerekse olumsuz yeni bakış açılarını bize sunarken, ayrıca mevcut problemleri hem çağdaş hem de klasik örnekler üzerinden ele alması, eserin ufuk açıcı yorumları da kazandırma potansiyeline sahip olduğunu bize gösteriyor.</p>



<p>Bu tarz eserlerin, genel olarak felsefe başta olmak üzere, felsefenin felsefesi olarak ifade edebileceğimiz bir problemi içerisinde barındıran “meta-felsefe” özelinde de birçok zengin tartışmayı beraberinde getireceği aşikardır. Nitekim Muhtaroğlu’nun, eserinin giriş kısmında ifade ettiği gibi, eleştirel düşüncenin doruk noktasını oluşturan “eleştirinin de eleştirisini” yapabilme yeteneği ve kitabın perspektifini de belirleyen “meta-kritik” (s. 23), bu açıdan kitabın meta-felsefeyle olan ilişkisine işaret eder. Ayrıca Muhtaroğlu’nun, kitabın isminde geçen “akıl” kavramı üzerinden, eleştirel, çok yönlü ve yenilikçi şeklindeki üç boyutlu bir değerlendirmeye gitmesi, eserin özgün kılan yönlerinden birini oluştururken, yer yer okuyucuyu etkileşime davet etmesi, onun ortaya koymaya çalıştığı modelin bir ölçüde pratik felsefeyle olan ilişkisini de bizlere gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında Muhtaroğlu’nun çalışmasının gerek felsefe ve gerekse eleştirel düşünce geleneğimize anlam katacağını düşünüyor ve onun özgün, yenilikçi, çağdaş ve güncel konseptinin, başta akademik tartışmalar olmak üzere, entelektüel dünyamıza epey katkı sağlayacağını düşünüyoruz.</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kitap-analizi-aklin-uc-yuzu-musa-yanik/">Kitap Analizi: “Aklın Üç Yüzü” (Nazif Muhtaroğlu) – Musa Yanık</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Felsefe Röportajları #11 Dilek Kadıoğlu</title>
<link>https://trafikdernegi.com/felsefe-roeportajlari-11-dilek-kadioglu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/felsefe-roeportajlari-11-dilek-kadioglu</guid>
<description><![CDATA[ Taner Beyter (TB): Hocam öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler; kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında bilgi verir misiniz? Dilek Kadıoğlu (DK): Ben de röportaj teklifiniz için teşekkür ederim. Ben ODTÜ, Felsefe Bölümü mezunuyum. Aynı okulda felsefe yüksek lisansı yaptıktan sonra, İngiltere’de, London School of Economics’te (LSE) bilim felsefesi yüksek lisansı yaptım. Şu anda ODTÜ’de, yine Felsefe Bölümü’nde doktora yapıyorum. ODTÜ’de yazdığım yüksek lisans tezi matematik tarihi ve felsefesi alanlarında bir tezdi. LSE’de de benzer bir çizgide devam ettim. Doktoraya başladığımda matematik tarihinden çok, güncel matematik felsefesiyle ilgilendim. Bir dönem matematiksel yapısalcılık üzerine çalıştım. Tabii bu alanda iş yapabilmek, en
The post Felsefe Röportajları #11 Dilek Kadıoğlu first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/Felsefe-Roportajlari-11-Dilek-Kadioglu.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:01 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Felsefe, Röportajları, 11, Dilek, Kadıoğlu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Taner Beyter (TB): </strong>Hocam öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler; kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında bilgi verir misiniz?</p>



<p><strong>Dilek Kadıoğlu (DK): </strong>Ben de röportaj teklifiniz için teşekkür ederim. Ben ODTÜ, Felsefe Bölümü mezunuyum. Aynı okulda felsefe yüksek lisansı yaptıktan sonra, İngiltere’de, London School of Economics’te (LSE) bilim felsefesi yüksek lisansı yaptım. Şu anda ODTÜ’de, yine Felsefe Bölümü’nde doktora yapıyorum. ODTÜ’de yazdığım yüksek lisans tezi matematik tarihi ve felsefesi alanlarında bir tezdi. LSE’de de benzer bir çizgide devam ettim. Doktoraya başladığımda matematik tarihinden çok, güncel matematik felsefesiyle ilgilendim. Bir dönem matematiksel yapısalcılık üzerine çalıştım. Tabii bu alanda iş yapabilmek, en azından arada bir, matematik çalışmayı da gerektiriyor. Bu anlamda şanslı sayılırım. ODTÜ’ye ilk başladığımda Matematik Bölümü öğrencisiydim. Bu bölümde bir sene geçirdikten sonra Felsefe Bölümü’ne geçtim ama matematik geçmişim mesleki anlamda çok işime yaradı. Matematik felsefesi çalıştığım için mantık felsefesi ve tarihi üzerine çalışmak sürecin doğal bir parçası olarak gelişti. 2021 yılında Hollanda’da Tilburg Üniversitesi’nde analitik felsefe tarihi üzerine çalıştım. Yakın zamanda, güncel bir tartışma olan yapay zeka ve sanat ilişkisinden yola çıkarak sanat felsefesi çalışmaya başladım. Akademik çalışmalarım dışında, Türkçe literatüre çeviri yoluyla katkıda bulunmayı önemsiyorum ve bu konuya zaman ayırıyorum.</p>



<p><strong>(TB): </strong>Bildiğiniz gibi ülkemizde 80 civarında felsefe bölümü mevcut, ortaya konulan işlere baktığımızda akademik anlamda Türkiye’de felsefenin durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bizden filozof çıkar mı veya çıktı mı?</p>



<p><strong>(DK): </strong>Türkiye’nin kaç tane felsefe bölümüne ihtiyacı var veya var olan bütün felsefe bölümlerine ihtiyaç var mı bilmiyorum. Elbette, felsefecilerin de işe ihtiyacı var ve bu üniversiteler insanlara iş imkanı sağlıyor. Ancak burada beni düşündüren iki konu var. Birincisi üniversite bölümü dediğimiz yapının öncelikli amacı insanlara istihdam sağlamak değil, öğrencilere eğitim vermektir. Felsefecileri istihdam etme sorununun, onlara iş imkanı sağlayacak başka iş modelleriyle çözülmesinin daha sürdürülebilir olacağını düşünüyorum. Daha fazla felsefe bölümü, daha fazla felsefe mezunu sonucunu yaratacaktır. Ülkemizde felsefeci olmanın pratikte oldukça az sayıda iş imkanı sağladığını düşünürsek, felsefe bölümü sayısını arttırmak sorunu büyüten bir seçenektir. İkinci konu, felsefe bölümlerinde, felsefe geçmişi veya felsefe eğitimi vermeye uygun temeli olmayan insanların çalışıyor olmasıdır. Bu konunun ayrıntılarına girmek istemiyorum ama bahsettiğim şey biyoloji bölümünden mezun bir insanın biyoloji felsefesi çalışması gibi bir şey değil.</p>



<p>Sorunuzun diğer kısımlarının, yani ortaya konulan işler ve “bizden filozof çıkar mı?” sorularının birbirleriyle bağlantılı konulara değindiğini düşünüyorum. Benim gördüğüm kadarıyla, en azından Türkiye’de “filozof” sözcüğü, tıpkı “ressam” veya “sanatçı” sözcükleri gibi, insanların kullanmaya çekindiği bir söz. Bu sözcüklerin anlamlarının birçok insan için biraz muğlak kaldığını ve buna bağlı olarak “filozof” sözcüğüne kaldırabileceğinden biraz daha büyük, belki de fazla büyük bir anlam yüklendiğini düşünüyorum. Filozofluk bir meslektir. Belirli bir gelenek veya gelenekler içerisinde ya da bunların kesişimlerinde, genel kabul gören yöntemler çerçevesinde, felsefi üretimde bulunan kişi filozoftur. Kişinin neyle ilgili konuşacağının veya hangi gelenek içinde konuşacağının kesin sınırları ve kuralları yoktur. Ama felsefi irdelemeler yapmanın ve bunları diğer insanlara sunmanın yolları vardır. Bunları yapabilen kişiye gönül rahatlığıyla “filozof” diyebilir ve Türkiye dahil, hemen her yerde bulabilirsiniz. Benim filozof tanımıma göre, bir kişinin filozof olması akademide yer almasını zorunlu kılmasa da bu kişinin mesleğini icra ederken uyması gereken akademik kurallar vardır. Türkiye’de ortaya konan işlerin hepsi için geçerli olacak bir cümle kuramam ama gördüğüm kadarıyla, yukarıda verdiğim filozof tanımının zorunlu kısımlarıyla ilgili genel bir bilinçlilik durumu henüz benim güzel ülkemde yerleşik değil.</p>



<p><strong>(TB): </strong>En çok ilgilendiğiniz alanlarının matematik felsefesi, mantık ve analitik felsefe gibi alanlar olduğunu görüyoruz. Bu alanları sizin için daha çekici kılan şeyler nelerdir?</p>



<p><strong>(DK): </strong>Benim çalıştığım konular, çok kesin bir tanımı olduğunu düşünmesem de “analitik felsefe” adı verilen alanda olageldi. Bunun neden böyle olduğunu tam bilmiyorum ama durumdan memnunum. Matematik felsefesini benim için neyin çekici kıldığı sorusuna verebileceğim en kısa cevap “seviyorum” cevabı olurdu. Bence 2 sayısının ne olduğu sorusu oldukça ilginç bir soru. Nedir bu sayılar? Kafamızdan mı uydurduk biz bunları? Ya da bir filozof neden bütün matematiği mantığa indirgemeye çalışır? Matematikçi tam ne iş yapar? Bu sorular beni neşelendiriyorlar. Gündelik hayattan ve dünyevi dertlerden kopuk sorular olduklarını düşünüyorum ama dünyada en azından bir kısım insanın bu düşünce düzeyine vakit ayırıyor olması bende insanların iyi varlıklar oldukları düşüncesinin canlı kalmasını sağlıyor. İster derin düşünce, ister çok soyut düşünce olarak görün, bireylerin bu tür işlerle uğraşmasının toplumu olumlu etkilediğini düşünüyorum.</p>



<p>Matematik felsefesine bana verdiği keyif yönünden yaklaşıyorum ama mantık benim için çok ciddi konudur. Herkes mantık bilse ve dünya mantık kurallarını ciddiye alan bir yer olsa çok daha kaliteli hayatlar yaşayabilirdik. Mesela politikacıların saman adam safsatasını kullanmaları yasaklansa<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-roportajlari-11-dilek-kadioglu/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=felsefe-roportajlari-11-dilek-kadioglu#_edn1">[i]</a>. Tabii ki dünyayı yasaklarla düzeltmek niyetinde değilim. Bu işin şakası ama mantık bilmemenin başımıza çok iş açtığını düşünüyorum. Akademik anlamda, argüman kurmak ve dolayısıyla bir filozofun işinin yegane kuralı olan, felsefi bir iddiayı yöntemli bir şekilde sunmanın temelinde de mantık yatar. Mantık önemlidir!</p>



<p><strong>(TB): </strong>Matematik felsefesi ülkemizde sınırlı sayıda akademisyenin ilgilendiği bir alan. Çağdaş matematik felsefesi hakkında bize önerebileceğiniz makale, kitap ve isim var mı?  </p>



<p><strong>(DK): </strong>Belirli bir makale, kitap veya isim önermeyi tercih etmiyorum. Elinize geçen matematik felsefesiyle ilgili veya başlığında “matematik felsefesi” sözcükleri geçen herhangi bir kaynağın, matematik felsefesini tüm yönleriyle sunabileceğini düşünmüyorum. Matematik felsefesi, çok bilinmese de, geniş bir alandır ve günümüzde oldukça özelleşmiş durumdadır. Örneğin matematiksel yapısalcılık alanında ünlü filozoflar olan Michael Resnik ya da Stewart Shapiro’nun eserlerini okursanız, yalnızca belirli bir tür matematiksel yapısalcılık üzerine okuma yapmış olursunuz. Benim tavsiyem, sizin için yeni olan bir alanda okuma yapmak isterseniz, çalışacağınız konu ne olursa olsun, ne kadar uzun süredir felsefeyle ilgileniyor olursanız olun, ilk önce saygın yayınevlerinden çıkan ve lisans öğrencileri için hazırlanmış, mümkünse başlığında “…’ya giriş” sözcükleri olan ders kitaplarıyla başlamaktır. Kişi bundan sonra kendi okuma listesini kendisi oluşturur. Fakat okuma listelerinizi oluştururken, felsefenin akademinin çoğunluğu gibi ağırlıklı olarak erkekler tarafından icra edildiğini dikkate almanızı ve faydalandığınız kaynakçalardaki kadın yazarların işlerine şans vermenizi rica ederim.</p>



<p><strong>(TB): </strong>Çağdaş felsefenin mevcut durumu ve yönü hakkında ne düşüyorsunuz? Felsefe hak ettiği itibarı görüyor mu?</p>



<p><strong>(DK): </strong>Felsefe insan uğraşlarından bir tanesidir ve insanın uğraşlarının tabi olduğu dinamiklere felsefe de tabidir. Çağdaş felsefenin çalıştığı konuları etkileyen faktörlerden biri filozofun sistem içinde varlığını sürdürme çabasıdır. Günümüzde dikkatimi çeken popüler alanlardan bazıları şunlar: zihin felsefesi, bilişsel bilimler bağlamındaki çalışmalar, birçok yönden yapay zeka ile ilgili çalışmalar, kapsamlı ve kuvvetli sosyolojik çözümlemeler sunmayı amaçlayan felsefe tarihi araştırmaları ve felsefe tarihinin yazmadığı kadın filozofların çalışmaları üzerine yapılan araştırmalar. Başka bir felsefecinin sıralayacağı çağdaş felsefe alanlarının bundan farklı olacağını tahmin ediyorum. Çünkü felsefenin, herhangi bir konunun güncelliğini kaybetmeden, yüzyıllar boyunca, farklı insanlarca irdelenebileceği bir alan olmak gibi bir lüksü vardır. Fakat çalışmalarınız için gerekli olan kapitali başkalarının sağlamasına ihtiyacınız veya böyle bir isteğiniz varsa bu lüksten vazgeçmeniz gerekebilir. Çalışmalarınızı, yatırım yapılan alanlar ve yatırımları belirleyen dinamikler çerçevesinde şekillendirmeniz gerekebilir.</p>



<p>Açıkçası felsefenin nasıl bir itibar görmesi gerektiğini bilmiyorum. Tabii ki insanın entelektüel çabalarının takdir edilmesi ve desteklenmesini isterim. Ama galiba bu istekler henüz bize biraz uzak ve fazla iyi niyetliler.</p>



<p><strong>(TB): </strong>Öncül Analitik Felsefe Dergisi olarak çalışmalarınızı bir süredir yakından takip ediyoruz ve dergimiz hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyoruz açıkçası. Bize yönelik eleştiri ve tavsiyeleriniz nelerdir?</p>



<p><strong>(DK): </strong>Çok teşekkür ederim, gurur duydum. Derginizde oldukça zengin bir içerik sunuyorsunuz. Hem kaliteli hem de herkesin anlayacağı düzeydeki bir içeriği çeşitli formatlarda okurla paylaşmanızı, her ne kadar akademik bir bakış açısıyla seçilmiş içerikler sunsanız da bunu insanları yormayacak şekilde aktarmanızı çok beğeniyorum. Manifestonuzda yer alan iddiaların çoğuna katılıyorum ve Türkçe literatüre çok değerli bir katkıda bulunduğunuzu düşünüyorum.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<p><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-roportajlari-11-dilek-kadioglu/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=felsefe-roportajlari-11-dilek-kadioglu#_ednref1">[i]</a> Saman adam safsatası, tartıştığınız/cevap verdiğiniz kişinin gerçek tutumunu/sunduğu argümanı aslından farklı ve daha kolay çürütülebilir şekilde ele alan, kısacası karşıdakinin iddiasını çarpıtan bir akıl yürütmedir.</p>



<p><strong>Çalışmalarım ve yayınlarımı şurada bulabilirsiniz:  </strong><a href="https://metu.academia.edu/DilekKad%C4%B1o%C4%9Flu/CurriculumVitae">https://metu.academia.edu/DilekKadıoğlu/CurriculumVitae</a></p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="768" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/Felsefe-Roportajlari-11-Dilek-Kadioglu1.jpeg?resize=1024%2C768&ssl=1" alt="" class="wp-image-15292" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/Felsefe-Roportajlari-11-Dilek-Kadioglu1.jpeg?w=1024&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/Felsefe-Roportajlari-11-Dilek-Kadioglu1.jpeg?resize=300%2C225&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/Felsefe-Roportajlari-11-Dilek-Kadioglu1.jpeg?resize=768%2C576&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/Felsefe-Roportajlari-11-Dilek-Kadioglu1.jpeg?resize=480%2C360&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-roportajlari-11-dilek-kadioglu/">Felsefe Röportajları #11 Dilek Kadıoğlu</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mantıkçılığın Savunucusu: Gottlob Frege Kimdir? – Luke Dunne</title>
<link>https://trafikdernegi.com/mantikciligin-savunucusu-gottlob-frege-kimdir-luke-dunne</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/mantikciligin-savunucusu-gottlob-frege-kimdir-luke-dunne</guid>
<description><![CDATA[ Gottlob Frege matematik, mantık ve dil alanlarının en etkili filozoflarından biriydi. Bu alanlarda başlattığı gelişmeler, özellikle İngilizce konuşulan dünyada bu alanları ilerletmeye hala devam ediyor. Gottlob Frege, son 200 yılın en önemli ve etkili filozoflarından biridir. O bir mantıkçı, bir matematikçi ve dilin doğası, anlam, referans ve matematik ile mantık arasındaki ilişki hakkında önemli teoriler öneren çok yönlü bir dahi idi. Çalışmaları, İngilizce konuşulan ülkelerde (ve de ötesinde) sonraki felsefelerin çoğunu biçimlendirdi. Bu makale Frege’nin hayatını ve felsefe dünyasına yaptığı en önemli katkılardan birini; mantıkçılığın savunumu veya aritmetiğin mantığa indirgenebileceği fikrini ele alıyor. Gottlob Frege: Gerçek Bir Profesör Gottlob Frege, 20. yüzyılın en önemli
The post Mantıkçılığın Savunucusu: Gottlob Frege Kimdir? – Luke Dunne first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/who-is-gottlob-frege-philosopher-logic-mathematician.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:20:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Mantıkçılığın, Savunucusu:, Gottlob, Frege, Kimdir, –, Luke, Dunne</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Gottlob Frege matematik, mantık ve dil alanlarının en etkili filozoflarından biriydi. Bu alanlarda başlattığı gelişmeler, özellikle İngilizce konuşulan dünyada bu alanları ilerletmeye hala devam ediyor.</p>



<p>Gottlob Frege, son 200 yılın en önemli ve etkili filozoflarından biridir. O bir mantıkçı, bir matematikçi ve dilin doğası, anlam, referans ve matematik ile mantık arasındaki ilişki hakkında önemli teoriler öneren çok yönlü bir dahi idi. Çalışmaları, İngilizce konuşulan ülkelerde (ve de ötesinde) sonraki felsefelerin çoğunu biçimlendirdi. Bu makale Frege’nin hayatını ve felsefe dünyasına yaptığı en önemli katkılardan birini; mantıkçılığın savunumu veya aritmetiğin mantığa indirgenebileceği fikrini ele alıyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Gottlob Frege: Gerçek Bir Profesör</h2>



<p>Gottlob Frege, 20. yüzyılın en önemli filozoflarından biriydi. Frege’nin hayatı birçok yönden eserleriyle ilgisizdi. Oldukça entelektüel, orta sınıf bir Alman ailesinde doğdu. Babası bir kız okulunun müdürüydü, tüm kariyerini çeşitli Alman üniversitelerinde geçirdi.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="1000" height="667" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/frege-bronze-bust-plinth-1.webp?resize=1000%2C667&ssl=1" alt="" class="wp-image-15380" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/frege-bronze-bust-plinth-1.webp?w=1000&ssl=1 1000w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/frege-bronze-bust-plinth-1.webp?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/frege-bronze-bust-plinth-1.webp?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/frege-bronze-bust-plinth-1.webp?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/frege-bronze-bust-plinth-1.webp?resize=480%2C320&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">A bronze bust of Gottlob Frege, via Wikimedia Commons.</figcaption></figure></div>


<p>Frege’nin eğitimi ve profesörlük çalışmalarının büyük kısmı doğası gereği felsefi değildi, daha çok matematik ve fizik konularına odaklanmıştı. Diğer matematikçilere ve filozoflara karşı eli açıklığı ve meslektaş yardımseverliği ile tanınıyordu. Örneğin bilindiği üzere, Bertrand Russell felsefi rehberlik almak için kendisine geldiğinde genç Ludwig Wittgenstein’ı ona o yönlendirmiş ve böylece tarihteki en etkili felsefi ortaklıklardan birinin kurulmasına vesile olmuştu.</p>



<p>Ancak onun felsefesini bu şekilde incelemeden önce, Frege’nin kendisinden sonra gelenler için önemi hakkında bir şeyler söylemede fayda var. Kendisinden önceki felsefi gelenekle fazla alakadar olamayan bir matematik profesörünün, kendisinden sonraki gelenek üzerine nasıl bu kadar nüfuz ettiğini sorgulamak önemlidir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Gottlob Frege ve Büyük Proje: Mantıkçılık</h2>



<p>Frege, belki de en fazla, İngilizce konuşulan üniversitelerdeki baskın bir alan olan ve şimdi ‘analitik felsefe’ olarak da bilinen şeyin gelişiminde merkezi rol oynadığı kanıtlamış, oldukça etkili olan dil felsefesi ile tanınmakta. Fakat, Frege’nin yaşam boyu süren entelektüel ilgisi dil ile ilgili değildi. Frege bir dilbilimci, filolog veya çok dille konuşan biri değildi. Yaşamak için dil eğitimi de almamıştı, bunun yerine matematik okudu.</p>



<p>Fregeci felsefi projenin kökünde, aritmetiğin hakikatlerinin analitik olduğunu ve özellikle bunların mantık yasalarını oluşturduğunu gösterme eğilimi vardır. Bu felsefi pozisyon artık <em>mantıkçılık</em> olarak adlandırılıyor. Bu, Gottlob Frege’nin hayatının büyük bir bölümünü adadığı bir tasarıydı; burada sadece belli bir kısmına değinmek mümkün olacak.</p>



<p>Aritmetiğin tanımlanması oldukça kolaydır: sayıları, özelliklerini ve onlarla yaptığımız şeyleri ele alan bir matematik dalıdır; sayma, hesaplama vb. Daha fazla dikkat gerektiren ikincil kavram, “analitik” kavramıdır. “Analitik” kavramı, analitik olduğu kabul edilen gerçeklerle sentetik olduğu kabul edilen gerçekler arasındaki ayrıma atıfta bulunur. Bu, ilk olarak Immanuel Kant’ın çalışmasında ortaya çıkan bir ayrımdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Analitik ve Fregeci Tasarı </strong></h2>



<p>Frege’nin analitik anlayışına odaklanmak, Fregeci projeyi en başta neyin motive ettiğinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir. Frege’nin analitik kavramını anlamak için önce bu kavramın Kantçı açıklamasını anlamak oldukça önemlidir. Özellikle Kant ve Frege’nin analitiklik kavramları arasındaki farkı anlamak çok daha mühimdir.</p>



<p>Kant bu ayrımı şöyle yapar: </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bir öznenin yüklemle ilişkisinin düşünüldüğü tüm yargılarda (olumsuz yargılara uygulanması kolay olduğu için yalnızca olumlu yargıları dikkate alıyorsam) bu ilişki iki farklı şekilde mümkündür. Ya B yüklemi, bu A kavramında (gizlice) içerilen bir şey olarak A öznesine aittir veya B, onunla bağlantılı olduğundan emin olmak için A kavramının tamamen dışında kalır. İlk durumda, yargıya analitik, ikincisinde ise sentetik diyorum.</p>
</blockquote>



<p>Burada özne spesifik bir şey olarak algılanabilir, kalem gibi fiziksel bir nesne olabilir, belki de sayı gibi daha soyut bir şey de olabilir. Bir yüklem, o şey hakkında bir şey belirtmek olarak algılanabilir. Örneğin ‘yeşil kalem’ ifadesinde bir özne (kalem) ve bir de yüklem (yeşil) vardır. Önemli olan Kant’ın yüklemlerin öznelerle ilgili olabileceğine dair söylediği iki yolu gözlemlemektir: yüklemler ya öznelerde “içerilerek” ya da onların “tamamen dışında” kalarak öznelere ait olabilirler.</p>



<p>İlki analitik, ikincisi de sentetik bir bağlantıdır. Buradaki ilke oldukça basit görünüyor; bazı şeyleri belli niteliklere sahip olmadan düşünmek imkansızdır. Kant, ‘bütün cisimler genişletilir’ örneğini kullanır çünkü bir cismin sadece içinde var olmak ve yer kaplamak anlamına gelen ‘genişletilme’ olmadan var olduğunu tasavvur etmenin imkânsız olduğunu düşünür. Ancak daha basit bir örnek olarak ‘bekarlar evli değildir’ verilebilir. Evli olmamak, hiçbir bekarın eksik kalmayacağı bir niteliktir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Frege’nin Kantçı Bakışa Eleştirisi</h2>



<p>Yüklemin belirli bir özne kavramımızda ‘içerilmesi’ fikri, Gottlob Frege’nin karşı çıkacağı türden bir fikirdir. Kendisi özellikle, psikolojik çağrışımlara karşı çıkmıştır (Yüklemlerin analitik mi yoksa sentetik mi olduğunu belirleyenin bir şeye ilişkin kavramımız olduğu önerisi, insanların bir şey hakkında nasıl düşündüklerinin o şeyin herhangi bir nesnel niteliğinden daha önemli olduğu anlamına gelir.) Aynı şekilde, analitik gibi görünen çeşitli türde önermeler de vardır (örneğin, babamın annesi olan herkes benim büyükannemdir). Bunlar yine de kavramlar arasındaki ilişkilerle ilgili oldukları sürece Kant’ın “kapsama” teorisi içinde yer almazlar, belirli bir kavram içinde yer alan şeyler değildirler.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/johann-gottlieb-becker-kant-portrait.webp?resize=488%2C638&ssl=1" alt="" class="wp-image-15381" width="488" height="638" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/johann-gottlieb-becker-kant-portrait.webp?w=766&ssl=1 766w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/johann-gottlieb-becker-kant-portrait.webp?resize=230%2C300&ssl=1 230w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/johann-gottlieb-becker-kant-portrait.webp?resize=480%2C627&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 488px) 100vw, 488px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Portrait of Immanuel Kant by Johann Gottlieb Becker, 1768, via Wikimedia Commons.</figcaption></figure></div>


<h2 class="wp-block-heading">Mantıksal Sabitlere Giriş</h2>



<p>Bu nedenlerden dolayı Frege, analitikliği daha çok, herhangi bir şey hakkında herhangi bir özel düşünme veya konuşma biçiminden bağımsız olan mantıksal sabitler açısından düşünmemizi istemişti. Mantığın Aristoteles’in çalışmalarının ötesine önemli ölçüde geçemediğini ve disiplinin artık tamamlanmak üzere olduğunu öne süren kişinin Kant olması makul gözüküyor. Frege, Kant’ın analitik anlayışındaki hataları tam anlamıyla aşmak için günümüzde modern simgesel mantığın ve modern felsefenin büyük bir kısmının temeli olan devrimci bir mantık sistemi yaratmıştır.</p>



<p>Frege’nin aritmetiğin analitik olduğu görüşünün temelini açıklamak için, bunu geometrinin sentetik olduğu şeklindeki Kantçı görüşle (kendisinin de katıldığı bir görüş) karşılaştırır. Mantıklı çıkarımlar yapmak için geometrinin belirli bölümleri hakkında yanlış varsayımların kullanılabileceğini gözlemlemiştir. Bunu, geometrinin gerçeklerinin sentetik olduğunu ve aritmetiğin gerçeklerinin ise olmadığını göstermek için kullanır.</p>



<p>Gottlob Frege’nin aklında neler döndüğünü görmek için, ‘eğer erkek kardeşin bir kız olsaydı, o senin kız kardeşin olmalıydı’ diyebileceğimi düşünün ve makul bir sonuca varmak için de yanlış olan bir varsayımı (erkek kardeşiniz kızdır) kullanabilirim. Oysa Frege, biri sayılarla ilgili yanlış varsayımlar kullanıldığında çıkarım yapamayacağını iddia eder.</p>



<p>Gerçekten de kişi bunu kavramaya çalışırsa, bir bütün olarak düşünmek neredeyse imkânsız hale gelir. Frege, “<em><strong>aritmetiğin temelinin geometrininkinden daha derinlerde yattığını</strong></em>” savunmuştur. Aritmetiğin gerçekleri, sayılabilen her şeyi yönetir. Bu, hepsinden de daha geniş bir alanıdır çünkü sadece gerçek ve sezilebilen değil, düşünülebilen her şey ona aittir.</p>



<p>Frege’nin inanışı, sayı yasalarının “düşünce yasalarıyla çok yakından bağlantılı” olduğu fikriydi ve Frege’nin kısıtlı bir mantıksal kavram anlayışına sahip olduğu, yani mantıksal bir kavramın herhangi bir konu hakkında düşüncede uygulanabilen bir kavram olduğu göz önüne alındığında, bu hareket bizi hızlıca Frege’nin aritmetiğin gerçeklerinin analitik olduğu yönündeki ilk iddiasından alıp, onun aritmetiğin gerçeklerinin mantıksal yasalar olduğu şeklindeki ikinci iddiasına götürüyor gibi gözüküyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Frege’nin Mantıkçılık Projesindeki Savunmasızlıklar</h2>



<p>Günümüz filozofları, Frege’nin projesini büyük bir başarısızlık olarak görüyorlar ve çalışmalarında da pek çok kusur buldular. Bu nedenle, böyle bir itiraz bulunmasa da bir savunmasızlık alanının ne olduğunu belirleyerek sonuca varmak fena olmaz.</p>



<p>Söz konusu olan savunmasızlık, onun mantıksal kavram tanımından ibarettir. Mantıksal kavramın Fregeci kavrayışı, onu, düşünülebileceklerin ışığında anlamlandırır. Bu, düşünce anlayışımızın mantık anlayışımızdan önce geldiğini ve mantığın tam olarak ne olduğunu söylemek için, düşüncenin ne olduğunu oldukça kesin bir biçimde söylemek gerektiğini gösteriyor gibi gözüküyor. Mantık anlayışımızı zihin anlayışımıza dayandırma zorunluluğundan, ‘düşünce’yi çok geniş bir şekilde tanımlayarak kaçınılabilir; bu da ‘kafamızda’ ya da ‘zihnimizde’ devam ettiği söylenebilecek ve düşünce olmayan hiçbir şey olmadığı anlamına gelir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="1000" height="750" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/gottingen-frege-memorial-plaque-1.webp?resize=1000%2C750&ssl=1" alt="" class="wp-image-15382" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/gottingen-frege-memorial-plaque-1.webp?w=1000&ssl=1 1000w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/gottingen-frege-memorial-plaque-1.webp?resize=300%2C225&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/gottingen-frege-memorial-plaque-1.webp?resize=768%2C576&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/gottingen-frege-memorial-plaque-1.webp?resize=480%2C360&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Ya da bu itiraza alternatif olarak, kişinin düşünce olarak tanımladığı herhangi bir şeyin tanımlamanın kendisi önemli olduğu için değil de amaç sadece düşünceyi mümkün olan en geniş şekilde tanımlamaktan ibaret olduğunu için düşünce olduğu iddia ederek cevap verilebilir. Yine de Gottlob Frege zihinsel yaşantımızın tüm yönlerini kendi düşünce tanımına eklemek istiyorsa, içsel yaşantılarımızın yaratıcı ve tutkulu öğeleri dahil olmakla birlikte, o zaman bizi düşünce ve mantığın normalde kavrandığından oldukça uzağa götürmüş gözüküyor.</p>



<p>Bu kesinlikle gayri meşru değildir fakat Gottlob Frege’nin sürdürmek istediği olağan düşünce ve mantık anlayışımızın çağrışımları varsa veya nihayetinde bu şeylere ilişkin mevcut olan yanlış yönlendirilmiş anlayışımızı yeni kavramlarla değiştirmek istiyorsa, bu istenmeyen bir durum olabilir. Bununla beraber, düşünce dar bir şekilde tanımlanırsa, işte o zaman mantıksal kavramlar tanımımız düşünce tanımımızdan önce gelir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Luke Dunne</strong> – “<a href="https://www.thecollector.com/who-is-gottlob-frege-philosopher-logic-mathematician/" target="_blank" rel="noopener" title="">A Proponent of Logicism: Who is Gottlob Frege?</a>“, (Erişim Tarihi: 09.07.2023)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Emre Kahvecioğlu</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/mantikciligin-savunucusu-gottlob-frege-kimdir-luke-dunne/">Mantıkçılığın Savunucusu: Gottlob Frege Kimdir? – Luke Dunne</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gerçekliğin Örüntüleri – Timothy Williamson</title>
<link>https://trafikdernegi.com/gercekligin-oruntuleri-timothy-williamson</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gercekligin-oruntuleri-timothy-williamson</guid>
<description><![CDATA[ Maria ya evinde ya da ofisindedir. Şu an evde değil. Peki nerede? Niçin böylesine kafa kurcalayıcı bir bilmeceyle başladığımı merak edebilirsiniz. Oysa bunu çözümlerken çoktan mantığınıza başvurmuştunuz. “Maria ya evde ya da ofiste” ve “Evde değil” öncüllerinden “Maria ofiste” çıkarımına kadar mantık yürüterek hareket ettiniz. Bu, büyütülecek bir mesele gibi görünmeyebilir fakat bu hamleyi gerçekleştiremeyen birinin başının derde girmesi kaçınılmazdır. Farklı kaynaklarda yer alan farklı bilgi parçacıklarını bir araya getirmek ve bunların sonuçlarını çıkarabilmek bağlamında mantığa gereksinim duyarız. Pek çok ufak mantıksal muhakeme [mantık açısından akıl yürütme] aşamasını birbiriyle ilişkilendirerek, tıpkı matematik alanında görüldüğü üzere, çözülmesi gereken çok daha zorlu
The post Gerçekliğin Örüntüleri – Timothy Williamson first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/pexels-eva-bronzini-6469463-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:59 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Gerçekliğin, Örüntüleri, –, Timothy, Williamson</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Maria ya evinde ya da ofisindedir. Şu an evde değil. Peki nerede? Niçin böylesine kafa kurcalayıcı bir bilmeceyle başladığımı merak edebilirsiniz. Oysa bunu çözümlerken çoktan mantığınıza başvurmuştunuz. “<em>Maria ya evde ya da ofiste</em>” ve “<em>Evde değil</em>” öncüllerinden “<em>Maria ofiste</em>” çıkarımına kadar mantık yürüterek hareket ettiniz. Bu, büyütülecek bir mesele gibi görünmeyebilir fakat bu hamleyi <em>gerçekleştiremeyen </em>birinin başının derde girmesi kaçınılmazdır. Farklı kaynaklarda yer alan farklı bilgi parçacıklarını bir araya getirmek ve bunların sonuçlarını çıkarabilmek bağlamında mantığa gereksinim duyarız. Pek çok ufak <strong>mantıksal muhakeme</strong> [<em>mantık açısından akıl yürütme</em>] aşamasını birbiriyle ilişkilendirerek, tıpkı matematik alanında görüldüğü üzere, çözülmesi gereken çok daha zorlu sorunları çözüme kavuşturabiliriz.</p>



<p>Mantık konusundaki bir başka bakış açısı da mantığın <em>tutarsızlığı</em> ile ilgili olduğudur. Birisinin (<em>aynı kişi hakkında aynı anda</em>) “<em>Maria ya evde ya da ofiste</em>“, “<em>Evde değil</em>” ve “<em>Ofiste değil</em>” şeklindeki üç ifadenin hepsini birden kullandığını düşünelim. Söz konusu bu ifadeler birbirleriyle tutarsız; hepsinin birlikte doğru olmasına imkân yoktur. Bunlardan herhangi iki tanesinin doğruluğu söz konusu olabilir, ne var ki üçüncü ifadeyi hariç tutarlar. Bir kişinin söylediği sözlerde bir tutarsızlık sezdiğimizde, o kişiye artık inanmamaya meyilli oluruz. Neyin yolunda gitmediğini kesin hatlarıyla açıklayamasak bile <em>mantık</em>, bizim tutarsızlığı saptama becerimizde hayati önem taşır. Çoğu zaman, bu örnektekinden farklı şekilde çok daha derin bir noktada saklanmıştır. Söylenen sözlerdeki tutarsızlıkların fark edilmesi, bir akrabamızın aklının karıştığını ya da kamuya mal olmuş bir kişinin bize karşı dürüst olmadığını ortaya çıkarmamızı sağlayabilir. <strong>Mantık</strong>, politikacıların [<em>siyasetçilerin</em>] söylediği sözlerin üzerinde temel bir kontrol mekanizmasıdır.</p>



<p><strong>Muhakeme</strong> [<em>akıl yürütme</em>] yönteminizi en basit hâliyle ifade etmek gerekirse, “<em>A veya B</em>” ve “<em>A değil</em>” öncüllerinden “<em>B</em>” çıkarımına vardınız. <strong>Tümdengelim </strong>hareketinin tamamı iki kısa sözcük olan “<em>veya</em>” ve “<em>değil</em>” idi. <strong>Muğlaklık</strong> getirmediğiniz sürece “<em>A</em>” ve “<em>B</em>“yi ne şekilde doldurduğunuz mantıksal bakımdan fark etmez. Şayet “<em>A veya B</em>” ve “<em>A değil</em>” ifadelerinin her ikisi de doğru ise “<em>B</em>” de doğru olacaktır. Diğer bir deyişle, bu tür bir akıl yürütme mantıken geçerli bir yöntemdir. Bu konudaki kullanılan argüman ise <strong>ayrık kıyas</strong> [<em>tarihsel süreçte “<strong>modus tollendo ponens</strong>” (MTP) adıyla bilinir — ana önermesi ayrık olan kıyas</em>] olur. Hayatınızın büyük bölümünde, ister farkında olun ister olmayın, ayrık kıyası uyguluyorsunuzdur.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="640" height="422" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/original.webp?resize=640%2C422&ssl=1" alt="" class="wp-image-16047" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/original.webp?w=640&ssl=1 640w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/original.webp?resize=300%2C198&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/original.webp?resize=480%2C317&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption"><em>Amerikalı felsefeci Charles M. Peirce’ın ”Mantık Üzerine Yazılar” adlı eserinden bir sayfadır. [<strong>Fotoğaf:</strong> Harvard Üniversitesi, Houghton Kütüphanesi’nin izniyle yayımlanmıştır.]</em></figcaption></figure></div>


<p>Birkaç istisnai durumlar haricinde, mantık size bir argümanın öncül ya da sonuç bölümlerinin doğruluğunu gösteremez. Örneğin Maria’nın evde mi yoksa ofiste mi olduğunu ya da bu iki yerde de bulunup bulunmadığını size söyleyemez. Ancak mantık size aralarındaki <em>bağlantıyı</em> gösterebilir; mantıksal olarak geçerli bir argümanında, öncüllerin tamamı doğruyken, sonuç önermesinin yanlış olduğu bir kombinasyon söz konusu olmaz. Öncülleriniz hatalı olsa bile, yine de onlardan mantıksal açıdan geçerli yollarla muhakeme yürütebilirsiniz — belki de benim Maria hakkında yaptığım ilk çıkarım oldukça hatalıydı ve <em>Maria gerçekten de bir trendedir</em>.</p>



<p>Argüman biçimlerinin mantıksal geçerliliği kullanılan mantık sözcüklerine dayanır: Bunlar arasında “<em>veya</em>” ve “<em>değil</em>” sözcüklerinin yanı sıra “<em>ve</em>“, “<em>ise</em>“, “<em>bazı</em>“, “<em>hepsi</em>” ve “-<em>dir</em>” sözcükleri de yer alır. Örneğin, “<em>Tüm mantarlar zehirlidir</em>” ve “<em>Bu bir mantardır</em>” ifadelerinden “<em>Bu zehirlidir</em>” ifadesine varan <strong>muhakeme</strong> [<em>akıl yürütme],</em> belirli durumlarda genel bilgi veya inançlarımızı incelerken başvurduğumuz geçerli bir argüman biçimini göstermektedir. Bu bağlamda başka bir <em>argüman biçimine</em> ilişkin matematiksel bir örnek de “<em>x 3’ten küçüktür</em>” ve “<em>y 3’ten küçük değildir</em>” ifadelerinin “<em>x, y değildir</em>” şeklinde değiştirilmesidir ki bu da mantıksal bir ilke olan şeylerin ancak birbirleriyle aynı özelliklere sahip olmaları kaydıyla özdeş oldukları prensibini içerir.</p>



<p>Gerek gündelik hayatta gerekse bilimin büyük bir bölümünde, mantıksal sözcüklerin muhakemedeki rolüne ya çok az odaklanırız ya da hiç dikkat etmeyiz, zira bu tür sözcükler muhakeme etmekle ilgilendiğimiz hususları dile getirmezler. Biz Maria’nın yerini umursarız, “<em>veya</em>” ile belirtilen ve mantıksal bir işlem olan ayrışımı değil. Oysa bu mantıksal sözcükler olmadan muhakememiz çökecektir; “<em>bazı</em>” ve ” <em>tamamı</em>” sözcüklerinin yerini değiştirmek pek çok geçerli argümanı geçersiz hâle getirecektir. Mantıkçılar ise bunun tam tersiyle uğraşır; onlar Maria’nın nerede olduğuyla değil, mantıksal bir işlem operatörü olan ayrışımın nasıl çalıştığı meselesiyle yakından ilgilenirler.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>Felsefeciler [Filozoflar] bazen böyle bir yanılgıya düşmüş ve mantık açısından geriye keşfedilecek bir konunun kalmadığı kanaatine varmışlardır.</em></p></blockquote></figure>



<p>Antik dünyada, yani Yunanistan, Hindistan ve Çin’de mantık üzerine çalışmalar çoktan yapılmaya başlanmıştı. Olağan muhakeme yöntemlerinde kullanılan <strong>geçerli</strong> ya da <strong>geçersiz</strong> <em>argüman biçimlerini</em> fark edebilmek zor bir iştir. Genellikle en çok ilgi duyduğumuz konulardan uzak durmalı ve bunlardan soyutlamalar yapabilmeliyiz. Yine de bunu başarabiliriz. Böylelikle karmaşık [<em>kompleks</em>] argümanların mantıksal mikro yapısını gözler önüne serebiliriz.</p>



<p>Örneğin, burada iki argüman söz konusudur:</p>



<ul>
<li>“<em>Politikacıların hepsi suçlu, bazı suçlular da yalancı olduğuna göre bazı politikacılar yalancıdır.</em>“</li>



<li>“<em>Bazı politikacılar suçlu, suçluların da hepsi yalancı olduğuna göre bazı politikacılar yalancıdır.’’</em></li>
</ul>



<p>Yukarıdaki argümanların birinde, sonuç önermesi öncüllerden mantıksal açıdan çıkmakta olup diğerinde bu durum söz konusu değildir. Siz hangisinin hangisi olduğunu bulup söyleyebilir misiniz?</p>



<p>Böylesi olağan durumlara bakıldığında, mantığın başa çıkması gereken sınırlı sayıda <em>argüman biçimi</em> olduğu izlenimine kapılabiliriz; dolayısıyla bunların tamamı geçerli ya da geçersiz şeklinde doğru sınıflandırıldığında, mantık, elde ettiği sonuçları bir sonraki kuşağa aktarmak haricinde üzerine düşen vazifeyi tamamlamış olur. <em>Felsefeciler</em> kimi zaman mantığın artık keşfedecek bir tarafı kalmadığını düşünerek söz konusu bu <em>yanılgıya</em> düşmüşlerdir. Ne var ki artık mantığın vazifesini <em>asla</em> tamamlayamayacağı bilinen bir durum olmuştur. <strong>Mantık bilimciler</strong> [<em>mantıkçılar</em>] hangi tür problemleri çözüme kavuştururlarsa kavuştursunlar, daima üstesinden gelmeleri gereken ve hâlihazırda çözülmüş olan problemlere indirgenemeyecek nitelikte yenileri ortaya çıkacaktır. Mantığın böylesine açık uçlu inceleme alanı olarak nasıl ortaya çıktığını anlayabilmek adına, mantığın tarihinin matematik tarihiyle nasıl iç içe geçtiğine dönüp şöyle bir bakmamız gerekiyor.</p>



<p><strong>İ</strong>nsanlık tarihinde görülen mantıksal muhakemenin uygulandığı en sürdürülebilir ve başarıya ulaşmış olan gelenek matematiktir. Elde edilen bu neticeler doğa bilimlerinde ve sosyal bilimlerde de uygulanmakta, dolayısıyla söz konusu bu bilimler de nihayetinde <em>mantık</em> üzerine kurulmaktadır.</p>



<p>Matematiksel bir ifadenin temel prensiplerden yola çıkılarak ispatlanması gerekliliği argümanı en azından <em>Öklid</em>‘in (Grekçe: Εὐκλείδης Eukleídēs; M.Ö. 330 – 275) geometrisine (<a href="https://aeon.co/essays/how-european-sailors-learned-celestial-navigation" target="_blank" rel="noopener" title="">Öklidyen Geometri</a>) kadar uzanmaktadır. Her ne kadar matematikçiler genellikle muhakemelerinin soyut yapısından çok matematiksel getirilerine önem verseler de, bu getirilere ulaşmak amacıyla eşi benzeri görülmemiş derecede kuvvetli bir <strong>mantıksal muhakeme</strong> geliştirmek zorunda kalmışlardır.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="675" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Oliver-Byrne-The-First-Six-Book-of-the-Elements-of-Euclid-Londres-1847-Book-I-Prop.webp?resize=1024%2C675&ssl=1" alt="" class="wp-image-16048" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Oliver-Byrne-The-First-Six-Book-of-the-Elements-of-Euclid-Londres-1847-Book-I-Prop-scaled.webp?resize=1024%2C675&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Oliver-Byrne-The-First-Six-Book-of-the-Elements-of-Euclid-Londres-1847-Book-I-Prop-scaled.webp?resize=300%2C198&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Oliver-Byrne-The-First-Six-Book-of-the-Elements-of-Euclid-Londres-1847-Book-I-Prop-scaled.webp?resize=768%2C506&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Oliver-Byrne-The-First-Six-Book-of-the-Elements-of-Euclid-Londres-1847-Book-I-Prop-scaled.webp?resize=1536%2C1012&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Oliver-Byrne-The-First-Six-Book-of-the-Elements-of-Euclid-Londres-1847-Book-I-Prop-scaled.webp?resize=2048%2C1349&ssl=1 2048w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Oliver-Byrne-The-First-Six-Book-of-the-Elements-of-Euclid-Londres-1847-Book-I-Prop-scaled.webp?resize=480%2C316&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Oliver-Byrne-The-First-Six-Book-of-the-Elements-of-Euclid-Londres-1847-Book-I-Prop-scaled.webp?w=2340&ssl=1 2340w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption"><em>Oliver Byrne’ün Öklid’in Ögelerinin İlk Altı Kitabı [The First Six Books of the Elements of Euclid — (1867) adlı eserinden. [<strong>Fotoğraf:</strong> Bilinmiyor]</em></figcaption></figure></div>


<p>Bunun bir örneği <strong>reductio ad absurdum</strong> [<em>saçmaya indirgeme</em> <em>veya</em> <em>olmayana ergi yöntemi</em>] prensibidir. Bu, bir neticenin geçerli olmadığını farz ederek ve bundan bir çelişki türeterek o neticeyi ispatlamak üzere kullanılan bir yöntemdir. Örneğin, asal sayıların sonsuz sayıda olduğunu ispat etmek amacıyla, bunun aksini, yani en büyük bir asal sayı olduğunu farz ederek işe başlanır ve sonrasında bu <strong>faraziyeden</strong> [<em>varsayımdan</em>] birbiriyle <strong>tenakuz</strong> [<em>çelişki</em>] teşkil eden neticeler elde edilir. Bu karmaşık ispat sürecinde, kişinin faraziye üzerine faraziyelerde bulunması gerekebilir; bu detaylı diyalektik yapıyı yakından izleyebilmek için neler olup bittiğine yönelik güvenli bir <strong>mantıksal kavrayışa</strong> gereksinim duyulmaktadır.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>Matematiğin aritmetik dışında kalan mantıksal yapılandırmalara indirgenerek sağlamlaştırılması yönünde bir eğilim [temayül] söz konusuydu.</em></p></blockquote></figure>



<p>19. yüzyılda matematik giderek artan oranda kapsamlı ve soyut hâle gelirken, buna koşut doğrultuda mantık da gelişme göstermiştir. Günümüzde “<em>Boole cebiri</em>” adıyla bilinen ve temelde “<em>ve</em>“, “<em>veya</em>” ve “<em>değil</em>” mantığını, ancak buna eş olarak sınıflar üzerinde kesişme, birleşim ve tümleme işlemlerini de içeren mantığı <em><a href="https://aeon.co/essays/the-rise-and-fall-and-rise-of-logic" target="_blank" rel="noopener" title="">George Boole</a></em> (<em>doğumu: 2 Kasım 1815, Lincoln – ölümü: 8 Aralık 1864, Ballintemple</em>) geliştirmiştir. Ayrıca bu mantık elektronik devrelerin yapı taşlarını, VE kapılarını, VEYA kapılarını ve DEĞİL kapılarını modellemekte ve bu yönüyle dijital bilgi işlem tarihinde temel bir rol oynamaktadır.</p>



<p><strong>Boole mantığının</strong> belirli sınırları vardır. Bilhassa, “<em>bazı</em>” ve “<em>hepsi</em>” mantığını kapsamamaktadır. Yine de bu tür sözcüklerin karmaşık birleşimlerinin, örneğin matematiksel bir fonksiyonun “<em>sürekli</em>” olmasının ne ifade ettiği ve yine de “<em>fonksiyon</em>” olmanın tam karşılığının ne olduğu gibi, 19. yüzyılın başlarında matematik biliminde kafa karışıklığına ve tutarsızlığa sebebiyet verecek konularda, titiz matematiksel tanımlamalarda giderek artan bir rolü olmuştur.</p>



<p>19. yüzyılın sonlarında matematiğin, toplama ve çarpma gibi işlemlerin altındaki doğal sayılar (<em>0’dan tekrar tekrar 1 eklenerek ulaşılan sayılar</em>) teorisinin, <em>aritmetiğin</em> dışındaki <strong>mantıksal</strong> <strong>yapılandırmalara</strong> indirgenmesi yoluyla giderek sağlamlaştırılması yönündeki artan bir eğilime tanık olunmuştur. Bunun ardından ünlü matematikçi <em>Richard Dedekind</em> (<strong><em>doğumu:</em></strong><em> 6 Ekim 1831 – <strong>ölümü:</strong> 12 Şubat 1916</em>), bir başlangıç noktasından belli bir işlemin (<em>0, 1, 2, 3, …</em>) arka arkaya uygulanmasıyla ortaya çıkan tüm dizilerin genel teorisine aritmetiğin kendisinin nasıl indirgenebileceğini gösterdi. Söz konusu bu teori, <strong>mantığa</strong> çok benzemektedir. İşlem üzerinde iki kısıtlama koymuştur: Birincisi, farklı girdiler üzerinde asla aynı çıktıyı vermeyecektir; ikincisi, hiçbir zaman başlangıç noktasının çıktısını vermeyecektir. Bu kısıtlamalar göz önüne alındığında, elde edilen dizinin kendi üzerinde döngüye girmesi mümkün değildir ve bu nedenle sonsuz olması gerekir.</p>



<p>Dedekind’in projesindeki esas zorlu kısım, bu tür bir sınırsız dizinin varlığını ispatlamaktı. Açıklamaya çabaladığı konu <em>aritmetik</em> olduğundan, doğal sayıların verili olduğunu farz etmek istemiyordu. Bunu yaparken, başlangıç noktası (<em>0 yerine</em>) kendi özü olan ve üretim işlemi (<em>1 eklemek yerine</em>) düşünülebilir her girdiden, bu girdi hakkındaki düşünebileceği düşünceleri yapılandıran bir dizi önerdi. Bunu ispat ederken hem kendi öz-benliğine hem de düşünebilirlikle alakalı düşüncelerine yaptığı gönderme en hafif tabiriyle beklenmedik bir durumdu. Peki, başka birisi aritmetiği tamamıyla kesin hâle getirmek için bundan daha iyisini becerebilir miydi?</p>



<p><strong>A</strong><em>ritmetik</em> ve belki de matematiğin geri kalan kısmının salt <strong>mantık</strong> çerçevesine indirgenmesi gayet doğal bir fikirdi. Bazı kısmi indirgeme yöntemleri kolaydır. Örneğin, 2 + 2 = 4 denklemini ele alalım. Bu denklem fiziksel dünyaya uygulandığında aşağıdaki gibi argümanlara karşılık gelir (<em>bir kâse meyve hakkında</em>):</p>



<ul>
<li><em>Burada tam olarak iki elma vardır.</em></li>



<li><em>Aynı zamanda tam olarak iki portakal vardır.</em></li>



<li><em>Hiçbir elmadan portakal elde edilemez.</em></li>
</ul>



<ul>
<li>Dolayısıyla:</li>
</ul>



<ul>
<li><em>Burada tam olarak dört elma ve portakal vardır.</em></li>
</ul>



<p>“<em>Tam olarak iki</em>” gibi ifadeler tamamen <strong>mantıksal terimlere</strong> çevrilebilir: <em>”Tam olarak iki elma vardır</em>” ifadesi <em>”Bir elma vardır, bir elma daha vardır ve başka elma yoktur</em>” ifadesine denk düşer. Tüm argümanın bu tür terimlere dönüştürülmesinden sonra, çıkarım öncüllerden tamamıyla mantıksal muhakeme yöntemiyle kesin bir surette çıkarılabilir. Aynı işlem ”<em>2</em>” ve ”<em>4</em>” gibi belirli sayıların yer aldığı her türlü aritmetik denklem üzerinde, hatta çok büyük sayılar üzerinden bile genelleştirilebilir. Bu tür sıradan matematik uygulamalarının mantıkla indirgenmesi gayet mümkündür.</p>



<p>Ne var ki, söz konusu bu kadar kolay bir indirgeme yeteri derecede öteye gitmez. Ayrıca matematiğin, “<em>m ve n herhangi bir doğal sayı ise, m + n = n + m</em>” şeklindeki genellemeleri de içermektedir. Bu kolay indirgeme böylesi bir genellemenin altından kalkamaz. <em>Aritmetiğin</em> salt <strong>mantık</strong> <strong>düzeyine</strong> indirgenebilmesi maksadıyla bundan kat be kat kapsamlı bir yöntemin uygulanması gerekmektedir.</p>



<p>Bu konuda anahtar niteliğindeki gelişme <em><a href="https://aeon.co/essays/paraconsistent-logics-find-structure-in-our-inconsistent-world" target="_blank" rel="noopener" title="">Friedrich Ludwig Gottlob Frege</a></em> (<em>doğumu: 8 Kasım 1848 – ölümü: 26 Temmuz 1925</em>) tarafından, Dedekind’inkinden biraz daha önce, ancak o zamanlar çok daha düşük bir bilinirliğe sahip olan bir çalışmada gerçekleştirilmiştir. Frege, içinde <strong>mantıksal ispatların</strong> yazılabileceği kökten derecede yeni bir <em>sembolik dil</em> geliştirmiş ve bu dile yönelik bir <em>tümdengelim kuralları</em> sistemini icat etmiştir; böylece sistemde yer aldığı varsayılan her türlü ispatın doğruluğunun kesin bir surette kontrol edilmesi mümkün olmuştur. Oluşturduğu bu <em>yapay</em> <em>dil</em>, şimdiye kadarki mantıksal sembolizmden kat be kat fazlasını ifade etmeyi mümkün kılıyordu. Bu sayede, ileri düzeyde matematikte yapılan <em>teorem</em> ve <em>tanımlamaların</em> içerdiği yapısal karmaşıklıklar ilk kez tamamen biçimsel terimlerle ifade edilebilir hâlâ gelmiştir. Bu <em>biçimsel sistem</em> kapsamında Frege, doğal sayıların eşit sayıda elemanı olan kümelerden nasıl soyutlama yoluyla anlaşılabileceğini gösterdi. Buna örnek verecek olursak, <em>2</em> sayısı tam olarak iki elemanlı tüm kümelerde ortak olan sayıdır. İki küme, elemanları arasında bire bir uygunluk söz konusu olursa eşit sayıda elemana sahip olur. Gerçi Frege “<em>kümeler</em>“den bahsetmekten ziyade “<em>kavramlar</em>“dan bahsetmiştir, yine de bu aradaki farklılık bizim amaçlarımız doğrultusunda pek de mühim değildir.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>R kendisinin elemanı olmayan bir küme midir? Eğer öyleyse, öyle değildir ve eğer öyle değilse, öyledir; yani bu bir tutarsızlık demektir!</em></p></blockquote></figure>



<p>Frege’nin ortaya koyduğu bu mantık dili, gerek <strong>felsefeciler</strong> [<em>filozoflar</em>] ve <strong>dilbilimciler</strong> [<em>linguistler</em>] gerekse matematikçiler açısından son derece paha biçilmez olmuştur. Bu bağlamda, örnek vermek gerekirse, “<em>Her at bir hayvandır, bu nedenle her atın kuyruğu da bir hayvanın kuyruğudur</em>” şeklindeki basit argümanı göz önünde bulunduralım. Bu argümanın geçerli oluşu Frege’den epey önce bilinmekteydi fakat bu argümanın altında yatan temel yapısını çözümleyebilmek ve geçerliliğini gerektiği üzere açıklayabilmek adına <strong>Fregeci</strong> mantığa gereksinim duyulmuştu. Günümüzde felsefeciler bu yaklaşımı kullanarak birbirinden apayrı argümanları çözümlemektedir. <em>Dilbilimciler</em>, karmaşık yapıdaki bir cümlenin manasının, cümleyi oluşturan sözcüklerin manalarıyla ve bunların birbirleriyle nasıl bir araya getirildikleriyle belirlendiğini açıklayabilmek üzere Frege’ye kadar uzanan bir yaklaşım benimsemektedir.</p>



<p>Frege, matematiğin mantık alanına indirgenmesi girişimine herkesten çok katkıda bulunmuştur. 20. yüzyılın başlarında bu konuda başarıya ulaşmış gibi görünüyordu. Derken <a href="https://aeon.co/essays/philosophy-at-war-nationalism-and-logical-analysis" target="_blank" rel="noopener" title="">Bertrand Russell</a>‘dan (<em>doğumu: 18 Mayıs 1872 – ölümü: 2 Şubat 1970</em>) gelen kısa bir not, Frege’nin matematiğini yeniden yapılandırdığı mantık temelindeki <strong>aksiyomların</strong> [<em>belitler veya postulatlar</em>] içinde saklı bir tutarsızlığa dikkat çekiyordu. Bundan daha vahim bir haber de düşünülemezdi.</p>



<p>Söz konusu çelişkinin kümeler üzerinden açıklanması en kolay yoldur, yine de bunun <em>Fregeci</em> terimlerle ifade edilişi de aynı derecede can alıcıdır. Bunu anlayabilmek adına bir adım geriye gitmemiz gerekiyor.</p>



<p>Matematikte, “<em>üçgen</em>” ile neyi kastettiğimiz açıklığa kavuştuğunda, tüm üçgenlerin oluşturduğu kümeden söz edebiliriz: Bu kümenin elemanları üçgenlerden ibarettir. Buna paralel şekilde, “<em>üçgen olmayan</em>” ile neyi kastettiğimiz de aynı derecede anlaşılır olduğundan, tüm üçgen olmayanların oluşturduğu küme üzerinde rahatlıkla konuşabilmeliyiz: Bu kümenin elemanları yalnızca üçgen olmayanlardır. Her iki küme arasında göze çarpan bir farklılık şudur: Tüm üçgenler kümesi, kendisi bir üçgen olmadığı için, kendi kendisinin bir elemanı değildir; öte yandan tüm üçgen olmayanlar kümesi ise, kendisi bir üçgen olmayan olduğu için, kendi kendisinin bir elemanıdır. Daha geniş kapsamda, “<em>X</em>” ile neyi kastettiğimiz belliyse, tüm X’lerin kümesi vardır. Kümeler konusundaki bu temel ilkeye “<em>sınırsız anlayış</em>” adı verilir. Frege’nin mantığında da buna benzer bir prensip yer alır.</p>



<p>“<em>Kendi kendisinin elemanı olmayan küme</em>” ile neyi kastettiğimiz net olduğundan, bunu sınırlandırılmamış anlayış prensibinde “<em>X</em>” yerine koyabiliriz. Bu durumda, kendi kendisinin elemanı olmayan tüm kümelerin bir kümesi olur. Buna “<em>R</em>” (“<em>Russell</em>” için) diyelim. R kendi kendisinin bir elemanı mıdır? Diğer bir deyişle, R kendi kendisinin elemanı olmayan bir küme midir? Çabucak bir derinlemesine düşünme bize şunu gösterir: R kendi kendisinin bir elemanıysa, R kendisinin bir elemanı değildir; yok eğer R kendisinin bir elemanı değilse R kendisinin elemanıdır. Bu durum bir tutarsızlık teşkil eder!</p>



<p>İşte bu çelişkiye <strong>Russell paradoksu</strong> [<em>Türkçede açmaz, çatışkı, yanıltmaç sözcükleri kullanılr</em>] diyoruz. Bu sınırlandırılmamış anlayış kavramında bir şeylerin yanlış olduğunu göstermektedir. Her ne kadar pek çok kümenin kendisinin elemanı olmasa da, kendi kendisinin elemanı olmayan tüm kümelerin oluşturduğu bir kümeden söz etmek mümkün değildir. Bu da beraberinde şöyle bir soruyu getirir: Tüm X’lerin kümesi üzerine ne zaman söz söylemeye başlayabiliriz? Tüm X’lerin bir kümesi ne zaman mevcuttur? Bu sorunun günümüz matematiği bakımından taşıdığı öneme gelince, zira kümeler kuramı matematiğin standart çerçevesini oluşturmaktadır. Üzerinde konuşabileceğimiz bir küme olup olmadığından hiçbir zaman emin olamayacaksak, bu konuda nasıl ilerleme kaydedeceğiz?</p>



<p><strong>Mantıkçılar</strong> ve <strong>matematikçiler</strong>, kavrayış prensibini çelişkilerden uzak duracak kadar sınırlamanın, ancak bunu yaparken normal matematiksel incelemeleri sekteye uğratmayacak kadar sınırlamanın pek çok farklı yöntemini keşfetmişlerdir. <strong>Russell</strong> ve <strong>Alfred North Whitehead</strong>, ”<em>Matematiksel İlkeleri</em>” [<em>Principia Mathematica (1910-13)</em>] adlı devasa yapıtlarında, Frege’nin projesinin bir varyantını gerçekleştirmek üzere yeterince matematiksel gücü korurken, tutarlılığı yeniden sağlayabilmek amacıyla oldukça kısıtlı sınırlamalar getirmiş ve böylece matematiğin büyük bir çoğunluğunu kendi tutarlı <strong>mantıksal sistemlerine</strong> indirgemişlerdir. Ne var ki, söz konusu bu sistem olağan matematiksel amaçlar doğrultusunda çalışmayı fazlasıyla külfetli hâle getirmiştir. Artık matematikçilerin tercihi, Russell’ınkiyle aynı dönemde <em>Ernst Zermelo</em> (doğumu: <em>27 Temmuz 1871</em> –  ölümü: <em>21 Mayıs 1953</em>) tarafından geliştirilmiş ve sonrasında Abraham Fraenkel (<strong><em>İbranice:</em></strong><em> אברהם הלוי (אדולף) פרנקל ”Abraham Adolf Halevi Fraenkel” doğumu: 17 Şubat 1891 – ölümü: 15 Ekim 1965</em><strong>)</strong> tarafından güçlendirilmiş olan nispeten daha sade ve daha etkili bir sistem yönünde olmuştur. Altta yatan temel fikir ”<em>tekrarlı</em>” kavramıdır çünkü <a href="https://aeon.co/videos/if-simple-logic-isnt-working-with-your-internet-company-try-zermelo-fraenkel-set-theory" target="_blank" rel="noopener" title="">Zermelo-Fraenkel aksiyomları</a>, küme-oluşturucu işlemleri tekrarlamak suretiyle nasıl gittikçe artan sayıda kümelere ulaşıldığını tasvir eder.</p>



<p><strong>Kümeler teorisi </strong>yalnızca matematiğin değil, matematiksel mantığın bir dalı şeklinde sınıflandırılır. Bunun birkaç farklı gerekçesi vardır.</p>



<p>Birincisi, “<em>veya</em>“, “<em>bazı</em>” ve “<em>dır</em>” şeklindeki temel mantıksal sözcüklerin taşıdıkları manalar bir tür soyut yapısal genelliğe dayanır; bu şekilde “<em>küme</em>” ve ” <em>elemanı</em>” sözcüklerinin manası da birbirine benzetilebilir.</p>



<p>İkinci nokta ise, kümeler teorisinin büyük bir çoğunluğunun mantıksal <em>tutarlılık</em> ve <em>tutarsızlık</em> sorunlarıyla ilintili oluşudur. Bu teorinin en büyük neticelerinden biri, mantık ve matematiğe getirilen geçerli aksiyom ve prensiplerin önemli bir sınırlamasını gözler önüne seren <em>süreklilik hipotezinin</em> (CH) bağımsız olmasıdır. CH, 1878 yılında <em>kümeler teorisinin</em> kurucusu <em><a href="https://aeon.co/essays/why-some-infinities-are-bigger-than-others" target="_blank" rel="noopener" title="">Georg Cantor</a></em> (<em>doğumu: 3 Mart 1845, Sankt Petersburg, Rusya – ölümü: 6 Ocak 1918, Halle an de Saale, Almanya</em>) tarafından öne sürülen, birbirinden bağımsız sonsuz kümelerin göreceli büyüklüklerine yönelik olağan bir varsayımdan ibarettir. <em><a href="https://aeon.co/videos/how-a-verbal-paradox-shattered-the-notion-of-total-certainty-in-mathematics" target="_blank" rel="noopener" title="">Kurt Gödel</a></em> (<em>doğumu: 28 Nisan 1906 – ölümü: 14 Ocak 1978</em>) 1938’de CH’nin standart kümeler teorisiyle tutarlı olabileceğini göstermiştir (<em>standart kümeler teorisinin kendi içerisinde tutarlılığı olduğu farz edilirse</em>). Öte yandan 1963 yılında <em>Paul Joseph Cohen</em> (<em>doğumu: 2 Nisan 1934, Long Branch, New Jersey, ABD – ölümü: 23 Mart 2007, Stanford, California, ABD</em>) CH’nin <em>olumsuzlanmasının</em> da standart küme teorisiyle tutarlı olduğunu göstermiştir (<em>yine standart küme teorisinin tutarlı olduğunu farz ederek</em>). Bu nedenle, şayet standart küme teorisi tutarlı ise, CH’yi ne ispatlayabilir ne de çürütebilir; bu konu üzerinde <strong>bilinemezci</strong> [<em>agnostik</em>] kalır. Bazı kümeler teorisyenleri, CH’yi şu ya da bu şekilde çözüme kavuşturmak gayesiyle <em>kümeler teorisine</em> eklenebilecek makul yeni aksiyomlar arayışına girmişlerse de şimdiye kadar pek ilerleme kaydedememişlerdir. Bu aksiyomlardan birini bulsalar bile, güçlendirilmiş kümeler teorisi başka bazı hipotezler konusunda bilinemezci olmaya devam edecek ve bu durum süresiz surette böyle sürecektir.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>Biçimsel mantık çerçevesindeki bir ispat, bir külçe altın görmeseniz bile hâlâ altın standart niteliğindedir.</em></p></blockquote></figure>



<p>İşinde ehil bir matematikçi, kümeleri tutarsızlık riskini göz önünde bulundurmadan ya da ispatlarının standart kümeler teorisinde uygulanıp uygulanamayacağını araştırmaksızın kullanabilir. Neyse ki, bu normalde mümkündür. Bu tür matematikçiler, yaşamlarını yasaları dert etmeden sürdüren fakat uygulamada yasalara riayet eden insanlara benzetilebilir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="773" height="1024" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Young_Kurt_Godel_as_a_student_in_1925.webp?resize=773%2C1024&ssl=1" alt="" class="wp-image-16049" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Young_Kurt_Godel_as_a_student_in_1925-scaled.webp?resize=773%2C1024&ssl=1 773w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Young_Kurt_Godel_as_a_student_in_1925-scaled.webp?resize=226%2C300&ssl=1 226w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Young_Kurt_Godel_as_a_student_in_1925-scaled.webp?resize=768%2C1018&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Young_Kurt_Godel_as_a_student_in_1925-scaled.webp?resize=1159%2C1536&ssl=1 1159w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Young_Kurt_Godel_as_a_student_in_1925-scaled.webp?resize=1546%2C2048&ssl=1 1546w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Young_Kurt_Godel_as_a_student_in_1925-scaled.webp?resize=480%2C636&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/Young_Kurt_Godel_as_a_student_in_1925-scaled.webp?w=1932&ssl=1 1932w" sizes="(max-width: 773px) 100vw, 773px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption"><em>Kurt Gödel (1925). [<strong>Fotoğraf:</strong> Vikipedi]</em></figcaption></figure></div>


<p>Her ne kadar kümeler teorisi matematik yapılabilecek akla gelebilecek yegâne çerçeve değilse de, buna karşılık gelecek her türlü çerçeve bakımından <strong>benzeşen</strong> [<em>analog</em>] sorunlar gündeme gelecektir: <em>Russell paradoksuna</em> yönelik benzeyişleri ketlemek üzere sınırlamalar getirilmesi gerekecek ve bu paradoksun kesin bir yaklaşımla geliştirilebilmesi karmaşık <strong>mantık</strong> sorunlarını da barındıracaktır.</p>



<p>Matematiksel <strong>ispat</strong> ve <strong>biçimsel mantık</strong> arasındaki ilişkiyi inceleyerek, mantığın önemini vurgulayan bir diğer yöntem olan <strong>mantık</strong> ve <strong>bilgisayar bilimi</strong> arasında var olan bazı bağlantıları daha derinlemesine anlamaya başlayabiliriz.</p>



<p>Matematik alanındaki çoğu ispat yarı-biçimseldir; bunlar hem matematiksel hem de <strong>mantıksal gösterimler</strong> [<em>notasyon</em>], <strong>diyagramlar</strong> ve <strong>İngilizce</strong> veya diğer doğal dillerin bir karışımında sunulur. Bunun altında yatan aksiyomlar ve birinci prensiplerden pek söz edilmez. Her halükârda, işin ehli matematikçiler ispattaki bir noktadan kuşku duyarlarsa, muhakemenin meşru olduğu netleşene kadar eksik bırakılan adımların yerine konması hususunda yazar(lar)a kafa tutarlar. Her ne kadar fiiliyatta tam bir <strong>biçimselleştirme</strong> [<em>formalizasyon</em>] pek gerekli olmasa da ve binlerce sayfa uzunluğunda bir ispatı içerse de, her türlü sağlam ispatın prensipte tamamıyla biçimsel ve mantıksal açıdan kesin hâle getirilebileceği farz edilir. Biçimsel mantık çerçevesindeki bir ispat, şahsen hiçbir zaman bir külçe altın görmeseniz bile, hâlâ altın standart niteliğindedir.</p>



<p>Biçimsel ispatın standardı, matematiksel ispatların bilgisayar ile kontrol edilmesiyle yakından ilintilidir. Olağan bir yarı-biçimsel ispat, mevcut hâliyle mekanik açıdan kontrol edilemez, zira bilgisayar daha biçimsel parçaları bir arada tutan <strong>düzyazı</strong> [<em>nesir</em>] anlatımı yeterince değerlendiremez (<em>mevcut yapay zekâ yeterince güven verici olmayacaktır</em>). Bunun yerine, ispatı kontrol eden program ile insan matematikçiler arasında gerçekleşen etkileşimli bir işleme gereksinim duyulmaktadır: Bu program, tamamıyla <em>biçimsel bir ispata</em> ulaşana veya insanların ne yapacaklarını bilemediklerini fark edene kadar, insanlara sürekli olarak tanımları ve orta dereceli adımları açıklığa kavuşturmalarını sormaktadır. Bu işlemler aylarca sürebilir. Hatta dünyanın sayılı matematikçileri bile <em>karmaşık bir yarı-biçimsel</em> ispatın geçerliliğini kontrol etmek amacıyla etkileşimli süreçten yararlanabilir, nitekim zekice ve son derece ikna edici bir ispat stratejisinin ufak tefek bir hatadan kaynaklandığı durumları yakından bilirler.</p>



<p>Tarihsel açıdan, mantığın bilgisayarla olan bağlantıları bundan çok daha derinlere inmektedir. Gödel 1930 yılında, mantığın büyük bir bölümü olan birinci dereceden mantığa yönelik sağlıklı ve bütün bir ispat sisteminin mevcut olduğunu gösteren bir çalışma yayınlamıştır. Pek çok amaç doğrultusunda, ihtiyaç duyulan tek yöntem birinci dereceden mantıktır. Bu sistem herhangi ispatlanabilir formülün geçerli olması anlamında sağlamdır (<em>yani,</em> <em>tüm modellerde doğrudur</em>). Ayrıca sistem, her türlü geçerli formülün ispat edilebilir olması bakımından da eksiksizdir. Prensipte, sistemdeki her türlü ispat sırasıyla listelenebileceğinden, sistem, sınırsız sayıda olsa bile, dilin tüm geçerli formüllerini listelemenin doğal bir yolunu sağlar. Her ne kadar süreç bitmek bilmese de, verilen her geçerli formül er ya da geç ortaya çıkacaktır (<em>belki de bizim yaşamımız boyunca değil</em>). Bunun bize verilen her türlü formülün geçerli olup olmadığını prensipte belirlemenin doğal bir yolunu verdiği düşünülebilir: Yalnızca listede görünüp görünmediğini kontrol etmek üzere beklemek. Peki, bu geçerli formüller açısından gayet iyi işliyor, fakat ya geçersiz olanlar? Oturduğunuz yerden formülü bekliyorsunuz. Oysa henüz ortaya çıkmadıysa, ileride çıkıp çıkmayacağını ya da hiç çıkmayacağını nereden bileceksiniz? Bu konudaki en büyük açık soru ”<strong>Karar Problemi</strong>” idi: Dildeki her türlü formülün geçerli olup olmadığını size söyleyebilecek genel bir algoritma mevcut mudur?</p>



<p>Böylesi bir algoritmanın imkânsız olduğunu 1935-36 yılları arasında hemen hemen birbirleriyle örtüşen bir süreçte ABD’de <em>Alonzo Church</em> (<em>doğumu: Haziran 1903, Washington, ABD – ölümü: 11 Ağustos 1995, Hudson, Ohio, ABD</em>) ve Birleşik Krallık’ta <em><a href="https://aeon.co/essays/why-we-should-remember-alan-turing-as-a-philosopher" target="_blank" rel="noopener" title="">Alan Mathison Turing</a></em> (<em>doğumu: 23 Haziran 1912, Londra, İngiltere, BK – ölümü: 7 Haziran 1954, Cheshire, İngiltere, BK</em>) göstermişlerdir. Bu doğrultuda, takdir yetkisine veya yargılamaya mahal bırakmaksızın bir sorunu aşama aşama çözmeye dayalı salt bir mekanik yöntemi tanımlayan bir algoritma olabilmenin tam manasıyla ne demek olduğu üzerine kafa yormaları ve yaratıcılıklarını ortaya koymaları gerekiyordu. Bu konuyu iyice somutlaştırabilmek adına Turing, prensipte her türlü algoritmayı çalıştırabilecek hayali bir evrensel bilgi işlem makinesinin net bir tanımlamasını getirdi. Böyle bir makinenin “<em>Karar Problemi</em>“nin [<em>Decision Problem</em>] zorluklarının hakkından gelemeyeceğini ispat etti. Aslında, bilgisayarı Turing keşfetmişti (<em>gerçi o zamanlar “<strong>bilgisayar</strong>” sözcüğü görevi hesaplamalar yapmak olan insanlar arasında kullanılıyordu; hatta bir filozof kendisinin bir bilgisayarla evlendiğini belirtmekten keyif alıyordu</em>). Bundan birkaç yıl sonra Turing, <strong>II. Dünya Savaşı</strong> (<em>1 Eyl 1939 – 2 Eyl 1945</em>) esnasında gerçekleşen <strong>Alman kodlarını</strong> [<em>şifrelerini</em>] gerçek zamanlı olarak çözebilmek maksadıyla bir elektronik bilgisayar geliştirdi ve bu bilgisayar Kuzey Atlantik’te Alman U-botlarının mağlup edilmesine muazzam bir ölçüde katkıda bulunmuştu. Dizüstü [<em>laptop</em>] bilgisayarınızda yüklü olan programlar, “<em>Mantık neden önemlidir</em>?” sorusuna verilebilecek uygulamalı bir yanıt oluşturmaktadır.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Ortaya çıkan alternatif mantıkçılar [<em>mantık bilimcisi</em>], sıradan bir komplo teorisyeninden kat be kat fazla rasyoneldir [<em>akılcıdır</em>].</p></blockquote></figure>



<p>Turing’den günümüze bakıldığında hem <strong>mantık</strong> hem de <strong>bilgi işlem</strong> birbirleriyle etkileşimde bulunmaya devam etmektedir. Bu bağlamda kullanılan ”<em>programlama dilleri</em>” mantıkçıların geliştirdiği ”<em>biçimsel diller</em>” ile yakından bağlantılıdır. Gelişmekte olan bir mantık dalı, yalnızca belirli bir sınıf altında bir algoritmanın var olup olmadığını değil, aynı zamanda girdinin boyutunun bir işlevi bağlamında kaç aşamadan oluşan bir algoritmanın mümkün olduğunca hızlı olabileceğini inceleyen <strong><em>Hesaplamalı Karmaşıklık Teorisi</em></strong>‘dir. Şayet bir mantık dergisine bakarsanız, bu yayına katkıda bulunan bilim insanlarının genellikle <em>matematik</em>, <em>bilgisayar bilimleri</em> ve <em>felsefe</em> gibi muhtelif akademik disiplinlerden geldiğini fark edersiniz.</p>



<p>Çıkarımların geçerliliğini belirlemede başvurulacak nihai disiplin mantık olduğundan, insan temel mantıksal prensiplerin kuşkuya mahal bırakmayacak nitelikte veya aşikâr olmasını bekleyebilir — yani felsefeciler bunu eskiden <a href="https://aeon.co/essays/does-philosophy-still-need-mathematics-and-vice-versa" target="_blank" rel="noopener" title="">böyle düşünürlerdi</a>. Ne var ki geçtiğimiz yüzyıl boyunca, standart mantığın her prensibi belli başlı mantıkçılarca reddedilmiştir. Bu reddiyeler muhtelif gerekçelerle ortaya atılmıştır: Bunlar arasında barındırdığı <a href="https://aeon.co/videos/western-logic-has-held-contradictions-as-false-for-centuries-is-that-wrong" target="_blank" rel="noopener" title="">paradokslar</a>, sonsuzluk, muğlaklık, kuantum mekaniği, değişkenlik, ucu açık bir gelecek, silinip giden bir geçmiş — aklınıza gelebilecek pek çok sebep sayılabilir. Pek çok sayıda <strong>alternatif mantık sistemi</strong> öne sürülmüştür. Bu konuda öne sürülen öngörülerin aksine, alternatif mantıkçıların akla sığmayacak kadar meczup olmayıp, bilâkis sıradan bir komplo teorisyenine nispetle daha akılcı oldukları görülmektedir; bu insanlarla kurdukları alternatif sistemlerin olumlu ve olumsuz yanları konusunda tatmin edici düzeyde tartışmalara girilebilir. Tıpkı her bilimde görüldüğü üzere mantıkta da hakiki anlaşmazlıklar söz konusudur. Bununla kıyaslandığında bu durumun mantığı gereksiz kıldığı veya öteki bilimleri faydasız gösterdiği sonucuna varılamaz. Bu yalnızca resmin karmaşıklığını artırır ki; bu da bilimin her türüne dikkatle bakıldığı zaman meydana gelme eğilimi taşıyan bir husustur. Uygulamada, mantıkçıların üzerinde mutabık kaldıkları konularda yeterince mesafe kat edilmiştir.  Çoğu alternatif mantıkçı, klasik mantığın olağan koşullarda yeterince başarılı işlediği konusunda ısrar etmektedir. (Benim kanaatime kalırsa, klasik mantığa getirilen itirazların hepsi dayanaktan mahrumdur, ne var ki bunlar şimdilik başka bir yazının konusu).</p>



<p>Mantığın belirgin vasfı özel bir kesinlik standardından ziyade, genelliğin oluşturduğu farklı bir düzey olmasıdır. <strong>Tümdengelimli argümanların</strong> kontrolündeki rolünün ötesinde mantık, gerçeklik [<em>realite</em>] içindeki en soyut, yapısal türden örüntüleri ayırt edebilmektedir. Buna verilebilecek ufak bir örnek şudur: Her şey kendisiyle-özdeştir [<em>türdeştir</em>]. Oysa bahsi geçen muhtelif mantıksal keşifler aslında bundan kat be kat derindeki örüntüleri yansıtmaktadır. Bazı felsefecilerin [filozofların] iddia ettiğinin ötesinde, söz konusu bu örüntüler yalnızca <strong>dilsel uzlaşımlar</strong> [<em>linguistik dizgeler</em>] olmaktan ibaret değildir. Her ne kadar uğraşsak da bir şeyi <em>kendisiyle-özdeş</em> olmaktan çıkaramayız. ”<em>Özdeşlik</em>” sözcüğüyle farklı bir manayı kastedebiliriz, ne var ki bu, ”<em>yerçekimi</em>” sözcüğünü farklı bir manaya kullanmak suretiyle yerçekimini alt etmeye kalkışmaya benzeyecektir. <strong><em>Fizik yasaları</em></strong><em> bize ne kadar bağlıysa, <strong>mantık yasaları</strong> da en fazla o kadar bize bağlıdır.</em></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Timothy Williamson</strong> – “<a href="https://aeon.co/essays/more-than-argument-logic-is-the-very-structure-of-reality" target="_blank" rel="noopener" title="">The patterns of reality</a>“, (Erişim Tarihi: 15.12.2023)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Burak Yıldız</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Emir Arıcı</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/gercekligin-oruntuleri-timothy-williamson/">Gerçekliğin Örüntüleri – Timothy Williamson</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Uyuyan Güzel Problemi – Daniel Peterson</title>
<link>https://trafikdernegi.com/uyuyan-guzel-problemi-daniel-peterson</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/uyuyan-guzel-problemi-daniel-peterson</guid>
<description><![CDATA[ Uyuyan Güzel’in bir deneyde yer aldığını hayal edin. Pazar akşamı uykuya dalıyor ve deneyi düzenleyenler hilesiz bir madeni para atıyor. Eğer para tura gelirse Uyuyan Güzel pazartesi günü uyandırılıyor ve ardından çarşamba günü deney bitince uyandırılmak üzere tekrar uykuya dalıyor. Eğer para yazı gelirse Uyuyan Güzel hem pazartesi hem salı günü uyandırılıyor ancak pazartesi tekrar uykuya dalmadan önce ona salı günü uyandığında pazartesi gününe dair tüm anılarını unutmasına sebep olacak bir ilaç veriliyor ve çarşamba günü tekrar uyandırılmak üzere uyutuluyor. Şu tablo hikâyeyi özetliyor: Pazar Pazartesi Salı Çarşamba Tura Deney başlıyor, Uyuyan Güzel Uykuya dalar Uyuyan Güzel uyandırılır ve bir
The post Uyuyan Güzel Problemi – Daniel Peterson first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/02/sleeping-beauty.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Uyuyan, Güzel, Problemi, –, Daniel, Peterson</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Uyuyan Güzel’in bir deneyde yer aldığını hayal edin. Pazar akşamı uykuya dalıyor ve deneyi düzenleyenler hilesiz bir madeni para atıyor. Eğer para tura gelirse Uyuyan Güzel pazartesi günü uyandırılıyor ve ardından çarşamba günü deney bitince uyandırılmak üzere tekrar uykuya dalıyor. Eğer para yazı gelirse Uyuyan Güzel hem pazartesi hem salı günü uyandırılıyor ancak pazartesi tekrar uykuya dalmadan önce ona salı günü uyandığında pazartesi gününe dair tüm anılarını unutmasına sebep olacak bir ilaç veriliyor ve çarşamba günü tekrar uyandırılmak üzere uyutuluyor.</p>



<p>Şu tablo hikâyeyi özetliyor:</p>



<figure class="wp-block-table"><table><tbody><tr><td></td><td>Pazar</td><td>Pazartesi</td><td>Salı</td><td>Çarşamba</td></tr><tr><td>Tura</td><td>Deney başlıyor, Uyuyan Güzel Uykuya dalar</td><td>Uyuyan Güzel uyandırılır ve bir süre sonra tekrar uykuya dalar</td><td>Uyuyan güzel uyandırılmaz</td><td>Deney biter, Uyuyan Güzel uyanır</td></tr><tr><td>Yazı</td><td>Deney başlıyor, Uyuyan Güzel Uykuya dalar</td><td>Uyuyan güzel uyandırılır ve hafızasını silecek ilaçları aldıktan sonra tekrar uykuya dalar</td><td>Uyuyan Güzel uyandırılır ve bir süre sonra tekrar uykuya dalar</td><td>Deney biter, Uyuyan Güzel uyanır</td></tr></tbody></table></figure>



<p>Bu deney ‘’Uyuyan Güzel Problemi’’ dediğimiz sorunu ortaya çıkarır: Uyuyan Güzel uyandığı zaman paranın tura geldiği iddiasının doğruluğuna olan <em>inancı</em> ne kadar olmalıdır?</p>



<p><em>İnancımız</em>, iddianın doğruluğuna olan güvenimizin 0 ile 1 arasında bir sayısal değer ile gösterilmesidir. 1, iddianın (buradaki iddia paranın tura gelmesi) tamamen doğru; 0 ise iddianın tamamen yanlış olduğuna emin olmak anlamına gelirken 0.5 iddiaya karşı nötr kalmak anlamına gelmektedir.</p>



<p>Uyuyan Güzel’in paranın tura geldiği iddiasının doğruluğuna olan inancı ne kadar olmalı sorusuna verilen 2 ana cevap vardır:</p>



<ul>
<li>Uyuyan güzel iddiaya 1/2 oranında inanmalı</li>



<li>Uyuyan güzel iddiaya 1/3 oranında inanmalı</li>
</ul>



<p>Uyuyan Güzel problemindeki asıl sorun bu iki çözümden hangisinin neden ve nasıl doğru olduğunun açık olmayışıdır. Bu konudaki tartışmalar epistemoloji, bilim felsefesi, olasılık felsefesi ve daha niceleri ile ilişkilidir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">1. 1/2 Oranını Savunanların Argümanı:</h2>



<p>Uykuya dalmadan önce Uyuyan Güzel paranın tura gelme ihtimalinin 1/2 olduğunu biliyor ve pazar günü uykuya daldıktan sonra uyanıncaya kadar başka hiçbir ek bilgi edinmiyor. Buradan yola çıkarak cevabın 1/2 olduğunu savunanlar, uyuyan güzelin uyandığı zaman tura gelme ihtimaline 1/2 cevabını vereceği sonucuna varıyor. <a></a><a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>



<p>Bu argüman rasyonalitenin iki prensibini bir arada kullanıyor: Yansıma ilkesi<a></a><a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> ve Temel ilke<a></a><a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn3"><sup>[3]</sup></a>.</p>



<p>Yansıma ilkesine göre bir iddia hakkında yarın <strong><em>c</em></strong> inancına sahip olacağımı biliyorsam ve yarına kadar iddia hakkında hiçbir yeni bilgi elde edemeyeceksem bugün de bu iddia hakkında <strong><em>c</em></strong> inancına sahip olmalıyım. Temel ilkeye göre ise inancımızın gücü gerçek hayattaki olasılıklar ile paralel olmalıdır<a></a><a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn4"><sup>[4]</sup></a> . Problem bu iki prensibe göre değerlendirildiğinde bize Uyuyan Güzel’in pazar günü uyandığı zaman paranın tura gelmiş olma iddiasına olan inancının 1/2 olması gerektiğini (temel ilke) ve uyanıncaya kadar yeni bilgi öğrenemeyeceği için ne zaman uyanırsa uyansın paranın tura gelmiş olmasına olan inancının yine 1/2 olması gerektiğini söyler.  </p>



<h2 class="wp-block-heading">2. 1/3 Oranını Savunanların Argümanı: Kayıtsızlık İlkesi</h2>



<p>Kayıtsızlık ilkesine göre eğer n farklı olasılık varsa ve olasılıkların birbirine herhangi bir üstünlüğü yoksa bu olasılıklardan herhangi birisinin gerçekleşme ihtimali 1/n olmalıdır. Zar atmak gibi düşünün: Hilesiz bir zarda altı yüzden herhangi birinin gelme ihtimali eşittir. Bu yüzden ‘’zar bir sonraki atışta 6 gelecek’’ iddiasının gerçekleşme ihtimaline 1/6 demeliyiz.</p>



<p>Kayıtsızlık ilkesi, paranın yazı veya turanın gelme ihtimali aynı olduğu için en başta cevabın 1/2 olduğunu savunanların argümanını güçlendiriyor gibi gözükebilir. Ancak cevabın 1/3 olduğunu savunanlara göre asıl kayıtsız olan Uyuyan Güzel’in birbirinden ayırt edemediği uyanma anlarıdır (para tura gelir ve pazartesi uyanır, para yazı gelir ve pazartesi uyanır, para yazı gelir ve salı uyanır) bu yüzden uyandığında paranın tura gelmiş olma ihtimaline olan inancı 1/3 olmalıdır<a></a><a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn5"><sup>[5]</sup></a> . Bu argümanı savunanların dünyayı farkı ayırt edilemez durumlara bölme şekli 1/2 diyenlere oranla çok daha ince elenip sık dokunmuştur* bu nedenle kayıtsızlık ilkesinin uygulanabileceği daha iyi bir örnektir. <a></a><a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn6"><sup>[6]</sup></a></p>



<h2 class="wp-block-heading">3. 1/3 Oranını Savunanların Argümanı, Yeni Bilgi:</h2>



<p>Bu argümana ikna olmayanlar için farklı bir örnek: Uyuyan Güzel para yazı geldiğinde 2 kere uyandırılmak yerine 100 kere uyandırılıyor ve her uyandırılışının ardından hafızasını silen ilacı alıyor.</p>



<p>Bu örnekte<a></a><a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn7"><sup>[7]</sup></a>  Uyuyan Güzel’in uyandığı zaman problemle alakalı yeni bir bilgi edindiğine inanmak daha kolaydır: Para tura yerine yazı gelirse ‘’şu an uyanığım’’ bilgisini çok daha fazla kez tecrübe etmiş olacaktır <a></a><a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn8"><sup>[8]</sup></a>. Uyuyan güzel uyandığında para veya dış dünya hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmasa bile kendisinin dünyadaki konumu hakkında bilgi sahibi olabilir (bu, kendi yerinin farkında olma bilgisidir). Bu inancında olan değişimi açıklar. Eğer bu açıklama doğruysa ilk örneğimize de aynı şekilde uygulanabilir. Uyuyan Güzel, para yazı gelirse daha çok uyandırılacaktır ve uyanık olma bilgisini paranın yazı geldiğine kanıt olarak kullanmalıdır.<a> </a><a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn9"><sup>[9]</sup></a></p>



<h2 class="wp-block-heading">Sonuç </h2>



<p>Uyuyan Güzel problemi, inancımızı nasıl ve ne zaman değiştirmemiz gerektiğini daha iyi anlayabilmek için filozofların rasyonalite prensiplerini rötuşlamaları gereken basit bir bulmaca gibi gözüküyor. Birçok filozof 1/3 cevabını kabul etse de filozoflar arasında henüz hangi argümanın daha iyi olduğuna dair bir konsensüs yoktur.</p>



<p>Problem kendi başına oldukça ilgi çekici olsa da bizi epistemolojinin temel sorularını cevaplamaya itiyor: Hangi şartlar altında inancımızı değiştirmek rasyonel kabul edilebilir? Ve neler bizi inancımızı değiştirmeye iten ‘’yeni kanıt’’ olarak kabul edilebilir? Bu soruların cevabı sadece Uyuyan Güzel Paradoksu için değil din felsefesi, bilim felsefesi ve rasyonel tercih teorisi gibi birçok alandaki bulmacaları çözebilmemiz için oldukça önemlidir. <a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn10"><sup>[10]</sup></a> <a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/#_ftn11"><sup>[11]</sup></a></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Çevirmen Notu: </strong>Bu problem bazı yönlerden meşhur bir matematik problemi olan Monty Hall problemine benzemektedir. Monty Hall probleminde bir yarışma sunucusu 3 kapı arasından seçim yapmamızı ister, 2 kapının arkası boş iken 1 kapının arkasında ödül vardır. Kapı tercihimizi yaptıktan sonra sunucu gelir ve arkası boş olan bir kapıyı açıp onun arkasının boş olduğunu gösterir ve sorar ‘’seçimini kalan son kapı ile değiştirmek ister misin?’’. Sezgisel olarak ‘2 kapalı kapı kaldı, birinin arkasında ödül var birinin arkası ise boş. Hangisini tercih edersem edeyim 1/2 ihtimalle doğru olacak, sunucu beni yanıltmak için sormuş olabilir o halde tercihimi değiştirmemeliyim’’ cevabı çoğu kişiye doğru gelecektir ancak istatistik bilimi bize tam tersini söyler. İstatistiksel olarak sunucunun boş bir kapı gösterip ‘’tercihini kalan son kapı ile değiştirmek ister misin?’’ diye sorması ile siz ilk tercihinizi yaptıktan sonra ‘’tercihinizi kalan 2 kapıyı aynı anda seçmiş olmakla değiştirmek ister misiniz?’’ diye sormasının hiçbir farkı yoktur. Probleme bu şekilde yaklaştığımız zaman tercihimizi korursak kazanma ihtimalimiz 1/3 iken değiştirdiğimiz anda 2/3’e yükseldiği çok daha kolay anlaşılabilir. Problem gerçek hayatta denendiği zaman da tercihini değiştirmekten yana olanların değiştirmeyenlere göre ödülü kazanma ihtimalinin 2 kat fazla olduğu deneysel olarak da gösterilebilmektedir.</p>



<p>Şimdi gelelim Uyuyan Güzel problemine. Her ne kadar problem istatistikten daha çok epistemolojiye göz kırpıyor olsa da biz bunu basit birkaç hamle ile oldukça somut bir istatistik problemine çevirerek anlamayı kolaylaştırabiliriz. Bu da istatistikçilerin kumar ile test etme (testing by betting) dedikleri yoldan geçiyor. Problemi Uyuyan Güzel’in verdiği cevap karşılığında para kazanıp kaybettiği bir kumara çevirecek olursak hangi cevabın doğru olduğunu daha net bir şekilde gösterebiliriz.</p>



<p>Oyunu Uyuyan Güzel’in doğru cevap geldikçe para kazandığı bir sisteme çevirelim. 1/2 diyenlerin argümanına göre uyuyan güzel yazı da dese tura da dese günün sonunda kazanacağı para eşit olmalıdır çünkü iki seçenekten herhangi birini seçmenin diğerine üstünlüğü yoktur. Kazanma şansının 1/2 olduğu bir oyunda kazancın 2 misli olması gerekir. Bu oyunda da oyuna giriş ücreti 1 TL ise ödül 2 TL olmalıdır. Şimdi oyunu oynatmaya başlayalım:</p>



<figure class="wp-block-table"><table><tbody><tr><td>Verdiği cevap:</td><td>Yazı turanın gerçek sonucu:</td><td>Pazartesi uyanır ve cevap verir:</td><td>Salı uyanır ve cevap verir:</td><td>Total kazanç:</td></tr><tr><td rowspan="2">Yazı</td><td>Yazı</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli +2 TL kazanç</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli +2 TL kazanç</td><td>+2 TL</td></tr><tr><td>Tura</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli</td><td>(Tura geldiği için salı uyandırılmaz)</td><td>-1 TL</td></tr><tr><td rowspan="2">Tura</td><td>Yazı</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli</td><td>-2 TL</td></tr><tr><td>Tura</td><td>-1 TL oyun bedeli +2 TL kazanç</td><td>(Tura geldiği için Salı uyandırılmaz</td><td>+1 TL</td></tr></tbody></table></figure>



<p>Bu şekilde kurulmuş bir oyunda oyuncu sürekli yazı cevabını verirse kumarhane kasası açık vermektedir yani oyun aslında adil değil, yazı lehinedir. Oysa adil kurgulanmış oyunlarda gün sonunda kazançlar ve kayıplar birbirini dengelemelidir. Burada gün sonunda yazı cevabının +1 kazancı ile tura cevabının -1 kaybının totalde dengeli gibi gözükmesi sizi yanıltmasın. Bu sonuç oyunun yazı lehine avantaj sağladığını, tura aleyhine dezavantaj sağladığını; işin sonunda ise avantajlar ile dezavantajların birbirini dengelediğini gösterir. Halbuki cevabın 1/2 olduğunu iddia eden filozoflar yazı ve tura arasında herhangi bir avantaj veya dezavantaj olmadığını iddia etmektedirler.</p>



<p>Gelin şimdi oyunu bir de ‘’cevap 1/3 olmalı’’ görüşüne göre kurgulayalım. Bu oyunda yazı demek 2/3 oranla kazandıracağı için misli 1’e 1.5, tura demek 1/3 ihtimalle kazandıracağı için misli 1’e 3 olmalıdır.</p>



<figure class="wp-block-table"><table><tbody><tr><td>Verdiği cevap:</td><td>Yazı turanın gerçek sonucu:</td><td>Pazartesi uyanır ve cevap verir:</td><td>Salı uyanır ve cevap verir:</td><td>Total kazanç:</td></tr><tr><td rowspan="2">Yazı</td><td>Yazı</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli + 1.5 TL kazanç</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli + 1.5 TL kazanç</td><td>+1 TL</td></tr><tr><td>Tura</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli</td><td>(Tura geldiği için Salı uyandırılmaz)</td><td>-1 TL</td></tr><tr><td rowspan="2">Tura</td><td>Yazı</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli</td><td>-2 TL</td></tr><tr><td>Tura</td><td>-1 TL oyuna giriş bedeli +3 TL kazanç</td><td>(Tura geldiği için Salı günü uyandırılmaz)</td><td>+2 TL</td></tr></tbody></table></figure>



<p>Oyun bu şekilde kurgulandığı zaman oyuncu yazı da dese tura da dese gün sonunda giren ve çıkan para miktarı birbirini dengelemektedir, o halde doğru kurgulanmış bir oyundur. Oyunu doğru kurgularken tura gelmiş olma ihtimalini 1/3 olarak kabul ettiğimiz için bu cevap doğru olmalıdır.</p>



<p>Q.E.D.</p>



<p>(Not: Bu oyunlar kumarhanenin gerçekte para kazanacağı değil nötr kalacağı düşünülerek kurgulanmıştır, gerçek hayatta kumarhane oyunlarında kazanma ihtimaliniz %50 ise oyunu kazanmanız haline size 2 mislini değil örneğin 1.8 mislini verirler ve aradaki fark kumarhanenin kârı olur)</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Dipnotlar</h2>



<ul>
<li>(1) Argümanın daha detaylı hali için David K. Lewis’in ‘’Seeping Beauty: Reply to Elga (2001)’’ makalesine bakabilirsiniz.</li>



<li>(2) Yansıma prensibi ilk defa van Fraasen (1984) ve van Fraasen (1995)’te ileri sürülmüştür.</li>



<li>(3) Temel ilke ilk defa Lewis(1980)’de ileri sürülmüştür. </li>



<li>(4) Temel ilkeye kanlı canlı bir örnek: hilesiz bir zar attığınızı ve 6 gelme olasılığınıza inancınızın sorulduğunu düşünün. Temel prensibe göre gerçek dünyada bunun gerçekleşme olasılığı objektif olarak 1/6 olduğu için bu öneriye olan inancımız da 1/6 olmalı. </li>



<li>(5) Argümanın daha detaylı hali için Adam Elga’nın ‘’Self Locating Belief and the Sleaping Beauty Problem (2000)’’ makalesine bakabilirsiniz. </li>



<li>(6) Neden problemi daha ince eleyip sık dokumamız gerektiğine örnek olarak hilesiz bir zarda ‘’4’ün üzeri gelme ihtimali’’ ile ‘’4 ve altı gelme’’ ihtimalini karşılaştıralım. Gelecek zarın sonucunu bilmediğimiz için kayıtsızlık ilkesine göre bu iki önermeyi eşit olarak görebilir ve‘’5 veya 6’’ gelme ihtimalin 1/2 olduğu gibi yanlış bir inanca sahip olabiliriz. Ancak kayıtsızlık ilkesini bu şekilde uygulamak ‘’4’ün üzeri gelme ihtimali’’ seçeneğini ‘’5 veya 6 gelme’’ şeklinde birbirinin özdeşi 2 seçeneğe, ‘’4 veya altı gelme ihtimali’’ seçeneğini ise ‘’1, 2, 3 veya 4 gelme ihtimali’’ şeklinde 4 seçeneğe parçalayabileceğimiz için hatalıdır. ‘’4’ün üzerinde gelme ihtimali’’ ince eleyip sık dokuduğumuz 6 özdeş önermeden 2 tanesini karşıladığı için bu önermeye olan inancımız 1/2 değil 1/3 olmalıdır. </li>



<li>(7) Dikkate değer farklı bir versiyonu Dorr (2002)’de görebilirsiniz. </li>



<li>(8) Cevabın 1/2 olduğunu savunanların buna cevabı uyanmış olmanın ‘’yeni bilgi’’ olarak sayılamayacağı şeklindedir çünkü uyuyan güzel zaten daha uykuya dalmadan önce eğer para yazı gelirse gelecekte uyandırılacak olduğunu biliyordur. </li>



<li>(9) Cevabın 1/3 olduğunu savunanların kullandığı göze çarpan diğer argümanlar da vardır ancak kelime sınırı nedeniyle bu makalede yer verilememiştir. En önemlilerinden bazıları hatalı ihtimallere inanmanız halinde kumar masasında garanti olarak para kaybedeceğinizi gösteren Hollandalı Kitabı argümanlarını kullanır. Hitchcock (2004) ve Briggs (2010) bu tarz argümanları  Uyuyan Güzel problemine uygular. </li>



<li>(10) Diğer argümanlara örnek olarak bir akıllı tasarımcının varlığına kanıt olarak sunulan hassas ayar argümanını (Thomas Metcalf’in ‘’<a href="https://1000wordphilosophy.com/2018/05/03/the-fine-tuning-argument-for-the-existence-of-god/" target="_blank" rel="noopener" title="">The Fine Tuning Argument for the Existence of God</a>’’ makalesine bakabilirsiniz) ve dünyanın sonunun yakın gözüktüğü bu zaman diliminde yaşamamızın çok da uzun bir ömrümüz kalmadığına işaret eden kıyamet günü argümanını örnek gösterebiliriz (Thomas Metcalf’in ‘’The Fine Tuning Argument for the Existence of God’’ makalesine bakabilirsiniz). Uyuyan güzel problemi ve bu argümanlar hakkında daha fazla bağlantı görmek için Huemer (2018)’e bakabilirsiniz. Chelsea Haramia, Dan Lowe, Thomas Metcalf ve Nathan Nobis’e katklarından dolayı teşekkürler.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Daniel Peterson</strong> – “<a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/06/15/the-sleeping-beauty-problem/" target="_blank" rel="noopener" title="">The Sleeping Beauty Problem</a>“, (Erişim Tarihi 05.01.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen</strong>: Başar Cem Yılmaz</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Beyza Nur Doğan & Ufuk Yazlık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/uyuyan-guzel-problemi-daniel-peterson/">Uyuyan Güzel Problemi – Daniel Peterson</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tekrar Buluşacağız – Alexander T Englert</title>
<link>https://trafikdernegi.com/tekrar-bulusacagiz-alexander-t-englert</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/tekrar-bulusacagiz-alexander-t-englert</guid>
<description><![CDATA[ 20. yüzyılın önde gelen mantıkçılarından Kurt Gödel, eksiklik teoremleriyle ve küme teorisine yaptığı katkılarla; matematik, mantık ve bilgisayar bilimlerinin seyrini değiştiren neşriyatıyla tanınmaktadır. 1951 yılında bu başarıları takdir etmek için Albert Einstein ödülüne layık görüldüğünde, matematikçi John von Neumann bir konuşmasında, Gödel’in mantık ve matematikteki başarılarını “uzay ve zamanda çok uzun zaman kalıcı” olacak kadar önemli olarak nitelendirmişti. Buna karşılık, felsefi ve dini görüşleri neredeyse her zaman gizli kalmıştır. Gödel bunları hep gizli tutmuş, hayatı boyunca bu konuda hiçbir şey yayınlamamıştır. Araştırmacılar onun hayatının sonlarına doğru arkadaşları arasında yaydığı, Tanrı’nın varlığına dair ontolojik deliliyle uğraşırken onun inanç sistemindeki diğer prensipler
The post Tekrar Buluşacağız – Alexander T Englert first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/essay-gettyimages-53466661.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Tekrar, Buluşacağız, –, Alexander, Englert</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>20. yüzyılın önde gelen mantıkçılarından Kurt Gödel, eksiklik teoremleriyle ve küme teorisine yaptığı katkılarla; matematik, mantık ve bilgisayar bilimlerinin seyrini değiştiren neşriyatıyla tanınmaktadır. 1951 yılında bu başarıları takdir etmek için Albert Einstein ödülüne layık görüldüğünde, matematikçi John von Neumann bir konuşmasında, Gödel’in mantık ve matematikteki başarılarını “uzay ve zamanda çok uzun zaman kalıcı” olacak kadar önemli olarak nitelendirmişti. Buna karşılık, felsefi ve dini görüşleri neredeyse her zaman gizli kalmıştır. Gödel bunları hep gizli tutmuş, hayatı boyunca bu konuda hiçbir şey yayınlamamıştır. Araştırmacılar onun hayatının sonlarına doğru arkadaşları arasında yaydığı, Tanrı’nın varlığına dair ontolojik deliliyle uğraşırken onun inanç sistemindeki diğer prensipler önemli bir tartışma konusu değillerdi. Bunlardan birisi, Gödel’in ölümden sonra hayata olan inancıydı.</p>



<p>Neden ahirete inanıyordu? Hangi argüman onu ikna etmişti? Görünen o ki bu soruların nispeten kapsamlı bir cevabı annesi Marianne Gödel’e yazdığı dört uzun mektupta saklıydı. Bu mektuplarda, ikisinin öbür dünyada buluşacaklarının alınlarına yazılmış olduğunu belirtiyordu.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="729" height="1024" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/original.webp?resize=729%2C1024&ssl=1" alt="" class="wp-image-17286" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/original.webp?resize=729%2C1024&ssl=1 729w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/original.webp?resize=214%2C300&ssl=1 214w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/original.webp?resize=768%2C1079&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/original.webp?resize=1093%2C1536&ssl=1 1093w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/original.webp?resize=480%2C674&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/original.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 729px) 100vw, 729px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Kurt and Marianne Gödel 1964 yılında birlikte çekildiği bir fotoğraf. <a href="http://media.obvsg.at/AC15794979-4201" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Vienna City Library</a>‘e teşekkürler.</figcaption></figure></div>


<p>Gödel’in ahiret hakkındaki görüşlerini incelemeden önce hikâyenin sessiz kahramanı olan annesini tanımamızı istiyorum. Gödel’in çoğu mektubu Viyana Şehir Kütüphanesi’nin dijital arşivleri aracılığıyla <a href="https://digital.wienbibliothek.at/search/quick?&query=g%C3%B6del&facets=name%3D%22G%C3%B6del%2C%20Marianne%22" target="_blank" rel="noopener" title="">herkese açık da</a> olsa annesinin yazdığı mektuplardan hiçbirinin günümüze ulaşmadığı bilinmektedir. Konuşmada sadece onun tarafına sahibiz, annesinin söylediklerini de onun yanıtlarından yola çıkarak anlamak zorundayız. Bu da mektuplarını okurken bir gizem yaratıyor; sanki satırları kaldırılmış bir Platonik diyalog verilmiş de sadece Sokrates tarafından söylenenler kalmış gibi. Onun meraklılığı ve özgür düşüncesi olmasaydı ünlü oğlunun felsefesini anlamak için bir kaynağımız hep eksik kalacaktı.</p>



<p>Marianne’nin doğrudan sorduğu soru sayesinde Gödel’in ahiret inancı konusundaki olgunlaşmış görüşlerine ulaşabiliyoruz. Ona bu soruyu 1961’de, Gödel’in entelektüel açıdan en iyi seviyesinde olduğu ve 1953’ten beri profesör, 1946’dan beri daimî üyesi olduğu New Jersey eyaletinin Princeton şehrinde bulunan Institute for Advanced Study’de (İleri Araştırmalar Enstitüsü) (IAS) felsefi konular üzerine derinlemesine düşündüğü bir dönemde sormuştu. Bu diyalogun yapısı sebebiyle Gödel, görüşlerini kapsamlı ve anlaşılır bir şekilde ifade etmeye mecbur hissetmişti. Sonuç olarak elimizde, Gödel’in annesinin sorularına etraflıca bir yanıt bulma amacıyla sunduğu ahiret inancını destekleyen argümanın tam olarak ne olduğunu gösteren belgeler bulunuyor. Bu belgeler Marianne’ye yazdığı 1961 yılının Temmuz’undan Ekim’ine kadar uzanan bir dizi mektupta bulunuyor. Gödel’in yayımlanmamış felsefi defterleri, sıklıkla kapalı ifadeler ve yorumlar aracılığıyla görüşlerini aktif olarak geliştirdiği ve denemeler yaptığı bir alan sunarken Gödel bu mektupların anlaşılır olmasını ve hayli ciddi bir sorgulamaya kesin bir cevap sunmasını istiyordu. Ayrıca yazışmalar özel olduğundan daha resmi akademik ortamlarda ve IAS’deki meslektaşları arasında yapabileceği gibi gerçek görüşlerini gizleme ihtiyacı hissetmemişti.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="731" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/Albert-and-Kurt-140.webp?resize=1024%2C731&ssl=1" alt="" class="wp-image-17287" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/Albert-and-Kurt-140.webp?resize=1024%2C731&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/Albert-and-Kurt-140.webp?resize=300%2C214&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/Albert-and-Kurt-140.webp?resize=768%2C548&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/Albert-and-Kurt-140.webp?resize=480%2C343&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/Albert-and-Kurt-140.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Photo courtesy the <a href="https://albert.ias.edu/entities/archivalmaterial/9178d642-ff22-44dc-8a13-982cf0532272" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Shelby White and Leon Levy Archives Center, IAS, Princeton, NJ, USA</a>.</figcaption></figure></div>


<p>23 Temmuz 1961 tarihli bir mektubunda Gödel şunları yazıyordu: “Önceki mektubunda bana <em>Wiedersehen’</em>e inanıp inanmadığımı sormuştun.” <em>Wiedersehen</em> ‘yeniden görüşmek’ anlamına gelir. ‘Ölümsüzlük’ ya da ‘ahiret’ gibi daha felsefi ve formel terimler yerine bu terimin kullanımı, yazışmalara daha samimi bir hava katıyor. Gödel, 1940 yılında Avusturya’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne göç ettikten sonra bir daha asla Avrupa’ya dönmedi, annesiyle kardeşini inisiyatif alıp onu ziyaret etmeye zorladıysa da bunu ancak 1958’de yapabildiler. Sonuç olarak annesinin kalıcı bir yeniden bir araya gelme özlemi içinde olduğunu sezmek mümkün, belki de sadece oğluyla tekrardan anlamlı vakit geçirip geçiremeyeceğini merak ediyordu. Gödel’in annesinin sorusuna cevabı kesinlikle olumluydu. Ahirete inanmasının gerekçesi ise şöyleydi:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Eğer dünya rasyonel bir şekilde düzenlenmişse ve bir anlam taşıyorsa o zaman böyle bir durum söz konusu olmalıdır. Zira kişisel gelişimi ve ilişkiler konusunda bu kadar geniş bir olasılıklar alanına sahip bir varlık yarattıktan sonra bunların 1/1000’ini bile gerçekleştirmesine izin vermemenin başka ne tür bir anlamı olabilir?</p>
</blockquote>



<p>Gödel, bir evin temelini atıp projeden uzaklaşarak evi çürümeye terk eden birinin metaforunu kullanarak soruyu derinleştirdi. Bize dünya düzenini ve anlamını iyi sebepler vererek anlatmakta ısrarcı olan Gödel, böyle bir israfın imkânsız olduğunu düşünüyordu. Dolayısıyla, insanın hayatı boyunca yalnızca kısmi bir tatmin elde ediyor olması, onun bu eksikliğe mantıklı bir açıklama, potansiyelini gerçekleştirebileceği gelecekteki bir dünyayı aramasını gerektiriyordu.</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Görüşleri bilge ve eleştirel ancak iyimserlikle doluydu.</pre>



<p>Devam etmeden önce duraklayıp Gödel’in argümanını özetlemek iyi olacaktır. Dünyanın rasyonel bir şekilde düzenlendiğini varsayarsak, insan yaşamının da -dünyanın içine gömülmüş olarak- aynı rasyonel yapıya sahip olması gerekir. Dünyanın rasyonel bir şekilde düzenlendiğini varsaymak için gerekçelerimiz var ancak insan yaşamı, irrasyonel bir şekilde yapılandırılmıştır. Bu büyük bir potansiyel oluştursa da asla yaşam süresince bu potansiyeli tam olarak ifade edemeyiz. Bu nedenle, her birimiz, geleceğin dünyasında tam potansiyelimizi gerçekleştirmeliyiz. Akıl bunu gerektirir. Önce, tartışmanın ana ilkelerinden biri olan, dünyanın ve bunun bir parçası olarak insan yaşamının rasyonel bir düzen sergilediği iddiası üzerinde duralım. Felsefe tarihinde yaygın bir görüş olsa da gözlemlediğimiz şeylerle örtüşmesi zor olabilir. Rasyonel bir tür olsak bile insan tarihi sıklıkla bu gerçeği yalancı çıkarır. 1961’in ilk yarısı, Gödel’in bilincinin arka planını etkileyen bir dönem, Soğuk Savaş’ın artan gerilimleri, sivil haklar hareketindeki barışçı protestoculara yönelik şiddet ve ABD buz pateni takımının tamamının bir uçak kazasında hayatını kaybetmesi gibi birbiriyle bağlantısı olmayan acılarla doluydu. Görünen o ki insan hadiselerinde aptallık ve akılsızlık, istisnadan çok tarihi bir kural gibidir. Shakespeare’in Kral Lear’ı, Gloucester’a ‘bu dünyanın nasıl işlediğini’ anlatırken vardığı sonuç şöyledir: ‘Doğduğumuzda, bu büyük aptallar sahnesine geldiğimiz için ağlarız.” Ancak Gödel’in dünyanın rasyonel olduğuna olan ısrarında toy olduğunu düşünmek bir hata olurdu. 16 Ocak 1956 tarihli bir mektubunun sonunda, “bu dünyanın garip bir yer olduğunu” iddia ediyordu ve annesiyle olan yazışmalarında yaptığı tartışmalar, siyasi konular ve dünyadaki olaylar hakkında epey bilgi sahibi olduğunu gösteriyordu. Mektupları boyunca, görüşleri bilge ve eleştirel ancak iyimserlikle doluydu.</p>



<p>Ahiret için geliştirdiği argümanı cezbedici ve belki de eşsiz kılan şey, aslında akıl dolu olan dünyada, insan hayatının kaçınılmaz olarak irrasyonelliğe dayalı olmasıdır. İnsan acısının ve kaçınılmaz olan başarısızlıklarımızın yaygınlığı, Gödel’e bu dünyanın bizim sonumuz olamayacağı konusunda kesinlik kazandırmıştır. Annesine yazdığı dördüncü mektubunda bunu derli toplu bir şekilde şöyle özetler:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Teolojik bir <em>Weltanschauung (dünya görüşü) </em>olarak adlandırdığım şey, dünyanın ve içindeki her şeyin bir anlamı ve nedeni olduğu, hatta iyi ve şüphesiz bir anlam taşıdığı görüşüdür. Bundan, dünyevi varoluşumuzun -zira bu haliyle fazla şüpheli bir anlam taşır- başka bir varoluş için bir araç olabileceği hemen anlaşılır.</p>
</blockquote>



<p>Yaşamlarımızın gerçekleşmemiş veya bozulmuş potansiyellerden oluşması gerçeği, bu ömrün gelecek olanlar için bir prova aşaması olduğuna olan inancını güçlendirmişti ancak yine de bu dünya rasyonel bir şekilde yapılandırılmışsa geçerliydi. Eğer insanlık ve tarihi rasyonel bir düzen göstermiyorsa neden dünyanın rasyonel olduğuna inanalım ki? Mektuplarında annesine sunduğu gerekçeler, onun rasyonel eğilimlerini ve doğa bilimlerinin gerçekliğin temelini anlaşılabilirlik olarak varsaydığını gösteriyordu. 23 Temmuz 1961 tarihli şu mektubunda da yazdığı gibi:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bu dünyanın rasyonel bir şekilde düzenlendiğini varsaymak için bir sebep var mı? Bence var zira dünya kesinlikle kaotik ve keyfi değildir, aksine -doğa bilimlerinin de gösterdiği gibi her şeyde büyük bir düzen ve süreklilik hakimdir. Aslında düzen, rasyonelliğin bir formudur.</p>
</blockquote>



<p>Gödel, rasyonelliğin, gerçekliğin derin yapısı nedeniyle dünyada aşikâr olduğunu düşünmüştür. Bilim, bir yöntem olarak, dünyada anlaşılabilir bir düzenin keşfedilebilir olduğu, gerçeklerin tekrar edilebilir deneylerle doğrulanabilir olduğu ve teorilerin nerede ve ne zaman test edilirse edilsin kendi alanlarında geçerli olduğu varsayımıyla bu durumu kanıtlar.</p>



<pre class="wp-block-preformatted">İşte bu sonuç, matematik dünyasını kökten sarsmıştı.</pre>



<p>Gödel, 6 Ekim 1961 tarihli mektubunda kendi görüşünü şöyle ifade ediyor: “Dünyadaki her şeyin bir anlamı olduğu fikri, bütün bilimlerin dayandığı ‘her şeyin bir sebebi olduğu’ ilkesinin tam karşılığıdır.” Gödel, -tıpkı idolü Gottfried Wilhelm Leibniz gibi- dünyadaki her şeyin varoluşunun bir sebebi olduğuna, başka türlü olamayacağına inanıyordu (felsefi jargonla: yeterli sebep ilkesine uygun olduğuna). Leibniz’in <em>Principles of Nature and Grace, Based on Reason </em>(1714)adlı yazısında şairane şekilde ortaya koyduğu gibi: “Şimdi, gelecekten gebedir; gelecek geçmişten okunabilir, uzak olan yakın olana yansır.” Anlam ararken dünyanın bizim için okunabilir olduğunu görürüz ve dikkat ettiğimizde geleceği tahmin etmemizi sağlayan bir süreklilik biçimi buluruz. Gödel için, düzen keşfedilebilir olduğundan dünyadaki mantık aşikârdır.</p>



<p>Her ne kadar bahsedilmemiş de olsa onun ahiret inancı, eksiklik teorileri ve matematiğin temeline dair düşünceleriyle iç içe geçmiş bir vaziyettedir. Gödel, dünyanın derin, rasyonel yapısının ve ruhun ölümden sonraki varlığının, tüm doğruların fiziksel gerçekler tarafından mecburi olarak belirlendiği felsefi görüş olan materyalizmin yanlışlığına bağlı olduğuna inanıyordu. Yaklaşık 1961 tarihli yayınlanmamış bir makalesinde Gödel, şunu iddia ediyordu: “Materyalizm dünyayı düzensiz hatta anlamsız atom kümeleri olarak kabul etmeye eğilimlidir.” Materyalizmden fiziksel gerçeklerle temellendirilmemiş her şeyin anlamsız ve gerçeklikten yoksun olduğu da çıkar. Dolayısıyla, maddi olmayan bir ruhun gerçek anlam taşıyan bir şey olduğu kabul edilemez. Gödel şöyle devam eder: “Ayrıca, ölüm [materyalizm] için nihai ve tam bir yok oluş gibi görünür.” Yani materyalizm, gerçekliğin kapsayıcı bir anlam sistemi tarafından oluşturulduğu fikrine ve fiziksel maddeye indirgenemez bir ruhun varlığına aykırıdır. Materyalist bir çağda yaşamış da olsa Gödel, materyalizmin yanlış olduğuna ikna olmuştu ve eksiklik teoremlerinin bunun oldukça ihtimal dışı olduğunu gösterdiğini düşünüyordu.</p>



<p>Eksiklik teoremleri, (genel hatlarıyla) tutarlı olan herhangi bir formel sistem için (örneğin matematiksel ve mantıksal gibi), sistemin kendi aksiyomları ve çıkarım kurallarıyla ispatlanamayacak gerçeklerin var olacağını kanıtlamıştır. Dolayısıyla, herhangi bir tutarlı sistem, kaçınılmaz olarak tamamlanamayacaktır. İstenen sistemde, Gödel’in dediği gibi, “sistemi aşan bazı kanıt yöntemleri” gerektiren doğrular her zaman olacaktır. Kanıtıyla, matematiğin kendisinin sonsuz olduğunu ve yeni keşiflerin her zaman mümkün olacağını matematiksel olarak sorgulanamaz standartlarla belirlemişti. İşte bu sonuç, matematik dünyasını kökten sarsmıştı.</p>



<p>Tek bir hamlede David Hilbert’tan ilham alan 20.yüzyıl matematikçilerinin çoğunun ana hedeflerinden biri olan, gerçeğin sonlu bir kanıt sistemi aracılığıyla tutarlılığının sağlanmasını sona erdirmişti. Gödel, hiçbir formel matematik sisteminin bunu başaramayacağını ve kendi standartlarıyla tutarlı olduğunu kesin olarak kanıtlayamayacağını göstermişti ve bu sistemlerle ilgili keşfedilen içgörüler -örneğin belirli problemlerin gerçekten kanıtlanamadığı-akıl yürütme yoluyla bize açıktı. Bu sonuçtan Gödel, insan zihninin, herhangi bir sonlu aksiyomlar ve çıkarım kuralları sistemini aştığı kanısına varmıştı.</p>



<p>Eksiklik teoremlerinin felsefi etkileriyle ilgili olarak, Gödel, sonuçların bir ya da diğerini içeren bir ikilem sunduğunu düşünüyordu (1951’deki Gibb Konferansı’nda dile getirilmişti). Ya ‘insan zihninin (saf matematik alanında bile) herhangi bir sonlu makinenin gücünü sonsuzca aştığını’ kabul edersiniz, bu da insan zihninin beyne indirgenemez olduğunu sonucunu doğurur beyin ise, “görünüşe göre sonlu sayıda parçaya, yani nöronlara ve bağlantılarına sahip sonlu bir makinedir.” Ya da onun teoremlerinde kullanılan türden, ‘kesinlikle çözülemeyen’ belirli matematiksel problemler olduğunu varsayarız. Eğer durum böyleyse bu, muhtemelen ‘matematiğin yalnızca bizim eserimiz olduğu görüşünü çürütecektir.’ Sonuç olarak, matematiksel olgular ‘yaratıp değiştiremeyeceğimiz, yalnızca algılayıp tanımlayabileceğimiz’ fiziksel gerçekler dünyasından bağımsız olarak kendilerine ait objektif bir gerçekliğe sahip olacaklardır. Buna matematiksel gerçeklerin Platonculuğu denir. Bu nedenle materyalistlerin büyük bir üzüntüye uğramasına rağmen, ikilemin her iki sonucu da “materyalist felsefeye kesinlikle karşı”dır. Materyalistler için daha da kötüsü, Gödel, ayrımların birbirine özel olmadığını belirtir. Her iki sonucun da aynı anda doğru olması mümkündür.</p>



<p>Bu, Gödel’in dünyanın rasyonel olduğuna ve ruhun ölümünden sonra hayatta kaldığına dair görüşüyle nasıl bir bağlantı içerisindedir? Eksiklik teoremleri ve onların felsefi sonuçları direkt olarak ruhun ölümden sonra hayatta kaldığını göstermez veya kanıtlamaz. Ancak Gödel, teoremin sonuçlarının, materyalist dünya görüşüne ağır bir darbe indirdiğini düşünüyordu. Eğer zihin, beynin fiziksel parçalarına indirgenemezse ve matematik rasyonel olarak fiziksel fenomenlere erişebilir bir yapı ortaya koyuyorsa, o zaman duyularla test edilemeyen doğrulara açık, daha rasyonel bir dünya görüşü aranmalıdır. Böyle bir perspektif, rasyonel olarak düzenlenmiş bir dünyayı destekleyebilir ve ölümden sonraki hayat olasılığına açık olabilir.</p>



<p>Diyelim ki -kötümserler ve herkes- dünyayı bu derin anlamda rasyonel olarak kabul ediyoruz. İnsanların bu hayatta aldığının ötesinde bir şeyi hak ettiklerini varsaymak neden? Annesini de benzer bir şeyin rahatsız ettiğini tahmin edebiliriz. Gödel’in bir sonraki mektubunun teolojik bir bölümünde dediği gibi: ‘Yaratılışa, dua ettiğinizi yazdığınızda, muhtemelen dünya üzerinde insanlığın ulaşamayacağı yerlerde bir güzellik olduğunu vs. kastedersiniz.’ Burada, Marianne yaratılışın büyük ölçüde düzenli göründüğü konusunda mutabık olmuş olabilir ancak tüm gerçekliğin bu şekilde düzenlendiği varsayımına özellikle de konu insanlara gelince itiraz etmiş de olabilir. Bütün dünya rasyonel olmak mecburiyetinde mi? Yoksa bu, insanlığın rasyonel düzen dışında irrasyonel bir şekilde sapkınlaşmasından mı kaynaklanıyor?</p>



<p>Gödel’in yanıtı, pozisyonuna ek bir nüans ekliyordu. İlk mektupta Gödel, henüz yeterince geliştirilmemiş ancak tamamlanmayı gerektiren ‘geniş bir olasılıklar alanı’ndan yalnızca üstünkörü bir şekilde bahsetmişti. Takip eden mektuplarında, insanlığın varlığının devamını gerektiren unsurları detaylandırıyordu; yani, insanlığın varoluşu için neyin esas ve zorunlu olduğunu açıklıyordu.</p>



<p>Öncelikle, Gödel’in ‘esas ve zorunlu’ (essential) bir özellikten ne anladığını açıklamak önemlidir. Elbette, birçok özelliğimiz vardır. Örneğin, kendimle özdeşlik ilişkisi içinde olma (ben sen değilim), ABD vatandaşı olma ve korku türünden hoşlanma özelliğine sahibim. Gödel’in ‘esas/zorunlu’ terimini tam olarak nasıl anlayacağımız konusunda bir görüş birliği olmamasına rağmen Tanrı’nın varlığına dair <a href="https://www.pdcnet.org/faithphil/content/faithphil_1990_0007_0003_0291_0303" target="_blank" rel="noopener" title="">ontolojik </a>kanıtı, “esas/zorunlu” bir özellikten ne anladığını tanımlamaktadır. Bu tanıma göre, bir özellik, bir şeyin esas/zorunlu özelliğidir yani bir şey bu özelliğe sahipse diğer tüm özelliklerine de esas/zorunlu olarak sahip olur. Buradan, her bireyin bireyselleşmiş bir özelliği olduğu sonucuna varılır veya Gödel’in kanıtın el yazması taslağında belirttiği gibi: ‘x’in her iki özelliği de esas/zorunlu olarak eşdeğerdir.’ Leibniz gibi Gödel de her bireyin benzersiz şekilde belirlenebilir bir özelliğe sahip olduğuna inanıyordu.</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Hayata daha fazla anlam kazandıran şey, hatalarımızdan öğrenme yeteneğimizdir.</pre>



<p>Aynı zamanda, öz, kanıtlamada bireye özgü olarak tanımlanmışsa da Gödel’in özlerin türlere özgü olabileceğini düşündüğüne dair kanıtlar bulunmaktadır. Tüm insanların bir ahiret için yaratıldıklarını çünkü hepsinin insan olmanın sonucu olarak ortak bir özelliği paylaştığını düşünüyordu. Gerekli özellikler kümeleri vardır ki bunlar bir arada bulunur ve bireyler arasında birbirleriyle ilişkilidir; bu kümeye sahip olmak, bir şeyin öyle olmasını gerektirir. Örneğin, ontolojik kanıtında Gödel, ‘Tanrısal’ bir varlığı, her türlü olumlu özelliğe sahip olması gereken bir varlık olarak tanımlar. İnsanlara gelince ben, tüm insanların zorunlu olarak sahip olduğu ve en azından bazılarının sadece bize has olan (tıpkı sadece Tanrısal bir varlığın her olumlu özelliğe sahip olma özelliğine sahip olabileceği gibi) hâline özgü birtakım özelliğe sahip olduğum için bir insanım.</p>



<p>Gödel, 12 Ağustos 1961 tarihli mektubunda, sıklıkla gözden kaçan kritik bir soruya dikkat çekiyor: “Biz yalnızca nereden geldiğimiz ve neden burada olduğumuzu bilmiyor değiliz, aynı zamanda <em>ne olduğumuzu</em> da bilmiyoruz (yani, özümüzde ve içimizden bakıldığında).” Gödel daha sonra, ‘kişisel deneyimlerin bilimsel yöntemleri’ ile ayırt edebilseydik her birimizin ‘tamamen belirlenmiş özelliklere’ sahip olduğunu keşfedeceğimizi belirtiyor. Gödel, aynı mektupta şakayla, çoğu bireyin bunun tersine inandığını söylüyor: “Genel kanıya göre, ‘ben neyim?’ sorusuna cevap, kendi başına hiçbir özelliği olmayan, üzerine istediğiniz her şeyi asabileceğiniz bir palto askısı gibi bir şey olduğum şeklinde olacaktır.” Yani çoğu insan, insan varlığına dair hiçbir temel özelliğin olmadığını ve insanlığa herhangi bir özelliğin keyfi olarak atfedilebileceğini varsayar. Ancak Gödel için, böyle bir anlayış, gerçekliğin çarpık bir resmini gösterir– zira eğer türümüze özgü temel özelliklerimiz yoksa bir şeyin, bir şey olarak kategorize edilmesi ve belirlenmesi hangi temele dayanarak başlayabilir?</p>



<p>Peki, insanın hangi özelliği bu dünyayı aşan bir kaderi işaret eder? Gödel’in cevabı şöyledir: “insanın öğrenme yeteneği ve spesifik olarak hatalarımızdan öğrenme yeteneğimiz yaşamı daha anlamlı kılar.” Gödel için bu özellik, rasyonel olma özelliğiyle zorunlu olarak bağlantılıdır. Hayvanlar ve bitkilerin deneme yanılma yoluyla bir amacı gerçekleştirmek için daha iyi yollar keşfedebileceğini kabul etse de öğrenmenin insanı daha yüksek bir anlam düzeyine taşıyabilecek niteliksel bir fark yarattığını belirtir. Bu, Gödel’in insanlara ölümsüzlük atfetmesinin temel nedenidir. 14 Ağustos 1961 tarihli mektubunda Gödel şunları yazar:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Yalnızca insanlık, öğrenme yoluyla iyi bir varoluşa ulaşabilir, yani yaşamını daha anlamlı kılabilir. Öğrenmenin bir ve çoğu zaman tek yöntemi, bir şeyi ilk defa yanlış yapmaktan doğar ve bu elbette, bu dünyada gerçekten çok kez gerçekleşir.  </p>
</blockquote>



<p>Yukarıda bahsedilen insanlığın aptallığı, dünyanın rasyonel olduğuna duyulan inançla tamamen tutarlıdır. Gerçekten de dünyanın görünürdeki anlamsızlığı acı çektiğimiz anları ve daha düşük eğilimlere yenik düşme eğilimlerimizi derinden düşünerek aklımızı öğrenmemiz ve geliştirmemiz için ideal bir ortam sağlar. Gödel’in anlayışında öğrenmek, belirli amaçlara ulaşmak için teknik araçları geliştirme yeteneğimizle ilgili değildir. Bunun yerine, bu karakteristik öğrenme anlayışı, insanlığın daha makul hâle gelme kapasitesidir. Ben, mesela, bencil davranışlar yüzünden bir arkadaşımı kaybettikten sonra daha iyi bir arkadaş olmayı öğrenebilirim ve çokça tecrübe ettiğim aksiliklerden sonra teorik bir yaklaşımla ilgili yaratıcı düşünmenin tekniklerini öğrenebilirim. İnsan olmanın temel bir özelliği, başka bir deyişle, ilgili türden bir öğrenme yoluyla aklımızı geliştirmeye yatkın olmaktır. Biz sadece yeni şeyler yapmanın yollarını öğrenmiyoruz bunun yerine aynı zamanda hata yaparak keşfettiğimiz daha derin dersler üzerine düşünerek hayatlarımıza daha fazla anlam katıyoruz.</p>



<p>Bütün bunlar, Gödel’in reenkarnasyona inandığı izlenimini verebilir. Ancak bu, en azından reenkarnasyonun belirli standart kavramlarına göre aceleci olurdu. Gödel’in teolojik dünya görüşünün ilgi çekici bir özelliği, tam olarak rasyonel varlıklar hâline gelişimizin bu dünyada yeni enkarnasyonlar olma yoluyla değil, ayrı bir gelecek dünyada gerçekleştiğine inanmasıdır:               </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Özellikle, ‘öğrenmenin’ büyük ölçüde bir sonraki dünyada gerçekleştiğini tahayyül etmek gerekir, yani, bu dünyadaki deneyimlerimizi hatırladığımız ve onları gerçekten ilk kez anladığımızda, böylece bu dünyadaki deneyimlerimiz -tabiri caizse- öğrenme için yalnızca hammadde olarak kalır.</p>
</blockquote>



<p>Ve Gödel bunu daha da ayrıntılandırır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Üstelik, elbette oradaki anlayışımızın burada olduğundan önemli ölçüde daha iyi olduğunu varsaymalıyız, böylece her önemli şeyi 2 x 2 = 4 gibi hata yapmadan kesinlikle tanıyabiliriz, burada yanılmak objektif olarak imkansızdır.  </p>
</blockquote>



<p>Bu nedenle, bir sonraki dünya, bizi mevcut dünyevi sınırlamalarımızdan kurtaran bir yer olmalıdır. Başka bir dünyevi bedene geri dönmek yerine, gelecekteki, daha yüksek varoluş hâlimize taşınan anılardan öğrenme kapasitesine sahip varlıklar hâline gelmeliyiz.</p>



<p>Bizim burada olduğumuzdan daha fazlası hâline gelmenin özümüz olduğuna ilişkin inanç, Gödel’in, IAS arşivlerindeki kişisel kütüphanesini incelerken keşfettiğim, Aziz Pavlus’un Korintlilere yazdığı ilk mektubun belirli bir bölümüyle ilgilenmesinin nedenini açıklıyor. Latince, cep boyutunda bir Yeni Ahit baskısında Gödel, başlık sayfasının üst kısmına soluk bir kurşun kalemle “s. 374” yazmıştı. Bu referansa bakıldığında, Aziz Pavlus’un mektubunun 15. bölümüne yönlendirilir, burada Gödel, 33. Ayet ile 49.’u ayeti köşeli parantezlerle işaretlemiş ve özellikle bir ayete ok işareti çizmişti. Köşeli parantez içindeki ayetlerde, Aziz Pavlus bedensel dirilişimizi tasvir eder. Aziz Pavlus, ekinler metaforunu kullanarak ekilen tohumların, doğası gereği bitkilere dönüşmek için yok edilmesi gerektiğini belirtir. Aynı şekilde, bizde de böyle olacağını ifade eder. Yaşamlarımız ve bedenlerimiz, ömrümüz boyunca sadece tohumlardır, yok edilmeyi bekleyen, ardından nihai varoluş hâlimize dönüşeceğimiz bir süreçten geçeceğiz. Gödel, özellikle 44. ayeti vurgulamak için bir ok çizmiştir “Zayıflıkta ekilir, güçte diriltilir.” Bu fiziksel bir beden ekilir, spiritüel bir beden olarak diriltilir. Gödel için, Aziz Pavlus görünen o ki doğru sonuca varmıştı ancak bunu rasyonel argüman yerine kehanet görüşüyle yapmıştı.</p>



<p>Marianne’nin oğlunun ahiret hakkındaki görüşlerine verdiği tepki hakkında büyük ölçüde merak içinde bırakılıyoruz ancak şüphesiz ki onun kafası da karışık olmalıdır. 12 Eylül 1961 tarihli mektubunda Gödel annesine, onun konumuna ilişkin kafa karışıklığının yaşıyla hiçbir ilgisi olmadığını ve bunu çok daha fazla kompakt olan açıklamalarıyla ilgili olduğunu temin ediyordu. Ve 6 Ekim 1961 tarihli son mektubunda Gödel, görüşlerinin “okültizme” benzediği iddiasına itiraz ediyordu. Aksine, görüşlerinin sadece Aziz Pavlus’u alıntılayan ya da doğrudan meleklerden mesajlar alanlarla hiçbir ortak noktası olmadığını ısrarla belirtiyordu. Elbette görüşlerinin ilk bakışta “olası” görünmeyebileceğini kabul ediyordu ancak bunların oldukça “mümkün ve rasyonel” olduğunu da vurguluyordu. Gerçekten de görüşlerine yalnızca akıl yürütme yoluyla ulaşmıştı ve inançlarının nihayetinde ‘bilinen tüm gerçeklerle tamamen uyumlu’ olduğunu göstereceğini düşünüyordu. Bu bağlamda Gödel, dinin rasyonel bir çekirdeğini kabul etmiş, filozoflar tarafından sıkça kötülenen ve kötü dini kurumlar tarafından baltalandığını öne sürdüğü bir dinin de savunmasını yapmıştı:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Not: Mevcut felsefe müfredatı, bu tür soruları anlamada pek yardımcı olmuyor zira çağdaş filozofların yüzde 90 kadarı ana hedeflerini insanların kafasından dini çıkarmak olarak görüyor ve bu da kötü kiliselerle aynı işi yaptıkları anlamına geliyor.</p>
</blockquote>



<p>Bunun Marianne’i ikna edip etmediğini sadece tahmin edebiliriz.</p>



<p>Hâlen bu dünyada iki ayağı üzerinde duran bizler için, Gödel’in argümanı, ölümlü bedenimizi bıraktıktan sonra neden var olmaya devam edebileceğimiz konusunda büyüleyici bir bakış açısı sunuyor. Gerçekten, Gödel’in argümanı, eğer akıl tatmin edilecekse gelecekteki hayatlarımızın burada yetersiz kalan bazı temel insani özellikleri maksimum düzeyde geliştirdiğimiz hayatlar olması gerektiğine dair bir iyimserlikle parıldıyor. Gelecekteki benliklerimiz daha rasyonel olacak ve bu hayatta çektiğimiz acıların hammaddesini anlamlandırabilme becerisine sahip olacaklar. Kurt ve Marianne’nin şimdi yeniden bir araya geldiklerini varsayabilir miyiz? Umarım sayabiliriz.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Alexander T Englert</strong> – “<a href="https://aeon.co/essays/kurt-godel-his-mother-and-the-argument-for-life-after-death" target="_blank" rel="noopener" title="">We’ll meet again</a>“, (Erişim Tarihi: 01.09.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Arınç Denizoğlu</p>



<p><strong>Editör:</strong> Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tekrar-bulusacagiz-alexander-t-englert/">Tekrar Buluşacağız – Alexander T Englert</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Devlet Şifreli Mesajlarınızı Nasıl Okur? – Kaan Dişli</title>
<link>https://trafikdernegi.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli</guid>
<description><![CDATA[ Son dönemde gündemde olan Narin Güran davası ve Türkiye hükümetinin, Meta şirketinden silinen WhatsApp kayıtlarının talep etmesi üzerine[1] şifreleme, gizlilik ve kimin mesajlarınıza erişip erişemeyeceğine dair birçok soru merak uyandırdı. Bu konularda  fazla Türkçe kaynak göremediğim için bir yazı hazırlamaya karar verdim. Bugün size bir hükümetin nasıl toplu gözetleme amacıyla, şifreleme standartlarına karşı savaş açtığını anlatacağım. Bazılarınız gözetleme konusundan haberdar olsanız da teknik olarak tam nasıl becerdiğinin farkında olmayabilirsiniz. Umuyorum ki yazının sonunda bu sistemlerin nasıl çalıştığına dair daha net bir fikre sahip olacaksınız. Amacım gizliliğinizin hakkında bir paranoya yaratmaktan ziyade hangi şartlar altında ve kimler tarafından gizliliğinizin ihlal edilebileceği
The post Devlet Şifreli Mesajlarınızı Nasıl Okur? – Kaan Dişli first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/whatsapp-1789194_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Devlet, Şifreli, Mesajlarınızı, Nasıl, Okur, –, Kaan, Dişli</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemde gündemde olan Narin Güran davası ve Türkiye hükümetinin, Meta şirketinden silinen WhatsApp kayıtlarının talep etmesi üzerine<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn1">[1]</a> şifreleme, gizlilik ve kimin mesajlarınıza erişip erişemeyeceğine dair birçok soru merak uyandırdı. Bu konularda  fazla Türkçe kaynak göremediğim için bir yazı hazırlamaya karar verdim.</p>



<p>Bugün size bir hükümetin nasıl toplu gözetleme amacıyla, şifreleme standartlarına karşı savaş açtığını anlatacağım. Bazılarınız gözetleme konusundan haberdar olsanız da teknik olarak tam nasıl becerdiğinin farkında olmayabilirsiniz. Umuyorum ki yazının sonunda bu sistemlerin nasıl çalıştığına dair daha net bir fikre sahip olacaksınız. Amacım gizliliğinizin hakkında bir paranoya yaratmaktan ziyade hangi şartlar altında ve kimler tarafından gizliliğinizin ihlal edilebileceği hakkında bilgi vermektir. Uyarı: Bol matematik içeren bir yazı olacaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Şifreleme Nedir?</h2>



<p>Şifreleme, okunabilir bir veriyi veya mesajı gizlilik ve güvenlik sebebiyle okunamaz hale getirmektir. İsteğimiz sadece deşifreleme anahtarına sahip olan kişilerin bu veriyi okuyabilmesidir. Mesaj şifrelenirken  bir şifreleme algoritması seçilir, bu algoritma mesaja seçilen bir şifreleme anahtarıyla uygulanır. Şifrelenmiş mesaj okunmak isteniyor ise deşifreleme anahtarı ve seçilen algoritmanın tersi uygulanır ve mesajın kendisi elde edilir.</p>



<p>Bu konsepti daha anlaşılır kılmak için basit bir örnek üzerinden gidelim:</p>



<p>Diyelim ki Ali’nin şifrelemek istediği mesaj “YARIN DOKUZDA  ARKA KAPIYA GEL” olsun ve bu mesajı sadece arkadaşı Berk’in okuyabilmesini istesin ve bunun için Sezar şifrelemesi algoritmasıyla gizlesin.</p>



<p>Sezar şifrelemesinde, her harf , alfabedeki pozisyonunun <strong>n</strong> adım ilerisine kaydırılır. Ali <strong>n</strong>’in 1 olduğunu Berk’in kulağına fısıldıyor ve Berk’e üzerinde “ZBSİO EÖLÜAEB BSLB LBRİZB ĞFM“ yazan bir kağıt veriyor. Berk de n sayısını kullanarak aldığı mesajdaki her harfi 1 adım geriye kaydırarak esas mesajı okuyabiliyor. Bu senaryoda şifreleme ve deşifreleme anahtarımız 1 oluyor.</p>



<p>Tahmin edebilirsiniz ki internetin üzerinden bu algoritmayla şifrelenmiş bir mesaj yollamak büyük sıkıntılara yol açacaktır ve mesajı çözmek çok uzun sürmeyecektir. Eğer mesaj konuşmalara kulak kabartan Cansu’nun eline geçerse, en basitinden n’in değeri için 29 olasılığı (alfabe 29 harften oluştuğu ve Z’den sonra başa geri döndüğümüz için 29 olasılık vardır) teker teker deneyip mesajı okumayı başarabilecektir. İkinci bir problem ise deşifreleme anahtarının iletilmesidir. Ali eğer bu mesajı Berk’e internet üzerinden yollayacaksa aynı zamanda Berk’in mesajı çözebilmesi için deşifreleme anahtarını da yollaması gerekir. Bu da sizinle aynı ağda bulunan veya ağ trafiğinizi dinleyen üçüncü bir partinin de anahtarınızı duymasına yol açar.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" width="627" height="254" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/1.png?resize=627%2C254&ssl=1" alt="" class="wp-image-17388" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/1.png?w=627&ssl=1 627w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/1.png?resize=300%2C122&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/1.png?resize=480%2C194&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 627px) 100vw, 627px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>İki parti arasında güvenli iletişimin sağlanabilmesi için daha karmaşık şifreleme yöntemlerinden faydalanmamız gerekir.</p>



<p>1978’de bulunan RSA algoritması bu iki problemi de çözüyor.</p>



<p>Bu çözümü açıklamadan önce kısaca modülo ya da kısaca mod işleminin ne anlama geldiğini belirteyim: Modülo bir bölme işlemindeki kalanı belirtir yani 7 / 3  işleminin kalanı 1 olduğu için bunu 1 =  7 mod 3 şeklinde ifade edebiliriz.</p>



<p>Tahmin edeceğiniz üzere bir bölme işlemindeki kalan hiçbir zaman bölenden büyük olamayacağı için, herhangi bir a ve n sayıları için <strong>a mod n</strong> işleminin sonucu n’den büyük bir sayı olamaz dolayısıyla çözüm kümemizin belirli sınırları vardır: {0…n-1}.</p>



<p>Ali, Berke mesaj yollamak istediği zaman önce bu isteğini belirten bir talep yollar. Bu talebi alan Berk iletişimin güvenli olması için RSA şifreleme yöntemini şu şekilde kullanır:</p>



<p>Berk iki tane çok büyük asal (ve gizli) p ve q sayıları seçer. Bu sayıların çarpımına n diyebiliriz yani,</p>



<p>p*q = n</p>



<p>Bunun üzerine şifreleme anahtarımız olacak herkese açık bir e değeri seçer (Genelde 65537 olur ve φ(n) ile aralarında asal olması gerekir ama buna birazdan değineceğiz).</p>



<p>Bu işlemde n ve e <strong>açık</strong> anahtarlardır ve değerlerinin herkes tarafından bilinmesinde bir sakınca yoktur.</p>



<p>Ali tarafından mesaj yollanacağı zaman, Ali mesajını sayısal bir formata, m’ye çevirir (örneğin her karakterin ASCII değerini<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn2">[2]</a> yazar) ve şu işlemi uygulayarak sonucunu Berk’e atar:</p>



<p>c = m<sup>e</sup> mod n </p>



<p>Örneğin:</p>



<p>p= 61, q=53 olsun. Bu durumda p*q = n = 3233. e değerini 17 seçelim ve gönderecğimiz mesajın da sayısal değeri 65 olsun. Elde ettiğimiz denklem şudur:</p>



<p>c = 65<sup>17</sup> mod 3233 </p>



<p>Hesap makinesini kullanarak  c = 2790 olduğunu bulabiliriz.</p>



<p>m mesajın orijinal (sayısal) değeri, c ise şifrelenmiş halidir ve internet üzerinden yollanan değer budur. Bu yüzden iletilen veriyi yakalayan Cansu sadece c’yi görür. Peki c’yi alan Berk nasıl mesajı orijinal haliyle okuyabilir? Deşifrelemek için sadece kendisinde bulunabilecek bir <strong>gizli</strong> anahtara, <strong>d</strong>’ye ihtiyacı vardır.</p>



<p>Berk tarafından φ(n) yani,</p>



<p>φ(n) = (p-1) * (q-1) hesaplanır.</p>



<p>Bu garip değerin hesaplanmasının sebebi gizli anahtarımızı üretmek için Euler’ın teoreminden faydalanmamızdır.</p>



<p>Euler’in teoremine göre, eğer a ile n aralarında asallarsa (bunun olmama ihtimali n iki asal sayının çarpımı ve çok büyük bir sayı olduğu için çok düşüktür) yani ebob(a, n) = 1 ise,</p>



<p>a<sup>φ(n)</sup> = 1 mod n ifadesi doğrudur. Bu önkabulle denklemimize geri dönersek, bizim gizli anahtarımız yani d’nin:</p>



<p>1 = e*d mod φ(n) denklemini sağlaması yeterlidir. Bu denklemi sağlayan sayı uzatılmış öklid algortimasıyla bulunur, nasıl hesaplandığına deyinmeyeceğim fakat bilmeniz gerek tek şey hesaplaması zor olmayan bir değer olduğudur. Artık tüm değişkenleri hesapladığımza göre d’yi kullanarak c’yi deşifreleyebiliriz:</p>



<p>c<sup>d   </sup>mod n</p>



<p>c yerine ilk denklemimizi koyarsak:</p>



<p>(m<sup>e</sup>)<sup>d</sup> mod n</p>



<p>= m<sup>e*d </sup>mod n</p>



<p>e*d mod φ(n) = 1 denklemi sayesinde (modüler işlemin de bölümden kalanı ifade ettiğini hatırlarsak), k herhangi bir katsayı olacak şekilde: e*d = k*φ(n) + 1 diyebiliriz.</p>



<p>Bu durumda:</p>



<p>m<sup>k*φ(n) + 1</sup> mod n</p>



<p>= (m<sup>φ(n)</sup>)<sup>k  </sup>* m mod n</p>



<p>Son olarak Euler teoremini denklemimize yerleştirirsek,</p>



<p>(1)<sup>k</sup> * m mod n <sup>                    </sup></p>



<p>= m mod n</p>



<p>Ve sonunda orijinal mesaj olan m’ye ulaştık demektir.</p>



<p>Daha önce verdiğimiz sayısal örneği devam ettirirsek,</p>



<p>φ(n) =  60 * 52 = 3120</p>



<p>1 =  d * 17  mod 3120</p>



<p>d = 2753  (uzatılmış öklid algortimasıyla bulduk)</p>



<p>2790<sup>2753 </sup>mod 3233 </p>



<p>= 65</p>



<p>Bu algoritma, n’nin asal çarpanları olan p ve q sayılarının yeterince büyük değerlerde bulunmasının matematiksel zorluğu üzerine kuruludur ve buna çarpanlara ayırma problemi denir. p ve q’yu bilen biri aynı zamanda gizli anahtar d’yi de hesaplayabilir. O zaman önemli bir soru p ve q’nun nasıl seçildiğidir, eğer bu sayılar belirli bir paterne göre seçiliyorlarsa ve rastgele değillerse bu paterni çözen biri gelecekte belirlenecek p ve q değerlerini tahmin edip RSA şifrelemesini işe yaramaz kılabilir.</p>



<p>Bu sayıları oluşturmak için ihtiyacımız olan programlara CSPRNG yani kriptografik psödo-rastgele sayı üreticisi denir.</p>



<p>Yazılımlar deterministik özelliklere sahip olduğu için (aynı program aynı değerlerde hep aynı sonucu verir) “gerçekten” rastgele bir sayı üretmeleri mümkün değildir. Sadece “psödo-rastgele” yani rastgeleyi andıran sonuçlar verebilirler.</p>



<p>CSPRING’ler şöyle çalışır:</p>



<p>İlk olarak programın “iç-durum”’unu temsil eden s değişkeni için bir başlangıç değeri s<sub>0</sub> seçilir. Bu değer genellikle yüksek entropili bir kaynaktan sağlanır,  örnek olarak mouse ve klavye tıklamaları arasındaki zamanlamalar veya hard-disk etkinliği kullanılabilir. İç-durumların gizli tutulması şifreleme sisteminin güvenliği için şarttır.</p>



<p>İşlemin geri kalanı için tek yönlü fonksiyonlar gerekir. Tek yönlü fonksiyonlar bir girdi ile çıktının çok kolay hesaplandığı fakat elde edilen çıktı ile kullanılan girdinin hesaplanmasının çok zor olduğu fonksiyonlardır (Ör: Hash fonksiyonları). Bu fonksiyonlara herkes erişebilir.</p>



<p>Rastgele bir sayı elde etmek istediğimiz zaman s<sub>0</sub>, tek yönlü  bir fonksiyonla modifiye edilir (bu fonksiyona TYF1 diyelim) ve s<sub>1</sub> değerinde yeni bir “iç-durum” elde edilir. s<sub>1</sub>, başka bir tek yönlü bir fonksiyona sokularak (örneğin: bir hash fonksiyonu, buna da TYF2 diyelim) amaçladığımız  rastgele değer elde edilir. Yeni bir rastgele sayı elde etmek istediğimiz zaman bu sefer s<sub>1</sub>’i  TYF1’e sokarak s<sub>2 </sub>iç-durumunu elde ederiz, s<sub>2</sub>’ye TYF2’yi uyguladığımız zaman ikinci bir rastgele sayı elde etmiş oluruz.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="614" height="462" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/3333.png?resize=614%2C462&ssl=1" alt="" class="wp-image-17389" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/3333.png?w=614&ssl=1 614w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/3333.png?resize=300%2C226&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/3333.png?resize=480%2C361&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 614px) 100vw, 614px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Her iki fonksiyonun tek yönlü olması önemli bir detaydır, eğer Rastgele_sayı<sub>n</sub> yı kullanarak onu üreten değişken olan iç durum s<sub>n</sub>’yi keşfedebilirsek bu sayede gelecek iç-durumları da hesaplayabiliriz<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn3">[3]</a>. Geçmiş iç durumların hesaplanmasını önlemek için ise, yeni iç-durum üretirken de tek yönlü bir fonksiyonun kullanılması gerekir.</p>



<p>Şimdi asıl mevzuya geldik. RSA’in kriptografi kütüphanesinde kullanılan CSPRING, Dual_EC_DRBG yani Çift Eliptik Eğri Deterministik Rastgele Bit Üreticisiydi ve bütün problem burda başladı.</p>



<p>Dual_EC_DRBG, 2006’dan 2014’te geri çekilene kadar kadar NIST tarafından onaylanan 4 standard CSPIRNG’den biriydi. NIST yani Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü bilgi sistemlerinin güvenliği için rehberlik ve standart sağlayan bir Amerikan hükümet kurumudur.</p>



<p>Kullandıkları bu standardla ilgili problemi anlayabilmek için önce kriptografide neden eliptik eğrilerin kullanıldığını anlayalım.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="534" height="567" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/44444.png?resize=534%2C567&ssl=1" alt="" class="wp-image-17390" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/44444.png?w=534&ssl=1 534w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/44444.png?resize=283%2C300&ssl=1 283w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/44444.png?resize=480%2C510&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 534px) 100vw, 534px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Eliptik eğriler yukarıda gördüğünüz şekilde ve denklemi y<sup>2</sup> = x<sup>3</sup> + ax + b formatında olan eğrilerdir ve tahmin edeceğiniz gibi bu eğri üzerinde olan noktalar x ve y koordinatlarıyla bu denklemi sağlayan noktalardır.</p>



<p>Eliptik eğrilerin kriptografi için kullanışlı yapan özelliği, eğrideki herhangi bir Q ve P noktaları için Q =k*P denklemini sağlayan k değerini bulmanın çok zor olmasıdır. Bunun ne anlama geldiğini açıklayacağım.</p>



<p>Eliptik eğrilerin üzerindeki iki farklı noktanın “toplanması” ilkokuldan beri öğrendiğimiz 2 + 2 = 4 şeklindeki basit aritmetik işlemiye gerçekleştirilmez. Örnek olarak  y<sup>2</sup> = x<sup>3</sup> + -4x + 1 eliptik eğrisini ele alırsak (0,1) noktası bu denklemi sağladığı için eğrinin üzerinde olan geçerli bir noktadır. Aynısını (2,1) noktası için de söyleyebiliriz fakat bu iki noktanın vektörel toplamı olan (2,2) noktası eğrinin denklemini sağlamaz.</p>



<p>Eliptik eğrilerde “toplama işlemi” dediğimiz işlem aslında seçilmiş iki farklı noktadan geçen bir çizginin eliptik eğriyi kestiği üçüncü noktayı bulmaktır. P + Q = A şu şekilde temsil edilir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/55555.png?resize=517%2C445&ssl=1" alt="" class="wp-image-17391" width="517" height="445" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/55555.png?w=650&ssl=1 650w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/55555.png?resize=300%2C258&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/55555.png?resize=480%2C413&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 517px) 100vw, 517px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Bir noktayı kendisiyle topladığımız zaman ise noktaya bir teğet çizip, eğriyle kesiştiği ikinci nokta aranır. P + P = A şu şekilde temsil edilir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/666666.png?resize=509%2C439&ssl=1" alt="" class="wp-image-17392" width="509" height="439" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/666666.png?w=651&ssl=1 651w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/666666.png?resize=300%2C259&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/666666.png?resize=480%2C414&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 509px) 100vw, 509px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>P ve Q noktalarının koordinatlarından A noktasının koordinatını elde etmek için kullanılan karmaşık aritmetik formüller var fakat konumuzla pek alakası olmadığı için bu yazıda bahsetmeyeceğim. Burda aklınızda bulunması gereken tek şey P*k=Q (yani P + P işleminin k kere gerçekleştirilmesi demek) denklemini sağlayan Q ve P sayıları, yani orijinal nokta ve sonda elde dilen nokta bilinse bile, toplama işleminin kaç kere yapıldığı yani k’nın değerinin kaç olduğunu bulmanın zor olmasıdır. Buna <strong>eliptik eğri ayrık logaritma problemi (ECDLP)</strong> denir. Bu sayede eliptik eğrileri bir tek yönlü fonksiyon olarak kullanabiliriz.</p>



<p>Dual_EC_DRBG şöyle çalışır:</p>



<p>İşleme başlamadan önce P ve Q noktaları seçilir.  Yazının başında belirttiğimiz gibi ilk olarak s<sub>0</sub>’ı belirleyecek bir entropi kaynağı bulunur. Eğri üzerinde s<sub>0</sub>*P işlemi yapılır (yani s<sub>0</sub> kere P+P işlemi gerçekleştirilir) ve r<sub>1  </sub>noktası elde edilir. r<sub>1</sub> noktasının x koordinatını alıp artık “iç-durum” değeri yani s<sub>1</sub> olarak kullanabiliriz. Bu bizim TYF1’imizdir, yeni iç-durum değeri üretmek istediğimiz zaman bu sefer s<sub>1</sub>*P işlemini uygulayıp r<sub>1</sub> noktası elde edilir. Rastgele_sayı<sub>n  </sub> elde etmek için ise r<sub>1</sub> noktasının x koordinatı bu sefer Q noktası ile çarpılır yani s<sub>1</sub>*Q işlemi yapılır ve t<sub>i </sub>elde edilir bu da bizim TYF2’mizdir (sonucun ilk 16 biti kale alınmaz) ve hesaplamalarımız burada sona erer.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="762" height="175" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/7777.png?resize=762%2C175&ssl=1" alt="" class="wp-image-17393" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/7777.png?w=762&ssl=1 762w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/7777.png?resize=300%2C69&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/7777.png?resize=480%2C110&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 762px) 100vw, 762px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Burada sormamız gereken önemli bir soru vardır. P ve Q sayılarını neye göre seçtik? NIST standardları yayınladıktan sonra bu sorulara cevap vermedi. Bu şüphe uyandırıcı bir olaydı çünkü 2007’de Microsoft araştırmacıları Dan Shumow ve Niels Ferguson tarafından yapılan bir sunumda P ve Q’yu seçen kişinin şifrelemeyi geçersiz hale getirecek bir arka kapı belirleyebileceği konusunda uyarmıştı<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn4">[4]</a>.</p>



<p>Eğer P ve Q sayıları arasında herhangi bir d sayısı için P=Q*d ilişkisi varsa (bu ilişkinin var olup olmadığını ECDLP yüzünden sadece P ve Q sayılarını belirleyen kişi bilebilir) bu d sayısı bir arka kapı teşkil edecektir.</p>



<p>Elde ettiğimiz t<sub>1</sub> sayısını d ile çarptığımızı düşünelim.</p>



<p>t<sub>1</sub>*d , bunu formülümüz sayesinde t<sub>1</sub>’in yerine r<sub>1</sub> * Q olarak da yazabiliriz.</p>



<p>[r<sub>1</sub> * Q]*d = t<sub>1</sub>*d, çarpma işleminin değişme özelliğinden faydalanırsak,</p>



<p>r<sub>1</sub>*[Q*d] = t<sub>1</sub>*d,  ve son olarak [Q*d]’nin yerine olduğundan şüphelendiğimiz ilişkiyi yerleştirirsek,</p>



<p>r<sub>1</sub>*P = t<sub>1</sub>*d bu sonuç ise yukarıdaki grafikte de belirtildiği gibi bir sonraki iç-durum olan s<sub>2</sub>’nin değerini verecektir ve şifrelemenin içine başarılı olarak sızmış olacağız bu da tabiki gelecekte üretilecek bütün rastgele sayıları önceden tahmin edebilmemiz anlamına gelecektir.</p>



<p>Bruce Schneider Kasım 2007’de paylaştığı bir yazıda<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn5">[5]</a> NIST’in neden rehberlerinde bu standardı önerdiğini anlamlandıramdığını ve  “Bu bir arka kapı olarak mantıklı değil: Hem açık hem de oldukça bariz. Mühendislik açısından da mantıklı değil: Kendi rızasıyla  kimsenin kullanamaycağı kadar yavaş.” olduğunu belirtmişti.</p>



<p>Eylül 2013’te Edward Snowden’ın kamuya sızdırdığı belgelerde, NSA’nın Sinyal istihbaratı toplama projesinin ve “şifrelemeye karşı savaş”’ının bir parçası olarak şifrelem standardlarını zayıflatmaya çalıştığıve arka kapılar eklediği ortaya çıktı<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn6">[6]</a>. Bu deşifreleme programının adı “Bullrun”idi.</p>



<p>Aralık 2013’te Reuters gazetesi; RSA Security, RSA şifrelemesi için kullandığı BSAFE kütüphanesinde rastgele sayı üretimi için Dual_EC_DRBG kullanması karşılığında NSA’dan 10 milyon dolar aldığını açıkladı.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn7">[7]</a></p>



<p>RSA bu iddiaları:</p>



<p>“RSA’nın ürünlerini zayıflatmak veya ürünlerimize herhangi birinin kullanımına yönelik ‘arka kapılar’ yerleştirmek niyetiyle hiçbir sözleşmeye girmedik ya da herhangi bir projede yer almadık”<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn8">[8]</a> diyerek reddetse de, eliptik eğri algortimalarını kullanmamaları için müşterilerini uyardı.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn9">[9]</a></p>



<p>NIST araştırmacısı John Kelsey, P ve Q değerlerinin nereden geldiğini sorduğunda rastgele seçilebileciğini fakat NSA’nın bu konuda konuşmaması gerekildiği cevabını almıştı.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn10">[10]</a></p>



<p>2003’ten 2011’deki emekliliğine kadar NSA’nin Bilgi Güvencesi Direktörlüğü’nde Teknik Direktör olan Richard George, Mayıs 2014’te Infiltrate konferansında yaptığı bir konuşmada Dual_EC ile ilgili şu sözleri söyledi<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftn11">[11]</a>: “Eliptik Eğri’yi kullanacaktık. Dedim ki, eğer bunu standartlarınıza koyarsanız, başka hiç kimse kullanmaz çünkü çirkin görünüyor ve gerçekten yavaş. Kimsenin kullanması için mantıklı bir yanı yok. Ama ben kullanabilirim. Böylece onu eklediler, ve ben de dedim ki burada kullandığımız bu parametreler olduğu sürece biz onları kullanabiliriz, diğer herkes istedikleri herhangi bir parametreyi ekleyebilir.”</p>



<p>Peki bu olanların bütünü şifrelemenin işe yaramaz olduğunu mu gösteriyor? Tam sayılmaz. Hatırlarsanız Dual_EC_DRBG 4 CSPRNG standardından sadece biriydi ve bu güvenlik açığı hakkında defalarca uyarılmasına rağmen standard olarak kullanılmaya devam edildi. Bu durumda çıkarılması gerekilen sonuç şifrelemenin artık geçersiz olduğundan ziyade doğru şifreleme tiplerinin kullanımı hakkındaki farkındalıktır.</p>



<p>Son olarak düşmek istediğim önemli br not ise arka kapı yönteminin hükümetler veya şirketler tarafından kullanılan gizlilik ihlali yöntemlerden biri fakat tek yöntemi olmadığıdır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Kaynakça</h2>



<ul>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref1">[1]</a> https://tr.euronews.com/next/2024/09/11/whatsapp-narinin-akrabalarinin-sildigi-mesajlari-hukumete-verebilir-mi</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref2">[2]</a> https://tr.wikipedia.org/wiki/ASCII</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref3">[3]</a> Elde edilmiş bir iç-durumdan, gelecek iç-durumlar’ın hesaplanmasına karşı koruma SP800-90A’ya göre CSPRNG’ler için şart değildir.</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref4">[4]</a> http://rump2007.cr.yp.to/15-shumow.pdf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref5">[5]</a> https://www.schneier.com/essays/archives/2007/11/did_nsa_put_a_secret.html</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref6">[6]</a> https://archive.nytimes.com/www.nytimes.com/interactive/2013/09/05/us/documents-reveal-nsa-campaign-against-encryption.html</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref7">[7]</a> https://www.reuters.com/article/us-usa-security-rsa-idUSBRE9BJ1C220131220/</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref8">[8]</a> https://web.archive.org/web/20150321125632/https://blogs.rsa.com/rsa-response/</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref9">[9]</a> https://web.archive.org/web/20240407020934/https://www.wired.com/2013/09/rsa-advisory-nsa-algorithm/</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref10">[10]</a> https://blog.cryptographyengineering.com/2015/01/14/hopefully-last-post-ill-ever-write-on/</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli#_ftnref11">[11]</a> https://www.youtube.com/watch?v=qq-LCyRp6bU</li>
</ul>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-sifreli-mesajlarinizi-nasil-okur-kaan-disli/">Devlet Şifreli Mesajlarınızı Nasıl Okur? – Kaan Dişli</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aristoteles’in “Nikomakhos’a Etik” Kitabındaki Düşünceleri &amp;Hasan Hüseyin Albayrak</title>
<link>https://trafikdernegi.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak</guid>
<description><![CDATA[ Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik adlı eseri on kitaptan oluşuyor. Kitap “arkhesi yapanda olan şey”i inceliyor. Aristoteles genellikle yazılarında başka kitaplarına atıfta bulunmuştur, fakat bu kitaba herhangi bir atıf yoktur. Bu yüzden aslında böyle bir kitap olmadığı, bu kitabın siyaset kitabının bir parçası olduğu iddia edilmektedir. Kitabın daha ilk sayfalarında bu kitabın bir siyaset araştırması olduğu dile getirilmiştir: En önemli olanın ve en başta geleninkinin olsa gerek. Siyaset böyle bir bilim olarak görünüyor, çünkü kentler için hangi bilimlerin gerekli olduğunu, hangilerini, kimlerin, ne kadar öğrenmesi gerektiğini belirleyen odur.(…) O halde bir siyaset araştırması olan bu araştırma bunlara varmayı arzuluyor.[1] Aristoteles’in felsefesinde “siyaset”
The post Aristoteles’in “Nikomakhos’a Etik” Kitabındaki Düşünceleri -Hasan Hüseyin Albayrak first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/Aristotle-statue-Stageira-Greece.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Aristoteles’in, “Nikomakhos’a, Etik”, Kitabındaki, Düşünceleri, -Hasan, Hüseyin, Albayrak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Aristoteles’in <em>Nikomakhos’a Etik </em>adlı eseri on kitaptan oluşuyor. Kitap “arkhesi yapanda olan şey”i inceliyor. Aristoteles genellikle yazılarında başka kitaplarına atıfta bulunmuştur, fakat bu kitaba herhangi bir atıf yoktur. Bu yüzden aslında böyle bir kitap olmadığı, bu kitabın siyaset kitabının bir parçası olduğu iddia edilmektedir. Kitabın daha ilk sayfalarında bu kitabın bir siyaset araştırması olduğu dile getirilmiştir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>En önemli olanın ve en başta geleninkinin olsa gerek. Siyaset böyle bir bilim olarak görünüyor, çünkü kentler için hangi bilimlerin gerekli olduğunu, hangilerini, kimlerin, ne kadar öğrenmesi gerektiğini belirleyen odur.(…) O halde bir siyaset araştırması olan bu araştırma bunlara varmayı arzuluyor.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn2">[1]</a></p></blockquote>



<p>Aristoteles’in felsefesinde “siyaset” değerlerin en üstünde konumlanır. Askerlik, ekonomi, retorik gibi en değer verilen uğraşılar da onun altında yer alır.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn3">[2]</a> Çünkü siyaset yasa koyan, düzenleyendir. Bir diğer deyişle siyaset, amaç olarak ötekilerin amacını da kapsar, “insan için iyi” olanı amaç olarak belirler. Araştırmanın bir siyaset araştırması olduğunu bize gösterebilecek bir başka sav ise Aristoteles’in yine aynı bölüm içerisinde işlediği, gençlerin siyaset için deneyimsiz olmalarının nedenleridir. Aristoteles bu nedenlerden şöyle bahseder:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Kişi bildiği şeylerde iyi yargıda bulunur, bunlarda iyi yargıç olur. O halde bir konuda onda eğitim görmüş olan, genel olarak da çok yönlü eğitim görmüş olan iyi yargıç olur. Bu nedenle genç bir insan siyaset için uygun bir dinleyici değildir; çünkü o, yaşamda yapılanlar konusunda deneyimsizdir, oysa bizim temellendirmelerimiz bunlara dayanmakta ve bunlara ilişkindir. Ayrıca o, tutkuların peşine gittiğinden, boşu boşuna ve yararlanmadan dinleyecektir; çünkü bu temellendirmelerin amacı bilme değil, eylemdir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn4">[3]</a></p></blockquote>



<p><em>Nikomakhos’a Etik</em>’in bir siyaset kitabı olduğunu söylesek de bu kitap direkt olarak siyasetle bağlantılı değildir. Kitap çeşitli kavramlarla dolaylı yoldan siyaseti inceler. Daha doğrusu siyaset konusuna bir ön hazırlık aşaması oluşturur. Laurentianus kodeksine bakıldığında bu kitabın hemen arkasında <em>Politika </em>kitabının geldiği görülür.</p>



<p>Aristoteles’in <em>Nikhomakhos’a Etik</em>’te araştırdığı “iyi”dir. Lakin tek bir kategori bakımından dile getirilen bir iyi yoktur; farklı kategoriler bakımından dile getirilen birbirinden farklı iyiler mevcuttur. Birçok iyi başka şeyleri amaçlar. Amaçları kendileri değildir. Tercih edilmelerinin amacı başka bir şeydir. Aristoteles’in bu araştırmasında aradığı iyi, “kendisi için tercih edilen iyi”dir. Bu iyi ise “mutluluk”tur; başka iyiler mutluluk için tercih edilir, Aritoteles bunu şöyle açıklar:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Kendisi için aranan, başka bir şey için aranandan; hiçbir zaman bir başka şey için tercih edilmeyen de, hem kendileri için hem de onun için tercih edilenlerden daha amaçtır diyoruz; hiçbir zaman bir başka şey için tercih edilmeyip hep kendisi için tercih edilene ise sadece kendisi amaçtır diyoruz. En çok mutluluğun böyle bir şey olduğu düşünülüyor, çünkü onu hiçbir zaman başka bir şey için değil, hep kendisi için tercih ediyoruz; ama onuru, hazzı, usu ve her erdemi hem kendileri için tercih ediyoruz (çünkü hiçbir yere götürmese bile onların her birini yine tercih ederdik) hem de mutluluk uğruna, onlar aracılığıyla mutlu olacağımızı düşündüğümüz için tercih ediyoruz. Oysa hiç kimse mutluluğu onlar uğruna ya da genel olarak başka bir şey uğruna tercih etmiyor.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn5">[4]</a></p></blockquote>



<p>Haz, mevki, para başka şeyler için tercih edilir. Sadece kendisi için tercih edilen, başka bir şey için tercih edilmeyen ve kendi başına yeter olan “mutluluk”tur. Mutluluğun adı konusunda anlaşma var; fakat ne olduğu konusunda yoktur. Aristoteles burada “eudaimonia” kavramını kullanır, lakin bu kavramın tam karşılığı mutluluk değildir. Bu, amaç olan mutluluktur. Sadece kendisi için istenen, başka bir şey için istenmeyen ve başka her şey onun için istenendir. Aristoteles mutluluğun tanımını bulmak için insanı insan yapan şeyi arıyor. Bunun içinse insanın işinin ne olduğunu araştırıyor. Aristoteles’in örneğine göre marangozun, ayakkabıcının, meslek sahiplerinin bir işi vardır. Aynı şekilde gözün, elin, ayağın ve genellikle parçaların her birinin bir işi vardır. Peki, insanın bir işi yok mudur? Yoksa insan doğal olarak işsiz midir?<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn6">[5]</a> Aristoteles daha sonra bu soruların cevabını bulmak için insanın ruhunu inceleyecektir. İnsanların yaşam tarzlarına bakarak onların mutluluktan ne anladığını anlıyoruz. İnsanlar haz, mevki ve zenginliği mutluluk olarak tanımlıyor. Bu bağlamda insanın işi haz düşkünü olmak, mevki sahibi olmak veya zengin olmak gibi gözüküyor. Aristoteles’in araştırmasında temel olarak üç yaşam biçimi ortaya çıkıyor. Bunlar: Haz yaşamı, siyaset yaşamı ve teoria yaşamı.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn7">[6]</a> Aristoteles bu yaşamları eleye eleye içlerinden doğru olanı bulmaya çalışır; sorgulamasında ilk iki yaşam biçimini kendine yeter olmayan yaşam biçimi olarak nitelendirir. Teoria yaşamı, dinginliğe ihtiyaç duyan bir yaşam biçimidir; fakat bu kendi başına yaşamak demek değildir. Çünkü insan, doğası gereği başkalarıyla bir arada olan bir canlıdır.</p>



<p>Sorumuza geri dönecek olursak, insan nasıl iyi insan olur? İnsanın işi nedir? Aristoteles bu sorunun cevabını şu cümlelerle verir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>(…) çünkü gitarcının işi gitar çalmak, erdemli gitarcının ise iyi gitar çalmaktır; eğer bu böyle ise [ayrıca insanın işinin belli bir yaşam olduğunu, bu yaşamın da ruhun akla uygun etkinliği ve böyle eylemler olduğunu; erdemli insana yakışanın bunları iyi ve güzel bir biçimde yapması olduğunu; her şeyin ise kendine özgü erdeme göre iyi yapılırsa, iyi gerçekleştirilmiş olduğunu da ileri sürüyoruz], insansal iyi, ruhun erdeme uygun etkinliği olur.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn8">[7]</a></p></blockquote>



<p>Burada bahsedilen şey, logos’a göre yaşamdır; logos’a göre etkinliktir(praxis). İnsanın işi tam yaşam boyunca(tam yaşam içinde) ruhun tam erdeme göre etkinliğidir. Burada tamdan kastedilen şey, yaşamın son bulması değildir. Aristoteles bu konuda örnek olarak Priamos’un yaşadıklarını ve Solon’un dediklerini gösteriyor.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn9">[8]</a></p>



<p>Soruşturmanın devamında Aristoteles ruhun ve erdemin ne olduğunu tanımlıyor. Aristoteles, erdemi daha önce ruhun erdemi olarak tanımlamıştı. Bu yüzden ruhun erdemini bulmak için öncelikle ruhu inceliyor ve ruhun iki kısma ayrıldığını söylüyor. Ruhun bir yanı logoslu(akıl sahibi), diğeri ise alogoslu(akıldan bağımsız, akıldan yoksun) yandır. Bu iki yan da kendi içinde ikiye ayrılır: Akıldan yoksun yanın ilk kısmı yemeyi içmeyi sağlar. Bu fizyolojik yandır, bitkiler ve diğer canlılarla ortak olan yandır; yemeyi, içmeyi ve gelişimi sağlar. Bu kısım erdemlerle ilgili değildir. Akıldan yoksun diğer kısmı ise istekler ve hazlar tarafından oluşan yandır.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn10">[9]</a> Logoslu, yani akıl sahibi olan yan da kendi içinde ikiye ayrılır. Bunlardan biri “ilkeleri olduğundan başka türlü olamayan şeyleri bilebilen yan”; diğeri ise “ilkeleri olduğundan başka türlü olabilen şeyleri bilebilen yan”dır.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn11">[10]</a> Aristoteles ruhun bu yanlarıyla erdemin bir ilişkisi olmasının gerektiğini savunur. İlkeleri başka türlü olabilen şeyler, insanın tercihiyle ilgili olan şeylerdir. İnsanın tercihiyle ilgili olan şeylerin başka türlü olması da mümkündür. Yoksa bu şeyler hep aynı şekilde olurdu. Örneğin yalan söyleyip söylememek, hırsızlık yapıp yapmamak, insanları öldürüp öldürmemek ilkeleri başka türlü olabilen şeylerdir. İlkeleri başka türlü olabilen şeylerde doğru tercih yapabilmek erdem olarak gösterilebilir. Bu yanda tartma, müzakere vardır. Bu yüzden Aristoteles bu yana kısaca “tartan yan” ötekine ise “bilimsel yan” demeyi uygun görür.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn12">[11]</a> Tartan yan kişilerin hayatlarının her anında var olan bir yandır. Güne başlamamızdan itibaren tartan yanı kullanırız. Bu yana ilişkin eylem, yani bu yana ilişkin erdem, “phronesis”yani “aklı başındalık”tır.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn13">[12]</a> Aklı başındalık tek tek durumlarda ne olduğunu görme erdemidir; doğrudan doğruya yaşamdadır ve eylemlerle ilgilidir. Aristoteles aklı başındalıkla ilgili şöyle der:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>(…) aklı başında yalnızca geneli değil, ayrıntıları da bilmeli. Çünkü eylemlerle ilgili, eylem ise tek tek nesnelerle ilgili. Bunun için öteki alanlardaki deneyimli kişiler gibi, bilmedikleri halde bazı bilgililerden daha uygulayıcı kişiler vardır. Biri hazım ve sağlık için hafif etin iyi olduğunu biliyor, ama hangi etlerin hafif olduğunu bilmiyorsa, sağlık kazandırmaz, bunu kuş etinin hafif olduğunu bilen biri daha çok başarır. Aklı başındalık ise uygulamayla ilgilidir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn14">[13]</a></p></blockquote>



<p>İlkeleri olabildiğinden başka türlü olamayan şeyleri bilebilen yanın erdemi ise “nous” yani “akıl” veya “bilgelik”tir. Aristoteles’in bu konudaki yorumu şöyledir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Bilgelik de ilkelere ilişkin değil,  çünkü bilgeye düşen şey belli bazı konularda kanıt sahibi olmaktır, imdi başka türlü olmayan şeyler ve başka türlü olabilen şeyler konusunda, onlar aracılığıyla doğruya ulaştığımız ve hiç yanlışa düşmediğimiz erdemler bilim, aklı başındalık, bilgelik ve us ise, bunların da üçünden hiçbiri (üçünden, aklıbaşındalık, bilim ve bilgeliği kastediyorum) ilkelerle ilgili değilse, us ilkelerle ilgilidir, geriye kalan bu.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn15">[14]</a></p></blockquote>



<p>Bilgelik ile aklı başındalığın arasındaki farkı ise şu ifadelerle dile getirmiştir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Söylediklerimizden çıkan şu: bilgelik doğa gereği en değerli şeylere ilişkin bir bilgi ve ustur. Bunun için Anaksagoras’a, Thales’e ve böyle kişilere aklı başında değil, “bilge” diyoruz, çünkü insanca iyileri araştırmalarından ötürü kendilerine yararlı şeyleri bilmedikleri, büyük, hayranlık verici, zor, tanrısal ama yararsız şeyleri bildikleri söylenir. Oysa aklı başındalık insansal şeylerle ve üzerinde düşünüp taşınılacak şeylerle ilgilidir: Aklı başında kişiye yakışacak olan da budur, iyi düşünüp taşınmaktır, diyoruz.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn16">[15]</a></p></blockquote>



<p>Aklı başındalık kullanılıp doğru dürüst tartılarak eylem yapılırsa erdemler ortaya çıkar. Sadece fizyolojik yanda erdem yoktur. Zaten fizyolojik yan insanın kontrolünde olan bir yan değildir, fizyolojik yanımızı kontrol edemeyiz. Oysaki erdemler bir etkinliktir. Peki, erdemin ne olduğuna Aristoteles’in cevabı nedir? Aristoteles erdemin ne olduğunu bulmak için ruhta olup bitenlere bakmış ve ruhta olup bitenlerin üç türlü olduğunu söylemiştir. Bunlar: etkilenimler, olanaklar ve huylardır.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn17">[16]</a> Aristoteles’in erdemler konusundaki açıklaması şöyledir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Öyleyse erdemler etkilenim ya da olanak değilse, geriye onların ‘huy’ olması kalıyor. Böylece erdemin cins bakımından ne olduğunu ortaya koymuş bulunuyoruz. (…) Her erdem neyin erdemi ise, onun iyi durumda olmasını ve kendi işini iyi gerçekleştirmesini sağlar. Sözgelişi gözün erdemi gözü ve onun işini erdemli kılar; çünkü gözün erdemi sayesinde iyi görürüz. Aynı şekilde atın erdemi atı erdemli kılar; iyi koşmasını, binicisini iyi taşımasını ve düşmanların karşısında kaçmamasını sağlar.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn18">[17]</a></p></blockquote>



<p>Bu paragrafların sonunda Aristoteles erdemi bir çeşit orta olma olarak tanımlıyor, erdemin orta olma olduğunu söylüyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>(…) gerektiği zaman, gereken şeylere, gereken kişilere karşı, gerektiği için gerektiği gibi bunları yapmak orta olandır ve en iyidir, bu da erdeme özgüdür. Aynı biçimde eylemlerde de aşırılık, eksiklik ve orta söz konusudur. Erdem ise aşırılığı yanlış olan, eksikliği yerilen, ortası övülen ve isabetli olan etkilenimlerle ve eylemlerle ilgili; övülmek ve isabetli olmak da erdeme özgü. Demek erdem bir tür orta olmadır; ortayı amaç edinir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn19">[18]</a></p></blockquote>



<p>Hiçbir erdem doğuştan değildir, sonradan edinilir. Orta olma, huyla ilgilidir. Biri aşırılık, biri eksiklik olan iki yanın ortasıdır; çünkü bu iki uç da yanılgıdır. Erdemler bu iki ucun ortasıdır. Yalnız bu orta, rakamsal bir şey değildir. Orta tutuma, aklı başındalık ile ulaşırız. Bu bağlamda “phronesis”(aklı başındalık) bizi erdemlere ulaştırır.</p>



<p>Yapa yapa alışkanlıklarla karakter erdemlerini, eğitimle düşünce erdemlerini oluştururuz. Tek tek durumlarla ilgili nerede ve nasıl olması gerektiğini tartma işini yapan, aklı başındalıktır. Aklı başındalık eğitimle, yani düşünce erdemiyle oluşur: “(…) Aklı başındalık insansal şeylerle ve üzerinde düşünüp taşınılacak şeylerle ilgilidir: Aklı başında kişiye yakışacak olan da budur, iyi düşünüp taşınmaktır diyoruz.”<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn20">[19]</a> Aklı başındalık düşünce erdemi olsa da yapa yapa karakter erdemine dönüşür. Ayrıca Aristoteles’in önem verdiği bir başka erdem ise yüce gönüllülüktür:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Yüce gönüllü, kendisinin büyük şeylere layık olduğunu düşünen ve gerçekten lâyık olan kişinin olduğu düşünülüyor. (…) O halde eğer yüce gönüllü büyük şeylere ve özellikle en büyük şeylere lâyık olduğunu düşünüyorsa, o bunu en çok bir şey konusunda düşünüyor. Lâyık olmaktan ise dışa ait iyilerle ilgili olarak sözedilir; bunların en büyüğünün tanrılara sunulan, yüksek mevkilerdeki kişilerin en çok arzu ettikleri ve en güzel şeylerin ödülü olan şey olduğunu düşünebiliriz: Böyle bir şey ise onurlandırılmalıdır; çünkü o dışa ait iyilerin en büyüğüdür. O halde yüce gönüllü, onurlar ve onursuzluklar konusunda gerektiği gibi olan kişidir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn21">[20]</a></p></blockquote>



<p>Gözden kaçırılmaması gereken diğer nokta, bir eylemin erdemli olabilmesi için o eylemin tercih edilerek yapılması gerektiğidir. Zorla ya da bilgisizlikten yapılan, istenmeyerek yapılan olarak değerlendirilir, bu durumda istenerek yapılan, eylemin tek tek koşullarını bilen kişi tarafından yapıldığı zaman mümkün olur.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn22">[21]</a> İstenerek ve istenmeyerek yapılan şey belirlendikten sonra sıradaki inceleme konusu tercihtir; çünkü tercih, erdemle çok yakın bir ilişkidedir. Tercih isteyerek yapılan bir şeymiş gibi gözükmesine rağmen “istenerek yapılan” tercihe göre daha kapsamlıdır. İstenerek eylemde bulunma, çocuklarla hayvanlarda da görülür; fakat tercih görülmez. Kişinin tercihle davranabilmesi için kendine egemen olması gerekir. Eğer kişi kendine egemen değilse tercihle değil, arzuyla davranır.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn23">[22]</a> Kendine egemen olmayan kişinin bilgi değil, kanı taşıdığı için hazlar tarafından yönetildiği öne sürülür.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn24">[23]</a> O hâlde tercihin de eğitimle alakalı olduğunu söyleyebiliriz. Aklı başındalık burada da görev başındadır. Aklı başındalık her an işleyen bir erdemdir ve eğitim meselesidir. Ayrıca düşünce erdemleri, eğitim meselesidir. Ruhun akıl sahibi yanına baktığımızda bu iki yanın da ilkeler ile ilişkili olduğunu görüyoruz. Bu ilkeleri görebilme meselesi ise yine eğitimle bağlantılıdır.</p>



<p>Bakma, inceleme, tartma işini yapan ve “eudaimonia”ya yani mutluluğa en yakın yaşam tarzı, teoria yaşamına en yakın yaşamdır. Teoria yaşamı, her şeyden elini ayağını çekip öylece izleme yaşamı değildir. Aristoteles sık sık bunun eylem gerektirdiğini söyler.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn25">[24]</a> Aristoteles, teoria yaşamının yani akla uygun yaşamın kişiye özgü olduğunu ve en iyi yaşam türü olduğunu şöyle ifade eder:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Doğal olarak her bir kişiye özgü olan şey, onun için en asıl olan, en hoş olandır. O halde bir insan özellikle o olduğundan ötürü, “insan” için bu, ‘akla göre yaşam’dır. Demek ki en mutlu yaşam da budur.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn26">[25]</a></p></blockquote>



<p>Daha önce de söylediğimiz gibi, ilkeleri görebilmek eğitimle kazanılır; bu ise aklın işidir. İşte bu yüzden akıl, kişiyi o kişi yapan bir erdemdir. İlkeleri görmemizi sağlayan, eğitimin işleyebilmesini sağlayan yasalardır. Bu yasalar için de politika gereklidir. İlkeleri ve olanakları görebilme yeteneğini insanlara kazandırma işi bir yasal düzenlemeler işidir. Bu yüzden Aristoteles kitabın son cümlesinde “İmdi baştan alalım.”<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn27">[26]</a> demiş, ardından politika konusunu işlemiştir. <em>Nikomakhos’a Etik, Politika’</em>nın bir parçasıdır. Bu bir siyaset araştırmasıdır. Kitabın başında anlaşılmasa bile, son iki sayfasında bu ciddi bir biçimde belli olur. Kitabın temel olarak bahsettiği şey, enine boyuna düşünmek ve diyalektik bizim için çok önemlidir. Lakin enine boyuna düşünmek ve diyalektik tam yaşam boyunca tam bir şekilde olmalı. Burada gözden kaçırmamamız gereken bir diğer nokta, Aristoteles kendinden öncekilerin yasama ve politika ile ilgili pek bir şeyden söz etmediklerini söylemiş, yani Platon’un bu konuyla pek ilgilenmediğini şu sözlerle eleştirmiştir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Madem bizden öncekiler yasama konusundan pek sözetmeden konuyu bize bıraktılar, insanca şeyler konusundaki felsefemiz olabildiğince tamamlansın dite, devlet yönetimlerini incelememiz herhalde çok daha iyi olacaktır. İmdi ilkin bizden öncekiler tarafından parça parça iyi bir şey söylenmiş mi, bunu incelemeye çalışalım.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn28">[27]</a></p></blockquote>



<p>Anlaşılan o ki Aristoteles kendinden öncekilerin politikaya olan ilgilerini yeterli bulmamış veya onların insan ve politika arasındaki bağı iyi ifade edemediğini düşünmüştür. Aristoteles, <em>Nikomakhos’a Etik</em>’te “iyi” kavramını araştırmış, lakin bunu yeterli bulmamıştır; bu yüzden dış iyileri araştırmayı gerekli görmüştür. Bunu ise şu şekilde dile getirmiştir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Ne ki, insan olduğu için dış iyilere de gerek duyacaktır, çünkü doğası, teori yaşamıyla ilgisi içinde ‘kendine yeter’ değil: Bedenin sağlıklı olması, beslenme, öteki gerekenler de bulunmalı. Dış iyiler olmaksızın mutlu olunamasa bile, sanılmamalı ki, mutlu kişi olmak için pek çok, büyük şeylere gerek duyulacak: Kendine yeterlik ile eylem ise aşırılıkta değildir; “denizekaraya(“denize karaya” şeklinde olmalı-HHA)  egemen olmadan” da iyi şeyler yapmak olanaklı.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftn29">[28]</a></p></blockquote>



<p>Sonuç olarak <em>Nikomakos’a Etik,</em> genelde “mutluluk”, “ruh”, “erdem”, “orta olma”, “adalet” kavramları üzerine kurulmuş ve insan doğasını inceleyen bir kitaptır. Araştırma yer yer dağılmış gibi gözükse de bunun sebebi bu kitabın aslında <em>Politika</em> için bir hazırlık kitabı olmasıdır. Aristoteles toplumu, topluluğu incelemek için önce bireyi ele alarak bu kitapta insanı ve onun (varsa) doğasını enine boyuna irdelemiştir. Tabi ki <em>Nikomakos’a Etik</em>’in etikle ilgisiz bir kitap olduğunu söylemek pek de doğru değildir. Günümüzde etik ve politika birbiriyle ayrı alanlar gibi gözükse de antik dönemlerde politikanın amacı erdemli ve mutlu insanlar yetiştirmektir. Zaten günümüzde çok popüler olan demokrasiyi de Aristoteles sosyal demokrasinin sapması olarak yorumlamıştır. Aristoteles’e göre yönetim kendi çıkarına değil herkesin çıkarına hizmet etmelidir. Bu bağlamda kitabı kendi dönemini göz önüne alarak okursak aslında etiği konu aldığını anlarız. Fakat genel anlamda bu kitap insan doğası, insan ruhu ile politika, siyaset arasında bir köprü niteliğindedir. Aristoteles erdemli insanların yetişmesinde yöneticilere ve eğiticilere ciddi bir görev yüklemiştir. Yalnız erdem formülü olan herhangi bir pozitif bilim değildir. Erdem en basit haliyle, temelinde us bulunan ve yöntem olarak kendine enine boyuna düşünmeyi seçen bir şeydir. Lakin bu iş ilkeleri görmeyi gerektirdiği için eğitime ihtiyaç duyar. Bu eğitimle ilgili yasaların düzenlenmesi de yöneticilerin görevidir. Görüldüğü gibi bu insan bilimi ve politikayla bağlantılı karmaşık bir iştir.</p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref1">*</a> İstanbul Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sistematik Felsefe ve Felsefe Tarihi Doktora Öğrencisi, <strong>h.huseyinalbayrak@gmail.com</strong></p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<ul><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref2">[1]</a> Aristoteles, <em>Nikomakhos’a Etik</em>, Saffet Babür (çev.), Ankara: BilgeSu Yayıncılık, 2007, 1094a 27 – 1094b 13.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref3">[2]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1094b 3-6.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref4">[3]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1094b 28 – 1095a 7.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref5">[4]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1097a 32 – 1097b 7.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref6">[5]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1097b 29-33.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref7">[6]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1095b 14-19.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref8">[7]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1098a 13-18.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref9">[8]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1100a 4 – 1101b 9. Priamos: Troia kralı. Oğullarının ölümünü; kızlarının, gelinlerinin esir olarak götürülüşünü görmüş.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref10">[9]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1102a 28 – 1103a 10.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref11">[10]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1139a 2-7.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref12">[11]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1139a 11-12.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref13">[12]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1140a 24 – 1142b 33.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref14">[13]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1141b 14-21.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref15">[14]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1141a 1-8.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref16">[15]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1141b 2-10.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref17">[16]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1105b 19-21.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref18">[17]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1106a 10-21.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref19">[18]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1106b 20-30.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref20">[19]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1141b 7-10.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref21">[20]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1123b 2-22.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref22">[21]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1111a 22 – 1111b 3.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref23">[22]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1111b 4 – 1112a 17.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref24">[23]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1146a 1-3.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref25">[24]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1177a 12 – 1178a 8.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref26">[25]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1178a 5-8.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref27">[26]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1181b 22.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref28">[27]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1181b 14-17.</li><li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak#_ftnref29">[28]</a> Aristoteles, <em>age.</em>, 1178b 32 – 1179a 4.</li></ul>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aristotelesin-nikomakhosa-etik-kitabindaki-dusunceleri-hasan-huseyin-albayrak/">Aristoteles’in “Nikomakhos’a Etik” Kitabındaki Düşünceleri -Hasan Hüseyin Albayrak</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Schopenhauer’ın Felsefesi: Acı Çekmenin Panzehiri Olarak Sanat – Matthew Fitzgerald</title>
<link>https://trafikdernegi.com/schopenhauerin-felsefesi-aci-cekmenin-panzehiri-olarak-sanat-matthew-fitzgerald</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/schopenhauerin-felsefesi-aci-cekmenin-panzehiri-olarak-sanat-matthew-fitzgerald</guid>
<description><![CDATA[ Arthur Schopenhauer’ın varoluşa dair iç karartıcı bir görüşe sahip olması şaşırtıcı değildir. Annesi onu pek sevmezdi, babası intihar etmişti ve yaşamının büyük bir kısmını Frankfurt’ta küçük bir apartman dairesinde tek başına geçirdi. Ona göre acı, hayatın dokusuna işlemişti. Ancak, varoluşun acımasızlığıyla mücadele etmek için çözümleri vardı. Bu çözümler arasında; bir soluk almayı sağladığına inandığı şey, sanat ve estetik karşılaşmalardı. Bu yazımızda Schopenhauer’ın acı olarak yaşam felsefesine ve acıyla mücadele etme yöntemlerine odaklanıyoruz. Arthur Schopenhauer’in Acı Döngüsü Schopenhauer’in pesimist felsefesi iki temel iddiaya dayanıyordu: Yok olmanın tercih edilir olduğu ve dünyamızın mümkün dünyaların en kötüsü olduğu. Gelin ilk iddiaya biraz yakından
The post Schopenhauer’ın Felsefesi: Acı Çekmenin Panzehiri Olarak Sanat – Matthew Fitzgerald first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/arthur-schopenhauer-philosophy-art-youth-mourning.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Schopenhauer’ın, Felsefesi:, Acı, Çekmenin, Panzehiri, Olarak, Sanat, –, Matthew, Fitzgerald</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Arthur Schopenhauer’ın varoluşa dair iç karartıcı bir görüşe sahip olması şaşırtıcı değildir. Annesi onu pek sevmezdi, babası intihar etmişti ve yaşamının büyük bir kısmını Frankfurt’ta küçük bir apartman dairesinde tek başına geçirdi. Ona göre acı, hayatın dokusuna işlemişti. Ancak, varoluşun acımasızlığıyla mücadele etmek için çözümleri vardı. Bu çözümler arasında; bir soluk almayı sağladığına inandığı şey, sanat ve estetik karşılaşmalardı. Bu yazımızda Schopenhauer’ın acı olarak yaşam felsefesine ve acıyla mücadele etme yöntemlerine odaklanıyoruz. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Arthur Schopenhauer’in Acı Döngüsü</h2>



<p>Schopenhauer’in pesimist felsefesi iki temel iddiaya dayanıyordu: Yok olmanın tercih edilir olduğu ve dünyamızın mümkün dünyaların en kötüsü olduğu. Gelin ilk iddiaya biraz yakından bakalım.</p>



<p>Schopenhauer, öyle ya da böyle, sonsuza dek bir şeye ihtiyacımız olduğunu savunur; eksik olduğumuzu hissederiz. Söz konusu bu eksiklik/yetersizlik algısı gerçek veya yanıltıcı olabilir. Örneğin, aç kalmamıza sebep olacak bir şekilde gıdadan ve gıdaları elde etmek için gerekli olan araçlardan yoksun olabiliriz. Aynı şekilde, son çıkan iPhone modelini isteyebiliriz fakat onu satın alacak paramız olmayabilir. Örnek verdiğimiz her iki durumda da, bu şeylerden yoksun kalır ve bu sebeple de eksiklik/yetersizlik hissesinin etkisinde kalırız. Fakat biz insanlar, eksik olduğumuz şeyi elde ederek bu acıya bir son vermeye çalışırız: Yiyecek almak için para kazanmak veya yeni model iPhone gibi. Bu durum,  Schopenhauer’ın ‘çabalamak’ adını verdiğini şeydir. Ona göre çabalamanın iki amacı vardır. Ya çabamız başarıya ulaşır ve daha önce sahip olmadığımız şeyleri elde ederiz. Ya da çabalarımızda başarısız olur ve acımızın artık ikiye katlanmıştır: Çünkü artık yalnızca eksik/yetersiz değilizdir aynı zamanda başarısızlığımızın ve yetersizliğimizin gerçekliğiyle de yüzleşmek zorundayızdır. Fakat işler burada bitmiyor.</p>



<figure class="wp-block-gallery has-nested-images columns-default is-cropped wp-block-gallery-1 is-layout-flex">
<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" loading="lazy" width="869" height="1024" data-id="12095" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/arthur-schopenhauer-portrait-schafer.jpg?resize=869%2C1024&ssl=1" alt="" class="wp-image-12095" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/arthur-schopenhauer-portrait-schafer.jpg?resize=869%2C1024&ssl=1 869w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/arthur-schopenhauer-portrait-schafer.jpg?resize=255%2C300&ssl=1 255w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/arthur-schopenhauer-portrait-schafer.jpg?resize=768%2C905&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/arthur-schopenhauer-portrait-schafer.jpg?resize=480%2C566&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/arthur-schopenhauer-portrait-schafer.jpg?w=1018&ssl=1 1018w" sizes="(max-width: 869px) 100vw, 869px" data-recalc-dims="1"><figcaption>Arthur Schopenhauer (1788-1860)</figcaption></figure>



<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="459" data-id="12096" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/bosch-hieronymus-christ_s-descent-hell.jpg?resize=1024%2C459&ssl=1" alt="" class="wp-image-12096" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/bosch-hieronymus-christ_s-descent-hell.jpg?resize=1024%2C459&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/bosch-hieronymus-christ_s-descent-hell.jpg?resize=300%2C135&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/bosch-hieronymus-christ_s-descent-hell.jpg?resize=768%2C345&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/bosch-hieronymus-christ_s-descent-hell.jpg?resize=480%2C215&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/bosch-hieronymus-christ_s-descent-hell.jpg?w=1400&ssl=1 1400w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://www.metmuseum.org/art/collection/search/435725" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Christ’s Descent into Hell</em></a> by Follower of Hieronymus Bosch, ca. 1550-60, via The Metropolitan Museum of Art, New York.</figcaption></figure>



<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" loading="lazy" width="1018" height="1024" data-id="12097" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/clausen-youth-mourning.jpg?resize=1018%2C1024&ssl=1" alt="" class="wp-image-12097" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/clausen-youth-mourning.jpg?resize=1018%2C1024&ssl=1 1018w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/clausen-youth-mourning.jpg?resize=298%2C300&ssl=1 298w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/clausen-youth-mourning.jpg?resize=150%2C150&ssl=1 150w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/clausen-youth-mourning.jpg?resize=768%2C773&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/clausen-youth-mourning.jpg?resize=480%2C483&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/clausen-youth-mourning.jpg?w=1193&ssl=1 1193w" sizes="(max-width: 1018px) 100vw, 1018px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://blog.nationalarchives.gov.uk/my-tommys-war-youth-mourning/" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Youth Mourning</em></a> by George Clausen, 1916, from Imperial War Museum, London, via The National Archives.</figcaption></figure>
</figure>



<p>Schopenhauer, çabalarımızın başarıya ulaşması ve istediğimiz şeyi elde etmemiz durumunda, acıdan kaçışımız ve bunun sonucunda oluşan tatminin yalnızca anlık ve geçici olduğunu iddia ediyor. İPhone’u satın aldıktan veya yiyecekleri tükettikten kısa bir süre sonra, bu şeylerden çabucak sıkılırız ve yeni bir eksiklik algısıyla çembere düşeriz. Bu ise yalnızca  daha fazla çabalamaya ve dolayısıyla daha fazla acı çekmeye yol açar. Schopenhauer’ın da söylediği gibi:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>… arzular doyumsuzdur, [onlar] tükenmezler ve tatmin edilen her arzu bir yenisini doğurur.</p><cite> (Janaway, 2013). </cite></blockquote>



<p>Böylece Schopenhauer’ın felsefesine göre; yaşam, kişinin anlık/geçici tatmin durumunun aslında henüz var olmamış yeni bir acı olduğu bitmek bilmeyen bir acı döngüsüdür; yakında yeni acı doğacaktır. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Üç Çözüm</h2>



<p>Bu acı döngüsünün özünde bulunan şey arzudur: elde etme ve dindirme/hafifletme arzusu. Başka bir deyişle, acı çekmemize sebep olan şey, dünyayla olan ilişkimiz ve bağımız yani dünyaya adım atmamızdır. Schopenhauer buna “yaşam istenci” (veya istem olarak yaşam) adını verdi: Yani; fenomenal gerçekliğin (yani duyular aracılığıyla algılanan dünyanın) elde etme ve dindirme/hafifletme oyunumuzdaki kullanışlılığına göre biçim alıp bölündüğü ve kategorilere ayrıldığı bir ben merkezli bakış açısı. Böylesi bir yaklaşımdan dolayı da, bizi dünyaya bağlayan ‘binlerce irade ipliğini’ keserek bu acı döngüsünden kurtulabileceğimizi savundu (Janaway, 2013). Ona göre bunu yapmanın (yani “yaşam irademizi” nasıl reddedebileceğimizin) birkaç yolu vardır (Ç.N.: En meşhur kitabının adının İstem ve tasarım Olarak Dünya olduğuna dikkat ediniz). Daha spesifik ifade edersek, yaşamın, doğuştan beraberinde getirdiği acıyı hafifletmemize yardımcı olması için üç olası yol vardı. Bunlar şöyle sıralanabilir:</p>



<ol><li>Çilecilik</li><li>Merhamet</li><li>Sanat ve estetik deneyimi</li></ol>



<p>Şimdi bu olası yollara biraz daha yakından bakalım.</p>



<h3 class="wp-block-heading">1. Acının Çözümü Olarak Çilecilik</h3>



<p>Acıyı hafifletmenin en radikal yolu Çilecilik’tir (asceticism). Çilecilik basitçe tüm zevklerin reddetmektir. Bu kavram cinsellik, yiyecek, alkol ve diğer pek çok zevkin reddedilmesinin gerektiği, bakir keşişlerin ve rahiplerin yaşamına benzer aşırı disiplinli bir hayata işaret eder. Budist ve Hindu geleneklerini takip eden Schopenhauer, kişinin hayatındaki tüm zevklere son vererek arzu ve ilgili “yaşam istencini” kalıcı olarak ortadan kaldırılabileceğini savundu. Bu yaklaşıma göre, “yaşam istenci” insanın var olan tüm ıstırabından sorumlu olan şeyin ta kendisi olduğundan ötürü, kişi bu ıstırabı sürdüren şeyi (yani arzuyu) reddederek kendilerini bu ıstıraptan kurtarabilir. Başarılı Budist’in nihayetinde tüm geçici arzulardan arınarak nirvana durumuna erişmesi gibi, başarılı bir çileci de benzer bir dinginlik ve huzurla sonuçlanan bir “istençsizlik” durumuna erişecektir. Bununla birlikte,  Schopenhauer , insan doğasını anlamıştı; kendisi hiçbir şekilde bir Çileci değildi. İnsanların çok büyük bir kısmının, hakiki bir çileci olmak için gerekli olan özen ve/veya disiplinden yoksun olduğunu; ve bundan dolayı da insanların bu yolu izleyerek hayatın ıstırabını asla yenemeyeceklerini düşünüyordu. Bundan ötürü de ikinci bir seçeneğe işaret etmişti.</p>



<h3 class="wp-block-heading">2. Merhamet Felsefesi</h3>



<p>Schopenhauer’a göre, eğer kişi çileciliği takip etmiyorsa, en azından merhametli olabilir. Fakat niçin merhamet? diye sorabilirsiniz. Onun metafiziğinin kafa karıştırıcı derinliklerinde kendimizi kaybetmeden söylersek; acıdan kaçmanın bir yolu olarak merhametin önemini kavramak adına onun metafizik yaklaşımını ana hatlarıyla bilmek gerekir. Daha önce de söylediğimiz gibi, o,  “yaşam istencini” tüm acıların asli nedeni olarak görüyordu. Söz konusu bu “istenç” kavramı, ilk olarak, var olmaya devam etme ve üreme istenci olarak düşünülebilir. Bu ‘istenç’ tüm gerçekliğin temelinde yer alan temel şeydir. Ona göre istenç, zihnimizinkinden, yani fenomenal deneyimlerimizden bağımsız olan tek “nesnel” gerçekliktir. İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı kitabının da başlığında açıkça görülen bu görüş, felsefi yaklaşımının an hatlarından biriydi. İstenç kavramının özü; gerçekliğin her alanında mevcut (gerçekliğin her alanına içkin) olmasıdır. Başka bir deyişle, istenç biz de dahil olmak üzere organik ve inorganik dünyayı içeren gerçekliğin bütünüdür. O halde, şeyler arasında hiçbir ayrım olmadığı sonucuna ulaşmış oluruz; birey yoktur, benlik yoktur, farklılık yoktur: Her şey istençtir. Bu nedenle gerçeklik birdir. Bu fikirden yola çıkan  Schopenhauer insanlara, hayvanlara ve dünyadaki her şeye merhametle yaklaşmanın akla yatkın olduğunu, çünkü her şeyin zaten bizzat biz olduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla merhametli olmak, bizzat kendine iyi davranmak anlamına gelir. </p>



<p>Ve şefkatli olmak; aynı zamanda, gerçekliğin tümüyle istençten oluştuğunu kabul etmek ve böylece de kendini bu istençten ve bunun sonucunda ortaya çıkan yaşam istencinden (ve dolayısıyla ıstıraptan) ayırmak (en azından uzak tutabilmek) anlamına gelir.</p>



<figure class="wp-block-gallery has-nested-images columns-default is-cropped wp-block-gallery-3 is-layout-flex">
<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="560" data-id="12098" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-wilderness.jpg?resize=1024%2C560&ssl=1" alt="" class="wp-image-12098" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-wilderness.jpg?resize=1024%2C560&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-wilderness.jpg?resize=300%2C164&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-wilderness.jpg?resize=768%2C420&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-wilderness.jpg?resize=480%2C262&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-wilderness.jpg?w=1400&ssl=1 1400w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://fineartamerica.com/featured/wilderness-sanford-robinson-gifford.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Wilderness</em></a> by Sanford Robinson Gifford, 1860, via Fine Art America.</figcaption></figure>



<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="812" data-id="12100" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/friedrich-caspar-two-men-contemplating-moon.jpg?resize=1024%2C812&ssl=1" alt="" class="wp-image-12100" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/friedrich-caspar-two-men-contemplating-moon.jpg?resize=1024%2C812&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/friedrich-caspar-two-men-contemplating-moon.jpg?resize=300%2C238&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/friedrich-caspar-two-men-contemplating-moon.jpg?resize=768%2C609&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/friedrich-caspar-two-men-contemplating-moon.jpg?resize=480%2C381&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/friedrich-caspar-two-men-contemplating-moon.jpg?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://www.metmuseum.org/art/collection/search/438417" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Two Men Contemplating the Moon</em></a> by Caspar David Friedrich, ca. 1825-30, via The Metropolitan Museum of Art, New York.</figcaption></figure>



<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" loading="lazy" width="852" height="1024" data-id="12103" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/corot-camille-monk-white-seated-reading-1.jpg?resize=852%2C1024&ssl=1" alt="" class="wp-image-12103" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/corot-camille-monk-white-seated-reading-1.jpg?resize=852%2C1024&ssl=1 852w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/corot-camille-monk-white-seated-reading-1.jpg?resize=250%2C300&ssl=1 250w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/corot-camille-monk-white-seated-reading-1.jpg?resize=768%2C923&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/corot-camille-monk-white-seated-reading-1.jpg?resize=480%2C577&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/corot-camille-monk-white-seated-reading-1.jpg?w=998&ssl=1 998w" sizes="(max-width: 852px) 100vw, 852px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://collections.louvre.fr/en/ark:/53355/cl010063617" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Monk in White, Seated, Reading</em></a> by Jean-Baptiste Camille Corot, 1857, via Louvre Museum, France.</figcaption></figure>
</figure>



<h3 class="wp-block-heading">3. Sanat ve Estetik Buluşmalar</h3>



<p>Merhametli olmak, Çileci olmaktan daha makul bir tercih olsa dahi, yine de kişinin hayata spesifik bir tutum geliştirmesini gerektirir. Bununla birlikte, hayatın acısını hafifletmek için uygulanabilecek üçüncü ama geçici bir çözüm daha mevcuttur.  Bu sanat yoluyla olur. Estetik tefekkür (veya düşünceye dalma) üzerine, Schopenhauer aşağıdaki sonuçlara ulaşmıştır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Artık ilgi, istencin güdülerine yönelmez; şeyleri istenç ile olan ilişkilerinden bağımsız olarak kavrar. Böylece de şeyleri çıkar olmaksızın, öznellik içermeden, tamamen nesnel olarak ele alır… Sonraysa ani bir huzur… bize kendiliğinden gelmiştir ve ve her şey bizim için yoluna girmiştir.<br>(Janaway, 2013’te alıntıdır).</p></blockquote>



<p>İzleyici, bir sanat eseri üzerinde tefekkür ettikten yani temaşa haline geçtikten sonra, kendini istençten kurtarabilir. Yaşam istenci; yani arzu ve çabaları bir anlığına askıya alınır. Kişiler; istenç tarafından yönetilen bir birey olduklarını unutup sanat eseriyle bütünleştikleri ölçüde sanat yapıtında kendilerini “kaybederler”. Peki ama bu nasıl mümkün?  Schopenhauer, sanatı ‘Platonik bir idea’ olarak kavramsallaştırır. O, bununla, sanatın ve iyi bir sanatçının nesneleri en çarpıtılmamış ve saf formlarında kopyalamayı arzuladığını ima etmektedir. Diğer bir ifadeyle; bir manzarayı resmeden sanatçı, onu algıladığı gibi değil, ‘gerçekte olduğu gibi’ resmetmeye çalışmaktadır. Yani sanat; nesnelliği yakalamayı amaçlamaktadır. Örneğin, bir sanatçı bir çiçek çizdiğinde, amacı çiçeğin hakiki özünü ve onun ‘ur’unu (içsel niteliklerini) yakalamaktır. Sanatçı bunu yaparken; çiçeğin evrensel ve dolayısıyla nesnelliğe en yakın imgesini yaratmaktadır.</p>



<p>Schopenhauer’a göre sanat, istenç ile temsil arasında yer alır. Başka bir deyişle, sanat; fenomenler (kendinde-şeyler olarak algıladıklarımız) tarafından bozulmayan bir formdur ve bu nedenle de temsil değildir, ancak istençten (doğuştan gelen yaşam uğraşından) eşit derecede bağımsızdır/ayrıdır. O halde sanat, en yüksek biçimiyle, nesnelliğe en yakın olabileceğimiz formdur. Böylece, bir sanat eserine bakmak, şeylerin ‘hakiki’ özüne yaklaşmak demektir, bu da izleyicinin gerçekliğin aslında neyden (yani istençten) oluştuğunu kavramasını ima eder. Buradan çıkan sonuca göre; izleyici, bu farkındalık ve tanıma yoluyla, bir an için istençten kurtulabilir ve istencin yarattığı baskılarından kurtulmuş bir biçimde şeylerin gerçek doğasını yakalayabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Schopenhauer’in Favori Sanat Formu</h2>



<p>Schopenhauer’in felsefesine göre, insanı yaşamın ıstıraplarından kurtarabilecek beş sanat formu vardır. Bunlar mimari, şiir, resim, heykel ve müziktir. Fakat o, bu sanatları birbirine eş değer görmemişti. Spesifik olarak, müziği en yüce sanat formu olarak kabul ediyordu. Bunun sebebi, müziğin yaşamın özünde yer alan istenci somutlaştırdığını ileri sürmesidir. Peki ama Schopenhauer bununla ne demek istemişti?</p>



<figure class="wp-block-gallery has-nested-images columns-default is-cropped wp-block-gallery-5 is-layout-flex">
<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="658" data-id="12105" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/turner-william-lake-zug.jpg?resize=1024%2C658&ssl=1" alt="" class="wp-image-12105" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/turner-william-lake-zug.jpg?resize=1024%2C658&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/turner-william-lake-zug.jpg?resize=300%2C193&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/turner-william-lake-zug.jpg?resize=768%2C493&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/turner-william-lake-zug.jpg?resize=480%2C308&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/turner-william-lake-zug.jpg?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://www.metmuseum.org/art/collection/search/337499" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>The Lake of Zug</em></a>, by Joseph Mallord William Turner, 1843,  via The Metropolitan Museum of Art, New York.</figcaption></figure>



<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="703" data-id="12113" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/millais-john-ophelia-2.jpg?resize=1024%2C703&ssl=1" alt="" class="wp-image-12113" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/millais-john-ophelia-2.jpg?resize=1024%2C703&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/millais-john-ophelia-2.jpg?resize=300%2C206&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/millais-john-ophelia-2.jpg?resize=768%2C527&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/millais-john-ophelia-2.jpg?resize=480%2C329&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/millais-john-ophelia-2.jpg?w=1400&ssl=1 1400w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://www.tate.org.uk/art/artworks/millais-ophelia-n01506" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Ophelia</em></a> by Sir John Everett Millais, 1851, via Tate Modern, London.</figcaption></figure>



<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" loading="lazy" width="858" height="1024" data-id="12114" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-gorge-in-mountains-1-3.jpg?resize=858%2C1024&ssl=1" alt="" class="wp-image-12114" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-gorge-in-mountains-1-3.jpg?resize=858%2C1024&ssl=1 858w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-gorge-in-mountains-1-3.jpg?resize=251%2C300&ssl=1 251w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-gorge-in-mountains-1-3.jpg?resize=768%2C917&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-gorge-in-mountains-1-3.jpg?resize=480%2C573&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/gifford-sanford-robinson-gorge-in-mountains-1-3.jpg?w=1005&ssl=1 1005w" sizes="(max-width: 858px) 100vw, 858px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://www.metmuseum.org/art/collection/search/10946" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>A Gorge in the Mountains</em></a> by Sanford Robinson Gifford, 1862, via The Metropolitan Museum of Art, New York.</figcaption></figure>
</figure>



<p>Sanatçıların Platoncu bir ideayı kopyalamaya çalıştığı heykel veya resim sanatının aksine müzik, ‘istencin bizzat kendisinin kopyasıdır’. Diğer bir deyişle müzik, tüm gerçekliğin özünde yer alan istenci somutlaştırmaktadır. Böylesi bir yaklaşım müziğin niçin evrensel bir dil olarak kabul edildiğini açıklamaktadır. Bu nedenle, örneğin spesifik bir sahneye göre düzenlenmiş olan film müzikleri ve müzik, onların üzerinde mükemmel bir açıklama görevi görür ve izleme deneyimini daha ileriye taşır. Ayrıca, müzik (yaşamın ve gerçekliğin ta kendisi olan) istenci somutlaştırır fakat ona bağlı pratik kaygıları bir kenarda tutar. Bununla kastedilen şey, istenci, gündelik kaygılarından acı çekmeksizin deneyimleyebileceğimizdir.</p>



<p>Örneğin, melankolik bir his uyandıran bir müzik parçası, bizi gerçek anlamda üzmeksizin, yaşamın ortak olan üzüntü duygusunu deneyimlememize ve bu duygu üzerine düşünmemize olanak tanır. Aynı anda hem bağımsız hem de ilişkili bir deneyimdir. Böylece müzik, gerçekliğin (istencin) altında yatan şeyi, bizi ona bağlı kılmadan anlamamızı sağlar. Bundan dolayıdır ki müzik, diğer sanat formlarından çok daha fazla, bizi nesnel gerçekliğe yaklaştırır. Benzer şekilde, müzik mekan ile değil de zaman ile sınırlı olduğundan dolayı (şeyleri algılamamızı sınırlayan iki faktör olarak zaman-mekan), fenomenal gerçekliğe bir adım daha uzak fakat nesnel bir gerçekliği yakalamaya bir adım daha yakındır.</p>



<p>Genel anlamda konuşursak Schopenhauer’ın felsefesi bir acı olarak yaşama dair birden çok çözüm sunar. Bu çözümler yalnızca ıstırabı hafifletmekle kalmaz, aynı zamanda aydınlanmış kişinin gerçeklik hakkında (şeylerin birliği ve şeylerin gerçek formu hakkında) daha fazla bilgi edinmesini sağlar. Çilecilik büyük bir sorumluluktur ve merhamet de benzer zorluklarla karşılaşır, fakat estetik beğeni hepimizin gündelik olağan yaşamlarında ortak olan bir şeydir. Bu nedenle, bir daha kendinizi bir portreye bakarken kaybolmuş veya bir sonata dalmış halde bulduğunuzda, şeylerin gerçek doğasına bir adım daha yaklaştığınızı düşünün.</p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/arthur-schopenhauer-felsefe-sozlugu/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arthur Schopenhauer </a>(Felsefe Sözlüğü)</p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><strong>Matthew Fitzgerald-</strong> “<a href="https://www.thecollector.com/arthur-schopenhauer-philosophy-art/">Arthur Schopenhauer’s Philosophy: Art as an Antidote to Suffering</a>“, (Erişim Tarihi: 14.11.2021)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Taner Beyter</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/schopenhauerin-felsefesi-aci-cekmenin-panzehiri-olarak-sanat-matthew-fitzgerald/">Schopenhauer’ın Felsefesi: Acı Çekmenin Panzehiri Olarak Sanat – Matthew Fitzgerald</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Video Oyunları ve Felsefe – Alex Fisher</title>
<link>https://trafikdernegi.com/video-oyunlari-ve-felsefe-alex-fisher</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/video-oyunlari-ve-felsefe-alex-fisher</guid>
<description><![CDATA[ Video oyunları, insanların spor hayallerini gerçekleştirmelerine, diğer dünyaları keşfetmelerine, oyunlardaki gizemlerin cevaplarını bulmak için saatlerce uğraşmalarına ve daha pek çok şeye olanak tanır. Fakat video oyunları sadece eğlenceyle ilgili değildir: bazı oyunlar, bu yazıda inceleyeceğimiz ciddi felsefi ve etik sorunları gündeme getirirler. 1. Video Oyunlarının Etiği Video oyunlarındaki etik problemler için olan genel endişe, diğer insanlara nasıl davrandığımıza ilişkindir. Diğer insanlara zarar vermek yanlıştır ve çoğu video oyunu gerçek insanlara zarar vermeyi içermez. Ama yine de bu konuya ilişkin bazı etik sorunları gündeme getirmekten kaçamazlar. Örneğin birçok video oyunu, gerçekte yapılsa açıkça yanlış olacak vahşi cinayetler gibi aşırı şiddeti içerir. Bazı
The post Video Oyunları ve Felsefe – Alex Fisher first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/Cs_assault_war16.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Video, Oyunları, Felsefe, –, Alex, Fisher</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Video oyunları, insanların spor hayallerini gerçekleştirmelerine, diğer dünyaları keşfetmelerine, oyunlardaki gizemlerin cevaplarını bulmak için saatlerce uğraşmalarına ve daha pek çok şeye olanak tanır. Fakat video oyunları sadece eğlenceyle ilgili değildir: bazı oyunlar, bu yazıda inceleyeceğimiz ciddi felsefi ve etik sorunları gündeme getirirler.</p>



<div class="wp-block-image is-style-default"><figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/xzczxczx.jpg?resize=636%2C324&ssl=1" alt="" class="wp-image-13091" width="636" height="324" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/xzczxczx.jpg?w=656&ssl=1 656w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/xzczxczx.jpg?resize=300%2C153&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/xzczxczx.jpg?resize=480%2C244&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 636px) 100vw, 636px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>1. Video Oyunlarının Etiği</strong></h2>



<p>Video oyunlarındaki etik problemler için olan genel endişe, diğer insanlara nasıl davrandığımıza ilişkindir. Diğer insanlara zarar vermek yanlıştır ve çoğu video oyunu gerçek insanlara zarar vermeyi içermez. Ama yine de bu konuya ilişkin bazı etik sorunları gündeme getirmekten kaçamazlar.</p>



<p>Örneğin birçok video oyunu, gerçekte yapılsa açıkça yanlış olacak vahşi cinayetler gibi aşırı şiddeti içerir. Bazı insanlar video oyunlarında öldürmeyi ahlaki açıdan sorunlu bulsa da çoğu insan için ortada bir problem yoktur.</p>



<p>Ancak çoğu insan sanal çocuk istismarı ve bunun gibi diğer sadist suçları yanlış bulur. Gerçek hayatta hiç kimse zarar görmediğinden dolayı sanal cinayet kabul edilebilir bir şeyse, gerçekte kimse zarar görmediğinden dolayı sanal çocuk istismarı neden kabul edilebilir bir şey değildir? Bir diğer şekliyle, kimseye zarar <em>vermemesine</em> rağmen sanal çocuk istismarı kabul edilebilir bir şey değilse, sanal cinayet neden kabul edilemez bir şey değildir?</p>



<p>Çoğu insan sanal çocuk istismarının tehlikesiz olduğunu veya sanal cinayetin sanal çocuk istismarı kadar kötü olduğunu söylemek istemez. [1] Fakat bu düşünceleri nasıl gerekçelendirebiliriz?</p>



<p>İlk olarak, iki eylemin arkasındaki genel motivasyonlarda bir fark olduğunu söyleyebiliriz. [2] Oyuncular genellikle, gerçek hayatta birilerini öldürmek istedikleri için video oyunlarında diğer karakterleri öldürmek istemezler. Fakat sanal çocuk istismarı yapma arzusunun gerçekten çocuk istismarı yapmayı istemekten kaynaklanıyor olma olasılığı çok daha yüksektir ve bu, eylemi sanal cinayetlerin olmadığı bakımdan ahlaki olarak kötü hale getirir. [3]</p>



<p>Bununla birlikte, bu eylemlerin ahlaki statüsünü motivasyonlarına göre ayırt etmek, birisinin <em>gerçek hayatta</em> çocuk istismarı yapma arzusu olmadan sanal çocuk istismarı gerçekleştirmesinin sorun olmayacağını düşündürür ve bu, birçok kişinin nahoş bulabileceği bir sonuçtur. [4]</p>



<p>Ahlaki farkı motivasyonda değil, bunun yerine eylemlerin <em>kendisinde</em> belirleyerek bu istenmeyen sonuçtan kaçınabiliriz.</p>



<p>Örneğin sanal istismar, gerçek hayatta istismara uğrayan kişilerle aynı özelliklere sahip bireyleri hedefler: bir çocuğu çocuk olduğu için, bir kadını kadın olduğu için, hayvanları hayvan oldukları için istismar etmek gibi. Ancak sanal cinayet, genellikle gerçek cinayetten çok farklı şekilde temsil edilir: “kurbanlar” genellikle rastgeledir ve gerçek hayattaki spesifik bireyleri betimlemezler ve özellikle kendileriyle ilgili herhangi bir şey yüzünden öldürülmezler (bir video oyununda, birisini sırf kadın diye öldürmezsiniz). [5]</p>



<p>Dolayısıyla gerçek ahlaki standartlarımız sanal çocuk istismarını kınayabilirken, sanal cinayeti kınayamaz. Fakat yaygın sezgilerimizin aksine, belki gerçekten de bu iki eylemin ikisi de yanlıştır ya da her ikisi de yanlış değildir?</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>2. Video Oyunlarının Estetiği</strong></h2>



<p>Diğer bir konu ise, sanatla ilgili felsefi konuları ilgilendiren konu olan video oyunlarının estetiğidir. Buradaki önemli bir soru, video oyunlarının sanat eseri olup olmayacağıdır. [6] Bazıları video oyunlarının interaktif filmler olduğunu ve dolayısıyla filmlerin olduğu gibi sanat olduğunu iddia eder. [7]</p>



<p>Video oyunları sanat olsun ya da olmasın, oynanan oyunun deneyimine dâhil olduğumuz için onlarla geleneksel sanat eserlerinden çok farklı bir şekilde ilgileniriz: genellikle bir oyuncu-karakter olarak oynarız [8]; kontrol ettiğimiz oyuncu-karakter olduğumuzu hayal ederiz. [9] Alternatif olarak, kendimizi oyuncu-karakter olarak hayal etmek yerine, belki de oyuncunun oyun dünyasında <em>oyuncu adına hareket eden</em> bir temsilci kişi veya nesne olarak düşünürüz kendimizi. [10]</p>



<p>Hangi görüş doğru olursa olsun, bir video oyunu oynarken, genellikle diğer sanat eserlerini deneyimlerken olmadığımız bir pozisyondayızdır.</p>



<p>Diğer sanat formlarından bir diğer farkı, video oyunlarının yönerge eksikliğidir. Müzik felsefecileri, bir müzik parçasını çalmanın ne demek olduğunu sorarlar. Örneğin, müziği çalarken eğer birkaç hata yaparsam, gerçekten çaldığımı iddia ettiğim parçayı çalıyor muyumdur diye sorarlar. [11] Fakat video oyunlarının nasıl oynanması gerektiğine dair açık bir yol göstericisi genellikle yoktur.</p>



<p>Bir diğer önemli soruysa, bir video oyununu oynamayı becerememek gibi bir şeyin olup olmadığıdır. Bazıları, bir video oyununu ‘hızlandırarak’, yani onu olabildiğince çabuk tamamlamaya çalışarak oynayamayacağımızı iddia eder. [12] Tüm sanat eserlerinin “kuralcı bir çerçevesi” (yüzleşilmesi gereken bir yolu) vardır ve video oyunlarının (genellikle) olabildiğince hızlı bir şekilde bitirilmesi amaçlanmamıştır. [13]</p>



<p>Dolayısıyla, bir oyuncu bir video oyununu hızlı bir şekilde bitirdiğinde, oynadığını iddia ettiği oyunu muhtemelen oynamadığı sonucuna varırız. Fakat bu kişi oyunu oynamıyorsa ne yapıyordur?</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>3. Video Oyunlarının Metafiziği</strong></h2>



<p>Bu yazıda ele alacağımız son felsefi soru, video oyunlarının <em>metafiziğine</em> ilişkindir. Bu bağlamda, oyun içerisindeki önemli değişikliklere rağmen bir şeyi <em>aynı</em> video oyunu yapan şeyin ne olduğu ve sanal nesnelerin var olup olmadığı hakkında sorular vardır. Oyunla ilgili yasal iddiaları içeren telif hakkı soruları, genellikle bu metafizik konulara bağlıdır. [14] <em>Biçimcilik</em> adı verilen bir görüş, oyunların kurallarıyla tanımlandığını savunur: satrancın kurallarını değiştirirseniz, bu şey artık satranç <em>değildir</em>. [15] Yani bu yaklaşıma göre video oyunlarını kurallarına, algoritmalarına ve kodlarına göre tanımlamalıyız. [16]</p>



<p>Bu yaklaşımda sorun çıkarabilecek nokta, oyuna gelen ‘yamalarla’ birlikte oyuna dair birçok şeyin sık sık değişmesidir: oyun içerisindeki hatalar düzeltilir, karakterlerin ve silahların güçleri değiştirilir, hatta yeni karakterler ve özellikler getirilir. Yani, oyunun kuralları, algoritmaları ve kodları sürekli değişir. Futbolun ofsayt yasasından önce ayrı bir spor olmadığı gibi, her yamanın yeni bir oyun yarattığını da sezgisel olarak söyleyemezmişiz gibi görünüyor.</p>



<p>Bir öneri, bunun yerine satranç ve Call of Duty gibi oyunları aile benzerliği kavramları olarak görmemizdir: farklı ortamlarda birçok farklı örneklemeleri vardır ancak tüm örnekler için ortak kurallar dizisi yoktur. [17]</p>



<div class="wp-block-image is-style-default"><figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="576" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/cc6cd783208b8428b44734463c0d1d2e31055567.jpeg?resize=1024%2C576&ssl=1" alt="" class="wp-image-13093" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/cc6cd783208b8428b44734463c0d1d2e31055567.jpeg?resize=1024%2C576&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/cc6cd783208b8428b44734463c0d1d2e31055567.jpeg?resize=300%2C169&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/cc6cd783208b8428b44734463c0d1d2e31055567.jpeg?resize=768%2C432&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/cc6cd783208b8428b44734463c0d1d2e31055567.jpeg?resize=1536%2C864&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/cc6cd783208b8428b44734463c0d1d2e31055567.jpeg?resize=480%2C270&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/cc6cd783208b8428b44734463c0d1d2e31055567.jpeg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Diğer bir metafizik konu ise sanal nesnelerin varlığıdır. Hollanda Yüksek Mahkemesi, iki erkek çocuğun üçüncü bir çocuğun <em>RuneScape</em> oyunundaki sanal nesnelerini çalmasıyla bir soygunun gerçekleştiğine karar verdi. [18] Mahkeme, bu nesnelerin saldırganlar için değerli ve dolayısıyla çalınabilir nesneler olduğunu düşünmüştü.</p>



<p>Ancak bu şaşırtıcıdır: <em>Gerçekten</em> var olmayan sanal nesneleri nasıl çalabiliriz?</p>



<p>Cevaplardan biri, sanal nesnelerin belirli ‘donanımlara’, yani silikon çiplerdeki bitler ve baytlar gibi fiziksel nesnelere bağlı olmasıdır. [19] Dolayısıyla sanal nesneler <em>çalınabilir</em> çünkü bu nesnelerin etki alanı ve kontrolü yasa dışı olarak alınabilir, bu da hırsızlıktır. [20]</p>



<p>Bu görüşe alternatif olarak getirilen bir diğer yaklaşımsa, sanal nesnelerin donanımlarının değil de direkt kendilerinin çalınabilir dijital nesneler olduğunu iddia eder. [21]</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>4. Sonuç</strong></h2>



<p>Sanal eylemlerin etiği, sanal ve artırılmış gerçeklik teknolojilerinin gelişmesiyle daha büyük bir problem hâline geliyor. Video oyunlarının felsefesi, bu etik soruları ve bunların dayandığı estetik ve metafizik sorunları yanıtlamaya yardımcı olabilir. Öyleyse yazımızı şöyle bitirebiliriz:</p>



<p><strong><em>Video oyunları yalnızca eğlenceyle değil, felsefeyle de ilgilidir!</em></strong></p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Dipnotlar</strong></h2>



<ul><li>[1] Sanal cinayet ile sanal çocuk istismarı arasındaki ahlaki denklikten kaynaklanan bu iki seçenek, “Oyuncunun İkilemi”ni oluşturmaktadır (Luck 2009).</li><li>[2] Oyuncunun İkilemine verilen çeşitli yanıtlar için bkz. Bartel (2012: 13-15 ve 2020 bölüm 5-6), Patridge (2011 ve 2013), Young (2013 ve 2016), Ali (2015), Bourne ve Caddick Bourne (2019 ), Ramirez (2020) ve Kjeldgaard-Christiansen (2020). Bartel, Ali ve Young’a verilen yanıtlar için bkz. Luck ve Ellerby (2013), Luck (2018 ve 2019).</li><li>[3] Bartel (2020 bölüm 5-6).</li><li>[4] Young (2013), sanal cinayet ve sanal çocuk istismarı eylemleri arasında ahlaki bir fark olmadığını savunarak bu sonucu basitçe kabul eder, bu nedenle motivasyonlar aynı olduğunda, eylemler aslında ahlaki olarak eşittir.</li><li>[5] Patridge 2011 ve 2013. Bu sonuç, gerçek hayatta hedef alınan grupları hedef aldığımız gerçekçi sanal cinayetin gerçek ahlaki standartlarımıza tabi olduğu ve tıpkı sanal çocuk istismarı gibi kabul edilemez olduğu sonucunu doğurur. Dolayısıyla bu görüş, bazı sanal cinayet vakalarının kabul edilebilir bazılarınınsa kabul edilemez olduğunu göstermektedir. Sanal cinayet ve sanal çocuk istismarı arasında bir ayrım yapan bu türden başka bir görüş için bkz. Bartel (2012: 13-15).</li><li>[6] Sanatı tanımlamaya yönelik bir yaklaşım, birçok sanat formunda ortak olan çeşitli özelliklerin bir şeyin sanat eseri olduğuna dair kanıt sunduğunu söyleyen bir Kümelenme Açıklamasıdır (Davies 2004). Bu nedenle, video oyunları ve diğer sanat formları arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları göz önünde bulundurmamız gerekir ve bunlardan bazıları bu bölümde ele alınır.</li><li>[7] Bkz. Smuts (2005: §5) ve Gaut (2010: 13-14). Bu görüşe alternatif olarak Mclever Lopes, video oyunlarının daha geniş bir “bilgisayar sanatı” kategorisinin parçası olduğunu öne sürer (2009: 113-120). Lopes’un bilgisayar sanatı kategorisi üzerine getirilen bir eleştiri için Preston’a (2014: 270-272) ve video oyunlarının bir sanat biçimi oluşturduğuna dair daha fazla argüman için Tavinor (2009: bölüm 9) ve Nguyen’e (2020: bölüm 6-7) bakabilirsiniz. Rough (2018a, 2018b), oyun olmanın sanat eseri olmakla bağdaşmadığı için video oyunlarının sanat eseri olamayacağı iddiasına itiraz eder ve ikisiyle de etkileşim kurmak için farklı tutumlar gerektiğini söyler.</li><li>[8] Diğer oyuncularla ‘interaktif’ bir şekilde oynayan oyunların birçoğunda oyun karakteri olarak oynarız. Wildman ve Woodward (2018), diğer oyuncularla interaktif bir şekilde oynayan çevrimiçi oyunlardaki interaktifliğe dair şöyle bir açıklama sunar: Oyuncu kurgusal eksikliği çözmeye çalışır ve oyunun başlangıcında ne p’nin ne de p olmayanın kurgusal olarak doğru olduğu bir pozisyondayken, oyuncu bu seçeneklerden hangisinin oyunun ilerleyen aşamalarında doğru olacağına karar vermeye zorlanır.</li><li>[9] Robson ve Meskin 2016. Bu görüş, karakterlerimizin eylemleriyle ilgili birinci kişi gözünden kişisel söylemimizi yansıtır: “Baskını kazandım” veya “Ejderhayla savaştım”. Muhtemelen, karakterimizle özdeşleşmemiz ve anlatıyı şekillendirmeye dâhil olmamız, olanlara daha büyük bir duygusal yatırım yapmamızı sağlıyor (Van de Mosselaer 2019 ve 2020). Bazı video oyunlarıysa oyuncu karakteri içermez; örneğin birçok yarış oyunu, sürücüleri arabalarında tasvir etmez. Bu tür oyunlarda, kendimizi hayal ettiğimiz ‘örtük’ bir sürücü olarak varsayabiliriz (Robson ve Meskin 2016: 168).</li><li>[10] Carlson ve Taylor 2019.</li><li>[11] Goodman (1968: 186) müziği çalarken hata yaparsam, asıl parçayı çalmadığımı savunur. Konuya ilişkin bir diğer soru, oyuncunun bir video oyununu herhangi bir anlamda “icra edip etmediğidir”. Video oyunu oynayan kişileri sanatçılar (icracılar) olarak görmeyen bir görüş için bkz. Kania (2018).</li><li>[12] Nguyen 2020: 128. Oyun oynamakta başarısız olmanın (becerememenin) bir başka yolu da örneğin, oyun konsolu komutlarını veya harici programları kullanıp bir video oyununda hile yaparak oyunu ‘yanlış’ şekilde oynamak olabilir.</li><li>[13] Irvin 2005. Bazı video oyunları, oyunu hızlandırma yöntemlerini göz önünde bulundurarak tasarlanmıştır. Örneğin tasarımcılar, hızlandırmayı daha az eğlenceli hâle getiren atlanamayan ara sahnelerden ve rastgele hikâye gösterimlerinden kaçınır. Bu gibi durumlarda, hızlandırma bir anlamda amaçlanan şey konumuna gelir. Bu konulara değinen ilginç bir seri de IGN’nin “<a href="https://www.youtube.com/playlist?list=PLraFbwCoisJA6eO7VSWtUqLaIFBQq4PCv" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Devs React to Speedruns</a>” yazılarıdır.</li><li>[14] Örneğin telif hakkı, başkalarının izinsiz çoğaltmasına izin verilmeyen belirli bir oyunu tanımlayabilmemize bağlıdır.</li><li>[15] Suits 1978.</li><li>[16] Declos 2020: §2.4. Holt (2016), bu tür kurallar nedeniyle, bazı rekabetçi çok oyunculu video oyunlarının ayrı bir “E-spor” kategorisi olmaktan ziyade özgün bir spor kategorisi oluşturduğunu savunur.</li><li>[17] Ridge 2020: §5. Örneğin, vezire sahip olmadan da satranç oyununu oynayabiliriz; buna kuralların fazlasıyla ciddiye alındığı resmi bir turnuvada izin verilmese de, oynadığımız şey yine de satrancın bir türü olacaktır. Benzer şekilde bu, kuralların gerçek bir futbol maçından farklı olabileceği futbol oyununun bir türünün video oyununda oynanabileceği anlamına gelir. Bu pozisyon, Wittgenstein’ın (1953: §66) ‘oyun’ kavramının bir aile benzerliği kavramı olduğu ve tüm oyunların sahip olduğu tek bir özelliğinin olmadığına ilişkin öneriden farklıdır. Bu farklılık ve Wittgenstein’ın iddiası, oyunun tanımını sunan Suits (1978) tarafından özellikle tartışılmaktadır.</li><li>[18] “<a href="https://www.cbsnews.com/news/teen-steals-virtual-items-gets-real-punishment/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Teen Steals Virtual Items, Gets Real Punishment</a>”, CBS News, 31 January 2012. Benzer bir durum, oyundaki en büyük ittifaklardan birinden 10.000 $ değerinde sanal öğenin “çalındığı” <a href="https://www.pcgamer.com/uk/inside-the-biggest-heist-in-eve-online-history/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">EVE Online</a> soygunudur.</li><li>[19] Wildman ve McDonnell 2020. Bu terminoloji, Walton’ın (1990) donanım odaklı inandırıcı hayal kurmaya dayanan kurgu teorisinden türetilmiştir: belirli temsili nesneler, tıpkı çocuk oyunlarındaki oyuncak bebekleri ve oyuncak bebekleri yaptığımız gibi, onlardan çeşitli şeyler hayal etmemizin reçete edildiği “sahneler” olarak işlev görür.</li><li>[20] Benzer sorunlar NFT’ler için de ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, geleneksel sanat eserlerini satın almanın aksine, bir NFT satın almak etki ve kontrol alanı sağlamaz. Beeple’ın kısa süre önce 69 milyon dolara satılan “Everydays” koleksiyonundaki resimlerin tümü sanatçının <a href="https://www.beeple-crap.com/everydays" target="_blank" rel="noreferrer noopener">web sitesinde</a> ücretsiz olarak bulunur. Bu, NFT’lerin çalınıp çalınamayacağına ilişkin ilginç yasal sorular üretir. NFT’ler tarafından ortaya atılan diğer felsefi konular Için bkz. “<a href="https://aestheticsforbirds.com/2021/03/18/beeple-and-nothingness-philosophy-and-nfts/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Beeple and Nothingness: Philosophy and NFTs</a>”.</li><li>[21] Chalmers 2017, Ludlow 2019.</li></ul>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Referanslar</strong></h2>



<ul><li>Ali, Rami. 2015. ‘A New Solution to the Gamer’s Dilemma’. Ethics and Information Technology 17 (4): 267–74.</li><li>Bartel, Christopher. 2012. ‘Resolving the Gamer’s Dilemma’. Ethics and Information Technology 14 (1): 11–16.</li><li>Bartel, Christopher. 2020. Video Games, Violence, and the Ethics of Fantasy: Killing Time. Bloomsbury Publishing.</li><li>Bourne, Craig, and Emily Caddick Bourne. 2019. ‘Players, Characters, and the Gamer’s Dilemma’. The Journal of Aesthetics and Art Criticism 77 (2): 133–43.</li><li>Carlson, Matt, and Logan Taylor. 2019. ‘Me and My Avatar: Player-Character as Fictional Proxy’. Journal of the Philosophy of Games 1.</li><li>Chalmers, David J. 2017. ‘The Virtual and the Real’. Disputatio 9 (46): 309–52.</li><li>Davies, S. 2004. ‘The Cluster Theory of Art.’ British Journal of Aesthetics, 44 (3), 297-300.</li><li>Declos, Alexandre. 2020. ‘Fact, Fiction and Virtual Worlds’. In Epistemology of Aesthetics, edited by R. Pouivet and V. Granata, 195–219. Presses Universitaires de Rennes.</li><li>Gaut, Berys. 2010. A Philosophy of Cinematic Art. Cambridge ; New York: Cambridge University Press.</li><li>Goodman, Nelson. 1968. Languages of Art. Bobbs-Merrill.</li><li>Holt, Jason. 2016. ‘Virtual Domains for Sports and Games’. Sport, Ethics and Philosophy 10 (1): 5–13.</li><li>Irvin, Sherri. 2005. ‘The Artist’s Sanction in Contemporary Art’. The Journal of Aesthetics and Art Criticism 63 (4): 315–26.</li><li>Kania, Andrew. 2018. ‘Why Gamers Are Not Performers’. Journal of Aesthetics and Art Criticism 76 (2): 187–99.</li><li>Kjeldgaard-Christiansen, Jens. 2020. ‘Splintering the Gamer’s Dilemma: Moral Intuitions, Motivational Assumptions, and Action Prototypes’. Ethics and Information Technology 22 (1): 93–102.</li><li>Lopes, Dominic. 2009. A Philosophy of Computer Art. London: Routledge.</li><li>Luck, Morgan. 2009. ‘The Gamer’s Dilemma: An Analysis of the Arguments for the Moral Distinction between Virtual Murder and Virtual Paedophilia’. Ethics and Information Technology 11 (1): 31–36.</li><li>———. 2018. ‘Has Ali Dissolved the Gamer’s Dilemma?’ Ethics and Information Technology 20 (3): 157–62.</li><li>———. 2019. ‘Can Young’s Constructive Ecumenical Expressivism Resolve the Gamer’s Dilemma?’ Journal of Information, Communication and Ethics in Society.</li><li>Luck, Morgan, and Nathan Ellerby. 2013. ‘Has Bartel Resolved the Gamer’s Dilemma?’ Ethics and Information Technology 15 (3): 229–33.</li><li>Ludlow, Peter. 2019. ‘The Social Furniture of Virtual Worlds’. Disputatio 11 (55): 345–69.</li><li>Nguyen, C. Thi. 2020. Games: Agency As Art. Oxford University Press.</li><li>Patridge, Stephanie. 2011. ‘The Incorrigible Social Meaning of Video Game Imagery’. Ethics and Information Technology 13 (4): 303–12.</li><li>———. 2013. ‘Pornography, Ethics, and Video Games’. Ethics and Information Technology 15 (1): 25–34.</li><li>Preston, Dominic. 2014. ‘Some Ontology of Interactive Art’. Philosophy & Technology 27 (2): 267–78.</li><li>Ramirez, Erick Jose. 2020. ‘How to (Dis)Solve the Gamer’s Dilemma’. Ethical Theory and Moral Practice 23 (1): 141–61.</li><li>Ridge, Michael. 2020. ‘Individuating Games’. Synthese</li><li>Robson, Jon, and Aaron Meskin. 2016. ‘Video Games as Self-Involving Interactive Fictions’. The Journal of Aesthetics and Art Criticism 74 (2): 165–77.</li><li>Rough, Brock. 2018a. ‘The Incompatibility of Games and Artworks’. Journal of the Philosophy of Games 1 (1).</li><li>———. 2018b. ‘Videogames as Neither Video nor Games: A Negative Ontology’. In The Aesthetics of Videogames, 24–41. Routledge.</li><li>Smuts, Aaron. 2005. ‘Are Video Games Art?’ Contemporary Aesthetics 3.</li><li>Suits, Bernard. 1978. The Grasshopper: Games, Life and Utopia. Broadview Press.</li><li>Tavinor, Grant. 2009. The Art of Videogames. Wiley-Blackwell.</li><li>Van de Mosselaer, Nele. 2019. ‘Only a Game? Player Misery across Game Boundaries’. Journal of the Philosophy of Sport 46 (2): 191–207.</li><li>———. 2020. ‘Imaginative Desires and Interactive Fiction: On Wanting to Shoot Fictional Zombies’. The British Journal of Aesthetics 60 (3): 241–51.</li><li>Walton, Kendall L. 1990. Mimesis as Make-Believe: On the Foundations of the Representational Arts. Cambridge, Mass: Harvard University Press.</li><li>Wildman, Nathan, and Neil McDonnell. 2020. ‘The Puzzle of Virtual Theft’. Analysis 80 (3): 493-99.</li><li>Wildman, Nathan, and Richard Woodward. 2018. ‘Interactivity, Fictionality, and Incompleteness’. In The Aesthetics of Videogames, edited by Grant Tavinor and Jon Robson, 112–27. Routledge.</li><li>Willis, Marissa D. 2019. ‘Choose Your Own Adventure: Examining the Fictional Content of Video Games as Interactive Fictions’. The Journal of Aesthetics and Art Criticism 77 (1): 43–53.</li><li>Wittgenstein, Ludwig. 1953. Philosophical Investigations. Edited by G. E. M. Anscombe, Rush Rhees, and G. H. von Wright. Philosophical Investigations. Oxford: Basil Blackwell.</li><li>Young, Garry. 2013. ‘Enacting Taboos as a Means to an End; but What End? On the Morality of Motivations for Child Murder and Paedophilia within Gamespace’. Ethics and Information Technology 15 (1): 13–23.</li><li>———. 2016. Resolving the Gamer’s Dilemma. Cham: Springer International Publishing.</li></ul>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<h2 class="wp-block-heading"><strong>İleri Okuma</strong></h2>



<ul><li>Bartel, Christopher. 2020. Video Games, Violence, and the Ethics of Fantasy: Killing Time. Bloomsbury Publishing.</li><li>Bartel, Christopher.  “Why Video Game Violence Isn’t Innocent”. Aesthetics for Birds.</li><li>Cohen, Eliya. “The House Never Loses: How Microtransactions Exploit Video Game Players”. Aesthetics for Birds.</li><li>Nguyen, C. Thi. 2020. Games: Agency As Art. Oxford University Press.</li><li>Pezlar, Ivo. “What Video Games to Play in a Philosophy Classroom”. Daily Nous.</li><li>Robson, Jon, and Grant Tavinor, eds. 2018. The Aesthetics of Videogames. Routledge.</li><li>Rough, Brock. “Why Video Games in Art Museums Still Aren’t Art”. Aesthetics for Birds.</li><li>Willis, Marissa D. “Is Commander Shepard Female? Determining Canon in Video Games”. Aesthetics for Birds.</li></ul>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><strong>Alex Fisher</strong>– “<a href="https://1000wordphilosophy.com/2021/09/26/videogames-and-philosophy/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Videogames and Philosophy</a>“, (Erişim Tarihi: 16.04.2022)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Alparslan Bayrak</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/video-oyunlari-ve-felsefe-alex-fisher/">Video Oyunları ve Felsefe – Alex Fisher</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Pop Müzik Sanat Mıdır? Theodor Adorno ve Modern Müzikle Savaşı – Sam Murphy</title>
<link>https://trafikdernegi.com/pop-muzik-sanat-midir-theodor-adorno-ve-modern-muzikle-savasi-sam-murphy</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/pop-muzik-sanat-midir-theodor-adorno-ve-modern-muzikle-savasi-sam-murphy</guid>
<description><![CDATA[ Theodor Adorno sonrasında felsefeci olan hevesli bir besteciydi. Söz konusu müzik felsefesiyken işin içinde parmağının olması şaşırtıcı değildir. Konu müzik tartışmaya geldiğinde geleneksel estetik oldukça katıdır ve genellikle onaylayıcı değildir. Ünlü filozof Immanuel Kant birçoklarınca estetik konusundaki en etkili filozof olarak alkışlanır. ‘Yargı Yetisinin Eleştirisi’ kitabında tüm enstrümantal müziklerin güzel ancak nihayetinde önemsiz olduğunu savunmuştur. Birçok açıdan, Theodor Adorno müziğin saygı değer bir sanat biçimi olma potansiyelini destekleyerek Kant’ın müzik konusundaki duruşuna bir antitez olarak hareket etmektedir. Kendi deneyimleri aracılığıyla müziğin sahip olabileceği güzelliği ve anlamı görmüştür. Ne var ki, Estetik geleneğini bozduğuyla aynı şekilde kendi katı kurallarını uygulamıştır. Adorno
The post Pop Müzik Sanat Mıdır? Theodor Adorno ve Modern Müzikle Savaşı – Sam Murphy first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/adorno-war-on-modern-music-poster.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Pop, Müzik, Sanat, Mıdır, Theodor, Adorno, Modern, Müzikle, Savaşı, –, Sam, Murphy</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Theodor Adorno sonrasında felsefeci olan hevesli bir besteciydi. Söz konusu müzik felsefesiyken işin içinde parmağının olması şaşırtıcı değildir. Konu müzik tartışmaya geldiğinde geleneksel estetik oldukça katıdır ve genellikle onaylayıcı değildir. Ünlü filozof Immanuel Kant birçoklarınca estetik konusundaki en etkili filozof olarak alkışlanır. ‘Yargı Yetisinin Eleştirisi’ kitabında tüm enstrümantal müziklerin güzel ancak nihayetinde önemsiz olduğunu savunmuştur.</p>



<p>Birçok açıdan, Theodor Adorno müziğin saygı değer bir sanat biçimi olma potansiyelini destekleyerek Kant’ın müzik konusundaki duruşuna bir antitez olarak hareket etmektedir. Kendi deneyimleri aracılığıyla müziğin sahip olabileceği güzelliği ve anlamı görmüştür. Ne var ki, Estetik geleneğini bozduğuyla aynı şekilde kendi katı kurallarını uygulamıştır. Adorno için değerli müziğin son durağı 1910’lardaki klasik müzikti.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/richard-wagner-composer-photograph.webp?resize=775%2C1024&ssl=1" alt="" class="wp-image-13936" width="-67" height="-88" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/richard-wagner-composer-photograph.webp?resize=775%2C1024&ssl=1 775w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/richard-wagner-composer-photograph.webp?resize=227%2C300&ssl=1 227w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/richard-wagner-composer-photograph.webp?resize=768%2C1015&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/richard-wagner-composer-photograph.webp?resize=480%2C634&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/richard-wagner-composer-photograph.webp?w=908&ssl=1 908w" sizes="(max-width: 775px) 100vw, 775px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://www.npg.org.uk/collections/search/portrait/mw111263/Richard-Wagner?LinkID=mp78245&role=sit&rNo=3" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Photograph of Richard Wagner by Chevalier Luigi Bernieri</a>, 1881, via the National Portrait Gallery.</figcaption></figure></div>


<p>Müzik felsefesi genellikle klasik müziğin doğasıyla ilgilenir. Caz ya da pop müzik gibi daha güncel müzikal türlerle fazla ilgilenmez. Estetik içinde ‘ciddi’ ve ‘popüler’ müzik arasındaki ayrım hakkında birçok tartışma vardır. Şimdiden klasik müziği pop müziğin aksine ‘ciddi’ olarak karakterize eden elitizmi görebiliriz.</p>



<p>Buradaki fikir, ‘popül’ müziğin bir şekilde müzik sanatını zedelediğiydi. Bunun nedeni şarkı sözlerinin eklenmesi, düşük müzikal nitelikler ya da toplumun ‘popüler’ müzikten eğlenme şeklinin bir sonucu olabilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Neden Adorno Popüler Müzik Konusunda Bu Kadar Olumsuzdu?</h3>



<p>Theodor Adorno için ‘popüler’ müziğin eleştirisi dinleyicileri için sahip olduğu işlevden kaynaklanır. Popüler müziğin yalnızca ‘standardizasyon’ ile karakterize edilebileceğini iddia etmiştir. Adorno ünlü ‘Popüler Müzik Üzerine’ makalesinde şarkılardaki mısra-geçiş-nakarat yapısının donuk doğasına vurguda bulunmak istedi. Bu, popüler müzikten yeni olan hiçbir şeyin üretilemeyeceği anlamına gelir. Adorno, popüler müziğin sanat tüketimimizi mahvettiğini hissediyordu. Müziğin bu standardizasyonunun müziğin kapitalist toplumdaki dağılımının bir sonucu olduğuna inanmaktaydı.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/adorno-speech-photograph.webp?resize=1024%2C666&ssl=1" alt="" class="wp-image-13937" width="-166" height="-108" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/adorno-speech-photograph.webp?resize=1024%2C666&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/adorno-speech-photograph.webp?resize=300%2C195&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/adorno-speech-photograph.webp?resize=768%2C499&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/adorno-speech-photograph.webp?resize=480%2C312&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/adorno-speech-photograph.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://www.newstatesman.com/wp-content/uploads/sites/2/2022/01/D3NDH5-2.jpg" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Theodor Adorno in 1968</a>, via The New Statesman</figcaption></figure></div>


<p>Adorno makalesinde bu standardizasyon aracılığıyla duyduğumuz müziği halihazırda ‘önden tüketmiş’ olduğumuzu ortaya çıkarmaya çalıştı. Popüler şarkılardaki standart özelliklere bakmak için alıştırıldığımızdan ötürü bu şarkıları dinlerken ne bekleyeceğimizi zaten biliyoruz. Adorno için bu popüler müziğin klasik müzikle karşılaştırıldığında duygusal ve entelektüel bir güce sahip olma konusunda başarısız olması anlamına gelir. ‘Popüler’ şarkılarda beklenmeyen hiçbir şey olamaz. Bundan farklı olarak, klasik müzik dikkat verilerek dinlenmek için yapılır ve her nota parçanın bütünü için önem arz eder.</p>



<p>Adorno’nun popüler müziği ele alışı şarkıları bugün nasıl algıladığımızla oldukça çelişkili görünüyor. Sözde ‘popüler’ müzik insanların hayatlarında anlamlı bir öneme sahip. Sadece çiftlerin düğünlerindeki ilk dansta hangi şarkının çalacağı konusuna ne kadar önem verdiklerine bakın. Ek olarak, eğer bir tür değere sahip olmasaydı insanlar yeni müzikler konusunda bu kadar heyecanlanmazdı! Adorno popüler müziği tamamıyla reddederken bir yerlerde yanlışlık yaptı.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Adorno’nun SavlarınınTarihi</h3>



<p>Belki de Adorno’yu çevreleyen kültürel bağlamı dikkate alarak bakış açısını daha iyi anlayabiliriz. Adorno makalesini 1941’de yayımladı. Bu dönemde ‘popüler’ müzik swing, big band, caz ve country müzik benzerlerinin hakimiyeti altındaydı. O yılın en yüksek sıralamaya sahip orijinal şarkısı Glenn Miller’ın Chattanooga Choo Choo’suydu. Modern bir dinleyicinin bakış açısından dahi zamanın ünlü şarkıları arasında fark edilebilir bir benzerlik vardır. Bu kısmi olarak swing müziğin popülaritesinin hakimiyetinden kaynaklanmaktadır. Müzik endüstrisi rekor satışlar yapan başarılı bir formül olarak swing şarkılarını yeniden üretmeye çalışıyordu.</p>



<p>Bu swing müzik tamamen değerden yoksundur anlamına gelmez! Bununla beraber, swing müziğin çizelgelerdeki hakimiyeti Adorno’nun perspektifini anlamada güçlü bir unsur olabilir. Adorno’nun standardizasyon hakkındaki iddiaları zamanın müziğiyle eşleştirildiğinde modern bir bakıç açısından anlamlı görünüyor.</p>



<p>40’lardan bir swing şarkısı koyduğumda onu dinlerken ne bekleyeceğimi biliyorum. İtiraf etmeliyim ki çoğunluğu beni harekete geçirecek pek bir şey yapmıyor. Elbette bunu 21. yüzyılın müziğe bakış açısı önyargıyısyla yazıyorum. Swing müzik bugünün modasından epey bir farklıdır! 40’larda bir çok swing müziğin oldukça devrimsel kabul edildiğinden eminim. 40’lardan bazı swing şarkılarını dinlerken sanatsal değere sahip birçok eğlenceli şarkı örneği buldum. Örneklerim Metronome All-Stars’ın Buggle Call Rag’ini içeriyor. Yine de, şarkıların katı bir yapıyı takip ettiği noktası geçerliliğii koruyor ve dolayısıyla Adorno’nun değerlendirmesi anlaşılabilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Adorno’nun Caz Üzerine Görüşleri</h3>



<p>Peki Adorno caz doğaçlamaları hakkında ne düşünüyordu? Sezgisel olarak, müzikte doğaçlama fikri standardizasyon şüphelerine ters görünüyor. Doğaçlama standardizasyon dışında her şey olabilir! Adorno bu konuda şunları söyledi: ‘’Caz müzisyenleri pratikte hala doğaçlama yapsalar dahi yaptıkları bu doğaçlamalar tüm bir terminolojiyi standart araçları açıklayacak şekilde ‘normalleştirdi’.’’ Adorno’nun burada varmak istediği şey, o zamanlar caz doğaçlamasının çeşitli yaygın licklerden(swingde bir nota) ve dizilerden oluştuğudur. Adorno’ya göre bu yanlış türden bir doğaçlamaydı. Caz sanatçılarının doğaçlama yapmadığını hissediyordu. Onlar yalnızca aynı ritimleri ve melodileri çeşitli şekillerde kusuyordu.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/couple-dancing-jazz-seattle.webp?resize=754%2C736&ssl=1" alt="" class="wp-image-13938" width="754" height="736" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/couple-dancing-jazz-seattle.webp?resize=1024%2C999&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/couple-dancing-jazz-seattle.webp?resize=300%2C293&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/couple-dancing-jazz-seattle.webp?resize=768%2C749&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/couple-dancing-jazz-seattle.webp?resize=480%2C468&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/couple-dancing-jazz-seattle.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 754px) 100vw, 754px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://static01.nyt.com/images/2018/03/27/lens/27-smith1/27-smith1-superJumbo.jpg" target="_blank" rel="noreferrer noopener">A couple dancing to jazz in 1940s Seattle</a>, via the NYT</figcaption></figure></div>


<p>Adorno’nun iddiaları tarihsel bağlamla beraber düşünüldüğünde biraz daha anlamlı hale gelmiş gibi görünüyor. Adorno ‘popüler’ müziğin dinleyiciye yeni ya da subjektif hiçbir şey sağlamadığı sonucuna varıyor. Bunun nedeni o zamandaki müziğin büyük oranda piyasa talepleri tarafından dikte edilen standardize edilmiş bir grubun parçası olmasıdır. Vardığı sonuç ‘’[popüler müzik] kitleler için bir katsarsistir ancak bu onları hizada tutan bir katarsistir.’’ olmuştur. Popüler müzik karşı çıkış içermeyen bir katarsis olduğu için statüskoyu sürdürmüştür. Bununla beraber, klasik müziğin hüsran gibi güçlü duygularla boğuşma fırsatı sağladığını ve piyasa etkisinden bağımsız olduğunu düşünüyordu.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Adorno Nerede Hata Yaptı?</h3>



<p>Adorno’nun iddialarıyla ilgili problem popüler müziğin gelişiminde herhangibir potansiyel görmeyi reddetmiş olmasıdır. Popüler müziğin piyasa tarafından şekillendirilmiş olması konformist zihniyetlerle uyuşması gerektiği anlamına gelmez. Birçok eleştirmen popüler müzikle ilgilenmeyi reddetmenin kökeninde önyargı ve ırkçılığın yattığını da savunmuştur. Bunun nedeni caz ve swing gibi türleri Afro-Amerikanların icat edip hakimiyeti altına almasıdır.</p>



<p>Adorno’nun argümanları ayrıca klasik müziğe yönelik takdirimizi kaybetmeye başlayabileceğimiz korkusundan gelir. Adorno klasik müziğin değerinin zaman içerisinde azalmasını istemedi. Popüler müzik epey farklı oldukları için klasik müziğe yönelik büyük bir tehdit gibi görünüyordu. Adorno’nun dikkate almadığı durum insanların birçok farklı müzik tipini takdir etme kapasitesine sahip olduğudur. Biri klasik müzik dinlerken pop dinlerken takdir ettiklerinden farklı elementleri takdir eder. Adorno’nun pop ve caz müziklerini onaylamaması kısmen onları nasıl dinlemesi gerektiğini öğrenmeyi reddetmesinden kaynaklanmaktadır.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/composition-jazz-albert-gleizes.webp?resize=701%2C702&ssl=1" alt="" class="wp-image-13939" width="701" height="702" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/composition-jazz-albert-gleizes.webp?resize=1022%2C1024&ssl=1 1022w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/composition-jazz-albert-gleizes.webp?resize=300%2C300&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/composition-jazz-albert-gleizes.webp?resize=150%2C150&ssl=1 150w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/composition-jazz-albert-gleizes.webp?resize=768%2C769&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/composition-jazz-albert-gleizes.webp?resize=480%2C481&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/10/composition-jazz-albert-gleizes.webp?w=1198&ssl=1 1198w" sizes="(max-width: 701px) 100vw, 701px" data-recalc-dims="1"><figcaption><a href="https://www.guggenheim.org/wp-content/uploads/1915/01/38.817_ph_web-1.jpg" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Composition for “Jazz” by Albert Gleizes</a>, 1915, via the Guggenheim.</figcaption></figure></div>


<p>Adorno standardizasyon hakkındaki argümanlarını yalnızca 14 sene sonra 1956’da yayımlamış olsaydı bu farklı bir hikaye olurdu. Avangard caz dünyasında argümanlarına karşı güçlü karşı örnekler zaten bulabiliyor olurduk. Cecil Taylor’un devrimsel albümü Jazz Advance kesinlikle standart değildir. Taylor’un çalışması beklenilen akort yapılarının statükosunu kırarak Adorno’nun iddialarına karşı soğuk duş etkisi yaratmıştır. Adorno artık sözde ‘popüler müziğin’ ‘basit’ akort yapılarına dayandığını iddia edemezdi. Ayrıca caz doğaçlamalarının standart olduğunu da söyleyemezdi. Taylor’un doğaçlamaları kesinlikle standart değildi ve zamanın dinleyicileri için gerçek bir meydan okumaydı.</p>



<p>The Beatles’ın Rubber Soul albümünün çıktığı 1965’e kadar bekleseydi kurduğu argüman daha da savunulamaz olurdu. Cecil Taylor gibi serbest biçim caz efsaneleri anaakım dinleyici kitlesine ulaşamadı ve bu ona Adorno’nun eleştirilerine karşı bağışıklık kazandırmış olabilir. Ancak bunu Beatles için kesinlikle söyleyemezsiniz!</p>



<p>Rubber Soul günümüzde modern albüm konsepti olarak bilinen şeyin ortaya çıkışını damgaladı. Yalnızca doğu gamlarını ekleyerek seslerde yaratılan farklılıkla değil aynı zamanda lirikal olarak da beklenmedik ve her anlamda kural yıkıcıydı. Lirikal içerik ciddi anlamda psikedelik karşı kültür hareketi tarafından ilham alınmıştır. Bu hareket Adorno’nun ‘popüler’ müziğin bağlı kaldığını söylediği konformist zihniyetle büyük oranda zıttır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Adorno’nun Argümanlarına Modern Bir Perspektif</h3>



<p>Popüler müziğin mevcut manzarası Adorno’nun ‘popüler müzik’ eleştirilerini 21. yüzyıl perspektifinden ortadan kaldırıyor mu? Öyle görünüyor ki Adorno’nun standardizasyon argümanı modern müziğin bazı daha içi boş örneklerine uygulandığında geçerliliğini koruyor. Örneğin One Direction’ın ‘Best Song Ever’ını ele aldığımızda Adorno’nun popüler müziğin negatif işlevleri olarak tanımladıklarına kusursuz bir şekilde uyduğunu görürürz. Bu şarkı herhangi bir armonik meydan okuma ya da dinleyiciye yüklenen önemli bir duygusal ağırlık sunamıyor. Şarkı sözleri yalnızca genç dinleyicileri mutlu etmek için var. Bu anlamda, işlevinin dinleyicileri hizada tutmak olduğunu iddia edebiliriz.</p>



<p>Bununla beraber, içi boş pop şarkıları artık insanların tükettiği tek popüler müzik türü olmadığı için çok daha az tiksindirici görünüyor. Kendrick Lamar gibi anaakım rap sanatçılarına bakın. Lamar övülen albümü To Pimp a Butterfly’da olduğu gibi devamlı olarak müziğinde kapitalizmin düşünülmüş eleştirilerini sunuyor. Lamar’ın albümü ayrıca kabuslara neden olan ‘u’ parçasında olduğu gibi bazı meydan okuyucu müzikal nitelikler de ortaya koyuyor. Lamar ve birçok diğer popüler sanatçı, Adorno’nun popüler müziğin standardizasyonunun standartlara ve uyuma bağlı kalmak anlamına geldiği fikrine karşı hareket ediyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading"> Adorno Popüler Müzik Konusunda Haklı Mıydı?</h3>



<p>Günümüz bakış açısından  ‘popüler’ müzik artık Adorno’nun dünya görüşüyle uyumlu değil gibi duruyor. Hala birçok popüler müzik standardize edilmiş olsa da bu bazılarının uyumluluğa meydan okumadığı anlamına gelmez. Ayrıca ‘ciddi’ müziği ‘popüler’ müzikten ayrıştırmak için ortada hiçbir neden yok! Görüldüğü üzere modern müziğin birçok örneği ciddi ve sanatsal övgüye layık olabilir.</p>



<p> Maalesef ki Adorno’nun makalesi müzik hakkındaki güncel tartışmalara küçük bir felsefi ilgi gösteriyor. Makale tarihsel bir perspektiften ilgi çekici ve piyasanın müziği şekillendirmesi konusunda dikkate değer noktaların altını çiziyor. Ne var ki aynı zamanda Adorno’nun popüler müziğe karşı derinden sabitleşmiş ön yargılarını da açığa çıkarıyor. Bunun Adorno’nun modern müziğin gerçek potansiyelini görmesini engellediğine inanıyorum. Bu yüzden lütfen bu konuda Adorno’yu görmezden gelin ve modern müziğe hak ettiği sevgiyle yaklaşın!</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<p><strong>Sam Murphy</strong> – “<a href="https://www.thecollector.com/pop-music-art-adorno-philosophy/" target="_blank" rel="noopener">Is Pop Music Art? Theodor Adorno and the War on Modern Music</a>“, (Erişim Tarihi: 20.10.2022)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Yiğit Aras Tarım</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/pop-muzik-sanat-midir-theodor-adorno-ve-modern-muzikle-savasi-sam-murphy/">Pop Müzik Sanat Mıdır? Theodor Adorno ve Modern Müzikle Savaşı – Sam Murphy</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sanatın Tanımları – Brock Rough</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sanatin-tanimlari-brock-rough</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sanatin-tanimlari-brock-rough</guid>
<description><![CDATA[ Andy Warhol, 1964 yılında piyasada satılanlardan görsel olarak ayırt edilemeyen Brillo kutularının birebir kopyalarını bir sanat galerisinde sergiledi. Galerideki kopyaları sanat yapan ama markettekileri sanat yapmayan şey tam olarak neydi? Bu olay Arthur Danto’yu sanat eseri ile sanat eseri olmayan şey arasındaki farkın, ki eğer bu fark yalnızca görsel yollarla belirlenemiyorsa, ne olduğuna dair ünlü araştırmasını yapmaya yöneltti. (1) Dünyada sanat eseri olan pek çok şey ve sanat eseri olmayan pek çok şey vardır. Peki ama aradaki farkı nasıl söyleyeceğiz? Sanatı tanımlama çalışması da tam olarak bu soruyu yanıtlayama yönelir. Pek çok insan bu türden konular söz konusu olduğunda güçlü
The post Sanatın Tanımları – Brock Rough first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/tumblr-gbac1ccb42_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sanatın, Tanımları, –, Brock, Rough</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Andy Warhol, 1964 yılında piyasada satılanlardan görsel olarak ayırt edilemeyen Brillo kutularının birebir kopyalarını bir sanat galerisinde sergiledi. Galerideki kopyaları sanat yapan ama markettekileri sanat yapmayan şey tam olarak neydi? Bu olay Arthur Danto’yu sanat eseri ile sanat eseri olmayan şey arasındaki farkın, ki eğer bu fark yalnızca görsel yollarla belirlenemiyorsa, ne olduğuna dair ünlü araştırmasını yapmaya yöneltti. (1)</p>



<p>Dünyada sanat eseri olan pek çok şey ve sanat eseri olmayan pek çok şey vardır. Peki ama aradaki farkı nasıl söyleyeceğiz? Sanatı tanımlama çalışması da tam olarak bu soruyu yanıtlayama yönelir. Pek çok insan bu türden konular söz konusu olduğunda güçlü sezgilere sahiptir. Felsefenin işi de her zaman gibi meseleyi çözme umuduyla hareket edip uygun bir noktada devreye girerek mevcut konuyu açıklığa kavuşturan işlevsel ayrımlara işaret etmektir. Fakat sanat eseri olan ile sanat eseri olmayan şeye dair paradigma vakaları ortaya koyan pek çok kişi, sanatın ne olduğuna yönelik keskin sınırlar çizmekte zorlanmaktadır.</p>



<p>Şayet sanatı tanımlamakla (neyin sanat olduğunun sınırlarını çizmekle) ilgileniyorsak, kategorize etmemiz gereken çok fazla şey vardır. Tarihin (Batı tarihi) büyük bir bölümünde resim, heykel, drama, müzik, dans ve daha fazlası sanat olarak kabul edilmiştir. Bu türden şeylerin çoğunun birbiri ile pek fazla benzerlikleri yok gibi duruyor; ayrıca paylaştıkları ortak noktaların çoğu ise kesinlikle biçimsel veya kavramsal yapılarına içkin şeyler değil. Buna rağmen bu şeylerin çoğunu sanat olarak tanımlar ve adlandırırız. Sanatı tanımlama amaçlarından biri de tüm bu söz konusu farklılıklarına rağmen, bu şeylerin sanat eseri olarak adlandırılmalarını mümkün kılan ortak noktalarının ne olduğunu tespit edebilmektir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/01/1998-1-709_pub_01-web-ready-475px-longest-edge-check-copyright-before-using-on-web-470x475-1.jpg?resize=480%2C480&ssl=1" alt="" class="wp-image-14338" width="480" height="480" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Brillo kutusu.</figcaption></figure></div>


<h2 class="wp-block-heading">1. Hangi Sanat Tarihi?</h2>


<p>Lascaux mağara resimleri 17. 000 yıldan daha eskidir. Günümüzdeki Batı Avrupa merkezli sanat anlayışımızın temelleri büyük ölçüde 18. yüzyılda atılmıştır. Sınırlarını belirleyeceğimiz sanat tanımımız Lascaux mağara tasvirlerini de kapsıyor olmalı mı? Yoksa Fransız Akademisi’nin kuruluşundan dahi önce sanat olarak adlandırdığımız şeyleri bile kapsaması gerektiğini mi söylemeliyiz? Tam da bu soru bizi sanat kavramımızın kültürel bağlam ve bağıntısına meselesini gündeme getirmeye zorlamaktadır. Şüphesiz ki insanlar (veya bize epey benzeyen kişiler) var olmadan sanat da var olmaz, bundan ötürüdür ki bizden, eylemlerimizden ve ilgi alanlarımızdan ayrı bir biçimde var olan, tarih dışı, insandan bağımsız bir sanat biçimi olamaz. Metafiziksel boyutu bir yana, sanatı tanımlamak demek, sadece ve sadece sanat eseri olarak kategorize edilebilecek şeyleri içeren koşullara işaret etmek anlamına gelir. Pek çok kişi için sanatın tanımı, demin bahsini açtığımız, hem belirli tarihsel dönemleri hem de görsel olarak kopyalarından ayırt edilemeyen çağdaş sanatımızı ve belki de Lascaux tasvirlerine kadar uzanan Rönesans öncesi sanatını içermelidir. (2)</p>
<h2>2. Sınıflandırmacı vs Değer Bildirmeci</h2>
<p>Sanatı tanımlamaya yönelik karşılaştığımız bir başka engel, sanat kavramını iki önemli ve farklı kullanımını göz önüne alarak ortadan kaldırılabilir. İnsan bazen sezgisel açıdan sanat eseri olarak kabul etmeyebileceği bir şey hakkında, mesela çok düzgün biçilmiş bir çim alanı, güzel yapılmış bir pasta veya basketbolda fantastik bir üçlü atış hakkında “İşte bu bir sanat eseri” dendiğini duyar. (3) Bu türden ifade ve tepkilerle kastedilen şey genellikle, atıfta bulunulan şeyin estetik değer veya performans becerisi gibi bazı yüksek niteliklere ulaştığı-sahip olduğudur. (4) Bu türden değer bildirmeci kullanımlar, elimizdeki soruya teğet geçtiği için şimdilik bir kenara bırakılabilir. Bizim ilgilendiğimiz şey, şeyleri, sanat eseri/sanat eseri olmayan olarak doğru bir şekilde tanımlayan sınıflandırıcı bir anlamı yakalamaktır. </p>
<h2>3. Tanımlama vs. Açıklama </h2>
<p>Sanatın ne olduğuna dair soru, sanatın anlamları ile sanatın açıklamaları arasındaki bir başka ayrımla daha da bulanıklaşmaktadır. Kimileri için sınıflandırma sorusu, herhangi bir X için X’in bir sanat eseri olup olmadığının belirlenebileceği bir tanıma göre cevaplanmalıdır. Fakat bu görüşe herkes katılmıyor, kimilerine göre ise sanatın ne olduğuna sorusuna bir cevap vermek demek, yeryüzündeki kültürlerin niçin sanat yaptığını ve sanata kıymet verdiğini, sanatı değerli kılan şeylerin veya sanatın değerlerinin neler olduğunu vb. anlamayı da içeren <strong><em>bütüncül bir pratik olarak sanatın bir açıklamasını</em></strong> yapmaktır. Bir tanımı katı bir biçimde sınıflandırmadaki amaç, spesifik olarak X’in ne zaman sanat eseri olduğuna dair zorunlu ve yeterli koşulları sunmaktır. Böylesi bir yaklaşım, bir sanat açıklamasının dikkate aldığı daha geniş çaplı soruları ilk etapta göz önüne almaz ve diğer soruşturmalara bırakır. </p>


<h2 class="wp-block-heading">4. İşlevselcilik vs. Proceduralism</h2>



<p>Tanımlama ve açıklama arasında bu denli net bir ayrım olduğuna herkes ikna olmuş değil. Kimileri doğru bir sınıflandırıcı tanımlamanın sanatın uygun/asli işlevini de içeriyor olması gerektiğini ve bu uygun/asli işlevin kendisinin de değer bildirici olması gerektiğini savunmuştur. İşlevselci tanımlar, sanatın ana işlevinin böylesi olumlu bir nitelik katmak veya estetik değer veya deneyim sağlamak olduğunu ileri sürer. (5)</p>



<p>Bu, bir şeyin sanat olabilmesi için <em>“sanat olmaya layık/uygun” şeklinde”</em> kabul edilmesini gerektiren prosedüralist tanımlardan farklıdır. (6) <em><strong>Kurumsal</strong></em> ve <em><strong>Tarihsel </strong></em>tanımlamalar bu türden açıklamalara sahiptir.</p>



<p><em><strong>Kurumsal</strong></em> tanımların yaklaşımına göre bir şeyi sanat eseri yapan şey, sanat dünyasının bir temsilcisi tarafından sanat statüsünde olmaya aday olan şey olarak kabul edilmesidir. (7) Bu tanım, sanatı aşırı derecede geleneksel bir biçime soktuğu ve kısır döngü olduğu için birçok problemle karşı karşıya kalmıştır. (8)</p>



<p>Temel prosedüralist tanımlardan bir diğeri de <em><strong>Tarihsel</strong></em> tanımlardır. Bu türden tanımlar sanatı, geçmişte neyin sanat olarak kabul edildiğine atıf yaparak tanımlar. En bilindik Tarihsel tanım, sanatı, geçmişte insanlar tarafından sanat eseri olarak görülmesi amaçlanan her şey olarak tanımlar. (9) (Yani geçmişte sanat eserleri nasıl değerlendirilmişse biz de öyle değerlendirelim şeklinde anlaşılabilir). Bu yaklaşım, sanat tarihine gereğinden fazla şekilde epey pozitif bir anlam yüklüyor gibi görünüyor ve sanatın aslında tam olarak ne olduğu şeklinde mahiyet sorusunu yanıtsız bırakıyor fakat yine de oldukça iyi bir sınıflandırma tanımı öneriyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">5. Tanımların Mümkünatı</h2>



<p>Herkes sanatın bir tanımının yapılabileceğine, hatta bunu yapmanın gerekli olduğuna ikna olmuş değil. Wittgenstein’ın Felsefi Soruşturmalar’ını okuduktan hemen sonra Morris Weitz sanatın tanımlanamayacağını ileri sürmüştür. (10) Tıpkı, Wittgenstein’ın, oyunların tanımlanamayacağını ancak aile benzerliği olan bir grup şey olarak anlaşılabileceğini savunması gibi, sanatı da bu şekilde kavramalıyız Weitz’e göre. </p>



<p>Kimi çağdaş teorisyenler de bu türden bir yolu takip etmiştir. Bu türden girişimlerden biri de Kümeci Sanat Yaklaşımı’dır. Bu yaklaşımda, bir özellik kümesinin, felsefi açıdan şüpheli bir tanım sunmaya gerek kalmaksızın bir şeyin sanat eseri olduğuna dair bize kanıt sunduğu iddia edilir. Böylesi bir açıklamanın aslında “kılık değiştirmiş tanımlama girişimi olabileceğine” dikkat çeken tartışmalar yaşanmıştır. (11)</p>



<p>Sonuç olarak söyleyebiliriz ki, sanatın daha geniş kapsamlı ve daha doğru tanımlarına ulaşmaya yönelik arayışımız hala sürüyor.  </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<h2 class="wp-block-heading">Dipnotlar</h2>



<ul>
<li>(1) Bkz. Danto 1974.</li>



<li>(2) Bu kısa yazı yer kısıtlılığından ötürü, geçmişte yapılmış meşhur ve etkili sanat tanımlarının kapsamlı bir açıklamasını sunmamaktadır. Bunlar arasında Clive Bell’in <em>Significant Form</em>, Leo Tolstory’nin <em>Transmission Theory</em> ve R. G. Collingwood’un <em>Expression Theory</em> yaklaşımı ile diğerleri sayılabilir.</li>



<li>(3) Yine de kimileri bunların hepsinin sanat örnekleri sayılabileceğini iddia etmiştir. Bkz. sırasıyla Ross 1999, Quinet 1981, Elcombe 2012.</li>



<li>(4) Söz konusu bu ayrımın önemine dair geniş çaplı bir inceleme okumak için benim kaleme aldığım <em><a href="https://1000wordphilosophy.wordpress.com/2014/02/13/aesthetics-vs-art/">Aesthetics vs. Art</a></em> başlıklı makaleye bakınız.</li>



<li>(5) Stecker 1990.</li>



<li>(6) İşlevselciler (functionalists) ile prosedüralizm (proceduralism) arasındaki farklılığın faydalı bir açıklaması için bkz. Davies 1990.</li>



<li>(7) Dickie 1984</li>



<li>(8) Bu konuda bir inceleme okumak için bkz. Matravers 2000.</li>



<li>(9) Levinson 2011</li>



<li>(10) Weitz 1956</li>



<li>(11) Davies 2004</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<h2 class="wp-block-heading">Referanslar</h2>



<ul>
<li><a href="http://www.jstor.org/discover/10.2307/429082?uid=3739656&uid=2&uid=4&uid=3739256&sid=21103971799897" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Danto, A. C. (1974). “The Transfiguration of the Commonplace.” <em>Journal of Aesthetics and Art Criticism</em>, 33 (2), 139-148.</a></li>



<li><a href="http://www.jstor.org/discover/10.2307/3332789?uid=3739656&uid=2&uid=4&uid=3739256&sid=21103971799897" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Davies, S. (1990). “Functional and Procedural Definitions of Art.” <em>Journal of Aesthetic Education</em>, 99-106.</a></li>



<li><a href="http://bjaesthetics.oxfordjournals.org/content/44/3/297.short" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Davies, S. (2004). “The Cluster Theory of Art.” <em>British Journal of Aesthetics</em>, 44 (3), 297-300.</a></li>



<li><a href="http://www.amazon.com/Art-Circle-A-Theory/dp/1886094705/ref=sr_1_2?ie=UTF8&qid=1399296820&sr=8-2&keywords=The+Art+Circle%3A+A+Theory+of+Art" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Dickie, G. (1984). <em>The Art Circle: A Theory of Art</em>. New York: Haven.</a></li>



<li><a href="http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/00948705.2012.725901#.U2eTaa1dVy8" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Elcombe, T. L. (2012). “Sport, Aesthetic Experience, and Art as the Ideal Embodied Metaphor.” <em>Journal of the Philosophy of Sport,</em> 39 (2), 201-217.</a></li>



<li><a href="http://global.oup.com/academic/product/music-art-and-metaphysics-9780199596621?q=Defining%20Art%20Historically.%20In%20Music,%20Art,%20&%20Metaphysics&lang=en&cc=us" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Levinson, J. (2011). “Defining Art Historically,<em>” </em>in<em> Music, Art, & Metaphysics</em>, (pp. 3-25). Oxford University Press. (1975).</a></li>



<li><a href="http://cat.inist.fr/?aModele=afficheN&cpsidt=1543088" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Matravers, D. (2000). “The Institutional Theory: A Protean Creature.” <em>British Journal of Aesthetics</em>, 40 (2), 242-250.</a></li>



<li><a href="http://bjaesthetics.oxfordjournals.org/content/21/2/159.extract" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Quinet, M. L. (1981). “Food as Art: The Problem of Function.” <em>British Journal of Aesthetics</em>, 21 (2), 159-171.</a></li>



<li><a href="http://www.jstor.org/discover/10.2307/3333698?uid=3739656&uid=2&uid=4&uid=3739256&sid=21103971799897" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Ross, S. (1999). “Gardens’ Powers.” <em>Journal of Aesthetic Education</em>.</a></li>



<li><a href="http://bjaesthetics.oxfordjournals.org/content/30/3/266.extract" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Stecker, R. (1990). “The Boundaries of Art.” <em>British Journal of Aesthetics</em> , 30 (3), 266-272.</a></li>



<li><a href="http://www.cambridge.org/us/academic/subjects/philosophy/epistemology-and-metaphysics/fiction-and-metaphysics?format=PB" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Thomasson, A. L. (1999).  <em>Fiction and Metaphysics</em>. Cambridge: Cambridge University Press.</a></li>



<li><a href="http://www.jstor.org/discover/10.2307/427491?uid=3739656&uid=2&uid=4&uid=3739256&sid=21103971799897" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Weitz, M. (1956). “The Role of Theory in Aesthetics.” <em>Journal of Aesthetics and Art Criticism</em>, 15 (1), 27-35.</a></li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<h2 class="wp-block-heading">İlgili Yazılar</h2>



<ul>
<li><a href="https://1000wordphilosophy.wordpress.com/2014/02/13/aesthetics-vs-art/">Aesthetics vs. Art</a> – Brock Rough</li>



<li><a title="" href="https://onculanalitikfelsefe.com/video-oyunlari-ve-felsefe-alex-fisher/" target="_blank" rel="noopener">Video Oyunları ve Felsefe</a> – Alex Fisher</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<p><strong>Brock Rough</strong> – “<a title="" href="https://1000wordphilosophy.com/2014/05/05/definitions-of-art/" target="_blank" rel="noopener">Definitions of Art</a>“, (Erişim Tarihi: 28.01.2023)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Taner Beyter</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sanatin-tanimlari-brock-rough/">Sanatın Tanımları – Brock Rough</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Müzik Zengin Bir Felsefedir, Dilin Söyleyemediklerini Söyler – Xenia Hanusiak</title>
<link>https://trafikdernegi.com/muzik-zengin-bir-felsefedir-dilin-soeyleyemediklerini-soeyler-xenia-hanusiak</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/muzik-zengin-bir-felsefedir-dilin-soeyleyemediklerini-soeyler-xenia-hanusiak</guid>
<description><![CDATA[ Mevcut salgın bizi kendimize yakınlaştırdı. Uyumsuzluk var. Ritimler gelişigüzel. Kulak tırmalayan melodilerin zıt yönlü hareketleri karşımıza çıkıyor. Minör anahtarlar ve açık uçlu kadanslardan oluşan bir labirentte yaşıyor gibiyiz. Adım adım kromatik hareket ediyoruz. Ahenksizlik dizisi bize meydan okuyor. Çözüm arıyoruz. Bu ifade gamı size tanıdık geliyorsa, haklısınız. Onlar müziğin yapı taşlarıdır. Normalde kendimize, hadi ton değiştirelim veya anahtarı değiştirelim demeyebiliriz, ancak her gün hayatımızı bilinçsiz bir biçimde bir müzik bestesi, bir senfonik şaheser, bir marş veya bir hip-hop parçası olarak sürdürüyoruz. Müziğin yoldaşlığına alışkınız. Zevk kubbesi ve her derde deva olarak ona güveniyoruz: Leo Tolstoy, The Living Corpse (1911) adlı
The post Müzik Zengin Bir Felsefedir, Dilin Söyleyemediklerini Söyler – Xenia Hanusiak first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/violins-g3393b2477_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Müzik, Zengin, Bir, Felsefedir, Dilin, Söyleyemediklerini, Söyler, –, Xenia, Hanusiak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mevcut salgın bizi kendimize yakınlaştırdı. Uyumsuzluk var. Ritimler gelişigüzel. Kulak tırmalayan melodilerin zıt yönlü hareketleri karşımıza çıkıyor. Minör anahtarlar ve açık uçlu kadanslardan oluşan bir labirentte yaşıyor gibiyiz. Adım adım kromatik hareket ediyoruz. Ahenksizlik dizisi bize meydan okuyor. Çözüm arıyoruz.</p>



<p>Bu ifade gamı size tanıdık geliyorsa, haklısınız. Onlar müziğin yapı taşlarıdır. Normalde kendimize, hadi ton değiştirelim veya anahtarı değiştirelim demeyebiliriz, ancak her gün hayatımızı bilinçsiz bir biçimde bir müzik bestesi, bir senfonik şaheser, bir marş veya bir hip-hop parçası olarak sürdürüyoruz.</p>



<p>Müziğin yoldaşlığına alışkınız. Zevk kubbesi ve her derde deva olarak ona güveniyoruz: Leo Tolstoy, The Living Corpse (1911) adlı oyununa “Müzik, duygunun kısaltmasıdır” alt metnini koyar. Müziğin tarif edilemezliği bizi dünyevi olandan uzaklaştırır, hüznümüzü yatıştırır, bizde kahkaha uyandırır, bizi gözyaşlarına boğar ve birlik olmamızı sağlar. Bizi korkularımızla ve özlemlerimizle yüzleştirir. Saksafoncu Charlie Parker, “Müzik sizin kendi deneyiminiz, düşünceleriniz, bilgeliğinizdir. Eğer onu yaşamazsanız, o zaman borunuzdan çıkmayacaktır” derken sadece hayatın canlılığını cazınıza taşımaktan değil, müziği hayatınız haline getirmekten bahsediyordu.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/piano-g9b7c15b8c_1920.jpg?resize=681%2C452&ssl=1" alt="" class="wp-image-15059" width="681" height="452" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/piano-g9b7c15b8c_1920.jpg?resize=1024%2C681&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/piano-g9b7c15b8c_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/piano-g9b7c15b8c_1920.jpg?resize=768%2C511&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/piano-g9b7c15b8c_1920.jpg?resize=1536%2C1022&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/piano-g9b7c15b8c_1920.jpg?resize=480%2C319&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/piano-g9b7c15b8c_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 681px) 100vw, 681px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Ya hayat derslerinin sayfaları bestecinin kaleminden çıkıyorsa? Müziğin sessizliklerini ve duraklamalarını, uyumsuzlukları, entervallerini, anahtar değişikliklerini ve ritimlerini dinlersek ne öğrenebiliriz? Hayatınız bir müzik notası olsaydı, nasıl gelişirdi? Liste başı bir koro ve nakarat olarak mı yoksa yavaş, kromatik bir Wagnerci senfoni olarak mı? Belki de günlerinizi doğaçlama yaşıyorsunuz. Belki de uyumsuzluğu selamlamaya hazır olduğunuz bir yabancı olarak hoş karşılıyorsunuz. Sessizliği kucaklayan biri misiniz? Hayatınızın bestecisi olsaydınız, onu nasıl bestelerdiniz?</p>



<p>Yaşama ilişkin rehber arayışımızda, doğrudanlık ve maddilik arıyoruz- akıllı telefonlarımızda yanıp sönen ilham verici olumlamalar: Akıllı insanlardan akıllı podcast’ler. Kendimizi Marcel Proust veya Lao Tzu’da modellememizi söyleyen kılavuzlar satın alıyoruz; Henry David Thoreau’nun ormanlarında denge duygumuzu yeniden canlandırmanın yollarını arıyoruz; Perspektifi takdir etmek için resimlere bakıyoruz. Oysa müzik soyut olarak gelir. Onu elimizde tutamayız; Leonardo da Vinci’nin belirttiği gibi: “Müzik resmin kız kardeşi olarak adlandırılabilir, çünkü o duymaya bağlıdır, ikinci gelen duyuya… resim üstündür… çünkü doğduğu gibi kaybolmaz.”</p>



<p>Ben, kariyerimin başlarında, soprano Maria Callas’ın sırdaşı ve koçu olan merhum harpsikordist Janine Reiss ile çalışmam için bir giriş teklif edildiğinde, müzikal düşüncenin faydalarını fark etmiş olan içeriden biriyim (bir opera şarkıcısı ve müzik akademisyeni). Bir yaşam koçu olarak müzik notasını keşfetme merakımı uyandıran Reiss’di. Madam her derste yavaş ve vurgulu bir şekilde ve ölçülü duraklamalarla tekrar ederdi: “Önemli olan… notaların arasındaki boşluk…” Onun tavsiyesi çoğu bestecinin mantrasıdır, her ne kadar onun örneğinde ona bu tavsiyeyi aşılayan kişi Francis Poulenc’den başkası olmasa da. Ancak nasıl doğanın güzelliğindeki denge ve yineleme derslerini takdir etmek için botanik uygulayıcısı olmamız gerekmiyorsa, müzikal düşünme sanatıyla uğraşmak için de profesyonel müzisyenler veya müzik kuramı profesörleri olmamız gerekmiyor.</p>



<p>Dilin pek çok özelliği aynı anda kullandığı yerde, müziğin çok katmanlı, sürekli değişen armoniler, ritimler, esler ve tonlardan oluşan ekosistemi hızla hareket eder. Yan yana gelmelerini özümsemek zordur. Bu nedenle, arka plan müziği olarak bir Miles Davis doğaçlaması veya Pierre Boulez senfonisi dinleyemiyoruz – aşırı bilgi yüklemesi var – ancak dikkatimizi dağıtmadan minimalist New Age müziğiyle meditasyon yapabiliyoruz. Sinirbilimci ve müzisyen Daniel Levitin bunu Müziğin Etkisindeki Beyin (2006) adlı kitabında en iyi şekilde açıklıyor. Müzik esnasında beynimiz aşırı çalışıyor. Müziğin perdelerinin, sürelerinin, ses ayarlarının ve tınılarının hesaplanmasında 100’den fazla nörokimyasal yer alıyor ve Levitin’in açıkladığı gibi, müzik beynin hemen hemen tüm diğer faaliyetlerden daha fazla bölgesindeki nöronları uyarıyor.</p>



<p>Beynimiz müzik deneyiminin bütününü sentezlediği için, kendimizi müzik dilinin her bir parçalar üstü öğesini teker teker izole etmek, sorgulamak ve analiz etmek için eğitmeliyiz. Başka bir deyişle, bir besteci gibi düşünmek için. Besteci Louis Andriessen, “Beste yapmayı öğrenmek, dinlemeyi öğrenmektir” der. Kendi kişisel meta resmimizle başlıyoruz. Besteci Igor Stravinsky 1939’da verdiği bir konferansta şöyle demişti: “Müziğe karşı bir görevimiz var; onu icat etmek.” Aynı görevi, hayatlarımızı yönelimsellikle inşa etmeye borçluyuz, çünkü bize verilmiş olan – vuruşlarla ölçülen – çok fazla hayatımız var. Üç dakikalık bir pop şarkısında, bir bestecinin bizi kendimizden geçirmek için kullandığı yalnızca yaklaşık 324 vuruşu vardır. Bir Keith Jarrett doğaçlaması ya da bir JS Bach fügü bizi apayrı bir dünyaya yolculuğa çıkarabilir çünkü her iki besteci de her vuruşun hakkını vermektedir.</p>



<p>Şimdi tonları düşünün. Müzikal bir bakış açısıyla aracılığıyla, günlük gezintilerimizde, çocuklarla konuşurken bir ninninin sakinleştirici yumuşaklığına uyum sağlamak için sesimizi yumuşatabiliriz; veya iş arkadaşlarımız arasında takım ruhunu canlandırma için içsel marşımızı söyleyebiliriz – ve bu yolla bir olasılıklar lügatının farkına varırız: bu müzikal görü deneyi için emrimizde olan zamanların, adımların, seslerin ve sessizliklerin sonsuz permütasyonu ve konfigürasyonu.</p>



<p>Madame Reiss’e, Poulenc’e ve ikisi arasındaki sessizliğe dönelim. Pek çok insan için sessizlik en çok korktuğumuz unsurdur. Sessizlik, beklemenin acısı ya da yokluğun ve kesinliğin alametidir. Ancak müzikal düşüncede sessizlikler bedenselliği solurlar. Beklenti ve çoğu zaman pozitiflikle dolup taşabilirler. Sanatçı Louise Bourgeois, 1983’te bir muhabire şunları söylemiştir:</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Sessizlik beni fazlasıyla ilgilendiren bir konu. Sessizliğin uzunluğu, sessizliğin derinliği, sessizliğin ironisi, sessizliğin zamanlaması. Sessizliğin düşmanlığı. Sessizliğin parlaklığı ve aşkı.</p></blockquote></figure>



<p>Onun yorumları, estetik sessizlik duygumuzu genişletiyor ve yoğunlaştırıyor, bizi başkalarıyla olan ilişkilerimizdeki duraklamalarımızı yeniden ayarlamaya sevk ediyor.</p>



<p>Besteci Toru Takemitsu’nun eserlerindeki derin sessizliği dinlersek- özellikle <a href="https://www.youtube.com/watch?v=eRW6tn7alJQ" target="_blank" rel="noopener" title="">orkestra eseri </a>The Dorian Horizon’u (1966)- Japon estetiği Ma ile karşılaşırız: iki yapı arasındaki boşluk, negatif boşluk veya iki yapı arasındaki duraksama. Takemitsu bize boş alanın (sessizliğin) bir boşluk olmadığını, enerji ve amaçla dolu bir varlık olduğunu öğretir. Gürcü spiritüalist Giya Kancheli’nin<a href="https://www.youtube.com/watch?v=d43ye9qB4QY&list=RDd43ye9qB4QY&start_radio=1" target="_blank" rel="noopener" title=""> filmi Abii ne Viderem</a>‘de (1992), sessizlik, otoriter ve bilge, neşeli ve düşünceli bir gücü akla getiren patlayıcı, yaşamı onaylayan bir kişiliktir. Müzikal sessizliği dinlemeyi öğrenmek, bizi söylenmeyene kulak vermeye teşvik eder. Besteciler buna eşik sessizliği diyor. Giacomo Puccini La bohème (1896) <a href="https://www.youtube.com/watch?v=qqLU6kboyM0" target="_blank" rel="noopener" title="">operasının</a> son perdesinde geçici bir sessizlik resmeder. Kısacık bir kalp atışında ne ses ne melodi ne de kelimeler duyulur. Bunun yerine, bir Türk ziline yapılan tek bir tonsuz vuruş duyulur. Bu, Mimi’nin ölümünün duyurulmasıdır (ve bunu sevgilisinin ıstıraplı çığlığı takip eder). Böylelikle incelik ciltlerce konuşmuş olur: Susan Sontag’ın Styles of Radical Will’de (1969) yazdığı gibi: “Sessizlik kaçınılmaz olarak bir konuşma biçimi olarak kalır.”</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/guitar-g5a1b790b0_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1" alt="" class="wp-image-15060" width="-74" height="-49" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/guitar-g5a1b790b0_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/guitar-g5a1b790b0_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/guitar-g5a1b790b0_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/guitar-g5a1b790b0_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/guitar-g5a1b790b0_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/guitar-g5a1b790b0_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/04/guitar-g5a1b790b0_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Ses ve sessizlik ortaklığının göstermiş olduğu düalizm, bize zaten aşina olduğumuz felsefeleri yansıtır: Çin kozmogonisinin yin yang ilkeleri veya Platon’un evrensel düalizm teorisi gibi. Bu tür ikilikler bize bütünlük arayışında karşıt değerleri nasıl kabul edeceğimizi öğretir. Bu da bizi uyumsuzluğa getiriyor, yani Batı toplumlarında dengeyi ve fikir birliğini geri getirecek erdemli bir kahraman olarak görülen uyumun aksine, olumsuzluğun, çatışmanın ve anlaşmazlığın habercisi olarak görülerek reddedilen bir niteliğe. Yine de uyumsuzluk, harmoni kadar müziğin doğasında vardır: uzatılmış bir notadaki geçici bir titreme, ister kromatik bir yolculuk labirenti olsun, uyumsuzluk kafa karıştıcı ve sinir bozucudur. Gerilim yaratır ve bizi farkındalığa yönlendirir. William Carlos Williams epik şiiri Paterson’da (1946-1958) da dediği gibi, müzikte olduğu gibi hayatta da: “Uyumsuzluk/(eğer ilgileniyorsanız)/keşfe götürür”.</p>



<p>Piyanodaki zıt hareket skalasının baleye özgü güzelliğinde uyumsuzluğun temel doğasını takdir edebiliriz. Bu skalanın süreci, yapı ve ses açısından mütevazı ancak alenidir: iki el, tek bir notanın konsensüsünü işaret ettiği bir yakınlaşmayla birbirine geri dönmek için, birbirlerinden uzaklaşabilecekleri en uzak noktaya kadar uzaklaşmaktadırlar. Bu yolculuğu istediğimiz sayıda özdeşleşme için kullanabileceğimiz bir metafor olarak kendimize not edebiliriz: farklı olan görüşümüze güvenmemiz, kendimizin ve başkalarının çelişkilerine saygı duymamız veya başkalarıyla olan çatışmamızın gerçekten de sonunda bir fikir birliğine varacak olan farklı seslerin zıt bir hareketi olduğuna dair güvence almamız için kullanabileceğimiz bir sembol.</p>



<p>Müzik Sokratik bir öğretmendir. Melodileri ve aşık atışması mekanizmaları, modülasyon ve ritimlerdeki müteakip varyasyonlarla birlikte, bizi doğrusal düşünmeden uzaklaştırır ve nüansa yönlendirir. Bir doğaçlamaya gittiğimizde, Bach’ın prelütlerinden herhangi birindeki bir sesin yolculuğunu takip ettiğimizde veya bir senfonideki tek bir enstrümanın rotasını takip ettiğimizde- Arvo Pärt’ın <a href="https://www.youtube.com/watch?v=vYa2FQpdJV4" target="_blank" rel="noopener" title="">3. Senfonisi</a>‘ndeki (1971) obua veya George Gershwin <a href="https://www.youtube.com/watch?v=7-MJZJjJs4A" target="_blank" rel="noopener" title="">Rhapsody in Blue’</a>sundaki (1924) klarnet – inceleme tekniğimizle, daha yaratıcı sonuçlar almak için müziğin biçimsel yaratıcılığını kendi hayatı sorgulama sanatı yaklaşımlarımıza ekleyebilir ve sorgulamalarımızı düzeltebilir ve yeniden tanımlayabiliriz. Nobel ödüllü yazar Necib Mahfuz bir keresinde şöyle der: </p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Bir adamın zeki olup olmadığını cevaplarından anlayabilirsiniz. Bir adamın bilge olup olmadığını ise sorularından anlayabilirsiniz. </p></blockquote></figure>



<p>Müzik dersleri bize sorularımızın sadece merakımız ve hayal gücümüzle sınırlı olduğunu öğretir. Müzikal düşünme sanatı, deneyimlerimizi oluşturmak için bir perspektif ve bağlam sunar. Bize uyumla birlikte uyumsuzluğun da kucaklandığı ve ses ve sessizliğin, gerilim ve konsensüs gibi ikiliklerin bir arada var olduğunun fark edilmesinin coşkulu bir şekilde gerçekleşen bir hayatın merkezi bir ilkesi olduğu bir demokrasinin eşit karakterleri olduğu bir felsefi temel sunar. Eğer tarihsel anımızın açıklanamayan sesleriyle uyumlu olursak, kendimizi aydınlatmak için beklenmedik bir yol açacağız ve yarattığımız toplumun sorgulanmasına ve yeniden tanımlanmasına katkıda bulunacağız. Bu sanat, sahip olduğu geniş işitsel özellikler paletini sentezlemeye çalışan besteciler tarafından uygulanan bütüncül yolun aynısını izler. Bestecilerin bir avantajı var: Sonucu kontrol edebiliyorlar.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<p><strong>Xenia Hanusiak</strong> – “<a href="https://psyche.co/ideas/music-is-a-philosophy-rich-in-ideas-that-language-cannot-say" target="_blank" rel="noopener" title="">Music is a philosophy, rich in ideas that language cannot say</a>“, (Erişim Tarihi: 16.04.2023)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Berk Çakan</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Ufuk Yazlık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/muzik-zengin-bir-felsefedir-dilin-soyleyemediklerini-soyler-xenia-hanusiak/">Müzik Zengin Bir Felsefedir, Dilin Söyleyemediklerini Söyler – Xenia Hanusiak</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Platon’un Estetiği – Nickolas Pappas (Stanford Encyclopedia of Philosophy)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/platonun-estetigi-nickolas-pappas-stanford-encyclopedia-of-philosophy</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/platonun-estetigi-nickolas-pappas-stanford-encyclopedia-of-philosophy</guid>
<description><![CDATA[ Eğer estetik, sanat ve güzelliğe dair felsefi bir soruşturmaysa (veya güzelliğin –örneğin “estetik değer” gibi– güncel bir karşılığıysa), Platon’un diyaloglarının çarpıcı özelliği, her iki konuya da eşit zaman ayırması ama yine de onlara karşıtlarmış gibi muamele etmesidir. Güzellik en iyiye yakınken, çoğunlukla şiirle temsil edilen sanat, Platon’un bahsettiği herhangi bir fenomenden daha büyük bir tehlikeye yakındır. Peki, her iki pozisyonu da içeren “Platon’un estetiği” diye bir şey olabilir mi? Kelimenin literal anlamıyla düşünenler için “Platon’un estetiği” ifadesi, bu felsefe alanının sadece son birkaç yüzyıldır tanımlanır hale geldiği düşünüldüğünde, tam da bir imkansızlığa atıf yapıyor. Ancak estetiği daha geniş ele alanlar
The post Platon’un Estetiği – Nickolas Pappas (Stanford Encyclopedia of Philosophy) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/1111111111111.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Platon’un, Estetiği, –, Nickolas, Pappas, Stanford, Encyclopedia, Philosophy</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer estetik, sanat ve güzelliğe dair felsefi bir soruşturmaysa (veya güzelliğin –örneğin “estetik değer” gibi– güncel bir karşılığıysa), Platon’un diyaloglarının çarpıcı özelliği, her iki konuya da eşit zaman ayırması ama yine de onlara karşıtlarmış gibi muamele etmesidir. Güzellik en iyiye yakınken, çoğunlukla şiirle temsil edilen sanat, Platon’un bahsettiği herhangi bir fenomenden daha büyük bir tehlikeye yakındır. Peki, her iki pozisyonu da içeren “Platon’un estetiği” diye bir şey olabilir mi?</p>



<p>Kelimenin literal anlamıyla düşünenler için “Platon’un estetiği” ifadesi, bu felsefe alanının sadece son birkaç yüzyıldır tanımlanır hale geldiği düşünüldüğünde, tam da bir imkansızlığa atıf yapıyor. Ancak estetiği daha geniş ele alanlar ve bu terime izin verenler, Platon’un sanat ve güzelliği ele alışında keşfedilecek bir şeyler bulabilirler. Platon, en güzel şekilde, estetiğin kelime bilgisini ve konularını keşfetme arayışında olan biri olarak tanımlanabilir. Bundan dolayı Platon okurları diyaloglarda tek bir estetik teori bulamayacaklardır. Aynı nedenden dolayı diyaloglar, tanımlanmış estetiğin temel kavramlarını izlemek için de eşsiz bir konumda bulunuyorlar: <em>Güzellik</em>,<em> taklit</em> ve <em>ilham</em>.</p>



<p>Konu itina istiyor. Sonraki filozoflar tarafından sürekli atıf yapılmasına rağmen, Platon aynı zamanda sürekli olarak kaba hatlarıyla resmedilmiştir. Onun ismine klişeler eşlik eder. Platon’un estetiğinin ana başlıkları boyunca yavaşça gitmeye değer –söylenen hiçbir şeye benzemeyen şaşırtıcı bir teori arayışı dahilinde değil, fakat belki de (insan yüzünün, karikatür şeklindeki indirgemesine benzediği gibi) onun düşüncesinin alışılmış özetlerine benzeyen bir sonuca varmak için, arka plan gölgelemesi ve detaylar ortaya çıksın diye.</p>



<p>Bundan sonra Platon’un pasajlarına yapılan atıflarda, Platon’un eserlerinin on altıncı yüzyıl baskısına dayan “<strong>Stephanus Sayfaları</strong>” kullanılacak. Bu baskıdaki sayfa numaraları, a-e harfleriyle birlikte standart hale geldi. Platon’un hemen her çevirisi, Stephanus sayfa numaralarını ve kenar boşluklarındaki ya da sayfanın üstündeki harfleri içerir. Böylece “<em><strong>Symposion 204b</strong></em>”, her basımda ve Platon’un her çevirisinde aynı kısa pasaja atıf yapar.</p>



<ul>
<li><strong>1. Güzellik</strong></li>



<li>1.1 Büyük Hippias</li>



<li>1.2 Güzellik ve Sanat</li>



<li>1.3 Güzelliğin Formu</li>



<li><strong>2. Taklit</strong></li>



<li>2.1 Aristophanes’te M<em>imesis</em></li>



<li>2.2<em> Devlet 3</em>: Kişileşme (teşhis)</li>



<li>2.3 Devlet 10: Kopyalamak</li>



<li>2.4 <em>Sofist</em> ve Diğer Pasajlar</li>



<li>2.5 Kapanış Değerlendirmesi</li>



<li><strong>3. İlahî İlham</strong></li>



<li>3.1 <em>İyon</em></li>



<li>3.2 <em>Phaidros</em></li>



<li><strong>4. Taklit, İlham, Güzellik</strong></li>



<li><strong>Kaynakça</strong></li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">1. Güzellik</h2>



<p>Platon’un güzellik kavramı hakkındaki çalışma güçlü bir uyarıyla başlamalıdır. Yunanca <em>kalon</em> sıfatı İngilizcede “<em>beautiful</em>” [güzel] kelimesine sadece yaklaşmaktadır, bu yüzden Platon’un <em>kalos</em>, <em>kalê</em> veya <em>kalon</em> bir şey hakkında söylediği her şey onun estetik teorilerinin bir özetine dahil olmayacaktır.</p>



<p>Okurlar Yunanca ve İngilizce terimler arasındaki bu farkı abartabilirler. Farklı dillerden gelen kelimeleri eşitlemeye karşı çıkmak, onları birbirlerinin yerine kullanmakta ısrar etmekten daha caziptir.  Ve tartışma, Platon’un estetiği olarak adlandırılan konu her ne ise ondan ziyade, (modern etiğin yaptığından daha çok estetik değerlendirme gibi görünen şeye dayanan) Platonik etik teorisinin değerlendirmelerine dayanır.</p>



<p>Fakat bu nitelikler göz önüne alındığında bile, okuyucu <em>kalon</em>u <em>beautiful</em>dan ayırt etmesini bilmelidir. Başlangıç olarak, iki terim genellikle farklı öğelere uygulanır. Onların örtüşen fakat ayrık uygulama sahaları vardır. Platon’daki bir pasaj, birisinin <em>kalon</em> bulduğu bir yüz veya vücuttan, ya da hatta bir heykel, bir kaşık, bir ağaç veya dinlenilecek bir çimenlikten bahsedebilir (<em>Phaidros</em> 230b). O zaman “<em>beautiful</em>”, Yunanca sıfatın, alternatiflerinden kesinlikle daha az yapmacık tınlayan, doğal bir karşılığı halini alır. Fakat burada bile Platon’un <em>kalon</em>u, sanat eserleri ve doğa manzaralarından çok daha sıklıkla bir yüz ya da beden için kullanması dikkat çekicidir. Muğlak olmayan güzellikler söz konusu olduğunda, onun zihninde bizimkinden daha küçük bir küme vardır (Kosman 2010).</p>



<p>Daha tipik olarak <em>kalon</em> “<em>beautiful</em>”un çok göze batacak şekilde uyacağı ya da hiç uymayacağı bağlamlarda ortaya çıkar. Hem Platon hem de Aristoteles için –ve birçok açıdan popüler Yunan ahlakı için– <em>kalon</em>, “<em>good</em>” [iyi] demek olan <em>agathon</em>la aynı şey olması anlamında değil, ancak iyiliğin özel bir bütünleyicisi olması anlamında etik tasdik olarak oynadığı belli bir role sahiptir. Zaman zaman <em>kalon</em> dar anlamda “<em>noble</em>” [asil], sıklıkla ve daha gevşek bir şekilde “takdire şayan” anlamına da gelir. Aristokratik ideal olan <em>kalos k’agathos </em>terkibi çok yönlü bir övgü ifadesidir; bileşenlerinin ayrı ayrı tercüme edildiğinde kazandığı “<em>beautiful and good</em>” [güzel ve iyi] kelimelerine değil, “<em>splendid and upright</em>”a [görkemli ve dürüst] daha yakındır. Burada <em>kalon</em> bütünüyle etik bir terimdir. Erdemi güzel olarak adlandırmak modern koşullarda bir yanlışlık, hatta sapkınlık olarak hissedilir; <em>Symposion</em>’da (204b) yapıldığı gibi, bilgeliğe güzel demek ise kulağa düpedüz bir hata gibi gelecektir (Kosman 2010, 348–350).</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/Vincent-van-Goghun-Yildizli-Gece-Resmi.jpg?resize=661%2C347&ssl=1" alt="" class="wp-image-14831" width="661" height="347" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/Vincent-van-Goghun-Yildizli-Gece-Resmi.jpg?resize=1024%2C538&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/Vincent-van-Goghun-Yildizli-Gece-Resmi.jpg?resize=300%2C158&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/Vincent-van-Goghun-Yildizli-Gece-Resmi.jpg?resize=768%2C403&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/Vincent-van-Goghun-Yildizli-Gece-Resmi.jpg?resize=480%2C252&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/Vincent-van-Goghun-Yildizli-Gece-Resmi.jpg?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 661px) 100vw, 661px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Bazı yorumcular, anlamsal aralıklarındaki bu farklılıklara rağmen, <em>kalon</em> ve “<em>beautiful</em>”u anlamdaşa yakın tutmaya çalışırlar (Hyland 2008). David Konstan, <em>kalon</em>un sıfat kullanımında değil, fakat yakından ilişkili isim olan <em>kallos</em>ta güzelliği vurgulayarak bu meseleye yeniden hayatiyet kazandırdı (Konstan 2014, Konstan 2015). Bu odak kaymasının bütünüyle Yunanca yazımla ilgili olması hüsnükabul görse de Platon’u okurken zorluklara yol açar; çünkü <em>kallos</em> fiziksel, görsel çekiciliğin güçlü tonlarını taşır ve Platon, aşağıdaki bölümlerde görüleceği gibi, bu çekiciliğin uyandırdığı arzu konusunda ihtiyatlıdır.</p>



<p>Çevirmenler “<em>beautiful</em>” için Yunanca bir karşılık aramak yerine, çoğu kez <em>kalon</em> için başka bir İngilizce kelime seçerler. Haklı olarak rağbet edilen seçeneklerden biri, <em>kalonla</em> etiketlenmiş çoğu şeye yapıştırılan ve etik ve estetik bağlamlar için de uygun olan “<em>fine</em>”dır [iyi, hoş, şık, güzel] (Woodruff 1983). Şık takım elbiseler [<em>fine suits</em>] ve ince saz dörtlüleri [<em>fine string quartets</em>], fakat aynı zamanda güzel cesaret gösterileri [<em>fine dislpays of courage</em>] var. Elbette modern İngilizce konuşanların güzel gün batımları [<em>fine sunsets</em>] ve ayrıca güzel yemekleri [<em>fine dining</em>] var; bu kelime <em>kalon</em>dan bile daha geniş kapsamlı. İnce ayrımlardan [<em>fine points</em>] ve satır aralarından [<em>fine print</em>] bahsetmiyoruz bile. İnsanlar sık sık güzelliğin gerçekte nelerden müteşekkil olduğunu sorduğunda, böylece meseleyle ilgili bir konuşma gerçekleşmiş olabilir; “iyinin ne olduğu” veya “gerçekten neyin iyi” olduğu konusunda endişelenmeyi hayal etmek zor.</p>



<p>Durumu açığa vuran kriter filolojik değil felsefi olacaktır. <em>Büyük Hippias</em> çalışan her okuyucu, Platon’un <em>kalon</em> kullanımının bugün güzellik hakkında sorulan sorularla ilgili olup olmadığını sormalıdır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">1.1 <em>Büyük Hippias</em></h3>



<p>Araştırmacılar uzun bir süre <em>Büyük Hippias</em>’a sahte bir diyalog gözüyle baktılar. Bugün ise çoğu onu Platon’un yazdığını kabul ediyor ve onun kesintisiz güzellik soruşturmasını Platoncu estetiğin merkezi olarak görüyor.</p>



<p><em>Büyük Hippias</em> bir dizi <em>kalon</em>u tanımlamama girişimi boyunca Sokrates ve Sofist Hippias’ı takip eder. Sokrates, klasik Sokratik yollarla, güzelliğin genel doğasını tanımlaması için Hippias’ın yakasına yapışır; Hippias üç tanım önerir. Örneğin tamamen saçma bir şekilde “güzel bir genç kadın güzeldir” (287e). Hippias olgusal bilgisinin genişliğiyle ünlüydü. O olimpiyat galiplerinin ilk listesini derlemişti ve ilk felsefe tarihi gibi bir şey de yazmış olabilir. Fakat onun ayrıntılardaki dikkati, onu felsefi bir tanım yapma doğrultusunda genelleme yapmakta yetersiz hale getirir.</p>



<p>Hippias başarısız olduktan sonra Sokrates üç tanım dener. Bunlar geneldir, fakat onlar da başarısız olur –ve yine klasik Sokratik modda– diyalog çözümlenmeden sonlanır. Bir arasözde Sokrates güzellik “tenasüptür” [<em>prepei</em>] der ve onu “mütenasip olan” [<em>to prepon</em>] olarak tanımlamayı önerir (290d). Bu tartışma, her ne kadar tekziple/reddiyeyle sonlansa da (294e’ye kadar), modern tartışmanın bir öngörüsü olarak görülmeye değerdir. On sekizinci yüzyıl filozofları, nesnenin tanımının hakkını vermek sayesinde ya da onun tanımından bağımsız olarak, bir nesnenin güzel olup olmadığını tartışır (Guyer 1993). Kant güzelliğe, “bağımlı güzellik” olarak, tenasüp der (<em>Yargı Yetisinin Eleştirisi</em>, bölüm 16). Bu güzellik iyinin bir türü haline gelmekle tehdit eder.  Kabul edilmiş özgün Platoncu külliyatta güzellik hiçbir zaman iyi, mütenasip veya faydalı ile birlikte sınıflandırılmaz; Platon bu bakımdan Kant’la aynı cenahta gibi görünür (Platonik güzellik ve iyilik hakkında Barney 2010’a bakınız). Buna rağmen o güzellik konusunda basit bir duyumcu [<em>sensualist</em>] da değildir tabii ki. Platon’daki güzeli iyi ile ilişkilendirmenin bizzat cezbediciliği –yani onu entelektüel olarak değerlendirme çabası–, James Porter’ın onu ve Aristoteles’i sanat hakkında kuram geliştirmeye dair kadim pratikleri duyumcu kökenlerinden uzaklaştıran “formalistler” olarak adlandırmasına sebep olan şeyin bir parçasıdır (Porter 2010).</p>



<p>Sonuçsuzluğuna rağmen <em>Büyük Hippias</em> diğer diyaloglarda bulunan güzellik görüşünü yansıtır:</p>



<ol type="1">
<li>Güzellik kanonik Platoncu Formlar gibi davranır. Formların sahip olduğu ve diğer Formları gün yüzüne çıkaran aynı diyalektik aracılığıyla keşfedilen gerçekliğe sahiptir. Sokrates Hippias’tan, güzelliğin herhangi bir numunesi bilindiğinde bilinen hususiyeti (güzelliğin <em>özü</em>nü), güzelliğin bütün tezahürlerinin sebebini ve daha açık bir ifadeyle, güzelliğin tezahürlerinin değil, fakat onun hakiki varlığının nedenini açıklamasını ister (286d [ti esti kalon], 287c [t e k], 289d [auto to kalon], 292c[kalon auto], 294e [kalon yapan ve gösteren şey], 297b []).</li>



<li>Fakat güzellik sadece herhangi bir Form değildir. Sokrates her ne kadar bu ikisinin farklı olduklarını iddia etse de (296e ve devamı, 303e ve devamı), onun iyi ile yakın bir ilişkisi vardır (296d). Bu nedenle o, diğerlerinin üstünde olan, bir tür statüye sahip bir Formdur.</li>



<li>Sokrates ve Hippias sanat eserlerine güzel şeylerin örnekleri olarak başvurur, fakat onları merkezi meseleler olarak görmezler (290a-b, 297e-298a). Bu yüzden Plato güzelliğe yönelik soruşturmasını genellikle sanat tartışmalarının uzağında yürütür. (Ancak <em>Devlet</em> ve <em>Yasalar</em>’ın her ikisi de bu genellemenin istisnalarını içerir: Lear 2010, 361.)</li>
</ol>



<p>Platonik güzelliğin bu üç yönü birlikte çalışır ve (neredeyse hem görünür hem de akledilir bir şey olan) güzelliğin Platon metafiziğindeki eşsiz yerini yansıtır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">1.2. Güzellik ve Sanat</h3>



<p><em>Sumposion</em> Platon’un diğer temel güzellik analizini içerir. Güzelliğin <em>Büyük Hippias</em>’taki üç özelliği burada da geçerlidir. Sokrates <em>Sumposion</em>’da aşk konusunda hocası Diotima’yı alıntıladığını iddia eder ve Diotima da kendisine atfedilen derste, güzelliği her aşkın arzusunun nesnesi olarak tanımlar. O ruhun gitgide saflaşan güzelliğe doğru yükselişini, bir bedenden tüm bedenlere, sonra tüm güzel ruhlar, yasalar ve bilgi türleri üzerinden güzelliğin kendisine varışını bir bir anlatır (210a–211d).</p>



<p>Diotima şairin görevini bilgeliğin ve diğer erdemlerin babalığı/yaratıcılığı olarak tanımlar (209a). Nihayetinde, güzel olana duyulan arzudan müteessir olan şair dizeler üretir. Peki Homeros’u veya Hesiodos’u (209d) kim kıskanmaz? Fakat bu pasajları bir tarafa bırakırsak, <em>Symposion,</em> şiirden <em>başka</em> her şeye güzelliğin bir örneği olarak bakmaya hazır görünür. Benzer bir espriyle, <em>Philebos</em>’taki saf duyusal güzellik örnekleri de resimleri dışarıda bırakır (51b-d).</p>



<p><em>Devlet</em> Platon’un şiiri güzellikle ilişkilendirme konusundaki gönülsüzlüğünün birkaç işaretini ihtiva eder. Diyaloğun bağlamı eğitim olan ilk şiir tartışması, gençleri yozlaştıran şiirleri sansür eder (377b-398b). Neredeyse bunun hemen ardından, Sokrates genç muhafızlarda bir güzellik zevkinin husule getirilmesinden bahseder. Güzellikten aldıkları lezzet, çirkin kaba olanlar yerine asil işleri tercih etmelerinde yardımcı olacaktır (401b–d, 403c). Nasıl olur da Platon güzelliğin eğitimdeki değerini görmüş ve erken eleştirilerinde bu konudan bahsetmemiş olabilir? <em>Devlet</em>’in bu kısmı niçin sahte ve habis şiirlerin güzellikleri sayesinde gençleri etkilediğini kabul edemedi?</p>



<p>Muhakkak ki diyalog güzelliği vazo resimlerinde ve müzikte bulur; fakat güzelliğin şiirde göründüğünü inkâr edebilmek için kıvranıp durur. <em>Devlet</em> 10 şiir dizelerinin güzelliğini aldatıcı bir çekicilik olarak tanımlar. Şiirsel bir duygunun doğru şekilde tınlamasını sağlayan süslü dili alıp onu sıradan kelimelerle ifade edin, böylece, gençlerin (gençliğin güzelleştirdiği) yüzlerinin daha sonra [yaşlandıkça] kendilerini oldukları halde [süssüz/düz] göstermesi gibi, sıradan hale gelir (601b).</p>



<h3 class="wp-block-heading">1.3 Güzelliğin Formu</h3>



<p>Platonik güzelliği Platon’un estetiği ya da sanat felsefesi diyeceğimiz şeyin bir parçası olarak anlamanın temel dayanağı, güzelliğin taşıdığı zevklerle felsefenin hedefleri arasında Platon’un karşıtlık görmemesidir. Platon <em>Symposion’da</em> başka Formdan bahsetmez; güzellik yeterli Formdur. Filozoflar bu güzellikle, en yüksek irfana kavuşurken en derin aşklarını da tekâmül ettirdikleri bir deneyimde tanışırlar.</p>



<p>Platon’un birçok pasajı bir Formu güzellikle ilişkilendirir: <em>Kratylos</em> 439c; <em>Euthydemos</em> 301a; <em>Yasalar</em> 655c; <em>Phaidon</em> 65d, 75d, 100b; <em>Phaidros</em> 254b; <em>Parmenides</em> 130b; <em>Philebos</em> 15a; <em>Devlet</em> 476b, 493e, 507b. Platon felsefi kavramsallaştırmaya imkân veren ve bu sayede bir Formun var olduğu herhangi bir nitelikten bahsettiği sıklıkta güzelliği anar. Formların bu özellikleri sayesinde, atıfta bulunulan bu varlığın, doğası tikel güzel şeylerin doğasına müracaat etmeden dile getirilebilen, haklı olarak güzellik denilen şey olması gerektiğini biliyoruz (bu Formun özellikleri hakkında bilhassa <em>Phaidon</em> 79a ve <em>Phaidros</em> 247c’ye bakınız).</p>



<p>Güzellik Platon’un bir çift nedenden dolayı çok sık verdiği bir Form örneğidir. O bir yandan Formların bütün işaretlerini taşır; Adalet ve cesaret kadar değerlendirici bir kavramdır ve anlamı üzerindeki ihtilaftan onlar kadar muzdariptir. Temel olarak Formlar Teorisi, tartışmalı değerlendirme terimleri için istikrarlı referansları garanti etmek üzere vardır; yani herhangi bir şey bir Forma ihtiyaç duyuyorsa (ki güzellik duyar) ve herhangi bir nitelikte Form varsa o da bir Forma sahip olacaktır.</p>



<p>Genelde bir <em>F</em> Formu, <em>F</em>’nin Formun eş-sesli [tek anlamlı] göstereni olması bakımından, tikel bir <em>F</em> şeyinden ayrılır: <em>F</em> formu <em>F</em>’dir. Tikel bir <em>F</em> şeyi hem <em>F</em>’dir hem de <em>F</em> değildir; bu anlamda, aynı <em>F</em> niteliği, tikelin sadece müphem [iki anlamlı] bir gösterenidir (örneğin, <em>Devlet</em> 479a–c). Platon’un müphem [iki anlamlı] <em>F</em> tikelleri analizi (<em>Kratylos</em> 439d–e, <em>Symposion</em> 211a), herkesin güzel nesneler hakkındaki gözlemlerini hatırlatır. Zamanla solarlar; dengeleyici çirkin bir ayrıntıya ihtiyaç duyarlar, gözlemciler arasında anlaşmazlıklar çıkarırlar; bağlamlarının dışında güzelliklerini kaybederler (çocuk ayaklarındaki yetişkin ayakkabıları gibi). Burada güzellik, Formlar ve Form olmayanlar için kriterleri karşılamakta, diğer birçok nitelikten daha iyidir. Tek sayıların tek olmakta başarısız olabilmeleri ancak zor bir yoldan açıklanabilir, fakat güzel şeylerin mükemmelliklerinden yoksun oldukları durumlar filozof olmayan hayranlar için bile açıktırlar.</p>



<p>Fiziksel güzellik, insanların bilmek istedikleri bir Form olarak yine atipiktir. Platon’un güzelliği Formun bu denli sık kullandığı bir örneği haline getirmesinin ikinci nedeni de budur. <em>Anamnesis</em> ya da hatırlama olarak bilinen süreç güzellik için, diğer niteliklerin çoğundan daha kabul edilebilirdir. Müphem [iki anlamlı] şekilde <em>F</em> olan şeylerin felsefi değeri, eksikliklerinin işaretlerini taşımalarıdır; böylece meraklı zihin daha fazlasını bilmek ister (<em>Devlet</em> 523c-524d). Fakat bu eksiklik işaretlerini herkes okuyamaz. Zayıf ya da geniş öğeler soyut düşünceye eğilimli zihinlere sorular ilham eder. Adalet ya da kendine hâkim olma örneklerinin algılanması ahlaki gelişmişliğin var olduğunu ön kabul olarak alır; bu sayede algılayan kişi bir yasanın hem adaletli hem de adaletsiz şeklinde çifte doğası olabileceğini takdir edebilir. Buna karşılık, güzel şeyler herkesi çok etkiler ve herkesin merakını uyandırır. Bu nedenle güzellik, şeylerin diğer niteliklerinden daha etkili bir yansıma vaat eder. Tek başına güzellik hem bir Form hem de duyusal bir deneyimdir (<em>Phaidros</em> 250d).</p>



<p>Böylece <em>Phaidros</em> (250d-256b) ve <em>Symposion</em> felsefileşmeye doğru ilk hamleyi tanımlarken insanların diğer niteliklerle ilgili deneyimlerini göz ardı eder. Güzel şeyler diğer hiçbir görünür nesnenin yapmadığı derecede ruhlara gizemlerini hatırlatır ve iyimser anlarında Platon insanların onlara yönelik dikkatlerini hoş karşılar.</p>



<p>Bu iyimser anları sürdürebilmek kolay değildir. Güzelliği öğrenim adına etkili kılmak için Platon, ruhun arzusunu görünür olandan akledilir olana aktarma yeteneğine de güvenirken (bakınız <em>Philebos</em> 65e) bir yandan güzelliğin arzu edilebilirliğine yaslanmaya muhtaçtır (Konstan 2015’te öne çıkarıldığı gibi). Platon görsel deneyim konusunda kararsızdır. Görme mecazen bilgi gibi olabilir, fakat metonimik anlamda o, cahil duyuları hatırlatır (Pappas 2015, 49).</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/tulip-gdafb3cfb2_1920.jpg?resize=591%2C394&ssl=1" alt="" class="wp-image-14654" width="591" height="394" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/tulip-gdafb3cfb2_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/tulip-gdafb3cfb2_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/tulip-gdafb3cfb2_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/tulip-gdafb3cfb2_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/tulip-gdafb3cfb2_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/tulip-gdafb3cfb2_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/03/tulip-gdafb3cfb2_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 591px) 100vw, 591px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Arzu transferi başarılı olduğunda, güzelliğin benzersiz pedagojik etkileri, Platon’un neden onun iyiliği ve iyi sonuçları hakkında, hatta bazen de onun “iyi” ile özdeşliği hakkında konuştuğunu gösterir (<em>Yasalar</em> 841c; <em>Philebos</em> 66a–b; <em>Devlet</em> 401c; <em>Symposion</em> 201c, 205e; özellikle <em>Symposion’da</em> güzel ve iyi arasındaki ilişki ihtilaflıdır: White 1989). Bu arzu edilir etkiler, Platon’un sanat ve şiirde güzellikten neden gönülsüzce bahsettiğini de açıklıyor. Platon için soru, şiirlerin güzel olup olmadığı (hatta güzel olarak algılanıp algılanmadığı) ve akabinde bu değerli estetik nitelikler teorisine dahil olup olmadıkları da değildir. Başka bir soru şiir ya da güzellikten daha önemlidir: Zihni bilgiye ve Formlara yönelten nedir? Güzelliğin nesneleri bunu mükemmel şekilde yapar. Şiirler çoğunlukla yapamaz. Şiirler (ya da resimler) zihni soyut ve anlaşılır olandan felsefi olmayan patikalar boyunca kaçacak şekilde kurduğunda, sahip oldukları cazibe şatafatlı gibi görülecektir. Şiirlerin icra ettiği yozlaştırıcı bilişsel etki, (güzel nesnenin Platon’un tanıdığı işlevi anlamında) işlevlerini yerine getirmekteki acziyetlerini gösterir.</p>



<p>Yozlaştırıcı etkiyi açmak gerekir. Şiirlerin güzel nesneler gibi davranmasını engelleyen nedir? Cevap Platon’un estetiğinde sorulan yönlendirici soruyu ele almak zorunda kalacaktır: Felsefi aydınlanmayı teşvik eden nedir, onu engelleyen nedir?</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Taklit</h2>



<p>“Taklit” <em>mimêsis</em>in en yaygın çevirisidir. Alternatiflerin arasında “temsil” ve “öykünme” vardır. İşleri iyice çetrefilleştirecek şekilde, Yunancadan alınan kelime aksan işaretleri olmaksızın İngilizce kabul edildi [“<em>mimesis</em>”]. Bütün çeviriler kelimenin klasik Yunancadaki anlamından bir şeyleri yakalar.<em> Mimêsis</em>in geldiği her anlama gelmeyeceğinin farkında olarak kullanıldığı sürece, “taklit” iş görür bir çeviridir. “<em>Imitate</em>” (taklit)<em> mimisthai</em> fiili kadar iyi işlev görür; “<em>mimic</em>” [taklit etmek] kelimesi de. (Bkz. Sörbom 1966.)</p>



<p>Bu tartışmanın sık sık yapacağı gibi, tabii ki Yunanca <em>mimêsis</em> de rahatlıkla kullanılabilir. Basitlik uğruna bazı kimseler bugünkü İngilizcedeki “<em>mimesis</em>”i tercih ediyor. Fakat bu son tercih beraberinde bir riski de getiriyor. İngilizce “mimesis” kelimesi, Yunanca kelimeye vekalet etmeyi bıraktığı oranda İngilizce olmaya, kendi anlamlarını ve özel kullanımlarını kazanmaya başladı.</p>



<p><em>Mimêsis</em>in yanı sıra Platon bazen bir <em>mimêma</em>dan bahseder. <em>Mimêsis</em> gibi “taklit” de [<em>imitation</em>] bir sürece ya da o sürecin çıktısına işaret edebilir. Bir taklit üretmek için taklit eylemiyle iştigal edersiniz. Halbuki bir <em>mimêma</em>, aynı zamanda onu üreten kopyalama eylemi değil, daima sadece bir kopyadır.</p>



<p>(Mateo Duque gelecek bölümlerdeki meseleleri düşünürken çok yardımcı oldu.)</p>



<h3 class="wp-block-heading">2.1 Aristofanes’te <em>Mimêsis</em></h3>



<p>Platon’dan önceki yazarlar –önemli bir istisna dışında– <em>mimêsis</em>i, ne kelimeyi özellikle şiirsel bir tarza uygulayarak ne de zaruri olarak onun hilekarlığını ima ederek, ondan daha belirsiz bir şekilde kullandılar. Euripides’e ve aslında genel olarak tragedyaya kafayı takmış olan Aristofanes’in komedyaları (<em>Kuşlar</em> 787, 1444; <em>Bulutlar</em> 1091; <em>Plutus</em> 423–4), <em>mimeisthai</em> ve <em>mimêsis</em>i istikrarlı bir şekilde pejoratif şekillerde anlatan trajik sahne sanatları hakkında yorumlar arz eder.</p>



<p>Aristofanes uzun zamandır şiirin ahlaki eleştirisinde Platon’un öncüsü olarak görülüyor. Onlar [Aristofanes ve Platon] Aristophanes’in <em>Bulutlar</em>’daki Sokrates iftirasından daha ağır basan, muhafazakâr duyarlılıkları paylaşırlar (Nussbaum 1980). Fakat Aristofanes’in Platon üzerindeki etkisi, yorumcular her zaman teşhis edemese de <em>mimêsis</em>in doğasına kadar genişler. O bu kelimeyi, oyuncuların bir oyunda ne yaptığını açıklayan teknik anlamıyla ve sahtekarlık ya da gizleme hatırlatmalarıyla kullanır.</p>



<p>Eshilos ve Euripides arasındaki yüzleşmesiyle <em>Kurbağalar</em>’a ek olarak, <em>mimêsis</em>i hayatın bir bozulması olarak nitelendiren ve doğanın karşısına koyan <em>Thesmophoria’yı Kutlayan Kadınlar</em> da var. <em>Thesmophoria’yı Kutlayan Kadınlar</em>’ın dramatik taklitte Platon’u öngören bir muğlaklık keşfettiği dahi iddia edilebilir; çünkü bu oyunda, <em>Devlet</em>’te olduğu gibi, <em>mimêsis</em> kompozisyonu ve performansı, karakterlerin icadını ve onların tasvirini birleştirir (Pappas 1999).</p>



<h3 class="wp-block-heading">2.2. <em>Devlet</em> 3: Kişileştirme</h3>



<p><em>Devlet</em>’in 2. ve 3. kitapları şiirin şehrin koruyucu sınıfının müfredatındaki rolünü değerlendirir. Bu pasajın ilk kısmı, ağırlıklı olarak 2. kitapta, Homeros’un ve trajedi yazarlarının ürettiği, hem küfür hem de gençlere kötü örnek teşkil eden, tanrıların ve yarı-tanrıların imgelerini kınar (377e-392c). Bu içerik eleştirisinden sonra Sokrates anlatının “tarzı” [<em>lexis</em>] olarak nitelediği şeye yönelir. Şiirsel anlatı sadece anlatım sayesinde, sadece <em>mimêsis</em> sayesinde ya da ikisinin bir karışımıyla gerçekleşebilir (392d).</p>



<p>Zaten tahkiye tarzlarını farklılaştırmanın bu yolu usulsüzdür, sanki birisi saf yürüyüşte, koşmada ve ikisinin –yeterince acayip– kombinasyonunda yürümeyi analiz etmiş ve bunu <em>koşma</em>yı anlamanın bir yöntemi olarak yapmış gibidir. Böylesi bir analiz, koşu eylemini başarısız ya da sapkın yürüme olarak damgalamak olacaktır. Benzer şekilde, anlatıların taksonomisi <em>mimêsis</em>in sapkın olması gerektiğini varsayar.</p>



<p>Müteakip sayfalar <em>mimêsis</em>e aykırı bir şey olarak ya da daha ziyade sadece anomali ve bozukluk işareti altında anlaşılabilir bir şey olarak muamele etmeye devam etmektedir. Sokrates taklidi tanımlar, ona karşı iki argüman geliştirir ve nihayetinde <em>Devlet</em>’in kurduğu şehre bu tipte hiçbir şiirin kabul edilmeyeceğini ilan eder.</p>



<p>Tanımlayıcı örnek <em>mimêsis</em>i kişiliğe bürünme/kişileştirme [<em>impersonation</em>] olarak kabul eder. Homeros’un şiirleri (Homeros’un kendi sesiyle anlattığı) olayların üçüncü şahıs tarafından izahı ile bu olaylara dahil olan karakterlerin konuşmaları arasında gidip gelir. Homeros Agamemnon’un rahip Khryses’i azarlayışını hikâye ederken, merhamet göstermeyi reddettiğinde bir kralın kullanacağı kaba dili kullanır (393a-c). Karakterin sahnelenmesi, (özellikle Agamemnon gibi) bir karakterin sözlerini yazma ya da düzme eylemi ile sözleri okuma (canlandırma, oynama) eylemi arasında muğlak bir süreçtir. Bu muğlaklık Sokrates’in karakterlerin sahnelenmesine karşı birden fazla argümanı sahaya sürmesine izin veriyor.</p>



<p>Temel argüman pervasız fakat açık ve yeterince makuldür. Yeni şehrin gerçekten istemediği şey adi tiplerin sahnelenmesidir; çünkü bu tür rolleri oynamak, taklit edilen kişilerde bulunan davranışları teşvik eder (395c-397e). Bu kişiliğe bürünme meselesini sadece dış görünüme özen şeklinde okuma girişimleri (Lear 2011) 3. kitabı 10. kitapla birleştirme avantajına sahiptirler, fakat argümanın arkasındaki psikolojik sadeliği kaybederler.</p>



<p>Eğer bir rolü oynamak o rolün karakteristik niteliklerini almaya yol açıyorsa, o zaman Platon bir açıdan mühim bir hususa parmak basıyordur, başka bir açıdan ise yanıltıcı bir argüman üretiyordur. Bu fikir, Platon’un cesur askerlerin, filozofların ve diğer sağlıklı tiplerin değil, bütün muzır ve aşağılık karakterlerin tasvirlerini yasaklamasına izin verdiği ölçüde güçlüdür. Dahası, temel olgusal öncülü güvenilirdir. Bir başkasının karakter özelliklerini ve tiklerini yüklenmek, <em>Devlet</em>’in eleştirmenlerinin bazen kabul ettiğinden daha kalıcı bir etkiye sahip olabilir. Bir korkağı ya da sadisti oynamak bir aktörü pekâlâ daha korkak ya da sadist yapabilir. Aktörler bugün, muhtemelen tam da bu mekanizma sayesinde, bir rolün kendilerini nasıl değiştirdiğine dair yorumlarda bulunuyorlar.</p>



<p>Argümanın bu akla en yatkın kısmı dahi sarpa sarıyor. Platon’un taklide değmez şeyler listesi şaşırtıcı derecede geniş. Kötü adamların yanı sıra kadınlar, köleler, hayvanlar, müzik aletleri, dişliler ve kasnaklar ve su sesleri de var. Ve bu son örnekler argümanın neyi göstermek istediğini baştan varsayar. Makine gibi ses çıkarmak taklitçiyi bir dişli veya kasnak yapmaz; o sadece her kişiliğe bürünmenin ayarsızlığı kadar ayarsızlaştırıcı bir eylem olmalı. Zaten bu da argümanın kanıtlamayı amaçladığı şeydir.</p>



<p>Fakat argümanın mühim derecedeki yanıltıcı doğası, anlık bir abartma halinin ötesine geçer. <em>Mimêsis</em> aleyhinde gösterilen delil, yazarın yaptığı bir şey olarak kişiliğe bürünme ile oyuncunun görevi olan kişiliğe bürünme arasındaki muğlaklığı suiistimal ettiği için yanıltıcıdır. 1963 yılında Eric Havelock bu muğlaklığın 3. kitaptaki önemini vurgulamıştı; fakat Havelock Platon’un bu muğlaklığı şiir karşıtı amaçlar için ne ölçüde suiistimal ettiğini hafife almıştı. 3. kitabın en ikna edici kısmı <em>mimêsis</em>in performans olduğunu varsaymak zorundadır, çünkü hem gök gürültüsü gibi efektler sayfada değil performansta taklit edilir hem de kişiliğe bürünmenin karakter üzerindeki kötü etkileri, genç aktörlerin kötücül bir rolü oynamalarını tanımlamada, olgun oyun yazarlarının bu rolü yazma eylemlerinden daha anlamlı hale gelir.</p>



<p>Diğer taraftan performans bütün bir nüfusu kapsamaz. Birçok genç Atinalı erkeğin komedi ve trajedi korolarına katıldığı doğrudur. Her yıl geleceğin çiftçileri ve doktorları, generalleri ve beyefendileri arasından birçok kişi sahnedeki zamanlarına hazırlanmak için bir sezon harcardı. Öyle olsa bile, gençler arasındaki uygulamanın yaygınlığı, tüm dramanın şehirden ve her vatandaşın görüş alanından menedilmesini haklı çıkarmaz ve Platon’un nihai yasağı budur:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Eğer bir adam, bilgeliğinin [<em>sophia</em>] onun her şey olmasına ve – seslendirmek istediği [<em>epideixasthai</em>] şiirlerle birlikte– bütün şeyleri taklit etmesine izin verdiği şehre varsaydı, kutsal [<em>hieron</em>], harika ve latif biri olarak ona secde ederdik, ama ne şehrimizde onun gibi bir insan olduğunu ne de geleneksel yasalarımız [<em>themis</em>] uyarınca buraya gelebileceğini söyler, başına mür döktükten ve yünle taçlandırdıktan sonra onu başka bir şehre gönderirdik. (398a)</p>
</blockquote>



<p>Dinî dil cömert ve tesirlidir. Kutsal güç kokan işler hariç hiçbir sıradan eylem hariç tutulmaz. Ve Platon’un sansürü tamamlanmış olacaktır. Mimetik şiiri şehir dışına süren şehrin kurucu babaları faaliyet sahalarını, genç muhafızların eğitiminden bir topluluğun kültürel hayatına kadar genişlettiler. Karakterlerin edebî temsili hiçbir yerde teveccüh görmeyecektir. Şehrin dramatik şiirlerin yazılı formda dolaşmasına izin verip vermeyeceği dahi şüphelidir. Şair yazdıklarını yanında getirmek zorunda kalmıştır ve içeri bir adım dahi atamaz.</p>



<p>Şair bir ziyaretçidir çünkü mimetik şiirin filozofların şehrinde tabii bir yuvası yoktur. Üstelik o şiirlerini okuma teklifiyle gelir. Bunların onun olması onu şair, onun bunları okumaya gelmesi ise onu sanatçı yapar. Bu haliyle o 3. kitabın <em>mimêsis</em> tanımında inşa edilmiş muğlaklığı tecessüm ettiren mükemmel bir hedeftir. Taklitçi kompozisyonun kaderi taklitçi performansın kaderiyle ayakta duruyor ya da yıkılıyorsa, gençlerin deneyimledikleri davranışlara dair makul bir endişe, gitgide büyüyerek literatürün devasa gövdesine karşı bir argüman haline gelir. Kısacası, Platon’un taklit tanımındaki muğlaklık, bize sadece (Havelock’un iddia ettiği gibi) Platon’un sözlü kültürden yazılı kültüre geçişe şahit oluşunu hatırlatmaz. Muğlaklık Platon’un vardığı esas neticeyi mümkün kılıyor.</p>



<p>Taklit 3. kitapta biçimsel bir kavramdır. Bu demek oluyor ki 1) Şiirde biçimsel unsur gözetilerek poetik <em>mimêsis</em> poetik anlatıdan ayırt edilebilir ve 2) <em>mimêsis</em> şiiri (onsuz olabileceğinden) daha zararlı hale getirebilir, fakat bu kötü etkileri, sadece temsil edilen karakterler bir kere kötü olduğunda, kendi başına ortaya çıkarmaz. 3. kitaptaki taklit tanımı genel bir benzeşim ya da benzerlik fikrini zorunlu kılmaz. <em>Mimêsis</em> dar bir edebî anlamı olan teknik bir terim olarak işlev görür, tabiatı gereği, doğrudan ve dolaylı söylem arasında bugün İngilizcede belirtilecek ayrımdan daha felsefi değildir.</p>



<p>10. kitap taklide başka bir perspektiften göz atacaktır. Mekân iki pasajın bağdaştırılmasına dair mevcut tüm tekliflerin gözden geçirilmesine imkân vermez. 3. ve 10. kitapların <em>mimêsis</em>in bağdaşık açıklamalarını sunup sunmadığı ve bunların nasıl bağdaşık hale getirilebileceği, Platon’un estetiği hakkındaki en tartışmalı mesele olmaya devam ediyor. (Kaynakça hacimlidir. Özellikle bakınız: Belfiore 1984, Halliwell 1988, Nehamas 1982; ve temel tekliflerin mükemmel bir özeti için Naddaff 2002, 136n8. Lear 2011 iki pasajın birbirleriyle mutabık olduğu lehine yakın zamanlı bir argümandır.) Yine de Devlet 10’un <em>mimêsis</em>in biçimsel yönlerini, doğrudan alıntıdan daha fazlasını içeren bir resimleme veya tasvir ile revize ettiği söylenebilir. Pekiştirilmiş konsept <em>Devlet</em>’in psikoloji teorisine atıfta bulunulmaksızın anlaşılamaz. Ve genişletilmiş formunda terim kendi içinde kötü bir şeye işaret eder.</p>



<h3 class="wp-block-heading">2.3 <em>Devlet</em> 10: Kopyalamak</h3>



<p>Bu pasajdaki (595a-608b) mesele, resme ve şiire özgü olan ve daha ziyade resmetmeye ya da kopyalamaya benzeyen bir <em>mimêsis</em>tir.</p>



<p>10. kitap başlarken, Sokrates gelecek değerlendirmeyi 3. kitabın taklit hakkında söyledikleriyle ilişkilendirir. Ayrıca pasajlar arasındaki farkı da tespit eder. Bundan sonrasında ise <em>Devlet</em>’in sonraki bölümlerinde geliştirdiği ve dolayısıyla 3. kitabın kullanamadığı terimlerle, 3. kitabın “taklit şiir”i yasaklamasını savunacak. “Ruhun <em>eidê</em>sini ayırt ettiğimiz için,” taklit tehlikesi daha belirgin hale geliyor (595a–b). <em>Eidos</em> türdür ve bu “ruh türleri” ifadesi çoğunlukla ruhun 4. kitabın ayırt ettiği kısımları (435b-441c) anlamını alır. <em>Devlet</em>’in akıl, cesaret ve arzu teorisi, alçak insanların kişiliğine bürünülmesi şüphesinden öteye değil, 3. kitaptakilere kadar genişleyebilir. <em>Eidê</em>nin bu okumasındaki yeni argüman, şiiri ruhun bölümleri arasındaki dengeyi bozmakla suçlayacak. (Daniel Mailick <em>Devlet</em>’in psikolojik teorisi hakkındaki bu tartışmaya katkıda bulundu.)</p>



<p>Toplam olarak Platon 10. kitabın bu ilk yarısında üç tez geliştirir:</p>



<ol type="1">
<li>Poetik <em>mimêsis, </em>resimdekine benzer bir türde, yalnızca görünüşün taklididir ve onun ürünlerinin rütbesi asılın çok altındadır. (596e-602c)</li>



<li>Bu nedenle poetik <em>mimêsis</em> ruhu yozlaştırır ve rasyonel tepkinin kişinin öteki dürtü ve arzuları üzerindeki kontrolünü zayıflatır. (602c-608b)</li>



<li>Bu nedenle o iyi şehirden menedilmelidir.</li>
</ol>



<p>(1)’i destekleyen argüman, şiir ve resmin bilgiyi kavramak ve iletmekte ne kadar kötü olduğunu açıklamaya çalışır. Kısmen bunu çok kötü yaptıklarından, fakat daha çok farklı nedenlerle, mimetik sanatlar ahlaki ve psikolojik kötü etkiler taşır (2).</p>



<p>Tez (1)’deki “görünüşün taklidi” sözleri Platon’un üç yönlü farklılaşmasından kaynaklanır:</p>



<ul type="I">
<li><strong>I.</strong> Bir tanrı tarafından yapılan <em>Form</em> (sedirin, masanın Formu).</li>



<li><strong>II.</strong> İnsanlar tarafından yapılan tikel şeyler (sedirler, masalar).</li>



<li><strong>III.</strong> Taklitçiler tarafından yapılan (sedir ya da masa) resimleri.</li>
</ul>



<p>Marangoz bakışını Forma <em>doğru </em>[<em>pros</em>] yönelterek –Formun <em>üzerine</em> değil– çalışır ve marangozun yaptığı tikel sedir bu yüzden Formdan daha az bir şeydir. Bu noksanlık, halis bir denemeden sonraki dürüst bir başarısızlıktır. Eğer Form bir bilgi nesnesiyse, insan yaratıcılar en azından doğru görüşe sahiptirler (601e). Onlar, filozof olmadıkları halde, felsefi bilgi ile meşru bir ilişki içindedirler.</p>



<p>Dolayısıyla II. kategori bir taklit alanı değildir ve bir resimdeki masa “taklidin taklidi” değildir. Bununla birlikte Platon’un “görünüşün taklidi” ifadesi sanatsal <em>mimêsis</em>i bileşik bir sorun olarak nitelendirir. Taklit mevcut nesnelerdeki zayıflığı pekiştirir; sadece başarısız olmakla kalmaz, aynı zamanda iki kez ya da iki katı başarısız olur.</p>



<p>Bir an için ileri atlayan <em>Devlet</em> okuru, taklidi başka bir perspektiften eleştiren ikinci bir üç yönlü ayrımla (601c-602a) karşılaşır:</p>



<ul type="I">
<li><strong>I.</strong> Bilen kullanıcı (flüt veya dizgin).</li>



<li><strong>II.</strong> Doğru kanaati olan yapıcı (flüt veya dizgin).</li>



<li><strong>III.</strong> Cahil taklitçi (flüt ya da dizgin).</li>
</ul>



<p>Bu yeni liste merak uyandırıcıdır ve anlamlandırılması zordur. Bu üç madde açıkça önceki üç bölümlü derecelendirmeyle yan yana duruyor, çünkü Sokrates onları aynı ayrımın devamı olarak sunuyor. Masa imal eden marangoz, dizgin imal eden deri ustasına benzer; üçlü tasniflerin her ikisi de görsel taklitçiyi en düşük seviyeye yerleştiriyor. Peki, neden flütçüler ve jokeyler aniden en üst noktada, Formlar bile oluşturacak kadar yüce bir tanrının mertebesinde beliriyorlar?</p>



<p>Cevap bu pasajların atıfta bulunduğu imal edilmiş belirli nesneler arasında görünebilir, çünkü Yunan dinine aşina olan okuyucu için her iki tasnif de Athena’yı çağrıştırır. Sedir ve masa yapan marangoz, manevi hamisi Athena olan bir zanaat icra ederken Platon tarafından bilinen mitler Athena’yı hem flüt hem de dizginin ilk kullanıcısı olarak tasvir eder. Bu ilişkilendirmeler dikkatli bir incelemeye tabi tutulduğunda sahih çıkarlarsa, taklitçiyi tanrının karşı kutbuna koyarlar ve böylece taklidin ürünlerini sadece pespaye hiçler değil, kötücül şekilde dindışı, hatta küfür olarak resmederler (Pappas 2013).</p>



<p>Resim ve diğer görsel sanatlar yerde yatan bir hastayı tasvir etseler, asla Platon’un ana hedefi olmazlar. Platon resimdeki <em>mimêsis</em>in şiirdeki <em>mimêsis</em>le ilgili bir şeyi analoji yoluyla açığa vurmasını ister; bunun üzerine Sokrates, analojiyi haklı çıkarmak için, trajediyi ve onun “babası” Homeros’u mahkûm etmeye girişir. Homeros cahildi, kimseye asla işe yarar bir şey öğretmemiştir (599b-600e). Görünüşe göre <em>ad hominem</em> olan bu saldırı, şiirin de görünüşü taklit ettiğini göstermek için tasarlanmıştır. Bu gayeye ulaşmak için, muteber bir şairin bilgisi olmadan yazdığını göstermek kafidir. Eğer cahil birinden büyük şiirler çıkabiliyorsa, şiir bilgi gerektirmiyor olmalıdır. Şiir dizmek için cehalet gerekli olmasa bile, Homeros örneği bu ikisinin bağdaşır şeyler olduğunu kanıtlar.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bedroom-arles-van-gogh.webp?resize=684%2C491&ssl=1" alt="" class="wp-image-15337" width="684" height="491" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bedroom-arles-van-gogh.webp?resize=1024%2C736&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bedroom-arles-van-gogh.webp?resize=300%2C216&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bedroom-arles-van-gogh.webp?resize=768%2C552&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bedroom-arles-van-gogh.webp?resize=480%2C345&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bedroom-arles-van-gogh.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 684px) 100vw, 684px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Bedroom in Arles, by Vincent Van Gogh, 1888, via the Van Gogh Museum</figcaption></figure></div>


<p>Modern okuyucular protesto eder: “Birisi cahil olabilir ve yine de büyük şiirler yazabilir!” Platon somurtkan bir tasdik içinde başını sallar, zira mesele tam olarak budur. Sadece cahilce teşebbüs edilebilecek değil, hatta cehalet içinde başarılı da olunabilecek bir faaliyetten ne fayda gelir? Bu nedenle şiir de görünüşten daha fazlasını taklit etmez.</p>



<p>Platon’a şiirin ruha zarar verdiğini savunmak kalır. O şiirin illüzyonlarının ruhun en kötü kısmını güçlendirdiğini ve onu en iyinin aleyhine çevirdiğini söyler. Bu argümanın ilk kısmı (602c-603b) <em>Devlet</em>’in psikoloji teorisinden alındığı besbelli teorik dili kullanırken, ikinci kısmı (603b-608b) trajedilerin icralarını kuşatan gözlemlenebilir fenomenlere müracaat eder.</p>



<p>Sokrates şiir ve resim arasındaki analojisine döner. Bir resmin pek süslü masa görüntüsüne kısmen aldandığınızda, fakat yanlışlığı da kısmen fark ettiğinizde, hangi kısmınız hangisini yapar? Ruhun rasyonel tepkisi, resmin gerçek bir masa olmadığını bilen kısım olmalıdır. Fakat 4. kitap temel bir ilke ihdas etmiştir: Ruh birden fazla yöne yöneldiğinde, bu uyuşmazlık ruhun birden fazla melekesinin ya da kısmının çalışmasını yansıtır (436b; 10. kitabın 602e’deki argümanında hatırlatıldı). Dolayısıyla optik ya da artistik bir yanılsamaya aldanmak, ruhun akıldan ayrı bir kısmının etkinliği olmalıdır.</p>



<p>4. kitabın psikoloji teorisine başvurmak, 10. kitabın şiir eleştirisini <em>Devlet</em>’in kapsayıcı argümanına entegre eder. Bir bütün olarak diyalog, adaleti akıl, cesaret ya da öfke ve topluca <em>epithumiai</em> olarak bilinen arzular arasındaki bir dengeyle tanımlar. Kontrol altına alınmış denge insan ruhlarına uygun en mutlu ve en erdemli durumdur. Taklit ruhun adaletini bozar, ahlaksızlık ve sefalet getirir.</p>



<p>Platon meseledeki irrasyonel kısmı belirtmez. Güneşi elinizin büyüklüğünde düşünmek ne sizi ezen öfke ne de baştan çıkarıcı arzular gibi hissettirir. İllüzyonların güdünün irrasyonalitesiyle ne ilgisi var?</p>



<p>Yorumlar yine ayrışır. Algısal hatanın zihinsel sağlığın ya da ahlaki bütünlüğün nasıl altını oyduğuna dair karmaşık ve verimli bir tartışma devam etmektedir (Moss 2007, Nehamas 1982). Cevabın bir bölümü, en iyiden en kötüye doğru derecelendirilmiş dört karakter tipinin taslağını çizen 8-9. kitaplardan gelir. Bunlar farklı bir anlamda <em>eidê</em> ruh “çeşitleri”dir, bir ruh içindeki güdülerin türleri değil, içinde ruhların sınıflandırıldığı türlerdir. 8–9. kitaplar taklit tartışmasında hak ettikleri rolü oynamamıştır. Bu kitaplar, en düşük ruhun zevklerinin onların aldatıcılıklarıyla karakterize edildiğini açıkça ortaya koyarlar. Bunun bir nedeni, arzunun gerçek varlıklardan değil, “gerçek hazzın putlarından” [<em>eidôlois</em>] ve resmedilmiş imgelerden, <em>eskiagraphêmenais</em>ten(586b) hazzetmesidir. <em>Skiagraphia</em> illüzyonistik gölgeler yaratmak ve rengi yoğunlaştırmak için zıt tonları bir araya getiren empresyonist bir boyama biçimiydi (Keuls 1974, Demand 1975) ve Plato bunu uygun bulmadı (<em>Parmenides</em> 165c–d, <em>Phaidon</em> 69b). Böylece 9. kitabın ruhun arzu eden kısmını sorguladığı ve onun nesnelerinin sadece idoller olduğunu bulduğu yerde, 10. kitap <em>mimêsis</em>in sadece idollerin bir şovu olduğunu belirler ve onun ruhun arzu eden kısmıyla yarenlik ettiği sonucuna varır.</p>



<p>Özellikle 9. kitaptaki terminolojiye dikkat edin. Tiran oligarktan üç mertebe uzaktır; onun zevki oligarşik ruhun zevkinin gerçekliğiyle (<em>alêtheia</em>) karşılaştırıldığında “üçüncü seviye bir idol”dür [<em>tritôi eidôlôi</em>]. Aynı zamanda oligarkın ruhu “kraliyet adamı”ın [<em>tou basilikou</em>] üç sıra altındadır (587d). Sadece on sayfa sonra 10. kitap, taklitçiyi “kraldan [<em>basileôs</em>] ve gerçeklikten [<em>alêtheias</em>] üç derece uzak” olarak adlandırdığında, bu terminolojiyi yankılar (597e; krş. 602c). 10. kitaptaki dil, yanıltıcı olanlarla birlikte 9. kitabın temel hazlar denklemini, sanata saldırısına taşıyor. Eğer 10. kitap bir sanat formunun illüzyonlara ilgiyi teşvik ettiğini gösterebilirse, sanat formunun irrasyonel arzularla yarenlik ettiğini gösterme işinde epey bir yol kat etmiş olacaktır.</p>



<p>Platon resimden şiire kadar analojiler kurmakla yetinmez. Analojilerin tembel akıl yürütmeyi teşvik ettiğinin farkındadır. Bu yüzden Sokrates taklit şiire yalnızca sözcüklerden yapılmış bir tablo olarak değil, onun kendi koşullarında bakmayı önerir (603b-c). Şiirin çoğunlukla ahlak hakkındaki popüler fikirlerden çıkarılan erdemlerin yanlış temsillerini sunduğunu (Moss 2007, 437) ve yanlışlıklarından dolayı bu imgelerin, seyircilerin (en iyi ruhlar hariç) tümü kendi üzerlerindeki kontrolü kaybedene kadar mantıksız motifleri beslediğini göstermek için gayret eder.</p>



<p>Temel bir öncül 3. kitabın eleştirisinde bir istisna olarak kabul ettiği şeydir, yani erdemli ve nazik karakterlerin taklidi var olmaya uygun değildir. Sokrates’in aklında tragedya vardır (komedya ikincildir) ve o şunu gözlemler: Oyun yazarları ne felsefi dingin tipi ne de bu tipi sahneye koymanın faydasını, gösterişli sarsıcı bir şeyler görmek için tiyatroya gelen seyircilerden önce bilir (604e-605a). Platon bir çırpıda <em>mimêsis</em> kınamasını pekiştirir, o artık yanlış insan türlerini sunduğunda tehlikeli bir teknik değil, nadiren bundan başka türler sunan bir tekniktir.</p>



<p>Fevri ve hırslanmış olduğu için, trajik kahraman aklın emirlerinin aksine davranır. Ona bir erdem yanılsaması rehberlik eder. Oğlu öldüğünde, gözyaşlarını özel bir an için tutmaz, onların alenen ve uzun uzun akmasına izin verir (603e-604a). Seyircilerin aklı dehşete kapılmıştır; diğer dürtüleri keyiflenmiştir (605c-e). Plato en nezih çağdaşlarının bile trajik tiyatroya girerken kapıda akıllarını kontrol ettiklerini bilir. (Vincent Rama bu cümleyi konuşmada kullandı) Kahramanla birlikte ağlamakta, gerçek yaşamdaki durumlarda hissedilen sorumluluk olmaksızın duygusal boşalmanın tadını çıkarmakta hiçbir zarar olmadığını düşünürler. Böylece dramatik illüzyon tutkuları şımartma kötü alışkanlığına sebep olur; hayatını kendini kontrol etmeyi öğrenmeye harcayan ruh onu unutmaya koyulur.</p>



<p>Bu arada bu argüman Platon’un tartışmadan ileri sürdüğü, <em>mimêsis</em>in karakterlerin gösterimi veya temsili olduğu varsayımına dönüşür (örneğin 603c; 605a, c). 10. kitap bazen <em>mimêsis</em>ten başka terimlerle bahsetse de (erdemlerin <em>mimêsis</em>i: 600e), tutkuları teşvik etme argümanı poetik temsil nesnelerinin insanlar olmasını gerektirir. <em>Edebî eserler</em> dediğimiz şeyler <em>temsil</em> dediğimiz işi uyguladığında, Platon onların insanları temsil ettiklerini iddia eder. Karakter epik ve dramanın özüdür. (Halliwell 1988 aksini savunur)</p>



<p>Platon’un karakter vurgusu, onu edebiyatta felsefi bir değer bulamamaya yatkın hale getirir. Bir karakter tek bir bakış açısından konuşur. Dünyadaki nevi şahsına münhasır bakış açılarını temsilen birtakım karakterleri bir araya getirin, böylece en çok da eylemden genel bir açıklama elde etme fikri imkânsız hale gelir (<em>Yasalar</em> 719c-d bu sorunun üzerinde durur). Bu durum,<em> mimesis</em> hakkında genel bir ilkenin adeta doğal sonucudur: o [bu sonuca göre <em>mimesis</em>] çoğulluğu veya çokluğu temsil eder ve bu yüzden de sonsuza kadar belirsiz ve belirlenemez kalır. Aristoteles övgü dolu kendi trajedi değerlendirmesini bilhassa, onun insanları değil eylemleri taklit etmesi öncülüne dayandırır. Olay örgüsüne karakterden çok imtiyaz tanıdığından, Aristoteles şiirde, felsefi olanlarda, genel açıklamalar bulmaya devam eder. Süreç içinde o zımnen şunu teslim eder: Eğer poetik <em>mimesis</em> aslında karakterlerin <em>mimesis</em>iyse, aslında o epistemik liyakat ifadelerinde belirmiyor olabilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">2.4 <em>Sofist</em> ve Diğer Pasajlar</h3>



<p>Platon yorumcuları bazen, taklitle ilgili ümitvar değerlendirmelerle, onun <em>Devlet</em>’in anti-poetik yorumlarına karşıymış gibi göründüğü pasajları abartırlar. Diyalogların standart kronolojisine göre, ilgili pasajlar <em>Devlet</em>’ten sonra yazılan diyaloglarda ortaya çıkar. Platon zaman içinde görüşlerini değiştirdiyse, taklide yapılan bu gönül alıcı göndermeler, onun nihai olarak <em>Devlet</em> 10’daki sansürü inkâr ettiğine işaret ediyor olabilir.</p>



<p>Örneğin <em>Devlet Adamı</em>, felsefi yasa koyucular bu hakikatleri bildiği için, mevcut anayasaları ahlaki hakikatlerin <em>mimêta</em>sı [taklit eden şey] olarak tanımlar (297c). Çıktısı saygıdeğer bir şey olduğundan, böyle bir benzeştirme aldatma değildir. Aynı şey Platon’un, ana konuşmacısı Timaios’un doğal dünya hakkındaki söylemin anlaşılır dünyayı taklit ettiğini iddia ettiği (47c) <em>Timaios</em>’undaki bilimsel teoriler için de söylenebilir. <em>Yasalar</em> müzikte taklidi potansiyel olarak hatasız bir süreç şeklinde görür (668b); tarihlemesi zor olan <em>Meneksenos</em> gençleri büyüklerinin erdemlerini taklit etmeye çağırır (236e, 248e). Tüm bu pasajlar, farklı açılardan, Platon’un başka yerlerde sahtecilik sayarak alçalttığı süreç için bir iade-i itibar hissi verir.</p>



<p>Fakat yine de bu pasajlar <em>mimêsis</em>e değinmekten fazlasını neredeyse hiç yapmazlar. Platon’un taklidi tanımlamaya ve değerlendirmeye giriştiğinde onun hakkında söyledikleri, kelimeyi özet şeklinde kullanmasından daha ağır basmalı. Zaten sonraki diyaloglar tek ses olarak konuşmaz. <em>Devlet Adamı</em>’nın bir tamamlayıcısı olan Platon’un <em>Sofist</em>’i, sayfalarının büyük bir bölümünü <em>mimêsis</em>i anlamaya adar ve bağlam aşağılayıcıdır.</p>



<p>Sofistin ne olduğunu tanımlamak amacıyla, <em>Sofist</em> taklidi inceler. Fakat ana konuşmacı Elealı Yabancı’nın taklitçi (<em>mimêtês</em>) ve büyücü (<em>goêtês</em>) (235a) olarak adlandırdığı Sofist, aldatıcı şairden pek de uzak değildir (Notomi 2011). Her ne kadar <em>Sofist</em>’in taklit teorisi <em>Devlet</em> 10’dakinden bir nebze sapsa da aralarındaki benzerlikler ağır basar. Aynı zamanda insanların hatalı benzerlikler aracılığıyla görebilmelerine dair daha iyimser bir öngörüde bulunsa bile,<em> Devlet</em> gibi <em>Sofist</em> de taklidi alaycı bir şekilde bütün bir dünyanın yaratılışı olarak nitelendirir ve onu gafillerin gözlerini boyamakla suçlar (234b-c). Yine <em>Devlet </em>10’daki gibi, taklit bir tanrının eylemine karşıttır –<em>Sofist</em>’te tanrıların yaşayan tüm canlıları ve ayrıca imajları, <em>eidôla</em>yı[hayaller, gölgeler, yansımalar] (265c-d) yapması bir yana bırakılırsa.</p>



<p>En önemlisi, Platon’un Sofisti suçladığı temsil sahtekarlıktır. O dürüst bir benzerlik üreten türden değildir, aldatıcı bir imge, bir fantasma üretir. <em>Sofist</em> bu tür temsiller arasındaki ayrımı çizerken <em>Devlet</em> 10’da bulunmayan yatıştırıcı bir üslup kullanır, çünkü mimetik zanaatın bir kolu, bir nesnenin güvenilir bir kopyasını üretmek için <em>Yasalar</em> ve <em>Timaios</em>’ta sahip olduğu gücü korur. Fakat tesellinin geçici olduğu ortaya çıkıyor. Sofistlerin tanımında hiçbir rol oynamayan güvenilir taklit, kuvvetle muhtemeldir ki şairler hakkındaki konuşmada da bir rol oynamaz; burada sadece dışlanmış <em>mimêsis</em> olarak sahne gerisine sürülmüş olmak amacıyla arz-ı endam etmiş gibi görünüyor ki bahse konu taklit o <em>değildir</em>.</p>



<p><em>Sofist </em>yeniden <em>mimêsis</em>i ele aldığında ve önceki tanımları ince öğüttüğünde, müspet taklidi kati surette marjinalleştirir. Taklitçilerin kendi seslerini ve bedenlerini kullandıkları bir türünü tanımlamak için, Elealı Yabancı illüzyon üretimini alt bölümlere ayırır: “Bu bölüme taklit [<em>mimêsis</em>] denir” (267a). O genel ifadeyi sahte imgelerin canlandırılmasının spesifik eylemi için tahsis ettiğini kabul eder. “Bunu taklitçi zanaat [<em>mimêtikon</em>] dediğimiz şey olması için tayin edelim”; geniş bir cins içindeki diğer her şey farklı bazı isimlerle tanınabilir (267a).</p>



<p>Süreci kişiliğe bürünmeye kadar daraltmak, Platon’un Sofistin taklitçiliğini şairinkine çok benzer bulduğunu belirginleştirmelidir. Üstelik bu gelişme, <em>mimêsis</em>in iyi yanlarının da olduğu şeklindeki önermeyi nötralize eder. Taklitçi <em>teknê</em>nin, <em>Devlet Adamı</em>’nın ve diğer diyalogların atıf yaptığı o meşru uygulamalar dahil olmak üzere, birçok tezahürü olacaktır; fakat <em>mimêsis</em>in tanımlamaya değer ve başat sanat formlarında geçerli olan gerçek eseri uydurma kişiliğe bürünmedir. Tıpkı <em>Devlet</em>’in taksonomisinde taklidin anlatının ucube bir türü olarak görülmesi gibi, kelimenin hem genel hem de özel anlamdaki bu kullanımı, istisna ve sorunlu vaka olarak iyi taklidi dışarıda bırakır. Aslına bakılırsa <em>mimêsis</em> sanatı kötü ve yalancı bir sanattır.</p>



<p>Nihayetinde, Yabancı’nın dediği gibi, <em>mimêsis</em> tipleri için bir isim kıtlığı söz konusu. Eskiler ilgili tüm felsefi ayrımları yapmaya yetecek kadar çalışmadılar (267d). Platon sanki şöyle der gibidir: “Konuşma dilinin gevşekliğinden dolayı, kelimenin temel anlamı aşağılayıcı olsa bile, <em>mimêsis</em>i bazen, epistemik açıdan güvenilir/sağlam uygulamalarını da içeren daha geniş anlamda kullanacağım.”</p>



<p>Platon’un kelimelerin anlamlarıyla oynamasına izin verilip verilmeyeceği ise başka bir meseledir. Taklidi mahkûm etme arayışı onu eleştiriye açık hale getirir. Fakat o kuramını, bilinçli olarak, olumlu anlaşılan taklit yönünde değiştirmez.</p>



<h3 class="wp-block-heading">2.5. Kapanış Değerlendirmesi</h3>



<p><em>Sofist</em>’in tanrısal kopya üretmeye yaptığı atıflar başka bir endişeyi davet eder. Görüntüler tanrıların kendi taklit tarzları içinde ürettiği gölgeler ve yansımalardır ve asıl kötü <em>mimêsis</em>in ürünleri bunlardan daha kötü şeyler olacaktır. Peki, metafizik anlamda gölgeden daha aşağı seviyede ne olabilir? <em>Devlet</em>’e geri döndüğümüzde, Bölünmüş Çizgi’nin [<em>diagramma</em>] en alt katmanını işgal eden gölgeleri ve yansımaları görürüz (510a). Poetik taklit bu sıralamada nereye tekabül eder?</p>



<p>Aynı endişenin <em>Devlet</em>’in koşullarında bile baki olduğu söylenebilir. Gölgeler ve yansımalar kısmî cehalet kategorisine aittirler. Taklit cehaletten daha berbat bir etki yaratır: O sadece hiçbir şey öğretmemekle kalmaz, cehaletin bilgiye yeğlendiği sapkın bir tercihi de doğurur. Platon sıklıkla cahillerin oldukları gibi kalmayı tercih ettiklerini gözlemler (<em>Symposion</em> 204a), fakat cehalete doğru bu yöneliş farklıdır. Kim neden daha az bilmeyi seçer ki? Bu teorik soru aynı zamanda pratik bir sorudur. Eğer <em>mimêsis</em> ruhu zehirliyorsa, neden bu kadar çok insan onu yutuyor? Platon’un şiire saldırısı ona bir estetik şer problemi yükler.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/school-of-athens-raphael-the-republic.webp?resize=633%2C422&ssl=1" alt="" class="wp-image-15338" width="633" height="422" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/school-of-athens-raphael-the-republic.webp?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/school-of-athens-raphael-the-republic.webp?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/school-of-athens-raphael-the-republic.webp?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/school-of-athens-raphael-the-republic.webp?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/school-of-athens-raphael-the-republic.webp?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/school-of-athens-raphael-the-republic.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 633px) 100vw, 633px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">The School of Athens, depicting Plato (center left) and Aristotle (center right), by Raphael, 1509, via the Web Gallery of Art</figcaption></figure></div>


<p><em>Devlet</em> 10 sorunu büyü diliyle ele alma belirtileri sergiler. Sokrates, <em>mimesis</em>e dair derin kavrayışın bir karşı-tılsım olarak iş göreceğini vadederek başlar (595b). İnsanların karşı-tılsıma ihtiyaçları vardır; çünkü taklitçi bir “büyücüdür” [<em>goêtês</em>] ve dolayısıyla bir düzenbazdır (598d; krş. 602d). <em>Devlet</em> zaten büyücülüğün insanları bilgiden yoksun bıraktığını söylemişti (413b–c). Nihai olarak Homeros’un cehalet türlerinin kataloğu, onun şiirinin bir büyü yaptığını söyleyerek sona erer. İngilizcedeki “<em>charm</em>” [tılsım] gibi, bu <em>kêlêsis</em> ismi de “cazibe” anlamına gelebilir fakat aynı zamanda bir efsun ya da ruh çağırma gibi tamamen büyülü bir şeydir. Şiir, daha sonra alçaltacağı dinleyiciyi büyüyle ayartmaya çalışır.</p>



<p>Büyüye yapılan atıflar açıklama olarak yetersizdirler, fakat açıklama ihtiyacının göstergesidirler. Platon bazı güçlerin insanları hem bilgiden hem de bilgiden alınan lezzetten vazgeçiriyor olduğunu görür. Fakat şiirin cazibesini açıklayan bu <em>deus ex machina</em> hakkında dikkat çekici olan, şiirin <em>söylemediği</em> şeydir. Diğer diyaloglarda şiirin büyüsü tanrısal ilhamın bazı türleriyle ilişkilendirilir. <em>Apologia</em> ve <em>Yasalar</em> gibi birbirlerinden farklı diyaloglar ondan bahsederken ve <em>İyon</em> ile <em>Phaidros</em> onun nasıl çalıştığını izah ederlerken <em>Devlet</em>’in ilhama hiç atıf yapmaması gariptir. Daha garibi, Platon neredeyse hiçbir zaman taklitle tanrısal ilhamı birlikte anmaz (tek istisna <em>Yasalar</em> 719c’dir), sanki bu ikisinin şiirin uyuşmayan izahları olduğunu söylemektedir. İlham taklitte bir yardımcı rol oynayacak mı, yoksa bu iki şiir yaklaşımının bir diğeriyle alakası yok mudur?</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. İlahî İlham</h2>



<p>En basit biçimiyle “ilham”, şairlere yazdıklarını üretirken yardımcı olduğu iddiasında zikredilir. Talihli anlarda bir tanrı onları ele geçirir ve başka türlü sahip olamayacağı bir değeri şiire kazandırır.</p>



<p>İlhamın bu türü genelgeçer bir fikirdir. Ya tanrısal bir kaynak şiirin yazılması için gerekli olan malumatı şaire sağlar (örneğin geçmiş hadiseler ya da tanrıların hayatları hakkındaki malumat) ya da kahir ekseriyetle bu kaynak şaire herhangi bir şey yazması için gereken kabiliyeti verir. Bu fikir Platon’da orijinal halinden uzaktır; sırf Yunan kültüründe, bir periden [Musa] kendileriyle konuşmasını isteyerek büyük eserlerine başlayan Homeros ve Hesiodos vardır. Bu vakada Platon, taklidin aksine, kendisinden önce kültürel ve dini bir anlamı olan bir fikir için yeni bir kullanım bulur (Ledbetter 2003, Murray 1981, Tigerstedt 1970).</p>



<p>Diğer taraftan, fikrin Platon versiyonunun kalıcı ve etkili olduğu kanıtlanmıştır. Bir yandan Cesare Lombroso’nun “psikiyatrik sanat” hakkındaki çalışmasıyla (Lombroso 1891, 2), diğer yandan ise onun poetik delilik izahının kendi şiir savunmasını desteklediğine inanarak 1821’de <em>İyon</em>’u tercüme eden Percy Bysshe Shelley tarafından (Shelley 1840) popüler hale getirilmiş delilik ve dahilik arasındaki ince çizgiyle ilgili beylik laf, Platoncu ilhamın sadece en iyi bilinen mirasıdır.</p>



<p>Mevzu Platon külliyatının başından sonuna kadar görünür. <em>Apologia</em> ve <em>Yasalar </em>gibi –tertip tarihi, üslup, uzunluk ve içerik itibarıyla birbirinden uzak– diyaloglarda, farklı maksatlarla da olsa, karakterler ilhamdan bahseder. Mahkemede Sokrates hüsranla sonuçlanan şairlerden öğrenme çabasından bahseder: Dizeler mükemmel görünüyordu ama yazarlarının onlar hakkında söyleyecek bir sözü yoktu (<em>Apologia</em> 22b). Sokrates peygamberler ve kahinler (<em>theomanteis</em>, <em>khrêsmôdoi</em>) gibi esinlendikleri [<em>enthousiazontes</em>] halde, şairlerin içgüdüsel ve <em>sophia</em> esasına göre yazmaya muhalif bir şekilde çalıştıklarına hükmeder (22c). Bilgelikle ilham arasındaki karşıtlık şairleri suçlu kılmaz. Onlar, ilham sanki normal şekilde ortaya çıkan insanî bir içgüdüymüş gibi bir doğayla (<em>phusei tini</em>) yazarlar.</p>



<p><em>Yasalar</em> 719c ilhamın dramanın doğasına etkileriyle onun çoklu perspektiflerini bağlantılandırır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>İlham perisinin [Musa] tahtına/sehpasına [<em>tripod</em>] oturduğunda [<em>en tôi tripodi tês Mousês</em>] şairin aklı başında değildir [<em>emphrôn</em>] ancak bir çeşme gibi akmaya hazırdır; ve onun zanaatı [<em>tekhnê</em>] taklit [<em>mimêseôs</em>] olduğu için, birbirlerine karşı konumlandırılmış insanlar [<em>anthrôpous</em>] yaratırken o sık sık kendisiyle çelişmek zorunda kalır, ve söylediklerinden bunun mu, yoksa diğerinin mi doğru [<em>alêthê</em>] olduğunu bilmez [<em>oiden</em>]. Fakat tek bir yasadaki konu hakkında iki beyanda bulunmak bir yasa yapıcıya uygun düşmez. (719c–d)</p>
</blockquote>



<p><em>Apologia</em>’da olduğu gibi, ilhamın anlamı, şairin aktaracağı hiçbir hakikatinin olmamasıdır. Tanrı’nın kudreti gelince şairinki gider. Yasa yapıcı bundan farklı bir şekilde çalışır. Yasaların kökeni ve ilham arasındaki bu karşıtlık –şehirler için en iyi yasaları bulmaya adanmış bir diyalogda açığa çıkarak– ilhamın onaylanmasını pek önermez.</p>



<p>Fakat pasajın, şairi Apollon rahibelerinin sembolü olan bir tripod üzerine koyduğu da bir gerçektir. Şairlere dize yazdıran şey her neyse, rahibelerden ilahi bilgeliği çıkaran da odur; ve Platon muntazaman kahinlerin hükmüne itibar eder. İlham hakkındaki bu sözlerin şairi bireysel kontrolden ve inanırlıktan mahrum ettiği varsayılsa bile, rahibe inanırlığın ve kontrolün tek önemli şey olmadığını gösterir. Zihni en azından söylediklerine duhul ettiğinde, o en iyi durumundadır. Onun beyanı, kontrol kaybına rağmen değil, tam da bu yüzden muteberdir. (Bu pasaj hakkında daha fazla bilgi için bkz. Pappas 2012.)</p>



<p><em>Yasalar</em>’daki bir başka pasaj, Musaların ve İnayetlerin etkisi altında yazan şairlere güvenilir tarihi bilgiler bile atfettiğini söyler (682a). <em>Menon,</em> ilhamı, cahilce hakikati söylemenin örneği olarak tanımlar. Politikacılar tıpkı “peygamberler ve kahinler” [<em>khrêsmôidoi</em>, <em>theomanteis</em>] gibidirler. Üçü de ilhama tabi olduğunda [<em>enthousiôntes</em>] doğru [<em>alêthê</em>] konuşur, fakat ne hakkında konuştuğunu bilmez” (99c). Gerçeğin kökeni hakkındaki bütün şüpheleri izale eden Sokrates peygamberler, kahinler ve şairleri, bilgiye sahip olmadan bu kadar güzel konuşabildikleri için, <em>theioi</em> [ilahî] olarak adlandırır (99c–d).</p>



<p><em>Apologia</em>, <em>Yasalar</em> ve<em> Menon</em>’da ilham hakkındaki ikincil ya da yüzeysel yorumlarında, Platon ilhamın kökeninin gerçekten ilahi olduğunu ve şiiri doğuran bu ilahi eylemin sonuçtaki değeri garanti ettiğini onaylar gibi görünür. Şairin hiçbir şey bilmemesi meselesi devam edebilir. Fakat iyi şeyler şairler ve rahibeler tarafından paylaşılan bir ilhamdan çıkar ve yeterince çok sayıda durumda o iyi, hakikattir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">3.1 <em>İyon</em></h3>



<p>Platon’un en kısa diyaloğu olan <em>İyon</em>, birçok okuyucunun estetiği içine yerleştireceği tek diyalogdur. O sadece şiiri ele almaz. İyon karakteri bir şair değil, Homeros’un şiirlerinin icracısı ve yorumlayıcısıdır; bu arada, bugün sanat olarak sınıflandırılanların birçoğu –resim, heykel, müzik– irrasyonalite ve bilgi problemlerinin belirgin şekilde açığa <em>çıkmadığı</em> aktiviteler olarak görünür (532e–533c; <em>tekhnê</em> olarak resim için krş. <em>Gorgias</em> 448c, <em>Protagoras</em> 312d). Yine de <em>İyon</em>, sanatsal ilhama odaklanması ve ilhamın şiirin kıymetleri hakkında neler ima ettiği sorusunu kışkırtması nedeniyle estetiğe dahildir.</p>



<p>Bir <em>rhapsôdos</em> [destan okuyan gezgin ozan] olarak İyon, Homeros’tan epizotlar okuyarak ve onları tefsir ederek Yunan şehirleri arasında seyahat eder. Dramatik okuma ve yorumlama arasındaki bu performanslar yetenek göstermek için epey serbesti sunuyordu ve İyon’un yeteneği Epidaurus’daki bir yarışmada ona birincilik ödülü kazandırdı.</p>



<p>Onun Sokrates’le söyleşisi <em>Mizaç </em>(530a-533c), <em>ilham</em> (533c-536d) ve <em>cehalet</em>i (536d-542b) kapsayan üç bölüme ayrılır. Hem birinci hem de üçüncü bölüm, diyalogun sonucu olarak görülmesi gereken ikinci bölümde ortaya konulan ve kendisinden önceki ve sonraki tartışmalarla farklı şekillerde desteklenen iddiaları pekiştirir. İyon’un Homeros’a bağlılığındaki mizaç, Homeros’un ve onun yüzünden de İyon’un ilahi bir bağış sayesinde iş gördüklerini gösterir. Fakat İyon’un, performanslarında dengesiz/ayarsız olduğu iddiasını kabul etmemekte diretmesi üzerine, Sokrates bir geri çekilme argümanı sunar. İyon Homeros’ta görülen tıp, araba yarışı ya da başka herhangi bir şey hakkındaki olgusal iddiaları takdir edecek yetkinliğe sahip değildir. Sokrates onu ilahi ilham ile hiçbir şey bilmemenin berbat ayıbı arasında seçim yapmaya zorladığında, İyon ilham almış olarak adlandırılmayı kabul eder.</p>



<p>Bu demek oluyor ki şairlerin ve onların okurlarının cehaleti Platon için aslında bir gerçek olsa da bu tefsire muhtaç bir gerçektir. İster <em>İyon</em>’daki gibi tanrıların şiiri ilham etmesi isterse <em>Devlet</em> 10’daki gibi taklitçi şiirin sadece görünüşü taklit etmesi anlamında olsun, cehalet ondan kaynaklanan çıkarımlardan daha az önemlidir. Üstelik cehalet tek başına, şairlerin tanrıların etkisinde olduklarını da ispat etmeyecektir. İyon’un cehaletinin ispatı ilhamı destekler, fakat bu doktrini üretmeye yetmez. İyon’un cehaleti meselesi diyaloğun son kısmında ele alınsa bile, bu Platon’un şiir hakkındaki son sözü değildir.</p>



<p>Bu diyalogun açılış bölümünde ele alınan mizaç, kıyaslayacak olursak, (Platon için) zahiren irrasyoneldir. Mizaç meselesi Sokrates İyon’a <em>tekhnê</em>sini sorar sormaz ortaya çıkar (530b). Bu önemli Platonik kelime “sanat” veya “ustalık” olarak yanlış tercüme edilmiştir. “Maharet” kötü bir tercüme değildir; fakat muhtemelen <em>tekhnê </em>en çok<em> zanaat</em>a benzer. Bu kelime hem ücretli bir meşgaleye hem de uzmanlığa sahip olmaya işaret eder. İyon’un vakasında Sokrates <em>rhapsôdos</em> uzmanlığının şiir yorumlama kabiliyetini de içerdiğini belirtir (530c). İyon kendisini bu görevdeki tüm rakiplerinden üstün tutar fakat sadece Homeros’u yorumlayabildiğini de kabullenir (531a). Homeros ve diğer şairler bazen aynı konulara atıfta bulunsalar bile, İyon’un bu diğer şairler hakkında söyleyecek hiçbir sözü yoktur. Sanki farklı tepkileri, şairlerin yeteneklerini değil de bizzat kendilerini yansıtıyormuş gibi, bu gerçeği utanç ya da özür olmaksızın itiraf eder. Homeros’taki bazı şeyler onu belagatli kılar, ama diğer şairler bu meziyetten yoksundur.</p>



<p>Sokrates bir alanı bilenin onu bütünüyle bileceğini iddia eder (531e–532a). Tikellerin kendi hususiyetleri içindeki bilgisinin bu reddiyesi <em>Kharmides</em> 166e, <em>Phaidon</em> 97d, <em>Devlet</em> 334a ve 409d’de de görülür. Tekil bir şey hakkındaki bilgi, aynı türün diğer üyelerine <em>taşınamaz </em>değildir; bunun aksine, bir nesneye biricik bir şey muamelesi yapmak, bu <em>taşınamaz</em> hususiyetleriyle ilgilenmek ve bilmek, onları taşınamaz özellikler olarak bilmek anlamına gelir. Tikeller olarak tikellere karşı bu tavır her türlü teorik uzmanlığın önünde bir engeldir.</p>



<p>İyon’un Homeros’tan anladığı şey Hesiodos için de doğru kalabilir. Fakat eğer durum buysa, İyon’un kendisi bunu bilemeyecektir. O bir şairden birçok şaire genelleyemez; genelleme bir profesyonelin alametidir. Diotima’nın <em>Symposion’da</em>ki konuşması işe yarar bir karşılaştırma sağlar. O tikel nesnelere bağlanan aşk ile külli bilginin peşine düşmek üzere tikellere bağlanmaktan kaçan felsefi <em>eros</em>u ayrıştırır (210b). İyon’un Homeros’a yatırımı, âşığın en aşağı seviyedeki bağlılığı gibi, idrake doğru hareket etmekte bir gönülsüzlüğü ifşa eder (ve de ona sebep olur).</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bible-gf45842e93_1920.jpg?resize=677%2C382&ssl=1" alt="" class="wp-image-15339" width="677" height="382" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bible-gf45842e93_1920.jpg?resize=1024%2C579&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bible-gf45842e93_1920.jpg?resize=300%2C170&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bible-gf45842e93_1920.jpg?resize=768%2C434&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bible-gf45842e93_1920.jpg?resize=1536%2C868&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bible-gf45842e93_1920.jpg?resize=480%2C271&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/06/bible-gf45842e93_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 677px) 100vw, 677px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Ve böylece İyon Sokrates’i bir açmazla karşı karşıya bırakır. İnsanın Homeros aşkı onu uzmanlığa sahip olmaktan alıkoyuyor olsa da Sokrates İyon’un işinde ne kadar iyi olduğunun farkındadır. Maharetin olmadığı başarı nasıl izah edilir? Sokrates’in İyonu sadece bilginin yokluğuyla değil, sahip olduğu bazı olumlu hususiyetler marifetiyle de teşhis etmesi gerekir.</p>



<p>Bu yüzden Sokrates şairlerden ve onların <em>entheous</em> (ilahî etki altındaki coşkulu) hareketlerinden bahseder. Bir analojiyi ayrıntılandırır. Bir mıknatısa asılı mıknatıslanmış demir bir halka hayal edin, öyle ki ikinci bir halka birinciye ve üçüncü bir halka da ikinciye asılı. Mıknatıslar Musalardır; halkalar onları şairlere bağlar; ikinci halka şairlerin yorumcuları, üçüncüsü de <em>rhapsõdos</em>ların dinleyicileridir.</p>



<p>Platon’un imgesi cazibenin/çekiciliğin aktarılabilirliğini yakalar. Demirden imal edilmiş her bir halka, onu tutan yükü alma kapasitesine sahiptir. Fakat manyetizma, geçici olarak mıknatıslanmış halkalara değil, mıknatısa aittir. Hiçbir halka bir sonraki halkanın kendisine bağlanmasının kaynağı değildir. Homeros Musa’dan poetik güç edinir ve ödünç aldığı bu güç marifetiyle de <em>rhapsõdos</em>u cezbeder. Musa’nın enerjisiyle yüklenmiş İyon, sanki kendi kişiliğinin etrafına ve sanki <em>tekhnê</em> ile toplarmış gibi, coşkulu hayranları toplar –ancak “mış” gibi. Analoji onların cazibelerine itibar etmeksizin, şairlerin ve <em>rhapsõdos</em>ların karizmatik görünmelerine izin verir.</p>



<p>Sokrates bir adım daha atarak ilhamı, <em>tekhnê</em>’nin, hatta aklın karşısında konumlandırır. “İyi olan epik şairler –iyileri gerçekten varsa– asla kendi konularının hâkimi değildirler. Onlar esinlenmiş ve ele geçirilmiştir [<em>entheoi ontes kai katechomenoi</em>]” (533a). İlham şimdi ilave olarak Platon’dan önce asla gelmediği bir anlama, şairlerin irrasyonel oldukları anlamına gelir. Bu daha da eklenmiş irrasyonalite, çoğunlukla gözden kaçan bir pasajda neden İyon’un Sokrates’in teklifini reddettiğini açıklıyor. İyon, gösterileri boyunca balatayı sıyırmadığını, <em>katechomenos kai mainomenos</em>, ele geçirilmiş ve çıldırmış olmadığını söylüyor. İlham deliliği ima eder hale geldi ve ilhamdaki delilik de İyon’un reddetmeye çalıştığı şeydir.</p>



<p>Yanlış giden neydi? Halkaların ve mıknatısın imgesi göründüğünden daha sinsidir. Analoji şeffaf bir şekilde manyetizmanın bir özelliğine, çekimin aktarımına dayanırken, içeri kaçak bir şekilde ikinci bir özellik sokuverir. Sokrates düz çizgilerde veya dallarda asılı demir halkaları tanımlar: Her bir halkaya bağlı birden fazla halka olabildiği halde, birden fazla yere asılı bir halkadan söz edilemez. Fakat gerçek halkalar başka türlü asılıdır: Halkaların hepsi mıknatısın etrafında kümelenir yahut bir halka iki ya da üç üstündeki halkaya yapışır. Sokrates bu halka hevengini neden bu kadar düzenli tutuyor?</p>



<p>İşte bir öneri. Homeros’u sadece Musa’ya, İyon’u da sadece Homeros’a tutuşturmak, Sokrates’in İyon’un uzmanlığını reddetmesine izin veren mizacı muhafaza eder. Aksi halde, bir mıknatıs ve halkalar gerçek bilginin nasıl aktarıldığını gösterecektir. Diyelim ki bir Musa hekim Hipokrat’ı, onun kendi talebelerine ve onların da kendilerine anlattığı, teşhisle ilgili sezgilere kılavuzlar. Bu kadarlık ilahi yardım mıknatıs ve halkalar imgesinin tam olarak ima ettiği şeydir ve o bir mesleğin kendi kendisini kavramasına tehdit değildir. Fakat hiç kimse, bir doktorun sadece başka bir tek doktordan öğrenebildiğini ya da bir doktorun biricik bir şakşakçı hasta grubunu tedavi ettiğini iddia edemeyecektir. Tıbbi uygulama üzerindeki bu sınırlandırma onun <em>tekhnê</em> olarak statüsünü tehdit edecektir; ve bu da tam olarak, Sokrates’in onu tanımladığı şekliyle, halka dizisi tarafından eklenmiş sınırlandırmadır. (Bununla birlikte, bu pasajın zıt bir okuması için Capra 2015’in 3. bölümüne bakın.)</p>



<p>Analojiler her zaman tanımladıkları şeye yeni bir boyut kazandırırlar. Bu analojik düşüncenin doğasındadır ve şüpheye mahal yoktur. Platon okurları bu figüre sokuşturulan nitelik yüzünden kuşkuya düşmüş olmalı: halkaların düzenli şeklide asılmasını ne demirin gerçekten manyetik kuvveti iletmesi ne de tesir itibarıyla nötr olması gerektirir. Yalın haliyle ilham, mıknatısın manyetizma deliliğinde veya çekimin düz hatlarının ele geçirmesiyle, analojik hale getirilir. <em>Düpedüz</em> [<em>simpliciter</em>] ilham değil de çılgınca bir şey anlamına getirmek için, Platon manyetizmayı çarpıtmıştır.</p>



<p>Ele geçirilmenin ve deliliğin ilhamın <em>İyon</em> versiyonundaki birleşimi, diyaloğun ilham edilmiş şiir için kısmi bir onayı mı ima ettiği, yoksa onu büsbütün mahkûm mu ettiği konusunda karar vermeyi zorlaştırır. Okuyucular bu kısa eserden zıt ahlaki dersler çıkartmışlardır (örneğin Stern-Gillet 2004). Sokrates’in <em>enthousiasmos</em> tanımı, akıl sağlığı şöyle dursun, İyon’un meslekî güvenilirliğini reddeder. Fakat bir de akılda tutulması gereken din var. Geleneksel şekilde bir softa olmasa da Platon alay etmek maksadıyla tanrılara bir fiil atfedecek saygısız bir tip de değildir. Burada bahsedilen ilham edilmiş dize örneğini ele alalım. Sokrates Musalara ithaf edilmiş kabul edilebilir tek şiirin yazarı olan Tynnichus’u anar (534d). O sanki Musaların, kendi müdahalelerinin kabiliyetsiz bir yazardan bile iyi bir şiir çıkarabildiğini kanıtlayarak güçlerini göstermek istemesidir, der Sokrates. Eğer Sokrates’in ilham edilmiş şiir paradigması buysa, o halde ilham daha başka ne ifade ederse, bilhassa tanrılara dair övgüyü ortaya çıkarmaya özellikle müsait görünür. Ve tanrıların övgüsü Platon’un saygı duyduğu ve kabul ettiği tek poetik formdur (<em>Devlet</em> 607a).</p>



<p>Velhasıl aynı problemin <em>Apologia</em>, <em>Yasalar </em>ve <em>Menon</em>’la ilgili ortaya çıkan bir versiyonu var; <em>İyon</em>’un kahinler ve falcılara ele geçirilmiş demesi (<em>chrêsmôidos</em>, <em>mantis</em>: 534d). Bu zaten ilhamı doğrular gibi görünür. Buna bir de Sokrates’in falcıların uygulamasını bir <em>tekhnê</em> olarak adlandırmasını ekleyin (538e; krş. 531b) ve bu diyalog, bir eylemin hem meslekî olabileceğini hem de tanrısal ele geçirilmenin bir neticesi olabileceğini söylermiş gibi görünüyor. O halde delilik suçlaması ne anlama geliyor? Bu kelime İyon’un geri çekilmesine sebep olur –fakat o daha yüksek idrak durumları hakkında ne biliyordur ki? Belki de deliliğin yeniden tasavvur edilmesi gerekiyordur. <em>İyon’un </em>söyledikleri meseleyi çözüme kavuşturmada pek kifayetsiz kalır. Fakat Platon’un diğer kesintisiz ilham tartışması delilik diline geri döner ve onun kabul edilebilir, hatta felsefi bazı formlarını bulur.</p>



<h3 class="wp-block-heading">3.2 <em>Phaidros</em></h3>



<p><em>Phaidros</em>’un <em>eros</em> hakkındaki başlıca konuşmasını sunarken (244a-250d), felsefe ve şiir yorumları bağlamında (birkaç sayfa sonraki <em>mimêsis</em> hakkındaki bir tarafa), Sokrates arzulu aşkı bir <em>mania</em> türü, delilik olarak tanımlar. <em>Phaidros</em>’un diğer bölümleri de Platoncu estetikle ilgili olsalar da, ilhamla doğrudan ilgili tek bölüm budur.</p>



<p>Sokrates’in konuşması <em>mania</em>nın tasnif edilmesiyle başlar. Delilik iki genel formda görülür: hastalıklı zihinsel işlev bozukluğu durumu ve bir tanrının arada sırada sebep olduğu sıradan rasyonaliteden bir sapma (bkz. 265a-b). İlahi delilik ise aşk, Dionysosçu coşku, kehanet ilhamı ve poetik inşa şeklinde alt bölümlere ayrılır (244b–245a). Dört durumun tamamında, ele geçirilmiş ya da ilham edilmiş kişi (<em>enthousiazôn</em>: 241e, 249e, 253a, 263d) aklı başında bir kimse için imkansız olan şeyi başarabilir. Dört durumun tamamı belirli tanrılarla ilişkilendirilmiş ve geleneksel olarak aziz tutulmuştur.</p>



<p><em>İyon</em>’da tanımlanmış ele geçirilmenin <em>Phaidros</em>’takiyle uzlaştırılması hakkında daha fazla tartışma için Gonzalez 2011’e bakınız. <em>Phaidros</em>’taki delilik, <em>İyon</em> versiyonunda yapılmayan şekilde, sıradan delilikten ayrıştırılmıştır ve bariz bir biçimde <em>hayırlı</em> bir dengesizlik olarak sınıflandırılmıştır. Bir tanrı olarak Eros kötü bir şey yapamaz (242d-e). (<em>İyon</em>, bu iddiayla ya da <em>Yasalar</em>, <em>Devlet</em> ya da başka yerlerdeki benzer ifadelerle karşılaştırılabilir hiçbir teolojik hürmet içermez.) En büyük nimetler ilahi <em>mania</em>dan akar (244a).</p>



<p>Bu ele geçirilme hali <em>Phaidros</em>’taki mizaçla da ilişkilendirilmiş değildir. Bilakis. Aşkın deliliğini açıklamak için Sokrates, Formların doğrudan görülerini zevk ederek cennetin en üst tabakaları boyunca ruhların süzüldüğü, uhrevî bir varoluş tanımlar (247c-d). Bedensel varoluşa düştükten sonra ruh güzelliğe, Forma sahip diğer niteliklerden daha hevesli şekilde tepki verir. Bunun tabii bir neticesi olarak güzel bir manzara, hoş bir insan formunda olduğu gibi, yasanın ya da kendi kontrolündeki bir eylemin yapmayacağı şekilde, filozoflaşmaya yönelmeyi ilham eder.</p>



<p>Güzelliği ilhamla ilişkilendirmek, (başka bir tür) ilhamdan doğan şiirin de felsefi değere sahip olabileceğini telkin eder. Ama sürüden ayrılmış koyun Platon’u şiir-severler ağılına tekrar kabul etmeden önce, hangi şiirin ödüllendirilebileceğine dair <em>Phaidros</em>’un tanımlayıcı mülahazalarını teşhis edin. O taklitçi olamaz. Sokrates insanları bedensel forma düşmeden önce ne kadar uhrevî varlık gördüklerine bağlı olarak sıraladığında, –filozoflar bu sıralamada birinci gelir– şair ya da diğer <em>mimêtikos</em> dokuz derecelik sıralamada altıncı sırayı işgal eder (248e).</p>



<p>Aslında <em>Phaidros</em>’un argümanı Musaların sebep olduğu tek bir şiir tipini tanır: “eskilerin binlerce kahramanlığını sonraki nesilleri eğitmek [<em>paideuei</em>] için süsleyen” şiir (245a). Fakat Platon tanrılara yönelen ilahileri ve kahramanların methiyelerini kendisinin en merhametsiz şiir kınamasından bile muaf tutar (<em>Devlet</em> 607a). <em>Devlet</em>’in muafiyetiyle tamamen uyumlu olarak, <em>İyon</em> ilham örneği olarak Musalara adanmış bir ilahiyi gösterir, <em>Phaidros</em> ise kahramanların övgüsünü tarif eder. Platon mümkün olduğu müddetçe, kınaması için bir sebebin bulunmadığı şiirler için, ilhamın faydalarını muhafaza eder. Şiirlerin ilham edilmiş olmakla kazandıkları fazilete ilişkin bu kısıtlama, ilhamı şiirin değerini garanti altına almaktan çok uzakta bırakır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Taklit, İlham, Güzellik</h2>



<p><em>Mimêsis</em> iki şekilde başarısız olur: 1) O gerçeklikten ziyade görünüşten kaynaklanır, bu yüzden kendi koşullarında değerlendirildiğinde taklit ürününün aşağılık bir soyağacı vardır (<em>Devlet</em> 603b). 2) Taklit sanatlar ruhu, gerçek sorgulama nesnelerinin uzağına, görünüşlere doğru yönlendirir. Bir ayna yansıması sizi geri dönmeye ve yansıyan şeye bakmaya teşvik edebilir; taklit gözlerinizi sadece kopyanın üzerinde tutar. Taklidin bayağı bir nedeni ve ondan daha bayağı etkileri vardır. (Platon’un eleştirisi bu iki iddiaya dayansa da, onun aslında sadece ilkinin doğruluğunu kanıtladığını hatırlayın.)</p>



<p>Buna karşılık, güzellik akledilir nesneler alanında başlar, çünkü güzelliğin bir Formu vardır. Güzellik, kendisi için bir Formun var olduğu diğer tüm niteliklerden daha fazla ruhu cezbedip bağlar ve onu felsefi mütalaaya, mutlak güzelliği ve peşi sıra (hayal ettiğimiz gibi) diğer kavramları düşünmeye doğru çeker.</p>



<p>Platon bu nedenle şiirlerin herhangi bir güzellik içerdiğini kabul etmekten nefret eder. Fakat işi, şiirleri ya da resimleri çirkinlikle suçlayacak derecede, <em>mimêsis</em>i güzelliğin karşıtı olarak tanımlamaya da vardırmaz. Zaten yapamazdı. Bu onun taklitçi şiirin cazibesini açıklamayan görüşüne yeterince zararlıdır; çekiciliği reddetmek onun tüm akla yatkınlık açıklamasını elinden alır.</p>



<p>Ne de taklidin olumlu (felsefi) versiyonu poetik olanın aksine çalışabilir. Platon taklitlerin arada sırada sahip olduğu sağlıklı bir işlevi, hatta zihni bilgiye doğru çekme işlevini bile, kabul eder. Fakat müspet <em>mimêsis</em> hakkında ipuçlarından fazlasını sunmaz. <em>Devlet</em>’teki saldırıları dengeleyecek bir ses taklidi açıklaması yoktur. Her halükârda bu, şiirlere ve resimlere asla sağlanmamış görünen yapıcı bir fırsattır. İyi taklit varsa, onun yuvası sanatlar arasında değildir. Bu fikir hâlâ uğraşmaya değer bir soruyu davet ediyor: İnsanların üretebileceği, mimetik şiire zıt şekilde işlev görecek <em>herhangi bir şey</em> var mıdır? En umut vadeden olasılık ilhamdır.</p>



<p>İlhamın ardındaki sebep, ilahi alemde doğduğu için, suçlanabilir değildir. Peki, bu Formlar alemi midir? <em>Phaidros</em>, hem tanrıları Formlarla ilişkilendirerek (247c-e) hem de ilham edilmiş aşkı hatıralarda köklendirerek (251a), bunu söylemeye en çok yaklaşan kişidir. Ancak bu, şairlerin ilahi deliliğinin de benzer şekilde büyük hakikatin nesnelerinden kaynaklandığını göstermeye yetmez. Öyle olabilir, fakat bu zorunlu değildir.</p>



<p><em>İyon</em> şiirin ilahi kökenleri hakkında <em>Phaidros</em>’tan daha az şey söyler, Musanın manyetizması dahilindeki Formları keşfetmesi için bir tercüman gerektiren bir şey kesinlikle yoktur. <em>Yasalar</em> 682a ve <em>Menon</em> 99c-d, şiirde bile, ilhama uğramışlık halinin hakikatleri üretebileceğini teslim eder. Her iki metin de Formlar hakkında felsefi diyalektiğin vardıracağı hakikatleri tanımlamaz, fakat bu çok fazla şey istemek olabilir. Şu kadarını söyleyelim ki ilham bazı hakikatlerden kaynaklanır.</p>



<p>Peki, ilham edilmiş şiirin etkilerinden ne haber? Böyle bir şiir, ruhu, güzel yüzlerin yaptığı gibi, bilgiye doğru döndürebilir miydi? Her zaman bunu yapar mıydı? Şiir savunucuları diyaloglarda bu önerme için kısıtlı bir destek bulacaklar. İlham edilmiş şiirin kendi faziletleri vardır, ancak Platon onun felsefi bilgiyi teşvik ettiğini nadiren teslim eder. Aslında <em>İyon</em> ilhamı en kötü idrak durumunun sebebi olarak tasavvur eder, çünkü şairin Musalar tarafından ele geçirilmesi, izleyiciyi (irrasyonel olarak, ayrıntılara gömülmüş bir zihinle) o şaire bağlayan şeydir. <em>Phaidros</em> ise Musa-yapımı şiirlerin gelecek nesillere kahramanların olağanüstü başarılarını öğrettiğini söyler. İlham edilmiş şiir en azından iyi bir örnek teşkil edebilir. Fakat insan şiirde ilham beklemeden de iyi örnekler bulabilir.  <em>Devlet</em> 3 bile genç koruyucuların/savaşçıların faziletli karakterleri taklit ettiği misallere müsamaha gösterir. İlham edilmiş şiirin eğitsel sonuçları onu taklitçi şiirden ayırmaz ve asla felsefi eğitimi içermez.</p>



<p>Taklit ile ilham arasındaki açık bir karşıtlık ya da herhangi bir berrak ilişki, “Platon’un estetiği” olarak adlandırılabilecek tutarlı bir bütünü ortaya koyacaktır. Böyle bir ilişkinin yokluğunda, bu Aristoteles ile dosdoğru yapabilirken, bir estetik teoriyi Platon’a atfetmek zordur.</p>



<p>Eğer Platon’un estetiğinin unsurları için birleşim mümkünse, bu [ancak] başka bir cihetten gelebilir. Platon’un güzellik, ilham ve taklit hakkında söyleyeceği şeylerin mesnedini dini bir yönelim teşkil etmesine rağmen, din Platon’un estetiğiyle bağlantılı olarak, gerektirdiği derecede araştırılmamıştır. <em>Symposion’da</em> güzelliğin sahip olduğu yarı-tanrısal statü; <em>Devlet</em>’in taklitçiyi Athena’ya ve diğer tanrılara düşman olarak karakterize etmesi; ve elbette ilahi eyleme niyaz etmeksizin tanımlanamayan ilham: Bu üç mevzunun tamamı, Platon’un estetiğinin Platon’un teolojisi içinde çok daha tatminkâr bir şekilde bir araya gelebileceğini telkin eder. Son on yılların bilimi, Platon’un estetiğini inşa ettiği temel terimler hakkında yeni bir soruşturma için eşi görülmemiş kaynaklar sağlayarak Yunan dini çalışmalarını ilerlettiği için, bu mesele şimdi peşine düşmeye değer bir meseledir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<h2 class="wp-block-heading">Kaynakça</h2>



<ul>
<li>Annas, Julia. “Plato on the Triviality of Literature”. İçinde <em>Plato on Beauty, Wisdom, and the Arts</em>, editör J. M. E. Moravcsik ve Philip Temko. Rowman & Littlefield, 1982.<ul><li>Asmis, Elizabeth. “Plato on Poetic Creativity”. İçinde <em>The Cambridge Companion to Plato</em>, editör Richard Kraut, 338–364. Cambridge University Press, 1992.</li></ul><ul><li>———. “‘Psychagogia’ in Plato’s ‘Phaedrus’”. <em>Illiclasstud Illinois Classical Studies</em> 11, sy 1-2 (1986): 153-72.</li></ul><ul><li>Barney, Rachel. “Notes on Plato on the Kalon and the Good”. <em>Classical Philology Classical Philology</em> 105, sy 4 (2010): 363-77.</li></ul><ul><li>Belfiore, Elizabeth. “A Theory of Imitation in Plato’s `Republic’”. İçinde <em>Ancient Literary Criticism</em>, editör Andrew Laird. Oxford University Press, 2006.</li></ul><ul><li>Capra, Andrea. <em>Plato’s Four Muses: The Phaedrus and the Poetics of Philosophy</em>, 2014.</li></ul><ul><li>Cooper, John (ed.), 1997. <em>Plato: Complete Works</em>, Indianapolis: Hackett.</li></ul><ul><li>Demand, Nancy. <em>Plato and the Painters</em>. Toronto, 1975.</li></ul><ul><li>Destrée, Pierre, ve Fritz-Gregor Herrmann. <em>Plato and the Poets</em>. Leiden; Boston: Brill, 2011.</li></ul><ul><li>Dyson, Michael. “Poetic Imitation in Plato’s Republic 3”. <em>Antichthon</em>, sy 22 (1988): 42-53.</li></ul><ul><li>Else, Gerald F. <em>Plato and Aristotle on Poetry</em>. Place of publication not identified: The University Of North C, 2011.</li></ul><ul><li>Ferrari, Giovanni R. F. <em>Listening to the Cicadas: A Study of Plato’s Phaedrus</em>. Cambridge [etc.: Cambridge University Press, 2002.</li></ul><ul><li>Golden, Leon. “Plato’s Concept of Mimesis”. <em>British Journal of Aesthetics</em> 15, sy 2 (1975): 118-31.</li></ul><ul><li>Gonzalez, F.J. “The Hermeneutics of Madness: Poet And Philosopher In Plato’s Ion And Phaedrus”, 2011, 93-110.</li></ul><ul><li>Gould, Thomas. <em>The Ancient Quarrel Between Poetry and Philosophy</em>. Princeton, N. J.: Princeton University Press, 1990.</li></ul><ul><li>Guyer, Paul. “The Dialectic of Disinterestedness: I. Eighteenth-Century Aesthetics”, t.y., 48-93.</li></ul><ul><li>Halliwell, Stephen. “Plato and Aristotle on the Denial of Tragedy”. İçinde <em>Ancient Literary Criticism</em>, editör Andrew Laird. Oxford University Press, 2006.</li></ul><ul><li>———. “The Aesthetics of Mimesis: Ancient Texts and Modern Problems”. <em>Philosophical Quarterly</em> 54, sy 215 (2004): 301-8.</li></ul><ul><li>Havelock, Eric Alfred. <em>Preface to Plato</em>. Cambridge: Belknap Press, Harvard University Press, 1963. <a href="http://public.eblib.com/choice/publicfullrecord.aspx?p=3300764">http://public.eblib.com/choice/publicfullrecord.aspx?p=3300764</a>.</li></ul><ul><li>Hyland, Drew A. <em>Plato and the Question of Beauty</em>. Bloomington: Indiana University Press, 2008. <a href="http://site.ebrary.com/id/10240831">http://site.ebrary.com/id/10240831</a>.</li></ul><ul><li>Janaway, Christopher. “Arts and Crafts in Plato and Collingwood”. <em>The Journal of Aesthetics and Art Criticism</em>, 1985, 45-54.</li></ul><ul><li>———. “Craft and Fineness in Plato’s Ion’”. <em>Oxford Studies in Ancient Philosophy</em> 10 (1992): 1-23.</li></ul><ul><li>———. “Images of Excellence: Plato’s Critique of the Arts”. <em>Philosophical Quarterly</em> 47, sy 189 (1997): 533-36.</li></ul><ul><li>Keuls, Eva. “Plato on Painting”. <em>The American Journal of Philology</em> 95, sy 2 (1974): 100. <a href="https://doi.org/10.2307/294194">https://doi.org/10.2307/294194</a>.</li></ul><ul><li>Konstan, David. “Beauty”. İçinde <em>A Companion to Ancient Aesthetics</em>, editör Pierre Destrée ve Penelope Murray, 366-80. Hoboken, NJ: John Wiley & Sons, Inc, 2015. <a href="https://doi.org/10.1002/9781119009795.ch24">https://doi.org/10.1002/9781119009795.ch24</a>.</li></ul><ul><li>–––. <em>Beauty – The Fortunes of an Ancient Greek Idea</em>, New York: Oxford University Press, 2014.</li></ul><ul><li>Kosman, Aryeh. “Beauty and the Good: Situating the Kalon”. <em>Classical Philology</em> 105, sy 4 (Ekim 2010): 341-57. <a href="https://doi.org/10.1086/657025">https://doi.org/10.1086/657025</a>.</li></ul><ul><li>Kraut, Richard, ed. <em>The Cambridge Companion to Plato</em>. Cambridge ; New York: Cambridge University Press, 1992.</li></ul><ul><li>Lear, Gabriel Richardson. “Response to Kosman”. <em>Classical Philology</em> 105, sy 4 (Ekim 2010): 357-62. <a href="https://doi.org/10.1086/659325">https://doi.org/10.1086/659325</a>.</li></ul><ul><li>–––. “Mimesis And Psychological Change In Republic III”. İçinde <em>Plato and the Poets</em>, editör Pierre Destrée ve Fritz-Gregor Herrmann, 195-216. Brill, 2011. <a href="https://doi.org/10.1163/ej.9789004201293.i-434.41">https://doi.org/10.1163/ej.9789004201293.i-434.41</a>.</li></ul><ul><li>Lear, Jonathan. “Inside and Outside the ‘Republic’”. <em>Phronesis</em> 37, sy 2 (1992): 184-215.</li></ul><ul><li>Ledbetter, Grace M. “Poetics before Plato: Interpretation and Authority in Early Greek Theories of Poetry”. <em>Journal of Aesthetics and Art Criticism</em> 66, sy 4 (2008): 412-13.</li></ul><ul><li>Lombroso, Cesare. <em>The Man of Genius</em>. LaVergne, Tenn.: Andesite Press, 2016.</li></ul><ul><li>Moravcsik, J. M. E., ve Philip Temko. <em>Plato on Beauty, Wisdom, and the Arts</em>. Rowman & Littlefield, 1982.</li></ul><ul><li>Moss, Jessica. “What Is Imitative Poetry and Why Is It Bad?” İçinde <em>The Cambridge Companion to Plato’s Republic</em>, editör G. R. F. Ferrari, 415-44. Cambridge Companions to Philosophy. Cambridge: Cambridge University Press, 2007. <a href="https://doi.org/10.1017/CCOL0521839637.015">https://doi.org/10.1017/CCOL0521839637.015</a>.</li></ul><ul><li>Murdoch, Iris. “The Fire and the Sun: Why Plato Banished the Artists”. İçinde <em>Essays and Reviews: 1959-2002</em>, editör Bernard Williams, 142-45. Princeton University Press, 2016.</li></ul><ul><li>Murray, Penelope. “Poetic Inspiration in Early Greece”. <em>Journal of Hellenic Studies</em> 101 (1981): 87-100.</li></ul><ul><li>Naddaff, Ramona A. <em>Exiling the Poets: The Production of Censorship in Plato’s Republic</em>. University of Chicago Press, 2003.</li></ul><ul><li>Nehamas, Alexander. “Plato on Imitation and Poetry In Republic 10”. İçinde <em>Plato on Beauty, Wisdom, and the Arts</em>, editör J. M. E. Moravcsik ve Philip Temko. Rowman & Littlefield, 1982.</li></ul><ul><li>Nehamas, Alexander, and Paul Woodruff (trans.), 1989. <em>Plato: Symposium</em>, with introduction and notes, Indianapolis: Hackett.</li></ul><ul><li>––– (trans.), 1995. <em>Plato: Phaedrus</em>, with introduction and notes, Indianapolis: Hackett.</li></ul><ul><li>Notomi, N. “Image-Making In Republic X And The Sophist: Plato’s Criticism Of The Poet And The Sophist”. İçinde <em>Plato and the Poets</em>. Leiden, The Netherlands: Brill, 2011. <a href="https://brill.com/view/book/edcoll/9789004201835/Bej.9789004201293.i-434_017.xml">https://brill.com/view/book/edcoll/9789004201835/Bej.9789004201293.i-434_017.xml</a>.</li></ul><ul><li>Nussbaum, Martha Craven. <em>Aristophanes and Socrates on Learning Practical Wisdom</em>, 1980.</li></ul><ul><li>Pappas, Nickolas. “Plato’s ‘Ion’: The Problem of the Author”. <em>Philosophy</em> 64, sy 249 (1989): 381-89.</li></ul><ul><li>———. “Mimêsis in Aristophanes and Plato”. <em>Philosophical Inquiry</em> 21, sy 3-4 (1999): 61-78.</li></ul><ul><li>———. “Plato on Poetry: Imitation or Inspiration?” <em>Philosophy Compass</em> 7, sy 10 (2012): 669-78.</li></ul><ul><li>–––, 2013. “The Impiety of the Imitator in <em>Republic</em> 10,” <em>Epoché</em>, 17: 219–232.</li></ul><ul><li>–––, 2015. “Women at the Gymnasium and Consent for the <em>Republic</em>’s City,” <em>Dialogos</em>, 98: 27–54.</li></ul><ul><li>Partee, Morriss Henry. “Inspiration in the Aesthetics of Plato”. <em>Journal of Aesthetics and Art Criticism</em> 30, sy 1 (1971): 87-95.</li></ul><ul><li>Philip, J. A. “Mimesis in the Sophistês of Plato”. <em>Transactions and Proceedings of the American Philological Association</em> 92 (1961): 453-68. <a href="https://doi.org/10.2307/283830">https://doi.org/10.2307/283830</a>.</li></ul><ul><li>Porter, James I. <em>The Origins of Aesthetic Thought in Ancient Greece: Matter, Sensation, and Experience</em>. Cambridge University Press, 2010.</li></ul><ul><li>Shelley, Percy Bysshe, 1840. “A Defense of Poetry,” in Mary Wollstonecraft Shelley (ed.) 1840, <em>Letters from Abroad, Translations, and Fragments</em>, London: Edward Moxon.</li></ul><ul><li>Sider, David. “Plato’s Early Aesthetics: The Hippias Major”. <em>Journal of Aesthetics and Art Criticism</em> 35, sy 4 (1977): 465-70.</li></ul><ul><li>Sörbom, Göran. <em>Mimesis and Art</em>. Stockholm, Svenska Bokförlaget (Bonnier), 1966.</li></ul><ul><li>Stern-Gillet, Suzanne. “On Interpreting Plato’s Ion”. <em>Phronesis</em> 49, sy 2 (2004): 169-201.</li></ul><ul><li>Tigerstedt, Eugène. <em>Plato’s Idea of Poetical Inspiration</em>. Helsinki, 1969.</li></ul><ul><li>–––. “Furor Poeticus: Poetic Inspiration in Greek Literature Before Democritus and Plato”. <em>Journal of the History of Ideas</em> 31, sy 2 (1970): 163.</li></ul><ul><li>Verdenius. <em>Mimesis: Plato’s Doctrine of Artistic Imitation and its Meaning to Us</em>. Brill, 1949.</li></ul><ul><li>White, F. C. “Love and Beauty in Plato’s ‘Symposium’”. <em>Journal of Hellenic Studies</em> 109 (1989): 149-57.</li></ul><ul><li>Woodruff, Paul. “What Could Go Wrong with Inspiration?” <em>Plato on Beauty, Wisdom, and the Arts</em> içinde, editör J. M. E. Moravcsik ve Philip Temko. Rowman & Littlefield, 1982.</li></ul>
<ul>
<li>––– (çvr). <em>Two Comic Dialogues: Ion and Hippias Major</em>. Hackett Publishing Company, 1983.</li>
</ul>
</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<h2 class="wp-block-heading">Akademik Bağlantılar</h2>



<figure class="wp-block-table"><table><tbody><tr><td><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/plato.stanford.edu/symbols/sepman-icon.jpg?w=1170&ssl=1" alt="sep man icon" data-recalc-dims="1"></td><td><a href="https://plato.stanford.edu/cgi-bin/encyclopedia/archinfo.cgi?entry=plato-aesthetics">How to cite this entry</a>.</td></tr><tr><td><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/plato.stanford.edu/symbols/sepman-icon.jpg?w=1170&ssl=1" alt="sep man icon" data-recalc-dims="1"></td><td><a href="https://leibniz.stanford.edu/friends/preview/plato-aesthetics/">Preview the PDF version of this entry</a> at the <a href="https://leibniz.stanford.edu/friends/">Friends of the SEP Society</a>.</td></tr><tr><td><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/plato.stanford.edu/symbols/inpho.png?w=1170&ssl=1" alt="inpho icon" data-recalc-dims="1"></td><td><a href="https://www.inphoproject.org/entity?sep=plato-aesthetics&redirect=True">Look up topics and thinkers related to this entry</a> at the Internet Philosophy Ontology Project (InPhO).</td></tr><tr><td><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/plato.stanford.edu/symbols/pp.gif?w=1170&ssl=1" alt="phil papers icon" data-recalc-dims="1"></td><td><a href="https://philpapers.org/sep/plato-aesthetics/">Enhanced bibliography for this entry</a> at <a href="https://philpapers.org/">PhilPapers</a>, with links to its database.</td></tr></tbody></table></figure>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Diğer İnternet Kaynakları</h2>



<ul>
<li><a href="http://www.perseus.tufts.edu/">The Perseus Project</a>, Tufts University; a collection of ancient writings on line. Plato’s works in both Greek in English with any number of linguistic and scholarly tools.</li>



<li><a href="http://web.archive.org/web/20170305205002/http://wings.buffalo.edu/AandL/Maecenas/">Maecenas: Images of Ancient Greece and Rome</a>, was formerly hosted at SUNY/Buffalo, now available at the Internet Archive.</li>



<li><a href="http://dmoztools.net/Society/Philosophy/History_of_Philosophy/Ancient/">DMOZ Directory</a>, meta-source no longer updated. It’s a guide to over 100 sites in ancient philosophy. These vary in richness but make many resources available, some of them appropriate for beginners and others for advanced scholars.</li>



<li><a href="https://web.archive.org/web/20130509121849/http://classics.uc.edu/~johnson/tragedy/plato&aristotle.html">Plato and Aristotle on Tragedy</a>, a fine outline of the issues that Plato and Aristotle address in speaking of tragedy; a greater focus on tragedy in particular than in the present entry.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İlgili Diğer Girdiler</h2>



<p>aesthetics: and the philosophy of art | <a href="https://plato.stanford.edu/entries/aristotle/">Aristotle</a> | <a href="https://plato.stanford.edu/entries/beauty/">beauty</a> | <a href="https://plato.stanford.edu/entries/plato/">Plato</a> | <a href="https://plato.stanford.edu/entries/plato-ethics-politics/">Plato: ethics and politics in <em>The Republic</em></a> | <a href="https://plato.stanford.edu/entries/plato-metaphysics/">Plato: middle period metaphysics and epistemology</a> | <a href="https://plato.stanford.edu/entries/plato-rhetoric/">Plato: rhetoric and poetry</a> | <a href="https://plato.stanford.edu/entries/plato-ethics-shorter/">Plato: shorter ethical works</a></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Nickolas Pappas</strong> – “<a href="https://plato.stanford.edu/entries/plato-aesthetics/" target="_blank" rel="noopener" title="">Plato’s Aesthetics</a>”, (Erişim Tarihi: 21.06.2023)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Gökdemir İhsan<br><strong>Editör:</strong> Ufuk Yazlık</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Not: </strong>Gökdemir İhsan “<a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/platonun-imkansiz-estetigi-ve-sanat/668691.html" target="_blank" rel="noopener" title="">Platon’un ‘İmkansız’ Estetiği ve Sanat</a>” adlı kitabının ilk kısmının “Platon estetiğinin ana-akım okuması” başlıklı bölümünde bu metnin ayrıntılı bir eleştirisini sunuyor. Tartışmalı meselelerde metindeki atıfları takip ederek tartışmaya iştirak etmeye ya da onu daha geniş bir açıdan göstermeye, bazen de metnin görmediği tartışmaları, farklı yazarlardan yaptığı alıntılarla genişletmeye çalışıyor. Tavsiye ederiz. </p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/platonun-estetigi-nickolas-pappas-stanford-encyclopedia-of-philosophy/">Platon’un Estetiği – Nickolas Pappas (Stanford Encyclopedia of Philosophy)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Johann Christian Friedrich Hölderlin (1770—1843) – Christian J. Onof (Internet Encyclopedia of Philosophy)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/johann-christian-friedrich-hoelderlin-17701843-christian-j-onof-internet-encyclopedia-of-philosophy</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/johann-christian-friedrich-hoelderlin-17701843-christian-j-onof-internet-encyclopedia-of-philosophy</guid>
<description><![CDATA[ J. C. F. Hölderlin her ne kadar yirminci yüzyılın başından beri Almanya’nın en büyük şairlerinden biri olarak ün yapmış olsa da önemli bir felsefi figür olarak tanınması daha yenidir. Alman İdealizmine olan ilginin yeniden canlanması ve Kant’ın kritik döneminden Hegel’in olgunlaşmış düşüncesine kadar yaşanan felsefi gelişmeler, Hölderlin’in önemli felsefi kavrayışlarının hakkının verilmesini sağlamıştır. Hölderlin’in hayatına Hegel ve Schelling ile birlikte teolojik eğitim damgasını vurmuş, bunu eşzamanlı felsefi ve şiirsel faaliyet dönemi izlemiştir. En nihayetinde Hölderlin, hakikate erişimin üstün bir biçimi olarak şiire yoğunlaşmıştır. Kuramsal felsefesi, Fichte’nin ilk ilkesinin temelcilik karşıtı bir çürütmesiyle belirginleşir. Anahtar fikir, Hölderlin’in Mutlak Varlık olarak adlandırdığı
The post Johann Christian Friedrich Hölderlin (1770—1843) – Christian J. Onof (Internet Encyclopedia of Philosophy) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/holderlin.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Johann, Christian, Friedrich, Hölderlin, 1770—1843, –, Christian, Onof, Internet, Encyclopedia, Philosophy</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>J. C. F. Hölderlin her ne kadar yirminci yüzyılın başından beri Almanya’nın en büyük şairlerinden biri olarak ün yapmış olsa da önemli bir felsefi figür olarak tanınması daha yenidir. Alman İdealizmine olan ilginin yeniden canlanması ve Kant’ın kritik döneminden Hegel’in olgunlaşmış düşüncesine kadar yaşanan felsefi gelişmeler, Hölderlin’in önemli felsefi kavrayışlarının hakkının verilmesini sağlamıştır. Hölderlin’in hayatına Hegel ve Schelling ile birlikte teolojik eğitim damgasını vurmuş, bunu eşzamanlı felsefi ve şiirsel faaliyet dönemi izlemiştir. En nihayetinde Hölderlin, hakikate erişimin üstün bir biçimi olarak şiire yoğunlaşmıştır. Kuramsal felsefesi, Fichte’nin ilk ilkesinin temelcilik karşıtı bir çürütmesiyle belirginleşir. Anahtar fikir, Hölderlin’in Mutlak Varlık olarak adlandırdığı ilksel bir birlik olan özne-nesne ilişkisinin imkânını temellendiren şey hakkında hiçbir şey söylenemeyeceğidir. Bu merkezi fikir Schelling’in düşüncesinin gelişimi için oldukça önemliydi. Hölderlin’in etik görüşleri, iki ilke arasında kalan bir yaşam anlayışını vurgular: Bu orijinal birliğe duyulan özlem ve özgürlüğün kendini sürekli olarak ortaya koyma arzusudur. Hyperion adlı romanı bu mücadeleyi ve bu iki ilkenin bütünleşmesinin yaşam için nasıl bir hedef olarak belirlendiğini göstermektedir. Şiirin hakikate işaret etmede felsefeye üstünlüğü bu roman ve birkaç şiir aracılığıyla öne sürülmüştür ve bu tema daha sonrasında Heidegger’in düşünceleri için özel bir ilgi alanı olmuştur.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>İçindekiler</strong></p>



<ol>
<li>Genel Bakış</li>



<li>Yaşamı ve Felsefi Arka Plan</li>



<li>Birlik ve Özgürlük</li>



<li>Benlik ve İnsan Yaşamı</li>



<li>Hölderlin’in Etkisi</li>



<li>Sonuç</li>



<li>Referanslar Ve İleri Okuma</li>
</ol>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Genel Bakış</h2>



<p>Johann Christian Friedrich Hölderlin, Alman romantik şiirinin kilit isimlerinden biri olarak bilinir. Ancak bu tanınma geç olmuştur ve Almanya’nın en büyük şairlerinden biri olarak statüsünü kazanması ve özellikle Heidegger’in sonraki düşüncesinde kilit bir figür haline gelmesi esas olarak yirminci yüzyılın ilk yarısında gerçekleşmiştir. Hölderlin’in felsefeye hem teorik hem de edebi formdaki katkısının tanınması çok daha uzun zaman almıştır. Bununla birlikte hem Alman İdealizminin gelişiminin anlaşılması hem de çağdaş felsefi meselelerle ilişkisi açısından büyük önem taşımaktadır. Her ne kadar Hölderlin doğrudan felsefeyle ilgili çok az yayınlanmış materyal bırakmış olsa da; Schiller, Novalis, Fichte, Schelling ve Hegel ile olan kişisel tanışıklığı, fikirlerinin yakın çağdaşları arasında yayılmasını sağlamıştır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Hölderlin’e bir filozof olarak yeniden ilgi duyulmasında iki faktör belirleyici olmuştur. Bir yandan, özellikle Dieter Henrich ve Manfred Frank gibi filozoflar aracılığıyla Kant’tan Hegel’e geçişi işaret eden felsefe alanında çarpıcı bir akademik büyüme olmuştur. Diğer yandan, 1961 yılında Hölderlin’in düşüncesinin temel ilkelerini ilk kez detaylı bir biçimde sunan kısa bir felsefi metin ortaya çıkmıştır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Yaşamı ve Felsefi Arka Plan</h2>



<p>Hölderlin 1770 yılında Güneybatı Almanya’daki Swabia’da doğdu. Teoloji eğitimi almış ve başlangıçta Lutheran kilisesinde bir kariyer hedeflemişti. Çalışmaları, onu sonunda on sekiz yaşındayken Hegel’in yanı sıra eski okul arkadaşı Schelling ile birlikte çalıştığı ünlü Tübingen seminerine götürdü. Hölderlin, Fichte’nin felsefe kürsüsünü Reinhold’dan devralmasının ardından 1794’te Jena’ya geldi. Bu dönemde Hölderlin, birçok Alman entelektüel tarafından gelecek için bir umut kaynağı olarak görülen Fransız Devrimi’nin sadık bir destekçisiydi. Hölderlin özel öğretmen olarak bir pozisyon buldu ve öğrencilerinin annesi Susette Gontard’a tutkuyla aşık oldu. Bu kadın, Hyperion adlı romanındaki Diotima’nın ilham kaynağı olacaktı. Susette ile imkansız ilişkisinin sona ermesinin neden olduğu duygusal çalkantı sağlığını olumsuz etkiledi. 1800 yılında, akademik bir pozisyon bulma planlarından vazgeçmesine neden olan felsefe konusundaki hayal kırıklığının ardından, İsviçre’de bir yıl iyileşme dönemi geçirdi ve hayatının geri kalanını şiir yazmaya adamaya karar verdi. Ancak 1802’de Susette’in ölüm haberi onu neredeyse deliliğe sürükledi. Tedavi, Homburg’da kütüphaneci olarak çalışırken aralıklarla yazmaya devam etmesini sağladı, ta ki 1807’de tamamen delirene kadar (zararsız olsa da). 1805 yılında, arkadaşı Isaac von Sinclair’in önderliğinde Württemberg Elektörü’ne karşı bir komploya karışan bir Jakoben militan grubunun parçasıydı. Hölderlin vatana ihanetle suçlandı, ancak daha sonra zihinsel kapasitesinin azaldığı gerekçesiyle serbest bırakıldı. Tübingen’e götürüldü ve 1843’teki ölümüne kadar orada yaşadı. Tübingen’de bir şekilde şiir yazmaya devam etti, ancak Hölderlin’in bu son dönem şiirlerinde akıl hastalığının izleri önemli ve büyük ölçüde belirgindir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/760px-Mapcarta.jpg?resize=657%2C493&ssl=1" alt="" class="wp-image-15358" width="657" height="493" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/760px-Mapcarta.jpg?w=760&ssl=1 760w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/760px-Mapcarta.jpg?resize=300%2C225&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/760px-Mapcarta.jpg?resize=480%2C360&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 657px) 100vw, 657px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Swabia</figcaption></figure></div>


<p>Hölderlin’in özgün felsefi düşüncesi Jena’ya taşınmasından önce ortaya çıkmıştır: Felsefi ilginin ana şiirsel çalışması Hyperion, 1792’de Tübingen’de başlamış ve Schiller’in Thalia adlı incelemesinde bir fragmanın yayınlanmasının ardından, çalışmanın tamamı daha sonra Jena’da iki cilt halinde yayınlanmıştır. Bununla birlikte, Hölderlin’in felsefi fikirleri, kısmen Jena’nın hareketli entelektüel ikliminin bir sonucu olarak, Jena’da nihai şeklini almıştır.</p>



<p>Reinhold’un felsefi fikirlerinin felsefi arka planı, 1780’lerin sonu ve 1790’ların başında Kant’ın felsefesi üzerine verdiği derslere ve yaptığı yayınlara kadar uzanmaktadır. O dönemde Kantçı eleştirel düşüncenin başlıca açıklayıcılarından biri olan Reinhold, esasen Kant’ın eleştirel felsefesine bir ilk ilke sağlamayı amaçlayan bir felsefi sistem geliştirmiştir. Kant’ın sistemini böyle bir temelle destekleme ihtiyacı, 1790’ların Almanya’sındaki felsefi gelişmeler için temel, ancak tartışmalı bir mesele olduğunu kanıtlayacaktı.</p>



<p>Fichte, Reinhold’un ilk ilkesi olan bilinç ilkesinin ayrıntılarında ele alınacak olan bazı eleştirileri tekrarlamış (örneğin Schulze’nin Aenesidemus’unda, bkz. Giovanni ve Harris, 2000), ancak böyle bir temellendirme ihtiyacına katılmış ve bunun yerine kendi ilk ilkesini oluşturmaya koyulmuştur. İlk olarak 1794’te yayınlanan Wissenschaftslehre (Bilim Öğretisi) adlı sistemi, Fichte’nin Kant’ın eleştirel felsefesinin lafzına olmasa da ruhuna saygı gösterecek bir felsefi doktrin geliştirme girişimiydi. Bu felsefenin ilk ilkesi Ben’in kendisiyle olan ilişkisini ifade ediyordu:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Ben kendi varlığını kayıtsız şartsız ortaya koyar (Fichte, 1994). </p>
</blockquote>



<p>Bu tür temellendirme girişimlerine karşı, Niethammer’in çevresindeki Jena filozofları, Jacobi’nin Kant’a yönelik daha önceki eleştirilerine paralel olarak, böyle bir girişimin ilkesel olarak kusurlu olduğunu iddia ettiler; herhangi bir ilke kendi ötesinde bir temellendirme gerektirdiğinden, sonsuz bir gerileme ortaya çıkar. Sonuç olarak, Niethammer’in çevresindekiler için felsefe, hakikate yaklaşan ama ona asla ulaşamayan bitimsiz bir girişimdir.</p>



<p>Bu temelcilik karşıtı çizgi, 1790’ların ortalarında Fichte’nin felsefesini reddettiğinde Hölderlin’in çizgisi haline geldi, ancak Hölderlin’in bu dönemde geliştirdiği felsefi fikirler başka kaygılar tarafından da motive edildi. Bunları anlamak için ahlak felsefesine dönmeliyiz. Kant’ın etiği dönemin birçok yazarını derinden etkilemiştir ve Schiller’in buna verdiği yanıt özellikle önemlidir. Schiller 1793’te Kant’ın ödev etiğine karşı belirli coşku ve heyecan gösterirken, bazı Kantçı ifadelerin güçlü bir şekilde öne sürdüğü katılığı sorgulamıştır. Schiller’in, Kant’ın görevini hoşnutsuzlukla yerine getirecek bir faili, eğilimleri ahlak yasasının emirleriyle uyumlu olan bir faile tercih ediyor gibi göründüğüne dair meşhur nüktesi bu yüzdendir. Schiller, görev ve eğilim arasındaki uyumun en yüksek ahlak idealini temsil ettiğini iddia ederken, Kant eğilimleri değersiz bulmuştur. “İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine” (Schiller, 1982) başlıklı mektuplarında, estetik bir ideal olan zarafetin (Anmut) ahlaki değerini savunur. Schiller için “zarafet”, duyguları akıl tarafından eğitilmiş bir failin ahlaki güzelliğini tanımlar. Schiller’in Kant etiğinin temel ilkelerini onayladığı düşünüldüğünde, bu “güzel ruh” kavramı sorunludur. Gerçekten de özgürlük noktasında ahlak yasasını tüm eğilimlerin üstünde tutan görevlerine sadık failin sahip olduğu yücelik ile eğilimler ve ödevin uyumunun güzelliği arasında sözde bir uzlaşma ima eder. Ancak ahlak yasası, failin kendisini neyin yönlendirdiğine bakmaksızın ödevini yerine getirmesini gerektirdiğinden, bu durum ödev ve eğilimler arasındaki uyum idealiyle pek uyumlu değildir. Ahlaki failin özgürlüğü ile bu uyum ideali arasındaki gerilimin bir sonucu olarak, güzel ruhun iddia edilen ahlaki değerinin ikna ediciliği sorgulanabilir hale gelir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Birlik ve Özgürlük</h2>



<p>Aslında Hölderlin, insan yaşamının bu iki yönünü, “insanın her şeyi arzulayan, her şeye boyun eğdiren tehlikeli yanını”, yani özgürlüğü ve “ulaşabileceği en güzel durumu”, yani birliği (Thalia’daki Hyperion’a önsöz, 1794) insanlık durumunun özünü temsil ediyor olarak görür. Bu, onun insan hayatını insanın “eksantrik yolu” olarak anlamasını açıklar: Yansıtıcı olmayan bir birlik varlığımızın özünü oluşturur, ancak onun içinde kalamayız. Aksine o özgürlüğümüzle ulaşmaya çalıştığımız bir şey haline gelir.</p>



<p>Bu iki kutupluluğu akılda tutarak, şimdi Hölderlin’in Fichte’nin felsefe için temel bir ilke bulma girişimleri etrafındaki teorik tartışmaya katkısını takdir edebiliriz. Fichte felsefeyi Ben’in kendisiyle olan saf ilişkisi üzerine temellendirmeyi önermişti. İlk kez 1961’de yayımlanan Über Urtheil und Seyn’de (Yargı ve Varlık Üzerine) (Hölderlin, 1972) Hölderlin, Ben’in her zaman bir yargı nesnesiyle ilişkili olarak tanımlandığı için öznelliğin felsefenin ilk ilkesini sağlayamayacağına işaret eder. Fichte’nin sistemine yönelik bu eleştiri haksız görünebilir, zira Bilgi Doktrini’nin 1797 baskısında, Fichte öz-farkındalığın yansıtıcı bir ön biçiminin olması gerektiği gerçeğini tartışır. Ancak Fichte bu gözlemden tüm sonuçları çıkarmaz. Hölderlin’in işaret ettiği nokta, böyle bir öz-bilincin yargının Ben’i açısından açıklanamayacağıdır. Dolayısıyla, Ben’in yansıtıcı öz-bilincinin zemini, özne “Ben” ile bunun varsaydığı nesne arasındaki ayrımın ötesinde aranmalıdır. Hölderlin böyle bir zemini “mutlak Varlık” olarak adlandırır. Dahası bu, “Ben” öznesinin bir nesneden ayırt edildiği tüm yargıların zeminidir.</p>



<p>Özne ve nesnenin Varlık’taki özgün birliği, yargıdaki ayrılıklarının temelini oluşturan şeydir. Bu nedenle Hölderlin Varlığı şu şekilde tanımlar: <em><strong>“Özne ve Nesnenin sadece kısmen değil, mutlak olarak birleştiği yerde… entelektüel sezgide olduğu gibi, mutlak bir Varlıktan başka türlü söz edemeyiz (aynı eser, s. 515).”</strong></em> Yargıyı nesnenin özneden ayrılışının kökeni olarak kabul eder: “Yargı: En yüksek ve en katı anlamda, entelektüel sezgide en yakın şekilde birleşmiş olan Özne ve Nesnenin orijinal ayrılmasıdır, Nesne ve Özneyi ilk olarak mümkün kılan ayrışmanın ta kendisidir (aynı eser, s.516).” Varlık hakkında daha fazla bilgi mümkün değildir. Sadece tüm yargıların temelini oluşturan orijinal birlik olarak bilinir. Dolayısıyla, bir ilk ilke olmaktan ziyade kabul gören bir temel olarak işlev görür.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Benlik ve İnsan Yaşamı</h2>



<p>Benlik anlayışı açısından, iki tür öz farkındalık vardır. Bir anlamda, kendim üzerine düşündüğümde, farkındalığımın nesnesinden ayrıyımdır. Diğerinde ise kendimi yansıtma öncesi orijinal bir birliğe ait olarak anlamam gerekir. İlki, ben’in kendisini ampirik dünyada verili olan her şeyin üzerine çıkarma özgürlüğü için zemin sağlar. İkincisi ise ben’e, varlığa aidiyet ile karakterize edilen bir birlik ideali sağlar. Dolayısıyla yaşamın “eksantrik yolu”, birlik ve özgürlüğün bu iki kutbu arasında bölünmüştür. İkincisi bizi orijinal birlikten uzaklaştırırken, aynı zamanda onun içinde temellendirir. Kişinin yaşamındaki iki kutbu bütünleştirme görevi, varlığın daha büyük birliğini tanımak için özgürlüğü getirmektir, ancak bu yalnızca ilerici ve hiç bitmeyen bir girişim olabilir.</p>



<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="760" height="450" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/214810080-kapakic1.webp?resize=760%2C450&ssl=1" alt="" class="wp-image-15360" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/214810080-kapakic1.webp?w=760&ssl=1 760w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/214810080-kapakic1.webp?resize=300%2C178&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/214810080-kapakic1.webp?resize=480%2C284&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 760px) 100vw, 760px" data-recalc-dims="1"></figure>



<p>Hyperion romanı, “eksantrik yol”un iki kutupluluğuyla başa çıkmak için farklı pratik yaklaşımlar sunar. Bu roman, çoğunlukla romanın modern Yunan kahramanı Hyperion’un Alman arkadaşı Bellarmin’e yazdığı ve maceralarını, ruh hallerini ve özlemlerini anlattığı mektupların bir derlemesidir. Hyperion’un en başından beri yeniden yakalamaya hevesli olduğu orijinal bütünlük, hayatının farklı aşamalarında Hyperion tarafından farklı şekillerde anlaşılır. Nihayetinde, bunların hiçbirinin tatmin edici olmadığını, ancak yaşamı boyunca altta yatan birliğe, yani varlığa yaklaşma yollarını temsil ettiklerini fark edecektir.</p>



<p>Birliğin bu farklı temsilleri antik Yunan (çocuklukta da yansımış olan), Türk egemenliğinden kurtulmuş modern Yunanistan ve estetik güzelliktir. Bu üçleme rastgele değildir, varlığın temel birliği fikrinin farklı zamansal anlayışlarına karşılık gelir. Önce geçmişe (Çocukluk/Eski Yunanistan), sonra geleceğe (özgürleşmiş Yunanistan) ve son olarak da şimdiye (estetik güzelliğin dolaysızlığı) ait olarak kavranır. Her bir yaşam biçimi, Hyperion’un sırasıyla usta-öğrenci ilişkisi (Adamas), arkadaşlık (Alabanda) ve aşk (Diotima) yoluyla bağlandığı bir karakter tarafından örneklendirilir.</p>



<p>Her durumda, Hyperion ilgili varoluş biçimini tamamen benimsemeye çalışır, ancak bunun sınırlarını keşfeder ve yoluna devam etme ihtiyacıyla karşı karşıya kalır. Böylece, Adamas’la birlikte Hyperion, insanın hoşnutluk eksikliği ve mevcut durumunun ötesine geçme arzusu nedeniyle ustasını terk etmek ve başka bir yaşam biçimi aramak zorunda hisseder: “Kendimizi bilinmeyenin gecesine, başka bir dünyanın soğuk yabancılığına atmaktan zevk alırız ve eğer yapabilseydik, güneşin diyarını terk eder ve kuyruklu yıldızın izinin ötesine doğru koşardık” (Hölderlin, 1990, s. 10) [“Wir haben unsre Lust daran, uns in die Nacht des Unbekannten, in die kalte Fremde irgend einer andern Welt zu stürzen, und wär’ es möglich, wir verlieβen der Sonne Gebiet und stürmten über des Irrsterns Grenzen hinaus” (Hölderlin, 1999, s.492 )]. Evden ayrıldıktan ve dünyayı öğrendikten sonra, Alabanda ile karşılaşması, özgürlüğe giden yolda savaşmış bir ruh eşinin karşılaşmasıdır. Birlikte asil ve kahramanca eylemler planlarlar, ancak Hyperion’un dünyası, bu sözde ahlaki hırsın karanlık tarafını fark ettiğinde parçalanır. Alabanda’nın arkadaşları, mevcut iktidarları şiddet yoluyla devirmek isteyen acımasız devrimcilerdir: “Soğuk kılıç sıcak metalden dövülür” (aynı eser, s. 26) [“Aus heiβem Metalle wird das kalte Schwert geschmieden” (aynı eser, s. 510)]. Hyperion bu deneyim sayesinde insan yaşamının çatışmalı doğasına dair bir şeyleri kavrar: “Eğer dünyanın yaşamı açılma ve kapanma, ileri gitme ve geri dönme arasındaki bir değişimden ibaretse, neden insanın kalbi de böyle değildir” (aynı eser, s.29) [“Bestehet ja das Leben der Welt im Wechsel des Entfaltens und Vershlieβens, in Ausflug und in Rückkehr zu sich selbst, warum nicht auch das Herz des Menschen” (aynı eser, s.514)]? Ancak Hyperion, Diotima’nın kişiliğinde ve yaşamında (I. Cilt II. Kitap) güzellik ile karşılaşarak aradığını, yani peşinde olduğu birliği bulduğuna inanır: “Onu bir kez gördüm, ruhumun aradığı tek şeyi ve yıldızların üzerinde uzak bir yere koyduğumuz, zamanın sonuna kadar ertelediğimiz mükemmelliği – onu canlı varlığında hissettim” (aynı eser, s.41) [“Ich habe es Einmal gesehen, das Einzige, das meine Seele suchte, und die Vollendung die wir über die Sterne hinauf entfernen, die wir hinausscheben bis ans Ende der Zeit, die hab’ ich gegenwärtig gefühlt” (aynı eser, s.529)]. Bir mutluluk dönemi başlar, ancak Diotima Hyperion’un “daha yüksek şeyler için doğduğunu” (aynı eser, s.72) [“zu höhern Dingen geboren” (aynı eser, s.566)], kendi hayatının basit uyumunun ona göre olmadığını anlar. Dışarı çıkmalı ve güzelliğin eksik olduğu yerlere güzellik getirmelidir. Bunu kavrayan Hyperion (II. Cilt I. Kitap), Alabanda’nın Yunanistan’ı özgürleştirmek için savaşta kendisine katılma çağrısına cevap verir.</p>



<p>Hyperion’un savaş için yola çıkışını Diotima’ya yazılmış birkaç mektup ve onun birkaç cevabı takip eder. Türklere karşı savaşta ilk başarıdan sonra, Hyperion’un adamları Mistra’nın uzun süren kuşatması nedeniyle gecikirler. Bununla birlikte, nihayet şehre girdiklerinde, ayrım gözetmeksizin yağmalayarak ve öldürerek bir saldırıya geçerler. Düşmanla yüzleşmek yerine, Hyperion’un ordusu yağma arzusunu tatmin ettikten sonra dağılır. Bu, ortak düşmana karşı tek başına savaşan kırk Rus askerinin ölümüne yol açar. Hyperion, ordusunun onursuzluğunun, kendisini Diotima’nın aşkına layık olmayacak hale getirdiği şeklinde yorumlar: “Sana benden vazgeçmeni tavsiye etmeliyim, Diotima’m” (aynı eser, s.98) [“ich muβ dir raten, daβ du mich verlässest, meine Diotima” (aynı eser, s.597)]. Bellarmin’e yazdığı mektuplarda Hyperion ve Alabanda’nın yaptığı savaşlarla ilgili daha fazla ayrıntı buluruz. Dostlukları yeniden gelişir, ancak Alabanda’nın savaş tutkusu nedeniyle sona erer, böylece bir kez daha yaşam tarzının sınırlarına işaret etmiş olur. Diotima’dan daha sonra gelen bir mektupta, sevgilisi geri dönmediği için yaşama isteğini kaybettiği ve sonunda kendini ölüme bıraktığı ortaya çıkar. Hölderlin’in insan yaşamı anlayışını yansıtan bir gelişmeyle, Diotima’nın güzellik dünyasının zahmetsiz uyumu, bir zamanlar Hyperion’un soylu eylemlere yönelik özgür arzusunun ateşiyle bozulmuş, basitçe orijinal biçimine geri dönememiştir. Aksine, hedeflenmesi gereken bir şey haline gelmiştir, Diotima’nın Hyperion’un kendisi için başarabileceğini düşündüğü bir şey: “Hayatımı dünyadan uzaklaştırdın, ama beni dünyaya bağlayacak güce de sahip olacaktın” (aynı eser, s.122) [“Du entzogst main Leben der Erde, du hättest auch Macht gehabt, mich an die Erde zu fesseln” (aynı eser, s.626)]. Böylece, Diotima’nın yaşam biçimi, Hyperion’un sığınmak isteyebileceği bir şey olmaktan çıkar. Diotima’nın sözleri “eksantrik bir yol” olarak yaşamın tüm sorununu ortaya koyar, ancak görünüşe göre onun ölümü Hyperion’un kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramaz: “Şu anda olduğum gibi, şeylere verdiğim hiçbir isim yok ve önümdeki her şey birer belirsizlik” (aynı eser, s.126) [“wie ich jetzt bin, hab ich keinen Namen für die Dinge, und es ist mir alles ungewiβ” (aynı eser, s.632)]. Ancak romanın sonunda, doğanın güzelliği Hyperion’u bir kez daha sevinçle doldurur ve bu şiirsel birlik duygusu ayrılığın ve ölümün ötesine geçerek Alabanda ve Diotima’ya ulaşır. Bir şekilde yaşadıklarını anlamlandırmıştır. Böylece, tüm bu trajedilerden sonra, genel bir birlik duygusu hakim olur: “Siz toprak pınarları! Siz çiçekler! Ve siz ormanlar ve siz kartallar ve siz kardeş ışık! Sevgimiz ne kadar eski ve yeni!” (aynı eser, s.133) [“Ihr Quellen der Erd! Ihr Blumen! Und ihr Wälder und ihr Adler und du brüderliches Licht! Wie alt und neu ist unsere Liebe! – Bizler özgürüz, her birimiz birbirimize bağlıyız; hayatın akışını nasıl değiştiremeyiz? Wir lieben den Äther doch all und innigst im Innersten gleichen wir uns” (aynı eser, s.639-640)]. Ancak romanın son sözleri açık bir sona işaret etmektedir: “Ben de öyle düşünmüştüm. Bir dahakine daha fazlası” (aynı eser, s.133) [“So dacht’ ich. Nächstens mehr” (aynı eser, s.640)]. Böylece, bu mektuplarda yaşadığı tüm çilelerden sonra Hyperion’un hayatı devam eder. Bu, yeni deneyimlere ve şimdiye kadarki yaşamına dair yorumunu yeniden gözden geçirme olasılığına işaret ediyor gibi görünüyor.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/03/star-trails-828656_1920.jpg?resize=543%2C362&ssl=1" alt="" class="wp-image-2523" width="543" height="362" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/03/star-trails-828656_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/03/star-trails-828656_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/03/star-trails-828656_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/03/star-trails-828656_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/03/star-trails-828656_1920.jpg?resize=60%2C40&ssl=1 60w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/03/star-trails-828656_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/03/star-trails-828656_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/03/star-trails-828656_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 543px) 100vw, 543px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Romanın son mektubunda öne çıkan doğa ile birliğimizin şiirsel tefekkürü, felsefenin ulaşamayacağı bir anlayışa işaret eder. Hyperion Almanlardan yakınırken bunun ipuçlarını verir: “İçinize çektiğiniz hava gevezeliğinizden daha iyi değil mi? Güneş ışınları zekânızla hepinizden daha asil değil mi?” (aynı eser, s.129) [“Ist besser, denn euer Geschwätz, die Luft nicht, die ihr trinkt? Der Sonne Strahlen, sind sie edler nicht, denn all’ ihr Klugen” (aynı eser, s.635)]? Hölderlin’in yaşamı, şiirin üstünlüğünü onayladığını doğrular. Jena döneminden sonra, nihayet arkadaşı Schiller’in 1796’da kendisine verdiği tavsiyeye uyar ve felsefi tartışmaya asla geri dönmez, bunun yerine Varlığın daha büyük birliğini şiirsel biçimde göstermeye çalışır.</p>



<p>Hölderlin, varlığın kavrayışımızın ötesinde yattığı anlayışına uygun olarak, şiirsel üretiminin çoğunda örneklenen bir tonal modülasyon teorisi (Wechseltonlehre) geliştirmiştir. Bu teoriye göre üç temel şiir tonu vardır: Naif, kahramanca ve ideal. Bununla birlikte, bir ton saf haliyle ifade edilemez, ancak sanat eseri tarafından yaratılan bir gerilim aracılığıyla ifade edilebilir. Böylece şiir, Hölderlin’in doğrudan söylenemeyenin “genişletilmiş metaforu” dediği şey haline gelir (Hölderlin, 1990).</p>



<h2 class="wp-block-heading">Hölderlin’in Etkisi</h2>



<p>Oldukça az felsefi üretimi nedeniyle, Hölderlin’in fikirlerinin çağdaşlarını ve sonraki düşünürleri ne şekilde etkilediğini belirtmek önemlidir. Hölderlin’in fikirleri Hegel’e, belirli teorik meseleleri ele almadan felsefenin siyasete uygulanması üzerine çalışmaya devam edemeyeceğini göstermiştir. Bu durum Hegel’in 1801’de Tinin Fenomenolojisi’ni yazacağı Jena’ya taşınmasına yol açtı. Bununla birlikte, Hegel’in (1977) şiiri geçmişe ait olarak görmesinin ve Romantik hareketi reddetmesinin, Hölderlin’in vurguladığı noktaya yönelik bir anlayış eksikliğini gösterdiği söylenilebilir.</p>



<p>Schelling’in erken dönem çalışmaları, Hölderlin’in Varlık kavramının, özdeşlik felsefesinde (Schelling, 1994) düşünce ve nesnenin önsel özdeşliği nosyonu açısından geliştirilmesi anlamına gelir. Bu felsefe görünüşe göre Mutlağın (yani mutlak zeminin) bilgisini imkânsız kılar ve Schelling mutlağın Hegelci tarzda nasıl kendi kendisinin bilgisi anlamına geldiğini ifade etme olasılığıyla boğuşur. Bununla birlikte, daha sonraki felsefesi, Hegel’inki gibi bir felsefi sistemin içerdiği anlama zemininin “tüm anlamanın üstünde olan şey” olduğunu ve bu nedenle “asla anlaşılabilir hale gelemeyeceğini” iddia etmesiyle Hegel’inkinden açıkça ayrılır (aynı eser, s.162). Hölderlin’in kavramsal söylemin nihai zemininin bilinemezliğiyle ilgili iddiasının bu şekilde onaylanması, Alman İdealizminin gerçekliğin tamamını kavramsal terimlerle kavrama çabalarını sona erdirir. Son olarak, Heidegger’in Hölderlin’de kehanetçi bir figür gördüğünü, ancak Heidegger’in aklındaki kişinin filozof değil şair Hölderlin olduğunu belirtmeliyiz. Varlık ve Zaman’da Heidegger ilk olarak varlık sorusunun unutulmasına dair anahtar fikrini ortaya koyar. Daha sonraki düşünceleri bu fikri geliştirerek şiirin varlığın yeni bir temizlenişini duyurduğu düşüncesine götürür. Bu, Hölderlin’in kavramsal düşünceye kıyasla şiire verdiği ayrıcalığı gösterir. Heidegger’e göre şiir adlandırılamaz olanı adlandıramaz, ancak onun için alanı açık tutabilir (Heidegger, 1996, 2000). Bununla birlikte Heidegger, Hölderlin’in Varlığın daha ileri bir netleştirilmesine giden yolu gösterdiğini düşünür. Heidegger’in yorumunun tartışmalı olduğuna ve özellikle Hölderlin’in “hatırlatıcı” bir şair olduğunu düşünen Henrich (1992, 1997) tarafından eleştirildiğine dikkat çekiyoruz. Henrich’e göre Hölderlin’in eseri geçmişe ve özgün bir birlik duygusuyla beraber benliğin özgürlüğüne yönelik özlemlerimize dönüktür.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Sonuç</h2>



<p>Hölderlin’in felsefi açıdan faydalı olan üretimi, oldukça küçük olsa da, Alman İdealizminin Kant’ın eleştirel sistemine bir zemin sağlama görevindeki kaynağından, daha sonra gerçekliğin her şeyi kapsayan felsefi bir açıklamasını verme girişimlerine kadar olan gelişiminin doğru bir şekilde anlaşılması noktasında merkezi bir öneme sahiptir. Hölderlin’in Yargı ve Varlık Üzerine adlı kuramsal metnindeki içgörüleri bu gelişimle ilgili olarak görülebilir. Hölderlin’in kariyerinin çarpıcı bir örneğini sunduğu, şiirin felsefe karşısında ayrıcalıklı hale getirilmesi, Heidegger’in daha sonraki düşüncesinde yirminci yüzyıla kadar sürer, ancak Hölderlin’in felsefi katkısının merkezinde, teorik düşüncesinin pratik karşılığı da vardır: Hyperion adlı romanı, kayıp, orijinal bir birliğin uyumu ile insanoğlunun özgür ruhunun her zaman verili sınırların üstesinden gelme dürtüsü arasındaki bir mücadele olarak hayatın “eksantrik yolu” anlayışına derin bir bakış sağlar.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Referanslar Ve Daha Fazla Bilgi</h2>



<ul>
<li>Adorno, T.W. (1992) Parataxis: On Hölderlin’s late poetry, in Adorno, Notes to Literature Vol. 2, transl. S.W.Nicholsen, Columbia University Press, New York, pp. 109-149.</li>



<li>Ameriks, K. (ed.) (2000) The Cambridge Companion to German Idealism, Cambridge University Press, Cambridge.</li>



<li>Constantine, D. (1988) Hölderlin, Clarendon Press, Oxford.</li>



<li>Donelan, J.H. (2002) Hölderlin’s poetic self-consciousness, Philosophy and Literature, 26, 125-142.</li>



<li>Fichte, J.G. (1994) Introductions to the Wissenschaftslehre and Other Writings (1797-1800), ed. and transl. D. Breazeale, Hackett, Indianapolis/Cambridge.</li>



<li>Förster, E. (1995) ‘To lend wings to physics once again’: Hölderlin and the ‘Oldest System Program of German Idealism’, European Journal of Philosophy, 3(2), 174-198.</li>



<li>di Giovanni, G. and Harris, H.S., editors, (2000) Between Kant and</li>



<li>Hegel: Texts in the Development of Post- Kantian Idealism, Hackett, Indianapolis.</li>



<li>Hegel, G.W.F. (1977) Phenomenology of Spirit, transl. A.V.Miller, Oxford University Press, Oxford.</li>



<li>Heidegger, M. (2000) Elucidations of Hölderlin’s poetry, transl. K.Hoeller, Humanity Books, New York.</li>



<li>Heidegger, M. (1996) Holderlin’s Hymn “the Ister”, Indiana University Press, Indianapolis.</li>



<li>Henrich, D. (1992) Der Grund im Bewuβtsein: Untersuchungen zu Hölderlin’s Denken, 1794-1795, Klett-Cotta, Stuttgart.</li>



<li>Henrich, D. (1997) The Course of Remembrance and Other Essays on Hölderlin, ed. E. Förster, Stanford University Press, Stanford.</li>



<li>Hölderlin, F. (1972) Über Urtheil und Seyn (On Judgment and Being), in H.S. Harris: ‘Hegel’s Development: Toward the Sunlight 1770-1801’, Clarendon Press, Oxford.</li>



<li>Hölderlin, F. (1990) Hyperion and selected poems, ed. Eric L. Santner, Continuum, New York.</li>



<li>Hölderlin, F. (1999) Sämtliche Gedichte und Hyperion, Insel Verlag, Frankfurt-am-Main.</li>



<li>Ryan, L. (1960) Hölderlin’s Lehre vom Wechsel der Töne, Klett-Cotta, Stuttgart.</li>



<li>Schelling, F.W.J. (1994) On the History of Modern Philosophy, transl. A. Bowie, Cambridge University Press, Cambridge.</li>



<li>Schiller, F. (1982) On the Aesthetic Education of Man in a series of letters, ed. & transl. E.M.Wilkinson & L.A. Willoughby, Clarendon Press, Oxford.</li>



<li>Waibel, V. (2000) Hölderlin und Fichte: 1794-1800, Paderborn.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Christian J. Onof</strong> – <a href="https://iep.utm.edu/holderli/" target="_blank" rel="noopener" title="">Johann Christian Friedrich Hölderlin</a> (1770—1843), (Erişim Tarihi: 02.07.2023)<br><strong>Çevirmen:</strong> Ali Tacar<br><strong>Çeviri Editörü: </strong>Yiğit Aras Tarım</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/johann-christian-friedrich-holderlin-1770-1843-christian-j-onof-internet-encyclopedia-of-philosophy/">Johann Christian Friedrich Hölderlin (1770—1843) – Christian J. Onof (Internet Encyclopedia of Philosophy)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kant’ın Yücelik Teorisi – Matthew Sanderson</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kantin-yucelik-teorisi-matthew-sanderson</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kantin-yucelik-teorisi-matthew-sanderson</guid>
<description><![CDATA[ Kara bulutların arasından gün batımını izlediğinizi hayal edin. Ya da gökyüzünde şimşekler çakarken gök gürültüsünün atmosfere çarpışını dinlediğinizi. Veya berrak bir gecede şiddetli su akıntılarını ya da evrenin sonsuzluğunu seyrettiğinizi. Sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen ağaçların bulunduğu bir ormanda yürüdüğünüzü de hayal edebilirsiniz. Tıpkı bunlar gibi hayattaki en unutulmaz deneyimlerden bazıları bizi derin bir merak ve huşu duygusuyla doldurur. Filozoflar bu deneyimleri, yüceliğin örnekleri olarak görürler. Yücelik deneyimleri genellikle bunaltıcı ve baskın olsa da genel olarak son derece güçlendiricidir. Immanuel Kant’a (1724-1804) göre yüce olan, rasyonel aklımızın büyüklüğünü (yani yüceliğini) ortaya çıkararak bizi güçlendirir. Bu makale Kant’ın yücelik teorisini özetlemektedir. 1.
The post Kant’ın Yücelik Teorisi – Matthew Sanderson first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/acilis-shutterstock_1321249970-1170x780-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kant’ın, Yücelik, Teorisi, –, Matthew, Sanderson</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kara bulutların arasından gün batımını izlediğinizi hayal edin. Ya da gökyüzünde şimşekler çakarken gök gürültüsünün atmosfere çarpışını dinlediğinizi. Veya berrak bir gecede şiddetli su akıntılarını ya da evrenin sonsuzluğunu seyrettiğinizi. Sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen ağaçların bulunduğu bir ormanda yürüdüğünüzü de hayal edebilirsiniz.</p>



<p>Tıpkı bunlar gibi hayattaki en unutulmaz deneyimlerden bazıları bizi derin bir merak ve huşu duygusuyla doldurur. Filozoflar bu deneyimleri, yüceliğin örnekleri olarak görürler.</p>



<p>Yücelik deneyimleri genellikle bunaltıcı ve baskın olsa da genel olarak son derece güçlendiricidir. Immanuel Kant’a (1724-1804) göre yüce olan, rasyonel aklımızın büyüklüğünü (yani yüceliğini) ortaya çıkararak bizi güçlendirir.</p>



<p>Bu makale Kant’ın yücelik teorisini özetlemektedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">1. Yücelik Nedir?</h3>



<p>Yücelik estetik bir deneyimdir, yani başka bir amaç olmadan yalnızca kendisi için keyif alınan algısal deneyimdir.[1] Örneğin çiçeklerin güzelliğinin tadını çıkarma deneyimi de estetik bir deneyimdir. Peki yüce olanı benzersiz kılan nedir?</p>



<p>Güzellik deneyimi tamamen haz verici iken yücelik daha güçlü bir haz duygusu olsa da korku gibi kısmi bir hoşnutsuzluk duygusu içerir.[2] Kant bu nedenle yüceliği “negatif bir haz” olarak değerlendirir çünkü genel olarak çoğunlukla haz verici olsa da kısmen de hoşnutsuzluk vericidir (başka bir deyişle negatiftir). [3]</p>



<p>Yüce olanın tatsız boyutu göz önüne alındığında, onu neden sevdiğimizi veya neden ondan estetik bir zevk aldığımızı merak edebiliriz. Bu, aynı zamanda neden “canımızı yaktığını” ama daha da önemlisi neden genel olarak iyi hissettirdiğini anlamanın da önemli olduğunu ifade eder.[4]</p>



<p>Kant, yüceliğin iki ana türü olduğunu açıklar: birincisi matematiksel olan ya da algıya boyut açısından sonsuz gibi görünen; ikincisi ise güç açısından sonsuz görünen, dinamik olan.[5] Matematiksel yüceliğin bir örneği, yıldızlı bir gecede gökyüzüdür.[6] Dinamik yüceliğe bir örnekse patlayan bir yanardağdır.[7]</p>



<p>Kant’a göre yüce olan sonsuz olandır ancak doğal nesne (örneğin volkan) aslında sonsuz değildir ve bu nedenle onu gerçek yüce nesne olarak kabul etmek yanlıştır. [8] Bunun yerine, gerçek yüce (yani sonsuz) nesne insan aklının rasyonel kısmıdır (diğer bir deyişle akıl). Kant’a göre doğal nesneye sadece aklın yüceliği (yani sonsuzluğunu) ortaya koyduğu için yüce diyoruz.[9]</p>



<h3 class="wp-block-heading">2. Matematiksel Yücelik</h3>



<p>Matematiksel yücelik söz konusu olduğunda, deneyimleyen kişi o kadar büyük bir şeyle karşılaşır ki görsel algı hepsini bir kerede alamaz, dolayısıyla karşılaştığı şey ona boyut olarak sonsuz görünür.[10] Kant bu deneyimin zihnin rasyonel yetisini (yani aklı) sonsuzluğu düşünmeye kışkırttığını ve aklın daha sonra bu fikre uygun bir duyu algısı istediğini savunur.[11]</p>



<p>Ancak algı, aklın arzu ettiği şeyi sağlayamaz. Örneğin, Büyük Kanyon’un tamamını bir sandalyeyi görebildiğiniz gibi tek bir bakışta göremezsiniz. (Ve büyük Kanyon, yalnızca görüntüde, sonsuz görünür) [12] Sonuç olarak algı, aklın talepleri altında bükülür ve bu yüzden muazzam büyüklükteki nesneler hoşnutsuzluğa sebep olur.[13]</p>



<p>Ancak Kant, bu deneyimin yine de genel olarak zevkli olduğunu çünkü sonsuzluk fikrini kavramak için aklın müthiş gücünü ortaya çıkardığını savunur. Sadece sonsuz bir zihinsel güç (yani akıl) boyut olarak sonsuzluğu düşünebilir.[14]</p>



<p>Dolayısıyla gerçekten yüce, yani sonsuz olan büyük doğal nesneden ziyade akıldır; görünüşte sonsuz olan doğal olgu sadece bu farkındalığı tetiklemektedir.[15]</p>



<h3 class="wp-block-heading">3. Dinamik Yücelik</h3>



<p>Dinamik yücelik deneyiminde, kasırga gibi sonsuz derece güçlü görünen algısal bir nesne ile karşılaşırız. Güçlü bir fırtına deneyiminin tadını çıkarmak için (yani onu korkunç değil yüce olarak görmek için) onu güvenli bir fiziksel konumdan izliyor olmalıyız.[16]</p>



<p>Bununla birlikte, fırtınayı (örneğin) televizyondan izliyor olsak bile yine de fırtına bize doğal yaratıklar olarak ölümlüğümüzü hatırlatır: basitçe söylemek gerekirse, kasırga bizi öldürebilir. Bu durum dinamik yüceliğin nasıl hoşnutsuzluğa neden olduğunu açıklar: bugün bizi öldürmese de bize ölebileceğimizi hatırlatır ve bu da bizi korkutur.[17]</p>



<p>Ancak Kant aynı zamanda fırtınanın bizi kendi inanılmaz gücümüze dair coşkulu bir hisle doldurduğunu söyler. Aslında, sonsuz güçlü bir nesne gibi görünen şey (örneğin kasırga), zihnin rasyonel kısmının kendi sonsuz gücünü, yani özgür iradeyi düşünmesini sağlar [18].</p>



<p>Rüzgar ve yağmur doğal varlıklar olarak bizi fiziksel anlamda itebilir ancak Kant özgür irade, yani sonsuz güç ile donatılmış manevi varlıklar olarak bizi hareket ettirmeyeceklerini söyler.[19] Özgür irade sonsuz bir güç olarak yorumlanabilir çünkü doğal belirlenime direnme konusunda sınırsız yani sonsuz bir yetenektir.</p>



<p>Özgür irade fikrinin neşeli bir şekilde farkına varılması, bu deneyimi neden zevkli bulduğumuzu açıklar.[20] Dinamik yücelik, özgür iradenin sonsuzluğunu kavrayabilen rasyonel varlıklar olarak kendimizi fiziksel olarak zayıf ama ruhsal olarak güçlü hissetmemizi sağlar. Sadece sonsuz bir zihinsel güç yani akıl sonsuz bir gücü (özgür iradeyi) kavrayabilir.</p>



<p>Böylece, bir kez daha belirtmek gerekirse, Kant’a göre güçteki sonsuzluğu (özgür iradeyi) düşünebilmesi dolayısıyla gerçek yüce (sonsuz) nesne rasyonel akıldır.[21] Doğanın güçlü nesneleri ise bu keşif için bir fırsattır.[22]</p>



<p>Bu şekilde hem matematiksel hem de dinamik yücelik insan olarak sınırsız kapasitelerimizi ortaya çıkarmakta ve rasyonel aklımızın doğa üzerindeki üstünlüğünü vurgulamaktadır.[23] Doğa ne kadar büyük ya da baskın görünürse görünsün, aklın sonsuz büyüklük ve güç fikirleriyle karşılaştırıldığında çok küçük ve zayıftır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Sonuç</h3>



<p>Birçok insan için yüce, doğayla ve hatta ilahi bir gerçeklikle derin bir bağ hissetme deneyimidir.[24] Bu nedenle, Kant’ın yüceliğini rasyonel insan zihninde konumlandırma kararı, deneyimin gerçekte nasıl bir şey olduğuna dair yanlış bir tanımlama gibi görünebilir.[25]</p>



<p>Yine de Kant’ın yücelik teorisi, ezici derece büyük ve güçlü fenomenlerin deneyimlerinden neden estetik haz aldığımız konusunda felsefe yapmak isteyen herkes için ideal bir başlangıç noktasıdır.[26]</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h3 class="wp-block-heading">Dipnotlar</h3>



<ul>
<li>[1] Kant (1987: s. 97) yüce olanı da tıpkı diğer estetik deneyimler gibi kendisi için sevdiğimizi söyler.</li>



<li>[2] Güzellik ve yücelik arasındaki ayrıma ilişkin tartışmaları için Kant’ın bkz. (1987: s. 98 ve 115)</li>



<li>[3] Olumsuz duyguları (örneğin korku) ve olumlu duyguları (örneğin haz) bir arada barınması nedeniyle Kant (1987: s.98) yüce deneyimi “olumsuz bir haz” ve (1987: s.117) “yalnızca hoşnutsuzlukla mümkün olan bir zevk” olarak nitelendirir.</li>



<li>[4] Bu soru, örneğin korku filmlerini ve dramatik trajedileri izlemekten neden estetik haz aldığımızı anlama meselesine benzemektedir.</li>



<li>[5] Kant’ın matematiksel yücelik tartışması için bkz. (1987: s. 103-117) ve Kant’ın dinamik yücelik tartışması için bkz. (1987: s. 119-123)</li>



<li>[6] Kant’ın (2005:133) ünlü bir sözü şu şekildedir: “İki şey insan onları ne kadar sık ve istikrarlı bir şekilde düşünürse zihni, sürekli yeni ve artan bir hayranlık [hayret] ve saygı [huşu] ile doldurur: üzerimdeki yıldızlı gök kubbe ve içimdeki ahlak yasası.”  Yıldızlı gök matematiksel olarak yüce ve ahlak yasası, özellikle de özgür irade ile bağlantısında dinamik olarak yüce görülebilir.</li>



<li>[7] Kant’ın yücelik örnekleri listesi için bkz. (1987: s.122 ve 129) Kant çoğunlukla doğadaki yüce örneklerine odaklanır. Kant (1987: s.109) yücelik deneyimini en iyi uyandıran şeyin “kaba” ya da “canavarca” doğa veya (1987: s. 99) “kaos içindeki” ve “en vahşi, kuralsız kargaşa ve yıkım içindeki” doğa olduğunu yazar. Bunun nedeni, kaotik doğanın, biçime bağlı sanatın ya da bitkiler ve hayvanlar gibi doğa nesnelerinin aksine, biçimsiz veya sınırsız (sonsuz) görünmesidir. Kant (1987: s. 108) insan eliyle tasarlanmış yüce nesnelere iki örnek verir: Mısır piramitleri ve Aziz Petrus Bazilikası. Ayrıca insani bir olgu olarak kabul edebilecek savaş örneği de verir (1987: s. 122).</li>



<li>[8] Kant (1987: s.98) yücenin sonsuz olarak tanımlanmasıyla ilgili olarak yücenin “biçimsiz” ve “sınırsız” olduğunu söyler. Kant (1987: s.103) ayrıca yücenin “kesinlikle büyük” ya da “her türlü karşılaştırmanın ötesinde büyük” olan olarak tanımlanabileceğini yazar. Kant (1987: s.112) açıkça “doğa, sezgileri sonsuzluk fikrini beraberinde taşıyan görünüşlerinde yücedir” der. Kant (1987: s.105) doğa nesnelerinin hiçbir zaman gerçekten sonsuz ya da mutlak olarak büyük olmadığına çünkü her zaman daha büyük bir doğa nesnesi olabileceğine ve bu nedenle sonsuzluğun “yalnızca [rasyonel] fikirlerimizde aranması gerektiğine” işaret eder.</li>



<li>[9] Kant (1987: s. 99 ve 113) doğal nesneye (örneğin bir fırtına) genellikle yüce dediğimizi ancak bunun yanlış olduğunu çünkü [fırtınaların] görüntüsü korkunçken “yüce”nin olumlu bir terim olduğunu belirtir. Kant bunun yerine, gerçek yüce nesnenin yalnızca doğal nesne tarafından “uyandırılan ve akla çağrılan” “akıl fikirleri” olduğunu söyler. Kant (1987: s. 100) bu nedenle yücenin “yalnızca kendi içimizde” bulunduğunu yazar. Kant (1987: s. 113 ve 135) açıkça yücenin “aklın fikirlerinde” bulunduğunu söyler. Kant (1987: s. 114), doğanın “aklın fikirlerinin aksine yok denecek kadar küçük” olduğu ortaya çıktığında yüce bir deneyim yaşadığımızı yazar. Kant için akıl, sonsuzluk, özgür irade, Tanrı ve ölümsüzlük gibi mutlak fikirleri üreten zihinsel güçtür.</li>



<li>[10] Kant (1987: s. 107) matematiksel yüceliğin doğal nesnesinin “doğrudan tek bir sezgiyle kavrayamadığımız ” şey olduğunu yazar.</li>



<li>[11] Kant (1987: s. 106) matematiksel yücelik deneyiminde “aklın gerçek bir fikir olarak mutlak bütünlüğü talep ettiğini” yazar. “Mutlak bütünlük” burada sonsuzu söylemenin başka bir yoludur; “Gerçek fikir”, bir duyu algısına karşılık gelen bir fikir anlamına gelir. Kant’a göre, aklın sonsuzluk, Tanrı, özgür irade ve ölümsüz ruh fikirlerine uyan nesnelerin hiçbir duyu algısı yoktur.</li>



<li>[12] Büyük Kanyon sonsuz görünebilir çünkü hepsini bir kerede algılayamazsınız ancak aslında sonsuz değildir çünkü uzayda sınırlıdır; gerçekten sonsuza kadar her yöne uzanmaz. Kant’a göre hiçbir doğal nesne gerçekten sonsuz değildir çünkü hepsinin bir sınırı vardır ve her zaman daha da büyük bir nesne olabilir.</li>



<li>[13] Matematiksel yücelik deneyiminde, akıl esasen duyu algısını kırılma noktasına kadar zorlar. Kant (1987: s. 106) aklın talebinin “duyu dünyasındaki şeylerin büyüklüğünü tahmin etme gücümüzün” “yetersizliğini” ortaya koyduğunu söyler. Kant (1987: s. 113), duyu algısı “aklın fikirleri karşısında yetersiz kaldığında” yüceliği deneyimlediğimizi yazar. ” Kant’ın hayal gücü ya da zihinde imgeler üreten zihinsel güç olarak adlandırdığı şeyin rolü, algının yetersizliğinde önemlidir: Görünüşte sonsuz olan doğal bir nesneyi tek bir görsel algıyla “anlayamazsınız” ya da zihninizde onun tam bir imgesini üretemezsiniz. Akıl sonsuzluk fikrini kavrayabilir ancak hayal gücü bunu zihinsel olarak görselleştiremez.</li>



<li>[14] Kant (1987: s. 116) yüce olanın “[içimizde] sınırsız [yani sonsuz] bir yetinin bilincini açığa çıkardığını” yazar ki bu yeti aklın sonsuzluğu düşünme yetisidir.</li>



<li>[15] Bu nedenle Kant (1987: s. 101) matematiksel yüceliğin gerçek nesnesinin bizim “bilişsel gücümüz” olduğunu yazar. Kant’ın (1987: s. 106) dediği gibi, “Yüce, düşünebilmenin bile aklın her türlü duyu standardını aşan bir güce sahip olduğunu kanıtladığı şeydir.” Ayrıca bkz. Kant (1987: s.111)</li>



<li>[16] Kant (1987: s. 119), doğanın ancak onu “üzerimizde hiçbir hakimiyeti olmayan bir kudret [yani güç] olarak” ele aldığımızda dinamik olarak yüce göründüğünü yazarken, güçlü nesneye güvenli bir mesafeden bakmanın gerekliliği konusunda ısrar eder. Üzerimizde hiçbir hakimiyeti yoktur çünkü fiziksel olarak ondan korunmaktayız. Kant (1987: s. 200), dinamik olarak yüce nesneler bizi kolayca yok edebilirken, “güvenli bir yerde olmamız koşuluyla, onları görmek ne kadar korkutucu olursa o kadar çekici hale gelir” diye yazar. Kant (1987: s. 121) ayrıca dinamik yücelik deneyiminde “tehlikenin gerçek olmadığını” ve “bu heyecan verici hoşlanmayı [hazzı] hissetmek için kendimizi güvende bulmamız gerektiğini” belirtir.</li>



<li>[17] Kant (1987: s. 129) bir kişinin dinamik yücelik deneyiminde korku gibi bir şey hissedebileceğini ancak “güvende olduğunu bildiği için bunun gerçek bir korku olmadığını” yazar. “Kant (1987: s.119-200) dinamik yücelik deneyiminde gerçekten korkmadan korktuğumuzu yazar. Eğer (örneğin bir kasırgaya yakalandığımızda olduğu gibi) hemen hayatımız için korkuyor olsaydık, fırtınayı yüce, yani zevkli bulmazdık. Kant’ın (1987: s. 200) yazdığı gibi, “bizi korkutan bir nesnenin görüntüsünden kaçarız ve ciddiye aldığımız korkudan hoşlanmamız mümkün değildir.” ” Kant korkunun, güçlü nesneden gerçekten korkmak yerine yalnızca onun bize nasıl zarar verebileceğini düşünmekten kaynaklandığını açıklığa kavuşturur. Başka bir deyişle, yüce olan gerçek korkudan ziyade hayal edilen korkudan oluşur. Ayrıca güçlü doğal nesneden gerçekten korkmayız çünkü Kant için tüm estetik deneyimlerde olduğu gibi, yüce olanı “ilgisiz” bir şekilde, yani bizi fiziksel ya da maddi anlamda nasıl etkileyebileceğini dikkate almadan düşünürüz. Bununla birlikte, deneyimin yüce için gerekli olan duygusal kararsızlığı (yani “olumsuz hazzı”) içermesi için fırtınayı korkutucu bulmalıyız (yani, bir şekilde bize zihinsel rahatsızlık vermelidir).</li>



<li>[18] Kant (1987: s. 120), tıpkı matematiksel yücelikte olduğu gibi, dinamik olarak yüce olan gerçek nesnenin “akıl gücümüz” olduğunu özellikle belirtir. Kant için bir kez daha, yalnızca sonsuz bir zihinsel güç (yani akıl) sonsuzluk fikrini kavrayabilir ki bu durumda sonsuz güç, yani özgür irade söz konusudur.</li>



<li>[19] Kant (1987: s. 120) dinamik yüceliğin “doğanın görünüşteki her şeye kadirliğine… direnme yeteneğini kendimizde keşfetmemizi sağladığını” yazar. Kant (1987: s. 121) dinamik yüceliğin “seçme” ve “tam bir müzakere” yapma gücümüz fikrini ortaya çıkardığını söyler. Dahası, Kant (1987: s. 125) herkesin yüce olanı deneyimleyebileceğini çünkü tüm insanların özgür irade kavramını içeren “ahlaki duygu” ya da (1987: s. 127) “pratik akıl” ile donatılmış olduğunu yazar. Kant (1987: s. 135) açıkça dinamik yüceliğin “özgürlük fikrini” ortaya çıkardığını söyler. Özgür irade kavramının felsefi yansımaları için bkz. Jonah Nagashima’nın <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ozgur-irade-ve-ozgur-secim-jonah-nagashima/">Free Will and Free Choice </a> ve Chelsea Haramia’nın <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ozgur-irade-ve-ahlaki-sorumluluk-chelsea-haramia/">Free Will and Moral Responsibility </a>.  Kant’a göre özgür irademiz açısından manevi varlıklar olarak kabul edilebiliriz çünkü özgür irade “duyular üstü” ya da doğaüstü, fiziksel ve maddi olmayan bir şeydir.</li>



<li>[20] Clewis (2009) kitabının tamamını yücenin nasıl özgür iradenin açığa çıkmasının bir deneyimi olduğunu keşfetmeye ayırmıştır.</li>



<li>[21] Kant (1987: s. 121) dinamik yüceliğin rasyonel “aklın kendi yüceliğini hissetmesini” sağladığını yazar. Daha ayrıntılı olarak (1987: s. 123), “yücelik doğadaki herhangi bir şeyde değil, yalnızca içimizdeki doğaya ve dolayısıyla (bizi etkilediği ölçüde) dışımızdaki doğaya karşı üstünlüğümüzün bilincine varabildiğimiz ölçüde zihnimizde bulunur.” Ayrıca (1987: s. 120), yüce olumlu ya da onurlandırıcı bir terimdir ve bu nedenle kasırgalar gibi olumsuz ve korkunç derecede yıkıcı olaylara atfedilemez.</li>



<li>[22] Kant (1987: s. 120) dinamik yüceliğin, gerçek sonsuz (ya da yüce) nesnenin akıl ve onun özgür irade fikri olduğunu ortaya koyduğunu, bunun da karşılaştırma yoluyla doğanın kudretinin yalnızca sonsuz görünen bir “görünüşte her şeye kadirlik” olduğunu gösterdiğini yazar.</li>



<li>[23] Kant (1987: s. 121) yüce olanın “bizde doğa üzerinde bir üstünlük ortaya çıkardığını”, “[aklı] doğanın bile üzerine çıkardığını” yazar. ” Yüce (1987: s. 123), rasyonel mesleğimizi “doğanın yüce bir şekilde üstünde” olarak düşünmemizi sağladığı için bizi “doğaya olan üstünlüğümüzün bilincinde” kılar. ” Yüce (1987: s. 124), aklın “duyarlılık üzerindeki… hâkimiyetinden” oluşur.</li>



<li>[24] Kant’ın (1987: s. 122) kendisi de insanların yüceliği genellikle Tanrı’nın bir görünümü olarak yorumladığını belirtmektedir. Sonuç olarak, Kant bunu kabul etmemiş olsa bile, yüce olan mistik bir boyut barındırabilir. Mistisizm hakkında daha fazla bilgi almak için bkz. Matthew Sanderson’ın <a href="https://1000wordphilosophy.com/2023/07/31/philosophy-of-mysticism/">Philosophy of Mysticism: Do Mystical Experiences Justify Religious Belief? </a>yazısına bakınız.</li>



<li>[25] Bu eleştirinin örnekleri için bkz. Crowther (1991) ve Brady (2013). Kant’ın yüceliği akla dayandırma kararının, eleştirel felsefesinin tartışmasız ana projesi olan aklın egemenliğini göstermekle tutarlı olduğuna dikkat edin; buna göre, örneğin, akıl bilginin temellerini eleştirebilir ve ahlaki ödevler sağlayabilir.</li>



<li>[26] Kant’ın teorisi üzerine düşünceler içeren yüce üzerine denemeler için bkz: Clewis (2018), Doran (2017), Shaw (2017) ve Costelloe (2015). Kant’ın teorisine adanmış çalışmalar için Clewis (2009), Crowther (1991) ve Merritt’e (2018) bakınız.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h3 class="wp-block-heading">Referanslar</h3>



<ul>
<li><a href="https://www.cambridge.org/core/books/sublime-in-modern-philosophy/9A79EC814E0DA6654D7D4119D5F9415E">Brady, Emily. (2013). </a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/sublime-in-modern-philosophy/9A79EC814E0DA6654D7D4119D5F9415E"><em>The Sublime in Modern Philosophy: Aesthetics, Ethics, and Nature</em></a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/sublime-in-modern-philosophy/9A79EC814E0DA6654D7D4119D5F9415E">. Cambridge University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.cambridge.org/core/books/kantian-sublime-and-the-revelation-of-freedom/76E7E11759484476DAB89B96C7286221">Clewis, Robert R. (2009). </a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/kantian-sublime-and-the-revelation-of-freedom/76E7E11759484476DAB89B96C7286221"><em>The Kantian Sublime and the Revelation of Freedom</em></a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/kantian-sublime-and-the-revelation-of-freedom/76E7E11759484476DAB89B96C7286221">. Cambridge University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.bloomsbury.com/us/sublime-reader-9781350030169/">Clewis, Robert R. (2018). </a><a href="https://www.bloomsbury.com/us/sublime-reader-9781350030169/"><em>The Sublime Reader</em></a><a href="https://www.bloomsbury.com/us/sublime-reader-9781350030169/">. Bloomsbury.</a></li>



<li><a href="https://www.cambridge.org/core/books/sublime/4D52C6973DBD3F0293B9C9D65B345BFC">Costelloe, Timothy M. </a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/sublime/4D52C6973DBD3F0293B9C9D65B345BFC"><em>The Sublime: From Antiquity to the Present</em></a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/sublime/4D52C6973DBD3F0293B9C9D65B345BFC">. Cambridge University Press.</a></li>



<li><a href="https://global.oup.com/academic/product/the-kantian-sublime-9780198239314?cc=us&lang=en&">Crowther, Paul. (1991). </a><a href="https://global.oup.com/academic/product/the-kantian-sublime-9780198239314?cc=us&lang=en&"><em>The Kantian Sublime: From Morality to Art</em></a><a href="https://global.oup.com/academic/product/the-kantian-sublime-9780198239314?cc=us&lang=en&">. Oxford University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.cambridge.org/core/books/theory-of-the-sublime-from-longinus-to-kant/4BB4E6DFF02689FB880AE43FF57A4E44">Doran, Robert. (2017). </a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/theory-of-the-sublime-from-longinus-to-kant/4BB4E6DFF02689FB880AE43FF57A4E44"><em>The Theory of the Sublime: from Longinus to Kant</em></a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/theory-of-the-sublime-from-longinus-to-kant/4BB4E6DFF02689FB880AE43FF57A4E44">. Cambridge University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.amazon.com/Critique-Judgment-Hackett-Classics-Immanuel/dp/0872200256">Kant, Immanuel. (1987). </a><a href="https://www.amazon.com/Critique-Judgment-Hackett-Classics-Immanuel/dp/0872200256"><em>Critique of Judgment</em></a><a href="https://www.amazon.com/Critique-Judgment-Hackett-Classics-Immanuel/dp/0872200256">. Hackett Publishing.</a></li>



<li><a href="https://www.cambridge.org/core/books/kant-critique-of-practical-reason/6ABE30C4D2DD9511891141879A0A3DA9">Kant, Immanuel. (2005). Critique of Practical Reason. Cambridge University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.cambridge.org/core/books/sublime/35110A6DFD734453C0780E8B2FE328C0">Merritt, Melissa McBay. (2018). </a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/sublime/35110A6DFD734453C0780E8B2FE328C0"><em>The Sublime</em></a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/sublime/35110A6DFD734453C0780E8B2FE328C0">. Cambridge University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.routledge.com/The-Sublime/Drakakis-Shaw/p/book/9781138859647?gclid=CjwKCAjww7KmBhAyEiwA5-PUSgqoV4pp9jqJPcZ3DoWZaLAvB31nSAjGJM6rk6rZ-qwCaWiB2eYlpxoCr-MQAvD_BwE">Shaw, Philip. (2017). </a><a href="https://www.routledge.com/The-Sublime/Drakakis-Shaw/p/book/9781138859647?gclid=CjwKCAjww7KmBhAyEiwA5-PUSgqoV4pp9jqJPcZ3DoWZaLAvB31nSAjGJM6rk6rZ-qwCaWiB2eYlpxoCr-MQAvD_BwE"><em>The Sublime</em></a><a href="https://www.routledge.com/The-Sublime/Drakakis-Shaw/p/book/9781138859647?gclid=CjwKCAjww7KmBhAyEiwA5-PUSgqoV4pp9jqJPcZ3DoWZaLAvB31nSAjGJM6rk6rZ-qwCaWiB2eYlpxoCr-MQAvD_BwE">. Routledge.</a></li>
</ul>



<p><strong>İlişkili Makaleler</strong></p>



<ul>
<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/02/13/aesthetics-vs-art/">Estetik ve Sanat</a> – Brock Rough</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sanatin-tanimlari-brock-rough/">Sanatın Tanımları</a> – Brock Rough</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/deontoloji-kantci-etik-andrew-chapman/">Deontoloji: Kantçı Etik</a> – Andrew Chapman</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ozgur-irade-ve-ozgur-secim-jonah-nagashima/">Özgür İrade Ve Özgür Seçim</a> – Jonah Nagashima</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ozgur-irade-ve-ahlaki-sorumluluk-chelsea-haramia/">Özgür İrade ve Ahlaki Sorumluluk</a> – Chelsea Haramia</li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2023/07/31/philosophy-of-mysticism/">Mistisizm Felsefesi: Mistik Deneyimler Dini İnancı Haklı Çıkarır mı?</a> – Matthew Sanderson</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Matthew Sanderson </strong>– <a href="https://1000wordphilosophy.com/2023/11/11/kants-theory-of-the-sublime/">“Kant’s Theory of the Sublime”</a>, (Erişim Tarihi: 08.12.2023)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Çağnur Erdoğan</p>



<p><strong>Editör:</strong> Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kantin-yucelik-teorisi-matthew-sanderson/">Kant’ın Yücelik Teorisi – Matthew Sanderson</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Birkaç İyi Adam – Matt Qvortrup</title>
<link>https://trafikdernegi.com/birkac-iyi-adam-matt-qvortrup</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/birkac-iyi-adam-matt-qvortrup</guid>
<description><![CDATA[ Matt Qvortrup bu etkileyici Soğuk Savaşçı ahlaki mahkeme salonunda Tom Cruise’u Kantçı, Jack Nicholson’ı ise faydacı olarak ele alıyor. “Gerçekle başa çıkamazsınız!” Jack Nicholson’ın, Rob Reiner’ın Birkaç İyi Adam (1992) filminin son sahnelerinden birinde söylediği bu söz, bir filozof için bu filmin epistemoloji -dünyayı nasıl anladığımız- ya da metafizik -gerçekliğin doğası- hakkında olduğunu ima edebilir. Ancak gerçek bundan çok uzaktır. Aslında, Guantanamo Körfezi Deniz Üssü’nde, düşük performans gösteren ve itaatsiz bir er olan Willy Santiago’nun yargısız infazını konu alan bu dram, her şeyden önce etik ile ilgilidir. Daha doğrusu, faydacı (ya da sonuççu) etik ile Kantçı (ya da deontolojik) muadili
The post Birkaç İyi Adam – Matt Qvortrup first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/ll_XGZ_ZF8kk0YpV9H8cmNtYZYYjG86e8iZkp8xYGQAjq_RcP9YYXxtUNN-scaled.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:19:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Birkaç, İyi, Adam, –, Matt, Qvortrup</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Matt Qvortrup bu etkileyici Soğuk Savaşçı ahlaki mahkeme salonunda Tom Cruise’u Kantçı, Jack Nicholson’ı ise faydacı olarak ele alıyor.</p>



<p>“Gerçekle başa çıkamazsınız!” Jack Nicholson’ın, Rob Reiner’ın <em>Birkaç İyi Adam</em> (1992) filminin son sahnelerinden birinde söylediği bu söz, bir filozof için bu filmin epistemoloji -dünyayı nasıl anladığımız- ya da metafizik -gerçekliğin doğası- hakkında olduğunu ima edebilir. Ancak gerçek bundan çok uzaktır. Aslında, Guantanamo Körfezi Deniz Üssü’nde, düşük performans gösteren ve itaatsiz bir er olan Willy Santiago’nun yargısız infazını konu alan bu dram, her şeyden önce etik ile ilgilidir. Daha doğrusu, faydacı (ya da sonuççu) etik ile Kantçı (ya da deontolojik) muadili arasındaki bir hesaplaşmadır.</p>



<p>Daha önce komik ama pek de felsefi olmayan <em>When Harry Met Sally</em> (1989) filmini yönetmiş olan Rob Reiner, genellikle meta-etikle, yani etik teorilerin karşılaştırılmasıyla ilişkilendirilen bir yönetmen değildir. Senarist Aaron Sorkin de ahlak felsefesinin inceliklerine dair derin bilgisiyle tanınan biri değildir (gerçi daha sonra Facebook’un kuruluşunu çevreleyen hukuki meseleleri konu alan ve en iyi uyarlama senaryo dalında Oscar kazandığı <em>The Social Network filmini </em>yazmıştır). Yine de <em>Birkaç İyi Adam</em>, Aristoteles’in M.Ö. 350’lerde yazdığı <em><strong>Nikomakhos’a Etik</strong></em>‘ten John Rawls’un 1971’de yazdığı <em><strong>Bir Adalet Teorisi</strong></em>‘ne kadar filozoflar tarafından ortaya atılan en derin etik soruların sinematografik bir ifadesidir ve hiçbir zaman açıkça ifade edilmese de film, en gözde etikçiler arasında yer alan Immanuel Kant ve Jeremy Bentham arasındaki bir hesaplaşmaya sahne olur. Bu filmdeki çatışma, amacın aracı haklı çıkardığını varsayan faydacı etik ile her zaman bireylerin haklarını öncelememiz/temsil etmemiz gerektiğine dair Kantçı inanç arasındaki bir savaştır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Faydacılığa Dair Bazı Bilgiler</h2>



<p>Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için birkaç ön bilgi yardımcı olabilir. İlk olarak faydacılığın ana dayanaklarını hatırlatalım. En bilinen haliyle faydacılık, genellikle “en büyük mutluluk ilkesi” ile ilişkilendirilen İngiliz filozof Jeremy Bentham’a (1748-1832) kadar uzanır. Bu, herhangi bir ahlaki seçim durumunda doğru eylemin, “en fazla sayıda insanın en büyük mutluluğunu” yaratan ya da mümkün kılan eylem olduğu fikridir. Bentham’ın da ilk olarak kendisinin kabul ettiği gibi, bu ifade bizzat onun tarafından icat edilmemiştir. Faydacılığın babası bu ifadeyi ilk kez Oxford’daki <em>Queen’s College</em>‘ın kütüphanesinde okumuştu ve bu ifade için kaynak olarak da kimyager-filozof ve dini muhalif Joseph Priestley’i (1733-1804) göstermişti. Midlands’lı bu polimat, sodalı suyu icat eden adam olarak ünlenmişti; ancak zamanında aynı zamanda ünlü bir siyasi yazardı. Priestley, 1768 tarihli <em><strong>Hükümet Üzerine Deneme</strong></em>‘sinde “en büyük mutluluk ilkesi” ifadesini kullanmıştır. (Bu hikaye Mary Warnock tarafından John Stuart Mill’in <em><strong>Faydacılık</strong></em> adlı eserine yazdığı Giriş’te anlatılmaktadır).</p>



<p>Bentham edepli ve onurlu bir adamdı. Priestley’e olan borcunu usulünce kabul etmişti. Ama aslında ilke daha da eskiydi. Entelektüel düşünce tarihçileri haklı olarak “en büyük mutluluk” ilkesi’nin ilk kez büyük Alman filozof Gottfried Wilhelm Leibniz (1746-1716) tarafından, pek tanınmayan hukuk reformcusu ve hukukçu Samuel Cocceji hakkında eleştirel bir yorumda kullanıldığına işaret edeceklerdir (bkz. örneğin, <em>‘The Greatest Happiness Principle and Other Early German Anticipations of Utilitarian Theory’, Joachim Hruschka, Utilitas</em>, s.166, 1991). Ancak bu ilke artık Bentham’la birlikte anılmaktadır, çünkü Bentham kendini daha iyi anlatmış ve tanıtmıştır.</p>



<p>Benthamcı faydacı ahlak teorisi için bir motto ve inanç maddesi haline gelen bu ifadenin, Bentham’ın <em>Ahlak ve Yasama İlkelerine Giriş</em> adlı eserinin 1822 baskısında bir dipnot olarak ortaya çıkması da bir başka ilginç durumdur. Burada, bir ahlak teorisi ve siyaset felsefesinin “<em><strong>Hükümetin tek doğru ve haklı amacı olarak en büyük sayının en büyük mutluluğunu ortaya koyan bir ilkeye</strong></em>” dayanması gerektiğini yazmıştır (s.7).</p>



<p>Bentham’a göre etik, teolojik referanslardan ve “doğal haklar” fikirlerinden arındırılması gereken pratik bir disiplindi; ikincisi Bentham tarafından “saçmalık” olarak görülüp kınanmıştı.</p>



<p>Tüm bu fikirler Rob Reiner’ın filminde bulunabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Görevi Savunurken</h2>



<p>Santiago’nun ölümü filmin ilk beş dakikası içinde gerçekleşir ve geri kalanı bir mahkeme salonu dramasıdır. Spoiler vermeden, Jack Nicholson’ın karakterinin film boyunca suçlanan askerleri savunurken Bentham’ın ilkesini savunduğu rahatlıkla söylenebilir. Albay Jessup’un soyut ahlaki ilkeleri ve hatta hukukun üstünlüğünü savunanlara karşı tek hoşnutsuzluğu vardır: Önemli olanın<em><strong> sonuç</strong></em> olduğu. Bu da bazen, eğer “en fazla sayıda” insanı koruma amacına hizmet ediyorsa, “<em>kırmızı kod</em>‘un” -askeri argoda yargısız infaz- haklı görülebileceği anlamına gelir. Temel olarak, amaç aracı haklı çıkarır; ya da Søren Kierkegaard’ın (şaşırtıcı bir şekilde sonuççu bir yorumla) ifade ettiği gibi, “etik olanın teleolojik olarak askıya alınması” söz konusudur (<em><strong>Korku ve Titreme</strong></em>, 1843). Aradaki tek fark, Jack Nicholson karakterinin kendisini Danimarkalı varoluşçudan daha az yüce terimlerle ifade etmesidir. O, etik eleştirilerle karşı karşıya kaldığında oldukça serttir: “<em><strong>Umurumda değil. Biz hayat kurtarma işindeyiz</strong></em>” der. Dahası, pragmatizmi nedeniyle Albay Jessop daha da ileri giderek şöyle der: “<em><strong>Benim sağladığım özgürlüğün battaniyesi altında yatıp kalkan ve sonra da bunu nasıl sağladığımı sorgulayan bir adama kendimi açıklayamaya ne zamanım ne de isteğim var.</strong></em>” O adam Tom Cruise’dur.</p>



<p>Albay Jessop’un karşısına Teğmen Daniel Kaffee kılığında Tom Cruise çıkar. Harvard mezunu ve eski bir başsavcının oğlu olan Kaffee, kazançlı bir avukatlık kariyerine başlamadan önce birkaç yılını ordunun savunma avukatı olarak geçirmektedir. Başlangıçta hukuktan çok beyzbolla ilgilenen bir çocuk olarak tasvir edilen Cruise’un karakteri, Nicholson’ınkinin aksine, temelde ihlal edilemeyecek etik standartlar olduğuna dair deontolojik bir inanca sahiptir. “Deontolojik” kelimesi Yunanca “deon’dan gelir – “yapılması gereken” ya da basitçe “görev” anlamına gelmektedir. Jessop için olduğu gibi Kaffee için de “kırmızı kod” sonucunda bir askerin ölmesinin birçok kişinin hayatını kurtarıp kurtarmayacağı önemli değildir. Önemli olan doğru ve yanlışın var olduğu ve doğru olanın yapılması gereken olduğudur. Burada sonuç değil, güdü ahlaki açıdan büyük bir önem taşımaktadır.</p>



<p>Bu görüşe sahip olan Teğmen Daniel Kaffee bir Kantçıdır. Kantçılar için bir eylemin sonuçları önemsiz değildir, ancak bir eylemin iyi olabilmesi için “iyi irade” ile tutarlı olması, başka bir deyişle eylemin arkasındaki güdünün iyi niyetli olması gerekir. Immanuel Kant (1724-1804) ve diğer deontolojik etikçilere göre, “ahlak yasasının” emirlerine uymak kategorik bir zorunluluktur- yani, koşullar ne olursa olsun ahlak yasasına uyulmalıdır. Peki ama bu ahlak yasası nedir? <em><strong>Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi</strong></em> (1785) adlı eserinde Kant, “insanlığa, hem kendi kişiliğinizde hem de başkalarının kişiliğinde, her zaman aynı zamanda bir amaç olarak, asla onları yalnızca bir araç olarak görecek şekilde davranılmaması gerektiğini” savunmuştur. O halde Guantanamo Körfezi’ndeki askerlerin etik davranmak için yapmaları gereken şey, birbirlerine sadece araç olarak değil, “kendi içlerinde amaç” olarak davranmaktı. Kırmızı Kod emri vermek, askeri disiplini güçlendirmek amacıyla Er Santiego’yu örnek göstermekti. Bu haliyle ona sadece bir araç olarak davranmaktı, kendi içinde bir amaç olarak değil.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Güç Etiği</h2>



<p>Siyaset felsefesi tarihinde Kant’ın pozisyonuna saldıran yazarların sayısı hiç de az değildir. Kant’ın <em><strong>Ebedi Barış Üzerine</strong> </em>(1795) adlı eserinde savunduğu idealizmi reddeden ve “Gerçekçi” olarak adlandırılan ekolün yazarları, deontolojik filozoflar tarafından benimsenen ahlaki idealizmin eninde sonunda daha fazla sıkıntıya yol açacağını savunmuşlardır. Bu ekolün duayeni Hans Morgenthau’nun (1904-1980) yazdığı gibi: “<em><strong>Elimiz iyi niyeti nihai gibi görünen şeye taşırken, kötülüğün meyvesi asil düşüncenin tohumundan büyür</strong></em>” (<em>Scientific Man vs. Power Politics</em>, s.188, 1946). Belki de Albay Jessop West Point’teyken Gerçekçilik hakkında bilgi edinmiş ve Morgenthau’yu okumuştur. Film kesinlikle böyle görünmesini sağlıyor. Albay’ın fikirleri Morgenthau’nun felsefesinin yanı sıra Jeremy Bentham’ın faydacılığına da çarpıcı bir benzerlik taşımaktadır. Tom Cruise’un Kantçı sorgulamasına “Gerçekle başa çıkamazsın!” diye karşılık veren Nicholson’ın karakteri, faydacı ve sonuççu etiği çok güzel özetliyor. Tiradı kelimesi kelimesine alıntılanmayı hak ediyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Evlat, duvarları olan bir dünyada yaşıyoruz ve bu duvarların silahlı adamlar tarafından korunması gerekiyor. Bunu kim yapacak? Sen mi? Sen mi, Teğmen Weinberg mi? Senin anlayabileceğinden çok daha büyük bir sorumluluğum var. Santiago için ağlıyorsun ve denizcilere lanet okuyorsun. Böyle bir lüksün var. Benim bildiklerimi bilmeme lüksüne sahipsiniz. Santiago’nun ölümü trajik olsa da, muhtemelen hayat kurtardı; ve benim varlığım, sizin için grotesk ve anlaşılmaz olsa da, hayat kurtarıyor.</em></p>
</blockquote>



<p>Zavallı Santiago’nun ölümü “hayat kurtardı”. İşte bu: “En çok sayıda insan için en büyük mutluluk”tur.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Birkaç Son Söz</h2>



<p>Elbette, <em><strong>Birkaç İyi Adam</strong></em> sadece ahlak felsefesinde birbirine taban tabana zıt iki görüşün açıklanması ve iyi ile kötünün ne olduğuna dair bir tartışmaya giriş (hazırlık) değildir. Bu, güçlerinin doruğundaki oyuncular tarafından sergilenen sürükleyici bir yaşam ve ölüm öyküsüdür. Yönetmenlikte coşkulu bir oyunculuk var (senarist Aaron Sorkin’in bir duruşma avukatı olarak Cameo rolünde yer alması da buna dahil). Film, süper yıldızlığın eşiğindeki hevesli oyunculardan oluşan göz kamaştırıcı bir kadroya sahip: Demi Moore, genç avukat Teğmen Komutan Joanne Galloway rolünde muhteşem. Bugünlerde, eğer İngilizseniz, Kevin Bacon en çok telefon reklamlarıyla tanınıyor; ama buradaki savcılık avukatı performansı mükemmelden aşağı değil. Tom Cruise’un kamuoyunda çokça tartışılan dini görüşleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, bu film oyunculuğuyla ilgili tüm eleştirileri susturacaktır. Ama hepsinin üzerinde olan elbette Jack Nicholson’dır. Sorkin’in senaryosunu okuyanlar Albay Jessup’u biraz tek boyutlu ve düpedüz tatsız bir Soğuk Savaşçı olarak bulacaklardır. Ancak filmde Nicholson tutku ve inançla konuşur. Rahatsız edici olsa da izleyici onun sonuççu ahlak felsefesine katılmamakta zorlanabilir. Rahat hayatlar yaşayan ve insan hakları konusunda ahkam kesenlere ise Albay Jessup’un basit bir yanıtı var: “<em><strong>Gerçeği istemiyorsunuz çünkü partilerde konuşmadığınız derinlerde bir yerde beni o duvarda istiyorsunuz. O duvarda bana ihtiyacınız var.</strong></em>” Ve hala muhalif olmakta ısrar edenlere: “<strong><em>Elinize bir silah almanızı ve bir mevzide durmanızı öneririm</em></strong>” diyor. Bir Kantçı için onun fikirleri son derece rahatsız edicidir; ancak çürütülmesi zordur.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Matt Qvortrup </strong>– “<a href="https://philosophynow.org/issues/138/A_Few_Good_Men" target="_blank" rel="noopener" title="">A Few Good Men</a>”, (Erişim Tarihi: 11.12.2023)</p>



<p><strong>Çeviri: </strong>Ali Tacar</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Ufuk Yazlık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/birkac-iyi-adam-matt-qvortrup/">Birkaç İyi Adam – Matt Qvortrup</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kadınları Silmeye Karşı Mücadele – Mary Harrington</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kadinlari-silmeye-karsi-mucadele-mary-harrington</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kadinlari-silmeye-karsi-mucadele-mary-harrington</guid>
<description><![CDATA[ Gender Acceleration: A Blackpaper; 2018 yılında kaleme alınmış, “insan olmanın korkunç lanetinden’’ hayali bir kaçışı kutlayan anonim bir metin olup üremenin cinsellikten –teknolojinin de yardımıyla– kopuşunu anlatır ve bunun sonucunda kendi doğamıza karşı galip gelebilmemizi umar: Trans kadınlar, tekno-sermayenin, sayısı gittikçe artan biçimler halinde yeni suretler üretmesidir. Bugün bildiğimiz kadarıyla trans kadınlar, insanlıkla bir olmuş tekno-sermaye çıkarına müsadere edilmiş bedenlerdir. Onların vücutları, altta yatan makinenin insanlığa sızış yoludur. Bu makine şanslı azınlığı, insan olmanın korkunç lanetinden kurtarıp lezbiyen şeytan üretim bandına sevk eder. Cinsiyet bölünmesinin önce ikili sistemden, nihayetinde de insanın kendisinden uzaklaşan bu aşağı yönlü basamaklar, feministlerin nihai zaferi
The post Kadınları Silmeye Karşı Mücadele – Mary Harrington first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/04/ai-generated-8655647_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kadınları, Silmeye, Karşı, Mücadele, –, Mary, Harrington</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="https://vastabrupt.com/2018/10/31/gender-acceleration/">Gender Acceleration: A Blackpaper</a></em>; 2018 yılında kaleme alınmış, “insan olmanın korkunç lanetinden’’ hayali bir kaçışı kutlayan anonim bir metin olup üremenin cinsellikten –teknolojinin de yardımıyla– kopuşunu anlatır ve bunun sonucunda kendi doğamıza karşı galip gelebilmemizi umar:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Trans kadınlar, tekno-sermayenin, sayısı gittikçe artan biçimler halinde yeni suretler üretmesidir. Bugün bildiğimiz kadarıyla trans kadınlar, insanlıkla bir olmuş tekno-sermaye çıkarına müsadere edilmiş bedenlerdir. Onların vücutları, altta yatan makinenin insanlığa sızış yoludur. Bu makine şanslı azınlığı, insan olmanın korkunç lanetinden kurtarıp lezbiyen şeytan üretim bandına sevk eder.</p>
</blockquote>



<p>Cinsiyet bölünmesinin önce ikili sistemden, nihayetinde de insanın kendisinden uzaklaşan bu aşağı yönlü basamaklar, feministlerin nihai zaferi olarak sunulmaktadır: tüm kısıtlamaların ortadan kalkmasıyla birlikte, soyut bir ilke olan “nizam”da da bulunan erkekliğin izlerinin de silinmesi.</p>



<p>Gender Acceleration korkutucu olabilse de ana akım ‘’kesişen’’ feminist doktrinin abartılı bir yorumundan birazcık daha fazlasıdır. Bu doktrin temel feminist amacı olarak kadın kimliğini biyolojik verilerle ayrıştırma ihtiyacını benimsemiştir. Şöyle bir özgürleşme vardır: ameliyat yoluyla kadın olmuş erkeklerin ‘’yılın kadını’’ ödülü aldığı bir ortamla birlikte, biyolojik kadınların bilerek ve isteyerek çocuk sahibi olmamalarının kutlanması.</p>



<p>Bu tam manasıyla Gender Acceleration’un vizyonudur: İnsanlığın üreme mantığından bağımsızlık ve erkeğin hizmetinde daha fazla bulunmayarak geleceği üretecek kişi olmak. Bu doktrin aynı zamanda Gender Acceleration’un tekno-sermayenin insanlığın özgürleştirici kaynaşmasını da benimsiyor. Aynı zamanda seks işçileri haklarını –bir diğer adıyla rıza yoluyla güvence verilmesiyle piyasaların insan cinselliğine olan saldırısını– da kışkırtıyor. Aynı zamanda ticari biyomedikalin, insan üremesinin daha bile özel katmanlarına genişlemesini savunuyor ve bedenlerimizi, içsel benliğimizle eşlemek –yani ameliyat yoluyla şekillendirmek– uğruna tekno-sermayenin imkanlarını kullanmayı feminist olarak etiketliyor.</p>



<p>Bu idealler bugün feminizmin kabuğu olma iddiasında olsalar da şimdilerde çoğu icraati aktif olarak kadınların aleyhine işlemektedir. Bugün feminizm olarak kabul edilen şey aslında bizzat somut verilerden radikal bir özgürleşme arayışıdır.</p>



<p>O halde belki de bu ideolojiyi ‘’biyoliberteryenizm’’ olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Benzer şekilde bu biyoliberteryenizmi, feminizmin yabancı istilacısı olarak ele almak da yanıltıcıdır çünkü o feminizmin şeytan çocuğudur. Onu taşıyan ananın rahminden çıkış yolunu kanlar içinde ve kemirerek aramaktadır.</p>



<p>Simone de Beauvoir, İkinci Cinsiyet kitabında gebeliği dehşet verici ve sömürgeleştirici olarak görmüştür. Bundan 20 yıl sonra radikal feminist Shulamith Firestone, Seksin Diyalektiği kitabında bunu daha da ileri götürür: Yeni üreme teknolojilerinin, siber-komünizm ile birleştirilmiş radikalize yeni üreme formları aracılığıyla kadınları, doğurganlığın dehşeti ve kısıtlayıcılığından tamamen kurtarmayı hayal eder.</p>



<p>Firestone bu yolla tüm kadın ve çocukların özgür olacağını, insanlığın çok biçimli cinselliğe geri dönebileceğini, ataerkil kısıtlardan kurtulacağını ve kişinin ‘’basitçe ve tam anlamıyla var olma ve eylemde bulunma süreci içinde kendini gerçekleştirebileceğini’’ ön görmüştür.</p>



<p>50 yıl sonra bizler, Firestone’un dünyasında yaşamaktayız. Bazı şanslı kadınlar –makineler sayesinde olmasa da– taşıyıcı annelik sayesinde gebeliğin sıkıntısından kurtuldular. Radikalize yeni üreme formları artık gerçeğimiz. IVF (in vitro fertilization yani halk arasındaki ismiyle tüp bebek), yumurta dondurma, gen seleksiyonlu embriyolar ve CRISPR ile düzenlenmiş bebekler ve hatta bazı ülkelerde Down sendromlu doğmamış bebeklerde %95 civarı bir kürtaj oranını sağlayan NIPT testi<a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/kadinlari-silmeye-karsi-mucadele#footnote-1-143909697">1</a>.</p>



<p>Bu esnada, Pride (Gurur) bayraklarının çokluğu ve şeritlerindeki sayısal artışa ayak uydurmanın zorluğu, Firestone’un hayal ettiği çok biçimli cinselliğin cisheteronormativite üzerindeki kültürel hakimiyeti gösteriyor. Başka yerlerde, çocukların cinsel özgürlüğü sivil özgürlükler sepetine dahil olmak ve kendine ait bir alan oluşturmak için uğraş veriyor. Tekno-sermaye güvenlik devletiyle birleştikçe, Tekno oligarkların UBI<a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/kadinlari-silmeye-karsi-mucadele#footnote-2-143909697">2</a> tarafından seyreltilmiş kitlesel otomasyona yönelik baskıları göz önüne alındığında sibernetik komünizm uzak bir ütopyadan çok, bir gazete manşetinde olmaya yaklaşıyor.</p>



<p>Benim hedefim, kötü her şeyin basit feminizmin hatası olduğuna yönelik bayağı hilekârlığı tekrar etmek değil. Aslında feminizm kendi içinde fraksiyonlara ayrılmış, zengin bir politik gelenektir. 1960’lar öncesi yazar ve düşünürlerin çoğu cinsiyet dimorfizmi ve üremenin asimetrisini aşılması gereken engeller değil kadınları ilgilendiren değişmez siyasi gerçekler olarak kabul ediyordu.</p>



<p>Bu sağduyulu uzlaşma; 1966 yılında Ulusal Kadın Örgütü, hem modern teknolojinin cinsellik üzerindeki dönüştürücü etkilerini hem de anneliğin kadınlar için ehemmiyetini kabul eden bir bildiri yayınladığında kabul edilmiş ve teknolojinin kadınların bir zamanlar evde yaptıkları işlerin çoğunu azalttığını ve çoğu iş için bir kriter olmuş olan kas gücünü neredeyse tamamen ortadan kaldırdığını da ilan etmişti.</p>



<p>Örgüt sonuç olarak, bunun yalnızca toplumsal düzende kadınların kalıcı yabancılar haline gelmemeleri amacıyla toplumun eski ve yeni alanlarını onlara açmak olduğunu ileri sürdü ve ‘’çoğu kadın için yaşamlarının en önemli parçası olmaya devam ediyor,’’ dedi.</p>



<p>Ulusal Kadın Örgütünün tavrı için ‘’biyorealist’’ diyebiliriz: Cinsiyetler için değişen koşullar altında adil bir zemin ararken aynı zamanda bazı biyolojik gerçekleri sabit kabul eden cinsten bir duruş.</p>



<p>UKÖ, Wollstonecraft’a kadar uzanan feminist geleneğe yönelik bakışı özetleyen ve bugün bile kadınlar arasında kabul edilen bu biyorealist görüşü 1966 yılında sundu. Ancak aynı dönemde, kadınları, biyolojilerinden özgürleştirmeyi vaat eden teknolojilerin yaygınlaşmasına da tanıklık etti. Bu da yaygınlaşan materyaller ulaşılabilir hale geldikçe, onların özgürleştirici güçlerini benimsemeyi hedefleyen sesler çoğaldı. Kadın hareketi 1970’lerin sonlarına geldiğinde radikal bedensel özerklikten ayrılamaz hale gelmişti, özellikle de üreme konusunda.</p>



<p>Firestone yalnızca insanın üremenin asimetrisinden kurtulması görüşüne öncülük edenlerden biriydi. Eğer onun vizyonu ve Gender Acceleration arasında bir fark varsa o da şudur: Gender Acceleration, Firestone’un hayallerinin gerçekleştiği bir zeminde başlar. Özgürleştirme bir netice değil bir süreçtir ve ütopya her zaman ufukta gözükmektedir. Bu ütopya bugün, insanın tedavülden kaldırılması niteliğindedir.</p>



<p>Ama eğer kadınları özgürleştirmek, kadın ile kadınlaştırılmış olan arasında ayrım yapamayacağımız bir sayborg tekdüzeliğin evrensel olarak kullanıma sunulmasıyla aynı şeyse, somut kadınların çıkarlarını kim savunuyor?</p>



<p>Biyoliberteryenizm, maksimum düzeyde ‘’olabilmek’’ için, insanın ne olduğuyla ilgili bütün fikirleri imha etmemizi talep etmekte. İnsan doğasına dair ortak anlayışımıza olan bu saldırının en somutlaştığı alan ise, biyorealist somut kadın gerçekliği ile biyoliberteryen seçilmiş kadın kimliği arasındaki çatışmadır. Ama bunun olumsuz etkileri, ilk bakışta görünür olanın çok daha ötesindedir. Bu zorluklar göz önüne alındığında, UKÖ’nün 1966 yılında kadınların çıkarlarına yönelik ifadeleri ve biyorealist düşünce geleneği kadınların çıkarlarının savunulmasında kullanılmalıdır.</p>



<p>Bu düşünce şekli bugün beklenmedik –bazen de rahatsız edici– bir şekilde, Orta çağdaki Thomist düşünceye kadar uzanan muhafazakâr Hıristiyan geleneği ile ortak bir zemin bulmuştur. Zira her iki grup da biyoliberteryen özgürleştirmeye karşı somutluğu, birbirine bağımlılığı ve insan ölçeğindeki ilişkilerin korunmasını savunmaktadır. Dini bağlılıkları daha az olan muhafazakârların tepkisi hem karışık bir kayıtsızlık hem de feminizmin kendi kendine yarattığı acılardan zevk duymak şeklinde olmuştur. Ama bu kayıtsızlık politikası, tehlikenin gerçek boyutunu hafife almaktadır.</p>



<p>Tekno-sermaye, biyoliberteryenizm etiketi altında bedenlerimize ve ruhlarımıza atomize saldırılar gerçekleştirmeye devam ettikçe, insan olarak savunabileceğimize güvendiğimiz sabitler kaldı mı? Biyorealist bakış açısı bu soruya ‘’evet’’ cevabını vermektedir: Canlı ya da inorganik, dünyadaki her şeyin bir doğası vardır.</p>



<p>Ancak COVID’in ardından politikalar insan bedeninin yönetimi üzerine dönmüştür. Ancak bizi yönetenler bu bedenlerin normatif ihtiyaçları, biçimleri veya gelişimsel yolları olup olmadığı sorusunu cevaplamakta isteksiz görünmektedirler. Amerikan Pediyatri Akademisi, destekçilerinin bile artık çocukların sosyal gelişimlerine zarar verdiğini kabul ettiği maskesi ile çelişmemek için yüz ipuçlarının gelişimsel önemine dair olan sayfaları sildiğinden beri, böylesi norm ve ihtiyaçların siyasi olarak gittikçe daha çok kenara atılacağından şüphe duyabiliriz.</p>



<p>Bu bir bakıma başka türlere karşı uzun zaman önce benimsediğimiz yaklaşıma insanları da katıyor. Örneğin, Amerika’nın milyonlarca piliçlerini düşünün: birçoğu bütün ömürlerini tel bir zeminde, yiyecek arayamadan ve içgüdülerini takip edemeden geçirmektedir. Bu canlıların yamyamlık ve tüy yolma gibi stres davranışlarına başvurmaları çok yaygındır ve insanları da sosyal ve bireysel doğamızın normatif özelliklerini görmezden gelerek şekillendirmeye çalışmanın benzer patolojik sonuçları olacaktır. Biyoliberteryenlerin sınırlardan özgürlük ve bedenlerimiz üzerinde mutlak hakimiyet kurma iddiasına karşı doğamızı savunmak da biyorealizmin görevidir.</p>



<p>Hem bireysel hem de ailesel olarak, biyorealizm son derece muhafazakâr ve aynı zamanda feminist bir projedir. Ama siyasal boyutta, ortaya çıkmakta olan biyotiranlığın bizleri kendi emellerine göre şekillendirme yetkisine ilişkin insani sınırların iddiasıdır. Eğer teraformasyona<a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/kadinlari-silmeye-karsi-mucadele#footnote-3-143909697">3</a> uğramak istemiyorsak, bu beklenmedik ittifak insan doğası için bir duruş sergilemek zorundadır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Çevirmen Notları: </p>



<ul>
<li><a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/kadinlari-silmeye-karsi-mucadele#footnote-anchor-1-143909697">1</a> Ç.N. NIPT testi ülkemizde de rutin olarak uygulanmakta olan non-invazif bir tarama testidir. Trizomi 13, 18 ve 21 riskini saptamakta güncel olarak yeryüzündeki en etkili yöntemdir.</li>



<li><a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/kadinlari-silmeye-karsi-mucadele#footnote-anchor-2-143909697">2</a> Ç.N. Universal Basic Income</li>



<li><a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/kadinlari-silmeye-karsi-mucadele#footnote-anchor-3-143909697">3</a> Ç.N. Teraformasyon, gezegenlerin iklimi ve bitki örtüsü gibi majör özelliklerinin topyekün ve yapay bir şekilde değiştirilmesi konseptidir.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Mary Harrington</strong> – <a href="https://americanmind.org/features/the-fight-against-erasing-women/" target="_blank" rel="noopener" title="">The Fight Against Erasing Women</a></p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Cenk Çalışkan</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Not: </strong>Bu içerik, entelektüel bir ortaklık içinde olduğumuz Mürekkep ekibi ile işbirliğimizin ürünüdür. İçeriklerinden haber olmak ve takip etmek için<a href="https://murekkep.substack.com/p/populer-kultur-emperyalizmi" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> tıklayınız.</a></p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kadinlari-silmeye-karsi-mucadele-mary-harrington/">Kadınları Silmeye Karşı Mücadele – Mary Harrington</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yabancılaşmanın Nedenleri – Ernest Mandel</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yabancilasmanin-nedenleri-ernestmandel</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yabancilasmanin-nedenleri-ernestmandel</guid>
<description><![CDATA[ Marx yabancılaşma kavramıyla ilk kez Hegel’i inceleyerek karşılaşmıştır. Ancak, garip bir şekilde, Hegel’in çalışmalarından aldığı şey yabancılaşmış emek teorisi değildi. Marx’ın felsefi, siyasi ve toplumsal düşüncesinin başlangıç noktası haline gelen, insanın bir yurttaş olarak devletle olan ilişkisinde yabancılaşmasıydı. Toplumsal sözleşme teorisi, örgütlü toplumda bireyin, topluluğun kolektif çıkarının temsilcisi olan devlete karşı belli sayıda bireysel hakkından feragat etmesi gerektiğini savunuyordu. Özellikle Hegel, doğal haklar felsefesinin teorisyenleri tarafından çok güçlü bir şekilde dile getirilen bu fikri geliştirmişti. Bu aynı zamanda Marx’ın Hegel eleştirisinin ve genel olarak eleştirel bir toplumsal düşünür olarak yola çıkışının da başlangıç noktası olmuştur. 1842-43 yıllarında Batı Almanya’nın Ren
The post Yabancılaşmanın Nedenleri – Ernest Mandel first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/javad-esmaeili-5joETpoQwag-unsplash.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yabancılaşmanın, Nedenleri, –, Ernest Mandel</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Marx yabancılaşma kavramıyla ilk kez Hegel’i inceleyerek karşılaşmıştır. Ancak, garip bir şekilde, Hegel’in çalışmalarından aldığı şey yabancılaşmış emek teorisi değildi. Marx’ın felsefi, siyasi ve toplumsal düşüncesinin başlangıç noktası haline gelen, insanın bir yurttaş olarak devletle olan ilişkisinde yabancılaşmasıydı.</p>



<p>Toplumsal sözleşme teorisi, örgütlü toplumda bireyin, topluluğun kolektif çıkarının temsilcisi olan devlete karşı belli sayıda bireysel hakkından feragat etmesi gerektiğini savunuyordu. Özellikle Hegel, doğal haklar felsefesinin teorisyenleri tarafından çok güçlü bir şekilde dile getirilen bu fikri geliştirmişti. Bu aynı zamanda Marx’ın Hegel eleştirisinin ve genel olarak eleştirel bir toplumsal düşünür olarak yola çıkışının da başlangıç noktası olmuştur.</p>



<p>1842-43 yıllarında Batı Almanya’nın Ren eyaletinde meydana gelen bazı küçük olaylar (odun hırsızlığındaki sayının artışı ve hükümetin bu kişilere karşı müdahalesi) Marx’ı, kolektif çıkarı temsil etme iddiasındaki devletin bunun yerine toplumun yalnızca bir kesiminin, yani özel mülkiyet sahiplerinin çıkarlarını temsil ettiği sonucuna götürdü. Dolayısıyla bireysel hakların devlete terk edilmesi bir yabancılaşma olgusunu temsil ediyordu; yani insanların gerçekte kendilerine düşman olan kurumlar karşısında hak kaybına uğramasını.</p>



<p>Bu politik-felsefi düzlemden başlayarak, bu arada Almanya’dan kovulan ve Fransa’ya sürgüne giden Marx, oradaki ilk sosyalist ve işçi örgütleriyle temasa geçti ve ekonomi, özellikle de İngiliz politik ekonomisinin klasik yazarları, Adam Smith-Ricardo okulu üzerine çalışmaya başladı. Bu, Marx’ın 1844’te <em>Paris El Yazmaları</em> olarak da adlandırılan <em>1844</em><em>Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları</em>‘nda felsefi ve ekonomik fikirlerin bir sentezine yönelik ilk girişiminin arka planıydı. Ayrıca burjuva toplumunda emeğe ilişkin fikirlerini insanın kaderi, insanın tarihteki konumu ve yeryüzündeki varoluşuna ilişkin fikirlerle bütünleştirme girişimiydi.</p>



<p>Bu ilk gençlik sentez girişimi çok yetersiz araçlarla gerçekleştirilmiştir. O dönemde Marx henüz tam bir ekonomi politik bilgisine sahip değildi; ekonomi politikteki klasik okulun bazı temel kavramlarıyla yeni tanışmaya başlamıştı ve modern sanayi sistemiyle doğrudan ya da dolaylı çok az deneyimi vardı. Tüm bunları ancak önümüzdeki on yıl içinde elde edecekti.</p>



<p>Bu tamamlanmamış erken dönem çalışması çok uzun bir süre bilinmedi.  İlk kez 1932 yılında, yazıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra yayınlandı. Dolayısıyla, gençliğinde ne düşündüğü ve bazı temel kavramlarına nasıl ulaştığı konusunda hem ekonomik hem de felsefi çevrelerde süregelen tartışmaların çoğu, entelektüel gelişimindeki bu özel dönüm noktasının bilinmemesinden dolayı büyük ölçüde çarpık kaldı.</p>



<p>Bazı kısımları, özellikle de ekonomik kısmı olgunlaşmamış gibi görünse de yine de hem Marx’ın entelektüel gelişiminde hem de insanlığın entelektüel tarihinde önemli bir dönüm noktasını temsil eder. Açıklamaya çalışacağım önemi, yabancılaşma kavramıyla bağlantılıdır.</p>



<p>Yabancılaşma, dini kökenleri olan çok eski bir fikirdir ve neredeyse örgütlü dinin kendisi kadar eskidir. Doğu’da olduğu gibi Batı’da da hemen hemen tüm klasik felsefi akımlar tarafından benimsenmiştir. Bu kavram, insanın trajik kaderi olarak adlandırılabilecek şeyin etrafında döner. En büyük Alman filozoflarından biri olan Hegel, bu fikri seleflerinden devralmış ancak ona yeni bir yön ve önemli bir ilerlemeyi ifade eden yeni bir temel vermiştir. Bunu, insanın trajik kaderi kavramının temelini muğlak bir antropolojik ve felsefi kavramdan emeğe dayanan bir kavrama dönüştürerek yapmıştır.</p>



<p>Marx’tan önce Hegel, insanın yabancılaştığını çünkü insan emeğinin yabancılaştığını söylemişti. İnsan emeğinin bu genel yabancılaşması için iki açıklama getirmiştir. Birincisi, ihtiyaç ve emeğin diyalektiği olarak adlandırdığı şeydir. Ona göre insan ihtiyaçları her zaman mevcut ekonomik kaynakların bir adım önündedir; bu nedenle insanlar tatmin edilmemiş ihtiyaçlarını karşılamak için her zaman çok çalışmaya mahkum olacaklardır. Bununla birlikte, maddi kaynakların örgütlenmesini tüm insan ihtiyaçlarını karşılama zorunluluğuyla eşitleme girişimi imkansız bir görevdir, asla ulaşılamayacak bir hedeftir. Bu, Hegel’in yabancılaşmış emek olarak adlandırdığı şeyin bir yönüdür.</p>



<p>Felsefi analizinin diğer tarafı biraz daha karmaşıktır. Zor bir kelimede, “dışsallaştırma” (Entäusserung) kelimesinde özetlenmiştir. Terim karmaşık ve kulağa yabancı gelse de içeriğini anlamak daha kolaydır. Hegel, felsefi dışsallaştırma kavramıyla, çalışan, bir şeyler üreten her insanın, başlangıçta kafasında var olan bir fikri eserinde gerçekten yeniden ürettiği gerçeğini kastetmektedir. Marx’ın da bu görüşü paylaştığını hemen eklersem bazılarınız şaşırabilir. Aynı fikri, yani insanın yaptığı herhangi bir işin maddi gerçeklikte gerçekleşmeden önce kafasında yaşadığı fikrini <em>Kapital</em>‘in ilk bölümünde de bulabilirsiniz. Marx’ın yanı sıra Hegel de böylece insanlarla, diyelim ki karıncalar ya da iş başında gibi görünen ama tamamen içgüdüleriyle hareket eden diğer canlılar arasında temel bir ayrım yapmıştır. Öte yandan insan, önce ne yapmak istediğine dair bir fikir geliştirir ve sonra bu fikri gerçekleştirmeye çalışır.</p>



<p>Hegel bir adım daha ileri giderek şunu sorar: İçimizde önce bir fikir olarak yaşayan şeyi maddi olarak ifade etmeye çalıştığımızda gerçekte ne yapmış oluruz? Kendimizi kaçınılmaz olarak emeğimizin ürününden ayırırız. Kendimizden dışarı yansıttığımız her şeyi, imal ettiğimiz her şeyi, ürettiğimiz her şeyi kendi bedenimizden dışarı yansıtırız ve o bizden ayrı hale gelir. Kafamızda yaşamaya devam eden bir fikir kadar varlığımızın bir parçası olarak kalamaz. Hegel için yabancılaşmış emeğin temel, diyelim ki antropolojik tanımı buydu. Bu nedenle her türlü emeğin yabancılaşmış emek olduğu sonucuna varmıştır çünkü her toplumda ve her koşulda insanlar her zaman emeklerinin ürünlerinden ayrılmaya mahkum olacaklardır.</p>



<p>Marx, Hegel tarafından verilen bu iki yabancılaşmış emek tanımını ele aldığında, her ikisiyle de çelişir. İhtiyaçlar ve maddi kaynaklar arasındaki uyuşmazlığın, ihtiyaçlar ve emek arasındaki gerilimin sınırlı olduğunu ve tarih tarafından koşullandırıldığını söyler. İnsanın ihtiyaçlarının sınırsız bir şekilde gelişebileceği ya da kolektif emeğinin çıktısının her zaman bu ihtiyaçların altında kalacağı doğru değildir. Bunu tarihsel bir analiz temelinde kesin bir dille reddeder. Özellikle Hegel’in idealist dışsallaştırma ile yabancılaşmayı özdeşleştirmesini reddeder. Marx, kendimizi emeğimizin ürününden ayırdığımızda, emeğimizin ürününün bizi ezmesinin ya da herhangi bir maddi gücün insana karşı dönmesinin zorunlu olmadığını söyler. Böyle bir yabancılaşma, önce içimizde fikirler olarak yaşayan ve sonra nesneler olarak, emeğimizin ürünleri olarak maddi bir varoluş kazanan şeylerin bedenimizin dışına yansıtılmasının sonucu değildir.</p>



<p>Yabancılaşma, toplumun belirli bir örgütlenme biçiminden kaynaklanır. Daha somut olarak, yalnızca meta üretimine dayalı bir toplumda ve yalnızca piyasa ekonomisinin özgül ekonomik ve toplumsal koşulları altında, üretirken içimizden dışarı yansıttığımız nesneler kendi başlarına toplumsal olarak baskıcı bir varoluş kazanabilir ve insanlar üzerinde baskıcı ve sömürücü hale gelen bir ekonomik ve toplumsal mekanizmaya entegre olabilirler.</p>



<p>Hegel’in bu eleştirisinde sözünü ettiğim insan düşüncesindeki muazzam ilerleme, Marx’ın emeğin yabancılaşmasının antropolojik bir özellik, yani insanlığın doğasında var olan ve ortadan kaldırılamaz bir lanet olduğu fikrini reddetmesinden ibarettir. Emeğin yabancılaşmasının her yerde ve gelecekteki tüm zamanlar için insan varlığına bağlı olmadığını söyler. Bu, toplumsal ve ekonomik örgütlenmenin belirli biçimlerinin özgül bir sonucudur. Başka bir deyişle Marx, Hegel’in yabancılaşmış emek kavramını ebedi bir antropolojik kavramdan geçici bir tarihsel kavrama dönüştürür.</p>



<p>Bu yeniden yorumlama insanlık için bir umut mesajı taşır. Marx, insanlığın yeryüzündeki tüm dönemi boyunca yabancılaşmış koşullar altında “alnının teriyle” yaşamaya mahkum olmadığını söyler. Özgürleşebilir, emeği özgür hale gelebilir, sadece belirli tarihsel koşullar altında da olsa kendi kendini özgürleştirebilir. Yabancılaşmış emeğin ortadan kalkması için hangi özel toplumsal ve ekonomik koşulların gerekli olduğunu daha sonra tanımlayacağım.</p>



<p>Şimdi yabancılaşma teorisinin <em>1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları</em>‘ndaki ilk sistematik açıklamasından, yirmi yıldan fazla bir süre sonra yayınlanan ana eseri <em>Kapital</em>‘e geçelim. Yabancılaşma kelimesinin orada neredeyse hiç geçmediği doğrudur.</p>



<p>Son otuz yılda “Marksoloji” adı verilen yeni bir meslek ortaya çıktı. Bu mesleği icra edenler Marx’ın eserlerini okuyor, kitaplarında kullandığı tüm kelimeleri küçük dizin kartlarına yazıyor ve daha sonra bunların filolojik istatistiklerinden Marx’ın düşüncesi hakkında bazı sonuçlar çıkarmaya çalışıyorlar. Hatta bazı kişiler bu tür biçimsel analizlerde bilgisayar bile kullanmışlardır. Bu “Marx-filologları” şimdiye kadar <em>Kapital</em>‘de “yabancılaşma” kelimesinin isim ya da fiil olarak kullanıldığı altı yer keşfettiler. Bu muazzam keşfe kesinlikle itiraz etmeyeceğim, ancak birileri yedinci bir nokta bulabilir veya altıncı nokta hakkında bazı anlaşmazlıklar olabilir.</p>



<p><em>Kapital</em>‘in tamamen sözel ve yüzeysel bir şekilde yapılan böyle bir analizine dayanarak, olgun Marx’ın gerçek bir yabancılaşma teorisine sahip olmadığı sonucuna varılabilir. Marx, gençliğinden sonra, olgunlaşmamış gelişiminden sonra, özellikle de 1856-57 civarında, emek değer teorisinin doğruluğuna tamamen ikna olduğunda ve bu emek değer teorisini kendisi mükemmelleştirdiğinde, bu teoriyi bir kenara atmış olurdu.</p>



<p><em>1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları</em> 1932’de ilk kez yayınlandığında, bu konular etrafında büyük bir tartışma ortaya çıktı. Tartışmada en az üç eğilim ayırt edilebilir. Tartışmaya katılan tüm yazarların isimlerini zikretmeyeceğim, zira bu konuda yüzden fazla kişi yazmıştır ve tartışma sona ermiş olmaktan çok uzaktır. Bazıları gençlik ve olgunluk dönemi çalışmaları arasında bir çelişki olduğunu ve Marx’ın kendi görüşleri tamamen geliştiğinde orijinal teorilerini terk ettiğini söyledi.</p>



<p>Diğerleri ise tam tersini söyledi. Gerçek Marx gençlik eserlerinde bulunur ve daha sonra anlayışının kapsamını yalnızca ekonomik sorunlarla sınırlayarak yozlaşmıştır. Böylece ekonomizm sapmasının kurbanı olmuştur.</p>



<p>Başka insanlar da Marx’ın fikirlerinin önemli ya da esaslı bir evrim geçirdiğini inkar etmeye çalışmıştır. Bunlar arasında Amerikalı Erich Fromm, Fransız Marksist akademisyen Maximilien Rubel ve iki Fransız Katolik rahip, Peder Bigo ve Calvez bulunmaktadır. Bunlar Marx’ın ilk dönem eserlerinde de sonraki dönem eserlerinde de aynı fikirlerin yer aldığını savunmaktadırlar.</p>



<p>Bu görüşlerin üçünün de yanlış olduğunu düşünüyorum. Marx’ın düşüncesinde on yıldan on yıla birebir tekrar değil, önemli bir evrim söz konusudur. Düşünen, düşünmeye ve yaşamaya devam eden herhangi bir kişi, 60 yaşına geldiğinde 25 yaşındakiyle tamamen aynı şeyi söylemeyecektir. Temel kavramların aynı kaldığı kabul edilse bile, bir miktar ilerleme, bir miktar değişim olduğu açıktır. Daha önce de söylediğim gibi, bu somut durumda evrim daha da çarpıcıdır, çünkü 1844’ün Marx’ı, on ya da on beş yıl sonra geliştirdiği ekonomik teorinin temel taşı olan emek değer teorisini henüz kabul etmemişti.</p>



<p>Devam eden bu tartışmadaki en önemli sorulardan biri, olgun Marx’ın bir yabancılaşma teorisine sahip olup olmadığı ya da orijinal yabancılaşma teorisini tamamen terk edip etmediğidir. Belgelere dayanarak çözülebilecek bu tartışma, başka bir talihsiz kaza olmasaydı bu kadar uzun ve sonuçsuz bir şekilde devam etmeyecekti.</p>



<p>Marx’ın bir diğer önemli eseri olan ve 1857-58 yıllarında yazılan, <em>Kapital</em>‘in tüm ana fikirlerinin ilk kez detaylandırıldığı ve test edildiği bir tür laboratuvar olan 1300 sayfalık <em>Grundrisse der Kritik der Politischen Ökonomie</em> (<em>Ekonomi Politiğin Eleştirisinin Temel Anahatları</em>) da yazıldıktan bir asır sonrasına kadar yayınlanmadı. İlk basımı İkinci Dünya Savaşı’nın başında Rusya’da gerçekleşmiş, ancak nüshaların çoğu savaş nedeniyle yok olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’ne sadece iki kopyasının ulaştığını ve Batı Avrupa’da hiçbir kopyasının bulunmadığını düşünüyorum. Stalin yönetimindeki Ruslar kitabı ikinci kez çoğaltmaya hevesli değildi. Bu nedenle kitabın yeniden basılması ve birkaç ülkede belli sayıda uzman tarafından bilinmesi ancak 1950’lerde, ilk yazılışından neredeyse bir asır sonra gerçekleşebildi.</p>



<p>Ne yazık ki Marx’ın bu büyük eserinin bazı bölümleri İngilizceye ancak geçen yıl çevrilebildi. Fransızca olarak ise kısa bir süre önce yayınlandı. Dolayısıyla bu tartışmaya katılanlardan bazıları bu önemli eseri bilmedikleri bahanesine sığınmışlardır. Bu eseri okuyan herkes Marksist bir yabancılaşma teorisinin var olduğunu hemen görebilir çünkü <em>Grundrisse</em>‘de bu kelime, kavram ve analiz düzinelerce kez geçmektedir.</p>



<p>O halde genç Marx tarafından değil de olgun Marx tarafından geliştirilen bu yabancılaşma teorisi nedir? Ve bunu <em>Kapital</em>‘de ortaya konanla nasıl ilişkilendirebiliriz? Burada ilk olarak tamamen biçimsel bir zorluk var çünkü Marx bu bağlamda üç farklı terim kullanıyor ve bunları birbirinin yerine geçebilecek şekilde kullanıyor. Biri yabancılaşma kavramıdır; diğeri şeyleşme kavramıdır ki bu karmaşık bir kelimedir; üçüncüsü ise meta fetişizmi kavramıdır ki bu daha da karmaşıktır. Ancak bu üç kavramı açıklamak o kadar da zor değil ve anlamlarını netleştirmeye çalışacağım.</p>



<p>Bu analize ekonomik yabancılaşmanın tanımıyla başlayalım. Hemen belirtmeliyim ki, kapsamlı Marksist yabancılaşma teorisinde ekonomik yabancılaşma, sınıflı toplumda insan faaliyetinin neredeyse tüm alanlarını kapsayan çok daha genel bir olgunun yalnızca bir parçasıdır. Ama en belirleyici unsurdur. Öyleyse ekonomik yabancılaşmadan başlayalım. Bunu birbirini izleyen aşamalar halinde ele alacağız. Ekonomik yabancılaşmanın ilk ve en çarpıcı özelliği, insanların üretim araçlarına ve geçim araçlarına özgürce erişimden koparılmasıdır. Bu, insanlık tarihinde oldukça yeni bir gelişmedir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, tarımda üretim araçlarına serbest erişim, dünyanın bazı ülkelerinde, bu arada Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’da varlığını sürdürmüştür. Amerikan İç Savaşı sonrasına kadar, kitleler halinde insanların boş bir arazi bulması ve bu arazide özgür çiftçiler, ev sahipleri olarak yerleşmesi imkansız değildi. Avrupa’da bu olasılık iki yüz yıldır, hatta bazı ülkelerde üç ya da dört yüz yıl önce ortadan kalkmıştı.</p>



<p>Bu tarihsel faktör her yabancılaşma teorisinin başlangıç noktasıdır çünkü insanların emek güçlerini başka bir kişiye, işverenlerine satmaya zorlandıkları ücretli emek kurumu, ancak toplumun önemli bir kesiminin üretim ve geçim araçlarına özgürce erişiminin engellendiği zaman ve yerde büyük ölçekte var olabilir. Dolayısıyla emeğin yabancılaşmasının ilk önkoşulu, emeğin temel üretim ve geçim araçlarından koparılmasıyla ortaya çıkar.</p>



<p>Bunun nispeten yeni bir olgu olduğunu söyledim. İkinci bir örnek bunu daha keskin bir şekilde aydınlatabilir. On dokuzuncu yüzyılda liberal düşünce tarafından ortaçağ toplumu, feodal toplum hakkında yapılan klasik tarihsel eleştiri, toprağı işleyenlerin özgürlüğünün olmamasıydı. Doğru olduğunu düşündüğüm bu eleştiriye karşı çıkmayacağım. O toplumdaki doğrudan üreticiler, köylüler ve serfler özgür insanlar değildi. Özgürce hareket edemiyorlardı; toprağa bağlıydılar.</p>



<p>Ancak feodal toplumun burjuva liberal eleştirmenlerinin unuttuğu şey, insanları toprağa bağlamanın iki taraflı bir olgu olduğuydu. Eğer bir kişi toprağa bağlıysa, toprak da o kişiye bağlıydı. Toprak kişiye bağlı olduğu için, feodal ilişkiler içinde yaşayan insanların ücretli işçi olmaya ve emek güçlerini sermaye sahiplerine satmaya zorlanabilecek önemli bir kısmı yoktu. Toprağa erişimleri vardı, kendi geçim araçlarını üretebilir ve bunun bir kısmını kendilerine saklayabilirlerdi. Yalnızca örgütlü feodal toplumun dışında kalan insanlar, gerçekte kanun kaçakları, çünkü başlangıçta oldukları şey buydu, yeni toplumsal sınıfların başlangıç noktası olabilirlerdi – bir yanda ücretli işçiler, diğer yanda tüccarlar.</p>



<p>Emeğin yabancılaşmasındaki ikinci aşama, toplumun bir kısmının topraktan sürülmesi, üretim araçlarına ve geçim araçlarına erişiminin kesilmesi ve hayatta kalabilmek için emek gücünü piyasada satmak zorunda kalmasıyla ortaya çıkmıştır. Yabancılaşmış emeğin temel özelliği budur. Ekonomik alanda ücretli emek kurumu, başka türlü hayatta kalamayacak insanların sahip oldukları tek metayı, emek güçlerini, işgücü piyasasında satmak zorunda kalmalarıdır.</p>



<p>Emek gücünü bir patrona satmak ne anlama gelir? Marx’ın analizinde, hem gençlik hem de olgunluk dönemi çalışmalarında, bu tamamen resmi ve yasal sözleşme ilişkisinin arkasında – emek gücünüzü, zamanınızın bir kısmını, yaşamak için para karşılığında bir başkasına satarsınız – gerçekte tüm insan varlığı ve özellikle de ücretli işçinin yaşamı için derin bir sonuç vardır. Her şeyden önce, uyanık olduğunuz saatlerin büyük bir bölümü üzerindeki kontrolünüzü kaybettiğiniz anlamına gelir. İşverene sattığınız tüm zaman size değil, ona aittir. İşyerinde istediğinizi yapmakta özgür değilsinizdir. Bütün bu süre boyunca ne yapıp ne yapmayacağınızı dikte eden işverendir. Ne üreteceğinizi, nasıl üreteceğinizi, nerede üreteceğinizi o dikte edecektir. O sizin faaliyetlerinizin efendisi olacaktır.</p>



<p>Ve emeğin üretkenliği ne kadar artar ve çalışma haftası ne kadar kısalırsa, ücretli bir işçi olarak geçirdiğiniz her saat üzerinde işverenin kontrolü o kadar sıkı olacaktır. Bu kontrolün nihai ve en mükemmel biçimi olan zaman ve hareket çalışmalarında patron, kendi işinde geçirdiğiniz zamanın her saniyesini, kelimenin tam anlamıyla her saniyesini kontrol etmeye bile çalışır.</p>



<p>Bunun üzerine yabancılaşma üçüncü bir biçim kazanır. Ücretli bir çalışan emek gücünü hayatının belirli bir bölümü için işverenine sattığında, emeğinin ürünleri kendisine ait değildir. Emeğinin ürünleri işverenin mülkiyeti haline gelir.</p>



<p>Modern ücretlinin kendi emeğinin hiçbir ürününe sahip olmadığı gerçeği, burjuva toplumuna alışık olan insanlara ne kadar açık görünse de bir bütün olarak insanlık tarihi açısından hiç de o kadar açık değildir. İnsanlığın var olduğu binlerce yıl boyunca durum böyle değildi. Hem ortaçağ zanaatkârı hem de antik çağın zanaatkârı kendi ürünlerinin sahibiydi. Köylü ve hatta ortaçağın serfi, kendi emeklerinin çıktısının en az yüzde 50’sine, bazen yüzde 60 ve 70’ine sahipti.</p>



<p>Kapitalizmde ücretli çalışan sadece emeğinin ürününün mülkiyetini kaybetmekle kalmaz, aynı zamanda bu ürünler ona karşı düşmanca ve zarar verici bir şekilde işleyebilir. Bu durum makine ile gerçekleşmiştir. İnsan yaratıcılığının bu olağanüstü ürünü, işçi makinenin bir uzantısı olarak hizmet ettiğinde ve hayatının ve işinin temposunu makinenin işleyişine uydurmaya zorlandığında, işçiye karşı bir zulüm kaynağı haline gelir. Bu durum, işçi sınıfının bir kısmının gece boyunca ya da insan yaşamının gündüz ve gece arasındaki normal ritmiyle çelişen tuhaf saatlerde çalışmak zorunda kaldığı vardiyalı işlerde ciddi bir yabancılaşma kaynağı haline gelebilir. Böyle anormal bir program her türlü psikolojik ve sinirsel rahatsızlığa neden olur.</p>



<p>Toplum kapitalistler ve ücretli işçiler gibi düşman sınıflara bölündüğünde emeğin ürünlerinin kazanabileceği baskıcı doğanın bir başka yönü de aşırı üretim krizleri, bunalımlar ya da günümüzde daha ihtiyatlı bir şekilde ifade edildiği gibi durgunluklardır. O zaman insanlar çok fazla ürettikleri için daha az tüketirler. Ve emekleri yetersiz üretken olduğu için değil, emekleri çok üretken olduğu için daha az tüketirler.</p>



<p>Şimdi ekonomik alanda yabancılaşmış emeğin, belirttiğim noktalardan çıkan sonuçlardan kaynaklanan son bir biçimine geliyoruz. İşçinin ve emeğinin yabancılaşması, işçinin yaşamında temel bir şeyin değiştiği anlamına gelir. Bu nedir? Normalde herkesin içinde yaratıcı bir kapasite, belli yetenekler, insani gelişim için kullanılmamış potansiyeller vardır ve bunlar kendi emek faaliyetlerinde ifade edilmelidir.</p>



<p>Ancak, ücretli emek kurumu bir kez yaygınlaştığında, bu olasılıklar ortadan kalkar. Çalışma, emek zamanını satan herkes için artık kendini ifade etme aracı değildir. Çalışma sadece bir amaca ulaşmak için bir araçtır. Bu amaç da para kazanmak, ihtiyaçlarınızı karşılamak için gerekli olan tüketim mallarını satın alabilmek için bir miktar gelir elde etmektir.</p>



<p>Bu şekilde insan doğasının temel bir yönü, yaratıcı iş yapma kapasitesi engellenmiş ve çarpıtılmış olur. Çalışma, insanlar için yaratıcı ve üretken değil, zararlı ve yıkıcı bir şey haline gelir. Batı Avrupa’da fabrikalarda çalışmış olan Katolik rahipler ve Protestan papazlar, “işçi rahipler” olarak adlandırılan ve deneyimleri hakkında kitaplar yazmış olanlar, bu noktada Marksizm ile tamamen aynı sonuçlara varmışlardır. Ücretli bir çalışanın fabrikalarda ya da ofislerde geçirdiği saatleri hayatından eksilen zaman olarak gördüğünü beyan ederler. Üretim ve çalışma alanının dışında insani gelişim için özgürlük ve kapasite elde etmek için orada zaman geçirmelidir.</p>



<p>İronik bir şekilde, boş zamanda tatmin olmaya yönelik bu umudun bir yanılsama olduğu ortaya çıkmıştır. On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başlarında liberal ya da sosyal demokrat eğilimli pek çok insancıl ve hayırsever reformcu, insanların boş zamanları arttığında özgürleşebileceklerini düşünmüştür. Boş zamanın doğasının aynı şekilde ücretli emeğin doğası ve meta üretimi ve ücretli emeğe dayalı bir toplumun koşulları tarafından belirlendiğini anlamadılar.</p>



<p>Toplumsal olarak gerekli emek zamanı kısalıp boş zaman arttığında, boş zamanın ticarileşmesi gerçekleşti. “Tüketim toplumu” olarak adlandırılan kapitalist meta üretim toplumu, boş zamanı meta üretimi, sömürü ve birikim temelinde ekonomik olguların bütününe entegre etmek için elinden geleni yaptı.</p>



<p>Bu noktada yabancılaşma kavramı salt ekonomik bir olgu olmaktan çıkıp daha geniş bir toplumsal olguya doğru genişlemiştir. Bu daha geniş uygulamaya giden ilk köprü, tüketicinin yabancılaşması kavramıdır. Şimdiye kadar sadece yabancılaşmış emeğin sonuçlarından bahsettik. Ancak Marx’ın 1844 gibi erken bir tarihte anladığı gibi kapitalist toplumun temel özelliklerinden biri, insan ihtiyaçlarına ilişkin yerleşik çelişkisidir. Bir yandan, her kapitalist girişimci mümkün olduğunca az ücret ödeyerek kendi ücretlilerinin insani ihtiyaçlarını mümkün olduğunca sınırlamaya çalışır. Aksi takdirde birikim yapmak için yeterli kar elde edemez.</p>



<p>Öte yandan, her kapitalist diğer tüm kapitalistlerin işgücünde ücretli çalışanlar değil, potansiyel tüketiciler görür. Bu nedenle bu diğer ücretlilerin tüketim kapasitesini sonuna kadar artırmak ister, aksi takdirde üretimi artıramaz ve kendi işçilerinin ürettiklerini satamaz. Dolayısıyla kapitalizm insanların ihtiyaçlarını sürekli olarak genişletme eğilimindedir.</p>



<p>Belli bir noktaya kadar bu genişleme, herkesin az ya da çok iyi koşullarda beslenmesi, barınması ve giydirilmesi gibi temel gereksinimler gibi gerçek insani ihtiyaçları karşılayabilir. Ancak çok hızlı bir şekilde, kapitalizm her şeyi ticarileştirme ve mümkün olduğunca çok alet satma çabasıyla, her türlü rasyonel insani ihtiyacın ötesine geçer ve sistematik, büyük ölçekli bir şekilde yapay ihtiyaçları teşvik etmeye ve canlandırmaya başlar. Bunlardan bazıları absürd ve grotesktir. Bir örnek vereyim. Amerikalı bir yazar, Jessica Mitford, <em>The American Way of Death</em> adında eğlenceli bir kitap yazdı. Kitapta, insanları daha pahalı tabutlar satın almaya teşvik etmeye çalışan cenaze levazımatçılarının uygulamaları anlatılmaktadır; böylece sevgili ölüler köpük şilteler üzerinde sadece huzur içinde değil, hafifçe de dinlenebileceklerdir.  Satış görevlileri bunun cesedi değil, tüketicinin duygularını tatmin ettiğini söyler.</p>



<p>Cenaze işinin para kazanmaya yönelik bu grotesk girişiminde gerçek bir ihtiyacın söz konusu olmadığını gözlemlemeye gerek var mı? Aile üyelerini kaybeden insanların keder duygularından bu şekilde çıkarcı bir şekilde beslenmek skandaldır.</p>



<p>Bu tür bir yabancılaşma artık sadece ekonomik değil, toplumsal ve psikolojik bir nitelik kazanmıştır. İhtiyaçları sürekli olarak rasyonel olanın sınırlarının ötesine taşıyan bir sistemin motivasyonu nedir? Bu, insanlarda bilerek ve isteyerek kalıcı ve değersiz tatminsizlikler yaratmaktır. İnsanlar tam ve sağlıklı bir şekilde tatmin olsalardı kapitalizmin varlığı sona ererdi. Sistem insanlarda sürekli yapay tatminsizlik yaratmalıdır çünkü bu tatminsizlik olmadan gerçek insan ihtiyaçlarından giderek daha fazla uzaklaşan yeni aletlerin satışları arttırılamaz.</p>



<p>Bu türden sistematik hayal kırıklıkları yaratmaya yönelmiş bir toplum, günlük gazetelerin suç sayfalarında kaydedilen kötü sonuçları doğurur. Değersiz bir tatminsizliği besleyen bir toplum, bu tatminsizliğin üstesinden gelmek için her türlü antisosyal girişimi de besleyecektir.</p>



<p>Tüketiciler olarak insanların bu yabancılaşmasının ötesinde, yabancılaşmanın çok önemli iki yönü vardır. Bunlardan biri genel olarak insan faaliyetlerinin yabancılaşmasıdır. Diğeri ise insanın en temel özelliklerinden biri olan iletişim kurma kapasitesine yabancılaşmasıdır.</p>



<p>Yabancılaşma kavramının genel olarak insan faaliyetlerine genişletilmesiyle kastedilen nedir? Meta üretimine ve aşırı uzmanlaşmanın sınırlarına itilmiş bir toplumsal işbölümüne dayalı bir toplumda yaşıyoruz. Sonuç olarak, belirli bir işte çalışan veya geçimini sağlamak için belirli bir tür faaliyette bulunan insanlar son derece dar bir ufka sahip olma eğiliminde olacaklardır. Sadece kendi uzmanlık alanlarındaki sorunları ve meşguliyetleri görerek mesleklerinin esiri olacaklardır. Ayrıca bu sınırlılık nedeniyle kısıtlı bir sosyal ve siyasi farkındalığa sahip olma eğiliminde olacaklardır.</p>



<p>Bu içe kapanık ufukla birlikte çok daha kötü bir şey ortaya çıkar: insanlar arasındaki ilişkileri şeyler arasındaki ilişkilere dönüştürme eğilimi. Bu, Marx’ın <em>Kapital</em>‘de bahsettiği o meşhur “şeyleşme” eğilimidir, toplumsal ilişkilerin şeylere, nesnelere dönüştürülmesidir.</p>



<p>Olaylara bu şekilde bakmak, yabancılaşma teorisinin bir uzantısıdır. İşte geçen gün bu ülkede tanık olduğum bu dönüşümün bir örneği. Restoranlardaki garsonlar ve servis elemanları, bu şeyleşme sürecinin yaratıcıları değil, kurbanları olan yoksul emekçilerdir. Hatta bu olguya nasıl dahil olduklarının bile farkında değiller. Sistemin ve sahiplerinin kendilerine dayattığı işte en fazla sayıda müşteriye hizmet vermek için ağır baskı altındayken, müşterilere yalnızca verdikleri siparişler biçiminde bakarlar. Bir garsonun bir kişiye hitaben “Ah, siz sığır konservesi ve lahanasınız” dediğini duydum. Siz Bay ya da Bayan Brown değilsiniz, belirli bir yaşta ve belirli bir adrese sahip bir kişi değilsiniz. Siz “sığır konservesi ve lahanasınız” çünkü garsonun aklında pek çok insanın stres altında aldığı siparişler vardır.</p>



<p>Bu şeyleşme alışkanlığı, işçilerin insanlık dışı ya da duyarsız olmalarından kaynaklanmamaktadır. Meta üretimine ve onun aşırı işbölümüne dayanan belirli bir insan ilişkisi türünden kaynaklanır; tek bir ticaretle uğraşan insanlar, hemcinslerini yalnızca müşteri olarak ya da onlarla kurdukları ekonomik ilişkilerin merceğinden görme eğilimindedir.</p>



<p>Bu bakış açısı günlük dilde ifadesini bulmaktadır. Japonya’nın başlıca ticaret ve sanayi başkenti olan Osaka şehrinde, karşılaştığınız insanlara hitap ederken kullanılan yaygın üslubun “Nasılsınız?” değil, “İşler nasıl?” ya da “Para kazanıyor musunuz?” olduğunu duymuştum. Bu, burjuva ekonomik ilişkilerinin sıradan insan ilişkilerini kayda değer ölçüde insanlıktan çıkaracak kadar tamamen nüfuz ettiğini göstermektedir.</p>



<p>Şimdi yabancılaşmanın nihai ve en trajik biçimine geliyorum, bu da iletişim kurma kapasitesinin yabancılaşmasıdır. İletişim kurma kapasitesi insanın en temel özelliği, insan olma niteliği haline gelmiştir. İletişim olmadan örgütlü bir toplum olamaz çünkü iletişim olmadan dil, dil olmadan da akıl olmaz. Kapitalist toplum, sınıflı toplum, meta üreten toplum bu temel insani kapasiteyi engelleme, yönünü değiştirme ve kısmen yok etme eğilimindedir.</p>



<p>Bu sürece üç farklı düzeyde üç örnek vereyim, en sıradan bir vakadan başlayarak. İnsanlar iletişim kurmayı nasıl öğrenir? Bebekken psikologların sosyalleşme süreci olarak adlandırdıkları bir süreçten geçerler ve konuşmayı öğrenirler. Uzun bir süre boyunca küçük çocukları sosyalleştirmenin ana yöntemlerinden biri oyuncak bebeklerle oynamak olmuştur. Çocuklar bebeklerle oynarken kendilerini kopyalarlar, kendilerini kendi bireyselliklerinin dışına yansıtırlar ve bu diğer benlikle bir diyalog sürdürürler. Kendi dilleri ve oyuncak bebeğin dili olmak üzere iki dil konuşurlar ve böylece kendiliğinden doğası gereği dil ve zeka gelişimini kolaylaştıran yapay bir iletişim sürecini devreye sokarlar. </p>



<p>Son zamanlarda endüstri konuşan bebekler üretmeye başladı. Bunun bir ilerleme işareti olduğu düşünülüyor. Ancak bebek bir kez konuştuğunda, diyalog sınırlıdır. Çocuk artık iki dilde ya da aynı kendiliğindenlikle konuşmaz. Konuşmasının bir kısmı yönlendirilmiş ve bazı kapitalist şirketler tarafından yönlendirilmiştir.</p>



<p>Bu şirket, oyuncak bebeğin çocuğun zihninden çıkabilecek herhangi bir gevezelikten daha mükemmel konuşmasını sağlayan en büyük eğitimcileri ve psikologları işe almış olabilir – ancak bu konuda bazı şüphelerim var. Yine de diyaloğun spontane doğası kısmen engelleniyor, bastırılıyor ya da saptırılıyor. Diyalog ve iletişim kapasitesi daha az gelişmekte ve dolayısıyla bebeklerin konuşmadığı ve çocukların onlara kendi dillerini vermek zorunda kaldıkları daha geri zamanlara kıyasla daha az zeka oluşmaktadır.</p>



<p>İkinci bir örnek daha sofistike bir düzeyden alınmıştır. Toplumsal-maddi çıkarlar tarafından bölünmüş ve sınıf mücadelesinin sürdüğü her sınıflı toplum, barikatların farklı taraflarında duran insanlar arasındaki iletişim kapasitesini bir dereceye kadar bastırır. Bu, herhangi bir bireysel bakış açısından zeka, anlayış ya da dürüstlük eksikliği meselesi değildir. Bu basitçe, önemli bölücü maddi çıkarların herhangi bir birey grubu üzerinde uyguladığı engelleyici baskıların etkisidir.</p>



<p>İşçi ve işveren temsilcileri arasında ciddi bir gerilimin yaşandığı ücret pazarlıklarında bulunmuş olan herkes – gerçek ücret pazarlıklarından bahsediyorum, sahte ücret pazarlıklarından değil – ne demek istediğimi anlayacaktır. İşveren tarafı, son derece iyi niyetli ve liberal görüşlere sahip olsa bile, işçilerin ne hakkında konuştuğunu anlayamaz ya da sempati duyamaz, çünkü maddi-toplumsal çıkarları diğer tarafın en çok neyle ilgilendiğini anlamalarını engeller.</p>



<p>Bu engellemenin başka bir düzeyde (işverenler değil işçiler söz konusu olduğu için) çok çarpıcı bir örneği, 1968 yılında New York’ta Birleşik Öğretmenler Federasyonu’nun okul sistemi üzerindeki kontrolün ademi merkezileştirilmesine karşı yaptığı trajik grevde yaşandı. Kötü niyetli insanlar, aptallar ya da ahmaklar greve çok fazla katılmadı. Aslında bunların çoğu bir süre önce liberal ya da hatta sol olarak adlandırılırdı. Ancak toplumsal çıkar ve toplumsal çevrenin çok güçlü baskıları nedeniyle, diğer tarafın, yani çocuklarının eğitimi üzerinde toplum kontrolü isteyen Siyah ve Porto Rikolu kitlelerin neden bahsettiğini anlamaktan acizdiler.</p>



<p>Dolayısıyla Marksist yabancılaşma kavramı, toplumun ezilen sınıflarının çok ötesine uzanmaktadır. Ezenler de toplumun çoğunluğuyla insani bir temelde iletişim kuramadıkları için insani kapasitelerinin bir kısmına yabancılaşmışlardır. Sınıflı toplum ve onun derin farklılaşmaları var olduğu sürece de bu kopuş kaçınılmazdır.</p>



<p>Bu yabancılaşmanın bireysel ölçekteki bir başka korkunç ifadesi de meta üretimine ve işbölümüne dayalı bir toplumun kaçınılmaz olarak pek çok insanda yarattığı muazzam yalnızlıktır. Bizim toplumumuz “herkes kendi başının çaresine baksın” ilkesine dayalı bir toplumdur. Aşırıya kaçan bireycilik aynı zamanda aşırıya kaçan yalnızlık demektir.</p>



<p>Bazı varoluşçu filozofların iddia ettiği gibi insanın her zaman özünde yalnız bir varlık olduğu doğru değildir. İlkel toplumlarda yalnızlık kavramının ortaya çıkamayacağı entegre kolektif yaşam biçimleri olmuştur. Yalnızlık, meta üretimi ve işbölümü nedeniyle ancak burjuva toplumunda insan gelişiminin belli bir aşamasında ortaya çıkmaktadır. Ve ne yazık ki o zaman akıl sağlığının sınırlarının ötesine geçebilen muazzam bir uzantı kazanır.</p>



<p>Psikologlar ellerinde teyplerle dolaşıp dükkanlarda ya da sokakta insanlar arasında geçen belli türden diyalogları dinlemişlerdir.  Daha sonra bu diyalogları dinlettiklerinde, aralarında hiçbir alışveriş olmadığını keşfetmişlerdir. İki kişi birbirleriyle bir kez bile karşılaşmadan paralel çizgiler boyunca konuşmuşlardır. Her biri içini dökmek, yalnızlığından kurtulmak için fırsat kolladığı için konuşur ama karşısındakinin ne söylediğini dinlemekten acizdir.</p>



<p>Tek buluşma yeri diyaloğun sonunda vedalaştıkları andır. Bu vedalaşma bile hüzünlüdür çünkü bir sonraki buluşmalarında yalnızlıklarından kurtulma ihtimalini saklı tutmak isterler. Fransızların dialogue de sounds dedikleri, sağırlar arasındaki diyalogları, yani diğer insanları anlamaktan ya da dinlemekten aciz insanlar arasındaki diyalogları sürdürürler.</p>



<p>Bu elbette aşırı ve marjinal bir örnektir. Ne mutlu ki toplumumuzun çoğunluğu henüz bu durumda değil, aksi takdirde toplumsal ilişkilerin tamamen çökmesinin eşiğinde olurduk. Yine de kapitalizm, tüm korkunç sonuçlarıyla birlikte bu aşırı yalnızlık alanını genişletme eğilimindedir.</p>



<p>Bu çok karanlık bir tablo gibi görünür ve bu karanlık tablo kuşkusuz çağımızın karanlık gerçekliğine karşılık gelir. Batı’nın gelişmiş ülkelerinin çoğunda ruhsal hastalık eğrisi maddi zenginlik ve gelir eğrisine paralel olarak tırmanıyorsa, bu kasvetli tablo Marksist eleştirmenler tarafından icat edilmemiştir, içinde yaşadığımız toplumsal ve ekonomik gerçekliğin çok köklü yönlerine karşılık gelmektedir.</p>



<p>Ancak, daha önce de söylediğim gibi, bu vahim durum hiç de umutsuz değildir. İyimserliğimiz, emeğin yabancılaşmasının köklerine ve burjuva toplumunda insanın yabancılaşmasının özgül ifadelerine ilişkin tüm bu analiz tamamlandıktan sonra, artık emeğin yabancılaşmasının ve insanın yabancılaşmasının olmayacağı bir toplumun öngörülebileceği kaçınılmaz sonucunun ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır. Bu tarihsel olarak üretilmiş ve insan yapımı bir kötülüktür, doğadan ya da insan doğasından kaynaklanan bir kötülük değildir. İnsan tarafından yapılan her şey gibi, bu da insan tarafından ortadan kaldırılabilir. Bu durum tarihin bir ürünüdür ve tarih tarafından yok edilebilir ya da en azından daha fazla ilerleme ile kademeli olarak üstesinden gelinebilir.</p>



<p>Dolayısıyla Marksist yabancılaşma teorisi, yabancılaşmanın kademeli olarak ortadan kalkması ve nihai olarak ortadan kaldırılması için gerekli koşulların yaratılması yoluyla bir yabancılaşmama teorisini ima eder ve içerir. “Aşamalı olarak ortadan kalkma” ifadesini vurguluyorum çünkü böyle bir süreç ya da kurum, meta üretiminin, devletin ya da toplumun sınıflara bölünmesinin bir hükümet kararnamesi ya da bildirisiyle ortadan kaldırılamayacağı gibi, emir ya da bir kalem darbesiyle de ortadan kaldırılamaz.</p>



<p>Marksistler yabancılaşmanın kademeli olarak ortadan kalkmasının toplumsal ve ekonomik önkoşullarının ancak dünya sosyalist devriminin başlatacağı sınıfsız bir toplumda gerçekleşebileceğini bilirler. Sınıfsız bir sosyalist toplum derken elbette Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ya da Çin’de var olan toplumları kastetmiyorum.  En iyi durumda bunlar kapitalizm ile sosyalizm arasında bir yerde bulunan geçiş toplumlarıdır. Özel mülkiyet ortadan kaldırılmış olsa da toplumun sınıflara bölünmüşlüğünü henüz ortadan kaldırmamışlardır, hala farklı toplumsal sınıflara ve farklı toplumsal katmanlara, iş bölümüne ve meta üretimine sahiptirler. Bu koşulların bir sonucu olarak, hala yabancılaşmış emeğe ve yabancılaşmış insanlara sahipler.</p>



<p>İnsanın yabancılaşmasının, yabancılaşmış emeğin ve insanın yabancılaşmış faaliyetlerinin ortadan kalkmasının önkoşulları, tam da az önce saydığım süreçlerin devam etmesiyle yaratılabilir: meta üretiminin ortadan kalkması, ekonomik kıtlığın ortadan kalkması, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kalkmasıyla toplumsal işbölümünün ortadan kalkması ve kol emeği ile entelektüel emek, üreticiler ile yöneticiler arasındaki farkın ortadan kalkması. Tüm bunlar, emeğin doğasının para, gelir ve tüketim araçları elde etmek için zorlayıcı bir gereklilikten, insanların kendi içsel ihtiyaçlarını karşıladığı ve yeteneklerini ifade ettiği için yapmak istedikleri gönüllü bir mesleğe yavaş yavaş dönüşmesini sağlayacaktır. Emeğin bu şekilde çok yönlü yaratıcı insan faaliyetine dönüşmesi sosyalizmin nihai hedefidir. Ancak buna ulaşıldığında yabancılaşmış emek ve onun tüm zararlı sonuçları ortadan kalkacaktır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Ernest Mandel</strong> – “The Causes of Alienation”, (Erişim Tarihi: 06.10.2024)</p>



<p><strong>Çeviri</strong>: Yener Çıracı</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Not: </strong>Bu içerik birdunyaceviriblog ile işbirliğimizin bir parçasıdır. Sitelerini <a href="https://birdunyaceviriblog.wordpress.com/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ziyaret etmek için tıklayınız.</a></p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yabancilasmanin-nedenleri-ernest-mandel/">Yabancılaşmanın Nedenleri – Ernest Mandel</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Faşizmin Yükselişini Anlamak – Richard J. Evans ile Röportaj</title>
<link>https://trafikdernegi.com/fasizmin-yukselisini-anlamak-richard-j-evans-ileroeportaj</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/fasizmin-yukselisini-anlamak-richard-j-evans-ileroeportaj</guid>
<description><![CDATA[ Tarihçi Richard J. Evans, Almanya’da faşizmin yükselişini ve çöküşünü ele alan üç ciltlik Üçüncü Reich üçlemesi – Üçüncü Reich’ın Gelişi, Üçüncü Reich İktidarda ve Üçüncü Reich Savaşta – dahil olmak üzere on sekiz kitabın yazarıdır. En son kitabı Hitler’in İnsanları: Üçüncü Reich’ın Yüzleri, adlı son kitabı Adolf Hitler’in yakın çevresine odaklanmakta ve Nazi partisini iktidara, Almanya’yı da felakete sürükleyecek olan figürlerin psikolojilerini ve yaşamlarını anlamaya çalışmaktadır. Jacobin ile faşizmin Almanya’da yükselişini sağlayan siyasi güçlerin yanı sıra antisemitizm ve anti-komünizmin Nazi dünya görüşündeki rolü hakkında konuştu. Aaron J. Leonard: Giriş bölümünde, bu kitapta neden böyle bir yol izlediğinizi açıklıyorsunuz: “Sadece bireysel kişilikleri ve onların hikayelerini inceleyerek Nazi rejimini yaratan
The post Faşizmin Yükselişini Anlamak – Richard J. Evans ile Röportaj first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/GettyImages-514693950.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Faşizmin, Yükselişini, Anlamak, –, Richard, Evans, ile Röportaj</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihçi Richard J. Evans, Almanya’da faşizmin yükselişini ve çöküşünü ele alan üç ciltlik Üçüncü Reich üçlemesi – <em>Üçüncü Reich’ın Gelişi</em>, <em>Üçüncü Reich İktidarda</em> ve <em>Üçüncü Reich Savaşta</em> – dahil olmak üzere on sekiz kitabın yazarıdır. En son kitabı <em>Hitler’in İnsanları: Üçüncü Reich’ın Yüzleri, </em>adlı son kitabı Adolf Hitler’in yakın çevresine odaklanmakta ve Nazi partisini iktidara, Almanya’yı da felakete sürükleyecek olan figürlerin psikolojilerini ve yaşamlarını anlamaya çalışmaktadır. Jacobin ile faşizmin Almanya’da yükselişini sağlayan siyasi güçlerin yanı sıra antisemitizm ve anti-komünizmin Nazi dünya görüşündeki rolü hakkında konuştu.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Aaron J. Leonard: </strong>Giriş bölümünde, bu kitapta neden böyle bir yol izlediğinizi açıklıyorsunuz: “Sadece bireysel kişilikleri ve onların hikayelerini inceleyerek Nazi rejimini yaratan ve sürdüren çarpık ahlak anlayışına ulaşabilir ve bunu yaparak belki de içinde yaşadığımız sorunlu çağ için bazı dersler çıkarabiliriz.” Sizi bu yaklaşıma yönlendiren neydi?</p>



<p><strong>Richard J. Evans: </strong>2003-2008 yılları arasında Nazi Almanyası’nın üç ciltlik büyük bir anlatı tarihini yayınladım. Ancak o zamandan bu yana geçen yıllar içinde bu konu üzerinde daha fazla düşündükçe, bu insanları gerçekten derinlemesine tanımadığımı fark etmeye başladım. Ve yeni materyallerin – günlükler, mektuplar, biyografiler ve otobiyografiler – boşlukları dolduran ve yetmiş ve seksen yıl sonra bile Nazizm fenomenini daha derinlemesine anlamamızı sağlayan baskılardan ne ölçüde aktığı beni şaşırttı.</p>



<p>Aynı zamanda otoriter politikacıların, popülistlerin ve diktatörlerin, fiili veya müstakbel yükselişi, demokrasi ve bana göre dünya çapında demokratik siyasete yönelik büyüyen tehdit hakkında rahatsız edici yeni sorular ortaya çıkarıyordu. Ben de bu konuda okumalar yapmaya başladım ve o kadar çok yeni malzeme buldum ki, bu açıdan Nazizm hakkında yeni bir kitap yazmanın gerekliliği ortaya çıktı. Kitaptaki biyografik bölümler aynı zamanda bağlılık ve kökleri, davranış ve tutumlar ve belki de hepsinden önemlisi bu insanların, hatta Adolf Hitler’in kendisinin bile canavar ya da şeytan değil, bizim gibi insan oldukları gerçeğiyle ilgili bir dizi ortak soruyla birbirine bağlanıyor.</p>



<p><strong>Aaron J. Leonard: </strong>Antisemitizmin, bu rejime tam anlamıyla bağlı olanların neredeyse tamamının temel ideolojik köşe taşı olarak ortaya çıkma derecesi beni -belki de etkilememeliydim- çok etkiledi. Alman faşist hareketinin yükseliş yılları ve ardından iktidarı boyunca tutarlı olmasında bunun nasıl bir rol oynadığını gördünüz?</p>



<p><strong>Richard J. Evans: </strong>Nazizmin ortaya çıkışının katalizörü, Almanya’nın I. Dünya Savaşı’ndaki beklenmedik ve feci yenilgisiydi ve Alman siyasetinin aşırı sağındaki önemli bir azınlık, Yahudilerin Alman nüfusunun yüzde 1’inden azını oluşturmasına ve çoğunlukla vatansever olmalarına rağmen, Yahudi “bozguncuları” suçlayan paranoyak bir komplo teorisiyle açıkladı. Hitler’in kendi kişisel, içgüdüsel ve aşırı antisemitizmi bazı takipçilerinin bunu benimsemesine yol açarken, hareketine katılan diğerleri zaten azılı Yahudi nefretçileriydi.</p>



<p>Yahudileri Alman toplumundan uzaklaştırmak, ülkenin 1920’lerde ve 30’ların başında yaşadığı derin sorunlara bir tür sahte çözüm haline geldi. Popüler bir çözüm olması gerekmiyordu – gerçekten de Naziler iktidara gelene kadar propagandalarında bunu hafife aldılar. Ancak 1933’ten itibaren uygulamalarının merkezi bir parçasını oluşturdu.</p>



<p><strong>Aaron J. Leonard: </strong>Bununla bağlantılı olarak, anti-komünizm rejimin önemli bir unsuruydu – ancak özellikle SSCB ile savaşa girilmesinde oynadığı rol ve bunun sonuçları göz önüne alındığında, çok sık sınırlı bir ilgi gördüğünü düşünüyorum. Bu tarihi dönemde Nazizmin itici gücü olarak anti-komünizmin ve anti-sosyal demokrasinin rolünü nasıl gördüğünüzü merak ediyorum.</p>



<p><strong>Richard J. Evans: </strong>1917’deki Rus Devrimi Vladimir Lenin’i ve daha sonra Joseph Stalin’i Rusya’da iktidara getirdi ve bir süre için bunu Avrupa’daki diğer ülkelere ihraç etmeye çalıştılar. Naziler bunun uygarlığı yıkmaya yönelik bir Yahudi dünya komplosunun parçası olduğuna inanıyor ve tuhaf bir şekilde uluslararası kapitalizm ve plütokrasi ile ilişkilendiriyordu (Kapitalistlerin ve komünistlerin birbirleriyle savaş halinde olduğuna itiraz ederseniz, antisemitik komplo teorisyenleri bunun sadece Yahudilerin toplumu kendisine karşı nasıl böldüğünü gösterdiğini söyleyecekti!).</p>



<p>1933’te Bolşevik Devrimi henüz çok yeniydi ve Rusya’daki mevkidaşlarının mülksüzleştirildiğini ve şiddetli bir “Kızıl Terör”e maruz kaldığını bilen Alman orta sınıflarında yaygın bir korkuya yol açmıştı. Almanya’da, Kasım 1932’de Weimar Cumhuriyeti’nin son serbest seçimlerinde Naziler yaklaşık iki milyon oy kaybederken, Komünistler, neredeyse sadece yüzde 35’ten fazla işsizlik getiren Buhran felaketiyle sarsılan işçi sınıfından destek almaya devam etti. Ve orta yolcu Sosyal Demokratların Nazi propagandasında Komünistlerle aynı kefeye konulduğunu da unutmamalıyız. Sonuçta, Kasım 1932 seçimlerinde iki parti birlikte Nazilerden daha fazla halk desteğine sahipti. Nazilerin 1933’te iktidara geldiklerinde şiddet ve baskılarını özellikle bu iki parti üzerinde yoğunlaştırmalarına şaşmamak gerekir.</p>



<p><strong>Aaron J. Leonard: </strong>Genellikle Hitler’in seçimler yoluyla iktidara geldiği söylenir. Ancak kitabınızı okurken bana bunun tam tersi bir durum varmış gibi geldi. Göze çarpan şey, rejimin yükselişinin, Nazi paramiliter güçlerine dahil olacak, çoğu hoşnutsuz savaş gazilerinden oluşan yüz binlerce silahlı adamın eylemleriyle aynı zamana denk gelmesiydi. Başka bir deyişle, Hitler’in yükselişine ve ardından diktatörlük yetkilerini benimsemesine zemin hazırlayan önemli miktarda şiddet – Hitler için savaşmaya ve ölmeye hazır lejyonlar da dahil olmak üzere – vardı. Siz bunu nasıl görüyorsunuz?</p>



<p><strong>Richard J. Evans: </strong>Birçok tarihçinin yaptığı gibi, Hitler’in 1923’te “ Birahane Darbesi ” ile iktidarı zorla ele geçirme girişiminin başarısız olmasının ardından, iktidara yasal yoldan gitmeye karar verdiğini iddia etmek bana göre oldukça yanlıştır. Seçmen desteğini kazanmaya odaklanmasının yanı sıra, muhaliflerini sindirmek için sokaklarda kitlesel şiddet yaratmaya devam etti.</p>



<p>Kelimenin tam anlamıyla yüzlerce Komünist ve Sosyal Demokrat, 1932 seçim kampanyalarında Nazi fırtına birlikleri tarafından öldürüldü ve iktidarı ele geçirdikten sonra Hitler, 1933’ün ikinci yarısından itibaren baskı görevini devlet polisi, mahkemeler, devlet hapishaneleri ve ceza infaz kurumları üstlenene kadar yaklaşık iki yüz bin kişiyi toplama kamplarına attırdı. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın sağcı gazileri değil, savaşa katılmak için henüz çok genç olan sağcı geçmişe sahip erkekler de, kendi görüşlerine göre, Almanya’yı eski ihtişamına kavuşturmak ve hem içerideki hem de dışarıdaki düşmanlarını yok etmek için Nazilere katıldılar. Kitapta sunduğum biyografiler, şiddetin Nazi projesindeki merkeziliğinin altını ısrarla çiziyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Kaynak: </strong>“<a href="https://jacobin.com/2024/08/nazism-antisemitism-hitler-violence-communism" target="_blank" rel="noopener" title="">Understanding the Rise of Fascism</a>“, (Erişim Tarihi: 11.10.2024)</p>



<p><strong>Çeviri</strong>: Yener Çıracı</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Bu içerik birdunyaceviriblog ile işbirliğimizin bir parçasıdır. Sitelerini <a href="https://birdunyaceviriblog.wordpress.com/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ziyaret etmek için tıklayınız</a>.</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/fasizmin-yukselisini-anlamak-richard-j-evans-ile-roportaj/">Faşizmin Yükselişini Anlamak – Richard J. Evans ile Röportaj</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hobsbawm’ın Yüzyılı – Bryan D. Palmer </title>
<link>https://trafikdernegi.com/hobsbawmin-yuzyili-bryan-d-palmer</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hobsbawmin-yuzyili-bryan-d-palmer</guid>
<description><![CDATA[ İngiliz Marksist tarihçiler, tarihsel materyalizme bağlılıklarının aynılığı içinde birleşmiş, tutarlı bir grup muydu? Eric Hobsbawm, E. P. Thompson, Dorothy Thompson, Rodney Hilton, Maurice Dobb, George Rudé, John Saville, Christopher Hill, Victor Kiernan, Dona Torr ve Margot Heinemann ne kadar benzer düşüncedeydiler? Geleneksel görüş bu isimleri bir araya getirme eğilimindedir; son zamanlardaki tartışmalar ise hafifçe farklılaşmaya işaret eder.[1] Elbette bu muhalif tarihçiler arasında karşılıklı saygı vardı. Her biri, araştırma ve yazılarının büyük ölçüde ilk kez ortaya çıktığı Soğuk Savaş yıllarında belli bir kuraldışılık statüsünü paylaşıyordu. Ortak noktaları, tek sınıflı toplumlar ve onların uzun süreli devamlılıkları ile meşgul olan Masa Başı tarihlerinin hafif çayına güçlü
The post Hobsbawm’ın Yüzyılı – Bryan D. Palmer  first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/sadsadas.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:53 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hobsbawm’ın, Yüzyılı, –, Bryan, Palmer </media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İngiliz Marksist tarihçiler, tarihsel materyalizme bağlılıklarının aynılığı içinde birleşmiş, tutarlı bir grup muydu? Eric Hobsbawm, E. P. Thompson, Dorothy Thompson, Rodney Hilton, Maurice Dobb, George Rudé, John Saville, Christopher Hill, Victor Kiernan, Dona Torr ve Margot Heinemann ne kadar benzer düşüncedeydiler? Geleneksel görüş bu isimleri bir araya getirme eğilimindedir; son zamanlardaki tartışmalar ise hafifçe farklılaşmaya işaret eder.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>



<p>Elbette bu muhalif tarihçiler arasında karşılıklı saygı vardı. Her biri, araştırma ve yazılarının büyük ölçüde ilk kez ortaya çıktığı Soğuk Savaş yıllarında belli bir kuraldışılık statüsünü paylaşıyordu. Ortak noktaları, tek sınıflı toplumlar ve onların <em>uzun </em><em>süreli</em> devamlılıkları ile meşgul olan Masa Başı tarihlerinin hafif çayına güçlü bir dozda sınıf eşitsizliği enjekte etme projelerinde saklıydı. Ancak İngiliz Marksist tarihçilerin ortak bir şablondan tarih ürettiklerini varsaymak, araştırma yöntemleri, üslup hassasiyetleri ve analitik yönelimlerle ilgili önemli ayrımları gizler. Tarihsel materyalizmin bu seçkin pratisyenlerinin Marksizmleri entelektüel ve zaman içinde siyasi olarak yollarını ayırdı. Birçoğu 1956’da Komünist Parti’den ayrıldı; bazıları ise ayrılmadı. Görünenin ardında, her zaman huzursuz bir fikir birliğinin yüzeyinin altında tartışmalar kaynadı.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn2"><sup>[2]</sup></a></p>



<p>Bu olağanüstü Marksist grubun eşitleri arasında ilk sırada Eric J. Hobsbawm vardı. Dünyanın önde gelen Marksist tarihçisi olarak tanınan Hobsbawm’ın entelektüel yelpazesi rakipsizdi. Hiçbir zaman hakim düşüncelere boyun eğmeyen Hobsbawm, çoğu zaman geleneklere meydan okuyan cesur bir muhalif ses oldu. Yazılarının hevesle çevrildiği ve son derece iyi satıldığı Küresel Güney’de iyi karşılanan Hobsbawm’ın etkisi ve saygısı kesinlikle uluslararasıydı. Hobsbawm’ın okur piyasasının farklı katmanlarında gördüğü saygıyı çok az Marksist gördü; metinleri, aralarında statükonun radikal bir yeniden inşasına özellikle bağlı olmayanların da bulunduğu farklı kitleler tarafından benimsendi.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn3"><sup>[3]</sup></a></p>



<p>Hobsbawm başlarda “seçilmiş kişi” olarak ilan edildi. Hobsbawm’ın editörlüğünü yaptığı haftalık Cambridge öğrenci dergisi <em>Granta, </em>1939’da onun profilini çıkararak “King’s’te her şeyi bilen bir birinci sınıf öğrencisi var” diye ilan ediyordu. Eric, Havariler (Apostles) olarak bilinen ve akşam yemeği toplantılarına katılmaktan zevk aldığı gizli bir organ olan Cambridge Conversazione Society’ye seçildi. Sonunda Hobsbawm, bu Havariler toplantılarında John Maynard Keynes, E. M. Forster ve daha sonra kötü şöhretli Rus ajanları olacak Anthony Blunt ve Guy Burgess gibi isimlerle omuz omuza verecekti.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn4"><sup>[4]</sup></a></p>



<p>On yıllar sonra, Hobsbawm’ın kapitalizmin gelişimini sentezleme konusundaki benzersiz kapasitesi, meslektaşlarından övgüler almasını sağladı. Ekonomik belirleyiciliğin kabülünün “sanatı, bilimi, dini, ideolojiyi ve hatta sosyal psikolojiyi” küçümsemekle sonuçlanmadığı, bütünleştirici bir “toplum tarihi” üretme projesini takdir ettiler. Hobsbawm’ın tarihe bütüncül bir anlatı olarak yaklaşma ısrarı, dahası, pek çok <em>soi-disant </em>solcunun postmodernizmin moda tikelciliğine yenik düştüğü bir zamanda ortaya çıktı.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Raphael Samuel ve Gareth Stedman Jones’un da belirttiği gibi, “[B]elki de Hobsbawm’ın öne çıkan ve üzerinde en az yorum yapılan başarılarından biri, klasik Marksizmin önermeleri ile toplumsal ve ekonomik tarihçilerin ampirik kaygılarını neredeyse kesintisiz bir ağda bir araya getirme becerisi olmuştur.” Bu, feodalizmden kapitalizme geçiş, sınıf oluşumu ve endüstriyel kapitalist gelişme, protesto ve isyan, sendikalaşma, kentleşme, sol partiler ve isyan hareketlerinin 1970’ler ve 1980’ler boyunca “neredeyse akademik sorgulama ve araştırmanın ‘ortak duyusunun’ bir parçası” haline geldiği anlamına geliyordu.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn6"><sup>[6]</sup></a></p>



<p>Çok sevdiği caz gibi, Hobsbawm’ın tarihsel doğaçlaması da sıcak ve soğuk, swing ve blues notalarını, uyumsuz argümanlar için bir sahne görevi gören geleneksel anlayışlarla bir çağrı ve yanıt etkileşimini kapsıyordu. Hobsbawm, geçmişi sunuşunun çok sesli orkestrasyonunda, kapitalizmin ekonomik, siyasi ve toplumsal ritimlerinin kapsamlı bir dönemselleştirmesini sunmuş, gelişimin uyumsuzluklarını “ilerlemenin” bedelini asla unutmayacak şekilde kullanmıştır. Hobsbawm, modern tarihsel deneyimin “kıyamet beklentisini” gerektirdiğinde ısrar ediyordu.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Hobsbawm’ın “1914-1991 arasındaki kısa yirminci yüzyılı” anlattığı <em>Aşırılıklar Çağı </em>(1994) adlı kitabı bir uyarı ile biter: </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>İnsanlık kabul edilebilir bir geleceğe sahip olacaksa, bu geçmişi ya da bugünü uzatarak olamaz. Eğer üçüncü bin yılı bu temelde inşa etmeye çalışırsak, başarısız oluruz. Ve başarısızlığın bedeli, yani değişen bir toplumun alternatifi karanlıktır.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn8"><sup>[8]</sup></a></p>
</blockquote>



<p>Politik olarak geleneksel bir Avrupalı tarihçi ve “Kızıl Eric”in bir zamanlar meslektaşı olan Richard J. Evans’ın yakın zamanda yazdığı Hobsbawm biyografisi, bu önde gelen Marksist tarihçinin değerini anlamak için bir fırsat sunuyor.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn9"><sup>[9]</sup></a>Hobsbawm’ın hayatının “resmi” bir anlatısı olan bu kitapta Evans, belli ki Hobsbawm ailesinin desteğine sahip. Evans’ın yirminci yüzyılın sol görüşlü adamına dair cömert yorumu, Eric’in gençliğinin büyük bölümünde ve sonrasında ara sıra tuttuğu günlük de dahil olmak üzere geniş bir kişisel arşive dayanıyor. Daha önce yayınlanmış bir otobiyografi, <em>Tufah Zamanlar: Bir Yirminci Yüzyıl Yaşamı </em>(2002), Hobsbawm’ın kendi takdim ettiği kamusal fikir ve politika adamına odaklanmıştı. Bu, en azından yetişkinlik dönemi için, çoğu zaman yansıtıcı olmadığı gibi pişmanlık da duymuyordu. Evans, Hobsbawm’ın özel kişiliğini derinlemesine incelerken onun göz önüne sermekte çekingen göründüğü şeyleri ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Yine de büyüleyici öznesinin politikaları ve yayınlarıyla yüzleşirken Evans’ı Hobsbawm’ın işleyicisi olarak görmemek zor. <em>Tarihte Bir Yaşam, </em>bir Marksisti ana akımlaştırmak için düzenlenmiş bir girişimdir ve Evans’ın, Hobsbawm’ın içinde bulunduğu ve sıklıkla muhalif dalgalar yarattığı sol çevreden ne kadar uzak olduğunu ortaya koymaktadır.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn10"><sup>[10]</sup></a></p>



<p>Evans da bu biyografiyi hızlı bir şekilde hazırlamış. Zorlama hatalar kaçınılmaz olarak metnin içine sızıyor. On yedi yaşındaki Eric gerçekten “Amerikalı Komünist Farrell Dobbs’un erken dönem bir çalışmasını” okuyor muydu? Pek olası değil, çünkü söz konusu yıl Dobbs, Hobsbawm’ın rastlayabileceği çok az şey yayınlamıştı, hiçbir zaman Komünist Parti üyesi olmamıştı ve 1934’te Troçkist olmasına yol açacak bir Teamster isyanına karışmıştı (57). Evans, Hobsbawm’ın günlüğünü yanlış okumuş olmalı ki muhtemelen İngiliz Komünist Maurice Dobb’un yazdıklarına atıfta bulunuyor. Ayrıca Eric’in Stalin’in <em>Sovyetler Birliği Komünist Partisi Tarihi (Bolşevikler) </em>kitabınıhediye edişini tarihlendirirken de hata yapıyor; kitabı 1935 yılında kuzenine hediye ettiğini söylüyor ancak kitap 1930’ların sonlarına kadar yayınlanmamıştır (87). Hobsbawm’ın asıl çalışma alanı olan emek tarihi, Evans’ın pek vakıf olduğu bir konu değildir (Amerikan Uluslararası Uzun Nakliyat ve Ambar Sendikası’nın Batı Yakası liderinden yanlışlıkla Harry Bridge olarak bahseder). Yine de Evans, tarih yazımının nüanslarını çok az dikkate alarak 1980’lerde işçi sınıfı çalışmalarının “bir kriz dönemine, ölümcül bir krize girdiğini” söylemekte çok aceleci davranıyor (385, 533).<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Sosyalist ikonografi ve kadın imgeleri üzerine 1978 tarihli bir Hobsbawm makalesinin feminist eleştirisinin ortak yazarı olarak tanımlanan Sheila Rowbotham, Evans’ın atıfta bulunduğu cevabın yayınlanmasında yer almamıştır (538).<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn12"><sup>[12]</sup></a> Sürçmeler bir yana, Evans’ın mahrem alana yaptığı vurguya rağmen Hobsbawm’ın hayatının anlamını aktarmada ve bu tarihin incelenmesiyle eleştirel bir şekilde ilgilenmede en önemli şey politik olandır. </p>



<h2 class="wp-block-heading">(Aşırı) Belirlemeler: Tarihte Bir Yaşam </h2>



<p>Rus Devrimi’nin gerçekleştiği yıl doğan Eric John Ernest Hobsbawm, uzun yetişkinlik dönemi boyunca Sovyet Komünizmi deneyinin gölgesinde yaşayacaktı. Yetiştirilme tarzı itibariyle bir Orta Avrupalı olan Hobsbawm’ın Avusturyalı annesi hevesli bir romancı, babası ise Rudyard Kipling’den, müzikhol şarkılarından ve spordan hoşlanan ve erkeksi fizikselliğe değer veren acınası tipik bir İngiliz erkeğiydi. Her iki ebeveyn de Yahudi’ydi, ancak ikisi de “dindar” değildi.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn13"><sup>[13]</sup></a> Çok daha etkili olan annesi Eric’e asla Yahudi olmaktan utanç duyacak bir şey yapmaması gerektiğini aktarmıştı. Hobsbawm daha sonra Yahudiliği “ülkeler ve okyanuslar boyunca uzanan [ve] ülkeler arasında yer değiştirmenin hayatın normal bir parçası olduğu” bir aile içi ağ ile ilişkilendirmiştir (8-10). On dört yaşında yetim kalan, babası belirsiz bir şekilde “kalp travması” olarak tanımlanan bir hastalığa yakalanan ve annesi iki yıl sonra akciğer tüberkülozuna yenik düşen Hobsbawm, gençliğinin geri kalanında Berlin ve Londra’da akrabaları ve kız kardeşi Nancy ile yaşadı. On yıl sonra, Marksizmi cinsel aşkın, Büyük Britanya Komünist Partisi (CPGB) üyeliğini de kaybettiği çekirdek ailesinin yerine koyan Hobsbawm, siyasi kesinliklerine rağmen “yalnızdı, sürükleniyordu, belirsiz bir geleceği vardı” (75, 182). </p>



<p>Hobsbawm 1980’lerin ortalarında “Ben sosyalist-komünist bölünmesinin en sekter noktasında büyüdüm” diye hatırlıyordu. “Bunun bir felaket olduğu artık herkes için açık. Bu benim en biçimlendirici siyasi deneyimimdi” (43). Ancak o dönemde Hobsbawm’ın günlüğü Komintern’in Adolf Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesinin devrimci atılımların önünü açacağı yönündeki trajik yenilgi görüşünü yansıtıyordu: “Belki de faşizm bazı iyilikler getirecektir – proletaryanın içinden geçtiği bir okul olacak, sonra da KP’nin önderliğinde zafere ulaşacaktır.” (59). Birkaç yıl sonra Hobsbawm 1936 Paris Bastille Günü geçit törenine katıldı. Amcasının Sosyalist Parti’nin resmi kamera birimindeki statüsü sayesinde elde ettiği ayrıcalıklı ve heyecan verici konumuyla, günün ilham verici olaylarını filme alan kamyonda yer aldı (102-4). Hobsbawm daha sonra şöyle yazmıştır: “Anti-faşist birlik ve Halk Cephesi dönemine aittim. Bu dönem bugün bile siyasetteki stratejik düşüncelerimi belirlemeye devam ediyor.”<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn14"><sup>[14]</sup></a></p>



<p>Bu siyasi kökenler ve etkiler çemberini, Komünizme bağlılığın oldukça farklı iki biçimlendirici anını açıklayacak şekilde düzenlemek mümkün olabilir: Üçüncü Dönemin sekterizmi ve ardından gelen ekümenik Halk Cephesi. Bu belli bir muhasebe gerektirir. Hobsbawm bunu asla yerine getirmedi. Bir kişinin politikasının, belirli nedenlerle ve oldukça özel sonuçlarla, <em>hem </em>1932-33 Berlin’inde <em>hem</em> <em>de </em>1936’da Halk Cephesi’nin Paris’inde şekillendiğini iddia etmek zordur. Stalinist yozlaşmanın ve iç karartıcı çöküşün kalın ve giderek artan inceliği boyunca neden Komünist Parti’ye bağlı kaldığınızın bir açıklaması olarak <em>her bir </em>biçimlendirici anı ima ediyorsanız, bu yan yana koyma daha da sorunludur. Yine de Hobsbawm’ın yaptığı ve Evans’ın da olduğu gibi kabul ettiği şey budur. Evans, Hobsbawm’ın görünüşte çelişkili, ancak iç içe geçmiş tarihinin Sovyetler Birliği’ne ve Stalinizm siyasetine süregelen bir bağlılığı nasıl belirlediğine dair imalarını sorgulamak bir yana, titizlikle sorgulamamakta, sunduğu tarihin içindeki yaşamı asla ciddi bir şekilde irdelememektedir. Perry Anderson’ın keskin bir şekilde yorumladığı gibi Hobsbawm’da, eserinin entelektüel ve siyasi tüm yönlerinde katmanlı bir şekilde görülen ikilikler vardır. Bunlar ciddi analitik ve siyasi çapraz sorgulama için haykırmaktadır. Çalışma konusunun iddiaları, sonuçta, çoğu zaman uygun, hatta kendine hizmet eden bir kaçınılmazlık duygusu gibi görünen şeyin daha bağımsız bir incelemesinin yerini tutamaz.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Evans, Hobsbawm’ın politik bedenine bu tür bir cerrahi kesik atma konusunda ya yeterli donanıma sahip değildir ya da isteksizdir. Elinde analitik bir neşter gibi bir şey yoktur, bunun yerine bir Marksist’in oluşumuna dair tedavisini bir pasta kaldırıcıyla sunar. </p>



<p><em>Tarihte Bir Yaşam, </em>özellikle Hobsbawm’ın günlüğünden yararlanarak Eric’inözel düşünceleri ve mahrem yaşamı hakkında zaman zaman ayrıntılı ve bazen de içgörülü yorumlar sunuyor. Evans, aralarında Hobsbawm’ın ilk kez 2002 tarihli otobiyografisinde anlattığı bir genelev kaçamağının da bulunduğu, gençlik dönemindeki cinsel ilişkilere dair anlatılar sunuyor. Daha da önemlisi, Hobsbawm’ın 1943’te ilk eşi Muriel Seaman’la yaptığı evliliğin yavaş yavaş ölümüdür; Muriel Seaman, <em>Tuhaf Zamanlar’</em>ınkendisihakkında şaşırtıcı derecede sessiz kaldığı bir komünisttir. Bir tür siyasi uygunluk birlikteliği olan Muriel ve Eric’in uyumu zayıfladı, ikisi birbirinden uzaklaştı; 1950’ye gelindiğinde, en azından Muriel’in durum değerlendirmesine göre, farklılıkları uzlaşmazdı. Bir süredir cinsel açıdan tatmin olmamış olan kadın, hâlâ hatırı sayılır bir sevgi beslediği Eric’e “bütün gece boyunca sevişmek” istediğini söyler (274-5).</p>



<p>Gerçekten de zor bir aşktır. Hobsbawm bu haberi kabullenmekte zorlanmış; depresyona girmiş ve intiharı düşünmüştür. Bu kişisel rahatsızlıktan kurtulmanın yolunu bulmayı başardı ve arkadaşlığı da eksik olmadı. Kız kardeşi Nancy, Eric’in cazibesini hafife alıyordu; bunlar arasında sürükleyici bir konuşmacı ve ikonoklastik bir nüktedan olmak, geleneksel olarak iyi görünmese de fiziksel canlılıkla kutsanmak vardı. “O kadar çirkin bir adam ki,” diyordu Nancy hayretle, “neden bütün bu kadınların ondan etkilendiğini anlayamıyorum!” (391). Paris’te Eric, ortodoks olmayan Marksist çevrelerde dolaşan evli bir kadın olan Hélène Berghauer ile yoğun bir ilişki sürdürdü; kocası (Eric’in de çok samimi olduğu) Henri Lefebvre’nin öğrencisiydi. Evans bu birlikteliği “<em>ménage à trois” </em>olarak nitelendirirken<em>, </em>Hobsbawm ilk evliliğinin sona ermesinin ardından bu çiftle geçirdiği zamanın kendisine “sahip olduğum aileye en yakın şey” olduğunu kabul eder.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn16"><sup>[16]</sup></a>Daha sonra, CPGB 1956-57’de parçalandığında, Birkbeck’te psikoloji okuyan yetişkin bir öğrenci olan Marion Bennathan ile birlikte oldu. Bu birliktelik birkaç yıl sürdü ve Marion, Eric’ten bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Ancak Marion, psikolojik olarak kırılgan kocasını terk etmedi ve ilişki kaçınılmaz olarak sona erdi; ve Eric Soho’nun caz kulüplerinde yeni bir alana adım attı (323-9, 354-5). </p>



<p>Evans, Hobsbawm’ın siyasi gelişiminin onu içine çektiği aşırı sol siyasetle zorunlu olarak boğuşurken, kendisini her yorumlayıcı adımın dikkatle değerlendirilmesi gereken yabancı bir arazide yürürken buluyor. En ciddisi, Evans’ın Hobsbawm’ın Stalinizm ile ilişkisine yaklaşımında görülen dengeleyici harekettir. Evans, bir yandan Hobsbawm ve çevresinin Sovyet <em>liderine </em>duyduğu saygıyı kabul ederken, diğer yandan Joseph Stalin’in ve/veya Stalinizmin Eric’in ortaya çıkan kelime görüşünde ve Marksist tarihçinin sonraki politikalarında ne ölçüde etkili olduğunu küçümsüyor.</p>



<p>Örneğin 1934 tarihli bir günlük kaydı, Hobsbawm’ın “bu yüzyılın en büyük devlet adamlarından biri” olarak gördüğü Stalin’e hayranlığını, görünüşte önemli amaçlarına ulaşmak için çeşitli araçları kullanacak kadar esnek bir ilke adamı olduğunu kaydeder. Ancak Evans bunu “Eric’in entelektüel formasyonunun Stalin’e çok az şey borçlu olduğu” iddiasıyla takip eder (58). Hobsbawm’ın Sovyetler Birliği’ne olan inancı “ergenlik çağındaki bir aşkın tavizsiz mutlakiyetçiliğine sahipti” (59). </p>



<p>Belki de. Ancak Hobsbawm’ın açık ve rutin bir şekilde ortaya koyduğu gibi, bu gençlik aşkı bir ömür boyu sürdü. Hobsbawm, önde gelen Bolşevik kadroların Devrimi yıkmak için Leon Troçki ile işbirliği yaptığı ve Sovyetler Birliği’ni faşist saldırıya teslim etmek için Hitler Almanyası ile birlikte çalışacak kadar ileri gittiği yönündeki saçma Moskova Duruşmaları (1936-38) iddialarını savundu. Hobsbawm, 1936 ve 1937’de Paris’i sarsan Halk Cephesi sınıf mücadeleleri sırasında, Troçkistlerin rolünü “grevciler arasında ayaklanma ve isyanları kışkırtmaya” indirgedi (99, 148-9). Ömrünün sonuna kadar, İspanya İç Savaşı’nda SSCB’nin yanında yer almaktan başka bir alternatif olmadığı konusunda ısrar etti, Komintern’in devrimci girişimleri bastırmada oynadığı rolü akladı ve Katalan anarşist ve diğer Komünist olmayan militanları sabotajcılardan biraz daha fazlası olarak karikatürize etti (150-1). 1980’ler yerini 1990’lara bırakırken Sovyetler Birliği nihayet çöktüğünde, Marksist tarihçi bunu yirminci yüzyılın sonlarında siyasi uçuruma yuvarlanmanın en yıkıcı darbelerinden biri olarak gördü. </p>



<p>Parti üyeliğinin aktivist bileşenine hiçbir zaman ilgi duymayan Hobsbawm, Cambridge’de geçirdiği dönemden itibaren, Evans’ın “sıradan Komünist Parti üyelerinin yerine getirmesi gereken sıkıcı görevler” (138) olduğunu öne sürdüğü “sıkıcı, gündelik görevlere” karşı bir küçümseme geliştirdi. Hobsbawm daha sonra, 1950’den sonra “tamamen akademik veya entelektüel gruplarda faaliyet gösterdiğini” belirterek, Ortodoks Parti faaliyetleri için “doğal bir zevkim veya uygun bir mizacım olmadığını” itiraf etti.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn17"><sup>[17]</sup></a> Hobsbawm’ın CPGB içindeki yeri giderek daha uygun bir melez, içeriden-dışarıdan biri haline geldi. Evans bu düalizmi sorgulamaktan çok, Hobsbawm’ın inanç ve özdeşleşmenin bazı garip çitlerini nasıl ve neden aşabildiğini sorarak, konusunu mümkün olan en iyi siyasi sunum olarak gördüğü şeye sığdırmak için devam eden çabasında onu uyarlıyor. </p>



<p>Hobsbawm’ın İkinci Dünya Savaşı’ndaki askerlik eğitiminin başlarında “Parti çizgisinin kesinlikle işe yaramaz olduğu” sonucuna vardığını 1990’lardaki bir hatırasından alıntı yaparak öğreniyoruz (200). Ancak birkaç sayfa sonra Eric, kuzeni Ron’a “Stalin’in konuşmasının teknik ve siyasi her anlamda bir halk savaşı anlamına geldiğini” yazıyor ve tüm birliği tarafından imzalanmış bir futbol topunun Kızıl Ordu’daki meslektaşlarına gönderilmesini organize ediyor. “Direndikleri her gün, kazandıkları her zafer, düşürdükleri her uçak,” diye düşünüyordu Hobsbawm, “İngiliz ve Sovyet halklarını daha da yakınlaştırıyor” (210). Savaş eğitiminden sıkıldığı her halinden belli olan Hobsbawm, kampta editörlüğünü yaptığı duvar gazetesi için yazdığı yazılarda, CPGB’nin resmi görüşünü yansıtacak şekilde, İkinci Cephe’nin açılması gerektiği yönündeki Komünist görüşü destekledi (215). Bu durum onu gizli servis İngiliz Askeri İstihbaratı’nın 5. Bölümü’nün dikkatini çekti. MI5, Hobsbawm’ın yazılarını ve ne kadar mantıklı olursa olsun Sovyet çizgisini benimsemesini yıkıcı olarak değerlendirdi. </p>



<p>Devletin güvenlik ajanları tarafından “Parti’nin hevesli ve çok aktif bir üyesi ve Parti Genel Merkezi’nde iyi düşünülen biri” olarak tanımlanan Hobsbawm, artık kendisini İngiliz topraklarında tutmayı ve denizaşırı ülkelere gönderilmesini kısıtlamayı gerektirecek kadar tehlikeli bulan yetkililer tarafından yakın takibe alınmış bir adamdı. Bu maskaralıktan bıkan Hobsbawm, Cambridge’de araştırma öğrencisi olmak için başvurdu ve 1946 yılının başlarında ordudan serbest bırakıldı. Özel hayatında Hobsbawm’ın Parti liderliğinin kapasitesini sorguladığı, üyelerin demokratik tartışmanın yeniden canlandırılmasına ihtiyaç duyduğunu öne sürdüğü ve Evans’ın “Eric’in zihin bağımsızlığının Parti liderliğinin Stalinist katılığına sürtündüğünü” iddia etmesine yol açtığı söyleniyordu (239). Hobsbawm, <em>Tuhaf Zamanlar’</em>da<em>, </em>Britanya’daki pek çok Komünist entelektüel gibi kendisinin de Josip Broz Tito ve onun Yugoslav revizyonizmine yönelik savaş sonrası Sovyet saldırısı konusunda giderek daha şüpheci hale geldiğini hatırlıyor. Ayrıca 1949 ve 1952 yılları arasında Doğu ve Orta Avrupa’da Stalinist göstermelik davaların patlak vermesi de rahatsız ediciydi; bu davaların çoğu Yahudileri hedef alıyor ve iğrenç bir antisemitizmi gözler önüne seriyordu.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn18"><sup>[18]</sup></a> Yine de o dönemde Hobsbawm, Komünistlerin kontrolündeki <em>New Central European Observer </em>dergisine makaleler yazarak Sovyetlerin “halk demokrasileri”ne yönelimini savunuyordu ki Evans bunu görmezden gelir (303-9). Christopher Hill ve diğerleriyle birlikte Hobsbawm, Sovyet Bilimler Akademisi tarafından Moskova’ya davet edilmek için hem Britanya hem de SSCB’deki Parti yetkilileriyle yeterince iyi ilişkiler içindeydi, ancak aziz sosyalist anavatana yaptığı ilk gezi onu hayal kırıklığına uğrattı ve geri dönmek için acele etmedi (313-15).<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn19"><sup>[19]</sup></a> Evans’ın, Eric Hobsbawm’ın, liderliğini yaptığı Komünist Parti Tarihçiler Grubu’nun önemli bir rol oynadığı 1956’daki muhalefet seferberliğinin başlıca ilham kaynağı olmasa da liderlerinden biri olduğunu iddia etmesi kısa bir adımdır. Bu hareket, Nikita Kruşçev’in Şubat 1956’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Yirminci Kongresi’nde yaptığı konuşmada kamuoyuna açıklanan Stalin’in suçlarının ifşa edilmesine CPGB liderliğinin yeterince tepki vermemesinin eleştirisi olarak başladı. Bu, Hobsbawm’ın kısmen 1956’daki Parti krizinden doğan Yeni Sol ile en iyi ihtimalle ikircikli ilişkisi ile sona ermektedir. Evans, Hobsbawm’ın 1950’lerin sonu ve 1960’ların başındaki bu gelişmelerdeki rolünü sunarken Eric’in nerede ve neden konumlandığını büyük ölçüde yanlış yorumlamaktadır. </p>



<p>Sovyetler Birliği’nin uydusu Macaristan’daki liberalleşme girişimine yönelik baskısı olayları doruğa çıkardı. Polonya’daki işçi grevleri ve Sovyet karşıtı protestoların ortasında öğrenci protestoları patlak verirken, Kızıl Ordu tankları Budapeşte’ye girdi. Macaristan’ın reform yanlısı başbakanı Imre Nagy, Moskova’nın emriyle görevden alındı ve daha sonra idam edildi. 2.500’den fazla Macar ve 700 Sovyet askeri sokak çatışmalarında öldü ve 200.000 Macar ülkelerini terk etti. Bu birçok CPGB üyesi için bardağı taşıran son damla oldu. 1957’de İngiliz partisinde dumanlar dağıldığında, parti üyelerinin dörtte biri istifa etmişti; Komünist gazete <em>Daily Worker’ın </em>çalışanlarınınüçte biri masalarını terk etmişti; ve 1930’larda ve 1940’larda devrimci solun görünürdeki partisine kazanılan entelektüellerin neredeyse tamamı gençliklerinin davasına bağlı kalmayı reddetmişti. Tarihçiler Grubu bölünmüştü ama önde gelen isimlerinin büyük kısmı artık Parti himayesi altında çalışamazdı. Hobsbawm çekince ve pişmanlıkla da olsa çalışabilirdi ve çalıştı da. Tarihçiler Grubu’ndan istifa etti; zaten grup artık onarılamayacak kadar parçalanmıştı. </p>



<p>Evans’ın 1956’daki bu olaylara ilişkin kapsamlı tarih yazımına katkısı, Hobsbawm’ı Parti içi çatışmanın içine yerleştirmektir. Evans bunu, CPGB’nin King Street’teki ofislerinde yapılan dinlemeli konuşmaların MI5 kayıtlarından yararlanarak yapıyor. Evans’ın anlatısı, Marksist içeriden-dışarıdan birinin 1956’da muhalefetin sınırlarını nasıl zorladığını ve Hobsbawm’ın Parti hiyerarşisiyle nasıl çatıştığını aydınlatıyor. Ancak Evans, Hobsbawm’ın Stalin karşıtı muhalif komünistler arasındaki liderlik rolünü önemli ölçüde abartıyor ve Hobsbawm’ın İngiliz komünizminin 1956 krizindeki siyasi muhalefetinin sınırlarını gizliyor. Pek çok kişi Eric’in duruşunun kararlılıktan yoksun olduğunu düşünüyordu. Özellikle Macaristan’a müdahale konusunda Sovyet eylemlerini meşrulaştırma eğilimi göstererek bocaladığı düşünülüyordu. Evans’ın, MI5 tarafından gizlice kaydedilen özel konuşmaların hiçbir zaman kamusal tartışmanın bir parçası olmaması gereken İngiliz komünizminin iç mabedinde cereyan eden çekişmeli, ancak gizli konuşmalara vurgu yapan devlet kanıtlarına bu kadar güvenmesinin önemli bir dezavantajı da vardır. Hobsbawm ile Parti yönetimi arasındaki bu perde arkası tartışmayı ayrıcalıklı kılan Evans, CPGB üyelerinin Parti <em>dışında </em>Stalinizmi kınayan kamuoyu muhalefetine sadece yüzeysel olarak bakıyor. Bu daha açık ve sert tartışmada, E. P. Thompson ve John Saville gibi tarihçiler, Christopher Hill’in “Ericizm” olarak adlandırdığından çok farklı bir rol oynadılar. </p>



<p>Evans, Hobsbawm’ın idarecisi olarak Eric’i isyancılar ile Moskova yanlıları arasında bir aracı olarak sunmakta ve bunu muhalefet içinde bir önceliğe yükseltmektedir. Hobsbawm Stalinizasyon karşıtlığını gerçekten benimsemişti, ancak Evans’ın yaptığı gibi onu bürokratik CPGB rejiminin “tehlikeli” bir muhalifi olarak tasvir etmek, büyük ölçüde King Street’te giderek daha da küçülen parti yetkililerinin görüşü bu olduğu için, olup bitenlerin çoğunu gözden kaçırmak anlamına geliyor. Hobsbawm’ın, başkalarının uzlaşmaz olarak gördüğü bir siyasi krizi nasıl <em>müzakere ettiğini </em>ele almıyor. Hobsbawm, 1956’dan sonra kendisini Parti bürokrasisinin ve Stalinist gerilemenin en kötü aşırılıklarının bir eleştirmeni olarak sunmayı başarırken, hem Britanya’da hem de dünyanın diğer ülkelerinde Sovyet yanlısı resmi Komünist hareketle ilişkili kalmayı sürdürdü. Hobsbawm böylece hem pastasını yemiş hem de pastanın bir kısmını yiyebilmiştir. Bu bir tür başarı olarak görülebilir, ancak aynı zamanda Eric’in kendini korumayı, hatta kendini geliştirmeyi sağlayacak siyasi uzlaşmaya olan iştahının bir işareti olarak da görülebilir. Thompson hayatının geri kalanında 1956’daki mücadeleyi, muhalif komünizmin zorlu savaşlarında mücadele eden herkesin gururla taşıyacağı bir anti-Stalinist onur nişanı olarak gördü. Hobsbawm’ın anlayışı ise tamamen farklıydı. CPGB krizini otuz bin İngiliz Komünistini sıkıntıya sokan, “kötü anılar” kategorisine indirgenebilecek üzücü bir olay olarak görüyordu.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn20"><sup>[20]</sup></a></p>



<p>Evans bu konuyla çok az ilgilenir. Evans, Hobsbawm’ı 1956 sonrasında, o yıl yaşanan çözülmeden sonra ortaya çıkan Yeni Sol’un içine yerleştirir. Bu yeni hareket, Thompson- Saville editörlüğündeki <em>Reasoner </em>ve <em>New Reasoner’dan </em>gelişen, <em>Universities ve Left Review’</em>unparalel oluşumuyla genişleyen ve nihayetinde bu akımların <em>New </em><em>Left Review</em>‘da birleştiği kulüpler ve yayınlarda birleşti. Evans’a göre Eric: </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Edward Thompson, John Saville, Rodney Hilton ve diğerleri de dahil olmak üzere Yeni Sol’daki arkadaşlarına kişisel ve siyasi olarak yakın kaldı. Parti üyeliği gibi sembolik bir farkın ötesinde gerçek bir siyasi farklılıkları yoktu ve “aşağıdan” yeni bir tür radikal sosyal ve siyasi tarih inşa etmek için ortak bir girişimde bulunuyorlardı. (351) </p>
</blockquote>



<p>Bu basitçe doğru değildir. Tarihsel sempatiler ve uyumlar bir yana (ki bunlar kolayca abartılabilir), Thompson ve diğerlerinin 1950’lerin sonlarında Komünist Parti’de devam eden üyeliği “sadece sembolik” olarak göreceklerini öne sürmek, Evans’ın dönemin hararetli siyasetini anlamaktan ne kadar uzak olduğunu ortaya koymaktadır. </p>



<p>1956’daki sarsıntıların ardından, Hobsbawm’ın ortaya çıkmakta olan Yeni Sol ile ilişkisi, elbette mesafeli bir katılımdı, ancak çok fazla kararsızlık, biraz küçümseme ve hatta desteklemeye devam ettiği Parti için bazı şüpheli hafiyelik içeriyordu. Hobsbawm böylece Yeni Sol’un tek tük yayınlarına katkıda bulundu ama aynı zamanda CPGB liderlerine, şimdi alternatif bir siyaset inşa etmek için mücadele eden eski yoldaşlarının toplantıları ve eylemleri hakkında “istihbarat” sundu. King Street’e gönderdiği raporlarda Hobsbawm, Yeni Sol’u örgütsel bir karmaşa içinde, yine de ilerici ve isyankar insanları CPGB’nin artık yapamayacağı şekilde kendine çeken bir tür siyasi kaos olarak sunuyordu (459). Ancak Hobsbawm hiçbir zaman bu girişimlerin önemli bir kurucusu olmamıştır. CPGB içindeki içeriden-dışarıdan statüsü, bazı açılardan Yeni Sol’da da tekrarlandı ve aktivist katılımın ayakları yere değmeden siyasi çitlere tırmanmasına izin verdi. Evans, Hobsbawm’ı Yeni Sol’un oluşumunun kavşağına yerleştirmeye çalışsa da <em>Tufah Zamanlar, </em>yazarının bu siyasi deneye ilişkin sarih değerlendirmesinin daha güvenilir bir anlatısıdır. </p>



<p>Hobsbawm’ın 2012’de vardığı sonuca göre, ilk İngiliz Yeni Solu ne İşçi Partisi’ni ne de Komünist Parti’yi reforme etti; yeni örgütler, kalıcı ve önemli kurumlar, hatta önemli ulusal liderler bile yaratamadı. Evans, Hobsbawm’ın Yeni Sol’un kendisini hapsettiği öte dünyalılığa şüpheyle yaklaştığını kabul etmekle birlikte, Eric’in etkili ve müdahil olduğunu ima ederek, Hobsbawm’ın “şirket yöneticisi” olduğunu belirttiği hareketin Partizan Kahve Evi örneğini verir (459). Ancak Eric’in doktora öğrencilerinden biri ve Tarih Atölyesi hareketinin gelecekteki kurucusu Raphael Samuel’in fikri olan Kahve Evi girişimi, aslında Hobsbawm’ın dahil olduğu bir şey değildi. Partisan’a başkanlık edecek bazı “uygun solcu kişiliklere” ihtiyaç vardı ve Hobsbawm “daha iyi bir karar vermeme rağmen bu direktörlüklerden birine ikna edilmesine” izin verdi. Bazı varlıklı eski komünistler de öyle. Hobsbawm gibi onlar da “Raph’ın hiçbirimiz hakkında en ufak bir fikir sahibi olmadığını” göreceklerdi. Plan “felaket için tasarlanmıştı” ve Samuel’in sağduyulu pratiklik kokan her şeye karşı alerjik tepkisi tarafından mahkum edilmişti. Hobsbawm, “sadece nostalji ve solun 1956 öncesi ve sonrası kuşakları arasındaki teması sürdürme ihtiyacı, kendimi neden bu çılgın girişimin içinde bulduğumu açıklayabilir,” diyerek, acımasızca da olsa, aydınlatıcı bir sonuca varmıştır. Siyasi olarak Hobsbawm, 1956’da ortaya çıkan Yeni Sol’u nihayetinde “yarım hatırlanan bir dipnot” olarak yazdı.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn21"><sup>[21]</sup></a></p>



<p>Eğer Hobsbawm İngiliz Komünizmi içinde bir yabancıysa, yüzyılın ortalarında ana akım akademik yaşam içindeki marjinalleşmesi de dikkat çekicidir. Evans, 1940’ların sonları ve 1950’lerin başları ile ortalarında görünürde değerlerden arınmış bir akademik ortama nüfuz eden küçük ve çirkin anti-komünist hoşgörüsüzlüğün abartısız ama yıkıcı bir iddianamesini sunuyor. Bu dönemde, İngiliz Marksistlerinin çoğu gibi her zaman edebiyata ilgi duyan Hobsbawm, ilk araştırmalarını Fabian reformcuları ve işçi sınıfının durumu üzerine yoğunlaştırarak tarih okumayı tercih etti. Hobsbawm’ın Fabianları oldukça eleştiren doktora tezi, bazı okuyucuları çalışmanın “Cemiyet’in liderlerine karşı çok sert” olduğunu düşünse de sınavdan geçmeyi başardı. R. H. Tawney tezi “kaygan, yüzeysel ve gösterişli” olarak nitelendirerek yayınlanmasını engelledi. Eric, Cambridge’deki King’s College’a yaptığı ilk başvuruda, oradaki bir bağışçının “Fabianlarla ilgili anısının Hobsbawm’ın analiziyle hiçbir ilişkisi olmadığını” beyan etmesi nedeniyle, genç araştırma bursu için geri çevrildi. Bu kadarı yeter! Yılmayan Hobsbawm, Sidney ve Beatrice Webb’in on dokuzuncu yüzyıl sonlarında yayımladıkları <em>The History of Trade Unionism </em>(<em>Sendikacılık Tarihi, </em>1894) adlı çalışmaları için topladıkları basılı materyaller ve sonuncusu 1920’de çıkan sonraki gözden geçirilmiş baskıları hakkındaki bilgisini kullanarak, tüm başvuru sahiplerinden talep edilen burs tezini yeniden yazdı. Hobsbawm, metodolojik açıdan belirleyici olacak bir kararla, alandaki geleneksel bilgelikten kararlı bir şekilde ayrılan “yapısal, sorun odaklı bir tarih” üretmek için yayınlanmış kaynaklar bütününe odaklandı. “Ön taslağını” ” ‘Yeni’ Sendikacılık Çalışmaları, 1889-1914″ olarak adlandıran Hobsbawm, 1870’ten sonra İngiltere’de yeni bir işçi örgütlenmesi biçiminin neden ortaya çıktığı ve daha önce büyük ölçüde örgütsüz olan işçiler arasında nasıl başarı kazandığı sorusunu ele aldı.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn22"><sup>[22]</sup></a> Tawney’den (yine!) projeyi değerlendirmesi istendi ve zaman baskısı altında yazıldığını kabul ederek bazı iltifatlarda bulundu. İkinci bir okuyucu, muhafazakâr ekonomi tarihçisi T. S. Ashton, daha kategorik bir şekilde reddetti. Eric yine de düşük ücretli olsa da King’s College’da yemek ve kirasız konaklama sağlayan bursu almayı başardı (245-8). Bu bir başlangıçtı.</p>



<p>Hobsbawm’ın emek tarihi, <em>Economic History Review </em>dergisininsayfalarında kendine yer buldu. Tüm derslerin akşamları verildiği Birkbeck’te bir öğretim görevlisi olarak işe başladı. Eric, derslerini üç, en sonunda da iki geceye sığdırmayı başardı. 1954 yılında Hutchinson Kütüphanesi, ünlü liberter sosyalist ve üretken siyaset teorisyeni-ekonomist-tarihçi G. D. H. Cole’un editörlüğünü yaptığı bir serinin parçası olan “Ücretli İşçinin Yükselişi” adlı bir çalışma hazırlaması için onu görevlendirdi. 1955 yılında sunulan kitap reddedildi. Sözde “sakıncalı” materyaller içeriyordu. Hobsbawm’ın haklı olarak saçma bulduğu ve Hutchinson’ın listesinin incelenmesiyle kolayca çürütülebilecek bir iddia olan “herhangi bir bakış açısı olmaksızın yazılmış olmak”, kabul edilebilir bir akademik çalışma için gerekliydi. Hobsbawm tartışmalı bir figür haline geliyor ve muhafazakâr tarihçilerle kamuya açık tartışmalarda çatışıyordu (329-37). Bunlardan biri de Hugh Trevor-Roper’dı. Karl Marx’ın akademik çevrelerdeki önemi konusunda tartıştılar, ancak Trevor-Roper, 1950’lerin kültür savaşlarındaki meslektaşının Stanford Üniversitesi’nde bir dizi konferans vermek üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne kabul edilmesini önerecek kadar Soğuk Savaş duruşunda yeterince liberaldi. MI5, Hobsbawm’ın uluslararası anti-Kızıl tugayın çatlaklarından geçip gitmesine çok şaşırmıştı: vize başvurusu İngiliz güvenlik aygıtı tarafından incelenmemişti ve Amerikalılar Eric’in Komünist sicilinden habersiz, hazırlıksız yakalanmışlardı (385). </p>



<p>Küçük başarılar bir yana, Hobsbawm’ın 1950’li yılları bıkkınlık yıllarıydı. Kişisel (Muriel’in gidişi) ve politik (1956 krizi, hem CPGB hem de Yeni Sol’daki içeriden-dışarıdan statüsünün artan istikrarsızlığı ve Soğuk Savaş’ın akademik kariyerini kısıtlaması) hoşnutsuzlukta birleşti. Hobsbawm, mutsuzluğun panzehiri olarak fikir çalışmalarına ve tensel alemin zevklerine yöneldi. Evans’ın Hobsbawm’ın özel hayatını anlattığı kitabının en iyi bölümlerinden biri, bu alanların Eric’in dışlanmış politik benliğinin özgürce dolaşabildiği caz sahnesinde nasıl bir araya geldiğini araştırıyor. Hobsbawm hakkında az çok bilgisi olan çoğu kişi, onun 1959’da Francis Newton takma adıyla <em>The Jazz Scene’</em>iyayımladığını ve bu takma adı Billie Holiday’in “Strange Fruit” kaydında yer alan komünist bir trompetçiden ödünç aldığını bilir. Newton/Hobsbawm 1956’dan 1966’ya kadar <em>New</em> <em>Statesman </em>için caz üzerine yüzden fazla makale yazdı ve kalemini Soho striptiz kulübünün ticari özü etrafında da büktü. Duke Ellington’ı keşfettiği gençlik yıllarından beri bir caz aşığı olan Hobsbawm’ın, Stalin döneminde Sovyetlerin cazı küçümsemesine ayıracak vakti yoktu (saksafonlar 1949’da SSCB tarafından yasaklandı, binlerce enstrümana el konuldu ve bazı müzisyenler gulaglara sürüldü). Ancak Stalin’in ölümüyle birlikte, caza karşı resmi Komünist tutum 1950’lerin ortalarında yumuşadı ve Hobsbawm’ı Aralık 1955’te BBC için “Louis Armstrong’un Sanatı” üzerine bir program kaydetmeye cesaretlendirdi. MI5’teki görevli dedektifler yayıncılara Eric’in aktif bir komünist olduğunu ve Sovyetler Birliği ile kültürel ilişkileri desteklediğini bildirdiler (358). Gösteri devam etti. Yine de Hobsbawm caz yazılarını ve Londra kulüplerindeki gece gezintilerini hem Komünist hem de akademik çevrelerde bir şekilde kendine sakladı. </p>



<p>Eric’in inancı, cazın, özellikle de daha ortodoks varyantlarının, kitlesel tüketim tarafından ele geçirilen sanatsal modernitenin krizine bir panzehir olarak radikal bir estetik sunduğuydu. Bu onun Komünist inançlarıyla da uyumluydu. Ayrıca Soho kulüplerini özgürleştirici buluyor ve “gündüz insanlarının hava karardıktan sonra çekingenliklerinden kurtuldukları yerlere” (362) sık sık gitmekten hoşlanıyordu. İçki, uyuşturucu, müzik, ırkçı korumaların kalkması, “piliçler” – kısacası ortam – Eric’i belli ki büyülemişti. O bir gözlemciydi, ama aynı zamanda isteyerek ve mutlu bir şekilde bir katılımcıydı. Artık kırklı yaşlarında olan Hobsbawm, 1958’de Wardour Street’teki bir kulüpte tanıştığı yirmi iki yaşındaki yarı zamanlı seks işçisi ve caz meraklısı bir kadınla süregelen bir ilişki yaşadı. Evans’ın verdiği isimle Jo, kendisini ve küçük kızını geçindirmek ve uyuşturucu alışkanlığını beslemek için sokaklarda çalışıyordu. Jo ile ilişkisi bir arkadaşlık olarak başlayan Hobsbawm, sonunda, “Seninle birlikte olmak isterim,” önerisinde bulunmuş, bunun üzerine Jo’dan boyun eğen bir yanıt almıştır: “Er ya da geç olacaktı.” Hiçbir zaman tam anlamıyla bir cinsel tutku alevine dönüşmeyen bu ilişki bir süre sonra sona erecekti, ama sürdüğü müddetçe Jo ve Eric birbirlerinin ihtiyaçlarını karşıladılar ve birbirlerine arkadaşlık ettiler; bu arkadaşlık bir öpücükten ziyade caza duyulan karşılıklı çekim ve cazın yaş, geçmiş, politika ve karakter farklılıklarını aşan yönleriyle mühürlendi. Hobsbawm için bu kesinlikle aşk değildi ama asla sıkıcı da değildi. Jo ve kızı Brighton’a taşındığında yollarını ayırdılar ve ikisi de irtibatı kaybetti. Yeniden bağlantı kurduklarında, Hobsbawm Jo’ya ara sıra para yardımında bulunmuş ve onu kocasının eski kız arkadaşına sıcak ve dostça yaklaşan ikinci eşi Marlene ile tanıştırmıştır (356-79). </p>



<p>Hobsbawm’ın caz üzerine yazıları muhafazakâr ve düzensizdi, bebop gibi yeniliklere karşı hoşgörüsüzlüğünü bıktırıcı derecede katı bulanların eleştirilerine maruz kaldı. Eric için caz, siyah yoksulların yaşadığı travmayı ifade eden bir halk deyimi olan Afrika ritimlerinden esinlenen geleneksel bir türdü. Bu özünde siyasi tarihi sulandıran ve yerinden eden her şeye çok az zamanı vardı. 1940’ların ve 1950’lerin caz gökkubbesinin yükselen yıldızlarını – Miles Davis ve Thelonious Monk gibi figürleri – hayal kırıklığı yaratacak kadar dar görüyordu.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn23"><sup>[23]</sup></a> Trajik ama muazzam bir yetenek olan Billie Holiday için yazdığı ölüm ilanı, Hobsbawm’ın en iyi yönünü ortaya koyuyordu. Yazdığı hiçbir şey Hobsbawm’ın ezilenler için duyduğu tutkulu hissi bu kadar özlü bir şekilde yakalayamamıştır. Hobsbawm, büyük şarkıcıya yük olan ve onu çirkinleştiren acımasız ve şiddetli adaletsizlikle yüzleşirken, insan potansiyelini yok eden şeyin temel nedenlerine baktı. Bu, özünde kapitalist olan ve insan kitlelerinin aleyhine acımasızca işleyen sisteme karşı bir nefreti ortaya çıkardı: “1915’te Baltimore’un zenci gettosunda hem güzellik hem de özsaygıyla doğmak, on yaşında uğradığı tecavüz ve ergenlik çağındaki uyuşturucu bağımlılığı olmasa bile çok büyük bir handikaptı. Ancak, kendini yok ederken, şarkı söyledi, melodisiz, derin ve yürek parçalayıcı. Onun için ağlamamak ya da onu bu hale getiren dünyadan nefret etmemek mümkün değil.”<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn24"><sup>[24]</sup></a></p>



<p>Hobsbawm, 1950’lerin sonlarındaki bu Soğuk Savaş akademik aşağılamalarından, King Street çatışmalarından ve Soho gezileri ve karşılaşmalarından sonra on yıllar boyunca İngiliz Komünist Partisi içinde içeriden-dışarıdan biri olarak kaldı. İkincisi teselli sağladıysa, ilki sosyalizmle olan ilişkisini netleştirdi. Isaac Deutscher 1957’de Hobsbawm’a Polonya Komünist Partisi’nden ihraç edilmesine izin vermekle hata ettiğini söylemişti. Devrimci bir yenilenme siyaseti için mücadele etmek üzere Komintern içinde kalmadığı için pişmanlık duyan Deutscher, Eric’i partiden ayrılmamaya ikna etmişti (353). Yine de Hobsbawm, Deutscher ile aynı siyasi niyetle hareket etmiyordu. Parti ile ilişkisi, 1956’yı takip eden on yıllarda, disiplinli bir katılımı olsa bile, çok azdı. </p>



<p>Hobsbawm’ın CPGB ile ilişkisi büyük ölçüde, aşağıda daha fazla bahsedilecek olan entelektüel temaslarda ve MI5’in 1960’lar boyunca Amerika Birleşik Devletleri, Küba, kıta Avrupası ve başka yerlere yaptığı seyahatleri içeren yurtdışı seyahatlerine olan ilgisinde kayıtlıdır. Vietnam Savaşı karşıtı protestolar 1967 ve 1968’de ön plana çıktığında, Hobsbawm da tahmin edilebileceği gibi anti-emperyalist güçlerin yanında yer aldı ve eşi Marlene ve küçük çocuklarıyla birlikte yürüyüşe katıldı. Öğretmenlik görevine getirilen Hobsbawm, öğrenci radikallere on dokuzuncu yüzyıl protestolarının örnek ve derslerinin, şimdi ikinci bir Yeni Sol olarak bilinen davalarıyla bir ilgisi olabileceğini anlatmak için mücadele etti. Hobsbawm’ın neredeyse içgüdüsel olan savaş karşıtı pozisyonları, CPGB ile çok az doğrudan bağlantı içeriyor gibi görünüyordu – görünüşe göre gösterilere Parti birliklerinin bir parçası olarak değil, bireysel olarak gidiyordu. Marlene ile evliliği, 1963 ve 1964’te Andy adında bir oğlu ve Julia adında bir kızının dünyaya gelmesi ve belirli bir tarihçi olarak giderek artan önemi, Hobsbawm’ı İngiliz toplumundaki yeriyle daha önce hiç deneyimlemediği kadar yerleşik bir ilişki içine soktu. Bu durum ve yaşı, onu 1960’ların ortalarından sonlarına kadar süren gençlik isyanının dışında bıraktı; bu isyan coşkusu, daha sonra değerini anlayacak olsa da, Hobsbawm’ı o dönemde şaşkın ve siyasi olarak kararsız bıraktı. Açıkça ifade etmek gerekirse, “görünüş ne olursa olsun, benim kuşağım 1960’larda yabancı kalacaktı.” Hobsbawm daha sonra “1956’dan sonra hayatımda bu kadar az doğrudan siyasi faaliyet olmasına şaşırdım” itirafında bulunmuştur. CPGB içinde 1968’de yaşanan sert çatışmada yer almadı, onun Marksizmi büyük ölçüde “kitap ve makale yazmakla” sınırlı kaldı.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn25"><sup>[25]</sup></a> Bunlar, görkemli, metropolitan vizyonlarıyla karakterize edilen sentetik ulusötesi tarihlerin dünyadaki en başarılı Marksist tarihçisi olarak ün kazanmasını sağlayacaktı. </p>



<p>Hobsbawm’ın Avrupa Komünizminin önemli ölçüde kök saldığı İtalya’da soldaki statüsü, yayıncılarının yazılarını teşvik etmesi ve İtalyan Komünist Partisi’nin (PCI) İngiliz siyaseti hakkındaki yorumlarını kabul etmesiyle yükseldi. Yazıları İtalyan partisinin aylık dergisinde düzenli olarak yayınlanıyordu. Hobsbawm ayrıca Komünist bir gazete olan <em>L’Unità’da da </em>düzenli olarakalıntılanıyordu ve İtalya’yı ve onun anti-faşist geleneklerini İngiltere’den daha cana yakın bir siyasi yuva olarak görüyordu. Daha sonra iki dönem cumhurbaşkanlığı yapacak olan önde gelen PCI entelektüeli Giorgio Napolitano ile dostluk kuran Hobsbawm, sosyalizme giden yolun kesin anti-kapitalist kırılmalardan ziyade ara çözümlerle döşeli olduğunu düşünüyordu. Siyasi zorunluluk, parlamenter çoğunluk olasılığını yaratmak için sınıfın ötesine uzanan geniş ilerici ittifakların oluşturulmasını gerektiriyordu. İtalyan Komünizmi bu amaç doğrultusunda çalışıyor gibi görünüyordu ve Hobsbawm, PCI’ın kendisini “sadece bir başka reformist, tedrici partiye, yeni bir Fabianizm türüne” dönüştürmesinden endişe ederek, biraz endişeyle de olsa, kendi payını reform dürtüsüyle paylaştı.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn26"><sup>[26]</sup></a></p>



<p>Hobsbawm’ın Avrokomünizm ile olan deneme süreci, onun son ve belki de en talihsiz siyasi müdahalesi olacak bir döneme denk geldi. Hobsbawm 17 Mart 1978’de Marx’ı Anma Konferansı verdi. “Emeğin İleri Yürüyüşü Durduruldu mu?” başlığını taşıyan ve daha sonra <em>Marxism Today ve </em>Verso tarafından yayınlanan konferans, güçlü bir muhalefete ve eleştirel yorumlara yol açtı. Argümanı analitik olarak karmaşık değildi. Saygın bir sendikal hareketin yükselişiyle belirginleşen İngiliz işçi sınıfının ilerleyişi, yirminci yüzyılın ortalarında durmuştu. Değişen ekonomi nedeniyle, on yıllar boyunca işçi hareketine önderlik etmiş olan klasik sanayi proletaryası artık azalmış ve bölünmüştü. “Bir zamanlar kendisi için öngörülen tarihi kaderi gerçekleştiremedi”. Başta İşçi Partisi olmak üzere, her şeyini geleneksel işçi sınıfına dayandıran siyasi partiler, artık uzun süredir devam eden politikalarını ve beklentilerini yeniden gözden geçirme zorunluluğuyla karşı karşıyaydı. Hobsbawm’ın uyarısından kısa bir süre sonra, onun “grev cenneti 1970’ler” olarak adlandırdığı dönemden önce, İşçi Partisi 1979 seçimlerinde büyük bir yenilgiye uğradı. Bu, 1980’lerin egemen ideolojisi olan Thatcherizm ile yeni bir yukarıdan sınıf savaşı dönemini başlattı. İşçi Partisi artık bir karmaşa içindeydi, bölünmelerle parçalanmış ve hayatta kalma mücadelesi veriyordu.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn27"><sup>[27]</sup></a></p>



<p>İşçi Partisi için dışarıdan bir beyin takımı olan Hobsbawm, Tony Benn, “girişimci” Troçkistler ve Arthur Scargill gibi deneyimleri Komünist ve İşçi Partileri arasında köprü kuran endüstriyel militanlardan oluşan “Sol”a karşı tavır aldı. “Neil Kinnock’un en sevdiği Marksist” olarak adlandırılan Hobsbawm, 1980’lerde İşçi Partisi solunun yenilgiye uğratılmasında yararlı olduğunu kanıtladı; argümanları, gerçekte var olan siyaset alanını Thatchercı gericiliğe bırakma tehdidi oluşturan bir aşırılık olarak gördüğü şeye karşı ortaya kondu. Bu sözde rasyonel seçimin merkezinde sınıfın ve elbette sınıf mücadelesinin önceliğinin inkarı vardı. İhtiyaç, İşçi Partisi’ni entelektüellerin ve “yeni sınıfların” ön plana çıkacağı daha geniş seçim bölgelerine (aslında hiçbir zaman marjinalleşmemiş olan) yönlendirmekti.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn28"><sup>[28]</sup></a> Bu yıllarda Hobsbawm’ı sık sık vitrine çıkaran yenilenmiş <em>Marxism Today’</em>ineditörü Martin Jacques, onu “İşçi Partisi’nin entelektüel gurusu… Komünist bir entelektüelken solun entelektüeli haline geldi” (522) diye vaftiz etti. Elbette asıl soru Hobsbawm’ın hangi sola hizmet ettiğiydi. Hobsbawm, İşçi Partisi’ni “adil, özgür, sosyal açıdan adil bir topluma” adanmış “geniş bir halk partisi” olarak yeniden canlanmaya ve kendini yeniden oluşturmaya zorlayarak, Bennci solun İşçi Partisi içindeki herhangi bir ilerlemesini engellemeye kesinlikle yardımcı oldu.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn29"><sup>[29]</sup></a></p>



<p>Talihsiz Kinnock’un liderliğindeki İşçi Partisi’nin 1992 seçimlerindeki çöküşünden sonra, İşçi Partisi siyasetinin radikal bir şekilde yeniden düzenlenmesi gündemdeydi. Tony Blair’in Yeni İşçi Partisi’nin gelişiyle birlikte sosyalizmin İşçi Partisi içinde yok olması kesinleşti. Hobsbawm’ın <em>Tuhaf Zamanlar’</em>ı<em>, </em>yaşananlarıdeğerlendirirken, Hobsbawm’ın yakındığı Blairizm’in yükselişinde Eric’in ne ölçüde sorumluluk taşıdığını görmezden gelen Evans’tan çok daha mantıklıdır (522). Olanlara dönüp baktığında Hobsbawm, Kinnock ve İşçi Partisi’nin 1992 seçimlerini kazanamamasını hayatının “en üzücü ve en umutsuz” siyasi deneyimi olarak sayar ki bu, 1933, 1937, 1956, 1989-1990 ve diğer hayal kırıklığı dönüm noktalarını yaşamış biri için oldukça şaşırtıcı bir itiraftır. Anderson haklı olarak şu yorumu yapar: “Böylesine saçma bir şişirme, Gaitskell’in eski sloganı olan ‘İşçi Partisi’ni kurtarma mücadelesi’nin tarihçide geçici olarak yol açtığı gerçeklikle temas kaybının bir ölçüsüdür.”<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn30"><sup>[30]</sup></a></p>



<p>Sol siyaset yirminci yüzyılın <em>sonunda </em>kuşkusuz duraklamıştı. Ancak Hobsbawm’ın öne sürdüğü ve alacakaranlık yıllarının en önemli siyasi müdahalesinin vurguladığı gibi, sınıfın yüzyılın ortalarında durduğu <em>fikri </em>analitik olarak ikna edici değildi ve siyasi olarak muhafazakar bir geri çekilmeydi. Genç Eric ilk kez 1930’ların başında işçilerle aynı safta yer almış ve Hobsbawm’ın daha sonra dünyanın en tanınmış Marksist tarihçisi haline gelmesinde, işçi sınıfı onun ilk çalışma konusu, önemli bir toplumsal güç ve hayati derecede önemli bir analitik kategori olmuştu. Ne kadar basitleştirilmiş ve tarihsel olarak erken bir argüman olsa da ileriye doğru yürüyüşünün <em>durduğunu </em>belirtmek, siyasi durumun bir tanımı olarak mutlak yanlış değildi. Ancak bu hayal kırıklığı yaratan gerçekliğin artık geri dönülmez bir şekilde sert bir geri dönüş siyasetinin taşına kazındığını ve sınıf mücadelesi siyasetinin yerini alan tamamen yeni bir yönelimi gerektirdiğini ima etmek, ilgili kavramsallaştırma <em>ve </em>siyaset projesini tam da daha derin bir incelemenin talep edildiği noktada durdurmaktı. </p>



<p>Hobsbawm’ı kendi ılımlı sosyal demokrat siyasetine asimile eden Evans, Hobsbawm’ın her zaman “İngiliz İşçi Partisi’ne komünist bir örgüte benzeyen herhangi bir şeyden daha yakın” olduğu konusunda ısrar eder. Evans, Eric’in siyasi bağlılığını İngiliz Komünist Partisi’nden İtalyan Komünist Partisi’ne aktardığını kabul etse de, ikna edici bir şekilde kanıtlanmaktan ziyade ileri sürülen bu iddia, Hobsbawm’ın 1956’da komünizmden kesin olarak koptuğu şeklindeki savunulamaz önermeye dayanmaktadır (661). Hobsbawm’ın yazdığı tarihlere bakmak, onun uluslararası komünizmle, onu kontrol eden güçlerle ve tarih içindeki yaşamına bu kadar güçlü bir şekilde etki eden siyasetle olan ilişkisini anlamanın başka bir yolunu önermektedir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Faillik ve Belirlenim: Siyaset ve Bir Metropol Marksistinin Oluşumu </h2>



<p>Evans, Hobsbawm’ı ve siyasetini tarihin <em>içine </em>yerleştirme konusunda bocalıyorsa, onun öznelliğinin yazılı tarihlerine dair yorumu da eksiktir. <em>Tarihte Bir Yaşam’a </em>burjuva duyarlılığı hâkimdir; Evans, Hobsbawm’ın 1962-1987 yılları arasındaki maaşını, emekli maaşını, serbest gelirlerini ve beyan ettiği harcamalarını gösteren bir grafik bile sunar (493). Hobsbawm kitap sözleşmelerinin kayıtlarını oldukça titiz bir şekilde tuttuğundan, hayatının son otuz yılında geçimini telif ücretlerinden, ders ücretlerinden ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki öğretmenlik görevlerinden sağladığından, Evans, bir edebi failin arşiv kayıtlarına erişimle desteklenen satışlar, avanslar ve kazançlar hakkında bir ayrıntı hazinesine sahiptir. Bu muhasebe verilerini perakende satmaktan zevk alır. Bir İngiliz Marksist’in 1950’lerin sonu ve 1960’ların başında hayal kırıklığı yaratan satışlara sahip bir yazardan, 100.000 Sterlin’i aşan avanslara hükmeden bir yayıncı yıldızına nasıl dönüştüğünü iyi aktarır. Yine de Eric’in bile kayıt tutarken ve gözünü ödeme ödülüne dikmişken hata yapabileceğini de ortaya koyar. Hobsbawm, <em>Komünist Manifesto</em>‘nun gösterişli bir yeniden basımına uzun bir giriş yazarak Verso’nun en çok satanlar listesine katkıda bulunduğunda, solcu yayıncı Eric’e sözleşmede öngörülen telif ücretini ödemedi. On iki yıl sonra, Hobsbawm’ın temsilcisinin tespit ettiği üzere, Verso ona 20.678,19 sterlin (607) borçluydu. </p>



<p>Bu tür bilgiler, ki sunulan çok fazla bilgi var, Hobsbawm’ın yazılarının özüne ilişkin gerçek tartışmayı bastırma eğilimindedir ve bu da oldukça kısa bir süre alır. Evans’ın Hobsbawm’ın kitapları hakkında söylediklerinin çoğu, derinlikli ve ilgili bir okumadan ziyade özetler ve eleştirilerden alıntılar şeklindedir. Evans’ı büyüleyen Hobsbawm’ın sayfalarının hacmi ve parasal değeridir, analitik katkıları ya da metodolojik yaklaşımları değil. Bu talihsiz bir durum, çünkü Hobsbawm’ın bir tarihçi olarak katkısı ve ayırt ediciliği, tarih içindeki siyasi yaşamı ve tarihsel yorumu belirli, genellikle benzersiz yollarla ele alma kapasitesiyle ilişkilendirilebilir. </p>



<p>Hobsbawm’ın yazılı tarihleri, 1940’lar ve 1950’lerde yazmaya başlamasından itibaren, Komünist Parti Tarihçileri Grubu’ndaki pek çok yazıyı canlandıran faillik ve belirlenim çatallanmasıyla boğuştu. Bir emek tarihçisi olarak yaptığı ilk girişimlerde, failliği belirlenime başvurarak açıklamıştır. Makaleleri, işçi sınıfı tarihine en etkili katkısı olan <em>Labouring Men: Studies in the History of Labour </em>(1964)<em>‘</em>da bir araya getirildi<em>: </em>burada bir araya getirilen makaleler, genellikle belirli sınıf pratiklerini ve emek seferberliklerini ticaret döngüleri ve diğer ekonomik belirleyiciler içinde konumlandırıyordu. Hobsbawm, özgün ve etkileyici bir emek tarihi makalesi olan “On Dokuzuncu Yüzyıl Sanayisinde Gelenek, Ücretler ve İş Yükü”nde emek sürecinin değişen ritimlerini incelemiştir. Kapitalist rasyonelleşme kendini kabul ettirdikçe, hem işverenlerin hem de çalışanların bilincine işin bir meta olduğu damgasını vurarak, hem ürünü hem de ücreti endüstri ilişkilerinde giderek “oyunun kuralları” olarak kodlanan mücadeleler yoluyla belirlenmeye başladı. Kıta Avrupası, Amerika Birleşik Devletleri ve (çoğunlukla) Britanya’da kaleme alınan bu geniş kapsamlı makale, neredeyse tamamen basılı birincil kaynaklara ve geniş bir ikincil literatür taramasına dayanıyor; neredeyse hiç arşiv araştırması içermiyor. Hobsbawm’ın yöntemi, bir metropol kütüphane sisteminden bir araya getirilebilen basılı materyalin bakış açısından sınıf deneyimini incelemek, belirsiz halklar ve olaylar hakkında yeni ve taze keşiflere odaklanmak yerine, bir sorunu hedef alan ve tarihsel yeniden yorumlama ile sonuçlanan yollarla ele alan geniş bir genel bakış oluşturmaktı.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn31"><sup>[31]</sup></a></p>



<p>Elbette Hobsbawm hiçbir zaman dar anlamda bir emek tarihçisi olmadı. 1950’lerdeki en etkileyici ve özenle tartışılmış makalelerinden biri, çözümü kapitalizmin sonraki zaferinin önünü açan on yedinci yüzyıl krizinin bir kazısıydı. Hobsbawm, bir kez daha çözülmesi gereken yorumsal bir sorun tarafından düzenlenen ve İngilizce, Fransızca, Portekizce ve Almanca yayınlanmış kaynaklardan yararlanan bu analitik açıdan kapsamlı makalesinde, eski Avrupa feodal ekonomisinin kendi iç çelişkilerinin kurbanı olarak nasıl kendi üzerine çöktüğünü özetledi. İlerici yeni ekonomiler ortaya çıkmış, mutlakiyetçiliği ve onun kıtasal metropol merkezlerini güçlendirmiş, özellikle toplumsal olarak dönüşüme uğramış İngiltere’de iç pazarları genişletmiş ve Yeni Dünya’nın plantasyon üretimleri ile hem hasatlarını sürdüren hem de pamuk fabrikası gibi Sanayi Devrimi’nin temel dayanaklarının nihai yükselişini teşvik eden köle ticaretinin ikiz sütunları olduğu yeni bir sömürgeciliği doğurmuştur.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn32"><sup>[32]</sup></a></p>



<p>Hobsbawm’ın faillik ve belirlenimle mücadelesi anlaşılır bir şekilde 1950’lerin sonlarında en iradeci halini aldı. King Street Marksizmi’nin bürokratik kemikleşmelerinden duyduğu hoşnutsuzluk doruk noktasındaydı ve kişisel yaşamı, geleneksel davranışlara meydan okuma isteğiyle yankılanan isyankâr cazın sesleriyle doluydu. Emek tarihçiliği, Soğuk Savaş düşmanlığının tuğladan bir duvarıyla karşılaştı. Bu durum, muhtemelen Hobsbawm’ın orijinal arşiv araştırmalarına dalmaktan uzak metropolitan yöntemiyle bir ilgisi olan yayın reddi ile pekiştirildi. Tüm bunlar belki de Eric’i yeni bir yaklaşım aramaya ve bunu meşrulaştırmaya itti; ilk başta üstünlük tanınan failliğin giderek belirlenim sınırları içine hapsedileceği bir yaklaşım. </p>



<p>İtalyan bağlantıları Hobsbawm’ı köylü kültürlerini, özellikle de “siyaset öncesi” olsa da isyan duruşlarıyla kesiştikleri için incelemeye itti. Antonio Gramsci’nin (İtalyan devrimciden alıntı yapmanın moda olmasından onlarca yıl önce) hacimli, ancak anlaşılması güç hapishane yazılarıyla erken bir ilişkisi, madunlara olan ilgisini artırdı. Hobsbawm’ın geriye dönük olarak CPGB’ye bağlı kalmaya karar vermesinde belirleyici olduğunu söylediği Deutscher’in tavsiyeleri kadar, bu yeni araştırma ilgisi de Eric’e pragmatik bir gerçekliği empoze etmiş olabilir. Komünist bağlantıları, Moskova ve ona bağlı partilerle tüm bağlarını koparması halinde kısıtlanacağı ve dışlanacağı insanlara, hatta yerlere erişim sağlıyordu. </p>



<p><em>New Statesmen’</em>dekiFrancis Newton yazılarının çoğu ve <em>The Jazz Scene ile </em>aynı zamanda yazılıp yayınlanan <em>İlkel Asiler, </em>Hobsbawm’ın metropolitan yöntemini izledi ve esas olarak basılı kaynaklara dayandı. Kitap, bu basılı metinleri, ele aldığı haydutlar, mafyalar, binyılcılar, anarşistler, faşistler, çeteler ve işçi tarikatları hakkında bilgi sahibi olan ve bazı durumlarda bunlarla doğrudan ilişkili olan kişilerle yaptığı çok sayıda tartışma ve konuşmayla (resmi görüşmeler olmasa da) tamamlıyordu. Bu kitap aynı zamanda Hobsbawm’ın tarihsel çerçevesinin antropolojik duyarlılıklara olan ilgisiyle zenginleşmesini sağlamıştır.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn33"><sup>[33]</sup></a> Hobsbawm’ın <em>İlkel Asiler’</em>i<em>, </em>okuyucuların, Hobsbawm’ın çok çekici bulduğu arkaik kışkırtıcıların “derileri içinde düşünmelerini ve hissetmelerini” sağlamak için özen göstermiştir.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn34"><sup>[34]</sup></a> Kitabı <em>History Today</em>‘de değerlendiren Christopher Hill, <em>İlkel Asiler’</em>in“insanlıktan ve mütevazı insanlara duyulan derin sempatiden” ilham aldığını düşünür.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn35"><sup>[35]</sup></a> Bu yönüyle kitap, Hobsbawm’ın Billie Holiday için yazdığı ölüm ilanıyla örtüşür ve ezilenlerin direncine bir övgü niteliği taşır. Bu analitik vurgu, 1969’da yayınlanan ve Hobsbawm’ın erişimini Meksika, Brezilya, Peru, Çin ve diğer Avrupa dışı ülkelere genişleten geniş kapsamlı bir metin olan <em>Eşkiyalar’da da </em>belirgindi – bu, Hobsbawm’ı Latin Amerika’ya götüren ve ona bölgenin devrimci olasılıklarını aşılayan bir yazıdır. Bu noktadan sonra Hobsbawm’ın Brezilya, Peru ve Kolombiya gibi ülkelere olan ilgisi belirginleşti ve 1960’lar boyunca ve 1970’lerde buralara seyahat etti. <em>İlkel Asiler </em>ve <em>Eşkiyalar, </em>diğer yazıları kadar, Küresel Güney’de büyük önem taşıyan “sosyal eşkiyalık” adlı bir çalışma alanının kurulmasına yardımcı olmuş, Hobsbawm’ın uluslararası ününü pekiştirmiş ve kitaplarının mülksüzlerin çoğunlukta olduğu kalabalık pazarlarda gelecekte de satılmasını sağlamıştır. MI5, özellikle Hobsbawm BBC yayınlarında yer aldığında her zamanki endişeli halini takınırken, CPGB, gezgin partizanın Latin Amerika hakkındaki görüşlerinden haberdar olmasına rağmen Hobsbawm’a kulak asmadı. Salvador Allende yönetimindeki Halk Cephesi hükümeti Şili’de sosyalizme barışçıl bir geçiş vaat ettiğinde, Eric bunun “heyecan verici bir olasılık” olduğunu düşündü (404-9). Ardından gelen kan banyosu şüphesiz onu demoralize etti. </p>



<p>Hobsbawm böylece siyasetinde olduğu gibi yazılarında da faillik ve belirlenimle boğuşmuştur. Kapitalist gelişme kavramsallaştırmasının ekonomiler, politikalar ve ideolojilerin yanı sıra kültürel ve toplumsal yaşamdaki gelişmelerin tutarlı bir iskeletini sağladığı metropolitan Marksizmi, Hobsbawm’ın mevcut yazıları tüketme konusundaki iştahına ve genelleme konusundaki metodolojik tutkusuna uyuyordu. Yorumlayıcı problem çözme, tarih yazımının <em>varlık sebebiydi. </em>British Museum’da, Harvard’daki Widener Kütüphanesi’nde ya da Roma’daki Giustino Fortunato Kütüphanesi’nde, seçtiği herhangi bir tarihsel konuyu görmekten büyük keyif alıyordu. Bu bakış açısından, belirlenim her zaman failliği gölgede bırakacaktı. Bilinçli bir karar olsun ya da olmasın, 1960’ların başında Hobsbawm, mevcut basılı kaynakların geniş bir okumasıyla geliştirdiği analitik damıtma ve kapsamlı sentez yeteneklerini iyi bir şekilde kullandığı özel bir tarih türünü tercih etti. Siyaseti gibi, yazarlığı da aşırı belirlenmiş olduğunu kanıtladı. Hobsbawm’ın yöntemi, fail/belirlenim ikileminin belirli bir tarafında yer almaya mahkumdu. </p>



<p><em>Devrim Çağı’nın: 1789-1848 </em>(1962)’nın önsözünde Hobsbawm kendi yaklaşımını Fransızların “haute vulgarisation” olarak adlandırdığı yaklaşımın bir örneği olarak tanımlamıştır. Akademisyenden ziyade eğitimli okuyucu için yazılan bu tür kitaplar, ilgili literatürden aşırı alıntı yapmakla yükümlü değildir. Hobsbawm’ın elinde bu tür çalışmalar, teorik duruş olarak yorumlanabilecek herhangi bir şeyi detaylandırmayı reddettiği gibi, kaygıları ve düzenleyici varsayımları bakımından Marksistti. Onlarca yıl süren çalışmaların toplam sonucu, Hobsbawm’ın imzası niteliğindeki Çağ serisi, Avrupa’ya odaklanan orijinal odağından genişleyen, görünüşte küresel bir erişime sahip bir modern tarih tetralojisi olacaktı. Altyapı ve üstyapı, Hobsbawm’ın uzun on dokuzuncu yüzyıla (1789-1914) ilişkin orijinal sunumlarını açıkça düzenliyordu, ancak kavramlar anlatıya hakim olmaktan çok onun içine gömülmüştü. Sınıf mücadelesi bile, zamanın belirlenimlerinin ötesine ulaşmaya yönelik aşkın çabasından ziyade sınırlılıklarını öne çıkaran şekillerde sunulmuştur.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn36"><sup>[36]</sup></a><em>Sermaye Çağı: 1848-1875 </em>(1975) adlı kitabında Hobsbawm, 1848 ve devrimci “Halkların Baharı” hakkındaki sözlerini, meydan okumanın değil kısıtlamanın hüküm sürdüğüne dair ölçülü bir ısrarla bitiriyordu: </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Emekçi yoksullara gelince, siyasi bir alternatif oluşturacak örgütlülükten, olgunluktan, liderlikten ve belki de en önemlisi tarihsel konjonktürden yoksundular. Toplumsal devrim ihtimalini gerçekmiş gibi gösterecek kadar güçlü olsalar da düşmanlarını korkutmaktan fazlasını yapamayacak kadar zayıftılar.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn37"><sup>[37]</sup></a></p>
</blockquote>



<p><em>Sermaye Çağı, </em>kapitalizmin on dokuzuncu yüzyılın ortalarındaki önemli gelişmeler üzerindeki hegemonik hakimiyetini hiçbir zaman gözden kaçırmamış, birikimin ve kazanımlarının sınıfsal anlatısını ne kadar çekici olursa olsun bir direniş tiyatrosuyla sonlandırmamayı tercih etmiştir. Hobsbawm, çalışmasını Paris Komünü’nün sınıf mücadelesinin yüksek notasında sonlandırma dürtüsünden kaçınarak, “Dramanın ve gerçekliğin talepleri, çoğu zaman olduğu gibi, aynı olmadığını” ifade etmiştir.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn38"><sup>[38]</sup></a></p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="800" height="600" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/1br9qfwlli5z9gn1a5z.jpg?resize=800%2C600&ssl=1" alt="" class="wp-image-17906" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/1br9qfwlli5z9gn1a5z.jpg?w=800&ssl=1 800w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/1br9qfwlli5z9gn1a5z.jpg?resize=300%2C225&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/1br9qfwlli5z9gn1a5z.jpg?resize=768%2C576&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/1br9qfwlli5z9gn1a5z.jpg?resize=480%2C360&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Hobsbawm’ın sırasıyla devrim ve sermaye çağlarına ilişkin incelemeleri gelişmelerle (ekonomi, siyaset ve büyük değişimler) başlamış ve sonuçlarla (toprakta, şehirlerde, sınıf faaliyetleri ve ideolojiler aracılığıyla ve bilim ve sanatta) sona ermiştir. <em>İmparatorluk Çağı: 1875-1914 </em>(1987) bu sezgisel yapılanmayı, ekonomiye öncelik vermeye devam ederken siyaset, toplum ve kültürün geniş kapsamını koruyan tek bir bölüm dizisine dönüştürmüştür. On dokuzuncu yüzyıl ortası burjuva toplumunun yerleşik rahatlığı ve güveni, <em>İmparatorluk Çağı’</em>ndayerini yeni kurumsal örgütlenme biçimlerine ve tehdit edici toplumsal hareketlere bıraktı. Bu durum, eşitlik cephesini ataerkil iktidarın temellerini çatlatacak şekilde genişleterek liberalizmin krizine yol açmıştır. Hobsbawm, <em>İmparatorluk Çağı’</em>ndailk kez kadınları ele almaya çalıştı, ancak bu çaba, onun kapsayıcı jestini çok az, çok geç ve artık toplumsal cinsiyetle ilgili geniş literatür hakkında çok bilgisiz olarak gören birçok feministin gözünde başarısız oldu.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn39"><sup>[39]</sup></a> Sonuç, kendi sınırlarının ötesindeki bir olayı, 1917’yi beklerken, burjuvazinin kendi devrimci kuyruğuna takıldığını görmekten memnuniyet duyan bir kitaptı. Hobsbawm, kitabı “bir burjuvazinin ya da en azından gençliğinin ve entelektüellerinin önemli bir kısmının” “isteyerek, hatta hevesle uçuruma daldığı” gibi tuhaf bir olguyu gözlemliyoruz, diye bitirir.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn40"><sup>[40]</sup></a></p>



<p>Belirlenim açıkça zafer kazanmıştı. Bu, işçi sınıfı failliğine dair ciddi bir incelemeyi büyük ölçüde bastırır. Küreselleşme, bu terim meydan okuma siyasetinde boğucu bir yer edinmeden çok önce, <em>İmparatorluk Çağı’</em>nıniçinden bir elektrik akımı gibi geçiyordu. “Dünya İşçileri” ele alındığında, bu durum işçi sınıfı yaşamıyla anlamlı bir ilişki kurma yolunda pek bir şey bırakmadı. Muhafazakâr yorumcular bile Hobsbawm’ın “proletaryaya” bu kadar az ilgi göstermesine biraz şaşırmışlardır (539). </p>



<p><em>Aşırılıklar Çağı: Kısa Yirminci Yüzyıl 1914-1991 </em>(1994) adlı kitabında Hobsbawm bu belirlenim anlatısını karartıyor. Savaşlar ve kıtlık; devrimler ve bunalımlar; hedonizm kültürleri ve kişilik kültü; kazanılan ama her zaman kaybedilen refah ve işçi sınıfı hakları; sosyalizmin sonu ve kargaşanın hızlanması – hepsinin üzerinde toplumsal ölüm ve yaklaşan ölüm tehdidi beliriyor. <em>İmparatorluk Çağı’</em>ndaburjuvazinin parçalanmasından yola çıkan Hobsbawm, <em>Aşırılıklar Çağı</em>‘ndauygarlığın çözülüşünün ana hatlarını çizer. Bir sınıf olarak burjuvazi neredeyse hiç yer almaz. Elbette işçiler de bu rahatsız edici trajedinin sahnesine belirli aralıklarla çıkmaktadır, ancak onların failliği, ışığı sürdürme mücadelelerine karşı çıkan kişisel olmayan güçlerin eline su dökemez. Dünya 1914 ile 1945 arasında “bir felaketten diğerine tökezlerken” sınıf siyaseti -Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla kaydedilen ilerlemeler dışında- büyük ölçüde sönmüştür. Stalin’in liderliğinin acımasızlığı bir yana, Sovyetler Birliği İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizmi askeri olarak yenilgiye uğrattı. Sonrasında ise, Batı’nın gelişmiş kapitalist ekonomilerinin işçilere ve mülksüzleştirilmiş geniş kesimlere sunduğu, onları kendi kaderlerini kabullenmeye zincirlemek için daha iyi olan, görünüşe göre Komünist “totalitarizm” altında hayal edilebilecek her şeyden daha üstün reform türlerini gerektiren bir Soğuk Savaş folyosundan başka bir şey değildi.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn41"><sup>[41]</sup></a></p>



<p>Evans, <em>Aşırılıklar Çağı’</em>nıHobsbawm’ın en başarılı kitabı olarak sunuyor: Otuzdan fazla dile çevrilmesi ve olağanüstü satışları, prestijli ödüllerinden bahsetmeye bile gerek yok, Hobsbawm’ın uluslararası alanda kanonlaşmasına yardımcı oldu. Yine de eleştiriler genellikle övgü dolu olmaktan uzaktı. Pek çok kişi Hobsbawm’ın yeterince küresel bir erişime sahip olduğu konusunda ikna olmamıştır. Hobsbawm’ın analizinin Avrupa-merkezci odağı, <em>Devrim Çağı’</em>nıncoğrafi odak seçiminde belirgindi, ancak bu kaçınılmaz olarak Haiti’deki önemli gelişmeleri kenarda bıraktı. Mekânsal olarak daha az kısıtlı olan sonraki ciltler yine de Çin ve Japonya’yı bir şekilde kenara itmiş, Afrika’nın büyük bir bölümünü es geçmiş ve hatta ABD’ye gelişmelerinin gerektirdiğinden daha az yer vermiştir. Milliyetçilik çalışmalarına aşina olanların çok azı Hobsbawm’ın bu konunun hakkını verdiğini düşünmektedir.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn42"><sup>[42]</sup></a> Feministler, Hobsbawm’ı kadınları ve toplumsal cinsiyeti analizine dahil etmedeki başarısızlığı nedeniyle, en azından geniş bir okumayı ve çağdaş anlayışların farkındalığını yansıttığını düşündükleri şekillerde eleştirmeye devam ediyorlar. Bu ve diğer eleştiriler bir yana, <em>Aşırılıklar Çağı </em>Hobsbawm’ın kamusal bir entelektüel olarak itibarını sağlamlaştırdı; başka hiçbir tarihçi ne onun okur kitlesine ne de küresel geçerliliğine sahipti. Eric’in şöhret statüsüne ulaştığı ve İşçi Partisi lideri ve nihai başkan Luiz Inácio Lula da Silva ile arkadaş olduğu Brezilya’da kitabın satışları 300.000’i aştı. Tüm yayınları dikkate alındığında, bir milyondan fazla kitabı satın alınan Hobsbawm, ülkedeki diğer tüm kurgusal olmayan yazarlardan daha fazla satmaktadır (577-9). </p>



<p>Kamusal alandaki bu yükseliş nasıl açıklanabilir? Marksizm reddedilirken ve gerçekte var olan sosyalizm neredeyse her yerde patinaj yapıyor gibi görünürken, inkar edilemez bir şekilde komünist bir tarihçi saygı duyulan ve uluslararası alanda takdir gören bir entelektüel olarak kaldı. Kuşkusuz, Hobsbawm’ın yetenekleri haklı olarak aldığı takdiri hak ediyor. Bilgelik, argümanların netliği ve maddi hususların önceliği konusundaki ısrarı, sanatsal ve bilimsel gelişmeler yelpazesindeki kozmopolit bir erişimle zenginleştirilmiştir. Biçim ve özün bu birleşimine, kavramsal titizlik ve ölçülü düşünme tarafından yönetilen ampirik kanıtların ikna edici ve etkileyici bir şekilde bir araya getirilmesinin yanı sıra, yalnızca tarihte değil, ekonomi, sosyoloji, antropoloji ve siyaset biliminde de kapsamlı ve çok dilli yazıların metropolitan bir ustalığı eklendiğinde, sonuç etkileyici olmaktan başka bir şey olamaz. Hobsbawm’ın daha sonraki yayınlarındaki bu önemli olağanüstü özellikler yığını, onu geç kapitalizmin eleştirmenler korosu arasında ister istemez üstün bir konuma yükseltmiştir. </p>



<p>Hobsbawm’ın ahlaki öfkesi, belirlenimin kötülüğe doğru inişini detaylandırmaya yönelik amansız çabasında Marksist analitik çerçevesini gölgede bırakma eğilimindeydi. Terry Eagleton’ın da belirttiği gibi, Hobsbawm sonraki yıllarında sık sık “Tarih’in kendisi” sanki “alaycı, her şeyi gören, tarafsız” ama giderek karanlıklaşan “bilgeliğiyle” konuşuyormuş gibi yazmıştır.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn43"><sup>[43]</sup></a> Sonuç, önceki Çağ ciltlerinde belirgin olan zorlayıcı açıklama türlerine daha az özen gösteren bir analizdir. Hobsbawm’ın 1990’lar ve 2000’lerdeki yayınları, okuyucularını yorumlayıcı kaslarının gerilmesini gerektiren türden bir tarihsel materyalist yorumla zorlamaktan çok, kapitalist krizin nedenselliğini, belirlenimin dünya halklarını kararlı bir şekilde döverek onların failliklerini sınırlayan ve koşullandıran şekillere soktuğu örsü ele almaktan kaçınmaktadır.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn44"><sup>[44]</sup></a> Bir yazar ve modern zamanların vakanüvisi olarak yadsınamaz gücüyle bağlantılı olarak Marksizmin bu şekilde küçümsenmesi, Hobsbawm’ın itibarının muhtemelen en az Marksist olan kitabıyla nasıl yükseldiğini ve Evans’ın deyimiyle onu “Ulusal Hazine” mertebesine nasıl yükselttiğini açıklamak için bir yoldur. </p>



<p>Yirminci yüzyılın sonlarının kaotik vahşeti ve acımasız eşitsizliği, Hobsbawm’ın kısa yirminci yüzyılın savaşlarına, kıtlıklarına, katliamlarına ve idamlarına atfettiği 187 milyon ölüme kaydedilen barbarlığın bilançosuna haklı bir öfke duymak için yeterliydi. Hobsbawm’ın düşmanlığı ne kadar anlaşılabilir olsa da bu, bir tür yorumsal geri çekilmeye dönüştü. Tarihsel olaylara mantıksızlık, saçmalık ve anlaşılmazlık eklendiğinden, açıklama yerini şaşkınlığa bıraktı ve onları “tarihçinin kavrayışının ötesinde” bıraktı. <em>Aşırılıklar Çağı’</em>nın yayınlanmasıyla birlikte Hobsbawm, insanlığın tutkulu bir savunucusu olarak yazıyordu, ancak kapitalizmin gidişatını ifade etmekte ya da sosyalizmin çöküşünü açıklamakta giderek yetersiz kalıyordu. Belirlenim yıkıma dönüşürken, Hobsbawm’a göre kıyametin köpekleri Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle serbest kalmış gibi görünüyordu. Anderson’ın “tarihin sonu”nun bir varyantı olarak gördüğü, edinimci bireyciliğin “vahşi içgüdülerini” serbest bırakan Hobsbawm, yeni bir yüzyılın arifesinde “gerçek büyüklüğü” çok az anlaşılan bir “trajedi” olarak yakınıyordu.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn45"><sup>[45]</sup></a> Bu durum kuşkusuz kitlesel bir okur kitlesine Marksizmin zorlu analitik titizliğinin gerilediği bir konfor alanı sağladı. Hobsbawm’ın bir yazar olarak geçirdiği evrim ve daha sonraki yayınları, tarihsel sürecin ilerici öfkeye hitap eden tek taraflı bir yozlaşma tasvirini ikame etme eğilimindeydi, ancak kapitalizmi ve krizin yapısal kaçınılmazlığını sosyalizmin gerekliliğinin <em>varlık nedeni </em>olarak ele almak gibi daha zor, çok boyutlu, tarihsel materyalist sorumluluğu atladılar. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Marx’ın Hemen Sağında </h2>



<p>Hobsbawm, Komünist Parti Tarihçiler Grubu’ndaki çağdaşlarından daha uzun yaşadı ve doksan beş yaşında, 2012’de son çetin mücadelesini verene kadar ölümden uzak durdu. Kalıntıları, eşi Marlene tarafından Highgate Mezarlığı’nda kendisi için temin edilen bir mezarlıkta bulunmaktadır. “Eski bir Troçkist ve şimdi Brexitçi olan damadı Alaric Bamping’in alaycı yorumu “Karl Marx’ın hemen sağında” şeklindeydi (654). Hobsbawm’ın hayatında çok sayıda ironi vardır, ancak belki de en büyüğü, kararlılığın varlığını emrettiği kadar, sınırlamalarını da uzak tutmak için çok şey yapmış olmasıdır. Tarihler yazdı – her zaman kendi seçtiği gibi değil, ama yaptı. Bizler onun gölgesinde yaşıyoruz. Çok az kişi Hobsbawm kadar geniş, etkili ve neredeyse kesin olarak sürekli bir şekilde gölgesini yaymayı başarabilir.</p>



<p>Evans son ironiyi ortaya koyuyor. Hobsbawm hayatı boyunca işleyicilere direndi, ancak ölümünde bir tanesine boyun eğdi. Hobsbawm, biyografi yazarını seçme şansı olsaydı, Evans’ın bu görevi üstlenmesine pekâlâ onay verebilirdi, çünkü Evans’ın “Ulusal Hazine” olarak ününü zedelemeyeceğini muhtemelen sezmişti. Hobsbawm’ın enternasyonalist duyarlılıklarına sahip bir Marksist için böyle bir tanımlama, kendisini her zaman “kendini bulduğu yere tamamen ait olmayan biri” olarak gören, hiçbir ulusal varlıkla özdeşleşmeye değer vermeyen “Kızıl Eric” için kesinlikle alay konusu olurdu.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn46"><sup>[46]</sup></a> Ancak aynı zamanda, Evans’ın anlattıklarıyla daha yakından tanıdığımız Hobsbawm, bu şekilde övülmekten kuşkusuz özel bir zevk alırdı.<a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftn47"><sup>[47]</sup></a></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Bryan D. Palmer</strong> – “<a href="https://catalyst-journal.com/2020/06/hobsbawms-century#fn-1" target="_blank" rel="noopener" title="">Hobsbawm’s Century</a>“, (Erişim Tarihi: 11.10.2024)</p>



<p><strong>Çeviri</strong>: Yener Çıracı</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Bu içerik birdunyaceviriblog ile işbirliğimizin bir parçasıdır. Sitelerini <a href="https://birdunyaceviriblog.wordpress.com/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ziyaret etmek için tıklayınız</a>.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Kaynakça</h2>



<ul>
<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> A standard overview of the British Marxist historians is Harvey J. Kaye, The British Marxist Historians: An Introductory Analysis (Cambridge: Polity, 1984). Recent studies parse homogeneity with insightful commentary on particular issues, such as the national question, revealing significant differences among the British Marxist historians. See, for instance, Wade Matthews, The New Left, National Identity, and the Break-up of Britain (Leiden and Boston: Brill, 2013). See also Bryan D. Palmer, “Hobsbawm’s History: Metropolitan Marxism and Analytic Breadth,” in Palmer, Marxism and Historical Practice, Volume II: Interventions and <br>Appreciations (Chicago: Haymarket, 2017), 251–53.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Christopher Hill, “The Shock Tactician,” Times Higher Education Supplement, 7 October 1994.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Note, for instance, Eric Hobsbawm, “What is the Workers’ Country?” in Hobsbawm, Workers: Worlds of Labor (New York: Pantheon, 1984), 49–65. See also Perry Anderson, “The Vanquished Left,” London Review of Books,  3 October and 17 October 2002, in Anderson, Spectrum: From Right to Left in the World of Ideas (London and New York: Verso, 2007), 311.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Pieter Keuneman, “Eric Hobsbawm: A Cambridge Profile, 1939,” from Granta, <br>7 June 1939, reprinted in Raphael Samuel and Gareth Stedman Jones, eds., Culture, Ideology and Politics: Essays for Eric Hobsbawm (London: Routledge & Kegan Paul, 1982), 366–8. See also Eric Hobsbawm, Interesting Times: A Twentieth-Century Life (London: Allen Lane, 2002), 98–9, which also addresses the Apostles, 101, 107, 120, 187–90.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Eugene D. Genovese, “The Politics of Class Struggle in the History of Society: An Appraisal of the Work of Eric Hobsbawm,” in Pat Thane, Geoffrey Crossick and Roderick Floud, eds., The Power of the Past: Essays for Eric Hobsbawm (Cambridge and London: Cambridge University Press, 1984), 13–36. Hobsbawm advocated that social history break out of its fragmenting impulses. See Hobsbawm, “From Social History to the History of Society,” Daedalus 100 (Winter 1971), 20–45.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Samuel and Stedman Jones, eds., Culture, Ideology and Politics,  ix; Henry Abelove et al., eds., Visions of History: Interviews with E. P. Thompson, Eric Hobsbawm … (New York: Pantheon, 1983), 39–40.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Eric Hobsbawm, The Age of Empire, 1875–1914 (London: Weidenfeld and Nicholson, 1995), 330.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Eric J. Hobsbawm, The Age of Extremes: The Short Twentieth Century, 1914 1991 (London: Michael Joseph, 1994), 585.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Richard J. Evans, Eric Hobsbawm: A Life in History (New York: Oxford University Press, 2019). Hereafter, specific page references to this text will be provided in parentheses.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Hobsbawm, Interesting Times. Perry Anderson, in a brilliant review essay addressing this account, notes that the first one hundred pages of Interesting Times, roughly one-quarter of the book, provide a “deeply felt, imaginative recreation” of Hobsbawm’s youth, but what follows constitutes a kind of cleansing of the personal, in which “we never glimpse the same interior landscape again … [a] misleading … suppression of … subjectivity.” Anderson, “The Vanquished Left,” Spectrum, 277–320, quote 279–80. Evans notes: “This biography … focuses above all on his personal experiences and indeed on his inner life.” (ix)</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> No doubt, working-class history is not the vibrant area of study that it once was, but Evans is clearly unaware of the trajectory of this subdiscipline, including the development of transnational global histories of labor, which Hobsbawm would certainly have appreciated. See, for instance, Marcel van der Linden, Workers of the World: Essays Toward a Global Labor History (Leiden and Boston: Brill, 2008).</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> See Eric J. Hobsbawm, “Man and Woman in Socialist Iconography,” History Workshop Journal 6 (Autumn 1978), 121–38; Sally Alexander, Anna Davin, and Eve Hostettler, “Labouring Women: A Reply to Eric Hobsbawm,” History Workshop Journal 8 (Autumn 1979), 174–82.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> See Isaac Deutscher, The Non-Jewish Jew: And Other Essays (London: Oxford University Press, 1968).</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Hobsbawm, Interesting Times, 218.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> Anderson, “The Vanquished Left,” Spectrum, 285.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> Hobsbawm, Interesting Times, 328.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Hobsbawm, Interesting Times, 190.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> See, as well, Hobsbawm, Interesting Times, 192–5.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Hobsbawm, Interesting Times, 192–200; Gregory Elliott, Hobsbawm: History and Politics (London: Pluto, 2010), 33.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> Evans cites little of the voluminous secondary literature on the cpgb and 1956. Elliott, Hobsbawm: History and Politics, 38 stands as a blunt rejoinder to positions staked out by Evans, who too often takes Hobsbawm at his self-interested word. For a recent discussion (one that can be read against the interpretive grain of Evans’s presentation), see Paul Flewers and John McIlroy, eds., 1956: John Saville, EP Thompson & The Reasoner (London: Merlin, 2016). Contrast E. P. Thompson, The Poverty of Theory and Other Essays (London: Merlin, 1978); Cal Winslow, ed., E.P. Thompson and the Making of the New Left: Essays and Polemics (New York: Monthly Review, 2014); and Hobsbawm, Interesting Times, 210–11.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> Hobsbawm, Interesting Times, 211–14. Anderson thought this barbed commentary displayed “a disconcerting lack of any sense of proportion.” Anderson, “The Vanquished Left,” Spectrum, 287.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> See E. J. Hobsbawm, Labouring Men: Studies in the History of Labour <br>(New York: Basic, 1964). These essays had been preceded by a documentary collection Hobsbawm put together under the direction of Dona Torr, in the cpgb-sponsored series “History in the Making: Nineteenth Century”; Eric J. Hobsbawm, ed., Labour’s Turning Point, 1880–1900 (London: Lawrence and Wishart, 1948).</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> In contrast, see Ian Carr, Miles Davis: The Definitive Biography (London: William Collins, 1998); Robin D. G. Kelley, Thelonious Monk: The Life and Times of an American Original (New York: Free Press, 2009).</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> E. J. Hobsbawm, “Billie Holiday,” in Uncommon People: Resistance, Rebellion, and Jazz (London: Weidenfeld & Nicolson, 1998), 294.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> Hobsbawm, Interesting Times, 252–4, 263.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> Eric J. Hobsbawm, The Italian Road to Socialism: An Interview by Eric Hobsbawm with Giorgio Napolitano of the Italian Communist Party (London: Journeyman Press, 1977), 80; David Broder, “Hobsbawm in Italy,” Jacobin, 18 November 2018; Hobsbawm, Interesting Times, 357–61.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> Hobsbawm, Interesting Times, 264–5.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> See, for the full text of “The Forward March of Labour Halted?,” as well as commentaries and congruent essays: Martin Jacques and Francis Mulhern, eds., The Forward March of Labour Halted?  (New York and London: Verso/Marxism Today, 1981); Eric J. Hobsbawm, Politics for a Rational Left: Political Writings, 1977–1988 (London and New York: Verso/Marxism Today, 1989).</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref29"><sup>[29]</sup></a> Benn would likely have been defeated without Hobsbawm’s intervention, so concerted was the attack on him in the mainstream media, from the Sun <br>to the Guardian. But Hobsbawm contributed. Leo Panitch, “The Impasse of Social Democratic Politics,” in Ralph Miliband, John Saville, Marcel Liebman, and Leo Panitch, eds., Socialist Register 1985/86: Social Democracy and After <br>(London: Merlin, 1986), 60; Elliott, Hobsbawm: History and Politics, 82–6.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref30"><sup>[30]</sup></a> Anderson, “The Vanquished Left,” Spectrum, 289.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref31"><sup>[31]</sup></a> See Hobsbawm, Labouring Men, which reprints the “Customs, Wages, and Work-Load in Nineteenth-Century Industry” essay. Hobsbawm’s collaboration with George Rudé, Captain Swing (London: Lawrence and Wishart, 1970), relied more on archival, manuscript sources but was undoubtedly the product of a fusion of Hobsbawm’s broad knowledge of early nineteenth-century class formation and Rudé’s sensitivity to crowd mobilizations and popular forms of resistance.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref32"><sup>[32]</sup></a> Hobsbawm’s “The Crisis of the Seventeenth Century,” which first appeared in two parts in Past & Present in 1954, was reproduced with a postscript as the lead essay in Trevor Aston, ed., Crisis in Europe 1560–1660 (Garden City, New York: Anchor Books and Doubleday, 1967), 5–62.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref33"><sup>[33]</sup></a> Marlene Hobsbawm, Meet Me in Buenos Aires: A Memoir (London: Muswell Press, 2019), 85. See, as well, Eric Hobsbawm and Terence Ranger, eds., The Invention of Tradition (Cambridge: Cambridge University Press, 1983).</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref34"><sup>[34]</sup></a> E. J. Hobsbawm, Primitive Rebels: Studies in Archaic Forms of Social Movements in the 19th and 20th Centuries (Manchester: Manchester University Press, 1971), 175. The first edition was published in 1959.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref35"><sup>[35]</sup></a> Hobsbawm, Primitive Rebels, back cover blurb quoting Hill.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref36"><sup>[36]</sup></a> E. J. Hobsbawm, The Age of Revolution: Europe 1789–1848 (London: Weidenfeld and Nicolson, 1962), 204, 216.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref37"><sup>[37]</sup></a> E. J. Hobsbawm, The Age of Capital: 1848–1875 (London: Weidenfeld and Nicolson, 1975), 21.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref38"><sup>[38]</sup></a> Hobsbawm, Age of Capital, 303, 308.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref39"><sup>[39]</sup></a> Anderson, “The Vanquished Left,” Spectrum, 298.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref40"><sup>[40]</sup></a> Hobsbawm, The Age of Empire, 190.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref41"><sup>[41]</sup></a> Eric Hobsbawm, Age of Extremes: The Short Twentieth Century, 1914–1991 <br>(London: Michael Joseph, 1994), 7, 371.The theme of dissolution also runs through the essays gathered together in Eric J. Hobsbawm, Fractured Times: Culture and Society in the Twentieth Century (New York New Press, 2014).</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref42"><sup>[42]</sup></a> Eric J. Hobsbawm, Nations and Nationalism Since 1870: Programme, Myth, Reality (Cambridge: Cambridge University Press, 1990), satisfying few critics.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref43"><sup>[43]</sup></a> Terry Eagleton, “Indomitable,” London Review of Books 33 (3 March 2011), 13.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref44"><sup>[44]</sup></a> Hobsbawm, Age of Extremes, 87.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref45"><sup>[45]</sup></a> See, for instance, Anderson, “The Vanquished Left,” Spectrum, 313, 311; Eric Hobsbawm with Antonio Polito, On the Edge of the New Century (New York: New Press, 2000), esp. 45.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref46"><sup>[46]</sup></a> Hobsbawm, Interesting Times, 416.</li>



<li><a href="https://eb298e20-67b9-4a8b-b534-befd3c11c1dd/#_ftnref47"><sup>[47]</sup></a> As Anderson has commented wryly: “Great men have foibles for which they can be forgiven; including an occasional failure to see where their greatness lies, or what might diminish it.” In Hobsbawm’s case, the contrast developed over time between political loyalty and social accommodation, with Anderson concluding: “Just because he remained so steadfast in an execrated cause, entry into the acceptance world seems to have acquired all the more value.” Anderson, “The Vanquished Left,” Spectrum, 286.</li>
</ul>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hobsbawmin-yuzyili-bryan-d-palmer/">Hobsbawm’ın Yüzyılı – Bryan D. Palmer </a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Robert Nozick’in Liberteryenizme Dair “Wilt Chamberlain” Argümanı – Daniel Weltman</title>
<link>https://trafikdernegi.com/robert-nozickin-liberteryenizme-dair-wilt-chamberlain-argumani-daniel-weltman</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/robert-nozickin-liberteryenizme-dair-wilt-chamberlain-argumani-daniel-weltman</guid>
<description><![CDATA[ Bazı insanlar zengindir. Diğerleri ise yoksul. Peki bu kötü bir şey midir? Birçok kişi toplumdaki derin eşitsizliğin bir adaletsiz olduğunu ve devletin bu duruma müdahale edip refahı çok zenginlerden alarak diğerlerine dağıtması gerektiğini savunur.[1] Filozof Robert Nozick (1938-2002) bu görüşe katılmaz. Servetin dağıtılması kulağa makul gelse de Nozick, basketbol yıldızı Wilt Chamberlain (1936-1999) örneğinin hükümetin niçin zenginlerden alıp herkese yardım etmemesi gerektiğini gösterdiğini düşünür.[2]  Bu makale, Nozick’in görüşü olan “liberteryenizm’i”, yani devletin görevinin refahı yeniden dağıtmak değil, özgürlüğü teşvik etmek olduğu görüşünü savunmak için kullandığı argümanı açıklamaktadır. 1. Wilt Chamberlain’in Hikayesi Chamberlain’in basketbol takımıyla bir sözleşme imzaladığını hayal edelim. Bu
The post Robert Nozick’in Liberteryenizme Dair “Wilt Chamberlain” Argümanı – Daniel Weltman first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/wilt-chamberlain.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:52 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Robert, Nozick’in, Liberteryenizme, Dair, “Wilt, Chamberlain”, Argümanı, –, Daniel, Weltman</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı insanlar zengindir. Diğerleri ise yoksul. Peki bu kötü bir şey midir? Birçok kişi toplumdaki derin eşitsizliğin bir adaletsiz olduğunu ve devletin bu duruma müdahale edip refahı çok zenginlerden alarak diğerlerine dağıtması gerektiğini savunur.[1]</p>



<p>Filozof Robert Nozick (1938-2002) bu görüşe katılmaz. Servetin dağıtılması kulağa makul gelse de Nozick, basketbol yıldızı Wilt Chamberlain (1936-1999) örneğinin hükümetin niçin zenginlerden alıp herkese yardım etmemesi gerektiğini gösterdiğini düşünür.[2] </p>



<p>Bu makale, Nozick’in görüşü olan “liberteryenizm’i”, yani devletin görevinin refahı yeniden dağıtmak değil, özgürlüğü teşvik etmek olduğu görüşünü savunmak için kullandığı argümanı açıklamaktadır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">1. Wilt Chamberlain’in Hikayesi</h2>



<p>Chamberlain’in basketbol takımıyla bir sözleşme imzaladığını hayal edelim. Bu sözleşmeye göre Chamberlain, oynadığı maçlarda satılan her bilet başına 25 sent alacak. Bir basketbol sezonu boyunca bir milyon kişi Chamberlain’i izlemeye gelmiş olsun. Sezonun sonunda Chamberlain 250.000 dolar daha zengin olmuş olacak.[3]</p>



<p>Kimse, Chamberlain’i izlemek için para ödedi diye yanlış bir şey yapmış gibi görünmüyor. İnsanlar paralarını istedikleri gibi harcama hakkına sahiptir. Hiç kimse bundan dolayı zarar görmez.[4] </p>



<p>Dolayısıyla, eğer devlet insanların parasını özgürce harcamasına izin veriyorsa, kimsenin yeteneğine, çalışkanlığına, şansına ya da başka bir faktöre dayanarak olabildikleri kadar zengin olmalarının önüne geçecek hiçbir şey yapmamalıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Eşitsizlikte Sınır Olmaması</h2>



<p>Nozick, Chamberlain gibi insanların kimseye zarar vermeden zengin olabildiğini ve bu nedenle toplumdaki eşitsizliğin bir sınırı olmaması gerektiğini savunur. Paraya en başta sahip olan kişi, bu parayı meşru yollarla elde ettiği ve karşı tarafa özgürce verdiği sürece devlet kimsenin parasını almak için müdahalede bulunmamalıdır. Yani kimse Chamberlain’e vermek amacıyla para çalmadığı sürece devlet Chamberlain’in parasını almamalıdır.[5]</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Eşitsizliğin Önlenmesi Özgürlüğü Kısıtlar</h2>



<p>Nozick, refahta eşitliği sağlamanın, özgürlüğü haksızca ihlal etmeyi gerektireceğini savunur.[6] “Çok fazla” olduğunu düşündüğümüz herhangi bir eşitsizlik düzeyi, Chamberlain örneği gibi bir durumla ulaşılabilir bir seviyedir. Toplumun bu eşitsizlik düzeyine ulaşmasının önüne geçmek için devlet; ya serbest ticari faaliyetleri engellemek ya da onları hemen iptal etmek zorunda kalır. Devletin ya Chamberlain’in sözleşmesini yasadışı kılması ya da kazandığı anda parasını alması gerekecektir.</p>



<p>Nozick bu katı düzenlemelerin veya sürekli el koymanın adaletsiz olacağını düşünüyor. Devlet, insanların Chamberlain’i izlemek için fazladan para ödemek gibi tamamen kabul edilebilir şeyler yapmasını engellemeli ya da Chamberlain parayı kazanır kazanmaz onun elinden almalıdır.[7] Ancak özgürlüğü bu şekilde sınırlamak ya da Chamberlain’in kazancını bu şekilde elinden almak yanlış olacaktır.</p>



<p>Öyleyse bu durumdan çıkan sonuç, devletin refahı yeniden dağıtmaya çalışmaması gerektiğidir. Bu sonuç, ortaya çıkan durum fazlasıyla eşitsiz olsa bile, örneğin fakir bir toplumda zengin bir Chamberlain bulunsa bile, geçerlidir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Liberteryenizm</h2>



<p>Nozick’in Wilt Chamberlain argümanı, en iyi devletin özgürlüğü ihlal etmeyen devlet olduğu görüşünü savunmak için kullandığı bir argümandır: Devletin rolü refahı yeniden dağıtmak veya ekonomik eşitliği desteklemek değil, herkesin özgürlüğünü desteklemektir.</p>



<p>Nozick bir “liberteryen” olarak bilinir. “Liberteryen” kavramı zaman zaman farklı anlamlarda kullanılabilir. Ancak siyaset felsefesinde bu kavram, devletin özgürlüğü desteklemesi gerektiğini düşünenler için kullanılır.</p>



<p>Bazı liberteryenler, özgürlüğü muhafaza edebilmek için ekonomik eşitliğin gerekli olduğunu savunurlar.[8] Nozick bu görüşe katılmaz. Kendisinin Wilt Chamberlain argümanının amacı, ekonomik eşitliği tesis etmenin özgürlüğü ihlal edeceğini göstermektir.</p>



<p>Liberteryenizm, bir diğer filozof olan John Rawls’ın (1921-2002) savunduğu görüş ile zıtlık içerisindedir. Rawls’a göre, devlet bir özgürlük koruyucusundan fazlasıdır. Devlet, buna ek olarak, iş birliği üzerine kurulmuş bir girişimdir. Dolayısıyla, bu iş birliğinden doğan faydaları adil bir şekilde dağıtmamız gerekir; buna, toplum içindeki insanların kazandığı para da dahildir. Rawls’a göre bu hedef, zenginlerin daha da zenginleşmesine izin vermek yerine eşit dağıtıma daha yakın bir yaklaşım gerektirir.[9]</p>



<h2 class="wp-block-heading">5. İtirazlar</h2>



<p>Nozick’in argümanına pek çok itiraz yöneltilmiştir.</p>



<p>Bu itirazlardan biri, Nozick’in, herkes özgürce davrandığı sürece ortaya çıkan sonuçların kötü olmadığını düşünmekte hatalı olduğudur. Belki de belli bazı özgür seçimler kabul edilemez sonuçlar doğurabilir.</p>



<p>Örneğin, Wilt Chamberlain diğer herkesten daha zengin olduğunda güçlü ve nüfuz sahibi biri haline gelecektir. Böylece tüm evleri satın alıp, içlerinde yaşamamız için bize kira ödetebilir; bu durumda kendisi daha da zenginleşirken biz daha da fakirleşiriz. Kârlı işlere yatırım yapabilir ve buradaki gelirini kullanarak yatırımlarını genişletebilir. Tüm bu parayı çocuklarına miras bırakabilir ve çocukları da aynı süreci sürdürebilir. Sonuç, yüzyıllar süren derin bir sınıfsal bölünme olacaktır.</p>



<p>Bu nedenle bazıları, fazla güç sahibi olmasını engellemek için Chamberlain’in fazladan servetinin devlet tarafından yeniden dağıtılması gerektiğini savunur. Aksi takdirde insanlar özgür olamayacaktır zira hayatları Chamberlain ve onun torunları gibi oligarklar tarafından kontrol edilecektir.[10]</p>



<p>Bir diğer itiraz ise, Nozick’in özgür eylemlerin sonuçlarının, diğer kaynak dağıtım biçimlerine üstün geleceği iddiasının yanlış olduğu yönündedir. Belki de devlet, baskıcı bir müdahalede bulunup parayı yeniden dağıtmazsa, basketbol sezonunun bitiminden beş dakika sonra hepimiz eşit zenginliğe sahip olamayız. Ancak belki uzun vadede eşit bir zenginlik sağlamak daha mantıklıdır.</p>



<p>Örneğin, belki de devlet basketbol sezonundan hemen sonrası da dahil olmak üzere her zaman eşit servete sahip olmamızı sağlamak yerine hepimizin yaşamlarımız boyunca kabaca eşit servete sahip olmasını sağlamalıdır. Devlet Wilt Chamberlain’den her yıl biraz daha fazla vergi alabilir. Sonra da bu parayı, işsizlik yardımları gibi daha az varlıklı olanlara faydalı olacak şekilde harcayabilir. Zaman içinde Chamberlain’in basketboldan kazandığı ekstra para diğerlerine geri dönecek ve bu sayede basketbol sezonunun hemen ardından değil, herkesin yaşamı boyunca eşitlik sağlanacaktır.[11]</p>



<h2 class="wp-block-heading">6. Sonuç</h2>



<p>Wilt Chamberlain argümanı devlet, özgürlük ve kaynaklar arasında ne tür ilişkiler olduğu (veya olması gerektiği) hakkında kapsamlı tartışmalara ilham vermiştir. Bu örnek, özgürlük ve belli başlı kaynak dağılımları arasında nasıl bir çatışma olabileceği gibi temel konuları etkili bir şekilde ortaya koyduğu için, siyaset felsefesinde kalıcı bir örnek olmaya devam etmektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Notlar</h2>



<ul>
<li>[1] Bkz. <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/dagitici-adalet-kaynaklar-nasil-kullanilmali-dick-timmer-tim-meijers/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Dağıtıcı Adalet: Kaynaklar Nasıl Kullanılmalı? </a>– Dick Timmer & Tim Meijers</li>



<li>[2] Nozick, Anarchy, State, and Utopia, s:149-50.</li>



<li>[3] Nozick, Anarchy, State, and Utopia, s:161.</li>



<li>[4] Nozick, Anarchy, State, and Utopia, s:161.</li>



<li>[5] Nozick, Anarchy, State, and Utopia, s:160.</li>



<li>[6] Nozick, Anarchy, State, and Utopia, s:163-4.</li>



<li>[7] Nozick, Anarchy, State, and Utopia, s:163.</li>



<li>[8] Bkz. Vallentyne ve Steiner, Left-Libertarianism and Its Critics.</li>



<li>[9] Bkz. <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/john-rawlsin-adalet-teorisi-ben-davies/" target="_blank" rel="noopener" title="">John Rawls’ın Adalet Teorisi </a>– Ben Davies.</li>



<li>[10] Rawls, Political Liberalism, s:267 ve Cohen, “Robert Nozick and Wilt Chamberlain.”</li>



<li>[11] Schmidtz, “The Right to Distribute,” s:205-7.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Kaynakça</h2>



<ul>
<li>Cohen, G. A. “Robert Nozick and Wilt Chamberlain: How Patterns Preserve Liberty.” Erkenntnis 11 (1977), s:5-23.</li>



<li>Nozick, Robert. Anarchy, State, and Utopia (Basic Books, 1974).</li>



<li>Rawls, John. Political Liberalism (Columbia University Press, 1993).</li>



<li>Schmidtz, David. “The Right to Distibute.” İçinde Cambridge Companion to Nozick’s Anarchy, State, and Utopia, Ralf M. Bader ve John Meadowcroft (ed.), s:197-229 (Cambridge University Press, 2011).</li>



<li>Vallentyne, Peter ve Hillel Steiner (ed.). Left Liberalism and Its Critics: The Contemporary Debate (Palgrave Macmillan, 2000).</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İlgili Makaleler</h2>



<ul>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/dagitici-adalet-kaynaklar-nasil-kullanilmali-dick-timmer-tim-meijers/" target="_blank" rel="noopener" title="">Dağıtıcı Adalet: Kaynaklar Nasıl Kullanılmalı? </a>– Dick Timmer & Tim Meijers</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/john-rawlsin-adalet-teorisi-ben-davies/" target="_blank" rel="noopener" title="">John Rawls’ın Adalet Teorisi </a>– Ben Davies</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/karl-marxin-herkesten-becerisine-gore-herkese-ihtiyaci-kadar-slogani-uzerine-sam-badger/" target="_blank" rel="noopener" title="">Karl Marx’ın “Herkesten Yeteneğine Göre, Herkese İhtiyacı Kadar” Sloganı Üzerine</a> – Sam Badger</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sonucculuk-shane-gronholz/" target="_blank" rel="noopener" title="">Sonuççuluk </a>– Shane Gronholz</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Yazar Hakkında</strong></p>



<p>Daniel Weltman, Hindistan’da Ashoka Üniversitesi Felsefe bölümünde doçent olarak görev yapmaktadır. Özellikle toplum felsefesi, siyaset felsefesi ve etik üzerinde çalışmaktadır. (DanielWeltman.com)</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Daniel Weltman</strong> – <a href="https://1000wordphilosophy.com/2024/10/11/wilt-chamberlain/" target="_blank" rel="noopener" title="">Robert Nozick’s “Wilt Chamberlain” Argument for Libertarianism</a>, (Erişim Tarihi: 09.11.2024)</p>



<p><strong>Çeviren: </strong>Dervişan Mehmet Savaş</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Melinda Gülsüm Esen</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/robert-nozickin-liberteryenizme-dair-wilt-chamberlain-argumani-daniel-weltman/">Robert Nozick’in Liberteryenizme Dair “Wilt Chamberlain” Argümanı – Daniel Weltman</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Antik Toplumlarda Herkesin Genç Yaşta Öldüğüne mi İnanıyorsunuz? Bir Daha Düşünün – Christine Cave</title>
<link>https://trafikdernegi.com/antik-toplumlarda-herkesin-genc-yasta-oldugune-mi-inaniyorsunuz-bir-daha-dusunun-christine-cave</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/antik-toplumlarda-herkesin-genc-yasta-oldugune-mi-inaniyorsunuz-bir-daha-dusunun-christine-cave</guid>
<description><![CDATA[ Belki şu karikatürü görmüşsünüzdür: iki mağara adamı, mağaralarının dışında oturmuş taş aletler yontuyor. Biri diğerine “Bir şeyler yolunda  değil; havamız temiz, suyumuz saf, hepimiz bolca egzersiz yapıyoruz, yediğimiz her şey organik ve doğal koşullarda yetişiyor ama yine de kimse 30’unu geçemiyor.” diyor. Bu karikatür antik çağlardaki yaşam sürelerine ilişkin çok yaygın bir görüşü yansıtıyor ancak bu görüş bir efsaneden ibaret. Geçmişteki insanların hepsi 30 yaşına geldiklerinde ölmüş değillerdi. Antik belgeler bunu kanıtlıyor. M.Ö. 24. yüzyılda, Mısırlı Vezir Ptahhotep yaşlılığın getirdiği yıpranışları anlatan dizeler yazdı. Antik Yunanlılar yaşlılığı kutsal lanetler arasında sayıyordu ve mezar taşları bazılarının 80 yaşı aşkın süre hayatta
The post Antik Toplumlarda Herkesin Genç Yaşta Öldüğüne mi İnanıyorsunuz? Bir Daha Düşünün – Christine Cave first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/sized-_2654099a.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Antik, Toplumlarda, Herkesin, Genç, Yaşta, Öldüğüne, İnanıyorsunuz, Bir, Daha, Düşünün, –, Christine, Cave</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Belki şu karikatürü görmüşsünüzdür: iki mağara adamı, mağaralarının dışında oturmuş taş aletler yontuyor. Biri diğerine “Bir şeyler yolunda  değil; havamız temiz, suyumuz saf, hepimiz bolca egzersiz yapıyoruz, yediğimiz her şey organik ve doğal koşullarda yetişiyor ama yine de kimse 30’unu geçemiyor.” diyor.</p>



<p>Bu karikatür antik çağlardaki yaşam sürelerine ilişkin çok yaygın bir görüşü yansıtıyor ancak bu görüş bir efsaneden ibaret. Geçmişteki insanların hepsi 30 yaşına geldiklerinde ölmüş değillerdi. Antik belgeler bunu kanıtlıyor. M.Ö. 24. yüzyılda, Mısırlı Vezir Ptahhotep yaşlılığın getirdiği yıpranışları anlatan dizeler yazdı. Antik Yunanlılar yaşlılığı kutsal lanetler arasında sayıyordu ve mezar taşları bazılarının 80 yaşı aşkın süre hayatta kaldıklarına dair kanıtlar sunuyor. Antik sanat eserleri ve figürinler de kamburlaşmış buruşmuş, yaşlanmış insanları tasvir ediyor.</p>



<p>Ancak bu tek kanıt türü değil. Tanzanya’nın Hadza halkı veya Brezilya’nın Xilixana Yanomami halkı gibi modern tıptan ve pazarlardan uzak yaşayan ve günümüzde hâlâ var olan geleneksel topluluklar üzerine yapılan çalışmalar; en muhtemel ölüm yaşının, çoğu insanın sandığından çok daha yüksek olduğunu gösterdi: Yaklaşık 70 yaş! Bir araştırma; çeşitli toplumlar ve dönemlerde, özellikle şiddete ilişkin, ölüm oranlarında farklılıklar olsa da çeşitli geleneksel halkların ölüm profilleri arasında dikkate değer bir benzerlik olduğunu buldu.</p>



<p>Görünüşe göre insanlar karakteristik bir yaşam süresiyle evrimleşmiş. Geleneksel toplumlardaki ölüm oranları bebeklik döneminde yüksektir; ardından keskin bir düşüşle yaklaşık 40 yaşına kadar sabit kalır, sonra ise 70 civarında zirveye ulaşacak şekilde yeniden artar. Çoğu birey 60’lı yaşlarına hatta daha sonrasına kadar sağlıklı ve dinç kalır; bir ölüm sebebi başarısız olsa bile bir diğerinin kısa süre içinde öldürücü darbesini vuracağı fiziksel çöküş dönemi olan yaşlanma başlayana kadar.</p>



<p>Peki, geçmişte insanların genç yaşta öldüğü efsanesinin kaynağı nedir? Biri, kazılarda ortaya çıkardıklarımızla ilgilidir. Antik çağda yaşamış bir insanın kalıntıları bulunduğunda, arkeologlar ve biyolojik antropologlar iskeletleri inceler ve bu kişilerin cinsiyetini, yaşını ve genel sağlık durumunu tahmin etmeye çalışır. Diş çıkması gibi büyüme ve gelişme göstergeleri, çocuklar için nispeten doğru yaş tahminleri sağlar. Ancak yetişkinlerde tahminler, vücutta meydana gelen dejenerasyona dayanır.</p>



<p>Hepimiz, insanları dış görünüş ve onlarla karşılaştığımız durumlara dayanarak içgüdüsel olarak “genç”, “orta yaşlı” veya “yaşlı” olarak etiketleyebiliriz. Benzer şekilde, biyolojik antropologlar, örneğin, saç ve kırışıklıklar yerine iskeleti kullanır. Bu değerlendirmeye ‘biyolojik yaş’ deriz çünkü yargımız, karşımızdaki kişinin biyolojik gerçekliğiyle ilgili olan fiziksel (ve zihinsel) durumlara dayanır. Fakat bu her zaman kişinin takvim yaşıyla örtüşmeyebilir çünkü insanların hepsi, sonuçta, farklıdır. Görünüşleri ve yetenekleri genetiklerine, yaşam tarzlarına, sağlık durumlarına, tutumlarına, faaliyetlerine, yediklerine, zenginliklerine ve başka birçok faktöre bağlı olarak değişir. Bu farklılıklar yıllar geçtikçe birikecektir; bu da demektir ki bir kişi yaklaşık 40 veya 50 yaşına geldiğinde farklılıklar, ister yaşayan bir kişi üzerinde göz ile ister  iskelet yaşlandırma yöntemi gibi bilimsel yöntemlerle yapılmış olsun, takvim yaşının belirlenmesinde herkese uyan tek tip bir doğruluğa izin vermeyecek kadar fazla olacaktır. Bunun sonucunda, orta yaşın üzerindeki bireyler için sıklıkla 40+ veya 50+ gibi açık uçlu yaş tahminleri yapılır; bu da kişinin kırk ila yüz dört yaş arasında herhangi bir yerde olabileceği anlamına gelir.</p>



<p>“Ortalama ölüm yaşı” terimi de bu efsaneye katkıda bulunur. Yüksek bebek ölüm oranı yaş spektrumunun bir ucunda ortalamayı düşürürken, ‘40+’ veya ‘50+ yaş’ gibi açık uçlu kategoriler diğer uçta bu ortalamayı düşük tutar. 2015’te doğum anından itibaren ortalama yaşam süresinin Sierra Leone’da 50 yıldan Japonya’da 80 yıla kadar değiştiğini biliyoruz ve bu farklar, toplam yaşam süresindeki farklılıklardan ziyade erken ölümler ile ilişkilidir. Yaşam süresini tahmin etmenin daha iyi bir yöntemi ise sadece yetişkinlikteki yaşam beklentisine bakmaktır; bu yöntem bebek ölüm oranını denklemin dışında bırakır. Fakat yaklaşık 50 yaş ve ötesindeki yaşları tahmin etmedeki yetersizlik, ortalamayı yine de olması gerekenden düşük tutar.</p>



<p>Bu nedenle arkeologların yaş tahminleri, yaş spektrumunun iki ucundan da daraltılmış durumda; bunun sonucunda da ömürlerinin tamamını uzunca yaşamış bireyler “görünmez” hale getirildi. Bu, uzak geçmişteki toplumları tam olarak anlamayamamış olduğumuz anlamına geliyor. Yazılı geçmişte, toplumun aktif bir üyesi olan yaşlı bireylere çoğunlukla genel yetişkin nüfustan çok da farklı davranılmıyordu ama görünmez yaşlıların arkeolojik olarak tespit edilememesi, bunun yazılı dilin olmadığı toplumlarda da geçerli olup olmadığını söylememize engel olmaktadır.</p>



<p>Meslektaşım Marc Oxenham ve ben eski toplumları daha iyi anlamak istedik, bu yüzden görünmez yaşlıları gün yüzüne çıkarmak için bir yöntem geliştirdik. Bu yöntem yalnızca mezarlığın ömrü boyunca çok az değişiklik görmüş ve sakinleri arasında büyük eşitsizlik bulunmayan mezarlık topluluklarına uygulanabilir. Bu şekilde, insanların benzer yiyecekler yediği ve dişleriyle benzer şekilde davrandığı varsayılabilir. Böyle bir mezarlık, Anglo-Saksonların sevdiklerini gömdüğü Hampshire ‘daki Kingsworthy yakınındaki Worty Park’tır. Mezarlık, 1960’ların başında kazılmıştır.</p>



<p>Bu insanların dişlerindeki aşınmayı ölçtük ve sonra en çok aşınmış dişlere sahip olanlardan -en yaşlılardan- en az aşınmış olanlara doğru nüfusu sıraladık. Bunu sadece yaşlılara  değil, kontrol grubu görevi görmesi için tüm nüfusa uyguladık. Daha sonra benzer yaş yapısına sahip bilinen bir model nüfus ile eşleştirdik ve en çok aşınmış dişlere sahip bireyleri en ileri yaşlara atadık. Worthy Park’taki dişleri model nüfusla eşleştirerek, görünmez yaşlılar kısa sürede görünür hale geldi. Sadece ne kadar çok insanın ileri yaşlara kadar yaşadığını değil, aynı zamanda hangilerinin 75 yaş veya daha büyük ve hangilerinin 50 yaşın birkaç yıl üzerinde olduğunu da görebildik.</p>



<p>Görünmez yaşlıları görmek başka keşiflere de yol açtı. Geçmişte; hamilelik ve doğumun tehlikeleri nedeniyle daha fazla erkeğin, kadınlardan daha ileri yaşa kadar yaşadıkları sıkça öne sürülüyordu ancak çalışmamız aksini öne sürüyor. Yöntemimizi iki diğer Anglo-Sakson mezarlığına da uyguladık -Essex’teki Great Chesterford ve Kent’teki Mill Hill’de olan mezarlık- ve her bir mezarlıktaki en yaşlı üç bireyi inceledeiğimizde, yedisinin kadın ve sadece ikisinin erkek olduğunu bulduk. Kesin bir kanıt olmasa da bu, kadınlar için daha ileri yaş aralıklarının mümkünlüğünün insanlığın bir parçası olabileceğini öne sürüyor.</p>



<p>Ayrıca, yaşlıların mezarlarında nasıl gömüldüklerini inceledik. Anglo-Sakson erkekleri sıklıkla silahlarla, kadınlar ise broşlar ve boncuklarla iğneler içeren takılarla gömülmüştü. Bu, kadınların güzellikleriyle takdir edilirken erkeklerin savaşçı nitelikleriyle tanımlandığını öne sürüyor. Erkekler ayrıca mezarlarında 60’lı yaşlarına kadar statülerini korumuş veya arttırmışken, kadınların “değeri” ise 30’larında zirveye ulaşmış ve yaşlandıkça daha da azalmıştır. Merak uyandırıcı bir şekilde, genç bireylerden ziyade yaşlıların mezarlarında bulunması en muhtemel eşya sınıfı bakım araçlarıydı. Bunların en yaygını cımbızdı ve bunların çoğu yaşlı erkeklerle birlikte gömülmüştü. Bu, yaşlı erkeklerin görünüşlerine önem verdikleri anlamına mı geliyordu? Veya yaşlı kadınlar cımbız veya diğer bakım öğelerinin yardım edemeyeceği kadar güzellikten uzak mıydı? Bunun gibi bulgular; geçmişteki insanların yaşamlarına dair bir bakış, görünmez yaşlıları tanımlamadan mümkün olmayan bir bakış, sağlıyor.</p>



<p>Maksimum insan ömrü (yaklaşık 125 yıl) biz geldiğimizden bu yana neredeyse değişmedi. Eğer yaşlılıkta ölümün üç ana sebebi – kalp-damar hastalıkları, felç ve kanser- ortadan kaldırılsaydı gelişmiş dünyanın, yaşam beklentisinde sadece 15 yıllık bir artış göreceği tahmin ediliyor. Uzak geçmişte 125 yaşına kadar yaşayan bir birey son derece nadir olsa da yine de mümkündü. Ayrıca erkeklerin güçleri ve kadınların güzellikleriyle değer görmesi gibi geçmişle ilgili bazı şeyler günümüzde çok az değişti.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Christine Cave</strong> – “<a href="https://aeon.co/ideas/think-everyone-died-young-in-ancient-societies-think-again" target="_blank" rel="noopener" title="">Think everyone died young in ancient societies? Think again</a>“, (Erişim Tarihi: 12.10.2024)</p>



<p><strong>Çeviren: </strong>Elifnur Avcı</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Alparslan Bayrak</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/antik-toplumlarda-herkesin-genc-yasta-oldugune-mi-inaniyorsunuz-bir-daha-dusunun-christine-cave/">Antik Toplumlarda Herkesin Genç Yaşta Öldüğüne mi İnanıyorsunuz? Bir Daha Düşünün – Christine Cave</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Marksizm ve Sömürgesizleştirme Üzerine On Tez – Vijay Prashad</title>
<link>https://trafikdernegi.com/marksizm-ve-soemurgesizlestirme-uzerine-on-tez-vijayprashad</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/marksizm-ve-soemurgesizlestirme-uzerine-on-tez-vijayprashad</guid>
<description><![CDATA[ Temmuz 2022’de Tricontinental: Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü direktörü Vijay Prashad Küba’da Casa De Las Americas enstitüsünde bir konferansa katılmıştır. Buradaki tezler, bu konuşmanın temalarından yola çıkmakta ve onları genişletmektedir. *** Birinci Tez: Tarihin Sonu. SSCB’nin ve Doğu Avrupa’daki komünist devlet sisteminin 1991’de çöküşüne Küresel Güney’de 1982’de Meksika’nın borçlarını ödeyememesiyle başlayan korkunç bir borç krizi eşlik etti. Bu iki olay – SSCB’nin çöküşü ve Üçüncü Dünya Projesi’nin zayıflığı – 1990’larda ABD emperyalizminin ve ABD güdümlü küreselleşme projesinin saldırısıyla devam etti. Sol için bu on yıl, geleneklerimizin ve örgütlerimizin kendilerinden şüphe duydukları ve dünya çapında belirgin rotasını kolayca ilerletemediği bir zayıflık dönemiydi. ABD
The post Marksizm ve Sömürgesizleştirme Üzerine On Tez – Vijay Prashad first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/05/karl-marx-statue-6707706_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Marksizm, Sömürgesizleştirme, Üzerine, Tez, –, Vijay Prashad</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Temmuz 2022’de Tricontinental: Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü direktörü Vijay Prashad Küba’da Casa De Las Americas enstitüsünde bir konferansa katılmıştır. Buradaki tezler, bu konuşmanın temalarından yola çıkmakta ve onları genişletmektedir.</p>



<p>***</p>



<p><strong>Birinci Tez: Tarihin Sonu</strong>. SSCB’nin ve Doğu Avrupa’daki komünist devlet sisteminin 1991’de çöküşüne Küresel Güney’de 1982’de Meksika’nın borçlarını ödeyememesiyle başlayan korkunç bir borç krizi eşlik etti. Bu iki olay – SSCB’nin çöküşü ve Üçüncü Dünya Projesi’nin zayıflığı – 1990’larda ABD emperyalizminin ve ABD güdümlü küreselleşme projesinin saldırısıyla devam etti. Sol için bu on yıl, geleneklerimizin ve örgütlerimizin kendilerinden şüphe duydukları ve dünya çapında belirgin rotasını kolayca ilerletemediği bir zayıflık dönemiydi. ABD emperyalizminin ideologları, tarihin sona erdiğini ve ileriye dönük tek olasılığın ABD projesinin ilerlemesi olduğunu ifade etti. Sovyet liderliğinin teslimiyetinin sola verdiği ceza ağır oldu ve yalnızca birçok sol partinin ortadan kaybolmasına değil, aynı zamanda milyonlarca insanın Marksist düşüncenin netliğine olan güveninin zayıflamasına da yol açtı.</p>



<p><strong>İkinci Tez: Fikirler Savaşı.</strong> 1990’lı yıllarda Küba Devlet Başkanı Fidel Castro, Kübalı dostlarına Karl Marx ve Friedrich Engels’in <em>Alman İdeolojisi</em> (1846) adlı eserinden ödünç aldığı bir deyimle ‘fikirler savaşı’ yapmaları çağrısında bulundu.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn1"><sup>[1]</sup></a>Castro’nun bu ifadeyle kastettiği şey, solcuların neoliberal ideolojinin yükselen dalgası karşısında sinmemeleri, aksine neoliberalizmin insanlığın temel açmazlarını çözmekten aciz olduğu gerçeğine güvenle yaklaşmaları gerektiğiydi. Örneğin, neoliberalizmin acımasız açlık gerçeğine verecek bir cevabı yoktur: 15 milyara insana yetecek kadar yiyeceğin bulunduğu bir gezegende 7,9 milyar insan yaşamaktadır ve buna rağmen yaklaşık 3 milyar insan açlık çekmektedir. Bu gerçek ancak sosyalizm tarafından ele alınabilir, hayırseverlik endüstrisi tarafından değil.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Fikirler Savaşı, çağımızın muammalarının – ve bunları ele almak için ortaya konan çözümlerin – burjuvazi tarafından tanımlanmasını önleme mücadelesini ifade eder. Bunun yerine, sosyalizmin siyasi güçleri çok daha gerçekçi ve inandırıcı bir değerlendirme ve çözümler sunmaya çalışmalıdır. Örneğin Castro 1979’da Birleşmiş Milletler’de ‘insan hakları’ ve ‘insanlık’ fikirleri hakkında büyük bir duygusallıkla konuşmuştur:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Sık sık insan haklarından söz edilir, ancak insanlığın haklarından da söz etmek gerekir. Neden başkaları lüks otomobillerde seyahat edebilsin diye bazı insanlar yalınayak dolaşsın? Neden başkaları 70 yıl yaşayabilsin diye bazıları 35 yıl yaşasın? Neden başkaları aşırı zengin olsun diye bazıları sefil bir şekilde yoksul olsun? Dünyada bir parça ekmeği olmayan çocuklar adına konuşuyorum. İlacı olmayan hastalar adına konuşuyorum. Yaşam hakkı ve insanlık onuru elinden alınmış olanlar adına konuşuyorum.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn3"><sup>[3]</sup></a></p>
</blockquote>



<p>Castro 1990’larda Fikirler Savaşına geri döndüğünde sol, günümüzde de ideolojik sorunlar yaratmaya devam eden birbiriyle bağlantılı iki eğilimle karşı karşıya kaldı:</p>



<p><strong>1-</strong> <strong>Post-Marksizm</strong>. Marksizmin ‘büyük anlatılara’ (sosyalizm için kapitalizmi aşmanın önemi gibi) fazla odaklandığı ve dünyayı anlamak için parçalı hikayelerin daha doğru olacağı fikri gelişti. İşçi sınıfı ve köylülüğün toplumda ve devlet kurumları üzerinde iktidar elde etme mücadeleleri bir başka yanlış ‘büyük anlatı’ olarak görülürken, sivil toplum kuruluşlarının parçalı politikaları daha uygulanabilir olarak değerlendirildi. İktidardan mücadelesinden hizmet sunumuna ve reform siyasetine geri çekilme Marx’ın ötesine geçme adına yapıldı. Ancak bu argüman – Marx’ın ötesine geçmek – merhum Aijaz Ahmad’ın da işaret ettiği gibi, aslında Marx öncesi döneme geri dönme, tarihsel materyalizmin gerçeklerini ve kapitalist vahşet ve çöküşün tarihsel olumsuzlaması olarak sosyalizmi inşa etmenin zig-zaglı olasılığını ihmal etme argümanıydı. Post-Marksizm idealizme ve mükemmeliyetçiliğe bir dönüştü.</p>



<p><strong>2- Post-kolonyalizm</strong>. Solun bazı kesimleri, sömürgeciliğin etkisinin hiçbir dönüşümün mümkün olamayacağı kadar büyük olduğunu ve sömürgecilikten sonra ne olabileceğine dair tek cevabın geçmişe dönüş olduğunu savunmaya başladı. Marksist José Carlos Mariátegui’nin 1928’de yerlilik fikri hakkında ileri sürdüğü gibi, geçmişi bir kaynak olarak değil, bir hedef olarak ele aldılar. Sömürgecilik sonrası teorinin çeşitli damarları gelişti, bunlardan bazıları genellikle yeni sömürgecilik sonrası ulusların yurtsever entelektüellerinin ve ulusal kurtuluş devrimci geleneğinin (Frantz Fanon gibi yazarların temelini oluşturduğu) en iyi metinlerinden alınan özgün içgörüler sunuyordu. 1990’lara gelindiğinde, daha önce Üçüncü Dünya’da devrimci değişime kendini adamış olan post-kolonyal gelenek, artık devrimci imkansızlığı destekleyen Kuzey Atlantik üniversite akımlarına kapılmıştı. Bu yeni geleneğin bir parçası olan Afro-pesimizm, en uç versiyonunda, Afrika kökenli insanlar için hiçbir değişim olasılığı olmayan ıssız bir ‘toplumsal ölüm’ manzarası öneriyordu. Sömürgecilik karşıtı düşünce ya da sömürgecilik karşıtlığı, demokrasi gibi pek çok insani kavramın sömürgeci ‘güç matrisi’ ya da ‘modernite matrisi’ tarafından tanımlandığı iddiasını kabul ederek kendisini Avrupa düşüncesine hapsetti. Sömürgecilik karşıtı düşünce metinleri, zamanımızın sömürgecilik karşıtı mücadelelerine dayanan bir gelenek üretemeyerek tekrar tekrar Avrupa düşüncesine geri döndü. Post-kolonyalizmin bu varyantlarında değişimin gerekliliği askıya alındı.</p>



<p>Tek gerçek sömürgesizleştirme anti-emperyalizm ve anti-kapitalizmdir. Sömürgeci zihniyeti pekiştiren toplumsal üretim koşullarını da sömürgesizleştirmedikçe zihninizi sömürgesizleştiremezsiniz. Post-Marksizm toplumsal üretim gerçeğini ve toplumsallaştırılması gereken toplumsal zenginliğin inşa edilmesi ihtiyacını görmezden gelir. Afro-pesimizm, kalıcı ırkçılık nedeniyle böyle bir görevin başarılamayacağını öne sürer. Sömürgecilik karşıtı düşünce Afro-pesimizmin ötesine geçer ancak toplumsal üretim koşullarının sömürgecilikten arındırılması gerekliliğini göremediği için post-Marksizmin ötesine geçemez.</p>



<p><strong>Üçüncü Tez: Hayal Gücünün Başarısızlığı</strong>. 1991’den 2000’lerin başına kadar olan dönemde, ulusal kurtuluş Marksizminin geniş geleneği, post-Marksizm ve post-kolonyal teori tarafından ekilen şüphelere cevap veremeyerek kendini düzleşmiş hissetti. Bu Marksizm geleneği, devrimci hareketlerin ve Üçüncü Dünya hükümetlerinin birbirlerine yardımcı olduğu ve hatta Birleşmiş Milletler kurumlarının bu fikirlerin bazılarını ilerletmek için çalıştığı daha önceki dönemde sağlanan türden bir kurumsal desteğe artık sahip değildi. Dünya Sosyal Forumu gibi sol enternasyonalizm biçimlerini filizlendirmek için geliştirilen platformlar, halk hareketlerinin niyetleri konusunda net olmaya isteksiz görünüyordu. Örneğin Dünya Sosyal Forumu’nun sloganı ‘başka bir dünya mümkün’ idi ki bu zayıf bir ifadeydi çünkü başka bir dünya faşizmle de tanımlanabilirdi. ‘Sosyalizm gereklidir’ gibi kesin bir slogan geliştirmek için çok az istek vardı.</p>



<p>Cephanesinin çoğunu anarşizm biçimlerinden alan post-Marksist düşüncenin en büyük sorunlarından biri, devlet iktidarına ilişkin arınmacı kaygı olmuştur. Post-Marksist düşünce, devletin daha iyi yönetilmesini savunmak için devlet iktidarının sınırlılıklarını kullanmak yerine, devlet üzerinde iktidar sağlamaya yönelik her türlü girişime karşı çıkmıştır. Bu, açlık ve cehaletin inatçı gerçeklerine katlanmak zorunda olmayan, küçük ölçekli karşılıklı yardımlaşma veya hayırseverlik biçimlerinin, açlığı ortadan kaldırmaya yönelik devlet projeleri gibi ‘otoriter’ olmadığını iddia edenlerin ayrıcalıklarından kaynaklanan bir argümandır. Bu, açlığın inatçı gerçeklerini ve insan onuru ve refahına yönelik diğer saldırıları ortadan kaldırma olasılığından vazgeçen bir arınmışlık argümanıdır. Küçük ölçekli hayırseverlik ve karşılıklı yardımlaşma biçimlerinin toplumun önündeki devasa zorluklar üzerinde ihmal edilebilir bir etkiye sahip olduğu yoksul ülkelerde, devlet iktidarının ele geçirilmesinden ve bu iktidarın eşitsizlik ve sefaletin inatçı gerçeklerini temelden ortadan kaldırmak için kullanılmasından daha az bir şey garanti edilemez.</p>



<p>Sosyalizm sorununa yaklaşmak, ideolojik hegemonya ve devlet üzerindeki kontrol için burjuvaziye karşı koymak amacıyla bir araya getirilmesi gereken siyasi güçlerin yakından değerlendirilmesini gerektirir. Bu güçler, neoliberal küreselleşmenin 1970’lerden itibaren üretimi küresel bir montaj hattı boyunca yeniden düzenleyerek endüstriyel üretimi dünya çapında parçalamasıyla önemli bir gerileme yaşadı. Bu durum en önemli, yüksek yoğunluklu sektörlerde sendikaları zayıflattı ve proleter iktidarı inşa etmek için olası bir strateji olarak kamulaştırmayı geçersiz kıldı. Örgütsüz, sendikasız, işe gidip gelme süreleri ve iş günleri uzun olan uluslararası işçi sınıfının tamamı kendini güvencesizlik içinde buldu.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Uluslararası Çalışma Örgütü bu kesimi prekarya – güvencesiz proletarya olarak adlandırmaktadır. İşçi sınıfının ve köylülüğün, işsizlerin ve zar zor istihdam edilenlerin örgütsüz güçleri, sermaye güçleriyle doğrudan yüzleşmek için mücadelelerinden gerekli teori ve güveni inşa etmeyi neredeyse imkansız bulmaktadır.</p>



<p>İşçi sınıfı ve köylü hareketleri için en önemli derslerden biri Hindistan’da kuluçkaya yatan mücadelelerden gelmektedir. Geçtiğimiz on yıl boyunca, yılda 300 milyon işçiyi kapsayan genel grevler yapıldı. 2020-2021’de milyonlarca çiftçi bir yıl süren bir greve gitti ve bu grev hükümeti tarımsal işi aşırı ücretlendirmeye yönelik yeni yasalarından geri adım atmaya zorladı. Çiftçi hareketi ve sendikal hareket, sendikal yoğunluğun çok düşük olduğu ve işçilerin %90’ından fazlasının kayıt dışı sektörde yer aldığı bir bağlamda bunu nasıl başardı?<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Kayıt dışı çalışanların – özellikle de bakım sektöründeki kadın çalışanların – öncülük ettiği mücadeleler sayesinde, sendikalar son yirmi yıl içinde kayıt dışı çalışanların – yine özellikle kadın çalışanların – sorunlarını tüm sendikal hareketin sorunları olarak ele almaya başlamıştır. İş güvencesinin kalıcılığı, uygun ücret sözleşmeleri, kadın işçiler için saygınlık ve benzeri konulardaki mücadeleler, işçilerin tüm farklı kesimleri arasında güçlü bir birlik oluşturdu. Hindistan’da gördüğümüz başlıca mücadeleler, militanlıkları artık sendikal yapıların örgütlü gücü aracılığıyla kanalize edilen bu kayıt dışı işçiler tarafından yürütülmektedir. Küresel işgücünün yarısından fazlası kadınlardan oluşmaktadır – kadınlar kendilerini ilgilendiren meseleleri <em>kadın meselesi</em> olarak değil, tüm işçilerin uğruna mücadele etmesi ve kazanması gereken meseleler olarak görmektedir. Bu durum, ırk, kast ve diğer toplumsal ayrımlar doğrultusunda çalışanların onuruyla ilgili meseleler için de aynıdır. Ayrıca sendikalar, su hakkı, kanalizasyon bağlantıları, çocuklar için eğitim ve her türlü hoşgörüsüzlükten uzak olma hakkını savunarak, işyeri dışında sosyal yaşamı ve toplum refahını etkileyen konuları da ele almaktadır. Bu ‘toplumsal’ mücadeleler işçilerin ve köylülerin yaşamlarının ayrılmaz bir parçasıdır; sendikalar bu mücadelelere girerek kolektif yaşamı kurtarma projesine kök salmakta ve sosyalizme doğru ilerlemek için gerekli toplumsal dokuyu inşa etmektedir.</p>



<p><strong>Dördüncü Tez: Kaynağa Dönüş</strong>. Ulusal kurtuluşçu Marksist geleneğin en iyi yönlerine geri dönmenin zamanı gelmiştir. Kökleri Marksizm-Leninizm’e dayanan bu gelenek, yoksul uluslardaki yüz milyonlarca işçi ve köylünün mücadeleleriyle her zaman genişlemiş ve derinleşmiştir. Bu mücadelelerin teorileri José Carlos Mariátegui, Ho Chi Minh, EMS Namboodiripad, Claudia Jones ve Fidel Castro gibi kişiler tarafından geliştirilmiştir. Bu geleneğin iki temel yönü vardır:</p>



<ul>
<li>1- ‘Ulusal kurtuluş’ kelimelerinden, <strong>egemenlik</strong> anahtar kavramını elde ederiz. Bir ulusun ya da bölgenin toprakları emperyalist tahakküme karşı egemen olmalıdır.</li>



<li>2- Marksizm geleneğinden <strong>haysiyet</strong> anahtar kavramını alırız. Haysiyet için mücadele, ücret sisteminin bozulmasına ve eski, sefil, kalıtsal toplumsal hiyerarşilere (ırk, cinsiyet, cinsel yönelim vb. çizgiler de dahil olmak üzere) karşı mücadele anlamına gelir.</li>
</ul>



<p><strong>Beşinci Tez: ‘Biraz Esnetilmiş’ Marksizm</strong>. Marksizm sömürgecilik karşıtı mücadelelere doğrudan Marx aracılığıyla değil, daha doğru bir ifadeyle Vladimir Lenin ve Komünist Enternasyonal’in Marksist gelenekte yaptığı önemli gelişmeler aracılığıyla girmiştir. Fanon, Marksizmin Avrupa bağlamının dışına çıktığında ‘biraz esnediğini’ söylediğinde, aklında bunu kasteder.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Beş temel unsur, geniş bir siyasi güç yelpazesinde bu ‘biraz esnetilmiş’ Marksizmin karakterini tanımlamaktadır:</p>



<ul>
<li><strong>1-</strong> İlk Marksistler için liberalizmin insanlığın ikilemlerini, kapitalizm altında yaşamın inatçı gerçeklerini (açlık ve sağlıksızlık gibi) çözemeyeceği açıktı. Hiçbir kapitalist devlet projesi bu ikilemlerin çözümünü çalışmalarının merkezine koymamış, bunun yerine hayırseverlik endüstrisine bırakmıştır. Kapitalist devlet projeleri ‘insan hakları’ fikrini soyutlamaya iterken, Marksistler ancak bu ikilemlerin aşılması halinde dünyada insan haklarının tesis edilebileceğini kabul etmişlerdir.</li>



<li><strong>2-</strong> Modern endüstriyel üretim biçimi bu aşmanın önkoşuludur çünkü yalnızca bu üretim biçimi toplumsallaştırılabilecek yeterli toplumsal zenginliği üretebilir. Sömürgecilik, sömürgeleştirilen dünyada üretici güçlerin gelişmesine izin vermemiş, dolayısıyla sömürgelerde bu ikilemleri aşmak için yeterli toplumsal zenginliğin yaratılmasını imkansız hale getirmiştir.</li>



<li><strong>3-</strong> Sömürgelerdeki sosyalist proje hem sömürgeciliğe (ve dolayısıyla egemenliğe) hem de kapitalizme ve onun toplumsal hiyerarşilerine (ve dolayısıyla haysiyete) karşı mücadele etmek zorundaydı. Bunlar ulusal kurtuluş Marksizminin iki temel yönü olmaya devam etmektedir.</li>



<li><strong>4-</strong> Sömürgelerde sanayi kapitalizminin ve dolayısıyla yeterince büyük sayıda sanayi işçisinin (proletarya) gelişmemiş olması nedeniyle, köylülük ve tarım işçileri sosyalizmin tarihsel bloğunun önemli bir parçası olmak zorundaydı.</li>



<li><strong>5-</strong> Sosyalist devrimlerin, üretici güçlerin daha iyi geliştiği zengin bölgelerde değil, dünyanın daha yoksul bölgelerinde – Rusya, Vietnam, Çin, Küba – gerçekleştiğini kaydetmek önemlidir. Bağımsızlığını kazanan ve sol hükümetler kuran yoksul ülkelerdeki devrimci güçlerin ikili görevi, üretici güçleri inşa etmek ve üretim araçlarını toplumsallaştırmaktı. Bu ülkelerde halkın eylemiyle şekillenen ve desteklenen hükümetler, ilk kuşak Marksistlerin öngördüğünden çok daha karmaşık bir tarihsel misyona sahipti. Sosyalist inşaya yönelik deneysel bir tutumun ortaya çıktığı bu yerlerden yeni ve sınırsız bir Marksizm doğdu. Ancak sosyalist inşadaki bu gelişmelerin birçoğu teori haline getirilmedi; bu da ulusal kurtuluş Marksizminin teorik geleneğinin Üçüncü Dünya’daki sosyalist pratiğe yönelik hem post-Marksist hem de post-kolonyal saldırıya karşı koymak için tam olarak hazır olmadığı anlamına geliyordu.</li>
</ul>



<p><strong>Altıncı Tez: İnsanlığın İkilemleri</strong>. Açlık ve eğitimsizlikten iklim felaketinin giderek daha sık görülen sonuçlarına kadar dünyanın karşı karşıya olduğu korkunç durum hakkında düzenli olarak raporlar geliyor. İnsanlığın bu derin ikilemlerini çözmek için harcanabilecek toplumsal zenginlik, silahlara ve vergi cennetlerine heba edilmektedir. Birleşmiş Milletler’in açlığı sona erdirmeyi ve barışı teşvik etmeyi amaçlayan 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi (SKH) için yılda 4.2 trilyon dolar harcanması gerekmektedir, ancak mevcut durumda bu miktarın çok küçük bir kısmı bu hedefler için harcanmaktadır.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Pandemi ve dört nala koşan enflasyonla birlikte, SKH’lere daha da az para gidecek ve insan refahını, egemenliğini ve haysiyetini ölçen kriterler giderek daha da uzaklaşacak. İnsanlığın en büyük çıkmazı olan açlık artık ortadan kaldırılabilecek gibi görünmüyor (2021’de mutlak yoksulluğun sona erdirildiği Çin hariç).<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Günümüzde yaklaşık 3 milyar insanın günlük açlığın çeşitli biçimleriyle mücadele ettiği tahmin edilmektedir.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn9"><sup>[9]</sup></a></p>



<p>Zambiya örneğini ve okuma yazma bilmemeyi ortadan kaldırmaya yönelik dördüncü SKH’yi ele alalım. Copperbelt’te 1 ila 4. sınıflardaki çocukların yaklaşık %60’ı okuyamıyor.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Bu bölge, elektronik cihazlarımız için gerekli olan dünya bakırının büyük bir kısmını üreten bir bölge. Bu çocukların ebeveynleri bakırı dünya piyasasına taşıyor ama çocukları okuyamıyor. Ne post-Marksizm ne de post-kolonyalizm okuma yazma bilmeme gerçeğine ya da bu ebeveynlerin çocuklarının okuyabilmesi için gösterdikleri kararlılığa değiniyor. Bununla birlikte, egemenlik ve haysiyete dayanan ulusal kurtuluş Marksizmi teorisi bu soruları ele almaktadır: Zambiya’nın bakır üretimini kontrol etmesini ve daha yüksek telif ücreti almasını (egemenlik) ve Zambiya işçi sınıfının artı değerden daha fazla pay almasını (haysiyet) talep etmektedir. Daha fazla egemenlik ve haysiyet, insanlığın karşı karşıya olduğu ikilemleri çözmenin yollarıdır. Ancak toplumsal zenginliği bu temel ilerlemeler için harcamak yerine, mülk sahibi olanlar, ayrıcalık ve güç kullananlar silahlara yılda 2 trilyon dolardan fazla ve güvenlik güçlerine (ordudan polise) trilyonlar harcamaktadır.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn11"><sup>[11]</sup></a></p>



<p><strong>Yedinci Tez: Irkçılığın ve Patriyarkanın Rasyonelliği</strong>. Kapitalizm koşulları altında ırkçılık ve patriyarka yapılarının rasyonel kaldığını belirtmek önemlidir. Bu durum neden böyledir? Marx, <em>Kapital</em>‘de (1867) artı değerin elde edilmesine ilişkin iki biçimi detaylandırmış ve üçüncü bir biçime işaret etmiştir. İlk iki biçim (mutlak artı değer ve göreli artı değer) ayrıntılı olarak tanımlanmış ve analiz edilmiş, iş günü boyunca zaman hırsızlığının ücretli işçiden nasıl mutlak artı değer elde ettiğine ve verimlilik artışlarının işçilerin ücretlerini üretmeleri için gereken süreyi nasıl kısalttığına ve ürettikleri artı değer miktarını nasıl artırdığına (göreli artı değer) işaret edilmiştir. Marx ayrıca, bazı durumlarda işçilere, o tarihsel dönemdeki herhangi bir medeni ücret anlayışının haklı çıkarabileceğinden daha az ücret ödendiğini yazarak üçüncü bir çıkarma biçimi daha önermiştir. Kapitalistlerin “işçinin ücretini emek gücünün değerinin altına düşürmeye” çalıştığını belirtmiş, ancak analizinde emek gücünün tam değerinden alınıp satılması gerektiğinin önemi nedeniyle bu biçimi daha fazla tartışmamıştır.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn12"><sup>[12]</sup></a></p>



<p>Süper sömürü olarak adlandırdığımız bu üçüncü husus, emperyalizm tartışmasının merkezinde yer aldığı için analizimiz açısından önemsiz değildir. Ücretlerin bastırılması ve hammadde çıkarımı için imtiyaz ödemelerinin arttırılmasının reddedilmesi nasıl gerekçelendirilmektedir? Dünyanın belirli bölgelerinde insanların yaşam beklentilerinin daha düşük olduğu ve bu nedenle toplumsal gelişimlerinin ihmal edilebileceği şeklindeki sömürgeci argümanla. Bu sömürgeci argüman, ‘kadın işi’ olduğu gerekçesiyle ya hiç ödenmeyen ya da çok düşük ödenen bakım işlerini yapan kadınların ücretlerinin çalınması için de aynı şekilde geçerlidir.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn13"><sup>[13]</sup></a> Sosyalist bir proje, ırkçılık ve patriyarka yapıları tarafından tuzağa düşürülmez, çünkü kapitalistin artı değerden aldığı payı arttırmak için bu yapılara ihtiyaç duymaz. Ancak, kapitalist sistem tarafından derinleştirilen bu yapıların yüzyıllar boyunca varlığını sürdürmesi, sadece yasalarla değiştirilmesi zor alışkanlıklar yaratmıştır. Bu nedenle ırkçılık ve patriyarka yapılarına karşı siyasi, kültürel ve ideolojik bir mücadele yürütülmeli ve en az sınıf mücadelesi kadar önemsenmelidir.</p>



<p><strong>Sekizinci Tez: Kolektif Yaşamı Kurtarmak</strong>. Neoliberal küreselleşme, birbiriyle bağlantılı iki süreç aracılığıyla kolektif yaşam duygusunu yok etmiş, atomize haline getirmiş ve umutsuzluğunu derinleştirmiştir:</p>



<ul>
<li><strong>1-</strong> Sendikal hareketi ve sendikacılıkta kök salmış kamusal eylem ve işyeri mücadelesinin içerdiği sosyalist olasılıkları zayıflatarak.</li>



<li><strong>2-</strong> Yurttaş fikrinin yerine tüketici fikrini koyarak – başka bir deyişle, insanların esas olarak mal ve hizmet tüketicileri olduğu ve insan öznelliğinin en iyi şeylere duyulan arzu aracılığıyla değerlendirilebileceği fikrini koyarak.</li>
</ul>



<p>Toplumsal kolektivitenin çöküşü ve tüketimciliğin yükselişi umutsuzluğu sertleştirmekte ve bu da çeşitli geri çekilme türlerine dönüşmektedir. Bunun iki örneği: a) toplumsal hizmetlerin geri çekilmesi, bakım işlerinin aile üzerindeki yükünün artması, işe gidip gelme sürelerinin ve iş günlerinin giderek uzaması nedeniyle üzerlerindeki baskıyı kaldıramayan aile ağlarına çekilme; b) din ya da yabancı düşmanlığı gibi yollarla toplumsal zehirlenme biçimlerine yönelme. Bu yollar kolektif yaşamı örgütlemek için fırsatlar sunsa da insani ilerleme için değil, toplumsal olasılıkların daraltılması için örgütlenmektedir.</p>



<p>Kolektif yaşam nasıl kurtarılabilir? Toplumsal rahatlama ve kültürel neşeye dayanan kamusal eylem biçimleri bu kasvete karşı önemli bir panzehirdir. Sol geleneklere dayanan kamusal eylem günlerinin her hafta ve her ay gerçekleştiğini ve giderek daha fazla insanı kolektif yaşamı kurtaran faaliyetleri birlikte gerçekleştirmeye çektiğini hayal edin. Uluslararası Sol Yayıncılar Birliği tarafından, Marx ve Engels’in 1848’de <em>Komünist Manifesto</em>‘yu yayınladıkları gün olan 21 Şubat 2020’de ilan edilen Kırmızı Kitaplar Günü bu tür etkinliklerden biridir. İlk Kızıl Kitaplar Günü olan 2020’de, dünya çapında birkaç yüz bin kişi halka açık yerlere giderek manifestoyu Korece’den İspanyolca’ya kadar farklı dillerinde okudu. 2021 yılında pandemi nedeniyle etkinliklerin çoğu çevrimiçi hale geldi ve Kırmızı Kitaplar Günü’ne kaç kişinin katıldığını tam olarak söyleyemiyoruz, ancak 2022’de yaklaşık dörtte üç milyon kişi çeşitli etkinliklere katıldı.</p>



<p>Pandemi sırasında Kerala’da (Hindistan) sendikalar, gençlik örgütleri, kadın örgütleri ve öğrenci birlikleri lavabo inşa etmek, maske dikmek, topluluk mutfakları kurmak, yiyecek dağıtmak ve her bireyin ihtiyaçlarının dikkate alınabilmesi için evden eve anketler yapmak üzere kamusal alana çıktıklarında kolektif yaşamı kurtarmanın bir parçası canlı bir şekilde sergilendi.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn14"><sup>[14]</sup></a></p>



<p><strong>Dokuzuncu Tez: Duyguların Savaşı</strong>. Fidel Castro 1990’larda Fikirler Savaşı kavramı etrafında bir tartışmayı kışkırttı; neoliberal insan yaşamı anlayışlarının bayağılıklarına karşı düşüncede sınıf mücadelesi. Fidel’in bu dönemdeki konuşmalarının önemli bir kısmı sadece ne söylediği değil, nasıl söylediğiydi; her kelimesi insanlığın mülkiyet, ayrıcalık ve iktidarın pençelerinden kurtulmasına adanmış bir insanın büyük şefkatiyle doluydu. Aslında Fikirler Savaşı sadece fikirlerin kendisiyle ilgili değil, aynı zamanda bir ‘duygular savaşı’yla, duyguların damak tadını açgözlülük saplantısından empati ve umut düşüncelerine kaydırma girişimiyle ilgiliydi.</p>



<p>Çağımızın gerçek sorunlarından biri, burjuvazinin kültür endüstrilerini, eğitim ve inanç kurumlarını kullanarak dikkatleri gerçek sorunlarla ilgili esaslı tartışmalardan -ve toplumsal ikilemlere ortak çözümler bulmaktan- uzaklaştırıp hayali sorunlarla ilgili bir saplantıya yöneltmesidir. Marksist filozof Ernst Bloch 1935’te bu durumu, gerçekleşmesi imkânsız fantezilerin maskelenmesi için bir dizi fantezinin tohumlanması anlamına gelen ‘tatmin dolandırıcılığı’ olarak adlandırmıştır. Bloch, toplumsal üretimin faydasının, ‘proleter gerçeklere karşı gotik rüyalar kullanan büyük kapitalist üst tabaka tarafından toplandığını’ yazmıştır.<a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Eğlence endüstrisi proleter kültürü, kapitalist sistem altında gerçekleştirilemeyen özlemlerin asidiyle aşındırır. Ayrıca bu özlemler herhangi bir işçi sınıfı projesini zayıflatmak için yeterlidir.</p>



<p>Kapitalizm altında bozulmuş bir toplum, atomizasyon ve yabancılaşma, ıssızlık ve korku, öfke ve nefret, kızgınlık ve başarısızlıkla dolu bir toplumsal yaşam üretir. Bunlar kültür endüstrileri (“siz de sahip olabilirsiniz!”), eğitim kurumları (“açgözlülük başlıca hareket ettiricidir”) ve neo-faşistler (“göçmenlerden, cinsel azınlıklardan ve hayallerinizi reddeden herkesten nefret edin”) tarafından şekillendirilen ve teşvik edilen çirkin duygulardır. Bu duyguların toplum üzerindeki etkisi neredeyse mutlaktır ve neo-faşistlerin yükselişi de bu gerçeğe dayanmaktadır. Anlamın içi boşalmış gibi hissedilmektedir, bu, belki de artık miadını doldurmuş bir gösteri toplumunun sonucudur.</p>



<p>Marksist bir perspektiften bakıldığında kültür, insan gerçekliğinin yalıtılmış ve zamansız bir yönü olarak görülmediği gibi duygular da kendi başlarına bir dünya olarak ya da tarihin gelişmelerinin dışında görülmez. İnsan deneyimleri maddi yaşam koşulları tarafından tanımlandığından, yoksulluk insan yaşamının bir özelliği olduğu sürece kader fikirleri de varlığını sürdürecektir. Eğer yoksulluk aşılırsa, o zaman kadercilik daha az güvenli bir ideolojik temele sahip olacaktır, ancak otomatik olarak yerinden edilmeyecektir. Kültürler çelişkilidir; sınıf hiyerarşisini yeniden üretmek ile toplumsal hiyerarşi unsurlarına direnmek arasında gidip gelen eşitsiz bir toplumun sosyal dokusundan bir dizi unsuru eşitsiz yollarla bir araya getirir. Egemen ideolojiler, ideolojik aygıtların dokunaçları aracılığıyla kültürü bir gelgit dalgası gibi sarar ve işçi sınıfı ile köylülüğün gerçek deneyimlerini bastırır. Sonuçta, yeni kültürler sınıf mücadelesi ve sosyalist projelerin yarattığı yeni toplumsal oluşumlar aracılığıyla yaratılacaktır – sadece hüsnükuruntu ile değil.</p>



<p>1917’de Rusya’dan 1959’da Küba’ya kadar her devrimci sürecin ilk yıllarında kültürel çiçeklenmenin neşe ve olasılık duygularıyla, yoğun yaratıcılık ve deneysellikle doyurulduğunu hatırlamak önemlidir. Açgözlülük ve nefretin korkunç duygularından başka bir şeye açılan bir pencere sunan da bu duyarlılıktır.</p>



<p><strong>Onuncu Tez: Geleceği Hayal Etmeye Cesaret Edin</strong>. Sovyet sonrası dönemin kalıcı mitlerinden biri, kapitalizm sonrası bir geleceğin mümkün olmadığıdır. Bu mit bize, ‘tarihin sonu’ duyarlılığı ile ekonomi ve siyaset teorisi gibi alanlarda ortodoksluğun güçlenmesine yardımcı olan ve post-kapitalizm hakkında açık tartışmaları engelleyen, zafer kazanmış ABD entelektüel sınıfının içinden gelmiştir. Ortodoks ekonomi, 2007-08’deki topyekün ekonomik çöküş de dahil olmak üzere krizlerin yaygınlığını açıklayamadığında bile, alanın kendisi meşruiyetini korudu. Bu mitler, felaket ve distopya filmlerinin sosyalist dönüşümden ziyade gezegensel yıkım önerdiği Hollywood filmleri ve televizyon şovları tarafından popüler hale getirildi. Dünyanın sonunu hayal etmek sosyalist bir dünyayı hayal etmekten daha kolaydır.</p>



<p>Ekonomik çöküş sırasında, ‘batmak için çok büyük’ ifadesi kamu bilincine yerleşerek kapitalizmin ebedi doğasını ve temellerini sarsmaya çalışmanın bile tehlikelerini pekiştirdi. Sistem durma noktasına geldi. Kemer sıkma politikaları güvencesizleri hırpaladı. Küçük işletmeler kredi yokluğundan çöktü. Yine de kapitalizmin ötesine geçmeyi düşünen bir kitle yoktu. Dünya devrimi yakın ufukta görülmüyordu. Bu kısmi gerçeklik, şimdi ebedi görünen bu sistemin – başarısız olmak için çok büyük – ötesine geçme olasılığına dair çok fazla umudu boğdu. Geleneklerimiz kötümserliğe karşı çıkarak, umudun müdahalelerimizi baştan sona yapılandırması gerektiğine işaret eder. Peki ama bu umudun maddi temeli nedir? Bu temel üç seviyede bulunabilir:</p>



<ul>
<li><strong>1-</strong> Açlığın ve eğitimsizliğin, evsizliğin ve haysiyetsizliğin inatçı gerçekleri görünmez kılınamaz. Bu inatçı gerçeklerin üzerine gidilmediği sürece ne temel haklarından mahrum bırakılanlar susacak ne de maddi koşulları ortadan kalkacaktır. Çaresizlik ve öfke bu inkârın ürünüdür.</li>



<li><strong>2-</strong> Küresel üretimde – hem tarım ve sanayide hem de hizmet sektöründe – kaydedilen muazzam ilerlemeler, zorunluluğu aşan ve özgürlüğe kapı açan bir dünya hayal etmemizi sağladı. Sadece yasal bir buyrukla özgür olunamaz. Özgürlük, kapitalizm altında yaşamın inatçı gerçeklerinin aşılmasını gerektirir. On yıllardır, insanlığın ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasiteye sahip bir dünyada yaşıyoruz.</li>



<li><strong>3-</strong> Küresel üretimdeki bu muazzam ilerlemeler sadece bilim ve teknolojideki gelişmeler sayesinde değil, aynı zamanda emeğin toplumsallaşması sayesinde de gerçekleşmiştir. Küreselleşme olarak bilinen şey, tüm süreci sermaye ve ölçeğe göre artan getiri açısından görmektedir. Küresel üretimdeki bu devasa ilerlemelerin, işçiler artık okyanuslar ötesinde birbirleriyle çalıştıkları için gerçekleştiğini ve emeğin bu toplumsallaşma sürecinin uluslararası işçi sınıfının bütünleşmesini gösterdiğini kabul etmemektedir. Emeğin bu toplumsallaşması, kendi küçük çıkarları için daha fazla ilerlemeyi engelleyen özel mülkiyetin dar ve boğucu sınırlarına karşıdır. Emeğin toplumsallaşması ile özel mülkiyet arasındaki çatışma, Marx’ın öngördüğü gibi, modern sosyalizmin temeli olan mülkiyetin toplumsallaştırılması mücadelesini derinleştirmektedir.</li>
</ul>



<p>Kapitalizm çoktan başarısız oldu. Çağımızın temel sorularına, açlık ve cehalet gibi gözümüzün içine bakan bu katı gerçeklere yanıt veremiyor. Hayatta olmak yeterli değildir. İnsan yaşayabilmeli ve gelişebilmelidir. Devrimci bir dönüşüm talep eden ruh hali budur.</p>



<p>***</p>



<p>Ulusal kurtuluş Marksizmi geleneğimizi yeniden canlandırmamız ve aynı zamanda hareketlerimizin çalışmalarından gelen geleneğimizin teorisini detaylandırmamız gerekiyor. Ho Chi Minh ve Fidel’in, EMS Namboodiripad ve Claudia Jones’un teorilerine daha fazla dikkat çekmemiz gerekiyor. Onlar sadece yapmakla kalmadılar, aynı zamanda yenilikçi teoriler de ürettiler. Bu teoriler kendi çağdaş gerçekliğimizde geliştirilmeli ve test edilmelidir; Marksizmimizi yalnızca klasiklerden değil -ki bunlar yararlıdır- günümüzün gerçeklerinden yola çıkarak inşa etmeliyiz. Lenin’in ‘somut koşulların somut analizi’, somut, gerçek, tarihsel olgulara yakından dikkat etmeyi gerektirir. Zamanımızın daha gerçekçi değerlendirmelerine, sosyalist bir dünyanın gerekliliğini engellemek için askeri ve siyasi gücünü dayatan çağdaş emperyalizmin daha yakın bir yorumuna ihtiyacımız var. Tricontinental: Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün, Araştırma Enstitüsü Ağı aracılığıyla yakın işbirliği içinde çalıştığımız otuza yakın araştırma enstitüsünün ve Uluslararası Halklar Meclisi aracılığıyla kitlesel çizgileri Tricontinental’in araştırma gündeminin gelişimine yön veren 200’den fazla siyasi hareketin gündemi tam da budur.</p>



<p>Elbette sosyalizm sihirli bir şekilde ortaya çıkmayacaktır. Uğruna mücadele edilmeli ve inşa edilmeli, mücadelelerimiz derinleştirilmeli, toplumsal bağlarımız sıkılaştırılmalı, kültürlerimiz zenginleştirilmelidir. Şimdi birleşik bir cephenin, işçi sınıfı ve köylülüğün yanı sıra müttefik sınıfları bir araya getirmenin, işçilerin güvenini arttırmanın ve teorimizi netleştirmenin zamanıdır. İşçi sınıfı ve köylülüğün yanı sıra müttefik sınıfları birleştirmek için tüm sol ve ilerici güçlerin birliği gerekmektedir. Bu büyük tehlike zamanında bölünmelerimiz merkezi olmamalıdır; birliğimiz esastır. İnsanlık bunu talep etmektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Kaynakça</h2>



<ul>
<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Karl Marx and Friedrich Engels, <em>The German Ideology</em> (Moscow: Progress Publishers, 1968), 38.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Food and Agriculture Organisation, Building a Common Vision for Sustainable Food and Agriculture. Principles and Approaches (Rome: FAO, 2014); FAO, IFAD, UNICEF, WFP and WHO, The State of Food Security and Nutrition in the World 2022: Repurposing Food and Agricultural Policies To Make Healthy Diets More Affordable (Rome: FAO, 2022), vi.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Fidel Castro, Statement at the UN General Assembly, in capacity of NAM President, 12 October 1979, <a href="https://misiones.cubaminrex.cu/en/articulo/fidel-castro-human-rights-statement-un-general-assembly-capacity-nam-president-12-october">https://misiones.cubaminrex.cu/en/articulo/fidel-castro-human-rights-statement-un-general-assembly-capacity-nam-president-12-october</a>.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Tricontinental: Institute for Social Research, <em>In the Ruins of the Present</em>, working document no. 1, 1 March 2018, <a href="https://thetricontinental.org/working-document-1/">https://thetricontinental.org/working-document-1/</a>.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Govindan Raveendran and Joann Vanek, ‘Informal Workers in India: A Statistical Profile’, <em>Statistical Brief</em> 24 (Women in Informal Employment: Globalising and Organising, August 2020), 1; Tricontinental: Institute for Social Research, <em>The Farmers’ Revolt in India</em>, dossier 41, 14 June 2021, <a href="https://thetricontinental.org/dossier-41-india-agriculture/">https://thetricontinental.org/dossier-41-india-agriculture/.</a></li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Frantz Fanon, <em>The Wretched of the Earth</em>, trans. Richard Philcox (New York: Grove Press), 5.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Organisation for Economic Cooperation and Development, ‘Global Outlook on Financing for Sustainable Development 2021’, 9 November 2020, <a href="https://www.oecd.org/newsroom/covid-19-crisis-threatens-sustainable-development-goals-financing.htm">https://www.oecd.org/newsroom/covid-19-crisis-threatens-sustainable-development-goals-financing.htm</a>.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Tricontinental: Institute for Social Research, <em>Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China</em>, 23 July 2021, <a href="https://thetricontinental.org/studies-1-socialist-construction/">https://thetricontinental.org/studies-1-socialist-construction/</a>.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> FAO et al., The State of Food Security, vi.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Lusaka Times, ‘Over 60% Copperbelt Province Lower Primary Pupils Can’t Read and Write – PEO’, <em>Lusaka Times</em>, 18 January 2018, <a href="https://www.lusakatimes.com/2018/01/27/60-copperbelt-province-lower-primary-pupils-cant-read-write-peo/">https://www.lusakatimes.com/2018/01/27/60-copperbelt-province-lower-primary-pupils-cant-read-write-peo/</a></li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Stockholm International Peace Research Institute, ‘World Military Expenditure Passes $2 Trillion for First Time’, <em>SIPRI</em>, 25 April 2022, <a href="https://www.sipri.org/media/press-release/2022/world-military-expenditure-passes-2-trillion-first-time">https://www.sipri.org/media/press-release/2022/world-military-expenditure-passes-2-trillion-first-time</a>.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> Karl Marx, <em>Capital: A Critique of Political Economy </em>– <em>Volume I</em>, trans. Ben Fowkes (London: Penguin Books, 2004), 670.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> Tricontinental: Institute for Social Research, <em>Uncovering the Crisis: Care Work in the Time of Coronavirus</em>, dossier no. 38, 7 March 2021, <a href="https://thetricontinental.org/dossier-38-carework/">https://thetricontinental.org/dossier-38-carework/</a>.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Tricontinental: Institute for Social Research, <em>CoronaShock and Socialism</em>, CoronaShock no. 3, <a href="https://thetricontinental.org/wp-content/uploads/2020/07/20200701_Coronashock-3_EN_Web.pdf">https://thetricontinental.org/wp-content/uploads/2020/07/20200701_Coronashock-3_EN_Web.pdf</a>.</li>



<li><a href="https://3ac772b9-23c4-4e0b-b051-0db05960c74a/#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> Ernst Bloch, <em>Heritage of Our Times</em>, trans. Neville and Stephen Plaice (Berkeley; Los Angeles: University of California Press, 1991), 103.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Vijay Prashad</strong> – “<a href="https://thetricontinental.org/dossier-ten-theses-on-marxism-and-decolonisation/" target="_blank" rel="noopener" title="">Ten Theses on Marxism and Decolonisation</a>“, (Erişim Tarihi: 01.05.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Yener Çıracı</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Bu içerik birdunyaceviriblog ile işbirliğimizin bir parçasıdır. Sitelerini <a href="https://birdunyaceviriblog.wordpress.com/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ziyaret etmek için tıklayınız</a>.</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/marksizm-ve-somurgesizlestirme-uzerine-on-tez-vijay-prashad/">Marksizm ve Sömürgesizleştirme Üzerine On Tez – Vijay Prashad</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anarşizm Kötü Bir Fikir Mi? Başlıca Üç İtiraz – Joseph T F Roberts</title>
<link>https://trafikdernegi.com/anarsizm-koetu-bir-fikir-mi-baslica-uc-itiraz-joseph-t-f-roberts</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/anarsizm-koetu-bir-fikir-mi-baslica-uc-itiraz-joseph-t-f-roberts</guid>
<description><![CDATA[ Anarşizmin birçok farklı versiyonu vardır, bunlardan bazıları daha bireyciyken bazıları ise kolektivisttir. Kimi anarşistler özel mülkiyet haklarını katı biçimde savunurken diğer anarşistler ise özel mülkiyet ilişkilerinin kaldırılmasını savunur. Yine de anarşizmin tüm versiyonlarının ortak bir noktası var: o da devleti tümden reddetmek. Bu yazımızda anarşizme yönelik üç meşhur itiraz olan sürdürülemezlik, arzulanmayacak kadar kötü olmak ve ütopik olmak gibi ana eleştirileri inceleyeceğiz. Anarşizmin Temelleri: Devletsiz Bir Toplum İdeali Aralarındaki tüm farklılıklara rağmen anarşistlerin hepsinin hemfikir olduğu bir nokta vardır: Bildiğimiz şekliyle devlet gayrı-meşru ve dayanaksız bir yapıdır. O halde yapmamız gereken şey onu ortadan kaldırmak olmalıdır. Bu görüşün farklı türden
The post Anarşizm Kötü Bir Fikir Mi? Başlıca Üç İtiraz – Joseph T F Roberts first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/is-anarchism-a-bad-idea.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Anarşizm, Kötü, Bir, Fikir, Mi, Başlıca, Üç, İtiraz, –, Joseph, Roberts</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Anarşizmin birçok farklı versiyonu vardır, bunlardan bazıları daha bireyciyken bazıları ise kolektivisttir. Kimi anarşistler özel mülkiyet haklarını katı biçimde savunurken diğer anarşistler ise özel mülkiyet ilişkilerinin kaldırılmasını savunur. Yine de anarşizmin tüm versiyonlarının ortak bir noktası var: o da devleti tümden reddetmek. Bu yazımızda anarşizme yönelik üç meşhur itiraz olan<em><strong> sürdürülemezlik, arzulanmayacak kadar kötü olmak </strong>ve<strong> ütopik olmak </strong></em>gibi ana eleştirileri inceleyeceğiz. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Anarşizmin Temelleri: Devletsiz Bir Toplum İdeali</h2>



<p>Aralarındaki tüm farklılıklara rağmen anarşistlerin hepsinin hemfikir olduğu bir nokta vardır: Bildiğimiz şekliyle devlet gayrı-meşru ve dayanaksız bir yapıdır. O halde yapmamız gereken şey onu ortadan kaldırmak olmalıdır. Bu görüşün farklı türden gerekçeleri vardır. <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/anarsizm-kotu-bir-fikir-mi-baslica-uc-itiraz-joseph-t-f-roberts/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=anarsizm-kotu-bir-fikir-mi-baslica-uc-itiraz-joseph-t-f-roberts"><u>Peter Kropotkin</u></a> gibi anarşistler devletin ekonomik eşitsizliği körüklediğini ve doğal-olmayan tahakküm hiyerarşilerine bir meşruiyet zemini sunduğunu iddia eder. Murray Rothbard ve David Friedman gibi <a href="https://www.thecollector.com/anarcho-capitalism-explained/"><u>anarko-kapitalistler</u></a> ise devletin kişilerin özel mülkiyet haklarını ihlal ettiğini savunur.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/boot-oppressed.jpg?resize=488%2C650&ssl=1" alt="" class="wp-image-18000" width="488" height="650" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/boot-oppressed.jpg?w=750&ssl=1 750w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/boot-oppressed.jpg?resize=225%2C300&ssl=1 225w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/boot-oppressed.jpg?resize=480%2C640&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 488px) 100vw, 488px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Bu anlattıklarımıza rağmen, tüm anarşistler devletin insanların <em>özgürlüğünü</em> ihlal ettiğini düşünür. Devlet kurumları doğaları gereği, yasalara uyma zorunluluğunu dikte ederek (ve bu yasalara uymayanları uymaya zorlayıp cezalandırarak) özgürlüğümüzü kısıtlar. Bir toplum felsefesi yaklaşımı olarak anarşizm, insanları, devletin politik zorbalığından ve ekonomik sömürüsünden kurtarmayı amaçlar (Kinna, 2019, s. 3).</p>



<p>Anarşizm dışındaki politik felsefeler için olduğu gibi anarşizmi de eleştirenler vardır. Bir önceki yazımızda (<a href="https://www.thecollector.com/anarchism-explained/"><u>Anarchism Explained</u></a>) anarşist fikriyatı tanıtmıştık, şimdi ise anarşizme yönelik başlıca üç eleştiriye yakından bakacağız.  </p>



<h2 class="wp-block-heading">Eleştiri 1: Anarşizm Pek De Arzulanacak Bir Şey Değildir</h2>



<p>Anarşizme yöneltilen ilk ciddi itiraz, anarşistlerin amaçladığı devletsiz dünya modelinin pek de arzu edilecek bir şey olmadığı şeklindedir. Mevcut koşullarla devletin eşitsizlik yarattığı ve var olan tahakkümü meşrulaştığı konusunda hemfikir olan eleştirmenler bile anarşist reçetenin hastalıktan daha kötü olduğunu düşünür: Çünkü onlara göre, şayet iktidar olmasaydı, tahakküm ve eşitsizlikler çok daha kötü ve derin olabilirdi. </p>



<p>Söz konusu bu argümanın belki de en meşhur hali Thomas Hobbes’un <a href="https://www.thecollector.com/thomas-hobbes-leviathan-political-philosophy/"><em><u>Leviathan</u></em></a> adlı metninde bulunabilir. İngiliz İç Savaşı’na tanıklık eden gözler tarafından yazılan <em>Leviathan</em>, insanların doğa durumunda maruz kaldıkları kötülüklerden ve zararlardan kurtulmalarının bir yolu yolarak mutlak iktidarın önemine dikkat çekmektedir. <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/anarsizm-kotu-bir-fikir-mi-baslica-uc-itiraz-joseph-t-f-roberts/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=anarsizm-kotu-bir-fikir-mi-baslica-uc-itiraz-joseph-t-f-roberts"><u>Hobbes</u></a>, politik iktidarın olmadığı bir yaşamın “<em>yalnız, yoksul, acımasız, vahşice ve kısa</em>” olacağını savunur. İktidarın olmadığı bir dünyada, medeniyetin hiçbir nimeti kendini gösteremez ve insanlar her an soyulma, darp edilme ve vahşice öldürülme korkusu içinde yaşardı. Doğa durumundaki manzara bellidir: güçlü olan zayıf olan yönetir ve üzerinde tahakküm kurar. </p>



<p>İnsanları devlet kurmaya motive eden ilk şeylerden biri de, işte bu doğa durumundan kurtulma arzularıydı. Ruth Kinna’nın ifadesiyle, “Egemen görüş, insanların anarşi ortamının yaratacağı şiddet ve vahşilikten kaçmak istedikleri ve bunu yapabilecek kapasitede olduklarından ötürü […] iktidara razı geldikleri yönündedir. Aslında anarşi, insanlar için kaçınılacak bir şeydir: Kaos, bazen kanunsuzluk ve intikamcılık (yani vigilantizm) bazen de çete düzeni ademektir; ve bu da huzur veya güvende olmanın garanti altında olmadığı anlamına gelir.” (Kinna, 2019, s. 11)</p>



<p>Hobbes’a göre insanlar anarşiden kurtulmak ve kaçınmak için, güven ortamı ve hukukun üstünlüğünün tesisi karşılığında kendi yaşamlarının yöneticisi olma hürriyetlerinden bir miktar feragat ettikleri bir <a href="https://www.thecollector.com/social-contract-theories-explained/"><u>toplumsal sözleşme </u></a>inşa ederler. Bu sistemde devlet eşitsizliği devam ettirse bile, yine de bu, anarşi ortamından daha kötü değildir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Eleştiri 2: Anarşizm Ütopiktir</h2>



<p>Bu eleştiriye bağlı olarak bir diğer eleştiri de anarşizmin <a href="https://www.thecollector.com/utopias-perfect-world/"><u>ütopik</u></a> olduğudur. Hobbes’un öne sürdüğü argümanlar karşısında anarşistler genellikle devletsiz bir toplumun Hobbes’un tahayyül ettiği kadar da kötü olmak zorunda olmadığını savunurlar. Hobbes’un öne sürdüğü iktidar argümanı, özünde insan doğasının bencil ve karanlık olduğu varsayımına dayalıdır: O, doğa durumundaki insanları, doğaları gereği kendi menfaatlerini peşinde koşan, hayatta kalmak için hırsızlık yapmaya, şiddete başvurmaya ve başkalarına zarar vermeye eğilimli-istekli varlıklar olarak düşünür. </p>



<p>Fakat diğer yanda, insan doğasına dair pozitif bir kavrayışa sahip olan pek çok anarşist de var. Örneğin <em>Mutual Aid</em> (1902) adlı kitabında zooloji ve sosyal teori alanındaki uzmanlıklarına da başvuran Peter Kropotkin, karşılıklı yardımlaşma ve işbirliğinin evrimsel uyum sürecinde şuana dek ön görülenden daha büyük bir role sahip olduğunu iddia eder. Ona göre devlet zorbalığının olmadığı bir durumda insanlar <em><strong>herkesin herkesle savaşta olma halinin</strong></em> parçası olmak zorunda olmayacaktır. Hatta bunun aksine doğal dünyanın diğer köşelerinde olduğu gibi insanlar arasında da işbirliği hakim norm haline gelecektir. </p>



<p>İnsanların doğası gereği işbirlikçi olduğuna dair bu düşüncesi ile Kropotkin bir istisna değildi; <a href="https://www.thecollector.com/early-anarchism-william-godwin/"><u>William Godwin</u></a> de insan doğası hakkında benzer bir biçimde iyimser bir yaklaşımı savunuyordu. Godwin’e göre devletin bize zorla dayattığı sınırlamalar kalkarsa insanlar ihtiyaç anlarında birbirlerine yardım etmenin rasyonelliği ve ahlaki doğruluğunu fark edecektirler. Bunu başarabilmenin tek yolu da düzgün ve sağlıklı bir eğitimdir.</p>



<p>Fakat anarşistlerin ütopik olduklarına dair bu eleştiri, yalnızca onların insan doğasına bakış açılarına yönelik değildir: Geleceğin toplumları için kurguladıkları planlar da erişilemez olarak görülür. Örneğin Kropotkin’in sanayi ve imalatın ademi merkezileştirilmesi argümanına bakalım. Kropotkin <em>Fields, Factories, and Workshops</em> (1899) adlı kitabında gelişen endüstriyel teknolojinin insanların iş yükünü azalttığı bir dünyadan söz eder. O, öz yeterliliği olan, yani kendi kendine yeten komünlerde 20 yıl boyunca günde yaklaşık 4-5 saat çalışarak hayatı sürdürmenin rahatlıkla mümkün olduğunu söylüyordu. İyi ama neye güvenerek bunu iddia edebiliyordu? Elbette organik atıkların geri dönüştürülmesine, “güneş, rüzgar, su gibi yenilenebilir enerjilerin kullanılmasına ve metan-üreten tesislere” (Kinna, 2005, s. 121). <em>Fields, Factories, and Workshops</em>‘un kaleme alındığı günden bu yana bir asırlık zaman geçmesine rağmen bu hedefe doğru pek mesafe alamadığımızı düşünürsek Kropotkin’in önerisinin ütopik olduğunu reddetmek zor görünüyor. </p>



<p>William Godwin’in <em>An Enquiry Concerning Political Justice</em> (1793) adlı eserindeki bu türden önerilere karşı <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/wp-admin/%E2%80%9Chttps://www.britannica.com/biography/Thomas-Malthus%E2%80%9D">Robert Malthus</a> <em>An Essay on the Principle of Population as it Affects the Future Improvement of Society</em> adlı eserinde bazı eleştiriler yöneltmiştir. Godwin söz konusu kitabında, anarşist bir dünyada yeni teknolojilerin etkin kullanımı sayesinde insanların yaşamlarını devam ettirmek için yalnızca asgari düzeyde kol emeği sunmalarının yeterli olacağını; böylece de çalışma dediğimiz yükten kurtulacaklarını ve başkaca amaçlar peşinde koşmak için zaman ve fırsat bulacaklarını iddia etmiştir. Malthus, Godwin’in tekno-iyimserliğine karşı epey şüpheli bir tutum takınmıştır. Ona göre, dünyanın nimetlerini ne kadar eşit paylaşırsak paylaşalım, (katı doğum kontrol politikaları uygulanmadığı müddetçe) nüfus her zaman için onu ayakta tutmak için gerekli olan gıdaları üretme kapasitemizden daha hızlı artacaktır ve bunun sonucunda da Godwin’in planı hiçbir zaman uygulanabilir olmayacaktır.</p>



<p>Anarşistler, anarşizmin ütopik olduğuna dair bu eleştirilerin ne kadar güçlü olduğu konusunda farklı düşünmektedirler. Aslına bakarsanız tüm politik teoriler, uğruna çaba gösterilecek idealleri hedeflemeleri ve bu ideallere işaret etmeleri bağlamında bir biçimde zaten ütopiktir. Tüm politik felsefeler gündelik gerçeklikten belirli bir oranda soyutlamayı içerir ve doğal olarak da bu politik felsefeleri pratiğe dökmek demek her zaman için bazı şeyleri yapma biçimimizi değiştirmek anlamına gelir. Fakat bu manzara, politik ideallerin uygulanamaz veya faydasız olduğu anlamına gelmez; geleceğe yönelik ütopik yaklaşımlar, gitmemiz gereken yöne işaret eder. Elimizdeki planı gerçekleştirememiş olsak bile toplumsal yapının ılımlı ütopik tahayyülleri, neleri değiştirebileceğimizi görmemize ve elimizdeki ideallere yaklaşmamıza yardımcı olabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İtiraz 3: Anarşizm Sürdürülebilir Değildir</h2>



<p>Anarşist siyaset felsefesine yöneltilen üçüncü ana eleştiri de anarşizmin doğası gereği istikrarsız olduğu şeklindedir. Bu eleştirinin versiyonlarından birini zaten demin Hobbes’un devlet argümanını değerlendirirken incelemiştik. Hobbes’a göre, devletsiz bir toplumun yoksul, vahşice, acımasız ve kısa olacağı göz önüne alındığında, biz devleti ortadan kaldırabilsek bile insanlar yine hızla bir araya gelecek ve yeniden bir devlet kuracaklardır. </p>



<p><a href="https://plato.stanford.edu/entries/nozick-political/"><u>Robert Nozick</u></a><em> Anarchy, State, and Utopia</em> adlı kitabında tam da bu noktayı epey ayrıntılı bir biçimde incelemektedir. O, hem Murray Rothbard ile David Friedman tarafından savunulan <a href="https://www.thecollector.com/anarcho-capitalism-explained/"><u>anarko-kapitalist</u></a> dünyanın hem de Samuel Edward Konkin III tarafından savunulan <a href="https://www.thecollector.com/agorism-explained/"><u>Agorist</u></a> toplumun kaçınılmaz olarak devlet benzeri kurumların tekrar ortaya çıkmasına veya yaratılmasına yol açacağını iddia etmiştir. </p>



<p>Anarko-kapitalistler ve Agoristler, özel hukuki güvenlik ile sigorta şirketlerinin devletin elindeki adalet işlerini onlardan alıp uygun bir şekilde yerine getirebileceklerini savunmaktadır. Onlara göre devletin olmadığı bir toplumda polisi aramak ve anlaşmazlıklar doğduğunda mahkemelere başvurmak diye bir şey yoktur; bunun yerine, özel mülklerini ve kendilerini korumak için<em> sigortalama</em> ve düşmanlık yapan başkalarına karşı haklarını korumak için özel şirketlerle <em>sözleşme imzalama </em>vardır.  </p>



<p>Agoristler ve anarko-kapitalistler, farklı fiyat ve hizmet seviyeleri sunarak müşterileri kapmak için rekabet eden birçok özel şirketin bulunduğu canlı bir hizmet piyasası önermektedir. Ancak buradaki problem güvenlik ve hizmet piyasalarının doğası gereği tekelleşmeye eğilimli olmalarıdır. Bunun anlamı, girişin yüksek maliyetli/zor ve barındırdıkları ölçek ekonomilerinin çok baskın/güçlü olacağıdır piyasaların. Daha açık konuşursak, her ne kadar +1 kişiye maliyeti düşük olsak da, bir bireyi veya küçük bir grubu korumanın veya onlara hizmet sunmanın maliyeti yüksek olacaktır. Nihayetinde daha büyük şirketler sürekli biçimde, yola yeni koyulan küçük şirketlere karşı üstünlük sağlayacaktır.</p>



<p>Nozick’e göre zamanla, söz konusu güvenlik ve adalet hizmetlerini yalnızca bir şirket veya küçük bir şirketler grubunun sunduğu bir örüntü kendini gösterecektir, yani tekelleşme. Doğal olarak da insanlar kendilerini kimin koruyacağı konusunda çok kısıtlı bir seçim hakkına sahip olacaktır. Sözünü ettiğimiz bu tekelleşen şirketler de teknik olarak devlet olarak tanımlanmasalar da aktüel durumda devlet gibi hareket edeceklerdir. Bu yüzden anarko-kapitalizmin vaat ettiği özgürlük, bir tür illüzyondan ibarettir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Refaranslar</h2>



<ul>
<li>Kinna, Ruth. (2009)<em> Anarchism: A Beginner’s Guide.</em> Oneworld, Oxford.</li>



<li>Kinna, Ruth. (2019) The Government of No One: The Theory and Practice of Anarchism. Pelican Books, London.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Joseph T F Roberts</strong> – “<a href="https://www.thecollector.com/is-anarchism-a-bad-idea/" target="_blank" rel="noopener" title="">Is Anarchism a Bad Idea? 3 Main Objections</a>“, (Erişim Tarihi: 20.11.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Taner Beyter</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İlginizi Çekebilir:</h2>



<ul>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/anarsizm-nedir-ve-neyle-ilgilidir-andreas-wittel/" target="_blank" rel="noopener" title="">Anarşizm Nedir ve Neyle İlgilidir? </a>– Andreas Wittel</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/robert-nozickin-liberteryenizme-dair-wilt-chamberlain-argumani-daniel-weltman/" target="_blank" rel="noopener" title="">Robert Nozick’in Liberteryenizme Dair “Wilt Chamberlain” Argümanı</a> – Daniel Weltman</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/robert-nozick-nicin-liberteryendi-scotty-hendricks/" target="_blank" rel="noopener" title="">Robert Nozick Niçin Liberteryendi?</a> – Scotty Hendricks</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/devlet-dostunuz-degildir-talha-gulmez/" target="_blank" rel="noopener" title="">Devlet Dostunuz Değildir</a> – Talha Gülmez</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kapitalistlere-ihtiyacimiz-var-michael-huemer/" target="_blank" rel="noopener" title="">Kapitalistlere İhtiyacımız Var </a>– Michael Huemer</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hirsizlik-olmayan-iki-vergi-bicimi-michael-huemer/" target="_blank" rel="noopener" title="">Hırsızlık Olmayan İki Vergi Biçimi</a> – Michael Huemer</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/siyaset-felsefesi-felsefe-sozlugu/" target="_blank" rel="noopener" title="">Siyaset Felsefesi </a>(Felsefe Sözlüğü)</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/cagdas-analitik-siyaset-felsefesinde-ideal-ve-ideal-olmayan-teori-talha-gulmez/" target="_blank" rel="noopener" title="">Çağdaş Analitik Siyaset Felsefesinde İdeal ve İdeal Olmayan Teori</a> – Talha Gülmez</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/siyaset-felsefesi-metodoloji-alexander-moseley-internet-encyclopedia-of-philosophy/" target="_blank" rel="noopener" title="">Siyaset Felsefesi: Metodoloji </a>– Alexander Moseley (Internet Encyclopedia of Philosophy)</li>
</ul>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/anarsizm-kotu-bir-fikir-mi-baslica-uc-itiraz-joseph-t-f-roberts/">Anarşizm Kötü Bir Fikir Mi? Başlıca Üç İtiraz – Joseph T F Roberts</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ölüm Korkusu İnsanları Nasıl Daha Sağcı Hale Getirir? – Bobby Azarian</title>
<link>https://trafikdernegi.com/olum-korkusu-insanlari-nasil-daha-sagci-hale-getirir-bobby-azarian</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/olum-korkusu-insanlari-nasil-daha-sagci-hale-getirir-bobby-azarian</guid>
<description><![CDATA[ Dünya genelinde yaşanan bir dizi terör saldırısı gezegenin en güçlü milletlerini temelinden sarstı. Yaşanan bu feci olayların ve bu olaylardan faydalanmak isteyen politikacıların teşvik ettiği korkunun sonucu olarak, çok sayıda insan varoluşsal bir tehdidin yaklaşmakta olduğuna inanıyor. Buna ek olarak, son derece etkili ve deneysel olarak ispatlanmış bir sosyal psikoloji teorisi, bu varoluşsal tehdit kendini göstermeye devam ettikçe dünya toplumlarının bu zamana dek hiç olmadığı kadar birbirinden ayrık ve giderek daha saldırgan hale geleceğini öngörüyor. Terör Yönetimi Teorisi, ölüm hakkında endişe uyandıran olayların, insanların kültürel normlarına daha sıkı bağlanmalarına, ulusal, etnik veya politik kimliklerini paylaştıkları insanlarla saf tutarken, ortak paydada
The post Ölüm Korkusu İnsanları Nasıl Daha Sağcı Hale Getirir? – Bobby Azarian first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/NAZIS002-2048x1284-1.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Ölüm, Korkusu, İnsanları, Nasıl, Daha, Sağcı, Hale, Getirir, –, Bobby, Azarian</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya genelinde yaşanan bir dizi terör saldırısı gezegenin en güçlü milletlerini temelinden sarstı. Yaşanan bu feci olayların ve bu olaylardan faydalanmak isteyen politikacıların teşvik ettiği korkunun sonucu olarak, çok sayıda insan varoluşsal bir tehdidin yaklaşmakta olduğuna inanıyor.</p>



<p>Buna ek olarak, son derece etkili ve deneysel olarak ispatlanmış bir sosyal psikoloji teorisi, bu varoluşsal tehdit kendini göstermeye devam ettikçe dünya toplumlarının bu zamana dek hiç olmadığı kadar birbirinden ayrık ve giderek daha saldırgan hale geleceğini öngörüyor. Terör Yönetimi Teorisi, ölüm hakkında endişe uyandıran olayların, insanların kültürel normlarına daha sıkı bağlanmalarına, ulusal, etnik veya politik kimliklerini paylaştıkları insanlarla saf tutarken, ortak paydada buluşmadıkları insanlarla saldırganca karşıtlık ilişkisi içine girmelerine nasıl ve neden sebep olduğunu açıklıyor.</p>



<p>Netice itibarıyla dünyanın her yerinde ölümcül terör saldırılarındaki bariz artış kendinden olmayanlara karşı önyargı, tahammülsüzlük ve düşmanlığı teşvik eden aşırı sağ milliyetçi hareketin önünü açacak psikolojik ortamı yaratmaya yetti.</p>



<p>Avrupa’daki ulusçu akım, İngiltere’den Brexit kararı, Abd’de Donald Trump’ın kazandığı başkanlık seçimi, ilk kez 1980’lerde sosyal psikologlar tarafından öne sürülen ve kaynağını kültürel antropolog Ernest Becker’in 1973 tarihli Plutzer Ödüllü “Ölümü İnkar” kitabından alan Terör Yönetimi Teorisi’nin en güncel göstergeleridir.</p>



<p>Becker’ın ana fikri insan davranışlarının pek çoğunun ölüm korkusu ile motive edildiğiydi. Daha gelişkin bir bilinç ve kendini ifade etme yetisinden yoksun olan diğer hayvanların aksine insan ölümün kaçınılmazlığını fark eder. Becker’a göre insanlık, terör için bir tampon olarak kültürü icat etti. İnsan, kendisine anlamlı ve değerli yaşama fikrini aşılayacak bir felsefe benimseyerek bilinçaltında kabaran endişeyi etkin bir şekilde kontrol altına alabilir.</p>



<p>Dinler, insana ahiret inancı yoluyla gerçek bir ölümsüzlük vadederken, ideolojiler ve milli kimlikler gibi din-dışı dünya görüşleri sembolik bir ölümsüzlüğe geçit sunar. Sembolik ölümsüzlük, büyük bir ulus veya ortak bir kimlik ve amaca sahip bir eylem gibi nihayetinde bireyi aşacak olan daha büyük bir şeyin parçası olmayı ifade eder. İnsanın hayattaki çabalarının büyük bir kısmı öldükten çok sonra bir grup veya toplum tarafından hatırlanmasına yardım edebilecek davranışlara adanmıştır.</p>



<p>Elbette, bir teori kulağa her ne kadar mantıklı ve merak uyandırıcı gelse de, deney ve ölçümle doğrulanıp çürütülemeyecek sınanabilir öngörülerde bulunmuyorsa yalnızca kuram olarak kalmaktan ileri gidemez. Terör Yönetimi Teorisi’nin en etkileyici tarafı laboratuvarda elde ettiği başarı olabilir. Yüzlerce <a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/20097885/" target="_blank" rel="noopener" title="">deneysel çalışma</a> “ölümlülüğün önemi hipotezi” olarak adlandırılan varsayımı doğrulayarak teoriye destek sağladı.</p>



<p>Bu hipoteze göre; eğer gerçekten Terör Yönetimi Teorisi’nin varsaydığı gibi ölüm korkularımızdan kurtulmak için kültürel bir felsefe benimsiyorsak, ölümlülüğümüzün hatırlatıcıları dünya görüşümüze bağlılığımızı güçlendirmeye yarayacak eylemler yaratmalıdır. Spesifik olarak, ölümü çağrıştıran fikirler bireyleri ait oldukları gruba daha sıkı bağlı kalmaya ve tam tersine  farklı kültürel, etnik veya milli kimliğe sahip olanlara daha saldırgan davranmaya teşvik etmelidir.</p>



<p>Eğlenceli bir<a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/9523407/" target="_blank" rel="noopener" title=""> deney</a>, fenomeni test etmek için acı sos kullandı. Öğrenciler iki gruba ayrıldı ve kendi ölümleri veya başka, daha iyimser bir konu hakkında bir yazı yazmaları istendi. Ardından, siyasi görüşlerini küçümseyen veya küçümsemeyen birisiyle tanıştırıldılar ve o kişinin ne kadar acı sos tüketmesi gerektiğine karar vermeleri istendi. Terör Yönetimi Teorisi ve ölümlülüğün önemi hipotezi doğrultusunda, ölüm hakkında yazan katılımcılar -kontol grubundakiler böyle bir girişimde bulunmazken- dünya görüşlerini benimsemeyenlere büyük bir miktar acı sos ayırdılar.</p>



<p>İranlı ve Amerikan üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir başka çalışma, rahatsız edici sonuçlar göstermektedir. Bir grup öğrenciye fiziksel olarak ölümleri gerçekleştiğinde kendilerine ne olacağını düşündüklerini mümkün olduğunca ayrıntılı bir şekilde yazmaları ve bu olgunun uyandırdığı duyguları tarif etmeleri söylendi. Kontrol grubundakilere ise diş ağrısı ile ilgili benzer sorular soruldu. Sonuçlar, ölüm hakkında düşünmeye zorlanan İranlı öğrencilerin Amerika’ya karşı şehitlik saldırılarına daha destekçi yaklaştıklarını, kontrol grubununsa tam tersi fikirde olduğunu gösterdi. Benzer şekilde, ölümü çağrıştıran düşünceler, siyasi  açıdan muhafazakar olarak tanımlanabilecek Amerikan öğrencilerin de yabancı ülkelere yönelik binlerce sivili öldürebilecek şiddetli askeri saldırıların destekçisi olmasına sebep oldu.</p>



<p>Bu bulgulardan yola çıkarsak, saldırı altındaki ulusların nasıl hızlı bir şekilde bölündüğünü ve dış kültürlerden gelenlere karşı giderek daha düşmanca tavır takınabildiğini görmek kolaydır. Sahiden, <a href="https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/0146167297238008" target="_blank" rel="noopener" title="">çalışmalar</a> ölümlülüğün farkında olunmasının milliyetçilik anlayışını güçlendirebileceğini ve farklı gruplar arasında nefreti yoğunlaştırabileceğini gösterdi. Kanıtlar, ölüm hatırlatıcılarının seçmenleri sağcı adayları tercih etmeye yönlendirerek seçimleri bile etkileyebileceğini gösterdi. 2004 ABD başkanlık seçimlerinden beş hafta önce, bilim insanları New Jersey’deki seçmenler üzerinde ölüm hatırlatmalarının oylamayı doğrudan etkileyip etkilemediğini görmek için <a href="https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/0146167204267988" target="_blank" rel="noopener" title="">araştırmalar yaptı</a>. Katılımcılara daha önce bahsi geçen İranlı öğrenciler üzerindeki çalışmalarda olduğu gibi ölümle alakalı sorular yöneltilirken, kontrol grubundakilere televizyon izlemekle alakalı paralel sorular soruldu. Ulaştıkları sonuçlar epey şaşırtıcıydı. Ölüm hakkında düşünmeye yönlendirilen seçmenler savaş yanlısı muhafazakar George W. Bush’a oy verme niyetlerini üçe bir oranla belirtirken, diğer taraftan, televizyon hakkında sorular yöneltilen seçmenler solcu rakip John Kerry’i içtenlikle tercih ettiler. Bu tür sonuçlar, 11 Eylül 2001’deki terör saldırılarının ardından Bush’un, tarihsel olarak en düşük onay oranlarına sahipken, hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar arasında neden son derece popüler hale geldiğini açıklamaya yardımcı olabilir.</p>



<p>Peki bu durum bugünün dünyası için ne ifade ediyor? Terör Yönetimi Teorisi, eğer kitlesel olarak ölümcül terör saldırıları devam ederse, toplumların giderek daha kaotik ve parçalanmış hale geleceğini öngörüyor. Farklı olanlara karşı artan saldırganlık, insanlarda barış yerine savaşı tercih etme eğilimi yaratıyor. Sağ-milliyetçilik önyargı ve hoşgörüsüzlükle birlikte gelişecek. Terör saldırılarının sıklığı artarken İslami köktencilik yaygınlaşacak. Ülkeler, etnik ve politik gruplar arasında artan gerilim, şüphe ve şiddetin tahrip edici bir geribildirim döngüsünü oluşturarak daha fazla çatışmaya sebep olacak.</p>



<p>Ama bu zorlu zamanlarda iyimserliğimizi kaybetmememiz kritik. Ölüm hatırlatmalarının ve algılanan varoluşsal tehdidin hepimiz üzerindeki tahrik edici ve bölücü etkisinin farkında olarak, buna karşı savunma adımları atmaya başlayabiliriz. Her terör saldırısının ardından, farklı milliyet ve etnik kökenlere, farklı kültürel felsefelere sahip grupları birleştirmek için aktif olarak çalışmalıyız. Birbirine benzemeyen toplumlar arasında köprüler kurmalı, göç yasakları gibi fikirleri yıldırmalıyız. Ayrıca bazı politikacıların seçmenleri manipüle etmek için korku yayma ve propaganda gibi yöntemler kullandığının farkında olmalıyız. Bu tür çabalar, sakin ve soğukkanlı bir tutumla birleştiğinde, varoluşsal korkuyu akılcılık, merhamet ve barışı koruyacak şekilde yönetebilir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Bobby Azarian </strong>– “<a href="https://aeon.co/ideas/how-the-fear-of-death-makes-people-more-right-wing" target="_blank" rel="noopener" title="">How the fear of death makes people more Right-wing</a>“, (Erişim Tarihi: 22.11.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Rabia Bayram</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Efe Aytekin</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/olum-korkusu-insanlari-nasil-daha-sagci-hale-getirir-bobby-azarian/">Ölüm Korkusu İnsanları Nasıl Daha Sağcı Hale Getirir? – Bobby Azarian</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sosyalizmin Neye Benzeyeceğini Söylemeliyiz – Sam Gindin</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sosyalizmin-neye-benzeyecegini-soeylemeliyiz-samgindin</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sosyalizmin-neye-benzeyecegini-soeylemeliyiz-samgindin</guid>
<description><![CDATA[ Kırk yıl kadar önce Thatcher küstahça “alternatif yok” dediğinde, kendine güvenen bir sol, “evet, gerçekten de kapitalizm altında gerçek bir alternatif yok” diye ekleyerek bu açıklamayı tersine çevirebilirdi. Ama böyle bir sol yoktu. Radikal sol önemsenmeyecek kadar küçüktü ve sosyal demokrat partiler o zamana kadar sosyalizmi sistemik bir seçenek olarak savunmaktan çoktan vazgeçmişti. Aradan geçen on yıllar boyunca, toplumun radikal bir şekilde eşitlikçi ve demokratik dönüşümüne yönelik adımlar, genel olarak ve muğlak bir “antikapitalizmin” ortaya çıkmasına rağmen, daha da geriledi.  Sosyalizmin inşasının gerektirdiği iki temel görev –yani sosyalizm hakkında şüpheleri olan bir halkı üretim, dağıtım ve iletişim araçlarının kamu mülkiyetine
The post Sosyalizmin Neye Benzeyeceğini Söylemeliyiz – Sam Gindin first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/05/shutterstock_202998319-e1692516750850.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sosyalizmin, Neye, Benzeyeceğini, Söylemeliyiz, –, Sam Gindin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kırk yıl kadar önce Thatcher küstahça “alternatif yok” dediğinde, kendine güvenen bir sol, “evet, gerçekten de kapitalizm altında gerçek bir alternatif yok” diye ekleyerek bu açıklamayı tersine çevirebilirdi. Ama böyle bir sol yoktu. Radikal sol önemsenmeyecek kadar küçüktü ve sosyal demokrat partiler o zamana kadar sosyalizmi sistemik bir seçenek olarak savunmaktan çoktan vazgeçmişti. Aradan geçen on yıllar boyunca, toplumun radikal bir şekilde eşitlikçi ve demokratik dönüşümüne yönelik adımlar, genel olarak ve muğlak bir “antikapitalizmin” ortaya çıkmasına rağmen, daha da geriledi. </p>



<p>Sosyalizmin inşasının gerektirdiği iki temel görev –yani sosyalizm hakkında şüpheleri olan bir halkı üretim, dağıtım ve iletişim araçlarının kamu mülkiyetine dayalı bir toplumun gerçekten işe yarayabileceğine ikna etmek ve kapitalist egemenliği sona erdirmek için harekete geçmek – hala sosyalizme bağlı olanların ezici çoğunluğu kapitalizmi yenmek için verilen siyasi mücadeleye odaklanmıştır. Gökkuşağının sonundaki toplumun gerçekte neye benzeyebileceği, bazı kayda değer istisnalar dışında, sadece retorik veya üstünkörü bir ilgi görme eğiliminde olmuştur. Ancak sosyalizmin marjinalleşmesinin kasvetli gölgesinde, sosyalizmin pratikliği iddiası artık yeterli olmayacaktır. İnsanları, üretmenin, yaşamanın ve birbirleriyle ilişki kurmanın son derece yeni yollarını gösterme adına karmaşık ve uzun süreli bir mücadeleye kazanmak, sosyalizmin fiili olasılığı ile çok daha derin bir ilişki gerektirir. </p>



<p>Sosyalistler için, sosyalist bir toplumun uygulanabilirliği konusunda halkın güvenini tesis etmek artık varoluşsal bir meydan okumadır. Hedefin mümkün olduğuna dair yenilenmiş ve köklü bir inanç olmadan, projeyi canlandırmayı ve sürdürmeyi hayal etmek neredeyse imkansızdır. Bunun, sosyalizmin mümkün olduğunu <em>kanıtlamak </em>(gelecek doğrulanamaz) ya da kapsamlı bir plan ortaya koymak (kapitalizmin gelişinden önce projelendirilmesinde olduğu gibi, bu tür ayrıntılar bilinemez) değil, sosyalizmin <em>akla yatkınlığına </em>katkıda bulunan bir çerçeve sunmak olduğunu vurgulamak gerekir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Umut “Kulaklarımızda Tuhaf Bir Şekilde Çınladığında”</h2>



<p><em>Komünist Manifesto’</em>nun ütopyacılara zamanlarını “havadaki şatolara” harcadıkları için yönelttiği meşhur eleştiri, hayal etme ve yapma arasındaki gerilimin ötesine geçiyordu, ancak elbette buna da değiniyordu. Marx ve Engels, kişinin vizyonlarının ve bunlara karşılık gelen eylemlerinin bir toplum analizine ve toplumsal failliğin tanımlanmasına dayanması gerektiğinin altını çizerek tarihsel materyalizmin erken bir açıklaması anlamına gelen şeyi ortaya koydu. Tarihsel bir mercek olmaksızın, ütopyacıların eşzamanlı olarak tarihin gerisinde kaldıklarını ve yine de zamanından önce tarihin önüne geçtiklerini ileri sürdüler: yeni ortaya çıkan devrimci bir aktörün, yani proletaryanın önemini gözden kaçırarak geride kaldılar; o zaman yalnızca en genel ve soyut terimlerle tasarlanabilecek uzak bir dünyayı detaylandırmaya kendilerini kaptırarak acele ettiler.</p>



<p>Ütopyacılığın bu derin eleştirisi, devrimci sosyalistlerin gelecek nesillerini sosyalizmin uygulanabilirliğiyle ciddi bir şekilde ilgilenmekten caydırdı – ki belirtildiği gibi, bugün de büyük ölçüde devam eden bir isteksizlik. Sosyalist siyasetin yönelimi, kapitalizmin ekonomi politiğini analiz etmeye, dinamiklerini ve çelişkilerini kavramaya ve mülksüzlerin dünyayı yeniden yaratma potansiyeline sahip tutarlı bir sınıf haline gelmesini olanaklı hale getirmeye yöneldi. Marksistler, sosyalizmi inşa etmek için kolektif kapasitelerin ancak kapitalizmi dönüştürmek için mücadele sürecinde ortaya çıkabileceğini ve ancak ortaya çıkan yeni ikilemlerle yüzleşme sürecinde kurumsal çözümlerin yüzeye çıkabileceğini ısrarla vurguladılar. </p>



<p>Böyle bir yönelimin sosyalist proje için vazgeçilmez olduğu açıktır. Buradaki amaç kesinlikle bunu küçümsemek değildir. Ancak bu, özellikle mevcut konjonktürde, ütopyacı düşüncelere yönelik yaygın Marksist küçümsemeyi haklı çıkarmaz. Sosyalist solun derin yenilgisi ve buna bağlı olarak dönüştürücü alternatifler konusundaki yaygın kaderciliğin ardından, oraya ulaşmaya odaklanmak yeterli değildir. Artık halihazırdaki sosyalistleri gerçekten varılacak bir “orası” olduğuna ikna etmek de en az bunun kadar önemli. </p>



<p>Geriye dönüp baktığımızda, Marx ve Engels’in bilinemez bir geleceğe saplanıp kalmaya karşı yaptıkları uyarıların ikna edici bir havası var. Kapitalizmin o erken evresinde araba -uçak, elektronik bilgisayar ve internet bir yana- henüz icat edilmemişti. Sendikalar yeni yeni ortaya çıkıyordu, genel oy hakkı hala bir çağ uzaktaydı, modern devlet henüz tanınmıyordu ve hepsinden önemlisi Rus Devrimi ve ortaya çıkardığı yeni sorular henüz siyasi sahneye çıkmamıştı. O günlerde sosyalizmin neye benzeyebileceğini tartışmak, geriye dönüp bakıldığında, sosyalist bir toplumun işleyişine çok fazla ilgi göstermenin ne kadar cüretkar olduğunu kesinlikle doğrulamaktadır. </p>



<p>Dahası, <em>Manifesto’nun </em>yazıldığıdönemde kapitalizmin görece genç oluşu, o dönemi onun reddini tasavvur etmeye nispeten daha açık hale getirmişti: geleneksel kültürel, dini ve ailevi bağların engelleri kapitalizmin tam hakimiyetini engelliyordu ve işçi sınıfının yeni toplumsal sisteme dahil edilmesi tamamlanmamıştı. Marx’ın “geleceğin aşçı dükkânları için yemek tarifleri yazmak” gibi alaycı bir slogan ortaya attığı 1873’ten sonraki on yıllarda, sosyalizm bugün artık olmadığı bir şekilde havada uçuşuyordu. Sosyalizm işçiler arasında yaygın bir şekilde tartışılıyordu ve Londra’da “Batı yakasındaki akşam yemeği partilerinde bile sosyalizme ilgi duymak ve sosyalizm hakkında bilgi sahibi olmak modaydı.” Avrupa genelinde kitlesel sosyalist partiler ortaya çıkıyordu ve bu durum kaygıyla ya da umutla yaygın bir şekilde takip ediliyordu. ABD’de, kitlesel bir sosyalist parti hiçbir zaman tutunamamış olsa da on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı “şeylerin yeni düzenini yıkma dürtüsü” içeren “uzun bir anti- kapitalizm çağı” başlattı. </p>



<p>Karl Polanyi’nin sosyalist muhasebe üzerine yeni çevrilen bir çalışmasının önsözünde belirtildiği gibi, 1920’lerin başında Polanyi, “muhasebe, fiyatlar ve sosyalizmi günün en heyecan verici konusu olarak gören pek çok sosyal bilimciden sadece biriydi.” Şaşırtıcı bir şekilde bu tutum, Paris Komünü’nün gölgesinde esasen Marx’a karşı olarak ortaya çıkmış olan neoklasik iktisat içinde bile mevcuttu. 1920’lerin sonunda prestijli Amerikan Ekonomi Derneği’nin başkanı açılış konuşmasına “çoğu ekonomi teorisi öğretmeni gibi ben de eldeki herhangi bir sorunu sosyalist bir devletin bakış açısından incelemeye biraz zaman ayırmayı oldukça değerli buldum” diyerek başladı. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin olmadığı bir toplumun fiyatları nasıl belirleyebileceğini ve kaynakları nasıl tahsis edebileceğini ele alırken, yetkililerinin “herhangi bir faktörün standart değerlemesinin çok yüksek mi yoksa çok düşük mü olduğunu bulmakta zorluk çekmeyeceğini” kendinden emin bir şekilde iddia etti ve “bu kadarını öğrendikten sonra gerisinin kolay olacağı” sonucuna vardı. </p>



<p>Muhafazakâr Ludwig von Mises’in ömür boyu öğrencisi olan Murray Rothbard, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yüksek lisans eğitimine başladığında, “sol, sağ ve merkezdeki tüm iktisatçılar sosyalizmin tek sorununun siyasi olduğuna karar vermişti. Ekonomik olarak sosyalizm de kapitalizm kadar iyi işleyebilirdi.” Sosyalizm ekonomik açıdan bu denli itibar görürken sosyalistler için işleyen bir sosyalist toplumun ayrıntılarının detaylandırılması, bu topluma ulaşma siyasetinin geliştirilmesinden kesinlikle daha az acil göründü. </p>



<p>Ancak farklı bir dünyaya açılan bu kapılar, ne kadar nitelikli olursa olsun, bugün çarpıcı bir şekilde daralmış durumda. Erik Olin Wright, “gerçek ütopyalar” üzerine yazdığı anıtsal incelemesine şunu ifade eder: “çok da uzun olmayan bir zaman önce, kapitalizmi hem eleştirenlerin hem de savunanların ‘başka bir dünyanın mümkün olduğuna’ inandıkları bir dönem vardı. Buna genellikle ‘sosyalizm’ denirdi.” Wright şöyle devam eder: “Bugün dünyada, özellikle de ekonomik olarak gelişmiş bölgelerde yaşayan insanların çoğu artık bu olasılığa inanmıyor.”</p>



<p>Zamanımızın sıkça dile getirilen paradoksu, kapitalizmle ilgili popüler hayal kırıklıkları yoğunlaşırken bile, dönüştürücü alternatiflere olan inancın azalmaya devam etmesidir. Değişime yönelik bir iştah olduğu açık ve “antikapitalizm” söylemi protestolara yayılmaktadır, ancak <em>sistemik </em>bir alternatife yönelik yüksek umut dili “kulaklarımızda garip bir şekilde çınlar.” Kapitalizmin büyük krizler boyunca varlığını sürdürmesi ve hatta güçlenmesi, onun kalıcılığını daha da doğruluyor gibi görünür. <em>Manifesto’nun </em>“kapitalizmin mezar kazıcılarına” olan inancı, işçilerin atomizasyonu, yenilgilerinin derinliği, kapitalizme çok boyutlu entegrasyonları ve radikal gündemleri ilerletmek bir yana, geçmiş kazanımları savunmadaki acı verici yetersizlikleriyle karşı karşıya gelir. Belirli bir devletin yetki alanının ötesinde görünen küresel bir kapitalizmle mücadele etmenin ezici olasılığı, bize elle tutulur bir hedef bırakmıyor gibi görünmekte ve kuşaklar arası yaygın “alternatif yok” duygusunu pekiştirmektedir. </p>



<p>Üçüncü Yol sosyal demokrasinin ihanetlerini, Sovyetler Birliği’nin vahim çöküşünü, Çin’in kapitalizme giden yolunu, sosyalizm adına gerçekleşen diğer yirminci ve yirmi birinci yüzyıl devrimlerinin başarısızlıklarını ve Latin Amerika ve Avrupa’daki son siyasi geri dönüşleri (Corbynizm belki bir istisnadır) eklersek, “radikal değişimin” çoğu zaman Sağ’ın bir kartviziti olmadığı ortaya çıkar. Bugün kapitalizme alternatifin mümkün olmadığı yönündeki zamane görüş, bazı inatçı kesimler haricinde yerleşik bir duruma gelmiş görünüyor. <em>Manifesto’nun </em>yaydığı özgürleştirici güvenin yerini, dönüştürücü olasılıklara karşı her yerde görülen bir şüphecilik aldı. </p>



<p>Bu ümit kırıcı zamanlarda mücadeleleri daha etkin bir şekilde örgütleyecek ve harekete geçirecek yapılara duyulan ihtiyaç yeterince açıktır, ancak karamsarlığı aşmak ve devrimci umudu canlandırmak için canlandırıcı bir vizyona, hem hayal hem de olası gerçeklik olan bir ütopyaya da ihtiyaç vardır. Gerçekten de çok sayıda Marksist, alternatiflerle meşgul olmayı olumsuz (bir saptırma) olarak görmek bir yana, Sol’un marjinalleşmesine katkıda bulunan şeyin alternatiflerin <em>yokluğu </em>olduğunu giderek daha fazla savunmaktadır. Bu da onları Marksist ekonomi politiği “alternatifler kavramına” dair içgörüler için kullanmaya yöneltmiştir. Ancak bu tür çalışmalar ne kadar içgörülü olursa olsun, günümüzün cesaret kırıcı bağlamında sosyalist fikri canlandırmak ve popüler olarak yaymak için fazla kavramsal kalmaktadır. Kapitalizmin yarattığı hayal kırıklıklarının ve moral bozukluğunun ötesine geçmek, sosyalizmin pratik olanaklarına dair şu anda sahip olduğumuzdan daha geniş ve ikna edici bir savunma gerektirir. Marx ve Engel’in ütopyacılara yönelik tarihsel eleştirileri kendi dönemleri için ne kadar geçerli olursa olsun, <em>günümüzde </em>farklı bir yol izlemek için – aynı şekilde tarihsel olarak yönlendirilmiş – zorlayıcı bir durum vardır. </p>



<p>Sunduğumuz şey görece genel, eksik ve hatta spekülatif kalsa bile, sosyalizmin olası işleyişine dair daha sistematik bir değerlendirme geliştirmek, bugün elde edilebilir ütopyalara ve bunları başarmak için iradi eyleme açıklığı yeniden canlandırmak için bir gereklilik haline gelmiştir. Robin Hahnel’in yakın zamanda belirttiği gibi, makul bir alternatif olmadan “insanların bir şeyleri değiştirmek için gerekli riskleri almasını” ya da “buradan oraya nasıl gidileceğine dair bir strateji oluşturmasını” bekleyemeyiz. Kurumsal olarak detaylandırılmış bir alternatif, toplumsal hareketleri protestonun ötesine geçmeye teşvik etmek, tereddütte olan sosyalistleri ayakta tutmak ve yeni hoşnutsuzları kazanmak için artık temel önemdedir. Böyle bir alternatif, Ernst Bloch’un hem umutsuzluğu hem de umudu şiirsel bir şekilde yakaladığı gibi, “yenilmiş insanın dünyayı yeniden denemesini sağlamak için” vazgeçilmez bir teşvik haline geldi. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Sosyalist Çelişkileri Dibe Batırmak</h2>



<p>Marksistler gelecekteki sosyalist toplumun doğası ile ilgilendiklerinde, çoğu zaman gelecekteki zorlukları sorunsallaştırmaktan kaçınarak, ikna olmamış olanları sosyalist bir toplumun inşasındaki zorlukların fazlasıyla abartıldığı konusunda ikna etmeye çalışmışlardır. Oysa çalışan insanlar kapitalizm deneyimlerinden yeni bir toplum inşa etmenin hiç de kolay olmayacağını çok iyi anlarlar. Sosyalizmin inşasında önderlik etmesini beklediğimiz insanları, söz konusu zorluklar konusunda <em>yanıltarak </em>meşgul etmek, büyüklük taslamaktır ve nihayetinde kendi kendini yenilgiye uğratmaktır. Bunun yerine ihtiyaç duyulan şey, sosyalist projenin karşılaşacağı riskler, maliyetler ve ikilemlerin dürüst bir şekilde ortaya konması ve sorunların yaratıcı bir şekilde nasıl ele alınabileceğine dair inandırıcı örnekler ve umut verici göstergeler sunulmasıdır. </p>



<p>Sosyalizmin temel ikilemi, üretim araçlarındaki toplumsal mülkiyetin somut olarak nasıl ortaya konacağıdır. İşçiler işyerlerini yönetebilir mi? Eğer toplumsal mülkiyet devlet aracılığıyla örgütleniyorsa, işçilerin kontrolü bunun neresinde yer alır? Eğer toplumsal mülkiyet işçi kolektifleri arasında paylaştırılırsa, her bir kolektifin özel çıkarları toplumsal çıkarla nasıl örtüşür? Ve bu parçalı kolektifler merkezileşmiş güce karşı koyabilir mi? Yani, kapsamlı planlamayla birlikte gelen yoğunlaşmış iktidar demokratikleştirilebilir mi? </p>



<p>Bu tür ikilemler -çelişkiler demek daha uygun olabilir- ister “kıtlığın sonu” ister bilgisayar gücü, yapay zeka ve büyük veri patlaması olsun, kapitalizmden miras kalan üretici güçlerin daha da geliştirilmesine başvurarak ortadan kaldırılamaz. Kapitalizmi sona erdirme sürecindeki “devrimci praksis” deneyiminin, bu tür soruları benzer şekilde bertaraf edecek bir sosyalist bilinç düzeyi getireceği beklentisiyle de çözülemezler. Kıtlığın sona ermesi, daha yüksek toplumsal bilinç ve umut edilen demokratikleşmenin bir bileşimi temelinde “devletin sönümlenmesi” iddiasıyla da iktidarın merkezi planda yoğunlaşmasına ilişkin kaygılardan kaçılamaz. </p>



<p>Kısıtlılık (<em>scarcity</em>) – emek zamanının ve kaynakların alternatif kullanımları arasında seçim yapma ihtiyacı – ütopik fantezilerin dışında sona erecek gibi görünmüyor çünkü halkın talepleri, kolektif/sosyalist taleplere dönüştürüldüklerinde bile oldukça esnektir, büyümeye devam edebilir. Özellikle daha iyi sağlık hizmetleri, daha fazla ve daha zengin eğitim, yaşlılara daha fazla bakım, sanatın ve kültürel alanların genişletilmesini düşünün – bunların hepsi emek zamanı ve genellikle de tamamlayıcı maddi mallar gerektirir. Yani, seçenekler talep ederler. </p>



<p>Dahası, kısıtlılık hesaplaması özellikle boş zamanı göz ardı edemez; boş zaman “özgürlük alanını” temsil eder. İstediğimiz şeyi yeterince üretmiş olsak bile, bu emeğin bir kısmı tamamen gönüllü olmayıp araçsal olduğu sürece, emek zamanı ya da mal/hizmetin etkin kıtlığı devam eder. Çalışanlar işlerini sevebilir ve yaratıcı bir ifade ve tatmin kaynağı olarak görebilirler, ancak periyodik olarak işe gelmemeyi veya erken ayrılmayı tercih ettikleri sürece, bu çalışma saatlerini sağlama fedakarlığını dengelemek için başka bir teşvik gereklidir. Bu teşvik, etkin kısıtlılığın sürekliliğinin bir ölçüsüdür. Kısıtlılık, toplumun yeniden yapılandırılmasında içsel ve esasen kalıcı bir çerçeve olarak kabul edildiğinde, yapılandırılmış teşvikler sorunu çok önemli hale gelir. Bu sadece yeterli çalışma saatlerini motive etme meselesi değil, aynı zamanda yoğunluğunu ve kalitesini etkileme ve bu çalışmanın en iyi nerede uygulanacağını (yani toplumun genel iş bölümünü belirleme) etkileme meselesidir. </p>



<p>Bilgisayar gücünün kurtarıcı lütfuna gelince, envanter kontrolü ve tam zamanında teslimat lojistiğindeki rolünün yanı sıra büyük veri ve yapay zekanın nefes kesici potansiyelleri şüphesiz belirli planlama sorunlarının çözümüne yardımcı olacaktır. Belki de daha da önemlisi bilgisayar gücünün, işçi kolektiflerinin kararlarını kolaylaştırmak ve onları diğer işyerlerine bağlamak için merkezi olmayan bilgiler sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmasının heyecan verici olasılıklarıdır. Bununla birlikte, sosyalist planlamanın genel sorunlarını çözmek için bilgisayarlara güvenilemez. Bu, bilgisayar gücündeki gelecekteki atılımların, yaşayan bir toplumun eşzamanlı etkileşimleri ve değişkenlikleri ile ilgili hacimli verilerle başa çıkıp çıkamayacağı konusundaki tartışmaların ötesine geçmektedir. Ayrıca, bilgisayarların bize sağladığı çıktılar tamamen içeri giren bilginin kalitesine ve bütünlüğüne bağlıdır (garbage in, garbage out), bu da daha güçlü bilgisayarların tek başına çözemeyeceği bir şeydir.</p>



<p>Bu ikincil bir mesele değildir. Sovyet tarzı planlamada yaygın olarak görülen bir işlev bozukluğu, hem yöneticiler hem de işçiler tarafından doğru bilgilerin sistematik olarak saklanmasıydı. Herhangi bir yıldaki yıllık üretim bir sonraki yılın hedefini etkilediğinden ve daha düşük bir temel hedef sonraki ikramiyelerin daha kolay elde edilmesini sağladığından, işyerleri gerçek üretim potansiyellerini gizlemek için komplo kurdular. Ekonomist-filozof ve Thatchercı kahraman Friedrich Hayek, sosyalizmin karmaşık bir toplumun işleyişi için vazgeçilmez olan mevcut ve potansiyel enformasyon ve bilgiyi üretmeye yeterli yapılara sahip olmadığı savını güçlendirmek için bu tür çarpık teşviklere işaret etti. Bu durum düzeltilse ve tutarlı bir plan oluşturulsa bile, yine de planın uygulanacağı anlamına gelmez. Kapitalizmde kurallara uymaya yönelik rekabetçi disiplin, tüm sorunlarına rağmen, bilginin toplanması, yayılması ve uygulanması sürecine entegre edilmiştir. Sosyalizmde merkez, planı yerine getirme adına, yönetime veya çalışma konseylerine belirli direktiflere göre hareket etmeleri talimatını verebilir – peki ya bunu yapmamayı seçerlerse? </p>



<p>Daha yüksek bilinç düzeyleri burada açık bir cevap gibi görünmektedir. Bu bağlamda, kapitalizmin yenilgisine katılmanın eğitici etkisi, yeni toplumun inşası için tartışmasız merkezi bir öneme sahiptir. Kapitalizmin yarattığı zayıflatıcı teslimiyetten kaçış ve yeni bireysel ve kolektif kapasitelerin heyecan verici keşfi, sosyalizmin inşasını ilerletmek için açıkça vazgeçilmezdir. Ancak uygun teşvik yapıları ve doğru bilgiye tam olarak erişebilen ilgili mekanizmalar olmadan, devrimin baş döndürücü anı sürdürülemez ve sosyalist bir toplumu sağlamlaştırmak için kullanılamaz. </p>



<p>Başlangıç olarak, nesiller arası bir sorun var. Zaman geçtikçe daha az sayıda insan devrimin heyecan verici coşkusunu deneyimlemiş olacaktır. Bir de bir tür toplumu yenmek için siyasi seferberlik sırasında geliştirilen beceri ve yönelimlerin, yeni bir toplum inşa etmek için gereken demokratik duygular ve yönetişim becerileriyle mutlaka uyuşmayacağı gerçeği var. Dahası, devrimin ilk katılımcıları arasında bile, o anın yüksek bilinci, günlük ihtiyaçların karşılanmasının daha sıradan dünyasına basitçe yansıtılamaz. Bu işçiler toplumun yeni yöneticileri haline geldikçe, bürokrasi ve kişisel çıkar sorunlarının kaçınılmaz olarak dünün sorunları arasında kaybolup gideceği varsayılamaz. </p>



<p>Rus Devrimi’ne katılan ve daha sonra Stalin döneminde sürgüne gönderilen muhaliflerden biri olan Christian Rakovsky, devrimci ruhtaki bu aşınmaya dikkat çeker. “Devletin yönetiminde ve ekonomisinde çeşitli yönlendirme görevleriyle yükümlü olanların psikolojisi öyle bir noktaya geldi ki, sadece nesnel olarak değil öznel olarak da, sadece maddi olarak değil manevi olarak da aynı işçi sınıfının bir parçası olmaktan çıktılar.” Bu durumun, bir fabrika müdürünün “komünist olmasına rağmen, proleter kökenine rağmen, birkaç yıl önce bir fabrika işçisi olmasına rağmen” geçerli olduğunu savundu. Biraz da umutsuzlukla, “1917’nin militanının 1928’in militanında kendini tanımakta zorluk çekeceğini söylerken abartmıyorum” sonucuna vardı. Bu, Rusya deneyiminin özel koşullarını yansıtsa da tüm devrimlerin bu tür gerilemelere karşı kırılganlığını görmezden gelmek hata olur. </p>



<p>En önemlisi, evrensel sosyalist bilince ulaşıldığı yönündeki kahramanca varsayımla bile, kendi parçalanmış konumlarıyla sınırlı bireylerin veya işyeri kolektiflerinin genel olarak yapılması gereken doğru şeyin ne <em>olduğunu </em>nasıl bulacakları sorusu ortada durmaktadır. Sosyalist bilincin en yüksek seviyeleri kendi başlarına bu ikileme cevap veremez. Kararları işçilerin vereceğini iddia etmek bir şeydir, ancak örneğin bir beyaz eşya fabrikasındaki işçiler, alüminyumu başka bir yerde daha değerli sosyal amaçlar için bırakmak yerine alüminyum kullanımını artırıp artırmamayı nasıl tartacaklardır? Ya da yılsonu “fazlalıklarını” nasıl dağıtacaklarına karar verirken diğer firmalara karşı kendi firmalarına ne kadar yeniden yatırım yapmaları gerektiğini? Ya da bir grup işçi daha kısa çalışma saatleri için bir miktar geliri takas etmek isterse, kendilerine olan faydaları ile topluma olan ürün veya hizmet kaybını nasıl ölçebilir ve karşılaştırabilirler?</p>



<p>Hayek, bu tür bilginin önemli bir kısmının “zımni” ya da gizli bilgi – tüketici tercihleri ve üretim potansiyelleri hakkında genellikle doğrudan ilgili toplumsal aktörler tarafından bile açıkça değeri bilinmeyen gayri resmi bilgi – olduğunu ileri sürmüştür. Hayek’in deyimiyle, piyasalar aracılığıyla yapılan bireysel tercihler ve karı maksimize etmeye yönelik baskılar gibi belirli kurumsal kısıtlamalara, teşviklere ve fırsatlara verilen tepkiler yoluyla ortaya çıkar. Buna “keşfedilmiş bilgi” de dahildir – örneğin, bir dizi alternatif mal, makine, hizmet veya iş organizasyonu biçiminden hangisinin daha üstün olduğu gibi, ancak firmalar arasındaki rekabet sürecinde sonradan ortaya çıkan bilgiler. Hayek’in iddiasına göre kapitalizmin gücü, bu tür içselleştirilmiş, gizli bilgileri yüzeye çıkarmasıdır; sosyalizm ise ne kadar planlama yapmayı umarsa umsun, başarılı bir planlamanın dayanacağı bilgiye etkili bir şekilde erişemez veya bu bilgiyi geliştiremez. </p>



<p>Tüm ideolojik ve sınıfsal önyargılarına rağmen bu eleştiri görmezden gelinemez. Hayek’e kapitalistlerin kendilerinin plan yaptığını savunarak karşı çıkılamaz. Bütün bir toplumu piyasa dışı bir şekilde örgütlemenin ölçeğinin tek bir, hatta devasa bir şirketi ele almaktan farklı bir büyüklükte olması bir yana, kapitalizmde şirket içi hesaplamalar merkezi sosyalist planlamanın sahip olamayacağı bir avantaja sahiptir. Kendilerini ölçmek için dış piyasa fiyatlarına ve piyasa odaklı standartlara sahiptirler. Daha da temelde, kurumsal planlama, yönetime emeği tahsis etme ve istihdam etme esnekliği ve yetkisi veren yapılara dayanır. Bunun yerine işçi kontrolüne dayalı bir şekilde planlama yapmak tamamen yeni bir üretici güç gerektirir – işyerlerini demokratik olarak yönetme ve koordine etme kapasitesi. </p>



<p>Mükemmel ya da mükemmele yakın toplumsal bilince eklenen tam ya da mükemmele yakın bolluk beklentilerinin bir başka sonucu daha vardır. Bunlar önemli toplumsal çatışmaların sona ermese bile dramatik bir şekilde azalması anlamına gelir ve böylece “dışsal” bir devlete duyulan ihtiyacı ortadan kaldırır. Devletin bu şekilde ortadan kalkması, devletlerin doğasını nasıl anladığımıza da bağlıdır. Eğer devletler yalnızca baskıcı kurumlar olarak görülüyorsa, o zaman devletin demokratikleşmesi <em>tanım gereği </em>devletin sönümlenmesini beraberinde getirir (“tam demokratik devlet” bir oksimoron haline gelir). Öte yandan, devlet sadece toplumsal farklılıklara aracılık eden ve adli disiplini denetleyen değil, aynı zamanda sınıf ve rekabetçi piyasaların hegemonyasının yerini ekonominin demokratik planlamasının almasını denetleyen bir dizi uzmanlaşmış kurum olarak görülürse, o zaman devlet sosyalizm altında muhtemelen daha da <em>büyük bir </em>rol oynayacaktır. </p>



<p>Bu semantik bir meseleden daha fazlasıdır. Devletin ortadan kalkmasına yönelik bir yönelim, bir dizi meseleyi es geçme eğilimindedir: Devletin etkinliği; devlet gücünün aşağıdan daha fazla katılımla dengelenmesi; sosyalizmi tanıtmanın orijinal praksisine çok fazla dayanmayacak, ancak sosyalist eğitimi, bilinci ve kültürü teşvik <em>eden sürekli bir </em>praksis oluşturacak deneyimlerin ve öğrenmenin nasıl başlatılacağı. Devletin kalıcılığını kabul etmek, odağı, miras alınan kapitalist devletin, tüm kurumların yaratıcı bir şekilde yeniden düşünülmesinin merkezinde yer alan, özellikle sosyalist, demokratik bir devlete <em>dönüştürülmesine </em>çevirir. Demokratikleşme sürecinin bazı devlet işlevlerinin adem-i merkezileştirilmesini içerdiği durumlarda bile, devrim sonrası sosyalizmi ilerletmek (göreceğimiz gibi) devletin diğer rollerinde bir <em>artış </em>ihtiyacını da içerebilir. </p>



<p>Kısacası, kapitalizmden devralınan üretici güçler ve sosyalizme geçişte geliştirilen bilinç üzerine inşa etmek başka bir şeydir, bunlara şişirilmiş sosyalist umutlar bağlamak – kapitalizmi sosyalizmin diyalektik kolaylaştırıcısı olarak görmek – bambaşka bir şeydir. Kapitalizmin üretken ve idari başarılarının uzman olmayanlar tarafından demokratik ve toplumsallaştırılmış bir biçimde ne ölçüde yeniden üretilebileceği, uyarlanabileceği ve uygulanabileceği mekanik olarak varsayılacak değil, sorulacak bir sorudur. Şimdi bu meydan okumayı somutlaştırmaya yöneliyoruz. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Sosyalizm ve Piyasalar</h2>



<p>Toplumsal mülkiyeti ortaya çıkarmanın bir yolunu bulmanın temelinde planlama ve piyasalar arasındaki gerilim yatmaktadır. Bu bölümde bunun bir planlamaya <em>karşı piyasalar </em>meselesi değil, planlama <em>ve </em>piyasaların uygun yerini yapılandıran yaratıcı kurumsal mekanizmaların keşfedilmesi meselesi olduğunda ısrar ediyoruz. Marx haklı olarak, piyasaların gönüllü ve verimli doğasını, içine gömülü oldukları toplumsal ilişkilerden ayrı olarak övmenin piyasaları fetişleştirdiğini savunmuştur. Ancak piyasalar, mutlak olarak reddedildiklerinde ve altta yatan ilişkilerden bağımsız olarak kendilerine ait bir yaşamları varmış gibi muamele gördüklerinde de fetişleştirilirler. Sosyalizmde piyasaların yeri hem bir ilke hem de pratiklik meselesidir – ve bu ikisi arasındaki çelişkilerle yaratıcı bir şekilde başa çıkmak gerekir. Bazı piyasalar sosyalizm altında yasaklanacak, bazıları memnuniyetle karşılanacak ve bazıları da merkezkaç antisosyal eğilimlerine kısıtlamalar getirilerek gönülsüzce kabul edilecektir. </p>



<p>Karar alma sürecini merkezi planlamacılara bırakmak adına piyasaları reddetmek, Sovyet merkezi planlamacı Yakov Kronrod’un 1970’lerde belirttiği gibi, ekonomik ve sosyal yaşamın tepeden tamamen planlanamayacak kadar çeşitli, dinamik ve öngörülemez olduğu gerçeğiyle karşı karşıya gelmektedir. Hiçbir planlama kapasitesi, sosyalizmin yarı özerk yerel gruplar arasında teşvik ettiği sürekli değişimleri tam olarak öngöremez ve – bu değişimlerin çoğunun işyerleri ve topluluklar arasında yankı üzerine yankı ile eşzamanlı olarak meydana geldiği göz önüne alındığında – belirgin ve yıkıcı gecikmeler olmadan yanıt veremez. Bu nedenle merkezi planlamaya çok fazla yük bindirmek ters etki yaratabilir; planlar sınırlı sayıda kilit değişkene odaklandıklarında ve çok fazla detaya boğulmadıklarında en iyi sonucu verirler.</p>



<p>Dahası “geniş ve karmaşık idari tahsisat sisteminin” ağır eli, eski SSCB’de görüldüğü gibi, ekonominin komuta kademelerini işgal edenler – merkezi planlamacılar, bakanlık başkanları, işyeri yöneticileri – arasında Kronrad’ın kendi kendini yeniden üreten bir “sosyal oligarşi” olarak adlandırdığı bir kristalleşme tehdidi taşır. Bu oligarşi katı planlarına uyulması için bastırdıkça otoriterleşme ve bürokratikleşme de artar (Kronrod bu argümanda yalnız değildi ama özellikle bu konuda ısrarcıydı). Eğer bunun yerine yapılması gereken “parametreler” belirlenerek ağır el hafifletilirse, bu uyum için bonuslar ve düşük performans için cezalar anlamına gelir. Bu tür teşvikler piyasa benzeri sorunları farklı bir biçimde ortaya çıkarır, hatta resmi piyasaların bazı avantajlarını bile içermeyebilir.</p>



<p>Albert ve Hahnel de aynı şekilde piyasaları reddetmekte, ancak aşağıdan yönetilen planlamaya bakmaktadır. Yaratıcı ve titiz modelleri, işyeri kolektiflerinden seçilmiş temsilcilerin tedarikçiler, müşteriler ve etkilenen toplumdan temsilcilerle bir araya gelmesine dayanmaktadır. Toplum orada olmalıdır, çünkü tüketim tarafında işyeri kararlarında bir payı vardır, aynı zamanda bu kararların yollar, trafik, konut, çevre koşulları vb. üzerindeki etkileri nedeniyle de orada olmalıdır. Bu ilgili taraflar birlikte karşılıklı olarak üzerinde mutabık kalınan planlar geliştirirler ve bu planlar büyük olasılıkla ekonomideki daha geniş arz ve talep koşullarına hemen uymayacağından, dengeye yaklaşmak için tekrarlanan toplantılardan oluşan yinelemeli bir sürecin nihayetinde boşlukları kapatabileceğini savunurlar. </p>



<p>Bu, belirli durumlarda işe yarayabilir ve belki de kısayollar öğrenildikçe, bilgisayar yenilikleri prosedürü hızlandırdıkça ve toplumsal ilişkiler kuruldukça zaman içinde daha önemli hale gelebilir. Ancak genel bir çözüm olarak uygulanabilir değildir. Kısıtlılığın çeşitli çıkarlar ve herhangi bir dış hakem bulunmaması bağlamında, rahat bir karşılıklı uzlaşıdan ziyade bitmek bilmeyen bir çatışmaya yol açması muhtemeldir. Üretim ve tüketimin karşılıklı bağımlılıkları ve bunların çok sayıda kararın sadece sırayla değil <em>eşzamanlı olarak alınması ve </em>gözden geçirilmesi ve her birinin basamaklı sonuçları üzerindeki etkileri göz önüne alındığında, böyle bir süreç toplantıların baskıcı bir tiranlığına yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. </p>



<p>Sosyalizmde piyasalar gerekli olacaktır. Ancak bazı piyasa türleri kesin olarak reddedilmelidir. Bu özellikle metalaştırılmış işgücü piyasaları için geçerlidir. Argüman şu şekilde ilerlemektedir. Planlama – inşa edilmek üzere olan şeyi tasavvur etme yeteneği – insan emeğinin evrensel bir özelliğidir: “En kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın yapısını gerçekte inşa etmeden önce hayalinde yükseltmesidir.” Kapitalizmin temel eleştirilerinden biri iş gücünün metalaştırılmasının işçileri bu insani kapasiteden mahrum bırakmasıdır. Bireysel kapitalistler plan yapar, kapitalist devletler plan yapar ve tüketiciler olarak işçiler de plan yapar. Ancak <em>üreticiler olarak </em>işçiler, yaşamlarını sürdürebilmek için emek güçlerini satarken, planlama kapasitelerinden ve yaratma potansiyellerinden vazgeçerler. Kapitalizmin bu ilk günahı, kapitalizm altında işçi sınıfının daha geniş toplumsal ve siyasi degradasyonun temelidir. </p>



<p>Yine de emeğin yeniden tahsisi sorunu devam etmektedir ve eğer işçiler nerede çalışacaklarını kabul etme ya da reddetme hakkına sahip olacaklarsa, bu bir tür emek piyasası anlamına gelmektedir. Ancak bu çok özel, sınırlı ve metadışılaştırılmış türde bir işgücü piyasası olacaktır. İşçileri yeni iş kollarına ya da bölgelere çekme ihtiyacına bağlı olarak merkezi planlama kurulu daha yüksek ücretler (ya da daha elverişli konut ve sosyal olanaklar) belirleyecek ve işgücünün yetersiz kalması halinde bunları gerektiği şekilde ayarlayacaktır. Merkezi plan tarafından belirlenen ücret çerçevesi dahilinde, işkolu konseyleri de aynı şekilde işçileri işyerleri arasında ya da yeni işyerlerine dağıtmak için ücretleri artırabilirdi. Ancak işçiler işyerlerinin rekabetçi bir şekilde kapatılması yoluyla işten çıkarılamaz ya da işlerini kaybedemezlerdi ve arza oranla genel bir talep yetersizliği olması durumunda, işçileri disipline etmek için yedek bir ordu oluşturmanın alternatifi olarak talep canlandırılabilir ya da çalışma süresi azaltılabilirdi. </p>



<p>Metalaşmış işgücü piyasalarının yasak olmasının yanı sıra sermaye piyasaları da yasaklanmalıdır. Yatırımların nereye yapılacağına ilişkin seçimler, hayatımızın her alanını yapılandırmaya ve gelecekteki hedef ve seçenekleri şekillendirmeye ilişkin seçimlerdir. Ekonomik endeksler bu tür kararların alınmasına dahil edilebilir, ancak bu tür endekslerin ortak mantığı – dar bir parasal ekonomik kriter yelpazesine dayalı olarak alternatifleri karşılaştırma yetenekleri – neyin değerleneceğini değerlendirmenin ölçülemez karmaşıklığı ile dengelenir. Sosyalizmde kredi, tüketicilere kredi, bireysel ya da küçük kooperatif girişimleri için fon ya da alım-satım arasındaki boşluklarla ilgilenen işyeri kolektifleri sağlama anlamında var olacak olsa da finansal metaların yaratılmasına dayalı finansal piyasaların yeri olmayacaktır. </p>



<p>Öte yandan, kahveciler ve fırınlar, küçük restoranlar ve çeşitli barlar, giyim mağazaları, el sanatları dükkanları ve müzik dükkanlarından oluşan bir piyasanın olmadığı bir sosyalizmi kim hayal edebilir? Eğer eşitliğin temel koşulları sağlanırsa, bu piyasalar gücün ifadesi değil kişisel tercihlerle ilgiliyse, onları hoş karşılama konusunda savunmacı olmak için hiçbir neden yoktur. İşyeri kolektiflerinin ticari faaliyetlerine döndüğümüzde, piyasaların rolü en büyük ve en tartışmalı önemini kazanır. </p>



<p>Piyasalar aracılığıyla faaliyet gösteren işçi kolektiflerinin içerdiği ikilemleri ele alırken, sosyalizm altında bir işyeri kolektifindeki bir işçinin hızlı bir taslağıyla başlamak yararlı olacaktır. Serbest meslek ve yerel hizmetler sunan bir avuç işçiden oluşan kooperatifler dışında, işçiler işyerlerini kontrol eder ancak sahiplenmezler. İşyerleri toplumsal mülkiyettir; mülkiyet belediye, bölgesel ya da ulusal devlet organlarına aittir. İşçiler satabilecekleri ya da ailelerine devredebilecekleri işyeri temelli pazarlanabilir hisselere sahip değildir – sosyalizmde sermayenin özel getirisi yoktur. Bireysel işçiler işlerini bırakıp başka bir yerde iş arayabilseler de işyeri kolektifleri işyerlerini kapatmaya karar veremezler çünkü işyerleri kendilerinin değildir. Üretilen mal veya hizmetlere olan talep azalırsa, kolektif başka faaliyetlere dönüşüm planlarının ayrılmaz bir parçası olacaktır.</p>



<p>İşçiler “başkaları” için çalışmazlar, vergi sonrası artığın aralarında paylaşılmasıyla emek güçlerini kolektif olarak örgütlerler. Gelir, “kendi (özel) emeğinizin meyvelerini” almaya dayanmaz, çünkü çalışma özel değil kolektif bir faaliyettir. Çalışanlar, çalıştıkları saatlere ve işin yoğunluğuna ya da tatsızlığına bağlı olarak yaptıkları iş için ücret alırlar. Çalışan ya da çalışmayan herkes sosyal ücretten pay alır – ihtiyaca göre dağıtılanlar evrensel olarak ücretsiz ya da ücretsize yakın kolektif hizmetler (örneğin sağlık, eğitim, çocuk bakımı, ulaşım) ve sübvanse edilen konut ve kültürdür. Ücretli işgücüne dahil olmayanlar, insanların onurlu bir şekilde yaşamalarına olanak tanıyacak düzeyde bir tüketim maaşı alırlar ve her kolektifin vergi sonrası fazlasının dağıtımı ya ek kolektif hizmetler ve/veya bireysel ikramiyeler olarak dağıtılır. (İstihdam daha yüksek ücret getirecektir, ancak devrim sonrası koşullara ve politikalara bağlı olarak, sosyal ücret artı geçimlik bir gelir, serbest meslek veya küçük bir kooperatifte çalışmayı pratik bir seçenek haline getirecektir). </p>



<p>Sermayeden elde edilen gelirin yokluğunda ve sosyal ücretin bireysel tüketime kıyasla büyük bir ağırlık taşımasıyla, çalışanların koşullarındaki etkin değişim nispeten dar ve eşitlikçi bir aralıkta olacaktır (Makul varsayımlara göre sosyal ücretin değeri – ücretsiz sağlık hizmetleri, eğitim, ulaşım, çocuk bakımı ve sübvanse edilen konut ve kültür – bireysel tüketimin en az üç katı olacaktır). Bu bağlamda, fiyatların çevresel etkiler gibi sosyal maliyetleri yansıtması konusunda endişeler olacaktır, ancak bunun ötesinde, işçilerin tercih ettikleri belirli mal veya hizmeti seçmek için bireysel kazançlarını kullanmaları konusunda sosyalist kaygılar için çok az neden var gibi görünmektedir. Kredinin varlığı konusunda endişelenmek için de fazla bir neden yoktur. Temel ihtiyaçların esasen ücretsiz olduğu, konutların sübvanse edildiği ve emeklilikte yeterli emekli maaşlarının verildiği bir ortamda, tasarruf etme ya da borç alma yönündeki baskılar büyük ölçüde yaşam döngüsü boyunca farklı zaman tercihleriyle sınırlı kalacaktır (örneğin, emeklilikte bir seyahat için para biriktirmek ya da şimdi bir beyaz eşya almak). Bu nedenle, işyeri veya topluluk kredi birlikleri ya da ulusal bir tasarruf bankası, ulusal olarak denetlenen koşullar ve faiz oranları altında, sosyalist idealleri tehdit etmeden borç verenler ve borç alanlar arasındaki kredi akışına aracılık edebilir. </p>



<p>Yine de kapitalizm altında dayatılan otoriter piyasa disiplini artık var olmayacak olsa da işyeri kolektifleri genellikle girdi satın alma ve mal ve hizmetlerini satma veya nihai ürünün piyasa fiyatı yoksa ölçülebilir çıktı hedefleri olan bir piyasa bağlamında faaliyet göstermeye devam edecektir. Sonuç olarak, toplumsal açıdan duyarlı şekillerde hareket etmeye yönelik teşvikler (verimli çalışma gibi) gerekli olmaya devam edecektir. Bu, kolektif tarafından üretilen artığın bir kısmının kolektif mallar (konut, spor, kültür) veya özel tüketim için gelir olarak üyelerine gitmesi şeklinde olabilir. Bu, bir girdinin başka bir yerde kullanıldığında ne kadar değerli olduğu ve diğerlerinin nihai ürünü ne kadar değerli gördüğü gibi fırsat maliyetlerini karar alma sürecine dahil etmek için bir mekanizma getirir. </p>



<p>Ancak bu aynı zamanda piyasaların olumsuz yönünü de yeniden ortaya çıkarmaktadır. İlgili teşvikler rekabet anlamına gelmektedir, bu da kazananlar ve kaybedenler ve dolayısıyla eşitlikçi olmayan sonuçlar anlamına gelmektedir. Dahası, daha fazla rant elde eden işyerleri daha fazla yatırım yapmayı tercih ederse, rekabet avantajları yeniden üretilecektir. Özellikle önemli olan, kazanılan artığı en üst düzeye çıkarmak veya devlet tarafından belirlenen standartları aşmak için yapılan <em>dış </em>baskılar, kolektif içindeki <em>iç </em>yapıları ve ilişkileri etkileyerek “işçi kontrolünün” esas anlamını zayıflatmaktadır. Örneğin, ana hedef olarak büyük artıların elde edilmesine yapılan vurgu, eskinin “daha verimli” iş bölümlerinin tekrarlanmasını ve – aynı nedenlerle – uzmanlığa saygı gösterilmesini ve işyeri hiyerarşilerinin hoş görülmesini destekleme eğilimindedir. Bununla birlikte diğer öncelikler de önemsizleşmektedir; katlanılabilir bir çalışma temposu, sağlık ve güvenlik, dayanışmacı işbirliği, demokratik katılım. </p>



<p>Üretim araçlarının özel mülkiyetinin sona erdirilmesi, piyasaların altında yatan sınıflar arası ilişkilerin eleştirisini ele alsa da (artık patronlar yok), geriye kalan şey rekabetçi piyasalar aracılığıyla birbirine bağlanan işyeri kolektifleri arasındaki <em>sınıf içi </em>çatışmadır. En uç noktada, teşvik edilen rekabetçilik, rekabetçi standartlara uymaları için işçiler üzerinde emek piyasası benzeri baskılara açılan bir arka kapı haline gelir. Bir sonraki bölümde, piyasaların kullanımının kurumsal yenilikler yoluyla piyasaların bu tür olumsuz etkilerini sınırlayacak şekilde uyarlanıp uyarlanamayacağı konusuna değineceğiz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İşkolu Konseyleri</h2>



<p>Planlama ve işçi kontrolü sosyalizmin temel taşları olsa da aşırı hırslı planlama (Sovyet örneği) ve aşırı özerk işyerleri (Yugoslav örneği) sosyalizm modelleri olarak başarısız olmuştur. Bu modellere yönelik ılımlı reformlar da ister hayal edilsin ister uygulansın, ilham vermemektedir. Her şeyi kapsayan planlamanın ne etkili ne de arzu edilir olduğu ve işyeri kolektiflerine ademi merkeziyetçiliğin toplumsal çıkarı tanımlamak için ekonomik olarak çok parçalı ve planı etkilemek için siyasi olarak çok parçalı yapılarla sonuçlandığı düşünüldüğünde, sorun şudur: Devlette, planda, işyerlerinde ve bunlar arasındaki ilişkilerde hangi dönüşümler bu ikilemi çözebilir? </p>



<p>Hem kapitalizmin hem de sosyalizmin işletme birimleri işyerleridir. Kapitalizmde bunlar, kapitalizme adını veren birincil yapılar olan rekabet halindeki sermaye birimlerinin bir parçasıdır. Sosyalizmin bu tür özel kendini genişletme birimlerini dışlamasıyla, işyeri kolektifleri bunun yerine ortak teknolojiler, çıktılar, hizmetler veya basitçe geçmiş tarih açısından gevşek bir şekilde tanımlanan, pragmatik olarak oluşturulmuş “işkolları” içine yerleştirilmiştir. Bu işkolları, aslında ekonomik planlamanın en önemli birimleridir ve genellikle Madencilik, Makine, Sağlık, Eğitim veya Ulaşım Hizmetleri gibi devlet bakanlıkları veya departmanları içinde yer alırlar. Bu güçlü bakanlıklar, devletin ve merkezi planlama kurulunun merkezileşmiş gücünü pekiştirmektedir. Bu kurumsal yapı işçilerin ihtiyaçlarını gözetmeye çalışsa da çalışmasa da sosyalistlerin savunduğu işçi kontrolünü getirmez. Liberal siyasi özgürlüklerin (şeffaflık, özgür basın, örgütlenme özgürlüğü, habeas corpus, çekişmeli seçimler) eklenmesi kesinlikle olumlu olacaktır; hatta liberal kurumların en iyi sosyalizmin eşitlikçi topraklarında gelişmesi gerektiği bile iddia edilebilir. Ancak kapitalizmde olduğu gibi bu tür liberal özgürlükler merkezi ekonomik gücü kontrol etmek için çok zayıftır. İşyeri kolektifleri ise bu boşluğu dolduramayacak kadar parçalıdır. Dahası, daha önce de belirtildiği gibi, yukarıdan gelen direktifler ya da rekabetçi piyasa baskıları, kolektifler <em>içinde </em>bile önemli işçi kontrolünü sınırlamaktadır. </p>



<p>Radikal bir yenilik olarak bakanlıkların planlama yetki ve kapasitelerinin devletten alınarak sivil topluma devredilmesi öngörülmektedir. Eski bakanlıklar daha sonra “işkolu konseyleri” olarak yeniden düzenlenecektir – yani anayasal olarak onaylanmış ancak devletin dışında duran ve ilgili sektördeki her işyerinden seçilen işçi temsilcileri tarafından yönetilen yapılar olarak. Merkezi planlama kurulu, ulusal önceliklere göre her sektöre fon tahsis etmeye devam edecek, ancak sektörel düzeylerde işyeri gücünün konsolidasyonunun iki dramatik sonucu olacaktır. Birincisi, liberal reformlardan ya da parçalanmış işyerlerinden gelen baskılardan farklı olarak, devlet ve işçiler (plan ve işçi kolektifleri) arasındaki güç dengesinde böylesi bir değişim, işçilerin, sosyal oligarşinin planlama aygıtı üzerindeki maddi etkisi sayesinde sahip olduğu gücü, bilgi toplamadan uygulamaya ve kendileri için elde ettikleri ayrıcalıklara kadar, engellemese de değiştirmesi için maddi bir potansiyel taşımaktadır. İkinci olarak, işkolu konseyleri kendi yetki alanlarındaki işyerlerinden aldıkları yetkiyle “piyasa sorununu” sosyalizmle daha tutarlı bir şekilde ele alma kapasitesine sahip olacaktır. </p>



<p>Burada kilit nokta, eşitsizliği artıran teşvikler ile yatırımda eşitlikçi bir eğilim arasında belirli bir denge kurulmasıdır. Daha önce de belirtildiği gibi, her bir işyeri kolektifi tarafından kazanılan fazlalıklar, ortak veya bireysel tüketimlerini artırmak için kullanılabilir, ancak bu fazlalıklar yeniden yatırım için <em>kullanılamaz. </em>Ülke çapındaki öncelikler, demokratik süreçler ve baskılar yoluyla merkezi plan düzeyinde belirlenir (bu konuya daha sonra değinilecektir) ve bunlar işkollarına göre yatırım tahsislerine dönüştürülür. İşkolu konseyleri daha sonra yatırım fonlarını denetledikleri işyeri kolektifleri arasında dağıtır. Ancak piyasa temelli kararlardan farklı olarak, baskın kriterler en üretken olan işyerlerini kayırmak, işyerleri arasında kalıcı ve büyüyen eşitsizlikleri yeniden üretmeye hizmet etmek <em>değildir. </em>Bunun yerine yatırım stratejisi, daha zayıf kolektiflerin mal veya hizmet üretkenliğini en iyi performans gösterenlere yaklaştırmaya (ve işgücüne yeni katılanları absorbe etmek ve belirli topluluklarda veya bölgelerde kalkınmayı desteklemek gibi diğer sosyal kriterlere) dayanmaktadır. </p>



<p>İşkolu genelinde koşulların eşitlenmesine yönelik bu tarafgirlik şüphesiz bazı işyerlerinin direnişine yol açacaktır. Daha da önemlisi merkezi plan ve merkezin sektörlere yatırım tahsisleri ile birlikte gelen koşullar tarafından desteklenecektir. Teşvik ihtiyacı ile eşitlikçi ideallere bağlılık arasındaki gerilim pratik gerçekleri yansıtacaktır. Sosyalist ideallerin işyeri kolektiflerine ve işkolu konseylerine ne ölçüde nüfuz ettiği ve yoğun rekabete karşı çıkan bazı işyerlerinin kendi çıkarları tarafından koşullandırılacaktır. Ancak bu durum, verimlilik ve büyümeye ilişkin süregelen kaygılarla dengelenecektir. Zaman içinde, ideolojik yönelim güçlendiği ve maddi standartlar yükseldiği ölçüde, bunun eşitliğin daha fazla desteklenmesini kolaylaştırması beklenir. </p>



<p>İşyeri kolektifleri arasındaki performans farkının kapatılması özellikle araştırma ve geliştirmenin önemli ölçüde merkezileştirilmesi (bazıları hala işyerine özgü olsa da) ve bilginin özel bir varlık ve ayrıcalık kaynağı olarak görülmek yerine sektör genelinde paylaşılmasıyla güçlendirilecektir. Bunun yanı sıra, tekniklerin ve yeniliklerin paylaşılması için düzenli sektörel üretim konferansları düzenlenecek, en iyi uygulamaların öğrenilmesi için işyerleri arasında değişimler kolaylaştırılacak ve hem mühendisler hem de işçilerden oluşan “aracı” (<em>fixers</em>) ekipler, işyerlerindeki ve tedarikçiler arasındaki belirli sorunları ve darboğazları gidermek için hazır bulunacaktır. </p>



<p>Dolayısıyla sosyalist işyerini kapitalist muadilinden ayıran şey sadece özel bir sahibin ve yetki devredilmiş yöneticilerin olmaması değil, aynı zamanda işçilerin dışsal bir rekabet ya da ölüm tehdidi altında yaşamamasıdır. Her yerde mevcut olan iş kaybı ve işten çıkarma tehditleri yoktur, yüksek düzeydeki evrensel yardımlar insanları kazanılmış gelire çok daha az bağımlı kılar ve işkolu konseyleri işyerleri arasındaki eşitsizlikleri düzenler. Ancak böyle bir bağlamda, artı maksimizasyon standartlarına uyma yönündeki rekabetçi baskıların hafifletildiği bir ortamda, işçi özerkliği ve kontrolü sadece biçimsel değil özsel bir anlam kazanabilir. </p>



<p>İşverenlerin işçileri artı değeri maksimize etmek ve/veya maliyetleri düşürmek için zorlamadığı ve işçilerin kendilerini denetlemeleri için piyasa baskılarının önemli ölçüde hafiflediği bir ortamda, işçilerin gündelik işçi kontrolünün ve metadışılaştırmanın gerçekten ne anlama gelebileceğini gösterebilecek seçimler yapabilmeleri için bir alan yaratılmış olur. Yeniden vücut bulan işyerinde, temel haklar işyeri sınırı geçildiğinde ortadan kalkmaz. Katı iş bölümü, emeğin kendini savunmak için inşa ettiği katılıklar da dahil olmak üzere, açık bir deney ve işbirliği alanı haline gelir. Hiyerarşiler düzleştirilebilir – özel vasıflara sahip olanların önemini reddederek değil, onları bilgiyi demokratikleştirmeye ve karmaşık konuları anlaşılır hale getirmeye adanmış akıl hocaları (“kızıl uzmanlar”) olarak entegre ederek. İşçilere üretimin planlanması ve sorunların çözümüne düzenli olarak katılmaları için zaman, bilgi ve vasıf verildiğinde, entelektüel ve kol emeği arasındaki tarihi ayrımın kesin bir şekilde bulanıklaşmasını hayal etmek mümkün hale gelir. </p>



<p>Bu bağlamda ortaya çıkabilecek haklar ve sorumluluklar kültürü, özellikle de kendilerini “sadece işçi” olarak görmeyen insanların yeni özgüveni, işyeriyle sınırlı kalmayacaktır. Yerel topluma ve ötesine akacak, başta sosyalist devlet olmak üzere tüm kurumlara yönelik demokratik beklentileri yükseltecektir. İşçi sınıfının, ulusal planı etkileme ve uygulamada işçi liderliğindeki işkolu konseylerinin ağırlığıyla maddi olarak güçlendirilen bu yeni toplumsal otoritesi, merkezi planlamacılar üzerinde daha önce eksik olan bir denetimi düzeltir ve aşağıdan gelen iddialı girişimlerin temelini oluşturur. Sermaye ve emek piyasalarının olmadığı, sıkı kurumsal kısıtlamaların ve iş gücünün rekabet disiplinine tabi kılınmasına karşı önlemlerin olduğu bu dünyada emeğin metalaştırılmasının etkin bir şekilde ortadan kalkacağı inandırıcı bir şekilde iddia edilebilir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Planlama Katmanları </h2>



<p>İşçiler tarafından seçilen işkolu konseylerinin devlet dışında güçlü yeni kurumlar olarak ortaya çıkması, sosyalist planlama hakkında nasıl düşündüğümüzü yeniden gözden geçirmemizi öneriyor. “Plan” ve “adem-i merkeziyetçilik” tartışması o kadar da yararlı değildir. İşkolu konseylerinin oluşumunda yer alan adem-i <em>merkeziyetçilik, </em>işyerlerinin işkolları halinde birleştirilmesini ya da <em>merkezileştirilmesini de içermektedir. </em>Ve göreceğimiz gibi merkezi planın gücünü diğer yapılarla paylaştığı bir derece olsa da bu bir planlama organı olarak etkinliğinde mutlaka bir kayıp anlamına gelmez. Bu nedenle “planlama katmanlarına” dayalı bir sistem düşünmek daha yararlı olacaktır. Birbirine bağlı bu katmanlar elbette merkezi planlama kurulunu ve işkolu konseylerini içerir. Ayrıca dolaylı bir planlama biçimi olarak piyasaları da içerirler ve işkolu konseylerinin piyasa otoriterliğini kısıtlamadaki kritik rolü ile planlama aynı zamanda işyeri içi ilişkileri de kapsar. Ve işkolu vurgusunu tamamlayan mekansal bir boyutu da içerirler. </p>



<p>Yaşamın maddi koşullarının düzenlenmesine ilişkin baskın endişe ve toplumsal etkileşimin büyük bir kısmının çalışma yoluyla gerçekleşmesi (hele ki çalışanlar bu çalışmanın planlanmasına yakından dahilse) planlama katmanları içinde ekonomiye özel bir ağırlık vermektedir. Ancak toplumsal ve kültürel olanın, kentsel olanın ve bunun banliyö ve kırsal olanla ilişkisinin önemi, planlamanın mekansal bir katmanını gerektirmektedir. Bu bağlamda, eski Sovyetler Birliği’nde bölgesel adem-i merkeziyetçilikle ilgili olarak tekrar tekrar yapılan deneylerin bir tarihi vardır. Bakanlıkların işçi kontrolündeki işkollarına devredilmesi gibi, mekansal olanın bölgesel ve alt-bölgesel olana devredilmesi, aksi takdirde aşırı yüklenmiş olan merkezin kendi en önemli görevlerine odaklanmasını sağlayacak ve planlamayı yerel koşullardan en çok etkilenen ve bu koşullara en aşina olanlara yaklaştıracaktır. Bu sayede planlamaya aktif olarak katılma potansiyeli olan kişi sayısı da büyük ölçüde artacaktır. </p>



<p>Planlamanın üretim ve mekânsal/tüketim tarafları arasındaki bu ayrım, sadece farklı kurumsal gruplar arasında değil, bireyler arasında bile yeni gerilimler yaratabilir, çünkü bu bireyler her zaman işçi, tüketici ve toplum yaşamının katılımcılarıdır. İşkolları ve işyeri planlama mekanizmalarına toplum temsilcilerinin dahil edilmesiyle bu durumun bir kısmı hafifletilebilir. Özellikle hizmet sektöründe ve bir dereceye kadar bazı yerel üretimde, hastanelerin, okulların, kamu hizmetlerinin, enerji dağıtımının, ulaşımın, konutların ve iletişimin mülkiyetinin “belediyeleştirilmesi” bir başka olasılığı ortaya çıkarır. Bu durumlarda yerel “topluluk konseyleri”nin oluşturulması, insanların yaşamlarının çeşitli boyutları arasındaki gündelik gerilimler arasında köprü kurulmasını kolaylaştırabilir. Sosyalizm olgunlaştıkça ve üretkenlik giderek çalışma saatlerinin azaltılması ve boş zamanların artırılmasıyla ifade edildikçe, bu tür konseylerin rolünün – sokak peyzajlarını ve şehir mimarisini yeniden düşünmeye, günlük hizmetlerin sağlanmasını genişletmeye, sosyalliği geliştirmeye, sanatı ve kültürel genişlemeyi teşvik etmeye yaptıkları vurguyla – sosyalizmin nihai hedefleri doğrultusunda, ekonomik örgütlenmenin daha dar kapsamlı taleplerine göre karşılaştırmalı olarak önem kazanması beklenebilir. </p>



<p>Merkezi plan ile ekonominin/toplumun geri kalanı arasındaki ilişkide bu tür dönüşümler, işyeri kolektifleri, işkolları konseyleri, bölgesel konseyler, piyasalar ve değiştirilmiş merkezi planlama kurulu arasında uzanan planlama katmanları arasında hem destek hem de karşılıklı kontroller getirecektir. Buna ulusal hedeflerin belirlenmesinde siyasi mekanizmaların rolü de eklenecektir; her seviyede devam eden tartışmalar, seviyeler arasında lobicilik ve müzakere ve gelecekteki yönelim etrafında dönen çekişmeli seçimler – önemi ve kamusal yönlendirmeye gerçek açıklığı nedeniyle – umarız en geniş halk katılımını sağlayacaktır. </p>



<p>İktidarın bu şekilde ademi merkezileşmesi ve katılım alanlarının artması, Kronrod ve diğerlerinin sınırlandırmak için çok endişelendiği “sosyal oligarklar” üzerinde güçlü bir kontrol olacaktır, ancak bu mutlaka merkezi planlama mekanizmasının öneminde bir zayıflama anlamına gelmeyecektir. Kronrod’un aşırı planlama eleştirisinin ruhuna uygun olarak, planlamayı daha az müdahaleci ama daha etkili bırakabilir. Ve iktidarın dağılması, daha az doğrudan el atılsa bile bir koordinasyon organının önemini daha da kritik hale getirir. Aslında, planlama kurulu bazı işlevlerinin başka yerlere kaydırıldığını görse bile, bu durum kurulun piyasaları izlemek ve düzenlemek, genişletilmiş piyasaların alışılmadık dünyasında gelir elde etmek için yeni mekanizmalar getirmek ve eğitim müfredatlarını, planlamaya aktif demokratik katılımın patlaması için gerekli olan popüler kapasitelerin geliştirilmesini içerecek şekilde dönüştürmek gibi bazı yeni işlevleri üstlenmek zorunda kalmasına yol açabilir. Ayrıca, merkezi planlama kurulu yatırım kaynaklarının işkolu konseylerine ve bölgelere tahsisini kontrol etmeye devam edeceğinden, merkezi planların uygulanmasına yardımcı olmak için resmi devlet dışında var olan idari kapasitelerden yararlanabilecektir. </p>



<p>Demokratik olarak belirlenen öncelikleri yansıtacak şekilde, reformdan geçirilmiş merkezi planlama kurulunun rollerinin bir listesi aşağıdakileri içerebilir: </p>



<ol>
<li>Tam istihdamın, ihtiyaçlara evrensel erişimin ve yaşanabilir bir gelirin garanti altına alınması. </li>



<li>GSYH’den yatırım ve büyümeye ayrılacak payın belirlenmesi yoluyla şimdiki ve gelecekteki tüketim arasındaki ilişkinin ayarlanması. </li>



<li>Yatırımların işkollarına ve bölgelere tahsis edilmesi ve bunların da kendi yetki alanları içinde yeniden tahsis edilmesi. </li>



<li>Faaliyetleri için gelir elde etmek. </li>



<li>Toplumun dayanışma ve eşitlik hedeflerinin önündeki engellerin sadece bireyler/haneler arasında değil, işyeri kolektifleri, işkolları ve bölgeler arasında da azaltılması.</li>



<li>Eğitim kurumları aracılığıyla ve iş yerinde, popüler işlevsel becerilerin ve demokratik ve kültürel kapasitelerin sürekli olarak geliştirilmesi. </li>



<li>Harcamaların kolektif ve bireysel tüketim arasında dağıtılması yoluyla metadışılaştırılma hızının yönetilmesi. </li>



<li>Daha fazla üretime giden üretkenlik payını etkileyerek üretim-boş zaman dengesini düzenlemek ve daha az çalışma saatiyle aynı üretimi yapmak. </li>



<li>Burada kaynakların devlet tarafından sahiplenilmesi ve fiyatlandırılmasının yanı sıra yatırımların tahsis edilmesiyle birlikte çevre standartlarına sıkı sıkıya bağlılığın uygulanması kritik önem taşımaktadır. </li>



<li>Muhtemelen hala ağırlıklı olarak kapitalist bir küresel ekonomi olacak olan ekonomiyle ilişkilerin yönlendirilmesi. (Uluslararası ilişkiler, kapitalist ülkelerle karmaşık ilişkilerden Küresel Güney ile dayanışma ilişkilerine ve diğer sosyalist ülkelerle planlanan ilişkilerin müzakere edilmesine kadar burada ele alınmayan bir dizi konuyu gündeme getirmektedir). </li>
</ol>



<h2 class="wp-block-heading">Sosyalizm Kapitalizm Kadar Verimli Olabilir mi?</h2>



<p>Hiç kimse kapitalizme <em>Komünist Manifesto’nun </em>yazarlarından daha fazla ekonomik saygı göstermemiş, kapitalizmin “Mısır piramitlerini, Roma su kemerlerini ve Gotik katedralleri çok aşan harikalar gerçekleştirdiğine” hayret etmiştir. Yine de Marx ve Engels bunu tarihin zirvesini temsil etmekten çok, yeni ve daha geniş bir olasılığa işaret etmek olarak tanımladılar; kapitalizm “insan faaliyetinin nelere yol açabileceğini gösteren ilk şeydi”. Yapılması gereken, üretici güçleri belirgin bir şekilde toplumsallaştırarak ve yeniden örgütleyerek bu potansiyelin üzerine inşa etmekti. </p>



<p>Buna karşılık Hayek ve daha önceki akıl hocası von Mises için kapitalizm, toplumun teleolojik doruk noktası, insanlığın takas eğiliminin tarihsel son noktasıydı. Hayek, özel mülkiyet, emek ve sermaye piyasaları olmadan nüfusun gizil bilgisine erişmenin hiçbir yolu olmayacağını ve bu tür bilgilere yaygın erişim olmadan, herhangi bir ekonominin tekleyeceğini, sürükleneceğini ve yetenek ve kaynakları boşa harcayacağını bir gerçek olarak görüyordu. Von Mises, sosyalizmin esasen imkansız olduğu yönündeki argümanı kesin bir şekilde bir kenara bırakıldıktan sonra, kapitalizmin girişimcilik dehasına ve getirdiği <em>dinamik </em>verimlilik ve sürekli yeniliğe odaklandı. </p>



<p>Hayek’in iddialarının aksine bilgi paylaşımını sistematik olarak engelleyen aslında kapitalizmdir. Özel mülkiyet ve kar maksimizasyonunun bir sonucu da bilginin diğerlerinden <em>saklanması </em>gereken rekabetçi bir varlık olduğudur. Öte yandan sosyalizm için bilginin aktif paylaşımı, işkolu konseylerinin sorumluluklarında kurumsallaşmış bir şey olarak, işleyişi için esastır. Dahası Hayek’in miyop bireyciliği, Hilary Wainwright’ın çok güçlü bir şekilde savunduğu gibi genellikle piyasaların dışında, çalışmalarını ve topluluklarını ele alan gruplar ve hareketler arasındaki tartışmalarda ve münazaralarda meydana gelen gayri resmi <em>kolektif </em>diyalogdan gelen bilgeliği göz ardı etmektedir. </p>



<p>En önemlisi Hayek’in çerçevesi küçümseyici bir sınıfsal önyargıya sahiptir – Hayek sadece üst sınıfta bulunan bilgiyle ilgilenmektedir. Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan ve iş süreçlerinde en doğrudan deneyime sahip olan işçilerin bilgisi onu hiç ilgilendirmez. Kapitalizmde işçilerin bilgilerini işverenlerden saklamak – “askerlik” yapmak- için genellikle iyi nedenleri olduğu, çünkü bu bilgileri aktarmanın kendi koşullarına yardımcı olmayabileceği ve hatta olumsuz sonuçlar doğurabileceği (örneğin çalışma standartlarının sıkılaştırılması) olasılığını dikkate almaz. Buna karşılık sosyalizmin temel amaçlarından biri çalışan insanların yaratıcı potansiyellerini özgürleştirmek ve daha da geliştirmektir ve bu da bilginin maksimum düzeyde karşılıklı paylaşımını içerir. </p>



<p>Von Mises’in takipçileri de benzer şekilde girişimciliğin çeşitli kurumsal ortamlarda gerçekleşebileceği ihtimalini dışladılar. Yine de kapitalizm altında bile teknolojik atılımların tarihi her zaman bir dizi izole düşünürün aniden akıllarında belirenlerden daha fazlasıydı. Mariana Mazzucato’nun en önemli Amerikan inovasyonlarından bazıları üzerine yaptığı detaylı çalışmada gösterdiği gibi, aslında “işletmelerin almayacağı riskleri almaya istekli olan” ve “internet, nanoteknoloji, biyoteknoloji ve temiz enerji dahil olmak üzere tamamen yeni piyasalar ve sektörler yaratarak dönüştürücü olduğunu kanıtlayan” devlettir. </p>



<p>Bu, sosyalist bir devletin kaçınılmaz olarak Amerikan devleti kadar yenilikçi olacağını ima etmek için değil, daha ziyade açgözlülüğün yenilik için tek itici gücü olması gerekmediği anlamına gelmektedir. Dinamik verimlilik, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için kaynak ve fırsat verilen toplumsal olarak kaygılı bilim insanları ve mühendislerin yanı sıra işçi kolektifleri içindeki karşılıklı işbirliği ve işyeri komitelerinin tedarikçileri ve müşterileriyle etkileşimlerinden de gelebilir. Daha da önemlisi sosyalizm, toplumun her seviyesinde nasıl yaşadığımız ve kendimizi nasıl yönettiğimiz konusunda yeniliklere odaklanan, gelişen ve çok daha geniş bir <em>toplumsal girişimciliği ortaya çıkarabilir. </em></p>



<p>Burada ampirik bir gözlem uygun görünmektedir. Son otuz yılda, ABD’de işçi başına üretim yılda yaklaşık yüzde 2 oranında artmıştır (sadece son on yılda çok daha yavaş). Bunun yarısından biraz azı ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu tarafından “sermaye derinleşmesine” (daha fazla yatırım) ve yaklaşık yüzde 0,8’i çok faktörlü üretkenliğe (kabaca daha fazla işgücü ve sermaye girdisinin etkisi hesaba katıldıktan sonra çıktıdaki artış olarak tanımlanır) bağlanmaktadır; geri kalanı ise “emek kalitesi” olarak adlandırılan değişikliklerle açıklanmaktadır. Sosyalizmin sermaye derinleşmesinde kapitalizmin gerisinde kalmasını beklemek için hiçbir neden yoktur, hele ki şirketler yatırım yapılmayan nakit yığınları üzerinde otururken ve mevcut gelirin radikal bir şekilde yeniden dağıtılması potansiyel olarak yeniden yatırım için muazzam kaynaklar bırakacakken. Ve eğer bir şey olursa, sosyalizmin halkın vasıf ve kapasitelerin geliştirilmesine öncelik verdiği için işgücü kalitesindeki büyümeyi artırması beklenir. Tartışma adına, sosyalizmin yatırım oranları ve emek kalitesi açısından kapitalizmle eşleştiğini, ancak çok faktörlü üretkenlik açısından kapitalizmin standartlarının yalnızca <em>yarısını </em>karşılayabildiğini varsayalım (yüzde 0,4’e karşılık yüzde 0,8). Bu, kapitalizmin yüzde 2’si yerine sosyalizm için yaklaşık yüzde 1,6’lık bir ortalama verimlilik artışı anlamına gelecektir. </p>



<p>Rekabetçi bir kapitalist ortamda, üretkenliği geride kalan firmalar işten atılma riskiyle karşı karşıya kalır. Ancak sosyalist bir bağlamda, geciken verimlilik daha yavaş büyüme anlamına gelse de mutlaka felaket anlamına gelmez. Bu örnekte kapitalist büyüme oranı (yüzde 2) sekiz yılda yüzde 17’lik bir bileşik artış yaratırken, sosyalist toplumun bu seviyeye ulaşması on yıl alacaktır – sosyalizmin çok daha büyük sosyal hedeflerine kıyasla kesin bir fark sayılmaz. Sorunların üstesinden gelmek için işbirliği yapan işçilerin potansiyel üretkenlik kazanımlarına ve daha önce de belirtildiği gibi özel mülkiyet engeli ortadan kalktığında kendi başına ortaya çıkabilecek mevcut bilginin sistematik olarak yayılmasının üretkenlik artışları için genellikle göz ardı edilen önemine izin verirsek aradaki fark daha da azalacaktır. </p>



<p>Ekonomistler son zamanlarda giderek artan bir şekilde piyasaların yüceltilmesindeki bazı sorunları kabul etmeye başladılar; sorunlar görmezden gelinemeyecek kadar açıktı. Verilen en önemli taviz, piyasaların “dışsallıklarla” çok iyi başa çıkamadıklarıydı; bu, mübadeleye taraf olmayan insanları genellikle olumsuz etkileyen mübadelelere bir göndermeydi. Ekonomistlerin bu tür “istisnalara” yanıtı, vergi ve sübvansiyonlarda değişiklikler önermektir, böylece normun bu istisnalarında yer alan gerçek maliyetlerin toplamı içselleştirilir. Buradaki aksaklık, söz konusu dışsallıkların çevre ve piyasaların eşitsizlik, halk kapasiteleri ve esaslı demokrasi üzerindeki etkileri gibi hayatın ta kendisi olan sonuçları içermesidir. Bu durum, kapitalist piyasaların temelinde yatan tüketim kültürüne ve doğanın metalaştırılmasına meydan okuması ve çevresel tehditlerin ölçeğini ele almak için yaygın bir planlama yapma konusundaki pratik kaygılarıyla en popüler şekilde çevre krizi durumunda ortaya çıkmıştır. </p>



<p>Buradaki mesele, Marx’ın 1859 tarihli <em>Ekonomi Politiğin Eleştirisi’</em>ninönsözünde yaptığı gibi, kapitalist toplumsal ilişkilerin üretici güçler üzerinde “pranga” haline gelmesiyle birlikte, toplumsal ilişkilerdeki dönüşümün sosyalizmin üretici güçlerin gelişimini sürdürmesine ve kapitalizmin kendi koşullarında bile kapitalizmi aşmasına izin vereceğini iddia etmek değildir. Durum böyle olabilir ya da olmayabilir, ancak bu iddia ne ikna edici ne de gereklidir. Sezgisel olarak üretici güçlerin geliştirilmesinin sadece bir tanesi olduğu çok çeşitli hedefleri olan bir toplumsal sistemin, bu hedefin tekilliği tarafından tüketilen bir toplumu aşacağını iddia etmek zorlamadır. Teşvik-eşitlikçi denge bu değiş tokuşun altını çizmektedir. Sosyalizme giden yolun, inşası da dahil olmak üzere, yol boyunca fedakarlıklar ve seçimler içereceğini kabul edersek, insanları sosyalist davaya kazanmak ve onları orada tutmak, sosyalizmin sadece daha fazla adalet, daha fazla demokrasi, daha fazla işyeri kontrolü değil, aynı <em>zamanda daha fazla </em>büyüme getireceğine dair sorgulanabilir vaadinden ziyade, <em>farklı </em>bir şeye duydukları arzuya dayanmak zorunda kalacaktır. </p>



<p>Mesele, “verimlilik” kavramının tartışmalı bir alan olmasıdır. Sermaye için işsizlik, işçi sınıfı disiplinini zorlamak için işlevsel bir sınıf silahıdır; sosyalistler için ise açık bir israfı temsil eder. Çalışma temposunun hızlandırılması şirket verimliliği için bir artı, işçiler için ise bir eksidir. Demokratik müzakereler için harcanan zaman kapitalist işverenler için katma değer yaratmayan bir maliyet, sosyalistler için ise bir önceliktir. Tam zamanlı çalışanlar için çalışma saatlerinin azaltılması, kapitalist işverenler için açılmaması gereken bir Pandora’nın kutusudur; işçiler için ise verimliliği artırmanın temel nedenidir. Sosyalizmi savunmanın talep ettiği şey, kapitalizmle verimlilik karşılaştırması yapmak değil, tüm sakinlerinin tam ve çeşitli potansiyellerine hitap edecek şekilde yapılandırılmış bir toplumun, kendi koşullarında, faaliyetlerini koordine etmede, yeni teknolojilerin, ürünlerin ve demokratik örgütlenme/yönetim biçimlerinin geliştirilmesinde ve emek kapasitesinin diğer insani uğraşlara uygulanabilmesi için serbest bırakılmasında <em>makul ölçüde </em>verimli olup olamayacağıdır. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Süreç Olarak Sosyalizm</h2>



<p>Burada gündeme getirilen farklı ancak birbiriyle örtüşen planlama katmanları sistemi, çeşitli planlama mekanizmalarını içerecektir: doğrudan idari, istişare, yinelemeli müzakereler, yetkilendirilmiş organlar aracılığıyla kararlar, doğrudan işbirliği, geniş ölçüde farklı özgürlük derecelerine sahip piyasalar. Ve sözde piyasa dengesinin ve hayali merkezi planların algoritma ve bilgisayar modellerinin zarafetinin aksine, bu kaçınılmaz olarak planlamanın ortodoks savunucuları için aforoz olan bir şeyi beraberinde getirecektir – önemli derecede “dağınıklık”. </p>



<p>Örneğin, işyerleri kendilerini birden fazla işkolunda bulabilirler. İşkolları arasındaki sınırlar genellikle bulanık ve istikrarsızdır, teknolojik değişimlerden ve sosyal önceliklerden etkilenir. Herhangi bir katman içinde bir değil birçok planlama mekanizması olabilir. Merkezileşme ve ademi merkezileşme arasındaki denge değişken olacaktır. Yere özgü bilgiye sahip çalışanların ve bölgesel organların sürekli olarak kuralsız ayarlamalar yapmak için ihtiyaç duydukları merkezi olmayan esnekliğe izin vermek hem olumlu hem de yıkıcı olabilir (planlamacılar da bir dereceye kadar esnekliğe ihtiyaç duyacaktır). Belirli işyerleri ve topluluklar arasındaki ilişkiler çatışan çıkarlar içerebilir – aynı hanelerde ve bireylerde bile içselleştirilmiş çatışmalar. Bürokratikleşme eğilimleri ve kazanılmış çıkarların ifadeleri tamamen ortadan kalkmayacaktır. Uluslararası ekonomi ile etkileşimler belirsiz ve en iyi ihtimalle yarı planlı olacaktır. Sosyalistlerin özgür kolektif mallara vurgu yapma tercihine aşağıdan (ve yukarıdan) demokratik olarak meydan okunabilir. </p>



<p>Piyasaların ve merkezi planların kağıt üzerindeki düzenliliğinden uzaklaştığımızda açıkça görüleceği üzere, bu düzensizlik derecesi kısmen her karmaşık toplumsal organizmanın gerçeklerini yansıtmaktadır. Ancak burada başka bir şey daha var. Sosyalizmdeki düzensizlik aynı zamanda onun daha büyük ve çok yönlü özlemlerinin de bir ifadesidir: Her şeyi kolay göstergelere (kâr ve rekabet gücüne çok düzgün bir şekilde uyanlar gibi) indirgemeyi reddetmesi; inşa etmek, yaratmak ve zevk almak için insan kapasitelerinin en geniş yelpazesini geliştirme ısrarı; en gerçek demokrasiyi yaratma taahhüdü. Tüm bunlar rahatsız edici bir dağınıklık yaratabilir, ancak William Morris’in Bellamy’nin ütopyasını eleştirirken ifade ettiği gibi, “yaşam çeşitliliğinin, koşulların eşitliği kadar gerçek Komünizmin bir amacı olduğu ve bu ikisinin birleşmesinden başka hiçbir şeyin gerçek özgürlüğü getirmeyeceği” gerçeğinin bir tezahürü olarak en iyi şekilde takdir edilir. </p>



<p>Burada temel olan, sosyalizmin bir süreç olarak doğasıdır. Wlodzimierz Brus, Doğu Avrupa’daki sosyalizm deneyimi üzerine düşünürken, “<em>üretim araçlarının toplumsallaşmasının bir </em>kerelik bir olay değil, bir <em>süreç olduğu</em>” ve “otomatik olarak belirli bir yöne doğru eğilim göstermeyebileceği … [ve] hatta gerileyebileceği” konusunda uyarıda bulunmuştur. Bir düzeyde, “süreç” üzerindeki bu vurgu banal görünebilir – her şey bir süreç değil midir? Ancak bu konuda ısrarcı olmak, daha önce hiç başarıyla gerçekleştirilmemiş bir şeyi uygulamaya koymaya çalışmanın tüm belirsizlikleriyle birlikte, ele aldığımız şeyin ölçeğini ve hırsını hatırlatır. Mesele sadece sosyalizmin devrim sonrası ilk günlerinde kuşkusuz her türlü zorlukla karşılaşacağı ve eksikliklerin uzun bir geçiş döneminde de devam edebileceği değildir. Mesele, sosyalizmin inşasının <em>sürekli </em>olarak belirsiz bir oluş halinde olduğunun anlaşılması gerektiğidir. Nirvana sağlamaktan çok uzak olan sosyalizmin sunduğu şey, yaşamı niteliksel olarak daha iyi ve daha zengin hale getirmenin önündeki kapitalist engelleri kaldırdıktan sonra insanlığın “giderek daha bilinçli bir şekilde kendi tarihini yapmaya” başlayabileceğidir. </p>



<p>Bu başlangıçlar, sosyalist dönüşüme yol açan bir dizi olumsallığa bağlı olacaktır (her geçişi farklı kılacak ve dolayısıyla tek bir modele indirgenemeyecek olumsallıklar): Sosyalizme geçiş (yatırım grevleri ve sermayenin çıkışı da dahil olmak üzere) fiziksel sermaye üzerinde ne kadar yıkıcı oldu? Kapitalist sınıf ne kadar kararlı bir şekilde yenilgiye uğratıldı? İktidara gelen işçi sınıfı ne kadar gelişmişti – örneğin uzun bir yürüyüşle mi yoksa sistemin ani çöküşünden sonra mı iktidara geldi? İşçiler <em>arasında </em>konut dağılımı ne kadar eşitsizdi ve bu nasıl çözülecek? Uluslararası bağlam ne kadar elverişli ya da düşmanca? Ve belki de en endişe verici olanı, devralınan çevresel krizin boyutu ne olacak? </p>



<p>Bu olumsallıklar, eski iktidar temelleri etkili bir şekilde ortadan kaldırıldıktan sonra bile devam edecektir. Bunun nedeni kısmen, bireyler arasındaki farklılıkların (örneğin) yaş ve cinsiyet farklılıkları, çatışan kişisel tercihler, farklı sosyal işlevlerin etkisi nedeniyle devam edecek olmasıdır. Daha fazla teşvik ve serbest kolektif malların bireysel tüketime göre büyümesinin tersine çevrilmesini savunanlar olacaktır. “Çok şey bilmeyenlerin” demokratik hakimiyetine karşı uzmanlık sahibi olanların etkisini yeniden canlandırma çağrıları olacaktır. Bir bölge diğerine karşı kayırılacak ve bu böyle devam edecek. Ve tüm bunlar, ileriye dönük en iyi yolun kesin olarak bilinmediği bir bağlamda gerçekleşecek. “Sosyalist planlama sanatı” der Troçki, “ne gökten zembille iner ne de iktidarın fethiyle birlikte kişinin eline tam anlamıyla verilir.” Bu sanat ancak “mücadele yoluyla, adım adım, birkaç kişi tarafından değil ama milyonlarca kişi tarafından, yeni ekonomi ve kültürün bir parçası olarak” keşfedilebilir ve yönetilebilir. </p>



<p>Bu sabırlı duyarlılık sosyalizmin yapı taşlarına ilişkin tüm tartışmaları beslemelidir, ancak demokratik vurgusu liderliğin önemini yadsımak olarak algılanmamalıdır (Troçki’nin kim olduğu göz önüne alındığında bu açıktır). Sosyalizmin olumsallıkları, kusurları, dağınıklığı ve kırılganlığı ışığında, liderlik en yaratıcı demokratik katılımı kolaylaştırmak için özellikle önemli olacaktır. Bu liderlik devrimci parti ve devletin birleşmesinden gelemez; demokratik sosyalizm ve parti tekeli uyumlu değildir. Ancak parti siyaseti böyle bir liderlik için mücadele edecek ve devrimci partinin devrim sonrası rolü kritik olacaktır. Demokrasi tek başına sosyalizmin duraksamayacağını ya da tersine dönmeyeceğini garanti etmez. Sosyalizmin ilerlemesi, sosyalizmin en iddialı uzun vadeli eşitlikçi, katılımcı ve kalkınmacı hedeflerine bağlı olan parti ya da partilerin – görevde ya da dışarıda – rolüne bağlı olmaya devam edecektir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Sonuç</h2>



<p>Bu makale, sosyalizmin neye benzeyeceğini ve açmazlarıyla nasıl başa çıkabileceğimizi ele almanın, insanları sosyalizme kazanmanın ayrılmaz bir parçası olduğu konusunda ısrar etmektedir. Bu, sosyalizmin işleyişini detaylandırırken ne kadar ileri gitmemiz gerektiğine “bağlıdır” çünkü sosyalist toplumların karşılaşacağı belirli sorunlar, onları doğuran devrim türünden ayrılamaz ve çünkü sosyalizmin nasıl evrileceği hakkında yapabilme diyalektiğinden bağımsız olarak bilebileceğimiz çok şey vardır. İddia edebileceğimiz tek şey, sosyalizmin insanlığın bireysel ve kolektif ihtiyaç ve potansiyellerini gerçekleştirme yolunda ilerlemek için elzem olduğu ve sosyalist olmanın hayatlarımızı sosyalizm sadece gerekli değil mümkünmüş gibi yaşamak anlamına geldiğidir. </p>



<p>Elbette işin püf noktası şu ki, “sanki” hali hazırda kendini adamış olanları ayakta tutabilirken, büyük çoğunluk için yeterince iyi değildir; daha fazlası gereklidir. Bu makalede ortaya koyduğumuz şey sosyalizmin güvenilirliğini artıran bir dizi örnek kurumsal düzenleme ve toplumsal ilişki – bir <em>çerçeve – </em>olan“ölçülü bir daha fazlası”dır. Bu çerçevenin unsurları aşağıdaki temalarda özetlenebilir. </p>



<ul>
<li><strong>İşyeri Kolektifleri</strong>: İşçilerin işyerleri üzerindeki kontrolü sosyalizm için temeldir. Ancak bu tür parçalı bir kontrol, işçilerin özel çıkarlarının toplumsal çıkarla nasıl bağdaştırılabileceği ve yukarıdan gelen direktiflere karşı işçi özerkliğinin nasıl korunacağı sorularını gündeme getirmektedir. Bunu ele almak için piyasalara önemli bir rol düşmektedir. </li>



<li><strong>Piyasalar</strong>: Sadece seçenekleri barındıran piyasalar sosyalist projeye açıktır ancak temel sosyalist ilkelerin altını oyan emek ve sermaye piyasaları yasaklanmalıdır. İşyeri kolektiflerinin içinde yer aldığı ticari piyasalar pratik gerekliliklerdir ancak rekabeti de beraberinde getirdiklerinden eşitlikçi hedefleri tehdit ederler. </li>



<li><strong>İşkolu Konseyleri</strong>: Devlet bakanlıklarının, işkollarındaki her bir işyeri kolektifinin delegelerinden oluşan işkolları işçi konseylerine dönüştürülmesi iki kritik amaca hizmet etmektedir. İşçiler ve devlet arasındaki (işçi kolektifleri ve merkezi plan arasındaki) iktidar dengesinde büyük bir değişim meydana getirir ve işkolu konseylerine, işyerleri arasındaki üretken uçurumları daraltmak amacıyla piyasaları düzenleme kapasitesi ve yetkisi sağlar. </li>



<li><strong>Mekânsal Yetki Devri</strong>: Planlamanın bölgesel olarak devredilmesi, kentsel yeniden yapılanma, yerel hizmetler, toplum ve kültürün önemini vurgular. Planlamayı etkilenenlere yaklaştırır ve planlama süreçlerine katılanların sayısını çoğaltır. Sosyalizm, toplumsal olanın daha fazla ön plana çıkacağı sinyalini vererek çalışma süresinin kısaltılması vaadini yerine getirdikçe, mekânsal-toplumsal planlamanın önemi, üretimin örgütlenmesine ilişkin daha dar ikilemlerin çözümüne daha önce verilen ağırlığa kıyasla artacaktır. </li>



<li><strong>Planlama Katmanları</strong>: İşyeri kolektiflerinin özerkliğinin korunması ve sektörlerin, bölgelerin ve piyasaların daha büyük rol oynaması, plan-piyasa ikileminden “planlama katmanlarına” dayalı bir paradigmaya geçişi önermektedir. Planlamacıların yoğunlaşmış gücünü azaltarak, planlama kapasitelerini geniş bir alana yayarak ve çeşitli katmanlar üzerinde karşılıklı denetimler getirerek sosyalist demokrasi önemli ölçüde derinleştirilir. </li>



<li><strong>Merkezi Planlama Kurulu</strong>: Planlama katmanlarına geçiş sosyal oligarşinin gücünü zayıflatırken, merkezi planlama kurulunun (CPB) kapasitesini mutlaka zayıflatmaz. Artık aşırı yüklü olmayan SPK daha etkili hale gelebilir; yeni işkolları ve bölgesel kapasiteler merkezin kilit planlarını yürütmek için faydalı araçlar haline gelebilir; ve SPK bazı işlevlerinden vazgeçtikçe diğerleri daha da önemli hale gelebilir ve yenileri gerekli olabilir. </li>



<li><strong>Devletin Dönüşümü</strong>: Devlet ne devrimci parti ile birleşir ne de yok olur. Aksine, planlama ve denetleme rolü, planlamanın demokratikleştirilmesi, planlamanın çeşitli katmanlarıyla ilişkisi ve kamu çalışanları arasında geliştirmesi gereken “kızıl uzmanlık ve bağlılık” da dahil olmak üzere devletin teşvik etmesi gereken yeni kapasiteler açısından dönüşüme uğrar. </li>



<li><strong>Liberal Siyasi Özgürlükler</strong>: Değişimin hızını ve yönünü etkileyebilen siyasi partilerin yer aldığı çekişmeli seçimler de dahil olmak üzere liberal siyasi özgürlükler sosyalist demokrasinin temel bir unsurudur. </li>



<li><strong>Sosyalizmin “Dağınıklığı”: </strong>Sosyalizmin her şeye gücü yeten, olacakları planlayabilme kapasitesi kavramlarına karşın, sosyalizmin özellikle “dağınık” bir toplumsal örgütlenme biçimi olması muhtemeldir. Bu bir hakaret olarak algılanmamalıdır; daha ziyade sosyalizm hakkında ilham verici olan her şeyden kaynaklanır: tartışmalı bir deney, keşif, öğrenme süreci olarak olumsallığı; en iddialı demokratik ve eşitlikçi hedefler; büyük “yaşam çeşitliliğine” yaratıcı bir şekilde katılma açılımı. </li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Sam Gindin</strong> – “<a href="https://jacobin.com/2019/03/sam-gindin-socialist-planning-models" target="_blank" rel="noopener" title="">We Need to Say What Socialism Will Look Like</a>“, (Erişim Tarihi: 02.05.2024)</p>



<p><strong>Çeviri</strong>: Yener Çıracı</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Not: </strong>Bu içerik birdunyaceviriblog ile işbirliğimizin bir parçasıdır. Sitelerini <a href="https://birdunyaceviriblog.wordpress.com/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ziyaret etmek için tıklayınız.</a></p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sosyalizmin-neye-benzeyecegini-soylemeliyiz-sam-gindin/">Sosyalizmin Neye Benzeyeceğini Söylemeliyiz – Sam Gindin</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Elitler Genetik Olarak Farklılar – Cremieux Recueil</title>
<link>https://trafikdernegi.com/elitler-genetik-olarak-farklilar-cremieux-recueil</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/elitler-genetik-olarak-farklilar-cremieux-recueil</guid>
<description><![CDATA[ Aşağıda gösterilen üç kardeş İsrail’in elit özel keşif birimi Sayeret Matkal’ın üyeleri. Bu birimin birçok üyesi zamanla İsrail’de siyasete atılmıştır (başbakanlar, savunma bakanları, Knesset üyeleri vb.). Ortaki kardeş en büyükleri. Başarısız bir tank tümenini Golan Tepeleri’nin önde gelen birimlerden birine dönüştürmeyi başaran bu adam 1976 yılında Entebbe Operasyonunda İsrailli hücum timine liderlik ederken öldü. Operasyondan önceki olayları o zamanlar haberleri takip eden herkes biliyordu: bir uçak kaçırılmıştı, fidye istendi, pazarlıklar başladı. Yine de ince ayrıntıları hatırlamakta fayda var. 27 Haziran 1976, 139 numaralı Air France uçağı 246 yolcu ve 12 kişilik mürettebat ile Tel Aviv’den ayrıldı. Uçak Yunanistan Atina’ya indiğinde elli sekiz
The post Elitler Genetik Olarak Farklılar – Cremieux Recueil first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/12/c9dc9f46-3b47-4279-9b35-d7f5a0a77112_800x565.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Elitler, Genetik, Olarak, Farklılar, –, Cremieux, Recueil</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Aşağıda gösterilen üç kardeş İsrail’in elit özel keşif birimi Sayeret Matkal’ın üyeleri. Bu birimin birçok üyesi zamanla İsrail’de siyasete atılmıştır (başbakanlar, savunma bakanları, Knesset üyeleri vb.). Ortaki kardeş en büyükleri. Başarısız bir tank tümenini Golan Tepeleri’nin önde gelen birimlerden birine dönüştürmeyi başaran bu adam 1976 yılında <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Entebbe_raid">Entebbe Operasyonunda</a> İsrailli hücum timine liderlik ederken öldü.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F436af293-777c-43cc-94e7-84ebf056ea2b_640x428.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F436af293-777c-43cc-94e7-84ebf056ea2b_640x428.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Operasyondan önceki olayları o zamanlar haberleri takip eden herkes biliyordu: bir uçak kaçırılmıştı, fidye istendi, pazarlıklar başladı. Yine de ince ayrıntıları hatırlamakta fayda var. 27 Haziran 1976, 139 numaralı Air France uçağı 246 yolcu ve 12 kişilik mürettebat ile Tel Aviv’den ayrıldı. Uçak Yunanistan Atina’ya indiğinde elli sekiz yolcu daha aldı ve bunların dördü uçağı kaçıracaktı. Uçak Paris’e doğru yola çıktı ancak kısa bir süre sonra Marksist Filistin Halk Kurtuluş Cephesinden iki Filistinli ve iki Alman tarafından ele geçirildi. Rota derhal Bingazi Libya olarak değiştirildi.</p>



<p>Uçak yakıt ikmal ederken yedi saat boyunca Bingazi’de bekledi ve bu süre içerisinde korsanlar olayın stresinden çocuğunu düşürdüğünü iddia eden hamile bir rehineyi serbest bıraktı. Kısa bir süre sonra ise Bingazi’den ayrılarak asıl istikameti olan, Güney Uganda’daki Entebbe Havalimanına doğru tekrar yola çıktı. Vardıklarında korsanlar dört arkadaşları tarafından karşılandılar ve Ugandalı diktatör İdi Amin’in kuvvetleri tarafından desteklendiler. Bu andan itibaren İsrail hükûmetine taleplerini iletmeye başladılar. Ancak hiçbir şey işe yaramadı ve nihayetinde İsrail rehineleri güç kullanarak kurtarmak zorunda kaldı.</p>



<p>İsraillilerin Kenya hava sahasında uçaklarına yakıt ikmali yapabilmek için izin almalarının ardından operasyon başladı. Hücum timi Şarm El-Şeyh’den yola çıktı ve Kızıl Deniz’i aştıktan sonra Etiyopya ve Kenya üzerinden geçtiler. Yakıt ikmalinden sonra Entebbe’ye doğru devam ettiler ve saat 23:00 sularında iniş yaptılar. Tim, İdi Amin’in gösterişçi biri olduğunu ve Land Rover’lar tarafından çevrelenen Mercedes’i ile dolaştığını biliyordu. Bu yüzden yanlarında siyah bir Mercedes ve Land Rover’lar getirdiler. Bunlarla kontrol noktalarından kolayca geçebileceklerini umuyorlardı. Ancak işe yaramadı: ilk kontrol noktasına ulaştıklarında orada konuşlanmış Ugandalı nöbetçiler şüphelendiler çünkü İdi Amin yakın zamanda <em>beyaz</em> bir Mercedes almıştı. Durdurulup kenara çekildikten sonra İsrailli komandolar nöbetçileri susturuculu tabancalar ile vurdular. Komandolardan biri ise aceleci davrandı ve susturucusuz bir otomatik tüfek ile ateş açtı. Tim planlarında değişikliğe gitmek zorundaydı.</p>



<p>Komandolar koşarak ve hem İngilizce hem de İbranice “Yerde kalın! Biz İsrail askerleriyiz!” diye bağırarak terminale girdiler. İki İsrailli rehine ayağa kalktı ve yerde kalmaları söylendiği için komandolar tarafında korsan sanılarak vuruldular. Korsanlar İsrail komandolarına ateş açtıktan sonra bir diğer rehine çapraz ateşe yakalandı.</p>



<p>Alman korsanlardan birini bertaraf ettikten sonra komandolar rehinelere ulaşarak “Diğerleri nerede?” diye bağırdılar. Rehineler elleriyle işaret ettikten sonra komandalar o yöne el bombaları attıktan sonra giriş yaparak geriye kalan korsanları öldürdüler. Artık tahliye sorununu çözmeleri gerekiyordu.</p>



<p>İsraillilerin yanlarında getirdiği C-130 Hercules uçakları asfalt pist üzerinde konuşlanmıştı ve birkaç zırhlı personel taşıyıcı indirilmişti. Bir yandan da İsrailliler peşlerinden havalanmamaları için yakındaki Uganda MIG’lerini imha etmişlerdi. Tim rehineleri uçaklara doğru getirirken Uganda askerleri kaçmakta olan İsraillilere kontrol kulesinden ateş etmeye başladı. Komandolar Ungandalıların ateşini RPG’ler ve makineli tüfeklerle bastırdılar ve nihayet havalimanındaki 106 rehinenin 102’sini kurtarabildiler. Kurtulan rehinelerden 10’u ve komandoların 5’i çatışmada yaralandı, karşı tarafta ise 7 korsan ile 45 Uganda askeri öldürüldü ve on bir ila otuz adet Uganda uçağı imha edildi. İsrailli komandolar yalnızca bir zayiat verdi: yazının başındaki fotoğrafta, ortadaki genç adam.</p>



<p>Maktulün çocuğu yoktu ancak geride iki erkek kardeşini bıraktı. Bunlardan ilki başarılı bir radyolog ve oyun yazarı, diğeri ise İsrail’in başbakanı olacaktı. Onun adı Yonatan Netanyahu idi, kardeşleri ise Iddo ve Binyamin.</p>



<p>Bu üç kardeşin her biri oldukça başarılı insanlardı ve Yonatan bu üçün en akıllısı olarak görülüyordu. Hayatı böyle aniden ve anlamsızca sonlanmasaydı kardeşi yerine İsrail’in başbakanı olabileceği düşünülüyor. Yine de bu gençlerin her biri yetenekliydi ve birçok başarı elde ettiler. Neden etmesinler ki? Ne de olsa <a href="https://web.archive.org/web/20231031214233/https:/www.timesofisrael.com/netanyahu-reveals-roots-go-back-to-spain/">Binyamin Netanyahu saygın haham Vilna Gaon’un soyundan geldiğini iddia etti</a> ve <em>yetenek dediğimiz de onlar için sıradan bir şey.</em> Komando olmanın gerektirdiği yeteneklerin diğer alanlarda da işe yaradığını görmek için sadece eski Sayeret üyelerin başarılarına bakmak yeterli; üstelik bu yeteneklerin siyaset, tıp, din adamlığı, bilim veya sanat gibi alanlarda başarıya ulaşmakla belirgin bir alakası olmamasına rağmen.</p>



<p>Netanyahu’nun iddia ettiği soyu doğru olmasa bile ailesinin başarılarını inkâr etmek zor. Büyükbabası Nathan Mileikowsky Özgürleşme sırasında başarılı bir aktivist, yazar ve <em>haham</em> idi. Babası Benzion başarılı bir aktivist olacak kadar zamanı olan saygın bir tarihçi ve Ivy League<a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-1-148224311">1</a> profesörüydü. Kuzeni Elisha Netanyahu İsrail Teknoloji Enstitüsü’nde Fen Fakültesi Dekanı olarak görev alan bir matematikçiydi ve İsrail Yüksek Mahkemesi Yargıcı Shoshana Netanyahu (née Shenburg) ile evlendi. Oğulları ise başarılı bilgisayar bilimci Nathan Netanyahu.</p>



<p>Bu çok ilginç çünkü belli ki bu aile aşırı yüksek seviyede bir yeteneğe sahip ve fertleri yeteneklerini çeşitli şekillerde uygulamaya koyuyorlar. Onlar kısaca <em>elitler</em>. Yaptıkları her şeyde elitler; terörist yakalamaktan ulus devleti yönetmeye, cemaatleri kontrol edecek yasayı uygulamaktan en yakın komşuyu bulmak için optimal algoritmayı geliştirmeye ve dahası. Herhangi birinin hayatta başarısız olması düşük bir ihtimal.</p>



<p>Netanyahu ailesi çok ilginç ama yetenek seviyeleri hiç de nadir değil. Atom bombasının geliştirilmesine dahil olan akrabalarıyla veya <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Darwin%E2%80%93Wedgwood_family#Victuallers">Darwin-Wedgwood-Galton</a> gibi diğer saygın ailelerle karşılaştırılabilirler:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F71c6be1d-e668-459c-b2ef-27b9af13760c_1100x469.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F71c6be1d-e668-459c-b2ef-27b9af13760c_1100x469.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Şaşırtıcıdır ki eğer birkaç saygın aileyi yabancı bir ülkeye yerleştirirseniz onlar ile elit bir <em>grup</em> oluşturabilirsiniz.<em> </em>Şansımıza, bu tür süreçler incelenmiş: 2014 yılında Kaliforniya Üniversitesi’nden iktisat tarihçisi <a href="https://web.archive.org/web/20231023214307/https:/www.brookings.edu/articles/the-author-of-the-son-also-rises-responds/">Gregory Clark o zamanlar yeni yayımlanmış olan </a><em><a href="https://web.archive.org/web/20231023214307/https:/www.brookings.edu/articles/the-author-of-the-son-also-rises-responds/">The Son Also Rises (ing. Oğul da yükselir)</a></em><a href="https://web.archive.org/web/20231023214307/https:/www.brookings.edu/articles/the-author-of-the-son-also-rises-responds/"> kitabını okurlarımızın önemsiz addedeceği bazı eleştirilere karşı savunmuş.</a> Yine de önemli bir şeye dikkat çekmiş:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Etnik olarak homojen gruplar içindeki sosyal statü araştırmaları genetiğin neticelerde önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Bu yüzden elitler ve alt sınıflar ait oldukları nüfustan seçilim ile ayrılırsa genetik olarak genel nüfustan farklılık gösterirler. Bu farkların ortadan kalkması için nesiller geçmesi gerekir. Bu “çirkin” bir gerçek değil. Bu “güzel” bir gerçek de değil. Bu sadece bir gerçek.</p>
</blockquote>



<p>Bu gerçek, modern ve eşitlikçi hassasiyetlerimize bir tokat gibi çarpıyor. Ancak yine de doğru: birçok süreç statüye ulaşmanın altında yatan genetikler konusunda gruplar arasında farklar yaratabilir.</p>



<p>Örneğin Lübnan’daki dağılımın en tepesindekilerden birazını sıyırıp <a href="https://web.archive.org/web/20231031012527/https:/en.wikipedia.org/wiki/Carlos_Slim">Meksika’ya koyarak başarılı bir elit grup yaratabilirsiniz</a>. <a href="https://human-resources-health.biomedcentral.com/articles/10.1186/s12960-017-0217-0">Afrika’dan doktorlar getirerek</a> aynısını Amerika’da da yapabilirsiniz. İmkanlar sınırsız ve <a href="https://www.journals.uchicago.edu/doi/abs/10.1086/706900">göç, elit bir grup yaratmanın yalnızca en belirgin yöntemi</a>. Katılımcı ve sınıflandırıcı süreçler saymakla bitmez! Elitler oluşturabilecek bazı süreçleri inceleyelim.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Japonya</h2>



<p>Göç güçlü bir kuvvet ve Japonya uzun zamandır devam eden kısıtlamacılığı ile bilinen bir ülke. Bu yüzden ihraç edilmiş elit kesimleri olmaması şaşırtıcı değil. Ancak onların da kendi yetiştirdikleri elitleri var. Bunlardan en belirgin ikisi çok bilinen Samuraylar ve daha az bilinen Kazokular. Gregory Clark bu grupların tecrübelerini <em>The Son Also Rises</em> kitabında ve <a href="https://web.archive.org/web/20230823041726/https:/faculty.econ.ucdavis.edu/faculty/gclark/The%20Son%20Also%20Rises/Japan%202012.pdf">2013 tarihli Tatsuya Ishii ile hazırladığı makalede</a> detaylı olarak anlatmıştı.</p>



<p>Samuraylar resmî olarak 12. yüzyıl ve Meiji dönemi arasında faaliyet gösteren antik soydan gelen savaşcı soylulardı. Kazokular ise 1869 ve 1947 yılları arasında varlık süren daha yeni bir kurumdu. 1947 yılında dağıtılmalarının sebebi ise şaşırtıcı bir sebep değil: Meiji Restorasyonu reformcularının Samuraylığı bitirdiği gibi, Amerikalılar da Japonya’nın modern anayasasını yazdıklarında Kazokuları sonlandırdı. İki grubunda önemli bir ortak özelliği ise resmî olarak verilmiş sosyal statülerini kaybetmiş olsalar da konumlarını ellerinde tutmuş olmaları.</p>



<p>Kazoku asilzadeleri başlangıçta yalnızca 427 aileden oluşuyordu ancak Japonya’nın hizmetinde kendilerini öne çıkaran bireylerin de soyluluğa alınması ile üye sayısı genişledi. 1946 yılında 1.011 aileyi içinde barındırıyordu, yani kısa ömründe bu sayıda iki kattan fazla arttırmıştı. Bu grupların elit statülerinini ne kadar iyi koruduklarını anlayabilmek için akademideki yüksek temsil oranlarına bakabiliriz. Devlet maaşlarını, arazi haklarını ve diğer ayrıcalıklarını kaybettikten sonra bugün bile akademik makale yayımlamış olmaları ihtimali Samuray veya Kazoku olmayan Japon ailelere kıyasla on kat daha yüksek.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fb83a4b13-f8f1-436d-8986-ba058b8a40b8_1456x971.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fb83a4b13-f8f1-436d-8986-ba058b8a40b8_1456x971.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Kazokular ve Samuraylar tıp araştırmacıları arasında da fazla temsil ediliyor, hem de aşırı seviyede:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F05c92ff3-2056-404c-a0da-3b23b1acabda_1456x971.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F05c92ff3-2056-404c-a0da-3b23b1acabda_1456x971.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Japonya’nın en yaygın soyadları ile karşılaştırıldığında avukat ve idareci oranları da çok daha yüksek:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fe004b442-6a23-4166-9fd9-2a0a93baa3a4_1456x971.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fe004b442-6a23-4166-9fd9-2a0a93baa3a4_1456x971.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<h2 class="wp-block-heading">Gözde Mahkûmlar</h2>



<p><a href="https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0014498320300139">Gregory Clark’ın sosyal statü hakkında belgelediği bir diğer inanılmaz şey de</a> genellikle İngiliz eşdeğerinden çok daha gevşek olduğu düşünülen Avustralya sınıf sisteminin aslında bir o kadar katı olduğu.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Ff435daed-5df7-4672-8e51-7faeebcda99e_1456x971.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Ff435daed-5df7-4672-8e51-7faeebcda99e_1456x971.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Enteresan bir şekilde Clark aynı zamanda Van Diemen’s Land kolonisindeki (daha sonra Tazmanya) mahkumların pozitif seçilimden geçtiğini gösterdi. Aşırı derecede bir pozitif seçilimden geçmeseler de normalden daha yüksek bir statüye sahiplerdi. Bu mantıklı: mahkumlar çoğunlukla koloni yönetimi meslek sahibi olan kişiler istediği için veya borçları olduğu için gönderiliyordu. Bir kişinin borçlu olmasının, nüfusun borcu olacak kadar yüksek gelirli kesiminden olduğu veya arazi vb. mülklere sahip olduğu için vergi ödemekle yükümlü olduğu anlamına geldiğine dikkat etmek gerek.<a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-2-148224311">2</a> <em>Suç işleyebilmek insanları az çok elit yapıyordu! </em>Bunu Tazmanya’nın sert olmakla nam saldığı gerçeği ile eşleştirdiğinizde nispeten elit gruplar oluşturmanın tarifini çıkarmış olursunuz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Bengalli Brahminler</h2>



<p>Batı Bengal’de üst sınıflar alt sınıflardan daha uzun zamandır soyisim taşıyor olsa da bölgede soyisim kullanılmaya başlanması çoğunlukla gayet yeni bir durum. Batı Bengalli üst sınıfların birçoğu soyisimlerini yaklaşık Doğu Hindistan Ticaret Kumpanyası’nın vardığı zamanlarda elde etti. Bu üst sınıflar Doğu Hindistan Ticaret Kumpanyası’na dilekçeler verdiğinde Banerjee, Khan, Haldar, Mandal, Mitra, Sen, Datta ve Chatterjee gibi soyisimlerin fazlaca temsil edildiğini görüyoruz. Dilekçe verenlerin bu isimlerinden bazıları Hindu kökenlere sahip ve Brahminlere ait.</p>



<p><a href="https://web.archive.org/web/20220120042254/https:/faculty.econ.ucdavis.edu/faculty/gclark/papers/India2012.pdf">Clark ve Landes</a> alt kastlar ve yeterince temsil edilmeyen gruplar için açık kotaların uygulandığı bugün bile Kulin Brahminlerin elit mesleklerde aşırı temsil edildiklerini tespit etti. Yakın zamandan şu doktor ve hakim oranlarına bir bakın:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F324dee2a-b043-4110-be05-a4876600bd8f_1437x858.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F324dee2a-b043-4110-be05-a4876600bd8f_1437x858.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Makaleye göre bu aşırı temsil durumu Amerika’daki Hintliler arasında da görülüyor. Daha da ilginç olan ise açık rezervasyon politikalarının 1920 ve 2009 yılları arasında bu statü farklılıklarında pek bir değişiklik yaratamamış olması. Hiçbir Kulin Brahmininin doktor korunumunu rezervasyon yoluyla elde etmediğine dikkat etmeli. Ülkenin tarihte emsali olmayan pozitif ayrımcılık sistemi Kulin Brahminlerinin diğer gruplara göre konumunu değiştiremedi. Aslında işler Doğu Hindistan Ticaret Kumpanyası döneminde nasılsa şimdi de hâlâ aynı gibi duruyor, bu da sosyal statünün devamlılığını gösteriyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Cizye, Freddie Mercury ve Gâvur Vergisi</h2>



<p>Birçok azınlık gibi Mısırlı Kıptîler de tarihte zulme maruz kalmıştır. Buna rağmen bugün Kıptîler gayet iyi durumdalar, hem de sadece yabancı ülkelerde değil aynı zamanda anavatanları Mısır’da da öyle. Hatta gördükleri zulüm bu iyi durumlarına sebep olmuş olabilir.</p>



<p>Eğer Müslümanlar tarafından yönetiliyorsanız ama kendiniz Müslüman değilseniz onların koruması altında olur ve zımmî (<em>dhimmi)</em> olarak tanımlanırsınız. Müslümanların zımmîleri koruma sorumluluğu olduğu gibi zımmîlerin de Müslüman efendilerine karşı bir sorumlulukları vardı: cizye ödemek, inancını korumak isteyen gayrimüslimlere kişi başı ödetilen sabit bir vergi.</p>



<p>Bu verginin bazı nitelikleri vardı: sadece yaşlı, sakat veya hasta olmayan, münzevi veya köle olmayan, akli dengesi yerinde olan ve yalnızca Müslüman topraklarından geçmekte olmayan yetişkin erkeklerden alınıyordu. Bazen Müslüman bir hükümdarın ordusunda askerlik yaparak bu vergiden kaçınılabiliyordu. Buna karşın Müslümanlar zekât şeklinde yardımlar yapıyordu. Zekât her zaman zorunlu olmamakla birlikte miktarı, zorunlu olan cizyeye kıyasla daha düşüktü.</p>



<p>İşler cizye sorumluluklarını yerine getirmek olduğunda Müslüman yöneticiler kendilerine düşeni yapıyordu. Örneğin İranlı bir zımmî tarafından suikaste uğradıktan sonra Ömer bin Hattab ölüm döşeğinde şöyle demişti: “[Halefimin] Allah’ın ve Resulü’nün koruması altında olan gayrimüslimlerle ilgilenmesini, onlarla yapılan anlaşmaya [cizye anlaşmasına] uymasını, onlar adına savaşmasını ve onları güçlerinin ötesinde vergilendirmemesini istiyorum.” Gerçekten de Müslüman yöneticiler cizye ile aşırı vergilendirme eğiliminde değildi çünkü büyük bir gelir kaynağıydı.<a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-3-148224311">3</a> Ancak bazı yöneticiler diğerlerinden daha dindardı. Daha yüksek miktarda vergiler dayatarak daha çok insanın İslam’a girmesine sebep oldular.</p>



<p>İktisat tarihçisi <a href="https://www.cambridge.org/core/journals/journal-of-economic-history/article/on-the-road-to-heaven-taxation-conversions-and-the-copticmuslim-socioeconomic-gap-in-medieval-egypt/3407860149F95ACC44E489D1D7F526FB">Mohamed Saleh</a> bu cizyenin Mısır’ın Hıristiyan Kıptî nüfusu üzerindeki etkilerini detaylandırdı. Öncelikle Mısır’ın gayrimüslim (Kıptîler dahil) nüfusunun zamana nasıl yayıldığına bir bakalım:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F1e101bf4-ca32-42d3-8e4c-dae9a3745dd2_964x677.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F1e101bf4-ca32-42d3-8e4c-dae9a3745dd2_964x677.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>İslam Mısır’a gelmeden önce Yahudiler ve Melkanîler gibi Kıptî olmayan Hıristiyanların yanında Kıptîler nüfusun büyük bir kısmını oluşturuyordu. Mısır’ın Amr bin Âs tarafından İslam adına fethedilmesinden sonra M.S. 639 ve 642 yılları arasında Kıptî kesimin oranı din değiştirmeler, cinayetler ve göçler sebebiyle hızla düştü. Kıptîler ve Müslümanların vergi yükümlülükleri şu şekildeydi:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F3100fa45-7b2c-43e0-a409-dd50e4e0767a_1456x693.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F3100fa45-7b2c-43e0-a409-dd50e4e0767a_1456x693.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Mısır’da “ya öde ya da sonuçlarına katlan” kuralı hakim olduğundan 1200 ve 1500 yıllarında ve 1848-68 yılları arasında cizye yükümlülüğü daha yüksek olan bölgelerdeki nüfusun Kıptî oranı oldukça düşüktü:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Ff8d08c5a-4862-40f7-be0c-1d08dd402295_1456x1169.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Ff8d08c5a-4862-40f7-be0c-1d08dd402295_1456x1169.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Daha yoksul Kıptîler vergilerini ödeyemiyordu ve din değiştirmekten başka seçenekleri yoktu. Dolayısıyla Müslümanların ve Kıptîlerin temsil edildiği mesleklerin ayrıştığını görüyoruz:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F673af544-756a-4a3e-9d66-c567fdc84890_1456x832.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F673af544-756a-4a3e-9d66-c567fdc84890_1456x832.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Peki cizye Müslüman dünyasında başka elit gruplar da oluşturdu mu? <a href="https://web.archive.org/web/20220804025106/https:/e-archivo.uc3m.es/bitstream/handle/10016/35286/wh2203.pdf?sequence=1">Kukić ve Arslantaş</a> cizyenin Bosna’daki etkilerini araştırdılar. 1377 ve 1463 yıllar arasında varlığını sürdüren Bosna Krallığı, Osmanlı Sultanı II. Mehmed tarafından fethedildikten sonra bölgede bir din değiştirme dalgası başladı:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F26715063-c0de-4c79-ad06-a7ed775f25b9_1287x922.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F26715063-c0de-4c79-ad06-a7ed775f25b9_1287x922.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Hıristiyan bir ülke olan Bosna 1468 yılından 1600 yılına kadar %70 Müslüman bir ülkeye dönüştü. Şansımıza Osmanlılar iyi vergi kayıtları tutuyordu. Bu kayıtlar 1468’deki yerleşim yeri veya kasaba düzeyindeki hane gelirlerinin birçok potansiyel karıştırıcı faktör kontrol edildiğinde bile 1604’teki Müslüman nüfus oranı ile negatif ilişkili olduğunu gösteriyor. Bosna Osmanlı kontrolünden çıktıktan sonra bile bu ilişki devam ediyor: hane başına gelir Müslüman nüfus oranına <em>1879 yılında da </em>negatif ilişkili. Bu durum Saleh’in Mısır’da belgelediği seçici din değiştirme sürecini etkili bir şekilde tekrarlıyor. Kukić & Arslantaş cizyenin “Osmanlı’nın Bosna’yı fethi üzerine düşük gelirli hanelerin İslam’ı benimsemesini teşvik ettiğini” söylüyor. Yine de “ilk din değiştirme sürecinden sonra da dini aidiyet örüntüleri devam ediyor.” Başka bir deyişle din değiştirenlerin çoğu Osmanlı hükmünün kalkmış olmasına rağmen Müslüman kalmaya devam etti.</p>



<p>Yazarların erişebildiği veriler Bosnalı Hıristiyanların Mısırlı Kıptî Hıristiyanlar gibi yüksek eğitimli olduklarını <em>göstermedi</em>. Etnik temizlik ve seçici göç Hıristiyanların modern Bosna’da herhangi bir avantajı olmamamasına katkıda bulunmuş olabilir. Tito yönetimindeki Yugoslavya da modern Bosna Hersek’in ortadan kaldırmadığı etnik farkları özel sektör kotaları yoluyla ortadan kaldırmaya çalışmıştı, o yüzden Bosna’da seçici bir din değişiminin işaretleri örtbas edilmiş veya tarihte yer edinememiş olabilir.</p>



<p>Hıristiyanlar aynı zamanda eski Osmanlı İmparatorluğu’nda da oldukça azlar. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan kısa bir süre sonra Ermeniler, Süryaniler ve Yunan Hıristiyanlar için bir soykırım başlattı ki bu da şüphesiz mülklerinin bir kısmını ortadan kaldırmış olmalı. Cumhuriyet aynı zamanda gayrimüslimleri yoksullaştırmak amacıyla Varlık Vergisi’ni uygulamaya<a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-4-148224311">4</a> başladı. Bu vergi daha sonra açıkça ayrımcı olarak nitelendirilmiştir ve gayrimüslimler bunu cizyenin, yani “gavur vergisinin” geri dönüşü olarak görmüştür. Bu vergi belki de bir devletin en çok nefret ettiği etnik grupları sıralı bir şekilde listelemesine en yakın şey olarak nitelendirilebilir. Listenin başındaki Ermeni Hristiyanlar %232 oranında inanılmaz bir vergi ödemeye zorlanırken, onları %179 ile Yahudiler takip ediyordu. Bu verginin açıkça bir etnik tarafı vardı çünkü Hıristiyan Yunanlar “yalnızca” %156 oranında vergi ödemek zorundaydı. Müslümanlar ise aşırı düşük olan %4,94 oranında vergilendiriliyordu. Bu şartlar altında Müslümanlara doğru devasa bir varlık aktarımına ve çok sayıda gayrimüslimin geçiminden edilerek hapis kamplarında mahkûm edilmesine, birçoğunun da ölümünün kendi ellerinden olmasına şaşmamalı.</p>



<p>Pek başarılı bir diğer etnik grup da Parsiler. Birçok ünlü insan yetiştirmişler ve hayırseverlikleriyle ün kazanmışlardır. En ünlü Batılı üyeleri şarkıcı Freddie Mercury. Parsiler İran’da yaşayan Zerdüştî bir gruptu. Dört Halife döneminde Zerdüştîler orantısız bir şekilde devlet kademelerinde yer aldı. Ancak Emevîler konrolü ele aldığında Zerdüştîler bu makamlarda görev almaktan men edildiler. Bu birkaç farklı zulüm türleriyle bir araya geldiğinde birçok Zerdüştî’nin ülkeyi terk etmesine neden oldu ve bunun üzerine Parsiler oluşmuş oldu. İslam’a geçerek zulümden kaçabildikleri için de bu göç süreci yine bir nebze seçici oldu.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Okumak Zorunda Mıyım?</h2>



<p>Yahudilerin Avrupa’daki başarı hikayesini iyi biliniyor, o yüzden buna değinmeyeceğim. Ancak hikâye Avrupa’da <em>başlamıyor</em>. Ekonomist <a href="https://www.jstor.org/stable/40005026">Botticini ve Eckstein’</a>in bulgularına göre Yahudi başarısının hikayesi İslam’ın varlığından en az 600 yıl önce başladı.</p>



<p>Birinci milenyumun başlarında İsrail topraklarındaki baskın din Yahudilikti. Sâmirîler, Esseniler, Zealotlar ve en önemlisi Yazılı Tevrat’ı savunan ve Helenistik kültürü benimseyen Sadukiler ile hem Yazılı hem Sözlü Tevrat’ı savunan ve herhangi Yunan kültürü ve dilini benimsemeyi reddeden Ferisiler olmak üzere gruplara ayrılmışlardı. M.S. 63-65 civarında Ferisilere sempati besleyen Joshua ben Gamla her Yahudi babanın altı-yedi yaşındaki oğullarını ilkokula göndermesi gektiğini ve zihinsel yetersizliği olmayan Yahudi erkeklerin okuryazar olması gerektiğini savundu.</p>



<p>Yahudi okuryazarlık kültürünün kitlesel olarak ortaya çıkışı için seçilen bu tarihin eleştirilecek yönleri de yok değil. Botticini ve Eckstein’in <em>The Chosen Few </em>adlı<em> </em>kitabında, bazı araştırmacılar Yahudiliğin ilkokul gereksiniminin M.Ö. 70 yılında başladığını savunurken diğerlerinin de çalışmaların daha öncesinde Simeon ben Shetatch yönetimi altında başladığını savunduğunu belirtiyor. Ancak bu gereksiz tartışmalar göreceğimiz üzere ana tez için bir fark oluşturmuyor.</p>



<p>Bar Kohba İsyanından sonra yeni bir tapınak kurma umudu yitince Ferisiler Sadukiler’e karşı büyük bir avantaj elde ettiler. Çünkü isyana katılmamışlardı ve bu sayede zarar görmeyerek küresel eğitim projelerini daha da ilerletebilme imkânı elde ettiler. Kurban uygulamasını Tevrat çalışma uygulaması ile değiştirecek kadar ileri gittiler. Bu çaba o kadar başarılı oldu ki büyük haham Yahuda ha-Nasi M.S. 200 civarında Mişnah’ı yeniden düzenlemeyi bitirdiğinde oğullarını okutmayan Yahudiler <em>amei ha’aretz</em> ya da toprak halkı<a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-5-148224311">5</a> olarak anılmaya başlandı. Artık Yahudi topluluğu okuryazar olduğundan <em>am ha’aretz letorah </em>olmak büyük bir sosyal cezayı yanında getiriyordu.</p>



<p>Bu dönemde babalara oğullarını okutma zorunluluğu getiren dünyadaki tek din Yahudilikti. Böylece Ferisiler Yahudilerin inanılmaz bir üstünlük elde etmesini sağlamıştı. Ancak bu hareketin asıl amacı bu değildi. Ferisiler erkek çocukların sinagogda cemaatin karşısında Tevrat’ı <em>İbranice </em>okuyabilmelerini istiyordu ancak çoğunluğu Yunanca, Latince veya Aramice konuşulan yerlerde yaşayan Yahudi diasporası için bu pek de kullanışlı değildi. Dahası bu kültürel devrim Yahudilerin hakim olduğu ekonomik alanda buna karşılık gelen bir değişiklik olmadan gerçekleşti.</p>



<p>Botticini ve Eckstein, bu tarihsel arka planı göz önünde bulundurarak bir model oluşturdu. Yahudiliği benzersiz kılan eğitim reformundan önce, “hem Yahudilerin hem de Yahudi olmayanların faydayı yalnızca tüketimden elde ettiği varsayılırdı çünkü hiçbir din okuryazarlık talep etmiyordu.” Reformlardan sonra “Yahudi ve Yahudi olmayan bireyler üretim açısından aynıdır, ancak dini tercihleri açısından farklıdırlar… Yahudi çiftçiler çocuklarının ve kendilerinin İbranice okuryazarlığından fayda sağlarlar.” Sonra da bu öngörülerinin tarihsel kanıtlarına geçtiler.</p>



<p>Öncelikle<a href="https://web.archive.org/web/20230329021502/https:/www.bu.edu/econ/files/2012/11/dp124.pdf"> Yahudi topluluğu söz konusu dönemin başlarında gerçekten de çiftçilerden oluşuyordu:</a></p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F368ee883-1922-4694-88dd-51aca18374ba_1350x967.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F368ee883-1922-4694-88dd-51aca18374ba_1350x967.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Okuryazarlık çiftçilere pek de fayda sağlamadığından onlar için eğitim ancak bir zaman kaybıydı. Botticini ve Eckstein’in de belirttiği üzere neredeyse geçim seviyesinde yaşıyorlardı, bu yüzden de oğullarını okutma yükümlülüğü çoğunlukla ağır gelebiliyordu. Bu da bazı Yahudilerin <em>am ha’aretz letora </em>olma utancı ile yaşamasına sebep olurken bazılarını da tamamen dinden çıkmaya itiyordu.</p>



<p>M.S. 1 ve M.S. 750 yılları arasındaki din değişimi dinamikleri dikkate değer: ilk yüzyılda neredeyse beş milyon kişi olan Yahudi nüfusu sekizinci yüzyılda 1,5 milyonun altında düştü. Bu düşüşün <em>tek</em> sebebi dinden çıkanlar değildi: çeşitli katliamlar, savaşlar, kıtlıklar, hastalıklar, sürgünler vb. sebeplerden dolayı diğer nüfuslar da azaldı ancak Yahudi nüfus çok daha fazla azaldı. Bu Yahudilerin geçtiği başlıca dinler Helenist Paganizm ve Hıristiyanlıktı. Helenist paganizmin düşüşü ile başka bir inanç arayan Yahudiler için neredeyse tek çıkış yolu Hıristiyanlık kalıyordu.</p>



<p>Erken dönemlerinde Hıristiyanlık diğer inançlardan sosyoekonomik statüye sahip olan insanlar koparmayı hedefliyordu. Bu Hıristiyanlığın hızla büyümesine katkı sağladı. 313 yılında Milano Fermanı öne sürüldüğünde Hıristiyanlığa karşı tolerans gösterilmesi Roma hukukunun koruması altındaydı. İznik Konsili’nden sonra Roma İmparatorluğunda Hıristiyanlığın önü açıktı ve Hıristiyanlık yayıldıkça şartlar bir nebze Yahudilerin aleyhine dönüyordu. I. Konstantin yönetiminde Yahudilerin Hıristiyanlığa geçen diğer Yahudilere zarar veremeyeceğine karar verildi. Bu gayet makul bir karardı ancak kararlar gittikçe garipleşti.</p>



<p>I. Valentinianus yönetiminde Yahudiler din değiştiren evlatlarını reddedemiyordu. I. Theodosius yönetiminde din değiştirenlere zarar vermenin cezası <em>yakılarak ölüm</em> olarak değiştirildi. Honorius yönetiminde durumlar biraz daha iyiydi. Hıristiyanlığa geçen Yahudiler artık Yahudiliğe geri dönebiliyordu. Arcadius yönetiminde Yahudiler Hıristiyanlığa ekonomik sebeplerden dolayı geçmekten men edildi. I. Justinianus yönetiminde Valentinianus’un hükmü vurgulandı. Bu imparatorların bazıları yeni sinagoglar inşa etmek ve Hıristiyan köle satın almak gibi Yahudi aktivitelerine çeşitli kısıtlamalar uyguladılar. Buna zorlanmasalar da birçok Yahudi din değiştirdi. Değiştirmeyenler ise yüksek ve gittikçe artan derecede okuryazar olan ve bununla pek bir şey yapmaya izinleri olmayan bir çiftçi sınıfıydı.</p>



<p>Müslümanlar geldiğinde Yahudilerin varlığını kabul ettiler ve inançlarını sürdürmelerine izin verirken üzerlerindeki kısıtlamaları da gevşettiler. Kentleşmeyi artırarak da, kendilerini okuryazarlığa doğru seçilime uğratan Yahudilerin bu seçilimin meyvelerini toplamasına imkân sağladılar. Aşağıdaki tablonun gösterdiği üzere Bağdat ve Samarra gibi yerleri geliştirmek için uygulanan Abbâsî politikası büyük bir başarıydı. Müslümanlar Hilâfet için merkezi önem taşımayan ancak yine de bütün Avrupa şehirlerinden daha büyük olan birçok şehir de kurdular ve bu yüzyıllarca böyle kaldı.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F8c049e28-2460-4d10-9107-4b71211ce374_1379x934.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F8c049e28-2460-4d10-9107-4b71211ce374_1379x934.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Tüm bunlar Yahudiler için çok iyiydi. Botticini and Eckstein’e göre:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Müslüman Yakın Doğu’sundaki yeni şehir, kasaba ve idari merkezlerin büyümesi vasıflı mesleklere olan ihtiyacı büyük oranda artırdı. Irak ve daha sonra tüm Müslüman ülkelerdeki okuryazar Yahudi kırsal nüfusu tarımı geride bırakarak kentselleşmiş merkezlere yerleştiler ve zanaat, ticaret, istikraz, vergi tahsili ve tıbbi meslekler gibi birçok meslek icra ettiler. Bu meslek değişim süreci yaklaşık 150 yıl sürdü ve 900 yılında neredeyse Irak, İran, Suriye ve Mısır’daki bütün Yahudiler kentsel mesleklerle meşguldu.</p>
</blockquote>



<p>İşte Yahudi başarısının hikâyesi böyle başladı. Daha az elit olan yahudileri eleyerek edindikleri okuryazarlıkları sayesinde Yahudiler çok kazandıran mesleklere yöneldiler. Yeni ekonomik mevkilerinde eğitim daha seküler bir karaktere büründü ve farklı dillere de önem vermeye başladı, böylece Yahudi olmak daha da avantajlı hale geldi. Müslüman denkleri çoğunlukla dinî eğitime ve Kur’an’ı ezberlemeye odaklandığından eğitim seviyeleri daha düşüktü.</p>



<p>Müslüman yönetimi altındaki Yahudiler cizye ödemek zorundaydı ama bu vergi eğitim masraflarından daha az yük oluyordu, bü yüzden de Yahudiler yeni ekonomik mevkilerini edindikten sonra cizye artık din değişimlerinin başlıca sebebi olmayı bıraktı. Zorla din değiştirme olayları daha ön plandaydı.</p>



<p>Yahudiler okuryazarlıklarını, mahkeme sistemlerini ve diğer Yahudi toplumlar ile uluslararası iletişim sistemlerini kullanarak uzun mesafeli ticarette rakiplerini geçtiler ve nihayetinde Batı Avrupa’ya yayıldılar. Yahudiler Hilâfet yönetimi altında faaliyet gösterdiklerinde yalnızca cizye ödemek zorundalardı ancak bunun dışında özgürlerdi. Batı Avrupa’ya geldiklerinde ise bir yığın tüzük, yönetmelik, vergi ve yerel rahip veya piskoposların açık iznini almak gibi yükümlülükler ile karşı karşıya kaldılar, yani buraya gelebilenler elitler, söz konusu elitin de elitleri olmuştu.</p>



<p>Yahudilerin Avrupa’ya geniş çaplı göçü başladığında Yahudiler Avrupa’daki Hıristiyanlara kıyasla daha elit bir konumdaydı. Yahudilerin yüksek insan sermayeli faaliyetlerini düzenleyen tüzüklerin varlığı bile Yahudilerin yüksek insan sermayesine sahip olduğunu kesin olarak kanıtlıyor. Aslında hükümdarlar da arazilerine, şehirlerine ve kasabalarına Yahudilerin yerleşmesi için yarışıyordu. Botticini ve Eckstein bunun aşağıdaki gibi birkaç örneğinden bahsediyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>1066 yılında I. William (İngiltere’yi fethettiğinde) vergi tahsil etmek ve finansal konularda yardımlarını almak için yanında biraz da Yahudi getirmiştir. 1084 yılında Speyerli Alman Piskopos Rüdiger “Speyer Köyü’nü bir şehre dönüştürürken orada Yahudileri de toplayarak bu yerin itibarını bin kat arttırabileceğine inanıyordum,” diye açıklamada bulunmuştur. Mainz’den bir grup Yahudi tüccar davet etmiş, koruma ve yol vergilerinden muafiyet karşılığında ticari girişimlerini sürdürmeleri için mutlak özgürlük sağlamıştır.</p>
</blockquote>



<p>Moğollar 1250’li yıllarda Yakın Doğu’yu işgal ettiğinde bölgenin ekonomisini çökerttiler. Sadece Bağdat Kuşatması (aşağıda resmedilmiştir) bile Halife Mustasım Billâh’ın infazı ve şehri savunan 50.000 Müslüman askerin tamamına ek olarak 500.000’den fazla sivilin ölümü ile sonuçlandı. Botticini ve Eckstein tarafından kabul edilen sayı ise Batılı tahminlerin yüksek kısmına yakın düşen 740.000 sayısı. O dönemin dünyası için bu <em>akıl almaz</em> <em>derecede</em> bir yıkımdı. Bugün için bile çok büyük bir sayı olurdu. Bunun sonucunda Bağdat, Yakın Doğu’nun cevheri iken önemsiz ve gerilemiş bir yere dönüştü.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F2621a168-c504-4690-a3b9-d0a79c63c374_800x565.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F2621a168-c504-4690-a3b9-d0a79c63c374_800x565.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Yakın Doğu’daki Moğol yıkımı muharebede Memlükler tarafından mağlup edilene kadar devam etti, bu noktadan itibaren de bölgedeki fetihleri son buldu. Ancak Yakın Doğu artık çorak bir yerdi ve Yahudi nüfus Moğol katliamlarından çoğunlukla zararsız çıksa da oldukça büyük bir düşüş yaşadı. Geçim seviyesinde tarıma geri dönüşün yanında oğullarını eğitme ve yeni yükseltilen cizyeyi ödeme zorunluluğunun çifte yükü Yahudileri daha yüksek oranlarda din değiştirmeye itti.</p>



<p>Bu görüş Cochran, Hardy ve Harpending tarafından öne sürülen Aşkenaz parlaklığına ilişkin popüler açıklamayla büyük ölçüde tutarlı. Botticini ve Eckstein bu iki teori hakkındaki görüşlerini şöyle belirtiyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Cochran, Hardy ve Harpending, Aşkenaz Yahudilerinin bilişsel yeteneklerinin ortalamanın üzerinde olduğuna dair kanıtlar bulunduğunu ve bunun Yahudilerin icra edebilecekleri mesleklere yönelik yüzyıllar süren yasak ve kısıtlamaların bir sonucu olabileceğini savunmaktadır. Bu argümanın lehinde ya da aleyhinde güçlü bir görüşe sahip değiliz… Bir yandan modelimizin tahminlerinden biri (Yahudi topluluğuna ait olmak için okuryazarlık ve eğitimi temel şart haline getirdiğinde düşük bilişsel becerilere sahip bireylerin Yahudilik dışına itildiği) bilişsel yeteneklerle ilgili bu kanıtla tutarlı olabilir. Öte yandan, vurguladığımız gibi … Yahudi halkı, kendilerine herhangi bir kısıtlama veya yasak getirilmeden çok önce çiftçiliği bırakmış ve seçilim yolu ile kentsel vasıflı mesleklere yönelmiştir.</p>
</blockquote>



<h2 class="wp-block-heading">Statü Şoklarının Aktarılması</h2>



<p><a href="https://web.archive.org/web/20231022204104/https:/mues.econ.muni.cz/media/3560515/hugh-jones-2023_trading-genetics.pdf">Yakın zamanda yayımlanan harika bir makale</a> ekonomik şokların genetik olarak aktarılabileceğini gösterdi. Makale kardeşler arasındaki doğum sırasının, eşlerinin eğitim poligenik skorları üzerindeki etkisini araştırmak için İngiltere ve Norveç’ten biyobanka ölçeği verilerini kullandı. Ancak devam etmeden önce biraz arka plan sağlamak gerekiyor. Spesifik olmak gerekirse: zengin insanlar daha iyi genlere sahip.</p>



<p>Yüksek bir sosyal sınıfa erişim söz konusu olduğunda bir gen setini “daha iyi” ya da “daha kötü” yapan şey, genlerin sosyal sınıfa erişmeye elverişli fenotipler üretme derecesidir. Örneğin dışa dönük (<em>extrovert</em>) olmak daha yüksek gelir elde etmek anlamına geliyorsa, dışa dönük bir kişiliği destekleyen genler zaman içinde sosyal sınıfla ilişkilendirilecektir.</p>



<p>Batı toplumlarında yüksek eğitim düzeyini teşvik eden genler aynı zamanda sosyal sınıfla da ilişkilidir. Bu genlerin hem sınıflar içinde ve arasında hem de aileler içinde ve arasında sosyoekonomik statü için önemli olan özellikleri etkilediğini unutmamalı. <a href="https://www.pnas.org/doi/10.1073/pnas.1801238115">İşte ABD, Birleşik Krallık ve Yeni Zelanda’dan dört farklı toplulukta eğitim düzeyi ile ilişkilendirilen genetik varyantların nasıl katmanlaştığını gösteren bir grafik:</a></p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fe6d6b087-e381-416b-b2f1-c64eee30ab8a_1280x820.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fe6d6b087-e381-416b-b2f1-c64eee30ab8a_1280x820.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Bu çalışmalarda ebeveynlerinden daha iyi genlere sahip olan bireylerin yukarı doğru hareket etmiş olduğu görüldü. Bu bulgu <a href="https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/0956797620924677">Minnesota’da bulunan başka bir toplulukta da</a> tekrarlandı. Matt McGue ve meslektaşları bir çocuğun bilişsel ve bilişsel olmayan becerileri daha yüksek olduğunda ve bu özellikler için daha yüksek poligenik skoruna sahip olduğunda yükselme eğiliminde olduklarını gösterdi. Bu sonuç kardeşler karşılaştırıldığında bile geçerli: daha iyi becerilere sahip olan kardeş yükselirken daha kötü becerilere sahip olan kardeşin alçaldığı görülüyor:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fb3b9c51a-ab82-4fa2-b1d5-25e6d90c9ed6_1456x702.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fb3b9c51a-ab82-4fa2-b1d5-25e6d90c9ed6_1456x702.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Konumuza dönelim. Yeni makale genlerin sosyal sınıfla nasıl ilişkilendirildiğini araştırıyor: Abdellaoui ve meslektaşları bir kişinin sosyoekonomik statüsünde bir şok yaşanması durumunda bunun genetik yollarla nesiller arası aktarılabileceğini gösterdi.</p>



<p>Bunun epigenetikle alakası yok. Çiftleşme piyasasındaki sıralama ile alakası var: insanlar statü ile ilişkili özelliklere göre eşleştiklerinde kendilerini temel genlerine göre değil, bu genlerin gerçek dünyadaki imajlarına göre çiftlere ayırırlar. Yani eğer bir kişi genlerine göre beklenenden daha yüksek bir statü kazanmayı başarırsa, muhtemelen daha iyi genlere sahip bir kişiden beklenen statüye daha yakın olan biriyle evlenecektir. Abdellaoui ve meslektaşları makalelerinde, doğum sırasının kişlerin sosyal statüsüyle ilişkili olduğu ancak genetik yapısından bağımsız olduğu gerçeğinden faydalandılar:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Daha erken doğan çocukların daha fazla ebeveyn bakımından faydalandığı gibi, eğitim düzeyi ve mesleki statü gibi sosyoekonomik statü ölçümleri de dahil olmak üzere daha iyi yaşam sonuçlarına sahip olduğu bilinmektedir. Öte yandan tüm öz kardeşler doğum sıralarına bakılmaksızın ebeveynlerinden gelen aynı genetik yapıya sahiptir. Bu, herhangi bir genin ya anneden ya da babadan çocuğa bağımsız %50 olasılıkla aktarılmasını sağlayan biyolojik mayoz mekanizması sayesinde kesindir … Bu nedenle doğum sırasını sosyal statü için bir “şok” olarak kullanabiliriz.</p>
</blockquote>



<p>Bu şokun Büyük Britanya’daki boyutu sınırlı: Bir ek büyük kardeş üniversiteye gitme şansının %7,9 düşmesine; gelirin 0,077 standart sapma oranında düşmesine; 13 puanlık bir testte akışkan IQ’nun 0,27 puan düşmesine; 0,7 santimetre daha kısa boya; 4 puanlık bir ölçekte 0,043 puan daha kötü (hasta tarafından beyan edilmiş) sağlığa ve 0,19 puan daha yüksek BMI puanına sebep oluyor. Doğum sırasının etkileri Norveç’te de görülüyor.<a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-6-148224311">6</a></p>



<p>Her iki ülkede de bir kişinin doğum sırasının kendi statüsü üzerindeki olumsuz etkisi, eşlerinin daha kötü genlere sahip olmasını öngörmüştür. Bu da insanların “daha kaliteli” bir eş için gerçekten de statülerini değiştirdikleri anlamına geliyor. Bu iki ülke için yapılan analizlerde farklı aracı değişkenler mevcuttu. Doğum sırası etkilerinin istatistiksel olarak aracılığı:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fbc271771-6ebf-4471-94ad-0731e54cb4fa_1387x788.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fbc271771-6ebf-4471-94ad-0731e54cb4fa_1387x788.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Her iki ülkede de en büyük aracı eğitimdi. Bir kişinin üniversite eğitimi alma şansını artırdığı için daha erken doğmak kaliteli bir eşle tanışma olasılığını artırıyordu. Bu bulgunun çıkarımları oldukça önemli.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Mağduriyet ve Elit Oluşumu</h2>



<p>Dünya Savaşı’ndan sonra Polonyalıların Kresy bölgelerindeki geleneksel topraklarından Batı Bölgelerine zorunlu göçlerinin onları insan sermayesi oluşumuna fiziksel sermaye oluşumundan daha fazla değer vermeye teşvik etmiş olabileceğine dair <a href="https://www.aeaweb.org/articles?id=10.1257/aer.20181518">bazı kanıtlar</a> var. Benzer bir şey Ortaçağ Yahudileri ve <a href="https://www.aeaweb.org/articles?id=10.1257/aer.104.1.84">belki de Huguenotlar</a> gibi tarihsel olarak zulüm görmüş diğer gruplar arasında insan sermayesi oluşumunu desteklemiş olabilir.</p>



<p>1987 yılında Fiji Cumhuriyeti hükûmeti bir dizi askeri darbe ile ele geçirildi. Devralma işlemi tamamlandıktan sonra hükûmet etnik Fijilileri Hintlilerden kayıran olumlu eylem politikalarını yürürlüğe koydu ve ırk ayrımcılığına izin veren yeni bir anayasa oluşturdu. Birdenbire bir Hintli olarak yaşamayı ve çalışmayı zorlaştıran yasalar ortaya çıktı: artık birçok üniversite pozisyonunda yer alamıyorlar veya taksi ehliyeti alamıyorlardı ve iş kurma konusunda hükümet onları desteklemiyordu. Ancak Hintliler ülkeyi terk etmek isterlerse buna izinleri vardı.</p>



<p><a href="https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0304387823000676">Darbeden sonra Hintliler ayrımcılığın hedefi olmayacakları yerlere gidebilmek için insan sermayelerine daha fazla yatırım yapmaya başladılar</a>. İnsan sermayesine yatırım yapmak, diğer tüm yollar yasal olarak yasaklandığı için tek seçenekleriydi. Doğal olarak Fiji’deki Hintlilerin eğitim düzeyi önemli ölçüde arttı.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F9d3f5863-3153-4194-a906-9cc5d17c0d19_1162x1115.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2F9d3f5863-3153-4194-a906-9cc5d17c0d19_1162x1115.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p>Görünüşe göre strateji işe yaramıştı. Hintliler yeni edindikleri itibarlarını adadan kitlesel bir göç şeklinde değerlendirebildiler:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Çıkış seçeneği 1987’deki iki darbenin ardından sosyoekonomik açıdan yerli nüfusa çok benzeyen ve bir asır önceki Hintli göçmenlerin torunları olan yüksek eğitimli Hint-Fijililerin göç etmesine neden oldu. Düşünülenin aksine net etki Fiji’deki yükseköğretim stokunu artırmak oldu. Yani vasıflı göç seçeneği Hint-Fijililer arasında kitlesel beceri yaratımına neden oldu ve bu da göçün mekanik olarak neden olduğu beceri azalmasını fazlasıyla telafi etti…. Birdenbire yurtiçinde daha düşük, yurtdışında ise nispeten daha yüksek insan sermayesi getirisiyle karşı karşıya kalan nüfusun yarısında insan sermayesine yapılan yatırım artmıştır.</p>
</blockquote>



<p></p>



<h2 class="wp-block-heading">Üstünlük Nereden Geliyor?</h2>



<p>Etrafımıza baktığımızda grupların başarıları arasında büyük farklılıklar görüyoruz. Bazı gruplar hukuk, finans, işletme, bilim ve gazetecilik gibi alanlarda çok daha fazla temsil edilirken diğerleri neredeyse hiç temsil edilmiyor. Bunun yanında bu tür farklılıkların farklı toplumlarda da mevcut olduğunu ve uzun zaman aralıkları boyunca korunduğunu görüyoruz. Peki bunlar nasıl ortaya çıktı?   </p>



<p>Elit grupların başarısı genelde eğitime verdikleri değere bağlanır. Ancak bu açıklama çoğu zaman tatmin edici değil (Hint-Fijililer ve sınır dışı edilen Polonyalılar buna istisna olabilir). Elit olmak için gereken tek şey eğitime yüksek değer vermek olsaydı diğer gruplar da onları örnek almaz mıydı? Hem neden farklılıklar evrensel eğitimin ortaya çıkmasından sonra da devam etsin ki?</p>



<p>Gerçek şu ki çoğu durumda elit gruplar genetik olarak nüfusun geri kalanından farklılar. Bu hale de az elit ve çok elit üyelerin ayrıştığı seçilim süreçleriyle geldiler, böylece zaman içinde veya belirli yerlerde üyelik orantısız bir şekilde elit hale geldi. Bu seçilim süreçleri içsel olarak başlatıldı (Yahudiler örneğinde olduğu gibi) ve bazen de dışsal olarak dayatıldı (Mısırlı Kıptîler örneğinde olduğu gibi).</p>



<p>Elit gruplar nasıl oluşur? Çoğu zaman cevap basit: seçilim.</p>



<p><a href="https://www.aporiamagazine.com/p/how-do-elite-groups-form?utm_source=substack&utm_campaign=post_embed&utm_medium=web"></a></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Dipnotlar</h2>



<p><a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-anchor-1-148224311">1</a> Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth, Harvard, Pennsylvania, Princeton, ve Yale üniversitelerinden oluşan bir elit üniversiteler grubu.</p>



<p><a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-anchor-2-148224311">2</a> İngiliz vergileri 1696 Pencere Vergisi’nden bu yana sürekli olarak arttı. Tek tip arazi vergisi 17. yüzyılın sonlarında ve ilk kalıcı İngiliz gelir vergisi 1842 yılında yürürlüğe girdi ancak bundan sonra bile birçok kişi düşük gelirleri sebebiyle bu vergileri ödemekten muaftı. Clark’ın örneklemi 1804-53 yılları arasında Tazmanya’ya nakledilen ve 1893 yılına kadar Tazmanya’da hüküm giymiş herkesi içeriyor, yani söz konusu zaman aralığını düşündüğümüzde İngiliz gelir vergisi makul bir etken.</p>



<p><a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-anchor-3-148224311">3</a> Hatta bu Laffer Eğrisinin belki de en erken örneklerinden biri.</p>



<p><a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-anchor-4-148224311">4</a> <em>Mürekkep</em> <em>Ekibi</em> olarak buradaki ifadelere müdahale etmedik. Bu sözler, Türk karşıtı propagandanın ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Varlık vergisiyle ilgili Yürügagarin’in meşhur gönderisini alta ekliyoruz:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter is-resized"><a href="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fc7e344b1-13d9-4660-a317-85c77a152faa_1058x1066.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/substackcdn.com/image/fetch/w_1456,c_limit,f_auto,q_auto:good,fl_progressive:steep/https%3A%2F%2Fsubstack-post-media.s3.amazonaws.com%2Fpublic%2Fimages%2Fc7e344b1-13d9-4660-a317-85c77a152faa_1058x1066.png?resize=180%2C181&ssl=1" alt="" width="180" height="181" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>


<p><a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-anchor-5-148224311">5</a> Irgatlık yapan çiftçi halk kast edilmektedir.</p>



<p><a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar#footnote-anchor-6-148224311">6</a> Bu etkinin ortaya çıkması için, doğum sırası etkisini mekanik olarak azalttığı için ebeveyn yaşının kontrol edilmesi gerekiyor. Buna göre düzeltildiğinde karışıklık azalıyor. Bu, çalışmada ve alıntılarında açıklanan güvenilir bir düzeltme.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Cremieux Recueil </strong>– “<a href="https://www.murekkepyayincilik.com/p/elitler-genetik-olarak-farkllar" target="_blank" rel="noopener" title="">Elites are genetically different</a>“, (Erişim Tarihi: 12.12.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Bilal Şahinoğlu </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Not: </strong>Bu içerik, entelektüel bir ortaklık içinde olduğumuz <em><strong>Mürekkep</strong></em> ekibi ile işbirliğimizin ürünüdür. İçeriklerinden haber olmak ve takip etmek için<a href="https://murekkep.substack.com/p/populer-kultur-emperyalizmi" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> tıklayınız.</a></p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/elitler-genetik-olarak-farklilar-cremieux-recueil/">Elitler Genetik Olarak Farklılar – Cremieux Recueil</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Leibniz’in İyi Sebeplerle Fark Edilmeye Yarayan Kuralları Vardı – Ryan Patrick Hanley</title>
<link>https://trafikdernegi.com/leibnizin-iyi-sebeplerle-fark-edilmeye-yarayan-kurallari-vardi-ryan-patrick-hanley</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/leibnizin-iyi-sebeplerle-fark-edilmeye-yarayan-kurallari-vardi-ryan-patrick-hanley</guid>
<description><![CDATA[ Gottfried Wilhelm Leibniz’in toplu eserlerinin modern edisyonunda yer alan Lebensregeln -motamot çevrilecek olursa “yaşam kuralları”- başlıklı metin altı kitap sayfası kadar yer kaplar. Bu sayfalar Leibniz hayattayken yayımlanmayan ve editörlerin 1679 yılına tarihlediği bir sayfalık taslağın reprodüksiyonudur. Makale, altı bölüme ayrılmış ve tek bir cümlede dahi birinden diğerine geçilebilen üç farklı dilde (Almanca, Fransızca ve Latince) yazılmıştır. Ve genellikle tam cümlelere bile rastlanmaz, sadece kısa cümlecikler sıralanır. Lebensregeln’in günümüzde uzmanlar arasında bile neden iyi bilinmediğini görmek zor değildir. Fakat bu bir talihsizliktir. Zira Leibniz’in yaşam kuralları iyi tavsiyelerle doludur. Ve XVII. yüzyıl Avrupasının saray kültürüne hakim olan ahlaki kodların izlerini
The post Leibniz’in İyi Sebeplerle Fark Edilmeye Yarayan Kuralları Vardı – Ryan Patrick Hanley first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/12/pietersz_syndics_clothmakers_guild.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:18:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Leibniz’in, İyi, Sebeplerle, Fark, Edilmeye, Yarayan, Kuralları, Vardı, –, Ryan, Patrick, Hanley</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Gottfried Wilhelm Leibniz’in toplu eserlerinin modern edisyonunda yer alan <em>Lebensregeln</em> -motamot çevrilecek olursa “yaşam kuralları”- başlıklı metin altı kitap sayfası kadar yer kaplar. Bu sayfalar Leibniz hayattayken yayımlanmayan ve editörlerin 1679 yılına tarihlediği bir sayfalık taslağın reprodüksiyonudur. Makale, altı bölüme ayrılmış ve tek bir cümlede dahi birinden diğerine geçilebilen üç farklı dilde (Almanca, Fransızca ve Latince) yazılmıştır. Ve genellikle tam cümlelere bile rastlanmaz, sadece kısa cümlecikler sıralanır.</p>



<p><em>Lebensregeln’</em>in günümüzde uzmanlar arasında bile neden iyi bilinmediğini görmek zor değildir. Fakat bu bir talihsizliktir. Zira Leibniz’in yaşam kuralları iyi tavsiyelerle doludur. Ve XVII. yüzyıl Avrupasının saray kültürüne hakim olan ahlaki kodların izlerini açıkça taşısa da Leibniz’in tavsiyelerinin çoğu geçerliliğini korumaktadır. Bunun nedeni büyük ölçüde Leibniz’in tavsiyelerinin başarı ve ilerlemenin genellikle başkalarının hakkımızdaki olumlu yargılarına bağlı olduğu bizimkine fazlasıyla benzeyen bir dünyada iyi ve düşünceli bir insanın yolunu nasıl bulabileceğine odaklanmasıdır.</p>



<p>Genel hatlarıyla bakıldığında, Leibniz’in kuralları başkalarıyla nasıl iletişim kurulması gerektiği, başkalarının yanında nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiği ve kişinin ne tür konular üzerinde çalışması gerektiğine dair tavsiyeler olmak üzere üç temel kategoriye ayrılır. Birinci meselede Leibniz, etkili iletişimin, dinleyicimizin dikkatini konuyla bağlantı kurduğunu ve sohbete dahil olduğunu hissettirerek çekmeyi gerektirdiğini öne sürer.  Bu doğrultuda bize diyeceği, “hünerli bir biçimde söylenecek ya da hatırlatılacak olursa beylik lafların” ilgi çekeceğidir. Bundan sonra bize “toplantılara ve iş görüşmelerine biraz çekicilik katmamız” gerektiğini, daha gündelik sohbetlerde ise ‘herkesin bir şeyler anlatması’ ve fikirlerini söyleme fırsatı bulmasına imkan veren açılışlar yaptığımızdan emin olmamız gerektiğini söyler. Buradaki ana fikir, başkalarıyla konuştuğumuzda “yeni şeyler gündeme getirmeye çabalarken” bunu onların “konuşmaya çekilmesini” sağlayacak şekilde yapmamız gerektiğidir.</p>



<p>Bu maksimler en az iki açıdan ilgi çekicidir. Birincisi, doğrudan Leibniz’den geliyor olmalarıdır. Leibniz, doğru akıl yürütmenin “iki büyük ilkeye” bağlı olduğunu savunmasıyla ünlüdür: Çelişmezlik ilkesi ve yeter neden ilkesi. Fakat <em>Lebensregeln</em>, Leibniz’in en sağlam akıl yürütmenin bile insanların ilgisini çekmez ve onları içine almazsa beklenen başarıyı sağlayamayacağının farkında olduğuna delildir. İkincisi, ki bu özellikle günümüz dünyası için önemlidir, Leibniz etkili iletişimin açık ve katılımcı olduğunu ve konuşmacıdan başkalarının seslerinin duyulmasına olanak tanıyan bir ortam yarattığını öne sürer.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>Herkes kendisini övüp gösteriş yaparken, tam tersini yaptığımızda başkalarının dikkatini çekeriz.</em></p></blockquote></figure>



<p><strong>Leibniz’in etkili iletişim kuralları</strong>, topluluk olmayı ve diğerleriyle dayanışmayı öne çıkarır. Fakat iş toplum içinde nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini gelince, mesele tamamen kendilikle ilgilidir. Bundan önce Leibniz bize şöyle söyler: “Beraberinizde bulunanların gözünü üzerinize çekebilmek bir sanattır.” Çok hoş bir şekilde “Öne Çıkmanın Kısa Yöntemi” ismini verdiği dördüncü bölümde ise bunun en iyi nasıl yapılabileceğini anlatır. Burada Leibniz, özellikle ‘seçkin beylerin dikkatini çekmeye ve onayını kazanmaya çalışmamız’ gerektiğinde ısrarcıdır – örneğin, çok fazla konuşmayarak (“sadece benzersiz ve diğerlerinin aşina olmadığı ve aşırı ölçüde yararlı olacak şeyler söyle”) ve kendi başına çok fazla zaman geçirmeyerek (ki “son derece içine kapanık bir yaşam süren bir tefekkür adamı” sanılmayasın).</p>



<p>Fakat burada, belki de hiçbir yerde olmadığı kadar, Leibniz’in tavsiyesi dünyamızla özellikle ilgilidir. Günümüzde, kralın bizi fark etmesi için saraya gitmemiz gerekmiyor. Fakat bizim çağımız da tıpkı Leibniz’inki gibi dikkat çekme rekabetinin hâkim olduğu bir çağ: Sadece bunu kralın gülümsemeleriyle değil sosyal medyadaki beğenilerle ölçüyoruz. Bu anlamda, Leibniz’in öne çıkmaya yönelik küçük kurallar dizisi, günümüzün arama motoru optimizasyonu ve sosyal medya stratejisi endüstrilerinden üç yüzyıl kadar öndedir.</p>



<p>Yine de, bizden daha ileride de olsa, Leibniz gözleri üzerimize çekme kaygımızı paylaşır ve bunun insanların görmesine izin verdiğimiz imajımızı dikkatli bir biçimde düzenlemekten geçtiğini çok iyi bilir. Fakat aynı zamanda çoğu zaman neyi unuttuğumuzu da bilir: Gerçekliği örten veya çarpıtan görünüşlere bu kadar saplantılı bir şekilde odaklanmak gerçekten tehlikelidir. Bu nedenle yalnızca görünüşlere odaklanmamamız konusunda bizi uyarır, bunun yerine “iki şeyin peşinde koşmamız” gerekir: “olmak ve görünmek”. Anlatmak istediği basittir. Sadece başkalarının saygısını hak edermiş gibi görünmeyi değil onların saygısına gerçekten layık olmayı önemsememiz gerekir. Bizi nasıl göründüğümüzü takıntı haline getirmeye teşvik eden özendiricilerin cazibesine kapıldığımızda, gerçekte kim ve ne olduğumuzu unutma (hatta bunu artık umursamama) riskiyle karşı karşıya kalırız – tabii ki bu yapaylık cazibesine direnecek yaşam kuralları geliştirmeye özen göstermezsek.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>Leibniz, tıpkı bizim dünyamız gibi öne geçmeye değer veren bir dünya için yazdı.</em></p></blockquote></figure>



<p>Eğer fark edilmek istiyorsak ne yapmalıyız? Aslında Leibniz, yapmaya eğilimli olduğumuz şeyin aksini yapmamız gerektiğini öne sürer. Günümüzde fark edilmek için sesimizi yükseltmemiz gerektiğini düşünmek bize sık sık daha cazip geliyor – daha fazla ve HEPSİ BÜYÜK HARFLERLE tweet atmamız gereklidir! Fakat Leibniz daha yüksek çıkan seslerin genellikle gürültüde kaybolup gideceğinin farkındadır. Gerçekten fark edilmek istiyorsak herkesin yaptığı şeyden daha fazla yapmak yerine herkesin yaptığından farklı bir şey yapmalıyız. Bu yüzden, sezgilerimizin aksini söyleyen tavsiyesi şöyledir: “Kim fark edilmek istiyorsa kendine özgü bir şeyler sergilemelidir; tevazu, alçakgönüllülük ve sabır gibi.” Herkes kendini beğenmiş ve gösterişli, telaşlı ve aceleci iken, tam tersini yaptığımızda başkalarının dikkatini çekeriz – ve bunu yaptığımızda, bireysel olarak daha mutlu, başkaları için ise çevresinde bulunulması keyif veren biri olabiliriz.</p>



<p>Böylece Leibniz’in üç kategorisinin üçüncüsüne geliyoruz. Nasıl konuşulması ve eylemde bulunulması gerektiğini gösterdikten sonra Leibniz bize neyi bilmemiz gerektiğini de söyler. Bu noktada onun tavsiyesi başka pek çok yerde olduğu gibi doğrudan ve zaman zaman eğlendiricidir. Bilmenin “herkes için zorunlu” olduğu şeyler arasında yabancı diller (Latince, Fransızca ve İtalyanca), faydalı sanatlar (mimarlık, tıp, dekorasyon ve aşçılık), ince sanatlar (dans, müzik ve resim), sporlar (avcılık, kuş avcılığı ve balıkçılık), güncel olaylar (Avrupa siyaseti ve dünya coğrafyası) ve savunma sanatları (“kişinin kendisini hakaretlere karşı kılıçla ve ateşli silahla savunabilmesi için”) bulunur.</p>



<p>Leibniz, kibar bir topluma girişinizi ve bu toplumda hareket etmenizi sağlayan becerileri öğretmek için müfredat hazırlayan bir adabımuaşeret öğretmeni gibi konuşur. Ama burada bile olup biten daha fazlasıdır. Çünkü Leibniz elitlerin yalnızca yüksek sosyetenin sanatlarını değil daha temel şeyleri de bilmeleri gerektiği konusunda ısrarcıdır. Özellikle, gerçek anlamıyla, yani “sanat ve yöntemle, derin düşünmeyle ve tartışmayla” ortaya çıkan bilgi bunlardan biridir. Ve kişi sadece “temel deneyleri” değil aynı zamanda “teorilerden çok problemleri” ve “her şeyin kendisine yöneldiği kullanımları” öğrenmelidir. Yayınlanmış eserlerinde Leibniz, bilginin kullanım alanlarını da vurgulamış, aslında Evreni ve onun ebedi ve değişmez yasalarını anlamaya çalışmanın tüm iyi niyetli aydınlanmış insanların sorumluluğu olduğunu, çünkü bunu yapmanın bizi sadece Tanrı’ya değil başkalarına da yaklaştıracağını, onların yararına ve ilerlemesine katkıda bulunacağını ısrarla belirtmiştir.</p>



<p>Leibniz’in yaklaşımının bugün dikkate değer olmasının nedeni de işte burada yatmaktadır. Leibniz, tıpkı bizim dünyamız gibi öne geçmeye değer veren bir dünya için yazdı. Ancak kendi çıkarını gözeten çabaların, benliğin ötesine geçen şeylere yönelik kaygılarla yumuşatılmazsa kolayca bencilliğe dönüşebileceğini çok iyi anlamıştı. Bu nedenle onun yaşam kuralları sürekli olarak önemli olanın sadece benlik değil, benliğin toplumla ilişki kurma biçimi olduğunu vurgular. Bunu yaparak, kendi çıkarını düşünenlerin bile gerçek yaşam sanatının, benliğimizin bizden talep ettikleriyle toplumun bizden talep ettiklerini nasıl dengeleyeceğimizi öğrenmeyi gerektirdiğini görmelerine yardımcı olur.</p>



<p>Bütün bunlar Leibniz’in “sakin kalabilme hali” dediği şey hakkındaki düşünceleriyle zirveye ulaşır: Leibniz, sakin kalabilme halini (presence of mind) şu şekilde açıklar: “Kişinin sakinlik halinde sahip olduğu şeyi anın sıcaklığında bulup bulamayacağı”. Leibniz, hareketli bir dünyada sakin kalmanın kolay bir iş olmadığını ve başkalarının arasındayken kendini koruyabilmenin daha da zor olduğunu bilir. Leibniz bize bunun aslında “kazanması en zor beceri” olduğunu söylediğinde, öyle zannediyorum ki bugün hemen hepimiz başımızı sallar ve ona hak veririz.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Ryan Patrick Hanley </strong>– “<a href="https://psyche.co/ideas/leibniz-had-rules-for-standing-out-for-all-the-right-reasons" target="_blank" rel="noopener" title="">Leibniz had rules for standing out for all the right reasons</a>“, (Erişim Tarihi: 24.12.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Yusuf Topsakal</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Ali Furkan Arıcıoğlu</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/leibnizin-fark-edilmek-ve-kendi-olmakla-ilgili-kurallari-sizi-xvii-yuzyil-saraylarindan-sosyal-medya-cagina-nasil-tasir-ryan-patrick-hanley/">Leibniz’in İyi Sebeplerle Fark Edilmeye Yarayan Kuralları Vardı – Ryan Patrick Hanley</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Temelselcilik (Felsefe Sözlüğü)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/temelselcilik-felsefe-soezlugu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/temelselcilik-felsefe-soezlugu</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Temelselcilik (veya Temelcilik), epistemolojideki inançların temel veya temel inançlara (diğer inançlara gerekçelendirici olarakdestek veren inançlar) dayalı olarak gerekçelendirilebileceği bir teoridir. Bu temel inançların kendi kendilerini haklı çıkardıkları veya apaçık oldukları söylenir ve diğer inançlar tarafından da gerekçelendirilmeleri gerekmez, ayrıca onlar, temel olmayan bir inançtan doğası gereği farklı bir inanç türüdür. Bu nedenle bir inanç ya temel bir inançtır ya da diğer inançlar tarafından gerekçelendiriliyorsa ve temel bir inanç tarafından desteklenen ve diğerlerinin nihai olarak dayandığı bir inanç zinciri tarafından gerekçelendiriliyorsa epistemik olarak gerekçelendirilir. Temelselcilik karşıtları (Nietzsche ve Foucault gibi), temel kavramları çürütmek için mantıksal veya tarihsel/soykütüksel itirazları kullanırlar. Bağdaşımcılık,
The post Temelselcilik (Felsefe Sözlüğü) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/pile-of-assorted-title-book-lot-selective-focus-photographt-1130980-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:17:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Temelselcilik, Felsefe, Sözlüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="wp-block-heading"><strong>Giriş</strong></h3>



<p>Temelselcilik (veya Temelcilik), epistemolojideki inançların temel veya temel inançlara (diğer inançlara gerekçelendirici olarakdestek veren inançlar) dayalı olarak gerekçelendirilebileceği bir teoridir. Bu temel inançların kendi kendilerini haklı çıkardıkları veya apaçık oldukları söylenir ve diğer inançlar tarafından da gerekçelendirilmeleri gerekmez, ayrıca onlar, temel olmayan bir inançtan doğası gereği farklı bir inanç türüdür. Bu nedenle bir inanç ya temel bir inançtır ya da diğer inançlar tarafından gerekçelendiriliyorsa ve temel bir inanç tarafından desteklenen ve diğerlerinin nihai olarak dayandığı bir inanç zinciri tarafından gerekçelendiriliyorsa epistemik olarak gerekçelendirilir.</p>



<p>Temelselcilik karşıtları (Nietzsche ve Foucault gibi), temel kavramları çürütmek için mantıksal veya tarihsel/soykütüksel itirazları kullanırlar. Bağdaşımcılık, Temel-Bağdaşımcılık ve Reform Epistemolojisi gibi diğer epistemik kuramlar, Temelselciliğe alternatif olarak geliştirilmiştir.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Agrippa’nın Üçlemesi</strong></h3>



<p>Temelselcilik savunucuları tarafından, epistemolojik olarak bir dizi temel önermenin var olması gerektiği, aksi takdirde gerekçelendirme sürecinin her zaman Agrippa’nın Üçlemesi’ne yol açacağı söylenir. Bu, sonsuz bir gerilemenin dogmatik bir durma noktasında bittiği, hiçbiri mantıksal olarak geçerli olmayan döngüsel bir argümandır.</p>



<p>Agrippa’nın Üçlemesi (Kendini, bir bataklıktan kendi saçıyla çıkardığı iddia edilen Baron Münchhausen’den sonra Münchhausen-Trilemma olarak da bilinir), belirli bir gerekçe elde etmek için olası üç girişimin hepsinin mutlaka başarısız olması gerektiğini savunur:</p>



<ul><li>Belirli bir bilginin tüm gerekçeleri, aynı zamanda kendi gerekçelendirme araçlarını da gerekçelendirmek zorundadır ve bunu yaparken gerekçelendirme araçlarını yeniden gerekçelendirmek zorundadır (sonsuz bir gerileme).</li></ul>



<ul><li>Bilgiyi doğrulamak için döngüsel bir argüman kullanılabilir. Ancak bu daha sonra geçerliliği feda eder.</li></ul>



<ul><li>Kişi, kendini kanıtlamada, sağduyuda veya temel ilkelerde vb. durabilir, ancak bunu yaparken gerekçe kesin olmayacaktır.</li></ul>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><a href="https://www.philosophybasics.com/branch_foundationalism.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Foundationalism</a>, (Erişim Tarihi: 24.09.2021)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/temelselcilik-felsefe-sozlugu/">Temelselcilik (Felsefe Sözlüğü)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yanılabilircilik (Felsefe Sözlüğü)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yanilabilircilik-felsefe-soezlugu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yanilabilircilik-felsefe-soezlugu</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Yanılabilircilik (Fallibilism), bilgi hakkında mutlak kesinliğin imkansız olduğunu veya en azından ilke olarak tüm bilgi iddialarının yanlış olabileceğini söyleyen felsefi bir doktrindir. Şüphecilikten (gerçek bilginin tanımı gereği belirsiz olduğu doktrini) farklı olarak yanılabilircilik, bilgimizi terk etmemiz gereğini ima etmez, çünkü bildiklerimiz için mantıksal olarak kesin gerekçelere sahip olmamız gerekmediğini kabul eder. Buna göre empirik bilgi, her zaman daha fazla gözlemle gözden geçirilebileceğinden, bilgi olarak aldığımız şeylerden herhangi birinin muhtemelen yanlış olabileceğinin bir kabulüdür. Bazı yanılabilirciler, aksiyomatik olarak doğru olan şeyler için (matematiksel ve mantıksal bilgi gibi) bir istisnada bulunurken, diğerleri ise bu aksiyomatik sistemler bir anlamda yanılmaz olsalar dahi,
The post Yanılabilircilik (Felsefe Sözlüğü) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/skeletons-1617539_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:17:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yanılabilircilik, Felsefe, Sözlüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="wp-block-heading"><strong>Giriş</strong></h3>



<p>Yanılabilircilik (Fallibilism), bilgi hakkında mutlak kesinliğin imkansız olduğunu veya en azından ilke olarak tüm bilgi iddialarının yanlış olabileceğini söyleyen felsefi bir doktrindir. Şüphecilikten (gerçek bilginin tanımı gereği belirsiz olduğu doktrini) farklı olarak yanılabilircilik, bilgimizi terk etmemiz gereğini ima etmez, çünkü bildiklerimiz için mantıksal olarak kesin gerekçelere sahip olmamız gerekmediğini kabul eder. Buna göre empirik bilgi, her zaman daha fazla gözlemle gözden geçirilebileceğinden, bilgi olarak aldığımız şeylerden herhangi birinin <strong>muhteme</strong>l<strong>en</strong> <strong>yanlış </strong>olabileceğinin bir kabulüdür.</p>



<p>Bazı yanılabilirciler, aksiyomatik olarak doğru olan şeyler için (matematiksel ve mantıksal bilgi gibi) bir istisnada bulunurken, diğerleri ise bu aksiyomatik sistemler bir anlamda yanılmaz olsalar dahi, insanlar olarak bu sistemlerle çalışırken hala hata yapabildiğimiz temelinde, bunlar hakkında bile yanılabilirci kalırlar. Buna ek olarak Kurt Gödel’in (1906 – 1978) eksiklik teoremleri, tüm matematik için tam ve tutarlı bir aksiyom seti bulmanın zaten imkansız olduğunu ve matematiğin bile Russell’ın Berber Paradoksu gibi paradoksları olduğunu gösterme iddiasındadır.</p>



<p>Yanılabilircilik, Sokrates ve Platon gibi erken dönem Yunan filozoflarının görüşlerinde tartışılabilir bir şekilde zaten mevcuttur, ancak resmi bir doktrin olarak en güçlü şekilde onu, Temelciliğe dair itirazında kullanan 19. yüzyılın sonlarındaki filozof Charles Sanders Peirce ile ilişkilendirmek mümkündür. Yanılabilirciliğin diğer önde gelen savunucuları arasında W. V. O. Quine ve Karl Popper (1902-1994) bulunmaktadır. Ayrıca bu teori, C. S. Peirce, William James ve John Dewey’in Pragmatizminin gelişmesinde de etkili olmuştur.</p>



<p>Epistemolojideki Sonsuz Gerileme Sorununa yanıt olarak çeşitli alternatif düşünce okulları da ortaya çıkmıştır:</p>



<ul><li>Temelcilik (Foundationalism), diğer inançları destekleyen bazı temel inançların temel olduğunu ve kendilerinin başka inançlar tarafından gerekçelendirilmesinin gerekmediğini iddia eder.</li></ul>



<ul><li>Sonsuzculuk (Infinitism), tipik olarak sonsuz seriyi yalnızca potansiyel olarak ele alır ve bireysel bir ihtiyaç, yalnızca ihtiyaç ortaya çıktığında ilgili nedenleri ortaya koyma yeteneğine sahiptir. Böylece sonsuz bir gerileme geçerli bir gerekçe olarak kabul edilebilir.</li></ul>



<ul><li>Bağdaşımcılık ya da Tutarlılıkcılık (Coherentism), bireysel bir inancın parçası olduğu inanç sisteminin, geri kalanıyla birbirine uyması (uyumlu olması) yoluyla döngüsel olarak gerekçelendirildiğini, böylece gerilemenin doğrusal bir gerekçelendirme modeline göre ilerlemediğini savunur.</li></ul>



<ul><li>Temel-Bağdaşımcılık (Foundherentism), Temelcilik ve Bağdaşımcılığın bir birleşimi hedefleyen başka bir pozisyondur.</li></ul>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Yanılabilircilik Çeşitleri</strong></h3>



<ul><li>Epistemolojik Yanılabilircilik, yukarıda açıklandığı gibi bilgi hakkında mutlak kesinliğin imkansız olduğu doktrinidir.</li></ul>



<ul><li>Ahlaki Yanılabilircilik, Etik’te nesnel olarak doğru ahlaki standartların var olduğunu, ancak insanlar tarafından güvenilir veya kesin olarak belirlenemeyeceğini savunan ilgili bir doktrindir. Ahlaki Objektivizmin iki ucu (onları algılamamızdan veya onlara karşı duruşumuzdan bağımsız olan nesnel ahlaki değerler olduğu görüşü) ve Ahlaki Öznelcilik (bireysel insanların tutumları ve/veya gelenekleri hakkında olgusal ifadelere indirgendiği görüşü) arasında üçüncü bir olası duruş sunar.</li></ul>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><a href="https://www.philosophybasics.com/branch_fallibilism.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Fallibilism</a> (Erişim Tarihi:24.09.2021)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/felsefe-sozlugu/">Yanılabilircilik (Felsefe Sözlüğü)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dışsalcılık (Felsefe Sözlüğü)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/dissalcilik-felsefe-soezlugu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/dissalcilik-felsefe-soezlugu</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Dışsalcılık (Externalism), epistemolojide, bir inancın gerekçelendirme durumunu etkileyebilecek şeyin, inananın, içsel faktörlerinin dışında, başka faktörlerde bulunduğu görüşüdür. Bu nedenle “dışsal” (yani bilgiyi elde edenlerin psikolojik durumlarının dışında) kabul edilen faktörler, bir önermeyi haklı çıkaran ilgili olgular dışsal ise, yine de kabul edilebilir olmaları için bilgi koşulları sağlayabilir. Bunun alternatif görüşü, İçselcilik (Internalism) olarak bilinir (bir inancı gerekçelendirmek için gerekli olan her şeyin, dış etkenlere başvurmak zorunda kalmadan bir kişinin bilincinde mevcut olduğu görüşü). Gerekçelendirmeyle ilgili dışsalcı pozisyon, geniş çapta kabul gören bir görüştür (Edmund Gettier ve onun “Gettier-örnekleri”ne rağmen, son zamanlarda haklılandırılmış doğru inançtan daha fazla bilgi olduğunu öne
The post Dışsalcılık (Felsefe Sözlüğü) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/StockSnap_9KS8VBC918-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:17:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Dışsalcılık, Felsefe, Sözlüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="wp-block-heading">Giriş</h3>



<p>Dışsalcılık (Externalism), epistemolojide, bir inancın gerekçelendirme durumunu etkileyebilecek şeyin, inananın, içsel faktörlerinin dışında, başka faktörlerde bulunduğu görüşüdür. Bu nedenle “dışsal” (yani bilgiyi elde edenlerin psikolojik durumlarının dışında) kabul edilen faktörler, bir önermeyi haklı çıkaran ilgili olgular dışsal ise, yine de kabul edilebilir olmaları için bilgi koşulları sağlayabilir. Bunun alternatif görüşü, İçselcilik (Internalism) olarak bilinir (bir inancı gerekçelendirmek için gerekli olan her şeyin, dış etkenlere başvurmak zorunda kalmadan bir kişinin bilincinde mevcut olduğu görüşü).</p>



<p>Gerekçelendirmeyle ilgili dışsalcı pozisyon, geniş çapta kabul gören bir görüştür (Edmund Gettier ve onun “Gettier-örnekleri”ne rağmen, son zamanlarda haklılandırılmış doğru inançtan daha fazla bilgi olduğunu öne sürenler olmuştur). Bazı Dışsalcılar, bir şeyi bilmek olarak kabul etmek için, kişinin söz konusu şey veya olguyla bir şekilde uygun bir şekilde, örneğin nedensel olarak ilişkili olması gerektiğini savunur. Bu Nedensel Bilgi Teorisinin bir örneği (bir inancın bir şekilde gerçeğin kendisinden kaynaklanması gerektiği fikri) şu şekilde gösterilebilir: Sezar’ın Rubicon’u aştığını biliyorum, eğer böyle yapması bir tarihçinin bunu söyleyen bir kitap yazmasına neden olduysa, yerel kütüphanemin onu satın almasına da neden olmuştur, bu da okuyup inanmama neden olmuştur.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Dışsalcılık Çeşitleri:</h3>



<ul><li>Semantik Dışsalcılık, bireyler için mevcut olan kavramların (veya dilsel bir kurguda kelimelerin anlamlarının), bu bireylerin çevresi veya dış dünyayla ilişkileri tarafından belirlendiği tezidir. Örneğin bir semantik dışsalcı, “su” kelimesinin, bilim adamları bu kimyasal bileşimi keşfetmeden önce bile, kimyasal bileşimi H2O olan maddeye atıfta bulunduğunu iddia edebilir.</li></ul>



<ul><li>Motivasyonel Dışsalcılık, Etik ve ahlak psikolojisindeki ahlaki inançların veya yargıların, içsel olarak motive edici olmadığı ve bir kişinin bir şeyin yapılması gerektiğine dair inancı ile onu yapma motivasyonu arasında içsel, gerekli bir bağlantı olmadığı görüşüdür. Bu yaklaşım, bağımsız bir arzunun (doğru olanı yapma arzusu gibi) gerekli olduğunu varsayar. Bu nedenle ahlaksızlık (ahlaki duyarlılığın eksikliği, doğru ve yanlışı umursamamak), motivasyonel bir dışsalcı için uygun bir şekilde anlaşılabilir.</li></ul>



<p>Bilim Felsefesinde Tarihsel Dışsalcılık, bilimin, sosyal bağlamdan kaynaklandığını ve sosyo-politik çevrenin ve çevredeki ekonominin bilimsel ilerlemeyi belirlediğini iddia eder.</p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><a href="https://www.philosophybasics.com/branch_externalism.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Externalism</a> (Erişim Tarihi: 24.09.2021)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/dissalcilik-felsefe-sozlugu/">Dışsalcılık (Felsefe Sözlüğü)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Deneycilik/Empirisizm (Felsefe Sözlüğü)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/deneycilikempirisizm-felsefe-soezlugu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/deneycilikempirisizm-felsefe-soezlugu</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Deneycilik, tüm bilgilerin kökeninin, duyu deneyimlerine bağlı olduğu teoridir. Fikirlerin oluşumunda deneyim ve kanıtın, özellikle de duyusal algının rolünü vurgular ve insanların sahip olabileceği tek bilginin a posteriori (yani deneyime dayalı) olduğunu savunur. Çoğu deneyci, doğuştan gelen fikirler veya doğuştancılık (zihnin fikirler veya bilgi ile doğduğu ve doğumda “boş bir sayfa” (Tabula Rasa) olmadığı fikri) kavramını dikkate almaz. Bu kurama göre, doğrudan gözlemlerden daha karmaşık bir bilgi yapısı oluşturmak için tümevarım veya tümevarımsal akıl yürütme (bireysel örneklere dayalı genellemeler yapma) kullanılmalıdır. Dolayısıyla bu tür bilgi, dolaylı deneysel bilgi olarak da bilinir. Deneycilik, zihnin bazı gerçekliklerinin, duyuların ortamına ihtiyaç duymadan
The post Deneycilik/Empirisizm (Felsefe Sözlüğü) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/people-219985_1280.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:17:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>DeneycilikEmpirisizm, Felsefe, Sözlüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="wp-block-heading"><strong>Giriş</strong></h3>



<p>Deneycilik, tüm bilgilerin kökeninin, duyu deneyimlerine bağlı olduğu teoridir. Fikirlerin oluşumunda deneyim ve kanıtın, özellikle de duyusal algının rolünü vurgular ve insanların sahip olabileceği tek bilginin a posteriori (yani deneyime dayalı) olduğunu savunur. Çoğu deneyci, doğuştan gelen fikirler veya doğuştancılık (zihnin fikirler veya bilgi ile doğduğu ve doğumda “boş bir sayfa” (Tabula Rasa) olmadığı fikri) kavramını dikkate almaz.</p>



<p>Bu kurama göre, doğrudan gözlemlerden daha karmaşık bir bilgi yapısı oluşturmak için tümevarım veya tümevarımsal akıl yürütme (bireysel örneklere dayalı genellemeler yapma) kullanılmalıdır. Dolayısıyla bu tür bilgi, dolaylı deneysel bilgi olarak da bilinir.</p>



<p>Deneycilik, zihnin bazı gerçekliklerinin, duyuların ortamına ihtiyaç duymadan doğrudan kavrayabileceği teorisi olan Rasyonalizm ile karşılaştırılır.</p>



<p>“Empirizm” teriminin ikili bir etimolojisi vardır: Hem Yunanca “deneyim” kelimesinden hem de daha özel olarak Yunan ve Romalı’lıların kullandığı “empirik” kavramından kaynaklanır. Ayrıca bu kelime, teoride öğretmenin aksine, becerisi, pratik deneyimden türeyen bir hekime atıfta bulunur (bunu ilk kez o kullanmıştır).</p>



<p>“Empirik” terimi (“empirizm” yerine), aynı zamanda doğa ve sosyal bilimlerde kullanılan gözlem ve deney yöntemini ifade eder. Tüm hipotezlerin ve teorilerin yalnızca a priori akıl yürütme, sezgi veya vahiy üzerine dayanması yerine, doğal dünyanın gözlemlerine karşı test edilmesi bilimsel yöntemin temel bir gereğidir. Bu nedenle bilim, doğası gereği metodolojik olarak empirik olarak kabul edilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Deneyciliğin Tarihi</strong></h3>



<p>“Tabula rasa” (ya da “temiz sayfa”) kavramı, öncelikli olarak 11. yüzyılda İranlı filozof İbn Sina tarafından geliştirilmiştir. İbn Sina, bilginin, bu dünyadaki nesnelerle deneysel aşinalık yoluyla elde edildiğini, kişinin, evrensel kavramları soyutladığını ve daha sonra kıyassal bir akıl yürütme yöntemiyle daha da geliştirilebileceğini savunmuştur. Ayrıca 12. Yüzyıl Arap filozofu Ebubekir (veya İbn Tufeyl 1105 – 1185), tabula rasa teorisini, vahşi bir çocuğun zihninin, temiz bir sayfadan yetişkinliğe doğru, toplumdan tamamen izole edilmiş ıssız bir adada, deneyim yoluyla geliştiği bir düşünce deneyinde göstermiştir.</p>



<p>Sir Francis Bacon, o zamandan beri bilimsel yöntem olarak bilinen bilimsel araştırma için tümevarımsal bir metodolojiyi popülerleştirmesiyle, erken dönem bir Deneyci olarak kabul edilebilir.</p>



<p>17. ve 18. Yüzyılda İngiliz Deneyci ekolünden John Locke, George Berkeley ve David Hume, Deneyciliğin başlıca temsilcileriydi. Descartes, Leibniz ve Spinoza’nın Rasyonalizmine karşı Deneyciliği şiddetle savunmuşlardır.</p>



<p>Deneycilik doktrini, ilk olarak 17. yüzyılın sonlarında İngiliz filozof John Locke tarafından açıkça formüle edilmiştir. Locke, 1690 tarihli “İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme”de, zihnin, deneyimlerin iz bıraktığı bir tabula rasa olduğunu savunmuş ve bu nedenle insanların doğuştan gelen fikirleri olduğunu veya deneyime atıfta bulunmadan herhangi bir şeyin bilinebileceğini reddetmiştir. Bununla birlikte bazı bilgilere (örneğin Tanrı’nın varlığının bilgisi), yalnızca sezgi ve akıl yürütme yoluyla ulaşılabileceğini de savunmuştur.</p>



<p>İrlandalı filozof Piskopos George Berkeley, Locke’un görüşünün nihai Ateizme yol açabilecek bir kapı açtığından endişe duyarak, 1710 tarihli “İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine İnceleme” adlı eserinde, şeylerin yalnızca var olduğu, farklı, çok aşırı bir Deneyim biçimini ortaya koymuştur. Berkeley, nesnelerin varlığının devam etmesinin, etrafta insan olup olmadığına bakılmaksızın, Tanrı algısından kaynaklandığını ve insanların doğada görebilecekleri herhangi bir düzenin aslında Tanrı’nın el yazısı olduğunu savunmuştur. Berkeley’in Deneyciliğe yaklaşımı, daha sonra Öznel İdealizm olarak adlandırılacaktır.</p>



<p>İskoç filozof David Hume, Deneyci bakış açısına, aşırı bir Şüphecilik getirmiştir. O, tüm insan bilgisinin iki kategoriye ayrılabileceğini savunmuştur. Bunlar: İdea ilişkileri (dünyanın bazı olası gözlemlerini içeren önermeler, örneğin “güneş Doğu’dan doğar” gibi) ve olgu sorunları (örneğin matematiksel ve mantıksal önermeler) ve bu ideların “izlenimlerimizden” veya duyumlarımızdan türetildiği meseleleridir. Hume, buna karşılık doğal dünyaya, hatta benliğin varlığına dair en temel inançların bile akılla kesin olarak kurulamayacağını, ancak içgüdü ve geleneklerdeki temelleri nedeniyle yine de onları kabul ettiğimizi savunmuştur.</p>



<p>19. yüzyılın ortalarında John Stuart Mill, (matematik dahil), tüm anlamlı bilgiler için tümevarımsal akıl yürütmenin gerekli olduğunu ve maddenin yalnızca kendisinin ifade ettiği gibi “duyumun kalıcı olasılığı” olduğunu savunarak, Hume ve Berkeley’in akıl yürütmesini bir adım daha ileri götürmüştür. Bu, Fenomenalizm olarak bilinen aşırı bir Deneycilik biçimidir (fiziksel nesnelerin, özelliklerin ve olayların, tamamen zihinsel nesnelere, özelliklere ve olaylara indirgenebileceği görüşü).</p>



<p>19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Deneycilik (deneyime dayalı düşünme) ve Rasyonalizmin (kavram temelli düşünme) görünüşte birbirini dışlayan görüşlerini bütünleştirmeye çalışan çeşitli Pragmatizm (Faydacılık) biçimleri ortaya çıkmıştır. C. S. Peirce ve William James (kendi Pragmatizm formunun bir uzantısını tanımlamak için “radikal deneycilik” terimini kullanmışlardır), bu çabada özellikle önemli isimlerdir.</p>



<p>Deneyciliğin gelişimindeki bir sonraki adım, 20. yüzyılın başlarında İngiliz Deneyciliğinin temel fikirlerini (bilginin temeli olarak duyusal deneyime güçlü bir vurgu), matematiksel mantıktan belirli görüşlerle sentezleme girişimi olan Mantıksal Deneycilik (veya Mantıksal Pozitivizm)’dir. Bu yaklaşım, Gottlob Frege, Bertrand Russell ve Ludwig Wittgenstein tarafından geliştirilmiştir. Bu görüş, gerçekten sentetik herhangi bir iddianın, doğrudan gözlemleri veya algıları ifade eden nihai bir iddiaya (veya nihai iddialar dizisine) indirgenmesi gerektiğini savunan bir tür aşırı Deneycilik ile sonuçlanmıştır.</p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><a href="https://www.philosophybasics.com/branch_empiricism.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Empiricism</a>, (Erişim Tarihi: 24.092.2021)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/deneycilik-empirisizm-felsefe-sozlugu/">Deneycilik/Empirisizm (Felsefe Sözlüğü)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Totalitarizm – (Felsefe Sözlüğü)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/totalitarizm-felsefe-soezlugu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/totalitarizm-felsefe-soezlugu</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Totalitarizm, otoriter politik bir sistemi tanımlar veya kamusal ve özel sektörlerin neredeyse tüm özelliklerinin düzenlenmesini ve kontrol edilmesini ifade eder. Totaliter rejimler, öznelerinin üzerinde politik, sosyal ve kültürel bütüncül bir kontrol geliştirirler ve genellikle de karizmatik bir lider tarafından yönetilirler. Genellikle Totalitarizm, tipik olarak bir diktatör tarafından liderlik edilen tek bir ana partiyi içerir; tüm nüfusu, resmi devlet ideolojisine destek için harekete geçirme teşebbüsü ve ekseriyetle baskıyı, iş, işçi sendikaları, kiliseler ve siyasi partilerin devlet tarafından kontrolünü zorunlu kılan, devletin ereklerine paralel olmayan aktivitelere karşı bir tahammülsüzlüktür. Totaliter bir rejim esasında, ileri teknoloji bir sosyal kontrol gerektiren otoriter devletin
The post Totalitarizm – (Felsefe Sözlüğü) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/Benito-Mussolini-1200x1200-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:17:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Totalitarizm, –, Felsefe, Sözlüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="wp-block-heading"><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Totalitarizm"></a>Giriş</h3>



<p>Totalitarizm, otoriter politik bir sistemi tanımlar veya kamusal ve özel sektörlerin neredeyse tüm özelliklerinin düzenlenmesini ve kontrol edilmesini ifade eder. Totaliter rejimler, öznelerinin üzerinde politik, sosyal ve kültürel bütüncül bir kontrol geliştirirler ve genellikle de karizmatik bir lider tarafından yönetilirler. Genellikle Totalitarizm, tipik olarak bir diktatör tarafından liderlik edilen tek bir ana partiyi içerir; tüm nüfusu, resmi devlet ideolojisine destek için harekete geçirme teşebbüsü ve ekseriyetle baskıyı, iş, işçi sendikaları, kiliseler ve siyasi partilerin devlet tarafından kontrolünü zorunlu kılan, devletin ereklerine paralel olmayan aktivitelere karşı bir tahammülsüzlüktür. Totaliter bir rejim esasında, ileri teknoloji bir sosyal kontrol gerektiren otoriter devletin modern bir formudur.</p>



<p>Totaliter rejimler veya hareketler, umudu kırılmış topluluklara şanlı fakat hayal ürünü bir gelecek vadetme eğilimindedirler. Batı demokrasilerini ise çok zayıf, hazza çok düşkün ve yüce bir sebep uğruna fedakârlıkta bulunamayacak kadar bencil insanların oluşturduğu ve değerlerinin ahlâka ters olduğu olduğu yönünde resmeder. Gizli polis, devlet kontrolündeki kitle iletişim araçları aracılığıyla yayılan propagandalar, kişilik kültleri, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, tek partili devletler, kitlesel gözetim kullanımı, gözdağı verilmesi ve terör taktikleri gibi çeşitli araçlarla kendilerini siyasi iktidarda tutarlar.</p>



<p>Totalitarizmin, birincil olarak hayatta kalmak ve bunun gibi şeylere ilgili olan sosyal toplumda, dini kuruluşlarda, mahkemeler ve basında değişebilen derecelerde bir özerkliğe olanak verebilen diktatörlükle veya otokrasiyle aynı olması şart değildir. Totaliter bir rejim, öteki taraftan devletin her şeyi kapsayan ideolojisine karşı tek bir bireysel ve kurumsal özerklik dahi bulunmamasını zorunlu kılar. Yine de uygulamada,Totalitarizm ve diktatörlük çoğunlukla el ele giderler.</p>



<p>“Totalitarismo”, terimi ilk olarak 20. yüzyılın ortasında Faşist İtalya’da “Faşizmin filozofu olan ” Giovanni Gentile (1875 – 1944) ve  Benito Mussolini (1883 – 1945)” tarafından kullanıldı. Esasında, “her şeyi kucaklayan, bütünsel bir devletin rahatlatıcı varlığını ifade etmesi amaçlanmıştı fakat hemen sonra tehlikeli çağrışımları ve Liberalizm ve demokrasiyle ile olan rencide edici karşılaştırılmaları harekete geçirdi.</p>



<p>Totalitarizmde politik olarak sağa ya da sola yakınlık zorunlu değildir. Çoğu totaliter rejimler Faşist ve aşırı milliyetçi olarak bilinseler de Stalin’in Sovyetler Birliği’nin ve Mao Zedong’un Çin Halk Cumhuriyeti’nin yozlaşmış Komünizmi de tabiatlarında eşit şekilde totaliterlerdi ve bu bağlamda “Totaliter İkizler ” ifadesi, Komünizm ve Faşizm arasında bağlantı kurmak için kullanılmıştır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Totalitarizmin Tarihçesi</h3>



<p>Totalitarizmin, bin yıl öncesinde Çin’i birleştirmesinde Qin Dynasty’e yardım eden başbakan Li Si (280 – 208 B.C.)’nin politik liderliği altındaki antik Çin’de var olduğu öne sürülebilir. Yönetici konumdaki Legalizm felsefesi altında, politik aktiviteler tavizsiz bir şekilde sınırlandırılmış, tüm literatür yerle bir edilmiş ve Legalizmi desteklemeyen âlimler tartışma veya yasal bir süreç olmadan ölüme mahkûm edilmişlerdi.</p>



<p>M.Ö 336’da, Büyük İskender’in yükselişinden önceki birkaç yüzyıl boyunca, Totalitarizme çok benzer bir şey, antik Yunan’daki savaş başlatmaya ve sürdürmeye istekli bir devlet olan Sparta’da hâkimdi. “Eğitim sistemi”  totaliter askeri topluluğun bir parçasıydı ve devlet makinesi, çocukların yetiştirilmesine inecek kadar hayatın her yönünü dikte etmişti.</p>



<p>Plato’nun Devlet’inde bahsi geçen kast temelli katı toplum, Plato’nun belirttiği amacın (adalet arayışında) zıttına, birçok totaliter nitelik barındırıyordu ve vatandaşların devlete hizmet etmekten başka bir şey yapmıyor oldukları aşikârdı. 1651’deki Leviathan’ında Thomas Hobbes, vatandaşlarının güvenlik ve emniyet karşılığında devlet üzerindeki haklarının birçoğundan vazgeçmeye hevesli olduğu hem sivil hem de dini güç üzerinde çalışan mutlak bir monarşiyi öngördü. <a href="https://www.philosophybasics.com/philosophers_machiavelli.html">Niccolò Machiavelli</a>’nin Prens’i, devletin, yalnızca vatandaşları baskı altında tutmak için elindeki her şeyi ne pahasına olursa kullanma konusunda hiçbir tereddütte olmaması gereken yöneticinin faydaları için bir araç olduğu üzerine tartışan totaliter temalara değindi.</p>



<p>Birçok yorumcu, ilk gerçek totaliter rejimlerin, 20. Yüzyılın ortalarında, Birinci Dünya Savaşı’nı müteakip karışıklık döneminde, yani modern silahların ve iletişimin sofistikeliğinin, totaliter hareketlerin gücü birleştirmelerine olanak sağladığı noktada meydana çıktığı hakkında fikirler ileri sürer:</p>



<ul><li>Joseph Stalin (1878 – 1953) yönetimindeki Sovyetler Birliği, 1928’den 1953’e dek.</li><li>Benito Mussolini (1883 – 1945) ) yönetimindeki İtalya, 1922’den 1943’e dek.</li><li>Adolf Hitler (1889 – 1945) yönetimindeki Nazi Almanya’sı, 1933’ten 1945’e dek.</li><li>Francisco Franco (1892 – 1975) yönetimindeki İspanya,  1936’dan 1975’e dek.</li><li>António de Oliveira Salazar (1889 – 1970) yönetimindeki Portekiz, 1932’den 1974’e dek.</li></ul>



<p>Diğer daha yakın tarihli örnekler ise daha fazla veya daha az derecelerde şunları içerir: Mao Zedong yönetimindeki Çin Halk Cumhuriyeti, II. Kim Sung yönetimindeki Kuzey Kore, Fidel Castro yönetimindeki Küba, Pol Pot yönetimindeki Kamboçya, Nicolae Ceausescu yönetimindeki Romanya, Hafız Esad yönetimindeki Suriye, Ayetullah Humeyni yönetimindeki İran ve Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak.</p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><a href="https://www.philosophybasics.com/branch_totalitarianism.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Totalitarianism</a>, (Erişim Tarihi: 25.09.2021)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Didar Akın</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/totalitarizm-felsefe-sozlugu/">Totalitarizm – (Felsefe Sözlüğü)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğrulamacılık (Felsefe Sözlüğü)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/dogrulamacilik-felsefe-soezlugu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/dogrulamacilik-felsefe-soezlugu</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Doğrulamacılık (Verificationism; Ayrıca Doğrulanabilir Anlam Kriteri veya Doğrulama İlkesi olarak da bilinir), bir önermenin yalnızca kesin olarak doğru veya yanlış (yani doğrulanabilir veya yanlışlanabilir) olarak belirlenebilirse, bilişsel olarak anlamlı olduğu doktrinidir. Bunun pratikte mi yoksa sadece prensipte mi mümkün olması gerektiği, Doğrulamacılar arasında çokça tartışılmıştır. Doğrulamacılık, genellikle Din Felsefesi, Metafizik ve Etik alanlarındaki geleneksel tartışmaların çoğunu anlamsız bulmak için kullanılır, çünkü doğrulanamayan cümlelerin doğruluğu üzerinde birçok felsefi tartışma bulunmaktadır. Bu, Mantıksal Pozitivizm doktrininin çoğunun altında yatan kavramdır ve Epistemoloji, Bilim Felsefesi ve Dil Felsefesinde önemli bir tartışmanın konusudur. Bazılarına göre Doğrulamacılıkla ilgili problem, bazı ifadelerin muhtemelen sonsuz nesneler kümesi
The post Doğrulamacılık (Felsefe Sözlüğü) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/person-writing-on-white-board-3781338-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:17:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Doğrulamacılık, Felsefe, Sözlüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="wp-block-heading">Giriş</h3>



<p>Doğrulamacılık (Verificationism; Ayrıca Doğrulanabilir Anlam Kriteri veya Doğrulama İlkesi olarak da bilinir), bir önermenin yalnızca kesin olarak doğru veya yanlış (yani doğrulanabilir veya yanlışlanabilir) olarak belirlenebilirse, bilişsel olarak anlamlı olduğu doktrinidir. Bunun pratikte mi yoksa sadece prensipte mi mümkün olması gerektiği, Doğrulamacılar arasında çokça tartışılmıştır.</p>



<p>Doğrulamacılık, genellikle Din Felsefesi, Metafizik ve Etik alanlarındaki geleneksel tartışmaların çoğunu anlamsız bulmak için kullanılır, çünkü doğrulanamayan cümlelerin doğruluğu üzerinde birçok felsefi tartışma bulunmaktadır. Bu, Mantıksal Pozitivizm doktrininin çoğunun altında yatan kavramdır ve Epistemoloji, Bilim Felsefesi ve Dil Felsefesinde önemli bir tartışmanın konusudur.</p>



<p>Bazılarına göre Doğrulamacılıkla ilgili problem, bazı ifadelerin muhtemelen sonsuz nesneler kümesi hakkında iddialarda bulunmaları anlamında “evrensel” olmasıdır. Sonsuz sayıda nesnenin her biri için ifadenin doğruluğunu doğrulamak mümkün olmadığı için, doğrulama imkansızdır.</p>



<p>Buna karşı çıkmak için Karl Popper (1902-1994), “evrensel” bir iddianın yanlış olduğu hiçbir durum bulunamazsa, hipotezin geçici olarak doğru olarak kabul edildiği Yanlışlamacılık kavramını önermiştir. A. J. Ayer, doğrulanamazlık itirazına, hemen hemen her ifadenin (bir totoloji hariç) güçlü anlamda doğrulanamaz olmasına rağmen, bir önermenin doğrulanabilir olduğu konusunda zayıf bir doğrulanabilirlik kriteri olduğunu iddia ederek yanıt vermiştir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Doğrulamacılığın Tarihi</h3>



<p>17. Yüzyıl içerisinde John Locke’a kadar uzanan deneycilik, doğrulamacı bir yaklaşım olarak görülebilir. Deneyciliğin temel ilkesi, deneyimin tek bilgi kaynağımız olduğudur ve Doğrulamacılık bu ilkenin bir sonucu olarak görülebilir. David Hume gibi deneyciler, bir Tanrı’nın, bir ruhun ve hatta bir benliğin varlığının, ideaların türetildiği izlenimini gösteremedikleri (okunamadığı, doğrulanamadığı) için, buna ilişkin felsefi konumları reddederler. İlk deneyciler, önermelerin anlamını doğrudan tartışmasalar da, genel duruşları Doğrulamacılıkla tutarlıdır.</p>



<p>Auguste Comte’un Pozitivizmi, büyük ölçüde Doğrulamacılık kavramına dayanır ve 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan Mantıksal Pozitivizm, büyük ölçüde Doğrulamacılık üzerine temellendirilmiştir. Öte yandan Pragmatizm, Mantıksal Pozitivizm’in yaptığı gibi doğrulama ilkesiyle Metafizik, Din veya Etik gibi alanları dışlamak için yola çıkmamış olsa da, yine de iyi ve yararlı felsefeyi yürütmek için bir standart sağlamak amacıyla bu kavramı kullanmıştır.</p>



<p>Karl Popper (1902-1994), bir hipotezin, önermenin veya teorinin, doğrulanabilir olmaktan ziyade yanlışlanabilir olması durumunda (yani bir gözlem veya fiziksel deneyle yanlışlığı gösterilebilirse) bilimsel olduğunu ileri sürerek, Yanlışlamacılık kavramını ön plana çıkartmıştır.  Bununla birlikte yanlışlanabilirlik talebinin bir anlam teorisi olarak değil, bilimler için metodolojik bir ilke olarak kastedildiğini de iddia etmiştir.</p>



<p>Bazı düşünürler, Wittgenstein’ın 1953 tarihli Özel Dil Argümanı’nın, bir Doğrulamacılık biçimi olduğunu iddia etse de, bu konuda bazı tartışmalar hala devam etmektedir. Bu argüman, en basit haliyle, yalnızca tek bir birey tarafından anlaşılabilir bir dil fikrinin tutarsız olduğunu gösterme iddiasındadır.</p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><a href="https://www.philosophybasics.com/branch_verificationism.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Verificationism</a>, (Erişim Tarihi: 26.09.2021)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/dogrulamacilik-felsefe-sozlugu/">Doğrulamacılık (Felsefe Sözlüğü)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İçselcilik (Felsefe Sözlüğü)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/icselcilik-felsefe-soezlugu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/icselcilik-felsefe-soezlugu</guid>
<description><![CDATA[ Giriş İçselcilik (Internalism), Epistemolojide bir inancı gerekçelendirmek için gerekli olan her şeyin, bir kişinin bilincinde, dışsal faktörlere başvurmak zorunda kalmadan anında mevcut olduğu veya en azından bu şeylerin bir kişi tarafından bilişsel olarak erişilebilir olduğu görüşüdür. Bu nedenle tüm bilgi edinme koşulları, bilgi edinenlerin psikolojik durumlarına bağlıdır Bu bir tür Psikolojizm ile alakalıdır (bu psikoloji, psikolojik olmayan başka bir tür olgu veya yasayı temellendirmede veya açıklamada merkezi bir rol oynar). Bu yaklaşımın alternatif görüşü Dışsalcılık olarak bilinir (bir inancın gerekçelendirme statüsünü etkileyebilecek olan şeyin, inananın içsel faktörleriyle alakalı olmadığı görüşü). İçselciliğe göre özneleri, çevrelerinden tamamen kopmuş birer varlık olarak tasavvur
The post İçselcilik (Felsefe Sözlüğü) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/head-2360166_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:17:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İçselcilik, Felsefe, Sözlüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="wp-block-heading">Giriş</h3>



<p>İçselcilik (Internalism), Epistemolojide bir inancı gerekçelendirmek için gerekli olan her şeyin, bir kişinin bilincinde, dışsal faktörlere başvurmak zorunda kalmadan anında mevcut olduğu veya en azından bu şeylerin bir kişi tarafından bilişsel olarak erişilebilir olduğu görüşüdür. Bu nedenle tüm bilgi edinme koşulları, bilgi edinenlerin psikolojik durumlarına bağlıdır Bu bir tür Psikolojizm ile alakalıdır (bu psikoloji, psikolojik olmayan başka bir tür olgu veya yasayı temellendirmede veya açıklamada merkezi bir rol oynar).</p>



<p>Bu yaklaşımın alternatif görüşü Dışsalcılık olarak bilinir (bir inancın gerekçelendirme statüsünü etkileyebilecek olan şeyin, inananın içsel faktörleriyle alakalı olmadığı görüşü).</p>



<p>İçselciliğe göre özneleri, çevrelerinden tamamen kopmuş birer varlık olarak tasavvur edecek olsak bile, bu öznelerin gördükleri şeyleri, göründükleri gibi kabul etmede yine de rasyonel olacaklarını iddia eder. Buna göre bir çift psikolojik ikiz (aynı zihinsel durumlara sahip iki fail), tüm inançlarında eşit olarak haklı çıkar ve aslında hepsi aynı inançlara sahip olur.</p>



<p>Bu yaklaşımın karşıtlarına göre (meşhur Edmund Gettier’in Gettier Örnekleri (1927-2021) ve benzer çizgi boyunca Descartes’ın kötü cininin bir versiyonuyla birlikte), ikizlerden birinin sağlam bir şekilde çalışan bir saate bakması (diyelim ki saat gece yarısı 12’yi gösteriyor) ve bir inancı gerekçelendirmesi, diğerinin ise aynı şekilde bir zihin durumuyla bu inanca sahip olması mümkün olsa bile, ikizlerden birinin kötü bir cin tarafından inancı için kandırıldığı varsayıldığında, o zaman onun inancının dışsal bir gerekçeye sahip olması da imkan dahilinde olur.</p>



<h3 class="wp-block-heading">İçselcilik Çeşitleri</h3>



<ul><li>Anlamsal İçselcilik, bireyler için mevcut olan kavramların (ya da dilsel bir yorumla kelimelerin anlamlarının) bu bireylerin çevreleri veya dış dünyayla ilişkileri tarafından belirlenmediği tezidir.</li><li>Motive edici İçselcilik, Etik ve ahlaki psikolojideki ahlaki inançların veya yargıların, içsel olarak motive edici olduğu ve bir kişinin bir şeyin yapılması gerektiğine dair inancı ile onu yapma motivasyonu arasında içsel, gerekli bir bağlantı olduğu görüşüdür. Bu nedenle ahlaksızlık (ahlaki duyarlılığın eksikliği, doğru ve yanlışı umursamamak), bir motive edici içselci için anlaşılmaz ve hatta imkansızdır.</li><li>Bilim Felsefesinde Tarihsel İçselcilik, bilimin sosyal etkilerden tamamen farklı olduğunu ve sadece doğa bilimlerinin herhangi bir toplumda ve herhangi bir zamanda entelektüel kapasiteleri göz önüne alındığında var olabileceğini iddia eder.</li></ul>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><a href="https://www.philosophybasics.com/branch_internalism.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Internalism</a>, (Erişim Tarihi: 26.09.2021)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/icselcilik-felsefe-sozlugu/">İçselcilik (Felsefe Sözlüğü)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Araçsalcılık (Felsefe Sözlüğü)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/aracsalcilik-felsefe-soezlugu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/aracsalcilik-felsefe-soezlugu</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Araçsalcılık (Instrumentalism), Amerikalı filozof John Dewey tarafından geliştirilen, kavramların ve teorilerin yalnızca faydalı araçlar olduğu ve değerlerinin kavram ve teorilerin doğru ya da yanlış olup olmadığıyla ölçülmediğine veya gerçekliği doğru bir şekilde tasvir edip etmediklerini, ancak fenomenleri açıklama ve tahmin etmede ne kadar etkili olduklarına dair Epistemoloji ve Bilim Felsefesi’ndeki bir yöntemdir (Araçsalcılık, teorilerin doğruluk açısından değerlendirilebilir olduğunu reddeder). Bu yaklaşım, bir fikrin doğruluğunun, bir sorunun aktif çözümündeki başarısı tarafından ve bir fikrin değerinin insan deneyimindeki işlevi tarafından belirlendiğini iddia eder. Zihin Felsefesinde Araçsalcılık, inançlar gibi önermesel tutumların, aslında zihin ve beyinle ilgili bilimsel araştırmaları temel alabileceğimiz kavramlar olmadığı,
The post Araçsalcılık (Felsefe Sözlüğü) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/4405539007_67f10e88fc_k.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:17:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Araçsalcılık, Felsefe, Sözlüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="wp-block-heading">Giriş</h3>



<p>Araçsalcılık (Instrumentalism), Amerikalı filozof John Dewey tarafından geliştirilen, kavramların ve teorilerin yalnızca faydalı araçlar olduğu ve değerlerinin kavram ve teorilerin doğru ya da yanlış olup olmadığıyla ölçülmediğine veya gerçekliği doğru bir şekilde tasvir edip etmediklerini, ancak fenomenleri açıklama ve tahmin etmede ne kadar etkili olduklarına dair Epistemoloji ve Bilim Felsefesi’ndeki bir yöntemdir (Araçsalcılık, teorilerin doğruluk açısından değerlendirilebilir olduğunu reddeder). Bu yaklaşım, bir fikrin doğruluğunun, bir sorunun aktif çözümündeki başarısı tarafından ve bir fikrin değerinin insan deneyimindeki işlevi tarafından belirlendiğini iddia eder.</p>



<p>Zihin Felsefesinde Araçsalcılık, inançlar gibi önermesel tutumların, aslında zihin ve beyinle ilgili bilimsel araştırmaları temel alabileceğimiz kavramlar olmadığı, ancak diğer varlıkların inançları varmış gibi davranmanın genellikle başarılı bir strateji olduğu görüşüdür.</p>



<p>Araçsalcılık, Pragmatizm ile yakından ilişkilidir (anlamı, gerçeği veya değeri belirlemede temel kriteri oluşturan pratik sonuçları vurgular) ve Bilimsel Gerçekçiliğe (bilim tarafından tanımlanan dünyanın gerçek dünya olduğu görüşü) karşıdır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Araçsalcılık Çeşitleri</h3>



<ul><li>Ahlaki Araçsalcılık (veya Araçsalcı Ahlak), ahlaki kuralları yalnızca ahlaki iyiliğin araçları olarak tanımlar. Bu nedenle belirli bir popülasyondan kaynaklanan ahlaki kod, basitçe o popülasyon için yararlı olan bir kurallar topluluğudur. Bu görüş, Faydacılığa benzer ve David Hume ve John Stuart Mill’in öğretilerinden yola çıkılarak temellendirilir.</li><li>Politik Araçsalcılık, John Dewey tarafından, onun araçsalcı ve faydacı görüşlerinden ve siyaseti sadece bir amaç olarak gören Niccolo Machiavelli’nin çok daha önceki yazılarından geliştirilen bir görüştür.</li></ul>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p><a href="https://www.philosophybasics.com/branch_instrumentalism.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Instrumentalism</a>, Erişim Tarihi: 26.09.2021</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/aracsalcilik-felsefe-sozlugu/">Araçsalcılık (Felsefe Sözlüğü)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gorgias (Felsefe Sözlüğü)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/gorgias-felsefe-soezlugu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gorgias-felsefe-soezlugu</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Gorgias (M.Ö 487-376) Sicilyalı Presokratik filozof, hatip ve retorikçi. Aynı zamanda Protagoras’la beraber, ilk dönem Sofistler’in önde gelen isimlerinden bir tanesi. Hem Platon hem de Aristoteles Gorgias’ı şiddetle eleştirdiler ve ona birincil amacının akıllı ve bilge görünerek para kazanmak olduğunu, gerçek bir filozof olmadığı anlamında saf bir sofist (aşağılayıcı bir anlamda) olduğunu söylediler. Ancak Gorgias retorikteki yenilikleri memleketi Sicilya’dan Atina ve Attika’ya getirmede oldukça etkili bir iş çıkardı, hatta Attika lehçesinin edebi nesir dili olarak yayılmasına da katkıda bulundu. Hayatı Gorgias M.Ö 487’de (veya belki 483), Leontini’de (Sicilya’daki bir Yunan kolonisi) dünyaya gelmiştir. Babası Charmantides’in yanı sıra en az
The post Gorgias (Felsefe Sözlüğü) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/11/space-3197606_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:17:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Gorgias, Felsefe, Sözlüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3 class="wp-block-heading"><strong>Giriş</strong></h3>



<p>Gorgias (M.Ö 487-376) Sicilyalı Presokratik filozof, hatip ve retorikçi. Aynı zamanda Protagoras’la beraber, ilk dönem Sofistler’in önde gelen isimlerinden bir tanesi.</p>



<p>Hem Platon hem de Aristoteles Gorgias’ı şiddetle eleştirdiler ve ona birincil amacının akıllı ve bilge görünerek para kazanmak olduğunu, gerçek bir filozof olmadığı anlamında saf bir sofist (aşağılayıcı bir anlamda) olduğunu söylediler. Ancak Gorgias retorikteki yenilikleri memleketi Sicilya’dan Atina ve Attika’ya getirmede oldukça etkili bir iş çıkardı, hatta Attika lehçesinin edebi nesir dili olarak yayılmasına da katkıda bulundu.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Hayatı</strong></h3>



<p>Gorgias M.Ö 487’de (veya belki 483), Leontini’de (Sicilya’daki bir Yunan kolonisi) dünyaya gelmiştir. Babası Charmantides’in yanı sıra en az iki tane kardeşi olduğu bilinmektedir: Herodicus adında bir erkek kardeş ve ismi bilinmeyen bir kız kardeş. Gençliğinde ondan sadece birkaç yaş küçük olmasına rağmen Empedokles’in öğrencisi olmuş olabilir. Elealı Zenon’un çalışmalarına da aşinaydı, hatta onun paradokslarını (özellikle de ‘Devinim’e Karşı Argümanlar’ı) kendi çalışmalarında da kullanmıştır.</p>



<p>Hemşehrileri tarafından M.Ö 427’de Siraküzalıların saldırganlığına karşı koruma istemek için bir elçilik grubunun başı olarak Atina’ya gönderildiğinde çoktan altmış yaşındaydı. Görevini tamamladıktan sonra Atina’ya yerleşti. Sebebi muhtemelen hitabet tarzı sebebiyle yakaladığı muazzam popülerite ve retorik dersleri ve gerçekleştirdiği performansları sayesinde kazanabileceği paraydı.</p>



<p>Diğer sofistler gibi o da göçebeydi, çeşitli şehirlerde pratik yapar,  Olympia ve Delphi’nin büyük pan-Helenik merkezlerinde retorik yeteneklerini halka açık bir şekilde sergilerdi (bu etkinlikler izleyicilerden sorular almak ve onları doğaçlama bir şekilde cevaplamak gibi bir kısma da sahipti). Ayrıca bu yolla sonraki eğitim ve performansları için de önemli paralar kazandı. Onun gösterişli ve kafiyeli stili dinleyenleri adeta hipnotize ediyordu. Bunun yanında ikna yeteneği de çok kuvvetliydi</p>



<p>Onun Atina’daki seçkin öğrencilerinden bazıları şunlardı: Isocrates (M.Ö 436-338, zamanının en büyük ve en etkili hatiplerinden bir tanesi), Critias (M.Ö 460-403, Otuz Tiran’ın önde gelen üyelerinden bir tanesi), Alcibiades (M.Ö 450-404, önde gelen bir Atinalı devlet adamı, aynı zamanda hatip ve general), Thucydides (M.Ö 460-395, önemli bir tarihiçi), Agathon (M.Ö 448-400, popüler bir trajik şair), Pericles (M.Ö 495-429, göze çarpan ve etkileyici bir devlet adamı, hatip ve Atina Generali).</p>



<p>M.Ö 376 veya 375 yılındaki ölümüne kadar Gorgias’ın yüz yıldan fazla yaşadığı söylenir. Ölümüne kadar hatırı sayılır bir servet biriktirmiştir, en azından halka açık bir tapınağa kendisinin altın heykelini yaptırmaya yetecek kadar.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Çalışmaları</h3>



<p>Gorgias, retoriği memleketi Sicilya’dan Atina ve Attika’ya getirmiştir, ayrıca Attika lehçesinin edebi nesir dili olarak yayılmasına da katkıda bulunmuştur. Yapı ve süslemeye dair retorik yeniliklere ve ‘’Sofistliğin Babası’’ olarak anılmasını sağlayacak paradoksların ve paradoksal ifadelerin tanıtılmasına öncülük etmiştir. Retorik eserleri ‘Technai’ diye isimlendirilen bir retorik öğretim el kitabında derlenmiştir (‘Encomiumlu Helen’, ‘Palamedes’in Savunusu’, ‘Epitaphios’ da dahil).</p>



<p>Protagoras gibi diğer sofistlerin aksine; Gorgias erdemin mutlak bir formu olmadığını, göreceli olabileceğini söyleyerek erdemli olmayı öğretmeyi reddetti. Ona göre retorik tüm bilimlerin kralıydı, çünkü tüm davranışlara ikna edebilirdi. Böylece retoriğin doğası ve değerine yönelik tartışmaların birçoğu Gorgias ile başlamıştır. Platon (ki kendisi Gorgias’ın bir numaralı eleştirmenlerinden bir tanesiydi) retoriğin yalnızca cahillere bir uzmandan daha bilge görünme gücü verdiğini öne sürerek doğrudan Gorgias’ın karşısında yer aldı, ayrıca ona göre Gorgias bir yandan gerçek meseleler hakkında gerçeği öğrenmenin gereksiz olduğuna inanırken diğer yandan da sadece etkileyici sözler kullanarak dinleyicilerini eğlendiren bir hatipten ibaretti.</p>



<p>Kayıp bir eser, ‘’Doğa Üzerine’’ veya ‘’Var Olmayan Üzerine’’, Gorgias’ın metafizik üzerine yazdığı birkaç denemeden biriydi. Bu esere bizler sadece Sextus Empiricus (M.S 2. veya 3. yüzyıl) ve başkalarının açıklamalarından ulaşabiliyoruz. Eserin bakış açısı genellikle şüphecidir. Bu eser hem bir çürütme hem de Elea Okulu’nun ve özellikle de Parmenides’in bir parodisi olarak tasarlanmış gibi görünüyor. Genellikle üç noktadan oluşan bir argüman şeklinde gösterilir:</p>



<p>1) Hiçbir şey var değildir.<br>2) Bir şey var olsa bile, onun hakkında hiçbir şey bilinemez<br>3) Hakkında bir şey bilinebilse bile, bu bilgiler başkalarına anlatılamaz.</p>



<p>Buradaki amaç varlığın tek, değişmez ve zamansız olduğunu göstermenin varlığın hiçbir şekilde var olmadığını kanıtlamak kadar kolay olduğunu göstermekti.</p>



<hr class="wp-block-separator has-css-opacity is-style-wide">



<p><a href="https://www.philosophybasics.com/philosophers_gorgias.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Kaynak </a>(Erişim Tarihi: 20.11.2021)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Yağız kaygı</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Berat Mutluhan Seferoğlu</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/gorgias-felsefe-sozlugu/">Gorgias (Felsefe Sözlüğü)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Din Felsefesi (Felsefe Sözlüğü)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/din-felsefesi-felsefe-soezlugu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/din-felsefesi-felsefe-soezlugu</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Din Felsefesi, Tanrı’nın varlığı ve doğasına dair meseleler, din dili, mucize, dua, kötülük problemi, din ile bilim ve din ile etik gibi değerler alanına dair konular arasındaki ilişki de dahil olmak üzere din mefhumunun felsefi olarak incelenmesine dayalı felsefe alt dalıdır. Din felsefesi genellikle, bilhassa bir şeyin var olmasının tam olarak ne olduğunu anlamak söz konusu olduğu ölçüde Metafizik disiplininin bir parçası olarak kabul edilir fakat her ne kadar tartışmalı olsa da Epistemoloji, Etik, Mantık ve Dil Felsefesi’nde yaygın olarak ele alınan konulara da değinilir. Din felsefesi kapsamında “Tanrı’nın var olduğunu (veya olmadığını) söylemek için sağlam gerekçeler var mı?”,
The post Din Felsefesi (Felsefe Sözlüğü) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/pexels-pixabay-257037.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:17:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Din, Felsefesi, Felsefe, Sözlüğü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h2 class="wp-block-heading">Giriş</h2>



<p>Din Felsefesi, Tanrı’nın varlığı ve doğasına dair meseleler, din dili, mucize, dua, kötülük problemi, din ile bilim ve din ile etik gibi değerler alanına dair konular arasındaki ilişki de dahil olmak üzere din mefhumunun felsefi olarak incelenmesine dayalı felsefe alt dalıdır. Din felsefesi genellikle, bilhassa bir şeyin var olmasının tam olarak ne olduğunu anlamak söz konusu olduğu ölçüde Metafizik disiplininin bir parçası olarak kabul edilir fakat her ne kadar tartışmalı olsa da Epistemoloji, Etik, Mantık ve Dil Felsefesi’nde yaygın olarak ele alınan konulara da değinilir.</p>



<p>Din felsefesi kapsamında “Tanrı’nın var olduğunu (veya olmadığını) söylemek için sağlam gerekçeler var mı?”, “Eğer bir Tanrı varsa, O neye benzer?”, “Bir mucizenin gerçekleştiğine inanmak için güçlü bir neden sunabilecek şey nedir?”, “İman ve akıl arasında nasıl bir ilişki vardır?”, “İsteklerde bulunan dua mantıklı mı?” gibi sorular sorulur.</p>



<p>Fakat din felsefesi “Tanrı nedir?” gibi sorular sormaz, çünkü bu soru Tanrı’nın var olduğunu ve bilinebilir bir doğası bulunduğunu varsayar, ki bu varsayım din felsefesinden ziyade teoloji alanına girer (teoloji genellikle Tanrı’nın var olduğunu apaçık veya aksiyomatik olarak kabul edip yalnızca dini iddiaları temellendirme veya destekleme yönünde çalışma yapar).</p>



<h2 class="wp-block-heading">Dini İnanç Türleri </h2>



<p>Dini inancın başlıca biçimleri şunlardır:</p>



<p><strong>1. Teizm: </strong>Teizm evrende var olan ancak ona aşkın olan bir veya birden çok ilahın veya tanrının varlığına yönelik inançtır. (Deizmden farklı olarak) Bu tanrılar evren ile bir şekilde etkileşim halindedir ve genellikle <em>her şeyi bilen</em> (omniscient), <em>her şeye gücü yeten</em> (omnipotent) ve <em>her yerde olan </em>(omnipresent) olarak kabul edilirler. “Teizm” kelimesi ilk olarak 17. yüzyılda Ateizm ile var olan karşıtlığı ifade etmek için ortaya atılmıştır. Başlıca teistik dinler Hristiyanlık, Hinduizm, İslam, Musevilik, Sihizm, Bahailik ve Zerdüştlük’tür.</p>



<ul>
<li><strong>1a. Tektanrıcılık (Monotheism): </strong>Yalnızca bir Tanrı’nın var olduğu görüşüdür. İbrahimi inançların (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam) yanı sıra Platon’un Tanrı konsepti de tektanrıcıdır ve bu Batı Felsefesi’nde tartışmaya konu olan yaygın anlayıştır. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar muhtemelen Tanrı’nın zaman ve mekandan münezzeh olan, evrenin yaratıcısı olan, her şeye gücü yeten (mutlak kudretli), her şeyi bilen (mutlak bilgili), her şeye kadir (mutlak iyi veya mutlak merhametli) ve muhtemelen de her yerde var olan (her yerde hazır ve nazır olan) ebedi bir varlık olduğu konusunda hemfikirdir. Fakat elbete ki ayrıntılar söz konusu olduğunda ibrihimi dinler arasında farklılıklarda mevcuttur: Örneğin Hıristiyanlar Tanrı’nın üç özü (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh) olduğunu kabul ederler. </li>



<li><strong>Dışlayıcı Tektanrıcılık (Exclusive Monotheism): </strong>Yalnızca bir ilahın var olup diğer tüm tanrı iddialarının yanlış ve bu ilahtan farklı olduğu inancı. İbrahimi dinler ile (Vishnu’dan başkasına tapınmayı yanlış olarak gören) Hindu mezhebi Vişnuizm (Vaishnavism) Dışlayıcı Tektanrıcılığa örnektir.</li>



<li><strong>Kapsayıcı Tentanrıcılık (Inclusive Monotheism): </strong>Yalnızca bir ilahın var olduğu ve sözü edilen diğer tüm ilahların ise bu ilahın farklı isimlendirilmelerinden ibaret olduğu inancı. Hinduların Smartizm (Smartism) mezhebi Kapsayıcı Tektanrıcılığa bir örnektir.</li>



<li><strong>Töz Tektanrıcılığı (Substance Monotheism):</strong> (Bazı yerel Afrika dinlerinde örneklerini görebileceğimiz) tanrıların tek bir temel tözün farklı biçimleri olduğu inancı.</li>
</ul>



<p><strong>2. Panteizm:</strong> Tanrı’nın Doğa veya fiziksel evrenle özdeş olduğu veya tüm varlığın her şeyi kapsayan içkin özsel bir Tanrı (-ya ait) olduğu inancı. Bu konseptin kökenleri Thales, Parmenides ve Herakleitos gibi Antik Yunan filozoflarına kadar uzanmaktadır. Baruch Spinoza ise bir bütün olarak bilinçsiz ve hissiyatsız olsa da mistik/içsel tatmin için anlamlı bir yöne sahip olan bir tür natüralist panteizm ile uyumlu evren modeline inanıyordu.</p>



<p><strong>3. Panenteizm:</strong> Bu yaklaşım Panteizme benzer şekilde fiziksel evrenin Tanrı’ya bağlı olduğu inancını paylaşır (Monistik Monoteizm olarak da bilinir), fakat Tanrı’nın (evrenle özdeş ve eşdeğer olmaktan ziyade) evrene aşkın/evrenden daha büyük olduğunu savunur. Böylelikle tek Tanrı evrenin her parçasında bulunur ve zamana aşkın bir biçimde evrenin ötesine de uzanır. Yani Evren Tanrı’nın bir parçasıdır ama tümüyle ona özdeş veya onunla eşdeğer değildir. Panenteizm kelimesi (“Her şey Tanrı’da” olarak da çevrilebilir) 1828 yılında Alman filozof Karl Christian Friedrich Krause (1781-1832) tarafından Tektanrıcılık ile Panteizmi uzlaştırma çabasının sonucu olarak doğmuştur. </p>



<p><strong>4. Deizm: </strong>Yalnızca bir Tanrı’nın var olduğuna fakat bu Tanrı’nın dünyaya, insan yaşamına veya evrendeki yasalara müdahale etmediğini iddia eden bir tektanrıcılık biçimi. Bu yaklaşım, evrenin doğal yasalara dayanarak kendi kendine işlemesine müdahale etmeyerek izin veren bir yaratıcıya inanır. Deizm, Tanrı’nın varlığını ve doğasını kutsal kitaplarda yer alan vahye veya başkalarının tanıklığına dayandırmaktan ziyade akıl ve kişisel deneyimi ön plana çıkarır; ve belki de en anlaşılır haliyle kendi başına bir din olmaktan çok bir temel inanç olarak tanımlanabilir. Deizmin kökenleri Herakleitos ve Platon’a dek uzanır fakat 17. yüzyıl Fransa’sı ile özellikle İngiltere’sindeki Tanrı’nın herhangi bir özel veya sözüm ona doğaüstü vahiy yolladığını reddeden doğal teologları arasında kendine yer edinmiştir. </p>



<ul>
<li><strong>Pandeizm:</strong> Tanrı’nın evren yaratılmadan önce de var olduğu ve evreni yarattığı fakat şuan için konuşursak evren ile Tanrı’nın birbirine özdeş olduğu şeklindeki Deizm – Panteizm bileşimi olan inançtır. </li>



<li><strong>Panendeizm: </strong>Deizm ile Panenteizm’in bileşimidir. Bu yaklaşıma göre evren Tanrı’nın bir parçası olmasına rağmen, geleneksel bir Tanrı’nın müdahalesine ihtiyaç duymadan doğal mekanizmalara dayanarak işler. Bu görüş bir miktar Kızılderililerin her yeri ve her şeyi kuşatan Büyük Ruh konseptine benzer.</li>



<li><strong>Polideizm</strong>: Birden çok ilahın var olduğu ancak bu ilahlardan hiçbirinin evrene müdahale etmediği şeklindeki Deizm ile Politeizm (Çoktanrıcılık) bileşimi olan inançtır.  </li>
</ul>



<p><strong>5. Mizoteizm (Misotheism):</strong> Bir veya birden çok tanrının var olduğu ancak bu tanrıların aslında kötü olduğu inancıdır. İngilizce olan bu kelime, 1846 yılında Thomas de Quincey tarafından yaratılmıştır. Açıkçası bu terim, tanrı veya tanrıların doğasına yönelik bir görüş belirtmekten ziyade onlara karşı takınılan nefret içerikli tutumu ifade etmektedir.</p>



<p><strong>6. Disteizm (Dystheism): </strong>Bir veya birden çok tanrının var olduğu ancak (Tanrı’nın tümüyle iyi olduğu şeklindeki ötezim/eutheism yaklaşımının tersine) Tanrı veya tanrıların tümüyle iyi olmayıp muhtemelen kötü varlıklar olduğu şeklindeki inançtır. Çok tanrıcı/politeistik inanç sistemlerindeki hileci/tuzak kuran tanrılar genellikle disteistik bir doğaya sahiptir; İncil’de de tartışmaya açık bir çok disteizm örneği mevcuttur. </p>



<p><strong>7. Diteizm (Ditheism & Duotheism):</strong> Zerdüştlük ve Maniheizm’deki İyi ve Kötü veya (bir tür pagan öğreti olan) Wicca/Vika’daki tanrı ve tanrıça gibi (her zaman olmasa da genellikle) birbirlerini tamamlayıcı özelliklere sahip olup sürekli bir karşıtlık içinde olan eşit güçteki iki ilahın var olduğu inancı. Erken dönem mistik dini Gnostisizm, bu dünyada tanrı diye tapınılan varlığın aslında kötü bir hilekar olduğunu ve ancak bu dünyanın ötesindeki aşkın bir varlığın “Tanrı” olarak anılmaya layık hakiki bir merhametli/iyiliksever ilah olduğunu iddia ettiği için bir tür diteist inanç olarak gösterilebilir.  </p>



<p><strong>8. Çoktanrıcılık (Politeizm & Polytheism):</strong> Genellikle bir panteon etrafında toplanmış birden çok tanrıya inanma veya tapınma hali. Bu tanrılar genellikle kişilik özellikleri bakımından insanlara benzedikleri için antropomorfiktirler fakat bu kişisel özelliklerin yanı sıra özel güçlere, yeteneklere, bilgilere veya algılayabilme özelliklerine sahip oldukları da düşünülür. <em><strong>Katı Çoktanrıcılık</strong></em>, Antik Yunan mitolojisinde olduğu gibi tanrıları bağımsız/müstakil ve birbirinden farklı varlıklar olarak görür. <strong><em>Ilımlı Çoktanrıcılık</em></strong> ise Hinduizm’in çoğu formundaki gibi tanrıları daha büyük bir bütünün/toplamın parçası olarak görür.</p>



<ul>
<li><strong>Henoteizm (Henotheism): </strong>Başka tanrıların da varlığını kabul etmekle birlikte yalnızca bir tanrıya bağlı olmanın yanı sıra diğer insanların da aynı doğruluk değeri atfederek farklı tanrılara inanabileceğini inkar etmeme konseptidir. Bu nedenle “Prensipte tektanrıcı ama aslında çoktanrıcı” olarak görülmektedir. </li>



<li><strong>Monolatrizm (veya Monolatri):</strong> Birçok tanrının var olduğuna inanmanın yanı sıra tutarlı bir şekilde yalnızca bir tanrıya inanmak veya tapınmaktır. Henoteizm’den farklı olarak; başka tanrıların da var olduğu bilinmesine rağmen ibadete layık olan bir tanrı olduğu düşünülür. </li>



<li><strong>Katenoteizm (Kathenotheism):</strong> Birden çok tanrının var olduğu ve (yıl içerisinde) inanma sırasıyla en yüce olan yalnızca bir tanrıya ibadet edilmesi gerektiği inancıdır.</li>
</ul>



<p><strong>9. Animizm (Animism): </strong>Ruhların tüm nesnelerde veya hayvan, bitki, taş olsun çoğu nesnede (nesne içinde) var olup yaşadığı inancı. Animistik dinler genellikle ruh ile madde arasında keskin bir ayrım olduğunu düşünmez; ruh ile maddenin birlikteliğinin gündelik yaşamda mühim bir rol oynadığına inanır. Erken dönem Şintoizm’i ve birçok yerel Afrika dini doğası gereği animistiktir. Şamanizm (ruhlar dünyası ile iletişimde olma) ile Atalara Tapınma (varlığını ve etkisini sürdürdüğüne inanılan ölmüş aile üyelerine/atalara tapınma) inançları da Animizm başlığı altına konabilir. </p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="681" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/beard-2268096_1920.jpg?resize=1024%2C681&ssl=1" alt="" class="wp-image-15993" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/beard-2268096_1920.jpg?resize=1024%2C681&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/beard-2268096_1920.jpg?resize=300%2C199&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/beard-2268096_1920.jpg?resize=768%2C510&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/beard-2268096_1920.jpg?resize=1536%2C1021&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/beard-2268096_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/beard-2268096_1920.jpg?resize=480%2C319&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/12/beard-2268096_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure>



<p><strong>10. Ateizm (veya Nonteizm):</strong> Teizmin herhangi bir biçiminin tümüyle reddedilmesi veya Tanrı/Tanrıların var olmadığı inancı. Bazı ateistler tanrıların varlığı lehine empirik deliller olmadığını iddia ederken bazıları ise felsefi, sosyal veya tarihi gerekçelere dayanarak Ateizmi savunur. Diğer yandan birçok ateist, Hümanizm ve Natüralizm gibi seküler felsefelere yönelmektedir. Ateizm, tanrılara inanmayı hiç düşünmemiş olması itibariyle <em><strong>örtük</strong></em> veya tanrılara inanmadığına yönelik zayıf ya da güçlü argümanlar öne sürmek itibariyle <em><strong>açık</strong></em> olabilir. Konfüçyüsçülük, Taoizm, Caynizm ve Budizm gibi dinlerin bazı biçimleri ya mevcut dinin temel bir ilkesi olarak kişisel bir tanrıya (cezalandıran, iletişime geçilen, mutlak bilgili ve iyi olan vb) inanmayı içermez ya da aktif biçimde non-teizm öğretisiyle paralellik içerir. </p>



<p><strong>11. Agnostisizm: </strong>Tanrı/tanrıların varlığının ve doğasının bilinmediği, asla bilinemeyeceği veya kanıtlanamayacağına yönelik inanç. Bu tanımımız teknik olarak <strong>güçlü agnostisizm</strong>dir: popüler kullanıma baktığımızda agnostik dediğimiz kişi, tanrıların varlığına dair lehte ya da aleyhte hiçbir pozisyonu savunmayan veya belirli bir pozisyonu savunmak için henüz karar vermemiş olan veya herhangi bir şekilde kanıt eksikliği nedeniyle yargılarını askıya almış olan biri olarak <strong>zayıf agnostisizmi</strong> benimsemiş de olabilir. İlk ve en eski agnostik Protagoras olarak bilinir; fakat kelimenin kendisine dair de agnostik bir durum söz konusudur, aslında “bilgi içermeyen, bilgi olmaksızın, bilgisiz, bilgiye sahip olmama” anlamına gelen terimin kendisi 1880’lere yani T. H. Huxley (1825 – 1895) icat edene kadar kullanmamıştır.</p>



<p><strong>12. Hümanizm: </strong>Bu görüş tanrı/tanrıların varlığı veya yokluğu ile ilgili bir doktrin olmaktan ziyade daha çok ahlakilik ile ilişkilidir. Fakat genel anlamda konuşursak gerekçelendirilmemiş/nedensiz inanç ile doğaüstü ya da ilahi temelli olduğu iddia edilen metinler gibi aşkın iddiaların/gerekçelerin doğruluğunu reddeder. Bundan ötürü de genel olarak Ateizm ve Agnostisizm ile uyumlu olduğunu söyleyebiliriz, fakat zorunlu olarak bu yaklaşımları gerektirmeyip bazı dinlerle de uyumlu olabilir. Bir dereceye kadar dinlerin yerini alır veya onların rolü açısından tamamlayıcı olur, ayrıca bazı açılardan bir dine “eşdeğer” olarak da kabul edilebilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Tanrı’nın Varlığına Dair Argümanlar</h2>



<ul>
<li><strong>1. Ontolojik Argüman</strong>: İlk olarak 11. yüzyılda Aziz Anselm ve İbn-i Sina tarafından ortaya atılan Ontolojik Argüman, Tanrı’nın varlığını yalnızca a priori soyutlamaya dayalı akıl yürütme yoluyla kanıtlamaya çalışır. Bu argüman, “Tanrı”dan söz ettiğimizde kastettiğimiz şeyin bir kısmının “mükemmel varlık” veya kendisinden daha yücesi/yetkini/mükemmeli/büyüğü tasavvur edilemeyen kişi olduğunu ve “Tanrı” kelimesinin aslında bu anlama geldiğini savunur. Elbette var olan bir Tanrı, var olmayan bir Tanrı’dan daha iyidir, o halde Tanrı’dan “mükemmel bir varlık” olarak bahsetmek, aslında onun zorunlu olarak var olduğunu söylemek anlamına gelir. Dolayısıyla Tanrı’nın varlığı, Tanrı kavramının kendisi tarafından içerilip ima edilir ve “Tanrı “dan bahsettiğimizde zaten var olan bir varlıktan söz etmekten başka bir şey yapmamış oluruz. Bu argümana göre, Tanrı’nın var olmadığını söylemek bir tür çelişkidir. <br>Kesinlikçe çok zeki bir argüman olmakla birlikte ortada dilsel bir hile var gibidir. Ontolojik argümanın bu akıl yürütmesine dayanarak herhangi bir mükemmel şeyin varlığı da kanıtlanabilir, ki Anselm’in çağdaşı keşiş Gaunilo mükemmel bir adanın var olması gerektiğini göstermek için bu argümanı kullanmıştır. Immanuel Kant ise var olmanın şeylerin/nesnelerin bir özelliği değil, kavramların bir özelliği olduğu ve belirli bir kavrama hangi fikirler dahil edilirse edilsin, bu kavramın somut olarak var olup olmadığının bambaşka bir soruyla ilgili olduğu gerekçesiyle ontolojik argümana karşı çıkmıştı</li>
</ul>



<ul>
<li><strong>2. Kozmolojik Argüman: </strong>Bu argüman, dünyanın veya evrenin varlığının, onu var eden (ve var olmaya devam etmesini sağlayan) bir Varlığın varlığına kanıt olduğunu söyler. Argüman en temelde şunu iddia eder: hareket eden her şey başka bir şey tarafından hareket ettirilir; hareket eden her şeyin başka bir şey tarafından hareket ettirilmesiyle hareket ettiriciler zincirinde sonsuz gerilemeye gitmek imkansızdır, bundan ötürü de bir <em>ilk hareket ettiricinin</em> (yani Tanrı’nın) var olması gerekir. Kozmolojik argümanın, modal (olasılıkla ilgili) ve temporal (zamanla ilgili) olmak üzere iki farklı biçimi vardır: </li>



<li><strong>2a.</strong> <strong>Modal Kozmolojik Argüman:</strong> Olumsallık Argümanı olarak da bilinen bu argüman, evrenin var olmasının <em>zorunlu</em> değil <em>olumsal</em> olması yani evrenin hiç var olmamış da olabileceğinden yola çıkarak; “<em>O halde evren niçin var?</em>” sorusuna yönelik bir açıklamaya ihtiyacımız olduğunu savunur. İki olasılığın var olduğu bir durumda, niçin biri değil de diğerinin gerçekleştiğini bir şey belirlemiş (bir neden, gerekçe belirlemiş) olmalıdır. O halde, evren<em> olumsal </em>olduğuna göre (yani var olmaması da mümkün olduğu veya var olması zorunlu olmadığına göre) var olmasının bir nedeni; gerekçesi olmalıdır. Aslında, niçin var olduğuna veya varlığına dair hiçbir açıklama/gerekçe gerektirmeyen tek varlık türü zorunlu varlıktır; yani var olmamış olması mümkün olmayan varlık. Dolayısıyla da var olan her şeyin asıl ve nihai nedeni zorunlu bir varlık yani Tanrı olmalıdır.<br>Olumsallık argümanını eleştirenler evrenin gerçekten de olumsal olup olmadığını sorgulamış ve Tanrı’nın niçin zorunlu varlık olarak kabul edilmesi gerektiğini sormuşlardır. (“Peki Tanrı’nın varlığının bir sebebi var mıdır?” sorusu kozmolojik argümanın çözdüğünden daha çok problemi beraberinde getirmektedir). Diğer yandan, Tanrı’nın varlığının bir nedeni olmadığı veya O’nun varlığının bir nedene ihtiyacı olmadığı kabul edilse dahi, bu sefer de, Tanrı’nın varlığı, var olan her şeyin varlığının bir nedeni olduğu şeklindeki ilk önermeye karşı örnek “counter-example” teşkil edecektir).</li>



<li><strong>2b. Zamansal Kozmolojik Argüman: </strong>İlk olarak, Ortaçağ Müslüman felsefe okullarından el-Kindi (M.S.801-873) ve el-Gazali (M.S.1058-1111) tarafından ortaya atıldığı için Kelam Argümanı olarak da bilinen bu argüman, evrenin (tüm emaretleri ile yani var olmaya başlayan/beliren her şeyle) var olmaya başladığı bir zaman noktası olduğunu (çünkü zamanda sonsuza dek uzanan bir evrenin var olmasının hem felsefi hem de bilimsel olarak problemlidir) ve bu başlangıcın ya <em>nedenli/bir nedene dayalı</em> olarak ya da <em>nedensiz/bir nedene dayanmadan</em> olması gerektiğini savunur. Bu görüşe göre <em>nedensiz/neden olmadan</em> var olmaya başlayan bir olayın var olması düşüncesi saçmadır, çünkü hiçbir şey yoktan var olmaz (hiçlikten varlık çıkmaz). Bundan dolayı da evren kendi dışında bir şey tarafından var edilmiş olmalıdır (yani evreninin nedeni bizzat kendisi olamaz), ki bu da “Tanrı”dır.<br>Bu argüman, evrenin zamanda/zamansal bir başlangıcı olduğu şeklindeki epey tartışmalı iddiaya dayanmaktadır. Fakat niçin aynı anda birden fazla<em> ilk neden/hareketsiz hareket ettirici </em>olamayacağını veya nedensellik zincirinin köken olarak niçin her biri bir biçimde evrene aşkın olan birkaç asli/nihai nedene (dolayısıyla da potansiyel olarak birden fazla farklı Tanrı’nın var olmasına yol açan) kadar uzanamayacağını açıklamamaktadır.</li>
</ul>



<ul>
<li><strong>3. Teleolojik Argüman:</strong> Bu argüman (Tasarım veya Akıllı Tasarım olarak da bilinir) dünyadaki var olan düzenin, bizi, bu düzeni spesifik/belirli bir amaç doğrultusunda (yaşamın yaratılması gibi) yaratan bir varlığın var olduğuna götürdüğünü iddia eder. Argümana göre evren şaşırtıcı derecede kompleks fakat aynı zamanda son derece düzenli bir sistemdir ve dünya da yaşamın var olmaya devam etmesi, gelişmesi ve sürekliliği için gerekli olan koşullar olması gerektiği gibi tam olarak doğru olmak üzere ince ayarlanmıştır. Bundan ötürü de evrenin tesadüf eseri olarak bu kadar düzenli olduğunu iddia etmek, çevremizde gördüğümüz tasarımlı manzaranın yeterli ve tatmin edici bir açıklaması olamaz. Thomas Aquinas bu argümanın en meşhur destekçilerinden biridir ancak bu argüman söz konusu olduğunda en çok atfı, evreni bir amaç doğrultusunda uyum içinde çalışan çok sayıdaki düzenli parçadan oluşan bir saate benzeten William Paley (1743-1805) alır.<br>Fakat evrim teorisi, doğa yasalarını olmasa bile biyolojik (yasalar ve) tasarımın niçin böyle olduğunu izah edebilir. Ayrıca karşı bir argüman sunan David Hume, inşa edilirken gördüğümüz için insan yapımı şeylerin tasarlandığını bildiğimizi ama evren ile tasarım ürünü bir yapı arasında kurulan böylesi bir analojinin doğru ve geçerli olacağından kesinkes emin olmayacağımızı iddia etmiştir. Bununla birlikte, doğal afetler gibi dünyadaki bazı olayların Tanrı’nın evreni tasarlarken çok iyi bir iş çıkarmadığını gösterdiğini ve bu durumun da mükemmellik sıfatına sahip Varlık konsepti ile bağdaşmadığını söylemiştir. Argümanı tümüyle reddeden diğer eleştirmenler ise evrendeki düzen ve karmaşıklığın aslında bir tasarım olarak sayılıp sayılamayacağını tartışmaya açmaktadır. Buna göre, bir şeyin tasarlanmasının son derece olasılık dışı olması, tek başına, o şeyin tasarım ürünü olduğunu kanıtlamaz. Ayrıca, evrenimizin, tüm mümkün maddi evrenlerin nihayetinde aktüalize olduğu/gerçekliğe geldiği “çoklu evrenler” içinde bulunan bir maddi evren olduğu fikri, bu evrenlerden en azından birinin ince ayarlı olabileceği ihtimali göz önüne alındığında ortada şüpheye düşeceğimiz çok da bir şey olmadığını gösterebilir.</li>
</ul>



<ul>
<li><strong>4. Ahlak Argümanı:</strong> Bu argüman, ahlakın varlığının veya doğasının, Tanrı’nın var olmasını gerektirdiği veya Tanrı’nın var olmasına bağlı olduğunu iddia eder. Formel, mükemmeliyetçi ve Kantçı olmak üzere üç tür ahlaki argümanı vardır:</li>



<li><strong>4a. Formel Ahlak Argümanı:</strong> Bu argüman, ahlakın var olan biçiminin onun ilahi bir kökene sahip olduğuna işaret ettiğini savunur. Eğer ahlak, nihayetinde neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğini söyleyen otoriter bir dizi buyruktan oluşursa, bu buyruklar, en büyük otoriteden (yani Tanrı’dan) başka nereden gelmiş olabilir (Ç.N.: Bu yaklaşımı merak edenler Elizabeth Anscombe’un çalışmalarına bakılabilir)? Diğer yandan, ahlakın aslında bir tür nihai otorite olup olmadığı, ahlakın gerçekten de var olup olmadığı, bizden bağımsız bir anlamı olup olmadığı veya ahlakın varlığına yönelik alternatif açıklamaların mümkün olup olmadığı da sorulabilir. (Ç.N.: “otorite” ile kast edilen, ahlaki buyruklara uyma yükümlülüğü, -meli/-malı ifadelerini yerine getirme sorumluluğu ve ödevidir. x eylemi konusunda ahlaken doğru olan bir ifade, önerme veya buyruk; x eylemini yapmaya yönelik bir otoriteyi ifade ediyor gibidir).</li>



<li><strong>4b. Mükemmeliyetçi Ahlak Argümanı: </strong>Bu argüman ahlakın bizim mükemmelliğimizi gerektirdiğini fakat aslında hiçbirimizin mükemmel olmadığımızı öne sürer. Ancak ahlaki mükemmelliğe kendimize dayanarak ve kendi gücümüz dahilinde ulaşmasak bile, bunu Tanrı’nın yardımıyla yapabiliriz, ki bu da Tanrı’nın varlığını ima etmektedir. Dolayısıyla ahlaki ödevlerimiz ile bizim yapabileceklerimiz arasındaki bu uçurumu aşmanın, yani paradoksu çözmenin tek yolu bir bir Tanrı’nın varlığıyla mümkündür. Fakat Immanuel Kant “yapmalıyız”ın (ought) “yapabiliriz” (can) anlamına geldiğini ve bundan dolayı da bir şeyi yapma yükümlülüğümüz/ödevimiz varsa mantıksal olarak bunu yapabileceğimizi söyler; yani ona göre ahlak bizden yapabileceğimizden daha fazlasını isteyemez. Ayrıca ahlakın yalnızca bir tür rehber olduğu ve aslında bizden mükemmellik gibi bir talebi olmadığı söylenebilir, aslında ahlaki standard sınırının altında kalmanın da kabul edilebilir olduğu ileri sürülebilir. </li>



<li><strong>4c. Kantçı Ahlak Argümanı:</strong> Immanuel Kant tarafından öne sürülen bu argüman, ahlaki eylemin akılsal olduğunu ve ahlaki davranışlar sergilemek için iyi bir gerekçemiz olması gerektiğini söyler. Fakat gözlerimizi açıp dünyaya baktığımız pek çok durumda gayri ahlaki eylemlerin ahlaki eylemlere göre daha fazla kazanç sağladığını ve bu hayatın o kadar da adil olmadığını görürüz. İşte tam da buradan yola çıkan Kant, ahlaki eylemin ancak bu yaşamdan daha fazlası ve ötesi varsa yani ahirette adalet sağlanırsa bir rasyonelliği olacağını ileri sürmüştür. Fakat bu iddia, daha yüksek bir iyiyi var edenin niçin özellikle Tanrı olması gerektiğini veya bir şeyin hem nasıl olabileceğine hem de nasıl olması gerekeceğini karar verebileceğimiz için niçin bir şeyin zorunlu olarak olması gerektiğini tam olarak açıklayamaz.</li>



<li><strong>5. Dini Deneyim (Tecrübe) Argümanı:</strong> Bu argüman, kişinin, yalnızca gerçekten var olanı algılayabileceğini ve Tanrı’nın varlığını tecrübe edenler olduğu için de Tanrı’nın var olması gerektiğini söyler. Bu türden dini deneyim tecrübesi olduğunu beyan eden epey insanın var olması, böylesi deneyimler yaşamamış olan insanlar için bile Tanrı’nın varlığına dair en azından dolaylı bir kanıta işaret etmektedir. Fakat bazı eleştirmenler, dini deneyimlerin bir gerçeklik algısından ziyade hayal gücünün ürünü olduğunu ve insanların her zaman için kurgusal/yapay Tanrısal deneyimler uydurma ihtimalinin olduğunu söylerler. Hatta bazıları söz konusu deneyimlerin aslında dini olmadığı fakat dindar insanlar tarafından bu deneyimlerin <em>dini </em>olarak yorumlandığını iddia etmektedir. Bununla birlikte birbirinden farklı (birbirleriyle bağdaşmayan ve çelişkili) dinlere mensup insanlar, mensubu oldukları dinleri doğrulayan veya olumlayan deneyimler yaşadıklarını ileri sürmektedirler; şayet (aynı anda) bu iddiaların hepsi için geçerli değil diyorsak o halde hiçbiri geçerli olamaz. Ayrıca niçin herkes dini deneyim yaşamıyor ki? <br>Bu argümana yönelik bir diğer karşı argüman ise, tüm deneyimlerin (dini olan deneyimler de dahil olmak üzere) öznel bir karakteri olduğu ve kişinin dünyayı nasıl algıladığının çok da önemi olmadığı çünkü dünyayı algılamanın birçok farklı yolu olduğu ve kişi dünyayı nasıl algılarsa algılasın deneyimlerin de buna göre şekillendiği yönünde bir şüphecilik içerir. O kadar da apaçık bir karakteri olmayan dini deneyim dediğimiz şey doğası gereği, dış dünyaya ilişkin bizim için çok açık ve berrak olan gündelik deneyimlerimizden bile daha belirsizdir.</li>



<li><strong>6. Mucize Argümanı:</strong> Bu argüman, (doğaüstü bir olayın gerçekleşmesi sonucu evrenin doğal işleyişinin askıya alınması anlamına gelen) mucizelerin meydana gelmesinin, doğaüstü bir varlığın gerçek olmasını gerektirdiğini iddia eder. Şayet Kutsal Kitap’a inanmalıysak bu türden mucizeler hem Tanrı’nın varlığını hem de Hıristiyanlığın doğru din olduğuna işaret eder. Bunun yanı sıra bu argümanın temelindeki örtü varsayım “şayet İncil’e inanmalıysak” şeklindedir ve bu hiçbir şekilde verili olarak doğru değildir.  Ayrıca, David Hume’a göre, belirli bir mucizenin doğruluğuna yönelik kanıt ne kadar güçlü olursa olsun, mucizeyi reddetmek ona inanmaktan her zaman için daha rasyonel ve mantıklı olacaktır (özellikle de herhangi bir beyan ve tanıklığa inanıp inanmamaya karar verirken göz önüne alınması gereken iki şey göz önüne alındığında: konuşan tanığın güvenilirliği ve tanıklık edilen şeyin gerçeklik olasılığı).</li>



<li><strong>7. Pascal’ın Kumarı:</strong> Blaise Pascal, Tanrı’nın var olduğuna yönelik kanıtlara başvurmaktansa Tanrı’ya inanmanın bizim çıkarımıza olduğunu ve bundan dolayı da O’na inanmanızın rasyonel olduğunu iddia etmiştir: Tanrı’ya inanırsak ve O gerçekten de varsa sonsuz bir ödül ile cennette oluruz; şayet O yoksa fakat biz yine de inanıyorsak çok da bir şey kaybetmiş sayılmaz veya hiçbir şey kaybetmemiş oluruz. Bunun tam aksine; şayet Tanrı’ya inanmazsak ve O gerçekten var ise sonsuz bir ceza ile cehennemde oluruz, şayet O yoksa fakat biz yine de inanıyorsak o zaman çok az şey kazanmış veya hiçbir şey kazanmamış oluruz.  “Sonsuz bir ödül olarak cennette olmak veya çok az şey kaybetmek” ihtimali, “Sonsuz bir ceza olarak cehennemde olmak veya çok az şey kazanmak ya da hiçbir şey kazanmamak”a göre açıkça daha tercih edilebilirdir; bundan ötürü de O’nun gerçekten var olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt olmasa bile Tanrı’ya inanmak mantıklıdır. </li>



<li>Fakat bu argüman yalnızca, cennete giriş için tek olası şartın <em>Hıristiyan Tanrısına inanç</em> ve cehenneme giriş için tek olası şartın <em>Hıristiyan Tanrısına inanmama </em>olması durumunda işe yarar. Diğer yandan, Tanrı’nın var olma olasılığının (ve dolayısıyla sonsuz bir ödül olarak cennette olma veya sonsuz bir ceza olarak cehennemde olma olasılığının) bu olası inanma veya inanmama sonuçlarının göz ardı edebileceği kadar az olduğu iddia edilirse, bu durumda ateizm rasyonel bir tercih olur çünkü az kazanmak veya hiç kazanmamak, az kaybetmek veya hiç kaybetmemekten daha iyidir. Üçüncü  ve son olarak da, Pascal’ın Bahsi bizden sebepsizce inanmamızı ister, oysa pratikte bir inancın doğruluğu için kanıt gereklidir.</li>
</ul>



<h2 class="wp-block-heading">Kötülük Problemi</h2>



<p>Kötülük Problemi farklı biçimlerde ifade edilmiştir:</p>



<p>Birçok kişi için Tanrı’nın varlığı aleyhine zorlayıcı itirazlardan biri olarak kabul edilen <em>Mantıksal Kötülük Problemi</em>,  ilk olarak Antik dönemde Epikür tarafından dört ihtimal göz önüne alınarak öne sürülmüştür:  </p>



<ol>
<li>Eğer Tanrı kötülükleri ortadan kaldırmak istiyor ama bunu yapamıyorsa, o zaman O güçsüzdür.</li>



<li>Eğer Tanrı kötülükleri ortadan kaldırabiliyor ama bunu yapmak istemiyorsa, o zaman O kötü niyetlidir.</li>



<li>Eğer Tanrı kötülükleri ortadan kaldırmayı ne istiyor ne de bunu yapabiliyorsa, o zaman O hem kötü niyetli hem de güçsüzdür ve bu nedenle o Tanrı olamaz.</li>



<li>Eğer Tanrı kötülükleri ortadan kaldırmak istiyorsa ve bunu yapabilecek güçteyse, o zaman dünyada niçin hala kötülükler var ve niçin Tanrı onları ortadan kaldırmıyor?</li>
</ol>



<p>Thomas Aquinas yanıt olarak, kötülüğün var olmaması durumunda dünyanın zorunlu olarak daha mükemmel olacağının kesin olmadığını söylemiş ve adalet, iyilik, hakkı gözetme ve özveride bulunmak gibi değerli kavramların, şayet karşılarında kötülükler olmazsa anlamsız kalıp içlerinin boşalacağını savunmuştur. Belirsiz Amaç Savunması (Unknown Purpose Defence), insani sınırlarımızın, özellikle de bazılarının iddia ettiği gibi Tanrı doğrudan doğruya bilinemiyorsa, Tanrı’nın amaçlarındaki motivasyonlarını tahmin etmemize izin vermeyebileceğini savunur.</p>



<p>İlk olarak David Hume tarafından formüle edilen <em>Delilci Kötülük Problemi</em>, insanların, aksi yönde olana inanmak için önceden bir taahhütleri (yani dini inançları) olmasaydı, dünya ve dünyadaki kötülüklerle ilgili deneyimlerinin onları ateizme; mutlak iyi ve her şeye gücü yeten bir Tanrı’nın var olamayacağı sonucuna götüreceğini ileri sürer. Bu iddiaya karşı bir argüman, bazı kötülüklerin görünürdeki anlamsızlığının kişiyi bu durum için bir açıklama aramaya zorlayabileceği ve bu açıklamanın da Tanrı olabileceği şeklindedir. </p>



<p><em>Olasılıksal Kötülük Argüman</em>, kötülüğün varlığının Tanrı’nın var olmadığının kanıtı olduğunu ileri sürmektedir, fakat Alvin  Plantinga bu iddianın anlamının hangi olasılıksal teoriyi benimsediğimize bağlı olarak değişeceğini söylemektedir.</p>



<p>Teodise, dünyada kötülükler veya acıların varlığını her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve mutlak iyi bir Tanrı’ya yönelik inançla uzlaştırmaya çalışan teoloji ve felsefenin alt çalışma alanıdır. Teodiseler kötülüğün var olduğunu ve Tanrı’nın hem mutlak iyi hem de kötülüğü ortadan kaldırabilecek mutlak güçte olduğunu kabul eder ve kötülüğü niçin ortadan kaldırmadığını açıklamaya çalışır. En meşhur teodise formülasyonlardan biri 1710’da Gottfried Leibniz’e aittir. Leibniz oldukça iyimser bir iddia öner sürerek dünyamızın tüm olası dünyalar içindeki en iyisi olduğunu ve sırf mükemmel bir Tanrı tarafından yaratıldığından ötürü mümkün olan en iyi ve en ahenkli dünya olması gerektiğini ileri sürmüştür.</p>



<p>Bunun bir örneği Özgür İrade Savunması’dır. (Çev. Not: teodise ve savunma aslında birbirilerinden farklıdır. Yazar kötülük problemine karşı Özgür İrade Savunması’ndan da söz etmeyi amaçlıyor). Bu savunmaya göre Tanrı’nın iyiliğin olduğu ama kötülüğün olmadığı bir dünya yaratması mümkün değildir çünkü O’nun evrenle ilgili amacı için, insanların özgür iradeye sahip olmasını gerektiriyordu. Kötülüğü seçme özgürlüğü olmadan iyiliği seçme özgürlüğü de ve dolayısıyla özgür iradede de var olamazdı (Bu Aquinas’ın demin sözünü ettiğimiz argümanına benzemektedir). Bununla birlikte dünyada hala orantısız miktarda kötülük olduğu şeklinde karşı iddia da öne sürülebilir. </p>



<p>Bir başka örnek ise Tanrı’nın (özgür iradesi olmadığı için Özgür İrade Savunması’nın da uygulanamayacağı varsayılan) hayvanların acı çekmesine neden izin verdiği sorusudur. Kimi savunmalar bu türden acıların hangi amaçla var olduğunun bilinemeyebileceğini, bu acıların büyük bir kısmının hayvanları doğal ortamlarından uzaklaştırdığımızda ortaya çıktığını veya tam da bu konuda bir şeyler yapmamız için bize özgür irade verildiğini öne sürmektedir.</p>



<p>Kötülük problemine yanıt vermeye çalışan teodiselerde bahsi geçen savunmalar şu şekildedir: </p>



<ul>
<li>insanların kötülük ya da acı olarak gördükleri şeyler bir yanılsama veya afaki şeylerdir; </li>



<li>kötü olduğu düşünülen olaylar aslında kötü değildir; </li>



<li>kötü olarak gördüğümüz şeylerin aslında özü itibariyle iyi olan ilahi bir tasarımın parçasıdır fakat insanı kapasitemiz büyük resmi görmemizi engeller; </li>



<li>(şayet gerçekten varsa) Tanrı, insan tarafından mahkeme çıkarılıp yargılanamayacak kadar yüce bir varlıktır ve bunu yapmayı denemek bile saf bir kibirdir; </li>



<li>kötülük Tanrı’nın insanlara özgür irade vermesinin bir sonucudur;</li>



<li>kötülükler ve acılar, Tanrı’nın lütfuna layık olup olmadığımızı görmek için insanların girdiği bir imtihanın parçasıdır; </li>



<li>kötülük insanların Tanrı’nın vahyettiği şeylere uymamasının bir sonucudur ve aslında Tanrı tarafından yaratılmamıştır; </li>



<li>kötülük Tanrı’ya karşı Şeytan tarafından yayılmaktadır; </li>



<li>Tanrı’nın adildir ve şayet birileri acı çekiyorsa bunu hak eden bir günaha girdiklerinden dolayı kötülük vardır;</li>



<li>iyilik olmazsa kötülük, kötülük olmazsa iyilik olmayacağı için kötülük vardır. </li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><a href="https://www.philosophybasics.com/branch_philosophy_of_religion.html" target="_blank" rel="noopener" title="">Philosophy of Religion</a>, (Erişim Tarihi: 21.12.2023)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Taner Beyter</p>



<p></p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/din-felsefesi-felsefe-sozlugu/">Din Felsefesi (Felsefe Sözlüğü)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Pratik Etik: Kürtaj Tartışmalarına Felsefi Bir Bakış – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/pratik-etik-kurtaj-tartismalarina-felsefi-bir-bakis-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/pratik-etik-kurtaj-tartismalarina-felsefi-bir-bakis-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ Hiçbir kadına, kürtaja/düşük yapmaya sebep olacak ilaç vermeyeceğime… (Hipokrat Yemini) Felsefenin bazı tartışma alanları diğer disiplinlerle doğal bir kesişim alanında bulunmaktadır. Öyle ki bu tartışma alanlarındaki problemleri daha iyi kavramak adına bir alanda uzmanlaşma yeterli olmamaktadır. Bu nedenle felsefeciler olabildiğince interdisipliner bir pozisyon sahibi olmakta artık daha dikkatli davranmaktadır. Bahsettiğimiz kesişim alanlarında bulunan konulardan biri kürtaj hakkındadır. Kürtaj tartışmalarında tıp etiği, hukuk, psikoloji gibi diğer disiplinler de en az felsefeciler kadar çalışma yapmaktadır.  Felsefeciler kürtaj üzerine yaptıkları çalışmaları ahlak felsefesinin alt dallarından biri olan Pratik Etik disiplini içerisinde gerçekleştirir. Bu yazımızda kürtaj tartışmalarına dair önemli gördüğümüz birkaç notu hatırlatmayı amaçlıyoruz;
The post Pratik Etik: Kürtaj Tartışmalarına Felsefi Bir Bakış – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/09/f1f837e675097d323edd811f5ed2a446.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:47 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Pratik, Etik:, Kürtaj, Tartışmalarına, Felsefi, Bir, Bakış, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p><p><strong> Hiçbir kadına, kürtaja/düşük yapmaya sebep olacak ilaç vermeyeceğime… </strong></p>
<p><strong>(Hipokrat Yemini)</strong></p>



<p>Felsefenin bazı tartışma alanları diğer disiplinlerle doğal bir kesişim alanında bulunmaktadır. Öyle ki bu tartışma alanlarındaki problemleri daha iyi kavramak adına bir alanda uzmanlaşma yeterli olmamaktadır. Bu nedenle felsefeciler olabildiğince interdisipliner bir pozisyon sahibi olmakta artık daha dikkatli davranmaktadır. Bahsettiğimiz kesişim alanlarında bulunan konulardan biri kürtaj hakkındadır. Kürtaj tartışmalarında tıp etiği, hukuk, psikoloji gibi diğer disiplinler de en az felsefeciler kadar çalışma yapmaktadır. </p>



<p>Felsefeciler kürtaj üzerine yaptıkları çalışmaları ahlak felsefesinin alt dallarından biri olan Pratik Etik disiplini içerisinde gerçekleştirir. Bu yazımızda kürtaj tartışmalarına dair önemli gördüğümüz birkaç notu hatırlatmayı amaçlıyoruz; ayrıca her ne kadar yazarın kürtaj yanlısı bir eğilimi olsa da kürtaj tartışmalarına dair fikirlerini düzenli olarak değiştirmekte olduğu ve belirli bir pozisyonu ısrarlı olarak savunmakta zorlandığını da belirtmek isteriz. Bu nedenle yazımızı bir kürtaj savunusu veya reddi olarak okumaya başlamanızı tavsiye etmiyoruz.</p>



<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><img decoding="async" loading="lazy" class="aligncenter" src="https://i0.wp.com/evrimagaci.org/public/content_media/a2a1c6cac2fa96d43f85940e6f631fd6.jpg?resize=605%2C403&ssl=1" alt="Anne karnındaki bir ceninin kişilik ve yaşam hakkı var mıdır?" width="605" height="403" data-recalc-dims="1">
<figcaption>Anne karnındaki bir ceninin kişilik ve yaşam hakkı var mıdır?</figcaption>
</figure>
</div>



<p>Kürtaj (İng: abortion),<strong> “uterus içindeki embriyo veya fetusun imha edilmesi veya fetusun hayatını sonlandırmak kastı ile vaktinden önce uterus dışına çıkartılması”</strong> şeklinde tanımlanırken, bununla sıkça karıştırılan düşük (İng: “miscarriage”) kavramı, <strong>“embriyo veya fetusun yirminci haftadan önce uterus dışına çıkması”</strong> olarak belirtilmiştir. Tanımlardan da anlaşılacağı üzere düşükte “doğal” sebepler veya ilk olarak embriyonun hayatını sonlandırmayı amaçlamayan dış etkiler söz konusu iken, kürtajda ilk amaç uterustaki canlının hayatını bilinçli olarak farklı gerekçelendirmeler ile sonlandırmaktır. (Aksoy, 1996, 12)</p>



<p>Tartışmasız bir şekilde bebek doğurmanın, annelik kavramıyla kültürlere işlenmiş bir tarafı vardır. Öyle ki birçok kültürde annelik kavramının bu doğurganlık niteliği, onun tanrısal ve kutsal olarak görülmesine de sebep olmuştur. Çoğu kadın hakları savunucusu anne olmanın değer yargılarında oldukça önemli görüldüğü muhafazakar toplumlarda, mevcut hukukun kadını öncelikle <strong>“anne olarak”</strong> değerlendirdiğini ve böylece bireysel hakların ikinci plana itildiğini iddia eder. Bu argüman da kısmi bir haklılık payı olduğu aşikar görünüyor, bilhassa ülkemizdeki kürtaj karşıtı söylemlerin çoğunlukla belirli bir muhafazakar çevreden geldiğini gözlemlemek için derin bir felsefi kavrayışa gerek yoktur. (Karadağ:2048) Mevcut siyasi iktidarın sözü edilen muhafazakar çevreler tarafından yönetildiği bir durumda, hukuk ilkelerinin de bu yönde kürtaj karşıtı bir biçim alması söz konusu olmaktadır. Kimi kadın hakları savunucularına göre birazdan sözünü edeceğimiz kanun maddeleri kadını, kadın değil anne olarak değerlendirerek bireysel hakları gasp etmektedir. Bu yüzdendir ki kadın hakları savunucuları tartışma alanının hukuksal boyutuna özellikle dikkat çekmektedir. </p>



<p>Her ne kadar kimileri kürtajın kâğıt üzerine kısmi bir yasallık içerdiğini ama pratik de bunun söz konusu olmadığını dile getirse de 2004 yılında kabul edilen Türk Ceza Kanunu maddelerinde <strong>“Çocuk Düşürtme, Düşürme ve Kısırlaştırma”</strong> bölümünde yer Madde 99 (2)’ye göre:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Tıbbi zorunluluk bulunmadığı halde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının çocuğunu düşürten kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu durumda, çocuğunun düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.</p></blockquote>



<p>Bir felsefecinin <em>“Neden 10 hafta sınırını kabul etmek durumunda olalım?”</em> sorusu tam olarak <strong>‘sınır problemine’</strong> denk düşer. Diğer yandan aynı maddenin 6. fıkrasına göre:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak, bunun için gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir.</p></blockquote>



<p>10 haftalık kürtaj sınırının 20 haftalık olarak değişmesi için tecavüz suçu benzeri bir suçun söz konusu olması neden zorunlu olsun? Tam bu noktada kimileri bu sınırın oldukça keyfi çekildiğini iddia edecektir. Başka bir örnek daha verelim. Kanun Numarası 4721 olan Türk Medeni Kanunu’nun 28. maddesinde ceninin hukuki niteliği şöyle ifade edilmiştir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Madde 28 – Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer.Çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder.</p></blockquote>



<p>Sınır problemi kimi felsefeciler için burada da kendini gösterir. Eğer bir kişilik hakkından söz edilecekse, bu hakkın neden bebeğin sağlıklı doğması ile hükmünü kazanması gerekmektedir? <strong>Kişilik kazanmak ve kişilik haklarına sahip olmak için bir anne rahminden çıkmış olmak herkes için kabul edilebilir bir sınır mıdır? </strong>Anne rahminden çıkmadan 12 saat önce de bebeğin bir kişiliği ve kişilik hakkı var mıdır? Eğer varsa neden var, yoksa neden yoktur? Neden bir rahimden çıkmış olmak hak başlangıcı olarak kabul edilsin? Kişi olmak ne zaman başlar? Kalp atmaya başlayınca mı acı hissetme mekanizması oluşunca mı? Beyin, kendilik bilinci, akciğer ya da rasyonel düşünebilme yetisi oluşunca mı? <strong>Sınır nerededir? </strong>Mason ve McCalI Smith gibi kimi yorumcular için bir bireyi meydana getiren özelliklerin tespit edilmesi ve insan hayatının ne zaman başladığının saptanması bilimsel bir karar olmaktan çok, moral (ahlaki) bir karardır. (Mason JK, McCall Smith RA.,107). Bu ifadeye büyük oranda katılıyoruz.</p>



<p>Daha önce söz ettiğimiz tüm kanun maddeleri A. Hart’ın ahlakın hukuk olarak dayatılmasına karşı çıkan görüşü ile bu görüşe karşı çıkan pozisyon arasındaki farkı anlamamıza da yardımcı olur. Kimileri toplumsal yapı içerisinde farklı türden ahlaki kabuller olduğu ve bu sebeple en az bir ahlaki kabulün tüm topluma dayatılmasının makul olmadığını iddia etmektedir. Belki de kürtaj yasağı bu türden bir dayatma olabilir, ancak bu yazımızın kapsamı dışında çıkacağı için bu konuda şimdilik sadece son bir not düşmekle yetiniyoruz. Bir canlının hayatını sonlandırmakla ilişkili bir eylemin, devlet onayı ve izni gibi yasal ifadelerin etkisiyle etik makullüğü veya makul dışılığı belirlenemez.</p>



<p>10 hafta ile 20 haftalık sınır farklılığı kadının bireysel haklarını mı yoksa belirli türden toplumsal değerleri mi korumaktadır? İşte bu soru kürtaja dair sınır çekmenin ne derece suistimal edilebilir olduğuna işaret etmektedir. <strong>Ancak diğer yandan sınır çekmenin suistimal edilebilir olmasının, sınır çekmenin bizzat kendisini etik olarak yanlışladığını iddia etmiyoruz.</strong> Söz konusu yasalar dikkatli okunursa tecavüz suçu nedeniyle hamile kalan kadının kürtajla bebeğini aldırması, rızasıyla çocuğunu aldıran kadına göre daha meşru görülmüştür. Bu meşruluğun temelinde kadının iradesiyle gerçekleşen ve iradesi dışı bir durumun sonucu olan durumları değerlendirme farkından çok, sözü edilen toplumsal değerleri koruma yönündeki eğilim olabilir.</p>



<p>Kimi yorumcular tecavüz suçunda kadının bir iradesi söz konusu olmadığı için, iradesi dışında gerçekleşen durumun sonucundan kadının bizzat kendisinin sorumlu tutulamayacağı, bu nedenle kürtajın meşru olduğunu iddia etmektedir. Öte yandan kadının iradesi ile gerçekleşen cinsel birliktelikten dolayı doğacak çocuğu doğmadan önce kürtaj ile aldırması neden yanlış olsun sorusu sorulabilir.</p>



<p>Burada etik gerekçeli kürtaj karşıtı bir pozisyon, bebeğin bireysel haklarının gaspı ile temellendirilebilir. Örneğin kimileri için yaşam hakkı bireysel ve temel bir haktır; kadın söz konusu cinsel birliktelikten çocuk doğabileceğini tahmin etmesine rağmen söz konusu eylemin sonuçlarını kabullenmez ve kürtaj yaparsa, kendi keyfi gerekçelendirmesi ile bir bebeğin yaşam hakkını gasp etmiş olur. Kürtaj karşıtlarından bazıları, tecavüz suçu gibi kadının iradesi dışı durumlarda kürtaj yapmanın ‘cinayet’ ile eş değer olduğunu iddia etmektedir.</p>



<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><a href="https://pixabay.com/photos/abortion-hand-hands-protective-hand-3533963/" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" loading="lazy" class="aligncenter" src="https://i0.wp.com/evrimagaci.org/public/content_media/bbeeda533fa5a78efbbbc43842cc3b4d.jpg?resize=648%2C432&ssl=1" alt="Ceninin yaşam hakkı ile gebe olan kadının kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkı arasında bir çatışma var mıdır?" width="648" height="432" data-recalc-dims="1"></a>
<figcaption>Ceninin yaşam hakkı ile gebe olan kadının kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkı arasında bir çatışma var mıdır?</figcaption>
</figure>
</div>



<p>Kimileri için kürtaj, gebe kadının kendi bedeni üzerinde karar verme hakkı (otonomi hakkı) ile ceninin yaşama hakkı arasında bir çatışma veya çelişki doğmasına sebep olur. Kürtaj yanlıları bu yönde bir çatışma/çelişki iddiasına dair 4 argüman öne sürer.</p>



<ol><li>Üreme gibi kişisel konularda sosyal baskıdan bağımsız olma hakkı. </li><li>Ahlaki açıdan tartışmalı konularda kişinin kendi vicdanını dinleme özgürlüğü. </li><li>Kritik durumlarda bile başkasına yardım etmeyi reddetme hakkını kapsayan, gönüllü olmadığı bir hizmete zorlanmama özgürlüğü. </li><li>Bedensel müdahale ve zarara maruz kalmama özgürlüğü. (Shrage 2003, 41)</li></ol>



<p>Bu argümanlarından<strong> ilki ceninin bir birey olmayacağı bu nedenle de yaşam hakkı gibi bireysel haklara sahip olamayacağını varsayabilir.</strong> Ancak bu noktada kimi eleştirmenler ceninin o an birey olmasa bile, tüm koşullar sağlandığı takdirde doğum ile başlayan süreç içerisinde bir birey olarak yaşama katılacağını, bu nedenle potansiyel hakları olduğunu iddia ederler. Yani cenin bir birey değil ama potansiyel bireydir.</p>



<p>Diğer yandan potansiyellik belli türden haklara sahip olmamız için yeterli bir ölçüt müdür sorusu sorulabilir. Örneğin henüz yeterli donanıma sahip olmasa bile diplomat olmak için gereklilikleri yerine getirmeye çalışan bir öğrenci, bir diplomat haklarına sahip olabilir mi? Sezgilerimize yaslanırsak olmazmış gibi duruyor. Gerekliliklerin sağlanmadığı durumda gerekliliklerin sonucu olan haklara sahip olmak mümkün değil gibidir.</p>



<p>Ancak kürtaj yanlısı biri bu durumda bir analoji hatası yaptığımızı ve diplomat olma hakkı ile yaşam hakkının büyük oranda farklılık sergilediğini iddia edebilir. Yüzlerce birey diplomatlık sınavlarına hazırlanmakta ancak çok az bir kısmı diplomat olmaktayken, yüzlerce ceninin çoğu insan olarak doğmaktadır (gerçi bu da bir derece tartışmalı görünüyor çünkü bebek ölüm oranı ülkeden ülkeye farklılık sergilemektedir.) Diğer yandan yaşam hakkı, Ada Felsefesi geleneğinden beri en temel haklarından biridir; diplomat olma hakkı türündeki haklardan daha temel bir haktır denilebilir.</p>



<p><strong>Bu tartışmalar ışığında birçok felsefeci için anne karnındaki ceninin “moral (ahlaki) statüsü” günümüzdeki kürtaj tartışmalarının yönünü belirler. İkinci madde ise ceninin birey olarak sayılıp sayılamayacağı konusunda bir karara varmanın zor olduğunu varsayıyor gibidir.</strong></p>



<p>Belki yapılması gereken, ceninin birey olup olmadığı gibi uzayıp giden tartışmalarda vakit kaybetmemektedir. Böylece kürtaj tartışmasında bazı feministlerin savunduğu şekliyle, kadının kendi beden mülkiyeti ve bedeni üzerindeki tasarruf haklarına odaklanmak gerekir.</p>



<p>Ancak eleştirmenler şöyle bir soru sorabilir: Hangi konuların bireyin kendi vicdanı ve tasarrufuna bırakacağımızın bir listesi var mıdır? Ya da çözüme kavuşması zor görünen her ahlaki tartışmayı bireyin vicdanı ve tasarrufuna bırakmak etik anlamda kabul edilemez sonuçlar doğursa dahi, etik bir ilke haline getirilebilir mi? Belki de bu madde en iyi şekilde birazdan bahsedeceğimiz Thomson’un “Kemancı Örneği” ile anlaşılabilir. </p>



<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><img decoding="async" loading="lazy" class="aligncenter" src="https://i0.wp.com/evrimagaci.org/public/content_media/020a6b7b8f5b7a7f4787706eb2f210e6.jpg?resize=683%2C683&ssl=1" alt="Kürtaj, Pratik Etik alanı içerisindeki en tartışmalı konulardan biri olmaya devam ediyor." width="683" height="683" data-recalc-dims="1">
<figcaption>Kürtaj, Pratik Etik alanı içerisindeki en tartışmalı konulardan biri olmaya devam ediyor.</figcaption>
</figure>
</div>



<h3 class="wp-block-heading">Thomson’ın Kemancı Örneği</h3>



<p><strong>“Bedensel Otonomi Argümanı”</strong>na göre her insanın yaşama hakkı vardır; fakat başkasının bedeni üzerinden, o kişinin isteği dışında yaşama hakkı yoktur. Bu nedenle ceninin kişilik hakları olsa bile bir kadın ceninin yaşamı için hamileliği sürdürmeye zorlanamaz. Bu görüşü daha iyi anlamak için Thomson’ın Kemancı Örneği’ne bakalım:</p>



<p>Bir sabah uyandığınızda kendinizi bir hastane odasında ünlü bir kemancıyla dolaşım sistemleriniz bağlanmış olarak buluyorsunuz. Böbrek yetmezliği çeken kemancıyı hayatta tutabilmek için sizin böbrekleriniz hem sizin hem kemancının vücuduna kanı temizleyip göndermek için kullanılmaktadır. Kemancıyı hayatta tutmak için şart olan bu işleme sadece sizin vücudunuz uygundur ve bu nedenle müzik severler tarafından kaçırılıp bu duruma sokulmuşsunuzdur. İstediğiniz zaman sizi kemancıya bağlayan kabloları söküp hastaneden ayrılabilirsiniz fakat bu kemancının ölmesine yol açacaktır. Öte yandan doktor size 9 ay boyunca bu duruma katlanırsanız kemancının sizden sorunsuz bir şekilde ayrılacağını ve ikinizin ayrı hayatlarınıza devam edebileceğinizi söylemektedir.</p>



<p>Thomson’a göre kemancının hayatta kalması için bu duruma katlanmayı seçmeniz büyük bir iyilikseverlik olacaktır, fakat kimse sizi buna zorlayamaz. Öte yandan bedeninizi kemancıdan ayırmayı seçmek bencilce bir davranış olarak nitelendirilebilir fakat bu seçimi yapmaya kesinlikle hakkınız vardır. Hiç kuşkusuz kemancı, yaşama hakkı olan bir insandır ama kemancıya bağlanmış olan kişi, burada kemancının yaşayıp yaşamaması konusunda değil kendi bedenini nasıl kullanacağı konusunda bir karar vermektedir. Thomson’a göre kürtaj da böyle bir karardır.(Thomson 1971, 47-66).</p>



<p>Her ne kadar ciddi eleştiriler gelse dahi, bu argüman kürtaj yanlıları tarafından farklı biçimlerde felsefi düzeyde savunulmuş ve ciddi tartışmalara sebep olmuştur. İlk eleştiri, hamilelik ile hastanede yatmanın özgürlükler anlamında bir farka sahip olduğunu söyler. İkinci olarak, ünlü kemancı ile cenin aynı düzeyde ilişki içermezler; kimileri anne ile cenin arasındaki ilişkinin tanımadığımız kemancıya göre çok daha yakın ve farklı olacağını varsaymaktadır; bu eleştiri örneğin psikolojik durumu yansıtmadığı eleştirisini de içerir. En önemli eleştirin birinde ise anneler 9 ay sonra bebeklerinden ayrılmamakta ve hayatlarının uzun bir döneminde belli türden sorumluluklara sahip olmaya devam etmektedir; ancak kemancı ile 9 ay sonra ilişkimiz kesilmektedir. Son olarak bu örnek tecavüz sonrası gebelik gibi kadının iradesi dışı durumları yansıtıyor; ancak diğer örnek durumları içermiyor gibi görünmektedir. Ancak kimi yorumcular bu eleştiriyi kabul etmemekte ve kürtajı Thomson’un önermelerinden de destek alarak <strong>ileri noktada</strong> bir tür özgürlük ve hak olarak görmektedir. Örneğin Ellen ve Jeffrey Paul şöyle der:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Nasıl bir tarla sahibi dilediği zaman tarlasında mısır yetiştirmekten vazgeçip bütün mısırları yok etme hakkına sahipse, bir kadında kendine ait olan bedenindeki başka bir canlının varlığına dilediği zaman son verme hakkına sahiptir. (Paul EF, Paul J.,1979; 5:133-8.)</p></blockquote>



<p>Buraya kadar ceninin birey olarak kabul edilmesinin ilk iki argümanda ciddi tartışmalara sebep olacağına işaret ettik. <strong>Huemer’ın da söylediği gibi iki önemli soru söz konusudur; öncelikle ceninlerin yaşam hakkı var mıdır? Eğer varsa bu kürtaj yapmanın makullüğünü tartışmalı hale getirir mi?</strong> Özellikle ilk soru tüm tartışmaların odağında yer almaktadır, bu nedenle yaşam hakkına odaklanmak gerekir.</p>



<p>Hamileliğin hangi aşamasında bu hakkın elde edildiği konusunda görüşler kişi ve insan kavramlarının nasıl tanımlandığına göre değişiklik göstermektedir. (İçten, 2015, 87)<strong> “İnsanların yaşam hakkı vardır.”</strong> derken, insan kavramını biyolojik olarak benzer DNA grubuna sahip biyolojik türler olarak görmek ve ahlaki anlamda insanlığın bir parçası olarak görmek arasında fark vardır. Eğer ikinci anlamda insanın yaşam hakkı vardır ve bu nedenle ceninin de olmalıdır denirse, bu kavram ciddi tartışmalara sebep olabilir.</p>



<p>Diğer yandan biyolojik ölçütlerle insanın yaşam hakkını temellendirme türünden yol seçilmesi de tartışmanın yönünü bir hayli değiştirmektedir. <strong>Yumurta ve sperm hücreleri de insan DNA’sına ve insan olma potansiyeline sahiptir; fakat kimse bu hücrelerin yaşama hakkını savunmamaktadır</strong> (Boonin 2003, 19-90).</p>



<p>Böylesi bir farklılığa işaret ettikten sonra bir canlının birey sayılabilmesi ve moral statü sahibi olması için ne gerekir sorusu sorulabilir. Fletcher, <strong>“insan olmanın göstergeleri” </strong>olarak şunları sayar:</p>



<ul><li>kendi şuurunun farkında olma</li><li>kendi kendini kontrol edebilme</li><li>geçmiş zaman ve gelecek zaman duygusuna sahip olma</li><li>başkaları ile iletişim kurabilme</li><li>başkaları için endişelenebilme</li><li>merak duygusunun varlığı (Fletcher J., 1972; 2:5.)</li></ul>



<p>Tooley ise, bir canlının yaşama hakkının olabilmesi için, <strong>süre giden zaman içinde kendisini ayrı bir birim olarak algılayabilme</strong> kapasitesine sahip olması gerektiğini, kendini bu şekilde algılayamayan bir canlının varlığını sonlandırmanın onun çıkarlarına/arzularına zıt olamayacağını, çünkü onun <strong>“çıkar/arzu” </strong>kavramının da mahrum olacağını savunmaktadır. (Tooley 1971:51-91) Ciddi eleştirilere maruz kalsa dahi bu iki argüman oldukça önemli girişimlerdir.</p>



<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><img decoding="async" loading="lazy" class="aligncenter" src="https://i0.wp.com/evrimagaci.org/public/content_media/145d9adc84fd0aaa9b7c846fa4061b6f.jpg?resize=639%2C426&ssl=1" alt="Bir canlının yaşam hakkı tartışması sadece kürtaj değil ötanazi,idam ve veganizm gibi diğer pratik etik alanları içinde oldukça önemlidir." width="639" height="426" data-recalc-dims="1">
<figcaption>Bir canlının yaşam hakkı tartışması sadece kürtaj değil ötanazi,idam ve veganizm gibi diğer pratik etik alanları içinde oldukça önemlidir.</figcaption>
</figure>
</div>



<p>Tüm bu tartışmaların bir kısmı feministler arasında da farklı biçimlerde devam etmektedir. Kadınların erkeklerden daha farklı ahlaki zihne sahip olduğu yönündeki <strong>“Özen Etiği”</strong> (İng: “ethics of care”) tartışmaları bu yazının kapsamı dışındadır. Merak eden okuyucular Josephine Donovan ve Carol Gilligan gibi yazarların çalışmalarına bakabilirler.</p>



<p>Fakat eklemekte yarar var ki bazı feministlere göre hamile kadının hamileliği sürdürme, çocuk doğurma ve çocuk yetiştirme kapasitesi üzerinde düşünme yükümlülüğü vardır ve erkeklerden farklı olarak doğum, emzirme, cinsiyet baskıları gibi farklı süreçleri deneyimlemeleri göz ardı edilmemelidir (İçten, 2015, 89). Sadece kadınların gebelik yaşaması, bahsettiğimiz Thomson’un “Kemancı Örneği”nde sadece kadınların kaçırıldığı ve böylesi bir ahlaki tartışmanın merkezinde olduğu anlamına gelmektedir. Bu nedenle Janet Farrell Smith gibi araştırmacılara göre kürtaj meselesi hak çatışması yerine özen, bakım ve sorumluluk üzerinden kurgulanabilir (Porter 1994, 80). Hatta öyle ki kimi araştırmacılara göre kürtaj yanlısı kadınlar ceninleri önemsemedikleri için değil, tam tersine son derece önemsedikleri için kürtajı seçmektedirler (bu yöndeki iddialar için Leslie Cannold’ın çalışmalarına göz gezdirilebilir). Özen Etiği, oldukça değerli ve tartışmaya açık argümanlar içermektedir ancak konu köken itibariyle biyoetik sınırlar ve ahlaki statü tartışmasıymış gibi görünüyor.</p>



<p>Diğer yandan kürtaj konusunda kadınların iradesi tartışmaları hakkında oldukça tartışmalı bir araştırma 2013 yılında ülkemizde yapılmıştır. Bulguları kısaca şöyledir; </p>



<p>“<strong>Amaç:</strong> Bu çalışmanın amacı, bölge kadınlarının kürtaja bakışları ve istemli düşük hakkındaki görüşlerinin incelenmesidir. </p>



<p><strong>Gereç ve Yöntem:</strong> Çalışma, Mart 2013 – Nisan 2013 tarihleri arasında bir üniversite hastanesine başvuran hasta ve yakınlarından araştırmaya katılmayı kabul eden 500 kadına yüz yüze görüşme tekniği ve anket yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Anket demografik özellikleri tanımlayıcı 6 ve kürtaj hakkındaki tutum ve görüşleri değerlendiren 14 sorudan oluşmaktaydı. </p>



<p><strong>Bulgular:</strong> Çalışmaya katılan 500 kadının yaşları 18 ile 75 arasında değişmekte olup; ortalama yaş 31,5±11,9 olarak saptandı. Kadınların 26’sı (%5,2) okur-yazar değilken 109’u (%44,6) üniversite mezunu idi. Çalışmaya katılanların %70,8’i isteğe bağlı kürtaja karşı olduğunu belirtti. İsteğe bağlı kürtaja karşı olduğunu belirtenlerin %53,1’i “dinen yasak olması”, %35,3’ü “insan haklarına aykırı olması” ve %7,1’i ise “anne açısından sağlıksız olması” nedeniyle isteğe bağlı kürtaja karşı olduklarını bildirdi. Kürtajın yasaklanması konusunda, katılımcıların %82,4’ü gerekli durumlarda kürtajın yapılabilmesi gerektiğini, %9,6’sı tamamen yasaklanması gerektiğini, %8’i ise hiçbir şekilde yasaklanmaması gerektiğini belirtti.  </p>



<p><strong>Sonuç:</strong> Katılımcıların büyük bir kısmı isteğe bağlı kürtaja olumsuz yönde baktıklarını belirtse de zorunluluk durumlarında kürtajın yapılabilmesi gerekliliğini bildirmiştir. Sonuç olarak; kürtaj gibi halk sağlığını etkileyebilecek durumlarda yasal düzenlemeler yapılırken toplumun konuya bakış açısının da değerlendirilmesi gerektiğinin yararlı olacağı kanaatindeyiz.” (Çakmak B., Metin F. Z., Özsoy A. Z., Doğru H. Y., 2015, 32). </p>



<p>Her ne kadar fark edilmeyen farklı türde değişkenlerin varlığı ve araştırmaya katılan kadın sayısının görece az oluşu gibi sebeplerden dolayı araştırma sonuçlarının genelleştirilebilir varsayımlar için temel oluşturmayacağı yönünde bir eleştiri gelse de şu soruyu sormak anlamlıdır; eğer kadınların çoğu kürtajın, bu araştırma bulgularında olduğu gibi özgürlük kapsamında ele alınamayacağını düşünüyorsa ulaşmamız gereken sonuç kürtajın etik olarak yanlış olduğu mudur? Sezgilerimize yaslanarak şunu söyleyebiliriz ki, kadınların bedenleri üzerinden bir tartışma yürütüldüğü için, kadınların beyanlarının oldukça önemli olduğunu kabul etmek anlaşılabilir bir pozisyondur. Ancak sözü edilen araştırma bulgularında olduğu gibi yeryüzündeki kadınların çoğunun isteğe bağlı kürtaja olumsuz baktığını varsayalım, bu durum kürtajın moral statüsünde bazı kadın hakları savunucularının dahi hoşlanmayacağı türden sonuçlara varmamıza sebep olabilir. <strong>“Bizi hangi sonuca götürürse götürsün kadınların kendi bedenleri üzerinde tasarruf hakkı vardır.”</strong> gibi bir ilkeyi savunmak bir dereceye kadar bu türden problemlerden kurtulmayı sağlayabilir; ancak bu sefer bu ilkenin kendisinin ne kadar gerekçelendirilebileceği yönünde eleştiriler gelecektir.</p>



<p>Tüm bu yazı boyunca öne sürdüğümüz argümanlar bazı eleştirilere ihtiyaç duymaktadır. Yazının amacı Türkçe literatüre küçük de olsa bir katkı sağlamak ve kürtaj gibi oldukça tartışmalı bir konu hakkında okuyucuya birkaç problem ve pozisyonu tanıtmaktır. Bu yazının yazarı kürtaj yanlısı bir eğilim sergilese dahi, bu pozisyonu ısrarlı bir şekilde savunmaktan çekiniyor demiştik; özellikle kürtaj karşıtı iddiaların bazıları (mesela yaşamın ‘kendinde değer-intrinsic value’ içerdiği gibi) oldukça güçlü argümanlar içermektedir. Bu tanıtım yazısı sonrası başka yazılarımızda hem bu argümanlardan söz ederek kürtaj karşıtı pozisyonlar hem feminist etik gibi kürtaj yanlısı diğer argümanlar üzerine ayrıntılı eğileceğiz hem de problemin ötanazi ve veganizm ile ilişkisine göz gezdireceğiz.</p>



<p><strong>Kaynakça</strong></p>



<p>Mason JK, McCall Smith RA. Law and Medical Ethics. London: Butterworths, 1994:107.</p>



<p>Karadağ, A. K., Ahlak ve Hukuk Arasında Sıkışan Kürtaj, Ankara Üniversitesi Hukuk Fak. Dergisi, 65 (4) 2016: 2047-2057.</p>



<p>Shrage, Laurie., Abortion and Social Responsibility: Depolarizing the Debate (New York: Oxford University Press, 2003).</p>



<p>Huemer, M., Kürtaj Çetrefilli bir Meseledir, <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kurtaj-cetrefilli-bir-meseledir-mike-huemer/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">https://onculanalitikfelsefe.com/kurtaj-cetrefilli-bir-meseledir-mike-huemer/</a> (Erişim 24 Eylül 2019)</p>



<p>Boonin, David. A Defense of Abortion (New York: Cambridge University Press, 2003).</p>



<p>İçten K., “Kürtaj Tartışmaları ve Feminizm” Fe Dergi 7, no. 1 (2015), 86-95.</p>



<p>Thomson, Judith Jarvis. “A Defense of Abortion”, Philosophy and Public Affairs 1 (1971): 47-66.</p>



<p>Porter, Elisabeth. “Abortion Ethics: Rights and Responsibilities”, Hypatia 9, no.3 (1994): 66-87.</p>



<p>Aksoy, Ş., Kürtaj Sadece Tıbbi Bir Karar Olabilir mi?, T Klin J Med Ethics 1996, 4:12-15).</p>



<p>Reiser SJ, Dyke AJ, Curran WJ (eds). Ethics in Medicine. Historical Perspective and Current Concerns. Cambridge (Mass.), 1977:5.</p>



<p>Paul EF, Paul J., Self-ownership, Abortion and Infanticide. Journal of Medical Ethics 1979; 5:133-8.</p>



<p>Fletcher J., Indicators of Humanhood: A Tentative Profile of Man. The Hastings Center Report 1972; 2:5. </p>



<p>Tooley M., A Defence of Abortion and Infanticide. In: Joel F, ed. The Problem of Abortion. California: Wadsworth Pub Co, 1971:51-91.</p>



<p>Çakmak B., Metin F. Z., Özsoy A. Z., Doğru H. Y., Kadınların İsteğe Bağlı Kürtaja Bakışları ,Smyrna Tıp Dergisi – 31 – 2015, 32.</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/pratik-etik-kurtaj-tartismalarina-felsefi-bir-bakis/">Pratik Etik: Kürtaj Tartışmalarına Felsefi Bir Bakış – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Metafiziğe Giriş: Metafizik Nedir? Hangi Sorularla Uğraşır? – Berat Mutluhan Seferoğlu</title>
<link>https://trafikdernegi.com/metafizige-giris-metafizik-nedir-hangi-sorularla-ugrasir-berat-mutluhan-seferoglu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/metafizige-giris-metafizik-nedir-hangi-sorularla-ugrasir-berat-mutluhan-seferoglu</guid>
<description><![CDATA[ Metafizik, günümüzde felsefedeki anlamından farklı imalara sahip olan bir terim. Günlük hayatta metafizik denince pek çok insanın aklına gelen ilk şeyin fizikötesi, doğaüstü, mistik, okültist, ‘uçuk kaçık’ şeyler olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle felsefeyle ilgilenen biri metafizik çalıştığını söylediği zaman birbirine zıt iki tür tepki geldiğini görüyoruz. Ya bu kişinin saçma sapan şeylerle uğraştığı, bir tür bilim karşıtı olduğu ve ‘uçuk’ bir takım inançlara sahip olduğu düşünülüyor; ya da metafiziğin gündelik hayattaki anlamına sıcak bakan insanlar bu kişiyi ‘kendilerinden biri olduğu’ düşünülüyor. Ancak felsefedeki anlamıyla metafizik böyle bir şey değil. Burada metafizik teriminin gündelik kullanımının yanlış olduğunu ve felsefedeki kullanımının doğru
The post Metafiziğe Giriş: Metafizik Nedir? Hangi Sorularla Uğraşır? – Berat Mutluhan Seferoğlu first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/03/aaaaaa.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Metafiziğe, Giriş:, Metafizik, Nedir, Hangi, Sorularla, Uğraşır, –, Berat, Mutluhan, Seferoğlu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Metafizik, günümüzde felsefedeki anlamından farklı imalara sahip olan bir terim. Günlük hayatta metafizik denince pek çok insanın aklına gelen ilk şeyin fizikötesi, doğaüstü, mistik, okültist, ‘uçuk kaçık’ şeyler olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle felsefeyle ilgilenen biri metafizik çalıştığını söylediği zaman birbirine zıt iki tür tepki geldiğini görüyoruz. Ya bu kişinin saçma sapan şeylerle uğraştığı, bir tür bilim karşıtı olduğu ve ‘uçuk’ bir takım inançlara sahip olduğu düşünülüyor; ya da metafiziğin gündelik hayattaki anlamına sıcak bakan insanlar bu kişiyi ‘kendilerinden biri olduğu’ düşünülüyor. </p>



<p>Ancak felsefedeki anlamıyla metafizik böyle bir şey değil. Burada metafizik teriminin gündelik kullanımının yanlış olduğunu ve felsefedeki kullanımının doğru olduğunu söylemek istemiyoruz. Sadece bu yazıda kastettiğimiz anlamıyla metafiziğin farklı bir şey olduğunu söylüyoruz. Ancak kastettiğimiz şey bir metafizikçinin doğaüstü inançlarının olamayacağı ya da bilim karşıtlığı yapamayacağı da değil. Kastettiğimiz şey, bunların felsefedeki anlamıyla metafiziğin asli unsurları olmadıkları…<br><br>Peki felsefedeki anlamıyla metafizik nedir? <strong>Metafizik, felsefenin üç ana alt dalından biridir.</strong> <a rel="noreferrer noopener" href="https://evrimagaci.org/yazi-dizisi/felsefe-agaci-34" target="_blank">“Felsefe Ağacı” yazı dizisinin önceki yazılarında da gördüğümüz üzere</a> bu üç ana alt dal etik ya da ahlak felsefesi, epistemoloji ya da bilgi felsefesi ve metafiziktir. Birazdan göreceğiz ki metafiziği tanımlamak ve metafiziğin sınırlarını net bir şekilde çizmek, etik ve epistemolojiye nazaran daha zordur. Çünkü etik ve epistemoloji belli ilgi alanlarına sahipken (mesela <a rel="noreferrer noopener" href="https://evrimagaci.org/epistemoloji-bilgi-felsefesi-neyi-ne-kadar-nasil-bilebiliriz-7872" target="_blank">epistemoloji bilgiyle</a> ve <a rel="noreferrer noopener" href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesine-giris-neye-gore-kime-gore-7828" target="_blank">etik ahlakla</a> ilgilenirken), metafiziğin ilgi alanlarını belli bir kavramla sınırlamak mümkün değildir. Metafizik tanımlanırken bu alanın varoluşun doğasına dair en genel ve en temel felsefi sorularla ilgilenen felsefe alt dalı olduğu gibi ifadeler kullanılır ancak bunun oldukça muğlak olduğu ve alanın doğası hakkında pek bilgi vermediği aşikar. Dolayısıyla metafiziği tanımlamak için daha net önerilere ihtiyacımız var. </p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Metafiziği Tanımlama Girişimleri</strong></h2>



<p>Etik ve epistemolojiyi tanımlamaya kıyasla metafiziği tanımlamanın çok daha zor olduğunu ve bunun metafiziğin kapsamına giren konuların çeşitliliği olduğunu söyledik. Bu noktada genel olarak metafiziğin kapsamına girdiği düşünülen başlıkların neler olduğuna bakmamız, metafiziğin ne olduğunu anlamamız açısından faydalı olacaktır. Metafiziğe konu olan başlıkları gördükten sonra, metafiziği en iyi ne şekilde tanımlayabileceğimiz konusunda daha iyi akıl yürütebilecek duruma geleceğiz. </p>



<p>Standart bir metafizik ders kitabında işlenen konulardan bazıları şunlardır:</p>



<ul><li>Sayılar ve önermeler gibi soyut nesneler var mıdır?</li><li>Nedensellik gerçekliğin bir parçası mıdır? Bir şeyin diğerine neden olması ne demektir? Nedensellik varoluşun temelinde olan bir şey midir? Yoksa ondan daha temel şeylerden dolayı ortaya çıkmış bir şey midir?</li><li>Zaman nedir? Gerçek midir? Zaman akar mı? Geçmiş ve gelecek arasında gerçek bir fark var mı?</li><li>Tek tek varlıkların ötesinde; kırmızılık, yuvarlaklık, sıcaklık, esneklik gibi, varlıklar tarafından paylaşılmakta olan tümeller var mıdır?</li><li>Bir nesne diğeriyle birleştiğinde ne zaman yeni bir nesne oluşur? Her zaman mı? Peki Eyfel Kulesi ve benim kafamı parça olarak içeren nesneler de var mıdır? Yoksa sadece parçalar vardır ve bütünlerin var olduğundan bahsedemeyiz mi demeliyiz?</li><li>Dil ve gerçeklik arasındaki ilişki nedir? Dil gerçekliği tasvir mi eder yoksa bir anlamda gerçekliği ‘oluşturucu’ rolü mü vardır? Bir anlamda dilden bağımsız bir gerçekliğin olduğundan bahsedebilir miyiz?</li><li>Bir şeyin doğru olması ne demektir? Doğruluk bir özellik midir? Doğru olan nedir?</li><li>Zorunluluk ve mümkünlük gibi modal/kipsel özellikler gerçekliğin bir parçası mıdır? Bunların doğası ve açıklaması nedir?</li><li>Özgür irade nedir? İrade hangi koşullar altında özgürdür ya da özgür değildir? Özgür iradeye sahip miyiz? Eğer seçimlerimiz belirlenmişse yine de özgür iradeden bahsedebilir miyiz?</li><li>Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?</li><li>Var olmak ne demektir? Bir şeyin varlığını kabul etmek ne anlama gelir?</li></ul>



<p>Metafiziği tanımlamak için, metafiziğin uğraştığı bu birbirlerinden oldukça farklı görünen problemlerin ortak bir noktası olduğunu iddia etmemiz gerektiği düşünülebilir. Bütün bu, metafiziksel olduğu söylenen, soruların paylaştığı ortak bir nokta var mıdır? </p>



<p>Bazı filozoflar böyle bir noktanın bulunamayacağını düşünüp metafiziğin sistemli bir tanımını yapmaya çalışmamamızın gerektiğini ve metafiziği gerçekliğe dair bir şeyler söylemeye çalışan diğer alanlardan net bir şekilde ayıramayacağımızı iddia etmiştir. Bu filozoflar için yapılması gereken şey, metafiziğin birbirlerine şöyle ya da böyle benzeyen ve birbirleriyle kimi zaman sıkı sıkıya kimi zamansa zayıf bir şekilde ilişkili olan bir sorular yığını olduğunu kabul etmemizdir. Ancak metafiziğin net bir tanımı olmasa bile, onu tanımlamaya çalışmamız metafiziğin doğasını daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. </p>



<p>Metafiziğin ne olduğunu daha iyi anlamak adına dört tanımlama girişimine değineceğiz: </p>



<ol><li>Etimolojik Tanım,</li><li>İlk Nedenlerin Bilimi Tanımı,</li><li>Büyük Resim Tanımı,</li><li>Örneklerden Yola Çıkarak Tanımlama.</li></ol>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Etimolojik Tanım ve Eleştirisi</strong></h3>



<p>Metafiziği tanımlamaya yönelik ilk girişim etimolojik tanımdır. Etimoloji, kelimelerin nereden geldiğini ve kökenlerini inceleyen bilimdir. Dolayısıyla metafizik kelimesinin etimolojik tanımı da bu terimin kökeninden yola çıkarak anlamının ne olduğunu göstermeye çalışır. </p>



<p>Bu tanımlamaya göre metafizik kelimesi eskiden İskenderiye Kütüphanesi’nde bulunan bir takım Aristoteles yazmalarına verilen isimden geldiği için, terimi bunu yansıtan bir şekilde kullanmalıyız. Aristoteles’in <em>Fizik </em>diye de bir kitabı var. İskenderiye Kütüphanesi’nde Aristoteles’in belli yazmaları isimlendirilirken ‘Aristoteles’in fiziğinden sonra gelen’ anlamına gelecek şekilde ‘Metafizik’ yani ‘Fizik’ten sonra gelen’ ifadesi kullanılmış. Bu adlandırmayla ilgili tarihsel detaylar bizim için önemli değil. Metafizik dediğimiz alan, bu tanıma göre, Aristoteles’in Metafizik olarak gruplandırılmış yazmalarında işlenen konularla uğraşan alanın adı olmalı. </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/cdn.zendalibros.com/wp-content/uploads/2018/04/articulo-aristoteles.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/Cj0kOUTUMJJ_DFrPqnfjz8GmgrI=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F5b3f9a0a6b92e581a1ce19c25db9e9cc.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Aristoteles" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Aristoteles</figcaption></figure></div>



<p>Bu tanımın oldukça bariz iki problemi var. İlk olarak, bir kelimenin anlamının o kelimenin etimolojisini her zaman yansıtmayacağı söylenebilir. Kelimeler, tarih boyunca çeşitli anlam değişikliklerine uğrarlar ve dolayısıyla kelimenin etimolojik kökenleri, onların bugünkü anlamı hakkında bize bilgi veremeyebilir. Kelimenin şu anda, ve belli bir bağlamda, nasıl kullanıldığını incelememiz onun anlamını bize, etimolojik kökenine kıyasla, daha doğru bir şekilde öğretebilir. </p>



<p>Etimolojik tanımın ikinci problemiyse Aristoteles’in sadece Metafizik kitabının değil, <em>Fizik </em>kitabının da günümüzde metafiziğin kapsamında ele aldığımız problemlerle ilgilenmesidir. Yani etimolojik tanım terimin felsefedeki kullanımını yakalayabilmek açısından yeterince kapsayıcı görünmemektedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>İlk Nedenlerin Bilimi Tanımı</strong> ve Eleştirisi</h3>



<p>Metafiziğin Aristoteles tarafından yapılan tanımlarından biri, metafiziğin ilk nedenlerle, ilk ilkelerle, ve değişmeyen şeylerle uğraştığıydı. Bu disiplinin bir diğer adı da ‘ilk felsefe’ idi. Aristoteles her ne kadar metafizik terimini bizzat kullanmamış olsa da ilk nedenlerin bilimi derken kastettiği şeyin metafiziğin ilgi alanına girdiği aşikar görünüyor. </p>



<p>Metafizikçiler, örneğin, en temelde var olan şeylerin neler olduğuyla ilgilenirler. Dahası, en temeldeki şeylerle en temelde bulunmayan şeyler arasındaki ilişkinin nasıl olduğuyla da ilgilenirler. En temeldeki şeylerin ‘ilk neden’ ve ‘ilk ilke’ gibi şekillerde adlandırılmasıysa son derece makul görünüyor. </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.atheistalliance.org/wp-content/uploads/2018/06/Knocking-over-dominoes-2100x1200.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/T0lGKnQGNCrDvQYeqQjODazN6ww=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Fd79acbd97ef20bdeda295df27cc8a9ff.jpg?w=1170&ssl=1" alt="İlk Neden" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>İlk Neden</figcaption></figure></div>



<p>Ancak buradaki ‘bilim’ kelimesinin hangi anlamda kullanıldığının farkında olmakta fayda var. Aristoteles’in bahsettiği anlamda bilim, günümüzde genel olarak gözleme dayalı sistematik bilgi edinme olarak anlaşılan bilimden daha farklı. Aristoteles sistematik bilgi edinme girişimlerinin her birini bilim olarak adlandırılıyor. Dolayısıyla Aristoteles’te bilim kavramı, günümüzdeki bilim kavramından daha fazla şeyi kapsıyor.</p>



<p>Ancak bu tanım da ilk tanımla benzer problemlerden muzdarip. İlk olarak, ilk nedenlerin ve prensiplerin var olduğundan şüphe edilmesi mümkün. Dahası, değişmeyen şeylerin var olmadığı da en azından felsefi açıdan savunulabilecek bir pozisyon. Metafizik teriminin günümüzdeki kullanımına göre ilk nedenlerin, ilk prensiplerin, temel varlıkların ve değişmeyen şeylerin var olmadıklarının iddia edilmesi durumunda da metafiziksel iddialarda bulunulmuş olur. Yani metafizik yapmak için böyle şeylerin olduğunu söylemenize gerek yok. Bunların olmadığını söyleyen biri de metafizik yapabilir. </p>



<p>Bu nedenle metafiziğin ilk nedenlerin ve ilk ilkelerin bilimi olarak karakterize edilmesi, terimin günümüzdeki anlamını yakalamak açısından yeterli değil. Belki günümüzdeki bilim kavramına göre metafiziğe bilim diyemiyor olsak da (Bilim ve metafiziğin birbirinden nasıl ayrıldığı konusuna daha sonra değineceğiz) Aristotelesçi anlamda metafiziğin de bir bilim olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü metafizik varlığın doğasına dair, gözleme dayanma oranı daha az olsa da, sistematik bilgi edinmeyi amaçlayan bir disiplin.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Büyük Resim Tanımı</strong> ve Eleştirisi</h3>



<p>Metafizikle ilgili standart ders kitaplarının hemen hemen tamamında görülebilen bir tanım metafiziğin varlığın doğasına dair en temel sorularla ilgilenen alan olduğunu belirtir. Bu tanım muhtemelen metafiziğin sağduyuya en yakın olan tanımıdır. Tanımın bir avantajı da metafiziğe konu olan hemen hemen her şeyi kapsayabilecek kadar genel olmasıdır. Ancak bu genellik, tanımın en önemli kusurudur. </p>



<p>Büyük Resim tanımlamasının muğlak olduğu aşikardır. İlk olarak, bu tanım metafiziği diğer felsefe alanlarından ayırmak konusunda bize pek yardımcı olmaz. Mesela ahlak felsefesi ve epistemoloji gibi diğer felsefe alanları da varlığın doğasıyla ilgilenmiyor mu? <em>“Bilgi nedir? İyi ve kötü nedir?”</em> gibi ‘nedir’ soruları varlığın bir bölümünün doğası hakkında sorular değil mi? Dahası, bilimler de varlığa dair en temel sorularla ilgilenmiyorlar mı? Mesela fizikçiler evreni oluşturan en temel yapıtaşlarının neler olduğuyla ilgilenmiyor mu? Evrenin kökeni ve maddenin doğasıyla ilgili sorular da en az metafiziğin sorduğu diğer sorular kadar varlığa dair en temel sorular arasında değil mi? </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/apod.nasa.gov/apod/image/9712/orionfull_jcc_big.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/JlRtSFcCRMEgpFJ3lipNqJAgQDg=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Fb67812719b19d593f19066b17610b00a.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Orion" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Orion</figcaption></figure></div>



<p>O halde Büyük Resim tanımı fazla genel olması ve metafiziği diğer alanlardan ayıramaması nedeniyle problemli görünüyor. Metafiziği tanımlamanın bir yoluna daha baktıktan sonra bilim ve metafiziğin ilişkisinden bahsederken metafiziğin bu tanımının içerdiği muğlaklığın aslında söz konusu tanımın bir avantajı olduğunu iddia edeceğiz. </p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Örneklerden Yola Çıkarak Tanımlama</strong> ve Eleştirisi</h3>



<p>Günlük hayatta kullandığımız pek çok kavramı tam olarak tanımlayamıyoruz. Diyelim ki “masa” kavramının uygulanabilir olduğu her nesnede ortak olan niteliğin ne olduğunu tespit etmeye çalışıyoruz. Bu durumda yapabileceğimiz hemen hemen her tanımın karşı örneklerini bulabiliriz gibi görünüyor. Hatta ne masa olduğunu ne de masa olmadığını söyleyebildiğimiz bazı ‘sınır durumları’ da olabilir gibi görünüyor. Belki metafiziğin de tam bir tanımını yapamıyor olsak da metafiziksel soruları, tıpkı masalarda olduğu gibi, gördüğümüz zaman tanıyabiliyoruzdur? Bu durumda bazı soruların metafiziğin sorularına daha yakın olduğunu, bazı sorularınsa metafiziksel sorular olmadıklarını metafiziğin sistemli bir tanımına sahip olmamamıza rağmen söyleyebiliriz.</p>



<p>Yapabileceğimiz şeylerden biri elimizdeki bariz metafiziksel soru örneklerine bakmak. Standart bir metafizik ders kitabında işlenen konu başlıklarından bazılarını yukarıda sıraladık: Sayılar var mıdır? Doğruluk nedir? Özgür irade nedir? Neden hiçlik yerine bir şeyler var? Özellikler var mıdır? Nedensellik nedir? Bu gibi sorular bariz bir şekilde metafiziksel olduğunu söyleyebileceğimiz sorulardan sadece bazıları. Metafiziğin kapsamına giren bu sorulara önemli oranda benzeyen her sorunun metafiziğin kapsamına girdiğini, bazı sorularınsa ‘sınır durumları’ olmaları nedeniyle haklarında yargıda bulunamayacağımızı söyleyemez miyiz?</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.sciencemag.org/sites/default/files/styles/article_main_large/public/freewill_16x9.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/t2f9KnNGyhtQxUQxQEclb5C75YA=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F30906c7e6519c2e418bad13d19af1727.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Özgür İrade" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Özgür İrade</figcaption></figure></div>



<p>Örneklerden yola çıkan bu tanımlama girişimi umut vaat etse de metafiziğin doğasına dair daha derin bir kavrayışa sahip olmak isteyenleri hayal kırıklığına uğratabilir. Sonuçta bir alanla uğraşanların hiç değilse o alanın tanımını verebilmeleri beklenir, değil mi? </p>



<p>Aslında buradaki tanımlama güçlüğünün neredeyse bütün alanlarda olduğu söylenebilir. Örnek verecek olursak, ahlak felsefesi ve epistemoloji gibi alanların bile tam olarak belli bir kategoriye oturtamadığımız ‘sınır bölgelerinde bulunan’ problemleri olabilir. Benzer bir şekilde bilimde çok fazla uzmanlaşma olduğu için pek çok bilimsel problem tek bir alanın kapsamının dışına taşan bir hal almıştır. </p>



<p>Net bir şekilde sınıflandırma yapamamak, bazen konunun doğasından kaynaklanan bir şeydir. Metafizik belki de diğer bütün alanlardan daha genel olduğu için metafiziğin sınırlarının çizilmesinin diğer alanlara kıyasla daha zor olması bir anlamda kaçınılmaz olabilir. </p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Bilim ve Metafiziğin İlişkisi</strong></h2>



<p>Metafiziğin tanımını net bir şekilde yapmamızın mümkün olmadığını gördük. Peki ama bilim ve metafiziği birbirinden nasıl ayırabiliriz? Bilim de varlığa dair en temel sorularla uğraşmıyor mu? Bu durumda ne yapacağız? Bilimi felsefeden, özellikle de metafizikten, ayıramamak bir problem değil mi? Metafizik bilim dışı bir faaliyet sonuçta… Bilim dışı bir faaliyetin bilime ‘taşması’, bilim açısından bir problem değil mi? Bilimin metafiziksel kavramlarla işi varsa, bu bilimin gözlemin ötesine geçen bir takım iddialarda bulunmasını gerektiriyor. Ama bilim sadece gözleme dayalıysa bunu yapmaması gerekmez mi? </p>



<p>Bunlar gibi sorular bazı bilim felsefecilerini bilimi metafizikten elden geldiğince ‘arındırmak’ gerektiği düşüncesine itmiştir. Örneğin nedensellik gibi kavramlar bile bazı bilim felsefecileri tarafından ‘metafiziksel’ bulunmuş, bu nedenle de bilimin bu tarz metafiziksel kabullere sahip olmadan yapılması gerektiği, bilimin amaçlaması gereken tek şeyin metafiziksel anlamda ‘gerçekliğe ulaşmak’ değil deneye/deneyime uygunluk olduğu öne sürülmüştür. Bu yaklaşım en meşhur savunucusu Amerikalı bilim felsefecisi Bas van Fraassen olan <strong>‘inşacı ampirizm’</strong>dir. </p>



<p>Ancak çoğu bilim felsefecisi ve metafizikçi Bas van Fraassen kadar ileri gitmez. Bilimin ‘gerçeklikle’ ilgilendiği, nelerin var olduğu gibi konularda bilgi verdiği genellikle kabul edilir. Bu durumda bilim ve metafizik bir anlamda ‘aynı işle uğraşan’ disiplinler olarak görülebilir. Her iki disiplin de bize varlığın ve var olan şeylerin doğasına dair bilgi vermeye çalışır. </p>



<p>Bu durumda bilim ve metafizik arasına sınır çizilecekse bu sınırın iki disiplinin amaçları ve konuları açısından çekilmesinde bazı problemler vardır. Nihai anlamda bilimler de, metafizik de gerçekliğe dair <strong>‘büyük resmi’</strong> bizlere sunmaya çalışır. Nihai anlamda bilimler de, metafizik de gerçeklikle ilgilenir. Ancak bu disiplinlerin aynı amaca ulaşmak için kullandıkları araçlar ve meselelere yaklaştıkları yönler birbirlerinden farklıdır. </p>



<p>Örnek verelim. Bir fizikçi en temel fiziksel parçacıkların neler olduklarını sorar. Ancak öyle varlık soruları vardır ki, bunlar en kuramsal fizik dalında dahi sorulmaya gerek duyulmayan kadar ‘derin’ sorulardırlar. Mesela hemen hemen hiçbir fizikçi matematiği kullanmasına rağmen ‘sayılar bizden bağımsız bir şekilde var mıdır?’ sorusunu fizik yaparken sormaz. Hiçbir fizikçi, fizik yaparken çeşitli fiziksel özelliklerden bahsetse de, özellikler var mıdır sorusu hakkında bir fizikçi olarak düşünmez. Fizikçiler şeylerin birbirlerine neden olmalarından bahsetmelerine rağmen pek çoğu nedenselliğin doğası hakkında kafa yormayı tercih etmez. Hem metafizikçi hem de fizikçi gerçeklik hakkında çeşitli sonuçlara varmaya çalışsa da metafizikçi sorduğu kimi sorular nedeniyle fizikçinin ilgilendiği sorulardan daha farklı sorularla ilgilenir. Bu, metafizikçinin ilgilendiği soruların her zaman fizikçinin ilgilendiği bütün sorulardan daha ‘temel’ olduğu anlamına gelmez. Ancak metafizikçi bu sorularla da ilgilenmesi açısından fizikçiden ayrılır.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/cloudblogs.microsoft.com/uploads/prod/sites/7/2019/03/Quantum_Blog-toffoli-image_R1-b.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/QAgHYoYXB0lebjzRQEOvM5jc6Bc=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Fdb9bfd956e6a6b6619913db60826cd2f.png?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>



<p>Metafiziğin bilimden ayrıldığı bir diğer nokta yöntemidir. Kuşkusuz metafizikçiler de gözleme başvururlar. Bu gözlem basit duyu gözlemi olabileceği gibi iç gözlem de olabilir. Hatta metafizikçiler metafiziksel akıl yürütmelerinde bilimin verilerini de kullanabilirler ve çeşitli metafiziksel pozisyonların belli bilimsel veriler tarafından daha muhtemel kılındığını söyleyebilirler. Ancak metafizikçiler neredeyse hiçbir zaman bizzat bilim insanlarının yaptığı türden çalışmalar yapmazlar. Yaptıkları işin deneye ve deneyime dayanan bölümü bilime kıyasla daha sınırlıdır. </p>



<p>Öte yandan metafizikle bilim arasında kısmi bir örtüşmenin olduğu da barizdir. İki alan da gerçekliğin doğasıyla ilgilenir. Metafiziğin ‘Büyük Resim Tanımı’ da metafizikle bilim arasındaki ayrımın keskin bir ayrım değil, dereceli bir ayrım olduğunu ima ediyordu. Yani metafizikle bilimin arasında bir sürekliliğin olduğu görüşü kısmen daha makuldür denebilir. Varlığın doğasına dair sorular gözlemle araştırılmaya ne kadar müsaitlerse o derecede bilimsel sorular haline gelirler. Öte yandan varlığın doğasıyla ilgili, bu şekilde cevaplanmaya müsait olmayan problemlerse metafiziğin konusu olurlar. Burada bir derecelilik söz konusudur. Bazı sorular daha bariz bir şekilde bilimin konusuyken bazı sorularsa daha bariz bir şekilde metafiziğin konusudur. Metafiziğin varlığa dair en temel sorularla ilgilenen disiplin olduğu şeklindeki tanım muğlak olması nedeniyle bilimle metafiziğin arasındaki bu sürekliliği daha doğru bir şekilde yakalar.</p>



<p>Şöyle düşünebiliriz: Metafizikle kastettiğimiz şey aslında ‘felsefi metafizik’tir. Yani felsefenin yöntemsel araçlarıyla yapılan metafiziktir. Bilimse, ne tür şeylerin var olduğu, bu şeylerin aralarındaki ilişkilerin nasıl olduğu gibi problemlerle ilgilendiği nispetle ‘ampirik’ ya da ‘deneysel metafizik’ ile uğraşır. Dolayısıyla ortada bilimsel metafizik ve felsefi metafizik olmak üzere iki tür metafiziğin olduğundan bahsetmemiz, bilimle metafizik arasındaki ayrımın bir tür değil de derece ayrımı olduğunu söylememiz daha doğru olur.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Metafiziksel Soruların Tasnifi</strong></h2>



<p>Metafiziğin kapsamına giren pek çok farklı soru tipi var. Bu yazı kapsamında elbette bu soru tiplerinin hepsine değinmek mümkün değil. Ayrıca bu soru tiplerinin sadece metafizikte karşımıza çıktığını söylemeo de doğru olmaz. Buradaki soru tiplerinin çoğu hem bilimde, hem de felsefenin diğer alanlarında karşımıza çıkıyor. Ancak yine de metafizikteki soruların genelinin birkaç kategoriye dahil edilebilecekleri söylenebilir. </p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Ontolojik Sorular</strong></h3>



<p>Ontoloji kelimenin tam anlamıyla ‘varlık bilimi’ demek. Çağdaş metafizikte kullanıldığı anlamıyla ontolojinin varlığın en temel kategorilerinin bir envanterini çıkarmakla uğraştığını söyleyebiliriz. Burada sorulan varlık soruları felsefi açıdan önem arz eden türden varlık sorularıdır ve günlük hayattaki varlık sorularından sorulma düzeyleri ve onları yanıtlamamızı sağlayan yöntemler açısından ayrılırlar. Örnek verecek olursak hiçbir filozof ‘Buzdolabında bir şişe süt var mıdır?’ türü bir varlık sorusuyla ilgilenmez. Çünkü bu sorunun cevabı duyusal gözlemle çok kolay bir şekilde verilebilir. Buzdolabını açarsınız ve buzdolabında süt varsa onu orada bulursunuz.</p>



<p>Ancak metafiziğin ilgilendiği varlık sorularının, yani ontolojik soruların, bu kadar keyfi ve basit cevaplarının olmadığı düşünülür. Daha önce metafiziksel soruların örnekleri arasında saydığımız özellikler var mıdır, nedensellik var mıdır, matematiksel nesneler var mıdır gibi sorular ontolojik sorulardırlar. Ontolojik soruları yanıtlamaya çalışırken sadece neyin var olduğunu söylemiş olmayız, aynı zamanda gerçekliğin en temel yapıtaşlarının veya gerçekliğin parçası olan kategorilerin neler olduklarını söylemeyi amaçlarız.</p>



<p>Analitik felsefe tarihinde ontolojik soruların anlamlılığını ya da ontolojiyle uğraşan filozofların düşündükleri kadar önemli ve zor sorular sorduklarını reddeden filozoflar olmuştur. Bu filozoflardan belki de en meşhuru <strong>Rudolf Carnap</strong>’tır. Carnap’ın felsefecilerin sordukları türden metafiziksel/ontolojik soruların ya anlamsız olduklarını, ya da cevaplarının sıradan ampirik (deneysel) yöntemlerle veya kavramsal analizle bulunabilecek sorular olduklarını düşünmüştür. Ontolojik sorulara bu şekilde bakmak bazı filozoflara bütün varlık sorularının, bazılarınaysa hiç değilse bazı varlık sorularının aslında ‘kolay’ cevaplara sahip olduklarını düşündürmüştür. </p>



<p>Carnap için bir şeyin var olduğunu söylemek, kabaca, o kavramın uygulanma koşullarının karşılanması anlamına geliyordu. Bazı metafizikçilerin gerçekten de önemli bir ontolojik soru olduğunu düşündüğü gündelik nesnelerin -masa, sıra, sandalye gibi- varlığı yokluğu sorusunu ele alalım. Masalar var mıdır sorusunu nasıl cevaplamamız gerekiyor? Carnap’a, ve ontolojiye bu bakış açısını benimseyen <strong>Amie Thomasson</strong> gibi ‘kolay ontoloji’ savunucularına göre, masaların var olduğunu söylemek, masa teriminin uygulama koşullarının karşılandığını söylemekten başka bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla ben ‘onu oluşturan parçacıkların ötesinde masalar var mıdır?’ gibi, burada cevabı verilen türden bir sorunun ötesinde, ontolojiyle uğraşan filozofların sorduğu türden bir varlık sorusu sorduğum zaman aslında doğru soruyu sormamış olurum. Masa teriminin uygulama koşullarının karşılanması durumunda ortada başka, daha derin bir soru kalmıyor. Dolayısıyla bizler herhangi bir zor felsefi akıl yürütmede bulunmadan, direkt gözlemle varlık sorularını cevaplayabiliyoruz.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/images.eq3.com/product-definitions/cjuwy9omf03tk0114wkqe8dls/image/b9ee0ab6-3fdd-4c53-8cd5-1798c4ca8f8b.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/ymoyQPG3oiSzxzQX-HRYUWK_6bU=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Fdfceccfe2a1cbccd6f3c2a18463ba2c3.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Masalar var mıdır?" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Masalar var mıdır?</figcaption></figure></div>



<p>Belki masaların var olup olmadıkları sorusu sizin için de bariz bir cevaba sahiptir. O nedenle biraz daha ‘zor’ görünebilecek bir ontolojik soruya bakalım. ‘Özellikler var mıdır?’ sorusuna. Bu soruya Carnap ve Thomasson gibi filozoflar şu argümanı kullanarak olumlu yanıt verebilirler:</p>



<ol><li>Elmanın rengi kırmızıdır.</li><li>Kırmızı bir renktir.</li><li>O halde renkler vardır.</li><li>Renkler nesnelerin özellikleridir.</li><li>O halde özellikler vardır.</li></ol>



<p>Eğer Carnap ve Thomasson gibi düşünen felsefeciler haklılarsa özelliklerin var olduğunu da yine herhangi bir zor felsefi akıl yürütmeye ya da argümana ihtiyaç duymadan söyleyebiliyoruz. Bu durumda ontolojinin soruları ‘derin’ felsefi sorular olmadıkları gibi, aslında felsefenin araçlarına ihtiyaç duymadan yanıtlanabilecek türler sorular oluyorlar. </p>



<p>Elbette bütün filozofların, hatta filozofların çoğunun, kolay ontolojistlerin meydan okuması tarafından ikna olmadıklarını anlamamız önemli. Ayrıca bir filozofun bazı ontolojik sorular konusunda kolay ontolojistler gibi düşünüp, o soruların ‘sığ’ olduklarını kabul edip başka ontolojik soruların bu şekilde yanıtlanabileceğini reddetmesi ve karma görüşler benimsemesi de mümkün. Mesela gündelik nesnelerin varlığı konusunda kolay ontolojistlere benzer düşünüp özelliklerin varlığı yokluğu tartışmasının anlamlılığı konusunda kolay ontolojistlerden ayrılmanız mümkün. </p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>X’in Doğası Nedir Soruları</strong></h3>



<p>Bu sorular ‘X’in doğası nedir?’ ya da basitçe ‘X nedir?’ şekillerinde sorulabilirler. Bu tür soruları sorduğumuzda ontolojik soruların bir adım ötesine geçeriz. Bazen ontolojik soruların cevapları konusunda fikir birliğine varsak da ‘Doğası nedir?’ soruları konusunda fikir ayrılığına düşebiliriz. Bu noktayı daha iyi bir şekilde görebilmek için ontolojik sorular hakkında verdiğim örneklerden bazılarına bakalım.</p>



<p><em>‘Matematiksel nesneler var mıdır?’</em> sorusuna evet demekle beraber bu nesnelerin doğaları hakkında fikir ayrılığına düşebiliriz. Mesela Matematiksel Platonizm’i benimsiyorsanız matematiksel nesnelerin bizlerin zihinlerinden bağımsız bir şekilde uzay-zamanı aşan bir şekilde var olduklarını kabul etmiş olursunuz. Öte yandan matematiksel nesneler konusunda bir kavramsalcı da olabilirsiniz. Kavramsalcılar matematiksel nesnelerin var olduklarını, ama zihinlerimize bağımlı olan soyutlamalar ya da kavramlar olduklarını kabul ederler. Dolayısıyla bir kavramsalcı da, bir Matematiksel Platonist de sayıların varlığını kabul eder, ancak sayıların doğası hakkında fikir ayrılığına düşerler. </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/static.kent.ac.uk/nexus/ems/785.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/N45u-Pn47nIycy5k9Q92MaGrs5s=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Fb8cbc81767fdc73d4eb2c18f69de120f.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Matematiksel nesneler var mıdır?" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Matematiksel nesneler var mıdır?</figcaption></figure></div>



<p>Bir başka örnek özgür irade konusunda söz konusudur. Özgür irade tartışmasında özgür iradenin ve ahlaki sorumluluğun var olduğunu düşünen, ancak özgür iradenin doğası konusunda farklı düşünen iki kampın olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan ilki, seçimlerimizin belirlenmesiyle özgür iradenin bağdaşmadığını ve özgür irade sahibi olduğumuzu söyleyen bağdaşmazcılar, ikincisiyse özgür iradenin seçimlerimizin belirlenmesiyle bağdaştığını iddia eden bağdaşırcılardır. Her iki grup da özgür iradenin olduğunu ve ahlaken sorumlu tutulabileceğimizi kabul etseler de özgür iradenin tanımında ve hangi koşullarda sorumlu olduğumuz konusunda birbirlerinden ayrılırlar. </p>



<p>Yine bir başka örnek özelliklerin varlığı konusunda verilebilir. Özelliklerin tümeller olduğunu düşünenler ve özelliklerin tikeller olduklarını kabul eden trop nominalistleri özelliklerin var olduklarını kabul ederler. Burada özelliklerin tümeller olduklarını ve tikeller olduklarını iddia etmenin ne demek olduğunu da kısaca açmak gerek. Herhangi bir özelliği ele alalım. Mesela kırmızılık özelliğini düşünelim. Kırmızılığın bir tümel olması demek, en azından bunu anlamanın bir yoluna göre, kırmızı olan bütün varlıkların aynı kırmızılık özelliğini ‘paylaştıklarını’ söylemeyi gerektirir. Yani bir masa, sandalye, ya da insan bedeni gibi sadece belli bir konumda bulunabilen ve bir kere örneklenebilen ‘tikel’ nesnelerin yanı sıra birden fazla defa örneklenebilen ve aynı anda birden fazla yerde bulunabilen tümeller diye bir kategori de vardır. Trop nominalistleriyse özelliklerin var olduklarını kabul ederler. Ancak özelliklerin tümeller değil tikel varlıklar olduklarını ve birden fazla yerde aynı anda örneklenemeyeceklerini söylerler. Örneğin kırmızı bir arabanın da kırmızı bir elmanın da kırmızı olduğunu söylememiz doğrudur. Ancak bu iki kırmızılık trop nominalistleri için aynı kırmızılık değil, iki farklı kırmızılık ‘tropu’dur. Yani arabanın kırmızılığı ve elmanın kırmızılığı farklı kırmızılıklardır. Bunlardan birine kırmızı<sub>1</sub>, diğerine kırmızı<sub>2</sub> diyebiliriz. Araba ve elma arasında ortak olan bir şey yoktur.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://images.unsplash.com/photo-1504537103742-67c282f65f24?ixlib=rb-1.2.1&q=80&fm=jpg&crop=entropy&cs=tinysrgb&w=1080&fit=max&ixid=eyJhcHBfaWQiOjEyMDd9" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/oBBtosCk_wlL-27euU5C69rNGLM=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Fa7b71d506906af6c6a307fa51e27fe3f.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Kırmızılık evrensel midir?" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Kırmızılık evrensel midir?</figcaption></figure></div>



<p>Kısaca metafiziğin ilgilendiği <em>‘X’in Doğası Nedir?’</em> sorularının üç farklı örneğine göz attık. İki filozofun aynı varlıkları ontolojilerine dahil etseler bile bu varlıkların doğaları hakkında birbirlerinden farklı düşünebileceklerini de görmüş olduk.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Aralarındaki İlişki Nedir Soruları</strong></h3>



<p>Metafiziğin sorduğu bir başka soru <em>‘Aralarındaki ilişki nedir?’</em> sorusudur. Mesela zihin durumları ve beyin durumları arasında nasıl bir ilişki vardır? Zihin durumları beyin durumları tarafından ‘oluşturulan’ şeyler midirler? Yoksa birinin diğerine neden olduğunu mu söylemeliyiz? Belki de aradaki ilişkinin bir tür neden olma ilişkisi olduğunu söylememiz zihin durumlarının beyin durumlarından ‘farklı’ bir şey olduğunu ima ettiği için yanlıştır ve aradaki ilişkinin daha çok özdeşlik ilişkisi olarak düşünülmesi gerekir? Yoksa aradaki ilişkiyi zihin durumlarında fark yaratabilmek için beyin durumlarını değiştirmemizin gerekmesiyle yani ardgelim (İng: “supervenience”) ilişkisiyle mi anlamalıyız? Bu ilişkilerden her biri ya da bu ilişkilerin belli bir kombinasyonu zihin-beyin ilişkisinin doğru tasavvuru olabilir.</p>



<p>Metafiziğin<em> ‘X ile Y arasında nasıl bir ilişki vardır?’</em> türü sorulara verebileceği çok sayıda cevap vardır. Temellendirme (İng: “grounding”), ardgelim (İng: “supervenience”), neden olma (İng: “causation”), özdeşlik (İng: “identity”), bağımlılık (İng: “dependance”), doğru kılma (İng: “truth-making”), oluşturma (İng: “constitution”), kompozisyon (İng: “composition”), indirgeme (İng: “reduction”), bağımlılık (İng: “dependance”) ve öncelik (İng: “priority”) bunlardan bazılarıdır. </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/miro.medium.com/max/7200/1*N3VRu7MayiVUtmHjXtIldQ.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/cOF1ZTr9e6Ca8wb4s3kDkieIcA0=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F37fc1fbc2cbc4cfff534603ce91fcd59.png?w=1170&ssl=1" alt="Şeyler arasındaki ilişki nedir?" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Şeyler arasındaki ilişki nedir?</figcaption></figure></div>



<p>Bu ilişkilerin doğaları hakkındaki tartışmalara metafizikçiler ciddi mesai harcarlar. Bazı metafizikçiler buradaki ilişkilerin bir kısmının iyi bir şekilde tanımlanmadıklarını ya da gerçekliğe denk düşmediklerini düşünür. Mesela bazı metafizikçiler temellendirme (grounding) ilişkisinin aslında diğer metafiziksel ilişkilerin; ardgelim, neden olma ve indirgeme gibi ilişkilerin, bir amalgamı olup gerçek bir metafiziksel ilişkiyi belirtmeyen muğlak/sezgisel bir kavram olduğunu düşünmektedir. Yine bazı metafizikçiler oluşturma (İng: “constitution”) ilişkisinin özdeşlik (İng: “identity”) ilişkisiyle aynı şey olduğunu düşünürler. Özetle ‘X ve Y’nin arasındaki nedir?’ sorusuna cevap olarak verilen metafiziksel ilişkiler hakkında da ‘X’in doğası nedir?’ türü metafiziksel sorular sorabiliriz.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Açıklaması Nedir ve Neden Var Soruları</strong></h3>



<p>Açıklama kavramı ve nedensellik arasında ciddi bir ilişki olduğu aşikar. Diyelim ki evinizin bahçesinde zehirli mantarlar buldunuz. Bu mantarların açıklamasını sunmak, aynı zamanda onların orada var olma nedenlerini de sunmayı gerektirir. Ya da onların nedenlerini sunmanız aynı zamanda onların varlıklarının açıklamasını da sunar. Mesela zehirli mantarların oradaki varlığını mantar sporlarının orada bulunması ve toprağın nemli olmasıyla açıklayabiliriz. Bu, aynı zamanda onların nedenini de verir. </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.northdeltareporter.com/wp-content/uploads/2019/10/19086323_web1_191023-VNE-Mushroom.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/HESGw-pcx8qAbl5MUTvfyBSRNaM=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F925bc426ff77ee5977dbf5bd3908e925.jpg?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>



<p>Ancak her açıklamanın nedensel olması gerektiği genellikle kabul görmez. Bazı açıklamalar nedensel olmayan (İng: “non-causal”) açıklamalardırlar. Bunlara verilebilecek en bariz örneklerden biri matematiksel/mantıksal açıklamadır. Bir teoremin neden geçerli olduğunun açıklaması, onun çeşitli aksiyomlardan nasıl çıkarsandığını göstermemiz, yani ispatını sunmamız, suretiyle gerçekleştirilir. Burada, aksiyomların ve çıkarım kurallarının teoremin doğru olmasına ‘neden olduğunu’ söylememiz doğru olur mu? En azından günlük hayattaki nedensellik kavramı açısından düşünürsek neden olunan şeyin varlığa gelmesinin zaman alması gerektiğini söyleyebiliriz. Peki aksiyomların ve çıkarım kurallarının bir teoremi doğru kılmasının ‘zaman aldığından’ bahsedebilir miyiz? Elbette hayır. Bir teorem geçerliyse her zaman geçerlidir. O halde en azından bazı açıklamaların nedensel olmadıklarını söyleyebiliriz.</p>



<p>Burada kullandığımız ‘neden’ kavramının daha çok gerekçe (İng: “reason”) kavramıyla ifade edilmesi o nedenle daha doğru olabilir. Çünkü ilk tür neden (İng: “cause”) olma en azından ilk bakışta zamansal bir ilişkidir. Ancak metafiziksel açıklamanın zamansal olmaması söz konusu olabilir. Mesela <a href="https://evrimagaci.org/her-sey-nereden-geldi-neden-hicbir-sey-yerine-bir-seyler-var-8132" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>‘Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?’</em> sorusunu ele alalım.</a> Bu soruya verilebilecek herhangi bir cevabın nedenselliğe başvurması mümkün müdür? Elbette hayır. Çünkü neden olabilmek için neden olan bir şeyin olması gerekir. Ama biz neden herhangi bir şeyin olduğunu soruyoruz. O halde sunulan açıklamanın nedensel olmayan bir açıklama olması gerekiyor olabilir. Örneğin <em>‘Bir şeyler var çünkü en azından bir şeyin var olmaması imkansız’</em> cevabını verdiğimiz zaman neden bir şeylerin olduğunun cevabını nedensel olmayan bir şekilde vermiş oluyoruz. Benzer bir şekilde metafizikçiler çeşitli şeylerin bu tür, nedensel ya da zamansal olmayan, metafiziksel açıklamalarının ne olduğunu merak edebilirler. </p>



<p>Metafiziğin sorduğu başka soru tipleri de vardır. Ancak bu yazıdaki amaçlarımız açısından bu dört soru tipinin metafiziğin sorduğu soruların önemli bir bölümünü kapsadığı söylenebilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Bazı Metafiziksel Tartışmalara ve Argümanlara Örnekler</strong></h2>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Özgür İrade</strong></h3>



<p>Özgür irademiz var mı ve varsa özgür irade sahibi olmak ne demektir? Özgür iradeli olmak için karşılanması gereken koşullar nelerdir? Bu soruya cevap verilirken genelde başka bir soru daha göz önünde bulundurulur: Seçimlerimiz belirlenmişse özgür irademiz olduğunu söyleyebilir miyiz? </p>



<p>Bu ikinci soruya olumlu yanıt verenlere <strong>bağdaşırcı</strong>, olumsuz yanıt verenlereyse <strong>bağdaşmazcı </strong>denir. Bağdaşmazcılar da kendi içlerinde ikiye ayrılırlar. <strong>Katı bağdaşmazcılar</strong> özgür iradenin belirlenimle çeliştiğini ve seçimlerimizin belirlendiğini söylerler. Yani özgür iradeli olduğumuzu reddederler. <strong>Liberteryen bağdaşmazcılar </strong>denen bir diğer grupsa özgür iradenin determinizmle bağdaşmadığını ve özgür irade sahibi olduğumuzu iddia ederler. </p>



<p>Her bir pozisyonun farklı versiyonları vardır ve burada bu pozisyonlara detaylı bir şekilde değinmemiz mümkün değil. Bu yazı kapsamında sadece bazı filozoflara bağdaşırcılığın neden cazip geldiğinden ve bağdaşırcılığa karşı öne sürülmüş en önemli argümanlardan bazılarından bahsedeceğiz. Ayrıca bağdaşırcılığı bu argümanlara karşı savunma amacı taşıyan stratejilere örnekler vereceğiz.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/1843magazine.static-economist.com/sites/default/files/styles/il_node_article_full/public/Thinking_Final-IL-web_0.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/oX8RVGKkR-g80CqKo5zxEVmFRGA=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Fbeeafaddb39a2e1dbd07ef0253186d75.jpg?w=1170&ssl=1" alt="İrademiz ne kadar özgür?" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>İrademiz ne kadar özgür?</figcaption></figure></div>



<p>Bağdaşırcılığı kabul etmek için iki temel motivasyon olduğunu söyleyebiliriz. İlki, doğanın bir parçası olarak insanın da doğadaki diğer şeylerle aynı türden nedensel etkenlere maruz kalmasıdır. Bizlerin de fiziksel varlıklar oldukları, ve eylemlerimizin de diğer fiziksel varlıklarla aynı şekilde fiziksel nedenlere sahip olduklarını düşünüyoruz. En azından, biyoloji ve nörobilimin bunu ima ettiğini kabul ediyoruz. Dolayısıyla eylemlerimizin çeşitli nedenlerle belirlenmesiyle bağdaşan türden bir özgür iradeyi kabul etmemiz yönünde ciddi metafiziksel nedenlerimiz var. Aksi takdirde insanın doğanın kalanından tamamen bağımsız nedensel zincirler başlatabilme yeteneğine sahip olduğunu söylememiz gerekebilir. Bu da pek çok filozofun yapmayı istemediği bir şey.</p>



<p>Bu metafiziksel tezin dışında bağdaşırcılığı cazip kılan şeylerden biri bazı türden kısıtlamaların özgür irade için diğerlerine kıyasla daha az problem çıkardığı ya da çıkarmadığı yönündeki sezgimizdir. Burada dışsal kısıtlamalarla içsel kısıtlamalar arasında bir ayrıma gidebiliriz. Dışsal kısıtlamalarla kısıtlanan seçimlerimiz özgür değildir. Örneğin beni rızam dışında bir yere kapatır ve kapıyı üstüme kilitlerseniz -kapının kıramayacağım türden bir kapı olduğunu varsayarsam- dışarı çıkma yönünde özgür olmadığımı söylerim. Ya da kafama silah dayanması durumunda bir hırsıza para verip vermemek konusunda gerçekten de özgür olmadığımı söylerim. </p>



<p>Öte yandan benim seçimlerimi kısıtlayan içsel kısıtlamalardan da bahsedebilirim. Bunlar isteklerim, inançlarım, arzularım gibi şeylerden kaynaklanan kısıtlamalardırlar. Eğer benim vanilyalı yerine kakaolu dondurma almayı seçmem dışsal faktörlerin beni kısıtlamasından değil de, benim isteklerim, inançlarım, ve arzularımdan kaynaklanıyorsa, bu durumda tamamen aynı koşullar altında kakaolu dondurmayı seçmek zorunda olsam bile özgürce seçim yaptığımdan bahsedemez miyim? Beni kısıtlayan şey bana içsel olan faktörlerse, seçimlerimin belirlenmesinin özgür irade sahibi olmamla çelişmediğini söylemem akla uygun değil midir?</p>



<p>Bu noktada bağdaşırcılığa karşı <strong>Alternatif İmkanlar Prensibi</strong>’ne (AİP) başvuran bir argüman öne sürülebilir. Bu prensip şunu söyler: Eğer tamamen aynı koşullar altında farklı seçenekler arasında seçim yapmam mümkün değilse özgür olamam. Evrenin belli noktadaki bir durumunda sadece kakaolu dondurmayı seçebiliyorsam başka bir seçeneğim yok demektir. Bu nedenle kakaolu dondurmayı seçmem özgür bir seçim olamaz. </p>



<p>Felsefeci Harry Frankfurt, özgür irade için AİP’in gerekmediğini iddia eden meşhur <strong>Frankfurt Karşıörnekleri</strong>’ni öne sürer. Bu karşıörneklerin her biri de alternatif seçeneklerin olmadığı ancak seçimlerin özgürce yapılmış gibi göründüğü durumlardan bahsederler. Odaya kilitlenme örneğine geri dönelim. Diyelim ki odaya zorla tıkılmadık ve kendi rızamızla girdik. Ancak, biz bunu bilmesek de, odanın kilitlendiğini düşünün. Bu durumda odadan çıkma seçeneğine sahip değilim. Peki odadan çıkmaya çalışmıyorsam, yani odadan çıkmayı istemiyorsam ve bu yönde eylemde de bulunmuyorsam, bu durumda odada özgürce kaldığımı söyleyemez miyiz? </p>



<p>Frankfurt’un orijinal örneklerinin formatına daha yakın başka bir örnek verelim. Diyelim ki bir seçimde oy vereceksiniz. Önünüzde seçenek olarak sadece A ve B partileri var. Siz A partisine oy vermek istiyorsunuz, ancak bilmediğiniz şey çılgın bir bilim insanının sizin bilginiz olmadan beyninize bir çip yerleştirdiği. Bu çip, siz B partisine oy vermek isterseniz aktive oluyor ve sizin A partisine oy vermenizi sağlıyor. </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.brosmind.com/wp-content/uploads/2015/11/work_hohe.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/dGFKxHE2k4Qc8ovxl_piQogbmZY=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F64700f554f4af33bcffe72aadbd29a34.jpg?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>



<p>Seçim günü geldi çattı ve siz cihaz aktive olmadan A partisine oy verdiniz diyelim. Bu durumda oyunuzu özgürce vermiş olur muydunuz? Kuşkusuz, oyunuzu B partisine vermeniz mümkün değildi. Ama cihaz aktive olmadan A partisine oy verdiğiniz için seçiminizi özgürce yaptığınızı söylememiz daha makul görünmüyor mu?</p>



<p>Bağdaşırcı özgür iradeye ciddi bir meydan okuma, özgür olmadıklarını düşündüğümüz akıl hastalarının dahi özgür irade sahibi olmalarını mümkün kıldığı şeklindedir. Uç bir örneği düşünelim. Diyelim ki bir beyin tümörü nedeniyle X kişisi diğer insanlara acı çektirmek ve cinayet işlemek yönünde karşı konulmaz bir istek duyuyor. Bu isteğine karşı çıkması mümkün değil ve haliyle X, birilerini öldürüyor olsun. </p>



<p>Bu durumda X’in avukatı mahkemede beyin tümöründen bahsederek müvekkilinin özgür olmadığını söyleseydi ne dememiz gerekirdi? Bir bağdaşırcı, X’in özgür olmadığını neye dayanarak söyleyebilir? X pekala kendi arzularına göre hareket etmiş gibi görünüyor. Bu durumda bir bağdaşırcının X’in işlediği cinayeti özgürce işlediğini söylemesi gerekmiyor mu? Ama bu bariz bir şekilde yanlış görünüyor çünkü X’in cinayeti işlememesi mümkün değildi.</p>



<p>Bu meydan okumaya karşı bağdaşırcıların yapabilecekleri iki manevradan bahsedelim. İlki, Frankfurt’un savunduğu <strong>birincil derece arzular</strong> ve <strong>ikincil derece arzular </strong>ayrımı olabilir. İkincil derece arzular ‘arzu etmeyi arzuladığımız şeyler’ ya da ‘istemeyi istediğimiz şeyler’ olarak düşünülebilirler. Bir uyuşturucu bağımlısını düşünelim. Uyuşturucu bağımlıları uyuşturucuyu bırakmak isteseler de bırakamazlar. Birincil arzuları olan uyuşturucu kullanma arzusuna uygun hareket etseler de ikinci derece arzuları olan ‘uyuşturucuyu bırakma arzusu’na uygun hareket edemezler. Yani arzu etmeleri gerektiğini düşündükleri şey doğrultusunda eyleme geçemezler ya da geçmeleri çok zordur. Bu nedenle bir bağdaşırcının da birincil/ikincil arzular ayrımına başvurarak akıl hastalarının neden özgür olmadıklarını açıklayabilecekleri düşünülebilir.</p>



<p>İkinci manevra <strong>‘gerekçe duyarlılığı’ </strong>kavramına başvurur. Bir kişi, eylemde bulunma yönünde sahip olduğu gerekçelere yanıt verebiliyorsa bu görüşe göre özgür iradeye sahiptir. Ancak, akıl hastaları ve bağımlılarla ilgili bildiğimiz bir şey, onların sahip oldukları gerekçelere yanıt veremedikleridir. Mesela uyuşturucu kullanan biri uyuşturucu kullanmasının zararlı olduğunu, ailesini üzdüğünü, bunun onun çıkarlarına aykırı olduğunu düşünmesine rağmen uyuşturucu kullanmayı bırakamayabilir. Bu durumda uyuşturucu bağımlısının uyuşturucu kullanımı ‘gerekçe duyarlı’ değildir. Gerekçe duyarlılığı ya da gerekçelere cevap verebilme görüşü, seçimlerimiz belirlenmiş de olsalar gerekçe duyarlı bir şekilde yapılmaları durumunda özgür olacaklarını ve akıl hastalarıyla bağımlıların seçimlerinin gerekçe duyarlı olmamaları nedeniyle özgür olmadığını söyleyerek bu meydan okumaya cevap verir. </p>



<p>Bağdaşırcılığa karşı bahsetmek istediğimiz son argümansa Peter van Inwagen’in savunuculuğunu yaptığı <strong>Sonuç Argümanı</strong>. </p>



<p>Sonuç Argümanı oldukça sağduyulu diyebileceğimiz öncüllere dayanır. İlk olarak, bağdaşırcılığın iddiasına göre eylemlerimizin nedeninin doğumumuzdan çok önce olan şeyler olduğu saptanır. Ayrıca geçmişte olan şeyler üzerinde kontrolümüzün olmadığı belirtilir. Eğer geçmişteki şeyler üzerinde kontrolümüz yoksa ve seçimlerimize geçmişteki şeyler neden oluyorsa seçimlerimiz, bizim kontrol edemediğimiz şeylerden kaynaklanır. Bir kişinin geçmişteki olayları değiştirememesi yüzünden onu sorumlu tutamayız. Ancak gelecekle ilgili olarak insanları sorumlu tutarız. Peki determinizm, yani olayların önceki şeyler tarafından tamamen belirlendikleri görüşü, bu durumda özgür iradenin yokluğunu gerektirmez mi? Neticede determinizm doğruysa seçimlerimiz bizlerden değil, bizimle ilgisi olmayan geçmişteki şeylerden kaynaklanıyor.</p>



<p>Burada gözlemlememiz gereken ilk şey seçimlerimizin gelecekteki olaylara neden oldukları ancak geçmişteki olaylara neden olmadıkları. Bizler bu nedenle geçmişi dert etmemekle beraber geleceği dert ediyoruz. Bunun nedeniyse aslında geçmişin ‘taşa yazılı olması’ değil, evrenimizin ilk koşullarından kaynaklanan bir zamansal asimetrinin olması. Eğer evrenimizde zamansal asimetri olmasaydı sadece gelecekteki şeylere değil, geçmişteki şeylere de neden olabilirdik. Yani geçmişteki olaylara neden olmakta aslında çelişkili bir şey olmayabilir.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/static.independent.co.uk/s3fs-public/thumbnails/image/2016/03/14/14/brain.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/zxCf4EochdJByaBW2fwxf-dEWJM=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Ffa80009ba48b300252a6ccdffb8a05e1.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Özgür irade sadece nörobiyolojik bir olgu mu?" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Özgür irade sadece nörobiyolojik bir olgu mu?</figcaption></figure></div>



<p>Peki bağdaşırcılığı savunanlar determinizmin doğru olması durumunda ‘daha farklı davranabilirdim’ derken neyi kastederler? Basitçe söyleyecek olursak seçimlerimizin bizim zihinsel durumlarımızdan kaynaklandıklarını, eğer farklı zihinsel durumlara ve seçim yaparken farklı gerekçelere sahip olsaydık bu durumda farklı şekilde davranabilirdik der bağdaşırcılar. Ben vanilyalı dondurma yerine çikolatalı dondurma isteseydim çikolatalı dondurma yemeyi seçebilirdim. Ama vanilyalı dondurma istiyorum. Bu nedenle vanilyalı dondurmayı seçiyorum. Bunu dememiz determinizmi reddetmemizi gerektiriyor mu? Gerektiriyor gibi görünmüyor.</p>



<p>Ancak bağdaşmazcılar için bu hatalı. Çünkü buradaki anlamda ‘yapabilmek’, özgür iradenin gerektirdiği türden bir ‘yapabilmek’ değil onlar için. Bağdaşmazcılar bizlerin doğumundan önce gerçekleşen şeylerin davranışlarımızın nedeni olması durumunda davranışlarımızın bizden kaynaklanamayacağını, dolayısıyla davranışlarımız bizden kaynaklanmadığı için de özgür iradenin determinizmle bağdaşamayacağını söyleyeceklerdir burada. Sonuç argümanıyla ve bağdaşmazcı yapabilirlik tanımlarıyla ilgili tartışma oldukça detaylı ve teknik bir tartışma olduğu için bu tartışmanın detaylarına burada girmek istemiyorum. Ancak sonuç argümanının ve bu argümanın farklı versiyonlarının bağdaşmazcılık lehindeki en güçlü argümanlardan biri olarak kabul edildiğini söyleyebilirim.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Doğa Yasaları</strong></h3>



<p>Bir doğa yasasını tesadüfi bir biçimde doğru olan bir genellemeden ayırmak mümkün müdür? Eğer mümkünse nasıl mümkündür? Doğa yasası kavramı bilimlerde sürekli karşımıza çıksa da bu kavramın aslında hiç de düşündüğümüz kadar açık olmadığını görüyoruz. </p>



<p>İskoç filozof David Hume’un bu konudaki görüşü, çağdaş felsefede düzenlilik teorisi olarak bilinen teorinin atasal versiyonlarından biri olarak adlandırılabilir. Hume’un günümüzdeki anlamda düzenlilik teorisini savunduğu tartışmalı olsa da düzenlilik teorisinin Humecu motivasyonlara sahip olduğu söylenebilir. Önce geniş anlamda Humecu denebilecek ama Hume’un savunduğunu iddia etmediğimiz <strong>basit düzenlilik teorisi</strong>nin iddialarına bakalım.</p>



<p>Basit düzenlilik teorisi, doğa yasalarının istisnasız genellemeler olduklarını ve bunlardan ibaret olduklarını iddia eder. Doğa yasası olmak için bunun ötesinde bir şeye gerek yoktur. Doğa yasaları mantıksal ya da metafiziksel anlamda zorunluluk taşımazlar. Sadece doğayı tasvir eden istisnasız genellemelerden ibarettirler.</p>



<p>Doğa yasaları hakkındaki bu görüşün bazı problemleri hemen göze çarpar. İlk olarak bazı genellemeler, istisnasız da olsalar, doğa yasası gibi görünmezler. Çünkü bazı genellemeler doğru olsalar da ‘tesadüfen doğru’ gibi görünürler. Örneğin 1 kilometre yarıçapında altın bir kürenin olmadığı şeklindeki genellemeyi düşünün. Bu genelleme, bildiğimiz kadarıyla, doğrudur. Ancak böyle bir şeyin olmaması tesadüfidir. 1 kilometre yarıçapında altın bir kürenin olmaması için hiçbir neden yoktur. Mevcut doğa yasalarının böyle bir şeyin varlığını ‘yasakladığı’ da söylenemez.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/pagedesignpro.com/wp-content/uploads/2017/11/the-12-laws-of-the-universe-to-help-you-live-your-life-to-the-fullest6-1498730451.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/bpAEagoJgKBXcoqBrtvwSSsZIkM=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Ff77741de4d7ba5724d6b7ebc68cdf3c2.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Oralarda bir yerde 1 kilometre yarıçapında altın veya uranyum bir küre var mı?" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Oralarda bir yerde 1 kilometre yarıçapında altın veya uranyum bir küre var mı?</figcaption></figure></div>



<p>Öte yandan 1 kilometre yarıçapında, altından değil de uranyumdan bir kürenin olmadığı şeklindeki genellemeyi düşünün. Bu genelleme doğru mudur? Doğrudur. Ancak bu genellemenin doğruluğu ilk genellemeye kıyasla daha az tesadüfi görünmektedir. Neden? Çünkü uranyumun nükleer reaksiyon göstermeye başlayacağı kritik kütle, 1 kilometre yarıçapında bir uranyum küre oluşturulmaya çalışılırken aşılacaktır ve böyle bir küre başlayan nükleer reaksiyondan dolayı oluşamayacaktır. Altından kürenin olmaması salt tesadüfiyken, uranyumdan kürenin olmaması böyle değildir. İlk önerme bir doğa yasası değilken, ikincisi gerçek bir doğa yasasıdır. Bu durumda basit düzenlilik teorisi sıkıntıya giriyor gibi görünüyor.</p>



<p>Bu problemi çözmeye çalışan, izleri John Stuart Mill’de görülen ve David Lewis tarafından savunulan bir görüş<strong> ‘en iyi sistemler görüşü’</strong>dür. En iyi sistemler görüşü bize şunu der: Bir doğa yasası olmak, basitlik ve açıklayıcılık dengesini en iyi şekilde tutturan bir tümdengelimsel sistemin parçası olmak demektir. Tümdengelimsel sistemlerin aksiyomları vardır. Basitlik ve açıklayıcılık dengesini en iyi şekilde tutturan tümdengelimsel sistemin en azından bizim evrenimizde kuantum mekaniğinin ve görelilik teorisinin yasalarını içerdiği söylenebilir mesela. Bu yasalardan da 1 kilometre yarıçapında uranyum bir kürenin var olamayacağı çıkarsanabilir. Ancak, 1 kilometre yarıçapındaki altından kürenin var olamayacağı, basitlik ve açıklayıcılık dengesini en iyi tutturan tümdengelimsel sistemin aksiyomlarından -mesela kuantum mekaniği ve görelilik teorisinin yasalarından- çıkarsanamaz. Bu nedenle uranyum kürenin olamayacağı bir doğa yasasıyken, altından kürenin olamayacağı bir doğa yasası değildir. </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.gizmocrazed.com/wp-content/uploads/2018/07/CohlFurey_FanoPlane_2880x1600-2880x1600-1.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/Sw4N672m_el-4EHYYOTlq6Evz6E=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Fcf97a9c45236dacbdcc6e8a4e3547f90.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Doğa yasalarının sınırlarını ve niteliklerini kim/ne belirliyor?" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Doğa yasalarının sınırlarını ve niteliklerini kim/ne belirliyor?</figcaption></figure></div>



<p>En iyi sistemler teorisi basit düzenlilik teorisinin problemlerinin büyük bir bölümüne çözüm getirebilmektedir. Ancak bu teorinin de bazı sıkıntıları vardır. Mesela bazıları, doğa yasalarının ‘dışarıda olan’ şeyler olduklarını ve en iyi sistemler teorisinin basitlik ve açıklayıcılık gibi epistemik kriterlere sahip olması, ve kriterlerinin metafiziksel kriterler olmaması, gibi nedenlerle yasaları bizlerin zihinlerine bağımlı kıldığını iddia etmiştir. Ayrıca bu yaklaşımın yasalar ve önkoşullar arasında ayrım yapamadığı da iddia edilmiştir. Evrenimizin bir zaman okuna sahip olduğu doğrudur ve muhtemelen evrenimizi en iyi açıklayan tümdengelimsel sistemin de bir parçasıdır. Ancak bu, evrenimizin zaman okunun düşün entropili bir ilk duruma sahip olmasından kaynaklanır ve bir doğa yasası değildir. En iyi sistemler görüşü bu farkı yakalayamaz. </p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Zaman</strong></h3>



<p>Zamanın metafiziği konusundaki ana tartışma, zamanın akışının gerçek olup olmadığı tartışmasıdır. Bu tartışmada kabaca iki konumun bulunduğu söylenebilir: Zamanın A teorisi zamanın akışının gerçek olduğunu iddia eder. A teorisinin en yaygın versiyonu olan şimdicilikse sadece şimdiki zamanın olduğunu, geçmişin yok olduğunu ve geleceğin henüz var olmadığını iddia eder. Bu görüşün karşısında zamanın B teorisi bulunmaktadır. B teorisinin en yaygın versiyonu olan B teorisindeyse bütün zamanlar bir arada vardır ve bir zamanın diğerinden daha gerçek olduğu söylenemez. <a href="https://evrimagaci.org/zaman-felsefesi-zaman-nedir-zaman-gercek-mi-yoksa-sadece-bir-illuzyon-mu-7988" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Zaman felsefesi ile ilgili daha detaylı bilgileri buradaki yazımızdan alabilirsiniz.</a></p>



<p>Örneğin bu yazının yazıldığı şu anda 9 Şubat 2020 günündeyiz. Şimdiciliği savunanlar için, şu anda tarih 8 Şubat 2020 ise bundan önceki ve sonraki zamanların olduğunu söyleyemeyiz. Ayrıcalıklı bir şimdiki zaman vardır ve sadece onun gerçek olduğunu söyleriz. Ancak B teorisi ayrıcalıklı bir şimdiki zamanın olduğunu reddeder. Şimdiki zaman, B teorisinin savunucusuna göre, ‘burası’ gibi dizinseldir (indexical). Nasıl ki objektif bir ‘burası’ yoktur, çünkü burasının gönderimde bulunduğu konum söyleyene bağlıdır, ‘şimdi’ de 4 boyutlu uzay-zamanın neresinde bulunulduğuna göre değişir. Bu zamansal konumların biri diğerinden daha az gerçek değildir. Örneğin dinozorların olduğu zamanlar, B teorisi çerçevesinde, 2020 yılıyla eşit derecede gerçektir. Benzer bir şekilde ölümümüzden sonraki zamanlar da, diyelim ki 2200 yılı, en az 2020 yılı kadar gerçektir bu teoride. Bütün zamanlar 4 boyutlu bir uzay-zaman blokunun bir boyutundaki konumlardan ibarettir. B teorisinde zamanın akışından ve <strong>‘zamansal oluş’</strong>tan (İng: “temporal becoming”) bahsedilemez. </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/www.robertleefulghum.com/wp-content/uploads/2019/03/time-3.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/kMeH-idJ3Wa-tIJnXa2n41CyVSM=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F47f1a4a030fe9ba6cbfbc8ee4ae0d106.jpg?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>



<p>A teorisini B teorisine tercih etmemiz için ne gibi nedenlerimiz var? İlk olarak A teorisinin deneyimlerimizle en paralel zaman teorisi olduğu söylenebilir. Bu deneyim son derece güçlü bir şekilde A teorisini desteklediği için de A teorisini reddetmemiz için ciddi gerekçelere ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz. Burada B teorisinin savunucuları zamanın akışı deneyiminin bir yanılsama olduğunu gösteren nedenlerin daha güçlü olduğunu söylemeye ve zamanın geçişi tecrübesini zamanın gerçekten aktığını ima etmeyen bir şekilde açıklamaya çalışabilir. Mesela fizikçi Paul Davies’in dediği gibi aslında tecrübe ettiğimiz şeyin zaman akışı değil, bizim tecrübe ettiğimiz durumlarla hatırladığımız durumların birbirlerinden farklı olması olduğu iddia edilebilir.</p>



<p>A teorisini benimsemek için ikinci bir neden de dilin kipli yapısının A teorisi tarafından daha iyi açıklanması. Eğer kipli ifadeleri kipsiz ifadelere anlam kaybı olmadan çeviremezsek, gündelik dilin önemli bir boyutunun B teorisini savunanlar tarafından açıklanamayacağı iddia edilebilir. Ancak bu noktada B teorisini savunanlar kipli cümlelerin kolayca kipsiz cümlelere çevrilebileceğini söyleyebilirler. Mesela şu anda <em>Evrim Ağacı </em>için metafiziğe giriş yazısını yazıyorum demek yerine 9 Şubat 2022 tarihinde saat 18.30’da yazmaktayım diyebilirim. Geçmiş ve gelecek gibi kipleri kullanmama gerek yok. </p>



<p>Peki B teorisini savunmamız için nasıl nedenlerimiz var? B teorisi lehinde iki argümandan bahsedeceğiz. </p>



<p>İlk argüman <strong>doğru kılıcılar</strong>dan yola çıkıyor. Doğru kılıcılar isimlerinden de anlaşılabileceği üzere önermeleri doğru kılarlar. Her doğru önermenin en az bir doğru kılıcısı olduğu en azından maıkul bir ilke gibi görünüyor. Peki bu durumda geçmişe dair doğru önermelerin doğru kılıcıları nerede? Mesela 65 milyon yıl önce dinozorlar vardı önermesini doğru kılan şey nedir? Eğer sadece şimdiki zamanın var olduğunu kabul ediyorsak geçmişe dair önermelerin doğruluk kılıcıları olamazmış gibi görünür. Ancak B teorisinde doğruluk kılıcılar hali hazırda mevcuttur çünkü 65 milyon yıl önce yaşamakta olan dinozorlar uzay-zamanın belli bir konumunda bulunmaktadır. Bu durumda, özellikle geçmişe dair önermelerin doğrulukları B teorisi tarafından daha iyi bir şekilde açıklanabilir.</p>



<p>B teorisi lehindeki ikinci argümansa görelilik teorisinin B teorisini desteklediğini iddia eder. Bu argüman ya da bu argümanın bir türü çoğu fizikçinin, ve zaman felsefecilerininse hatırı sayılır bir bölümünün B teorisine sempati duymasının nedenidir. Görelilik teorisinin en bariz yorumu B teorisini ima eder görünür. Ancak görelilik teorisinin nasıl anlaşılması gerektiği tartışması burada ele alınamayacak kadar karmaşık bir tartışma olduğu için ana pozisyonları özetlemekle yetineceğiz.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/physicsworld.com/wp-content/uploads/2019/10/time-travel-concept-890964902-iStock_ChakisAtelier.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/R7HwpDYtB0WpepcEwUX8xhsBP9Y=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F4bb8530a821bac30c4394b50553c4976.jpg?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>



<p>A teorisini savunan bazı felsefeciler görelilik teorisinin Neo-Lorentzci yorumunu benimserler. Neo-Lorentzci yorum, görünenin aksine mutlak bir referans düzleminin olduğundan, görünenin aksine mutlak aynı andalığın olduğundan, ve yine görünenin aksine zaman yavaşlaması ve uzay daralması gibi göreliliğin standart yorumlarının açıklayabildiği gözlemlerin ‘öyleymiş gibi’ göründüğünü iddia etmek zorunda olduğundan cazip bir seçenek değildir. Öte yandan ‘rölativistik A teorisi’ denen bir görüş, mutlak aynı andalık olmadan da A teorisinin savunulabileceğini iddia eder. En azından görelilik teorisinin B teorisini ciddi şekilde cazip kıldığını söyleyebiliriz.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Neden Hiçlik Yerine Bir Şeyler Var</strong></h3>



<p>Kimileri için metafiziğin en temel sorusu bir şeylerin neden var olduğudur. Bu soru, sorulabilecek belki de en genel metafiziksel soru olması bir yana, herhangi bir şekilde cevaplanmasının mümkün olmadığı da düşünülebilir. Sonuçta herhangi bir şeyin varlığını açıklamanın tek yolunun bir şeylerin ona neden olması olduğu düşünülebilir. Ama bu türden bir açıklama başka bir şeyin varlığını varsaydığı için neden bir şeylerin var olduğunu açıklayamaz gibi görünür. Bu nedenle bir şeylerin var oluşunu başka şeylerle açıklamak, soruyu sadece bir adım geriye iter. O halde bu soruyu sormak saçma mı? Bu soruya ne türden yanıtlar verilebilir?</p>



<p>Diyelim ki her olayın bir nedeni var ve bu nedenler zinciri sonsuza kadar geriye gidiyor. Bunun olamayacağını iddia eden çok sayıda felsefeci olsa da şimdilik olabileceğini varsayalım. Bu durumda, örneğin David Hume gibi, bazı filozoflar her şeyin açıklanmış olacağını ve dolayısıyla açıklamamız gereken başka bir şeyin kalmayacağını iddia ederler. Ama bu cevap pek çok kişiyi tatmin etmez. Hala, merhum felsefeci Derek Parfit’in dediği gibi, yanıtını veremediğimiz iki soru kalır bu durumda bile: Neden sonsuz bir nedenler zinciri var ki? Dahası, neden bu spesifik sonsuz nedenler zinciri var?</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/f4.bcbits.com/img/a3076111798_10.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/2lNr_-J-uZ6wQFJ19aZMVbnHXgQ=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2Fe747f35c7f3680396a7c2068ee8f2d64.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Hiçlik?" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Hiçlik?</figcaption></figure></div>



<p>Bu sorunun cevabının fizikte yattığı düşünülebilir. Bazı fizikçiler neden hiçlik yerine bir şeyler olduğunu ‘hiçliğin istikrarsız olması’ ile açıklarlar. Ancak bu son derece tuhaf görünür. İstikrarsız olmak için bir şeylerin olması, o şeyin çeşitli potansiyellere sahip olması gerekmez mi? Bir fizikçinin gözündeki hiçlik, temelde, boş uzaydır. Boş uzaysa aslında ‘tam anlamıyla’ boş değildir. İçinde çeşitli fiziksel alanların bulunduğu oldukça aktif bir şeydir boş uzay bu resimde. </p>



<p>Bu noktada bazı itirazlar yükselebilir. Hiçlik derken, en azından günlük dilde, boş uzayı kastetmiyor muyuz? Dahası, hiçliği neden filozofların tanımladığı felsefi kavramla özdeşleştirelim ki? Fizikçilerin hiçliğin ne olduğunu filozoflardan daha iyi bildiğini söyleyemez miyiz?</p>



<p>Bu iki eleştiri de pek yerinde değil. Filozofların sorduğu soru neden herhangi bir şeyin olduğu sorusu. Soru sorulurken hiçliğin bu şekilde tanımlandığı, yani herhangi bir şeyin yokluğu şeklinde tanımlandığı, özellikle belirtilir. Ayrıca fizikçilerin hiçlik kavramlarının filozofların hiçliğinden daha doğru olduğunu söylemek de oldukça tuhaftır. Her ne kadar fizikçiler hiçlik kelimesini kullansalar da kastettikleri şeyin bu sorudaki hiçlikten farklı olduğu barizdir. Fizikçiler ve bu soruyu soran felsefeciler birbirlerinden farklı soruların yanıtlarını aramaktadırlar. Boş uzayın varlığının bir evrenin var olması için yeterli olması gerçekten de pek çok insanın sağduyusuna hala yatmayan bir şeydir ve bir anlamda kavramın günlük kullanımıyla sorulan ‘neden hiçlik yerine bir şeyler var?’ sorusunun fizikçiler tarafından cevaplanabileceği belki doğrudur. Ama sorulan sorunun felsefecilerin yanıtını aradığı soruyla alakası olmadığı için sorumuz hala ortada duruyor.</p>



<p>Bu soruya vermemiz gereken cevabın başka bir varlığa dayanmaması gerektiğini söylemiştik. Ancak bu koşulun esnetilmesi gerektiğini düşünen bazı filozoflar vardır. Bu filozoflara göre olumsal varlıklar, yani var olmamaları mümkün olan varlıklar, ve zorunlu varlıklar, yani var olmaları zorunlu olan varlıklar, arasında bir ayrıma gitmeliyiz. Zorunlu varlıkların var olmamaları mümkün olmadığına göre, bir zorunlu varlığın olduğunu gösterebilirsek neden hiçlik yerine bir şeylerin olması gerektiğini de gösterebiliriz. Zorunlu bir varlık ya da zorunlu varlıklar olduğu için hiçlik imkansızdır.</p>



<p>Bu açıklamada insanı tatminsiz bırakan bir taraf var. Özellikle ampirist filozoflar, David Hume gibi, herhangi bir varlığın zorunlu olabileceğinden şüphe ederler. Var olduğunu tasavvur edebildiğimiz her şeyin var olmadığını da tasavvur edebiliriz. Dolayısıyla bir varlığın yokluğu hiçbir zaman çelişki oluşturmaz. Ama bir şeyin imkansız olmasını çelişki oluşturması şeklinde anlamayacaksak o şeyin imkansız olmasına anlam vermemiz oldukça zor. Mesela bir zorunlu varlığın olmaması çelişki oluşturmuyorsa ne anlamda var olmamasının imkansız olduğunu söylemeliyiz? Buradaki zorunluluk mantıksal zorunluluk değilse çok tuhaf değil midir? Eğer zorunlu varlık diye bir şeyin olabilmesi size de tuhaf geliyorsa bu alternatifi seçmeyi istemeyebilirsiniz.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/miro.medium.com/max/3580/1*5SUVRRt6zZkMNjNE0SwZ0A.jpeg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/WHxAgU11goF6jSAKcssfdoxa2sE=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F3f3064d693debef0ce61958c05be7371.jpeg?w=1170&ssl=1" alt="" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>



<p>Bazıları hiçlik yerine bir şeylerin olmasının nedeninin, varlığın hiçlikten daha muhtemel olması olduğunu iddia eder. Hiçliğin olasılığının varlığın olasılığına kıyasla çok daha düşük olması gerektiği şu akıl yürütmeyle öne sürülür: Varlığın alabileceği biçimlerin sayısı sonsuzdur. Hiçliğinse alabileceği farklı biçimler yoktur. Yani mümkün olan hiçliklerin sayısı bir tanedir. Bu nedenle olasılık hesabı yaparsak bir şeylerin var olacağı neredeyse kesindir. </p>



<p>Bu argümanın fazla aceleci olduğu düşünülebilir. Şöyle ki, bir şeylerin ‘olmaması’ açıklama gerektiren bir şey değilmiş gibi görünür. Ancak bir şeylerin olması açıklama gerektirir. Bu nedenle hiçliğin bir anlamda varsayılan durum olmasını beklememiz gerekmez mi? Ancak hiçliğin olmamasına neden olan bir şey varsa bir şeyler olabilir. Bu, Yeter Sebep İlkesi (YSİ) denen ilkenin bir versiyonudur. YSİ olumsal şeylerin bir açıklamalarının olması gerektiğini iddia eder. Bu ilke bir şeylerin var olmamasının değil de var olmasının açıklama gerektirdiğini ima eder. </p>



<p>Bu durumda<strong> Yeter Sebep İlkesi</strong>’ni kabul edenler bir nevi<strong> ‘Hiçliğin Normalliği’ </strong>varsayımını kabul etmiş olmazlar mı? Bu ilkeyi kabul edenler, eğer zorunlu varlık yoksa hiçbir şey var olamaz türü bir görüşü kabul etmeliler. Dolayısıyla zorunlu bir varlığın olmaması durumunda normal durumun hiçlik olacağını öne sürmeliler. Ancak <strong>Adolf Grünbaum </strong>gibi bazı filozoflar buna karşı çıkar. Grünbaum hiçliğin normal durum olarak görülmesinin hiç de makul olmadığını iddia eder. Neden hiçlik yerine bir şeylerin olduğu şeklindeki sorunun da hiçliğin normal durum olduğunu varsayması nedeniyle cevabı hak etmediğini söyler. </p>



<p>Probleme cevap vermemizin son bir yoluysa herhangi bir zorunlu varlığa başvurmadan hiçliğin imkansız olduğunu iddia etmektir. İlk argüman hiçliğin çelişkili olduğunu, çünkü hiçbir şeyin olmaması durumunda ‘hiçbir şeyin olmaması olgusunun olduğunu’ öne sürer. Bu durumda en az bir tane olgu vardır. Bu nedenle de en az bir tane olumsal şey vardır. Dolayısıyla hiçbir şeyin olmaması mümkün değildir. </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><a href="https://i0.wp.com/i.ytimg.com/vi/h3OpppJvbSs/maxresdefault.jpg?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/cdn.evrimagaci.org/5ZHLVo5c7m-QbIWFVVcEEDuo1sc=/825x0/filters:no_upscale():format(webp)/evrimagaci.org%2Fpublic%2Fcontent_media%2F97347c3354d3f82d430c97abf398bd74.jpg?w=1170&ssl=1" alt="Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?" data-recalc-dims="1"></a><figcaption>Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?</figcaption></figure></div>



<p>Kuşkusuz bu cevap çoğu kişiye fazla kolay görünür. Bir şeylerin olmamasının ‘bir olgu’ olduğunu söylemekte felsefecilere kötü şöhret kazandıran türden bir el çabukluğu ya da dil oyunu var gibidir. Herhalde bu kadar filozofun kafa patlattığı bir sorunun cevabı böyle bir el çabukluğuna dayanmamalı!</p>



<p>Hiçliğin olamayacağına dair bir diğer argümansa hiçliği hayal edemeyeceğimizden yola çıkar. Hiçliği hayal etmeye çalıştığımda aklıma hiçbir şey değil de siyah bir boşluk geliyor gibidir. O siyah boşluğun var olmadığınıysa hayal edemem. Eğer bunun var olmadığını hayal edemiyorsam bunun var olmaması mümkün değildir der bu son argüman.</p>



<p>Bu argüman da sorunludur. Bir kere bizler 3’ten fazla boyutu da kafamızda canlandıramıyoruz. Ama <a href="https://evrimagaci.org/sicim-teorisi-nedir-neden-10-veya-11-boyuta-ihtiyac-duyar-bu-ust-boyutlar-nerede-8092" target="_blank" rel="noreferrer noopener">hem fizikçiler, hem de matematikçiler 3’ten fazla boyutun olduğu varsayımına dayanan işlemler yapabiliyorlar.</a> 3’ten fazla boyut olmasında herhangi bir çelişki yok. Dahası, bir şeylerin hayal edilememesinin tek başına bir şeyin imkansız olduğunu gösterdiğini iddia etmek insanın hayal gücüne gereğinden fazla güvenmek değil midir? Son olarak, pek çok kozmolog, uzay-zamanın da varlığa başladığından bahsetmektedir. Yani yokluğunu hayal edemediğimiz boşluk da sonradan ortaya çıkmış olabilir. Bu nedenle uzayın olmadığını hayal edemememiz, onun varlığını zorunlu kılmamaktadır.</p>



<p>Neden hiçlik yerine bir şeyler olduğu sorusuna verilmeye çalışılan çeşitli cevapları görmüş olduk. Kuşkusuz, verilen cevapların hepsinin çeşitli problemleri var ve hala alternatiflerin büyük bir bölümünden bahsetmedik. Yine de bahsettiğimiz cevapların iyi bir örneklem olduğunu düşünüyoruz.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Okuma Önerileri – Türkçe</strong></h2>



<ul><li>A. Kadir Çüçen (der.) – Metafizik: Filozofların Metafizik Sistemleri</li><li>A. Kadir Çüçen (der.) – Metafizik: Kavram ve Problemleriyle Varlık Felsefesi</li><li>Adrian Bardon – Zaman Felsefesinin Kısa Tarihi</li><li>Ahmet Ayhan Çitil – Matematik ve Metafizik 1. Kitap: Sayı ve Nesne</li><li>Arda Denkel – Nesne ve Özellik</li><li>David Armstrong – Tümeller: Bakış Açımı Değiştirmediğim Bir Giriş</li><li>Enis Doko – Metafiziğin Temelleri: Analitik Metafiziğe Giriş</li><li>Stephen Mumford – Metafizik</li><li>Teo Grünberg – Metafizik Açıköğretim Ders Kitabı</li></ul>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Okuma Önerileri – İngilizce Giriş Seviyesi</strong></h2>



<ul><li>Burada verilen okuma önerileri metafizik için giriş seviyesinde ders kitaplarını içermektedir.</li><li>Brian Garrett – What is this thing called Metaphysics?</li><li>Francesco Berto – Ontology and Metaontology: A Contemporary Guide</li><li>John W. Carroll, Ned Markosian – An Introduction to Metaphysics</li><li>Michael J. Loux – Introduction to Metaphysics</li><li>Robert Koons – Metaphysics: Fundamentals</li><li>Alyssa Ney – Metaphysics: An Introduction</li><li>Tuomas Tahko – An Introduction to Metametaphysics</li></ul>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Okuma Önerileri – İngilizce Orta ve İleri Seviye</strong></h2>



<p>Burada verilen okuma önerileri metafizik alanının klasik makalelerini içeren derlemeleri, alanda ses getirmiş kitapları ve çeşitli spesifik tartışmalar hakkında makaleler içeren derlemeleri içermektedir. </p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Klasik Metinleri İçeren Derlemeler:</strong></h3>



<ul><li>Jaegwon Kim, Ernest Sosa – Metaphysics: An Anthology</li><li>Helen Beebee, Julian Dodd – Reading Metaphysics: Selected Texts with Interactive Commentary</li><li>Peter van Inwagen, Dean Zimmermann – Metaphysics: The Big Questions</li><li>Stephen Laurence, Cynthia Macdonald – Contemporary Readings in the Foundations of Metaphysics</li></ul>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Spesifik Tartışmalar Hakkındaki Derlemeler:</strong></h3>



<ul><li>A. Bottani, Massimiliano Carrara, P. Giaretta – Individuals, Essence and Identity: Themes of Analytic Metaphysics</li><li>Antonella Corradini, Sergio Galvan, E.J. Lowe – Analytic Philosophy Without Naturalism</li><li>Bob Hale, Aviv Hoffman – Modality: Metaphysics, Logic, and Epistemology</li><li>Daniel D. Novotna, Lukas Novak – Neo-Aristotelian Perspectives in Metaphysics</li><li>David Chalmers – Metametaphysics</li><li>Tuomas Tahko – Contemporary Aristotelian Metaphysics</li><li>William M.R. Simpson, Robert C. Koons, Nicholas J. Teh – Neo-Aristotelian Perspectives on Contemporary Science</li><li>Ernest Sosa, Michael Tooley – Causation</li><li>Fabrice Correria – Metaphysical Grounding: Understanding The Structure Of Reality</li><li>Frank Jackson, Graham Priest – Lewisian Themes</li><li>Helen Beebee, Christopher Hitchcock, Huw Price – Making a Difference: Essays on the Philosophy of Causation,</li><li>J.D. Trout, Paul Moser – Contemporary Materialism: A Reader</li><li>James Ladyman, Don Ross, Harold Kincaid – Scientific Metaphysics</li><li>Joseph Keim Campbell, Michael O’Rourke, Matthew H. Slater – Carving Nature at its Joints: Natural Kinds in Metaphysics and Science</li><li>Michael Rea – Material Constitution: A Reader</li><li>Miguel Hoeltje, Benjamin Schnieder, Alex Steinberg – Varieties of Dependence: Ontological Dependence, Grounding, Supervenience, Response-Dependence</li><li>Ricki Bliss, Graham Priest – Reality and its Structure: Essays in Fundamentality</li><li>Stephan Blatti and Sandra Lapointe – Ontology after Carnap</li><li>Theodore Sider, John Hawthorne, Dean W. Zimmerman – Contemporary Debates in Metaphysics</li></ul>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Alanda Ses Getirmiş Bazı Kitaplar:</strong></h3>



<ul><li>Alvin Plantinga – The Nature of Necessity</li><li>Amie Thomasson – Easy Ontology</li><li>Bob Hale – Necessary Beings</li><li>D.M. Armstrong – A World of States of Affairs</li><li>D.M. Armstrong – Truth and Truthmakers</li><li>Daniel Stoljar – Physicalism</li><li>David K. Lewis – On the Plurality of Worlds</li><li>David Oderberg – Real Essentialism</li><li>David Papineau – Philosophical Naturalism</li><li>E.J. Lowe – The Four-Category Ontology: A Metaphysical Foundation for Natural Science</li><li>E.J. Lowe – A Survey of Metaphysics</li><li>E.J. Lowe – Possibility of Metaphysics</li><li>Edward Feser – Scholastic Metaphysics: A Contemporary Introduction</li><li>Eli Hirsch – Quantifier Variance and Realism</li><li>Huw Price – Naturalism Without Mirrors</li><li>James Ladyman, Don Ross – Every Thing Must Go: Metaphysics Naturalized</li><li>John Heil – From an Ontological Point of View</li><li>John Martin Fischer, Mark Ravizza – Responsibility and Control</li><li>Kadri Vihvelin – Causes, Laws, and Free Will: Why Determinism Doesn’t Matter</li><li>Kathrin Koslicki – The Structure of Objects</li><li>Lynne Rudder Baker – Persons and Bodies: A Constitution View</li><li>Michael Tooley – Causation: A Realist Approach</li><li>Penelope Mackie – Second Philosophy</li><li>Peter van Inwagen – Existence: Essays in Ontology</li><li>Peter van Inwagen – Material Beings</li><li>Peter van Inwagen – Ontology, Identity, and Modality</li><li>Robert Koons, Timothy Pickavence – Atlas of Reality</li><li>Robin Le Poidevin – Change, Cause and Contradiction: A Defense of the Tenseless Theory of Time</li><li>Stephen Mumford – Powers</li><li>Ted Sider – Four Dimensionalism</li><li>Ted Sider – Writing the Book of the World</li><li>Thomas Hofweber – Ontology and the Ambitions of Metaphysics</li><li>Tim Button – The Limits of Realism</li><li>Tim Maudlin – The Metaphysics Within Physics</li><li>Timothy Williamson – Modal Logic as Metaphysics</li><li>Trenton Merricks – Objects and Persons</li><li>Trenton Merricks – Truth and Ontology</li><li>W.V.O. Quine – Word and Object</li><li>W.V.O. Quine – From a Logical Point of View</li><li>Wilfrid Sellars – Naturalism and Ontology</li></ul>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/metafizige-giris-metafizik-nedir-hangi-sorularla-ugrasir-berat-mutluhan-seferoglu/">Metafiziğe Giriş: Metafizik Nedir? Hangi Sorularla Uğraşır? – Berat Mutluhan Seferoğlu</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Feminist Epistemoloji: Bir Şeyi Bilip Bilemeyeceğimiz, Cinsiyet ile Sınırlandırılmış Olabilir mi? – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/feminist-epistemoloji-bir-seyi-bilip-bilemeyecegimiz-cinsiyet-ile-sinirlandirilmis-olabilir-mi-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/feminist-epistemoloji-bir-seyi-bilip-bilemeyecegimiz-cinsiyet-ile-sinirlandirilmis-olabilir-mi-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ Saplantılı bir epistemolog, epistemolojiye dair neredeyse her şey ile ilgilenme konusunda cüretkar ve azimli olmaya dikkat edecektir. Bu nedenle baştan belirtmekte fayda görüyoruz ki bu yazı, bir epistemoloji yazısıdır ve epistemoloji açısından konuyu ele almaktadır. Yazar, feminist kuram hakkında öne sürmek veya söz etmek durumunda kaldığı her konuda eleştiriye ve önerilere açıktır. Diğer yandan daha önce ele aldığımız epistemolojiye giriş, dini ve reformcu epistemoloji, doğallaştırılmış epistemoloji, erdem epistemolojisi ve Gettier problemi yazılarımızı okumanız, bu içeriğin sizin için daha verimli olmasına katkı sağlayacaktır. Çünkü çağdaş epistemolojideki yaklaşımlar birçok tartışma başlığı altında çoğunlukla birbiriyle ilişkilidir. Bilen birinin kültürel aidiyeti, cinsiyeti, bireysel deneyimleri,
The post Feminist Epistemoloji: Bir Şeyi Bilip Bilemeyeceğimiz, Cinsiyet ile Sınırlandırılmış Olabilir mi? – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/feminists-4700823_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Feminist, Epistemoloji:, Bir, Şeyi, Bilip, Bilemeyeceğimiz, Cinsiyet, ile, Sınırlandırılmış, Olabilir, mi, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Saplantılı bir epistemolog, epistemolojiye dair neredeyse her şey ile ilgilenme konusunda cüretkar ve azimli olmaya dikkat edecektir. Bu nedenle baştan belirtmekte fayda görüyoruz ki bu yazı, bir epistemoloji yazısıdır ve epistemoloji açısından konuyu ele almaktadır. Yazar, feminist kuram hakkında öne sürmek veya söz etmek durumunda kaldığı her konuda eleştiriye ve önerilere açıktır. Diğer yandan daha önce ele aldığımız <a href="https://evrimagaci.org/epistemoloji-bilgi-felsefesi-neyi-ne-kadar-nasil-bilebiliriz-7872" target="_blank" rel="noreferrer noopener">epistemolojiye giriş</a>, <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/reformist-epistemoloji-ve-tanri-inanci-taner-beyter/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">dini</a> ve <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/reformcu-epistemoloji-ve-tanri-inanci/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">reformcu epistemoloji</a>, <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/naturalizm-ve-dogallastirilmis-epistemoloji-taner-beyter/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">doğallaştırılmış epistemoloji</a>, <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/erdem-epistemolojisi-bilgiye-erdem-ile-ulasmak-taner-beyter/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">erdem epistemolojisi</a> ve <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/gettier-problemine-giris-gerekcelendirme-bilgi-icin-yeterli-mi-taner-beyter/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Gettier problemi</a> yazılarımızı okumanız, bu içeriğin sizin için daha verimli olmasına katkı sağlayacaktır. Çünkü çağdaş epistemolojideki yaklaşımlar birçok tartışma başlığı altında çoğunlukla birbiriyle ilişkilidir.</p>



<p>Bilen birinin kültürel aidiyeti, cinsiyeti, bireysel deneyimleri, eğitim süreci veya başka türden bir kimliği, bilme sürecinin kendisinde etkili midir? Bu farklılıklar bilişsel mekanizma olarak bilme aygıtı ya da işlemcisi olan zihnimize dışarıdan gelen girdilerin farklılığına işaret etmektedir. (Quine’ın işaret ettiği gibi!) Bu farklı girdiler, zihinsel çıktılar üzerinde bir etki sahibi olabilir. İşte tam bu noktada bir erkek ve bir kadının deneyimlerinin farklılıklarını düşünün. Örnek olarak bir doğumun acısını bilmeyi ele alın, bir erkek bu bilmeye epistemik olarak asla tam anlamıyla sahip olamaz gibi görünüyor. Çünkü bu acı ve doğum sürecinin bilişsel girdisini hiçbir zaman (en azından yakın zamanda) deneyimlemeyecek gibi duruyor. Bu haliyle bir erkek, kadınların bu ve benzeri konularda deneyimleri, bilişsel süreçleri ve bunların çıktıları hakkında bir bilgi sahibi, tam anlamıyla, olabilir mi? Şimdi analitik felsefenin epistemolojiye dair klasik örneğine tekrar dönelim;</p>



<h3 class="wp-block-heading">Sosyal Epistemolojinin Etkisi</h3>



<p>Geleneksel epistemolojide uzun süre kabul edilen tanım şöyleydi: <strong>S, P’yi bilir <u>ancak</u>:</strong></p>



<ul><li>S, P’ye inanıyorsa (zihinsel kabul)</li><li>P doğruysa (doğruluk unsuru: doğru olmayan şey bilinemez!)</li><li>S, P’yi gerekçelendirmişse.</li></ul>



<p>Bilme sürecinin büyük oranda bu üç unsur (inanç, doğruluk ve gerekçelendirme unsurları) ile şekillendiği Gettier’in itirazına kadar epistemoloji tarihinde genel bir kabuldü. Bu üç parçalı bilgi tanımı bilgiye, <strong>“gerekçelendirmiş doğru inanç”</strong> adını veriyordu.</p>



<p>Çağdaş epistemoloji yönünü 1963 yılında yayınlanan Gettier’in <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/gerekcelendirilmis-dogru-inanc-bilgi-midir-edmund-l-gettier/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">bu ünlü makalesi ile</a> büyük oranda gerekçelendirme kuramlarına dönmüştü. Doğru inancı bilgi yapan şeyin ne olduğu ve gerekçelendirmenin tam anlamıyla şans faktörünü dışlayıp dışlayamadığı hala birçok açıdan önemini koruyan bir başlıktır. Söz konusu makale, Gettier problemi ile epistemolojinin tam anlamıyla göbeğine oturmuştur. Zaman içerisinde içselcilik ve dışsalcılık olarak bilinen iki büyük epistemik gerekçelendirme kuramı kümesi Gettier problemiyle beraber bilginin doğası ve mimarisi üzerine yapılan tartışma başlıklarına yönelmiştir. Feminist epistemolojiyi tam anlamıyla kavramak için bu tartışma tarihi ve sosyal epistemoloji üzerine söz etmezsek çok şey eksik kalır.</p>



<div class="wp-block-image is-style-rounded"><figure class="aligncenter is-resized"><a href="https://i.insider.com/5e29fcbdab49fd48824d0e74?width=1100&format=jpeg&auto=webp" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/evrimagaci.org/public/content_media/8773ab10a51660556db7f371c8226503.png?resize=481%2C361&ssl=1" alt="Doğum sancısı" width="481" height="361" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>



<p><strong>“S, P’yi biliyor.” </strong>dediğimizde S’nin erkek mi yoksa kadın mı olduğuna çoğunlukla dikkat etmemişizdir. Ancak burada P’yi <strong>doğum sancısı </strong>olarak düşünürsek, <strong>“Her S gerçekten P’yi bilir mi?”</strong> sorusu daha ilgi çekici bir hal alır. Artık bu soruya cevap vermek için S’lerin kadın mı erkek mi olduğunu sormamız gerekiyor gibi görünüyor. S’nin erkek mi yoksa kadın mı olduğuna odaklanmayan, soyut ve evrensel bilen özne olarak S’yi tasavvur eden yaklaşıma <strong>Kartezyen epistemoloji</strong> adını veriyoruz; bunu yazı boyunca lütfen aklınızda tutun.</p>



<p>Örneğimize geri dönelim. Diyelim ki arkadaş grubumuzdayken Berkay, Can’a sigara içmenin zararlarını sordu. Ve Can’da doğru olarak kabul edilebilecek cevapları sıraladı. Bu durumda Berkay, Can’ı <strong>“bilenler” </strong>grubuna dahil edebilir. Peki Can’a doğum sancısını sorsak? Bilenler grubuna dönüp baktığımızda hepsinin kadın olduğunu fark edecek ve bilginin cinsiyet ile ilişkisine odaklanmamız gerektiğini anlayacağız denilebilir. Bu örnek dışında bir çok başka örnek de verilebilir, kolay anlaşılması adına böylesi bir doğum vakası seçmeyi uygun gördük.</p>



<p>Şöyle etraflıca baktığımızda Feminist epistemoloji soyut özne temelli, bireysel epistemoloji adını verebileceğimiz Kartezyen epistemoloji yaklaşımına şiddetle karşı çıkarak kendini temellendirmiştir. Açıktır ki <strong>Kartezyen özne için bilen; bedensizdir! Feminist epistemologlar ise bilenin bedenine ve bu bedenin toplumsal olan ile ilişkisine işaret etmektedir.</strong> Kartezyen epistemoloji için bireylerin zihinsel yetileri bilme süreci için yeterlidir. Bu bakışta zihin, adeta kendini çevreleyen şartlardan ve unsurlardan bağımsız olarak, özerk bir konumdadır. İşte bu nokta önemli bir ayrıma işaret ediyor; bilen özne içinde yaşadığı toplumdan bağımsız olarak tek başına bilebilir mi? Bilme süreci için sosyal unsurlar nasıl bir etkiye sahiptir? Sosyal epistemoloji adını verdiğimiz yaklaşım bu soruları sorarak gözümüzü bilen soyut özneden, toplumun bir parçası olan epistemik özneye çevirmemizi söylüyor. Feminist epistemoloji de tam olarak böyle bir anlayışın içinden doğmuştur. Bunu biraz açalım.</p>



<p>Tanıklık bilgisi, bilme araçlarından biridir; bireyler arası etkileşim ve epistemik sürece işaret eder. Felsefe tarihinde bu konuya ilk dikkat çekenlerden birisi David Hume’dur. (Başdemir, H. Y. , s. 270). Hume’un işaretinden beri bilme sürecinin yalnızca soyut ve özerk özne ile sınırlandırılmasına şüphe ile yaklaşılıyor denilebilir.</p>



<p>Epistemik sürecin gerçekleştiği unsur olarak zihin, bilme sürecinin tüm kapsamını tek başına kontrol edemez gibi duruyor. Zihin birçok yönden kendisini çevreleyen koşullar ve diğer zihinler ile etkileşim içerisindedir. Epistemik sürecin önemli bir parçası da tam olarak bu etkileşim ve söz konusu etkileşimin bilginin doğasına olan yansımalarını konu alıyor. Toplumsal boyuta işaret etmek, sosyal epistemoloji ve ondan bir şekilde etkilenmiş olarak feminist epistemolojinin en önemli başlangıç noktalarından biridir. Böylesi bir yaklaşım bilgiyi toplumsal ve tarihsel süreçlerin toplamı olarak ele alır ve bu toplamı, bireylerin sahip oldukları doğru inançlar ile karşılaştırma yoluna gider. Doğal olarak bu çalışma alanında evrimsel psikoloji, bilim ve bilgi sosyolojisi, bilişsel bilimler, antropoloji gibi alanlara da dikkat çekilir. Peki bu tür bir anlayış için bilgi nasıl tanımlanır?</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Tarihsel Arka Plan</strong></h3>



<p>Yakın geçmişe baktığımızda <a href="https://evrimagaci.org/feminizm-nedir-meknin-olusturulmasinda-dezavantajli-gruplarin-dislanmasina-elestirel-bir-bakis-8209" target="_blank" rel="noreferrer noopener">feminist hareketin ikinci dalgası</a> devam ederken, analitik felsefe camiasındaki kadın epistemologlar şu soruyu sormaya başladı: <strong>Bilim felsefesi ve epistemoloji alanında neden bu kadar az kadın var?</strong></p>



<p>Aristoteles’ten Locke’a Rousseau’dan Kant’a dek filozofların ve dolayısıyla felsefi kuramların erilliğini tartışmanın vakti gelmiş olabilir. (Söz konusu filozofların kadınlara yönelik tutumları birçok açıdan eril ve cinsiyetçi olarak tanımlanabilir.) Feminist epistemologlar var olan cinsiyetçi ve eril bakış açısının izlerini, bilim felsefesi ve epistemoloji içerisinde sürme konusunda epey ısrarcıdır.</p>



<p>Tam burada bir soruyu açıkça sormak yerinde olacaktır: Bilme süreçleri ve bilişsel mekanizma sınırı tamamen biyolojik olarak mı belirlenmiştir? Eğer tamamen biyolojik bir belirlenim, etkileşim ve neden olma söz konusu ise bunlar tüm bireylerde ve cinsiyetler de eşit oranda mı dağılmıştır? <strong>Eğer eşit dağıldıysa bundan tam anlamıyla nasıl emin olabiliriz, eşit dağılmadıysa ne yapmalıyız? </strong>Bu sorular oldukça önemli görünüyor, ancak soruyu cevaplamadan önce feminist epistemologların bilgi yaklaşımının sınırlarını belirginleştirmeye çalışalım.</p>



<p>Bu yaklaşımda bilginin izini üniversiteler, okullar, sendikalar, meslek örgütleri, ev, aile, sokak gibi toplumsal alanlarda aramamız gerektiği vurgulanır. Bu kurumlarda bilgi oluşturulur, dağıtılır, analiz edilir, tekrar ele alınır, tekrar dağıtıma girer ve modası geçer/saf dışı bırakılır. Sosyal süreçte bilgi sürekli inşa edilir ve bireylerin bu bilginin oluşum sürecinin bir parçası olarak kurumsallaşmış doğru inançları bilgi olarak kabul eder.</p>



<p>Örneğin sayısız defa, birçok farklı şekilde doğrulanan <a href="https://evrimagaci.org/yazi-dizisi/evrime-giris-40" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Evrim Teorisi</a> ile hiçbir bilimsel temeli veya geçerliliği olmayan <a href="https://evrimagaci.org/duz-dunya-komplosu-dunya-duz-mu-4860" target="_blank" rel="noreferrer noopener">düz dünya safsatasını</a> ele alalım. İki bilgi de epistemik olarak toplumsal bir süreçten geçerler; aralarındaki en önemli farklardan biri, Evrim Teorisi’ni destekleyen daha güçlü sosyal kurumların olması ve epistemik araçlar tarafından daha güçlü bir şekilde desteklenmesidir. Bu noktada Barnes ve Bloor gibi Edinburg Okulu temsilcilerinin tüm önermelerin güvenilirlik olarak eşit seviyede ele alınması gerektiğini söylediğini hatırlatalım. Bu bize, felsefenin başlangıç pozisyonu olarak prensipte tüm önermelere eşit düzeyde şüpheci yaklaşmamız gerektiğini de hatırlatır; ancak <strong>sadece </strong>başlangıç pozisyonunda! Öyle görülüyor ki dünya düz değildir ve bu inancı paylaşanların sahip oldukları şey de bilgi olarak adlandırılmamalıdır; felsefi bir sezgi ile bu söylediğimiz gayet açık görünüyor. <strong>Ancak düz dünyacıların paylaştığı şey bilgi değilse, tam olarak nedir?</strong></p>



<div class="wp-block-image is-style-rounded"><figure class="aligncenter is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/evrimagaci.org/public/content_media/bca7b892f3a03328f1eb21021744e204.png?resize=471%2C337&ssl=1" alt="Dünya" width="471" height="337" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Demin söz ettiğimiz “Gerekçelendirilmiş doğru inanç” şeklindeki geleneksel tanıma yönelik sosyal epistemologlar (dolayısıyla feminist epistemologlar) iki çeşit pozisyon alacaklardır. İlkinde bu tanımdaki gerekçelendirme unsurunu tamamen dışarı atmak ve bilgiyi toplumundaki bireylerin uzlaşım ile elde ettikleri “doğru inançlar toplamı” olarak görmektir. İkinci pozisyonda ise gerekçelendirme kavramının anlamı ve içeriğini değiştirip gevşek bir gerekçelendirme önerisi söz konusudur: Gerekçelendirme ile kast edilen, normatif bir içeriğe sahip olmayan bir tür onaylamadır. Bu yaklaşımda bilginin doğruluğu, Viyana Çevresi’nden beri var olan <strong>doğrulama prensibi</strong> (İng: “verification principle”) ile değil, kolektif uzlaşım ve yargı ile belirlenir. Böylesi bir bakış açısı epistemik bir unsur olarak doğruluğu kolektif ve toplumsal bir unsur haline getirir. Steven Shapin’in yüksek sesle dile getirdiği bu fikirler çoğu kişinin düşündüğü üzere Thomas Kuhn’un bilim felsefesi/sosyoloji ile birçok ortaklıklar barındırmaktadır. Ancak bunu başka bir yazımızın konusu olarak bir not alalım.</p>



<p>Böylece epistemik unsurların önemli bir kısmı paylaşılan inançlarda uzlaşıma dayalıdır diyebilir miyiz? Eğer bu doğruysa kimlerin ve hangi grupların (erkek-kadın, ezen-ezilen, Avrupalı-Asyalı vb.) hangi inançları paylaştığına odaklanmamız anlamlı olacaktır. Benim gibi analitik epistemolojide normatiflik ve nesnellik vurgusuna önem veren kişiler için bu iddialar oldukça ilginç ama bir o kadar da çekici görünüyor.</p>



<p>Öyleyse diyebiliriz ki feminist epistemolojinin ortaya attığı soru oldukça açık: Bilme süresinde sosyal kurumlar, tabakalar, kimlikler ve cinsiyet rolleri etkiliyse kadın ve erkeğin bilme süreçleri ve edimler tam anlamıyla özdeş midir? Erkek bir doktorun kürtaj hakkında bilmediği ve deneyimlediği ne olabilir? <strong>Erkek bir doktor kürtajın ne olduğunu epistemik olarak tam anlamıyla bilebilir mi?</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading">Teorisyenler Grubunun Homojenliği Sorunu</h3>



<p>Feminist bilim ve bilgi kuramcıları için araştırma veya felsefe yapanlar kümesi (veya epistemologlar kümesi)’nin homojenliği önemli bir konu başlığıdır. Bu başlıktaki odak noktası, belli bir cinsiyetin çoğunlukta olduğu cemaatin kuramlarının da bir tür homojenlik içererek çeşitliliği ve alternatifliği yok edeceği yönündedir. Homojenlik, kuram içerisindeki kavramların da homojenliği anlamına gelecektir. Sosyal yapılara odaklanma yönünde bir reçete içeren bu açıklama en temelde Descartes ile başlayan klasik epistemolojiye yönelik oldukça karşıt bir pozisyonu temsil eder.</p>



<p>Feministler epistemologlar epistemik sürecin sosyal boyutuna dikkat etmektedirler. Bu yönde bir girişim birçok açıdan kendisini Quine’ın doğallaştırılmış epistemoloji anlayışına yaslanırken de bulabilir; bu nedenle feminist doğallaştırılmış epistemoloji kavramsallaştırması da yapılmaktadır. Çünkü Quine, Kartezyen epistemolojinin bu soyut bilen öznesine karşı sosyal ve çevresel faktörlerin etkisine işaret eden ve biyolojik süreçleri de işin içine katan ilk filozoftu. Feminist epistemologlar da bilmenin sosyal ve biyolojik boyutlarına odaklanarak Quine’ı farklı bir patikadan takip etmektedir demek yanlış olmazdı.</p>



<p>Temelci, klasik veya teknik ismiyle Kartezyen (Descartesçı) epistemoloji, temel kavramlarını sosyal yapı ve kurumlardan soyutlanmış bireylerin varlığı üzerine inşa etmekteydi. Bu dönemde, evrensel olan ve öznede içkin olan zihin, üretim merkezi gibi çalışan soyut bir makine olarak tasavvur edilmişe benziyor. Bilen kişi cinsiyetinden ve toplumsal konumundan bağımsız düşünülür ve bu soyut “bilen özne” ile epistemolojik problemlere yöneliriz. Öyle görülüyor ki hem Kartezyen epistemoloji hem de çağdaş analitik epistemoloji bilen kişileri birbirine benzeyen varlıklar olarak düşünür; feminist epistemologlar tam olarak buraya dikkat kesilmektedirler. Onlar açıkça şu soruyu soruyorlarmış gibi görünüyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Bilgi ve bilgiye bağlı fenomenler, insanları ve toplulukları birbirinden ayıran özellikler bilinmeden, tanımlanıp kuramsallaştırılabilir mi? Biz buna şüpheyle yaklaşıyoruz!</p></blockquote>



<p>Eğer bu iddialara yakından bakarsak birçok epistemik kavram ve norm da farklı türden sosyal yargı ve anlamlar ile yoğrulmuş olabilir; tarafsızlık ve akılcılık kavramlarını ele alalım. Bu kavramlar birçok anlamda nesnellik ve gerekçelendirilmişlik ile de ilişkilidir. Peki bu temel epistemik kavramlarımız hakkında feministler ne düşünmektedir? Helen Longino gibi feminist epistemologlar nesnellik veya gerekçelendirme gibi epistemik kavramların ve normların toplumsal olduğuna işaret ederek sosyal epistemolojinin kökenlerine tekrar vurgu yapmaktadır. Bu yüzdendir ki bazı feminist epistemologlar bilmenin nesnellik unsuruna birazdan değineceğimiz üzere şüpheyle yaklaşmış ve bilgiyi, bilen ile bilenin çevresini içeren birleşik bir fenomen olarak tanımlamışlardı.</p>



<p>Öyle görülüyor ki insanlar çoğunlukla homojen cemaatlerde yetişmekte olup, sahip oldukları inançlarını test etmemektedir; böyle bir durumda nesnel bir <strong>“nesnellik”</strong> kavramından söz edebilir miyiz? Ne olduğu tam anlamıyla sınanmayan bir nesnellik kavramı, nesnellik olarak görülmeli midir?</p>



<p>Longino’ya bu soruyu sorsaydık yüksek ihtimalle, içinde bulunduğu grubun nesnellik anlayışı ve inancıyla baskılanmış bir nesnellik kavramından söz ederdi. Bu haliyle nesnellik epistemik bir topluluğun içini doldurduğu bir kavram olup sosyal bir biçim alır, bireysel ve objektif olan, soyut bir nesnellikten söz etmek zor görünür. Bu bakış açısının sosyal epistemoloji vurgusu bir hayli ilgi çekicidir, Longino gibi düşünürlerin <strong>“sosyal amprisist” </strong>olarak anılmasına şaşırmamalı.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter is-resized"><a href="https://pixabay.com/tr/illustrations/soyutlamak-kurtulu%C5%9F-kurtarmak-1779119/" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/evrimagaci.org/public/content_media/bb88c9ea696a64dfd46830c74da93444.jpg?resize=366%2C473&ssl=1" alt="Feminizm politika ve entelektüel alanların birçoğunda olduğu gibi epistemoloji içerisinde de ciddi tartışmalara dahil olmuştur." width="366" height="473" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>



<p>Feminizmin epistemoloji ve bilim felsefesindeki eleştirilerinden birine yakından bakalım. Bu eleştiriye göre tarih boyunca birçok örneklem alanında bilgi ve bilim, erkekler tarafından yapıldığı kadar erkekler için de yapılmıştır denilebilir. Bu iddia bazen açıkça, bazen ise örtük olarak epistemik kurumların eril yapısına işaret etmektedir. Böylesi bir durum doğal olarak çalışılan söz konusu disiplinin ve alanın temel kavramları ile araçlarının da erilleşmiş olabileceği anlamına gelecektir.</p>



<p>Bu bakış açısına göre bilim yaparken veya bilme sürecinin kendisinde kullandığımız kavramlar belli bir grubun (erkekler veya ezenler) yargı ve anlamları ile yüklüdür. Doğal olarak bu kavramların içerildiği kuramlar da söz konusu grubun yargı ve anlamları ile yüklüdür denilebilir. Örneğin latince “virtus” kelimesinden gelen <strong>“virtue”</strong> kavramını ele alalım; bu kelimenin kökeni “vir”dir ve Latince “erkek” anlamına gelir. Bu kavramsallaştırma ve erdem teorisi, örtük bir şekilde erdemli olmanın erkeklere özgür bir yeti olduğunu varsayıyor olabilir (Hatta Aristoteles’in metinlerine bakarsak, o, varsaymaktan da öteye gitmiştir.) Bu kavramın Türkçeye <strong>“erdem”</strong> olarak çevrilmesi birçok anlamda kendi içinde tutarlıdır; çünkü “erdem” kavramındaki “er” kökü de cinsiyetçi bir yapıya ve erilliğe işaret etmektedir. Ahlak felsefesinin temel kavramlarından biri olan “erdem” kavramı ve erdem etiği kuramının belli bir toplumsal grubun yargıları ile yüklü olduğunu öne sürmek ve nesnel bir erdem kavramının nasıl mümkün olacağını sormak feminist epistemologların ilk itirazı olacaktır.</p>



<p>Feminist epistemologların büyük bir kısmı epistemoloji veya felsefenin herhangi bir alanının erilliği problemi ile çoğunlukla şunu kast eder: Bu alanda çalışma yapanların çoğu erkek olduğu için araçlar ve kavramlarda bu eril bakış açısına hizmet etmektedir, böylesi bir durum alanın homojenliği ile ilgilidir. Yani alan kendi içerisinde cinsiyet veya başka türden bir çeşitlilik barındırmadığı sürece homojen olma durumundan, bir çeşit yanlılık ve benzerlik içeren durum ortaya çıkacaktır. Tam bu noktada odağımız çeşitlilik olmalıdır; çünkü bu yaklaşım için bakış açısı ve ilginin çeşitliliği epistemik sürecin kendisine de etki edebilir. Eğer ki söz konusu felsefe alanında çalışma yapanlar çoğunlukla dişilerden oluşsaydı da benzer bir durum söz konusu olacaktı; homojen yapı bu sefer dişil bir biçim alabilirdi.</p>



<p>Birçok feminist kuramcıya göre insan cinsiyeti iki yönlüdür; ilk yön biyolojik cinsiyettir ve genetik temellerde vücut bulur, biyolojik bir açıklama sunar ve fiziksel özelliklerin toplamını ifade eder. Bu genetik temel bir atanma durumunu doğurur; biyolojik dişiler <strong>“kadın”</strong> biyolojik erkekler ise <strong>“erkek” </strong>cinsiyetine atanırlar. Bu cinsiyetin ikinci yönü olan atanmış cinsiyete örnektir. (Moser, P., s. 433) Atanmış olduğumuz cinsiyetimiz bize toplumsal roller biçer ve bu rollere uygun davranmamız gerektiğini tembihler. O halde şu soru yerindedir; bu <strong>‘atanmanın’</strong> kendisi bir tür zorunluluk mudur yoksa bir mutabakat durumunun doğal bir sonucu yani toplumsal bir inşa mıdır?</p>



<div class="wp-block-image is-style-rounded"><figure class="aligncenter is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/evrimagaci.org/public/content_media/497d24e9790814f8edfd05bde0528a87.png?resize=456%2C303&ssl=1" alt="Filozofların çoğunlukla erkek olması feminist felsefecilerin ilk dikkatini çeken şeylerden biriydi." width="456" height="303" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Eğer ki bu türden cinsiyet atamalarının doğal bir şekilde var olduğunu iddia ediyorsak <strong>özcü </strong>(İng: “essentialist”) bir açıklamaya sahibizdir. Kadın ve erkekler özleri itibariyle bu atamaları yaşamak durumundadır. Diğer yandan tüm bu mekanizma ve atanma sürecinin sosyal bir inşa olarak düşünürsek bir tür <strong>sosyal anlaşmacı-inşacı</strong> konumu benimsediğimiz söylenebilir.</p>



<p>Özcü açıklama; bir felsefeci, araştırmacı veya epistemoloğun biyolojik cinsiyetinin, kuramcının ortaya attığı teori, kuram ve açıklamalarda ciddi bir etkisi olduğunu kabul eder. Bu etki; aldığı eğitim, bireysel deneyimler, kültürel ve pratik etkilerden bağımsız bir niteliktedir. Kadınların dil becerisinin <em>FOXP2 </em>geni veya benzer bir biyolojik sebepten ötürü erkeklerden daha yüksek olduğunu, bu nedenle başarılı simültane çevirmenler ve İngilizce öğretmenlerinin büyük bir kısmını kadın olduğunu iddia etmek ile hormonların etkisiyle ve genetik sebeplerle erkeklerin matematik, mühendislik gibi alanlarda daha yüksek beceriye sahip olduğunu iddia etmek, eşit düzeyde özcü bir perspektifi yansıtır.</p>



<p>Diğer yandan sosyal anlaşmacı konum, araştırmacının biyolojik cinsiyeti ile ilgili olan toplumsal rolünün, ortaya atılan kuram veya beceride etkisi olduğunu düşünmeye eğilimlidir. Bu yöndeki tartışmalar yalnızca feminizm değil Heath’in ifade ettiği gibi birçok alanda devam etmektedir. (Heath’in konuya dair fikirlerinin insan doğası başlığı altında özetleyen yazısını Zafer Kılıç <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/toplumsal-insacilik-temel-bilgiler-joseph-heath/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Türkçeleştirdi</a>) Öyle görülüyor ki feminist epistemologların büyük bir kısmı Kartezyen epistemolojiye karşı sosyal anlaşmacı pozisyonu veya bu pozisyonun bir çeşidini savunmaktadır. Sosyal anlaşmacı pozisyondaki feministlerin büyük bir kısmı bir tür bakış açısı teorisine yaslanmaktadır. Peki bu ne anlama gelir? En temelde sosyal inşacılık doğruysa tekrar inşa etmek mümkündür!</p>



<p>Bazı sosyal inşacı feminist epistemologlar için, toplumsal tabakalaşmanın olduğu bir yapıda, farklı türden sosyal pozisyon ve sınıflar birbirlerinden farklı epistemik konumlar yaratırlar. Bu epistemik konumlardan bazıları ahlaki anlamda ve prensip olarak diğerlerinden daha iyi bir niteliktedir. Örneğin ezilenlerin ve zulmedenlerin epistemik pozisyonlarını ele alalım; prensipte ezilenlerin bakış açısı ve pozisyonu daha iyidir. Zulmedenler kendi zulmetme araçları ve pozisyonlarını belli türden epistemik kabuller ile argümanlaştırmaktan çekinmeyecek, ezilenler ise buna inanmanın kendilerinin menfaatine olduğunu duyacaktır. İşte bu noktada kuramcıların çoğunun ifadesine göre ezilenler bu hikayeye inanmayarak kendi pozisyonlarını eleştirel bir şekilde ele almaya başlarsa bir bilinçlilik durumu içerisine girerler.</p>



<p>Öyle görülüyor ki epistemik araçlar olarak dikkat, tanıklık, tahminde bulunma, çıkarım yapma gibi epistemik alışkanlıklarımız ve sezgilerimiz cinsiyetimize ve sosyal pozisyonumuza göre değişkenlik göstermektedir. <strong>Eğer bu doğruysa ortaya attığımız kuramlar, kuram oluşturmacının epistemik alışkanlık ve sezgilerinden bağımsız olamaz.</strong> Bilme süreci ve dolayısıyla bilmenin doğası hakkında sosyal epistemoloji ile doğallaştırılmış epistemoloji arasında bulunan feminist epistemoloji yalnızca bu değişkenliğe işaret etmesi anlamında dahi oldukça önemli bir pozisyonda durmaktadır.</p>



<div class="wp-block-image is-style-rounded"><figure class="aligncenter is-resized"><a href="https://i0.wp.com/images.squarespace-cdn.com/content/v1/5db07d25de0a1a60673fb0c7/1585825270740-29XJ3XTGAPL7Q2JIMYDI/ke17ZwdGBToddI8pDm48kGCC454DOo0vMRFiGuWW5Wp7gQa3H78H3Y0txjaiv_0fDoOvxcdMmMKkDsyUqMSsMWxHk725yiiHCCLfrh8O1z5QPOohDIaIeljMHgDF5CVlOqpeNLcJ80NK65_fV7S1UXRtoPmy8WmuVnCRQQlNrSzSEMEcpHDI9qlE2FRgAHvtMW9u6oXQZQicHHG1WEE6fg/Feminist+Philosophy.png?ssl=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/evrimagaci.org/public/content_media/01bcb461d7051779c323bd778d2e6ff8.png?resize=354%2C251&ssl=1" alt="" width="354" height="251" data-recalc-dims="1"></a></figure></div>



<h3 class="wp-block-heading">Sonuç</h3>



<p>Bilim evrenselliği ve nesnelliğine şüphe ile yaklaşan feminist epistemolojinin en temel araştırma motivasyonlarından biri, bilgi ve bilme sürecinin kendisi ile doğrudan ilişkili olan bilme kavramlarının içeriğinin erkek egemen toplumsal yapının bir ürünü olduğudur. (Keller & Longino, s. 235-248) Nesnellik, akılcılık ya da evrensellik gibi epistemik kavramların, bu kavramların içeriğini oluşturan erkeklerden bağımsız olmadığı düşüncesi, kavramların toplumsal bir değer yargısı ile yüklü olduğunu ileri onaylar. Bu temel iddiaya karşı eleştirel yaklaşmak adına matematiksel kavramların ve içeriğin toplumsal içeriğinin ne olduğu veya erillik içerip içermediğini sormamız anlamlı olacaktır.</p>



<p>Tüm bunların yanı sıra bilme sürecinin zaman, toplumsal şartlar ve belli bir grubun yargılarından bağımsız olmadığı düşüncesi oldukça anlamlıdır ve feminist epistemologlar bu konuda yüksek ihtimalle haklıdır. Bu türden iddiaları daha iyi kavramak için Bell Hooks, Sandra Harding, Ruth Bleier, Fox Keller ve Helen Longino gibi araştırmacıların iddialarını ayrıntılı ele almak yerinde olacaktır. Bu yazı, en nihayetinde Türkçe felsefe ve epistemoloji literatürüne bir katkı sağlamayı amaçlayan bir “alana giriş” yazısıdır.</p>



<p><strong>Kaynakça:</strong></p>



<ul><li>H. Y. Başdemir. (2011). <em>Çağdaş Epistemolojide Bilginin Tanımı Sorunu</em>. Yayınevi: Hitit Kitap Yayınevi.</li><li>P. Moser. (2018). <em>Epistemoloji</em>. Yayınevi: Adres Yayınları.</li><li>S. Harding. (1996). <em>“Rethinking Standpoint Epistemology: What Is ‘Strong Objectivity’”</em>. Yayınevi: Oxford University Press.</li></ul>



<p><strong>İleri okuma:</strong></p>



<ul><li>Mirriam Solomon- Social Empiricism (Cambridge, Mass: MIT Press Bradford Books, 2001)</li><li>Elizabeth Anderson- Knowlegde, Human Interest and Objectivity in Feminst Epistemology, Philosophical Topic 23 (1995): 27-58.</li><li>Sandra Harding, Rethinking Standpoint Epistemology: ‘What Is Strong Objectivity?’ : Feminist Epistemology, The Centennial Review Vol. 36, No. 3 (FALL 1992), pp. 437-470</li><li>Bell Hooks, Feminist Theory: From Margin to Center, Boston: South End, 1984)</li></ul>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/epistemolojiyi-feministlestirmek-mumkun-mu-taner-beyter/">Feminist Epistemoloji: Bir Şeyi Bilip Bilemeyeceğimiz, Cinsiyet ile Sınırlandırılmış Olabilir mi? – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kavanozdaki Beyinler (BIV) Argümanı: Hepimiz Kavanozdaki Beyinler Olabilir miyiz? – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kavanozdaki-beyinler-biv-argumani-hepimiz-kavanozdaki-beyinler-olabilir-miyiz-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kavanozdaki-beyinler-biv-argumani-hepimiz-kavanozdaki-beyinler-olabilir-miyiz-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ Şu an önümde bir ağaç görüyorum ancak bundan ne kadar emin olabilirim? Gerçekten önümde bir ağaç olduğundan şüphe duymak ve sanrı görüyor olabileceğimi hesaplamak ne kadar ileriye götürülebilir bir anlayıştır? Bu pozisyonda takınacağımız şüpheci tavır doğru inançlarımızı gerekçelendirmiş olsak dahi makul müdür? Önümde gerçekten bir ağaç olabilir ve hatalı bir şüphecilik içinde olabilirim, önümde ağaç olmayabilir ve doğru bir şüphecilik içinde olabilirim; aynı zamanda sanrı görüyor olabileceğimin de farkındayım. Bilgi olmasalar dahi temeli sanrılara dayanan gerekçelendirilmiş inançlara sahip olma olasılığımız hiç de düşük değilmiş gibi görünüyor. Sezgilerimiz şeylerin gerçek olup olmadığını anlamaya yönelik bir arzuya sahip olduğumuzu çoğunlukla belli eder;
The post Kavanozdaki Beyinler (BIV) Argümanı: Hepimiz Kavanozdaki Beyinler Olabilir miyiz? – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/brain_in_a_jar_1200.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kavanozdaki, Beyinler, BIV, Argümanı:, Hepimiz, Kavanozdaki, Beyinler, Olabilir, miyiz, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Şu an önümde bir ağaç görüyorum ancak bundan ne kadar emin olabilirim? Gerçekten önümde bir ağaç olduğundan şüphe duymak ve sanrı görüyor olabileceğimi hesaplamak ne kadar ileriye götürülebilir bir anlayıştır? Bu pozisyonda takınacağımız şüpheci tavır doğru inançlarımızı gerekçelendirmiş olsak dahi makul müdür?</p>



<p>Önümde gerçekten bir ağaç olabilir ve hatalı bir şüphecilik içinde olabilirim, önümde ağaç olmayabilir ve doğru bir şüphecilik içinde olabilirim; aynı zamanda sanrı görüyor olabileceğimin de farkındayım. Bilgi olmasalar dahi temeli sanrılara dayanan gerekçelendirilmiş inançlara sahip olma olasılığımız hiç de düşük değilmiş gibi görünüyor.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/1212121212-2.png?resize=403%2C300&ssl=1" alt="" class="wp-image-3194" width="403" height="300" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/1212121212-2.png?w=964&ssl=1 964w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/1212121212-2.png?resize=300%2C224&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/1212121212-2.png?resize=768%2C573&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/1212121212-2.png?resize=480%2C358&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 403px) 100vw, 403px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Sezgilerimiz şeylerin gerçek olup olmadığını anlamaya yönelik bir arzuya sahip olduğumuzu çoğunlukla belli eder; yukarıda sorduğumuz sorular bu arzunun en açık ifadeleridir. Diğer yandan yanlışlardan ve gerçek olmayan şeylerden kaçınma arzumuzda var. İlk arzumuz bizi bir şeye inanmaya iterken ikincisi şüpheci olmaya, yargılarımızı askıda tutmamın daha doğru olacağına ikna etmeye çalışır. Bu tür bir şüphecilik kendinden apaçık ve kesin doğru olmayan şeylere ilişkin şüpheci olmayı daha doğru bulur, felsefe tarihinde bu şüpheciliğe “<strong>Pyrrhoncu Şüphecilik</strong>” denmiştir. (Audi, 2018:335)</p>



<p>Diğer yandan Descartesçı anlamda her şeyin gerçekliğinden ve doğruluğundan kuşku duyarsam, sahip olduğum bu kuşkudan kuşku duyup duymadığım sorusu gün yüzüne çıkar. Eğer kuşku duyduğumdan kuşku duymazsam, kuşku duyulmayacak en az bir şey bulmuş olurum gibi görünüyor; ancak zihin hallerimden kuşku duyuyor olmam, gerçekten kuşku duyup duymadığım konusunda kesin bir bilgi içermez. Belki de zihin hallerimin hepsi (kuşku da dahil olmak üzere) bilgi üretmeyen ve gerçekten var olmayan şeyler olabilir? Bu soru nasıl cevaplanabilir?</p>



<h3 class="wp-block-heading">Kuşkularımızı Nasıl Temellendiririz?</h3>



<p>Felsefeciler tarih boyunca ahlak, din, zihin, varlık vb. birçok farklı alana dair çeşitli sorular sormuştur. İnsanların büyük bir kısmının hem fikir olduğu belli türden konu başlıklarında dahi felsefeciler arasında ciddi görüş farklılıkları ve tartışmalar ortaya çıkmıştır. Öyle ki bu tartışmalar bir noktada soruyu soran kişinin gerçekten var olup olmadığına dahi yönelmiştir. Peki bu ne anlama gelir? Gerçekten var olup olmamak ya da başka bir <strong>“şeyin”</strong> yanılsaması olup olmamak ne tür bir tartışmayı içerir?</p>



<p>İnandığımız şeylerin sanrı olabileceği, gerekçelendirmenin sanrıların varlığını azaltmadığı ve hatadan kaçınma arzumuz gibi faktörlerle şüphecilik pozisyonuna yönelebiliriz. Bu pozisyon<em> “Eğer varsa, çok az bilgi vardır.”</em> ifadesine sahip olursa <strong>“bilgi kuşkuculuğu”</strong> adını alır. Bilgiye dönüşen inançlarımızın, gerekçelendirilmiş inançlarımızdan daha fazla olmadığı yönünde bir varsayımla hareket eden bir kuşkuculuk <em><strong>“Eğer varsa, inançlar için çok az gerekçelendirmemiz vardır.”</strong></em> ifadesiyle hareket eder; buna ise<strong> “gerekçelendirme kuşkuculuğu”</strong> denir.</p>



<p>Şayet diğer zihinlerin varlığı veya dış dünyanın varlığı konusunda bir sanrı görüyorsak, dünya tam da şu an algıladığımız biçimde bize görünüyor olabilir. Bu tür bir radikal şüphecilikten kaçış zormuş gibi görünüyor. Böylesi radikal bir şüpheciliğin ürünü olan <strong>BIV (Brain in vat) argümanını</strong> tanıtmak bu yazının ana konusudur.</p>



<p>Çağdaş analitik zihin felsefesi bu ve benzeri sorulara cevap aramaya ve var olan soruları daha ileriye götürmeye devam ediyor. Ancak bahsettiğimiz türden “radikal” görülebilecek sorular hem felsefe tarihinde hem de günümüzde epistemoloji alanında da ciddi bir yer kaplamışa benziyor. Öncelikle tartışmanın epistemoloji alanındaki arka planını çizmeye çalışalım.</p>



<p>Kaba bir betimleme yaparsak epistemoloji (bilgi felsefesi) bilginin doğasının ne olduğu, bilgi türleri ve unsurlarının neler olduğu, neleri bilebileceğimiz, bilgiyi nasıl elde ettiğimiz veya bir şeyi bilmenin ne anlama geldiği gibi sorular ile ilgilenir. Özellikle “bir şeyi bilmenin ne anlama geldiği” ile ilgili sorular yoğun tartışmalar içermektedir. Bu konuyla ilgili kapsamlı yazımızı <a rel="noreferrer noopener" href="https://evrimagaci.org/epistemoloji-bilgi-felsefesi-neyi-ne-kadar-nasil-bilebiliriz-7872" target="_blank">buradan okuyabilirsiniz.</a></p>



<p>Felsefeciler bu türden sorulara makul cevaplar bulmak için birçok ölçüt ve yöntem kullanmışlardır; bunlardan biri de “<strong>önermesel bilme</strong>” dediğimiz şeydir. Geçen hafta yağmur yağdığını biliyorum türündeki bir ifade <em>“-dığını bilme”</em> içerdiği için önermesel bilmeye iyi bir örnektir. Ancak bu bilgiyi nasıl elde ederiz? Bu soru, bizi doğrudan bilmenin koşulları olup olmadığı sorusuna götürür.</p>



<p>Birçok felsefeci bilmenin belli başlı koşul ve ölçütleri olduğu konusunda hemfikirdir. Görece yakın bir döneme dek bilgi, <strong>“gerekçelendirilmiş doğru inanç” </strong>olarak tanımlanıyordu. Üç parçalı bilgi tanımı olarak da bilinen bu yaklaşım, bilgiyi “doğruluk”, “inanç” ve “gerekçelendirme” koşullarının sağlandığı ifade ve önermelerde aramayı en makul yol olarak görmekteydi.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Doğruluk Koşulu</h3>



<p>Doğruluk koşulu, önerme ve ifadelerimizin zihnimizden bağımsız gerçekliklere uygun olması anlamına gelir. Örneğin, “Şu an bir şey yazdığımı biliyorum.” ifadesine sahipsem, bu ifade, zihnimden bağımsız bir gerçekliğe dayanıyorsa, yani gerçekten de yazma eylemi içerisindeysem, doğruluk koşulunun sağlandığını düşünebiliriz. Kimi yorumcular için bu koşulun gerekliliği, <em><strong>“doğru olmayan şeyin bilinemeyeceği”</strong></em> varsayımına dayanır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">İnanç Koşulu</h3>



<p>İnanç koşulu çok talihsiz bir şekilde ülkemizde <strong>iman </strong>kavramı ile karıştırılmakta ve “dini kabul, dogmatik eğilimler” ile eş anlamlı kullanılmaktadır. Ancak felsefeciler faith (iman veyahut dini inanç) ile belief (inanç) arasında ayrım yaparlar; inanç zihinsel kabul anlamında kullanılır. Örneğin<em> “Ben şu an Ankara’da bir sandalyede oturduğuma inanıyorum.”</em> ifadesine sahipsem, bu ifade, aynı zamanda benim şu an Ankara’da bir sandalyede oturduğumu kabul ettiğim anlamına da gelir. Böylece kimileri için inanç koşulu, doğruluğu benimseme veya bilmenin bir türü olarak da tanımlanır.</p>



<p>Örneğin şu an elimdeki kalemi yere bırakmayı planlıyorum. Bu durumda hem kalemin düşeceğini inanırım hem de düşeceğini kabul ederim. <em>“51. Bölge’de uzaylıların olmadığına inanıyorum.”</em> ile <em>“51. Bölge’de uzaylıların olmadığını kabul ediyorum.”</em> böylece aynı anlama gelir. Böylece bir ifadenin içeriğinin doğruluğuna inanmak ile <strong>“önermesel inanç”</strong> dediğimiz bir kavram ortaya çıkar.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/indir-1.jpg?resize=547%2C352&ssl=1" alt="" class="wp-image-3195" width="547" height="352" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Eğer bu felsefeciler haklıysa ve X,’in Y olduğunu bilmek aynı zamanda X’in Y olduğuna inanmanın bir türüyse, bunu bizzat inancın kendisinden nasıl ayıracağız? İşte bu soru ile beraber üçüncü koşul olan “gerekçelendirme koşulu” devreye girer.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Gerekçelendirme Koşulu</h3>



<p>X’in Y olduğuna yönelik inançlarımızın sadece doğru olup olmadığına değil aynı zaman nasıl gerekçelendirildiğine de bakmamız gerekir.</p>



<p>Uzun bir zamandır birçok felsefeci için doğru inancı bilgi yapan koşul gerekçelendirme koşuluydu. Bu nedenle Platon’un şu ifadesi uzun bir dönem oldukça önemli bir referans noktasıydı;</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p><em>Bilgi olması için, doğru inanca ne ilave etmek gerekir? (Platon, Theatetus, 201b, 201c)</em></p></blockquote>



<p>Diğer yandan çoğu kişi, içinde şans faktörünün olduğu bir bilginin tam anlamıyla bilgi olarak tanımlanamayacağını iddia etmiştir. Sezgisel olarak <em>“-dığını biliyorum”</em> biçimindeki önermesel bilme türlerinin şans ile elde edilmemiş olduğunu duyumsarız. Örneğin, Andromeda Galaksisi’ndeki gezegenlerin sayısını bildiğimi iddia ediyorsam, bu şans eseri elde edilmiş olamaz.</p>



<p>1963 yılında <strong>Edmund Gettier</strong> adında bir felsefeci yalnızca üç isme atıf yaparak (Chisholm, Platon ve Ayer) 3 sayfalık bir metin yayımladı. Bu metin daha sonra <strong>Gettier Problemi</strong> ismini alacak ve epistemoloji tartışmalarında İçselcilik-Dışsalcılık yaklaşımları ile birçok farklı bakış açısının doğmasına katkı sağlayacaktır. Gettier, <em>“Is Justified True Belief Knowledge?”</em> (<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/gerekcelendirilmis-dogru-inanc-bilgi-midir-edmund-l-gettier/" class="aioseop-link">Gerekçelendirilmiş Doğru İnanç Bilgi midir?</a>) adındaki makalesi ile bahsettiğimiz üç koşulun (doğruluk, inanç ve gerekçelendirme) bilgiyi elde etmemiz için yeterli olmayacağını iddia ederek gerekçelendirme koşulunun ne anlama geldiği konusunda ciddi tartışmalara sebep olmuştur.</p>



<figure class="wp-block-gallery aligncenter columns-1 is-cropped wp-block-gallery-1 is-layout-flex"><ul class="blocks-gallery-grid"><li class="blocks-gallery-item"><figure><img decoding="async" loading="lazy" width="946" height="639" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/1231322132312.png?resize=946%2C639&ssl=1" alt="" data-id="3196" class="wp-image-3196" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/1231322132312.png?w=946&ssl=1 946w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/1231322132312.png?resize=300%2C203&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/1231322132312.png?resize=768%2C519&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/1231322132312.png?resize=480%2C324&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 946px) 100vw, 946px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="blocks-gallery-item__caption">Edmund Gettier (1927-….)</figcaption></figure></li></ul></figure>



<p>Yazımızın bundan sonraki kısmında <strong>Gettier Problemi</strong>’nden söz edecek ve daha sonra bu problem ile şekillenen İçselcilik-Dışsalcılık yaklaşımlarını ele alarak İçselciliğe yönelik şüpheci bir argüman olan BIV argümanını inceleyeceğiz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Gettier Problemi Nedir?</h3>



<p>Gettier, yazımızın bundan önceki kısmında (ve <a rel="noreferrer noopener" href="https://evrimagaci.org/epistemoloji-bilgi-felsefesi-neyi-ne-kadar-nasil-bilebiliriz-7872" target="_blank">buradaki yazımızda</a>) bahsettiğimiz üç parçalı geleneksel bilgi tanımının yetersizliğini göstermek ve gerekçelendirme koşulunun önemine dikkat çekmek istiyor gibidir. Bu amaçla <strong>Gettier karşı-örnekleri</strong> (Gettier counterexamples) adında bazı senaryolar ortaya çıkmıştır. Gettier problemi kimileri için, bir önermeden çıkarılmış yanlış bir önermeye olan inancın gerekçelendirilmiş; hatta gerekçelendirilmiş doğru inanç olsa bile bilgi sayılamayacağıdır. Karşı senaryolardan birini daha önce <a rel="noreferrer noopener" href="https://evrimagaci.org/epistemoloji-bilgi-felsefesi-neyi-ne-kadar-nasil-bilebiliriz-7872" target="_blank">buradaki yazımızda</a> ele almıştık, yine aynı örneği vererek açıklamaya çalışalım.</p>



<p>Berat ve Can, bir iş başvurusu yapacaklardır. Berat’ın şu önermelerle ilgili güçlü kanıtlarının olduğunu düşünelim:</p>



<ul><li>Q: Can, işe alınacak kişidir ve Can’ın cebinde 10 adet misket vardır.</li></ul>



<p>Berat’ın (Q) konusundaki kanıtı, şirket yöneticisinin ona Can’ın seçileceğini söylemesidir. Bunu söylemeden hemen önce Berat, Can’ın cebindeki 10 misketi biliyor olsun. Bu durumda Q önermesi şunu gerektirir:</p>



<ul><li>Y: İşe alınacak kişinin cebinde 10 adet misket vardır.</li></ul>



<p>Berat’ın Q’dan Y’ye geçmenin gerekliliğini gördüğünü ve sahip olduğu kanıttan dolayı Q’ya dayalı olarak Y’yi kabul ettiğini düşünelim. Bu durumda Berat Y’nin doğru olduğu inancını gerekçelendirmiş olur.</p>



<p>Şimdi şunu hayal edelim: İşe Can’ın yerine Berat’ın alınacağını ve Berat’ın bunu bilmediğini düşünelim. Berat’ın da cebinde 10 tane misket olsun ve bu misketlerin varlığından habersiz olsun. Bu durumda, Berat’ın Y’yi çıkarsadığı Q önermesi yanlış olsa dahi Y doğru olacaktır. Yani işe alınacak kişinin cebinde 10 misket olan Can olduğu Q önermesinin yanlış olmasına karşın, cebinde 10 misket olan birinin işe alınacağı Y önermesi yine de doğru olur. Böylesi bir durumda aşağıdakilerin hepsi doğru olur;</p>



<ul><li>x: Y doğrudur (işe alınacak kişinin cebinde 10 misket vardır.)</li><li>z: Berat, Y’nin doğru olduğuna inanır (cebinde 10 misket olanın işe alınacağına inanır.)</li><li>t: Berat, Y’nin doğru olduğuna inancını (cebinde 10 misket olanın işe alınacağı inancını) gerekçelendirmiştir (Şirket sahibi bunu ona söylemiştir.)</li></ul>



<p>Ancak Berat kendi cebinde ne kadar misket olduğunu bilmemesine ve yanlış bir biçimde inancını, işe alınacak kişi olduğuna inandığı Can’ın cebindeki misketlere dayandırmasına rağmen (Y önermesi), Y önermesi Berat’ın cebindeki misketlerin sayısından dolayı doğrudur.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/333333332-1.png?resize=511%2C339&ssl=1" alt="" class="wp-image-3198" width="511" height="339" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/333333332-1.png?w=967&ssl=1 967w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/333333332-1.png?resize=300%2C199&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/333333332-1.png?resize=768%2C511&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/333333332-1.png?resize=480%2C319&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 511px) 100vw, 511px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Bu örneğin amacı, bir doğru inancın gerekçelendirilmiş olmasına rağmen hafıza, algı veya şans gibi faktörleri dışarıda tutamadığını göstermektir. Bir önermeyi bilgiye dönüştürmek için doğruluk, inanç ve gerekçelendirme yeterli olamamaktadır. “İşe alınacak kişinin cebinde 10 misket var” önermesine olan inanç gerekçelendirilmiştir ve doğrudur. Ancak bu inanç yine de tesadüfen doğru çıkmıştır, şans faktörü ortadan kaldırılamamıştır ve dolayısıyla ortada bilgi yoktur.</p>



<p>Uzun bir süre Gettier problemi çağdaş epistemolojinin merkezinde yer almıştır. Şunu eklemek gerekir ki Gettier problemi <em>a posteriori</em> ve çıkarıma dayalı önermesel bilgi ile ilişkili olup, <em>a priori</em> ve tümdengelimsel bilgi türleri için geçerli değildir.</p>



<p>İlk kez 1980 yılında BonJour ve Goldman tarafından kullanıldığı bilinen <strong>içselcilik</strong> (internalism) ve <strong>dışsalcılık</strong> (externalism) kavramları, çağdaş epistemolojide iki farklı yaklaşımı temsil eder. BIV argümanı, bu yaklaşımlardan İçselciliğe yönelen şüpheci bir argümandır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">İçselcilik Nedir?</h3>



<p>İçselciler, gerekçelendirmeyi zihne ait içsel durum ve özellikler ile ele almayı tercih eder. İçselciler için problemin çözümü gerekçelendirmedeki teminat şartının bilişsel olarak doğru inanca sahip kişinin zihninde (yani o kişiye ‘içsel’ koşullarda) hazır olarak bulunmasında yatar. Diğer bir deyişle, doğru inançların gerekçelendirilmesi, kişinin bu gerekçelendirme sürecinin farkında olması ve inançların kişiye erişilebilir olması ile mümkündür.</p>



<p>İçselciliğin yaygın olarak kabul edilen iki biçimi vardır. Bunlardan ilki olan <strong>erişimcilik</strong> (İng: accessibilism), bir öznenin sahip olduğu inancın epistemik gerekçelendirmesini, öznenin zihnindeki bazı özel erişim türleri ile belirlenebileceğini iddia eder. Bir doğru inancı gerekçelendiren etkenlerin her an erişime ve muhakeme etmeye açık olması, öznenin bakış açısına içsel olan etkenlerin önemine vurgu yapar. BonJour, Audi ve Chisholm’un savunduğu bu yaklaşımda, bir şeyle ilgili tam deneyime sahipsek bilinç, içe bakış ve muhakeme ile bilgiye ulaşabiliriz; inanç ve algı deneyimlerimizin çoğuna muhakeme yeteneği ile ulaşırız.</p>



<p>Diğer bir içselcilik türü olan <strong>zihincilik</strong> (İng: mentalism) savunucusu Steup, Sosa ve Pollock’a göre bir öznenin inançlarını sadece o öznenin zihnine içsel olan şeylerle gerekçelendirmemiz mümkündür. Diğer bir deyişle, gerekçelendirmeyi sağlayan şey belli zihinsel durumlar ya da zihinsel durumların toplamıdır. İlk yaklaşım zihnin bazı ek ilkelere ihtiyacı olduğunu iddia ederken, ikinci yaklaşım ek epistemik ilkelere gerek olmadığını savunur. Zihinciliğin avantajlı yönü, erişim kavramını dışarıda bırakarak, gerekçelendirmeyi zihinsel durumlara bağlamasıdır. Bu tez genellikle hangi zihinsel durumların gerekçelendirmeyi sağladığına doğrudan bir yanıt vermemekle eleştirilir. Zihinci içselciler için gerekçelendirmenin, içgözlem, algı ya da inanç gibi zihin durumlarının hangilerini ve ne şekilde içerdiğini açıklamaya ihtiyaç vardır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Kavanozdaki Beyinler!</h3>



<p>Tam bu noktada (bu yazımızın da konusu olan) içselciliğe yönelik “<strong>BIV</strong>”; “brain in a vat” (kavanozdaki/fıçıdaki beyin) eleştirisi gelir. “<strong>Kavanozdaki Beyinler</strong>” tartışması geleneksel epistemolojideki şüphecilik tartışmasının modern halidir. Bu tartışmadan yola çıkan ilk eleştiri, eğer içselcilik haklıysa ve epistemik özne bilgi sürecini kendi içsel durumları ile ediniyorsa, kavanozda yer alan beyinler olmadığımızı nereden bileceğimizi sorar.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/8888888-1.png?resize=491%2C275&ssl=1" alt="" class="wp-image-3200" width="491" height="275" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/8888888-1.png?w=961&ssl=1 961w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/8888888-1.png?resize=300%2C169&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/8888888-1.png?resize=768%2C432&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/8888888-1.png?resize=480%2C270&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 491px) 100vw, 491px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>BIV argümanı Descartes’ın rüya ve kötü yaratık argümanının günümüzdeki bir uzantısı olup özellikle “olgu durumları hakkındaki önermeleri bilemeyiz” sonucunu temellendirmeye çalışan radikal bir şüpheci dedüksiyondur. (Öztürk, F. S. M., Sarı, M. A., 2013: 128) Argüman kısaca şöyle bir senaryo üzerine kuruludur:</p>



<p>Sizin beyniniz, oldukça güçlü ve gelişmiş bir nöron teknolojisi ve bilgisayar sistemi sayesinden kafatasınızdan alınarak özel bir kavanoz içerisine yerleştirilmiştir. Böylece artık deneyimleri bir bilgisayar sistemine bağlı ve gerçek dünyayla veri-duyum-algı ilişkisine giremeyen kavanozdaki bir beyinden ibaretsiniz. Artık <em><strong>“Ayaklarımın üzerinde yürüyorum.”</strong></em> gibi bir ifade kurmanız anlamsız olacaktır çünkü artık bir BIV’siniz (kavanozdaki beyinsiniz) ve gerçek dünyaya dair önermesel bilgileriniz bilgisayar sistemi sayesinde sizde yaratılan “şeyler”dir. Aynı anda hem gerçek dünyaya dair önermesel bilgi sahibi olmak hem de BIV olmak mümkün değilmiş gibi görünüyor.</p>



<ul><li>P1. BIV varsayımının yanlış olduğunu bilmiyoruz.</li><li>P2. Eğer BIV varsayımının yanlış olduğunu bilmiyorsak, ayaklarımızın üzerinde yürüdüğümüzü de bilemeyiz.</li><li>C1. O halde ayaklarımızın üzerinde yürüdüğümüzü bilmiyoruz. (Pollock, 1986: 3, Dancy 1985:10)</li></ul>



<p>Felsefe tarihinde şüpheciliğe yaslanan düşünürlerin iki eğilimi vardır. İlki, öncelikle yanılmanın ve hatanın kaçınılmaz olacağı fikridir. Diğeri ise ölçüt problemine dayanır; bilgiye ulaşmak için ölçüt ve kapsamlarımızın ne olacağı sorusuyla ilişkilidir. İki eğilim de Antik Yunan ve sonrasındaki dönemde etkili olmuştur ancak; ikinci eğilim genellikle modern felsefede görülmüştür. Felsefe tarihi ile ilgilenenler Hume’dan Sextus’a, Descartes’den Pironculuğa kadar geniş bir çerçeveyi anımsayacaktır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Beyindeki Kavanozları Çürütmek …</h3>



<p>Yukarıda bahsettiğimiz argüman (bundan sonra BIV argümanı diyeceğiz) <em>modus ponens</em> formunda geçerli bir çıkarımdır; yani öncüller doğruysa sonucun yanlış olma ihtimali yoktur. Ancak argümanının güvenilirliği yani öncüllerin doğruluğu tartışmaya açıktır.</p>



<p>İlk öncülün yanlış olduğunu bilmenin bir yolu var mıdır? Yani gerçekten bir kavanozda yer alan beyin olup bilgi ve deneyimlerimizin tamamen bir bilgisayar tarafından yönlendirip yönlendirilmediğini nasıl bilebiliriz? İlk çözüm önerisi, dışsalcılardan gelir.</p>



<p>Dışsalcılar sözünü ettiğimiz zihne ait durum ve özellikleri, zihnin kendi iç mekanizmasının bizi yanıltabilmesi sebebiyle reddederek zihinlerimize içsel olan çeşitli özellikleri dördüncü koşulu sağlayan unsurlar arasında kabul etmezler. Dışsalcılığın, ılımlı dışsalcılık (Goldman) ve radikal dışsalcılık (Quine, Rorty) olarak iki ana formülasyonu mevcuttur. Bunlardan ilki, gerekçelendirmenin inançların doğru bir şekilde nedensel olarak birbirine bağlanması ile oluştuğunu savunur. Bu görüşe, <strong>süreç/tarihsel güvenilircilik</strong> denmektedir. Gettier örneklerinde bahsettiğimiz gibi, öznenin inançları dış dünya ile nedensel ve doğru bir bağlantı kurarak gerekçelendirilebiliyorsa, bu doğru inançlar bilgi oluşturabilirler.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/111111.png?resize=536%2C301&ssl=1" alt="" class="wp-image-3201" width="536" height="301" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/111111.png?w=959&ssl=1 959w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/111111.png?resize=300%2C169&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/111111.png?resize=768%2C432&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/111111.png?resize=480%2C270&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 536px) 100vw, 536px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Dışsalcılık, kaba bir tabirle bilgilerimizin doğruluğundan emin olmamızı sağlayan unsurların <strong>‘tamamının’</strong> kişinin zihninde hazır bulunduğu reddeder. Daha basitçe ifade edecek olursak, öznenin gerekçelendirme sürecinin farkında olması, epistemik gerekçelendirme için gerekli bir koşul değildir. Bu karşı çıkış içselciliğin radikal yorumlarıyla taban tabana bir karşıtlık güder. Böylesi bir yaklaşım zihinsel süreçlerin çevreyle (dış koşullar) ilişkili olmaya önem verir.</p>



<ul><li>x, y’ye olan doğru inancını dışsal olarak (öznenin farkındalığından bağımsız güvenilir ve nedensel süreçlerle) gerekçelendirir.</li><li>O zaman x’in y’ye inanmasına neden olan süreçler güvenilirdir.</li></ul>



<p>halde soru daha açık hale gelir; bir kişinin bir şeyi bilmesi, içselcilerin ifade ettiği gibi, bildiğini düşündüğü şeye olan inancının farkında olması veya bu farkındalığı zihinsel olarak açıklamasıyla mı ilişkilidir? Yoksa, bir şeye yönelik doğru ve gerekçelendirilmiş bir inanç sahibi olmak, o şeyin doğruluğu ile doğru türden dışsal bir ilişki kurmakla mi ilişkilidir? Doğru inancın gerekçelendirilmesi için gerekli olan koşul kişinin zihninde hazır mı bulunur yoksa zihinde hazır bulunması zorunlu olmayıp kişiye dışarıdan mı gelir? Tüm tartışma bir anlamda bu soru üzerine kuruludur. Dışsalcılar, içselci yaklaşımın makul olmadığını göstermek için BIV argümanını örnek gösterir ve kendi yaklaşımlarında bu türden sorunlar çıkmayacağını iddia ederler. Biz bu tartışma yerine BIV argümanına odaklanmaya devam edelim.</p>



<p>Gerçek bir dünyada da yaşasak, bir kavanoz içindeki beyin de olsak problemin odak noktalarından biri bilgi kaynağımız olarak duyusal deneyimlerimizden nasıl emin olacağımız üzerine kuruludur. Kimi yorumcular için gerçek dünyada olduğumuzu sanan bir BIV olabiliriz, böylece gerçek dünyada mı yoksa kavanozda mı olduğumuzdan emin olamayız. Bir yoruma göre her iki durumdaki epistemik özne bir anlamda ikizdir ve deneyimler niteliksel olarak aynıdır.</p>



<p>İkinci öncül dedüktif <strong>kapanış (closure) prensibine</strong> dayanır. Yani “BIV isem ayaklarımın üzerinde yürümüyorumdur, eğer ayaklarımın üzerinde gerçekten yürüyorsam BIV değilimdir.” Yani ikinci öncül örtük bir şekilde kapanış prensibine dayanarak şunu varsayar; “Ayaklarımın üzerinde yürümek BIV olmadığımı bilmeyi gerektirir.” Böylece bu öncül tersten bir yöntem ile BIV olmadığını bilmiyorsan ayaklarının üzerinde yürüyüp yürümediğini de bilemezsin sonucuna ulaşır. Şimdi bu argümana karşı nasıl bir pozisyon almamız gerekir? En makul yollardan birisi öncüllerin doğruluğunu ve dayanaklarını ele almaktır.</p>



<p>Şimdi BIV argümanına karşı birkaç pozisyonu ele alacağız; bu pozisyonlardan ilki <strong>Moorecu Anti-Septisizm</strong>’dir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Kavanozdaki Beynin Karşıtları …</h3>



<p>G. E. Moore, common sense (sağduyu) anlayışına dayalı bir yaklaşımıyla tanınan ünlü analitik felsefecilerdendir. Moore, BIV gibi şüpheci argümanları başarılı bulmaz ve ilk öncüle itiraz eder. Moore sanki basit bir soru sorarak başlıyor gibidir; bu argümanın yanlış olduğunu mu yoksa ilk öncülün doğru olduğunu kabul etmek daha makuldür? (Steup 2006:22) Bir rüyada olduğum mu yoksa şu an gerçek dünyada olduğumu mu düşünmek daha makuldür? Bir kavanozda beyin olduğumu düşünmek mi yoksa Ankara’da iki ayağımın üzerinde sokakta yürüdüğümü mü düşünmek daha makuldür?</p>



<h3 class="wp-block-heading">Moorecu Karşıtlık</h3>



<p>Moore’cu anlayışa göre kavanozdaki beyin olmadığımı kanıtlayamasam veya BIV argümanının yanlış olduğunu nasıl bildiğimi açıklayamasam bile ilk öncülü kabul etmek; iki ayağımın üzerinde yürüdüğümü reddetmekten daha az makuldür. (Öztürk, F. S. M., Sarı, M. A., 2013: 130) Böylece izlediğimiz yol, BIV argümanının sonucunu alternatif gerçek dünyada yolda iki ayağımızın üzerinde yürüdüğümüz seçeneğine göre daha az makul görerek ve reddederek ilk öncülü kabul etmemeye dayalıdır. Bu yaklaşımı şöyle ifade edebiliriz:</p>



<ul><li>P1. İki ayağımın üzerinde yürüdüğümü biliyorum.</li><li>P2. Eğer rüya hipotezinin/BIV argümanının yanlış olduğunu bilmiyorsam, iki ayağımın üzerinde olduğumu da bilmiyorum.</li><li>C1. Öyleyse, rüya hipotezinin/BIV argümanının yanlış olduğunu biliyorum. (Moore 1959:247)</li></ul>



<p>Kimileri için bu argüman kabul edilebilir değildir; çünkü BIV yanlısı şüphecinin kendisi bir şey talep etmemiz gereken taraf değildir. Bu anlayışa göre açıklama, dayanak veya kanıt türü taleplerde bulunabileceğimiz taraf şüpheciler değil bilginin mümkün olduğunu öne süre epistemologlardır. Dış dünyanın bilgisine ulaşabileceğimiz yönündeki her epistemolojik yaklaşım aynı zamanda bir tür şüpheci karşıtı pozisyon içerir ve taleplerin karşılanması yükümlülüğü de bu epistemologlara aittir.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/2222-1.png?resize=451%2C283&ssl=1" alt="" class="wp-image-3202" width="451" height="283" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/2222-1.png?w=963&ssl=1 963w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/2222-1.png?resize=300%2C189&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/2222-1.png?resize=768%2C483&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/04/2222-1.png?resize=480%2C302&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 451px) 100vw, 451px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Diğer bir yoruma göre Moore’un karşı çıkışı dış dünyanın bilgisine nasıl ulaştığımızı ve bu nedenle dış dünyanın bilgisine yönelik talebimizi açıklamamaktır, bu neden BIV yanlısı şüpheciye yönelik makul bir cevap olarak görülemez. Peki şu soruya nasıl cevap verebiliriz; şüphecilik makul ise BIV olup olmadığımızı bilemememiz eşit derecede geçerli değil midir? BIV olduğumuza mı yoksa olmadığımıza mı yönelik şüphe daha makuldür? Şüpheciliğin kendisini, şüpheciye yöneltmek makul bir yaklaşım değil midir?</p>



<h3 class="wp-block-heading">Yanılabilircilik İtirazı</h3>



<p>Belki de BIV olmadığımızı duyumlarımız tek başına bize veremez, yani yalnızca duyurumlarımıza dayanarak BIV olmadığımızı gerekçelendiremeyiz. Ancak Steup, BIV olmadığımızı bize gösterebilecek arka plan bilgisine sahip olabileceğimizi iddia eder (Steup: 2003). BIV olduğumuzu nasıl bildiğimize dair bilginin yanı sıra BIV durumunu mümkün kılacak teknolojinin gerçekten var olup olmayacağını da bilmemiz gerekir. Yani BIV olmanın bilgisini ve BIV olmanın teknolojisini şu an bilmiyoruz gibi görüyor; bu belki BIV olmadığımıza yönelik en güçlü eleştiri olabilir. Bu eleştiri <strong>Yanılabilircilik İtirazı</strong>’dır. Bu itiraz bilgi demetimizi ele alırken “kesinlikçi” ve “yanılmazçı” eğilimlere yer vermemeyi tercih eder. Olağan (ordinary) bilgi kavrayışını öne süren bu anlayış “yanılmış olsaydın da biliyorsun” savına yaslanır. Böylece BIV argümanına şöyle itiraz eder: <em>“Bu argüman ya güvenilir değildir ya geçersizdir ya da dikkate değer değildir.”</em></p>



<p>Ancak argümandaki ilk öncülü Kartezyen epistemolojideki kesinlik, yanılmazcılık ile ele alırsak bu eleştiri yerinde olmayacaktır. Bir Yanılamazcı, bu argümanın Kartezyen (Descartesçı) anlayıştaki yanılamazcılık ve kesinlik unsuruna dayandığı takdirde kendi içinde tutarlıdır; o halde biz Kartezyen epistemoloji anlayışını kabul etmiyorsak nasıl bir sonuç elde ederiz? Yanılanabilircilik görüşü, bilginin varlığının olası tüm hata durumlarını elimine etmeyi gerektirmediğini söyler ve BIV argümanının yaslandığı çerçeve olan Kartezyen anlayışı reddeder.</p>



<p>Nozick ve Dretske gibi düşünürler ise BIV argümanının ikinci öncülüne itiraz ederler; yani <em><strong>“BIV varsayımının yanlış olduğunu bilmiyoruz, ayaklarının üzerinde yürüdüğümüzü de bilmiyoruz.”</strong></em> Kapanış ilkesini reddeden bu yaklaşım, bilginin mantıksal bir gerektirme altında kapalı olacağını kabul etmez. Yani <em><strong>“Hem ayaklarımın üzerinde yürüdüğümü biliyor hem ayaklarımın üzerinde yürüyorsam, o halde BIV değilim.” </strong></em>önermesini biliyorsam ayaklarımın üzerinde yürüyorum önermesinin mantıksal olarak BIV olmadığım sonucunu ayrıca bildiğimi göstermez.</p>



<p>Özellikle Nozick’in BIV argümanını reddedişi <strong>tracking</strong> (gerçeği/doğruyu izleme) koşulu anlayışı ile daha da dikkat çekicidir. <strong>Duyarlılık</strong> (sensivity) şartı adını verdiği bir ilke ile bilgi yaklaşımını inşa eden Nozick’e göre bu ilke, kapanış prensibinin de reddini doğurur. Örneğin iki ayağımın üzerinde yürüdüğüm konusunda inanç ve kabulüm duyarlı bir inançtır, çünkü iki ayağımın üzerinde yürümemiş olsaydım, iki ayağımın üzerinde yürüdüğüme inanmazdım; ancak bir BIV olmadığıma dair inancım doğruya duyarlı değildir çünkü aslında bir BIV olmuş olsaydım yine bir BIV olmadığıma inanıyor olabilirdim. Bu noktada bilginin gerektirdiği koşul ve ölçütler burada sağlanmadığı için bir BIV olmadığımı bildiğim söylenemez. O halde kapanış prensibi güvenilir değildir. İki ayağımın üzerinde yürüdüğümü bilirim çünkü bu doğruya duyarlıdır. Aynı zamanda bunun mantıksal bir dizgeyi izlediğini de takip edebilirim. Yine de bu bilişsel farkındalığım bir BIV olmadığımı göstermiyor gibi görünüyor ve BIV argümanının ikinci öncülü kabul etmek zorunda kalmıyoruz. O halde ikinci öncüle itiraz edebiliriz. (Kapanış ilkesinin reddinin sonucuyla ilişkili olarak Dretske’nin Nozick’in yaklaşımına olan itirazı ve DeRose’un savları tartışmayı bambaşka bir noktaya çekeceği için şimdilik yazımız kapsamı içerisinde yer almamaktadır.)</p>



<h3 class="wp-block-heading">Bağlamcılık</h3>



<p>BIV argümanı karşıtı diğer bir yaklaşım David Lewis, Keith DeRose ve Stewart Cohen ile anılan <strong>Bağlamcılık</strong>’tır. Bu epistemolojik yaklaşım bilgi kavramının kendisinden çok bilgi atıfları üzerinde durur ve bağlamlara odaklanır. Bu yaklaşımda bilgi bağlam duyarlı olarak değerlendirilir, bağlamına göre neliği belirlenir ve bilginin farklı durumlarda farklı epistemik standartlara göre çeşitlilik gösterdiği ifade edilir. (Öztürk, F. S. M., Sarı, M. A., 2013: 137)</p>



<p>Bu itirazda öncelikle epistemik bağlamlar düşük ve yüksek seviye olarak ikiye ayrılır, düşük bağlamlar gündelik hayatta kolayca gözlenebilir olan şüpheci alternatifleri olmayan durumlardır. Şüpheci eğilimlerin olduğu bilginin doğası ile ilgili meta-analizler ve yoğun akıl yürütmeler ile bağlamların standartları yükselir.</p>



<p>Örneğin BIV argümanını ele alalım. Diyelim ki bir gün felsefenin hiçbir alanına ve epistemolojiye ilgi duymayan bir arkadaşınızla bir kafede karşılaşmış olun, siz ise epistemolojik problemlerle oldukça ilgili birisiniz ve şüpheci itirazların bir hayli farkındasınız. Birdenbire yanınızdan hızlıca geçen bir araba olmuş olsun; belki de bu durumdan etkilenmiş olan arkadaşınız <em>“Araba süren kişi bir arabada oturduğunu biliyor.”</em> diyerek bir bilgi atfında bulunur. Siz yine de buna karşı, şüpheci bir çerçevede, “Araba süren kişi arabada olduğunu bildiğini bilmiyor.” olabileceğini iddia ettiniz. Bazı Bağlamcılara göre ikimizde aynı anda yanılıyor olamazsınız ve aynı anda doğru söylüyor olabilirsiniz. Çünkü bu iki kişide kendi epistemik standartları ve referans noktalarından ele alarak konuya ve bağlama izafi yaklaşıyor olabilir. Karşımızdaki kişinin içinde bulunduğu düşük standartı veya günlük bağlamı göz önüne alırsak, bu kişi için araba süren kişi bir BIV olmadığını biliyordur. Ancak araba süren kişinin kendisi, sizin için, bir BIV olmadığını bilmiyordur ve araba sürdüğünden emin olamaz. İki bilgi atfı da doğru olabilir çünkü araba süren kişi için, araba sürdüğünü bildiği ama bir BIV olmadığını bilmediği bir bağlam olmayabilir. Böylece düşük standart için hiç makul görünmeyen BIV argümanı yüksek bir standart için makul olabilir.</p>



<p>Ancak bu BIV argümanı ve şüpheci yaklaşıma ne derece makul cevap vermiştir? Bir şüpheci, bu yaklaşımın sonuçları itibariyle kendi savlarını doğruladığını iddia ederse bu hatalı bir pozisyon mu olur? (Bu yaklaşımı Kıta Felsefesi’nde de çokça yer alabilen ve sübjektivizme yaslanan postmodernist eğilimler ve sübjektivist/görececi etik veya epistemolojik yaklaşımlarla doğrudan ilişkilendirmek hatalı olacaktır. Konunun Derrida, Foucault veya diğer filozoflar ile doğrudan ilgisi olduğunu düşünmüyoruz.)</p>



<h3 class="wp-block-heading">Sonuç</h3>



<p>Tüm bu yaklaşımlar çerçevesinde BIV argümanının kesinlikle yanlışlanabildiğini iddia etmiyoruz, BIV argümanını tamamen çözen ve ortadan kaldıran bir cevap bulunduğundan da emin değiliz. Ancak yine bu BIV argümanı ve dış dünyanın gerçekliğine yönelik radikal şüpheciliği onayladığımız anlamına gelmez. Birçok felsefecinin de katılacağı bir çözüm, bu sorunun ancak zihin felsefesi ve epistemolojinin iç içe geçtiği ve birbirini beslediği bir yaklaşım ile daha uygun bir pozisyondan ele alınmasıdır.</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kavanozdaki-beyinler-biv-argumani-hepimiz-kavanozdaki-beyinler-olabilir-miyiz-taner-beyter/">Kavanozdaki Beyinler (BIV) Argümanı: Hepimiz Kavanozdaki Beyinler Olabilir miyiz? – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Epistemologlar Komplo Teorilerini Görmezden Gelmemeli Onlarla Mücadele Etmeli – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/epistemologlar-komplo-teorilerini-goermezden-gelmemeli-onlarla-mucadele-etmeli-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/epistemologlar-komplo-teorilerini-goermezden-gelmemeli-onlarla-mucadele-etmeli-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ Komplo teorilerine inanan insanların sayısı giderek artıyor. Veya en azından, komplo teorilerinin toplumsal ilişkileri ve kurumları domine etme gücü yükseliyor gibi görünüyor. Komplo teorilerine inanmıyor olabilirsiniz ancak o hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde sesini yükseltmeye başladı. Ve diğer yandan o, demokratik değerler ve kurumlara zarar vermekle kalmıyor, bizzat bilginin doğasına dair önümüzdeki manzarayı daha da bulanıklaştırıyor. Peki ne yapmalıyız? Bu yazıda öncelikle komplo teorilerinin doğasına dair bir dizi tespit sunacağım. Daha sonra ise epistemolojik olarak ne yapabileceğimiz üzerinde duracağım. Komplo Teorilerinin Artan Gücü 51. Bölge denilen yerde uzaylıların bulunduğu, dünyayı reptilian adında bir sürüngen türünün yönettiği, Yahudiler’in kurdukları gizli
The post Epistemologlar Komplo Teorilerini Görmezden Gelmemeli Onlarla Mücadele Etmeli – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/one-5377790_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Epistemologlar, Komplo, Teorilerini, Görmezden, Gelmemeli, Onlarla, Mücadele, Etmeli, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Komplo teorilerine inanan insanların sayısı giderek artıyor. Veya en azından, komplo teorilerinin toplumsal ilişkileri ve kurumları domine etme gücü yükseliyor gibi görünüyor. Komplo teorilerine inanmıyor olabilirsiniz ancak o hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde sesini yükseltmeye başladı. Ve diğer yandan o, demokratik değerler ve kurumlara zarar vermekle kalmıyor, bizzat bilginin doğasına dair önümüzdeki manzarayı daha da bulanıklaştırıyor. Peki ne yapmalıyız? </p>



<p>Bu yazıda öncelikle komplo teorilerinin doğasına dair bir dizi tespit sunacağım. Daha sonra ise epistemolojik olarak ne yapabileceğimiz üzerinde duracağım.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Komplo Teorilerinin Artan Gücü</h3>



<p>51. Bölge denilen yerde uzaylıların bulunduğu, dünyayı reptilian adında bir sürüngen türünün yönettiği, Yahudiler’in kurdukları gizli örgütlerle toplumların kaderini çizdiği, Elon Musk’ın hepimize çip takmak için gizli çalışmalar sürdürdüğü, Ay’a hiç gidilmediği, depremlerin HAARP teknolojisi ile yapıldığı veya dünyanın düz olduğu … Bu liste daha da uzatılabilir. Birçok insan artık bu türden komplolara inanma konusunda nispeten daha cesur gibi görünüyor. Hatta öyle ki bu türden komploların gücünü politikacılar da fark etmiş olacak ki sık sık popülist liderlerin komplo teorilerini suistimal ettiğine şahit oluyoruz. Örnek olarak, dış mihraklar meselesini düşünün veya Almanya’nın bizi kıskandığı meselesini, burada olan şey tam olarak nedir? Popülist bir lider, kendi seçmen kitlesini yönlendirmek için, inanmıyor olsa dahi bu türden komplo teorileri üzerine inşa edilen söylemler üretmekten çekinmez; “Ekonomi kötü mü? <em><strong>Dış mihraklar!</strong></em>“, “İşsizlik mi fazla?<em><strong> Yahudi Lobisi!</strong></em>” Hatta bu bazen daha da ileriye gidebilir ve demokrasiyi tehdit eder hale gelir; “Ülkemizde kötü giden bir durum mu var? Tabi ki <em><strong>iç mihraklar</strong></em> ve muhalefet yüzünden!” </p>



<div class="wp-block-image is-style-rounded"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/komplo-teorileri.jpg?resize=518%2C340&ssl=1" alt="" class="wp-image-8155" width="518" height="340" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/komplo-teorileri.jpg?resize=1024%2C673&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/komplo-teorileri.jpg?resize=300%2C197&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/komplo-teorileri.jpg?resize=768%2C504&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/komplo-teorileri.jpg?resize=1536%2C1009&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/komplo-teorileri.jpg?resize=480%2C315&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/komplo-teorileri.jpg?w=2048&ssl=1 2048w" sizes="(max-width: 518px) 100vw, 518px" data-recalc-dims="1"><figcaption>Dış ve İç Mihraklar (Temsili)</figcaption></figure></div>



<p>Popülist liderler doğası gereği çoğunlukla pragmatiktir, mevcut sorumluluklarını yerine getirmemenin veya demokratik bir hakkın ortadan kaldırılmasının hesabını <em><strong>“ötekine” </strong></em>yükleyerek yapmaları gereken her şeyi doğru yaptıklarını iddia ederler. Böylesi bir manzarayı inşa etmek için ise toplumu kutuplaştırmak bilinen en işe yarar yoldur; toplumu ne kadar kutuplaştırırsanız insanların korkularını o kadar çok yönlendirmeye açık hale getirirsiniz. Bu bağlamda komplo teorilerinin popülizm aracılığıyla kutuplaşmayı beslediği ve ondan beslendiğini söylemek hiç de alakasız bir bahis değildir. Yönlendirilen bir kitlenin mevcut pozisyonunu besleyecek bir komplo teorisi, yerine göre oldukça işe yarar olabilir.</p>



<p>Tam bu noktada komplo teorisinin doğasına dair ilk bakışta üç hususu yakalamış oluyoruz:</p>



<ul><li>1. Komplonun doğasında bir tür işlevsellik ve pragmatiklik yer alır. Bu unsurlar bazen politik bazen ise yalnızca spekülatif olabilir.</li><li>2. Komplolar sık sık toplumsal kutuplaşma ile bir tür organik ilişki içindedir. Kutbun diğer tarafındakiler, komplonun bir parçası olabilir.</li><li>3. Komplonun nesnesi yakın ölçekli (iç mihrak) veya uzak ölçekli (dış mihrak) olabilir. (Turgut Özal’ı derin devletin öldürdüğü yakın ölçek veya İngiliz Masonların tüm dünyayı yönettiği uzak ölçek)</li></ul>



<p>Sağduyu sahibi insanların çoğu, senaristlerin bir çizgi film aracılığıyla gelecekte kimin ABD Başkanı olacağını bize haber veremeyeceğini bilir. Tabi ya, niçin böyle bir şey yapsınlar ki? Niçin geleceği bir çizgi film aracılığıyla aktarma ihtiyaçları olsun? Veya gelecekte olacak bir şeyi niçin bize haber vermek istesinler? Bu soruları sorarak varmak istediğim bir yer; bir komplocu sizin sağduyuya yaslanmış olan karşı cevaplarınızı bir çırpıda elinin tersiyle itebilir. <em><strong>Çünkü onlar için objektif bir sağduyuya yer yoktur</strong></em>; hatta, iddia o ki, kitlelerin paylaştığı sağduyunun bizzat kendisi bile komplo teorilerinin parçası olabilir veya onun etkisiyle çarpıtılmış olabilir. Peki ne yapacağız. Bu bizi komplo teorilerinin doğasındaki dördüncü noktaya getiriyor:</p>



<ul><li>4. Komplo teorisyenleri sağduyuyu epistemik bir unsur olarak kabul etmemeye eğilimlidir ve sağduyuya yaslanan şeyleri bizzat komploların parçası olarak tanımlayarak kendi pozisyonunu desteklemek için kullanırlar.</li></ul>



<p>Sağduyunun işaret ettiği şey ile pragramik olan şey arasında her zaman bir uyum olmayabilir. Bu bize bir hayli farklı bir tartışma başlığını da hatırlamamız gerektiğini söylüyor. Bir komplo teorisyeni kendi pozisyonunu desteklemek için elinden gelen, tabiri caizse, neredeyse her şeyi yapar. Bu çaba uğruna doğruluk, objektiflik, kanıt yükümlülüğü veya sağduyu gibi epistemik yeti ve unsurları da yok sayabilirler. Böyle bir durumda bir komplo teorisini çürütmek neredeyse imkansızlaştırılmıştır. Ama paradoksal bir şekilde komplo teorisyenlerinin en çok sırtlarını yasladıkları şey de tam olarak bu:<em><strong> ortaya attıkları iddiaların çürütülmesinin neredeyse imkansız olması! </strong></em>Yani en büyük epistemik ve entelektüel kusurlarınızın toplamına denk düşen bir şeyin aslında bizzat sizin teorinizi doğruladığını varsaymak! Bir komplo teorisyeni ile tartışmaya başladığınızda bunu sık sık hissederseniz; sizi bir tür döngüye doğru çeker ve bu döngünün aslında onun varsayımlarını desteklediğini iddia eder. Ama bir döngü yalnızca bir döngüdür! Bunu kabul etmemiz için başvurmamız gereken sağduyu ise zaten en başta komplo teorisyeni tarafından reddedilmişti. Bir örnek verelim.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Döngüye Düşmek</h3>



<p>Diyelim dünyayı uzaylı bir türün yönettiğine inanan bir komplo teorisyeni var. Ona bu teoriyi epistemik olarak nasıl savunacağını sorduğumuzda öncelikle dünyanın manzarasına baktığımızda göze çarpan anomalilerden söz edecektir: ufolar, gizemli cisimler, ABD yöneticilerinin bu durumu güya gizlemesi, bilerek ortaya çıkarılan salgınlar vb. Ancak komplocuya, örneğin salgının evrimsel bir süreç ile ilişkili olarak insan nüfusunun artmasının sonucu olduğunu söylediğimizde, bize böyle düşünüyor olmamızı isteyenlerin zaten uzaylı tür ve onların maşası olan yöneticiler olduğunu söyleyecektir. Yani sizi<em><strong> “kandırılmış” </strong></em>olmak ile itham ederek sağlıklı bir tartışmanın yürümesine izin vermeyecektir. O halde pozisyon değiştirdiğimizi varsayalım ve bizzat komplocunun kendisinin bu teoriyi nereden bildiğini ve uzaylı türün onun bu komployu bilmesine niçin izin vermiş olduğunu soralım. Bu sefer ise bize, bunu bilmesinin büyük uğraşlar sonucu kazanılan bir başarı ile elde edildiğini ve bu uğurda mücadele eden insanlar olduğunu söyleyecektir. Peki bu insanlar kim? Veya ne için mücadele ediyorlar? Tabi ki onlar, bizzat öne sürülen komploya inanan herkestir! Aradığınız cevap her zaman zaten komplonun içinde mevcuttur; yani tüm yollar komplo köyüne çıkar. Ufolar veya bilinmeyen uçan cisimler gerçekten var olsa bile, bunun uzaylı bir tür tarafından yönetildiğimiz anlamına gelmeyeceğini söylediğinizde ise tekrar itham edileceksinizdir: Siz gerçeği göremeyen, sözüm ona kusurlu epistemik yetilere sahip kandırılmış birisinizdir. Görüldüğü üzere bir komplo teorisi bizi döngüsel bir saçmalığa çekme konusunda epey beceriklidir. O halde 5. hususa gelebiliriz:</p>



<ul><li>5. Komplo teorileri bağımsız kanıtlar ve mantıksal nedensel ilişkiler yerine, döngüsel bir zincirde sürekli kendi üzerine dönen ifadelere dayanır.</li></ul>



<div class="wp-block-image is-style-rounded"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/alien-1502038_1920.jpg?resize=516%2C343&ssl=1" alt="" class="wp-image-8156" width="516" height="343" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/alien-1502038_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/alien-1502038_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/alien-1502038_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/alien-1502038_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/alien-1502038_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/alien-1502038_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/alien-1502038_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 516px) 100vw, 516px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Komplo teorileri, doğası gereği en az iki kişi tarafından kabul edilen ve epistemik bir topluluk içinde yayılma olanağı olan inançlar bütünüdür. Söz konusu komplo unsurları hep <em><strong>gizli-saklı</strong></em> şeyler ile ilişkilidir; ama bizzat bu komploya inanan insanlar için değil. Fakat herkes için gizli-saklı olan şeyin kendisi niçin bizzat komplocuya açık olsun ki, komplocular bazı özel epistemik erişimlere sahip olduklarını örtük olarak iddia ediyorlar gibi görünüyor. Mesela 2023 yılında Lozan’ın gizli maddesinin son bulacağı ve ülkemizdeki yer altı kaynaklarının artık özgürce işleyebileceğimize yönelik komployu düşünün. Karşı tarafa bu madde bu kadar gizliyse, siz bunu nasıl öğrendiniz diye sorabilirsiniz. Hatta bu gizli-saklı gerçeği bize gösteren şey herkese açık bir kanal (mesela A Haber) olsa bile sorunuz cevaplanmayacaktır.</p>



<ul><li>6. Komplolar gizli-saklıdır ama diğer yandan da herkesin erişime açıktır. Yani komploların apaçıklığı, iki yüzlülük içerir.</li></ul>



<p>Verdiğimiz örnek komik bir iddia gibi duruyor; ama buna <a href="https://foreignpolicy.com/2016/09/12/the-tin-foil-hats-are-out-in-turkey/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">inanan</a> yüzbinlerce yurttaşın seçimlerde oy kullandığını unutmayın. Bir komplo teorisini küçümsemek çoğunlukla onu güçlendiren bir etkiye sahip olabilir; çünkü siz bir <em><strong>hakikati</strong></em>, hatta gizli kalmış ve üzeri örtülmüş herkesin bilmesi gereken elzem bir hakikati küçümsüyorsunuzdur. Bu, komplocular için sizin gözlerinizde nasıl bir perde olduğunu <em><strong>kanıtlar.</strong></em> Bu perde, gerçeği alaya almanıza sebep olmaktadır, ve siz alaya aldıkça var olan sözüm ona gerçeğin cazibesi komplocular için artmaktadır.</p>



<ul><li>7. Komplo teorilerini küçümsemek onu güçlendirmekten başka bir işe yaramaz; tam tersine söz konusu komploları ciddiye almak gerekir.</li></ul>



<p>Bir komplo teorisyeni sizin alaycı tavrınızdan hoşlanmayıp elindeki komploya daha çok sarılarak size tepki vermeyi seçebilir, bu elbette psikolojik bir mekanizma ile ilişkili ve tüm komplocuların paylaştığı bir durum olmak zorunda değil. Ancak bir komplocu bir gerçeğe karşı direndiğiniz için size, sizin ona baktığınız eşit yükseklikteki epistemik pencereden bakmamaktadır. Bu komplolara dair bir başka unsur ile ilişkilidir. Yani sözüm ona gerçeklik iddiasının dayandığı ve onun temelini oluşturan başka bir tür gerçeklik olduğu iddiası. Komplocular için bize görünen gerçeğin ardında nihai başka bir gerçeklik yer alır. Yani; </p>



<ul><li>8. Komplo teorileri %100 spekülatif olmak zorunda değildir. Onlar çoğunlukla tarihsel ve aktüel durumların ve olayların farklı türden çarpıtılmış biçimleriyle ilişkilidir. (Tapınak Şövalyeleri, Siyonistler, Prenses Diana’nın trafik kazası, Lozan Antlaşması vb)</li></ul>



<p>Yukarıdaki son maddemize dair bir başka çıkarım yapmak da mümkün; komplocular bazen <em><strong>“açıklanamaz olanı açıklamak”</strong></em>, <em><strong>“belirgin olmayanı belirgin hale getirmek”</strong></em> iddiasındadır. Yani tarihsel ve aktüel bir gerçekliğin daha açık, kabul edilebilir ve daha da önemlisi daha gerçek bir formunu bize sunduklarını iddia ederler. Ancak sunulan form diğer yandan olabildiğince basittir, belki de komploları çekici kılan şeylerden biri de budur; büyük bir gerçekliği olabildiğince <em><strong>yalın ve basit </strong></em>ama sözüm ona daha gerçekçi bir şekilde açıklama iddiası.</p>



<ul><li>9. Komplo teorileri demin saydığımız maddelerle beraber indirgemeci ve bölücüdür. Yani gerçeği bilenler ve ona gözlerini yumanlar vardır. Ayrıca sözüm ona gerçeğin, komploya indirgenebilecek sözüm ona başka gerçekçi açıklaması her zaman mevcuttur.</li></ul>



<p>Ne yazık ki bir komplo teorisini kabul etmiyor olmamız, bizzat o komployu doğrulayan bir şey olarak algılanır. İşte bu bir komplo teorisinin en güçlü beslenme kaynağıdır. Unutmayın ki siz zaten kıyının diğer tarafındaki “kandırılmış olan”sınızdır.</p>



<div class="wp-block-image is-style-rounded"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/conversacion-vector-abstract-dibujo-coherencia-daniel-colombo-pensamiento.jpg?resize=491%2C379&ssl=1" alt="" class="wp-image-8114" width="491" height="379" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/conversacion-vector-abstract-dibujo-coherencia-daniel-colombo-pensamiento-scaled.jpg?resize=1024%2C791&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/conversacion-vector-abstract-dibujo-coherencia-daniel-colombo-pensamiento-scaled.jpg?resize=300%2C232&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/conversacion-vector-abstract-dibujo-coherencia-daniel-colombo-pensamiento-scaled.jpg?resize=768%2C593&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/conversacion-vector-abstract-dibujo-coherencia-daniel-colombo-pensamiento-scaled.jpg?resize=1536%2C1187&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/conversacion-vector-abstract-dibujo-coherencia-daniel-colombo-pensamiento-scaled.jpg?resize=2048%2C1583&ssl=1 2048w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/conversacion-vector-abstract-dibujo-coherencia-daniel-colombo-pensamiento-scaled.jpg?resize=480%2C371&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/conversacion-vector-abstract-dibujo-coherencia-daniel-colombo-pensamiento-scaled.jpg?w=2340&ssl=1 2340w" sizes="(max-width: 491px) 100vw, 491px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Komplo teorisyenlerini görmezden gelmemiz hiç bir işe yaramayacaktır, fakat onlarla hararetli tartışmalara girmekte öyle. Yapmamız gereken şey, tartışmayı epistemik yetilerin ve unsurların değerinin anlaşılabileceği sakin bir odaya çekmektir. </p>



<p>Komplo teorileri <a href="https://blogs.cardiff.ac.uk/openfordebate/2018/07/02/am-i-in-an-echo-chamber/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">yankı odalarında</a> daha güçlü bir etki sahiptir. Dürüstlük, entelektüel dirayet ve emek, derinlemesine araştırma, bağımsız kanıtların önemi, ispat yükü, yanılma payının arka planı, kabileciliğin (trabilsm) eleştirisini yapabilme cesareti, apaçık olmaklık, sağduyunun değeri, entelektüel erdem ve başkaca sayılabilecek epistemik unsur ve etkenleri gözler önüne serebileceğimiz bir oda yaratmalıyız. Bu odayı inşa edemediğiniz ve komplocuyu bu odanın aslında ideal bir epistemik topluluk olduğuna ikna etmediğiniz sürece çabanız boşa çıkabilir. </p>



<h3 class="wp-block-heading">Komploların Epistemik Yolu</h3>



<p>Çözüm önerilerinden biri, komploların dolaşıma girerken izlediği yol ve epistemik topluluklarda nasıl tutunduğuna odaklanmak ile ilişkilidir. Bildiğiniz gibi bir komplo Facebook gruplarında, derneklerde veya whatsabb gruplarında sürekli bir biçimde paylaşılır.<em><strong> Bilgi akışı çok kollu olmayıp bazen hiyerarşik bir biçimde gerçekleşir.</strong></em> Çok koldan beslenmeyen bir bilgi, bağımsız kanıtlarca daha az denetlenir. Ama epistemik yatağı besleyen kol sayısı arttıkça komploların akış gücü yavaşlayacaktır. </p>



<div class="wp-block-image is-style-rounded"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/12/Figure1-1.png?resize=353%2C353&ssl=1" alt="" class="wp-image-7838" width="353" height="353" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/12/Figure1-1.png?w=253&ssl=1 253w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/12/Figure1-1.png?resize=150%2C150&ssl=1 150w" sizes="(max-width: 353px) 100vw, 353px" data-recalc-dims="1"><figcaption>Bütün öznelerin tek bir merkezden bilgi aldığını gösteren bu şekildeki gibi bir epistemik yapıda, komplo teorileri daha güçlü bir şekilde varlığını hissettirecektir.</figcaption></figure></div>



<p>Söz konusu bir komplo çoğunlukla, bu epistemik yapı içinde görünüşte yatay ama gerçekte dikey hiyerarşi ile dolaşıma girer ve gücünü de buradan alır. Eğer epistemik bir topluluğun kanaat önderleri yani komplonun doğruluğu konusunda en yüksek epistemik statüye sahip kişi olarak kabul edilen birey, ki bu bazen Facebook grubunu açan ve yöneten kişidir, bazen şüphelerini dile getirir veya bilgi akışı çok kollu bir şekilde aksi iddialar ile beraber dolaşıma bizzat onun tarafından sokulursa; epistemik manzaramız değişebilir. Çünkü komplocular epistemik kanaat önderlerine ortalama bir epistemik özneden daha çok güven duyuyor gibi görünüyor. Odaklanmamız gereken bir diğer noktada da tam olarak budur; yani epistemik yatağın kollarının sayısı arttırmak ve kanaat önderler ile daha çok etkileşime girerek onların etkisine odaklanmak. </p>



<h3 class="wp-block-heading">Diğer Çözüm Önerileri</h3>



<p>Epistemologlar komplo teorilerinin doğasını anlamak ve onunla mücadele etmek için, gerekçelendirme unsuruna daha çok eğilmelidir. Çünkü komplocuların gerekçelendirme tanımı, bir tür<em><strong> onaylama/hem fikir olma ve uzlaşıdan</strong></em> besleniyor gibi duruyor. Bir ifadenin doğruluğunu veya epistemik güveninin arttıran şey onlar için çoğunlukla böylesi bir gerekçelendirmedir. </p>



<div class="wp-block-image is-style-default"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/fake-1903774_1280.png?resize=521%2C355&ssl=1" alt="" class="wp-image-7956" width="521" height="355" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/fake-1903774_1280.png?resize=1024%2C699&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/fake-1903774_1280.png?resize=300%2C205&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/fake-1903774_1280.png?resize=768%2C524&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/fake-1903774_1280.png?resize=480%2C328&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/fake-1903774_1280.png?w=1280&ssl=1 1280w" sizes="(max-width: 521px) 100vw, 521px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<p>Eğitim seviyesi, ilgi çekme isteği, safsatalara düşme sıklığı, kimsenin bilmediği bir şeyi kavrayan kişi olduğuna inanmanın verdiği haz veya diğer etkenler elbette göz ardı edilmemeli. Ancak bunlar yalnızca komplo teorisinin desteklenme mekanizması ile ilişkilidir ve bizzat komplo teorisyeni ile tartışırken bir işe yaramazlar. </p>



<p>Bilgi ile komplo teorisi arasındaki farkın ne olduğu üzerine daha çok düşünmemiz de işe yarayabilir. Bilginin unsurları olan <em><strong>“doğruluk”, “inanç” </strong></em>(zihinsel kabul) ve <em><strong>“gerekçelendirme” g</strong></em>ibi kavramlar tek başına anlamlı olan şeylere denk düşer. Ancak bir komplo teorisi öyle değildir; komplo teorisinin tüm parçaları çoğunlukla tek başına anlamlı değildir ve bu parçalar bir araya getirilerek anlamlı bir bütün oluşturulmaya çalışılıyorsa bu tam olarak komplo teorisi denen şeye dönüşür. Görünen o ki komplocular, tek başına belirgin anlamı olmayan unsurları, bazen gelişigüzel bazen ise yalnızca zayıf epistemik statülü bir uzlaşıya dayalı olarak bir araya getiriyor. Bir epistemolog bu konuda daha dikkatli olmalı ve bilginin unsurlarının hem tek başına hem birbirleriyle anlamı bir bütün oluşturmasına daha çok eğilmelidir.</p>



<p>Hiçbir komplo teorisyeni iddiasının akıl ve mantık dışı olduğunu kabul etmeyecektir. Ama diğer yandan komplo teorileri her zaman mantığa ve akla yakınsamaya çalışmak zorundadırlar, itirazlarınızı bu yakınsama esnasında dile getirmelisiniz.</p>



<p>Greco’nun <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/nicin-bu-kadar-kutuplastik-ve-bunu-asmak-icin-ne-yapabiliriz-bir-sosyal-epistemoloji-perspektifi-john-greco/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">sosyal-epistemik bağımlılık dediği</a> mefhuma da daha çok odaklanmamız iyi olabilir. İnsanlar birbirlerine epistemik olarak nasıl bağımlılar? Bu bağımlılık nasıl bir yapıda yanlış inanç üretim merkezi haline geliyor? Komplo teorileri bir anlamda epistemik toplulukların doğasına ilişkin sorularla ilgili gibi görünüyor.</p>



<p>Makul bir şüpheciliğin epistemik değerini göstermemiz ve komplo teorileri ile <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/komplo-teorisyeninin-epistemik-cikmazi-tommaso-piazza/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">mücadele etmemiz</a> gerekiyor. (Erdem epistemologlarının söylediği gibi bilgi, içerisinde normatif ödev ve unsurları da barındırır.) Komplo teorileri kompleks görünse bile bilişsel emek-maliyetleri çok azdır ve çoğunlukla online akış içinde bedavadırlar. Bilgi dediğimiz şeyin böyle bir yapıda olmadığını göstererek komplolar ile bilgi arasındaki epistemik makasın epey açık olduğunu göstermekle sorumluyuz. Diğer yandan komplolar olaylara ve olgulara alakasız büyük anlamlar yükleme ile de ilişkilidir. Bunu yaparken gelişigüzel davranamayacağımızı da göstermek zorundayız. Ve elbette son olarak, her şeyden önce güvenilir bilgilere erişim yollarını açmalıyız. Kısacası komplo teorileri ile mücadele etmek zorundayız.</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/epistemologlar-komplo-teorilerini-gormezden-gelmemeli-onlarla-mucadele-etmeli-taner-beyter/">Epistemologlar Komplo Teorilerini Görmezden Gelmemeli Onlarla Mücadele Etmeli – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Bilmeyi Bilmek” Ne Demektir? – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilmeyi-bilmek-ne-demektir-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilmeyi-bilmek-ne-demektir-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ Bir şeyi “bilmek” ne demektir? Anılarınızın gerçek olduğunu bilmek, Tanrı’nın var olduğunu (veya var olmadığını) “bilmek”, şu an bu yazıyı okuduğunuzu “bilmek”, arkadaşınızın size borcu olduğunu “bilmek” veya şu an bir bilgisayar oyunu karakteri olmadığınızı “bilmek”: Bunları nasıl bilirsiniz? Bu sorular hala epistemik olarak değerini koruyor; ancak onlara yenilerini de eklemeye başladık. Bilmek, diğer bilenler ile nasıl bir ilişki içindedir? Bilmenin toplumsal arka planında neler vardır? Biliyor olmak ile epistemik-topluluklara dâhil olmak arasındaki ilişki nedir? İnançlarımız nasıl oluşur ve nasıl yayılır? Bu sorulara başka örnekler de eklenebilir. Tahmin edileceği üzere “nasıl bileceğimiz”, sorusu “neleri bilebileceğimiz” sorusuyla da ilişki olarak Platon’dan
The post “Bilmeyi Bilmek” Ne Demektir? – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/library-869061_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>“Bilmeyi, Bilmek”, Demektir, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir şeyi <em><strong>“bilmek”</strong></em> ne demektir? Anılarınızın gerçek olduğunu bilmek, Tanrı’nın var olduğunu (veya var olmadığını) “bilmek”, şu an bu yazıyı okuduğunuzu “bilmek”, arkadaşınızın size borcu olduğunu “bilmek” veya şu an bir bilgisayar oyunu karakteri olmadığınızı “bilmek”: Bunları nasıl <em>bilirsiniz</em>? Bu sorular hala epistemik olarak değerini koruyor; ancak onlara yenilerini de eklemeye başladık. Bilmek, diğer bilenler ile nasıl bir ilişki içindedir? Bilmenin toplumsal arka planında neler vardır? Biliyor olmak ile epistemik-topluluklara dâhil olmak arasındaki ilişki nedir? İnançlarımız nasıl oluşur ve nasıl yayılır? Bu sorulara başka örnekler de eklenebilir.</p>



<p>Tahmin edileceği üzere “<strong>nasıl bileceğimiz”, </strong>sorusu <strong>“neleri bilebileceğimiz” </strong>sorusuyla da ilişki olarak Platon’dan Kant’a kadar felsefenin bir şekilde gündeminde olmuş önemli bir sorudur. Bilhassa Aydınlanma düşünürleri için bu soru merkezi bir önemdeydi. Ama son yıllarda <strong>“bilmeye” </strong>ilişkin sorularımızı ve bununla ilişkili olarak da bilme pozisyonlarımızı sorguladık ve yeni bilme teorileri geliştirdik. Fakat elimizde hala kusursuz bir yaklaşım olduğunu söylemek zor! Ama yine de bilmeye yönelik çabalarımız hem felsefi hem diğer açılardan eşsiz değerdedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Bilmeye Yönelik Bazı Felsefi Pozisyonlar</h3>



<p>Gettier’in 1963 yılında kaleme aldığı <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/gerekcelendirilmis-dogru-inanc-bilgi-midir-edmund-l-gettier/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ünlü metni</a>, içselcilik-dışsalcılık tartışmaları çevresinde kümelenen birçok epistemolojik teorinin doğmasına katkı sağlamıştır. Bu makaleden sonra epistemologlar, bilme mefhumuna yönelik zihne içkin süreçler ile zihnin dışındaki nedensel süreçler arasında yer alan gidip gelen bir çok görüş geliştirmiştir. Kısaca özetlemek gerekirse;</p>



<div class="wp-block-image is-style-default"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/1aaaa.png?resize=519%2C290&ssl=1" alt="" class="wp-image-8805" width="519" height="290" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/1aaaa.png?resize=1024%2C573&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/1aaaa.png?resize=300%2C168&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/1aaaa.png?resize=768%2C429&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/1aaaa.png?resize=480%2C268&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/1aaaa.png?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 519px) 100vw, 519px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Belki de bilgi dediğimiz şey, bilimsel/evrimsel çerçevede ele alınması gereken, gayet doğal bir fenomendir.</p></blockquote>



<p>Quine’ın <strong>Doğallaştırılmış Epistemoloji</strong> yaklaşımı, bilme eylemini bilimsel bir çerçevede ele almamız gerektiğini ileri sürmüştür. Ona göre, nasıl ki uygulamalı psikologlar bireyin algı, duyum, tepki ve davranışlarını bilimsel bir çerçevede ele alıyorsa, bizim de felsefede böyle bir bilimsel metot geliştirmemiz gerekir.</p>



<p>Bilme eylemi, bilen öznenin çevresi ile girdiği etki-tepki veya daha açık bir dille girdi-çıktı ilişkisi çerçevesinde alınabilir. Bu çerçeveye göre; dış dünyadan gelen duyu verisi (görme, duyma vb) bilişsel bir mekanizma olan beyin tarafından işlenir ve kendini davranışlarda veya ifadelerde bilgi çıktısı olarak gösterir. Bu yaklaşımın farklı bir versiyonu da bilme eylemini tam olarak çizilen bu sınırlar çerçevesinde evrimsel açıdan ele almamız gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşıma da <strong>Evrimci Epistemoloji</strong> ismi verilmektedir.</p>



<p>Her iki yaklaşım da bilgi, bilen öznenin çevresi ve doğası ile girdiği ilişkide bulunan nedensel süreçler veya adaptasyon süreçleri ile beraber incelemeyi böylece de epistemolojiden başlayarak felsefeyi bilimsel bir çerçevede incelememiz gerektiğini düşünüyor. Her iki yaklaşım da Dışsalcılık’ın bir versiyonu olarak düşünülür. <strong>Bu yaklaşım “bilimsel bilgi” ve “rasyonellik” kavramlarının epistemik analizi konusunda bilme manzaramıza epey katkı sağlamıştır.</strong></p>



<div class="wp-block-image is-style-default"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/ffffffffffffffffff.png?resize=515%2C292&ssl=1" alt="" class="wp-image-8815" width="515" height="292" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/ffffffffffffffffff.png?resize=1024%2C581&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/ffffffffffffffffff.png?resize=300%2C170&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/ffffffffffffffffff.png?resize=768%2C435&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/ffffffffffffffffff.png?resize=480%2C272&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/ffffffffffffffffff.png?w=1194&ssl=1 1194w" sizes="(max-width: 515px) 100vw, 515px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Belki de bilme dediğimiz şey, her an kanıt ile elde edilmeyen, diğer inançlarımıza ve epistemik sezgilerimize bağlı olan bir fenomendir.</p></blockquote>



<p>Bilhassa Alvin Plantinga’nın çalışmaları ile ortaya çıkan bu yaklaşım, <strong>epistemik kanıt</strong> kavramının ne olduğuna odaklanarak yola koyulmuş gibi görünmektedir. Çünkü çoğu zaman bildiğimizi düşündüğümüz şeyin bir tür kanıt ile bilgiye dönüştüğünü kabul ederiz. Yani kimileri için “kanıt” -ki neredeyse her kanıt bir tür epistemik gerekçelendirme anlamına gelir- bilgiyi, bilgi olmayandan ayıran şeydir.</p>



<p>Fakat bu, biraz şüpheli görünüyor: Kim her sabah derse girmeden önce hem bu dersin hem de bu dersin işlendiği dünyanın gerçek olduğu bilgisi için dış dünyanın var olduğunu kanıtlar? Veya derse başlamadan evvel bizi dinleyen öğrencilerin düşünebilen zihinleri olduğunu her sabah sınar, kanıtlar ve derse öyle mi başlarız? Pek öyle görünmüyor. Pratik olarak sürekli kanıt talep etmek veya kanıt peşinde koşmak mümkün değildir. Çoğu zaman epistemik sezgilerimize başvurmak zorunda kalırız.</p>



<p>Tam bu noktada şu soru anlamlıdır: Peki Tanrı’nın var olduğunu bilmek için neden ısrarla kanıt talep edilmektedir?<strong> Bu yaklaşım, “kanıt” ve “dini inanç” kavramlarının epistemik analizi konusunda bilme manzaramıza epey katkı sağlamıştır.</strong></p>



<div class="wp-block-image is-style-default"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfgfdgdfgdf-1.png?resize=518%2C291&ssl=1" alt="" class="wp-image-8813" width="518" height="291" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfgfdgdfgdf-1.png?resize=1024%2C577&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfgfdgdfgdf-1.png?resize=300%2C169&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfgfdgdfgdf-1.png?resize=768%2C433&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfgfdgdfgdf-1.png?resize=480%2C270&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfgfdgdfgdf-1.png?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 518px) 100vw, 518px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Belki de bilgi dediğimiz şey; entelektüel erdem ve yetiler yoluyla elde edilen doğru inançtır.</p></blockquote>



<p>Ernest Sosa ve Linda Zagzebski’nin kurucuları arasında sayılan bu yaklaşım bilme ile erdemlerimiz yani ahlaki pozisyonumuz arasındaki ilişkiye odaklanmaktadır. Felsefenin iki temel disiplini olan epistemoloji ve etik arasında gözden kaçırdığımız epey önemli bir bağlantı olabilir. Eğer bilmeyi “<strong>gerekçelendirilmiş doğru inanç</strong>” olarak tanımlarsak, Gettier probleminden tam anlamıyla kurtulmamız zor görünüyor.</p>



<p>Diğer yandan bir şeyi bilmenin normatif yönü ve değeri göz ardı edilemez! Bilmek, bildiğimiz şeye yönelik bir ödev, sorumluluk ve epistemik değer taşır. O halde bilmeyi, Aristoteles’ten miras kalan Erdem Etiği yaklaşımı ile beraber niçin ele almayalım? Nasıl ki bir ahlaki eylem bu eylemi gerçekleştiren kişinin bir hüneri, becerisi veya yetkinliği ise; bilmek de bu bilen kişinin bir erdem, entelektüel yeti veya becerisi olarak görülebilir. O halde bilmek, hem normatif içeriği hem bilen kişide açığa çıkan bir mefhum hem de uygun erdemlere yaslanması ile tanımlanabilir. <strong>Bu yaklaşım, “bilgi-erdem”, “epistemik değer-sorumluluk” ve “bilgi-bilen kişi” kavramlarının epistemik analizi konusunda bilme manzaramıza epey katkı sağlamıştır.</strong></p>



<div class="wp-block-image is-style-default"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfdfdfdf-1.png?resize=513%2C288&ssl=1" alt="" class="wp-image-8814" width="513" height="288" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfdfdfdf-1.png?resize=1024%2C574&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfdfdfdf-1.png?resize=300%2C168&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfdfdfdf-1.png?resize=768%2C431&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfdfdfdf-1.png?resize=480%2C269&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dfdfdfdf-1.png?w=1197&ssl=1 1197w" sizes="(max-width: 513px) 100vw, 513px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Belki de bilme eylemi; diğer bilenler, toplumsal bağlam ve tarihsel süreklilik çerçevesinde var olan sosyal bir fenomendir.</p></blockquote>



<p>Elizabeth Anderson, Sandra Harding, Susan Hekman, Helen Logino ve daha birçok başka ismin katkı sağladığı bu yaklaşım, Markisizm ve Sosyal Teori’nin de etkisiyle bilmeye yönelik tarihsel/toplumsal bağlama odaklanmıştır. Asıl olarak Doğallaştırılmış Epistemoloji’nin bir alt çalışma alanı olarak sınıflandırılan bu görüş (birey dışındaki, çevresel olanın bireye etkisi) bilmeye yönelik anlam yüklü ikiliklere de dikkat çekmiştir. (Doğallaştırılmış epistemoloji çıkış noktası olarak çok etkili olsa dahi, günümüzde Sosyal epistemolojinin alt dalı olarak incelenmesi gerektiğini ileri sürülebilir).</p>



<p>Bilen özne, bilmeyi eylemi içerisinde tanıklığa, diğer bilenlere, epistemik kurumlara başvurur veya onların etkisinde kalır. İçinde bulunduğumuz toplumsal ve tarihsel bağlamlar sahip oldukları eşitsizliği kavramlarda da gösteriyor olabilir; belki de bilmeye yönelik epistemik kavramlarımızda öznel/nesnel, kesinlik/yanılabilirlik gibi ikilikler bize göründüğünün çok daha fazla sosyal bir anlam içeriği ile yüklü olabilir. O halde epistemik kavram ve süreçler bu derece toplumsal/tarihsel bağlam ve anlam yüklü kavramlar ile örülüyse veya ondan etkileniyorsa; pür/nesnel bir bilme sürecinden söz edilebilir mi?</p>



<p>Bu yaklaşım “cinsiyet ilişkilileri”, “ezen/ezilen ilişkileri”, “tarihsel sürekliliği” ve “anlam yüklü kavramlar” gibi konuların epistemik analizi konusunda bilme manzaramıza epey katkı sağlamıştır.</p>



<div class="wp-block-image is-style-default"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dddddd.png?resize=524%2C291&ssl=1" alt="" class="wp-image-8808" width="524" height="291" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dddddd.png?resize=1024%2C570&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dddddd.png?resize=300%2C167&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dddddd.png?resize=768%2C428&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dddddd.png?resize=480%2C267&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/dddddd.png?w=1194&ssl=1 1194w" sizes="(max-width: 524px) 100vw, 524px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Belki de bilmek, bir kişinin bilmesine değil, beraberce bilmeye yönelik bir soruşturma ve süreçtir.</p></blockquote>



<p>Belirtmekte de fayda var ki Sosyal Epistemoloji adlı alanın çehresi yakın zamanda da hem disiplin içinden hem de disiplin dışından ciddi bir şekilde etkilenmiştir. Bilhassa Feminist Epistemoloji’nin doğuşu, Erdem Epistemolojisi’nin değerlendirme ve eleştirileri ile Doğallaştırılmış Epistemoloji yaklaşımının yarattığı kısmi basınç bu alana dair disiplin içi etkinin geldiği yerler olarak görülebilir. Sosyoloji, Psikoloji, Bilişsel Bilimler ve Siyaset Bilimi gibi diğer disiplinleri ise disiplin dışı etki kaynakları olarak gösterebiliriz. Bunların yanı sıra Bayesci Epistemoloji ve Oyun Teorisi’nin de etkisini görmezden gelmemek gerekiyor. Bu haliyle Sosyal Epistemoloji’nin epey çok ve farklı bağlantısı olduğunu söyleyebiliriz.</p>



<p>Bilginin toplumsal dolaşımı ve bireyler arası ilişkiler arasındaki pozisyonu çağdaş tartışmaların ana tartışma konularından birini oluşturur. Descartes ile başlayan ve Aydınlanma Dönemi’nin en ciddi konu başlıklarından biri olan bilginin doğası ve imkânı konusu, Sosyal Epistemoloji tarafından toplumdan yalıtık olmak ve bireysel bir mekanizmaya indirgenmek ile eleştirilmiştir. Açıktır ki Descartes’in projesi bir anlamda başarısız olmuştur; bilgi, bilen öznenin sahip olduğu <strong>“evrensel ve mekanik”</strong> bir bilişsel makineyi anlamak yoluyla daha iyi kavranılabilir hale gelmemiştir. Çünkü bilgi başka bir yönüyle bilenler-arasında doğar, dolaşır, hareket eder ve dil ile beraber taşınarak bazen yönlendirilip bazen bastırılır. Yani bilen öznenin onu nasıl ürettiğinin toplumsal bir arka planının olmasına ek olarak o, diğer bilenlerle ilişkili olan özerk ve toplumsal bir var oluşa da sahiptir.</p>



<p>İnsanların inançlarını, epistemik bir karşılıklı ilişki içinde nasıl edindiği, inançların nasıl oluştuğu, nasıl bir yapıda var olduğu gibi konuların yanı sıra; epistemolojinin temel unsurları olarak görülen doğruluk, inanç, gerekçelendirme gibi kavramlar ile tanıklık, duyu verisi, muhakeme, iç görü vb. temel kaynakların epistemik işlevi üzerine daha çok odaklanmamız gerekiyor. Elbette bu odaklanma çabası Gettier Problemi, İçselcilik-Dışsalcılık tartışmaları veya diğer çağdaş tartışmaları görmezden gelmemizi gerektirmez. Ancak öyle görülüyor ki felsefenin temel disiplinlerinden biri olan epistemoloji son 20-30 yıl içinde çok ciddi bir kabuk değişimi yaşamıştır. Artık <strong>“bilmeyi-bilmenin”</strong> ötesine geçerek <strong>“bilmeyi-beraberce bilme”</strong> üzerinde durduğumuz söylenebilir.</p>



<div class="wp-block-image is-style-default"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/books-768426_1920-1.jpg?resize=479%2C319&ssl=1" alt="" class="wp-image-8794" width="479" height="319" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/books-768426_1920-1.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/books-768426_1920-1.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/books-768426_1920-1.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/books-768426_1920-1.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/books-768426_1920-1.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/books-768426_1920-1.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/books-768426_1920-1.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 479px) 100vw, 479px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<h2 class="wp-block-heading">Sonuç</h2>



<p>İnançlarımızın toplumsal kurumlar ile beraber mevcut ilişkiler ağındaki işlevini, bazen demokrasi başlığı bazen komplo teorileri ile beraber incelememiz mümkün. Bazen ise inançlarımızın nasıl bir epistemik ağ içerisinde dolaştığına odaklanarak bir YouTube kanalının nasıl popüler hale geldiğini, dolandırıcılık yapan kişilerin bunu nasıl başardığını, kanaat önderlerinin kendilerini nasıl da güvenilir bir pozisyona bürüdüklerini, politikacıların güvenilirliğine dair inançlarımızın nasıl oluştuğunu, komplo teorileri gibi yanlış inanç çıktılarının nasıl yayıldığını veya bunlara benzer konuları (Bayesçi yaklaşımında yardımı ile) daha yakından inceleme imkânımız var. Bunu yaparken matematiksel modellemeler ve <a href="https://evrimagaci.org/oyun-teorisi-1-oyunlar-ve-oyunlarin-modellenmesi-442" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Oyun Teorisi</a> gibi yaklaşımlardan da faydalanıyoruz.</p>



<p>Tüm bu tartışmalar gösteriyor ki, “bilme”nin bizzat kendisi de çağa ayak uyduruyor. Bugün bilgi, epistemik topluluklar içinde, çoğu zaman düşük bilişsel emek-faaliyet ile teşvik edilerek online bir yatakta akış gösteriyor. Epistemologlar olarak bu gerçekliğe gözlerimizi kapayamayız – ki Sosyal Epistemoloji de bu gerçekliği analiz etme ve pratik ödevler çıkarma konusunda üzerine düşenleri yapmaya başladı gibi duruyor. Öyle görülüyor ki <a href="https://evrimagaci.org/epistemologlar-komplo-teorilerini-gormezden-gelmemeli-onlarla-mucadele-etmeli-9934" target="_blank" rel="noreferrer noopener">yalan haberler, sosyal medya politikaları, bilimsel toplulukların işleyişi ve bazı istismar suçlarının doğrudan epistemik bir arka planı olduğunu fark etmemiz önemlidir</a>. Epistemoloji bu türden toplumsal problem ve durumlara yüzünü dönerek bir anlamda felsefenin toplumsal olan ile ilişkisinin hala canlı olduğunu göstermektedir. Ayrıca unutulmamalıdır ki, halihazırda pandemi günlerindeyiz; insanlar gerek örgün eğitim gerek iş hayatı gerekse gündelik hayatta başkalarının inançları ve bilgi iddialarına hiç olmadığı kadar daha muhtaç görünüyor ve belki de bazı inançlara maruz kalıyor. <strong>Bu yaklaşım, bilmenin diğer bilenlerle zorunlu bağı, toplumsallığı, bilme unsurlarının oluşumu, bilmenin formelleştirilerek ele alınması gibi konuların epistemik analizi konusunda bilme manzaramıza epey katkı sağlamıştır.</strong></p>



<p>Bazen bir şeyin doğru olmasını isteriz, bazen ise bir bilginin gerçek olmamasını dileriz. Kimi zamanlar bildiğimizi düşündüğümüz şeye daha sık sarılır kimi zamanlar ise bilgiden mahrum bırakılırız. Bilginin pür rasyonel bir süreç olmaktan çok daha fazlası olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Eğer bir şeyi bildiğinizden gerçekten emin olmak isterseniz Erdem Epistemoloji, Doğallaştırılmış Epistemoloji, Feminist Epistemoloji, Dini Epistemoloji ve Sosyal Epistemoloji gibi yaklaşımların her birinin işaret ettiği noktayı göz önüne almalısınız; elbette Şüpheciliğe yönelik diğer yaklaşımları da dikkate alan bir biçimde…</p>



<p>Epistemologlar artık epistemik manzaramızın tüm ayrıntılarını ve bağlamlarını daha net görebilmek için geriye doğru şöyle bir kaç adım atarak bir tür meta-epistemolojiye daha çok odaklanmak zorunda gibi görünüyor. Artık ele aldığımız soru bir anlamda, “bilmeyi bilmenin” tam olarak ne anlama geldiğiyle ilişkidir.</p>



<p>Tüm bu konulara dair daha ayrıntılı bir okuma, kaynaklar ve atıflar için <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kategori/epistemoloji/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">şuraya tıklayabilirsiniz</a>.</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilmeyi-bilmek-ne-demektir-taner-beyter/">“Bilmeyi Bilmek” Ne Demektir? – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Ölmek İstiyorum”: Ötanazi Nedir? Ötanazi, Ahlaken Nasıl Temellendirilebilir? – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ Ölüm, insanlık olarak, en ciddiye aldığımız konulardan biridir. Buna bağlı olarak birçok kültür ve toplum, ölüme yönelik farklı türden yaklaşımlar geliştirmiş ve açıklamalar sunmaya çalışmıştır. Dolayısıyla ölüm gibi ağır bir konunun felsefi olarak kapsamlı bir incelemeye tabi tutulması ve bu sırada birçok açıdan dikkat çekici soruları da beraberinde getirmesi oldukça anlaşılırdır. Ölüm, (en azından şu an için) kaçma şansımız olmayan bir “şey”dir. Onu bireysel olarak deneyimler ve başkasına devredemeyiz. Ölümü bir “deneyim” olarak niteledik; fakat ölümün bir deneyim olup olmadığı da aslında pek açık değildir; çünkü ölüm, bir anlamda, bu dünyanın ve dolayısıyla tüm deneyimlerimizin sonu anlamına gelir. Bu sebeple
The post “Ölmek İstiyorum”: Ötanazi Nedir? Ötanazi, Ahlaken Nasıl Temellendirilebilir? – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/amisha-nakhwa-425135-unsplash.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>“Ölmek, İstiyorum”:, Ötanazi, Nedir, Ötanazi, Ahlaken, Nasıl, Temellendirilebilir, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://evrimagaci.org/olum-nedir-neden-yaslaniyoruz-neden-oluyoruz-86" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Ölüm, insanlık olarak, en ciddiye aldığımız konulardan biridir.</a> Buna bağlı olarak birçok kültür ve toplum, ölüme yönelik farklı türden yaklaşımlar geliştirmiş ve açıklamalar sunmaya çalışmıştır. Dolayısıyla ölüm gibi <em>ağır</em> bir konunun felsefi olarak kapsamlı bir incelemeye tabi tutulması ve bu sırada birçok açıdan dikkat çekici soruları da beraberinde getirmesi oldukça anlaşılırdır.</p>



<p>Ölüm, (en azından şu an için) kaçma şansımız olmayan bir <strong>“şey”</strong>dir. Onu bireysel olarak deneyimler ve başkasına devredemeyiz. Ölümü bir <strong>“deneyim”</strong> olarak niteledik; fakat ölümün bir deneyim olup olmadığı da aslında pek açık değildir; çünkü ölüm, bir anlamda, bu dünyanın ve dolayısıyla tüm deneyimlerimizin sonu anlamına gelir. Bu sebeple de onu deneyimlediğimizi söylemek ve bir deneyimi tasvir ettiğimiz gibi tasvir etmek epey zordur.</p>



<p>Tahmin edileceği üzere felsefe, ölüm konusunu oldukça farklı biçimlerde ve bağlamlarda ele almaya devam ediyor. Pratik etik, gündelik yaşamda karşılaştığımız konu, problem ve durumları felsefi bir biçimde inceleme, analiz etme ve çözüm önerisi sunma ile ilgilenen ahlak felsefenin alt çalışma alanıdır. Ölüm, bir anlamda, pratik etik disiplininde bir şekilde sürekli gündemimizde olagelmiştir. Pratik etiğin <a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-suc-oranini-azaltir-mi-10107" target="_blank" rel="noreferrer noopener">idam</a>, <a href="https://evrimagaci.org/kurtaj-etik-olarak-makul-mudur-kurtaj-yanlisi-ve-karsiti-argumanlar-nelerdir-7996" target="_blank" rel="noreferrer noopener">kürtaj</a>, ötanazi ve veganizm gibi konularda sorduğu sorular kabaca şöyle özetlenebilir (ki bu sorular fark edileceği üzere ölüm ile de doğrudan bağlantılıdır):</p>



<ul>
<li><strong>İdam: </strong>Suçlu bir insanı idam etmek/öldürmek ahlaken kabul edilebilir mi?</li>



<li><strong>Veganizm: </strong>Hayvanları öldürüp yemek neden yanlıştır?</li>



<li><strong>Kürtaj: </strong>Anne karnındaki bir fetüsü öldürmek ahlaken makul müdür?</li>



<li><strong>Ötanazi: </strong>Bitkisel hayatta olup yaşam destek fişi ile yaşan birini öldürmek neden ahlaken yanlış görünür?</li>
</ul>



<p>Bu yazımız da özellikle “ötanazi”, yani kelime anlamıyla “iyi ölüm” konusunu, pratik etik çerçevesinde inceleyeceğiz. Ahlak felsefesi ve pratik etik konusuna giriş için <a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesine-etige-giris-neye-gore-kime-gore-7828" target="_blank" rel="noreferrer noopener">şu yazımızı</a>, kürtaj konusuna giriş için ise <a href="https://evrimagaci.org/kurtaj-etik-olarak-makul-mudur-kurtaj-yanlisi-ve-karsiti-argumanlar-nelerdir-7996" target="_blank" rel="noreferrer noopener">şu yazımızı</a> okuyabilirsiniz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Tanımlamalardan Önce Bir Deneyim: Tay-Sachs Hastalığı</h3>



<p>Şu an siz bu yazıyı okurken dünyanın bir çok yerinde farklı yaştaki bir çok insan korkunç acılar çekiyor. Kimileri doğuştan gelen genetik hastalıklardan dolayı kimileri geçirdiği bir kaza sonucunda istenmedik durumlar içinde hayata devam etmektedir. Uzun süredir, mesela 20 yıldır, bitkisel hayatta yaşayan birinin içinde bulunduğu durum hakkında ne söyleyebiliriz? Böyle bir yaşamı kim ister? Veya onu “hayatta” (?) tutmaya devam etmemizin sebebi nedir? Bu sorular, görece zor gibi görünebilir. Ama daha zor soruları içeren konuların alanına girmek de mümkün: Örneğin Tay-Sachs hastalığı gibi!</p>



<p>Tay-Sachs hastalığı, çoğunlukla Doğu Avrupa ulusları ile Yahudi topluluklarda görülen ve anneden bebeğe geçen genetik bir hastalıktır. Tay-Sachs ile doğan bir bebekte belirtiler, genellikle 3 ila 6 ay arasında gösterir; diğer aylardaysa bebek aşamalı olarak görme, duyma ve hareket etme yeteneğini kaybeder. Bebek büyüdükçe gülümsemeyi, ağlamayı, emeklemeyi, sürünmeyi, dönmeyi ve bir şeyler için uzanmayı bırakacaktır. Çoğu Tay-Sachs hastası bebek, ortalama 2 yaşına bastığında nöbetler geçirmeye başlar ve bazen sakatlanır veya felç kalır. Ve üzücü bir şekilde 5 yaşına gelmeden de yaşamını kaybeder.</p>



<p>5 yıllık bir hayat düşünün; acılar ve nöbetlerle geçen 5 yıl… Sonunda ise ölüm sizi beklemektedir. Bu hastalığın kimi türlerin 15 yaşına kadar devam eden ve ölüm ile sonuçlanan bir durum söz konusudur. Söz konusu bu hastalığın başka formalarında ise bebeklerin/çocukların bilişsel yetenekleri, konuşma, görme, duyma gibi yetileri bozulur; konuşma ve hareket etme bozukluğu yaşarlar ve hayatlarına böyle devam etmek zorunda kalırlar.</p>



<p>Şimdi soru şu: Tay-Sachs hastalığının tehlikeli bir türüne yakalanmış bir bebeği, mevcut tıbbi olanakların tedavi edemediği böylesi bir durumda, <strong>acı çekerek yaşatmanın anlamı nedir? </strong>Tıbbi gelişmeleri bir umutla bekleyerek bebeğin acı çekmesini izlemeye devam mı etmek zorunda mıyız? Veya “ilahi bir mucize” umarak 5 yaşına kadar, yani ölümün yüksek bir ihtimal olacağı anı beklemek ahlaken doğru mu?</p>



<p>Tüm bu soruları bir kenara bırakalım ve işin öteki tarafına bakalım: Eğer bebeğin ölüm ile sonuçlanan böylesi korkunç bir<strong> “yaşam” </strong>sürmesini istemiyorsak, ötanazi konusunda son karar kimin olmalıdır? Anne karnındayken bu hastalığa yakalandığını bildiğimiz bir bebeği kürtaj ile almazsak, ahlaken büyük bir yanlış içinde olduğumuz söylenebilir mi?</p>



<p>Peki ötanazinin suiistimal edilmesine karşı neler yapabiliriz? Örneğin Naziler, ötanazi yasası çıkararak ötanaziyi suiistimal etmişlerdir.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/baby-623417_1920-1.jpg?resize=544%2C405&ssl=1" alt="" class="wp-image-8909" width="544" height="405" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/baby-623417_1920-1.jpg?resize=1024%2C762&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/baby-623417_1920-1.jpg?resize=300%2C223&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/baby-623417_1920-1.jpg?resize=768%2C571&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/baby-623417_1920-1.jpg?resize=1536%2C1142&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/baby-623417_1920-1.jpg?resize=480%2C357&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/baby-623417_1920-1.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 544px) 100vw, 544px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Tay-Sachs gibi birçok farklı hastalık daha mevcut, örneğin genetik bir durumun söz konusu olmadığı ve geçirdikleri kazalar sonucunda felç kalan insanların var olduğunu hepimiz biliyoruz. Bilinen bir örnek olarak, geçirdiği kaza sonucunda felç kalan ve 29 yıl boyunca ötanazi talebi reddedilerek <strong>zorla yaşatılan</strong> Ramón Sampedro’yu düşünün.<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-1">[1]</a></sup> Yaşam kalitesinin kalmadığı, tuvalet ihtiyacını bile başkasından yardım alarak yaptığını, bu yaşamın insanca bir yaşam olmadığını düşünen felçli bir insan, şüpheye yer bırakmayacak şekilde yardımlı intihar yani ötanazi talebinde bulunuyor: Onu zorla yaşatmanın anlamı nedir? Korkunç acılar çeken ve yaşam kaliteleri alt üst olan insanların, yaşam hakkı kadar yaşam vazgeçme yani ötanazi hakları da olması gerekmez mi?</p>



<p>Bahsettiğimiz tüm bu sorular epey zordur; duygusal ve vicdani süreçlerin, ötanazi ve kürtaj gibi durumlarda, sahip olduğumuz felsefi pozisyon veya konuya yaklaşma tarzımıza etki etmemesi neredeyse imkansızdır. Hayatta öyle durumlar var ki, bazı konuları deneyimlemeden de üzerine düşünmemiz, bizzat bu acı verici durumlar ile yüz yüze olan insanları daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.</p>



<p><strong>Bu nedenle bireysel bir uyarıda bulunmama izin verin: </strong>Bu yazının yazarı olarak ben, birçok dernekte görev aldım ve insanların ne tür zorluklarla mücadele ettiğine şahit oldum. Oldukça özel durumların söz konusu olduğu, ailesinden bir bireyin veya bizzat kendi bebeğinin çektiği acılarla yüz yüze olan ve mücadele veren insanların yaşadığı zorluklara dair, felsefe adı altında küstahça yorumlar yapıyor gibi görünmek istemem. Bu yazıda cümlelerimi çok dikkatli seçeceğim; ancak buna rağmen eğer kıracağım biri olursa, şimdiden özür dilerim.</p>



<p>Tay-Sachs hastalığı ve Sampedro örnekleri birbirlerinden farklı durumlara işaret ediyor ve farklı değerlendirmeleri gerektiriyor gibi görünüyor. Bu iki örnek ve başkaca örnekleri görmezden gelmek veya seçim yapmamak epey zor görünüyor; bu sebeple felsefi çözümlememizi yaparken epey dikkatli olmamız gerek. İzninizle temel tanımlarımız ve kavramlarımıza dönelim, daha sonra ise argüman yapılarını tanıtalım ve ötanazi hakkına dair görece uzun soluklu bir felsefi soruşturmaya girişelim.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Ötanazi Nedir?</h3>



<p>Ötanazi, yani en kaba tabiriyle bireyin acısız bir ölüm için çevresinden yardım talep etme durumu; tıp etiği, psikoloji ve hukuk gibi birçok farklı disiplini de ilgilendiren, oldukça hassas bir etik problemdir. <strong>Ötanazi, bireyin kendi özgür iradesiyle karar vererek, sahip olduğu yaşamına son vermek için iyi ve acısız bir ölümü tercih etmesidir.</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading">Ötanazi Türleri</h3>



<p>Literatürde ötanaziye dair 3 farklı sınıflandırmaya rastlamak mümkündür:</p>



<ul>
<li>Gönüllü ötanazi,</li>



<li>İstem-dışı ötanazi,</li>



<li>irade-dışı ötanazi</li>
</ul>



<p>Ötanazi ile ilgili olarak yukarıda verdiğimiz genel tanım, aslında tam olarak <strong>“Gönüllü Ötanazi”</strong> tanımına denk düşmektedir. Gönüllü Ötanazi, bireyin;</p>



<ul>
<li>yeterince bilgilendirilmiş olması,</li>



<li>durumunu değerlendirecek bilişsel kapasiteye sahip olması,</li>



<li>durumunu değerlendirmek için psikolojisinin elverişli olması,</li>



<li>özgür iradesiyle karar vermiş olması,</li>



<li>mevcut hastalığının tedavisinin olmaması,</li>



<li>ötanazi beyanında şüpheye yer bırakacak bir durum olmaması,</li>



<li>farklı uzman doktorlarca söz konusu hastalığa veya duruma dair görüş birliğinin olması</li>
</ul>



<p>gibi şartların sağlandığı durumda yaşamına son vermek için çevresinden (genellikle doktorlar ve sağlık çalışanlarından) yardım talep etmesidir.</p>



<figure class="wp-block-embed is-type-rich is-provider-twitter wp-block-embed-twitter"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<blockquote class="twitter-tweet" data-width="550" data-dnt="true"><p lang="tr" dir="ltr">Gönüllü ötanazinin, yani bireyin kendi özgür iradesiyle karar vererek, sahip olduğu yaşamına son vermek için iyi ve acısız bir ölümü tercih etmesinin, temel bir hak olduğunu düşünüyor musunuz?</p>— Evrim Ağacı (@evrimagaci) <a href="https://twitter.com/evrimagaci/status/1365629776208273408?ref_src=twsrc%5Etfw">February 27, 2021</a></blockquote>
</div></figure>



<h3 class="wp-block-heading">Ötanazi vs. İntihar</h3>



<p>Bu haliyle ötanaziyi, <a href="https://evrimagaci.org/yasam-ve-olum-sarkaci-insanlar-neden-intihar-ediyor-intihar-dusuncelerini-ve-girisimlerini-nasil-onleyebiliriz-9458" target="_blank" rel="noreferrer noopener">intihar ile karıştırmamak</a>, tartışmanın sınırları açısından önemlidir. <strong>İntihar</strong>, bireyin bizzat kendi elleriyle kendi yaşamından vazgeçmesine yönelik bir <strong>fiil</strong> olup kişinin ruhsal veya fiziksel durumu ilk etapta mevzubahis değildir.<strong> Ötanazi </strong>ise bireyin tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanması veya benzer bir durumda olması söz konusu olduğunda, kendi yaşamından vazgeçmek için başkalarından <strong>yardım talep etmesi</strong>dir.</p>



<p>Elbette bu tanım, kendi içinde potansiyel bir zorluk barındırmaktadır; kimileri yaşlanmalarının sonucu olarak hayat kaliteleri ciddi oranda düştüğünden dolayı kendi yaşamından vazgeçmek için ötanaziye başvurmak isteyebilir. Ötanazi için bireyin beyin ölümünün gerçekleşmemiş olması (beyin ölümü gerçekleşen bireyin, hukuki anlamda ölü sayılmasından dolayı ölüm hakkından söz edilemeyeceği için), kişinin tedavi edilemeyen hastalığının olması ve bireye acı veren bir hastalığının olması şartları da bize göre ötanazinin sınırları çizmek için tek başına yeterli görünmemektedir.<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-2">[2]</a></sup> Çünkü bu durumların hepsinin karşılanmadığı durumlarda da birey belli türden etik gerekçelerle ötanazi talep edebilir. Örneğin, birey, fiziksel ya da ruhsal bir acı hissetmemesine rağmen sırf başkalarından sürekli yardım isteyerek yaşamını devam ettirmeye dayalı bir hayattan vazgeçmek isterse bu, ötanazi olarak tanımlanamaz mı? Bize, tanımlanabilir gibi görünmektedir. Ancak öncelikle ötanazinin hastalık ve acı verme durumlarıyla beraber incelenmesi yönündeki geleneksel girişle başlayalım.</p>



<p>Unutmadan eklemekte fayda var; halihazırda Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Kanada, ABD’de ve Avustralya’daki bazı eyaletler ötanaziye belli şartlar altında izin vermektedir. <strong>Türkiye’deyse TCK 1997 Tasarısı’nda ve Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 13. maddesinde ötanazi yasaklanmıştır.</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading">İstem-dışı Ötanazi</h3>



<p>İstem-dışı ötanazi genellikle Naziler’in uygulamaları ile anılan, bireylerin kendi hayatlarından vazgeçmelerine yönelik bir beyanda bulunmamalarına rağmen onların hayatlarına belli anlamda değer biçerek ötanaziyi gündeme getirmek şeklinde yorumlanmıştır. Bu bir anlamda açıkça cinayettir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">İrade-dışı Ötanazi</h3>



<p>Bunun yanı sıra irade-dışı ötanazi, etik anlamda çok daha dikkat çekicidir. Birey hayatından vazgeçmeye yönelik bir beyanda bulunabilecek durumda değildir. Örneğin; bir bebek, ağır zihinsel engelli biri veya bitkisel hayattaki bir hastaya bakarak, onların yaşamlarından vazgeçmelerine yönelik bazı kararlar alıp uygulamaya koyarız veya vicdanen kendimizi ötanazi yapmak zorunda hissederiz. Bir nevi çocuklarını korumaya yönelen anne-baba gibi davranarak ebeveyn yaklaşımına benzer bir motivasyonla hareket ederiz.</p>



<p>Bu yazımızda, öncelikli olarak gönüllü ötanaziyle ilgileneceğiz, diğer ötanazi türlerini yazı kapsamının biraz dışında tutmaya çalışacağız.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/mouth-guard-4955470_1920.jpg?resize=536%2C356&ssl=1" alt="" class="wp-image-8913" width="536" height="356" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/mouth-guard-4955470_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/mouth-guard-4955470_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/mouth-guard-4955470_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/mouth-guard-4955470_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/mouth-guard-4955470_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/mouth-guard-4955470_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 536px) 100vw, 536px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h3 class="wp-block-heading">Ötanazi: Hangi Yöntem? Öldürmek mi, Ölmeye Bırakmak mı?</h3>



<p>Ötanazi üzerine yapılan tartışmalarda konuyu etik çerçevede ele almamıza imkan sağlayan ilk başlıklardan biri <strong>“yöntem” </strong>sorunuyla başlar. Ötanazi uygulanırken bireyin ölümüne sebep verecek bir eylem içerisinde bulunulması veya bireyin tedavi uygulanmayarak ölüme bırakılması durumları “Aktif ve Pasif Ötanazi”ayrımı olarak bilinir. <strong>Aktif ötanazi</strong>de bireyin ölümü dışardan bir eylemle gerçekleşmiştir ve birey öldürülmüştür. <strong>Pasif ötanazi</strong>de ise bireye ağrı dindirici ilaçlar dışında herhangi bir tedavi uygulanmamış olup birey ölmeye bırakılmıştır.</p>



<p>Peki bu iki eylem arasında etik anlamda bir ayrım yapmak mümkün mü? Öldürmek ile ölmeye bırakmak ahlaki anlamda birbirine denk bir ahlaki doğru veya ahlaki yanlış mıdır?</p>



<p>Aktif ötanazinin niçin kabul edilebilir olduğunu görmek için, pasif ötanazinin niçin uygun ve makul olabileceğinden yola çıkarız: Pasif ötanazi, insanları acılardan kurtarır ve kendi yaşamları hakkındaki kararlarına saygı gösterir. İnsanların ölmesine izin vermek (yani pasif ötanazi), uzun zaman alabilir ve bu süre istenmeyen ıstıraplarla dolu olabilir. İnsanları öldürmek, onlar ölmek istediklerinde, bizzat onların bu amaç ve isteğine bizi doğrudan ve hızlıca ulaştırır. O halde görünen o ki, pasif ötanaziye izin verilebilirse, aktif ötanaziye de izin verilebilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Öldürmek ile Ölmeye Bırakmayı Düşünmek</h3>



<p>Kimileri için aktif ötanazi, yani bir bireyi öldürme eylemi kulağa ve sezgilerimize daha kötücül görünmektedir. Öldürme ve ölüme izin verme durumlarının kendisinin ahlaki bir ayrım içermekte olduğu fikri temel sezgilerimize yaslanan bir fikir gibi görünür.</p>



<p>Ancak ahlaki eylemleri sonuçları üzerinden değerlendiren <strong>Sonuççu</strong> (İng: “consequentialism”) bir etik çerçeveye sahipseniz; aktif ve pasif ötanazi arasında ahlaki bir ayrım görme eğiliminde olmanız beklenmez. Sonuççu etik çerçeve, eylemler arasındaki ayrımları sonuçlardaki farklar üzerinden değerlendirir. Eğer sonuç olarak bireyin ölümü gerçekleşiyorsa, ortada ahlaki bir ayrıma gerek yok gibi görünmektedir.</p>



<p>Ancak diğer yandan etik sınırlarımızı çizerken ödevleri de göz önünde bulundurma eğiliminde olduğumuzu düşünelim. <strong>Kant</strong>’ın ahlaki görüşlerinin izlerini taşıyan bu eğilim, başkalarına karşı davranışlarımızda belli başlı ödevlerimiz olduğunu kabul ederek bu ödevler arasında negatif ve pozitif ayrım yapmayı tercih eder. Başka bireylere zarar veren ve olumsuzluk yaratan eylemlerden kaçınmak, bu eylemleri yapmamak <strong>negatif ödev</strong>, başka insanlara olumlu ve yararlı sonuçlar doğuracak eylemlerde bulunmak ise <strong>pozitif ödev</strong> olarak tanımlanabilir. Pasif ötanazi bu çerçevede, negatif ödeve göre hareket ediyor gibi görünürken, aktif ötanazi bir müdahale ve eylem barındırdığı için pozitif ödev gibi görünmektedir.<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-3">[3]</a></sup></p>



<p>Ancak buradaki sorun, hangi gerekçelerle bu eylemleri olumlu görüp pozitif veya olumlu görmeyip negatif ödev kategorisine dahil edebileceğimizden ziyade hangi etik kuramın daha akla yatkın görüneceğidir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Eylem ve Eylemsizlikler Doktrini</h3>



<p>Aktif ve pasif ötanazi arasındaki bu ayrım bizi <strong>“Eylem ve Eylemsizlikler Doktrini”</strong> tartışmasına götürmektedir. Belli bir eylemi gerçekleştirmek (beyni olmadan doğan bir çocuğu öldürmek) ile o eylemi gerçekleştirmemek (beyni olmadan doğan çocuğu öldürmemek ve tedavi etmeyi bırakmak) aynı sonuca varsak dahi ahlaki bir ayrım gerektirir mi?</p>



<p>Eylemleri, özgül bazı ahlaki kuralları ihlal edip etmediğine göre değerlendiriyorsanız, eylemler ile eylemsizlikler arasında ahlaki bir ayrım olduğunu düşünüyorsunuzdur. Ancak eylemleri sonuçlarına göre değerlendiren etik bir çerçeveye (mesela Sonuççu Kuram’a) eğilimliyseniz, eylemler ile eylemsizlikler arasında ahlaki bir ayrıma gitme gereği görmezsiniz. Bu çerçevede eylemsizlikler de belirli bazı sonuçlardan bağımsız düşünülemez ve bir tercih olarak görünür. Bu görüşte “Eylem ve Eylemsizlikler Doktrini” geçerliliğini yitirmektedir. Konuya daha yakından bakmak için aktif ve pasif ötanazi arasında ahlaki bir ayrıma gitmemizin pek makul olmadığı fikrini öne süren <strong>Rachels’in Argümanı</strong> ile devam edelim. Bu argüman, ötanaziye dair felsefe literatürümüzde önemli bir ağırlığa sahiptir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Rachels’in Argümanı</h3>



<p>James Rachels, böyle bir ayrıma gitmemizin ve aktif ötanaziyi pasif ötanaziye göre daha kötücül görmemizin pek makul olmadığını düşünmektedir. Rachels, bir kişiyi öldürmek ile onu ölüme terk etmek arasında ahlaki bir ayrım olmadığını ve öldürmenin ölüme terk etmekten daha kötü olmadığını ünlü Smith ve Jones örneği ile ifade etmeye çalışır.<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-4">[4]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>(…) Birinci örnek durumda Smith, eğer altı yaşındaki kuzenine kötü bir şey olursa büyük bir mirasa konabilecek durumdadır. Bir akşam çocuk banyo yaparken Smith gizlice banyoya girer ve çocuğu boğarak olaya kaza süsü verir. İkinci örnek durumda Jones da altı yaşındaki kuzenine kötü bir şey olursa büyük bir mirasa konabilecek durumdadır. Smith gibi Jones da gizlice banyoya sızmayı ve çocuğu banyoda boğmayı planlamaktadır. Ancak tam da Jones banyoya gizlice girdiğinde çocuğun ayağının kaydığını ve başını sertçe yere vurarak yüzükoyun banyo küvetinin içine düştüğünü görür. Jones bu duruma seviniyor, çocuğun başını yeniden suya doğru iterek onun öldüğünden emin olması gerekir mi diye bekliyor ancak buna gerek kalmıyor. Jones, çocuğu sadece izler ve hiçbir şey yapmazken, çocuk çırpınıp “tesadüfen” boğuluyor.</em></p>
</blockquote>



<p>Rachels, bu örneği üzerinden bizi düşünmeye sevk ederek, Smith’in çocuğu öldürme eylemine girişerek Jones’un ise hiçbir şey yapmaksızın sadece ölmesine izin vererek aynı sonuca ulaştığına dikkat çekiyor.</p>



<p>Bu iki eylem arasındaki tek fark, bir yöntem farkı gibi görünmektedir. Öldürme ve ölüme bırakma arasında bir ahlaki ayrıma gitmek için gerekçeye ihtiyacımız kalmış mıdır? Smith’in Jones’a ya da Jones’un Smith’e göre daha az veya daha çok kınanabilir bir davranış içinde olduğunu iddia edebilir miyiz?</p>



<p>Rachels, ilk bakışta haklı görünmektedir, örnekteki iki kişi de aynı dürtüyle yani kişisel kazanç elde etmek için farklı yöntemlerle aynı sonuca varmıştır. Rachels’in yapmak istediği öldürmenin yani aktif ötanazinin ölmeye bırakmaktan, yani pasif ötanaziden, daha kötü olduğu argümanına karşı çıkmaktır. Rachels’in Argümanı, Sonuççu bir çerçeve ile oldukça paralel ve tutarlı görünmektedir. Eğer birinin ötanazi seçiminin ahlaken doğru olduğu yargısına ulaştıysak bunun aktif ötanazi mi yoksa pasif ötanazi mi olduğu pek önemli görünmemektedir. Hatta öyle ki böyle bir yargıya varıldığı takdirde öldürmenin kendisi değil, öldürmemenin kendisi ahlak-dışı görünebilir; bu ilk başta oldukça makul görünmektedir.</p>



<p>Ama bundan emin olabilir miyiz? Her ne kadar Rachels haklı gibi görünse de karar vermek için aceleci davranmamız iyi olabilir.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="683" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/road-3133502_1920-1.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1" alt="" class="wp-image-8916" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/road-3133502_1920-1.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/road-3133502_1920-1.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/road-3133502_1920-1.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/road-3133502_1920-1.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/road-3133502_1920-1.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/road-3133502_1920-1.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/road-3133502_1920-1.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h3 class="wp-block-heading">Rachels’i Eleştirmek: Sonuçculuğu Anlamak</h3>



<p>Kamm, Smith ve Jones’un eylemlerinin ahlaki olarak denk olsa bile, ahlaki bir ilke olarak öldürmek ve ölüme göz yummanın birbirine denk olduğu yönünde bir çıkarıma ulaşamayacağımızı iddia eder. Kamm, Smith ve Jones’un eylemleri arasında ahlaki fark olup olmadığını anlamak için farklı bir senaryo sunar: Boğulan çocuğu hayata döndürme şansımız olduğunu düşünelim. Kamm, çocuğu hayata döndürmek için, (bizzat öldürme eylemini gerçekleştiren) Smith ile (ölüme izin veren) Jones’u öldürmemiz gerekseydi; çocuğu hayata döndürmek için Smith’in öldürülmesine izin verilebileceği ancak Jones’un öldürülmesine izin verilemeyeceğini düşünmektedir.</p>



<p>Gerçekten de çocuğu kurtarmak için Jones’u öldürme tercihimiz olsaydı, bunu tercih etmemiz ahlaken doğru olur muydu?</p>



<p>Birçok kişi bu soruyu ele alırken, çocuğu kurtarmak için Jones’u öldürme hakkımız olmadığını çünkü onun yalnızca izlemek ve izin vermek ile yetindiğini ancak Smith’i yani bizzat elleriyle boğma eylemini gerçekleştiren kişi olduğu için onu farklı bir şekilde değerlendirmemiz gerektiğini düşünecektir. O halde bu iki eylem arasında temel bir farklılık varmış gibi görünüyor; Rachels yanılıyor olabilir.</p>



<p>Peki zarar vermek (öldürmek ya da kötülük yapmak) ile zarara göz yummak-izlemek (ölümü engellememek ya da kötülüğü engellememek) arasındaki ayrım sonuçlar üzerinden değerlendirerek kolayca cevaplanamaz mı? Quinn gibi düşünürler, zarar vermek ile zarara göz yummanın farklı türden hakları ihlal ettikleri için, ahlaken farklı statülerde olduğunu düşünenlerdendir. Tüm şartlar eşitken, zarar vermek zarara göz yummaktan daha güçlüdür ve daha büyük bir hak gaspına denk düşer.</p>



<p>Örneğin zarar verme eylemini gerekçelendirmek ve haklı çıkarmak, gerek açıkça hatırlanan deneyimlerimize yaslanarak gerekse sezgisel olarak, zarara göz yummayı gerekçelendirmek ve haklı çıkarmaktan daha zordur. Örneğin, Smith ve Jones’un mahkemeye çıktığını düşünelim. Smith’in yapamayacağı bir şekilde Jones kendini savunmaya şöyle başlayabilir; <em>“Ben banyoya girdiğimde çocuk zaten ölmek üzereydi, ben hiçbir şey yapmamışken ölmek üzere olduğunu gördüm.”, “Yetişsem de kurtaramayabilirdim zaten, neredeyse boğulmuştu.”</em> gibi bir savunma yapabilir. Bu savunmaların Jones’u haklı çıkaracağını iddia etmiyoruz; ancak en azından, Smith’e göre daha iyi bir savunma yapmasının daha mümkün olduğu (veya Smith’in çok çok daha kötü bir savunma yapmak zorunda kalacağı veya iyi bir savunma yapmasının zor olduğu) sonucuna ulaşabiliriz.</p>



<p>İznimiz olmadan polisin evimize girmesi temel bir hakkımız olan mahremiyet hakkımızın ihlal edilmesidir. Diğer yandan komşularımızın iznimiz olmadan evimize girmesi de temel bir hakkımız olan mahremiyet hakkımızın ihlal edilmesidir. Bu iki hak gaspından ilkinin gerçekleşmesi, ikincisinin gerçekleşmesinden daha kolay olup, ahlaken daha kötüdür. Quinn, bunun sebebini şöyle açıklar: Bir hakkın ihlal edilmesiyle (komşuların izinsiz evimize girmesi), bir hakkın yok sayılması (polisin evimize girmesi) aynı ölçüde ve değerde kötülük içermez. Bir hakkın ihlal edilme sebebi ve oluşan zarara göre ahlaki suçlama yapılır.</p>



<p>Bu örnekte olduğu gibi, sonuçları itibariyle aynı olan iki eyleme karşı ahlaken daha farklı tavırlar takınmamız, Sonuççuluk ve Rachels’in Argümanı’nı reddetme yönünde bir sebep olabilir gibi duruyor. Rachels’e yönelik daha ayrıntılı eleştiri yazımızı okumak için <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sonucculuku-anlamak-rachelsi-elestirmek-taner-beyter/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">tıklayın</a>.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Sonuççuluk (“Consequentialism”) ve Bazı Faydacılık Türleri</h3>



<p>Peki Sonuççuluk nedir? Sonuççuluk, kendi içinde farklı etik kuramlar barındıran geniş bir perspektiftir. Ana ilke olarak bir eylemin ahlaki değerinin, o eylemin sonuçları tarafından belirlendiğini öne sürer. Biz yazımızda hem Sonuççuluk hem de Ahlaki Doğacılığı bir şekilde bünyesinde barındıran <strong>Eylem Faydacılığı </strong>(İng: “act utilitarianism”) üzerinden konuyu ele alarak devam edeceğiz.</p>



<p><strong>Eylem faydacıları, </strong>doğru olanın ne olduğunu bilmek için hayatlarımızdaki olguları bilmek isteyecekleri için Ahlaki Doğacılık ile tutarlı görünmektedirler.<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-5">[5]</a></sup> Faydacılar genellikle bir ön kabul olarak nihai olarak iyi olanın haz ve mutluluk ile eşdeğer olduğunu düşünme eğilimindedir. Onlara göre bir insana neden mutlu olmak istediğini sormanın bir anlamı yoktur; çünkü onlar mutsuz olmaktansa mutluluğun kendiliğinden bir amaç olarak iyi olduğunu düşünürler. Her ne kadar haz ve mutluluğun aynı şey olmayacağı yönünde bir itiraz makul görünse de şimdilik bunu bir kenara koyalım.</p>



<p>Eylem faydacılığına yönelik bir diğer itiraz, bu kuramda, seçimlerimiz arasında daha iyi olana ulaşabilmemiz için açık bir formülasyonun öne sürülmemiş olduğunu ileri sürer. Ancak açık bir formülasyon olmasa dahi Faydacılık için genel eğilim <strong>“Fayda İlkesi” </strong>olarak bilinir. Jeremy Bentham şöyle söylemektedir:<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-6">[6]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Bir eylemin, toplumun mutluluğunu arttırma eğilimi, onu azaltma eğilimden yüksekse (…) o zaman o eylemin faydacılık ilkesiyle tutarlı olduğu söylenebilir.</em></p>
</blockquote>



<p>Bu ilkeye göre eylemlerimiz mutluluk doğurduğu ve mutluluk ile uyuştuğu ölçüde doğru, uyuşmadığı ölçüde yanlış olmalıdır. Bu noktada sadece eylemi gerçekleştiren birey değil, bu eylemden etkilenen herkes göz önüne alınmalı ve genel eğilimde<strong> “toplam fayda miktarının arttırılması”</strong> hedeflenmelidir. Faydacılığın olumlu yönleri şunlardır:</p>



<ul>
<li>Mutluluğun/Hazzın amaçlanan şey olması sağduyumuz ile bir dereceye kadar tutarlı görünmektedir. Herkes bir şekilde mutluluğun değerini kabul eder.</li>



<li>Aynı zamanda toplam faydayı göz önüne almakta bencilliği dışlar ve bir ölçüt olarak toplumda işlevsel olabilir.</li>



<li>Fayda ilkesi, Kantçı anlamda evrenselleştirilebilir bir nitelik olmada başarılıdır.</li>



<li>Bazı eylemlerimizde sonuçlardan bağımsız hareket etmemiz arzulanmayan sonuçlar doğurabilir.</li>
</ul>



<h3 class="wp-block-heading">İtirazlar ve Problemler</h3>



<p>Tüm bunların yanı sıra bu görüş kendi içinde bazı problem ve itirazlar da barındırmaktadır:</p>



<ul>
<li>Mutluluk/Haz, ölçülebilir gibi görünmemektedir. Mutluluk kaynağı olduğunu düşündüğümüz şeylerden hangisinin daha büyük mutluluk olduğuna dair nesnel bir ölçüt yok gibi duruyor. Örneğin aç sokak kedilerini beslemek, çöp toplamak ya da ekmek israfına karşı mücadeleye girişmek arasında hangisinin daha büyük mutluluk doğurduğu belli değil gibi görünüyor.</li>



<li>Toplam haz miktarını artırmak için; mutluluk sahibi olabilecek birey sayısı mı arttırılmalı yoksa az sayıdaki bireyin mutluluğu arttırılarak toplam mutluluğu arttırmak yeterli mi? Bunlardan hangisinin daha tercih edilebilir olduğu pek açık görünmüyor. Sonuçta iki durumda da toplam mutluluk miktarı artmaktadır.</li>



<li><strong>Nozick’in Deneyim Makinesi İtirazı</strong> epey güçlü görünüyor: Bu düşünce deneyine göre içine girdiğiniz takdirde her türden maksimum mutluluk ve hazzı yaşayabileceğiniz bir makine vardır. Eğer makineye girerseniz, tüm mutluluk deneyimlerini yaşayabilirsiniz. Bu düşünce deneyinin bir senaryosuna göre, bu makineye girdiğiniz takdirde, bir daha çıkamayacak ve o makineye bağlanarak içinde doğduğunuz simülasyonu ölene dek gerçek zannedeceksiniz. Fakat bir dakika! Gerçeklik, hazza göre daha üstün bir ilke olmalıdır, kim tüm deneyim ve duygularının aslında simülasyonun bir parçası olmasını ister ki? <strong>Nozick bu düşünce deneyinde, bazı durumlarda, mutluluk veren şeyden ziyade gerçek olanın daha tercih edilebilir olduğu düşünmektedir. </strong>Yani bir şeyin haz vermesinden ziyade öncelikle gerçek olmasını isteriz; bu sebeple bu makineye girmemeyi tercih etmeniz gerçekliğin haz peşinde koşmaktan daha büyük bir ilke olduğunu gösterir. <strong>Demek ki en büyük ilke, mutluluk/haz ilkesi değildir.</strong></li>
</ul>



<p>Tüm bu eleştiriler ışığında, Faydacılığın toplam haz miktarını arttıracak eylemleri daha ahlaki görmenin yanı sıra acı miktarını azaltacak eylemleri de tercih ettiğini belirtmek gerekir. Ötanaziyi incelerken Faydacılık ile Ahlaki Sağduyuculuk arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor da olabiliriz. Öyle ki Faydacılık, kabaca mutluluk peşinde koşarak ahlaki sağduyumuza uyumlu görünmesine rağmen, bazen uyuşmayacağı durumlar da doğabilir. Ahlaki sağduyu ile uyumlu olmanın bir ölçüt olarak kabul edilip edilmeyeceği burada uygun bir soruya denk düşmektedir. Tarihe baktığımızda eşcinsellik düşmanlığı, türcülük gibi eylemler o dönemki ahlaki sağduyuyla paralellik gösteriyordu. Fakat açıktır ki <a href="https://evrimagaci.org/escinsellik-ve-evrim-escinsellik-nedir-escinseller-evrimsel-surecte-neden-elenmedi-113" target="_blank" rel="noreferrer noopener">eşcinsellik düşmanlığı</a> ve türcülük, ahlaken doğru değildir! Demek ki ahlaki sağduyumuza her durumda güvenemeyiz. Bu nedenle, bir dereceye kadar, eylemlerimizde, ahlaki sağduyuyla uyumlu olmayı değerli görmekle beraber bir eylemin ahlaki olması yargısına ulaşırken tek veya en büyük ölçütün o olamayacağı da açıktır.</p>



<p>8 gencin yaşlı bir amca ile dalga geçerek onu dövdüğünü ve eğlendiğini düşünün; 8 gencin toplam haz miktarı, amcanın hissettiği acı miktarından ağır basmaktadır. Toplam haz miktarı artmasına rağmen bu eylemde ahlaken doğru olmadığı yargısına ulaşmamızı sağlayan şey ahlaki sağduyumuzdur.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Ötanaziye Sonuçcu/Faydacı Etik İle Yaklaşmak</h3>



<p>Tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanmış bir birey düşünelim. Toplam haz miktarının sürekli azalma/artmama eğiliminde olmasına rağmen, toplam acı miktarı sürekli artmaktadır. Bir Eylem Faydacısı, “<strong>Fayda İlkesi</strong>“ne göre hareket ederek, o hastanın yakınları ve onu tanıyanların toplam haz/acı miktarını da göz önünde tutmalıdır. Hem hastalığa yakalanmış birey hem de onu tanıyanlar haz miktarının artmasında hiç katkı sağlamıyorlarsa ve herkesi göz önüne aldığımızda acı miktarı da artıyorsa, bu durumda ötanazi ahlaken doğru olur.</p>



<p>Ancak ya bu hasta bireyin içinde bulunduğu durumdan dolayı haz alan akrabaları ve tanıdıkları olduğunu varsayarsak ne olur? En azından bu durumdan düşük haz alacak akraba sayısı ile toplam haz miktarında ciddi bir düşüş ve acı miktarında ciddi bir artış olmayacağı düşünülebilir. Ancak böyle bir durumun bazı koşullar altında pek tabii gerçek olabileceğini de varsayabiliriz.</p>



<p>Sürekli acı içinde olan bireyden yüklü bir miras kalması durumunda, onun sürekli acı çekiyor olma hali, belki de ötanaziyi bir kurtuluş olarak seçme ihtimalini de var ettiği için bu, miras peşindeki tüm akrabalar için haz miktarını arttıracak bir etken de olabilir. Bu durumda bir Faydacı, toplam haz miktarı artış gösterirse, sürekli dayanılmaz acılar çekmesine rağmen ötanazi uygulamamayı ahlaken uygun olarak görmelidir. Toplam haz ve acı miktarını arttırıp azaltacak o kadar farklı değişkenler vardır ki, bu değişkenlerin bir kısmı ahlaken uygun olmamasına rağmen haz ve acı miktarını ciddi oranda değiştirebileceği için Faydacılığa ve<strong> “Fayda İlkesine” </strong>şüpheli yaklaşıyoruz. Bu eleştiren kurtulmak için bir Eylem Faydacısı şöyle bir ilke çizebilir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bir eylem, ancak ve ancak öznenin onun yerine yapabileceği daha faydalı başka bir eylem yoksa ahlaken doğrudur.</p>
</blockquote>



<p>Eğer böyle bir ahlaki ilkeyle hareket eden bir Eylem Faydacılığı görüşünü incelersek bu, ötanazi ile çelişmiyor gibi görünmektedir. Tedavi edilemez hastalık içinde olup sürekli acı içinde olan birey için ötanazi dışında yapabileceği daha faydalı bir eylem olmayabilir. Öyle ki <strong>“düşük haz ve yüksek acı durumunu” </strong>sonlandırmanın kendisi olarak ötanazi, bu durumda, en faydalı eylem olabilir. Bu ilke, bu haliyle hem Sonuççu hem de Hedonist bir biçim almış gibi görünmektedir. Bu bizi bir dizi farklı tartışmaya ve eleştiriye götürecektir.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/emotions-371238_1920.jpg?resize=533%2C309&ssl=1" alt="" class="wp-image-4937" width="533" height="309" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/emotions-371238_1920.jpg?resize=1024%2C596&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/emotions-371238_1920.jpg?resize=300%2C175&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/emotions-371238_1920.jpg?resize=768%2C447&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/emotions-371238_1920.jpg?resize=1536%2C894&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/emotions-371238_1920.jpg?resize=480%2C279&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/emotions-371238_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 533px) 100vw, 533px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Bir eylemi ahlaken doğru yapan şey mutluluk ve acıya duyarlı olması mıdır?</figcaption></figure></div>


<h3 class="wp-block-heading">“Domuz Öğretisi İtirazı”</h3>



<p>Kimileri ahlaki bir ölçüt olarak hazzı kullanmamızın domuzca ve yakışıksız bir şey düşünmüşlerdir, buna “Domuz Öğretisi İtirazı” adı verilmektedir. Bu ilkenin ilk bakışta ötanaziyle uyumlu görünmesine rağmen kabul edilemez olduğunu düşünmek için Eylem Faydacılığı’na Domuz Öğretisi itirazı üzerinden eleştiriler getirilebilir ya da <strong><em>“Bir eylem ancak ve ancak öznenin onun yerine yapabileceği daha faydalı başka bir eylem yoksa ahlaken doğrudur.”</em></strong> itirazı yanlışlanmaya çalışılabilir. Eğer karşılaştığımız sorunu ahlaki ilkelerimiz ile tutarlı bir şekilde çözüyorsak, domuz gibi davranmakta bir sorun yok gibi görünmektedir. Domuz gibi davranalım, burada sorun tam olarak nedir?</p>



<p>Şimdi Faydacılık ile hareket ederek konuyu daha farklı bir noktadan ele almak için Kural Faydacılığı’yla (rule utilitarianism) ötanaziyi değerlendirmeye geçelim.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Kural Faydacılığı</h2>



<p>Eylem Faydacılığı ile ötanaziyi ele almanın riskli olduğuna dair argümanımızın ana dayanağı, “Fayda İlkesi”nin ötanaziye ahlaken uygun olmayabilecek yargılar ile yaklaşıyor olmayı ıskalamasıdır. Kural Faydacıları, eylemlerimizde her zaman<strong> “Fayda İlkesi”</strong> ile hareket etmektense, bazı durumlarda, mümkün olan en fazla mutluluğa erişmesek dahi, eylemlerimizin herkes tarafından kendilerine uyulması durumunda belki de en büyük mutluluğa bazı kurallar tarafından ulaşabileceğimizi düşünürler. Yani eylemlerimizin ahlaki kabul edilebilirliği bir dizi kurallara uyup uyulmadığı ile ele alınır.</p>



<p>Sahip olacağımız kurallar eğer alternatifleri kadar fayda sağlıyorsa ahlaken kabul edilebilir, doğru kurallar olarak temellendirilebilir. Kabul edilen bu kurala, <strong>“Kuralın Uygunluk Faydası”</strong> denir; yani kuralın geçerli olduğu durumda herkesin kurala uymasının sağlayacağı toplam fayda; kurala uyulmaması ya da alternatif bir kurala uyulması durumunda doğacak faydadan daha fazla olmalıdır. Bazı kurallar tarihsel olarak yalan söylememek, sözlerimizi tutmak, kibar olmak gibi mutluluğu genel anlamda destekleme eğilimdeki eylemlerle uyuşurken; insan öldürmek, hırsızlık yapmak gibi bazı eylemler mutluluğu azaltma eğiliminde olduğu için bu eylemler ile uyuşmayabilir. O halde ahlaki sınırlarımızı çizerken bu tarihsel deneyimler ışığında düşünebiliriz. Örneğin, masum insanlara işkence yapmanın genel mutluluğu azaltacağı, insanlarda da toplumsal güvensizliğe sebep olacağını varsayabiliriz.</p>



<p>Genel, evrenselleştirilmiş ahlaki kuralların ve bu kurallara dayanarak gerçekleştireceğimiz eylemlerimizin pratik sonuçlarını göz önüne almalıyız. Kural Faydacılığı teorik olarak daha tutarlı ve pratik olarak dünya ile daha uyumlu bir kaygı güderek hareket ediyor gibi görünmektedir.</p>



<p>Ancak ötanaziyle beraber ele alındığında ciddi bir problem var gibi görünüyor: Tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanan ve hazzın minimalize, acının ise maksimize bir seyir izlediği bir birey düşünelim. Bu birey ötanazi talebinde bulunduğunda; bu talep ile genel, evrenselleştirilmiş bir kural ile bu talebi kabul edip etmeyeceğimiz arasında bir seçim yapmamız gerekiyor. <strong>“Masum insanları öldürmek yanlıştır.” </strong>kuralını düşünün. Bir Kural Faydacısı bu kuralın tarihsel olarak ve sağduyumuz açısından da evrenselleştirilebilir bir kural olduğunu, genel anlamda mutluluğu destekleyeceğini düşünecektir. Ancak ötanazi isteyen bir birey ya da sürekli acı çekerek birkaç gün sonra öleceğini bildiğimiz bir bebek masum gibi görünmektedir. Genel mutluluğu destekleyen bu kuralı çiğnemeli miyiz yoksa masum bebeğin acılarına son vererek istem-dışı ötanazi mi uygulamalıyız?</p>



<p>Burada, Kural Faydacıları’nın cevaplaması gereken soru; bir kuralı tesis ederken ya da uygularken istisnaları (verdiğimiz örnekteki gibi bir istisna) ne sıklıkla görmezden gelme hakkımız olduğudur. Hangi kuralların ne sıklıkla görmezden gelinebileceğinin bir kuralı mümkün müdür? Diğer yandan tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkta sürekli acı çeken bebeğe ötanazi uygulamamak, gereksiz acı çekmesine sebep olarak ahlaken yanlış olabilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Masum Bir İnsanı Öldürmek?</h3>



<p>Bu durumda kuvvetli bir Kural Faydacısı yerine, zayıf bir Kural Faydacısı verdiğimiz örnekteki gibi istisnaları ahlaken istisna olarak kabul etmenin daha kabul edilebilir olduğunu düşünerek ötanaziyi ahlaken savunabilir. Ancak yine de bu istisnanın neden gerekli olduğunu kendi kuramı açısından açıklamakla yükümlüdür. Belki de Kural Faydacılığı’yla hareket ederek ötanaziyi ahlaken makul göstermek için önce <strong>“Masum insanları öldürmek yanlıştır.” </strong>kuralını tutarlı argümanlarla yanlışlamak gerekir. Felsefe tarihine ilgi duyanlar etik tartışmalarda kural ve ödevlerden söz edildiğinde Kant’ı hatırlayacaktır. Faydacılığın çizdiğimiz sınırları çerçevesinde Kantçı ahlak anlayışıyla paylaştığı ortak şey; ahlaki konu ve eylemlere, bazı kurallar çerçevesinde bakma fikridir. O halde Kant’a bir göz atalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Ötanaziye Kantçı Etik İle Yaklaşmak</h2>



<p>Etik tartışmalarında en önemli konu başlıklarından biri <strong>özerklik</strong> (İng: “autonomy”) kavramıdır. Genel olarak özerkliğin kendisinde bir erdem bulunduğu ve saygıyı hak ettiğini düşünmeye eğilimliyizdir. Özerlik; gerçekleştirdiğimiz eylemlerimizi rastgele ve düşüncesizce değil de kendi özgür irademiz ve kendi değer yargılarımızla şekillendirmemizi mümkün kılan faktörlerden biri olarak da görülebilir.</p>



<p>Felsefe tarihinde özerkliğin etik anlamda taşıdığı bu önemden ilk söz edenlerden ve onu kendi felsefesinin de temeline yerleştiren kişi Immanuel Kant’tır. Öyle ki Kant, sadece iradi eylemlerin saygıyı hak ettiği konusunda oldukça ısrarlıdır. Birçok filozof ve düşünür özerkliğin saygıyı hak ettiği konusunda Kant’la hemfikirken, özerkliğin ne olduğu konusunda ondan ayrışmaktadır.</p>



<p>Bir kişinin isteklerine (ötanazi gibi) dair değerlendirmemizde önemli olan etken, bu isteklerin bizzat bireyin kendi tarafından ve özerk bir biçimde var olup olmadığıdır. Aynı şekilde kişinin istekleri ile bizim en iyi çözüm olarak gördüğümüz şey arasında bir ayrım olduğunu fark ettiğimizde, ilk çözüm noktasının özerklik olması günümüz dünyasında yükselen bir ahlaki trendi gösterir.</p>



<p>Sürekli fiziksel acı çeken ve iyileşme şansı mevcut tıbbi olanaklarda olmayan bir bireyin isteği daha fazla acı çekmemek için hayatından vazgeçmek olurken, bizim <strong>“mevcut hastalığı ortadan kaldırmaya yönelik tıbbi gelişmeler olabilir”</strong> beklentisiyle hayatından vazgeçmemesini daha doğru olarak değerlendirdiğimiz bir durum hayal edin. Bu durumda kişinin özerkliğine saygı duyup ötanazi talebini haklı mı görmeliyiz yoksa alternatif çözüm önerimiz olan “beklemenin” doğru eylem olacağını mı savunmalıyız?</p>



<p>Tam bu noktada özerkliğe saygı ilkesi ile sonuççu çerçevenin pozisyonlarının farklı olabileceğini görmek mümkün. Sonuççu çerçeve için özerkliğe saygı duymaktansa biraz daha bekleyerek olumlu sonuçların doğabileceği alternatifler için fırsat kollayabiliriz; bu, bireyin acı çekme halinin devamı pahasına olsa dahi. <strong>Ancak Sonuççu çerçeve bazen özerkliğe saygı ilkesi ile çelişirken bazen de uyuşmaktadır</strong>. Burada sahip olacağımız pozisyonumuz ilave öncüllerle desteklenmiş olmalı ve değişkenleri göz önüne almalıyız.</p>



<p>Şöyle bir durum olduğunu hayal edelim: Birey sürekli azalan, en asgari seviyede seyreden bir hazza sahip ve sürekli artan bir acı çekme halinde olsun, öyle ki bu durum yaklaşık 20 yıldır devam etmekte, bireyin iyileşmesine yönelik hiçbir tıbbi tedavi araştırması olmamakta ve hayat kalitesi ciddi anlamda düşmektedir. Elbette 20 yıldır tıbbi bir gelişmenin olmaması bundan sonra da olmayacak anlamına gelmese dahi, ahlaki eylemlerimizin en önemli kavramlarından biri olan empati, sezgisel olarak kendini gösterebilir. Bu durumda yaşamak, 20 yıldır acı çekmekle ve hazzı var edememekle eşdeğer olmaktadır; geriye kalan hayatın da böyle geçmeyeceğinin bir garantisi bulunmamaktadır. Bu durumun bireyin özerkliğinin bir ifadesi olan ötanazi seçimi, acıyı sonlandırmak anlamına da gelmekte olup temel sezgisel eğilimimizle uyuşabilmektedir.</p>



<p>Kantçı bir özerkliğe saygı ilkesine göre <strong>ölmeyi reddetmiş birini</strong> öldürmek yanlış ise, <strong>ölümü seçmiş birini</strong> öldürmemek de ahlaken yanlış olmalıdır. Her iki durumda da özerklik ağır biçimde ihlal edilmiş olur.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/kaliningrad-5147832_1920-1.jpg?resize=444%2C663&ssl=1" alt="" class="wp-image-8918" width="444" height="663" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/kaliningrad-5147832_1920-1.jpg?resize=200%2C300&ssl=1 200w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/kaliningrad-5147832_1920-1.jpg?zoom=2&resize=444%2C663&ssl=1 888w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Immanuel Kant (1724-1804)</figcaption></figure></div>


<p>Kant, irade özerkliğinden söz eder ve bir eylemin bir yasaya özerk olarak uyduğu takdirde doğru olduğunu ifade eder. Eylemlerimiz korku veya arzu sonuçlarına göre ve bencil/çıkarcı davranışlarla uyuştuğu sürece değil, hem bizim hem de başkalarının <strong>“uyulacak ödev ve sorumluluklara”</strong> uyduğu sürece ahlaken doğrudur. Kant’ın insan iradesine yaptığı vurguyla beraber ele alırsak, aklın rehberliğinde saptadığımız genel ahlaki kural ve ilkelere uyumlu davranırsak özerk bir şekilde hareket etmemiz mümkün olur. <strong>Yani özerklik, istediğin şeyi seçme özgürlüğü olarak anlaşılmamalıdır.</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading">Ötanazi ve Singer’ın Tercih Yararcılığı</h3>



<p>Buradaki diğer soru özerkliğe saygı ilkesi irade-dışı ötanazi ile nasıl uyuşturulabileceğidir? Ağır zihinsel engelli bir birey, bir bebek ya da bitkisel hayattaki bir birey, özgür iradesiyle bir ahlaki seçim yapma olanağından yoksundur. Aynı zamanda konu hakkında yeterince bilgilendirilmeleri de mümkün görünmüyor. Tam bu noktada Singer şu soruyu sormaktadır:<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-8">[8]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>… ve ahlakı neden sadece bizimle anlaşmaya girecek yeteneği olanlarla sınırlayalım, eğer hiçbir zaman bunu yapma imkanları yoksa?</p>
</blockquote>



<p>İrade-dışı ötanazinin söz konusu olabileceği bireyleri, sırf özerklikten ve yeterince bilgilendirilmiş olmaktan yoksun oldukları için görmezden gelemeyiz. Bu noktada onlar adına karar verme yetkisi geleneksel bir itiraz olan<strong> Kaygan Zemin İtirazı</strong> ile karşılaşsa dahi bu, yani bitkisel hayattaki biri adına karar vermek zaten elimizdeki tek seçenek gibi görünmektedir. Aksi halde ahlaki bir çıkmaz içine düşmek zorunda kalabiliriz. <strong>Bir bebek ya da ağır zihinsel engelli bir birey, sırf özerkliğe sahip olamadığı ya da yeterince bilgilendirilemediği için acı çekmeye devam etmek zorunda kalmamalıdır.</strong></p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/10/man-3672027_1920.jpg?resize=365%2C524&ssl=1" alt="" class="wp-image-1414" width="365" height="524" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/10/man-3672027_1920.jpg?resize=715%2C1024&ssl=1 715w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/10/man-3672027_1920.jpg?resize=209%2C300&ssl=1 209w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/10/man-3672027_1920.jpg?resize=768%2C1100&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/10/man-3672027_1920.jpg?resize=60%2C86&ssl=1 60w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/10/man-3672027_1920.jpg?resize=480%2C688&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/10/man-3672027_1920.jpg?w=1340&ssl=1 1340w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Peter Singer (1946-…)</figcaption></figure></div>


<p>Singer şöyle söylemektedir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Tercih yararcılığına göre, herhangi bir varlığın tercihinin tersine yapılmış eylem yanlıştır; tabi bu tercihe aksi yöndeki tercihler ağır basmadığı sürece.</p>
</blockquote>



<p>Bu ilkeye göre kendi özerkliğiyle ötanazi talep etmiş bir bireyi <strong>öldürmemek </strong>ahlaki olarak yanlış olmaktadır. Tercih Yararcılığı’nda söz konusuyken, tercihlerimizde, diğer insanların tercihlerinin de göz önüne alınması gerektiği düşünülür. Tercihlerimiz, genellikle, oldukça gelecek odaklıdır ve buna göre de şekillenmektedir. Ötanazi isteyen bir birey de zaten geleceğe yönelik arzularını ve durumları göz önüne alarak hareket eder ve bir tercihte bulunur. O halde kimileri için bir anlamda, bu tercihin yani ötanazinin, ahlaken kabul edilebilirliği diğer insanların tercihlerini ne ölçüde olumsuz etkilediği ile alakalıdır. Ahlaki bir sağduyuya yaslanarak acı çeken birinin acısını dindirmek için ötanazi tercihinde bulunmasının, diğer insanların kendi tercihlerinde olumsuz etkilenecek olmasını bir dereceye kadar göz ardı edebiliriz gibi görünüyor.</p>



<p>Diğer yandan bu konudaki asıl tartışma irade-dışı ötanazi etrafında dönmektedir. Singer tercih yararcılığı adına şöyle bir argüman öne sürmektedir:<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-9">[9]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Değinmek istediğim bir sonraki noktaysa, kötü bir şeyin olmasını engelleme gücüne sahipsek ve bunu yaparken o şeye kıyasla ahlaki açıdan önem taşıyan başka herhangi bir şeyi feda etmiyorsak, ahlaki açıdan bunu yapmak zorundayız.</p>
</blockquote>



<p>Singer’a göre <strong>“ahlaki açıdan önem taşıyan başka bir şey feda etmemek”</strong> ile kast edilen: <strong>Daha kötü </strong>bir şeye neden olmamak, yanlış bir şey yapmamak ve iyi olan bir şeyi teşvik etmekten geri kalmamaktır. Peki bu ötanaziye uygulanabilir bir ilke mi? Bu argüman ötanazi gibi etik problemlerin kendi içinde iyi ya da kötü olup olmadığını derinlemesine ele alan bir ilke olmaktan ziyade, ahlaken yanlış olarak kabul edilen bir durum karşısındaki pratik olarak hareket etmenin kaçınılmazlığına dair bir argüman gibi görünüyor. Tedavi edilemez bir hastalıkta olup bilişsel düzeyi yerine ve acı çeken bir bireyin durumunu, sağduyuya yaslanarak <strong>daha kötü</strong> olarak nitelendirmek gayet mümkün görünüyor. Bu durumu <strong>da kötü</strong> olarak nitelendirdiğiniz takdirde eğer uygulayacağınız ötanazi, kötü bir şeye sebep olmuyorsa, kendi içinde yanlış olarak görülmüyorsa ve iyi olanı teşvik etmekten geri kalmıyorsa ahlaken doğrudur.</p>



<p>Ancak varsaydığımız hasta bireyin durumunu <strong>daha kötü </strong>olarak görmek yerine, tedavi imkanlarını beklemeksizin ötanaziyi uygulamanın gerçek kötü olduğunu öne süren birine karşı nasıl cevap verilebilir? Bu argüman öncelikle ötanazinin daha kötü bir şeye sebep olmayacağı, yanlış olmadığı ve iyiyi teşvik ettiği konusunda karşı tarafı ikna etmelidir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Hayattan Vazgeçme Hakkı</h3>



<p>Bir bireyin hayat hakkı olduğunu kabul etmek bizi doğrudan hayattan vazgeçme hakkı olduğunu da kabul etmeye zorlayabilir. Eğer bu akıl yürütme biçimi doğruysa, hayat hakkını kabul eden bireyler, hayattan vazgeçme hakkı olarak ötanaziyi de kabul etmeliler gibi görünüyor. Ancak ya hayat hakkını reddedersek veya herkesin bu hakka sahip olmadığını düşünürsek? Bu elbette tartışmanın seyrini oldukça değiştirir. <strong>“Hayat hakkına sahip olmak; hayattan vazgeçme hakkına da sahip olmayı doğuruyor.”</strong> cümlemizin ahlaken kabul edilebilir bir nitelik kazanması için <strong>hayat hakkı</strong>nın temellerini tartışmamız gerekiyor. Bu konuda Michael Tooley bize yardımcı olabilir.</p>



<p>Tooley, hayat hakkının kendilerinin zaman içerisinde ayrı varlıklar olarak var olduklarını kavrayabilenlerin hakkı olduğunu iddia ederek başlıyor konuya. Daha sonraysa arzularımız ile haklarımız arasında bir bağlantı olduğunu düşünerek devam ediyor. Ona göre, belli türden <strong>arzulara</strong> sahip olan varlıklar, bu arzularını güvence altına almak ve sürekliliğini sağlamak için <strong>haklara </strong>sahip olmalıdır. <strong>Yani sahip olacağımız haklar, sahip olacağımız arzularımızdan bağımsız düşünülemez. </strong>Tooley bir bireyin hakkını ihlal etmenin aynı zamanda o hakça çerçevelenmiş arzularını ihlal etmek anlamına geleceğini iddia ediyor. Haklar, onlara karşılık gelen arzulara bağlıdır.</p>



<p>Tooley’in örneği şöyle; bir arabanız varsa ve arabanız sizin umurunuzda değilse, arabanızı çalmam herhangi bir arzunuza engel olmaz ve hak ihlali olarak görülmez.<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-10">[10]</a></sup> Tooley’in bu formülasyonu bizi arzuları olmayan bitkisel hayattaki bireylerin haklarının olup olmadığı sorusuna götürebilir. Kendisi de bu gibi örneklerin açıklanmasının zor olduğunu dile getirerek belli haklara sahip olmak için belli türden arzulara sahip olma kapasitesinin var olması koşulunu öne sürerek düşüncesinin sınırlarını gevşetiyor. O halde bu çerçeveyi Singer’in yorumlamasıyla şöyle bir biçim alır:<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-11">[11]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Eğer hayat hakkı ayrı bir varlık olarak var olmaya devam etme hakkıysa, o zaman hayat hakkına sahip olmak için önemli arzu, ayrı bir varlık olarak var olmaya devam etme arzusudur.</p>
</blockquote>



<p>Hayat hakkını bu şekilde temellendirme girişimi kendi içinde bazı potansiyel zorluklar barındırabilir ve kürtaj, hayvan hakları ya da yapay zekaya sahip robotların hayat hakkı gibi tartışma başlıklarında konuyu ele alırken öne sürdüğümüz ilkeyi ek öncüllerle desteklemeyi gerektirebilir. (Tartışma başlıklarından biri, bu anlayış ile hayvan haklarını ele almaktır.)</p>



<p>Tooley’in kuramıyla ele alırsak; sürekli acı çeken ve tedavi edilemez bir hastalığa sahip olan bir birey, eğer kendini zaman içinde ayrı bir varlık olarak görmeye muktedir ise, belli türden arzulara ve bu arzuların korunmasına yönelik yaşam hakkına sahip olmalıdır. Bu kuramda hayata devam etme arzusunun noksanlığı ise hayat hakkı olmadığı anlamına gelir. <strong>Ötanazi hayata devam etmeme arzusu olarak tanımlanırsa, ötanaziyi ahlaken doğru görebiliriz.</strong></p>



<p>Diğer yandan yaşama devam etme arzusu, kendi için birçok farklı arzu barındırabilir; belki de bu arzulardan en azından biri Faydacıların öne sürdüğü şekliyle hazza sahip olma ve acıya sahip olmama arzusudur. Ancak birey yaşamdan çok az haz alıyor ve sürekli acı çekiyorsa, bu arzusunun var olamadığı aşikar değil midir? Birey yaşama devam etme arzusundan, bu arzuyu kapsayan diğer arzuların var olamaması sebebiyle vazgeçmeyi tercih edebilir. Yaşam onun için gerçekleşmeyen arzular ve acılara denk düşmüş olabilir; <strong>bu durumda birey yaşamdan vazgeçme hakkına sahip olabilir</strong>. Bu noktada yaşamdan vazgeçme arzusu, hayattan vazgeçme hakkı anlamına gelmekte olup artık hayata devam etme arzusu olmadığı için bu arzuyla çevrelenmiş bir hayat hakkı da söz konusu değildir. Birey, ötanazi talep ederse, ahlaken bu bazı haklarından vazgeçme hakkını kullanmış olur. Ötanazi yanlısı bir argüman çıkması muhtemel bu argümanı yanlışlamak için Tooley’in Haklar Kuramı’nı ciddi anlamda bir eleştiriye tabi tutmak gerekiyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Ross’un Biçimciliği</h2>



<p>Daha önce bahsettiğimiz Faydacılık ve Kantçı Etik genellikle ahlaki eylemlerin doğruluğunda tek bir ölçüt kullanma eğiliminde oldukları için <strong>“tekçi”</strong> olarak görülmüştür. Ancak bunların dışında W.D.Ross ahlak kuramında tek değil çoğulcu davranarak farklı ölçütlerle eylemlerimiz ahlaki kabul edilebilirliğini ele almaktadır. Ross’un Biçimciliği iki önemli ölçüt üzerine durur. Bunlardan biri <strong>“ilk bakışta ödev” </strong>diğeriyse <strong>“bağlayıcı olmak”</strong>tır.<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-12">[12]</a></sup></p>



<p>Ross “ilk bakışta ödev”in “ahlaken önemli olan başka türde bir eylem olmasaydı asli ödev olacak bir eylem” anlamına geldiğini söylemektedir. Bu şöyle de yorumlanabilir; bir eylem doğru olma eğilimine sahip olduğu, hatta bu eğilim baskın olduğu takdirde ilk bakışta ödevdir. Alternatif eylemlere göre daha tercih edilebilirse, bu ilk bakışta ödevi gerçekleştirmek, doğru bir eylem olacaktır.</p>



<p>Ross 7 tür ilk bakışta ödev olduğuna işaret etmektedir. Çoğunlukla sezgisel olarak doğrulukları kabul edilebilir görünse dahi karşılaştığımız durumlarda sıralamanın nasıl yapılacağı sorulabilir, sıralamak zorunda kalmanın bizzat kendisinin yanlış olabileceği savunulabilir ya da ödevlerin çatışması durumunda ne yapacağımız sorulabilir. Şimdilik bu eleştirileri bir kenara koyuyoruz. Bu ödevler Ross’un sıralamasıyla şunlardır:</p>



<ol>
<li>Sözünde Durma</li>



<li>Telafi</li>



<li>Minnettarlık</li>



<li>Adalet</li>



<li>İyilik</li>



<li>Kendini geliştirmek</li>



<li>Zarar Vermeme</li>
</ol>



<p>Ross’un diğer ölçütü ise “bağlayıcı olma”dır. Formüle ederek söylersek;</p>



<ul>
<li>a’nın yapılması ilk bakışta ödevi, b’nin yapılması ilk bakıştaki ödevinden ancak ve ancak b yerine a’yı yapmak doğruysa daha bağlayıcıdır.</li>



<li>a eylemini yapma ilk bakışta ödevi daha bağlayıcıdır.</li>
</ul>



<p>Şimdi Ross’un Biçimciliği’ni birkaç örnek ile ötanazi talebiyle bağdaştırmaya çalışalım. Sürekli acı çeken, tedavi imkanı olmayan ve bilişsel yetileri yerinde olan hasta örneğimizi tekrar düşünelim. Bu birey bizden daha fazla acı çekmemek için ötanazi talep ediyor olsun. Ross’un Biçimciliği ile düşünürsek<strong> “a’nın yapılması ilk bakıştaki ödevi”</strong> ötanazi talebini kabul edip uygulamak, <strong>“b’nin yapılması ilk bakıştaki ödevi”</strong> ötanazi talebini kabul etmemek ve yapılmasını engellemek olsun. Yukarıda saydığımız 7 türden ilk bakışta ödevden biri olan zarar vermemeyi, “yaşadığı halde sürekli acı çekerek zarar gören bir birey” karşısında görmezden mi gelmeliyiz? Bu ödevi önem sırasında en üste yerleştirerek şöyle düşünebiliriz; bu hasta yaşadığı müddetçe acı çekecek ve zarar görecektir. Böylece zarar görmeme ödevi ile iyilik ödevini göz önünde tutarak “a’nın yapılması ilk bakıştaki ödevi” olarak bu ödevleri kabul edebiliriz gibi duruyor. Çünkü “b’nin yapılması ilk bakıştaki ödevi” ile hareket edersem iyilik ve zarar görmeme ödevlerini yok saymış olurum. Bu düşünceyi formüle etmeye çalışalım:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bir eylem ancak ve ancak ilk bakışta ödevse ve hiçbir alternatifi daha bağlayıcı bir ilk bakışta ödev değilse ahlaken doğrudur.</p>
</blockquote>



<p>Ötanaziyi kabul etmenin ilk bakışta ödev olarak kabul edilmesini zarar vermeme ve iyilik ödevleri ile temellendirmek mümkün gibi görünüyor. Eğer hasta yaşamaya devam ederse zarar görmeye ve acı çekmeye devam edecektir; bu durumda yaşamak, acı çekmek ve zarar görmekle eş değerdir. Bireyin acı çekmesi ve zarar görmesini engellemek için yaşamaya devam etmiyor olması tek seçenekse, bu seçenek zarar vermeme ve iyilik ödevinin açığa çıkacağı tek yol olarak görülebilir. Aksi halde sürekli acı çekmek ve zarar görmek anlamına gelecek olan ötanaziyi reddetmek bu 2 ödev türünü görmezden gelmek olur.</p>



<p>“b’nin yapılması ilk bakıştaki ödevi” bu 2 ödev türünü içermediği için tercih edilebilir bir alternatif olarak kabul edilmeyebilir. Bu durumda “a’nın yapılması ilk bakıştaki ödevi” yani ötanaziyi kabul etmek ve uygulamak, bu 2 ödev türünü de içereceği ve daha bağlayıcı olacağı için (zarar verme ve acı çekme fiillerini içermeyecek bir ötanazi yöntemi varsayılıyor), ahlaken doğru eylem olarak görülebilir. Bu argümanın altında yatan mantık ve “a’nın yapılması ilk bakıştaki ödevi” aslında acı çekerek ve zarar görerek yaşamaktansa ölmenin daha tercih edilebilir olduğu düşüncesini desteklemektedir. Eleştirmen şöyle itiraz edebilir, öldürmenin kendisi zarar vermek/kendine zarar vermeme ödevini çiğnemek değil midir? Sürekli acı çekmek ile acı çekmeye son vermek anlamında ötanazi arasında, ilk tercihin <strong>“daha fazla”</strong> zarar verme ödevini çiğneyen bir durum yarattığını varsaymak akıl dışı görünmüyor.</p>



<p>Peki bu ve benzeri argümanlara karşı hangi motivasyonlarla cevap verilebilir? Gönüllü ötanaziyi ahlaken yanlış görmek mümkün mü?</p>



<h3 class="wp-block-heading">Karşıt Argümanları Ele Almak</h3>



<p>Yazımızın bundan sonraki kısmında ötanazi karşıtı bazı geleneksel argümanlara cevap vermeye çalışacağız. Ötanazi karşıtı argümanların bir kısmı dini motivasyonlu olup, diğer kısmı gündelik yaşamda da karşılaştığımız bazı pratiklerle ilgilidir. Örneğin, ya yakın gelecekte tedavi mümkünse? Yeni bir tıbbi yöntemle ötanaziye sebep olan acılar ortadan kaldırılırsa bu durumda biz ahlaken yanlış olan bir şey yapıyor olabiliriz. Belki de “biraz daha beklemeliyiz” düşüncesi soru işaretlerine sebep olabilir. Ancak bir diğer yandan var olan hastalığı çözecek tıbbi gelişme beklentisi yıllarca gerçekleşmeyebilir ve hastanın yıllarca <strong>“boşuna” </strong>acı çekeceğini düşünebiliriz. Böyle bir durumda gönüllü ötanazi talep eden bireyin psikolojik ve bilişsel olarak elverişli bir yapıda olması, özgürce karar vermesi, yeterince bilgilendirilmiş olması ve bunların doğal bir sonucu olarak eyleminin sorumluluğunu almış olduğu varsayımı oldukça önemlidir.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/09/crow-828944_1920.jpg?resize=460%2C306&ssl=1" alt="" class="wp-image-1212" width="460" height="306" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/09/crow-828944_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/09/crow-828944_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/09/crow-828944_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/09/crow-828944_1920.jpg?resize=60%2C40&ssl=1 60w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/09/crow-828944_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/09/crow-828944_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2019/09/crow-828944_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 460px) 100vw, 460px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h3 class="wp-block-heading">Geleceğe Yönelik Arzular</h3>



<p>Ötanazi karşıtı argümanlardan ilki bireylerin geleceğe yönelik arzuları olduğu ve bu arzulara ulaşma isteklerinin temel ahlaki bir hak olduğu yönündedir. Öyle ki birçok insan için ileriye dönük arzulara ulaşma hayatlarının merkezinde bulunur. Bu bakış açısından birini öldürmek, o kişinin geleceğe yönelik arzularını engellemekle eşdeğer ve dolayısıyla yanlış olabilir. Joseph Fletcher’ın “İnsanlığın Göstergeleri” maddelerinden biri, geleceğe yönelik arzuları da kapsayan ‘gelecek duygusudur’. Bu maddeler, biyoetik açıdan bir insanı tanımlamaya yönelik önemli bir girişimdir. Fletcher’ın maddeleri şunlardır:<sup><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-13">[13]</a></sup></p>



<ul>
<li>Özfarkındalık</li>



<li>Özdenetim</li>



<li>Bir gelecek duygusu</li>



<li>Başkalarıyla dostça ilişki kurmaya muktedirlik</li>



<li>Başkalarına ilgi gösterebilmek</li>



<li>İletişim</li>



<li>Merak</li>
</ul>



<p>Bir kişiyi öldürmek o kişinin geleceğe yönelik arzularını gerçekleşme ihtimalini ihlal ettiği için ahlaken yanlış olarak görünmektedir. Bu Fletcher’ın “gelecek duygusu” maddesi tarafından kapsanır.</p>



<p>Bu itirazda ilk dikkat etmemiz gereken nokta; bir kişiyi öldürdükten sonra o kişinin gerçekleşmeyen arzularından dolayı bir acı hissetmeyeceğidir. Yani ötanazide arzu yerine bir acı yaratma durumu söz konusu değildir; hatta tam aksine arzu yerine dayanılmaz acılardan kurtulma söz konusudur.</p>



<p>Bunun yanı sıra eğer ötanazi talep eden bireyin geleceğe yönelik arzularının var olması mümkün değilse? Hayatın içinden pratik örneklerde haz yerine acının çok daha baskın olduğu bazı hasta durumları mevcuttur. <strong>Öyle ki geleceğe yönelik arzuları istemektense bireyler acılarının son bulmasını tercih edebilirler.</strong> Bu noktada ‘özerkliğe saygı” ilkesinin şartları sağlanırsa bu itiraz geçerliliğini yitirebilir. Ötanazi talep eden birey kendi özerkliğiyle geleceğe yönelik gerçekleşme ihtimali olan arzularından feragat ederek acılarının dindirilmesini tercih edebilir ve bu, bireyin ötanazi hakkını savunmak için yeterli gibi görünmektedir.</p>



<p>Diğer yandan bu itirazın kendisi ötanazi konusunda Eylem Faydacılığı’na da güçlü bir itiraz olarak görünmemektedir. Faydacı, bu itiraza karşı, haz miktarının sürekli azalması ve artmaması, acı miktarınında sürekli artıyor oluşundan dolayı, geleceğe yönelik arzular ve muhtemel olarak gerçekleşecek hazların maliyetinin mevcut acılara tercih edilemeyeceğini öne sürebilir.</p>



<p>Bir diğer yandan daha önce ele aldığımız şekliyle Tooley’in kuramı çerçevesinde geleceğe yönelik bir arzu ve yaşama devam etme arzusu olmayan bir birey, hayata devam etme hakkı yerine devam etmeme hakkını kullanabilir görünüyor. Burada en ciddi karşı itiraz bir irade-dışı ötanazi biçimi olarak kürtaj hakkında olabilir. Kürtaj uygulanan bebeğin yada ceninin geleceğe yönelik arzularını (en azından geleceğe yönelik potansiyel arzularını) gasp etmiş olmaz mıyız? Biz en azından gönüllü ötanazi değilse bile irade-dışı ötanazi konusunda geleceğe yönelik arzular itirazının bir dereceye kadar geçerli olabileceğini düşünüyor ve buna karşı kürtajı ahlaken makul gören argümanlar kurmanın zor olsa dahi imkansız olmadığını düşünüyoruz. Fakat asıl soru şu: Ötanazi geleceğe yönelik potansiyel arzuları ortadan kaldırıyor olabilir miyiz? Potansiyellik çerçevesindeki bir tartışmanın ne kadar verimli olacağından şüpheliyiz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Yaşamın Kutsallığı ve Tanrı’nın İradesine Müdahale</h3>



<p>Bu argümanı öne sürenler genellikle muhafazakar veya dini bir motivasyonla hareket etmeyi tercih etmektedirler. İnsan yaşamının kutsal olduğu fikri, yalnızca insana yönelik bir gerekçelendirme söz konusu ise Türcülük ile paraleldir.</p>



<p>Ancak şunu eklemekte fayda var ki yaşamın kutsallığı fikri dini bir yaklaşıma dayanmak zorunda değildir, seküler bir biçimde de savunulabilir. Türcülüğün de seküler bir biçimi, insan yaşamının kutsal olduğunu öne sürebilir.</p>



<p>Tahmin edileceği üzere bu karşı itirazı öne sürenlerin bir kısmı çoğunlukla kutsal metinlere yapılan atıflar veya insan türünün diğer türler karşısındaki farklılıklarının değerinden doğan bir üstünlük görüşüyle, ötanazinin apaçık bazı değerleri yok saydığını veya Tanrı’nın iradesine müdahale içerdiğini gerekçe gösterme eğilimindedirler.</p>



<p>Bu argümanlar tartışmanın bir yandan biyoloji felsefesi ve biyoetik diğer yandan ise din felsefesine doğru kaymasına sebep olabilir. Öncelikle Tanrı’ya inanmayan bir birey ya da hasta için<strong> “Tanrı’nın İradesine Müdahale”</strong> hiçbir anlama gelmeyecektir. Tanrı’nın müdahalesinin söz konusu olup olmadığını tartışmaya açmak için öncelikle Tanrı’nın varlığını kabul edip etmemek üzerine bir tartışmaya girmeyi gerekebilir: Fakat buna vaktimiz var mı? Korkunç acılar çeken ve ölmek isteyen biriyle Tanrı’nın varlığını tartışmak ne kadar makuldür. Eğer bir Tanrı’nın var olduğunu düşünüyorsanız belki de bunu yaparak asıl noktayı yakalıyorsunuzdur; fakat bir ateist iseniz bu yalnızca bir zaman kaybı veya acının devamlılığını görmezden gelmek olacaktır.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/prayer-1308663_1920.jpg?resize=464%2C309&ssl=1" alt="" class="wp-image-8919" width="464" height="309" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/prayer-1308663_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/prayer-1308663_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/prayer-1308663_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/prayer-1308663_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/prayer-1308663_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/prayer-1308663_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/prayer-1308663_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 464px) 100vw, 464px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Yaşamın kutsallığı fikriyse ciddi bir gerekçelendirmeye ihtiyaç duyuyor. Çoğunlukla bu kavramdan insan yaşamının kutsallığı algılanır. Eğer kast edilen buysa, neden bizim türümüzün diğer türlere göre daha değerli bir hayat hakkına sahip olduğunu temellendirilmelidir. Antropoloji, paleontoloji, evrimsel biyoloji veya primatoloji gibi alanlardaki bir çok çalışmaya dayanarak diğer türlerle aramızdaki farklar değil ortaklıklar ve akrabalıklar üzerinden bir karşı argüman öne sürülebilir görünüyor. Singer bu argüman karşısında şöyle bir örnekle cevap vermektedir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Ben şahsen iletişim kurabileceğim ve duyguları paylaşabileceğim zeki bir uzaylının benimle, hiçbir bilinçli yaşantısı olamayacak derecede ağır engelli kendi türünden birinden daha fazla ortak şeyi olacağını hissederdim; ikincisi bana daha çok benzese dahi.</p>
</blockquote>



<p>Biz, Singer’ın bu örneğine <strong>“Uzaylı Örneği”</strong> diyelim. Bizim türümüzün bireyi olduğu için Fletcher’ın öne sürdüğü maddelerden neredeyse hiçbirini karşılamayan bir insan ile karşılayan bir uzaylı olduğunu düşünelim. Bu iki canlıdan birinin yaşamasını seçmemiz halinde diğerininkini seçmemiz mümkün olmasın. Böyle bir durumda eğer uzaylıyı seçersek <strong>bilinçli olmak, iletişim, duygu vb. kavramların kendisinin</strong> yaşam hakkı için değerli olduğunu, eğer uzaylıyı seçmezsek bu kavramlardan daha önemli olanın <strong>sadece bizim türümüzün bir bireyi olmak olduğunu</strong> onaylamış oluruz. Eğer bir türcü gerçekten uzaylı yerine diğer tercihi yani insanı seçerse; insanın diğer türlerden üstünlüğü veya farklılığını ortaya koymak için kullandığı bilinç, duygu, iletişim vb gibi kavramların içini boşaltmış ve kenara atmış olacaktır. O halde biz sadece insan türünün değil canlı olarak sınıflandırabileceğimiz tüm türlerin yaşam hakkını savunarak da daha uygun bir ahlaki pozisyon sahibi olabiliriz. Yaşam hakkını sadece insan türünü değil çoğu veya tüm türleri kapsayacak şekilde genişletmemiz daha makul görünmektedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Yaşayan Ölüyle İlgili Argüman</h3>



<p>Eğer karşı argümanı savunanlar yaşamın kutsallığını tüm türleri kapsayacak şekilde genişletirse; konu veganizmle bağlanmakla beraber <strong>“Yaşayan Ölüyle İlgili Argüman”</strong>a gelebilir. Ötanazi yanlısı bir argüman olan bu iddia ana dayanak olarak yaşamın kalitesine ve yaşanmaya değer olup olmadığına odaklanır. Sürekli başkalarından yardım alarak yaşamak, bireysel mahrumiyetin noksanlığı, sürekli acı çekme hali, tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa sahip olmanın yarattığı sosyo-psikolojik baskı gibi etmenler ile birey yaşama değer verdiği ve kaliteli bir yaşamı tercih ettiği için yaşamdan vazgeçmeyi tercih edebilir. Böyle bir yaşamı, yaşanmaya değer görmeyebilir. Yani birey, aslında yaşamı değerli gördüğü için yaşamdan vazgeçmek isteyebilir ve ölü gibi yaşamayı reddedebilir. Yaşayan ölüyle ilgili argümanı insan yaşamının niteliğiyle de ilişkilendirerek onurlu bir yaşam olması şeklinde destekleyebiliriz. 20 yıl boyunca her gün tuvalet ihtiyacınız için başkasından yardım almayı gerektiren bir yaşam ile böyle bir durumun söz konusu olmadığı bir yaşam arasında; yaşamın niteliği açısından bir fark var gibi duruyor. Birçok kişi ikinci seçeneği tercih edecektir.</p>



<p>Diğer bir yandan bireylerin bazı hakları olduğu şeklindeki daha önce söz ettiğimiz <strong>“Haklar Kuramı”</strong>, (içerik ve biçiminde bazı tartışmalar olsa dahi) ahlaken sağduyuya yakın bir şekilde ötanaziye şöyle uygulanabilir: Bireylerin en temel haklarından biri yaşam hakkıdır. Birey bu yaşam hakkına sahip olmak kadar ondan vazgeçme hakkına da sahip olabilmelidir ve bu onurlu bir yaşam için arzulanabilir. Yaşama sahip olmak kadar ondan vazgeçme hakkına da sahip olmak özerkliğe saygı ilkesiyle tutarlıdır. Yaşamın kutsallığı argümanına karşı bu yaşamdan vazgeçme hakkını temel bir hak olarak savunabiliriz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Tedavi İmkanları ve Hekimliğin Tanımı</h3>



<p>Bu karşı argüman, ötanazi karşıtı argümanlar içerisinde en zayıf ve en az felsefi arka plana sahip argüman olarak görülebilirler. Ötanazi talep eden bireye, mevcut tıp imkanları çerçevesinde hastalığını iyileştirme ya da acısını dindirmenin mümkün olmadığı ancak sağlık/tıp sektörünün sürekli geliştiği için belki de yaşarken bir çözüm bulunabileceği ve beklemesi gerektiği ileri sürülür. Sağlık/tıp sektörünü mevcut hastalığa çare bulabileceği bir gelişmenin beklemeye değer olup olmadığı ya da bu bekleyişin maliyetinin ne olacağı konusunda hastanın kendisinin<strong> ‘özerkliğe saygı’</strong> çerçevesinde vereceği karara saygı duymak ahlaken makul görünmektedir. Belki de beklemenin maliyeti yıllarca sürecek bir acı hali, düşük yaşam kalitesiyle hayata devam etmeyi ortadan kaldırmayacaktır. Bu maliyetin kendisi ve sonuçlarını kabullenip kabullenmemek tamamen bireyin kendisine ait olmalıdır. Tedavi imkanlarının gelişmesini beklemek, ötanazi talebinde bulunan bireyin karar vereceği bir seçimdir.</p>



<p>Hekimlerin niteliği argümanı ise; hekimlerin tanımı gereği ölüm değil yaşatmaktan yana olması gerektiği fikri üzerine şekillenir. Ancak bu tanımı neden değiştirmeyelim? Hekimliğin tanımını acıların ortadan kaldırılması olarak genişletirsek, ötanazi bir seçim olarak daha belirgin bir konuma sahip olur.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="683" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/medicine-5103043_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1" alt="" class="wp-image-8921" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/medicine-5103043_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/medicine-5103043_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/medicine-5103043_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/medicine-5103043_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/medicine-5103043_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/medicine-5103043_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/medicine-5103043_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h3 class="wp-block-heading">Kaygan Zemin İtirazı</h3>



<p>Bir kişinin yaşam hakkından söz etmek potansiyel olarak suiistimaller içerebilir. Rachels’in Argümanı’nda yer alan örnek açık bir suiistimaldi. Örneğin insanlar mirasa konmak için ötanazi hakkını suiistimal edebilirler. Kaygan Zemin İtirazı (İng: “Slippery Slope Argument”); bazı söylem ya da eylemlerin kabul edilmesi durumunda daha az arzu edilebilir sonuçların çıkacağını öne süren argümandır. Kabaca şöyledir:</p>



<ul>
<li>X kabul edilirse veya ona izin verilirse, Y ortaya çıkacaktır.</li>



<li>Y, herkes tarafından daha az arzu edilen bir sonuçtur.</li>



<li>X’i kabul etmek ya da ona izin vermek, herkes tarafından daha az arzu edilebilir bir sonuç olan Y’yi doğurur.</li>
</ul>



<p>Hatta Y’nin ortaya çıkmasından Y’nin kendisinden bile daha az arzu edilebilir Z; Z’nin ortaya çıkmasından Z’nin kendisinden bile daha az arzu edilebilir Q sonucu doğabilir şeklinde argümanı genişletmek mümkündür.</p>



<p>Bu argümanı savunanlar çoğunlukla Nazileri örnek gösterirler. Naziler 1939 yılından itibaren ötanazi yasasını belli bir kamusal destekle yasallaştırdıktan sonra kapsamını daha da genişletmiş ve öjeni/ırkçılık çalışmaları için kullanarak farklı etnik kimlikten bireyleri ya da ötanaziyi reddedenleri katletmek için suiistimal etmiştir.</p>



<p>Bir ahlaki yargının ahlaken doğru olması ile suiistimal edilebilir olmasını ele alalım. <strong>Bir eylemin suiistimal edilebilir olması, onun ahlaken yanlış olduğunu kanıtlamaz. </strong>Birçok ahlaki eylem suiistimale açık olabilir. Örneğin temsili demokrasi ve siyasi seçimleri göz önüne alalım. Naziler temsili demokrasi ve siyasi seçimleri suiistimal ederek, yer yer kara propaganda yaparak, rakiplerine iftira atarak siyasi seçimler sayesinde iktidara gelmiştir. Yani siyasi seçimleri kendi ahlaksız amaçları için suiistimal etmişlerdir.<strong> Bu durum, siyasi seçimlerin ahlaken yanlış olduğunu değil sadece suiistimale açık olduğunun kanıtıdır.</strong> Aynı şekilde ötanazi de ahlaken doğru ancak suiistimale açık olabilir. Suiistimal edilebilir olması, onun ahlaki doğruluğuna gölge düşürmez. Bu durumda ahlaken yapılması gerekilen Kaygan Zemin itirazı ile hareket ederek ahlaki olarak doğru olduğunu bildiğimiz eylemi yasaklamak değil, suiistimali var eden koşulları ve suiistimalin kendisiyle mücadele etmek olmalıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Sonuç</h2>



<p>Etik hakkındaki tartışmalarda konu bir şekilde geleneksel bir miras olabilecek Altın Kural’a gelebilir. Altın Kural şunu söylemektedir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Başkalarına kendine davranılmasını istemeyeceğin şekilde davranma!</p>
</blockquote>



<p>Peki ötanazi Altın Kural’a uymakta mıdır? Bir kişi kendi hayatından vazgeçmek istediğinde, başkalarına karşı bir davranışta bulunmuyor gibi görünmektedir. Ötanazi yapan bir bireyin yaptığı şey kendisiyle ilgili bir davranıştır. Dolayısıyla ötanazi yaptırmış olursam ya da yaptırmak istersem<strong> “başkalarına kendime davranılmasını istemeyeceğim şekilde” </strong>davranmış olmam. Ötanazi, Altın Kural ile uyuşuyor gibi görünmektedir.</p>



<p>Aşağıdaki 5 şartın karşılandığı durumda ötanaziyi ahlaken makul bir tercih olarak görüyoruz:</p>



<ul>
<li>Hastanın konuyla ilgili yeterince bilgilendirilmiş ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde ötanaziyi talep etmiş olması,</li>



<li>Bireyin özgür iradesi ve özerkliğiyle hiçbir baskı altında olmadan bu karara varmış olması,</li>



<li>Bir suiistimal durumunun söz konusu olmadığının farkında olunması,</li>



<li>Ötanazi uygulamasının istenmeyen bir seyir izlememesi için bir hekim tarafından yapılması,</li>



<li>Hastanın karar sırasında psikolojisinin elverişli olduğundan emin olunması.</li>
</ul>



<p>Bunların yanı sıra bir ölçüt olarak acı hissediyor olmanın var olmak zorunda olmadığı ve bireylerin düşük yaşam kalitesi ya da aşırı yaşlılık durumunda da ötanazi hakkının olması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim öne sürdüğümüz şartların yanı sıra ötanaziye kısmen izin veren ülkeler aşağıdaki şartların da sağlanmasını talep etmektedir:</p>



<ul>
<li>Tıbbi teşhisin yanlış olup olmadığına şüphe bırakmamak için birden çok hekim tarafından teşhis edilmesi,</li>



<li>Mevcut hastalığın tedavisinin mümkün olmaması,</li>



<li>Hastanın acı çekmesini dindirecek makul başka bir seçeceğin olmaması,</li>



<li>Bireyin beyin ölümünün gerçekleşmemiş olması.</li>
</ul>



<p></p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="661" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/butterfly-5344157_1920.jpg?resize=1024%2C661&ssl=1" alt="" class="wp-image-8923" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/butterfly-5344157_1920.jpg?resize=1024%2C661&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/butterfly-5344157_1920.jpg?resize=300%2C194&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/butterfly-5344157_1920.jpg?resize=768%2C496&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/butterfly-5344157_1920.jpg?resize=1536%2C992&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/butterfly-5344157_1920.jpg?resize=480%2C310&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/butterfly-5344157_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h2 class="wp-block-heading">Son Olarak</h2>



<p>Felsefeciler, gündelik yaşamlarında birçok durum ile karşılaşır, bu durumları deneyimler ve derinlemesine analiz etmeye çalışır. Bu yazı ve ötanaziye dair ilgimiz de bu türden bir deneyime dayanmaktadır. Sürekli acı çeken ve anlamlı bir hayat yaşayıp yaşamadığını değerlendirecek bilişsel kapasiteden yoksun olan insanlarla 13 gün boyunca (1 gün hariç hiçbir gün dışarı çıkmaksızın), bir rehabilitasyon merkezinde refakatçılık yaptığım askerlik günlerim, ötanazi konusuna ilgi duymama sebep oldu. Zorla yaşatılan, hiçbir mutluluk (belki de anlamlı bir yaşam!) belirtisi göstermeyen, nitelikli bir yaşam geçirdikleri şüpheli olan ve acı çeken bireyleri zorla yaşatarak aslında kendi vicdanımızı rahatlatma yönünde <strong>büyük bir ahlaki hata</strong> içinde olup olmadığımızı, refakatçılık yaptığım her gün düşündüm; hala da düşünüyorum.</p>



<p>Örtük bir türcülük, yoğun duygu dolayımları ve gerçek anlamda verimli bir empati yapamamak veya dini gerekçeler gönüllü ötanazi veya farklı problemlere dair ahlaki ve rasyonel bir tutum sergilememizi engelliyor olabilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Kaynaklar ve İleri Okuma</h3>



<ol>
<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-1">^</a> </strong>Wikipedia. Ramón Sampedro. (12 Ocak 2005). Alındığı Tarih: 26 Şubat 2021. Alındığı Yer: <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Ram%C3%B3n_Sampedro" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Wikipedia</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://en.wikipedia.org/wiki/Ram%C3%B3n_Sampedro" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-2">^</a> </strong>E. İ. Duru. (2018). <em>Ahlak Felsefesi, “Ötanazi İçin Ahlaki İlkeler Yol Gösterici Olabilir Mi?”</em>. Yayınevi: Beta Yayınları. sf: 286.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-3">^</a> </strong>J. Nuttall. (2001). <em>Ahlak Üzerine Tartışmalar</em>. Yayınevi: Ayrıntı Yayınları. sf: 174.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-4">^</a> </strong>J. Rachels. (2010). Active And Passive Euthanasia. <a href="http://www.nejm.org/doi/abs/10.1056/NEJM197501092920206" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Massachusetts Medical Society</em></a>, sf: 78-80. doi: 10.1056/NEJM197501092920206. | <a href="https://web.archive.org/web/*/http://www.nejm.org/doi/abs/10.1056/NEJM197501092920206" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-5">^</a> </strong>C. Horner. (2013). <em>Felsefe Aracılığıyla Düşünme</em>. Yayınevi: çev. Ahmet Arslan, Phoenix Yayınevi. sf: 161.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-6">^</a> </strong>J. Bentham. (1982). <em>An Introduction To The Principles Of Morals And Legislation</em>. Yayınevi: London. sf: 12-13.</li>



<li>^ <a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-7"><sup><em>a</em></sup> </a><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-8"><sup><em>b</em></sup> </a>F. Feldman. (2012). <em>Etik Nedir?</em>. Yayınevi: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi. sf: 163.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-9">^</a> </strong>P. Singer. (2015). <em>Pratik Etik</em>. Yayınevi: İthaki Yayınları. sf: 108.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-10">^</a> </strong>P. Singer. (, 2006). <em>Kıtlık, Bolluk ve Ahlak</em>. Not: çeviren B. Güneş Başat, sayı 36, sayfa 57, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2006.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-11">^</a> </strong>M. Tooley. (1972). A Defence Of Abortion And Infanticide. <a href="https://link.springer.com/chapter/10.1007%2F978-1-4612-3950-5_4" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Philosophy and Public Affairs</em></a>, sf: 81. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://link.springer.com/chapter/10.1007%2F978-1-4612-3950-5_4" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-12">^</a> </strong>P. Singer. (2015). <em>Pratik Etik</em>. Yayınevi: İthaki Yayınları.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-13">^</a> </strong>M. D. Ross. (1930). <em>The Right And The Good,</em>. Yayınevi: Oxford University Press. sf: 19-20.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213#qref-b-14">^</a> </strong>J. Fletcher. (1972). <em>Indicators Of Humanhood: A Tentative Profile Of Man</em>. Yayınevi: The Hastings Center Report. sf: 2/5.</li>



<li>F. Woollard. Doing Vs. Allowing Harm. (14 Mayıs 2014). Alındığı Tarih: 26 Şubat 2021. Alındığı Yer: <a href="https://plato.stanford.edu/entries/doing-allowing/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Stanford Encyclopedia of Philosophy</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://plato.stanford.edu/entries/doing-allowing/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li>Holocaust Encyclopedia. Ötenazi Programı (Özetlenmiş Makale). (26 Şubat 2021). Alındığı Tarih: 26 Şubat 2021. Alındığı Yer: <a href="https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/article/euthanasia-program-abridged-article" target="_blank" rel="noreferrer noopener">USHMM</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://encyclopedia.ushmm.org/content/tr/article/euthanasia-program-abridged-article" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li>N. Nobis. Ötanazi Veya İyi Ölüm. (26 Şubat 2021). Alındığı Tarih: 26 Şubat 2021. Alındığı Yer: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/otanazi-veya-iyi-olum-nathan-nobis/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Öncül Analitik Felsefe Dergisi</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://onculanalitikfelsefe.com/otanazi-veya-iyi-olum-nathan-nobis/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li>T. Beyter. Rachels’ın Argümanı Ve Etik Olarak Ötanazi. (26 Şubat 2021). Alındığı Tarih: 26 Şubat 2021. Alındığı Yer: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/rachelsin-argumani-ve-etik-olarak-otanazi-taner-beyter/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Öncül Analitik Felsefe Dergisi</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://onculanalitikfelsefe.com/rachelsin-argumani-ve-etik-olarak-otanazi-taner-beyter/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li>D. Purves. Ölümün Kötülüğü. (26 Şubat 2021). Alındığı Tarih: 26 Şubat 2021. Alındığı Yer: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/olumun-kotulugu-duncan-purves/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Öncül Analitik Felsefe Dergisi</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://onculanalitikfelsefe.com/olumun-kotulugu-duncan-purves/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li>C. Haramia. Uygulamalı Etik. (26 Şubat 2021). Alındığı Tarih: 26 Şubat 2021. Alındığı Yer: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/uygulamali-etik-chelsea-haramia/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Öncül Analitik Felsefe Dergisi</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://onculanalitikfelsefe.com/uygulamali-etik-chelsea-haramia/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li>T. Beyter. Sonuççuluk’u Anlamak: Rachels’ı Eleştirmek. (26 Şubat 2021). Alındığı Tarih: 26 Şubat 2021. Alındığı Yer: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sonucculuku-anlamak-rachelsi-elestirmek-taner-beyter/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Öncül Analitik Felsefe Dergisi</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://onculanalitikfelsefe.com/sonucculuku-anlamak-rachelsi-elestirmek-taner-beyter/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>
</ol>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-taner-beyter/">“Ölmek İstiyorum”: Ötanazi Nedir? Ötanazi, Ahlaken Nasıl Temellendirilebilir? – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ahlak Felsefesi Açısından Bir Vejetaryenlik Savunusu: Vejetaryenizmi, Etik Olarak Nasıl Temellendiririz? – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ İnsanlar ile insan olmayan canlılar arasında birçok farklı etkileşim vardır. Köpekler, kediler, kuşlar ve hamsterlar gibi bazı hayvanlar, bizimle beraber evlerimizde yaşar. Fareler, böcekler ve yılanlar ise çoğunlukla uzak durmamız gereken hayvanlar olarak bilinir (elbette bunları da evinde besleyen çok sayıda insan vardır). İnek, domuz ve tavuk gibi hayvanların taze et, süt veya yumurtaları, insanlar tarafından tüketilsin diye, endüstriyel olarak çoğaltılırlar. Bazı hayvanlar ise insanlar tarafından laboratuvarlarda denek olarak kullanılır, “spor amaçlı” avlanır veya sirk ve hayvanat bahçelerinde eğlence amaçlı tutulur veya petshoplarda (hayvan dükkanlarında) satılır. Peki bu etkileşimlerin ahlaki boyutunu hiç düşündünüz mü? Hayvanlara karşı ahlaki bir sorumluluğumuz var
The post Ahlak Felsefesi Açısından Bir Vejetaryenlik Savunusu: Vejetaryenizmi, Etik Olarak Nasıl Temellendiririz? – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/New_born_Frisian_red_white_calf.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Ahlak, Felsefesi, Açısından, Bir, Vejetaryenlik, Savunusu:, Vejetaryenizmi, Etik, Olarak, Nasıl, Temellendiririz, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlar ile insan olmayan canlılar arasında birçok farklı etkileşim vardır. Köpekler, kediler, kuşlar ve hamsterlar gibi bazı hayvanlar, bizimle beraber evlerimizde yaşar. Fareler, böcekler ve yılanlar ise çoğunlukla uzak durmamız gereken hayvanlar olarak bilinir (elbette bunları da evinde besleyen çok sayıda insan vardır). İnek, domuz ve tavuk gibi hayvanların taze et, süt veya yumurtaları, insanlar tarafından tüketilsin diye, endüstriyel olarak çoğaltılırlar. Bazı hayvanlar ise insanlar tarafından laboratuvarlarda denek olarak kullanılır, “spor amaçlı” avlanır veya sirk ve hayvanat bahçelerinde eğlence amaçlı tutulur veya petshoplarda (hayvan dükkanlarında) satılır.</p>



<p>Peki bu etkileşimlerin ahlaki boyutunu hiç düşündünüz mü? Hayvanlara karşı ahlaki bir sorumluluğumuz var mı dersiniz? Hayvanlar, insana hizmet etmek üzere var olan canlılar mı, yoksa insanlardan tamamen bağımsız ve özgür bir ahlaki statüye sahipler mi? İşte bu soru, <a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesine-etige-giris-neye-gore-kime-gore-7828" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Ahlak Felsefesi disiplinindeki en güncel tartışma başlıklarından biridir.</a></p>



<h3 class="wp-block-heading">Etik Çerçeve</h3>



<p>Ahlak felsefesinin üç önemli alt dalı Metaetik, Normatif Etik ve Pratik Etik olarak bilinir. Özellikle Pratik Etik disiplini, birçok açıdan oldukça dikkate değer inceleme alanlarına sahiptir. Bunlardan en önemlileri şunlardır:</p>



<ul>
<li><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-suc-oranini-azaltir-mi-10107" target="_blank" rel="noreferrer noopener">İdam</a>, her koşulda ve her zaman için ahlaken yanlış mıdır? (İdam Problemi)</li>



<li>Kürtaj bir cinayet mi yoksa kadınların kendi bedenleri üzerindeki tasarruf hakkı mı? (<a href="https://evrimagaci.org/kurtaj-etik-olarak-makul-mudur-kurtaj-yanlisi-ve-karsiti-argumanlar-nelerdir-7996" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Kürtaj Problemi</a>)</li>



<li>Ötanazi hakkı ahlaken makul müdür? (<a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Ötanazi Problemi</a>)</li>



<li>Et yemek zorunda mıyız? Vejetaryenlik ahlaken doğru bir pozisyonu mudur? (Veganizm Problemi)</li>
</ul>



<p>Vejetaryenizm ve hayvan haklarına yönelik nasıl bir ahlaki tutum içerisinde olmamız gerektiğiyle ilgili olan son soru, 1960’lardan günümüze dek ahlak felsefesi alanında yapılan birçok tartışma ile beraber, gündelik hayatımızda kendini daha çok göstermeye başlamıştır. Peki ama bu soru nasıl ele alınabilir? Et yemek zorunda mıyız? Veya konu, sadece “et yiyip yememek” mi? Hayvan deneyleri, petshoplar, sirkler ve diğer güncel örneklere dair ahlak felsefesi bize söyleyebilir?</p>



<p>Sınırları çizerek başlayalım: Biz bu yazımızda; ekolojik, tıbbi ve dini sebeplerden ziyade, <strong>yalnızca etik sebeplere odaklanacağımızı belirtmek isteriz.</strong> Ekolojik sebeplerin de etik sebepler ile birçok bağlantısı olduğu ileri sürülebilir ve bu yöndeki argümanlar da incelenmeyi hak etmektedir ve gerçekten de literatürde bu konu, sıkça tartışılmaktadır. Biz, bu yazının kapsamında bir dereceye kadar ekolojiden söz edeceğiz; fakat ana çerçevemiz etik olacaktır. Bu konuya dair ilk kez okuma yapmak isteyenler şu yazıyla <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hayvanlara-borclu-oldugumuz-her-sey-pam-weintraub/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">başlayabilirler.</a></p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/calf-362170_1920-1.jpg?resize=496%2C330&ssl=1" alt="" class="wp-image-10050" width="496" height="330" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/calf-362170_1920-1.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/calf-362170_1920-1.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/calf-362170_1920-1.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/calf-362170_1920-1.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/calf-362170_1920-1.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/calf-362170_1920-1.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/calf-362170_1920-1.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 496px) 100vw, 496px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h3 class="wp-block-heading">Vejetaryen/Vegan Olmak İçin Gerekçeler</h3>



<p>İnsanlar, farklı gerekçelerle vejetaryen bir yaşam biçimini tercih etmektedir. Bu gerekçeleri dört ana başlıkta ele alabiliriz:</p>



<ul>
<li><strong>Etik gerekçeler: </strong>Hayvanların yaşam hakkı, acıdan kaçınma hakkı, ahlaki edilgenler (moral patiens) olması gibi gerekçelerden dolayı vejetaryenliği seçenler,</li>



<li><strong>Ekolojik gerekçeler:</strong> Endüstriyel hayvancılığın tarım alanlarını daralttığı, vahşi sulamaya sebep olduğu, küresel ısınmayı hızlandırdığı gibi sebeplerle vejetaryenliği seçenler,</li>



<li><strong>Sağlık gerekçeleri:</strong> Vejetaryen diyetin kolesterol veya kalp damar hastalıklarını azalttığı veya insan fizyolojisine daha uygun olduğu gerekçesiyle vejetaryenliği seçenler,</li>



<li><strong>Dini gerekçeler: </strong>Çoğunlukla Doğu Asya dinleri veya Yedinci Gün Adventistleri gibi inançları gereği bazı canlıları tüketmeyenler.</li>
</ul>



<p>Bu dört başlık altında özellikle Yedinci Gün Adventistleri hakkında birçok bilgi kirliliği bulunmaktadır. Bu Hristiyan topluluğun tam bir vejetaryen diyette olduklarını söylemek zordur. Daha sağlıklı bilgi almak için Türkiye temsilciliklerinin <a href="http://adventistturkey.org/?p=853" target="_blank" rel="noreferrer noopener">internet sitesine</a> bakmanızı tavsiye ederiz. Buradaki açıklamalarına göre, yarık tırnaklı ve geviş getiren birçok memeliyi tükettikleri görülmektedir.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/pug-801826_1920-1.jpg?resize=516%2C344&ssl=1" alt="" class="wp-image-10052" width="516" height="344" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/pug-801826_1920-1.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/pug-801826_1920-1.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/pug-801826_1920-1.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/pug-801826_1920-1.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/pug-801826_1920-1.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/pug-801826_1920-1.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/pug-801826_1920-1.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 516px) 100vw, 516px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h3 class="wp-block-heading">Kültür, Hayvanlar ve Bazı Tarihsel Örnekler</h3>



<p>En temelde şunu unutmamak gerekir: Biyologlar ve biyokimyagerler gibi temel bilim dallarında çalışanlar için vejetaryenlik ve veganizm bir <em>diyet</em> olarak tanımlanır, çünkü “diyet” sözcüğü, bir türün veya türün belli bir bireyinin “beslenme alışkanlıkları” veya “besin dağılımı” anlamına gelmektedir. Örneğin çoğunlukla et tüketen bir aslan, etçil bir diyete sahiptir. Hem et hem ot yiyen bir canlıya hepçil diyetle besleniyor deriz. Örnekler çoğaltılabilir; ancak halk arasında “diyet” sözcüğü, “kilo vermek için yapılan davranış” olarak algılandığı için, <a href="https://evrimagaci.org/bilim-gercekten-nasil-calisir-hipotezler-ispatlaninca-teori-daha-da-ispatlaninca-kanun-olmazlar-5548" target="_blank" rel="noreferrer noopener">“teori” sözcüğünde de gördüğümüz bu terminolojik çatışma</a>, kimi zaman karmaşaya neden olabilmektedir. Örneğin <em>Evrim Ağacı </em>sınırlarında vejetaryen veya vegan beslenmeden “diyet” olarak bahsedildiğinde, bilimsel terminolojinin takip edildiği hatırlanmalıdır. Öte yandan vejetaryenlik ve veganizm, yalnızca bir beslenme alışkanlığı, yani tabağınızda ne olup olmadığıyla ilişkili de değildir; bundan çok daha fazlasıdır. Bu sebeple vejetaryenizm ve veganizmi, modern dünyanın hayvan sömürüsü üzerine inşa edildiğini ileri süren, <strong>toplumsal bir boykot</strong> ve <strong>alternatif yaşam biçimi</strong> olarak görmek yerinde olacaktır.</p>



<p>Bu yaklaşımlar veya onlara yakınsanan <strong>et yememe</strong> biçimindeki görüşler, her ne kadar 20. yüzyılın toplumsal ve entelektüel çehresinde yükselen bir eğilimi gösterse de, tarih boyunca bir şekilde sürekli gündemde olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Nihayetinde yemek yemek, birçok açıdan oldukça önemli konu başlıklarını da gündemimize getirmektedir.</p>



<p>Vegan ve vejetaryen kelimelerinin Latince <strong><em>“bütün, sağlıklı, taze, canlı” </em></strong>anlamına gelen <strong><em>“vegetus” </em></strong>sözcüğünden geldiği ifade edilmektedir. Voltaire; “et”, “besleyen”, “yaşamı destekleyen şey” anlamına gelen <em>victus</em>‘a da dikkat çeker; buradan ise <em>viventia</em> kavramının doğduğunu söyler. Veganizm kavramının bugünkü anlamıyla ilk kez Donald Watson tarafından kullanıldığı da sıkça dillendirilmektedir.</p>



<p>Yemek yemek, sandığımızdan çok daha derin ve farklı anlamları olabilecek bir eylem ve ihtiyaçtır. Yalnızca bireysel eylemlere indirgemeksizin, toplumsal ve tarihsel olarak da geniş bir ilişki ağında incelenmeyi hak eder:</p>



<ul>
<li>Yahudilerin, Yahudi olmayanların (“gentil”) sofrasına oturmamaları gerektiğine yönelik kutsal emirleri vardır. Ayrıca Yahudiler,<em> “koşer”</em> (כשׁר veya Kaşer), yani onlara özgü olan yeme alışkanlıklarına uygun olarak beslenmelerinin emredildiğine inanırlar. Buna göre bazı hayvanların etinin yenmesi yasak, bazılarının ise serbesttir.</li>



<li>Karada yaşayanlardan geviş getiren ve çift tırnaklı olan hayvanların yenmesi serbest, bu özelliği taşımayanlar ise yasaktır; bunlara ek olarak domuz, tavşan ve deve eti yasaktır.</li>



<li>Her türlü böcek, sürüngen ve kemirgenin yenilmesi yasaktır.</li>



<li>Kuşlardan Tevrat’ta ismi geçen yirmi kuş dışında kalanların yenilmesi yasaktır.</li>



<li>Balıklardan pullu ve yüzgeçli olanlar dışında kalanların, kabuklu hayvanların (midye, istiridye) ve ahtapot, kalamar, ıstakoz, karides, kerevit, yengeç, denizkestanesinin yenilmesi yasaktır.</li>



<li>Yenilmesi yasak olan hayvanlardan çıkan yumurta, süt gibi her türlü ürünün (bal hariç) yenmesi yasaktır.</li>



<li>Ayrıca Yahudilerin Naoşit veya Noaşik kurallarına göre, içinde kan olan, yani henüz ölmemiş bir hayvanın etini yemeleri yasaktır.</li>



<li>Brahmanlar’da olduğu gibi, Doğu Asya dinlerindeki farklı yeme alışkanlıkları ve veganizme yakınsanan kuralları olduğu çok zaman dillendirilmiştir.</li>



<li>İbrahimi dinlerden İslam’da, Tanrı’nın hangi hayvanların yenilebilip hangilerinin yenilemeyeceğine dair kutsal ayetler ve sahih hadisler mevcuttur. Kur’an-ı Kerim’in Bakara Suresi 173. Ayet’ten bir örnek verecek olursak: <em>“Allah size yalnızca murdar eti, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adına kesilmiş olanı haram kıldı. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur. Biliniz ki Allah bağışlayan ve esirgeyendir.”</em></li>



<li>Papa III. Gregor, Hristiyanlara, Kuzey Avrupa Vandallarına benzeyecekler kaygısı ile at etini yemelerini yasaklamıştır.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-1">[1]</a></sup></li>



<li>3. ve 10. yüzyıllarda etkili olan Mani dininin de hayvanların öldürülmesine karşı olduğunu biliyoruz. Hatta ünlü yemek duaları şöyledir:<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-2">[2]</a></sup> <em>“Ey ekmek! Buğdayını ben biçmedim, ununu ben öğütmedim, mayanı ben hazırlamadım, seni ben pişirmedim – bunları hep başkaları yapıp bana getirdiler, onun için seni hiçbir suçum olmadan yiyorum.”</em></li>
</ul>



<p>Bunların yanı sıra birçok felsefe tarihçisinin bildiği gibi, M.Ö. 6 yüzyılda Yunanistan ve İtalya’da yaşamış olan matematikçi ve filozof Pythogaras, kurduğu toplulukta vejetaryen bir diyet önermiş ve kendisi de muhtemelen bu diyete uymuştu. 3. yüzyılda yaşamış olan Yeni Platoncu Porfirios’un da vejetaryen olduğunu ve bu konuda<em>“De abstinentia” </em>(<em>Perhiz Üzerine</em>) adlı bir metin kaleme aldığını biliyoruz. 1709 yılında Philippe Hecquet, kaleme aldığı <em>“Trainê des dispenses du cêreme” </em>(<em>Perhizden Muafiyet Üzerine</em>) adlı metinde, bitkisel ve vejetaryen beslenmenin insan fizyolojisi için daha uygun olduğunu öğütlüyordu. Orta Çağ’da Bulgaristan’da yaşadıkları bilinen Bogomiller’in de yılan dışında hiçbir hayvana karşı şiddet yanlısı olmadıkları, hatta kimi tarihçilere göre hayvan eti yemedikleri söylenir.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-3">[3]</a></sup></p>



<p>Daha yakın zamana gelirsek, modern felsefenin kurucularından kabul edilen Descartes’in hayvanları bir makineye benzetmesi ve ruhlarının olmadığı, bu sebeple de üzerlerinde deney yapılabileceğini söylediğini biliyoruz. Böylesi bir iddiaya yönelik Voltaire’nin itirazının hala geçerli olduğunu bir vegan ve vejetaryen de kabul edilecektir: Voltaire, “mekanikçi” diye seslenerek, Descartes’e şöyle cevap veriyordu:<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-4">[4]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Hayvanların zekadan ve duygudan yoksun basit birer makineler olduğu, hep aynı şekilde hareket ettikleri, hiçbir zaman bir şey öğrenmedikleri veya hiçbir şeyi eksiksiz yapamadıkları gibi şeyler söylemek ne kadar acı ne büyük sefilliktir! (…) Söylesene mekanikçi; doğa, bu hayvanda görmüş olduğun tüm bu duyu organlarını hayvan hissetmesin, onları kullanmasın diye mi vermiş ona? Hissetmesinler, kullanmasınlar diye mi sinirleri var? Doğada böylesi yaman bir çelişki olabileceğini sakın ha aklına getirme.</p>
</blockquote>



<p>Hiç şüphe yok ki hayvanlara bakış açımızı etkileyen en önemli gelişmelerden biri, Charles Darwin ve çağdaşlarının yaptığı çalışmalardı. Darwin’den önce sık sık hayvanlar ile aramızdaki farklılıklara odaklanan birçok yaklaşım, görece daha çok ön plandaydı. Fakat evrimsel biyolojinin giderek büyüyen bilimsel başarısı, bizi <strong><em>farklılıklardan</em></strong> ziyade <strong><em>ortaklıklar</em></strong> üzerine de düşünmeye sevk etmişti.</p>



<p>Günümüze daha yakın dönemde ise, iki isim, felsefe dünyasında tüm dikkatleri tekrar veganizm ve hayvan haklarına çekecekti: Peter Singer ve Tom Regan.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/man-3672027_1920-1.jpg?resize=350%2C501&ssl=1" alt="" class="wp-image-10054" width="350" height="501" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/man-3672027_1920-1.jpg?resize=715%2C1024&ssl=1 715w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/man-3672027_1920-1.jpg?resize=209%2C300&ssl=1 209w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/man-3672027_1920-1.jpg?resize=768%2C1100&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/man-3672027_1920-1.jpg?resize=1072%2C1536&ssl=1 1072w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/man-3672027_1920-1.jpg?resize=480%2C688&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/man-3672027_1920-1.jpg?w=1340&ssl=1 1340w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Yaşayan en büyük ahlak felsefecilerinden ve hayvan hakları savunucularından biri olan Peter Singer.</figcaption></figure></div>


<p>Günümüzde yalnızca İngiltere’de 3.5 milyon kişi kendini vegan olarak tanımlıyor ve et tüketmiyor.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-5">[5]</a></sup> Görülen o ki veganizm ve vejetaryenizm, birçok farklı alanda daha kendini göstermeye devam edecek. Ekonomik, politik, dini veya kültürel tartışmaları uzmanlara bırakıp, biz ahlak felsefesi açısından konuyu ele almaya devam edelim. Öncelikle bazı temel tanımlara bakalım.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Vejetaryenliğe Temel Düzeyde Giriş</h3>



<h4 class="wp-block-heading">Başlıca Tanımlar</h4>



<p>Öncelikle vegan/vejetaryenliğe dair başlıca pozisyonlara bakalım.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-6">[6]</a></sup> Bu pozisyonların, neredeyse hepsinin en önemli ortak yönü, <strong>“hayvansal et”</strong> tüketmemektir:</p>



<ul>
<li><strong>Ovo-Lakto Vejetaryen: </strong>Yumurta ve süt ürünleri tüketen vejetaryenlik biçimi olup vejetaryenliğin en ‘popüler’ biçimidir.</li>



<li><strong>Ovo vejetaryen</strong>: Yumurta tüketen fakat süt ürünleri tüketmeyen vejetaryenlik biçimi.</li>



<li><strong>Lakto Vejetaryen:</strong> Süt ürünleri tüketen fakat yumurta tüketmeyen vejetaryenlik biçimi.</li>



<li><strong>Katı Vejetaryen:</strong> Veganizmin başlangıcında olan anlamına gelir, ancak Vejetaryen başlığı altındaki tüm ilkelere uyan bir vegan veya vejetaryen anlamında da kullanılabilir.</li>



<li><strong>Yarı Vejetaryen:</strong> Ortalama insanlara göre çok daha az et tüketen kişi. Genellikle balık ve/veya beyaz et tüketip kırmızı et tüketmezler. <strong>Fleksitaryen</strong> olarak da bilinirler, yani et tüketimini olabildiğince az bir düzeyde tutarlar ve çoğunlukla et tüketmemeye çalışırlar.</li>



<li><strong>Sözde/Sahte Vejetaryen: </strong>Vejetaryen olduğunu iddia eden ama olmayan kişidir. Bu tanımlama, özellikle yeni vejetaryen olanlar ve kafası karışık olanlar için kullanılır. Bu tanımlamaya denk düşen kişiler vejetaryen olduğunu söylemesine rağmen, balık veya tavuk yemeye devam eder.</li>



<li><strong>Pesketaryen:</strong> Vejetaryen diyetin yanı sıra balık ve kabuklu deniz ürünleri de tüketen fakat et, av hayvanı veya kümes hayvanı tüketmeyen kişidir. Sözde/sahte vejetaryenlerin aksine, vejeteryan olmadıklarının farkındadırlar. Bazen tam bir vejetaryen olmak adına basamak olarak görülen bir durumu ifade eder.</li>



<li><strong>Frutaryen: </strong>Veganlık ile oldukça benzerdir, yalnızca bitkinin ölmesine sebep olmayacak şekilde beslenmeye dikkat ederler. Örneğin elma yemek için bitki öldürmek gerekmez; bu yüzden elma yerler, fakat havuç veya patates için aynı durum söz konusu değildir.</li>



<li><strong>Freeganlık: </strong>Çöpe atılmış ve ücretsiz olan yiyecekleri tüketerek beslenen, bir tür vegan diyet biçimidir. Bu tanımlama “israf” kavramı ile daha yakın anlamlı olup atık gıdaların geri dönüşümü ve politik sebeple ile ilişkidir. Freeganların “fakir oldukları için” bunu yaptıklarını düşünmek doğru değildir.</li>



<li><strong>Çiğ Yiyecek Veganlığı: </strong>Veganizm ile çiğ gıdacılığı birleştiren bir yaklaşımdır. Bu diyette, hem hayvansal kaynaklı olanlar hem de 46 santigrat derecenin üzerinde pişirilen yiyecekleri tüketmez. Çiğ sebze ve meyveler, fındık ve kabuklu yemiş ezmeleri, tahıl ve baklagiller, tohumlular, bitkisel yağlar, deniz sebzeleri, otlar ve taze meyve sularını tüketirler.</li>



<li><strong>Süt Dışı (Nondairy): </strong>Kabaca süt ve süt ürünleri tüketmeyenler için kullanılır.</li>



<li><strong>Etsiz:</strong> Yumurta, süt ve peynir gibi et içermeyen ürünleri tüketilirler. Fakat tartışmalı bir kavram gibi görünmektedir; çünkü bazen hayvansal yağlar, deniz ürünleri, balık veya kümes hayvanları tüketilmektedir.</li>
</ul>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="576" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/food-1209503_1920.jpg?resize=1024%2C576&ssl=1" alt="" class="wp-image-10055" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/food-1209503_1920.jpg?resize=1024%2C576&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/food-1209503_1920.jpg?resize=300%2C169&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/food-1209503_1920.jpg?resize=768%2C432&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/food-1209503_1920.jpg?resize=1536%2C864&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/food-1209503_1920.jpg?resize=480%2C270&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/food-1209503_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h3 class="wp-block-heading">Hayvanlara Dair Üç Farklı Ahlaki Pozisyon</h3>



<h4 class="wp-block-heading">İstisnacılık: Hayvanlara Karşı Hiçbir Ahlaki Görevimiz veya Sorumluluğumuz Yoktur!</h4>



<p>İnsanların hayvanlara karşı direkt olarak herhangi bir sorumluluğu olmadığını savunan bu görüşe göre, insanlar <em>“istisnadır”</em> ve hayvanlarla ilgili her ahlaki görev, çıkarımsaldır. Eğer köpeğinize zarar vermek yanlışsa, bunun sebebi köpeğinize karşı bir yanlışın yapılmış olması değil, bunu yapmanın <em>size karşı</em> yanlış olmasıdır.</p>



<p>İstisnacılara göre hayvanların ahlaki edilgen olması ve onlara karşı ahlaki sorumluluklarımız bulunması için bazı kriterler olmalıdır. Fakat hayvanlar bu kriterleri karşılamamaktadırlar. Örneğin kimi İstisnacılar, ahlaki sorumlulukların toplumsal yapılara göre belirlendiğine ve hayvanların toplumsal sözleşmede bulunamamalarından ötürü bu alanın dışında olduklarına inanabilir. Veya bir şeyin ahlakla ilgili olabilmesi için bir öznenin tercihlerinin olması, ahlaki yargıda bulunabilmesi veya etik hakkında gerekçelendirme yapabilecek kapasitede olması gerektiğine ve hayvanların bu özelliklerden yoksun olduklarına inanabilirler. Bu argümanı şu şekilde ifade edebiliriz:</p>



<ul>
<li>Bir bireye karşı ahlaki yükümlülüklerimiz, ancak o birey spesifik bir P özelliğine sahipse vardır.</li>



<li>Bütün insanlar P’ye sahiptir.</li>



<li>İnsan olmayan hayvanlar, P özelliğinden yoksundur.</li>



<li>Bu nedenle, insanlara karşı ahlaki görevlerimiz vardır; ancak hayvanlara karşı yoktur.</li>
</ul>



<p>İstisnacılar bu argümanda P’nin ne olduğunu açıklayabilmeli ve ahlaki olarak niçin bir kriter olduğunu gerekçelendirebilmelidir. Kimi felsefeciler, İstisnacılar ile Türcülük arasında birçok ortak motif olduğunu iddia etmektedir.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Abolisyonizm ve Refahçılık: Hayvanlara Karşı Ahlaki Sorumluluklara Sahibiz!</h4>



<p>Bu görüş, Abolisyonizm ve Refahçılık olarak sınıflandırılabilir: Her iki yaklaşım da, hayvanların, özellikle de hissedebilen canlıların, ahlaki bir fail olduğunu ve onlara karşı ahlaki sorumluluğumuz olduğunu iddia ederler. Hayvanları öldürmek, onlara gereksiz acı çektirmek, onları eğlence veya ticaret için alıp satmak gibi ahlaken doğru olmayan bu eylemlere karşı vegan bir yaşam biçimi ve alternatifler sunarlar. Özellikle Abolisyonistler, hayvanların insan için araçsallaştırıldığı her faaliyete karşı çıkıp veganizmi benimsemektedir.</p>



<p>Diğer yandan kimileri için İstisnacılık ve Abolisyonizm’in arasında kalan bütün diğer yaklaşımlar, Refahçılığın farklı biçimleridir. Refahçılar, İstisnacıların hayvanlara karşı ahlaki sorumluluklarımız bulunmadığı ve onların ahlaki edilgen olmadığı görüşüne karşı çıkarlar; fakat kimi Refahçılar, gereksiz acı çekmedikleri müddetçe, hayvanların kaynak olarak kullanılmalarına karşı değildir. Tabii ki, Refahçılar arasında <em>“gereksiz acı çektirme”</em> gibi kavramların nasıl tanımlandığına göre oluşacak büyük farklılıklar vardır. Bazı Refahçılar vegan veya vejetaryenken; bazıları hayvan tarımı, avlanma veya hayvan deneylerini destekler. Ancak şunu söylemek mümkündür: Hem Refahçılar hem de Abolisyonistler, “tür” kavramının biyolojik olduğunu ve ahlaki bir değer taşımadığını düşünür.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Hayvanlara Karşı Sorumluluğumuza Yönelik Temel Argümanlar</h4>



<p>Şimdi, hayvanlara karşı ahlaki sorumluluğumuz olduğuna dair bir argüman öne sürelim:</p>



<ul>
<li>Hayvanlar acıyı hissedebilir.</li>



<li>Acı kötüdür.</li>



<li>Bir varlığa, iyi bir neden olmadığı sürece kötü bir şey yapmak yanlıştır.</li>



<li>O halde, iyi bir nedeni olmadığı müddetçe hayvanlara acı çektirmek yanlıştır.</li>
</ul>



<p>veya</p>



<ul>
<li>Hayvanlar akıl yürütme, hissetme, iletişim kurma gibi becerilere sahiptir.</li>



<li>Bu becerilere sahip canlılar, ahlaki edilgendir. (moral pateins)</li>



<li>Bir ahlaki edilgene, iyi bir neden olmadığı müddetçe kötü bir şey yapmak yanlıştır.</li>



<li>O halde, iyi bir neden olmadığı müddetçe hayvanlara kötü bir şey yapmak yanlıştır.</li>
</ul>



<p>Şimdi, şu soru sorulabilir: Hayvanlara gereksiz acı çektirmek için iyi bir sebebimiz var mı? Bu soru, Refahçılar ve Absolistyonistler arasında devam eden birçok spesifik tartışmaya sebep olmaktadır. Fakat biz bu soruyu yazımızda daha geniş bir çerçeve de ele alacağız.</p>



<p>Vegan/vejetaryen bir argüman daha öne sürerek devam edelim. Öncelikle <a href="https://stanford.library.sydney.edu.au/archives/sum2019/entries/vegetarianism/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Tyler Doggett</a>‘ten ödünç aldığımız şu argüman şemasına bakalım:</p>



<ul>
<li>X yanlıştır.</li>



<li>Y, X’i çerir. Dolayısıyla,</li>



<li>Y yanlıştır.</li>
</ul>



<p>X olmaya aday eylemler:</p>



<ul>
<li>Ortada başka türden alternatifler varken hayvanlara acı vererek yiyecek haline getirmek,</li>



<li>Hayvanları …. niyetiyle öldürmek,</li>



<li>Hayvanları … için tahakküm altına almak,</li>



<li>Hayvanlara yalnızca araç olarak muamele etmek,</li>



<li>Hayvanların varoluş nedenlerini yiyecek olarak görmek,</li>



<li>İnsanlara zarar vermek,</li>



<li>Çevreye zarar vermek.</li>
</ul>



<p>Y olmaya aday eylemler:</p>



<ul>
<li>Endüstriyel hayvan çiftlikleri,</li>



<li>Serbest dolaşım çiftlikleri,</li>



<li>Eğlence amaçlı avcılık,</li>



<li>Sirkler.</li>
</ul>



<p>Diğer yandan bazı ahlaki vejetaryenler şu argümanı da kullanır:</p>



<ul>
<li>Ortada başka mevcut alternatifler varken, hayvanları yemek için yetiştirmek ve bu sırada onlara acı çektirmek, ahlaken yanlıştır.</li>



<li>Endüstriyel hayvan çiftlikleri ortada başka mevcut alternatifler varken hayvanları yemek için yetiştirirken onlara acı çektirir. Dolayısıyla,</li>



<li>Endüstriyel hayvan çiftlikleri ahlaken yanlıştır.</li>
</ul>



<p><strong>“Gereksiz acı çektirmek”</strong> önemli bir eklemedir; çünkü hayvanınızı hastalıktan korumak için ona aşı yapmak veya bir bebeği kurtarmak için pitbull’u kulağından tutup çekmek<em> “gerekli veya iyi bir nedene dayanan acı”</em> olabilir. Biz burada, alternatifi var iken, <em>zorunlu olarak</em> var olması gerekmeyen acıları ima ediyoruz. Et yemek, çoğu vejetaryen için bu anlamda, <em><strong>“alternatifi varken gereksiz acılara sebep olan ahlaki bir acı veya kötülük”</strong></em> olarak tanımlanabilir. Buradaki alternatifin, et yememek ve vejetaryen bir diyet olduğunu tahmin etmişsinizdir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Vejetaryenizmi Ahlak Felsefesi ile Temellendirmek</h3>



<p>Yazımızın bundan sonraki kısmında vejetaryen ve vegan kelimelerini aynı anlamda, özellikle de etik gerekçelerle et tüketmeyen anlamına kullanacağımızı belirtmek isteriz. <strong>Ayrıca bu yazının yazarı da bir vejetaryen felsefeci olarak, “tarafsız olma” iddiasında değildir.</strong> <strong>Bu açıdan, bu yazının sorumluluğu bizzat yazara aittir. Ayrıca tüm veganları/vejetaryenleri temsil ettiğimiz iddiasında değiliz. </strong>Bu nedenlerle, yazımızın bu noktasından itibaren, çoğunlukla 1. tekil şahıs anlatımı kullanacağım.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/vegan-2762337_1920-1.jpg?resize=530%2C230&ssl=1" alt="" class="wp-image-10058" width="530" height="230" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/vegan-2762337_1920-1.jpg?resize=1024%2C446&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/vegan-2762337_1920-1.jpg?resize=300%2C131&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/vegan-2762337_1920-1.jpg?resize=768%2C335&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/vegan-2762337_1920-1.jpg?resize=1536%2C670&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/vegan-2762337_1920-1.jpg?resize=480%2C209&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/vegan-2762337_1920-1.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 530px) 100vw, 530px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Veganizm’i temsil eden bayraklardan biri</figcaption></figure></div>


<h4 class="wp-block-heading">Başlangıç Noktası: Hayvanlar Değerli midir?</h4>



<p>Öncelikle “değer” kavramının ve kelimesinin muğlak ve tanımlanması zor bir anlamı olduğunu kabul ediyorum. Fakat bu ilk etapta, eğer bir metaetik veya metafelsefe çalışması ile ilgilenmiyorsanız, o kadar da önemli değildir. Temel gündelik ve ahlaki sezgilerimiz ile ailemize, arkadaşlarımıza, emeğimize, inançlarımıza, anılarımıza olduğu kadar diğer canlılara da değer verdiğimizin, bazen farklılıklar olsa da, hepimiz bir biçimde farkındayızdır. Bu sebeple, Moore’cu ahlaki sezgiciliğe başvurarak; değerin, tanımlanması zor olsa da temel bir <em>“iyi”</em> olduğunu varsayıyorum.</p>



<p>Hayvanların, içsel veya ahlaki (veya en yalın haliyle) bir değere sahip olduğunu iddia ediyorum. Eğer hayvanların bir değeri olduğunun kanıtlanamayacağı iddia ediliyorsa, insanın içsel bir değeri olup olmadığını ve bunun nasıl kanıtlandığını sorabiliriz. İnsanları değerli görüp hayvanları değerli görmemek mümkün mü? Bu bize göre mümkün değildir. Nozick’in ünlü örneğini kullanarak basit bir düşünce yapalım:<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-7">[7]</a></sup></p>



<p>Garip bir nedensel bağlantı dolayısıyla, parmaklarınızı şıklatmanızın; mutlu ve sahipsiz 10.000 ineğin, büyük acılar ve ıstırap çekerek (veya acısız da olabilir) ölmesine neden olacağını biliyorsunuz diyelim. Bu durumda parmaklarınızı şıklatmanız, tamamen doğru olur mu? Bunu yapmanın ahlaki olarak yanlış olduğunu gösteren bir neden var mıdır? Çoğu kişi, ortada hiçbir zorunlu sebep olmaksızın bunu yapmanın yanlış veya en azından doğru olmayacağını söyleyecektir. Bu, yalnızca kendinizi vahşi hissetmenize sebep olmaz, gerçekten de sizi <em>“vahşi”</em> biri de yapabilir. Öyle görülüyor ki bu düşünce deneyinde, acı çeksinler ya da çekmesinler 10.000 hayvanı basit bir parmak şıklatması ile öldürmenin vahşice görünmesinin ardında yatan sebep, yalnızca “basit bir parmak şıklatması” veya “ortada zorunlu bir sebep olmaması” değil, aynı zamanda hayvanların bir değeri olmasıdır.</p>



<p>Düşünce deneyini biraz değiştirelim ve yalnızca parmak şıklatmanız ile 10.000 taşın yere düşeceğini ve bundan hiçbir canlı veya cansız unsurun zarar görmeyeceğini düşünelim. Bu durumda ortada yanlış olan bir şey var mı? Yok gibi görünüyor, çünkü eylemlerimizi; sonuçlarına, hangi ahlaki ilkeleri çiğneyip çiğnemediğine, diğer ahlaki failler-edilgenler üzerinde bir etkisi olup olmadığına veya ahlaki erdemlerimiz ile tutarlılığına göre değerlendiririz.</p>



<p>İlk örnek durumda ineklerin ölmesi ve ikincisinde ise yalnızca taşların düşmesi arasında büyük bir fark var gibi görünüyor. <strong>İşte bu sezgisel olarak <em>farklı</em> gördüğünüz şeyin, ineklerin değerli olduğuna yönelik iddiamıza dayanak olduğunu iddia ediyoruz.</strong></p>



<p>Şimdi, üçüncü bir örnek durum ekleyelim: Bu sefer yalnızca parmak şıklatmanız ile 10.000 bebek acı çekerek veya çekmeyerek ölüyor olsun. Bu durumu ahlaken büyük bir yanlış olarak gösteren şey nedir? Yalnızca sizin türünüzün canlılarının ölmesi mi? Eğer ahlaki sınırlarınızın yalnızca sizin türünüz ile ilgili olduğunu ve yalnızca kendi türünüze ahlaki bir değer atfettiğinizi söylüyorsunuz, biz buna <strong>“türcülük”</strong> diyoruz. İnsanlar, çoğu zaman farkında olmaksızın, örtük bir türcülük ile olaylara yaklaşmaktadır (bu kavrama birazdan bakacağız).</p>



<p>10.000 hayvanı parmak şıtlatması ile öldürmek (a) ve çok hafif bir baş ağrısını yan odaya giderek kullanacağım bir ilaç ile sonlandırmak (b) eylemlerini düşünelim. Eğer önce (b) eylemini seçerseniz, (a) eylemini yapmak zorunda değilsiniz. Önce (a) eylemini yaparsanız ise, (b) eylemi için vaktiniz olmayacaktır. Yani eğer önce (b) eylemini yaparsanız hemencecik (a) eylemini gerçekleştiremez ve bir süre baş ağrısı çektikten sonra yan odaya gidip ilacı alacağınızı varsayalım. Bu durumda hangi eylemi önce seçerdiniz?</p>



<p>Kısa bir süre hafif bir baş ağrısı çekip daha sonra (a) eylemini gerçekleştirmemek, faydacılık, Kant etik, erdem etiği veya Ross’çu Çoğulculuk gibi birçok farklı ahlaki yaklaşım ile temellendirilebilir (bunu da yazımızın ilerleyen bölümlerinde ele alacağız). Fakat bunların yanı sıra <strong>hissedebilen ve acı çekebilen 10.000 ineğe verdiğiniz değer ile hafif bir baş ağrısı çekmek arasındaki farkın, hayvanların da değerli olduğuna yönelik bir argüman için kullanılabileceğini düşünüyorum.</strong></p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cow-4352623_1920.jpg?resize=481%2C320&ssl=1" alt="" class="wp-image-10059" width="481" height="320" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cow-4352623_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cow-4352623_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cow-4352623_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cow-4352623_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cow-4352623_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cow-4352623_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cow-4352623_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 481px) 100vw, 481px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Daha farklı bir örnek verelim. Kedi veya köpeğinizi öldürüp aynı cins ve yaşta başka bir kedi ve köpek almak ister miydiniz? Muhtemelen hayır, öyle değil mi? Hayvanların yalnızca tür olarak değil bireysel olarak bir değerleri vardır gibi görünüyor. Bu yalnızca kedi ve köpeklerin davranışları ve karakterleri üzerine yapılan bilimsel çalışmalar ile elde ettiğimiz bulgulardan dolayı değil, aynı zamanda onların <strong><em>ahlaki bir nesne/ahlaki edilgen olduğuna işaret eden </em></strong>duyguları, amaçları, tercihleri, ilişkileri, acıdan kaçınma eğilimleri, hoşlantıları, yakın arkadaşları veya favori oyun (ortak anıları) ile ilgili izlenimlerinizle de temellendirilebilir.veya eylemlerin<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-8">[8]</a></sup> Hayvanların değerli olmaları, karşımızdaki manzarada iyi veya kötü olarak değerlendirilebilecek olay, durum veya eylemlerin söz konusu olmasından dolayıdır.</p>



<p><em>“Acı çekmek kötüdür.”</em> dediğimizde; acı çekmeye, kötülük değerini atfediyoruz. <em>“Hayvanlar acı çekebiliyorsa, o halde kötülük ile ilgili bir değerlendirmeye tabidirler.”</em> diyebiliriz. Bir şeyin değerli olması iyi ve kötü ile ilişkili olmanın yanı sıra başka türden şeylerle de incelenebilir. (Örneğin Kant için bu “kendinde amaç” veya “doğası olmasıyla” ilgili bir durumdu.)</p>



<p>Saç kurutma makinenize verdiğiniz değer, onun işlevini yerine getirmesi, ödediğiniz ücretin karşılığını aldığınızı düşünmeniz veya dayanıklı olması ile ilişkilidir. İnsanlar, kahve içtikten sonra kahve makinesine dönüp düşünürken; ona verdiği “içsel değeri” değil “kullanım değeri”ni düşünür. Çünkü kahve makineniz acı çekmez, seçim yapmaz veya sizinle iletişim kurmaz. Fakat hayvanlardaki bu türden özelliklerin var olması, onlara içsel bir değer atfetmemizin yalnızca bir parçasıdır.</p>



<p>Peki hayvanlara değer atfederken, elimizde buna dair ne gibi bulgular vardır? Özellikle çiftlik hayvanlarının kendi hayatlarına ilişkin duygudan, zekadan ve kaygıdan yoksun oldukları şeklindeki argümanlar, kültürel bir mit gibi görünüyor:</p>



<h4 class="wp-block-heading">Hayvanlara Dair Bildiklerimizden Bazıları</h4>



<p>Koyunların, ineklerin, domuzların, tavukların zihinsel kapasitelerini, kişilik özelliklerini, duygularını ve sosyal karmaşıklıkları ile ilgili bilimsel çalışmaları okumanızı tavsiye ederiz.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-9">[9]</a>, <a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-10">[10]</a>, <a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-11">[11]</a></sup> Dışarıdan gelen belirsiz uyaranları ve durumları nasıl yorumlayacağımız, depresif olup olmadığımıza veya duygusal olarak olumlu bir ruh halinde olup olmadığımıza göre değişir. Domuzlar, tavuklar, koyunlar ve inekler de de durum böyledir. Kabaca, inekleri, koyunları ve tavukları şiddetli bir gürültüye, bir yırtıcı canlıya ya da herhangi kontrol edilemez negatif bir duruma maruz bırakın; sonra da ödül alabilmek için yapılan tipik iki uyaranı ayırt etmeleri beklenen ayrım görevinde ne kadar başarılı olduklarını değerlendirin. Tüm bu stres, tıpkı sizde olduğu gibi, beyinlerini ve başarılarını etkileyecektir.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-12">[12]</a></sup></p>



<p>Birçok çalışmada da ortaya konulduğu gibi, yemek yerken aniden beliren bir obje gibi tahmin edilemez ve kontrol edilemez durumlara maruz kaldıklarında koyunlarda, stresin ve depresyonun fizyolojik işaretlerinin de görülebileceği bir çaresizlik gözlemlenir.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-13">[13]</a></sup></p>



<p>Hissedebilen canlıların öğrenilmiş çaresizliğin gayet iyi bilinen psikolojik belirtilerini deneyimledikleri söylenebilir. Bu durumda, çevrenin ve hayatın kontrol edilemeyeceğinin kanıksanması kişiyi depresyona ve bu durumu aşmaya dair motivasyonsuzluğa sürükler. Öğrenilmiş çaresizlik; koyunlarda, diğer çiftlik hayvanlarında, hayvanat bahçelerindeki ve deniz parklarındaki pek çok hayvanda, laboratuvar hayvanlarında ve özellikle çocukluktan itibaren hayatı boyunca sürekli zor darbelere maruz kalmış insanlarda da görülür. Birçok çalışma, buzağıların sosyal olarak uyumlu olabilmesi için annelerinin yanında büyütülmesi gerektiğini işaret eder.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-14">[14]</a></sup> Ayrıca çalışmalar, yavruları analarından erken ayırmanın, kuzuların da sosyal gelişimlerinin ileriki safhaları boyunca olumsuz etkileri olduğuna işaret eder.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-15">[15]</a></sup></p>



<p>Diğer yandan koyunlar, birer “yüz uzmanıdırlar”. Koyunların, diğer koyunlara ait fotoğraf çiftlerini ayırt edip edemeyeceği üzerine kurulu kontrollü çalışmaların gösterdiğine göre, bir koyun 50 farklı koyunun yüzünü 2 yıldan uzun bir süre boyunca hatırlayabilmektedir.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-16">[16]</a></sup> Benzer şekilde inekler, diğer ineklerin yüzünü tanıyabilir; hatta farklı pek çok diğer cinsten ineklerin fotoğraflarını köpek, koyun, at ve keçi gibi inek dışı türlerden ayırabilirler.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-17">[17]</a></sup> Ayrıca birkaç çalışma, domuzların farklı dikkat durumlarını ayırt etmek için kafadaki ipuçlarını kullanmada oldukça maharetli olduklarını gösteriyor.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-18">[18]</a></sup></p>



<p>Yani, <a href="https://evrimagaci.org/farkimiz-ne-insanlar-ve-diger-canlilarin-ozelliklerinin-kiyasi-1018" target="_blank" rel="noreferrer noopener">buradaki yazımızda da anlattığımız üzere</a>, bir zamanlar “insana özgü” gibi gözüken özelliklerin <em>istisnasız hepsi</em>, bir şekilde veya başka bir şekilde, daha az veya çok gelişmiş biçimde, diğer hissedebilen hayvan türlerinde de bulunmaktadır. Bu hayvan türlerinin önemli bir bölümü, insanların gıda olarak tükettiği hayvanlar arasındadır. İnsanlar kedi ve köpeklerini severler; bunun elbette evrimsel bir sebepleri olduğu ortadadır. Peki kedilerin öldürülmesi ile ineklerin öldürülmesi arasında ahlaki bir fark var mı? Kedilere ve ineklere farklı yaklaşmamızın sebebi nedir?</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cat-2143332_1920.jpg?resize=430%2C292&ssl=1" alt="" class="wp-image-10060" width="430" height="292" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cat-2143332_1920.jpg?resize=1024%2C694&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cat-2143332_1920.jpg?resize=300%2C203&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cat-2143332_1920.jpg?resize=768%2C521&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cat-2143332_1920.jpg?resize=1536%2C1042&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cat-2143332_1920.jpg?resize=480%2C326&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/cat-2143332_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 430px) 100vw, 430px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Parmaklarınızı şıklatarak 10.000 ineği öldürüleceği ve taşların yere düşmesi ile inekleri öldürmemek arasında ahlaki bir fark olmadığını söyleyen; yani dolayısıyla hayvanların bir değeri olduğuna dair bizim iddiamızı reddeden bir türcü ile karşı kaldığımızı düşünelim. Türcülüğü nasıl değerlendirebiliriz?</p>



<h4 class="wp-block-heading">Türcülük Nedir?</h4>



<p>Türcülüğün en net tanımlarından birini Peter Singer, <em>Hayvan Özgürleşmesi</em> adlı kitabında şöyle vermektedir:<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-19">[19]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Türcülük (…) birisinin kendi türünün üyelerinin ilgilerine yönelik ve diğer türlerin üyelerine karşı taraflı bir önyargı ya da tutumdur.</p>
</blockquote>



<p>İnsanlar, insan olmayan canlıları çeşitli şekillerde kullanır, örneğin: bilimsel deneylerde, kıyafet üretiminde, yemek yaparken, (petshoplarda) ticaret nesnesi olarak, savaşlarda askeri amaçla veya sırf bencil bir zevk tatmini için. Ancak bunu, kendi türümüz için yapmayız veya yapanları ayıplarız. Eğer bir canlıya yönelik tutumunuzun, (kısmen ya da tamamen) <strong>onun türsel üyeliğine bakarak</strong> belirlenebileceğini savunuyor veya insan dışında hiçbir canlının ahlaken (veya başka bir açıdan) bir değerinin olmadığını düşünüyorsanız; bu tam olarak <strong>türcülük </strong>tanımına denk düşecektir.</p>



<p>Kimi felsefeciler, türcülüğün, ırkçılık ve cinsiyetçiliğe benzer şekilde<em> “grupluk”</em><strong></strong>algısı veya <strong>bizimkiler-ötekiler</strong> ayrımına dayanan taraflı bir ön yargı biçimi olduğunu iddia eder. İnsan türcülüğünden söz ettiğimizde, bu, <em>Homo sapiens</em> gibi belirli bir türün üyesi olmak anlamına gelir ve bu biyolojik gruptaki bir üyeliği kapsar; eğer bir canlının DNA’sı belli tarzda <em>Homo sapiens</em>‘inki gibiyse, bu, onu insan türünün üyesi yapar.</p>



<p>İlk itiraz, bu tanımlamanın ahlaki olarak ve davranışlarımız olarak ne gibi bir önemi olduğuna dairdir: Birisinin DNA’sının nasıl olduğu, sadece hücrelerimizdeki moleküllerin düzeni hakkında bir olgudur; bu ahlâki olarak farklılık yaratan bir durum olmak zorunda mıdır? Irkçılar, bir ırkın diğerinden üstün olduğunu söyler; fakat birisinin ait olduğu ırk (tıpkı cinsiyeti gibi), onun ahlâki konumunda niçin bir fark yaratsın? Aynı eleştiriyi, türcülere de yöneltmek mümkündür: Türcüler, kendileriyle ilgili biyolojik bir olgudan ahlaki bir değer çıkarmaya çalışmaktadırlar.</p>



<p>Kimi türcüler, bilişsel olarak kapasite ve beceriler açısından diğer canlılardan üstün olduğumuzu söyler; fakat Hume’un da bahsettiği gibi olgu-değer ayrımı arasındaki boşluğu doldurmak konusunda pek başarılı oldukları söylenemez. Olgu (bilişsel kapasite ve becerileri mümkün kılan biyolojik alt yapı), niçin değer (ahlaki önem veya üstünlük) veriyor olsun ki? İnsan türünün kendi içerisinde bireyler arasında da bilişsel kapasite ve beceri farkı olduğu olduğu açıktır. Bu durumda bilişsel becerilerine göre insanlar arasında ahlaki bir hiyerarşi kurmamız mı gerekir?</p>



<p>Öyle görülüyor ki ahlaki değer ya da önem, biyolojik olgulardan çıkartılamaz. Örneğin bebekler ve ağır zihinsel engelliler, ahlaki olarak, daha aşağı bir noktada mıdır? Öyle görülüyor ki bilişsel kapasite ve beceri açısından ortalama bir insan ile aynı düzeyde değildirler. Öyle görülüyor ki birçok düşünce deneyinde ve araştırma da, insanlar, bir grup insan arasında bebeklerin önce kurtartılması ve onlara öncelik verilmesi gerektiğini söyleyerek bilişsel beceri ve kapasite üzerinden bir değerlendirme yapmamaktadırlar.</p>



<p>O halde bir bebek ile insan olmayan bir canlı türünün üyesini karşılaştıralım. Diğer tüm şartlar eşitken, ikisinden birini kurtarmanız gerekseydi hangisini seçerdiniz? Türcülüğün farklı bir türüne göre, tipik üyelerinin önemli kapasitelere sahip olduğu bir türün üyesi olmak yeterlidir, yani bebek veya zihinsel engelliler insan türünün tipik olmayan üyesi veya daha aşağıda olan olarak değerlendirilmez. Fakat <em>“Tipik <u>Homo sapiens</u> üyeliği diğer biyolojik türlerin üyeliklerinden ortalama olarak daha üstündür.”</em> denir.</p>



<p>Öyle görülüyor ki türcülüğün bu türünde de bir problem vardır.</p>



<ul>
<li>Diyelim ki; “belli kapasitelere sahip olmak (örn. rasyonellik) başka bir özelliğe (örn. ahlâki konuma) sahip olmak için önemlidir” olsun.</li>
</ul>



<p>Fakat:</p>



<ul>
<li>Bazı bireyler bu kapasitelerden tamamen ​mahrum ​olabilirler ve hâlâ diğer özelliklere sahiptirler, çünkü sadece bu birey grubunun tipik üyeleri (örn. türü) bu özelliklere sahiptir.</li>
</ul>



<p>Bu problemi açıklamak için bir analoji düşünelim.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-20">[20]</a></sup> Eğer bir hikaye, sürükleyici bir entrikaya ve kusursuz karakter gelişimine sahip olursa, o, “iyi bir hikaye” olma özelliğine sahip olacaktır. <em>​The Naval Treaty</em> dışında, çoğu Sherlock Holmes hikayesinin böyle olduğunu varsayalım. Şunu söylemek yanlış olacaktır: ​<em>The Naval Treaty</em>, bu niteliklerin hiçbirine sahip olmasa bile, o hâlâ iyidir; çünkü bu serinin tipik üyeleri, bu niteliklere sahiptir. Ancak en başından <em>The Naval Treaty</em>‘nin, “iyi bir hikaye” olma özelliğinden yoksun olduğunu söylemiştik. Dolayısıyla vardığımız sonuç hatalıdır. Aynı şekilde, <em>“Bir varlık, ahlâki bir konuma sahiptir; çünkü onun türünün tipik üyeleri belirli özelliklere sahiptir.”</em> demek de yanlış olacaktır. Bir grubun üyesi olmak, birisinin diğer grup üyelerinin özelliklerinin hepsine, hatta birçoğuna sahip olduğu anlamına gelmez.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/lion-3012515_1920.jpg?resize=464%2C294&ssl=1" alt="" class="wp-image-10062" width="464" height="294" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/lion-3012515_1920.jpg?resize=1024%2C651&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/lion-3012515_1920.jpg?resize=300%2C191&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/lion-3012515_1920.jpg?resize=768%2C488&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/lion-3012515_1920.jpg?resize=1536%2C977&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/lion-3012515_1920.jpg?resize=480%2C305&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/lion-3012515_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 464px) 100vw, 464px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h4 class="wp-block-heading">Bentham’ın Önerisi: Akla Değil, Acıya Odaklanın!</h4>



<p>Bir türün üyesinin ahlaki olarak üstün bir statüye sahip olmak anlamına gelmeyeceği açık görünüyor. Jeremy Bentham bu konuyla ilişkili dikkate değer bir önerisi mevcuttur:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Asıl mesela, akıl yürütebiliyorlar mı ya da düşünebiliyorlar mı meselesi değil, acı çekebiliyorlar mı meselesidir.</p>
</blockquote>



<p>Acı çekmek ya da çektirmek ahlaki olarak önemli bir konudur çünkü “<strong>zarar”, “kötülük”, “yanlışlık”</strong> veya “<strong>sorumluluk” </strong>gibi ahlaki kavramlar ilişkilidir. Aynen yaşam hakkının da ahlaki olarak önemli olması gibi, çünkü <strong>“hak”</strong> kavramı da temelde ahlaki bir kavramdır. Bu sebeple filozoflar ahlaki kavramlar ile beraber ahlaki konuları incelemeye yönelmişlerdir. Bunu biraz açalım (Hak kavramına ilerleyen bölümde tekrar değineceğiz).</p>



<p>Sabah erkenden uyanıp kahve makinesinde kahve yaptığımı düşünün. Kahve makinesinin kahve yapması, ahlaki bir eylem midir? Öyle görülüyor ki hiç kimse kahve makinesine dönüp de<em> “Muhteşem bir kahve yaptın, teşekkür ederim.”</em> demez; çünkü kahve makinesinin özgür irade, sorumluluk, acı çekmek, kötülük gibi ahlaki kavramları yoktur. Eğer iyi çalışmayan bir kahve makineniz var ise, ahlaki yönünüzü bu kahve makinesini satın aldığınız mağazaya yani özgür iradesi, sorumluluğu, acı çekme kapasitesi vb. olan satıcıya yönlendirirsiniz; çünkü o bir ahlaki faildir, kahve makinesi ise değildir. Kahve makineniz iyi çalışmazsa onu zarar vermeniz psikolojik olarak gergin ve sinirli olmanız dışında pek bir anlama gelmez. (Hak kavramını primatlar çerçevesinde ele alan <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/primatlasan-bireyler-artilar-ve-eksiler-steve-f-sapontzis/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">şu yazıyı</a> tavsiye ederiz.)</p>



<p>Hak kavramından söz ettik, o halde ahlaki olarak önemli olan bu ve benzeri kavramlara biraz daha yakından bakalım.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Ahlaki İlkeler ve Fayda</h4>



<p>Peter Singer şöyle bir öneride bulunur:<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-21">[21]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Değinmek istediğim bir sonraki noktaysa, kötü bir şeyin olmasını engelleme gücüne sahipsek ve bunu yaparken o şeye kıyasla ahlaki açıdan önem taşıyan başka herhangi bir şeyi feda etmiyorsak, ahlaki açıdan bunu yapmak zorundayız.</p>
</blockquote>



<p>Singer’a göre <em>“ahlaki açıdan önem taşıyan başka bir şey feda etmemek”</em> ile kast edilen: Daha kötü bir şeye neden olmamak, yanlış bir şey yapmamak ve iyi olan bir şeyi teşvik etmekten geri kalmamaktır.</p>



<p>Acıdan kaçınma eğilimi ve yaşama devam etme arzusu olan hissedebilen canlıların öldürülmesi “kötülüğünü” engelleme gücüne sahipsek (vegan veya vejetaryen olmak) ve bunu yaparken büyük bir iyiliği kaybetmiyor veya büyük bir ahlaki kötülüğe sebep olmuyorsak ahlaken doğru olan bu eylemi yapmamız gerekir. Singer’ın yaklaşımını açalım:</p>



<p><strong>X (örneğin bir ineği yemek), öyle bir eylem olmalı ki, alternatifi olan bu X eyleminin (alternatif: vegan diyeti tercih etmek) alternatifini tercih ettiğimiz için büyük bir iyiliği kaybetmiyor ve büyük bir kötülüğe sebep olmuyorsak, o halde <u>alternatifini tercih etmekle ahlaken sorumluyuzdur</u>.</strong> Eğer bunu bile bile, yani alternatifin mümkün olduğunu bile bile X eylemini tercih etmeye devam ediyorsak, dolaylı olarak büyük bir iyiliği kaçırıp, büyük bir kötülüğe sebep oluyoruzdur. Singer, <em>“Bunu yalnızca veganizm değil, kürtaj, ötanazi vb. birçok pratik etik probleme uygulamayı neden denemiyoruz?”</em> diye sorar. Gündelik eylemlerimizde tercih ettiğimiz bir eylemin alternatifini tercih etmenin kötülüğü azaltıp iyiliği arttırdığı bir durum var ise, bunu yapmalıyız gibi duruyor. Bu ahlaki ilkeye göre, aslında bir inek yediğimizde, bu türden bir ahlaki sorumluluğu ihlal etmiş oluyoruz.</p>



<p><strong>Tercih Faydacılığı</strong> adındaki ilkenin altında yatan temel motivasyon; hissedebilen, yakın arkadaşları ve sosyal çevresi olan, anıları olan, favori oyunları olan, belli bir düzeyde akıl yürütebilen, (bazı memeliler için konuşursak, kendini zamansal bir yer de bir dereceye kadar konumlandırabilen), acıdan kaçınmak ve hayata devam etmek isteyen bir canlıyı öldürmenin epey büyük bir ahlaki kötülük olduğudur.</p>



<p>Diğer yandan bir canlıya <em>gereksiz yere</em> acı çektirmenin ahlaken büyük bir yanlış olduğu da ahlaki sezgilerimiz ile de epey uyumlu görünüyor. Örneğin koronavirüsten korunmak için aşı olmak gerekli bir acıdır ve bir iyiliğe hizmet eder, biz burada, gereksiz acılardan söz ediyoruz. Tam bu noktada birçok insan, bir insan yavrusu ile bir inek yavrusuna acı çektirmenin aynı olmadığını düşünebilir. Ancak neden? Bir yavru ineğe acı çektirmeyi görmezden gelip, bir insan yavrusuna acı çektirmemeyi makul görmemizi haklı kılacak ne olabilir? Daha önce türcülükten söz etmiştik. Türcülük, bu soruya yanıt veremiyor gibi duruyor.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="632" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/hand-2223109_1920-1.jpg?resize=1024%2C632&ssl=1" alt="" class="wp-image-10065" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/hand-2223109_1920-1.jpg?resize=1024%2C632&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/hand-2223109_1920-1.jpg?resize=300%2C185&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/hand-2223109_1920-1.jpg?resize=768%2C474&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/hand-2223109_1920-1.jpg?resize=1536%2C948&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/hand-2223109_1920-1.jpg?resize=480%2C296&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/hand-2223109_1920-1.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Biraz can sıkıcı olabilecek birkaç düşünce deneyine başvuralım istiyorum. Yalnızca insan yavrularından oluşan canlıların olduğu bir sirk düşünelim. Sırf başka bir tür eğlendiği için bu sirkteki yavrular epey acı çekiyor, özgürlüklerinden, sosyalleşmelerinden ve birçok şeyden mahrum kalarak acılı bir yaşam sürüyorlar. Bu sirkteki yavruların insan yavrusu olması ile maymun yavrusu olması arasındaki fark nedir? Maymun yavruları da korkunç acılar çekerken sirke giden ve buradaki ahlaki bir problem görmeyen insanlar, insan yavrularının var olduğu bir sirke de tepki vermemelidir gibi duruyor. Eğer sırf kendi türümüzün bireylerinin acılarını umursayıp diğer canlıların acılarını görmezden geliyorsak gerçek anlamıyla bir türcüyüzdür. İnsanlar davranışların ne yazık ki çoğu zaman örtük bir türcülük ile hareket ediyor.</p>



<p>Herhangi bir memeliyi acı çektirdiğimizi düşünelim. Eğer o canlı, acıdan kaçınma eğilimi göstermiyor ve çığlık atarak kaçmaya çalışmıyorsa, ilk bakışta ortada bir problem yok derdik; fakat durum hiç de öyle değil. Mezbahalardaki canlılar korkunç acılar çekerek ve çığlıklar atarak öldürülüyor. (Bu konunun ayrıntıları için, eğer henüz okumadıysanız Peter Singer’ın <em>Hayvan Özgürleşmesi</em> kitabındaki araştırmalarını ve gözlemlerini okumanızı tekrar öneririm.) Yalnızca <strong><em>“acıdan kaçınma haklarını” </em></strong>ihlal etmek ile kalmıyor, aynı zamanda bir diğer ahlaki ilke olan <strong><em>“yaşama devam etme arzularını” </em></strong>da ihlal ediyoruz.</p>



<p>Öyle görülüyor ki burada iki ahlaki ilke üzerinde duruyoruz. Eğer bu ahlaki ilkelerin, insan haklarını kapsadığını düşünüyorsak, hissedebilen hayvanların da haklarını kapsadığını niçin düşünmeyelim?:</p>



<ul>
<li><em>“İnsanlara gereksiz yere acı çektirmek ahlaken yanlıştır.”</em> ahlaki ilkesinden;</li>



<li><em>“İnsan olsun veya olmasın, hissedebilen tüm canlılara gereksiz yere acı çektirmek ahlaken yanlıştır.”</em> ahlaki ilkesine ulaşabiliriz.</li>
</ul>



<p>Aynı şekilde;</p>



<ul>
<li><em>“Yaşama devam etme arzusu olan insanların yaşama devam etme arzusunu ihlal etmek ahlaken yanlıştır.”</em> ahlaki ilkesinden;</li>



<li><em>“İnsan olsun veya olmasın hissedebilen tüm canlıların yaşama devam etme arzusunu ihlal etmek ahlaken yanlıştır.”</em> ahlaki ilkesine ulaşmamız mümkündür.</li>
</ul>



<p>Karşımızda oturduğunu düşündüğümüz bir eleştirmen, bu ahlaki ilkelere karşı çıkacaksa;<strong><em> “İnsanlara gereksiz yere acı çektirmek ahlaken yanlıştır.”</em></strong> ve <strong><em>“Yaşama devam etme arzusu olan insanların yaşama devam etme arzusunu ihlal etmek ahlaken yanlıştır.”</em></strong> ilkelerini tartışmaya açmak zorunda kalabilir. Bu pek tercih edilebilir değil gibi görünüyor; eleştirmen, kendisine de gereksiz yere acı çektirilmesinin ahlaken yanlış olmayacağını kabul etmiş olacaktır. (Elbette bu acı çekmekten zevk alan insanları görmezden gelen bir iddiadır; ancak çoğunluğun bu şekilde davranmadığı gözetilmektedir.)</p>



<h4 class="wp-block-heading">Yaşama Devam Etme Arzusu ve Hakkı</h4>



<p>Hissedebilen bir canlıyı öldürdüğünüzde ilk önce<strong><em> yaşama devam etme arzusu ve hakkını </em></strong>ihlal etmiş olursunuz; ancak eğer o canlının acı çekerek öldürülmesini ele alırsak demin bahsettiklerimizin yanı sıra hem <strong><em>gereksiz yere acı çektirmiş</em></strong>, hem <strong><em>yaşama arzusu ve hakkını ihlal etmiş</em></strong> sayılır hem de potansiyel olarak deneyimleyeceği <strong><em>tüm haz, mutluluk ve deneyimleri</em></strong>niortadan kaldırmış oluruz. O halde hayvanları öldürmek kötüdür; ancak hayvanlara acı çektirerek onları öldürmek, çok daha büyük bir kötülüktür gibi görünüyor.</p>



<p>Diğer yandan bu konu, Singer’ın Tercih Faydacılığı dışında klasik bir Eylem Faydacılığı ile de ele alınabilir. Klasik bir Eylem Faydacısı şöyle cevap verecektir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bir eylem ancak ve ancak öznenin onun yerine yapabileceği daha faydalı başka bir eylem yoksa ahlaken doğrudur.</p>
</blockquote>



<p>İnek eti yemenin alternatifi mümkün olduğuna göre, alternatifi mümkün olan bir eylemi tercih etmediğimiz için ahlaken yanlış bir şey yapıyoruzdur. Veya ters çevirelim:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Et yememenin yerine konabilecek daha faydalı bir eylem olmadığı için, et yememeyi tercih etmek ahlaken doğrudur.</p>
</blockquote>



<p>Eğer hayvanlara, onların doğada sahip olacaklarından daha yüksek bir refah düzeyi sunabilseydik bile bu, onları öldürüp yememizi ahlaken makul göstermezdi. Aynı soruyu bir yakınımız için düşünelim: Kuzenime hayatı boyunca sahip olamayacağı kadar yüksek bir refah sunsaydım, onu öldürüp yemem ahlaken doğru olur muydu?</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/rabbit-1882699_1920.jpg?resize=500%2C333&ssl=1" alt="" class="wp-image-10066" width="500" height="333" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/rabbit-1882699_1920.jpg?resize=1024%2C682&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/rabbit-1882699_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/rabbit-1882699_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/rabbit-1882699_1920.jpg?resize=1536%2C1023&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/rabbit-1882699_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/rabbit-1882699_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/rabbit-1882699_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Diğer yandan Tercih Faydacılığı, diğer faillerin tercihlerine saygı duymayı da gerektirir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Tercih yararcılığına göre, herhangi bir varlığın tercihinin tersine yapılmış eylem yanlıştır; tabi bu tercihe aksi yöndeki tercihler ağır basmadığı sürece.</p>
</blockquote>



<p>Hissedebilen canlıların yaşama devam etme ve acıdan kaçınma eğilimi bir tercih olarak görülürse, ki öyle görünüyor, bu eğilimin bir içgüdü olması onu tercih olarak görmemize engel değildir. Bu ahlaki ilke de vejetaryenliği desteklemek için bir diğer dayanak olarak görülebilir. Öyle görülüyor ki vücuduna bıçak dokunan bir koyunun tercihi kaçmak oluyor, öylece beklemek değil. Ve bu, bir tercih gibi görünüyor.</p>



<p>Peki hayvanlara yönelik davranışlarımızda niçin ahlaki ölçütler kullanalım? Bu soru bize ahlaki faillik-ahlaki edilgenlik ve hak kavramlarına yönlendiriyor.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Hak ve Ahlaki Faillik</h4>



<p>Hak kavramına tekrar döneceğiz demiştik. “Birey olmak”, bir çok farklı açıdan temellendirilebilir ve ele alınabilir. Ancak en temelde birey, belli türden <em>haklara </em>sahip canlıdır denebilir. Bu sebeple konuyu, haklar çerçevesinde ele almak yerinde olacaktır.</p>



<p>Eğer bir canlının bir şeye hakkı olduğunu kabul ediyorsak, örtük olarak bir çeşit “bireylik” kavramını da onaylamış oluruz gibi duruyor. O halde, bu kabul doğru ise, en temel hak olan yaşam hakkı ile başlayalım.</p>



<p>M. Tooley, hayat hakkının, kendilerinin zaman içerisinde ayrı varlıklar olarak var olduklarını kavrayabilenlerin hakkı olduğunu iddia ediyor. Daha sonraysa “hayat hakkı” başlığı altında, arzularımız ile haklarımız arasında bir bağlantı olduğunu düşünerek devam ediyor. Ona göre belli türden arzulara sahip olan varlıklar, bu arzularını güvence altına almak ve sürekliliğini sağlamak için haklara sahip olmalıdır. <strong><em>Yani sahip olacağımız haklar, sahip olacağımız arzularımızdan bağımsız düşünülemez.</em></strong> Tooley, bir bireyin hakkını ihlal etmenin, aynı zamanda o hakça çerçevelenmiş arzularını ihlal etmek anlamına geleceğini iddia ediyor. Haklar, onlara karşılık gelen arzulara bağlıdır.</p>



<p>Tooley’in örneği şöyle; bir arabanız varsa ve arabanız sizin umurunuzda değilse, arabanızı çalmam herhangi bir arzunuza engel olmaz ve hak ihlali olarak görülmez.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-22">[22]</a></sup> (Tam bu noktada hangi arzuların güvence altına alınmayı hak ettiği sorulabilir. Ahlaki sezgilerimiz bize ilk elden yaşama devam etme arzusunu güvence altına almalıyız diyor.) O halde bu çerçeve, Singer’in yorumlamasıyla, şöyle bir biçim alır:<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-23">[23]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Eğer hayat hakkı ayrı bir varlık olarak var olmaya devam etme hakkıysa, o zaman hayat hakkına sahip olmak için önemli olan arzu, ayrı bir varlık olarak var olmaya devam etme arzusudur.</p>
</blockquote>



<p>İnekler, tavuklar, domuzlar veya diğerleri bu arzuya sahip olduklarını çok net bir şekilde gösteriyorlar: Kaçıyorlar, çığlık atıyorlar, kimileri mezbahada aynı türdeki başka birinin ölümüne şahit olarak kalp krizi geçiriyor veya büyük bir kısmı stresten dolayı tüy dökerek belirli anomaliler yaşıyor. O halde o canlının ayrı bir varlık olarak var olmaya devam etme arzusunu ilk elden, yani bıçağı ilk dokundurduğunuzda verdiği tepkiden dolayı zaten biliyorsunuzdur.</p>



<p>Singer’ın bir örneğini vermek istiyorum: Bazı firmalar; deterjan, kozmetik veya başka kimyasal ürünlerini tavşanların gözlerine basarak, gözlerde oluşacak tepkiyi incelerler. Daha sonraysa, bu tepkiye bağlı olarak kremlerin arkasında <em>“Gözlerinize dokundurmayın.”</em> diye bir uyarı yazısı görürüz. <a href="https://www.deneyehayir.org/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Deneye Hayır Derneği’ne göre</a>, her yıl 100 milyon hayvan bu türden deneylerde kullanılıyor, korkunç acılar çekiyorlar ve ölüyorlar. Ve bu, çoğunlukla gerekli bir acı gibi görünmüyor.</p>



<p>Her insanın doğuştan gelen eşit yaşama hakkına sahip olduğu fikrine odaklanalım. Burada, kendimiz alamayacağımız ya da bize verilemeyecek olan doğuştan gelen eşit haktan bahsediyoruzdur ve bu hakka yalnızca insan olduğumuz için sahibizdir. O zaman, sadece bütün insanların eşit oranda bu hakka sahip olduğu nasıl temellendirilir?</p>



<p>Birçok seçenek hemen aklımıza gelebilir. Yalnızca insanların:</p>



<ul>
<li>(a) akıl yürütme becerisi olduğundan,</li>



<li>(b) özgür seçim yapma becerisi olduğundan,</li>



<li>(c) “benlik/kendilik” kavramı olduğundan ya da</li>



<li>(d) bu bahsedilen becerilerden kimisini ya da hepsini taşıdığından</li>
</ul>



<p>dolayı eşit yaşama hakkına sahip olduğu ileri sürülebilir.</p>



<p>Doğal olarak, hayvanlar bu becerilerden herhangi birine sahip olmadığı için onların yaşama hakkına, özellikle de insanlarla aynı yaşama hakkına, sahip olmadığını savunmak mümkün mü? Hayvanlar özellikle de memeli ve hissedebilen canlılar (a), (b) ve (c) koşullarına sahip değil mi?</p>



<p>Tom Regan’a göre, insan olmayan canlıların hiçbirinin bu koşullardan herhangi birini (ya da hepsini) karşılamadığını net bir biçimde söyleyemeyiz. Buna karşılık ikinci olarak, her insanın bu koşulları karşılamadığını mantıken rahatlıkla söyleyebiliriz. Örneğin ağır zihinsel engelli bireyler bu koşulları karşılayamaz. Fakat bu bireylerin de yaşama hakkı olduğunu doğal olarak savunuruz; bu durumda bu bireylerin yukarıda bahsedilen koşullardan birini ya da birkaçını karşıladıkları için yaşama hakkına sahip olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla bu koşulları karşılamada yetersiz oldukları halde, ağır zihinsel engellilerin eşit yaşama hakkı olduğu konusunda ısrar edeceksek, tutarlı olarak hayvanların bu koşulları karşılayamadıkları için bu hakka sahip olmadığını da söyleyemeyiz.</p>



<p>Çoğu hayvanın da kavrayışları, istekleri ve iradeleri vardır. Regan şöyle söylemektedir;</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Onlar ister, bir şeyleri tercih eder, inanır, bir şeyler hisseder, hatırlar ve bir şeyler için beklentiye girerler. Ve hayatın tüm bu boyutları, memnuniyetimizi ve acımızı, eğlenmemizi ve acı çekmemizi, tatmin olmamızı ve hüsrana uğramamızı, devam eden varlığımızı ya da zamansız ölümümüzü kapsayacak şekilde – bunların tamamı hayatımızın bizim birer birey olarak yaşadığımız ve deneyimlediğimiz kalitesinde farklar yaratır. Aynısı hayvanlar için de geçerlidir. Onlar da kendilerine içkin değerleriyle beraber hayatı deneyimleyen birer özne olarak görülmelidir. (Atıfın bağlamı için <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hayvanlarin-ahlaki-statusu-lori-gruen-stanford-encyclopedia-of-philosophy/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">bakınız</a>.)</p>
</blockquote>



<h4 class="wp-block-heading">İçsel Değer ve Amaçlılık</h4>



<p>Haz ve acı deneyimleme kapasitesine duyarlı olmak becerisi diyelim. Bu beceri yalnızca insanlar da mı mevcuttur?</p>



<p>Kimileri Kant’a dayanarak her insanın<strong><em> “kendinde bir amacı”</em></strong> olduğu yani her insan hayatının<strong><em>“içsel bir değer” </em></strong>barındırdığını ileri sürer. Yalnızca insanlara ait olan bu içsel değer, her insanda eşit olarak vardır. Dolayısıyla, <em>“bütün insanların eşit içsel değeri olduğu için, hepimizin eşit yaşama hakkına sahip olduğu”</em> söylenebilir. Fakat hangi temele göre yalnızca insanların içsel olarak değerli olduğu söylenebilir? Eş deyişle, yalnızca insanlara eşsiz değer yüklenerek onları ayrı kılan nedir? İnsana içsel değer atfetmemize sebep olan şeylerin hayvanlara da içsel değer atfetmemizi mümkün kılmadığı savunulabilir mi? Hissetmek, eylemde olmak, akıl yürütebilmek, amacı olmak, farkındalık, ilişki geliştirmek vb. hayvanlarda bulunmuyor mu? Kaldı ki tüm insanlarda bu özelliklerin olmadığını (bitkisel hayat veya bebekler vb.) zaten ifade etmiştik.</p>



<p>Eğer yalnızca insanların içsel bir değeri olduğunu sezgisel olarak savunuyorsak bu sezginin bazı insanlarda hayvanlara yönelik de olmasını nasıl açıklayacağız? </p>



<p>Başka bir yol deneyelim ve içsel değeri, <strong>tecrübelerin içsel değeri</strong> olarak tanımlayalım. Yani yalnızca insanların kendinde amacı olduğunu söyleyebilmek için öncelikle her insanın arzular, emeller, umutlar, tercihler, sevgi, tatmin olma ya da farkında olma gibi hayatına içsel değeri katan olumlu nitelikte bağlılıkları olduğunu söyleyelim. Fakat bu özellikle yine tüm insanlar bulunmamanın yanı sıra hissedebilen canlılarda çoğunun bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kedi veya köpeklerin sizinle hiçbir bağlılık ilişkisi kurmadığını söylemeniz mümkün mü? Hayvanların davranışları, bize tercihe bağlı seçimleri ile amaç odaklı eylemlerinin varlığını gösteren çok sayıda durum olduğunu söylemektedir. Eğer insanların doğuştan gelen eşit yaşam hakkı var ise hayvanların da bu hakka sahip olduğunu iddia ediyoruz.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="683" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dog-3277416_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1" alt="" class="wp-image-10067" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dog-3277416_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dog-3277416_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dog-3277416_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dog-3277416_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dog-3277416_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dog-3277416_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dog-3277416_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h4 class="wp-block-heading">Kantçı Etik</h4>



<p>Kantçılar, “amacı olanlara” yalnızca birer “araç olarak” muamele etmenin yanlış olduğu konusunda hemfikirdir (fakat hangi zirai pratiklerle bunun sağlanacağı konusunda anlaşmazlık yaşarlar). Her ne kadar Kant, hayvanları hakları ile doğrudan pek bir savunu geliştirmemiş ve onlara yalnızca birer araç gibi yaklaşmış olsa da günümüzün Kant’çılarının hepsi böyle düşünmez. Bazı Kantçılar, hayvanların kendi başlarına birer amaç olduklarını ve tipik olarak hayvan çiftliklerinin hayvanlara yalnızca birer araç olarak davranmanın yanlış olduğunu savunur (Korsgaard ve Regan’a bakılabilir). Bu yaklaşım, Kantçı araç-amaç formülasyonu ile ilgilidir.</p>



<p>Kant, eylemlerimizin etik sınırlarını ele alırken sonuçlardan ve faydadan bağımsız bir şekilde bazı şeylerin “kendinde amaç” veya “kendinde iyi” olduğunu öne sürmektedir. Örneğin hayat, kendinde iyidir. Peki hayat, araç olarak mı iyidir, yoksa amaç olarak mı iyidir?</p>



<p>Kant, hem hayatın hem akılcı doğanın hem de akılcı doğaları bulunan insanların kendinde bir amaç olduğunu iddia ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla insanlara, kendinde amaç olarak yaklaşıp, araç olarak yaklaşmamak gerekir. Biz bu ilkeyi hayvanlara da uygulamayı teklif ediyoruz.</p>



<p>Kant için bir insana sadece araç olarak yaklaşmak ahlaken yanlış ve kabul edilemezdir. Bu görüşe göre kendi amaçlarımız için bir insanı araç olarak kullanmamız gerekir. Şimdi bunu ters çevirelim:</p>



<ul>
<li><em>“İnsana sadece araç olarak yaklaşmak ahlaken yanlıştır.”</em> önermesinden,</li>



<li><em>“Hissedebilen canlılara araç olarak yaklaşmak ahlaken yanlıştır.”</em> ilkesine geçmek imkansız denemez.</li>
</ul>



<p>Bu geçiş için hayvanların “araç” değil kendinde “amaç” olduğunu temellendirmek gerekir. Birçok vejetaryen için hayvanların acı çekebilmesi, hissedebilmesi, iletişim kurabilmesi, yaşama devam etme arzusu sergilemesi onları araç değil amaç olarak görmemiz için yeterli koşullardır. Peki bu Kantçı çerçeve daha da ileriye taşınabilir mi? Kimi veganlar, taşıyor gibi görünüyor. Kant şöyle söylemektedir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bir eylem, ancak ve ancak bir insan yaptığı işte, başka insana salt araç olarak yaklaşmıyorsa ahlaken doğrudur.</p>
</blockquote>



<p>Şimdi bunu şuna döndürelim:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Bir eylem, ancak ve ancak bir insan yaptığı işte, başka bir hissedebilen canlıya salt araç olarak yaklaşmıyorsa ahlaken doğrudur.</em></p>
</blockquote>



<p>Kant, sık sık başkalarının (yalnızca insanları ima ediyor olsa da) amaçlarını sahiplenmemizi ima etmektedir. Başkalarının amaçlarına ulaşmalarını elimizden geldiğince kolaylaştırmazsak, onlara kendinde amaç olarak davranmıyoruz demektir. Araç-amaç formülasyonunun farklı bir biçimi olan bu düşünceyi şöyle ifade edebiliriz:</p>



<ul>
<li>Y’nin bir amacı vardır.</li>



<li>X, Y’nin bu hedefe ulaşmasına yardımcı olabilir; ama X bunu yapmaktan kaçınmaktadır.</li>



<li>Sonuç: X, Y’ye amaç olarak değil araç olarak yaklaşmaktadır.</li>
</ul>



<p>Şimdi burada Y’i yaşama devam etmek ve acıdan kaçınmak isteyen bir inek olarak, X’i ise bir insan olarak düşünün. Başka bir deneme daha yapalım:</p>



<ul>
<li>Y’nin akılcı bir amacı (yaşama devam etmek ve acıdan kaçınmak) vardır.</li>



<li>Y, bu amaca ulaşmak için X’ten kaçmaya çalışır.</li>



<li>X, Y’ye araç değil amaç olarak yaklaşmak istiyorsa bunu yapmamalıdır.</li>
</ul>



<p>Burada Y’yi yaşama devam etmek ve acıdan kaçmak isteyen bir inek olarak, X’i ise onu öldürmekte olan insan olarak düşünün. <em>“Acıdan kaçınmak istemek veya yaşama devam etme arzusu sergilemek”, </em>akılcı bir amaçtır. Hissedebilen memelerinin çoğunun akılcı bir amacı olduğu ve Kantçı etik çerçevesinde de vejetaryenliğin temellendirilebileceğini düşünüyoruz.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/kaliningrad-5147832_1920.jpg?resize=313%2C470&ssl=1" alt="" class="wp-image-10069" width="313" height="470" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/kaliningrad-5147832_1920.jpg?resize=683%2C1024&ssl=1 683w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/kaliningrad-5147832_1920.jpg?resize=200%2C300&ssl=1 200w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/kaliningrad-5147832_1920.jpg?resize=768%2C1152&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/kaliningrad-5147832_1920.jpg?resize=1024%2C1536&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/kaliningrad-5147832_1920.jpg?resize=480%2C720&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/kaliningrad-5147832_1920.jpg?w=1280&ssl=1 1280w" sizes="(max-width: 313px) 100vw, 313px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Immanuel Kant (1724-1804)</figcaption></figure></div>


<h4 class="wp-block-heading">Rossçu Etik</h4>



<p>Daha önce bahsettiğimiz Faydacılık ve Kantçı Etik, genellikle ahlaki eylemlerin doğruluğunda tek bir ölçüt kullanma eğiliminde oldukları için<strong> “tekçi” </strong>olarak görülmüştür. Ancak bunların dışında W. D. Ross, ahlak kuramında, tek değil çoğulcu davranarak farklı ölçütlerle eylemlerimizin ahlaki kabul edilebilirliğini incelemektedir. Ross’un Biçimciliği, iki önemli ölçüt üzerine durur. Bunlardan biri <em>“ilk bakışta ödev”</em>, diğeriyse <em>“bağlayıcı olmak”</em>tır.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-23">[23]</a></sup></p>



<p>Ross, “ilk bakışta ödev”in “ahlaken önemli olan başka türde bir eylem olmasaydı asli ödev olacak bir eylem” anlamına geldiğini söylemektedir. Bu, şöyle de yorumlanabilir: Bir eylem, doğru olma eğilimine sahip olduğu, hatta bu eğilim baskın olduğu takdirde, ilk bakışta ödevdir. Alternatif eylemlere göre daha tercih edilebilirse, bu ilk bakışta ödevi gerçekleştirmek, doğru bir eylem olacaktır.</p>



<p>Ross, 7 tür ilk bakışta ödev olduğuna işaret etmektedir: Çoğunlukla sezgisel olarak doğrulukları kabul edilebilir görünse dahi karşılaştığımız durumlarda sıralamanın nasıl yapılacağı sorulabilir, sıralamak zorunda kalmanın bizzat kendisinin yanlış olabileceği de savunulabilir ya da ödevlerin çatışması durumunda ne yapacağımız sorulabilir. Şimdilik bu eleştirileri bir kenara koyuyoruz. Bu ödevler Ross’un sıralamasıyla şunlardır:</p>



<ul>
<li>Sözünde Durma</li>



<li>Telafi</li>



<li>Minnettarlık</li>



<li>Adalet</li>



<li>İyilik</li>



<li>Kendini geliştirmek</li>



<li>Zarar Vermeme</li>
</ul>



<p>Ross’un diğer ölçütü ise bağlayıcı olmadır. Formüle ederek söylersek:</p>



<ul>
<li>a’nın yapılması ilk bakışta ödevi, b’nin yapılması ilk bakıştaki ödevinden ancak ve ancak b yerine a’yı yapmak doğruysa daha bağlayıcıdır.</li>



<li>a eylemini yapma ilk bakışta ödevi daha bağlayıcıdır.</li>
</ul>



<p>Şimdi, bu kısa özetten sonra, Ross’un Biçimciliği ile düşünürsek “a’nın yapılması ilk bakıştaki ödevi” olarak vejetaryen olmak ve et yememek, “b’nin yapılması ilk bakıştaki ödevi”ni vejetaryen olmamak ve et yemek olarak düşünelim. Yukarıda saydığımız 7 türden ilk bakışta ödevden olan “zarar vermemeyi” ve “iyilik”i, hissedebilen canlıları da kapsayacak şekilde niçin genişletmeyelim? Bu durumda çoğu kişi vejetaryen olmayanların yani “b’nin yapılması ilk bakıştaki ödevi” ile hareket edenlerin “zarar vermeme” ve “iyilik” ödevlerini ihlal ettiğini ileri sürebilir. Rossçu olan şu ilkeyi hissedebilen diğer canlılara niçin uygulamayalım?</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bir eylem ancak ve ancak ilk bakışta ödevse ve hiçbir alternatifi daha bağlayıcı bir ilk bakışta ödev değilse ahlaken doğrudur.</p>
</blockquote>



<h4 class="wp-block-heading">Birey Olmak</h4>



<p>Diğer yandan bu konuyla ilişkili olarak birey olma bahsinde, konuya giriş yapma açısında Fletcher, iyi bir başlangıç olabilir. Bu bakış açısından birini öldürmek (artık buna, “hissedebilen bir canlıyı öldürmek” dersek veganizmi daha iyi kavrarız), o kişinin geleceğe yönelik arzularını engellemekle eşdeğerdir. Joseph Fletcher’ın biyoetik anlamda öne sürdüğü <em>“İnsanlığın Göstergeleri”</em> maddelerinden biri geleceğe yönelik arzuları da kapsayan “gelecek duygusu”dur. Bu maddeler, biyoetik açıdan bir insanı tanımlamaya yönelik önemli bir girişimdir. Fletcher’ın maddeleri şunlardır:<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-24">[24]</a></sup></p>



<ul>
<li>Özfarkındalık</li>



<li>Özdenetim</li>



<li>Bir gelecek duygusu</li>



<li>Başkalarıyla dostça ilişki kurmaya muktedirlik</li>



<li>Başkalarına ilgi gösterebilmek</li>



<li>İletişim</li>



<li>Merak</li>
</ul>



<p>Eğer Fletcher haklıysa ve bir insanı tanımlayan şey bunların hepsi veya bir kısmı ise, hissedebilen canlılarda bu maddelerin çoğu var gibi duruyor. Hatta öyle ki, 2 yaşında bir çocuğa nazaran, 14 yaşında bir bonobo şempanzesi, bu ilkelerin daha çoğuna daha yüksek düzeyde sahiptir; ancak çocuğu sirke koymaz veya üzerinde deneyler yapmazken, bonobo şempanzesinin sirke konması veya üzerinde deney yapılması uzun süre görmezden gelinmektedir.</p>



<p>Gereksiz yere acı çekmenin ve çektirmenin ahlaki yanlışlığı, türe göre değişiyor olamaz. Kaldı ki biz, gereksiz yere acı çektirmenin yanı sıra yaşam hakkının ihlalini de<strong><em> “ahlaki doğrular sepetinin”</em></strong> bir üyesi olarak görüyoruz. <strong>Nasıl ki insanları öldürmek yanlış ise, hayvanları öldürmek de yanlıştır.</strong></p>



<p>Hayvanları, “onları öldürmeye alıştığımız” veya “lezzetli olmaları” sebebiyle mi öldürebileceğimizi söylüyorsunuz? Yalnızca “alışmış olmak” veya “lezzetli olması” bir canlıyı öldürüp yemeniz için size ahlaki bir sebep sunmaz; aynı koşullar sağlansaydı yani eğer alışmış olsaydınız ve eti lezzetli gelseydi, bizzat bir insanı da yemeyi tercih eder miydiniz? <strong>Bir kişiyi öldürmek (hissedebilen bir canlıyı öldürmek), o kişinin (hissedebilen bu canlının) geleceğe yönelik arzularının gerçekleşme ihtimalini ihlal ettiği için ahlaken yanlıştır.</strong></p>



<p>Diğer yandan Fletcher’ın sıraladığı maddelerin çoğuna veya hiçbirine sahip olmayan canlılar, mesela bir bitki veya çok ilkel bir bakteri veya bir tür böcek, kimi vejetaryen veya veganlar için tüketilebilir mi yönünde bir tartışma var. En azından Peter Singer, bazı kabuklu deniz canlıları için böyle düşünüyor ve yerine ikame ilkesi ile hareket ederek, tükettiğimiz kadarını yerine koyabilirsek herhangi bir sorun olmaz diyor (tanımına göre ve bazı tanımlara göre, bu anlamda Singer, kendine “vegan” dememeyi bile tercih eder).</p>



<h4 class="wp-block-heading">Elimizde Olanlar ve Yapabileceklerimiz</h4>



<p>Bir kötülüğe bizzat sebep olmak ile o kötülüğe sebep olmamak arasında bir fark var gibi duruyor. Eğer değiştirme imkânınız olmayan bir durumda, bir canlı doğada kendi kendine acı çekerek ölüyorsa, yapabileceğimiz bir şey yoktur. Ancak elimizde olan bir durum, irade ve imkân dahilinde bizzat biz bir canlıyı öldürüyorsak, bu, büyük bir kötülüktür.</p>



<p>Bunu şöyle düşünebiliriz: Yalnızca dürbünle gördüğüm bir ada var ve adada bir insan acı çekerek ölüyor; ne yazık ki yapabileceğim pek bir şey de yok; bu durumda epey üzülürdüm. Ancak bu durum ile şu farklıdır: Bizzat ben de adada olup o insanı kendi ellerimle öldürüyorsam, ahlaki bir kötülük içindeyimdir.</p>



<p>Tam bu noktada soracağımız soru şu olabilir: Elimizde olan şeyler nelerdir? Veganizm, yalnızca diyet ve beslenme ile ilişkili değil, hayvan sömürüsü odağındaki toplumsal bir boykottur demiştik. Satın aldığımız her navegan el kremi, diş macunu, deterjan, çikolata veya başka bir ürün, gözlerimizle görmesek bile yüzbinlerce hayvanın korkunç acılar çekmesini ve korkunç acılar yaşanan klinik deneylerde kullanılmasını görmezden gelmek anlamına geliyor. Nagevan bir bisküvi almak yerine, kuruyemiş veya meyve almanın bireysel olarak çok bir fark yaratmadığı düşünülebilir; ancak durum pek öyle değil. Bu konuda eğer henüz okumadıysanız, Huemer’ın <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/vejetaryenizm-uzerine-ahlaki-diyaloglar-michael-huemer/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">şu yazısını</a> okumanızı öneririz. Bireysel tüketimimizin değişmesinin, birey bazındaki değişimini konu ediniyor.</p>



<p>Elimizde olan şeyler nelerdir? Sırf bizimle aynı tür olmadıkları için hissedebilen canlıların:</p>



<ul>
<li>sirklerde <strong>köle </strong>olmaları karşısında sirklere gitmemek ve boykot etmek elimizdedir,</li>



<li>tabaklarda <strong>yiyecek </strong>olmaları karşısında vejetaryen veya vegan olmak elimizdedir,</li>



<li>kimileri için evde veya iş yerinde <strong>stres topu </strong>veya <strong>oyuncak </strong>gibi görülüp sonra sokağa atılan hayvanlar için hayvan hakları derneklerine destek vermek elimizdedir,</li>



<li>vahşi ve bencil bir zevk (?) için avlanmalarına karşısında <strong>av hayvancılığını</strong> protesto etmek elimizdedir,</li>



<li>süslenerek hayatları satılıp <strong>mal </strong>olmalarına karşısında petshoplardan alışveriş yapmamak hayvan satışını boykot etmek elimizdedir,</li>



<li>deneylerde <strong>kobay </strong>olmaları (ki Deneye Hayır Derneği ve Peter Singer’in dediği gibi çoğu gereksiz yere, akademik puan almak için yapılan deneylerde!) karşısında hayvan deneylerine karşı olmak elimizdedir.</li>
</ul>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="683" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dogs-2980024_1920-1.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1" alt="" class="wp-image-10072" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dogs-2980024_1920-1.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dogs-2980024_1920-1.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dogs-2980024_1920-1.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dogs-2980024_1920-1.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dogs-2980024_1920-1.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dogs-2980024_1920-1.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/dogs-2980024_1920-1.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Bu elimizde olan şeyleri değiştirmek ve ahlaken doğru olanı yapmak için vejetaryen olmak zorunda değilsiniz. Vejetaryen olmayanlar da bu ahlaki doğruyu görebilir ve eyleme geçebilir. Ama vejetaryen ve veganların et tüketmeyerek ne kadar canlının ölümüne katkı sağlamadıklarını kestirmek isteyebiliriz:</p>



<p>2012 yılında <em>The Economist</em>, BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün 2007 verilerine dayanarak dünya çapında 1961’den itibaren yıllık et tüketiminin kişi başına yaklaşık 20 kilodan 40 kiloya yükseldiğini bildiriliyor. Ayrıca, dünya çapında her yıl et için kesilen çiftlik hayvanı sayısı da 1961’den 2014’e sarsıcı bir yükseliş gösterdi. 6,6 milyar tavuktan 62 milyar tavuğa, 376 milyon domuzdan 1,5 milyar domuza, 331 milyon koyundan 545 milyon koyuna, 173 milyon inekten 300 milyon ineğe, 142 milyon hindiden 649 milyon hindiye, 103 milyon keçiden 444 milyon keçiye gibi bir artış söz konusu. Bu veriler yumurtaları, süt ürünlerini ve deniz mahsullerini hesaba katmıyor.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-25">[25]</a></sup></p>



<h4 class="wp-block-heading">Problem Hayvanlara Acı Çektirmek mi Yoksa Onları Öldürmek mi?</h4>



<p>Hayvan etiğine ilişkin Batı geleneksel yaklaşımı, bir hayvanları öldürmenin değil, acı çektirmenin problem olduğu şeklindeydi: Bir hayvana “insancıl” bir şekilde davrandığımız ve “insancıl” bir şekilde öldürdüğümüz sürece, yanlış bir şey yapmıyoruzdur. Bu inancın çarpıcı bir örneğini, özellikle Batı kültürünce değer verilen hayvanlarda (kediler ve köpekler) görüyoruz. Birisi bir köpeğe veya kediye acı çektirirse, şiddetle suçlanır; fakat istenmeyen köpek ve kediler, intravenöz sodyum pentobarbital enjeksiyonuyla barınaklarda rutin olarak “uyutulmaktadır” (yani öldürülmektedir) ve çoğu insan, bunun uzman bir kişi tarafından, doğru bir şekilde uygulandığı, sürece pek ses çıkarmamaktadır.</p>



<p>19. yüzyıldan önce, Dünya’nın birçok farklı bölgesinde (elbette hepsinde değil) hayvanlar, çoğunlukla nesne/şey olarak görülürdü. Hayvanlara yönelik yaklaşımlarımızın hukuki ve ahlaki boyutu hayvana sahip olan kişiyle ilgiydi. Komşumuzun ineğine zarar vermeme gibi bir yükümlülüğümüz olabilirdi, ancak bu yükümlülük ineğe karşı değil ineğin sahibi olan komşumuzla ilgiliydi. İlerleyen yıllarda ise bu anlayış ciddi oranda sarsıldı ve hayvan haklarına dair birçok gelişme oldu. Bir çok ülkenin ulusal meclisi Hayvan Yasa’ları çıkararak hayvanlara acı çektirmeyi cezalandırmaya başladı.</p>



<p>Elbette Bentham’ın demin de alıntıladığımız gibi<strong> “meselenin, hayvanların akıl yürütmesi değil acı çekmesiyle” </strong>ilgili olduğu şeklindeki itirazını, hayvan haklarına taşımadığını görüyoruz. Bentham, insan köleliğini durdurmayı savunduğu şekilde hayvanları kaynak olarak kullanmayı bırakmamız gerektiğini savunmadı. Hayvanlara iyi davrandığımız sürece onları insani amaçlarla kullanmanın ve öldürmenin ahlaken kabul edilebilir olduğu düşüncesini korudu. <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/insanca-oldurulen-bir-hayvan-yine-de-olduruluyor-ve-bu-yanlis-anna-charlton-ve-gary-francione/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Bentham’a göre </a>hayvanlar, “şimdi”yi yaşıyorlar ve hayatlarını aldığımızda ne kaybettiklerinin farkında değiller. Bentham, hayvanları nispeten acısız bir şekilde öldürdüğümüz sürece, onlara bir iyilik yaptığımızı iddia etti: İnek, onu öldürüp yediğimizi umursamıyor; sadece hayattayken ona nasıl davrandığımızı ve nasıl öldürdüğümüzü önemsiyor, tek ilgisi acı çekmemek.</p>



<p>Duyarlı bir varlığın ölümden zarar görmediğini söylemek epey ilginç görünüyor. İlk önce, aynı şeyi bir insan için düşünelim: Problem insanın öldürülmesi değil de ona acı çektirmemek olsun, bu biraz tuhaf görünüyor değil mi? Birçok kişi insanları öldürmenin de onlara acı çektirmek gibi ahlaken yanlış olduğunu iddia edecektir.</p>



<p>Duyarlı canlılar canlı olmaları nedeniyle hayatta kalmakla ilgilenirler; hayatta kalmayı tercih ederler, ister ya da arzularlar. Yani duyarlı canlılar, onlara acı çektirmememizin yanı sıra devam eden duyarlılıklarına da son vermemize yönünde eğilimlere sahiptir. Bir mezbahadaki dananın bıçak altına koşarak mı gittiğini yoksa kaçınma davranışı mı gösterdiğini düşünüyorsunuz? Devamlılık duyarlı hayvanların çıkarınadır. Bu nedenle, duyarlı bir varlığın ölümden zarar görmediğini söylemek, varlığın, duyarlılığın sürekliliğe hizmet ettiği menfaati olduğunu reddetmektedir. Bu, gözlü bir canlının görmeye devam etme isteğinin olmadığı, körleştirilmekle ona zarar gelmeyeceğini söylemeye benzer.</p>



<p>Diğer yandan bir duyarlı varlığı öldürmek, onların yaşamları boyunca deneyimleyebilecekleri tüm deneyim ve duyumlara da son vermektir. Bu deneyim ve duyumlar, (örneğin oynamak, iletişim kurmak- belirli hislere sahip olmak vb.) onları öldürmemiz ile son buluyorsa; bu öldürme eylemi ahlaki bir problem olarak “potansiyel deneyim ve duyumlara” son vermek anlamına gelir.</p>



<p>Bana öyle geliyor ki hayvanları gereksiz yere öldürmek ile onlara gereksiz yere acı çektirmek benzer ahlaki yanlışlardır; acı çektirerek öldürmek ise çok daha büyük bir ahlaki yanlışa denk düşmektedir.</p>



<p>Hayvanların yaşamlarının iletişim, duygu, paylaşım vb duyumsamaları içerdiğini söylemiştim. Eğer bunlar, yaşama değer katan veya olmasalardı yaşamdan değer azaltacak şeyler olarak tanımlanırsa; hayvanları öldürmek <strong>“onları yaşanmaya değer bir hayattan mahrum bırakmak” </strong>anlamına gelecektir. Bu sebeple de hayvan çiftlikleri, yaşanma değer hayatları ortadan kaldıran mekanlar olarak görülür.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/deer-1367217_1920.jpg?resize=476%2C317&ssl=1" alt="" class="wp-image-10073" width="476" height="317" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/deer-1367217_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/deer-1367217_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/deer-1367217_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/deer-1367217_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/deer-1367217_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/deer-1367217_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/deer-1367217_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 476px) 100vw, 476px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<h4 class="wp-block-heading">Üretim Çiftliklerindeki Ahlaki Problemler</h4>



<p>İnsanların yediği etin veya tükettiği hayvansal ürünlerin büyük bir kısmı sayıları gittikçe artan çiftliklerden gelir. Bu çiftliklerde birçok hayvan, sıkışık bir şekilde, öldürülmek için büyütülürler. Bu üretim süreci atık, sera gazı ve genel olarak çevresel zarara da yol açmaktadır. Bu kadar fazla sayıda hayvanı otlaklarda yetiştirmek için buna yeterli alanımız yok, gün geçtikçe daha çok tarım alanı bu çerçevede çiftliğe dönüştürülmektedir.</p>



<p>Bu üretim süreci hayvanlar için ciddi stres kaynağıdır; domuzlarda kuyruk ısırma veya tavuklarda gagalama gibi anti-sosyal hareketler gözlenir. Üreticiler anestezi uygulamaksızın kuyruk kısaltma veya gaga kesme gibi eylemlere girişirler. Diğer yandan tavuklar öyle bir şekilde beslenir ki bedenleri kemiklerinin destekleyebileceğinden daha ağır hale gelir. Bunun sonucunda tavuklar ”hayatlarının son %20’lik bölümünde kronik olarak acı içinde geçirirler”.<sup><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-26">[26]</a></sup> Erkek civciler ise doğumun hemen sonrası ve daha sonraki süreçte doğrudan öldürülür. Bu çiftliklerde hayvanların hadım edilmesi, boynuzlarının kesilmesi, markalanması ve diğer küçük çaplı operasyonlardan geçirilmesi gerekir. Bu ve daha verilebilecek pek çok örnek, vejetaryenler için “korkunç bir kötülük bir miktarı” ve “ahlaki yanlışlar kümesine” denk düşer. Çünkü bu çiftlikler de milyonlarca hayvanın gereksiz acı çektiği görülmektedir.</p>



<p>Endüstriyel et üretimi muazzam miktarda atık yoluyla doğrudan sera gazı emisyonu formunda atık üretir. The Böll Foundation (2014) hayvan çiftiklerinin sera gazı emisyonuna %6 ila %32 arasında katkıda bulunduğunu tahmin etmektedir. O halde hayvanları öldürmekle ilgili bir argüman öne sürelim:</p>



<ul>
<li>Ortada başka alternatifler mevcutken hayvanları yiyecek olarak yetiştirirken öldürmek kötüdür.</li>



<li>Hayvan çiftliklerinin çoğu formu ve eğlence amaçlı avcılık ortada başka alternatifler mevcutken hayvanları yiyecek olarak yetiştirirken öldürmeyi içerir. Dolayısıyla,</li>



<li>Hayvan çiftliklerinin çoğu formu ve eğlence amaçlı avcılık yanlıştır</li>
</ul>



<h4 class="wp-block-heading">Üretim ile Tüketim</h4>



<p>Et üretmenin yanlışlığından et tüketiminin yanlışlığı sonucuna nasıl varabiliriz? Et üretmenin yanlışlığından et tüketmenin yanlışlığı çıkar mı? Arada bir boşluk olup ek öncüllere ihtiyacımız var gibi duruyor. Ahlaki vejetaryen etin hem P hem Q değerleri arasında olduğunu savunabilir: Et tüketmenin et üretimine neden olacağı makul bir şekilde beklenebilir. Ya da ahlaki vejetaryen et tüketiminin hayvanlara karşı kötü davranışların daha çok normalleştirilmesine neden olacağını ve bunun yanlış olduğunu savunabilir.</p>



<p>Kimi düşünürler et yemenin endüstriyel hayvancılığı bir anlamda desteklemek anlamına geldiğini düşünür. Yanlış bir şekilde üretilmiş bir malın alınması ondan daha çok üretilmesine neden olur. Et yemek daha çok et ürettirir ve eğer öyleyse bu daha çok satın almayla gerçekleşir. Driver şöyle yazıyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>[Yanlış şekilde üretilmiş] eti ortada birçok daha iyi seçenek varken tüketmek bu endüstriyi desteklemektir. Yiyen kişiyi suçlu yapan şey, onun bir katılımcı olmasıdır. Katılımı ahlaken problematik yapan ise (…) bu eti yemenin büyük miktarlarda acıya neden olarak üretilen bir ürünün üreticisiyle işbirliği yapmaya olan istekliliktir.</p>
</blockquote>



<p>Bu yönde bir argüman kabaca şöyle olurdu:</p>



<ul>
<li>P ürününü tüketmek Q’nun üretimine neden oluyor.</li>



<li>Q üretimi yanlıştır.</li>



<li>Yanlışlığın üretilmesi yanlıştır. Dolayısıyla,</li>



<li>P’yi tüketmek yanlıştır.</li>
</ul>



<p>veya</p>



<ul>
<li>P ürününün tüketilmesi Q ürününün üretilmesi için makul bir beklenti yaratır.</li>



<li>Q üretimi yanlıştır.</li>



<li>Yanlış bir şeyin üretilmesi hakkında makul bir beklenti yaratacak bir şey yapmak yanlıştır. Dolayısıyla,</li>



<li>P’yi tüketmek yanlıştır.</li>
</ul>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/chickens-2522623_1920.jpg?resize=476%2C318&ssl=1" alt="" class="wp-image-10075" width="476" height="318" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/chickens-2522623_1920.jpg?resize=1024%2C684&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/chickens-2522623_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/chickens-2522623_1920.jpg?resize=768%2C513&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/chickens-2522623_1920.jpg?resize=1536%2C1026&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/chickens-2522623_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/chickens-2522623_1920.jpg?resize=480%2C321&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/05/chickens-2522623_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 476px) 100vw, 476px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Et tüketiminin et üretimine neden olduğu hakkındaki ilk fikri ele alalım. Bu en çok satın almayla açıklandığında makul gözüküyor. Ahlaken yanlış bir şekilde üretilmiş bir malın alınması ondan daha çok üretilmesine neden olur. Et yemek daha çok et ürettirir ve eğer öyleyse bu daha çok satın almayla gerçekleşir. Bu bir dereceye kadar empirik verilere dayalı bir tartışmadır. Diğer yandan tavırsal bir argüman da öne sürülebilir:</p>



<ul>
<li>Bir P ürününü tüketmek P ürününün üretimine karşı bir tavır ortaya koymaktır.</li>



<li>P üretimi yanlıştır.</li>



<li>Yanlışlık karşısında bu tavrı sergilemek kötüdür. Dolayısıyla,</li>



<li>P’yi tüketmek yanlıştır.</li>
</ul>



<p>Peki ya hayvansal sürünler? Tavuklara eti için zarar vermek yanlışsa onlara yumurtaları için zarar vermek de yanlış mıdır? Eğer et için yüksek miktarlarda metan üretmek yanlışsa bunu süt için üretmek de yanlış değil midir?</p>



<h4 class="wp-block-heading">Bir Örnek: Yumurtalar</h4>



<p>Çiftliklerde tavukların da gagalarının kesildiğini ve birçok antibiyotik verildiğini biliyoruz. Erkek olanlar, yumurta verme konusunda işlevsiz olduğu için derhal öldürülür: ezilir ve aç bırakılır. Dişiler ise yaşlandıklarında ve kuluçka oranları yavaşladığında aç bırakılarak tüy dökmeye zorlanır ve daha fazla kuluçkaya teşvik edilir. Burada ahlaki birçok problem var gibi duruyor.</p>



<p>Endüstriyel mezbahalarda acı dolu, stresli yolculuklar vardır. Ayrıca bu süreçte sera gazı üretilir. Üretilen hayvanlara daha fazla yiyecek sağlamak için ormanlar kesilir ve araziler işgal edilir. Eğer tavuk üretimi yanlışsa yumurta üretimi için uygulanan bu eylemler de yanlış olmalıdır.</p>



<h4 class="wp-block-heading">İkinci Bir Örnek: Süt Ürünleri</h4>



<p>İneklerin süt vermesi için düzenli olarak suni hamile bırakma ve sağılma yöntemi uygulanır. Ayrıca bu süreçte yavru annesinden koparılarak ayrı bir bölüme taşınır. Bu süreçte yine sera gazı ve atık üretilir; ormanlık alanları yok edilir ve kaynaklar tüketilir. İlk iki örnekte de “öldürme”, “acı çektirme” ve “çevreye zarar verme” durumu söz konusu gibi görünüyor. Endüstriyel hayvancılık ile küresel ısınma arasındaki ilişkiye dair <a href="https://evrimagaci.org/cowspiracy-ve-bill-gates-inek-yellenmesi-kuresel-isinmaya-neden-oluyor-mu-7622" target="_blank" rel="noreferrer noopener">şu yazı</a> ve <a href="https://evrimagaci.org/etiket/kuresel-isinma-2400" target="_blank" rel="noreferrer noopener">şu içeriklere</a> bakabilirsiniz.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Üçüncü Örnek: Peki Ya Bitkiler?</h4>



<p>Bitkilere yönelik davranışlarımızda iki yol olduğu düşünülebilir: Öncelikle, doğrudan onlara yönelik olanlar ve onlar üzerinden çevreye yönelik olanlar.</p>



<p>Bitkiler solar, açar, Güneş’e döner ve besin ihtiyaçları vardır. Peki bitkilerin bir çıkarı/amacı var mıdır? Bu, zor bir sorudur. Kimileri bitkilerin çıkarı/amacı olsa bile bunun ahlaki bir anlamı olmadığını söyler. Fakat kimileri ise tam tersi bir şekilde bitkilerin çıkarı/amacı olduğu ve bunun ahlaki bir değeri olduğunu savunur. Bu konuya dair en ciddi zorluk bitkilerin bilinci, acıdan kaçınma eğilimi, tercihleri olup olmadığına dair eldeki verilerin nasıl yorumlanacağıdır.</p>



<p>Diğer yandan bitkiler çok geniş bir ailedir, çoğunun sinir sistemi bile yokken, bazıları ısırılma gibi olaylara bir tür kimyasal tepki vermektedir. Çoğu bitkinin bilinç ve algı sahibi, doğal olarak bunlara yaslanan zihinsel kapasiteye sahip olduğunu söylemek zor görünüyor. Bu konuda en doğru pozisyonlardan biri; “<em>hissedebilen memeli canlılara</em>“, “<em>bitkilere olduğundan daha büyük bir ahlaki sorumluluğumuz</em>” olduğunu iddia etmek olabilir.</p>



<p>Diğer yandan bitki veya sebze tüketmenin bir alternatifi olup olmadığı, bitki ve sebzelerin ahlaki bir fail olarak görülüp görülmeyeceği, içsel bir değerlerinin bulunup bulunmadığı şeklinde tartışmalar görece yeni oluşan bir literatürdür. Belki de hayvanlara karşı sorumluluklarımızı yerine getirip bitkilere dair olanlar konusunda daha çok araştırma yapmalı ve aceleci davranmamalıyız. <a href="https://evrimagaci.org/hayvandisi-canlilarda-algi-hafiza-bilinc-ve-zekanin-bilimsel-analizi-387" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Bu konudaki bir incelememizi buradan okuyabilirsiniz.</a></p>



<h3 class="wp-block-heading">Sonuç</h3>



<p>Bu yazı, özellikle çiftlik hayvanları ve memeli canlılara odaklanan bir ahlaki vejetaryenizme giriş yazısıdır. Fakat balıklar ve böcekler gibi canlılar ile yumurta ve süt ürünleri gibi hayvansal ürünler; diğer canlılar ile ekoloji ve tıbbi konulara da odaklanan bir tartışma halihazırda tüm canlılığı ile devam etmektedir. Bu anlamda, okuduğunuz bu yazı tüm literatürü kapsamamaktadır. Fakat ahlak felsefesindeki tartışmalar bakımından, vejetaryenizmin nasıl temellendirilebileceği konusunda bir yol gösterici olacağını umuyoruz.</p>



<p>Elbette burada bahsettiğimiz noktaların birçoğuna, çok farklı açılardan, farklı güçlerde (zayıf ve güçlü olan) karşı argümanlar üretilebilir, üretilmiştir ve üretilecektir de… Burada amacımız konuyu tüm açıları ve bütün tartışma detayları ile ele almak değil, eğer ki amaç vejetaryenliği ahlaki açıdan temellendirmek olsaydı, bunu nasıl yapabileceğimiz çabasına ufak bir giriş yapmaktı. Umuyoruz başarılı olabilmiş ve okurlara bir başlangıç noktası sunabilmişizdir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Kaynakça</h3>



<ol>
<li>Tekten Aksürmeli Z. S., <em>et al.</em> (2019). Vegan Kimliğin Oluşumu: Vegan Olmak Ve Vegan Kalmak. <a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/907031" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>The Academic Elegance</em></a>, sf: 223-249. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/907031" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-2">^</a> </strong>Seidler G. L.. (1999). <em>Bizans Halk Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri</em>. ISBN: 975-8143-12-3. Yayınevi: Özne Yayınları. sf: 87.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-3">^</a> </strong>Işık H.. Hıristiyan Düalist-Gnostik Bir Tarikat Olarak Bogomilizm Ve Avrupa Heretik Toplumlarına Etkileri. <a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/408033" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Balkan Araştırma Enstitüsü Dergisi / Journal of Balkan Research Institute</em></a>, sf: 109-187. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/408033" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-4">^</a> </strong>HistoryHanover.edu. The Philosophical Dictionary-Voltaire. (01 Mayıs 2021). Alındığı Tarih: 01 Şubat 2021. Alındığı Yer: <a href="https://history.hanover.edu/texts/voltaire/volanima.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">https://history.hanover.edu/</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://history.hanover.edu/texts/voltaire/volanima.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-5">^</a> </strong>Euronews.com. İngiltere’de Vegan Sayısı 3.5 Milyona Yükseldi. (18 Şubat 2019). Alındığı Tarih: 01 Mayıs 2021. Alındığı Yer: <a href="https://tr.euronews.com/2019/02/18/ingiltere-de-vegan-sayisi-yukseldi-nufusun-yuzde-7-si-artik-hayvansal-urun-tuketmiyor" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Euronews</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://tr.euronews.com/2019/02/18/ingiltere-de-vegan-sayisi-yukseldi-nufusun-yuzde-7-si-artik-hayvansal-urun-tuketmiyor" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-6">^</a> </strong>vegetarian.ie. Vegetarian And Vegan Definitions. (01 Mayıs 2021). Alındığı Tarih: 01 Mayıs 2021. Alındığı Yer: <a href="http://www.vegetarian.ie/definitions/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">vegetarian.ie</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/http://www.vegetarian.ie/definitions/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-7">^</a> </strong>Robert Nozick. Sınırlamalar Ve Hayvanlar. (07 Aralık 2019). Alındığı Tarih: 01 Mayıs 2021. Alındığı Yer: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sinirlamalar-ve-hayvanlar/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Öncül Analitik Felsefe Dergisi</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://onculanalitikfelsefe.com/sinirlamalar-ve-hayvanlar/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-8">^</a> </strong>West Pomeranian University of Technology, Szczecin. (2020). Behavioural Traits Of Cats (Felis Catus) – Importance For Humans. <a href="https://foliaaapz.zut.edu.pl/pdf/348/AAPZ2019.49.1.04.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>West Pomeranian University of Technology, Szczecin</em></a>, sf: 37-46. doi: 10.21005/AAPZ2019.49.1.04. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://foliaaapz.zut.edu.pl/pdf/348/AAPZ2019.49.1.04.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-9">^</a> </strong>L. Marino, <em>et al.</em> (2020). Intelligence, Complexity, And Individuality In Sheep. <a href="https://www.wellbeingintlstudiesrepository.org/animsent/vol4/iss25/1" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>WellBeing International Publications</em></a>. doi: 10.51291/2377-7478.1374. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://www.wellbeingintlstudiesrepository.org/animsent/vol4/iss25/1" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-10">^</a> </strong>L. Marino, <em>et al.</em> (2017). The Psychology Of Cows. <a href="http://www.animalbehaviorandcognition.org/article.php?id=1110" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Animal Behavior and Cognition</em></a>, sf: 474-498. doi: 10.26451/abc.04.04.06.2017. | <a href="https://web.archive.org/web/*/http://www.animalbehaviorandcognition.org/article.php?id=1110" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-11">^</a> </strong>L. Marino, <em>et al.</em> (2015). Thinking Pigs: A Comparative Review Of Cognition, Emotion, And Personality In Sus Domesticus. <a href="https://escholarship.org/uc/item/8sx4s79c" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>International Journal of Comparative Psychology</em></a>. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://escholarship.org/uc/item/8sx4s79c" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-12">^</a> </strong>A. Destrez, <em>et al.</em> (2013). Chronic Stress Induces Pessimistic-Like Judgment And Learning Deficits In Sheep. <a href="https://linkinghub.elsevier.com/retrieve/pii/S0168159113001901" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Applied Animal Behaviour Science</em></a>, sf: 28-36. doi: 10.1016/j.applanim.2013.07.016. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://linkinghub.elsevier.com/retrieve/pii/S0168159113001901" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-13">^</a> </strong>I. Veissier, <em>et al.</em> (2009). Animals’ Emotions: Studies In Sheep Using Appraisal Theories. <a href="https://www.ingentaconnect.com/content/ufaw/aw/2009/00000018/00000004/art00004" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Animal Welfare</em></a>, sf: 347-354. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://www.ingentaconnect.com/content/ufaw/aw/2009/00000018/00000004/art00004" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-14">^</a> </strong>J. H. C. Costa, <em>et al.</em> (2014). Complex Social Housing Reduces Food Neophobia In Dairy Calves. <a href="https://linkinghub.elsevier.com/retrieve/pii/S0022030214006985" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Journal of Dairy Science</em></a>, sf: 7804-7810. doi: 10.3168/jds.2014-8392. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://linkinghub.elsevier.com/retrieve/pii/S0022030214006985" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-15">^</a> </strong>F. Napolitano, <em>et al.</em> (2008). Welfare Implications Of Artificial Rearing And Early Weaning In Sheep. <a href="https://linkinghub.elsevier.com/retrieve/pii/S0168159107001189" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Applied Animal Behaviour Science</em></a>, sf: 58-72. doi: 10.1016/j.applanim.2007.03.020. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://linkinghub.elsevier.com/retrieve/pii/S0168159107001189" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-16">^</a> </strong>K. M. Kendrick, <em>et al.</em> (2001). Sheep Don’t Forget A Face. <a href="https://www.nature.com/articles/35102669" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Nature</em></a>, sf: 165-166. doi: 10.1038/35102669. | <a href="https://web.archive.org/web/*/http://www.nature.com/articles/35102669" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-17">^</a> </strong>M. Coulon, <em>et al.</em> (2007). Visual Discrimination By Heifers (Bos Taurus) Of Their Own Species.. <a href="http://doi.apa.org/getdoi.cfm?doi=10.1037/0735-7036.121.2.198" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>American Psychological Association (APA)</em></a>, sf: 198-204. doi: 10.1037/0735-7036.121.2.198. | <a href="https://web.archive.org/web/*/http://doi.apa.org/getdoi.cfm?doi=10.1037/0735-7036.121.2.198" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-18">^</a> </strong>C. Nawroth, <em>et al.</em> (2013). Are Juvenile Domestic Pigs (Sus Scrofa Domestica) Sensitive To The Attentive States Of Humans?—The Impact Of Impulsivity On Choice Behaviour. <a href="https://linkinghub.elsevier.com/retrieve/pii/S0376635713000417" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Behavioural Processes</em></a>, sf: 53-58. doi: 10.1016/j.beproc.2013.03.002. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://linkinghub.elsevier.com/retrieve/pii/S0376635713000417" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-19">^</a> </strong>P. Singer. (2009). <em>Animal Liberation</em>. ISBN: 9780061711305. Yayınevi: Harper Perennial Modern Classics.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-20">^</a> </strong>Nobis N.. Speciesism. (20 Nisan 2014). Alındığı Tarih: 02 Mayıs 2021. Alındığı Yer: <a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/03/20/speciesism/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">1000wordphilosophy</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://1000wordphilosophy.com/2014/03/20/speciesism/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-21">^</a> </strong>Peter Singer. (, 2006). <em>Kıtlık, Bolluk ve Ahlak</em>. Not: çeviren B. Güneş Başat, sayı 36, sayfa 57, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2006.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-22">^</a> </strong>M. Tooley. (1972). A Defence Of Abortion And Infanticide. <a href="https://link.springer.com/chapter/10.1007%2F978-1-4612-3950-5_4" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Philosophy and Public Affairs</em></a>, sf: 81. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://link.springer.com/chapter/10.1007%2F978-1-4612-3950-5_4" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li>^ <a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-23"><sup><em>a</em></sup> </a><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-24"><sup><em>b</em></sup> </a>P. Singer. (2015). <em>Pratik Etik</em>. Yayınevi: İthaki Yayınları. sf: 133.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-25">^</a> </strong>J. Fletcher. (1972). <em>Indicators Of Humanhood: A Tentative Profile Of Man</em>. Yayınevi: The Hastings Center Report. sf: 2/5.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-26">^</a> </strong>H. Ritchie, <em>et al.</em> (2017). Meat And Dairy Production. <a href="https://ourworldindata.org/meat-production" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Our World in Data</em></a>. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://ourworldindata.org/meat-production" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411#qref-b-27">^</a> </strong>Doggett T.. Moral Vegetarianism. (14 Eylül 2018). Alındığı Tarih: 02 Mayıs 2021. Alındığı Yer: <a href="https://plato.stanford.edu/entries/vegetarianism/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Stanford Encyclopedia of Philosophy</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://plato.stanford.edu/entries/vegetarianism/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li>Gruen l.. Hayvanların Ahlaki Statüsü. (23 Ağustos 2017). Alındığı Tarih: 04 Mayıs 2021. Alındığı Yer: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hayvanlarin-ahlaki-statusu-lori-gruen-stanford-encyclopedia-of-philosophy/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Stanford Encyclopedia of Philosophy</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://onculanalitikfelsefe.com/hayvanlarin-ahlaki-statusu-lori-gruen-stanford-encyclopedia-of-philosophy/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>
</ol>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-taner-beyter/">Ahlak Felsefesi Açısından Bir Vejetaryenlik Savunusu: Vejetaryenizmi, Etik Olarak Nasıl Temellendiririz? – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İdam Cezası Ahlaki Olarak Savunulabilir mi? Ahlak Felsefesi, Bir Kişinin Devlet Eliyle Öldürülmesi Konusunda Neler Söyler?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soeyler</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soeyler</guid>
<description><![CDATA[ Kişi, işlediği suç her ne olursa olsun, idam cezası ile cezalandırılmalı mıdır? İdam, istenilmedik suçları ortadan kaldırabilir veya azaltma eğilimini destekleyebilir mi? Suçluyu devlet eliyle öldürmek, ahlaken doğru mudur? İdam insan hakları ve yaşam hakkının ihlali midir yoksa sürdürülebilir bir hukuk sisteminin parçası mıdır? Tüm bu sorular, Pratik Etik alanında en tartışmalı alanlardan biri olan İdam Problemi‘ne yönelik tartışma başlıklarından yalnızca bir kaçıdır. Pratik Etik (veya uygulamalı etik) aktüel dünyadaki çağdaş ahlaki veya pratik sorunları çözmeye ve bu problemlere dair makul olan pozisyonun ne olduğunu araştırır. Pratik Etik alanında dört ana başlık ön plana çıkmaktadır: İşte bu yazıda, bunlardan sonuncusunu
The post İdam Cezası Ahlaki Olarak Savunulabilir mi? Ahlak Felsefesi, Bir Kişinin Devlet Eliyle Öldürülmesi Konusunda Neler Söyler? first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/07/545810077.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İdam, Cezası, Ahlaki, Olarak, Savunulabilir, mi, Ahlak, Felsefesi, Bir, Kişinin, Devlet, Eliyle, Öldürülmesi, Konusunda, Neler, Söyler</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kişi, işlediği suç her ne olursa olsun, idam cezası ile cezalandırılmalı mıdır? İdam, istenilmedik suçları ortadan kaldırabilir veya azaltma eğilimini destekleyebilir mi? Suçluyu devlet eliyle öldürmek, ahlaken doğru mudur? İdam insan hakları ve yaşam hakkının ihlali midir yoksa sürdürülebilir bir hukuk sisteminin parçası mıdır? Tüm bu sorular, Pratik Etik alanında en tartışmalı alanlardan biri olan <strong>İdam Problemi</strong>‘ne yönelik tartışma başlıklarından yalnızca bir kaçıdır.</p>



<p>Pratik Etik (veya uygulamalı etik) aktüel dünyadaki çağdaş ahlaki veya pratik sorunları çözmeye ve bu problemlere dair makul olan pozisyonun ne olduğunu araştırır. Pratik Etik alanında dört ana başlık ön plana çıkmaktadır:</p>



<ul>
<li><strong>Veganizm:</strong> Hayvanları mal olarak kullanmak ve onları yemek zorunda mıyız? Hayvan yaşam hakkı, içsel değeri ve ahlaki statülerine yönelik en makul tutum/tavır <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/?s=vegan" target="_blank" rel="noreferrer noopener">veganizm</a> midir? <a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Bu konuda buradaki yazımızı okuyabilirsiniz.</a></li>



<li><strong>Ötanazi:</strong> Acı çeken ve tedavisi olmayan bir hastalık ile yüz yüze kalan birini kendi isteği (gönüllü ötanazi) veya istek talebinde bulunamadığı (bitkisel hayat vb) koşullarda (irade-dışı ötanazi) öldürmeli miyiz? Gönüllü ve istem-dışı <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/?s=%C3%B6tanazi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ötanazi</a> ahlaken doğru mudur? <a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Bu konuda buradaki yazımızı okuyabilirsiniz.</a></li>



<li><strong>Kürtaj:</strong> Anne karnındaki bir bebek veya fetüsü öldürmek cinayet ve yaşam hakkı ihlali midir yoksa kadınların bir şeyi tercih etmeye zorlanmama ve kendi bedenleri üzerinde tasarruf hakkı mıdır? Kürtaj’da seçim mi yaşam mı önceliklidir? <a href="https://evrimagaci.org/kurtaj-etik-olarak-makul-mudur-kurtaj-yanlisi-ve-karsiti-argumanlar-nelerdir-7996" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Bu konuda buradaki yazımızı okuyabilirsiniz.</a></li>



<li><strong>İdam:</strong> Bir kişiyi her ne suç işlemiş olursa olsun idam etmek yaşam hakkı ve insan hakları ihlali midir? İdam ahlaken doğru mudur?</li>
</ul>



<p>İşte bu yazıda, bunlardan sonuncusunu ele alacağız.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Hukuk ve Ahlak Konusunda Önemli Bir Hatırlatma</h2>



<p>Tüm bu sorulara dair dikkat etmemiz gereken ilk nokta; hukuk ile ahlak alanlarının özdeş olmamasıdır. Bir önerme, durum veya pozisyon hukuki olabilir; fakat bu, onun <em>ahlaken doğru</em> olduğuna anlamına gelmez. Aynı şekilde ahlaken doğru olduğunu varsaydığımız bir durum, bir coğrafyada “hukuk dışı” olabilir (ve bu, zamana ve mekana göre değişebilir). Önermelerimizin gerekçelendirme kaynaklarının ahlaki önermelerle mi yoksa hukuki kaidelerle mi inşa edildiği, tartışmanın seyrini etkileyebilir. Bu nedenle <em>“Hukuken şöyle olmalıdır.”</em> ile <em>“Ahlaken doğru olan budur.”</em> gibi ifadelerin farklı çıktıları olabileceğini unutmamak gerekir.</p>



<p>Fakat en nihayetinde hukuki ve ahlaki olanın ortak bir noktası “normatiflik” ile ilgilidir gibi görünüyor. Ahlaki ifadeler, aynı zamanda normatif ifadelerdir; “meli”, “-malı” türündeki ifadelerdir, yani <em>“Ahlaken doğru olan budur.”</em> dediğinizde, aynı zamanda işaret edilen ahlakiliğin eyleme dökülmesine yönelik bir ifadede de bulunmuş oluruz.</p>



<p>Öte yandan hukuk, normatif olmaktan ziyade, <em>de facto</em> ve aktüel dünya ile ilişkilidir. Bu, elbette hukuk alanında normatif değerler olmadığı anlamına gelmez. Kişi, eğer sahip olduğu hukuki kavrayışın normatif bir içeriği olduğunu kabul ediyorsa, hukuki tartışmalardaki iddialarının ahlaki değerlendirmeyle ilişkilendiriyor diyebiliriz. Veya hukukun temelinin ahlaki/normatif olduğu yönünde bir iddia farklı türden gerekçelerle savunulabilir. Fakat en nihayetinde hukuk, pratik ve aktüel bir toplumsal sürdürülebilirlik ile ilişkidir; zamana ve döneme göre değişebilir ve esnetilip genişletilebilir. Hukukun evrensel olduğu kadar yerel değerleri de vardır; fakat ahlak alanında eğer bir tür bireysel veya kültürel göreceliği savunmuyorsanız, muhtemelen evrensel ahlaki doğrulara işaret ediyorsunuzdur.</p>



<p>Bu yazımızda gerekli gördükçe hukuki atıflar yapacak ama genel anlamda ahlaki bir çerçeve sunmaya çalışacağız. Kişi, hukuk felsefesinde farklı bir pozisyona sahip ise, hukuk ile ahlak arasında daha derin bir bağlantı görerek, farklı bir tutum sahibi olabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İdam Cezasına Yönelik Ahlaki Perspektifler</h2>



<h3 class="wp-block-heading">İdam Cezası Suç Oranını Azaltır mı?</h3>



<p>Tahmin edileceği üzere idam cezası yanlılarının en çok başvurduğu argümanlardan biri, idamın suç oranlarını azalttığı şeklinde bir varsayıma dayanır. Fakat idam cezası, suç oranlarını (hangi suç oranları?) azaltmaya katkı sunuyor ise bu, idamı savunmak adına yeterli bir gerekçe mi olmuş olur?</p>



<p>Bu noktada istatiksel verilere bakmak önemlidir. <a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-suc-oranini-azaltir-mi-10107" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Daha önceden yayınladığımız kapsamlı bir yazıda</a> idam cezasına yönelik istatistikleri ve halkın bakış açısını ele almış, idam cezası uygulamalarının suç oranlarını nasıl etkilediğinin detaylarını incelemiştik. Burada tekrar etmeyeceğiz. Özetle, idam cezasının suç oranlarını anlamlı düzeyde ve genel geçer olarak azalttığını gösteren pek veri bulunmamaktadır. <a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-suc-oranini-azaltir-mi-10107" target="_blank" rel="noreferrer noopener">O yazımızdan</a> alıntılayacak olursak:<sup><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-1">[1]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>(…) eğer idam cezası gerçekten caydırıcı ise, cezanın kaldırılması sonrasında vahşi suç oranlarında artış görmeyi bekleriz. Benzer şekilde, eğer idam cezası gerçekten caydırıcı ise, bu cezanın uygulamaya koyulması sonrasında vahşi suçlarda azalma görmeyi bekleriz. Neyse ki her iki durumu da (uygulamanın kaldırılması da, uygulamanın getirilmesi de) görebileceğimiz tarihsel vakalar mevcuttur. Hatta kimi durumda aynı eyalet, yasağı kaldırıp geri getirmiş veya yasağı getirdikten sonra kaldırma kararı almıştır. Böylece zamana yayılı bir şekilde bu kararın etkilerini görmek mümkündür. Sellin ve diğerleri, tam da bu incelemeleri de yapmışlardır. Ne var ki bu çalışmalarda da, idam cezasının caydırıcı olduğunu gösteren hiçbir bulguya ulaşılamamıştır.</em></p>
</blockquote>



<p>Nadir ve izole durumlarda bu tür bir fayda gözlenmişse de bu sonuçlar diğer coğrafyalarda tekrar edilememektedir. Dolayısıyla idamın suç oranlarını azalttığı argümanı, istatiksel verilerle uyuşmamaktadır.</p>



<p>Ne var ki eğer böyle bir uyuşma olsaydı bile bu yaklaşım, Ahlak Felsefesi’nde (etik) bir tür Sonuçculuk (İng: “Consequentialism”) anlayışına dayanıyor olurdu (verilere rağmen idamı savunanlar da farkında olarak veya olmayarak, genelde bu tür bir felsefeyi temel alırlar). O halde ilk normatif etik teori olarak Sonuççuluk ile idam cezasını ele alalım.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Sonuççuluk (ve Genel Olarak Faydacılık), İdam Hakkında Neler Söyler?</h3>



<p>Sonuççuluk, kendi içinde farklı etik kuramlar barındıran geniş bir perspektiftir. Bu yaklaşım, bir eylemin ahlaki değerinin, o eylemin sonuçları tarafından belirlendiğini öne sürer. Biz yazımızda hem Sonuççuluk hem de Ahlaki Doğacılığı bir şekilde bünyesinde barındıran <strong>Eylem Faydacılığı</strong> (İng: “act utilitarianism”) üzerinden konuyu ele alarak devam edeceğiz.</p>



<p>Faydacılar, genellikle bir ön kabul olarak, nihai olarak iyi olanın <em>haz ve mutluluk ile eşdeğer</em> olduğunu düşünme eğilimindedir. Onlara göre bir insana neden mutlu olmak istediğini sormanın bir anlamı yoktur; çünkü onlar mutsuz olmaktansa, mutluluğun kendiliğinden bir amaç olarak iyi olduğunu düşünürler. Açık bir formülasyon olmasa dahi, Faydacılık için genel eğilim “<strong>Fayda İlkesi</strong>” olarak bilinir. Jeremy Bentham şöyle söylemektedir:<sup><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-2">[2]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bir eylemin, toplumun mutluluğunu arttırma eğilimi, onu azaltma eğilimden yüksekse (…) o zaman o eylemin faydacılık ilkesiyle tutarlı olduğu söylenebilir.</p>
</blockquote>



<p>Bu ilkeye göre eylemlerimiz, mutluluk doğurduğu ve mutluluk ile uyuştuğu ölçüde doğru, uyuşmadığı ölçüde yanlış olmalıdır. Bu noktada sadece eylemi gerçekleştiren birey değil, bu eylemden etkilenen herkes göz önüne alınmalı ve genel eğilimde “toplam fayda miktarının arttırılması” hedeflenmelidir.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Faydacılığın Olumlu Yönleri</h4>



<p>Faydacılığın olumlu yönleri şunlardır:</p>



<ul>
<li>Mutluluğun/<a href="https://evrimagaci.org/hedonizm-hazcilik-felsefesi-nedir-zevk-ve-aci-insanligin-ahlaki-rehberi-olabilir-mi-9780" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Hazzın</a> amaçlanan şey olması, sağduyumuz ile bir dereceye kadar tutarlı görünmektedir. Herkes bir şekilde mutluluğun değerini kabul eder.</li>



<li>Aynı zamanda toplam faydayı göz önüne almakta bencilliği dışlar ve bir ölçüt olarak toplumda işlevsel olabilir.</li>



<li>Fayda ilkesi, Kantçı anlamda evrenselleştirilebilir bir nitelik olmada başarılıdır.</li>



<li>Bazı eylemlerimizde sonuçlardan bağımsız hareket etmemiz arzulanmayan sonuçlar doğurabilir.</li>
</ul>



<p>İdam cezası, eğer varsayıldığı gibi diğer suçları veya ahlaki kötülükleri veya istenilmedik sonuçları olan davranışları caydırıcılık özelliği ile engelliyorsa, ilk bakışta faydacılık ile idam cezasının bağdaşır olduğu söylenebilir. Bir Faydacı, kişiyi devlet eliyle öldürmenin yani idam etmenin, potansiyel acıları ve kötülükleri engellediği için toplam acı/kötülük miktarını azalttığını ve toplamda fayda/mutluluk miktarını arttırdığını iddia edebilir.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Faydacılığın Problemleri</h4>



<p>Fakat burada iki problem vardır. İlk olarak idam cezası gerçekten de caydırıcı bir uygulama mıdır? <a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-suc-oranini-azaltir-mi-10107" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Elimizdeki istatistiklere göre hayır.</a> İdamın suç ve ahlaki kötülükleri istatiksel olarak engellediğini veya düşürdüğünü söylemek epey zordur. İkinci olarak ise Faydacılık, şu sebeplerden dolayı eksiksiz bir ahlaki teori değildir:</p>



<p>Mutluluk/Haz, ölçülebilir gibi görünmemektedir. Mutluluk kaynağı olduğunu düşündüğümüz şeylerden hangisinin daha büyük mutluluk olduğuna dair nesnel bir ölçüt yoktur. Örneğin aç sokak kedilerini beslemek, çöp toplamak ya da ekmek israfına karşı mücadeleye girişmek arasında hangisinin daha büyük mutluluk doğurduğu belli değil gibi görünüyor.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/08/hand-puppet-4364865_1920.jpg?resize=481%2C320&ssl=1" alt="" class="wp-image-11000" width="481" height="320" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/08/hand-puppet-4364865_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/08/hand-puppet-4364865_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/08/hand-puppet-4364865_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/08/hand-puppet-4364865_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/08/hand-puppet-4364865_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/08/hand-puppet-4364865_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/08/hand-puppet-4364865_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 481px) 100vw, 481px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Ayrıca toplam haz miktarını artırmak için; mutluluk sahibi olabilecek birey sayısı mı arttırılmalı yoksa az sayıdaki bireyin mutluluğu arttırılarak toplam mutluluğu arttırmak yeterli mi? Bunlardan hangisinin daha tercih edilebilir olduğu pek açık görünmüyor. Sonuçta iki durumda da toplam mutluluk miktarı artmaktadır.</p>



<p>Son olarak, <strong>Nozick’in Deneyim Makinesi İtirazı</strong> epey güçlü görünüyor: Bu düşünce deneyine göre içine girdiğiniz takdirde her türden maksimum mutluluk ve hazzı yaşayabileceğiniz bir makine vardır. Eğer makineye girerseniz, tüm mutluluk deneyimlerini yaşayabilirsiniz. Bu düşünce deneyinin bir senaryosuna göre, bu makineye girdiğiniz takdirde, bir daha çıkamayacak ve o makineye bağlanarak içinde doğduğunuz simülasyonu ölene dek gerçek zannedeceksiniz.</p>



<p><em>Fakat bir dakika!</em> Gerçeklik, hazza göre daha üstün bir ilke olmalıdır, kim tüm deneyim ve duygularının aslında simülasyonun bir parçası olmasını ister ki? Nozick, bu düşünce deneyinde, bazı durumlarda mutluluk veren şeyden ziyade gerçek olanın daha tercih edilebilir olduğu düşünmektedir. Yani bir şeyin haz vermesinden ziyade, öncelikle <em>gerçek </em>olmasını isteriz; bu sebeple bu makineye girmemeyi tercih etmeniz, gerçekliğin haz peşinde koşmaktan daha büyük bir ilke olduğunu gösterir. Demek ki en büyük ilke, mutluluk/haz ilkesi değildir.</p>



<p>8 gencin yaşlı bir amca ile dalga geçerek ona işkence ederek cinayet işlediklerini düşünün; bu 8 gencin toplam haz miktarı, amcanın hissettiği acı miktarından ağır basmaktadır. Toplam haz miktarı artmasına rağmen bu eylemde ahlaken doğru olmadığı yargısına ahlaki sağduyumuza başvurarak ulaşırız gibi görünüyor.</p>



<p>Hem idamın caydırıcı olduğuna dair anlamlı veriler bulunmaması (yani toplam kötülük/mutsuzluğu azalttığına dair anlamlı verilerin bulunmaması) hem de Faydacılığın eksiksiz bir teori olmaması sebebiyle, idamı Faydacılık ile savunmak pek makul görünmüyor.</p>



<p>Bu iki argümana bir ek argüman daha eklenebilir: idam edilen kişinin çevresinin toplam mutsuzluk ve acı miktarını arttırması. İdam edilen kişinin arkadaşları, yakınları ve ailesi infazdan dolayı mutsuzluk ve acı hissedebilir, bu durumda da toplam mutluluk miktarının artması aleyhine bir durum oluştu denebilir. Yani idam edilen kişinin çevresinin acı ve mutsuzluk hissetmesi, Faydacılık ile idamın bağdaşırlığını zedeleyebilir.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Modifiye Edilmiş Fayda İlkesi</h4>



<p>Diğer yandan toplam haz ve acı miktarını arttırıp azaltacak o kadar farklı değişkenler vardır ki, bu değişkenlerin bir kısmı ahlaken uygun olmamasına rağmen haz ve acı miktarını ciddi oranda değiştirebileceği için Faydacılığa ve “Fayda İlkesi”ne şüpheli yaklaşmak mümkün. Bu eleştiriden kurtulmak için, bir Eylem Faydacısı şöyle bir ilke çizebilir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bir eylem, ancak ve ancak öznenin onun yerine yapabileceği daha faydalı başka bir eylem yoksa ahlaken doğrudur.</p>
</blockquote>



<p>Bu durumda idamın yerine konabilecek daha faydalı bir eylem var mıdır diye sorulabilir. Hükümlü kişiyi idam etmek yerine toplumsal fayda sağlayacak sorumluluklar verilebilir ve rehabilite edilmeye çalışılabilir. Kişinin yaşamına son vermektense yaptığı büyük kötülüğü anlamasını sağlamak için onu kazanmaya çalışmak ve rehabilite etmek ve suçluya cezaevindeyken toplumsal fayda amaçlı insani şartlarda emek gücüne dayalı bir sorumluluk yüklemek daha makul görünmektedir.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Kural Faydacılığı</h4>



<p>Eylem Faydacılığı ile idamı ele almanın birçok farklı riski olduğunu gördük. Faydacılığın bir diğer türü olan Kural Faydacılığı, eylemlerimizde her zaman “Fayda İlkesi” ile hareket etmektense, bazı durumlarda, mümkün olan en fazla mutluluğa erişmesek dahi, eylemlerimizin herkes tarafından kendilerine uyulması durumunda belki de en büyük mutluluğa bazı kurallar tarafından ulaşabileceğimizi düşünürler. Yani eylemlerimizin ahlaki kabul edilebilirliği bir dizi kurallara uyup uyulmadığı ile ele alınır.</p>



<p>Sahip olacağımız kurallar eğer alternatifleri kadar fayda sağlıyorsa ahlaken kabul edilebilir, doğru kurallar olarak temellendirilebilir. Kabul edilen bu kurala, “<strong>Kuralın Uygunluk Faydası</strong>” denir; yani kuralın geçerli olduğu durumda herkesin kurala uymasının sağlayacağı toplam fayda; kurala uyulmaması ya da alternatif bir kurala uyulması durumunda doğacak faydadan daha fazla olmalıdır. Bazı kurallar tarihsel olarak yalan söylememek, sözlerimizi tutmak, kibar olmak gibi mutluluğu genel anlamda destekleme eğilimdeki eylemlerle uyuşurken; insan öldürmek, hırsızlık yapmak gibi bazı eylemler mutluluğu azaltma eğiliminde olduğu için bu eylemler ile uyuşmayabilir. O halde ahlaki sınırlarımızı çizerken bu tarihsel deneyimler ışığında düşünebiliriz. Örneğin, masum insanlara işkence yapmanın genel mutluluğu azaltacağı, insanlarda da toplumsal güvensizliğe sebep olacağını varsayabiliriz. Eğer bu varsayımlar doğru ise devlet eliyle insan öldürme bu kurallar arasında yer almaz gibi görünüyor.</p>



<p>Eğer hükümlünün tekrar suç işleme potansiyeli yüksek ise (tekrar potansiyel acı ve mutsuzlukları arttırmayı engellemek adına) idam cezasını infaz etmektense hapis cezası vermenin daha makul olacağı da iddia edilebilir.</p>



<h4 class="wp-block-heading">Faydacılık Açısından İdam Cezasının Özeti</h4>



<p>Tüm bunları toplarsak; Faydacılık ile beraber düşündüğümüzde, idam cezası şu sebeplerden dolayı ahlaken makul görünmüyor diyebiliriz:</p>



<ul>
<li>İdam cezasının caydırıcı olduğuna dair anlamlı veriler bulunmaması (yani toplam kötülük/mutsuzluğu azalttığına dair anlamlı verilerin bulunmamaktadır)</li>



<li>Faydacılık eksiksiz bir teori olmaması.</li>



<li>İdam edilen kişinin çevresinin toplam mutsuzluk ve acı miktarını arttırması sebebiyle Faydacılık ile bağdaşmazcı bir durum oluşması.</li>



<li>Kural Faydacılığı açısından düşünürsek idamın yani insan öldürmemenin faydacı bir kural olmaması.</li>
</ul>



<p>Tüm bunların yanı sıra Faydacılık açısından her ceza bir kötülüktür ve mutluluğu arttırmaz; bir ceza yalnızca daha büyük bir kötülüğü engellemesi şartıyla uygulanabilir. İdam cezasının daha büyük bir kötülüğü engellediği yönünde elimizde anlamı veri yok ise bu durumda geri yalnızca idam cezasının kötü bir şey olduğu kalmaktadır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Singer ve Tercih Yararcılığı</h3>



<p>Singer tercih yararcılığı adına şöyle bir argüman öne sürmektedir:<sup><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-4">[4]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Değinmek istediğim bir sonraki noktaysa, kötü bir şeyin olmasını engelleme gücüne sahipsek ve bunu yaparken o şeye kıyasla ahlaki açıdan önem taşıyan başka herhangi bir şeyi feda etmiyorsak, ahlaki açıdan bunu yapmak zorundayız.</p>
</blockquote>



<p>Singer’a göre “ahlaki açıdan önem taşıyan başka bir şey feda etmemek” ile kast edilen: Daha kötü bir şeye neden olmamak, yanlış bir şey yapmamak ve iyi olan bir şeyi teşvik etmekten geri kalmamaktır. Peki bu idam problemine uygulanabilir bir ilke mi? Ölüm cezası kötü bir şeye neden olmamakta mıdır?</p>



<p>Singer, Tooley’den ödünç aldığı arzu-hak kuramını yorumlarak şöyle bir ifade öne sürmektedir:<sup><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-5">[5]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Eğer hayat hakkı ayrı bir varlık olarak var olmaya devam etme hakkıysa, o zaman hayat hakkına sahip olmak için önemli arzu, ayrı bir varlık olarak var olmaya devam etme arzusudur.</p>
</blockquote>



<p>Hayat hakkı nedir? En temelde yaşamın içsel bir değeri olduğu, bunun çok temel bir sezgisel ahlaki doğru olduğu ve hayata devam etme arzusuyla ilişkili olduğu söylenebilir. İdam hayat hakkını ve hayata devam etme arzusunu yok etmektir. İdam uygulaması ile daha büyük bir iyilik kaçırılmaktadır yani yaşamın bizzat kendisi.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Ross’un Biçimciliği</h3>



<p>Daha önce bahsettiğimiz Faydacılık genellikle ahlaki eylemlerin doğruluğunda tek bir ölçüt kullanma eğiliminde oldukları için “tekçi” olarak görülmüştür. Ancak bunların dışında W. D. Ross ahlak kuramında tek değil çoğulcu davranarak farklı ölçütlerle eylemlerimiz ahlaki kabul edilebilirliğini ele almaktadır. Ross’un Biçimciliği iki önemli ölçüt üzerine durur. Bunlardan biri “<strong>ilk bakışta ödev</strong>” diğeriyse “<strong>bağlayıcı olmak</strong>“tır.<sup><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-6">[6]</a></sup></p>



<p>Ross “ilk bakışta ödev”in “ahlaken önemli olan başka türde bir eylem olmasaydı asli ödev olacak bir eylem” anlamına geldiğini söylemektedir. Bu şöyle de yorumlanabilir; bir eylem doğru olma eğilimine sahip olduğu, hatta bu eğilim baskın olduğu takdirde ilk bakışta ödevdir. Alternatif eylemlere göre daha tercih edilebilirse, bu ilk bakışta ödevi gerçekleştirmek, doğru bir eylem olacaktır.</p>



<p>Ross 7 tür ilk bakışta ödev olduğuna işaret etmektedir. Çoğunlukla sezgisel olarak doğrulukları kabul edilebilir görünse dahi karşılaştığımız durumlarda sıralamanın nasıl yapılacağı sorulabilir, sıralamak zorunda kalmanın bizzat kendisinin yanlış olabileceği savunulabilir ya da ödevlerin çatışması durumunda ne yapacağımız sorulabilir. Şimdilik bu eleştirileri bir kenara koyuyoruz. Bu ödevler Ross’un sıralamasıyla şunlardır:</p>



<ol>
<li>Sözünde Durma</li>



<li>Telafi</li>



<li>Minnettarlık</li>



<li>Adalet</li>



<li>İyilik</li>



<li>Kendini Geliştirmek</li>



<li>Zarar Vermeme</li>
</ol>



<p>Ross’un diğer ölçütü ise “bağlayıcı olma”dır. Formüle ederek söylersek;</p>



<ul>
<li>a’nın yapılması ilk bakışta ödevi, b’nin yapılması ilk bakıştaki ödevinden ancak ve ancak b yerine a’yı yapmak doğruysa daha bağlayıcıdır.</li>



<li>a eylemini yapma ilk bakışta ödevi daha bağlayıcıdır.</li>
</ul>



<p>Bir eylem ancak ve ancak ilk bakışta ödevse ve hiçbir alternatifi daha bağlayıcı bir ilk bakışta ödev değilse ahlaken doğrudur.</p>



<p>İdam cezasının ilk bakışta ödev olarak kabul edilmesini zarar vermeme ve iyilik ödevleri ile temellendirmek mümkün gibi görünüyor. Fakat diğer yandan adalet ilk bakışta ödevi ihlal edilmekte midir diye sorulabilir. Kişiyi idam etmek adil değil midir? Bizim düşüncemize göre, birini her ne suç işlerse işlesin öldürmek bir adalet ilkesi olamaz.</p>



<p>“a’nın yapılması ilk bakıştaki ödevi” (bir kişiyi idam etmemek), iyilik ve zarar vermeme ilk bakışta ödevini içerdiği için daha kabul edilebilir görünebilir. Bu durumda “b’nin yapılması ilk bakıştaki ödevi” yani birini öldürmeyi kabul etmek ve uygulamak, bu iki ödev türüne uygun bir davranış olmayacaktır. İdam cezası mı yoksa idam cezasını uygulamamak mı daha fazla ilk bakışta ödevi kapsamakta ve bağlayıcı olmaktadır? Birini öldürmemek aynı zamanda telafi imkanı da sunmaktadır: Kişi, eğer idam edilirse işlediği suçu telafi edemez ve telafi ilk bakışta ödevine uygun davranamaz. Ayrıca minnettarlık ilk bakışta ödevine uygun da davranma imkanı kalmaz. Eleştirmen, idam cezasına karşı çıkmanın adalet ilk bakışta ödevini ihlal ettiğini gerekçelendirirse bu güçlü bir karşı argüman olacaktır. Fakat böylesi bir gerekçelendirmenin pek mümkün olmadığını düşünüyoruz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Kaygan Zemin İtirazı</h3>



<p>Bir kişinin yaşam hakkından söz etmek potansiyel olarak suiistimaller içerebilir. Kaygan Zemin İtirazı (İng: “Slippery Slope Argument”); bazı söylem ya da eylemlerin kabul edilmesi durumunda daha az arzu edilebilir sonuçların çıkacağını öne süren argümandır. Kabaca şöyledir:</p>



<ul>
<li>X kabul edilirse veya ona izin verilirse, Y ortaya çıkacaktır.</li>



<li>Y, herkes tarafından daha az arzu edilen bir sonuçtur.</li>



<li>X’i kabul etmek ya da ona izin vermek, herkes tarafından daha az arzu edilebilir bir sonuç olan Y’yi doğurur.</li>
</ul>



<p>Hatta Y’nin ortaya çıkmasından Y’nin kendisinden bile daha az arzu edilebilir Z; Z’nin ortaya çıkmasından Z’nin kendisinden bile daha az arzu edilebilir Q sonucu doğabilir şeklinde argümanı genişletmek mümkündür.</p>



<p>Bu argümanı savunanlar, çoğunlukla Nazileri örnek gösterirler. Naziler, 1939 yılından itibaren ötanazi yasasını belli bir kamusal destekle yasallaştırdıktan sonra kapsamını daha da genişletmiş ve <a href="https://evrimagaci.org/evrim-ve-ideoloji-sosyal-darwinizm-nedir-ojeni-nedir-5520" target="_blank" rel="noreferrer noopener">öjeni</a>/ırkçılık çalışmaları için kullanarak farklı etnik kimlikten bireyleri ya da ötanaziyi reddedenleri katletmek için suiistimal etmiştir.</p>



<p>Bir ahlaki yargının ahlaken doğru olması ile suiistimal edilebilir olmasını ele alalım. Bir eylemin suistimal edilebilir olması, onun ahlaken yanlış olduğunu kanıtlamaz. Birçok ahlaki eylem suiistimale açık olabilir. Örneğin temsili demokrasi ve siyasi seçimleri göz önüne alalım. Naziler temsili demokrasi ve siyasi seçimleri suistimal ederek, yer yer kara propaganda yaparak, rakiplerine iftira atarak siyasi seçimler sayesinde iktidara gelmiştir. Yani siyasi seçimleri kendi ahlaksız amaçları için suiistimal etmişlerdir. Bu durum, siyasi seçimlerin ahlaken yanlış olduğunu değil sadece suistimale açık olduğunun kanıtıdır. Aynı şekilde idama izin verilmesi de ahlaken doğru ancak suistimale açık olabilir. Örneğin bir diktatör tüm muhalifleri idam edebilir. Suistimal edilebilir olması, onun ahlaki doğruluğuna gölge düşürmez. Bu durumda ahlaken yapılması gerekilen Kaygan Zemin itirazı ile hareket ederek ahlaki olarak doğru olduğunu bildiğimiz eylemi yasaklamak değil, suistimali var eden koşulları ve suistimalin kendisiyle mücadele etmek olmalıdır.</p>



<p>İdam, suistimal edilebilir, fakat bu onun ahlaki doğruluğu veya yanlışlığı açısından elimizdeki en güçlü pusula değildir. Diğer yandan ahlaki tartışmaların biraz olsun dışına çıkarsak idam karşıtları, idamın suistimal edilebilir oluşunu ona karşı bir argüman olarak kullanabilir gibi görünüyor. Fakat söylediğimiz gibi bu ahlaki olmaktan çok pratik bir argüman olurdu.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İdam Cezasına Karşı Olmak</h2>



<p>İdam cezası sanıldığının aksine yalnızca bir diktatörün muhalifleri öldürmesi türünden durumlar nezdinde suistimale açık olmayabilir. İdam cezası, tersi bir şekilde farklı suistimaller ve istenilmedik durumlara da sebep olabilir:</p>



<ul>
<li><strong>Cinayet Yoluyla İntihar:</strong> Dr. Louis West kişilerin yaşamına son vermek yani intihar etmek için idam cezası alabilecekleri suçları işleyebileceğine dikkat çekmektedir.<sup><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-7">[7]</a></sup></li>



<li><strong>Vahşileştirme Hipotezi:</strong> Bu hipoteze göre, devletin istediği kişileri öldürebiliyor olması, cinayete bir meşruiyet kazandırmaktadır. Kişiler idamın yani birini öldürmenin legalleşmesiyle vahşileşiyor ve cinayetler arttırıyor olabilir.<sup><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-8">[8]</a></sup></li>



<li><strong>Telafinin Ortadan Kaldırılması:</strong> İşlenen bir suçta, suçlunun durumu telafi etme ve düzeltme yönündeki adım veya istekleri idam ile ortadan kalkmaktadır. İdam, kişinin hatasından dönmesi mümkün kılmamaktadır. Diğer yandan devletler eğer birini “yanlışlıkla” yani hatalı mahkeme kararlarıyla idam ederse bunun da telafisi mümkün olmamaktadır.</li>



<li><strong>Yaşam Hakkının Gasp Edilmesi:</strong> Yaşam hakkı en temel insan hakları ilkelerinden biridir. İdam, bu hakkı tartışmaya açmaktan çok daha fazlasıdır gibi görünüyor; idam kişinin yaşam hakkını tamamen ortadan kaldırmak anlamına gelmektedir.</li>
</ul>



<h2 class="wp-block-heading">Sonuç</h2>



<p>İdam cezasına Faydacılık, Singer’ın Tercih Yararcılığı ve Ross’çu Biçimcilik açısından karşı çıkılabilir. Bunun yanı sıra idam cezasının istatiksel olarak suçları azaltmadığı ve Cinayet Yoluyla İntihar, Vahşileştirme Hipotezi, Telafiyi Ortadan Kaldırması ve Yaşam Hakkı Gaspı gibi ek önermeler de idam karşıtlığı desteklenebilir gibi görünüyor.</p>



<p>Fakat yine de idam gibi ciddi bir konuya dair daha derinlemesine felsefi bir analize ihtiyaç olduğu açık; idam problemi pratik etik alanında en az tartışılan alanlardan biri olması itibariyle tüm çekiciliğini korumaya devam etmektedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Kaynaklar ve İleri Okuma</h3>



<ul>
<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-b-1">^</a> </strong>W. C. Bailey, <em>et al.</em> (1994). Murder, Capital Punishment, And Deterrence: A Review Of The Evidence And An Examination Of Police Killings. <a href="https://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1540-4560.1994.tb02410.x" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Journal of Social Issues</em></a>, sf: 53-74. doi: 10.1111/j.1540-4560.1994.tb02410.x. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1540-4560.1994.tb02410.x" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-b-2">^</a> </strong>J. Bentham. (1982). <em>An Introduction To The Principles Of Morals And Legislation</em>. Yayınevi: London. sf: 12-13.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-b-4">^</a> </strong>P. Singer. (2006). <em>Kıtlık, Bolluk Ve Ahlak</em>. Yayınevi: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi. sf: 57.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-b-5">^</a> </strong>P. Singer. (2015). <em>Pratik Etik</em>. Yayınevi: İthaki Yayınları. sf: 133.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-b-6">^</a> </strong>M. D. Ross. (1930). <em>The Right And The Good</em>. Yayınevi: Oxford University Press, USA. sf: 19-20.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-b-7">^</a> </strong>L. West. (1968). <em>To Abolish The Death Penalty</em>. Yayınevi: U.S. House Judiciary Committee. sf: 124.</li>



<li><strong><a href="https://evrimagaci.org/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler-10698#qref-b-8">^</a> </strong>W. J. Bowers, <em>et al.</em> (2016). Deterrence Or Brutalization: What Is The Effect Of Executions?. <a href="https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/001112878002600402" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Crime & Delinquency</em></a>, sf: 453-484. doi: 10.1177/001112878002600402. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/001112878002600402" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>



<li>OHCHR. Death Penalty. Alındığı Tarih: 07 Şubat 2021. Alındığı Yer: <a href="https://www.ohchr.org/EN/Issues/DeathPenalty/Pages/DPIndex.aspx" target="_blank" rel="noreferrer noopener">OHCHR</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://www.ohchr.org/EN/Issues/DeathPenalty/Pages/DPIndex.aspx" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li>
</ul>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/idam-cezasi-ahlaki-olarak-savunulabilir-mi-ahlak-felsefesi-etik-bir-kisinin-devlet-eliyle-oldurulmesi-konusunda-neler-soyler/">İdam Cezası Ahlaki Olarak Savunulabilir mi? Ahlak Felsefesi, Bir Kişinin Devlet Eliyle Öldürülmesi Konusunda Neler Söyler?</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Uygulamalı Etik Nedir? Uygulamalı Etiğin Çalışma Alanları Nelerdir?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/uygulamali-etik-nedir-uygulamali-etigin-calisma-alanlari-nelerdir</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/uygulamali-etik-nedir-uygulamali-etigin-calisma-alanlari-nelerdir</guid>
<description><![CDATA[ Pratik etik, ahlaki değerlendirmelerin gündelik yaşama (pratik alana) uygulanmasıyla ilgili etik sahasıdır. İnsanların gündelik yaşamdaki, özellikle de özel ve kamusal hayatlarındaki; profesyonel yaşantılarındaki; sağlık, teknoloji, hukuk ve liderlik gibi alanlardaki hareket ve davranışlarının ahlaki karşılıklarını inceler. Pratik etik, 20. yüzyılın son çeyreğinde (özellikle 1970’lerde), yaşamın farklı alanlarında bulunan ve genellikle evrensel nitelikte olan somut ahlaki problemleri çözmeye yönelik bir soruşturma programı olarak da görülebilir. Pratik etikçiler, ellerindeki normatif etik kuramlara (mesela Kantçı etik/deontoloji, erdem etiği ve sonuçcu/faydacı yaklaşımlar vb) başvurarak, mevcut problemleri çözmeye çalışır. Böylesi bir yöntem, ahlaki sezgileri konu dışına itmemekle birlikte inşa edilen argümanların tek gerekçelendirme kaynağı olarak
The post Uygulamalı Etik Nedir? Uygulamalı Etiğin Çalışma Alanları Nelerdir? first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/06/Applied-Ethics_Thumbnail.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Uygulamalı, Etik, Nedir, Uygulamalı, Etiğin, Çalışma, Alanları, Nelerdir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p class="has-drop-cap">Pratik etik, ahlaki değerlendirmelerin gündelik yaşama (pratik alana) uygulanmasıyla ilgili etik sahasıdır. İnsanların gündelik yaşamdaki, özellikle de özel ve kamusal hayatlarındaki; profesyonel yaşantılarındaki; sağlık, teknoloji, hukuk ve liderlik gibi alanlardaki hareket ve davranışlarının ahlaki karşılıklarını inceler. Pratik etik, 20. yüzyılın son çeyreğinde (özellikle 1970’lerde), yaşamın farklı alanlarında bulunan ve genellikle evrensel nitelikte olan somut ahlaki problemleri çözmeye yönelik bir soruşturma programı olarak da görülebilir.</p>



<p>Pratik etikçiler, ellerindeki normatif etik kuramlara (mesela Kantçı etik/deontoloji, erdem etiği ve sonuçcu/faydacı yaklaşımlar vb) başvurarak, mevcut problemleri çözmeye çalışır. Böylesi bir yöntem, ahlaki sezgileri konu dışına itmemekle birlikte inşa edilen argümanların tek gerekçelendirme kaynağı olarak sezgisel açıklamaları kabul etmemeye eğilimlidir.</p>



<p>Pratik etiğin ne olduğunu anlayabilmek için, pratik etiğin Ahlak Felsefesi çerçevesindeki yerini daha iyi anlamak gerekir. Bu nedenle önce bunu yapalım, sonra pratik etiğe biraz daha yakından bakalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Ahlak Feslefesi’nin 3 Temel Alanı</h2>



<p>Ahlak nedir? Eylemlerimizin ahlaki statüsünü ne belirler? Bir eylemi ahlaken doğru kılan şey nedir? Ahlaki sorumluluk nedir ve kimlere karşı sorumluluklarımız vardır? Bu ve benzeri sorular, <a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesine-etige-giris-neye-gore-kime-gore-7828" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ahlak felsefesinin</a> en temel ilgi alanında yer almaya devam etmektedir.</p>



<p><a href="https://evrimagaci.org/kategori/etik-ahlak-felsefesi-498" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Ahlak felsefesi</a>, en temelde üç alt alana ayrılır. Bunlar sırasıyla Metaetik, Normatif Etik ve Uygulamalı Etik’dir.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Metaetik</strong></h3>



<p>Ahlak metafiziği, ahlak epistemolojisi ve ahlak psikolojisi gibi alanları kapsar. Ahlak kültürel midir, yoksa insanlardan bağımsız ahlaki gerçekler var mıdır? İnsanları ahlaki davranmaya ya da davranmamaya motive eden şey nedir? Ahlaki nitelikler doğal niteliklere indirgenebilir mi yoksa kendine özgü, her şeyden farklı şeyler midir? Evrimci etik, ilahi buyruk teorisi, ahlaki Platonizm ve natüralist etik gibi alanlar ahlakın kaynağına dair bize ne söyler?</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Normatik Etik</strong></h3>



<p>Bu alan, eylemlerimizin ahlaki statüsü ve ölçütü ile ilgilenir. Örneğin; ahlaki eylemlerde belirleyici olan belirli türden ilke ve ödevlere uygunluk sergilemek mi yoksa sonuçlarda açığa fayda/sonuçlarla mıdır? Ahlaki eylemin doğruluk değeri, ahlaki ilke ve ödevleri ihlal edip etmemekle mi yoksa fayda ve sonuçlarla mı ilgilidir? Bu alanda; Erdem Etiği, Eylem, Kural ve Tercih Faydacılığı ile Sonuçsalcılık, Kantçı Etik, Rossçu Çoğulculuk ile Deontoloji, Ahlaki Sözleşmecilik, vb. etik teoriler incelenmektedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Pratik Etik (veya Uygulamalı Etik)</strong></h3>



<p>Aktüel dünyadaki çağdaş ahlaki veya pratik problemleri çözmeye çalışır ve bu problemlere dair makul olan pozisyonun ne olduğunu araştırır. Bu felsefe disiplini çerçevesinde çevre etiği, uzay etiği, meslek etiği, biyomedikal etik, bilgi etiği, hukuk etiği, aile felsefesi, <a href="https://evrimagaci.org/kurtaj-etik-olarak-makul-mudur-kurtaj-yanlisi-ve-karsiti-argumanlar-nelerdir-7996" target="_blank" rel="noreferrer noopener">kürtaj etiği</a>, cinsel etik, dağıtıcı adalet gibi çalışma alanları mevcuttur. Diğer yandan bu alandaki görece en ön plana çıkan sorular genellikle idam, <a href="https://evrimagaci.org/olmek-istiyorum-otanazi-nedir-otanazi-ahlaken-nasil-temellendirilebilir-10213" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ötanazi</a>, <a href="https://evrimagaci.org/kurtaj-etik-olarak-makul-mudur-kurtaj-yanlisi-ve-karsiti-argumanlar-nelerdir-7996" target="_blank" rel="noreferrer noopener">kürtaj</a> ve <a href="https://evrimagaci.org/ahlak-felsefesi-acisindan-bir-vejetaryenlik-savunusu-vejetaryenizmi-etik-olarak-nasil-temellendiririz-10411" target="_blank" rel="noreferrer noopener">veganizm</a> ile ilgilidir.</p>



<p>Bu yazıda bu tür etiğin genel çerçevesine bakacağız.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/Peter_Singer_no_Fronteiras_do_Pensamento_Porto_Alegre_9620045074.jpeg?resize=584%2C390&ssl=1" alt="" class="wp-image-11600" width="584" height="390" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/Peter_Singer_no_Fronteiras_do_Pensamento_Porto_Alegre_9620045074.jpeg?w=1024&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/Peter_Singer_no_Fronteiras_do_Pensamento_Porto_Alegre_9620045074.jpeg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/Peter_Singer_no_Fronteiras_do_Pensamento_Porto_Alegre_9620045074.jpeg?resize=768%2C513&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/Peter_Singer_no_Fronteiras_do_Pensamento_Porto_Alegre_9620045074.jpeg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/09/Peter_Singer_no_Fronteiras_do_Pensamento_Porto_Alegre_9620045074.jpeg?resize=480%2C321&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 584px) 100vw, 584px" data-recalc-dims="1"><figcaption>Peter Singer</figcaption></figure></div>



<h2 class="wp-block-heading">Pratik Etiğin Kapsamı</h2>



<p>Hangi sorular pratik etik kapsamına dahil edilebilir? İlk bakışta, elimizde iki ölçüt var gibi görünmektedir:</p>



<ol><li>İlgili konun lehinde ve aleyhinde insanların veya grupların olması, yani konunun tartışmalı olması.</li><li>İlgili konunun bireylerin ahlaki pozisyon veya kabulleri ile sorumluluklarını ilgilendiren evrensel bir nitelik taşıması.</li></ol>



<p>Pratik etik kapsamındaki neredeyse tüm konu başlıkları bu iki yeter koşulu sağlıyor gibi görünmektedir. Bu ölçütlerin ne kadar kabul edilebilir olduğunu sınamak için, pratik etik alanının doğuşu ve kurucu metinlere bakmak iyi olacaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Pratik Etiğin Kurucu Metinleri</h2>



<p>Pratik etik alanındaki ilk kurucu örnek metinler arasında Judith Jarvis Thomson’un 1971 tarihinde yayınladığı <em>Kürtaj Savunması</em> (<em>A Defense of Abortion</em>), James Rachels’ın 1975 tarihli <em>Aktif ve Pasif Ötanazi</em> (<em>Active and Passive Euthanasia</em>) adlı makalesi ve Peter Singer’ın 1975 yılında yayınladığı <em>Hayvan Özgürleşmesi</em> (<em>Animal Liberation</em>) kitabı yer almaktadır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Kürtaj Savunması (Judith Jarvis Thomson)</h3>



<p>Bu metinlerin ilki olan <em>Kürtaj Savunması</em>‘nda Thomson, fetüsün bir birey olarak kabul edilmesi durumda dahi kürtaja izin verilebileceğini iddia etmiştir.</p>



<p>Thomson, argümanını ileri sürerken ise <strong>Analojiye Dayalı Argüman</strong>‘a başvurmuştur. Aslında bu, pratik etikçilerin kullandığı iki felsefi yöntemden biri olarak görülebilir. Söz konusu yöntemde konuyla ilişkili olan ve ona görece benzer bir mümkün durum tasavvur edilir ve mümkün durumda ahlaken doğru görünen eylemin mevcut duruma niçin uygulanamayacağı sorulur. Şayet mümkün durumda ahlaken sorunlu bir nokta bulunmuyorsa o halde mevcut durumda da bulunamayabileceği ileri sürülür. Thomson bunu, kürtaj durumu ile bir “mümkün durum” (aynı zamanda bir “düşünce deneyi” olan) “Kemancı Örneği” arasındaki benzerliğe başvurarak yapmıştır.</p>



<p>Kemancı Örneği kabaca şöyledir:</p>



<p>Bir sabah uyandığınızda kendinizi bir hastane odasında ünlü bir kemancıyla dolaşım sistemleriniz bağlanmış olarak buluyorsunuz. Böbrek yetmezliği çeken kemancıyı hayatta tutabilmek için sizin böbrekleriniz hem sizin hem kemancının vücuduna kanı temizleyip göndermek için kullanılmaktadır. Kemancıyı hayatta tutmak için şart olan bu işleme sadece sizin vücudunuz uygundur ve bu nedenle müzik severler tarafından kaçırılıp bu duruma sokulmuşsunuzdur. İstediğiniz zaman sizi kemancıya bağlayan kabloları söküp hastaneden ayrılabilirsiniz fakat bu kemancının ölmesine yol açacaktır. Öte yandan doktor size 9 ay boyunca bu duruma katlanırsanız kemancının sizden sorunsuz bir şekilde ayrılacağını ve ikinizin ayrı hayatlarınıza devam edebileceğinizi söylemektedir.</p>



<p>Thomson’a göre kemancının hayatta kalması için bu duruma katlanmayı seçmeniz büyük bir iyilikseverlik olacaktır, fakat kimse sizi buna zorlayamaz. Öte yandan bedeninizi kemancıdan ayırmayı seçmek bencilce bir davranış olarak nitelendirilebilir fakat bu seçimi yapmaya kesinlikle hakkınız vardır. Hiç kuşkusuz kemancı, yaşama hakkı olan bir insandır ama kemancıya bağlanmış olan kişi, burada kemancının yaşayıp yaşamaması konusunda değil kendi bedenini nasıl kullanacağı konusunda bir karar vermektedir. Thomson’a göre kürtaj da böyle bir karardır.</p>



<p>“Bedensel Otonomi Argümanı” ismi de verilen bu yaklaşıma göre her insanın yaşama hakkı vardır; fakat başkasının bedeni üzerinden, o kişinin isteği dışında yaşama hakkı yoktur. Bu nedenle ceninin kişilik hakları olsa bile bir kadın ceninin yaşamı için hamileliği sürdürmeye zorlanamaz. Uygulamalı etik alanında en zorlu argümanlardan biri olan Kemancı örneği oldukça şiddetli tartışmalar yaratmıştır.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/12/nature-2568440_1920.jpg?resize=611%2C407&ssl=1" alt="" class="wp-image-12291" width="611" height="407" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/12/nature-2568440_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/12/nature-2568440_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/12/nature-2568440_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/12/nature-2568440_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/12/nature-2568440_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/12/nature-2568440_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/12/nature-2568440_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<h3 class="wp-block-heading">Aktif ve Pasif Ötanazi (James Rachels)</h3>



<p>Pratik etikçilerin başvurduğu diğer felsefi yöntem olan “Açık Farklılık Argümanı”nı ise, ikinci kurucu metin olarak ismini andığımız Aktif ve Pasif Ötanazi’de görmek mümkündür. Bu yöntemde, mevcut konu ile ilişkili iki farklı durum tasavvur edilir ve bu durumlar arasında açık bir farklılık olup olmadığı sorulur. Tasavvur edilen durumların ilkinde doğru olup ikincisinde doğru olmayan bir şey var ise, bunun ne olduğu ve bu iki durumun mevcut problem ile ne gibi benzerlik ve farklılıklar taşıdığı sorulur. Örneğin Rachels, küçük kuzenlerini öldürmeyi planlayıp bunu uygulayan “Smith” ile, uygulamaya fırsatı olmadan küçük kuzeninin ölümüne rastlayan “Jones”un durumlarını tasavvur etmiş ve konuyu aktif ile pasif ötanazi ayrımıyla ilişkilendirmiştir. Biraz daha yakından bakalım.</p>



<p>Şayet eylemleri özgül bazı ahlaki kuralları ihlal edip etmediğine göre değerlendiriyorsanız, eylemler ile eylemsizlikler arasında ahlaki bir ayrım olduğunu düşünüyorsunuzdur. Ancak eylemleri sonuçlarına göre değerlendiren etik bir çerçeveye (Sonuççu Kuram) eğilimliyseniz eylemler ile eylemsizlikler arasında ahlaki bir ayrıma gitme gereği görmezsiniz. Bu çerçevede eylemsizlikler de belirli bazı sonuçlardan bağımsız düşünülemez ve bir tercih olarak görünür. Bu görüşte “Eylem ve Eylemsizlikler Doktrini” geçerliliğini yitirmektedir.</p>



<p>James Rachels böyle bir ayrıma gitmemizin ve aktif ötanaziyi pasif ötanaziye göre daha kötücül görmemizin pek makul olmadığını düşünmektedir. Rachels bir kişiyi öldürmek ile onu ölüme terk etmek arasında ahlaki bir ayrım olmadığını ve öldürmenin ölüme terk etmekten daha kötü olmadığını ünlü Smith ve Jones örneği ile ifade etmeye çalışır.</p>



<p>“…Birinci örnek durumda Smith, eğer altı yaşındaki kuzenine kötü bir şey olursa büyük bir mirasa konabilecek durumdadır. Bir akşam çocuk banyo yaparken Smith gizlice banyoya girer ve çocuğu boğarak olaya kaza süsü verir.</p>



<p>İkinci örnek durumda Jones da altı yaşındaki kuzenine kötü bir şey olursa büyük bir mirasa konabilecek durumdadır. Smith gibi Jones da gizlice banyoya sızmayı ve çocuğu banyoda boğmayı planlamaktadır. Ancak tam da Jones banyoya gizlice girdiğinde çocuğun ayağının kaydığını ve başını sertçe yere vurarak yüzükoyun banyo küvetinin içine düştüğünü görür. Jones bu duruma seviniyor, çocuğun başını yeniden suya doğru iterek onun öldüğünden emin olması gerekir mi diye bekliyor ancak buna gerek kalmıyor. Jones, çocuğu sadece izler ve hiçbir şey yapmazken, çocuk çırpınıp “tesadüfen” boğuluyor.” (Rachels,1975:70-78). Rachels bu düşünce örneği üzerinden bizi düşünmeye sevk ederek Smith’in çocuğu öldürme eylemine girişerek (aktif ötanazi) Jones’un ise hiçbir şey yapmaksızın sadece ölmesine izin vererek (pasif ötanazi) aynı sonuca ulaştığına dikkat çekiyor. Bu iki eylem arasındaki tek fark bu yöntem farkı gibi görünmektedir. Öldürme ve ölüme bırakma arasında bir ahlaki ayrıma gitmek için gerekçeye ihtiyacımız kalmış mıdır? Smith’in Jones’a ya da Jones’un Smith’e göre daha az veya daha çok kınanabilir bir davranış içinde olduğunu iddia edebilir miyiz? Rachels’a göre hayır! Fakat elbette bu argüman birçok tartışma yaratmıştır.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/ramon-1024x576-1.jpg?resize=648%2C364&ssl=1" alt="" class="wp-image-13133" width="648" height="364" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/ramon-1024x576-1.jpg?w=1024&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/ramon-1024x576-1.jpg?resize=300%2C169&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/ramon-1024x576-1.jpg?resize=768%2C432&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/04/ramon-1024x576-1.jpg?resize=480%2C270&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 648px) 100vw, 648px" data-recalc-dims="1"><figcaption>Sampedro ötanazi mücadelesi ile ünlüydü.</figcaption></figure></div>



<h3 class="wp-block-heading">Hayvan Özgürleşmesi (Peter Singer)</h3>



<p>Bahsedilen ilk iki metinde, pratik etikçilerin felsefi yöntemler ve düşünce deneyleri ön plandayken kurucu metinlerden üçüncüsü olan Hayvan Özgürleşmesi’nde ise Singer, hissedebilen canlıların acı kaynağından kaçmasına dikkat çekerek, bu canlıların gereksiz acılara maruz kalmama hakkı olduğunu savunmuştu. Bunu yaparken ise Faydacılık olarak bilenen normatif etik teoriye yaslanarak, kendisinin revize ettiği Tercih Faydacılığı’na dayalı olan bir dizi argüman öne sürmüştü.</p>



<p>Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi adlı kitabında şöyle bir ifade kullanmaktadır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote"><p>Türcülük (…) birisinin kendi türünün üyelerinin ilgilerine yönelik ve diğer türlerin üyelerine karşı taraflı bir önyargı ya da tutumdur.</p></blockquote>



<p>Singer’a göre insanlar çoğunlukla farkında olmaksızın örtük bir türcülük ile hareket eder. İnsanlar, insan olmayan canlıları çeşitli şekillerde kullanır, örneğin: bilimsel deneylerde, kıyafet üretiminde, yemek yaparken, (petshoplarda) ticaret nesnesi olarak, savaşlarda askeri amaçla veya sırf bencil bir zevk tatmini için. Ancak bunu, kendi türümüz için yapmayız veya yapanları ayıplarız. Eğer bir canlıya yönelik tutumunuzun, (kısmen ya da tamamen) onun türsel üyeliğine bakarak belirlenebileceğini savunuyor veya insan dışında hiçbir canlının ahlaken (veya başka bir açıdan) bir değerinin olmadığını düşünüyorsanız; bu tam olarak türcülük tanımına denk düşecektir.</p>



<p>Singer’ın geliştirdiği Tercih Faydacılığı adındaki ilkenin altında yatan temel motivasyon; hissedebilen, yakın arkadaşları ve sosyal çevresi olan, anıları olan, favori oyunları olan, belli bir düzeyde akıl yürütebilen, (bazı memeliler için konuşursak, kendini zamansal bir yer de bir dereceye kadar konumlandırabilen), acıdan kaçınmak ve hayata devam etmek isteyen bir canlıyı öldürmenin epey büyük bir ahlaki kötülük olduğudur. Çünkü bu hissedebileni duyarlı canlının tercihi acı kaynağından kaçmak üzerine kuruludur (hissedebilen canlıları acıya tepki verir ve acıdan kaçma tercihi sergiler) ve hayatta kalma yönünde bir arzuya sahiptir. Singer niçin tüm hissedebilen canlıların çıkarlarını eşitçe savunmuyor ve acıdan kaçma/yaşama tutunma tercihlerine saygı duymuyoruz diye sorar. Singer’ın dile getirdiği bu argümanlar hem felsefe camiası hem de aktivist kesimlerde epey ses getirmiştir, hayvan özgürlüğü oluşumları kurulmuş ve kitlesel hareketlere fikir kaynaklığı etmiştir.</p>



<p>Kurucu metinlerde de görüldüğü üzere; kimi pratik etikçiler felsefi bir yönteme (Analojiye Dayalı Argüman ve Açık Farklılık Argümanı) başvururken kimileri ise mevcut bir normatif etik teorinin çağdaş versiyonu aracılığıyla (Sonuçculuk ve Tercih Faydacılığı) iddialarını temellendirmeye çalışır. Elbette bu metinler bolca düşünce deneyi de içermektedir. Ahlak felsefesinin, spesifik olarak ise pratik etik disiplininin düşünce deneylerine elverişli olması birçok anlamda onu daha anlaşılır kılmaktadır. Ahlaken tartışmalı görünen alanlarda (idam, veganizmi, kürtaj, vb.) felsefi bir yönteme veya normatif etik bir kurama başvurmak birçok açıdan yararlı olabilir.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/03/sheep-gbaa9757d8_1920.jpg?resize=683%2C410&ssl=1" alt="" class="wp-image-12874" width="683" height="410" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/03/sheep-gbaa9757d8_1920.jpg?resize=1024%2C615&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/03/sheep-gbaa9757d8_1920.jpg?resize=300%2C180&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/03/sheep-gbaa9757d8_1920.jpg?resize=768%2C462&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/03/sheep-gbaa9757d8_1920.jpg?resize=1536%2C923&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/03/sheep-gbaa9757d8_1920.jpg?resize=480%2C289&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/03/sheep-gbaa9757d8_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 683px) 100vw, 683px" data-recalc-dims="1"></figure></div>



<h2 class="wp-block-heading">Temel Çalışma Alanları, Problemler ve Sorular</h2>



<ul><li><strong>Hayvan Etiği:</strong> Hissedebilen hayvanlara karşı ahlaki sorumluluklarımız var mı? Ahlak yalnızca kendi türümüz ile mi ilgilidir? Etik Veganizm ahlaken doğru mudur? Hayvanların ahlaki statüsü hakkında ne söylenebilir?</li><li><strong>Biyomedikal Etik ve Biyoetik:</strong> Kimler üzerinde tıbbi deney yapabiliriz? Ötanazi hak mıdır? Hasta hakları nelerdir? Sağlık çalışanlarının ne gibi ahlaki sorumlulukları vardır? Klonlama, kök hücre araştırmaları, nakil ticareti, genetiği değiştirilmiş gıdalar, insan genetiği mühendisliği, genom bilimi, kısırlık tedavisi vb. gibi uygulamalar ahlaken doğru mudur?</li><li><strong>Meslek Etiği</strong>: Şirketlerin ahlaki statüsü var mıdır? İşveren ile işçilerin birbirine ne gibi ahlaki sorumlulukları vardır? Mobbing nedir ve ahlaken niçin yanlıştır?</li><li><strong>Çevresel Etik:</strong> Gelecek nesiller için iklim değişikliğini engellememiz gerekiyor mu? Doğanın içkin bir değeri var mıdır? Bireylerin doğaya karşı ne gibi sorumlulukları vardır?</li><li><strong>Bilgi Etiği:</strong> Bilgiye erişim hakkı ne demektir? Telif hakkı nedir? İntihal nedir? Sansürün ahlaken doğru olduğu durumlar var mıdır? Yasa dışı müzik yapabilir miyim? Gazetecilerin ne gibi ahlaki sorumlulukları vardır? Epistemik adaletsizlik nedir?</li><li><strong>Hukuk Felsefesi</strong>: Kişisel ve eğlence amaçlı uyuşturucu kullanımı yasaklanmalı mı? Cezalandırma teorileri nelerdir? Hukuk ile etik arasındaki farklar nelerdir? İdam cezası ahlaken yanlış mıdır?</li><li><strong>Aile Felsefesi:</strong> Çocuklar ebeveynlerine ne borçludur? İsteyen herkes çocuk sahibi olmalı mıdır? Ebeveynler lisanslanmalı mı? Aile kurumu önemli midir? Kimler çocuk sahiplenme hakkına sahip olmalı? Yaşlılara karşı ne gibi sorumluluklarımız vardır?</li><li><strong>Pratik Dağıtıcı Adalet:</strong> Hayır kurumuna ne kadar/ne ölçüde yardım etmeliyiz? Kaynakları nasıl dağıtmalıyız? Var olan ekonomik eşitsizliklere karşı ne yapmalıyız?</li><li><strong>Üreme Etiği:</strong> Bir fetüsü aldırmak makul mü? Kürtaj kadının kendi bedeni üzerinde tasarruf hakkı mıdır yoksa cinayet midir? Fetüs ne zaman birey olur? Fetüsün hakları var mıdır? Hangi durumlarda kürtaj ahlaken doğru hangi durumlarda yanlıştır?</li><li><strong>Cinsel Etik: </strong>Fuhuş yasal olmalı mıdır? Para karşılığı cinsel ilişkiye girmekte ahlaki bir problem var mı? Porno sektörü yasaklanmalı mı?</li><li><strong>Uzay Etiği</strong>: Uzayın içkin bir değeri var mıdır? Uzaya çöp atmak ahlaken doğru mudur? Uzaylılar ile karşılaşma yaşanması durumunda onlara ne gibi ahlaki sorumluluklarımız olurdu?</li><li><strong>Savaş Etiği:</strong> Bir savaş ne zaman adil olur? Savaş suçu nedir? <em>“Barış için savaş”</em> ne demektedir?</li></ul>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<h2 class="wp-block-heading">Kaynakça ve İleri Okuma</h2>



<ul><li>J. J. Thomson. (1976). A Defense Of Abortion. <a href="https://link.springer.com/chapter/10.1007/978-1-4684-2223-8_5" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Springer, Boston, MA</em></a>, sf: 39-54. doi: 10.1007/978-1-4684-2223-8_5. | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://link.springer.com/chapter/10.1007/978-1-4684-2223-8_5" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li><li>sites.ualberta.ca. Active And Passive Euthanasia. Alındığı Yer: <a href="https://sites.ualberta.ca/~bleier/Rachels_Euthanasia.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">sites.ualberta.ca</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://sites.ualberta.ca/~bleier/Rachels_Euthanasia.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li><li>Peter Singer. (1975). <em>Hayvan Özgürleşmesi</em>.</li><li>T. Beyter. Uygulamalı Etik – Chelsea Haramia | Öncül Analitik Felsefe. (25 Temmuz 2020). Alındığı Yer: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/uygulamali-etik-chelsea-haramia/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Öncül Analitik Felsefe</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://onculanalitikfelsefe.com/uygulamali-etik-chelsea-haramia/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li><li>T. Gülmez. Ahlak Felsefesine Giriş: Neye Göre, Kime Göre? – Talha Gülmez | Öncül Analitik Felsefe. (25 Haziran 2019). Alındığı Yer: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ahlak-felsefesine-giris-neye-gore-kime-gore/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Öncül Analitik Felsefe</a> | <a href="https://web.archive.org/web/*/https://onculanalitikfelsefe.com/ahlak-felsefesine-giris-neye-gore-kime-gore/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arşiv Bağlantısı</a></li></ul>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/uygulamali-etik-nedir-uygulamali-etigin-calisma-alanlari-nelerdir/">Uygulamalı Etik Nedir? Uygulamalı Etiğin Çalışma Alanları Nelerdir?</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sakatat Tüketimi – İzzet Can Kalender</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sakatat-tuketimi-izzet-can-kalender</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sakatat-tuketimi-izzet-can-kalender</guid>
<description><![CDATA[ Bu yazıya toplam acı miktarını azaltmaya yönelik vejetaryen/vegan argümanların doğru olduğu kabulüyle başlayacağız. Yani acı hissedebilen canlıların sağlık için ya da keyfi sebeplerle öldürülüp tüketilmesinin, dünyadaki toplam kötülük miktarını artırması sebebiyle ahlak dışı veya tercih edilmemesi gereken bir eylem olduğunu varsayıyoruz.  Bir Hayvanın Ölümü Bir dananın dört farklı ölümünü düşünelim.  Dört örnekte de dananın büyüdüğü yerin ve yetiştirilme şartlarının tamamen doğal olduğunu, dananın acısız bir şekilde öldüğünü varsayalım. Bu şekilde (1) ve (4) arasında toplam kötülük miktarı açısından bir fark görünüyor. Bir canlının yaşam hakkını elinden alırken bunu estetik kaygılar sebebiyle yapmak ahlaki açıdan problemli olsa da bir ailenin hayatta
The post Sakatat Tüketimi – İzzet Can Kalender first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/mumbar-dolmasi-yemekcom-1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sakatat, Tüketimi, –, İzzet, Can, Kalender</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıya toplam acı miktarını azaltmaya yönelik vejetaryen/vegan argümanların doğru olduğu kabulüyle başlayacağız. Yani acı hissedebilen canlıların sağlık için ya da keyfi sebeplerle öldürülüp tüketilmesinin, dünyadaki toplam kötülük miktarını artırması sebebiyle ahlak dışı veya tercih edilmemesi gereken bir eylem olduğunu varsayıyoruz. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Bir Hayvanın Ölümü</h2>



<p>Bir dananın dört farklı ölümünü düşünelim. </p>



<ul>
<li>(1) Açlıktan ölmek üzere olan bir aile, danayı kesip tamamını tüketiyor. </li>



<li>(2) Et yemek isteyen bir aile, danayı kesip tamamını tüketiyor ve kullanıyor.</li>



<li>(3) Et yemek isteyen bir aile, danayı kesip belirli bölümlerinden kıyma yapıp tüketiyor.</li>



<li>(4) Evde değişiklik isteyen bir aile, danayı kesip derisinden dekor yapıp kalanını çöpe atıyor.</li>
</ul>



<p>Dört örnekte de dananın büyüdüğü yerin ve yetiştirilme şartlarının tamamen doğal olduğunu, dananın acısız bir şekilde öldüğünü varsayalım. Bu şekilde (1) ve (4) arasında toplam kötülük miktarı açısından bir fark görünüyor. Bir canlının yaşam hakkını elinden alırken bunu estetik kaygılar sebebiyle yapmak ahlaki açıdan problemli olsa da bir ailenin hayatta kalmasını sağlamak bariz bir şekilde olmasa da kötülük miktarını azaltıyor gibi görünüyor. Dolayısıyla bir canlı öldürülecek olsa bile yarattığı fayda bakımından kötülük miktarı hiyerarşisi kurabilmek makul gözüküyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Tüketim Alışkanlıkları</h2>



<p>Çoğu tüketim alışkanlığımız gibi et ve tavuk tüketim alışkanlıklarımız da son 50 yılda epey değişti. Eskiden, özellikle de kırsalda, kesilen bir hayvanın neredeyse her parçası kullanılırken günümüzde hayvanın çoğu bölümünü tüketmiyoruz. Herhangi bir restorana gittiğinizde veya eve yemek siparişi vereceğiniz zaman seçenekleriniz bol gibi gözükse de aslında kesilen hayvanın belirli bir kaç bölgesinden yapılan yemeklerle karşılaşıyorsunuz. Taleplerin belirli hayvan bölgelerine yoğunlaşması doğal olarak daha fazla hayvan ölümüne sebep oluyor. Örneğin bir danadan ortalama 10 kg antrikot, 6 kg ciğer, 2kg böbrek çıkarken tüketimde bu şekilde bir oran gözlemleyemiyoruz. Bir çok sakatat türünün de ABD ve Avrupa’da yasak olması da bu iddiamızı destekliyor. Eğer kullanılmayan sakatatlar yasadışı bir şekilde beslenmemize tekrar dahil oluyorsa farklı bir sağlık tartışması olması sebebiyle bunu es geçiyoruz. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Sonuç</h2>



<p>(2) ve (3) arasındaki kötülük miktarı farkını endüstriyel tüketim kültürünün artmasıyla gözlemleyebiliyoruz. Eğer (2)’nin ahlaki açıdan makul olduğunu düşünüyorsanız tüketim alışkanlıklarınızın buna yakınsaması tutarlı olacaktır. Ömrünüz boyunca tükettiğiniz tüm etlerin toplamı 500kg pançeta 100g ciğer, 0g böbrek, 0g incik, 0 ayak paça vb. şekildeyse bilmelisiniz ki tükettiğiniz et miktarını sabit tutarak çok daha az hayvan ölümüne sebep olabilirdiniz. </p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sakatat-tuketimi-izzet-can-kalender/">Sakatat Tüketimi – İzzet Can Kalender</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tarafsızlık/Taraflılık – Shane Gronholz</title>
<link>https://trafikdernegi.com/tarafsizliktaraflilik-shane-gronholz</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/tarafsizliktaraflilik-shane-gronholz</guid>
<description><![CDATA[ Söz konusu olan şey ahlaki bir mesele ise tarafsız olmamız gerektiğini düşünmek gayet normal. Buna rağmen neredeyse herkes sevdikleri veya kendilerine yakın gördükleri bazı kişilere daha ayrıcalıklı ve özel davranmakta bir problem olmadığını düşünür. Örneğin, beslenme ve giyecek sıkıntısı çekmemek başlı başına iyi bir şey olsa bile yabancıların çocuklarından ziyade kendi çocuklarımıza beslenme ve giyecek konusunda ayrıcalıklı bir öncelik vermemiz gerektiği yönünde spesifik bir ahlaki yükümlülüğümüz de varmış gibi duruyor. Bu durumda, elimizde iki ahlaki önerme var: Öyle görülüyor ki bu iki önerme arasında bir gerilim mevcut. Bu gerilimi çözmek için ya tarafsız olmamız gerektiği iddiası olan (1)’i reddetmeli ya
The post Tarafsızlık/Taraflılık – Shane Gronholz first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/munsterplatz-592752_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>TarafsızlıkTaraflılık, –, Shane, Gronholz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Söz konusu olan şey ahlaki bir mesele ise tarafsız olmamız gerektiğini düşünmek gayet normal. Buna rağmen neredeyse herkes sevdikleri veya kendilerine yakın gördükleri bazı kişilere daha ayrıcalıklı ve özel davranmakta bir problem olmadığını düşünür. Örneğin, beslenme ve giyecek sıkıntısı çekmemek başlı başına iyi bir şey olsa bile yabancıların çocuklarından ziyade kendi çocuklarımıza beslenme ve giyecek konusunda ayrıcalıklı bir öncelik vermemiz gerektiği yönünde spesifik bir ahlaki yükümlülüğümüz de varmış gibi duruyor. </p>



<p>Bu durumda, elimizde iki ahlaki önerme var:</p>



<ul>
<li>Tarafsızlık: Ahlaki bir mesele söz konusu olduğundan tarafsız olmalıyız.</li>



<li>Taraflılık: Bazı insanlara ayrıcalıklı/özel bir biçimde davranmak (ahlaken) doğrudur.</li>
</ul>



<p>Öyle görülüyor ki bu iki önerme arasında bir gerilim mevcut. Bu gerilimi çözmek için ya tarafsız olmamız gerektiği iddiası olan (1)’i reddetmeli ya da bazı insanlara ayrıcalıklı/özel bir şekilde davranmanın (yani taraflı olmanın) doğru olduğu iddiası olan (2)’yi reddetmeli; veyahut tarafsızlık/taraflılık mefhumunu bunların dışında bambaşka bir şekilde ele almalıyız.</p>



<h2 class="wp-block-heading">1. Niçin Tarafsız Olmalıyız?</h2>



<p>Peki ama niçin tarafsız olmamız ve herkese aynı şekilde eşit davranmamız gerektiğini düşünüyoruz ki? İlk olarak, ahlak dediğimiz şeyin, “yansız, önyargısız ve ve yüce gönüllü bir gözlemci gibi katı bir şekilde tarafsız” olmamızı da gerektirdiği düşüncesinin sezgisel olarak güçlü bir yanı vardır. (1) Hatta ahlaki bir kavrayışın yalnızca tarafsız bakış açısından ibaret olduğu bile iddia edilebilir. Ahlak dediğimiz şeyin amacı şöyle birkaç adım geriye doğru çekilip herkes için geçerli ve doğru olan ahlaki ilkeleri bulmaktır değil mi zaten? Birinin tarafsız olduğunu söylemek, aynı zamanda o kişinin genellikle doğru şekilde davrandığını da ima eder. </p>



<p>Tarafsız olmamız gerektiğini düşünüyor olmamızın bir diğer gerekçesi ise tam aksi yönde davranmanın gelişigüzel ve keyfi olması. Kendinize şu soruyu sorsanıza: Irkçılığın tam olarak nesi yanlıştır? Irkçılar, ahlaki açıdan alakasız/keyfi bir şeye atıf yaparak insanlara başka şekillerde davranırlar. Mesela, beyaz insanlar ahlaken siyahi insanlardan daha değerli değildir, bundan ötürü de bir (siyahi) gruba mensup olanlara başka bir (beyaz) gruptaki insanlardan bambaşka şekilde davranmamız için güçlü bir gerekçemiz yoktur. Arkadaşlarına ve aile üyelerine de aynı bu şekilde davranan insanların birebir aynı hataya düştükleri iddia edilebilir. Berk’in benim arkadaşım olmasının niçin ayrı bir değeri ve önemi olsun ki? Bu onu tanımadığım birine göre daha ahlaken daha değerli mi kılar? Tabi ki hayır, o halde Berk’e tanımadığım insanlara davrandığımdan daha iyi ve ayrıcalıklı davranmam için ne türden bir gerekçem olduğunu bulmak zor. (3) </p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Niçin Taraflı Olmalıyız?</h2>



<p>Tarafsızlık yaklaşımı ile ilgili bazı problemler var gibi duruyor. Yakın arkadaşlarımın olması veya ailemdeki kişilere tanımadığım insanlara göre daha iyi davranmam gerçekten de ahlaken yanlış mı? Tüm çocuklara kendi çocuğuma baktığım gibi bakılmasını sağlamak için aynı düzeyde bir gerekçe var mı elimde? Bizi böylesi sonuçlara götüren bir yaklaşımı benimsemek zor görünüyor, bundan ötürü (1) nolu seçeneği tercih edip taraflı olmanın ahlaken makul hatta zorunlu olarak olması gereken şey olduğunu düşünmek gerekebilir. Örneğin, yapabileceği şeylerin çoğunu ihtiyaç sahibi çocukların gıda, su, giyecek gibi temel gereksinimlerini karşılamaları için harcayan fakat bunu yaparken kendi çocuklarına temel gereksinimleri karşılamalarından daha fazlasını sunmayan bir ebeveyn düşünelim. Bu ebeveyn iyi bir ebeveyn değildir; tüm çocuklara aynı şekilde davranarak yanlış bir şey yaptığı da söylenebilir.</p>



<p>İşte başka bir örnek, yakın arkadaşlarına tanımadığı insanlara davrandığından daha iyi davranmayan bir insan düşünelim. Bu kişi böyle yaparak bir miktar daha fazla ahlaki iyilik yapabildiğini fark ettiği için, arkadaşlarının menfaat ve iyiliklerini gözden çıkarmış olsun. Var olan dostlukları geliştirmek ve sürdürmek, başka şeylerde daha iyi harcanabilecek zaman, enerji ve para gerektirir ne de olsa. Mustafa’nın arkadaşı Yeşua’nın sevgilisinden ayrıldığını ve oldukça kötü bir psikolojik durumda olduğunu düşünelim. Mustafa’nın yapacağı en dostane şey Yeşua’nın evine gidip onun yanında olmak, kafasını dağıtmasına yardımcı olmak veya doğru karar vermesine eşlik etmek olabilir. Fakat Mustafa o gece bunu yapmak yerine sokakta yaşayan insanlara yardım eden aşevinde çalışarak daha fazla insana yardım edebileceğini düşünür ve bunu yapar.</p>



<p>Bu durumda Mustafa iyi bir arkadaş sayılmaz, şayet arkadaşlarını bir çırpıda gözden çıkarmaya hazırsa, onun makul bir dost olduğu da söylenemez. Bu yüzden bazı düşünürler, arkadaşlığın, sahip olduğumuz arkadaşlarımıza özel/ayrıcalıklı davranmak anlamına geldiğini ileri sürmüştür. (4) O halde şu söylenebilir: eğer arkadaş sahibi olmak ahlaken makul ise, arkadaşlık bir anlamda taraflı davranmayı gerektirdiğinden ötürü, taraflı olmak da ahlaken makul olmalıdır. (5) Bu türden kavrayışlar, aralarından bazılarının muğlak ve tarafsız olma eğilimi sergilediği çağdaş Batı ahlak teorilerinin aslında yeterli olmadığı ve onları tekrar gözden geçirip revize etmemiz gerektiği yönünde itirazlara yol açmıştır. (6)</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Tarafsızlığı Kavramanın Alternatif Yolları</h2>



<p>Şimdi 3. seçeneğe bakalım. Tam bu noktaya kadar <em>tarafsız</em> olmanın <em>herkese aynı biçimde davranmak </em>olduğunu varsaymıştım fakat “tarafsızlık” terimi anlamanın tek yolu bu olmak zorunda değil. (7) Elimizdeki alternatiflerden biri Kant’ın Kategorik Buyruğu’dur. Bu yaklaşıma göre kişi, yalnızca herkesin uymasını isteyeceği ilkelere göre davranmalıdır. Bu kuralların tam olarak nelerden oluştuğunu bilmek zor olabilir fakat kişinin, herkesin “bazı durumlarda arkadaşlarıma tanımadığım insanlara davrandığımdan daha iyi davranmalıyım” şeklindeki bir ilkeye uymasını isteyebileceğini düşünebiliriz. Bu, herkesin bu ilkeye göre hareket etmesine izin verilmesi anlamında tarafsız bir ahlaki ilkedir ve böylesi bir ilkeyi takip eden kişi başkalarının da bu ilkeye uymasını onaylayacaktır. </p>



<p>Bazı yönlerden buna benzer olan bir diğer alternatif çözüm ise T.M. Scanlon’un Sözleşmecilik yaklaşımıdır. Scanlon’a göre, insanlara “yalnızca makul gerekçelerle reddedemeyecekleri ilkelerin izin verdiği şekillerde” davranmamız gerekir. (106) Zaten bir çoğumuz arkadaşlarımız ve ailemizin oldukça önemli olduğunu düşündüğünden ötürü, arkadaşlarımıza ve ailemize tanımadığımız insanlara davrandığımızdan daha iyi davranmamızda problem görmeyen bir ilkeyi makul gerekçelerle reddedemeceğimizi düşünmek akla yatkındır. Makul bir insan, elimdeki parayı, onun çocuğunun daha temel gereksinimlerini karşılamak için kullanabilecek olsam bile, kendi çocuğumun eğitimi için bankaya yatırmayı tercih etmemi makul bulabilir, çünkü karşımdaki bizzat benim çocuğumdur. Diğer yandan elbette fakir bir insana, onun çocuklarını açlıktan, hastalıktan hatta ölümden kurtarabilecek olan parayla ailemi alıp Maldivlere lüks bir tatile gitmeyi tercih etmemi açıklayamayabilirim.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Notlar</h2>



<ul>
<li>(1) Mill (1863)</li>



<li>(2) Bentham (1781) ile Rachels’a (2012) bakınız. Rachels’ın ırkçılıkla kıyasladığı taraflı davranmak değil etik egoizm olsa dahi her iki meselede de aynı akıl yürütme biçimi göz önüne alınabilir. </li>



<li>(3) Bu türden argümanlara verilen yanıtlar için bkz. Cottingham (1986).</li>



<li>(4) Jollimore (2002), Stocker (1976).</li>



<li>(5) Bazı filozoflar bu türden eleştirilere yanıt vermeye çalışmıştır, bkz. Railton (1988). Railton’ın ileri sürdüğü argümanlara verilen yanıtlar için ise bkz. Jollimore (2002).</li>



<li>(6) Bkz. Gilligan (1993), Jagger (2001), Noddings (1984), Stocker (1976), Williams (1982), Wolf (1992).</li>



<li>(7) Bkz. Hooker (2010), Jollimore (2014).</li>
</ul>



<p></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Referanslar</h2>



<ul>
<li><a href="http://www.econlib.org/library/Bentham/bnthPML1.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Bentham, Jeremy. <em>An Introduction to the Principles of Morals and Legislation</em>. </a></li>



<li><a href="http://link.springer.com/article/10.1007/s11017-005-3978-8" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Coghlan, Peter. “The Prodigal and his Brother: Impartiality and the Equal Consideration of Interests.” <em>Theoretical Medicine and Bioethics </em>26 no. 3 (2005): 195-206.</a></li>



<li><a href="http://www.jstor.org/discover/10.2307/2220190?uid=3739656&uid=2&uid=4&uid=3739256&sid=21104537340147" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Cottingham, John. “Partiality, Favouritism, and Morality.” <em>The Philosophical Quarterly</em>, Vol 36, No. 144 (1986). 357-373.</a></li>



<li><a href="http://www.amazon.com/In-Different-Voice-Psychological-Development/dp/B0025J3YDY/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1408379763&sr=8-1&keywords=In+a+Different+Voice%3A+Psychological+Theory+and+Women%E2%80%99s+Development." target="_blank" rel="noreferrer noopener">Gilligan, Carol. <em>In a Different Voice: Psychological Theory and Women’s Development.</em> Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1982.</a></li>



<li><a href="http://www.amazon.com/Partiality-Impartiality-Morality-Special-Relationships/dp/0199579954/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1408379787&sr=8-1&keywords=Partiality+and+Impartiality%3A+Morality%2C+Special+Relationships%2C+and+the+Wider+World" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Hooker, Brad. “When Is Impartiality Morally Appropriate?” in <em>Partiality and Impartiality: Morality, Special Relationships, and the Wider World</em>, edited by Brian Feltham and John Cottingham, 98-130. Oxford: Oxford University Press, 2010.</a></li>



<li><a href="http://www.amazon.com/Encyclopedia-Ethics-Lawrence-C-Becker/dp/0415936721/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1408379810&sr=8-1&keywords=Encyclopedia+of+Ethics" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Jagger, Alison. “Feminist Ethics,” in <em>Encyclopedia of Ethics</em>, edited by Lawrence C. Becker and Charlotte B. Becker, 528-539. New York: Routledge, 2001.</a></li>



<li><a href="http://plato.stanford.edu/archives/spr2014/entries/special-obligations/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Jeske, Diane, “Special Obligations”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy </em>(Spring 2014 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <http://plato.stanford.edu/archives/spr2014/entries/special-obligations/>.</a></li>



<li><a href="http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/1467-9329.00109/abstract;jsessionid=AC94DAED9730F5F20A509153E4BA3F2D.f03t02?deniedAccessCustomisedMessage=&userIsAuthenticated=false" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Jollimore, Troy. “Friendship Without Partiality?” <em>Ratio </em>13 no. 1 (2002): 69-82.</a></li>



<li><a href="http://plato.stanford.edu/archives/spr2014/entries/impartiality/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Jollimore, Troy, “Impartiality”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy </em>(Spring 2014 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <http://plato.stanford.edu/archives/spr2014/entries/impartiality/>.</a></li>



<li><a href="http://www.utilitarianism.com/mill1.htm" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Mill, John Stuart. <em>Utilitarianism</em>. 1861.</a></li>



<li><a href="http://www.amazon.com/Caring-Feminine-Approach-Ethics-Education/dp/0520057473/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1408379936&sr=8-1&keywords=Caring%3A+A+Feminine+Approach+to+Ethics+and+Moral+Education" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Noddings, Nel. <em>Caring: A Feminine Approach to Ethics and Moral Education</em>. Berkeley: University of California Press, 1984.</a></li>



<li><a href="http://www.amazon.com/Elements-Moral-Philosophy-James-Rachels/dp/0078038243/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1408379963&sr=8-1&keywords=The+Elements+of+Moral+Philosophy" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Rachels, James. <em>The Elements of Moral Philosophy.</em> Seventh ed. by Stuart Rachels. New York: McGraw-Hill, 2012.</a></li>



<li><a href="http://www.amazon.com/Consequentialism-Critics-Oxford-Readings-Philosophy/dp/0198750730/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1408380008&sr=8-1&keywords=Consequentialism+and+its+Critics" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Railton, Peter. “Alienation, Consequentialism, and the Demands of Morality.” In <em>Consequentialism and its Critics</em>, edited by Samuel Scheffler, 93-133. New York: Oxford University Press, 1988.</a></li>



<li><a href="http://www.amazon.com/Partiality-Impartiality-Morality-Special-Relationships/dp/0199579954/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1408380036&sr=8-1&keywords=Partiality+and+Impartiality%3A+Morality%2C+Special+Relationships%2C+and+the+Wider+World" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Scheffler, Samuel. “Morality and Reasonable Partiality,” in <em>Partiality and Impartiality: Morality, Special Relationships, and the Wider World</em>, edited by Brian Feltham and John Cottingham, 98-130. Oxford: Oxford University Press, 2010.</a></li>



<li><a href="http://www.jstor.org/discover/10.2307/2025782?uid=3739656&uid=2&uid=4&uid=3739256&sid=21104537340147" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Stocker, Michael. “The Schizophrenia of Modern Ethical Theories,” <em>The Journal of Philosophy</em> 73 no. 14 (1976): 453-466.</a></li>



<li><a href="http://www.amazon.com/Moral-Luck-Philosophical-Papers-1973-1980/dp/0521243726/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1408380126&sr=8-1&keywords=Moral+Luck%3A+Philosophical+Papers%2C+1973-1980" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Williams, Bernard. “Persons, Character, and Morality” in <em>Moral Luck: Philosophical Papers, 1973-1980.</em> 1-19. Cambridgeshire: Cambridge University Press, 1982.</a></li>



<li><a href="http://www.jstor.org/discover/10.2307/2214247?uid=3739656&uid=2&uid=4&uid=3739256&sid=21104537340147" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Wolf, Susan. “Morality and Partiality.” <em>Philosophical Perspectives</em> 6 (1992): 243-259</a></li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İlgili Diğer Yazılar</h2>



<ul>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/deontoloji-kantci-etik-andrew-chapman/" target="_blank" rel="noopener" title="">Deontoloji: Kantçı Etik </a>– Andrew Chapman </li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sonucculuk-shane-gronholz/" target="_blank" rel="noopener" title="">Sonuççuluk </a>– Shane Gronholz </li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/etik-ve-mutlak-yoksulluk-peter-singer-ve-efektif-altruizm-brandon-boesch/" target="_blank" rel="noopener" title="">Etik ve Mutlak Yoksulluk: Peter Singer ve Efektif Altruizm</a> – Brandon Boesch </li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/cogunlugu-mu-kurtarmali-azinligi-mi-sayilarin-ahlaki-iliskisi-theron-pummer/" target="_blank" rel="noopener" title="">Çoğunluğu mu Kurtarmalı Azınlığı mı: Sayıların Ahlaki Bağlamı </a>– Theron Pummer </li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/mozi-ahlaki-uzerine-felsefe-toplumsal-orgutlenme-ve-tarafsiz-sevgi-henrique-schneider/" target="_blank" rel="noopener" title="">Mozi Etiği: Toplumsal Örgütlenme ve Tarafsız Sevgi </a>– Henrique Schneider </li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turculuk-dan-lowe/" target="_blank" rel="noopener" title="">Türcülük </a>– Dan Lowe</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/afrikali-ubuntu-etigi-thaddeus-metz/" target="_blank" rel="noopener" title="">Afrikalı Ubuntu Etiği </a>– Thaddeus Metz</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Shane Gronholz</strong> – “<a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/08/18/impartiality/" target="_blank" rel="noopener" title="">(Im)partiality</a>“, (Erişim Tarihi: 06/10/2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Taner Beyter</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tarafsizlik-taraflilik-shane-gronholz/">Tarafsızlık/Taraflılık – Shane Gronholz</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Pereboom’un Bağdaşırcılığa Karşı Dört Vaka Argümanı – John Danaher</title>
<link>https://trafikdernegi.com/pereboomun-bagdasirciliga-karsi-doert-vaka-argumani-john-danaher</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/pereboomun-bagdasirciliga-karsi-doert-vaka-argumani-john-danaher</guid>
<description><![CDATA[ Son zamanlarda Derk Pereboom’un Free Will, Agency and Meaning in Life[1] kitabındaki bazı argümanlar üzerinde çalışıyordum. Kitap, katı bağdaşmazcılık için benim bildiğim en kapsamlı vakayı sunuyor. Katı bağdaşmazcılık, özgür iradenin nedensel determinizmle uyuşmadığı, dahası, muhtemelen gerçek bile olmadığı görüşüdür. Önceki yazıda[2], Pereboom’un bağdaşırcı olmayan özgür irade teorilerine eleştirilerine göz gezdirdim. Bu yazıda, bağdaşırcılığa karşı onun meşhur argümanına göz atmak istiyorum. Bu argüman, her biri bağdaşırcılığın doğruluğunu varsayan, bir failin karar vermesini içeren ve bu failin sorumluluğu noktasında sezgisel bir tepkiye neden olan dört adet düşünce deneyine dayanır. Bu nedenle bu argüman bağdaşırcılığa karşı “Dört Vaka” argümanı olarak da anılır. Devamında
The post Pereboom’un Bağdaşırcılığa Karşı Dört Vaka Argümanı – John Danaher first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/pexels-ron-lach-10473517-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Pereboom’un, Bağdaşırcılığa, Karşı, Dört, Vaka, Argümanı, –, John, Danaher</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda Derk Pereboom’un <em>Free Will, Agency and Meaning in Life[1]</em> kitabındaki bazı argümanlar üzerinde çalışıyordum. Kitap, katı bağdaşmazcılık için benim bildiğim en kapsamlı vakayı sunuyor. Katı bağdaşmazcılık, özgür iradenin nedensel determinizmle uyuşmadığı, dahası, muhtemelen gerçek bile olmadığı görüşüdür. Önceki yazıda[2], Pereboom’un bağdaşırcı olmayan özgür irade teorilerine eleştirilerine göz gezdirdim. Bu yazıda, bağdaşırcılığa karşı onun meşhur argümanına göz atmak istiyorum.</p>



<p>Bu argüman, her biri bağdaşırcılığın doğruluğunu varsayan, bir failin karar vermesini içeren ve bu failin sorumluluğu noktasında sezgisel bir tepkiye neden olan dört adet düşünce deneyine dayanır. Bu nedenle bu argüman bağdaşırcılığa karşı “Dört Vaka” argümanı olarak da anılır. Devamında argümanı elimden geldiğince açık bir şekilde sunup bir takım eleştirel derin düşünceler önermek istiyorum.</p>



<p>Üç ana adımda ilerleyeceğim. Geleneksel bağdaşırcı pozisyonları Pereboom’un bu pozisyonlara karşı argümantatif stratejisiyle beraber inceleyeceğim; Daha sonra Pereboom’un argümanının merkezindeki dört düşünce deneyini göz önüne alacağım ve son olarak bazı eleştirel derin düşünceler sunacağım.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>1.</strong> <strong>Bağdaşırcılık ve Manipülasyon Argümanları</strong></h2>



<p>Bağdaşırcılık özgür iradenin var olduğu ve determinizmin doğruluğuyla bağdaştığı görüştür. Başka bir deyişle, bağdaşırcılar bir kararın özgür olarak düşünülüp düşünülmemesinin kararın nedensel olarak belirlenip belirlenmediğine dayanmadığını düşünürler. Bu aşikar soruyu ortaya çıkarır: Eğer nedensel determinizmin mevzuyla hiç bir alakası yoksa, neyin var? Cevap, nedensel dizinin belirli bir tipinin özgür ve sorumlu karar-verme ile ilişkili olduğudur. Eğer karara zemin hazırlayan asıl nedensel dizi bu tipe uyuyorsa o zaman kararın özgür olduğunu söyleme hakkına sahibiz.</p>



<p>Öyleyse hangi tip nedensel diziler işe yarar? Yıllar boyunca çeşitli pozisyonlar öne sürüldü. İşte en popüler olanlardan dördü şu şekildedir:</p>



<ul>
<li><strong>Karakter-esaslı pozisyon:</strong> Belirli bir failden kaynaklanıyorsa ,ve karakterine aykırı değilse, bir karar özgür denilebilir. Bu, geleneksel olarak Hume gibilerle özdeşleştirilen görüştür. Muhtemelen kullanışlı olması için fazla basittir. Diğer bağdaşırcı pozisyonlar daha spesifik koşullar teklif ederler.</li>



<li><strong>İkinci dereceden arzu pozisyonu</strong>: Eğer ikinci dereceden arzu (örneğin biraz çikolata istemeyi istiyorum) refklesif olarak temin edilen birinci dereceden arzu (örneğin biraz çikolata yemek istiyorum) tarafından kaynaklanıyorsa bir karar özgür denilebilir. Bu pozisyon Harry Frankfurt (ve diğerleri) ile ilişkilendirilmiştir.</li>



<li><strong>Nedenlere-duyarlı pozisyon:</strong> Eğer bir karar yeterli düzeyde nedenlere duyarlı olan karar-verme mekanizması tarafından kaynaklanıyorsa özgür denilebilir. Başka bir deyişle eğer mekanizmaya farklı bir aksiyon-için-sebepler kümesi tanıtılsaydı başka bir karar üretirdi (en azından bazı mümkün dünyalarda). Bu pozisyon Fischer ve Ravzza ile ilişkilendirilmiştir ve farklı versiyonları vardır (zayıf, ılımlı ve güçlü duyarlılık.)</li>



<li><strong>Ahlaki sebeplere-duyarlı pozisyon:</strong> Bir karar ahlaki sebepleri eylem için kullanıp kavrayabilme yetisine sahip karar verme mekanizması tarafından üretiliyorsa özgür denilebilir. Bu pozisyon R. Jay ile ilişkilendirilmiştir. Fischer ve Ravizza’nın pozisyonlarına benzerdir ama karar vermede ahlaki sebeplerin rolüne özellikle dikkat çeker. </li>
</ul>



<p>Görebileceğiniz gibi, bütün bu pozisyonlar, üretilen kararların söz konusu nedensel diziler tarafından tamamıyla belirlenip belirlenmediğine bakmaksızın, belli türden bir nedensel dizinin özgür irade için ‘’doğru şeye’’ sahip olduğunu iddia ediyor.</p>



<p>Pereboom buna <em>manipülasyon argümanıyla</em> meydan okur. Bu argüman, (A) failinin bir kararının başka bir (B) failinin manipülasyonları sonucu gerçekleşmesi durumunda,  bu kararın A tarafından özgürce yapıldığını söylememizin hiçbir yolunun olmadığı şeklinde basit bir varsayımla başlayan bir argüman türüdür. Bilakis, söz konusu karar, A’nın kontrolü dışında bir şeyler tarafından üretilmiştir. Yani eğer elinizi yakalayıp avucunuzun içine bir bıçak yerleştirip kolunuzu başka bir insanı bıçaklamak için kullanırsam bıçaklama eylemi açıkça sizin özgür iradenizin ürünü olmaz. Manipülasyonumun ürünü olur. Manipülasyon argümanları basitçe bu başlangıç noktasına, bağdaşırcılıkta; bütün kararların failin kontrolü dışındaki faktörler tarafından efektif olarak manipüle edildiği şeklindeki tartışmalı iddiayı ekler. Sonuç olarak, hiçbiri özgür denilemez.</p>



<p>Daha formel şekilde sunmak gerekirse, Pereboom bağdaşırcılığa karşı aşağıdaki argümanı benimser. </p>



<ul>
<li>(1) Eğer bir failin kararı başka bir fail tarafından manipüle edildiyse o  zaman ilk failin eylemi özgür iradeyle gerçekleşmemiştir.</li>



<li>(2) Başka fail tarafından yapılan manipülasyon ile faile dışsal olan nedensel faktörler tarafından etki arasında fark yoktur.</li>



<li>(3) Determinizmde failin bütün eylemleri en azından failin kontrolü dışındaki bazı faktörler tarafından belirlenmiştir.</li>



<li>(4) Öyleyse determinizmde hiçbir failin eylemlerini özgürce irade ettiği  (veya ahlaki olarak onlardan sorumlu olduğu) söylenemez (1,2 ve 3’ten)</li>



<li>(5) Bağdaşırcılık özgür iradenin ve ahlaki sorumluluğun determinizimle bağdaştığını savunur.</li>



<li>(6) Öyleyse bağdaşırcılık yanlış olmak zorundadır. (4 ve 5’ten) </li>
</ul>



<p>Argümanın çoğu bana doğru geliyor. Kesinlikle birinci öncülle aynı fikirdeyim. Eğer beyninize motor korteksinizi kontrol etmemi sağlayan bir cihaz yerleştirmiş olsam ve böylece vücudunuz aracılığıyla karmaşık eylemler gerçekleştirsem ve tüm bunlar olurken aynı zamanda kararı veren kişinin siz olduğunuza sizi ikna etsem, böyle bir durumda bu kararları özgür iradenizle sizin aldığınızın nasıl olur da söylenebileceğini anlamakta, doğrusunu söylemek gerekirse, güçlük çekiyorum. Ayrıca (3) ve (5) numaralı öncüllerin determinizm ve bağdaşırclık hakkında tartışmasız önermeler olduğunu  ve (4) ve (5) numaralı öncüllerin  mantıksal olarak diğer önermelerden çıkan geçerli sonuçlar olduğunu düşünüyorum. O halde, elimizde (2) numaralı öncül kritik değişken olarak kalmış bulunmaktadır. İşte,  Pereboom’un dört vaka argümanında savunmayı amaçladığı öncül bu öncüldür.</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Pereboom’un Dört Vaka Argümanı</h2>



<p>Pereboom’un argümanı birbirinden ayrı dört varsayımsal senaryo arasında analojiler kurarak çalışır. Dört vakanın her birinde, bir fail (Profesör Plum) başka bir faili (White) kendi kişisel çıkarı için öldürmeye karar verir. Dört vakanın her birinde Profesör Plum’ın kararı yukarıda bahsedilen farklı bağdaşırcı pozisyonlar tarafından belirlenen koşulları karşılayan bir mekanizma tarafından üretilir. Buna ragmen, dört vakanın her birinde, Pereboom’ın iddiası Profesör Plum’ın kararından sorumlu olmadığıdır. Vakalar, önce başka bir fail tarafından yapılan çok bariz bir dış manipülasyon vakasından başlayıp, sonrasında sorumlu karar vermenin standart bağdaşırcı açıklamalarına benzer bir düzeyde daha ince biçimlere geçerek, ilgili manipülasyon miktarına göre farklılık gösterir. Pereboom’un argümanının özü, dışsal manipülasyonun tipi ve derecesindeki farkların Plum’ın sorumluluktan muaf olmasıyla alakasız olmasıdır. Böylece, bu,  Pereboom’un arzu ettiği sonuca ulaşmasını sağlar: Başka bir fail tarafından manipülasyon ile faile dışsal olan faktörler üzerinden nedensellik arasında bir fark yoktur.</p>



<p>Daha kısa ve öz bir şekilde ifade etmek gerekirse, Pereboom, eğer ilk vakada sorumluluk ortaya çıkmıyorsa ve ilk vaka ile sonrakiler (vaka 2,3 ve 4) arasında önemli bir fark yoksa, o zaman sorumluluğun (ve bunun üzerinden özgür iradenin) determinizmle bağdaşmadığını savunmaktadır. Tabii ki de buna hak vermek vakaların kendilerini incelemeden imkansızdır. İşte vakalar şunlardır (bu açıklamalar orijinalinden kısaltılmıştır):</p>



<p><strong>Vaka 1:</strong> Sinirbilimcilerden oluşan bir ekip, Plum’ın nöral durumlarını radyo-tarzı  bir teknolojiyle istedikleri zaman manipüle etme yetisine sahiptir. Bu özel vakada, bilim insanları, Profesör Plum durumu hakkında düşünmeye başlamadan hemen önce, butona basarak manipülasyon deneyine başlarlar ve  bilirler ki bu teknolojik manipülasyon  Plum’da güçlü bir egoistik  akıl yürütmeye neden olacak nöral bir durumu tetikleyecektir. Ve bu da onun deterministik bir biçimde White’i öldürme kararına yol açacaktır. Şayet nörobilimciler bu şekilde müdahelede bulunmasalardı Plum, White’ı öldüremezdi zira onun muhakemesi bu kararı üretmek için yeterince egoistik olmazdı. Ama aksi takdirde Plum’ın kararı standart bağdaşırcı özgür irade  poizsyonları tarafından belirlenen gereklilikleri karşılar (yani onun karakteriyle tutarlıdır, refleksif olarak ikinci dereceden arzu tarafından kabul edilmiş, sebeplere duyarlı mekanizma tarafından üretilmiş, ahlaki ve sağ duyulu).</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/1.png?resize=649%2C471&ssl=1" alt="" class="wp-image-17749" width="649" height="471" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/1.png?w=797&ssl=1 797w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/1.png?resize=300%2C218&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/1.png?resize=768%2C558&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/1.png?resize=480%2C349&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 649px) 100vw, 649px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Plum’ın kararının bu senaryoda özgürce irade edilmediği açıkça yeterli gözükmektedir. Bu durum dışsal bir manipülasyonun sonucudur.</p>



<p><strong>Vaka 2:</strong>  Plum sıradan bir insandır ancak hayatının başlangıcında bir grup nörobilimci Plum’ı akıl yürütmelerinin (Vaka 1’de olduğu gibi) sık sık -ama her zaman değil- egoistik olması yönünde ve bazen de güçlü bir şekilde egoistik olacak biçimde programlamıştır. Ve bunun sonucu olarak, Plum, içinde bulunduğu mevcut durumlar çerçevesinde,  egoistik nedenlere-duyarlı müzakereci, ihtiyatlı düşünme süreçlerinde yer alması yönünde ve White’ı öldürmesi kararıyla sonuçlanan birincil ve ikincil-dereceden arzuların bir toplamına sahip olacak şekilde  nedensel olarak belirlenmiştir. Akıl yürütme sürecinin ve kararının sinirsel gerçekleşimi, 1. Durumda olduğu gibi tam olarak aynıdır (ancak nedensel geçmişleri farklıdır).</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="961" height="703" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/2.png?resize=961%2C703&ssl=1" alt="" class="wp-image-17750" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/2.png?w=961&ssl=1 961w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/2.png?resize=300%2C219&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/2.png?resize=768%2C562&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/2.png?resize=480%2C351&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 961px) 100vw, 961px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Tekrardan, Plum’ın kararının bu vakada da özgürce irade edilmediği açıkça yeterli gözükmektedir. Vaka 1 ile bu Vakanın arasındaki tek fark manipülasyonun zamanda daha erken bir anda yer almasıdır (onun başlangıç gelişimi boyunca). Ama bu kayda değer bir fark olamaz. En azından özgür irade ve sorumluluğu değerlendirmeye gelince kayda değer bir fark olamaz.</p>



<p><strong>Vaka 3:</strong> Plum sıradan bir insandır, ancak içinde yaşadığı topluluğunun eğitim pratikleri, onun nedensel olarak müzakereci, ihtiyatlı akıl yürütme sürecinin doğasını sık sık ama komple rasyonel egoistik olmayacak şekilde belirler (müzakereci, ihtiyatlı akıl yürütme süreçlerinin doğası sonucu Vaka 1 ve 2’dekiyle tıpatıp aynıdır). Bu eğitim pratikleri, onları önleme veya değiştirme yeteneği geliştirmeden önce hali hazırda tamamlanmıştır. Plum,  söz konusu eğitim tarafından üretilen karakterinin bu yönünden dolayı, mevcut koşullarda nedensel olarak güçlü egoistik nedenlere-duyarlı müzakere sürecine girmek yönünde ve White’i öldürme kararını vermesiyle sonuçlanacak birinci ve ikinci dereceden arzulara sahip olacak şekilde nedensel olarak belirlenmiştir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="955" height="711" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/3.png?resize=955%2C711&ssl=1" alt="" class="wp-image-17751" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/3.png?w=955&ssl=1 955w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/3.png?resize=300%2C223&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/3.png?resize=768%2C572&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/3.png?resize=480%2C357&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 955px) 100vw, 955px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Bu vaka da vaka 2 gibidir. Tek fark nörobilimciler tarafından gerçekleştirilen nörolojik manipülasyonları kaldırır ve yerine kültürel ve davranışsal manipülasyonu koyar. Pereboom’un iddiası manipülasyonun, bazı beyin implantı veya programlama cihazı tarafından yapıldığı gerçeğinin , geleneksel yöntemlere kıyasla, ahlaki değerlendirmemizde hiçbir rol oynamadığıdır. Eğer teknolojik manipülasyon özgür irade ve özgür iradenin kuyusunu kazarsa, kültürel ve davranışsal manipülasyon da kuyusunu kazmalıdır. Ve tekrardan Plum eylemlerinden sorumlu değildir.</p>



<p><strong>Vaka 4:</strong> Evrenimizde gerçekleşen her şey, doğa yasalarıyla beraber evrenin geçmiş durumlarının sonucu olacak şekilde nedensel olarak belirlenir. Plum sıradan bir insandır, normal şartlarda yetişmiştir ve tekrardan akıl yürütme süreçleri daima egoistik olmasa da sık sık egoistiktir ve bazen çok güçlüdür (vaka 1den 3e kadar olduğu gibi). White’ı öldürme kararı güçlü düzeyde egoistik fakat nedenlere-duyarlı müzakareci, ihtiyatlı süreçlerden kaynaklanmaktadır ve ilgili birincil ve ikincil-düzeyden arzulara da sahiptir. Plum’ın muhakeme süreçlerinin ve kararının nöral gerçekleşimi vaka 1-3 ile tamamen aynıdır. </p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/4.png?resize=756%2C556&ssl=1" alt="" class="wp-image-17752" width="756" height="556" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/4.png?w=946&ssl=1 946w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/4.png?resize=300%2C221&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/4.png?resize=768%2C566&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/4.png?resize=480%2C354&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 756px) 100vw, 756px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Pekala, burası olayların gerçekten ilginçleştiği yer. Ana fikir, Vaka 4’ün Vaka 3 gibi olduğudur, sadece apaçık başka failler tarafından gerçekleştirilen manipülasyon yoktur (nörobilimciler veya kültürel görevdeşi yoktur). Hiç şüphe yoktur ki bazı çevresel manipülasyonlar bu noktada mevcuttur– determinist anlayışa göre, hepimiz tarihsel ve çağdaş çevrelerimizin ürünleriyiz- ama tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Bu aşağı yukarı çağımızdaki bütün nedensel determinizm savunucularının görüşüdür. Bununla birlikte Vaka 3ve 4 arasındaki fark diğer Vakalar arasındaki farklardan daha önemli gözükmektedir. Vaka 3 ile 5 arasında olduğunu düşündüğümüz gediği kapatmak Pereboom’un bütün vakaları için önemlidir. Peki Pereboom bunu nasıl yapmaktadır?</p>



<p>Vakalar arasında iki muhtemel önemli farka odaklanmaktadır. İlki nedensel geçmişe dair bilgisizliğimizdir. Bu önemli bir fark olabilir mi? Açıkça görünüyor ki hayır. Belirli bir kararın doğrudan nöral manipülasyonua dahil olan nedensel geçmiş hususunda bilgisiz olabilsek bile,  yine de manipülasyonun gerçekleştiğini bilebiliriz. Spesifik detaylara dair bilgisizliğimiz bir kimseyi sorumlu addetmek için yeterli gözükmemektedir. İkinci fark Vaka 4’deki manipülasyonun başka bir fail grubu tarafından yapılmadığı gerçeğidir. Bu daha önemli bir fark gibi gözükmektedir, ama Pereboom, düşününce, bunun fark oluşturacak düzeyde alakalı olamayacağını iddia eder. Parmak bastığı yeri kanıtlamak için bize nöral manipülasyon cihazlarının dahil olduğu Vaka 1 ve 2yi yeniden hayal etmemizi ister.</p>



<p>Tekrar hayal etmemizde, manipülasyon cihazlarının spontane üretildiğini varsayacağız, yani akıllı bir tasarımcının veya bir benzerinin ürünü olmayacak. Muhakkak ki birisinin beyninde böyle bir cihaz bulmamız onun sorumlu olmayan biri olarak görme hakkını bize verir mi? Eğer verirse, Plum’ın kararlarını Vaka 4te manipüle eden spesifik dışsal failin yokluğu önemli bir fark yaratamaz. Ve bu doğruysa, sorumsuzluk bütün vakalar için doğrudur. Bağdaşırcılığın kuyusu böylece kazılmış olur.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>3.</strong> <strong>Argüman iş yapıyor mu?</strong></h2>



<p>Pereboom’un dört vaka argümanı çok tartışılmıştır, ama gerçekten iyi midir? Benim bazı endişelerim var. Bence Vaka 3 ve 4’deki gediği kapatmak Pereboom’un söylediğinden daha zordur. Özellikle de, spontane nöral manipülasyon cihazlarının dahil olduğu düşünce deneylerine sırtını yaslamasına destekçi değilim. Bir kere, böyle bir cihaz bulmayı ve başka bir failin doğrudan manipülasyonunun ürünü olduğu sonucunu çıkarmamayı hayal etmeyi çok zor buluyorum. İkincisi, ve <a href="https://philosophicaldisquisitions.blogspot.com/2015/01/the-free-will-debate-sourcehood-or.html" target="_blank" rel="noopener" title="">Steve Maitzen’in eski bir gönderinin yorumunda işaret ettiği üzere</a>, öyle görünüyor ki böyle cihazları içeren düşünce deneyleri Pereboom’un argümanının gizlice inkar etmeye çalıştığı bir fark varsayar. Bu şu demektir ki böyle bir cihazın varlığı anormal olurdu. Yani, bu başkasının davranışının alışılmamış bir sebebi olurdu. Plum’ın sorumlu olmadığı yönündeki sezgisel sonuca yol açması muhtemel olan da bu atipikliktir. Ama bu, sorumluluğun imkanını bağdaşırcı koşulların sağlandığı daha tipik vakalarda tehdit ediyor gibi görünmemektedir.</p>



<p>Bunların hiçbiri Pereboom’un argümanına sempati duymadığımı ima etmez. Öyleyim ve ben de düşünüyorum ki bütün kararların nihayetinde bireysel karar-vericiye dışsal nedensel faktörlere kadara takip edilebildiği dünyada ahlaki sorumluluğun bireyselleştirilmiş yargıları hakkında bazı şüpheli şeyler vardır. Ama böyle bir skeptisizm için daha ikna edici argümalar olduğunu düşünüyorum. Mesela, Bruce Waller’ın ahlaki sorumluluk aleyhine argümanının biraz daha fazla zorlayıcı, güçlü olduğunu düşünüyorum. Waller’ın argümanı diğer insanlara davranışlarımızda temel bir eşitlik prensibinden hareket eder ve önemli uzun vadeli etkileri olabilen bireysel davranışın başlangıç nedensel koşullarındaki eşitsizliklerinin altını çizer. Onun önerisi bu başlangıç eşitsizliklerinin sorumluluk atamak gibi ahlaki pratikler için problem oluşturduğudur. Bununla birlikte, Waller’ın argümanının da bazı şüpheli kısımlara sahip olduğunu ve ahlaki pratiklerimiz için özgür irade şüpheciliğinin tam implikasyonlarının daha uzun ve kapsamlı yaklaşımları gerektirdiğini kabul ediyorum, özellikle Pereboom’un kendisinin şüpheciliği karşısında bu pratiklerin çoğunun sağlam ve sabit kaldığını kaldığını kabul ettiği dikkate alınırsa.</p>



<p>Ama bunlar sadece benim eleştirilerimdir. Pereboom’un kitabında tartışılan daha birçokları vardır ve eleştirmenlerine karşı titiz davranmaktan da geri kalmıyor. Burada ne yaptığına dair sadece bir ipucu verebilirim. Argümanına 2 temel cevabın var olduğunu söyleyerek başlıyor: katı-çizgide cevap, Plum’ın 4 vakada da sorumlu olduğunu iddia etmeyi dener, ve hafif-çizgide cevap, vakaların arasında Pereboom’un argümanının kuyusunu kazan farklar olduğunu iddia etmeye çalışan görüş. Benim yukarıdaki yorumlarım ikincisinin örneklerindendir çünkü vaka 3 ile 4 arasında önemli farklar olduğunu önerir.</p>



<p>Katı-çizgide cevabın bir örneği Micheal McKenna’nın çalışmalarında bulunabilir. McKenna’ya göre, dört vakayı da, sorumluluk ve özgür irade için determinizmin implikasyonları hakkında başlangıçta agnostik kalarak, incelemeliyiz. Başka bir deyişle, erkenden determinizmin sorumluluğun kuyusunu kazdığını varsaymamalıyız. Eğer bunu yaparsak, biz basitçe Plum’ın vaka 4’teki sorumluluğu hakkında kuşkulu oluruz ve bu kuşkuyu Vaka 3,2 ve 1’e transfer edebiliriz. Dört vaka arasındaki analoji sonuç olarak Pereboom tarafından önerilene tersi yönde çalışır.</p>



<p>Pereboom’un buna cevabı vardır. McKenna’nın agnostisizminin çok talepkar olduğunu düşünür. McKenna öyle görünüyor ki Vaka 3’te sorumluluk hakkında onaylı agnostikler olarak başlmamız gerektiğini ve bu agnostisizmi diğer vakalara transfer edilmesini varsaymaktadır. Ama aslında olmamız gereken  nötr sorgulayıcılar olmaktır. Yani, özgür irade ve sorumlulukta determinizmin etkileri hakkında emin olmayarak başlamalıyız. Bu, determinizmin özgür irade ve sorumluluğu ortadan kaldırıp kaldırmadığı ihtimaline açık olduğumuz manasına gelir. Eğer bu tutumla başlarsak o zaman McKenna’nın arzu ettiği agnostikliğin transferi daha az zorlayıcı olur.</p>



<p>Pereboom’un bu konuda –nötr sorgulayıcılar olmamız gerektiği, onaylı agnostikler olmamamız gerektiği konusunda- haklı olduğunu düşünmeye meyilliyim ama belki nötr olmak doğru tavır değildir. Steven Maitzen’in ayrıca bana işaret ettiği üzere, neden determinizm gibi metafiziksel bir tez, başkalarını eylemlerinden sorumlu tutmak gibi sıradan sağduyusal ahlaki pratikler için herhangi bir implikasyona sahip olsun? Steve’in bu yorumla nereye varmaya çalıştığı konusunda tamamen emin değilim ama tahmin ediyorum ki sıradan ahlaki pratiklerimizle alakalı inançlarımızın, determinizim gibi muğlak ve anlaşılması zor inançlardan daha kesin olduğu gerçeğiyle ilgili olduğunu tahmin ediyorum. Ama bu pratikte ne anlama geliyor? Hiçbir metafiziksel iddiamızın sıradan ahlaki inançlarımı yerinden edemeyeceği anlamına mı gelmektedir? Yoksa sadece bu tarz bir inancı yerinden etmek için pek çok kanıta ihtiyaç duyacağımızı mı? Bu soruları onun adına cevaplayamayacağım. </p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Sonuç</strong></h2>



<p>Bu fazla uzadı. İşleri toparlamanın zamanı geldi. Kısaca özetmek gerekirse, Pereboom’un 4 vaka argümanı bağdaşırcı özgür irade teorilerini yıkmaya çalışır. Bunu da başka faillerin karar-vermelerinin manipülasyonunu içeren vakalar ve sıradan bağdaşırcı davranış nedenselliği vakaları arasında fark olmadığını önererek yapar. Hiç kimse manipülasyon vakalarında özgürce davrandığımızı düşünmediği için, burdan şu sonuç çıkar ki davranınşın sıradan bağdaşırcı nedenselliği vakalarında da özgürce davranmayız.</p>



<p>Pereboom’un argümanına birçok cevap vardır. Katı-çizgide cevaplar sorumluluğun Pereboom’un vakalarının dördünde de var olduğunu (veya en azından determinizmin sorumluluk üzerindeki etkisi konusunda agnostistik bir tutumu) savunmaya çalışır. Hafif-çizgide cevap 4 vaka arasında önemli farklılıklar olduğunu göstermeye çalışır. Bana göre, vaka 3 ile 4 arasında gidermesi Pereboom’un  söylediğinden daha zor farklar vardır. Ayrıca özgür irade (ve sorumluluk) şüpheciliği için daha ikna edici argümanlar olduğunu düşünmeye meyilliyim.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>John Danaher</strong> – “<a href="https://philosophicaldisquisitions.blogspot.com/2015/01/perebooms-four-case-argument-against.html?m=1" target="_blank" rel="noopener" title="">Pereboom’s Four Case Argument against Compatiblism</a>“, (Erişim Tarihi: 15.10.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Çağrı Atalar</p>



<p><strong>Editör:</strong> Emir Arıcı</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<ul>
<li>1) <a href="https://www.amazon.com/Free-Will-Agency-Meaning-Life/dp/0199685517">https://www.amazon.com/Free-Will-Agency-Meaning-Life/dp/0199685517</a></li>



<li>2) <a href="https://philosophicaldisquisitions.blogspot.com/2015/01/the-disappearing-agent-objection-to.html">https://philosophicaldisquisitions.blogspot.com/2015/01/the-disappearing-agent-objection-to.html</a></li>
</ul>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/pereboomun-bagdasirciliga-karsi-dort-vaka-argumani-john-danaher/">Pereboom’un Bağdaşırcılığa Karşı Dört Vaka Argümanı – John Danaher</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Özgür İradenin Bir İspatı – Michael Huemer</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ozgur-iradenin-bir-ispati-michael-huemer</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ozgur-iradenin-bir-ispati-michael-huemer</guid>
<description><![CDATA[ Minimal özgür irade tezi (MÖT), bir kişinin, en azından bazen, sergileyebileceği birden fazla davranma şekli olduğunu ortaya koyar. [1] Özgür iradenin var olduğunu söyleyebilmemiz için hiç değilse bunun doğru olması gerekiyor. MÖT’ün doğruluğunun ‘özgür iradeye sahip olmamız’ [2] için yeterli olup olmadığı tartışmaya açık olabilir ancak şu da açıktır ki özgür irade inancına getirilen yegâne felsefi meydan okuma, MÖT’ü dışlayıcı şekilde anlaşılan evrensel katı determinizm tezinden gelmektedir. Bu nedenle MÖT’ün ispatı, özgür iradenin tam bir ispatını sunsa da sunmasa da felsefi açıdan önemli ölçüde ilgi çekicidir. Her halükârda, burada lehine ispat sunacağım tez minimal özgür irade tezidir. MÖT’ün karşıtına da
The post Özgür İradenin Bir İspatı – Michael Huemer first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/2eadf-c396zgc3bcr2bc4b0rade2bgerc3a7ek2bmi2byoksa2byanc4b1lsama2bmc4b1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Özgür, İradenin, Bir, İspatı, –, Michael, Huemer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Minimal özgür irade tezi</em> (MÖT), bir kişinin, en azından bazen, sergileyebileceği birden fazla davranma şekli olduğunu ortaya koyar. [1] Özgür iradenin var olduğunu söyleyebilmemiz için hiç değilse bunun doğru olması gerekiyor. MÖT’ün doğruluğunun ‘özgür iradeye sahip olmamız’ [2] için <em>yeterli</em> olup olmadığı tartışmaya açık olabilir ancak şu da açıktır ki özgür irade inancına getirilen yegâne felsefi meydan okuma, MÖT’ü dışlayıcı şekilde anlaşılan evrensel katı determinizm tezinden gelmektedir. Bu nedenle MÖT’ün ispatı, özgür iradenin tam bir ispatını sunsa da sunmasa da felsefi açıdan önemli ölçüde ilgi çekicidir. Her halükârda, burada lehine ispat sunacağım tez minimal özgür irade tezidir.</p>



<p>MÖT’ün karşıtına da bir isim vermek iyi olacak. Bağdaşırcılara özürlerimi ileterek “determinizm” etiketini kullanıyorum. Öyleyse makalenin kalanında kullandığım şekliyle determinizm, herhangi bir kimsenin yapabileceği tek şeyin, hâlihazırda yaptığı şey olduğu tezidir ki burada “yapabileceği” ifadesi, koyduğumuz şarta bağlı olarak özgür iradeyle alakası olan manada (bu artık her neyse) kullanılmaktadır.</p>



<p>İspatım dört adet öncül gerektiriyor. <strong>İlki:</strong> Özgür irade meselesinde yalnızca doğru olan şeye inanmalıyız; yani yanlış önermelere inanmaktan kaçınmalıyız. Doğru değilse determinizmi kabul etmemeliyiz; hakeza doğru değilse özgür irade tezini de kabul etmemeliyiz. Bu, rasyonel söylemin özgür irade konusundaki bir ön kabulüdür. Oturup bu konu yahut başka bir felsefi mesele hakkında konuştuğumuzda hepimizin hakikati bulmakla ilgilendiği ve bu amacın tartışmayı yönettiği hakkında örtük bir varsayımımız vardır. Ancak bu demek değildir ki hepimiz her zaman hakikate ulaşmamızı en çok sağlayacak edayla düşüneceğiz, zira kimi zaman hata yapabiliriz ya da bilmeden ön yargılardan muzdarip olabiliriz. Rasyonel söylemle tutarlı olarak yapamayacağımız şey <em>bu şekildeki</em> hataları ve ön yargıları <em>kabul etmektir</em>. Yani en azından teoride böyle hataları ve ön yargıları terk etmeye kendimizi adamışızdır, bu adanmışlığı pratikte uygulamak bazen zor olsa bile. Dolayısıyla bir kişi yanlış olan şeylere inanmamız gerektiğini ya da bu konuda yanlış bir inanca sahip olmanın doğru bir inanca sahip olmakla tıpatıp aynı şekilde iyi olacağını düşündüğünü duyurursa bence o vakit bu kişi özgür irade konusundaki rasyonel söylemi açıkça inkâr ediyordur. Böylece okuyucularımın ilk öncülü kabul edeceğini varsayıyorum.</p>



<p><strong>İkinci öncülüm </strong>“‘yapmalı,’ ‘yapabilir’i gerektirir” prensibidir: yani bir şeyin yapılması gerektiğini söylemek o şeyin yapılabilmesini gerektirir. Örneğin, bir öğrencimin bana, arabası bozulduğundan dolayı derse yetişemediğini açıkladığını düşünelim. Buna cevap vermemin bir yolu ona derse başka bir yolla yetişebileceğini söylemek olurdu. Ancak “Evet, derse <em>gelemeyeceğini</em> anlıyorum ama yine de gelmeliydin.” demem saçma olurdu. Genellikle, imkânsız olanı yapmalı değilsinizdir. Bu, bir şeyi yapmalıysan o şeyi yapabilecek olduğunu söylemeye denktir.</p>



<p><strong>Üçüncü öncül </strong>determinizm doğruysa o zaman yapılabilecek ne varsa onun aslında yapıldığını dile getiriyor. Bu, yukarıda verilen determinizm tanımından direkt olarak çıkmaktadır: deterministler herhangi bir kişinin herhangi bir zamanda kendisine açık olan yalnızca bir tane davranma şekli olduğunu dile getirirler. Dolayısıyla deterministlere göre eğer bir kişi bir eylemi gerçekleştirmekte başarısız olursa bu onu gerçekleştirmekten hakikaten aciz olduğu anlamına gelir. Ki bu da “bir kişi bir eylemi gerçekleştir<em>ebilirse</em> o zaman onu gerçekleştirir” demektir.</p>



<p><strong>Son olarak dördüncü öncül</strong> benim şahsen özgür iradeye inandığımı belirtiyor. Bu içe bakışla bildiğim ampirik bir gerçek. Elbette bu inancıma onun <em>yanlış</em> bir inanç olduğunu düşünmeleri bakımından karşı çıkanlar olacaktır, ancak benim böyle bir inanca sahip olduğum gibi basit bir hakikati kimsenin sorgulamayacağını varsayıyorum; yani varsayıyorum ki özgür iradeye sahip olduğuma inandığımı söylediğim zaman kimse beni <em>yalan söylemekle</em> suçlamayacaktır. Ayrıca, MÖT’e inanan herhangi başka bir kişi örneği de argümanımın amaçları için uygundur.</p>



<p>Şimdi bu öncüller ışığında minimal özgür irade tezinin doğru olduğu çıkarımını yapabiliriz:</p>



<ol type="1">
<li>Özgür irade meselesi bağlamında yanlışlıklara inanmaktan kaçınmalıyız. (öncül)</li>



<li>Yapılması gereken her şey yapılabilirdir. (öncül)</li>



<li>Determinizm doğruysa o zaman yapılabilecek ne varsa yapılır. (öncül)</li>



<li>MÖT’e inanıyorum. (öncül)</li>



<li>Özgür irade meselesi bağlamında yanlışlıklara inanmaktan kaçınabiliriz. (1 ve 2’den)</li>



<li>Determinizm doğruysa o zaman özgür irade meselesi bağlamında yanlışlıklara inanmaktan kaçınabiliriz. (3 ve 5’ten)</li>



<li>Determinizm doğruysa o zaman MÖT doğrudur. (6 ve 4’ten)</li>



<li>MÖT doğrudur. (7’den)</li>
</ol>



<p>5-8 adımlarının geçerliliği tartışmasız olmalı. [3] Adım (7)’de görüyoruz ki determinizm doğruysa o zaman MÖT bir yanlışlık değildir zira öyle olsaydı ona inanmaktan kaçınırdık [Adım (6)], hâlbuki bazıları hakikaten ona inanıyor [Adım (4)]. Dolayısıyla görüyoruz ki determinizm <em>kendi kendini çürütüyor</em>, yani bazı belirli doğru öncüller sabitlendiğinde kendi çelişiğini (MÖT) gerektiriyor. Bu şekilde bizzat kendi çelişiğini gerektiren her önerme yanlıştır, dolayısıyla determinizm yanlıştır ve MÖT doğrudur.</p>



<p>İspatımın su götürmez şekildeki geçerliliğine ve oldukça makul öncüllerine rağmen tecrübelerime göre insanların pek azı onu doğrudan kabul etmeye gönüllüdür. Bu nedenle ona karşı getirilen bazı itirazları tartışacağım.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>İtiraz #1</strong></h2>



<p>Öncül (1) sonucu varsayıyor zira determinizm doğruysa o zaman bir insan hiçbir zaman bir şeyi ‘yapmalı’ değildir çünkü S’nin A’yı yapmalı olmasının doğru olması için hem S’nin A’yı yapabilmesi hem de S’nin A’yı yapmaktan kaçınabilmesi aynı anda doğru olmalıdır. Determinizm S’nin hem A’yı yapabileceğinin hem de A’yı yapmaktan kaçınabileceğinin hiçbir zaman aynı anda doğru olmadığı sonucunu doğurur. Dolayısıyla bir determinist açıkça (1)’i reddedecektir.</p>



<p><em><strong>El-cevap:</strong></em></p>



<p>‘Sonucu varsayma’nın aşağıdaki muhtemel tanımlarını göz önüne alın:</p>



<ul>
<li>SV1: Bir argüman ancak ve ancak öncüller sonucu <em>içeriyorsa</em> sonucu varsayar.</li>



<li>SV2: Bir argüman ancak ve ancak sonuç yanlış olduğunda öncüllerden birisi de yanlış olmak zorundaysa sonucu varsayar.</li>



<li>SV3: Bir argüman ancak ve ancak öncüllerden biri veya birçoğu makullükleri için sonuca bağlılarsa sonucu varsayar.</li>
</ul>



<p>Muterizin aklında hangi ‘sonucu varsayma’ görüşü olabilir? SV1 ile başlayalım. MÖT’ün öncül (1)’de içerilmediğini incelemeyle görebiliriz. (1) yalnızca, özgür irade meselesinde yanlış olan şeye inanmamamız gerektiğini söylüyor; bunun kendisi hangi pozisyonun gerçekte doğru veya yanlış olduğu hakkında hiçbir şey söylemez. Ne de (1) kendi başına MÖT’ü gerektirmektedir bile; (1); öncül (2), (3) ve (4) ile birleştirilmeli ki MÖT çıkarılabilsin. Aynı şekilde (2), (3) ve “Bir kişi ne yapmalıysa onu yapmakta başarısız olabilir.” öncülüyle de birleştirilebilir. Ancak sanıyorum ki (1) MÖT’ü ‘içerseydi’ (‘içermenin’ düzgün herhangi bir anlamıyla) o zaman (1) tek başına MÖT için mantıksal olarak yeterli olurdu.</p>



<p>Bunun ardından SV2’yi ele alalım. Argümanımın SV2 tanımına göre sonucu varsaydığını açıkça kabul ediyorum çünkü geçerli her argüman bu manasıyla sonucu varsayar. Bir argüman ancak ve ancak şu durumda geçerlidir: öncüllerin hepsi aynı anda doğruyken sonucun yanlış olması mantıksal olarak imkânsızsa. Bu karşılıklı koşulun ikinci yarısı şuna denktir: sonuç yanlışsa öncüllerin tümünün doğru olmaması mantıksal olarak gereklidir. Muhakkak ki bu, sonuç yanlışsa öncüllerden en azından birinin yanlış olmak zorunda olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla SV2 tüm geçerli argümanların sonucu varsaydığını gösteriyor. [4] Sanıyorum ki geçerlilik argümanların bir kusuru değildir, yani bu anlamıyla ‘sonucu varsaymak’ bir kusur olmaz.</p>



<p>Hakeza argümanımın sonucu varsaydığı çünkü tutarlı bir deterministin (1)’i reddedeceği önerisi de böyledir: elbette, argümanım geçerli olduğundan dolayı onun sonucunu reddeden ve tutarlı olan herhangi birisi öncüllerden birini reddetmek durumunda kalırdı. Yine söylüyorum, bu, argümandaki mantıksal bir kusur değildir.</p>



<p>Son olarak SV3’e bakalım. (1) ne gerekçelendirimi için MÖT’e bağlı gibi görünüyor ne de yukarıdaki itiraz bize bunu düşünme gerekçesi veriyor. MÖT’ü (1)’e inanmak için bir gerekçe olarak öne sürmedim. (1) lehine aslında söylediğim şey onun rasyonel diskurun bir ön kabulü olmasıdır.</p>



<p>Ne de MÖT’ün (1)’e inanmak için bir gerekçe ya da bir gerekçenin parçası olarak bile kullanılabileceği açıktır. Muteriz (1)’in makullüğünün  MÖT’e dayandığını iddia ediyor, dolayısıyla kendisi (1)’in nasıl MÖT’ten—muhtemelen bazı diğer makul öncüllerle birleştirilerek—çıkarılabileceğini açıklamalı. Bunun nasıl yapılabileceğini göremiyorum.</p>



<p>Hatta ve hatta durum aslında muterizin iddia ettiğinin tam tersidir: bu itirazı yaparsa sonucu varsayacak kişi deterministin kendisidir. Öncül (1) ilk bakışta makuldür ve ondan şüphe etmek için (1)’in determinizmle (sözüm ona) çelişkili olduğundan başka bir gerekçe verilmedi. Determinizme yahut onun reddine adanmışlığı olmayanlar (1)’i makul bulacaktır. Hatta determinizmi kabul edenler de <em>henüz determinizmle bu potansiyel çelişkiyi görmedikleri sürece</em> (1)’i makul bulacaklardır. Deterministler, en azından görünürde, determinizmi doğru olduğu için kabul etmeli olduğumuza inanıyor gibi duruyorlar; birisinin, savunduğu her pozisyona karşı doğal olarak alacağı tavır budur (i.e., insanlar o pozisyonu kabul etmeliler çünkü o doğrudur). Aksini söyleyen bir determinist bunu sadece determinizmini (doğru olarak saydığı diğer şeylerin yanında) koruması için böyle yapması gerektiğini gördüğü için yapar.</p>



<p>Bu argümanı hem öğrencilere hem de iş arkadaşlarıma resmî olmayan şekilde daha önceden sunmuş olarak edindiğim tecrübelere göre ‘sonucu varsaymak’ itirazını ortaya koyanlar (1)’e onun determinizmin reddine yol açtığını (ya da determinizmin (1)’in reddine yol açtığını) görmeden önce itiraz etmiyorlar ve (1)’e onun determinizmle sözüm ona tutarsız olduğu itirazından başka itiraz getirmiyorlar. [5] Nitekim akıl yürütmeleri şuna benzer bir şeydir: Determinizmi çürütmedim çünkü (1) bir öncül olarak kabul edilemez. (1) neden kabul edilemezdir? Çünkü o determinizmin doğruluğuyla uyumlu değildir (açıkça doğru olan diğer makul öncüller de verildiğinde). Kısacası o kabul edilemezdir zira kabul edildiğinde determinizmi çürütür.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>İtiraz #2</strong></h2>



<p>Argüman bir eş seslilik [<em>equivocation, ç.n.</em>] içeriyor çünkü öncül (2)’deki “yapmalı” ahlakın “yapmalı”sıyken (1), epistemik rasyonelitenin “yapmalı”sını kullanıyor.</p>



<p><em><strong>El-cevap:</strong></em></p>



<p>Ben “yapmalı”ların bu şekilde farklı manalarının var olduğuna inanmıyorum. Gerçekte ortada olan şey insanların spesifik bir şeyi neden yapmalı oldukları hakkındaki <em>farklı gerekçelerdir</em>. A yapmak için olan bir gerekçe, A’nın kişinin kendi çıkarlarını ilerletmesi olabilir. Öteki bir gerekçe A’nın bir arkadaşına yardımcı olması olabilir. Başka bir tanesi A’nın bir sözü yerine getirmesi olabilir. Vesaire. Bir eylemin gerçekleştirilmesi için olan farklı muhtemel gerekçelerin “yapmalı” kelimesinin farklı <em>manalarını</em> üreteceğini düşünmüyorum.</p>



<p>Bu bir kenara, “yapmalı”nın farklı manaları olsa bile (2)’nin neden ahlaki “yapmalı”yı kullanması gerketiği açık değildir. “Yapmalı” denmeye layık olan her potansiyel eylemle olan her ilişki en azından şu özelliğe sahip olmalı: normativite, i.e., birisi A “yapmalı” demek, bir manada A lehine bir öneri sunmaktır. (2)’nin doğru olması için bu yeterlidir zira imkânsızı önermek saçmalıktır. Yani bir şeyi öneren bir kişi önerisini takip etmenin mümkün oluşuna kendini bağlamıştır. Önerilen şeyin imkânsız olduğunu kabul ederse önerisini geri çekmek durumundadır.</p>



<p>Örneğin bir Bayesçinin inanç derecelerimizi her zaman olasılık kalkülüsüne uydurmamızı önerdiğini varsayalım. Bunun bir iması her zorunlu doğruya olabilecek en yüksek inanç derecesini atamamız gerektiğidir. Şimdi bir muterizin tüm zorunlu doğruları bu şekilde tanımlayabilmemizin ve böylece Bayesçinin bu tavsiyesine uymamızın uygulanabilir bir yolu olmadığını savunduğunu varsayalım. [6] (Karşılaştırın: kilidi açacak kombinasyonu bilmezsem kasayı açamam. Hakeza tüm zorunlu doğruları bilmeden hepsine 1 inanç derecesini atayamam.) Bana öyle görünüyor ki muteriz iyi bir noktaya parmak basıyor. Bayesçi makul bir şekilde “Evet, insanların tüm zorunlu doğruları tanımlayamayacağını ve onlara kesin şekilde inanamayacaklarını biliyorum. Ancak önerim özünde ahlaki veya öz-çıkarsal [<em>prudential, ç.n.</em>] değil epistemik olduğundan dolayı önerdiğim şeyin imkânsızlığı onu yapmamak için bir gerekçe değildir.” diyemez. Bu şekildeki bir cevap öğrencime, gelememesine rağmen sınıfa gelmiş olması gerektiğini söylememden daha makul gelmiyor kulağa. Elbette Bayesçi yine de inanç derecelerini olasılık kalkülüsüne uydurma uygulaması ile ilgili bir şeyler daha söyleyebilir: Bunun ideal bir akıl-yürütücünün [<em>reasoner, ç.n.</em>] nasıl davrandığı ya da davranması gerektiği hakkında olduğunu dile getirebilir (ideal düşünücü insanlarda eksik olan kabiliyetlere sahiptir). Ayrıca bu şekildeki bir akıl yürütmeye yakınsamak için elimizden gelenin en iyisini yapmalı olduğumuzu da söyleyebilir. Ancak bunu hakikaten de yapamadığımızı kabul ettiği vakit bu ideali başaramadığımız için bizi makul biçimde eleştiremez.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>İtiraz #3:</strong></h2>



<p>Öncül (1) yanlış biçimde sadece doğru olan şeye inanmalı olduğumuzu iddia ediyor. Bunun yerine yalnızca <em>gerekçelendirilmiş</em> şeylere inanmalıyız.</p>



<p><em><strong>El-cevap:</strong></em></p>



<p>Öncelikle, gerekçelendirmeyi önemsiyoruz <em>çünkü</em> hakikati önemsiyoruz. Yalnızca gerekçelendirilmiş önermelere inanmak arzulanırdır zira bu, doğrulara inanmak ve yanlışlardan kaçınmak için elimizdeki en iyi araçtır. [7] Birisi, epistemik olarak gerekçelendirilmiş inancı, hakikate ulaşma ve hatadan kaçınma hedeflerimiz cihetinden, ‘kabul etmenin rasyonel olduğu inanç’ olarak <em>tanımlayabilir </em>bile. Yalnızca gerekçelendirilmiş olan önermeleri kabul etmek hakikatin rasyonel şekilde aranmasını tesis eder (aynı beklenen faydayı azamileştirmenin faydanın rasyonel şekilde aranmasını tesis etmesi gibi). [8]</p>



<p>Ancak şüphesiz ki elde etmenin imkânsız olduğu bir amaca yönelik uğraşlara girişmemiz gerektiği yanlıştır. [9] Dolayısıyla mevcut itiraz tarafından yapılan, (özgür irade meselesine ilişkin) yalnızca gerekçelendirilmiş önermelere inanmamız gerektiği varsayımından, (özgür irade meselesi hususunda) hatadan kaçın<em>abileceğimiz</em> sonucu çıkar. Bu da bize adım (7)’yi verir ve argüman, (1)’e başvurmadan aynen devam edebilir.</p>



<p>Dahası, muterize boyun eğip (1)’i şununla değiştirsek bile;</p>



<ul>
<li>1’. Yalnızca yeterince gerekçelendirmeye sahip olduğumuz önermelere inanmalıyız.</li>
</ul>



<p>argüman deterministin [pozisyonuna] zarar verecektir. Argüman “MÖT doğrudur” diyen (8) yerine;</p>



<ul>
<li>8’. MÖT için yeterince gerekçelendirmem var.</li>
</ul>



<p>sonucuna varacaktır.</p>



<p>Ve determinist artık bunu onayladığında mantıksal bir çelişkiye düşmeyecek olsa dahi bunu yaparken özgür iradeye inanan herkesin (ki bu neredeyse [tüm insanlardır]) bunu yapmakta gerekçeli olacağı fikri, determinizmle birleştirmesi en azından huzursuzluk verici olan bir fikirdir.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>İtiraz #4:</strong></h2>



<p>(1), “yapmalı” kelimesi epistemik manasıyla kullanıldığında yanlıştır çünkü insanlar inançları üzerinde kontrole sahip değildirler. Bir inanç epistemik açıdan irrasyonel olduğunda buna sahip olan kişi bir açıdan ona “sahip olmamalıdır.” Ancak insanlar hiçbir zaman neye inandıkları hakkında bir seçeneğe sahip olmadıklarından bu, inanca sahip olan kişinin bu inanca sahip olmaktan kaçınabilme gücüne sahip olduğunu gösteriyordur diyemeyiz. [10] İnsanların, inançları üzerinde kontrol sahibi olmadıklarını görmek için şu deneyi yapın: bir çengelli iğne olduğunuza inanmayı deneyin. [11] Bunu yapamadığınızı fark edeceksiniz.</p>



<p><em><strong>El-Cevap:</strong></em></p>



<p>Bana kalırsa insanlar nasıl ki seçimleri konusunda özgürlüğe sahipseler aynı şekilde inançları konusunda da özgürlüğe sahipler. En azından bir kişi yeterince gerekçelendirilmemiş bir inancı kabul etmekten kaçınabilir ki (1’) kullanıldığı vakit argümanın ihtiyacı olan tek şey de budur. Öbür türlü insanları irrasyonel inançları için eleştirmenin nasıl mümkün olacağını göremiyorum. [12] Yukarıdaki itiraz ne bunun bir açıklamasını sunuyor ne de “yapmalı,” “yapabilir”i gerektirir sezgisine gerçek bir cevap sunuyor.</p>



<p>Bu “deney”e yönelik verilecek iki cevap var. İlki, bu gerekçelendirilmemiş bir inanca inanmaktan kaçınamamanın bir örneği değildir. En iyi ihtimalle; reddi güçlüce gerekçelendirilen, gerekçelendirilmemiş bir önermeyi kabul edememenin bir örneğidir. Bir çengelli iğne olduğuma inanma gerekçemin olmaması gerçeği—elbette, bir çengelli iğne olduğum açıkça yanlıştır—bu örnekte önemlidir: benzer bir sezgi, iyi şekilde gerekçelendirilmiş bir önermeyi kabul etmem ya da gerekçelendirilmemiş bir önermeden kaçınmamın önerildiği bir durumda bulunmuyor. Dolayısıyla bu argüman gerekçelendirilmemiş önermeleri kabul etmekten kaçınmamız gerektiği öncülümü zayıflatmıyor.</p>



<p>İkinci olaraksa insanların, bilhassa müsait delillerin kesin bir sonuca ulaştırmadığı meselelerde, önermeleri kabul veya ret edebileceklerine dair ampirik verimiz var. Lehinde güçlü delilimizin olmadığı bir önermeyi kabul etmeyi seçmek “iman sıçrayışı yapmak [<em>to take a leap of faith, ç.n.</em>]” olarak bilinir. Bu uygulama dindar bireyler arasında genişçe savunulmaktadır ve görünen o ki benimsenmektedir de. Öbür türlü bu kişilerin, inandıkları şeylere neden inandıklarını açıklamak zordur.</p>



<p>Ayrıyeten, iyi şekilde gerekçelendirilmiş önermeleri kabul etmeyi reddetme (bir tür öz-kandırı) fenomeni de vardır. Örneğin oğlunun ciddi bir suçun faili olduğuna dair delillerle karşılaşan bir adam sonucu kabul etmeyi reddedebilir. Hatta, “Bunu kabul etmeyi reddediyorum.” bile diyebilir. Bu reddedişinin gerekçeleri, birisinin herhangi bir (gündelik) eylemi gerçekleştirmekteki gerekçeleriyle benzer olurdu—sadakat hissi, şahsi üzüntülerden kaçınmak vb.—ki bu da eylemlerimizi kontrol edebilmemiz gibi inançlarımızı da kontrol edebileceğimiz iddiasını makul kılar. İnsanlar bu adamla tartışabilirler ve ona oğlunun suçunu kabul etmesi <em>gerektiğini</em> söyleyebilirler. Adamın, oğluna inanma kararını anlaşılır şekilde eleştirebilir ya da övebilirler (ahlaken). Bu da eylemlerimizi kontrol etmemiz gibi inançlarımızı da kontrol edebileceğimiz fikrini destekler.</p>



<p>Bence bu noktada determinizmi çürütmek için makul şekilde beklenebilecek her şeyi yaptım. Öncülleri; oldukça makul olan, sonucu içermeyen (her geçerli argümanın öncüllerinin sonucu ‘içermesi’ anlamını tenzih ederek) ve determinizmin yanlışlığını gerektiren bir argüman sundum. Tabii ki, sonucumdan kaçınmak adına öncüllerimden birini reddetme seçeneği deterministe açıktır. Ancak bu her felsefi argüman için denebilir. Fikirlerinden birinin görünürdeki bir çürütülmesiyle karşılaşan her filozofa bu görünürdeki çürütmenin dayandığı öncüllerden birisini reddetmek her zaman açıktır. Fakat böyle bir hamle tutumlu şekilde yapılmalıdır; zira öbür türlü dogmatizmin yolu görünecektir.</p>



<p>Son olarak, öncül (1)’im ile de oldukça bağlantılı olan, eylemler üzerine tefekkür etmenin özgürlüğü varsayması gibi, akıl yürütmenin de özgürlüğü varsaydığı fikrini irdelemek istiyorum. [13] Diyelim ki özgür iradenin varlığını kabul edip etmemeye karar verme sürecindeyim. Determinizm doğruysa tefekkürümün sonucunun, o artık her ne olacaksa, belirlenmiş olduğunu fark ediyorum. Yani determinizm doğruysa ve özgür irade tezini kabul ediyorsam bu, özgür irade tezini kabul etmemin belirlenmiş olduğu anlamına gelir; aksini gerçekleştiremezdim. Bu da akabinde determinizmi kabul etmemin gerekli olmasının doğru olmadığı anlamına gelirdi ve özgür iradeyi kabul ettiğim için eleştirilemezdim. Hakeza eğer determinizm doğruysa ve determinizmi kabul ediyorsam o zaman da determinizmi kabul ettiğim için eleştirilemem. Determinizm doğruysa o zaman hiçbir seçim yanlış olamaz zira hiçbir seçim, yapmamalı olduğum bir seçim olamazdı.</p>



<p>Bu gerçek—yani determinizmin epistemik normları (yahut başka herhangi bir normu) asla ihlal edemeyeceğimiz sonucunu çıkarması—adım (6)’daki (ya da (6’)’daki, “Determinizm doğruysa o zaman özgür irade meselesi bağlamında gerekçelendirilmemiş önermelere inanmaktan kaçınabiliriz.”) çıkarımımda yansıtılıyor. Belli epistemik normları varsaydığımız zaman determinizm her ne yaparsak yapalım o normlara uyduğumuz sonucunu getiriyor; yani mesela özgür iradeyi kabul edersem epistemik rasyonellik normlarına uymuş olurum. Öte yandan eğer hiçbir epistemik normu varsaymazsak o zaman neye inanacağımız hakkındaki akıl yürütme süreci—hususen, özgür irade ve determinizm konusunda neye inanacağımız konusunda—yıkılıp gidiyor. İnanç oluşturmadaki rasyonellik belli normların en azından örtük kabulüne dayanır—hakikatin yanlışlığa tercih edilmesi gerektiği, inanç derecelerinin o inançlar lehine olan delillerin derecelerine orantılanması gerektiği, birisinin kendisiyle çelişmemesi gerektiği vb. şeklindeki normlar. Bu, bu normların doğru olduğu sonucuna varmaz; ancak birisinin onları rasyonel şekilde reddedemeyeceği sonucuna varır. [14]</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Notlar</strong></h2>



<ul>
<li>[1] Burada Peter van Inwagen’ın şuradaki terminolojisini takip ediyorum: <em>An Essay on Free Will</em> (Oxford: Clarendon Press, 1983), sf. 91.</li>



<li>[2] Temel sorun şu ki eğer bazı insan eylemleri yalnızca rastgele olaylar olsaydı bu MÖT’ün doğru olması için yeterli olurdu, ancak bu, eylemlerin <em>özgür</em> olması için yeterli olmazdı. Daha az ilgi çekici bir itiraz da “özgür irademiz var” ifadesinin, normalde tüm normal insanların eylemlerini makul bir sıklıkla özgürce gerçekleştirdiği anlamına geldiğidir.</li>



<li>[3] Öncüller [şu şekilde] sembolize edilebilir: 1. (x)(Fx→S[~Bx]), 2. (x)(S[x] → C[x]), 3. (Fm → (x)(C[x] → D[x])), 4. Bm; şu sembolizmi kullanarak: Fx = x yanlıştır, S[x] = x yapmalıyım, C[x] = x yapabilirim, D[x] = x yaparım, m = minimal özgür irade tezi [<em>ve Bx = x’e inanırım, ç.n.</em>]. 1-3 öncülleri (Fm → D[~Bm])’yi gerektiriyor, ki bu da MÖT yanlışsa ona inanmaktan kaçındığımı ifade eder (“[~Bm]” MÖT’e inanmama ‘eylemini’ belirtir). (Bm → ~D[~Bm]) (MÖT’e inanıyorsam o zaman ona inanmaktan kaçındığım doğru değildir) totolojik öncülüyle (ki bu, metinde örtüktür) ~Fm’yi çıkarabiliriz. (~Fm → Tm) (MÖT yanlış değilse o zaman doğrudur) totolojik öncülüyle de (ki bu da metinde örtüktür) Tm’yi çıkarabiliriz.</li>



<li>[4] Bu, sonucu varsayma suçlamasının neden aksi takdirde cevaplanamayacak argümanlara karşı ortaya çıkarıldığını da açıklıyor. Benzer bir gözlem için bkz. Peter van Inwagen, “Reply to Chritopher Hill,” <em>Analysis</em> 52 (1992): 56-61.</li>



<li>[5] Aşağıda tartışacağım başka bir itirazı buranın dışında tutuyorum.</li>



<li>[6] Bu itirazın, insanların önermeleri zaman zaman hatalı akıl yürütme aracılığıyla ‘zorunlu’ ya da ‘imkânsız’ şeklinde <em>yanlış</em> tanımladıkları ititrazından farklı olduğuna dikkat edin.</li>



<li>[7] Bu epistemolojide genişçe kabul gören bir görüştür. Mesela bkz. Laurence BonJour, <em>The Structure of Empirical Knowledge</em> (Cambridge: Harvard University Press, 1985), sf. 5-8. Ayrıca aşağıdaki not 8’e bakınız.</li>



<li>[8] Richard Foley’in <em>Working without a Net</em> (New York: Oxford University Press, 1993)’teki pozisyonunu bu şekilde anlıyorum.</li>



<li>[9] Tabii ki, bu uğraşların kendinden değerli olmadıklarını ve bizi onlar aracılığıyla elde edilebilir <em>olan</em> <em>başka bir</em> hedefe götürmediklerini varsayıyorum.</li>



<li>[10] David Owens bu görüşü <em>Reason without Freedom</em> (London: Routledge, 2000)’da savunuyor.</li>



<li>[11] Bu örneği Brian McLaughlin’e borçluyum (sohbet sırasında).</li>



<li>[12] Philip Pettit ve Michael Smith bu argümanı şurada ortaya koyuyor: “Freedom in Belief and Desire,” <em>Journal of Philosophy</em> 93 (1996): 429-49.</li>



<li>[13] J. R. Lucas bu iddiayı benimkine yakın bir argüman esnasında ortaya koyuyor. Bkz<em>. The Freedom of the Will</em> (Oxford: Clarendon Press, 1970), pp. 114-6.</li>



<li>[14] Bu makalenin erken bir versiyonuna yaptığı yorumlar için J. R. Lucas’a teşekkür ediyorum.</li>
</ul>



<p><strong>Michael Huemer</strong> – “<a href="https://spot.colorado.edu/~huemer/papers/fwill.htm" target="_blank" rel="noopener" title="">A Proof of Free Will</a>“, (<a href="https://spot.colorado.edu/~huemer/papers/fwill.htm" title="">Erişim Tarihi: 11.10.2024</a>)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Gökdeniz Tosun</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ozgur-iradenin-bir-ispati-michael-huemer/">Özgür İradenin Bir İspatı – Michael Huemer</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Normatif Etik Kuramlar Ben – Öteki Asimetrilerine Yeterince Duyarlı mı? (3) – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/normatif-etik-kuramlar-ben-oteki-asimetrilerine-yeterince-duyarli-mi-3-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/normatif-etik-kuramlar-ben-oteki-asimetrilerine-yeterince-duyarli-mi-3-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ Etik meseleleri konu edinecek olan bu kısa yazı serisinin ilkine şuradan: Gayrıbilişselcilikteki Problem Ne? (1), ikincisine ise şuradan: Tuhaflık Argümanı’nda Tuhaf Olan Ne? (2) erişebilirsiniz. Toplamda 10’a ulaştığımızda yazı serimiz bitecektir. Başkasının başına gelebilecek bir zararı engelleme imkanımız olduğu halde eğer bunu yapmıyorsak, bu ahlaken yanlış görünür. Fakat bizzat bizim başımıza gelebilecek bir zararı engelleme imkanımız olduğu halde bunu yapmıyorsak, bu eylemimize ahlaken yanlış yerine “akılsızlık veya aptallık” deme eğilimi kendini gösterir. Peki ama niçin? Şayet bir eylem, o eylemi gerçekleştirenin aleyhine ama başkasının lehine ise burada bir “asimetri” olduğunu söylemek yanlış durmamaktadır. Ahlaken makul ve daha tutarlı görünen bir
The post Normatif Etik Kuramlar Ben – Öteki Asimetrilerine Yeterince Duyarlı mı? (3) – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/floor-2566181_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Normatif, Etik, Kuramlar, Ben, –, Öteki, Asimetrilerine, Yeterince, Duyarlı, mı, 3, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Etik meseleleri konu edinecek olan bu kısa yazı serisinin ilkine şuradan: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/gayribilisselcilikteki-problem-ne-taner-beyter/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Gayrıbilişselcilikteki Problem Ne? (1)</a>, ikincisine ise şuradan: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tuhaflik-argumaninda-tuhaf-olan-ne-2-taner-beyter/" target="_blank" rel="noopener" title="">Tuhaflık Argümanı’nda Tuhaf Olan Ne? (2)</a> erişebilirsiniz. Toplamda 10’a ulaştığımızda yazı serimiz bitecektir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Başkasının başına gelebilecek bir zararı engelleme imkanımız olduğu halde eğer bunu yapmıyorsak, bu <em><strong>ahlaken yanlış </strong></em>görünür. Fakat bizzat bizim başımıza gelebilecek bir zararı engelleme imkanımız olduğu halde bunu yapmıyorsak, bu eylemimize <em><strong>ahlaken yanlış </strong></em>yerine “<em><strong>akılsızlık veya aptallık</strong></em>” deme eğilimi kendini gösterir. Peki ama niçin? Şayet bir eylem, o eylemi gerçekleştirenin aleyhine ama başkasının lehine ise burada bir “asimetri” olduğunu söylemek yanlış durmamaktadır. Ahlaken makul ve daha tutarlı görünen bir teorinin, hem eylemi gerçekleştirene yani ahlaki faile hem de söz konusu eylemden etkilenenlere aynı oranda pozitif bir ahlaki değer atfetmesini bekleriz. Yani bir ahlak kuramının ben-öteki ilişkisi söz konusu olduğunda, ki ahlak felsefesi kapsamı içerisindeki birçok mesele böyledir, <em><strong>ahlaki bir simetriye </strong></em>sahip olmasını isteriz: hem fail hem de eylemden etkilenenleri eşit düzeyde kucaklayan bir teori ilk bakışta daha tutarlı görünür. </p>



<p>Eğer etik teorimiz, bir eylemin failin kendisine zarar verip vermediğine kayıtsız kalıyorsa o halde failin kendisini değersizleştiriyor olabilir. Fakat bu, failin kendisinin zarar veya faydasını her şeyin üstüne tutmanın “tamamlanmış bir etik teorisinin” en asli özelliği olduğu anlamına gelmez. Olması gereken şey fail-tarafsızlığa daha duyarlı bir etik teori talebidir belki de. </p>



<p>Şimdi, fail-duyarlılığı konusunda üç pozisyona bakalım:</p>



<ul>
<li>Şayet bir eylem, tüm diğer şartlar eşitken; eylemi bizzat gerçekleştiren faile faydalı ve iyi ama eylemden etkilenen diğerlerine zararlı ve kötü ise; ve bu durum ahlaken teori içinde onaylanıyorsa o halde biz buna “<strong>fail-taraflı asimetri</strong>” diyeceğiz. </li>



<li>Şayet bir eylem, tüm diğer şartlar eşitken; eylemi bizzat gerçekleştiren faile zararlı ve kötü ise ama eylemden etkilenen diğerlerine faydalı ve iyi ise, ve bu durum ahlaken teori içinde onaylanıyorsa o halde biz buna “<strong>fail-fedakarcı asimetri</strong>” diyeceğiz. </li>



<li>Şayet bir eylem, tüm diğer şartlar eşitken; eylemi bizzat gerçekleştiren ile eylemden etkilenen diğerleri arasında herhangi bir ahlaki öncelik onaylaması yapmadan, eylemin bazı durumlarda fail için yararlı ve iyi olup diğer insanlar için zararlı ve kötü olabileceğini veya fail için zararlı ve kötü olup diğer insanlar için yararlı ve iyi olabileceğini söylüyorsa biz buna “<strong>fail-tarafsız simetri</strong>” diyeceğiz.</li>
</ul>



<p>O halde Ahlaki Egoizm, Kantçı etik, Faydacılık (eylem faydacılığı/eylem sonuççuluğu) ve Erdem Etiği’nin fail-duyarlılıklarına bakalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Ahlaki Egoizm Epey Fail-Taraflı Asimetriktir.</h2>



<p><strong>Ahlaki</strong><em><strong> </strong></em><strong>Egoizm</strong> kişisel menfaatimize olan şeyi yapmaya ihtiyacımız olduğunu, bunu yapmamızın iyiliğimize olduğunu ve nedenle de her zaman bunu tercih etmemiz gerektiğini söyler (Doğamız gereği ve eldeki empirik verilere dayanarak bencil olduğumuz görüşü psikolojik egoizmdir, bundan söz etmiyoruz). Ahlaki egoizme göre bir eylemi ahlaken doğru yapan şey, onun bizim menfaatimize olup bizi daha iyi hale getirmesidir. Yalnızca benim menfaatime olduğunda ve beni daha iyi yaptığında başka birine yardım etmek zorunda olurum. </p>



<p>Geleneksel bir örnek olarak, bir ülkede seçim olduğunu düşünün. Başa gelecek olan lider hem kendisi hem de o ülkede yaşayanların iyilik düzeyleri üzerinde epey yetkili olacaktır. Ahlaki egoistlere göre seçime giren her aday kendi menfaati için en iyi olan şeyi yaparak seçimi kazanmalıdır. Fakat seçimi aynı anda iki kişinin kazanamayacak olması ve ahlaki egoizmin burada çıkmaza girmesi asıl problem değildir. Asıl problem kendi için en iyi olanı yapıp başa gelen bir diktatörün, kendisi dışındaki çok çok fazla öteki insanın aleyhine bir şey yapacak olması durumunda karşımızda nasıl bir ahlaki manzara olacağıdır. Öyle görülüyor ki ahlaki egoizm çoğu durumda, fail-taraflı bir asimetriyi onaylayabilmektedir: eylemi gerçekleştirenin lehine ama ötekilerin aleyhine. Daha iyi kavramak adına, Singer’ın Gölet’te Boğulan Çocuk örneğini düşünelim: Yeni aldığınız takım elbise ile sizin epey menfaatinize olan ve yalnızca sizin aday olduğunuz yüksek maaşlı bir iş görüşmesine giderken hiçkimsenin olmadığı bir sığ gölette boğulan çocuk gördünüz diyelim. Çocuğun hayatını kurtarmanın maliyeti takım elbisenizin ıslanması ve iş görüşmesine geç kalacak olmanız olacak. Bu durumda bir ahlaki egoist ne yapar? Kendi menfaatine olanı bir kenara bırakıp gölete atlayarak çocuğu kurtarma seçeneği onun için pek cazip olmayacaktır. Ahlaki egoizm söz konusu olduğunda çoğu durumda açıkça fail-taraflı bir asimetri vardır ve bunun ahlaken yanlış olduğunu söylemek için elimizde çok güçlü gerekçeler bulunuyor gibi duruyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Kantçı Etik Fail-Fedakarcı Bir Asimetri mi Doğurur?</h2>



<p><strong>Kantçı etik </strong>hakkında bir şey yazmaya başladığımda artık oldukça temkinli davranıyorum. Bu ahlaki teorinin nasıl anlaşılması gerektiğine dair Kantçılar arasında bitmek bilmeyen tartışmalar, bulanık bir ahlaki teoridense, yeterli ve asgari düzeyde entelektüel ilgiyi gösterdiğimizde bize daha açık görünen bir ahlaki teoriyi benimsenin daha iyi olduğunu düşünmeme neden oluyor, hele de insanların çoğu bu türden bilişsel çaba gerektiren şeylerden kaçınıyorken (Elbette bu sözünü ettiğim şey epistemik değil pragtamik bir itiraz). Kant’ın yalnızca yazım tarzındaki kuruluk değil Kantçı etik çalışanlar arasındaki epistemik akran sürtüşmesi de ayrı bir problem gibi duruyor. Bir ahlaki teorinin en temel nitelikleri veya nasıl uygulanacağı konusunda bizzat o teoriyi benimseyenler arasında bile büyük ihtilaflar varsa, bu pek istenildik bir durum gibi görünmüyor. Fakat yine de itiraf etmek gerekir ki, modern felsefenin en büyük bir isimlerinden biri söz konusu olduğunda belki de böyle bir manzaranın olması o simanın büyüklüğü ve etkisinin doğal bir sonucudur. Kantçı etiğe böylesi bir not düşerek başlamamın sebebi, onun teorisinin fail-fedakarcı mı yoksa fail-tarafsız mı olacağı konusundaki fikirlerimin eleştiriye açık olduğunu baştan kabul ettiğimi göstermek içindir. Muhtemelen hangi ahlaki pozisyondan baktığımıza göre değişecek fakat benim için Kantçı etik çoğunlukla fail-fedakarcı gibi duruyor.</p>



<p>Kantçı etik, ‘ne olduğumuza’ dair, yani kişilere ilişkin bir görüşe dayanır. Fakat bu ifade yanıltıcı olmamalıdır. Ona göre insanlar özünde saygıyı hak eden rasyonel yaratıklardır ve sözünü ettiğimiz bu rasyonalite <em><strong>kategorik zorunluluk </strong></em>adını verdiği etik ilkelerin temelini oluşturur. Buraya kadar ki ifadelerimiz Kantçı etiğin fail-taraflı olduğunu değil, insanın ne olduğu ve doğasını önemsediğini göstermektedir.</p>



<p>Kant’ın etik anlayışının en az iki (genelde üç) önemli yanı olduğu düşünülür: </p>



<ul>
<li>İlk olarak, ona göre belirli bir amaca ulaşmak için belirli bir şekilde hareket etme ilkesi olarak “maksim”ler oldukça önemlidir. Eğer bir maksim, evrenselleştirilebilir ise herkesin bu yasaya uygun olarak davranması gerekir. Bunu şöyle bir ilke olarak ifade edebiliriz: <em><strong>“Sadece, maksim olarak evrenselleştirilmesi mümkün olan eylemlere göre hareket edin.” </strong></em>Bu ilkenin fail-taraflı olmaktan ziyade fail-fedakarcı olduğunu düşünüyorum; çoğu durumda yalan söylememe maksimi ile hareket eden kişi kendi zararına olan şeyler yapmak zorunda kalacaktır çünkü bazen kendi iyiliğimiz için yalan söylememiz gerekebilir. Kant etiğin, “bazen” şeklinde bir gevşetmeye izin verdiğini sanmıyorum. Ayrıca evrenselleştirilebilirlik, bizzat kendimiz yani fail için spesifik istisnai kurallar yapmanın yanlış olduğunu da açıkça ima ediyor. </li>



<li>İkinci olarak, Kantçı etiğe göre insan araç olmamalı ama hep amaçlanmalıdır. Bu ilke şöyle ifade edilebilir: <em><strong>“İnsanlığa, ister kendi kişiliğinde ister başkasının kişiliğinde, asla bir amaca yönelik bir araç olarak değil, her zaman bir amaç olarak davran.”</strong></em> Her ne kadar Kant insanın doğası ve rasyonalitesi gereği saygıyı hak eden varlıklar olduğunu düşündüğü için “<em>insanı araçsallaştırmamalı, amaçlamalıyız!</em>” dese de, konumuz açısından bu ilkenin de bağlamı değil ama pratik sonuçları açısından fail-taraflı bir patikanın yolunu açmadığı açıktır. Çoğu durumda insanları amaçlayacağımız ve hiçbir zaman onları araçsal iyilikler için kullanamayacağımızdan ötürü bazen kendi menfaatimize olan şeyleri kaçırabiliriz. Fakat bu ilkenin doğrudan böyle bir yoruma indirgenmesinin şüpheli olduğunu kabul ediyorum, her zaman için insanı amaçlamak bazı durumlarda fail-taraflı bazı durumlarda ise fail-fedakarcı sonuçlara sebebiyet verebilir. Bu, söz konusu ilkeyi nasıl yorumlayacağımız ile ilgili gibi duruyor. </li>
</ul>



<p>Fakat şu söylenebilir: Başkasına zarar vermek ile failin kendisine zarar vermesi ikiliği söz konusu olduğunda, evrenselleştirilebilir maksim olan, insanı amaçlayan, irade ve rasyoneliteye dayanan ödevleri takip etmenin fail-fedakarcı sonuçları olmasını beklemek akla yatkındır. </p>



<p>Şu soruyu sormak anlamlıdır: Kantçı etiğe göre başka insanların mutluluğundan fayda sağlama veya mutluluğuna katkıda bulunma yükümlülüğümüz varken kendi iyiliğimizi ve mutluluğumuzu sağlama yönününde bir ahlaki yükümlülüğümüz var mı? Kendimize zarar vermeme ve kendimizi koruma yükümlülüğümüz varken kendimi mutlu etmek gibi doğrudan bir ahlaki yükümlülüğümüz var mı? Kantın görüşü mutluluk gibi çok asli bir meselede fail-fedakarcı asimetrik gibi duruyor. Bir eylemin ne kadar ahlaki ve değerli olduğu failin iyiliğinden ziyade başkalar insanın refahına ne kadar katkı sağladığında duyarlı gibi görünüyor. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Faydacılık Fail-Tarafsız Simetriktir.</h2>



<p>Şimdi <strong>Faydacılığı </strong>düşünelim. Şayet gerçekleştirdiğim x eylemi, kendime iyilik yapmaktan çok başkalarına iyilik sağlıyorsa, kendimi kayırarak başkalarının iyiliğini umursamamamın yanlış olacağını söyler. Faydacılığın en bilindik ve tartışmalı ilkelerinden biri olan toplam fayda ilkesi bile, “toplam fayda miktarını arttıran şeyin ahlaken doğru, azaltan şeyin ahlaken yanlış olduğu” şeklindedir. Dikkat ederseniz teorik boyutta henüz bir fail vurgusu bile yok. </p>



<p>Korsgaard’ın da ifade ettiği gibi failler ahlaki iyiliklerin konakladıkları yerler gibidir. Bu teoriye göre; eylemler ürettikleri iyi sonuçlara göre ahlaki bir statü kazanırken az sayıdaki failin daha yüksek fayda sağlaması uğruna çok sayıdaki failin zarar görmesini veya faydayı kaçırmasını onaylanmaz. Yani Faydacılar ahlaki egoist değildir, failin bizatihi kendisinin menfaatlerini ahlaki önceliklerde en üste koymazlar, toplam fayda veya en iyi sonuçların her zaman için amaçlanması gereken şey olduğunu vurgularlar. Bu açıdan teoriye göre, bir p kişisi kendisinin daha az yararına olan bir şeyi bir başkasının daha büyük bir yararına olana tercih ederek yanlış bir şey yapar. Fakat burada faili feda etmekten ziyade fail-tarafsız bir şekilde eylemlerin daha çok iyi sonuçlar üretmesine odaklanılır (Eylem faydacılığını dikkate aldığımızı not alalım). Çünkü onlara göre muamele istikrarı hiçkimse yani hiçbir fail, lehine veya aleyhine bozulmamalıdır. Slote’un faydacılık ile ilgili kavrayışı da tam olarak buraya vurgu yapıyordu: </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>… Sonuççuluktaki, eğer bir şeye bir bireyle ilgili olarak izin verilirse, ahlaki yargıların dayandığı nedensel-değerlendirici olgular aynı kaldığı sürece bu başka biri için kabul edilebilir. Örneğin, eğer başka birini incitmeyerek daha fazla iyilik yapabilirken bunu yapmayarak birine zarar vermem yanlışsa, o zaman benzer durumlarda kendime zarar vermem de yanlıştır. Başkalarına yardım etmek için kendime zarar verdiğimde bile, eğer kendime iltimas edip başkalarına daha az iyilik yapabileceksem benim eylemim yanlış olacaktır. Bununla birlikte, eğer failin tek seçeneği kendisine yardım etmesi ile başka bir kişiye tam olarak aynı ölçüde yardım etmesi arasındaysa, kabul edilen her türlü sonuççuluğa göre bu iki olası eylem eşit ahlaki derecede ve statüdedir.</p>
</blockquote>



<p>Failin kendisine x kadar fayda sağlamak ve başkaların y kadar fayda sağlamak ile başkalarına y kadar fayda sağlama seçenekleri söz konusu olduğunda; faydacı için ilk eylemin pozitif ahlaki değeri vardır. Hem fail hem de başkasına faydalı olmak toplam fayda açısından daha iyidir. Bu fail-tarafsızlık için bir başka örnek teşkil eder. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Erdem Etiği Fail-Taraflı mı, Fail-Fedakarcı mı, Fail-Tarafsız mı?</h2>



<p><strong>Erdem etiği </strong>nedir? Çağdaş analitik felsefedeki etik tartışmalarda epey etkili bir isim olan Philippa Foot, erdemlerin en temelde üç özelliğine vurgu yapmıştı: <strong>ilk olarak</strong> erdemler, onlara sahip olanlara ve başkalarına faydalı olan şeylerdir. <strong>İkinci olarak</strong>, bir iradenin eğilimidirler. <strong>Üçüncü olarak ise</strong>, insanların bazı genel kötü eğilimlerini düzelten şeylerdir. Erdem etiği ilk olarak bu niteliklere bir karakter özellikliği olarak haiz olmayı önemsemektedir (Foot erdemlerin onlara sahip olanlara her zaman faydalı olmayabileceğini daha sonra tekrar tartışmıştır).</p>



<p>Peki erdem etiğinde fail-duyarlılığı ve ben-öteki asimetrisi tartışması nasıl bir hal alır? Erdem olduğunu söylediğimiz şeyler kime yararlı olduğu veya ben-öteki ilişkisinde kimi öncelediğine bakmaksızın, “erdem” olarak tanımlanırlar (Erdem sonuçculuğu söz konusu olsa bile ciddi bir değişim olmazdı). Hem Foot hem de Slote gibi çağdaş erdem etikçileri için benimsedikleri ve Aristoteles’in fikirlerinin kapsamının genişletildiği çağdaş erdem etiği teorisi, fail-taraflı veya fail-fedakarcı asimetrileri amaçlanan veya kuramlarında bunları taşınan bir yapıda değildir. Çünkü onlara göre, her kime yönelirse yönelsin, bir şey erdem ise “iyi”dir. Örneğin ölçülülük veya cesur olma erdemlerini düşünelim, bu erdemler olmaksızın insanların iyi durumda olmalarını beklemezdik. Söz konusu erdemler hem bu erdeme sahip olanların hem de diğer insanların iyi durumdalıklarına katkı sağlar. Kibir bir erdem değildir, çünkü hem kibirli olana hem de diğer insanlara zarar verir. Peki tüm erdemler böyle midir? Bu nokta biraz tartışmalı, çünkü bazı erdemler fail-tarafsız simetriye sahip olmayabilir: örneğin yardımseverlik veya adil olma erdemleri ilk bakışta doğrudan fail yerine öteki insanlara yönelik faydalı gibi duruyor. Adil olma adına sahip olduğunuz ev ve arabayı kaybetmeniz gerektiğinde, bu sizden ziyade öteki kişi için iyi olacaktır. Bu açıdan bazı durumlarda bazı erdemler failin kendisinden ziyade başkalarına yararlı olacaktır. O halde belki de şöyle söylememiz gerekir, erdemler genel anlamda yararlı şeylerdir, genel anlamda hem erdemlere sahip olanlara hem de öteki insanlara yarar sağlarlar. Erdemlerin tanımlarken veya onların ahlaki doğruluk statülerini tanımlarken faili mi yoksa öteki insanları mı öncelediğini doğrudan konu etmeksizin, onlara sahip olmanın iyi karakter özellikleri olduğunu vurgulamak gerekir. Bu açıdan erdem etiği ben-öteki ilişkisinde bir simetri sergiler, fail tarafsızdır. </p>



<p>Adil olma erdemine tekrar dönelim, adil olma adına evini ve arabasını kaybeden kişi kendi aleyhine ama başkasının lehine bir şey yapmışken başka bir zaman ve mekanda adil olma erdemi bizim lehimize ve başkasının aleyhine olabilir. Bu açıdan adil olma erdeminin ahlaki pusulası fail-taraflı olmaya kördür ve bu körlük de onun ahlaken iyi olmasını destekler. Failin kendisi, ben-öteki ilişkisi söz konusuyken erdemli olma şartı sağlandığında yarar veya zarar görebilir. Bir miktar ileri gidelim: adaletsiz davranmayı düşünmesine rağmen adil davranmayı seçen mi yoksa adaletsiz davranmayı hiç aklından geçirmeden adil davranan kişi mi daha erdemlidir? Elbette ikinci kişi daha iyidir, çünkü adil olma erdemi öyle bir karakter özelliği ve alışkanlık haline gelmiştir ki, kişi bu erdeme sahip olmanın genel olarak faydalı, iradenin açık bir tezahürü ve kötü eğilimleri ortadan kaldıran/düzelten bir şey olarak içselleştirmiştir. Herkes böyle olsaydı, ben-öteki ilişkisinde fail taraflılığı veya fedakarlığı gibi bir tartışmaya gerek kalmayabilirdi. Bu tahayyülü başka hangi normatif etik kuram için yapabiliriz? Erdem etiğinin güçlü yanlarından biri bu olsa gerek. </p>



<p>Peki çalışkanlık her zaman bir erdem midir? Bu bir dönem erdem etikçileri arasında ciddi bir tartışma konusuydu. Bir hırsız epey çalışkan bir şekilde hırsızlık planı yapıyorsa, yaptığı eylem bir karakter özelliği olarak erdem statüsünde mi olmalı? Yanıt hayır gibi duruyor. Belki de yalnızca iyi amaçlara yönelik eylemlerin erdem olabileceği şeklindeki geleneksel izahı akılda tutmak da fayda vardır.</p>



<p>Bir karakter özelliği olarak erdem, sahibinin gereksinimlerine fayda sağlamalı ve hizmet etmeli gibi duruyor. Eğer bir karakter özelliği sahibinin gereksinimlerine fayda sağlamıyor ve hizmet etmiyorsa ortada bir problem olduğunu düşünebilir. Fakat bunu “bıçak örneği” ile açmak iyi olabilir. Bir bıçak gibi işlevsel nesnelerde erdem olarak görülen şey, bıçakların kendilerine fayda sağlamayıp sadece onlara sahip olanlara fayda sağlamasıdır. </p>



<p>Bazı erdemler onlara sahip olanlara bazı erdemler ise başkalarına faydalı olur. Hem sahiplerine hem de başkalarına faydalı olabilmeyi aynı anda olmasa bile (aslında bazı erdemler söz konusu olduğunda da bazen aynı anda) fail önceliği vermeden sağlayabilmesi erdem etiğinin fail-tarafsız olduğunu düşünmek için güçlü bir gerekçe olabilir. Bir karakter özelliğinin sahibinin gereksinimlerine faydalı olduğunu duysam veya bir karakter özelliğinin sahibi dışındaki kişilerin gereksinimlerine faydalı olduğunu duysam, her iki durumda da ortada bir erdem olduğunu söylemem mümkün görünüyor. Nezaket, dürüstlük ve cömertlik sahibinden çok başkalarının gereksinimlerine iyi gelen erdemlerdir. İhtiyatlı olma, akıllı olma, soğukkanlı olma gibiler ise bizzat onlara sahip olanlara iyi gelen erdemlerdir. </p>



<p>O halde hem Faydacılık ile Erdem Etiği’nin buluştuğu bir nokta <em><strong>fail-tarafsız simetrik </strong></em>olmak olabilir:</p>



<ul>
<li><strong>Faydacılık (Eylem Faydacılığı):</strong> Fail-tarafsız simetri</li>



<li><strong>Erdem Etiği: </strong>Fail-tarafsız simetri</li>



<li><strong>Ahlaki Egoizm:</strong> Fail-taraflı asimetri</li>



<li><strong>Kantçı Etik: </strong>Fail-fedakarcı asimetri</li>
</ul>



<p>Burada dek anlattıklarımız ben-öteki asimetirileri ve fail-duyarlılığı meselesinin tek başına bir etik kuramın geçersiz olduğunu kanıtladığını iddia etmiyor. Her etik teorinin güçlü ve zayıf yönleri olduğu aşikar. Ben-öteki asimetrileri ve fail-duyarlılığı söz konusu olduğunda hangi etik teorinin daha güçlü olduğu özelinde bir ahlaki değerlendirmeye girişmek daha akla yatkın ve mütevazi bir yaklaşım olacaktır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Not: </strong>Her ne kadar hem Michael Huemer’a hem de David Ross’a ayrı ayrı sempatim olsa da Ahlaki Sezgiciliğe yazının içeriğininin epey uzamasına neden olabileceği için yer vermedim, çünkü bu yaklaşım epey farklı nüanslara sahip.</p>



<p><strong>Not 2: </strong>Normatif etik söz konusu olduğunda Rossçu çoğulculuğa, hem ahlaki sezgicilik hem (kısmen) deontoloji hem de erdem etiğinde bulunan güçlü yanları yakalayan daha çoğulcu bir yaklaşım olarak sempati besliyorum. Aynı oranda da dini ahlaktan ve Kantçı etikten epey uzak olduğum sezgisine sahibim. </p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/normatif-etik-kuramlar-ben-oteki-asimetrilerine-yeterince-duyarli-mi-3-taner-beyter/">Normatif Etik Kuramlar Ben – Öteki Asimetrilerine Yeterince Duyarlı mı? (3) – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Tartışmalı Bir Ahlak Teorisi: Faydacılık – Doç. Dr. Metin Aydın &amp;amp; Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/tartismali-bir-ahlak-teorisi-faydacilik-doc-dr-metin-aydin-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/tartismali-bir-ahlak-teorisi-faydacilik-doc-dr-metin-aydin-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ 

The post Tartışmalı Bir Ahlak Teorisi: Faydacılık – Doç. Dr. Metin Aydın &amp; Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/Black-and-White-Minimalist-Positive-Quote-Instagram-Post-1.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Tartışmalı, Bir, Ahlak, Teorisi:, Faydacılık, –, Doç., Dr., Metin, Aydın, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tartismali-bir-ahlak-teorisi-faydacilik-doc-dr-metin-aydin-taner-beyter/">Tartışmalı Bir Ahlak Teorisi: Faydacılık – Doç. Dr. Metin Aydın & Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Antinatalistler Niçin Üremeye Karşıdır? – Ryan Alexander</title>
<link>https://trafikdernegi.com/antinatalistler-nicin-uremeye-karsidir-ryan-alexander</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/antinatalistler-nicin-uremeye-karsidir-ryan-alexander</guid>
<description><![CDATA[ Antinatalizm, üremenin ahlaken yanlış olduğunu ve çocuk yapılmaması gerektiğini söyler. Yazımızda epey tartışmalı görünen bu iddiaya yönelik bir argümana yakından bakacağız. Antinatalistler ahlaki bir ödev olarak üremememiz gerektiğini ve bundan dolayı da üreme hakkımızın bulunmadığını düşünürler. Peki ama niçin çoğu insanın düşündüğünün aksine kişinin biyolojik çocuk sahibi olma hakkının, yani üreme hakkının, olmadığını düşünüyorlar? Yazımızda, üreme hakkının olmadığına dair meşhur bir görüş olan Asimetri Argümanı’nı inceleyeceğiz fakat önce söz konusu bu argümanın eleştirdiği hak kavrayışına biraz daha yakından bakarak başlayalım. Antinatalistler “Zarar“ların “Hak“lardan Daha Ağır Geldiğini Düşünür Diyelim ki, hamileliğinin ilk döneminde olan Sarah, karnındaki fetüsün, çok ciddi bir deformasyona
The post Antinatalistler Niçin Üremeye Karşıdır? – Ryan Alexander first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/scream-munch.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:16:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Antinatalistler, Niçin, Üremeye, Karşıdır, –, Ryan, Alexander</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Antinatalizm, üremenin ahlaken yanlış olduğunu ve çocuk yapılmaması gerektiğini söyler. Yazımızda epey tartışmalı görünen bu iddiaya yönelik bir argümana yakından bakacağız.</p>



<p>Antinatalistler ahlaki bir ödev olarak üremememiz gerektiğini ve bundan dolayı da üreme hakkımızın bulunmadığını düşünürler. Peki ama niçin çoğu insanın düşündüğünün aksine kişinin biyolojik çocuk sahibi olma hakkının, yani üreme hakkının, olmadığını düşünüyorlar? Yazımızda, üreme hakkının olmadığına dair meşhur bir görüş olan Asimetri Argümanı’nı inceleyeceğiz fakat önce söz konusu bu argümanın eleştirdiği hak kavrayışına biraz daha yakından bakarak başlayalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Antinatalistler “<em>Zarar</em>“ların “<em>Hak</em>“lardan Daha Ağır Geldiğini Düşünür</h2>



<p>Diyelim ki, hamileliğinin ilk döneminde olan Sarah, karnındaki fetüsün, çok ciddi bir deformasyona uğramasına ve acı çekmesine sebep olacak bir hastalık taşıdığını öğrendi. Kimileri, kürtajın her zaman için ahlaken yanlış olduğunu söyleyerek Sarah’nın her ne olursa olsun hamileliğini tamamlama yönünde ahlaki bir yükümlülüğü olduğunu ileri sürecektir. Kimileri ise buna şiddetle karşı çıkacak ve onun hamileliğini sonlandırması gerektiği veya en azından sonlandırabilme seçeneği olduğunu söyleyecektir.</p>



<p>Şimdi bir an olsun Sarah’ın kendi biyolojik çocuklarına sahip olma yani üreme hakkı olduğunu varsayalım. Her zaman için kürtajın ahlaken yanlış olduğunu savunanlar için Sarah’ın karnındaki fetüsüyle ilgili aldığı kötü haber, potansiyel olarak dünyaya getirebileceği bebeğinin iyi oluşu/refahı ile kendi üreme hakkı arasında bir çatışma doğurmaz. Sarah üreme hakkını kullanabilir (ve kullanmalıdır da) ve çocuğunu doğurabilir. Öbür yandan ise kürtajın ahlaken doğru olduğunu savunanlar için ortada ciddi bir problem vardır: Onlara göre karşı tarafın, doğacak çocuğun çekeceği öngörülen acısına kıyasla Sarah’nın üreme hakkının daha ağır bastığını niçin kabul etmemiz gerektiğine yönelik makul bir açıklama sunması gerekir.</p>


<div class="wp-block-image is-style-rectangular">
<figure class="aligncenter is-resized"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/babies-nursery-hospital-natal-care.webp?resize=620%2C422&ssl=1" alt="" class="wp-image-18448" width="620" height="422" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/babies-nursery-hospital-natal-care.webp?resize=1024%2C698&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/babies-nursery-hospital-natal-care.webp?resize=300%2C205&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/babies-nursery-hospital-natal-care.webp?resize=768%2C524&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/babies-nursery-hospital-natal-care.webp?resize=480%2C327&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/babies-nursery-hospital-natal-care.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Russell Lee, 1986.</figcaption></figure></div>


<p>Burada söz konusu olan problem, haklar ile ahlaki yükümlülüklerin çatışabileceğini göstermektedir. Çoğu kişi gibi antinatalistler de, bir hakkın kullanılmasından doğan sonuçların oldukça kötü olması durumunda o hakkı kısıtlamayı makul görmektedir. Fakat burada bir fark var ki o da antinatalistlerin üreme hakkını kısıtlamaya yönelik taleplerinde çoğu kişiye göre daha ileriye gitmeleridir: Antinatalistler, var oluşun bizatihi kendisinin üreme hakkına kıyasla daha ağır gelen bir zarar olduğunu düşünürler ve bundan ötürü de bir çocuğun çekeceği acıyı minimalize etme yükümlülüğü ile bir ebeveynin üreme hakkı arasında çok temel, taban tabana zıt bir çatışma olduğunu ileri sürerler. Daya yalın bir ifadeyle söylemek gerekirse, aslında ürememek her zaman her koşulda daha iyidir; üreme hakkı diye bir şey yoktur.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Antinatalistler Varoluşun Her Zaman Net Bir Zarar Olduğunu Düşünür</h2>



<p>Var olmanın net bir zarar olduğu şeklindeki fikir aslında, var olmamanın her zaman için var olmaktan daha iyi olduğu şeklindeki tartışmalı iddiaya dayanmaktadır. Meşhur antinatalist filozof David Benatar tarafından ileri sürülen Asimetri Argümanı da tam olarak bu iddiayı savunma girişimidir. </p>



<p>Şeyler belirli bir şekilde eşleştiklerinde (veya denk düştüklerinde) onların simetrik olduğunu söyleriz, eğer eşleşmezlerse de asimetriktirler. Şimdi, hazzı ve acıyı (zararı) düşünün. Var olan (yani dünyada olan) herhangi bir kişi için hazzın varlığının iyi, acının varlığının ise kötü olduğu konusunda hemfikir olabiliriz. Fakat burada bir dakika olsun duralım, Benatar var olmayan (yani dünyaya gelmemiş) biri için simetrik bir durum olmadığını iddia eder (Benatar, 42-59). Çünkü acının yokluğu, onu deneyimleyecek hiçkimse var olmasa da iyidir. Hazzın yokluğu, ondan mahrum kalan biri var olmasa da bu kötü değildir. Diğer bir ifadeyle, acının yarattığı etkiden farklı olarak hazzın yarattığı etki var olan ve var olmayan kişileri için asimetriktir: Hazzın varlığı<em><strong> iyidir</strong></em>, fakat yokluğu ondan mahrum olacak biri var olmadığı sürece (kötü olmaktan ziyade) yalnızca <em><strong>kötü değildir.</strong></em></p>



<p>Şimdi Benatar’ın ileri sürdüğü bu asimetri argümanının ayrıntılarına bakacağız. Öncelikle argümanın ulaştığı sonucunu inceleyelim. Şayet hazzın yokluğu, onu deneyimleyecek biri var olmadığından ötürü (mahrum kalmak anlamında) kötü bir şey değilse ve var olmak da her zaman için zarar içeriyorsa; var olmamak her açıdan makul tercih olabilir. Aslında söylenmek istenen şudur: var olmamak acı içermediği için iyidir, bununla birlikte haz içermediği için de kötü değildir. Yani var olmak, net bir zarar demektir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Asimetri Argümanı Yaygın Olarak Paylaşılan Sezgileri Açıklıyor</h2>



<p>Eğer Asimetri Argümanı doğruysa, demin verdiğimiz örnekteki Sarah’nın üreme hakkı ile karnındaki çocuğun iyi oluşuna/refahına yönelik ahlaki yükümlülüğü arasındaki gerilim daha da derinleşir. Çünkü sözünü ettiğimiz bu argümana göre, bir çocuğun muhtemel sağlık durumu her ne olursa olsun, dünyaya gelmesi her zaman için net bir zarardır. Yani Sarah doğum yapmamalıdır. Ulaşılan bu tartışmalı sonuç daha yakından ele alınmayı gerektiriyor. Benatar’ın ana argümanı hazzın varlığı (ki bu iyi) ile yokluğu (ki bu da kötü) arasında bir asimetri olduğu şeklindedir. Fakat niçin bunu kabul ediyor ki?</p>



<p>Benatar, aslında bunun apaçık bir şekilde diğer 4 asimetrinin en iyi açıklaması olduğunu söyler (Benatar, 32-36). Biz bu asimetrilerden yalnızca birine bakacağız. Sarah’nın iddia edilen üreme hakkı ile çocuğun çektiği acıyı en az indirme ödevi arasındaki gerilim, yaygın bir şekilde kabul gören bir varsayıma dayanır: Yani orantısız bir şekilde acı/ ızdırap çekecek olan insanları var etmemek gibi bir ahlaki ödevimiz olduğu varsayımı! Ki bu da Benatar’ın <em><strong>acının yokluğu, onu deneyimleyecek kimse olmasa bile iyidir</strong></em> şeklindeki iddiasını doğrulamaktadır. Bununla birlikte çoğu kişi çok fazla haz yaşayacak insanları var etmek/dünyaya getirmek gibi bir ahlaki ödevimiz olmadığı konusun da aynı düşünür. Şayet bu türden, yani haz yaşayacak insanları dünyaya getirmek gibi bir ödevimiz olsaydı, o halde bu bize çocuklarının mutlu olacağına yönelik mantıklı sebeplerle inanmaları durumunda insanların çocuk yapmaları gerektiğini söylerdi; fakat bu yaygın bir biçimde paylaşılan bir fikir değildir. </p>



<p>Bu, Benatar’ın asimetri argümanın doğru olduğuna yönelik bir delil teşkil eder: İnsanlar orantısız bir şekilde acı çekecek insanları var etmeme/dünyaya getirmeme gibi ahlaki bir ödevimiz olduğu konusunda hemfikirdir, ki hemfikir olunan bu nokta da (acıdan kaçınacak) hiç kimse var olmasa da acıdan kaçınmanın iyi olduğu anlamına gelir. Diğer yandan tahmin edilebileceği gibi insanlar, hazzı deneyimleyecek insanları var etme/dünyaya getirme gibi bir ahlaki ödevimiz olduğu konusunda hemfikir değildir; ki bu da var olan bir kişi mahrum bırakılmadığı sürece hazdan kaçınmanın kötü bir şey olmadığı anlamına geliyor. Daha açık ve basit bir dille ifade edersek, çoğu kişi acıyı azalmak adına hazzı arttırmanın makul yol olmadığını ve bunun dışında başka nedenlerimiz de olabileceği konusunda hemfikirdir. </p>



<p>Antinatalistlerin çocuk yapmaya karşı olmaları ve birinin üreme hakkı olduğunu reddetmelerinin bir sebebi de Asimetri Argümanı’na göre var olmanın her zaman için net bir zarar olduğuna işaret etmesidir. </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<ul>
<li>Benatar, D. (2013). <a href="https://www.amazon.com.tr/Ke%C5%9Fke-Hi%C3%A7-Olmasayd%C4%B1k-Olman%C4%B1n-K%C3%B6t%C3%BCl%C3%BC%C4%9F%C3%BC/dp/6052133503" target="_blank" rel="noopener" title="">Keşke Hiç Olmasaydık: Var Olmanın Kötülüğü</a>. Doğu-Batı Yayınları. </li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Ryan Alexander</strong> – “<a href="https://www.thecollector.com/why-do-anti-natalists-oppose-birth/" target="_blank" rel="noopener" title="">Why Do Anti-Natalists Oppose Birth?</a>“, (Erişim Tarihi: 03.01.2025)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Taner Beyter</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/antinatalistler-nicin-uremeye-karsidir-ryan-alexander/">Antinatalistler Niçin Üremeye Karşıdır? – Ryan Alexander</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnanç ve Deneyim Arasındaki Epistemik Asimetriler – Michael Huemer</title>
<link>https://trafikdernegi.com/inanc-ve-deneyim-arasindaki-epistemik-asimetriler-michael-huemer</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/inanc-ve-deneyim-arasindaki-epistemik-asimetriler-michael-huemer</guid>
<description><![CDATA[ Bu yazımda inancın epistemolojik rolünün deneyimden nasıl ayrıştığını anlatıp; Susanna Siegel tarafından Fenomenal Muhafazakarlığa (Olgusal Tutuculuğa) yöneltilen bir itiraza değineceğim.  Bu yazım, “Epistemological Asymmetries Between Belief and Experience,” Philosophical Studies 162 (2013): 741-8’i temel almaktadır. 1. Siegel’in İtirazı  Epistemolojideki benim kendi yaklaşımım olan Fenomenal Muhafazakarlık (veya Olgusal Tutuculuk, Phenomenal Conservatism – PC), size bir şey P gibi göründüğünde ve bu görünümden şüphe etmeniz için de belirli bir temeliniz olmadığında, bunun size P’ye inanmak için bir gerekçe sağladığını savunmaktadır. PC’ye getirilen önemli bir itiraz, mantıksız ya da güvenilmez nedenleri olan görünüşlere işaret ederek, özne irrasyonel nedenlerin farkında olmasa dahi, bizi bu tür görünüşlerin
The post İnanç ve Deneyim Arasındaki Epistemik Asimetriler – Michael Huemer first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/balance-1813400_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:15:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İnanç, Deneyim, Arasındaki, Epistemik, Asimetriler, –, Michael, Huemer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazımda inancın epistemolojik rolünün deneyimden nasıl ayrıştığını anlatıp; Susanna Siegel tarafından Fenomenal Muhafazakarlığa (Olgusal Tutuculuğa) yöneltilen bir itiraza değineceğim. </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Bu yazım, “Epistemological Asymmetries Between Belief and Experience,” <em>Philosophical Studies</em> 162 (2013): 741-8’i temel almaktadır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">1. Siegel’in İtirazı </h2>



<p>Epistemolojideki benim kendi yaklaşımım olan Fenomenal Muhafazakarlık (veya Olgusal Tutuculuk, Phenomenal Conservatism – PC), size bir şey P gibi göründüğünde ve bu görünümden şüphe etmeniz için de belirli bir temeliniz olmadığında, bunun size P’ye inanmak için bir gerekçe sağladığını savunmaktadır.</p>



<p>PC’ye getirilen önemli bir itiraz, mantıksız ya da güvenilmez nedenleri olan görünüşlere işaret ederek, özne irrasyonel nedenlerin farkında olmasa dahi, bizi bu tür görünüşlerin gerekçelendirme sağlamada başarısız olduğunu kabul etmeye davet ediyor. Böylelikle de PC gerekçelendirme konusunda aşırı liberaldir. (<a href="http:" target="_blank" rel="noopener" title="">bkz.</a>)</p>



<p>Örneğin; S bir demokrat olsun ve tüm demokratlar gibi o da silahlardan ölümüne korksun. S silahların tehlikelerine karşı öylesine endişelidir ki her yerde silah görme eğilimindedir. Mesela, bir gün buzdolabının kapağını açıp içine bakar. Yumurta kartonunun yanında bir muz bulunmaktadır. (Görsele bknz.)</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="640" height="480" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/4337174b-3326-4262-968d-ab37f3194b07_640x480.webp?resize=640%2C480&ssl=1" alt="" class="wp-image-17246" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/4337174b-3326-4262-968d-ab37f3194b07_640x480.webp?w=640&ssl=1 640w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/4337174b-3326-4262-968d-ab37f3194b07_640x480.webp?resize=300%2C225&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/4337174b-3326-4262-968d-ab37f3194b07_640x480.webp?resize=480%2C360&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Fakat S’nin paranoyası, muzun yerine bir silah görmesine neden olur. (Görsele bknz.)</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="640" height="480" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/cccccccc.webp?resize=640%2C480&ssl=1" alt="" class="wp-image-17247" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/cccccccc.webp?w=640&ssl=1 640w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/cccccccc.webp?resize=300%2C225&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/cccccccc.webp?resize=480%2C360&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Varsayalım ki pek çok demokrat gibi S de kendi önyargılarının farkında değil ve bu yüzden de silah korkusunun ona halüsinasyon gösterdiğini fark edemiyor. Söyleyebileceği kadarıyla, normal bir şekilde bir silah görmektedir. PC’ye göre, S orada bir silah olduğuna inanmakta haklıdır.</p>



<p>Siegel buna katılmıyor ve aşağıdaki prensibi aktarıyor (benim yorumum):</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>DP, eğer bir deneyim, ilgili olarak benzer bir etiyolojiye sahip benzer bir inancın gerekçelendirilemeyeceği bir etiyolojiye sahipse; o zaman bu deneyim, kendisine dayanan herhangi bir inanca gerekçe sağlayamaz.</p>
</blockquote>



<p>Eğer bir kişinin, sadece silah <em>korku</em>sundan dolayı buzdolabında bir silah olduğuna dair bir<em> inancı</em> varsa, bu inancın gerekçelendirilmemiş olduğunu söylerdik. Buna göre de bu inanç, başka herhangi bir inancı gerekçelendirmek için meşru şekilde kullanılamaz. </p>



<p>Benzer bir şekilde, Siegel’e göre, eğer bir <em>deneyim</em> buzdolabında bir silah olduğunu gösteriyorsa ve bu deneyim tamamen silah korkusundan kaynaklıysa, o zaman bu deneyim herhangi bir inancı gerekçelendirmek için meşru olarak kullanılamaz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Yanıt</h2>



<p>Yukarıda söylenenler bana pek de doğru gözükmüyor. Bana öyle geliyor ki anlatılan senaryoda, buzdolabında bir silah olduğuna inanma konusunda S haklı olabilir. Bu bana gayet açık bir gerekçelendirilmiş inanç vakasıymış gibi geliyor.</p>



<p>Eğer S yukarıda bahsedilen deneyimi yaşadıktan sonra orada bir silah olduğunu düşünmeseydi, delirmiş olurdu. Olanları nasıl açıklayacaktı, “Pekala, bana göre tam olarak orada bir silah varmış gibi geliyor ama bunu kabul etmeyi reddediyorum” diyerek mi? Neden? O, “çünkü duyusal deneyimim korkumdan kaynaklanıyor” diyemez, çünkü bunu bilmiyor. Daha genel olarak, duyularının kanıtını kabul etmeyi neden reddettiğine dair herhangi bir neden gösteremez, çünkü koşula göre hiçbir bozucu unsur (defeater) yoktur. (Eğer bozucu unsuru varsa, o zaman PC onun gerekçeden yoksun olduğunu kabul eder, dolayısıyla burada PC’ye karşıt bir örnek yoktur). Bu durumda, görünürde hiçbir sebep olmadan, rastgele bir şekilde duyularına güvenmemeye karar verdiğini söylemesi gerekir.</p>



<p>Bu mantıksız gözüküyor. Bu yüzden, DP’nin yanlış olduğunu ve S’nin buzdolabında bir silah olduğuna inanması gerektiğini düşünüyorum.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Deneyim İnançtan Nasıl Farklılaşır?</h2>



<p>Birinci kısımda bahsettiğim üzere, eğer doğrudan korku kaynaklı bir <em>inancınız</em> varsa, bu inanç diğer inançların gerekçelendirilmesinde kullanılamaz. Bu yüzden, eğer korku yüzünden oluşan <em>duyusal deneyiminiz</em> varsa bu deneyiminizin de diğer inançları gerekçelendirmede kullanılamayacağını düşünebilirsiniz. Peki deneyimlerin inançlardan ne gibi bir farklılığı olabilir ki bu deneyim inançlarla gerekçelendirilebiliyor olsun?</p>



<p>Temel nokta: P’ye inanmayı gerekçelendirmek için iki şey yapılmalı: (a) kesinlikle gerekçelendirmenin yeterli bir <em>kaynağı</em> olmalı, (b) bu gerekçelendirme için herhangi bir <em>bozucu unsur</em> olmamalıdır.</p>



<p>Şimdi, belki de Siegel’in tablosu şuna benzer bir şeydir: hem inançlar hem de deneyimler potansiyel birer gerekçelendirme kaynaklarıdır. Örneğin; normal bir gözlemde, duyusal deneyimlerimiz yakın çevremize ait inançlarımızı gerekçelendirir. Ayrıca, çıkarım yaparken, inançlar diğer inançları gerekçelendirirler. Bununla birlikte, çıkarımda, başlangıç inancı (öncül) gerekçelendirilmemişse, bu sonuç inancı için gerekçelendirme sağlama kabiliyetini ortadan kaldırır. Benzer bir şekilde, gözlemde, başlangıç <em>deneyimi</em> bir şekilde mantıksız ya da başka bir şekilde kusurluysa, bunun normalde destekleyeceği inanca gerekçelendirme sağlama kabiliyetini ortadan kaldırdığını düşünebilirsiniz.</p>



<p>Benim görüşüme göre bunda yanlış olan şey, yalnızca deneyimlerin (özellikle de görünüşlerin) nihai bir gerekçelendirme kaynağı olduğudur. İnançlar bir gerekçelendirme kaynağı değiller. Yani, bir inancı, B’yi, başka bir inançtan, A’dan çıkarsadığınızda, A gerekçelendirmenin kaynağı değildir. Daha doğrusu, gerekçelendirmenin kaynağı, A’yı her ne gerekçelendirdiyse odur; çıkarım daha sonra sadece bu gerekçelendirmeyi öncülden sonuca <em>aktarır</em>. İşte bu yüzden, eğer A için özgün bir gerekçelendirme yoksa, B için de yoktur. Bu durumda sorun bir <em>bozucu unsur</em> olması değil, bir kaynak olmamasıdır.</p>



<p>Ancak deneyimler gerekçelendirmenin nihai kaynağı olduğundan, bir deneyim, içeriğiyle eşleşen inançları, bozucu unsurlar olmadığı sürece, varsayımsal olarak gerekçelendirir. Bozucu unsurlar da <em>öznenin</em> söz konusu inançtan şüphe duymak için sahip olduğu nedenler olmalıdır. Dolayısıyla, eğer öznenin bu deneyimin güvenilmez bir kaynağı olduğunu düşünmek için hiçbir nedeni bulunmuyorsa deneyimin güvenilmez kaynağı da bir bozucu unsur oluşturmaz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Bilgi</h2>



<p>Bununla birlikte, buzdolabı-silah vakasındaki öznenin buzdolabında bir silah olduğunu bilmediğine ve bu inancı için bir <em>güvencesi</em> olmadığına elbette katılıyorum. </p>



<p>Temel bilgi: “Güvence[1] (warrant)” epistemolojide öyle bir özellik olarak tanımlanır ki, doğru inançla birleştiğinde size bilgi verir. Yani, “güvence”nin anlamı şart koşarak, S, (i) P’ye inanıyorsa, (ii) P doğruysa ve (iii) P, S için güvence altına alınmıştır, P’yi bilir. </p>



<p>Ancak, öznenin neden buzdolabındaki silah hakkında bilgi sahibi olmadığını açıklamak için, öznenin inancı için gerekçeye sahip olduğunu inkâr etmemize gerek yoktur. Neredeyse her türlü güvence açıklamasında, özne gerekçeye sahip <em>olsa bile</em> güvenceden yoksundur. Örneğin; </p>



<ul>
<li>a) Özne gerçeği takip etmemektedir, çünkü orada bir silah olmasaydı, özne yine de orada bir silah “görecekti”. </li>



<li>b) Öznenin inanç oluşturma mekanizması (halüsinasyon içeren) güvenilir değildir.</li>



<li>c) Öznenin inancı, düzgün işleyen, hakikate yönelik bir yeti kullanılarak oluşturulmamıştır.</li>



<li>d) “Bu deneyim bir halüsinasyondur” gibi gerçek bir bozucu unsur* vardır.</li>
</ul>



<p>[*Buradaki bozucu unsur ifadesinin yukarıdakinden farklı bir kullanımı olduğuna dikkat edeniz. Bilginin yanlışlanabilirlik teorisinde bu sadece öyle bir doğru önerme olduğu anlamına gelir ki, eğer özne buna inanırsa, artık buzdolabında bir silah olduğuna inanışında haklı olmayacaktır.]</p>



<p>Bir “gerçek halüsinasyon” vakası hayal edebilirsiniz: bu, öznenin (belki de saplantılı korkusu yüzünden) bir silah halüsinasyonu gördüğü, ancak tesadüfen orada gerçekten bir silah olduğu bir durum olacaktır. Bu özne hala orada bir silah olduğunu <em>bilmemektedir</em>. Bunu, neredeyse tüm popüler güvence açıklamalarını kullanarak açıklayabiliriz, ancak yine de PC’ye göre öznenin orada bir silah olduğunu düşünmesinde <em>gerekçeli </em>olduğunu söyleyebiliriz.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>[1] Burada bahsedilen “warrant” sözcüğü aslında gerekçe olarak da kullanılabilir fakat ondan güvenilirlik açısından ondan biraz daha üsttedir, bu nedenle çevirirken gerekçeden ayırmak istedim. (ç.n.)</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Michael Huemer </strong>– “<a href="https://fakenous.substack.com/p/epistemological-asymmetries-between" target="_blank" rel="noopener" title="">Epistemological Asymmetrics Between Belief and Experience</a>”, (Erişim Tarihi: 27.08.2024)</p>



<p><strong>Çeviren:</strong> Emre Kahvecioğlu </p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Emir Arıcı</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/inanc-ve-deneyim-arasindaki-epistemik-asimetriler-michael-huemer/">İnanç ve Deneyim Arasındaki Epistemik Asimetriler – Michael Huemer</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Komplo Teorileri İnsanların Rasyonelliğini Nasıl Atlatır? – Jan&amp;Willem van Prooijen</title>
<link>https://trafikdernegi.com/komplo-teorileri-insanlarin-rasyonelligini-nasil-atlatir-jan-willem-van-prooijen</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/komplo-teorileri-insanlarin-rasyonelligini-nasil-atlatir-jan-willem-van-prooijen</guid>
<description><![CDATA[ Ünlü Hollywood aktörleri ve Demokrat siyasi elitlerden oluşan gizli bir grup (anlatılan hikâyeye göre) çeşitli yerlerde küçük çocukları rehin tutuyor. Bu zavallı çocukları şeytani ritüellere tabi tutuyor, onların kanlarını içiyor ve onlara cinsel tacizde bulunuyorlar. Bu şeytani grup üyeleri, kendi aralarında yeni çocuklar sipariş vermek ve sapkın arzularını tatmin etmek için kod olarak ‘Pizza’ sözcüğünü kullanıyorlar. Bu dikkat çekici (ve asılsız) iddialar, QAnon -eski ABD başkanı Donald Trump’ı destekleyen bir tarikat benzeri olan, aşırı sağcı grup- hareketiyle ilişkilendiriliyor. QAnon, siyasi muhalifleri genellikle tek bir kanıt parçası olmadan akla gelebilecek en korkunç suçlarla itham eden, uçuk komplo teorileri yaymasıyla biliniyor. Bu
The post Komplo Teorileri İnsanların Rasyonelliğini Nasıl Atlatır? – Jan-Willem van Prooijen first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/12/indir.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:15:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Komplo, Teorileri, İnsanların, Rasyonelliğini, Nasıl, Atlatır, –, Jan-Willem, van, Prooijen</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ünlü Hollywood aktörleri ve Demokrat siyasi elitlerden oluşan gizli bir grup (anlatılan hikâyeye göre) çeşitli yerlerde küçük çocukları rehin tutuyor. Bu zavallı çocukları şeytani ritüellere tabi tutuyor, onların kanlarını içiyor ve onlara cinsel tacizde bulunuyorlar. Bu şeytani grup üyeleri, kendi aralarında yeni çocuklar sipariş vermek ve sapkın arzularını tatmin etmek için kod olarak ‘Pizza’ sözcüğünü kullanıyorlar. Bu dikkat çekici (ve asılsız) iddialar, QAnon -eski ABD başkanı Donald Trump’ı destekleyen bir tarikat benzeri olan, aşırı sağcı grup- hareketiyle ilişkilendiriliyor. QAnon, siyasi muhalifleri genellikle tek bir kanıt parçası olmadan akla gelebilecek en korkunç suçlarla itham eden, uçuk komplo teorileri yaymasıyla biliniyor.</p>



<p>Bu tür fikirler ne kadar tuhaf görünse de, QAnon hareketinin toplum üzerindeki etkisi yadsınamaz. QAnon, 2017 yılında gizli hükûmet bilgilerine erişimi olduğunu iddia eden gizemli kişi ‘Q’nun çevrim içi paylaşımlarıyla başladı. QAnon, çevrim dışı dünyada hızla görünür hâle geldi. İlk olarak, ‘Q’ işaretleri Trump mitinglerinde düzenli olarak görünmeye başladı. Daha sonra, QAnon’un ve saçma iddialarının destekçisi olan Marjorie Taylor Greene, ABD Temsilciler Meclisi’ne seçildi. QAnon sonunda dünyaya yayıldı. Örnek vermek gerekirse, ben Hollanda’da yaşıyorum ve hareketin yüksek sesli destekçileri yakın zamanda burada bile ortaya çıktı. QAnon’un tehlikeleriyse oldukça aşikâr: destekçileri, 6 Ocak 2021’de Capitol Hill’e saldıran isyancıların arasındaydı.</p>



<p>Peki, bu tür kanıtsız komplo teorilerinin çekiciliğini ne açıklıyor? Klasik psikolojik açıklamalar olumsuz duygulara odaklanıyor: İnsanlar kaygılı, kontrolsüz veya belirsiz hissettiklerinde komplo anlatılarına daha duyarlı hâle gelmektedirler. Buna bağlı şekilde, komplo inançları toplumsal kriz durumlarında ivme <a href="https://journals.sagepub.com/doi/full/10.1177/1750698017701615">kazanır</a> ve yapısal baskı yaşayan gruplar arasında <a href="https://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/acp.3442">yaygındır</a>. Ancak yeni <a href="https://bpspsychub.onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/bjop.12522">araştırmalar</a>, komplo teorilerinin ilgi çekiciliğine sebep olanın yalnızca olumsuz duygular olmadığını öne sürüyor. İnsanlar komplo teorilerini eğlenceli de bulabilirler— ve öyle görünüyor ki insanlar onları ne kadar eğlenceli bulursa onlara inanmaları da o kadar muhtemel oluyor.</p>



<p>Komplo teorileri aslında korku filmleri veya dedektif romanları gibi kurgusal hikâyelerle birçok ortak özelliğe sahiptir. Bu kurgusal eserler gibi, komplo teorileri de genellikle cesur bir kahraman ve bir grup kötü karakter içeren bir hikâye kurgusuna sahiptir (örneğin, Trump’ın şeytani Demokratların bir komplosuyla mücadele etmesi). Ortada iyi ve kötünün klasik bir mücadelesi vardır; bu mücadelede masum kurbanlar (örneğin, masumiyetin arketipi olan küçük çocuklar) ve vicdan sahibi olmayan, sapkın hedeflerini gerçekleştirmek için hiçbir şeyden çekinmeyen failler yer alır. Komplo teorileri bu nedenle gerilimi tetiklemek için büyük bir potansiyele sahiptir. Birçok başarılı film güçlü bir komployu konu alır. James Bond sık sık dünyayı tehdit eden sinsi bir komployla mücadele eder. Kötü niyetli ve gizemli komplolar <em>The Matrix</em> (1999), <em>The Net</em> (1995), <em>The Truman Show</em> (1998) ve diğer birçok filmde de görülür.</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Komplo teorilerinin tetiklediği yoğun duygular, insanların bu teoriler hakkında mantıklı düşünme yetilerini baskılayabilir.</pre>



<p>Öyleyse birçok insanın komplo teorilerini eğlenceli, ilginç ve heyecan verici bulması akla yatmaktadır. Eğlenceli niteliklerinin anahtarı muhtemelen kendi başına olumsuz duygular değil, daha ziyade <em>yoğun</em> duygusal deneyimlerdir. Aslında, insanların kaygı gibi duyguları her zaman olumsuz olarak deneyimledikleri yönündeki yaygın varsayım biraz basite indirgeme olabilir. Yine <a href="https://aeon.co/essays/fear-not-horror-movies-build-community-and-emotional-resilience">korku filmleriyle</a> bir karşılaştırma yapalım. İnsanlar korku filmi izlerken genellikle kaygı hissederler, ancak bu, filmin izlenmesinin olumsuz bir deneyim olduğu anlamına gelmez. Gerçekte, insanlar korku filmleri izlemek için para öderler ve film onları yeterince korkutmazsa sinemadan hayal kırıklığına uğramış bir şekilde ayrılabilirler. İnsanların bu tür filmleri eğlenceli bulmasının geçerli sebeplerinden biri, [bu filmlerin] yoğun duygular uyandırmasıdır. Bu duygular can sıkıntısından uzaklaştırabilir ve insanların daha canlı hissetmesini sağlayabilir. Aynı şekilde, komplo teorileri de kaygıyı içeren yoğun duygusal deneyimlere neden olabilir, ancak aynı zamanda kişide büyülenme ve benzersiz ve gerçekten önemli bir şey keşfedildiği <a href="https://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/ejsp.2265">hissini</a> de uyandırabilir.</p>



<p>Komplo teorilerinin eğlenceli özelliklerinin onlara olan inancı teşvik etmesinin nedeni ne olabilir? Cevabın bir kısmı psikologların akıcılık (fluency) olarak adlandırdığı bir nitelikte yatıyor. İlginç ve dikkat çekici bilgiler, sıkıcı bilgilerden (örneğin, politikacıların çoğu günlerde ofislerinde yeni yasalar üzerinde çalıştıklarını ortaya çıkaran, gerçekçi ancak pek de heyecan verici olmayan bilgiler) zihinsel olarak daha kolay işlenir. İşleme kolaylığı ya da akıcılığın, doğruluk yargılarını teşvik ettiği bulunmuştur. Bu akıcılık kısa yolu (heuristic) muhtemelen, günlük hayatta “doğru gibi hissettiren” bilgilerin sıklıkla doğru olması nedeniyle <a href="https://www.annualreviews.org/doi/10.1146/annurev-psych-010419-050807">vardır</a> (örneğin, kuşlar uçar; balıklar yüzer). Ancak [bunun] yan etkisi şudur ki, yanlış bilgi kolayca işlenebildiğinde insanlar bu bilginin doğru olduğu sonucuna daha kolay varırlar.</p>



<p>Ek olarak, komplo teorilerinin tetiklediği yoğun duygular, insanların bunlar hakkında rasyonel düşünme kapasitelerini bastırabilir. Duygular, insan zihninde ani yargılar üreten bir sistemin parçasıdır; oysa komplo teorilerine karşı şüphecilik için daha yavaş ve daha analitik bir düşünme şekli <a href="https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0010027714001632">gerekir</a>. Akıcılık ve rasyonalitenin bastırılmasının birleşimi, eğlenceli bir komplo teorisinde doğruluk olduğuna dair bir inanca teşvik edebilir.</p>



<p>Komplo teorilerine olan inançta eğlencenin rolünü araştırmak için, eski öğrencilerim Joline Ligthart, Sabine Rosema ve Yang Xu ile yakın zamanda bir dizi çalışma yürüttüm. Bu çalışmalardan ikisinde katılımcılar, Paris’teki Notre-Dame katedralindeki yangın veya cinsel suçlardan sabıkalı, varlıklı bir adam olan Jeffrey Epstein’ın ölümü hakkında deneyciler tarafından oluşturulmuş blog yazıları okudular. Bazı katılımcılar, bu olayların ana akım açıklamalarını sunan bir blog yazısı okudu (örneğin, Notre-Dame yangını trajik bir kazaydı; Epstein hapishane hücresinde intihar etti). Diğer katılımcılar ise bir komplo teorisini destekleyen yazılar okudular (örneğin, Notre-Dame kasten ateşe verildi; Epstein güçlü insanlar tarafından öldürüldü). Ardından katılımcılar, makaleyi ne kadar eğlenceli bulduklarını değerlendirerek anlatıyı “eğlenceli”, “heyecan verici”, “sıkıcı” ve “dikkat çekici” gibi sıfatlarla puanladılar. Ayrıca, bu olaylarla ilgili komplo teorilerine ne derece inandıklarını da belirttiler.</p>



<p>Katılımcılar açıkça komplo teorisini destekleyen blog yazılarını daha eğlenceli olarak değerlendirme eğilimindeydi. Eğlence değerlendirmeleri, duyguların olumsuzluğu veya olumluluğundan çok, kendi bildirdikleri duygusal deneyimlerinin yoğunluğuyla daha fazla ilişkilendirildi. Daha da önemlisi, komplo teorisini destekleyen yazılar, daha güçlü komplo inançlarını ortaya çıkardı ve bu etkinin, yazının eğlenceli nitelikleri tarafından desteklendiği görüldü.</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Komplo teorileri, heyecan arayanların ihtiyaç duyduğu türden bir heyecan sağlayabilir.</pre>



<p>Başka bir çalışma, insanların eğlenceli anlatılarda komploların söz konusu olmasını daha çok beklediklerini öne sürdü. Katılımcılar kurgusal bir ülkedeki seçim hakkında yazılar okudular, ancak bu sefer anlatı olası komplolara dair referanslar içermiyordu. Bunun yerine, bazı katılımcılar dikkat çekici, duygusal içerikli bir anlatı okurken (örneğin, “Herkes son dakikaya kadar nefesini tutuyor, çünkü kimin kazanacağı son derece tahmin edilemez ve heyecan verici”), diğer katılımcılar ise sıkıcı olacak şekilde tasarlanmış, nesnel bir dil kullanan bir anlatı okudular (örneğin, “Kamuoyu yoklamalarına dayanarak seçim sürecinin sonucunun ne olacağını belirlemek zor”). Ortalamada, heyecan verici metni okuyan katılımcılar, seçimin hileli olmasını, sıkıcı metni okuyanlara göre daha olası buldular.</p>



<p>Bazı anlatılar diğerlerinden açıkça daha eğlenceli olsa da insanların bu tür eğlenceleri arzulama derecelerinin farklı olduğu da bir gerçektir; bu fark ise komplo teorilerine olan yatkınlık açısından önemli olabilir. Bu nedenle, son bir dizi çalışmada, kişinin yeni ve heyecan verici deneyimlere dair arzusunu ifade eden bir kişilik özelliği olan “heyecan arayışı”nın rolünü inceledik. Bu bakımdan, insanların heyecan arayışı ne kadar yüksekse komplo teorileri gibi eğlenceli hikâyeleri de o kadar cazip bulmaları beklenir. Heyecan arayışı eğilimlerinin hem organizasyonlar bağlamında (örneğin, yöneticilerinin çalışanlara zarar vermek için komplo kurduğuna dair inançlar) hem de daha geniş anlamda (örneğin, Ay’a inişin bir aldatmaca olduğuna dair inanç) artan komplo inançlarıyla ilişkili olduğunu bulduk. Öyle görünüyor ki komplo teorileri, heyecan arayışında olanların aradıkları heyecanın bir kısmını temin edebiliyor.</p>



<p>Eğlencenin komplo teorilerine inanma konusunda bir faktör olduğuna dair kanıtlar, bazı önemli imalara sahiptir. İlk olarak, komplo teorilerinin gösterişli kurguları muhtemelen bu teorilerin çekiciliğine katkıda bulunmakta ve insanların gerçeği kurgudan ayırt etme yeteneklerini azaltmaktadır. Öyle ki, bazı komplo inançları, doğrudan kurgu eserlerden ilham almıştır: Bazı insanlar, Dan Brown’un çok satan romanı Da Vinci Şifresi’nde (2003) anlatılan komplo teorisine gerçekten <a href="https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0191886911003849">inanmaktadır</a>. İkinci olarak, eğlencenin rolü, medyanın siyasi veya toplumsal meseleleri aşırı derecede sansasyonelleştirdiğinde doğabilecek riskleri vurgulamaktadır. Haberleri daha eğlenceli hâle getirme çabalarının ticari faydaları olsa da bunun aynı zamanda birçok kişinin gölgelerde düşmanca komploların döndüğüne dair varsayımlarını tetiklemesi de mümkündür.</p>



<p>Daha genel olarak, bu bulgular, kriz zamanlarında yanlış bilgileri düzeltmeye ve kaygı duygularını azaltmaya çalışmanın komplo teorileriyle mücadele etmek için yeterli olmayabileceğinin altını çiziyor. Ayrıca ebeveynler, öğretmenler ve medyanın, insanların sıklıkla karşılaştığı eğlenceli hikâyelerin gerçeği yansıtmadığını kabul etmesi ve bu fikre önayak olması önemlidir; çünkü çoğu zaman hakikat oldukça sıkıcı olabilmektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Jan-Willem van Prooijen – “</strong><a href="https://psyche.co/ideas/how-conspiracy-theories-bypass-peoples-rationality" target="_blank" rel="noopener" title="">How conspiracy theories bypass people’s rationality</a>“, (Erişim Tarihi: 25.11.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Melek Mesci</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Gökdeniz Tosun</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/komplo-teorileri-insanlarin-rasyonelligini-nasil-atlatir-jan-willem-van-prooijen/">Komplo Teorileri İnsanların Rasyonelliğini Nasıl Atlatır? – Jan-Willem van Prooijen</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>9 Durak: Niçin Anlaşamayız? – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/9-durak-nicin-anlasamayiz-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/9-durak-nicin-anlasamayiz-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ İnsanlar niçin anlaşamaz? Bilhassa aynı alanda uzman olduğunu düşündüğümüz insanların belirli bir ciddiyet ve önemdeki konularda anlaşamamaları bir hayli ilginç bir fenomen. Bu çağdaş epistemolojide “anlaşmazlığın epistemolojisi” başlığı altında bir süredir inceleniyor. İnsanların anlaşamamalarının bazı sebepleri çoğunlukla iletişim becerisi, örtük yanlış varsayımlar, kullanılan dilin muğlaklığı, ideolojik motivasyon, bilişsel çarpıtmalar gibi sebeplerden kaynaklanır. Bunların bazıları sahte problem bazıları mantıksal safsata bazıları ise epistemik erdem kusuru başlığı altında incelenir. Biz burada ilk elden dikkat çeken 9 sebebe işaret edeceğiz.  1. Kendi Tanımını Dayatmak Bazen taraflardan biri literatüre ve alandaki uzmanlıklara başvuru yapmaksızın kavramlara kendi yüklediği tanımlardan yola çıkarak tartışmaya girer. Örneğin “inanç”
The post 9 Durak: Niçin Anlaşamayız? – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/padlock-172770_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:15:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Durak:, Niçin, Anlaşamayız, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlar niçin anlaşamaz? Bilhassa aynı alanda uzman olduğunu düşündüğümüz insanların belirli bir ciddiyet ve önemdeki konularda anlaşamamaları bir hayli ilginç bir fenomen. Bu çağdaş epistemolojide “anlaşmazlığın epistemolojisi” başlığı altında bir süredir inceleniyor.</p>



<p>İnsanların anlaşamamalarının bazı sebepleri çoğunlukla iletişim becerisi, örtük yanlış varsayımlar, kullanılan dilin muğlaklığı, ideolojik motivasyon, bilişsel çarpıtmalar gibi sebeplerden kaynaklanır. Bunların bazıları sahte problem bazıları mantıksal safsata bazıları ise epistemik erdem kusuru başlığı altında incelenir. Biz burada ilk elden dikkat çeken 9 sebebe işaret edeceğiz. </p>



<h2 class="wp-block-heading">1. Kendi Tanımını Dayatmak</h2>



<p>Bazen taraflardan biri literatüre ve alandaki uzmanlıklara başvuru yapmaksızın kavramlara kendi yüklediği tanımlardan yola çıkarak tartışmaya girer. Örneğin “inanç” ifadesine “kanıtlara rağmen kabul edilen, bilginin zıttı olan, gelişigüzel kabul edilen, olgulardan bağımsız olan, rasyonellikle gerilim içinde olan” gibi kendi dilediğiniz işlevleri yüklerseniz muhtemelen bu tanım yalnızca sizi tatmin edecek bir tartışmaya kapı açar. Çünkü “inanç” ifadesinin farklı tanımları olabileceğini ve tartıştığımız kişinin farklı bağlamlardaki tanımlara dayalı olarak argüman sunabileceğini görmemiz gerekir. Şayet kişi, kendi tanımının doğru tanım olduğu konusunda dayatmacı davranıyorsa, muhtemelen anlaşmazlık devam edecektir (“inanç” yerine “metafizik”, “bilim”, “akıl” veya “Tanrı” örneklerini de düşünebilirsiniz).</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Kavramların Yanlış Kullanımı</h2>



<p>İnsanlar tartışma içine girdiklerinde ne yazık ki kavramları yanlış kullanabilmektedir. Bu da anlaşmazlığın ortaya çıkması için uygun bir zemin yaratıldığı anlamında gelir. Örneğin “kıskanmak mavi renkli midir?” türünden bir soru “kıskanma”yı yanlış bir bağlama ve kullanıma sokmaktadır. “Kuantum” veya “enerji” ifadesini spiritüel gerçeklik, düşünce gücüyle tedavi vb anlamlarda kullanan bir tarafın bulunduğu tartışmada muhtemelen anlaşmazlık sonlanmayacaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Sorulan Sorunun Anlamsızlığı</h2>



<p>İnsanlar bazen anlamsız sorular sordukları için anlaşamazlar. Heidegger felsefesindeki bir noktaya parmak basarak “Zaman varlığın ufku mudur?” türünden bir soru sormanın, anlaşma kriterlerine açık olduğunu düşünmek pek makul değildir. Taraflar ne türden güçlü bir yanıt vermelidir ki, gerçekten birbirlerinin aynı doğruluk değeri aldığını düşündükleri bir yanıt konusunda hemfikir olduklarını düşünsünler? Aynı şey “Hiç sürekli hiçer mi?” şeklindeki bir soru içinde geçerli. Bu soru anlamsızdır, anlamsız sorular söz konusu olduğunda tarafların epistemik pozisyonlarının doğruluk değerlerini göremeyiz ve anlaşmazlık devam eder. </p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Her Zaman İçin Bir Taraf Haklı Olmak Zorunda Değil </h2>



<p>İnsanlar genellikle her tartışmada en az bir tarafından haklı olması gerektiğini düşünür. Hatta bu o kadar açık ve verili bir varsayımdır ki, bir süre sonra hangi tarafın “kazanacağını” izlemeye koyuluruz. Fakat bir tartışmanın, her zaman için “bir kazananı” olmak zorunda değildir. Örneğin “suç işleyen birinin çocuğunu mu yoksa eşini mi öldürmemiz gerekir?” gibi bir tartışmada muhtemelen iki tarafta haklı değildir; çünkü suç işleyen kişilerin eşlerini veya çocuklarını öldürmememiz gerektiğini bilirizi ve bunu yapmayız. Aynı şekilde “x değerine hakaret eden bir kişinin kolunun mu yoksa kafasının mı kesileceği” konusundaki bir tartışmada da <em>haklı bir taraf yoktur</em>; çünkü ifade özgürlüğünü kullanmanın uzuvlarımızı kaybetmekle sonuçlanmasını onaylamayız. </p>



<h2 class="wp-block-heading">5. Bazen Farklı Düzeylerde De Olsa İki Taraf da Haklıdır</h2>



<p>Bilhassa sosyal bilimler söz konusu olduğunda tek bir sonucun tek bir nedeni olduğu varsayımının hiç de sağlıklı bir varsayım olmadığını görürüz. Örneğin X partisinin seçimleri kaybetmesi hem kutuplaşma hem de enflasyon sebebiyle, ve hatta aynı anda etkili olan başka faktörlerin de etkisiyle gerçekleşmiş olabilir. Bu durumda, X partisinin seçimleri kaybetmesinde aynı anda etkili olan faktörlerin herhangi birine işaret eden her taraf muhtemelen haklıdır. Şayet enflasyon, kutuplaşmadan daha belirleyici bir faktör olmuşsa tartışmayı, “Hangi faktör daha etkili olmuştur?” şeklinde sormak gerekir. “Daha az etki etmek ile hiç etki etmemek aynı şey değildir”. Demokrasi, sanat, felsefenin doğası vb birçok tartışmada çoklu faktörleri veya <em>birden çok doğru pozisyon olabileceğini </em>görmezden gelip “ya x ya da y” şeklinde düşünmemiz hiç bitmeyen bir anlaşmazlığa sebep olabilir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">6. İnanç Kümemize Aşırı Bağlılık</h2>



<p>İnsanlar mevcut arka plan bilgileri ve inanç kümelerine, olması gereken çok daha yüksek epistemik bağlılık sergilerse bu karşı tarafı dinlememeye, hatta bu epistemik bağlılığa tehdit olarak gördüğü şeye karşı “şiddete başvurmaya” dek uzanabilir. Fakat insanlar inanç dünyalarındaki unsurların birbiriyle uyuşmasını ister, şayet karşı tarafın iddiası doğru görünmesine rağmen bizim inanç kümemizin unsurlarıyla uyuşmaz veya gerilim içine girerse, karşı tarafın iddiasını reddetmeyi seçeriz. Böylesi bir süreç epistemik olduğu kadar epistemik-olmayan süreçlerin de etkisiyle gerçekleşebilir. Söz konusu epistemik bağlılığım küçüklüğümden beri içinde bulunduğum dünya görüşü ile ilgiliyse, sevdiğim insanları da kapsıyorsa, değerli deneyimlerle birlikte ortaya çıktıysa yani bir dizi güçlü psikolojik etkenler “direnmem” gerektiğini ve anlaşmazlığı sürdürmenin doğru olacağını hissettirebilir. İki farklı dini cemaatten veya iki farklı politik fraksiyondan tartışmaya katılan insanlar yıllarını, hatta tüm yaşamlarını verdikleri bir kimlik taşıyarak girdikleri tartışmada kitle sinyalleme, kabileye bağlılık gösterme, batık maliyet safsatası vb birçok sebepten ötürü anlaşmazlığı sürdürmeye mecbur olduğunu düşünebilir veya anlaşmaya direnebilir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">7. Anlaşmazlığı Bilerek Sürdürmek</h2>



<p>Fikrimizi değiştirdiğimizi beyan etmenin riskli olabileceğini düşündüğümüz meselelerde (iş hayatı, kişisel husumet, dini/politik sebepler vb) anlaşmazlığı devam ettirmek, hatta tırmandırmak daha daha çekici gelebilir. Tarafları izleyen ideal bir rasyonel gözlemci olsaydı, taraflardan birinin açıkça yanıldığını artık kabul etmesi gerektiğini ve anlaşmazlığı sürdürmesinin anlamsız olduğunu ona söylemesi gerekirdi. Bazı anlaşmazlıklarda kendinizi bu ideal gözlemci gibi hissediyorsanız, muhtemelen taraflardan biri anlaşmazlığı bilerek sürdürüyordur. Diğer yandan insanların bazen kişisel menfaatlerinden ötürü bilerek anlaşmazlık çıkardığını ve anlaşmazlığı sürdürülebilir kılmaya çalıştığını da unutmamak gerekir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">8. Mantıksal Safsalalar</h2>



<p>Elbette farklı türden safsatalara başvurmanın anlaşmazlığı sürdürülebilir kılma özelliği vardır (Bunun en güzel örneği sürekli ad hoc yaparak savunduğu kuramı kurtarmaya çalışmak olsa gerek). İnsanlar bazen bilerek bazen ise farkında olmadan yanlış akıl yürütmelere başvurmaktadır. Şayet başvurulan safsata açıkça ortaya konursa, anlaşmazlığın şiddetinin azalmasını beklememiz gerekir. Ancak bir safsataya çok sık düşenler, başka safsatalara da düşmeye eğilimli olabiliyor. Var olan anlaşmazlık manzarası safsata tespiti ve safsata tanıtımıyla dolu olabilir.  </p>



<h2 class="wp-block-heading">9. Yanlış Kişiyle Tartışmak</h2>



<p>Anlaşmazlığın devam etmesinin en belirleyici sebeplerinden biri, taraflardan birinin aslında tartışmaya girmemesi gereken kişi olarak tartışmanın tarafı olmasıyla ilgilidir. Çünkü her epistemik tartışma, belirli bir epistemik zemin gerektirir; önermesel içeriği olan her ifade belirli bir epistemik kavrayış düzeyine ihtiyaç duyar. Şayet karşınızdaki kişi tartıştığınız meseleyi yeterince kavrayamıyor ve nüanslı düşünemiyorsa, muhtemelen anlaşmazlık son bulmayacaktır. Bunu bazen kendi yetkinlik alanları dışındaki meselelerde tartışmaya giren bilim insanları ile din adamları örneklerinde de çok sık görmek mümkün. X konusunda (jeoloji veya hadis usulü) epistemik otorite olmak Y, Z veya diğer alanlarda epistemik otorite olmak anlamına gelmez. Aynı tartışma başlığını aynı pozisyonlardan farklı bir kişi ile ele aldığımızda anlaşmazlığın sonlandığını görmek mümkün olabiliyor. </p>



<p>Herkesin düşünce ve ifade özgürlüğü vardır. Tartışma içine girmek kimi zamanlar yıkıcı etkileri olsa da epey yapıcı sonuçları da beraberinde getirebilir. Fakat mevcut anlaşmazlıklarımızın bir kısmı yanlış kişilerle tartışma içerisinde girmemizden kaynaklanıyor olabilir (Felsefe hakkında hiçbir birikimi ve kavrayışı olmayan biriyle özgür iradenin doğası veya Tanrı’nın varlığını tartışmamak -bir derste olmadığınızı varsayıyorum- iyi bir strateji olmayabilir).</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<p>İnsanların anlaşmazlık içerisinde olmasının hem epistemik hem de epistemik-olmayan sebepleri olabileceğini düşünmek akla yatkındır. Fakat daha spesifik olarak “epistemik akran anlaşmazlığı” (epistemic peer disagreement) birçok açıdan yanıtın bu kadar açık olamayacağı bir mesele: Her iki tarafından da benzer bilgi birikimi, zeka seviyesi ve kavrayış yetkinliliğine sahip olduğunu; hatta bunun farkında olarak da birbirini takdir ettiklerini ama yine de anlaşmazlık içinde olduklarını sık sık görürüz. Epistemik akranlar niçin anlaşmazlığı düşer ve şayet benzer epistemik araç, kaynak ve yetkinlikleri varsa anlaşmazlık karşısında ne yapmaları gerekir? Bu soruyu merak edenler şu içeriği okuyabilir: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/anlasmazligin-epistemolojisi-jonathan-matheson/" target="_blank" rel="noopener" title="">Anlaşmazlığın Epistemolojisi – Jonathan Matheson</a></p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/9-durak-nicin-anlasamayiz-taner-beyter/">9 Durak: Niçin Anlaşamayız? – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yalnızca İnsanlar Mı Hissedebilir Yoksa Hayvanların Da Hisleri Var Mıdır? – Michael Jawer</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yalnizca-insanlar-mi-hissedebilir-yoksa-hayvanlarin-da-hisleri-var-midir-michael-jawer</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yalnizca-insanlar-mi-hissedebilir-yoksa-hayvanlarin-da-hisleri-var-midir-michael-jawer</guid>
<description><![CDATA[ Konuşma dili söz konusu olduğunda “ruh” (hissiyat/soul) kelimesi her dildedir. Bazen “ne ruhsuz bir şirket” deriz veya bazen “takımın kalbi, ruhu” olarak tanımlarız bir sporcuyu. Ruhu olan bir müzik bizi tümüyle sarar. Sevdiğimiz kişiyi hem bedeni hem ruhu ile arzularız. Bu örneklerde “ruh”, derin duygulara ve temel değerlere işaret eder. Sinirbilimci Antonio Damasio, ses getiren kitabı Descartes’ Error‘da (1994) “Duygular, binlerce yıldan beridir insanların … ruh veya tin olarak adlandırdıkları şeyin temelini oluşturur” diyor. Günümüzde yapılan çalışmalar, insan dışı pek çok varlığın da hissettiğini göstermektedir. Filler kederli olabilir, yunuslar ve balinalar mutluluk veya buna benzer bir şeyle ilgili belirti gösterir.
The post Yalnızca İnsanlar Mı Hissedebilir Yoksa Hayvanların Da Hisleri Var Mıdır? – Michael Jawer first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/25971559900_c3028fa664_k.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yalnızca, İnsanlar, Mı, Hissedebilir, Yoksa, Hayvanların, Hisleri, Var, Mıdır, –, Michael, Jawer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Konuşma dili söz konusu olduğunda “ruh” (hissiyat/soul) kelimesi her dildedir. Bazen “ne ruhsuz bir şirket” deriz veya bazen “takımın kalbi, ruhu” olarak tanımlarız bir sporcuyu. Ruhu olan bir müzik bizi tümüyle sarar. Sevdiğimiz kişiyi hem bedeni hem ruhu ile arzularız. Bu örneklerde “ruh”, derin duygulara ve temel değerlere işaret eder. Sinirbilimci Antonio Damasio, ses getiren kitabı <em>Descartes’ Error</em>‘da (1994) “Duygular, binlerce yıldan beridir insanların … ruh veya tin olarak adlandırdıkları şeyin temelini oluşturur” diyor.</p>



<p>Günümüzde yapılan çalışmalar, insan dışı pek çok varlığın da hissettiğini göstermektedir. Filler kederli olabilir, yunuslar ve balinalar mutluluk veya buna benzer bir şeyle ilgili belirti gösterir. Papağanlar huysuz davranabilir, domuzlar ve inekler dehşete kapılabilir, tavuklar üzülebilir, maymunlar görünürde utanabilir. Sıçanların diğer türdeşleri üzerinde deney yapıldığını gördüklerinde tedirginlik gösterdikleri saptanmıştır. Ayrıca kapana kısılmış bir laboratuvar sıçanı ile bir parça çikolata seçenekleri arasındaki kaldıklarında, çikolatadan evvel kafesteki sıçanı serbest bırakacakları gözlemlenmiştir. Hatta öyle ki sıçanların gıdıklanmaktan zevk aldıklarına dair bile <a href="https://science.sciencemag.org/content/308/5718/62" target="_blank" rel="noopener" title="">kanıtlar </a>mevcuttur.</p>



<p>Tüm bu söylediklerimiz evcil hayvanları olanlar veya hayvanları uzun üzere gözlemleme şansı olmuş insanlar için hiç de sürpriz değildir. Bugün bilim, Charles Darwin’in<em> The Expression of the Emotions in Man and Animals </em>(1872) adlı <a href="https://darwin-online.org.uk/content/frameset?pageseq=1&itemID=F1142&viewtype=text" target="_blank" rel="noopener" title="">kitabında </a>ulaştığı sonucu tekrar keşfediyor: insanlar ve diğer türler arasında duyguları hissetme ve ifade etme kapasitelerindeki farklılıklar, türden ziyade derece farklılıklarıdır. İnsanlar ve diğer türler arasında duyguları hissetme ve duyguları ifade etme kapasiteleri bakımından görülen farklılıklar, türsel bir farklılıktan ziyade derece/seviye farklılıklarıdır. Yani diyeceğimiz o ki, hayvanların hayvanların kişilikleri (öznel yaşamları) olduğunu kabul etmek ve yalnızca öylece yaşamakla kalmayıp bir hayatları da olduğunu göz önüne almak gerekir artık. </p>



<p>Hatta öyle ki diğer canlıların, bilincin temel formunu vakıf oldukları için hisler konusunda insanlardan daha yüksek farkındalığa sahip olduğu bile iddia edilebilir. Onlar hem kendilerinin hem de çevrelerinin farkındadırlar fakat insan bilincini karakterize eden refleksif düşünme ve tefekkür etme gibi komplekslilikler sergilemezler. Deyim yerindeyse kemiğe yakındırlar. <em>When Elephants Weep</em> (1995) adlı kitabın yazarı Jeffrey Masson, “insan duygularının görünüşteki donukluğu ve erişilmezliği” ile kıyaslandığında hayvanların “el değmemiş saflık ve berraklıkta” duygulara sahip olduğunu belirtmiştir. Diğer yandan, insanların hayvanlar aleminde bulunan tüm duyguları deneyimleyemeyebileceğini de ıskalamamak gerekir. Humane Society’de görevli olan etolog Jonathan Balcombe’un da <a href="https://www.researchgate.net/publication/248336349_Animal_pleasure_and_its_moral_significance" target="_blank" rel="noopener" title="">söylediği gibi</a>: “Farklı yaşam koşulları ve duyusal yetenekleri göz önüne alındığında diğer türler bizim yaşamadığımız duygusal deneyimleri yaşıyor olabilir.”</p>



<p>Duyarlı olma (yani bir organizmanın hissetme kapasitesi) canlı olmanın temelidir. Şayet insanda ruh diye bir şey varsa bu ruh bilinçli olmaktan çok hissiyat ile ilgili olmalı. Biz insan olarak, akıldan çok tutku aracılığıyla motive ediliriz- güzel şeyler veya korkunç şeyler fark etmez bizi harekete geçiren şey derinden hissettiklerimizdir. Merhum psikanalist Alexander Lowen, <em>Pleasure: A Creative Approach to Life</em> (1970) adlı kitabında işaret ettiğimiz bu noktalar üzerine kafa yormuş ve “insan ruhu, onun bedenindedir; insan tam da bu bedeni dolayımıyla yaşamın ve doğanın bir parçasıdır … Şayet bedenlerimizle özdeşleşmişsek o halde ruhlarımız da vardır demektir; çünkü biz bedenlerimiz aracılığıyla tüm yaratılışla bütünleşiriz.” demiştir. Hayatta olduğumuz ve dolayısıyla da hissettiğimiz müddetçe birbirimize ve doğal dünyaya bağlı; onun bir parçasıyızdır. Biz, tek kelime ile, can yani ruh verilmişizdir. </p>



<p>Hayvanlar arasında muazzam “<em><strong>ruhu olma</strong></em>” örnekleri vardır. Bir keresinde Etolog Adriaan Kortlandt, Kongo’da vahşi bir şempanzenin “hoş bir dün batımını değişen renkleriyle birlikte 15 dakika boyunca izlediğini” ve bu yüzden de akşam yemeğinden feragat ettiğini gözlemlemiştir. Yine başka diyarlardan bir örnek, aynı aileye veya gruba mensup Afrika filleri, belirli bir ayrılığın ardından buluştuklarında gürültülü bir koro halinde kükreyerek, kulaklarını çırparak ve daireler çizerek birbirlerini selamlarlar.</p>



<p>İnternet sayesinde, bir maymunun bir kargayı kurtarmasından tutun da bir gorilin çitlerle örülü kafesine düşen 3 yaşındaki bir çocuğu koruma altına almasına kadar uzanan, hayvanların merhametini gösteren farklı örneklere sürekli bir şekilde erişebiliyoruz. Dikkat çekici bir hayvan hissiyatı vakası, balıkçılar tarafından kullanılan naylon halatlara dolanmış haldeki dişi bir kambur balinanın 2005 yılında Kaliforniya açıklarında bulunmasıyla gün yüzünü çıktı. <em>The Age of Empathy: Nature’s Lessons for a Kinder Society</em> (2009) adlı kitabında Frans de Waal’ın dile döktüğü gibi: “Halatlar balinayı adeta boğuyor ve vücudunda kesikler yaratıyordu. Balinayı kurtarmanın tek yolu denize dalıp halatları kesmekti. Hayvanın kuyruğunun ne kadar güçlü olduğu göz önüne alınırsa, dalgıçların oldukça riskli olan bu iş için bir saat kadar uğraşmasına şaşmamalı. “Ancak en güzeli, balinanın kurtulduğunda özgür olduğunu hissettiği andı. Hemencecik orayı terk etmektense bir süre etrafta dolaştı, o büyük gövdesiyle geniş çeperli daireler çizerek yüzdü ve kendisini kurtaran her bir dalgıca doğru ayrı ayrı yakınlaştı ve burnuyla dokundu, sonra diğer dalgıca yaklaştı ve aynısını ona yaptı, her birine yaptı bunu.” </p>



<p>Oyunlar oynayan, minnettarlıklarını ifade eden, doğayı seyre dalan, bir canlıyı kurmaya çalışan, aile üyelerinin veya yakın arkadaşlarının kaybına kederli tepkiler veren hayvan tümü de, benim nazarımda, bağlılığın yönlerini gösterirler. Bu tür bir bağlılık maneviyatın da kökenidir; hissetme ve duygularını ifade etme kapasitesidir. </p>



<p>Son olarak ise, ruh dediğimiz şey ortak duygular/hissiyatlar meselesidir. Belirli bir türün bir-aradalık (veya birliktelik) hissiyatı yeteneği ne kadar güçlüyse, o türün o kadar fazla <em><strong>ruhluluk</strong></em> sergilediği söylenebilir. Manzarayı bu açıdan görebilmek, insanlığın canlılar alemindeki konumunu daha iyi kavrayamaya doğru mesafe kat etmede ve giderek küçülen, huzursuz ve kırılgan olan gezegendeki diğer hissedebilen varlıklarla ortak mirasımızın değerini bilmede önemli bir adım atmak anlamına geliyor. </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Michael Jawer </strong>– “<a href="https://aeon.co/ideas/do-only-humans-have-souls-or-do-animals-have-them-too?utm_content=bufferf1ccf&utm_medium=social&utm_source=facebook.com&utm_campaign=buffer" target="_blank" rel="noopener" title="">Do only humans have souls, or do animals possess them too?</a>“, (Erişim Tarihi: 23.11.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Taner Beyter</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yalnizca-insanlar-mi-hissedebilir-yoksa-hayvanlarin-da-hisleri-var-midir-michael-jawer/">Yalnızca İnsanlar Mı Hissedebilir Yoksa Hayvanların Da Hisleri Var Mıdır? – Michael Jawer</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gerçekler Hakkında Derin Anlaşmazlıklar İçin Orta Yol Yoktur – Klemens Kappel </title>
<link>https://trafikdernegi.com/gercekler-hakkinda-derin-anlasmazliklar-icin-orta-yol-yoktur-klemens-kappel</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gercekler-hakkinda-derin-anlasmazliklar-icin-orta-yol-yoktur-klemens-kappel</guid>
<description><![CDATA[ Basit bir anlaşmazlık durumuna birinin nasıl tepki vermesi gerektiğini düşünün. Frank bahçede bir kuş görür ve bunun bir ispinoz olduğunu düşünür. Yanında duran Gita da aynı kuşu görür, fakat o gördüğü kuşun serçe olduğuna emindir. Burada Frank ve Gita’dan nasıl bir tepki beklemeliyiz? Frank’ın cevabı “Ben gördüm o bir ispinozdu, yani yanılıyor olmalısın.” olsaydı bu onun adına mantıksızca inatçı ve rahatsız edici bir cevap olurdu. (Aynı şey Gita için de geçerli elbette.) Bunun yerine, bu durumda her ikisi de yargıları konusunda şüpheye düşmelidir. Bir anlaşmazlığa bu şekilde uzlaşmacı bir yanıtlar istenmesinin nedeni, açık fikirlilik ve entelektüel alçakgönüllülükle ilgili ideallerde kendini
The post Gerçekler Hakkında Derin Anlaşmazlıklar İçin Orta Yol Yoktur – Klemens Kappel  first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/12/sized-cantona-gettyimages-79650765-scaled.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:15:08 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Gerçekler, Hakkında, Derin, Anlaşmazlıklar, İçin, Orta, Yol, Yoktur, –, Klemens, Kappel </media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Basit bir anlaşmazlık durumuna birinin nasıl tepki vermesi gerektiğini düşünün. Frank bahçede bir kuş görür ve bunun bir ispinoz olduğunu düşünür. Yanında duran Gita da aynı kuşu görür, fakat o gördüğü kuşun serçe olduğuna emindir. Burada Frank ve Gita’dan nasıl bir tepki beklemeliyiz? Frank’ın cevabı “Ben gördüm o bir ispinozdu, yani yanılıyor olmalısın.” olsaydı bu onun adına mantıksızca inatçı ve rahatsız edici bir cevap olurdu. (Aynı şey Gita için de geçerli elbette.) Bunun yerine, bu durumda her ikisi de yargıları konusunda şüpheye düşmelidir. Bir anlaşmazlığa bu şekilde uzlaşmacı bir yanıtlar istenmesinin nedeni, açık fikirlilik ve entelektüel alçakgönüllülükle ilgili ideallerde kendini gösterir: açık fikirli ve entelektüel olarak alçakgönüllü olan bir kişi, diğerleriyle fikir ayrılıklarını öğrendiğinde fikrini değiştirmeyi düşünmeye isteklidir. </p>



<p>Toplumsal düzeyde anlaşmazlıklarımız çok daha karmaşıktır ve farklı bir yanıt gerektirebilir. Özellikle zararlı bir anlaşmazlık biçimi, sadece Frank ve Gita’nın durumunda olduğu gibi bireysel gerçekler hakkında anlaşmazlık yaşamakla kalmayıp aynı zamanda bu gerçekler hakkında inançları nasıl oluşturacağımız, yani delilleri nasıl toplayıp değerlendireceğimiz hakkında da anlaşmazlık yaşadığımızda ortaya çıkar. Bu, derin bir anlaşmazlıktır ve toplumsal anlaşmazlıkların çoğu bu biçimdedir. Bu anlaşmazlıkları anlamak, bir fikir birliğine varma konusundaki yeteneğimize dair iyimserlik uyandırmayacaktır. </p>



<p>Derin bir anlaşmazlık örneği düşünün. Amy, belirli bir homeopatik tedavinin yüksek ateşini düşüreceğine inanıyor. Ben ise buna karşı çıkıyor. Ancak Amy ve Ben’in anlaşmazlığı burada bitmiyor. Amy, güvendiği tecrübeli homeopatlardan edindiği bilgilerin yanı sıra, iddiası için homeopatinin temel prensiplerine dayanan somut bir kanıtın var olduğuna inanıyor ki bu kanıt suda neredeyse sonsuz kez çözünmüş patojenik maddelerin hastalıkları iyileştirebileceğini iddia ediyor. Ben ise her tıbbi müdahalenin rastgele kontrollü çalışmalarda test edilmesi gerektiğine inanıyor ve fizik ve kimya prensipleriyle yanlışlığı kanıtlanmış olduğundan homeopatik ilkelerden herhangi bir geçerli çıkarım yapılmayacağını savunuyor. Ayrıca homeopatlar tarafından sunulan görünürde başarılı tedavilerin kendi etkinlikleri adına sağlam herhangi bir kanıt ileri sürmediğini düşünüyor. </p>



<p>Amy tüm bunları anlıyor fakat bunun sadece Ben’in insan doğasıyla ilgili kendisinin hiç de onaylamadığı natüralist bakış açısını yansıttığını düşünüyor. İnsanlarda ve hastalıklarında indirgemeci ve materyalist yaklaşımlara dayanan Batı bilimsel tıbbı tarafından tam olarak anlaşılabileceğinden daha fazlası var. Aslında, hastalık ve iyileşmeye bilimsel bir bakış açısı uygulamak, homeopatik tedavinin işe yaradığı koşulları çarpıtacaktır. Ben için bu noktayı aşmak zordur: Ben, Amy’ye karşı bu durumu yok sayarak kendi yaklaşımının üstünlüğünü nasıl savunabilir? Aynı şey Amy için de geçerlidir. İtirazlarının yapısı açıkça ortaya konduğunda, sanki Amy veya Ben’in diğerini ikna etmek için sunabileceği başka bir argüman yokmuş gibi bir durum oluşur çünkü her ikisinin de üzerinde anlaşabileceği bir araştırma yöntemi veya prosedürü yoktur. Derin bir anlaşmazlık içinde sıkışıp kalırlar.  </p>



<p>En tedirgin edici toplumsal anlaşmazlıklarımızdan bazıları derin anlaşmazlıklardır ya da en azından derin anlaşmazlıkların belirli özelliklerini paylaşırlar. İklim değişikliğini içtenlikle inkâr edenler ayrıca ilgili metot ve kanıtları da görmezden gelirler ve iklimin değişmekte olduğunu söyleyen bilimsel kuruluşların otoritesini sorgularlar. İklim şüphecileri aksi durumda mantık çerçevesinde zorlayıcı olacak her türlü kanıttan <a href="https://aeon.co/ideas/should-you-shield-yourself-from-others-abhorrent-beliefs" target="_blank" rel="noopener" title="">kendilerini</a><a href="https://aeon.co/ideas/should-you-shield-yourself-from-others-abhorrent-beliefs" title=""> </a><a href="https://aeon.co/ideas/what-makes-people-distrust-science-surprisingly-not-politics" target="_blank" rel="noopener" title="">izole etmişlerdir</a>. Aşıların ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerin güvenliği konusundaki sosyal anlaşmazlıklarda, ayrıca derin anlaşmazlıkların aşırı örnekleri olan komplo <a href="https://aeon.co/ideas/want-to-feel-unique-believe-in-the-reptile-people" target="_blank" rel="noopener" title="">teorilerinde</a>, bilimsel kanıtlar ve kurumlara yönelik seçici güvensizliğin benzer örneklerini bulabilir. </p>



<p>Derin anlaşmazlıklar, bir bakıma, çözülemezdir. Bu Amy’nin Ben’in argümanlarını takip etmekten aciz olduğu veya çoğunlukla kanıtlara duyarsız kaldığı anlamına gelmez. Amy’nin, ona yanıldığını gösterebilecek türdeki önemli kanıtlardan izole eden bir inançlar dizisi vardır. Ben’in içtenlikle sunacağı hiçbir argüman veya akıl yürütme mantıksal olarak Amy’i ikna etmeyecektir. Öyleyse bu durumda tepkileri ne olmalıdır? Anlaşmazlığa, anlaşamamalarının mantık çerçevesinde birinin hata yaptığına dair bir kanıt olduğu gerçeğini kabul eden Frank ve Gita’nın entelektüel alçakgönüllülüğüyle mı yaklaşmalılar? </p>



<p>Hayır. Ben’in Amy ile olan anlaşmazlığının, bir serçeyi ispinoz sanmak gibi bir hata yaptığını gösterdiğini düşünmesi için hiçbir neden yoktur. Amy’nin homeopatiye güveniyor olması da Ben’in doğa bilimlerinin genel ilkelerine olan güveninin yanlış olduğunu düşünmesi için bir neden değildir. Amy’nin bütün bu ilginç prensipleri desteklediği gerçeği neden natüralist bir yaklaşımın yetersiz ve hatalı olduğunu düşünmeye sebep olsun ki? Eğer bu doğruysa, o zaman Frank ve Gita’nın durumunun aksine, anlaşmazlık Ben’i akılcı bir şekilde fikrini değiştirmeye zorlamamalıdır. Aynı şey Amy için de geçerli olabilir.  </p>



<p>Bu şaşırtıcı bir sonuçtur. Zekâsı ve samimiyeti şüphe götürmeyen diğer insanların görüşlerine saygılı bir şekilde yaklaşmanın, bizim tarafımızdan bir ölçüde ılımlılık gerektirdiği fikrine alışkınız. Görünüşe göre, basitçe “fikir ayrılığını kabul etmek” dışında hem başkalarına tamamen saygı göstermek, onları akıllı ve samimi olarak görmek hem de tamamen haklı olduğumuza ve onların tamamen haksız olduğuna inanmak mümkün değildir. Fakat nihayetinde bir karar verilmesi gerektiğinden, toplumsal düzeyde bunu yapamayız.  </p>



<p>Derin anlaşmazlıkların nasıl ortaya çıktığını incelemek konunun ciddiyetini ortaya koyacaktır. Hepimiz aynı dünyada yaşarken, aşağı yukarı aynı bilişsel yeteneklere sahipken ve en azından Batı dünyasında çoğu insan yaklaşık olarak aynı bilgilere oldukça kolay erişebilirken geçerli, bilinebilir gerçekler konusunda neden birbirimizle anlaşmazlığa düşüyoruz?  </p>



<p>Çünkü bilişimizi, özellikle kimliğimizin tehdit altında olduğunu hissettiğimiz durumlarda, kimliğimize merkez olan inançları veya değerleri desteklemek için kullanıyoruz.  </p>



<p>Bu, bizi, dünyaya bakış açımızı destekleyen kanıtları aramaya yöneltiyor, destekleyici kanıtları daha iyi hatırlıyor ve çok daha az eleştirel yaklaşmaya itiyor. Karşı kanıtları ise, ya şiddetli bir eleştirel incelemeye tabi tutuyor ya da tamamen göz ardı ediyoruz. Bu nedenle, gerçeğe dair inançlar kültürel kimlikler için belirleyici işaretler haline gelebiliyor: iklim değişikliğinin bir efsane olduğuna dair inancınızı dile getirerek belirli bir ahlaki, kültürel ve ideolojik topluluğa bağlılığınızı gösterirsiniz. Bu, bir bakıma, iklimle ilgili kutuplaşmayı körükleyen psikolojik dinamiklerden biri olabilir ve benzer mekanizmalar diğer politikleşmiş toplumsal anlaşmazlıklarda da rol oynuyor olabilir.  </p>



<p>Bu, toplumsal gerçekler üzerindeki anlaşmazlıklarla nasıl makul bir şekilde tepki verebileceğimizi etkiler. Gerçekleri savunmak basit değildir: genellikle daha geniş dini, ahlaki veya politik bağlılıkları işaret etmenin yoludur. Bu da gerçek konularda anlaşmazlığa düştüğümüzde diğerlerine tamamen saygı duymamızı zorlaştırır. </p>



<p>Siyasi filozof John Rawls’un <em>Politik Liberalizm</em> (1993) adlı eserinde belirttiği gibi, liberal bir toplum, büyük ölçüde bilgi akışını ve vatandaşlarının zihinlerini kontrol etmeye çalışma çabasından vazgeçer. Bu nedenle, anlaşmazlıklar kaçınılmaz olarak yaygın olacaktır (her ne kadar Rawls, gerçeğe dair anlaşmazlıkları değil, dini, ahlaki ve metafiziksel anlaşmazlıkları kastetmiş olsa da).  Bazı toplumsal anlaşmazlıkları özellikle rahatsız edici kılan şey, politik kararlarla ilgili olmakla beraber, çözmek için üzerinde anlaşılmış hiçbir yöntem olmadığından çözülemez olma eğiliminde olan faktüel meselelerle ilgili olmalarıdır.  Genel olarak, liberal demokrasiye dair teorileştirme, üstü kapalı şekilde önemli faktüel anlaşmazlıkların olamayacağını varsayarken, büyük ölçüde ahlaki ve politik anlaşmazlıklar üzerine odaklanmıştır. Gerçekler konusunda sonunda anlaşacağımız ve demokratik süreçlerin, değerlerimiz ve tercihlerimizdeki farkları nasıl yargılayacağımızla ilgili olacağı varsayılmıştır. Ancak bu varsayım artık yeterli değildir, belki de hiç yeterli olmamıştır.  </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Klemens Kappel</strong> – “<a href="https://aeon.co/ideas/there-is-no-middle-ground-for-deep-disagreements-about-facts" target="_blank" rel="noopener" title="">There is no middle ground for deep disagreements about facts</a>“, (Erişim Tarihi: 18.12.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Rabia Bayram </p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/gercekler-hakkinda-derin-anlasmazliklar-icin-orta-yol-yoktur-klemens-kappel/">Gerçekler Hakkında Derin Anlaşmazlıklar İçin Orta Yol Yoktur – Klemens Kappel </a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Popper Kesinlik ve Aşırıcılık Arasındaki Bağlantı Konusunda Haklıydı –  Thomas Costello &amp;amp; Shauna Bowes</title>
<link>https://trafikdernegi.com/popper-kesinlik-ve-asiricilik-arasindaki-baglanti-konusunda-hakliydi-thomas-costello-shauna-bowes</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/popper-kesinlik-ve-asiricilik-arasindaki-baglanti-konusunda-hakliydi-thomas-costello-shauna-bowes</guid>
<description><![CDATA[ Siyasi görüşler, temel olarak toplumun en iyi nasıl düzenleneceğine ilişkin fikirlerdir. En genel hatlarıyla tanımlayacak olursak, İlericiler iyimserdirler; gölgesinde asla duramayacakları ağaçlar dikmeye uğraşırlar. Öte yandan muhafazakârlar, çok hızlı hareket etmenin toplumun kırılgan mekanizmasını belki de geri döndürülemeyecek bir şekilde bozma riski taşıdığına inanırlar. Bizim görüşümüze göre, bu felsefi konumların her ikisi de mantıksal olarak tutarlıdır ve kişinin temel değerlerine bağlı olarak savunulabilir. Bu açıklamanın çoğu okuyucu tarafından tartışmaya kapalı görüleceğini umuyoruz. Ne de olsa çoğu ilerici; yeni, iddialı bir toplumsal maceranın bir miktar riski beraberinde getireceğini görebilirken; çoğu muhafazakâr da aşırı temkinliliğin hemen arkasında durgunluğun beklediğini görebilir. Ne yazık
The post Popper Kesinlik ve Aşırıcılık Arasındaki Bağlantı Konusunda Haklıydı –  Thomas Costello &amp; Shauna Bowes first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/12/Ekran-Resmi-2024-12-19-19.43.19.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:15:07 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Popper, Kesinlik, Aşırıcılık, Arasındaki, Bağlantı, Konusunda, Haklıydı, – , Thomas, Costello, Shauna, Bowes</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Siyasi görüşler, temel olarak toplumun en iyi nasıl düzenleneceğine ilişkin fikirlerdir. En genel hatlarıyla tanımlayacak olursak, İlericiler iyimserdirler; gölgesinde asla duramayacakları ağaçlar dikmeye uğraşırlar. Öte yandan muhafazakârlar, çok hızlı hareket etmenin toplumun kırılgan mekanizmasını belki de geri döndürülemeyecek bir şekilde bozma riski taşıdığına inanırlar. Bizim görüşümüze göre, bu felsefi konumların her ikisi de mantıksal olarak tutarlıdır ve kişinin temel değerlerine bağlı olarak savunulabilir. Bu açıklamanın çoğu okuyucu tarafından tartışmaya kapalı görüleceğini umuyoruz. Ne de olsa çoğu ilerici; yeni, iddialı bir toplumsal maceranın bir miktar riski beraberinde getireceğini görebilirken; çoğu muhafazakâr da aşırı temkinliliğin hemen arkasında durgunluğun beklediğini görebilir.</p>



<p>Ne yazık ki, ilericiler ve muhafazakârlar arasında; akla yatkın, entelektüel açıdan hoşgörülü tartışmaların birçok yerde oldukça nadir olduğu, şu anda aşikâr. Bu da uzlaşıya veya yasamada başarıya pek alan bırakmıyor. Birçok insan kendileriyle aynı fikirde olmayanlardan nefret ediyor; belki de diğer tarafın siyasi çıkarımlarına ulaşmanın; ahlaki sapma veya duyarsız kişisel menfaat dışında mümkün bir yolu olmadığını düşünüyorlar. Bu kin ve anomiye eşlik edenin, kişinin kendi siyasi inançlarına yönelik yaygın bir şüphecilik eksikliği olduğu anlaşılıyor. Bazı insanlar, toplumun nasıl düzene sokulacağına ilişkin görüşlerinin en uygun görüş olduğundan <em>sadece</em> emin değil; kesinlikle, yüzde yüz eminler. Bu insanlar için aşırıcılık ve hüsumet, belki de tek mantıksal yol olarak gözüküyor. Bilim filozofu Karl Popper, mutlak kesinliğin totalitarizmin temel bileşeni olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Eğer kişi, siyasi felsefesinin insanlık için mümkün olan en iyi geleceği sağlayacağından eminse, her türlü korkunç eylem daha büyük iyiliğe hizmet etmek adına meşru hale gelir.</p>



<p>Amerika Birleşik Devletleri genelinde yaklaşık 3.000 kişi üzerinde yapılan yeni bir çalışmada bu düşünce tarzından ilham aldık. Siyaset psikologları olarak ilgi alanımız; ‘siyasal zihnin’ haritasını çıkarmaktır – insanların siyaset hakkında nasıl düşündüklerini ve hissettiklerini, siyasetten ne istediklerini ve bu bilişsel, duygusal ve güdüsel süreçlerin, davranışlarını nasıl şekillendirdiğini anlamaktır. Kesinlik ile siyaset arasındaki bağlantıyı anlamak için insanlara basit bir soru sorduk: <em>“Yüzde 0 ile yüzde 100 arasında bir ölçekte, siyasi inançlarınızın doğru olduğundan ne kadar eminsiniz?”</em></p>



<p>Örneklemimizin yüzde 12’sinin, sıfırdan 100’e kadar olan bu ölçekte siyasi inançları konusunda kesinlikle (yüzde 100) emin olduklarını bildirdiklerini gördük. Kesinlikle emin olduklarını söyleyen bu insanlar kimlerdir? Genel olarak liberaller ve muhafazakârlar arasında kesinlik açısından önemli farklar bulunmamaktadır; fakat siyasi yelpazenin uç noktalarında yer alan kişiler ile diğer kişiler arasında dikkat çekici bir fark bulunmaktadır. Mutlak kesinlik, kendini ‘aşırı solcu’ olarak tanımlayan 290 kişiden 91’i (veya yüzde 31,4’ü) ve kendini ‘aşırı sağcı’ olarak tanımlayan 133 kişiden 54’ü (yüzde 40,6’sı) tarafından benimsenmiştir. Buna karşılık, diğer tüm katılımcıların yalnızca yüzde 6,8’i kesinlikle emin olduğunu bildirmiştir – ki bunlar arasında sadece biraz daha az kutuplaşmış görüşlere sahip (yani kendini ‘oldukça solcu’ veya ‘oldukça sağcı’ olarak tanımlayan) katılımcılar bulunmaktadır.</p>



<p>Burada kendilerini siyasi açıdan aşırı olarak tanımlayan kişilerin; düzenli siyasal şiddete başvuran, radikal gruplara üye kişiler olması mutlak değildir. Bu insanların aşırıcılığı; ABD’deki normlarla karşılaştırıldığında görecelidir. Yine de bu katılımcılar; siyasi görüşlerinden, diğerlerine göre yaklaşık beş kat daha fazla kesinlikle emin olduklarını iddia etmeye meyillidirler. Aşırılık ve mutlak kesinlik, bağdaşır görünmektedir.</p>



<p><strong>Teknik konuşmak gerekirse,</strong> Güneş’in yarın doğacağından (rasyonel olarak) kesinlikle emin olunamaz – sadece yüzde 99,9’dan daha fazla emin olunabilir. Gerçekten de matematiksel bir perspektiften bakıldığında, kesinlikle emin olmak; kişinin inançlarına meydan okuyan kanıtlar gösterildiğinde dahi inançlarını hiçbir şekilde güncellemeyeceği anlamına gelir. Elbette, katılımcıların mutlakçılıklarının rasyonel sonuçlarını dikkatlice düşünmüş olduklarından emin olamayız. Ancak bu insanların inançlarını herhangi bir koşulda değiştirmeyi reddetme olasılığı; ideolojik aşırılığı insanların kendi siyasi tutumlarını diğerlerinin tutumlarından üstün görme düzeyleriyle ilişkilendiren bir dizi kanıtla genel olarak örtüşmektedir. </p>



<pre class="wp-block-preformatted">Bu <em>üstünlük inancı</em>, siyasi açıdan aşırı görüşlü insanların (hem sağda hem solda) kendileriyle aynı fikirde olmayanlara karşı daha hoşgörüsüz, önyargılı ve katı olmalarına yol açabilir.</pre>



<p>Popüler bir teori, aşırı uç ideolojilerin – ister siyasal yelpazenin sol, ister sağ ucunda olsun – dünyayı net ve siyah-beyaz terimlerle kavramsallaştıran düşünürlere hitap ettiğini ileri sürmektedir. Gerçekten de, giderek artan kanıtlar, ideolojik aşırılığın düşük bilişsel esneklikle (ki bu değişen veya beklenmeyen olaylara ve bakış açılarına uyum sağlama yeteneği demektir) ilişkili olduğunu göstermektedir. Bunun da anlamı, siyasal aşırıcılığın beynimizin bilişsel mimarisiyle bağlantılı olduğudur.</p>



<p>Keza, Sağın Katılığı Hipotezi olarak bilinen bir diğer popüler teori, dünyayı kontrol edilemez ve anlaşılması zor olarak düşünen bireylerin, düzen ve öngörülebilirlik algısını besleyen siyasi ideolojileri benimseme konusunda güdüsel bir ihtiyaç duyduklarını öne sürer. Teoriye göre; muhafazakârlık, mevcut toplumsal normlara ve hiyerarşilere verdiği destekle bir kesinlik algısı vadettiğinden dolayı, sağcıların bilişsel, ideolojik ve güdüsel olarak daha katı olma olasılıkları orantısız şekilde daha yüksektir.</p>



<p>Biz bu iki olasılığı da verilerimiz üzerinden test ettik. Hem ‘aşırı solcu’ hem de ‘aşırı sağcı’ kesimin siyasi görüşleri konusunda mutlak kesinlik ifade etme oranlarının benzer olması, genel olarak aşırı ideoloji ile dünyanın siyah ve beyaz kavranışı arasında bir bağ olduğunu desteklemektedir. Ancak bulgularımızın bir kısmı Sağ’ın Katılığı Hipotezi ile de örtüşmektedir. İlk olarak, dogmatizm olarak bilinen bir karakteristiği, ‘büyük’ ​​veya ‘önemli’ konularla ilgili gerekçelendirilmemiş inanç kesinliğini (örneğin, ‘Hayattaki önemli şeyler hakkında haklı olduğumdan o kadar eminim ki, beni aksi yönde ikna edebilecek hiçbir kanıt yok’) ölçen 20 maddelik bir ölçüt aracılığıyla değerlendirdiğimizde, <strong>‘aşırı sağcı’ olarak tanımlanan kişilerin çalışmadaki en dogmatik grup olduğunu bulduk.</strong></p>



<p>Bulgularımızın makul bir yorumu, aşırı sol ve sağ görüşlü insanların özellikle siyasi inançları konusunda benzer şekilde dogmatik olmaları, ancak aşırı muhafazakarların din gibi bazı “büyük” konularda benzersiz şekilde dogmatik olmalarıdır. Biz bunu, her iki hipotezin de (Sağın Katılığı ve ideolojik aşırılık hipotezleri) belli ölçüde doğru olduğu şeklinde yorumladık.</p>



<p>Ancak insanların kendi siyasi kimliklerine dair öz-tanımlamalarından doğan ve <strong>ek bir karmaşıklık daha yaratan bir boyut daha vardı.</strong> Birçok kişinin kendisini ‘sosyal olarak liberal ve ekonomik olarak muhafazakâr’ (veya tam tersi) olarak tanımladığı göz önüne alındığında, katılımcıları sosyal konularda ne kadar sol veya sağcı olduklarına göre ayrı, ekonomik konularda ne kadar sol veya sağcı olduklarına göre de ayrı tuttuk. Örneğin sosyal muhafazakârlık; genellikle geleneksel değerlere, toplumsal düzene ve katı normların uygulanmasına yönelik tercihlere dayanan bir inanç kümesini ifade eder ve çağdaş Batı demokrasilerinde eşcinsel evlilik, din, kanun nizam ve ulusal güvenliğe dair konumlanmalar öngörür. Aynı ülkelerde, kökleri rekabete ve ekonomik çıkar tercihlerine dayanan ekonomik muhafazakarlık ise; vergiler, sosyal güvenlik ağı, iş düzenlemeleri, sendikalar ve borç affı hakkındaki konumlanmaları öngörür.</p>



<p>Giderek artan sayıda kanıt, sosyal ve ekonomik ideolojinin psikolojik nedenlerinin ve bağıntılarının farklılık gösterdiğini – ve bazen oldukça dramatik bir şekilde farklılık gösterdiğini – ortaya koymaktadır. Örneğin, birçok çalışma sosyal muhafazakârlık ile bilişsel katılık arasında güvenilir bağıntılar göstermekteyken, ekonomik muhafazakârlık ile katılık göstergeleri arasındaki bağıntılar sıfır veya negatif olma eğilimindedir. Esasen ilgili çalışmalar, sol ekonomik tercihlerin, sosyal liberalizmden ziyade, sosyal muhafazakârlıkla ilişkili olmasının, küresel çapta biraz daha yaygın olduğunu göstermiştir ki; eğer ‘muhafazakarlık’ ve ‘liberalizm’ tamamen psikolojik olarak tutarlı kategoriler olsaydı, bunun gerçekleşmesini beklemezdik. Siyasal zihnin sırlarını açığa çıkarmak için, ‘muhafazakâr’ veya ‘liberal’ ayrımının ötesine geçmek yararlı olabilir.</p>



<p>Bu düşünceyle tutarlı olarak; mutlak kesinlik ve dogmatizm üzerine yaptığımız çalışmada, sadece ekonomik görüşlerinde aşırı solcu olan bireyler, dogmatizm ölçeğinde aşırı solcu sosyal (ancak ekonomik olmayan) görüşlere sahip olanlardan daha yüksekken; aşırı sağ ekonomik görüşlere sahip olanlar, aşırı sağ sosyal görüşlere sahip olanlara kıyasla daha düşük dogmatizme sahipti (bu örüntü, mutlak kesinlik için de daha az belirgin olmakla birlikte geçerli olmuştur). İdeolojik aşırıcılık modelinin ortaya koyduğu dinamik (yani, genel olarak aşırıcılar daha kesin ve dogmatiktir) ekonomik alanda da kendini göstermiştir; öyle ki, aşırı sol ekonomik görüşlere sahip kişiler, aşırı sağ ekonomik görüşlere sahip kişilerden daha dogmatik değildir. Fakat sosyal alanda aşırı sağ, aşırı soldan net bir şekilde daha dogmatik çıkmıştır ve böylece Sağın Katılığı Modelini tasdik etmiştir. Gerçekten de, sosyal muhafazakârlık dogmatizmle bilhassa ilişkili çıkmıştır; bu da, özellikle sosyal muhafazakârlığın gerekçelendirilmemiş kesinlik ve hoşgörüsüzlüğe elverişli bir yanının olabileceğini düşündürmektedir.</p>



<p>Bu bulgular, sosyal muhafazakarlık ve ekonomik solculuğun belirli yapısal ve psikolojik özellikleri paylaşma olasılığına işaret etmektedir. Neticede, <strong>hem aşırı sosyal muhafazakârlar hem de aşırı ekonomik solcular, kolektif toplumsal refahı korumak için bireysel özgürlüklere tepeden inme kısıtlamalar getirmeye çalışırlar. </strong>Aynı minvalde, sosyal liberaller ve ekonomik muhafazakârlar da bazı psikolojik kökenlerde, hatta belki de ortak siyasal zeminde buluşuyor olabilirler.</p>



<p>Burada bizim; geniş, grupsal düzeydeki trendleri betimlemediğimizi hatırlatmakta fayda var. Bireysel düzeyde, ideoloji ve kesinlik arasındaki ilişkiler kayda değer şekilde farklılık arz edecektir. Yine de, siyasal ideolojinin bilişsel bağıntılarını ve potansiyel sebeplerini keşfetmek, önemli bir içgörü vermektedir: inançlarımıza <em>nasıl</em> tutunduğumuz, <em>neye</em> inandığımızla ilişkilidir. Peki yanılıyor olma ihtimalini kabullenmeyi öğrenmek, sorgulanmamış aşırılığa karşı basit bir savunma olabilir mi? Bu fikir spekülatif olsa da araştırmalar, sağlıklı bir seviyedeki entelektüel tevazuunun, kutuplaşmaya ve önyargıya karşı koruma sağladığını gösteriyor.</p>



<p>Elbette, inançlarını titiz bir şüpheciliğe tabi tutan ve nihayetinde aşırı önlemlerin toplum için tercih edilebilir bir seçenek olduğu sonucuna varan kişileri küçümsemiyoruz. Bu insanlar değerli bir bakış açısına sahiptir. Bizim uyarıda bulunduğumuz şey, toplumsal sorunlara tek çözümün kendi çözümleri olduğundan emin olan insanlardır. Bu noktada Popper’a katılıyoruz: mutlak kesinlik kaçınılması gereken bir şeydir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Thomas Costello &</strong> <strong>Shauna Bowes</strong> – “<a href="https://psyche.co/ideas/popper-was-right-about-the-link-between-certainty-and-extremism" target="_blank" rel="noopener" title="">Popper was right about the link between certainty and extremism</a>”, (Erişim Tarihi: 19.12.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Alperen Kılınçer</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Emir Arıcı</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/popper-kesinlik-ve-asiricilik-arasindaki-baglanti-konusunda-hakliydi-thomas-costello-shauna-bowes/">Popper Kesinlik ve Aşırıcılık Arasındaki Bağlantı Konusunda Haklıydı –  Thomas Costello & Shauna Bowes</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hukukçular İçin Epistemik Erdemler – Boudewijn De Bruin</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hukukcular-icin-epistemik-erdemler-boudewijn-de-bruin</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hukukcular-icin-epistemik-erdemler-boudewijn-de-bruin</guid>
<description><![CDATA[ Avukatların eleştirilmesine her yerde rastlanılır. Ütopya’nın yazarı Thomas Moore, ideal bir dünyada avukatlara gerek olmayacağına, çünkü onun sakinlerinin davalarını kendilerinin savunacağına inanmıştır. Avukatlar olmaksızın insanların neyin doğru, neyin yanlış olacağına karar vermekte daha başarılı olacaklarını düşünmüştür. Uzun zaman önce, Atinalı avukat Lysias, meslektaşlarının masum insanları hukuki işlerin içine çekmeye çalışmalarından şikayet etmiştir; çünkü meslektaşları, bu türden müvekkillerin, hukuk hizmetleri için ödemeye yapmaya ‘suçlu müvekkillerden’ daha yatkın olduğunu fark etmişlerdir. Bir asır önce de, meşhur Birleşik Devletler yargıcı Louis Brandeis, avukatların ‘kendilerinin büyük şirketlerin yaverleri haline gelmelerine müsaade etmelerinden ve yetkilerini halkın korunması için kullanma yükümlülüklerini ihmal ettiklerinden’ yakınmıştır. Brandeis ve
The post Hukukçular İçin Epistemik Erdemler – Boudewijn De Bruin first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/12/gavel-7499921_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:15:06 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hukukçular, İçin, Epistemik, Erdemler, –, Boudewijn, Bruin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Avukatların eleştirilmesine her yerde rastlanılır. <em>Ütopya</em>’nın yazarı Thomas Moore, ideal bir dünyada avukatlara gerek olmayacağına, çünkü onun sakinlerinin davalarını kendilerinin savunacağına inanmıştır. Avukatlar olmaksızın insanların neyin doğru, neyin yanlış olacağına karar vermekte daha başarılı olacaklarını düşünmüştür.</p>



<p>Uzun zaman önce, Atinalı avukat Lysias, meslektaşlarının masum insanları hukuki işlerin içine çekmeye çalışmalarından şikayet etmiştir; çünkü meslektaşları, bu türden müvekkillerin, hukuk hizmetleri için ödemeye yapmaya ‘suçlu müvekkillerden’ daha yatkın olduğunu fark etmişlerdir. Bir asır önce de, meşhur Birleşik Devletler yargıcı Louis Brandeis, avukatların ‘kendilerinin büyük şirketlerin yaverleri haline gelmelerine müsaade etmelerinden ve yetkilerini halkın korunması için kullanma yükümlülüklerini ihmal ettiklerinden’ yakınmıştır.</p>



<p>Brandeis ve Lysias, avukatları mesleki dürüstlükten yoksun olmakla eleştirmektedir. Öte yandan More ise, avukatlar arasında var olduğu iddia edilen mesleki yetkinlik eksikliğine işaret etmektedir. ‘Hukuk etiği’ alanı -hukukçular için etik- geleneksel olarak dürüstlük ihlallerine odaklanmıştır. Ancak Anne Ruth Mackor gibi hukukçu akademisyenler, hukuk mesleğinin temel değerinin dürüstlük değil, yetkinlik olduğunu savunmuşlardır çünkü meslekleri diğer uğraşılardan ayıran şey yetkinliktir. Herkesten temel seviyede bir dürüstlük bekleriz. Fakat meslek erbaplarından, çok özel bir tür yetkinlik bekleriz. Bu yetkinlik, yılları alan çalışma ve mesleki eğitimle edinilir, yeni gelişmeler karşısında sürekli güncellenir ve mesleğin toplumsal işlevini sağlamada, pratik olarak faydalı hale getirilir.</p>



<p>Bu ikna edici bir argümandır. Fakat bir zorluk yaratmaktadır. Hukuk etikçileri ve avukatlar; gerçek hayattaki somut davalarda mesleki yetkinliği değerlendirebilmek için hangi normatif teorileri kullanabilirler?  Meslek erbaplarının dürüstlük ihlallerini yargılamalarına yardımcı olan standart normatif teoriler meşhurdur; erdem etiği, Kantçı etik, faydacı etik vb. gibi. Ancak yetkinlik üzerine normatif teoriler – en azından yakın zamana kadar- ana akımda çok daha az yer bulmuştur.</p>



<p>Son 20-30 yılda filozoflar, malumatı nasıl topladığımız, işlediğimiz, depoladığımız ve ilettiğimiz; bilgiyi, bilgeliği ve kavrayışı nasıl kazandığımız ve paylaştığımız; mesleki yetkinliği nasıl edindiğimiz, koruduğumuz ve aktardığımız konusunda tam teşekküllü normatif açıklamalar geliştirmeye başladılar.</p>



<p>Felsefenin bu yeni alanındaki yaklaşımlardan biri ‘erdem epistemolojisi’ (Yunanca ‘bilgi’ anlamındaki ‘episteme’ kelimesinden gelir) olarak adlandırılır. Erdem, sahip olunacak iyi bir karakter özelliğidir. Doğuştan sahip olduğunuz bir şeyin aksine, edinebileceğiniz bir şeydir. Belirli şeyleri yapmanıza veya belirli amaçları gerçekleştirmenize yardımcı olur ve iki uç nokta arasında orta yolu takip etmeye yönlendirir. Örneğin cesur bir kişi, korkak gibi davranmaz; ancak pervasız da değildir.</p>



<p>Erdem epistemolojisinin ardındaki düşünce, mevcut olan erdemlerin yalnızca geleneksel etik ve dürüstlük alanı olan diğer insanlarla davranış ve ilişki kurma biçimimizi yönlendiren erdemlerden ibaret olmadığıdır. ‘Epistemik’ erdemler denen ve bilgi, içgörü ve yetkinlik kazanmamıza rehberlik eden erdemler de vardır.</p>



<p>Epistemik bir erdemin başlıca örneği cesaret veya bilgi sevgisidir. Meraklı bir kişi yeni şeyler öğrenmek ister, yeni deneyimlere açıktır ve yeni beceriler edinmek ister. Ancak abartıya kaçmaz, aşırı meraklı değildir ve neyi öğreneceğini veya deneyimleyeceğini, yaşamın diğer amaçları doğrultusunda seçer.</p>



<p>Bir diğer epistemik erdem ise tevazudur. Bu erdeme sahip olan insanlar sınırlarını bilirler. Daha fazla veya farklı türden deneyime veya uzmanlığa sahip diğer insanlara ne zaman bel bağlamaları gerektiğini bilirler.</p>



<p>Avukatlara geri dönelim. Anne Ruth Mackor’un, hukuk mesleğinin temel değerinin dürüstlükten çok, mesleki yetkinliğin olduğunu savunduğunu gördük. Bunun bir sonucu olarak avukatlar, gerekli niteliklere sahip olmalı ve bilgilerini güncel tutmalıdırlar. Bu da bir miktar merak gerektirir. Eğer avukatınız kendi alanındaki yeni gelişmelerle gerçekten ilgi duymuyorsa, başka bir avukat bulmanız muhtemelen iyi bir fikirdir.</p>



<p>Mesleki yeterlilik ayrıca; davanızın kendisinde olmayan bir uzmanlık gerektirmesi durumunda, bir avukatın sizi başka birine yönlendirmesini de gerektirir. Tıpkı sağlık hizmetlerinde olduğu gibi, uzman birinden hizmet almak istersiniz. Bu da, avukatın uzmanlık alanının bittiği yeri kabul edecek kadar tevazu sahibi olmasını arz eder. Kendi sınırlarını kabullenmeyecek kadar kibirli veya kendini beğenmiş bir avukattan kaçınmanız da sizin iyiliğinize olacaktır.</p>



<p>Bu, bunun yalnızca tekil avukatın sorumluluğu olduğu anlamına gelmez. Hukuk firmaları -aslında hukuk profesyonellerinin tamamı- da üzerlerine düşeni yapmalıdırlar. Avukatların bir müvekkile tavsiyede bulunmak veya mahkemede onları temsil etmek için gereken bilgileri toplayıp yorumlayabilmeleri için yüksek derecede bağımsızlığa sahip olmaları gerekir. Avukatların bilgi toplamasının engellendiği durumlardaki risk, müvekkillerine yardımcı olacakken eksik bilgilendirilmiş olmaktır. Çıkar çatışmalarının olduğu bir hukuk firmasında ise risk; önyargı nedeniyle görüşlerinin yetersiz olmasıdır. İyi bilinen bir iş ahlakı yasasına göre avukatlar; “aralarında bir çatışma veya çatışma riski varsa, aynı davada iki veya daha fazla müvekkili temsil edemezler”. Ancak belki de tedbiri elden bırakmamak ve bu tür durumlardan tamamen kaçınmak gerekir.</p>



<p>Burada hukuk etiğine ilişkin ileri sürdüğüm erdem epistemolojisi yaklaşımı, şüphesiz bütün sorunlara çare değildir. Pek çok şeyin de gayet yolunda gittiğini unutmamalıyız. Öte yandan işletme, sağlık, eğitim, muhasebe ve diğer alanlardaki öğretim deneyimleri; merak, tevazu ve diğer epistemik erdemlere ilişkin söz dağarcığının, meslek erbaplarının somut gerçek hayattaki durumlarda, düşüncelerini mesleki yetkinlik üzerine odaklamalarına yardımcı olduğunu göstermektedir. Zaman, hukuk mesleğinin de buna dahil olma zamanıdır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Boudewijn De Bruin</strong> – “<a href="https://blogs.cardiff.ac.uk/openfordebate/epistemic-virtues-for-lawyers/" target="_blank" rel="noopener" title="">Epistemic Virtues for Lawyers</a>“, (Erişim Tarihi: 19.12.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Alperen Kılınçer</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Ege Aydın</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hukukcular-icin-epistemik-erdemler-boudewijn-de-bruin/">Hukukçular İçin Epistemik Erdemler – Boudewijn De Bruin</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Söylentilerin Epistemolojisi – Katherine Furman</title>
<link>https://trafikdernegi.com/soeylentilerin-epistemolojisi-katherine-furman</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/soeylentilerin-epistemolojisi-katherine-furman</guid>
<description><![CDATA[ Söylentiler, resmi iletişim hatlarını bozar ve uygulanan politikaları saptırabilir. 2013-2016 yıllarında Batı Afrika’daki Ebola salgını sırasında, doktorların uluslararası organ kaçakçılığı pazarında satılmaları için ceset çaldıkları söylentisi yayıldı. Bu söylenti karşısında insanlar hastalarını evden çıkarmamaya başladılar. 2000’li yılların ortalarında Güney Afrika ülkesinde tedaviye erişim için verilen uzun mücadeleler sonucunda HIV/AIDS tedavisi nihayet halka açık hale geldi ancak “deney programları” adı altında eski ırkçı Apartheid [1] rejiminin adamlarının insanları tedavi etmeye değil hastalığı yaymaya çalıştığı söylentisi yayıldı. Bu durum halkta dehşete ve başlarda tedaviye karşı bir direnişe yol açtı. 2000’li yılların başlarında Uganda’da birçok kişi kitlesel bir parazit tedavisi programına katılım sağlamayı
The post Söylentilerin Epistemolojisi – Katherine Furman first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/1573207608249-32-e-432.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:15:05 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Söylentilerin, Epistemolojisi, –, Katherine, Furman</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Söylentiler, resmi iletişim hatlarını bozar ve uygulanan politikaları saptırabilir. 2013-2016 yıllarında Batı Afrika’daki Ebola salgını sırasında, doktorların uluslararası organ kaçakçılığı pazarında satılmaları için ceset çaldıkları söylentisi yayıldı. Bu söylenti karşısında insanlar hastalarını evden çıkarmamaya başladılar. 2000’li yılların ortalarında Güney Afrika ülkesinde tedaviye erişim için verilen uzun mücadeleler sonucunda HIV/AIDS tedavisi nihayet halka açık hale geldi ancak “deney programları” adı altında eski ırkçı Apartheid <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/soylentilerin-epistemolojisi-katherine-furman/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=soylentilerin-epistemolojisi-katherine-furman#_ftn1">[1]</a> rejiminin adamlarının insanları tedavi etmeye değil hastalığı yaymaya çalıştığı söylentisi yayıldı. Bu durum halkta dehşete ve başlarda tedaviye karşı bir direnişe yol açtı. 2000’li yılların başlarında Uganda’da birçok kişi kitlesel bir parazit tedavisi programına katılım sağlamayı reddetti. O yıllarda, Afrika’daki doğum oranlarını düşürmek için Uganda ve Amerika hükümetlerinin gizliden gizliye iş birliği yaptığı ve parazit tedavisinin kısırlığa ve düşüklere yol açacağı söylentileri hakimdi. Büyük ölçekli müdahalelerde bu denli sorunlar olduğuna göre, söylentiler tam olarak nedir? Söylentilerin epistemik statüsü nedir?</p>



<p>Söylentiler birbirimize aktardığımız gayri resmi bilgilerdir. Bu bilgilerin güvenilirliğini taahhüt eden hiçbir “resmi” kaynak yoktur. Söylentilerin uzmanlar tarafından iletilmesi ihtimali düşüktür ve söylentiler, toplumsal sınıf bakımından kendimizden üstün gördüğümüz kişilerle paylaştığımız türden hikayeler değillerdir. Söylentileri komşularımıza ve arkadaşlarımıza anlatırız, din adamlarına veya üniversite hocalarına değil. Söylentiler, nihai akran tanıklığı biçimidir.</p>



<p>Söylentiler ve dedikodular birbirinden ayrı kavramlardır çünkü söylentiler genellikle toplumun tamamını ilgilendiren sorunlara odaklanırlar. Örneğin, söylentiler tıbbi deney programlarını konu alırken dedikodular Taylor Swift’in kiminle ilişki yaşadığı ve bu ilişkinin ne kadar süreceği gibi çok daha kişisel konulara odaklanırlar.</p>



<p>Söylentiler ve komplo teorileri de birbirinden ayrı iki kavramdır ancak bazı söylentiler, komplo teorilerine has özellikler taşıyabilirler. Bu duruma örnek olarak Uganda ve Amerika hükümetlerinin Afrika’daki doğum oranlarını düşürmek için iş birliği yapmaları söylentisi verilebilir. Quassim Cassam’ın komplo teorilerine dair felsefi açıklamasına göre komplo teorileri bariz bir şekilde yanlıştır ve onları destekleyenler aykırı kişilerdir. Metnin başında örnek verilen insanlara dedikoducu veya komplo teorisyeni denip denemeyeceği net değildir. Yakınlarını Ebola tedavi merkezlerine götürmenin güvenli olup olmadığı hakkında karar veren insanlar “aykırılık” yapmıyorlar, sadece korkuyorlar. Bununla beraber sahip oldukları inançların bariz bir şekilde yanlış olduğu konusu da net değil. Doktorların ırkçı amaçlarla AIDS hastalığını yaydıklarından korkulan Güney Afrika’da Apartheid rejimi altında gerçekten de bir biyolojik silah programı (Project Coast) vardı ve HIV virüsünün belli ırklara etki eden bir biyo-silah olarak kullanılıp kullanılamayacağı hakkında tartışmalar yapılmıştı.</p>



<p>Dedikodulardan ve komplo teorilerinden farklı olmalarına rağmen söylentiler epistemolojide kötü bir şöhrete sahiptir. Söylentiler dünya hakkında bilgi almanın barizce kötü bir yolu gibi görünüyorlar. Psikoloji alanında yapılan bazı erken dönem araştırmalar bunu doğrular nitelikte. Allport ve Postman’ın yazdığı ve 1948 yılında yayınlanan psikoloji klasiği “The Psychology of Rumor” (Söylentinin Psikolojisi) eseri, İkinci Dünya Savaşındaki söylentileri araştırır. Deney ortamında gözlemlenen bulgulara göre söylentilerin çalışma mekanizması ile çocukların oynadığı “kulaktan kulağa” oyunu arasında birçok benzerlik bulunuyor. Bilgi, söylenti zincirinde aktarıldıkça bozuluyor. Ancak söylentilerin gerçek hayatta böyle çalışıp çalışmadığı konusu net değil. İnsanlar gündelik hayatta konuştukları kişiler hakkında genellikle daha fazla şey bilirler ve bir deneydeki tek seferlik görüşmenin aksine birbirleriyle sık sık etkileşime girebilirler. Bu durum, doğru bilgi aktarmak konusunda bir baskı oluşturabilir zira insanlar kendi saygınlıklarına önem verirler. Ancak bahsi geçen konu yalnızca konuştuğumuz kişiyi tanıyorsak geçerlidir.</p>



<p>Çevrimiçi söylenti çığırtkanlığına geldiğimizde işler tamamen değişir. İnternetin sağladığı anonimlik ile yalnızca saygınlığımızı etkileyen ve bizi doğru bilgiler paylaşmaya iten riskleri kaybetmeyiz. Aynı zamanda yanlış bilgilerin çekiciliği yüzünden gerçek olmayan haberlerin yayılma hızları ve kapsamları artar. Bir araştırmaya göre gerçek haberler en fazla 1.000 kişiye yayılırken yalan haberlerin ulaştığı kişi sayısı 100.000’i bulabilir. Aynı zamanda gerçek haberlerin paylaşılması, yalan haberlere kıyasla önemli ölçüde uzun sürmüştür.</p>



<p>Çevrimiçi ortamlarda yayılan söylentilerin kendilerine has sorunları olsa da internet ortamındaki söylentilerin izleri, ağızdan ağıza yayılanlara kıyasla daha kolay sürülebilir. (Ne de olsa hiçbirimiz mahallelerimizde buluşup örgü ören kadınların aralarında ne konuştukları bilmiyoruz.) Bu durum işlevseldir. Toplumun tabanında hareket ettiklerini göz önünde bulundurursak, söylentiler genellikle bir olayın vuku bulduğuna dair ilk göstergelerdir. Söylentiler, bu yönlerinden dolayı salgına hazırlık gibi konularda hayati bir öneme sahiptirler. Bir salgın hastalığın yayılmaya başladığını öğrenmenin yollarından biri, hastaların kliniklere gelmesini beklemektir ancak bu süreçte gecikmeler yaşanabilir ve insanların sağlık tesislerine müracaat etmemelerinin birden fazla sebebi olabilir. (İnsanların yakınlarda müracaat edebilecekleri bir sağlık tesisinin mevcut olduğu varsayarsak.) Batı Afrika Ebola salgınında insanlar tedavi için kliniklere gelmeden çok önce garip ölümler hakkında söylentiler etrafta dolaşmaktaydı. Söylentilere kulak vermenin öneminin farkında olan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), resmi veriler ortaya çıkmadan önce olası sorunları tespit edebilmek için 1997 yılında bir söylenti izleme ağı kurdu. Burada hastalıklarla ilgili söylentilerin yaşananları tamı tamına doğru aktarmasının önemli olmadığı unutulmamalıdır. Önemli olan, ortada dikkat edilmesi gereken bir durumun olup olmadığını bilmektir.</p>



<p>Söylentilerin yüzde yüz gerçeği yansıtıp yansıtmadığı konusuna takılıp kalmak da olayın maksadının gözden kaçırılmasına sebep olabilir. Gündelik hayattaki iletişimizin ne kadarlık bir kısmı tamı tamına doğru bilgilerin alışverişinden ibaret? İnsanlarla konuşurken sıklıkla gerçeği eğip büküyoruz ve bunu yapmaktaki amacımız, anlattığımız hikâyeyi daha ilgi çekici kılmak veya hikâyeden çıkarılacak dersin akılda kalıcılığını arttırmak olabilir. Aynı zamanda bize anlatılan şeylerin tamamen doğu olmadığının da genellikle farkındayızdır. Belki de önemli olan şey, ormandaki cadının zencefilli kurabiyeden yapılmış bir evde yaşayıp yaşamaması değil, ormana yalnız başımıza gitmememiz gerektiğidir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Katherine Furman</strong> – “<a href="https://blogs.cardiff.ac.uk/openfordebate/the-epistemology-of-rumours/" target="_blank" rel="noopener" title="">The Epistemology of Rumours</a>”, (Erişim Tarihi: 02.01.2024)</p>



<p><strong>Çeviren:</strong> Dervişan Mehmet Savaş</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Efe Aytekin</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Dipnotlar</h2>



<p><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/soylentilerin-epistemolojisi-katherine-furman/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=soylentilerin-epistemolojisi-katherine-furman#_ftnref1">[1]</a> Apartheid, Güney Afrika ve Güneybatı Afrika’da (şimdiki Namibya) 1948’den 1990’ların başına kadar var olan, kurumsallaşmış ve ırka dayalı bir ayrımcılık sistemiydi. (ç.n.)</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/soylentilerin-epistemolojisi-katherine-furman/">Söylentilerin Epistemolojisi – Katherine Furman</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Evrendeki Tek Bilinçli Varlık Olmadığımı Nasıl Bilebilirim? – Luke Dunne</title>
<link>https://trafikdernegi.com/evrendeki-tek-bilincli-varlik-olmadigimi-nasil-bilebilirim-luke-dunne</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/evrendeki-tek-bilincli-varlik-olmadigimi-nasil-bilebilirim-luke-dunne</guid>
<description><![CDATA[ İnsan zihni yalnızca tek bir öznel tecrübeyi işleyebilir ve bu tekil tecrübenin işlenmesi süreci sayesinde insan zihni etrafındaki olayları, fikirleri ve diğer bireyleri algılar. Bu durum su götürmez bir gerçektir. Öyleyse ben evrendeki tek bilinçli varlık olmadığımı nasıl bilebilirim? İşte solipsizm (ya da tekbencilik) olarak bilinen felsefi görüşün temel fikri budur. Bu görüşe göre bizim için kesin olan tek şey zihnimizin varlığıdır. Çok farklı şekillerde anlaşılabilecek ve farklı bağlamlarda geçerli olabilecek bu soruyu cevaplamak kolay değildir. Okuduğunuz makale bu hususları netleştirmeyi deneyecektir. Diğer Zihinlerin Var Olduğunu Biliyoruz “Diğer zihinler problemi” (öznelerarasılık problemi veya solipsizm problemi olarak da bilinir), kişinin kendi
The post Evrendeki Tek Bilinçli Varlık Olmadığımı Nasıl Bilebilirim? – Luke Dunne first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/wanderer-storm-painting.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:15:04 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Evrendeki, Tek, Bilinçli, Varlık, Olmadığımı, Nasıl, Bilebilirim, –, Luke, Dunne</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan zihni yalnızca tek bir öznel tecrübeyi işleyebilir ve bu tekil tecrübenin işlenmesi süreci sayesinde insan zihni etrafındaki olayları, fikirleri ve diğer bireyleri algılar. Bu durum su götürmez bir gerçektir. Öyleyse ben evrendeki tek bilinçli varlık olmadığımı nasıl bilebilirim? İşte solipsizm (ya da tekbencilik) olarak bilinen felsefi görüşün temel fikri budur. Bu görüşe göre bizim için kesin olan tek şey zihnimizin varlığıdır. Çok farklı şekillerde anlaşılabilecek ve farklı bağlamlarda geçerli olabilecek bu soruyu cevaplamak kolay değildir. Okuduğunuz makale bu hususları netleştirmeyi deneyecektir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Diğer Zihinlerin Var Olduğunu Biliyoruz</h2>



<p>“Diğer zihinler problemi” (öznelerarasılık problemi veya solipsizm problemi olarak da bilinir), kişinin kendi zihninden bağımsız olan diğer bilinçli zihinlerin varlığı ve doğası üzerine felsefi ve epistemolojik bir meydan okumadır. Sorunun çıkış noktası, dünyayla olan dolaysız bağlantımızın kendi öznel tecrübemizden geçtiği gerçeğidir. Her birey kendi düşüncelerini, hislerini ve bilincini kavrayabilir ancak hiçbir insanın bir başkasına ait içsel tecrübelere dolaysız erişimi yoktur. Başka bir deyişle, kendi zihnimizin varlığını kesin olarak bilebiliriz ancak diğer insanların veya varlıkların bizimkiyle aynı anlamda bir zihin sahibi olup olmadığını kesin olarak bilemeyiz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Solipsizm Katlanılmazdır</h2>



<p>Bu problem bir felsefi ikileme yol açar. Elimizdeki seçeneklerden biri solipsizmdir. Solipsizm radikal bir felsefi pozisyondur, hatta o kadar radikaldir ki pek az filozof kendisini bu pozisyona yerleştirir. Bu bağlamda solipsizm, var olduğu kesin olarak bilinebilecek tek şeyin kişinin kendi zihni olduğu ve geri kalan her şeyin (diğer insanların ve dış dünyanın) bir illüzyon veya kişinin zihninin bir kurmacası olduğu görüşüdür. Bu pozisyon, doğası gereği yalnızlaştırıcıdır çünkü başka bir bilinçli varlığı, ya da en azından o varlığın bilgisine ulaşma yetimizi reddeder. Solipsizmi yanlışlamaya çalışan birçok türden ve çok sayıda felsefi cevap vardır. Solipsizmi yanlışlayamasak bile bu pozisyonu reddetmek için bir nedenimiz olabilir. Bu neden şudur: tamamen yalnız olabileceğimiz bir dünyada yaşamak katlanılmazdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Zihinlerimizin Bedenlerimizden Ayrı Olduğunu Biliyoruz</h2>



<p>Evrendeki tek bilinçli varlık olup olmadığımız problemi bir ikileme yol açar, yani bizi iki seçenek arasında bırakır. Solipsizmi bir kenara bırakırsak alternatifimiz nedir? Tarihsel açıdan bakacak olursak bu alternatif sıklıkla dualist (ikicil) bir şekilde karşımıza çıkar. Özellikle dindar olan veya dini kültürün etkilediği bir bakış açısıyla yazan filozoflar, diğer zihinlerin varlığını kabul ederler fakat zihnin bedenden temel olarak farklı olduğunu öne sürerler.</p>



<p>Bu görüşe göre her bireyin kendi zihinsel tecrübelerine (veya zihnine) dolaysız bir erişimi vardır fakat birey, karşı tarafın davranışlarını ve iletişimini temel alıp diğer zihinlerin varlığı hakkında çıkarımlar yapar. Bu görüş de elbette beraberinde bir dizi sorun getirir. Örneğin diğer kişilerin ne tür zihinsel tecrübeler yaşadıkları hakkında isabetli bir çıkarım yapabilme yetimizin olup olmadığı net değildir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Zihin Felsefesi, Diğer Zihinlerin Var Olduğunu Gösterir</h2>



<p>Şu ana kadar incelediğimiz iki görüş de pek tatmin edici gibi görünmüyor. Hem düalizmin hem de solipsizmin bazı zorlu sıkıntıları vardır. Ancak belki de zihin felsefesi imdadımıza yetişebilir. Belki de bu ikilemin sunduğu iki uçtan biriyle yetinmemiz gerekmez. Gündelik hayatta olduğu gibi felsefede de çoğu insan diğer zihinlerin varlığını kabul etmektedir. Gerçekten de zihin felsefesinin temelinde zihnin yapısını ve işleyişini anlayabilme çabası vardır ve bu çaba, zihnin var olduğu ön kabulü üstünden ilerler.</p>



<p>Birçok filozofa göre kendimize ve başkalarına inanç, istek, niyet ve duygu atfedebilme yeteneğimiz, insanın toplumsal yapısının temel bir yönüdür. Bizimle benzer zihinsel tecrübeler yaşadıklarını varsayarak diğer insanların davranışlarını anlayabilir ve tahmin edebiliriz. Bu anlamda evrendeki tek bilinçli varlık olduğumuz inancı, toplumsal yaşantımızı baltalar ve bizi diğer insanlarla birlikte yaşamaktan alıkoyar. Bizi diğer bilinçli varlıkların var olduğuna inanmaya sevk eden birçok türden ve çok sayıda nedene rağmen diğer zihinler problemi, felsefi bir sorun olmaya devam etmektedir çünkü diğer zihinlerin varlığı kesin olarak kanıtlanamaz veya dolaysız olarak deneyimlenemez.</p>



<p>Bu nedenle, yukarıda bahsedilen çıkarım yapma işlemi, ortak tecrübelerimizden kaynaklanan güvene ve başkalarıyla iletişim kurma çabalarımızın açıkça başarılı olduğu gerçeğine dayanır. Diğer zihinler problemi, zihin felsefesi ve epistemoloji alanlarında süregelen bir tartışma konusudur. Eğer biz evrendeki bilinç sahibi tek varlıksak (yani esasen yalnızsak), bu durumda bizzat felsefenin amacı ve maksadı şüpheli duruma düşer.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Sıkça Sorulan Sorular</h2>



<pre class="wp-block-preformatted"><em>Diğer insanların bilinç sahibi olduğuna dair kesin bir kanıt ortaya koyabilecek nörolojik veya biyolojik bir gösterge var mı?</em></pre>



<p>Şu anda diğer insanların bilinç sahibi olduğunu kesin bir şekilde kanıtlayan nörolojik veya biyolojik bir gösterge bulunmamaktadır. Bilincin karmaşıklığı, tüm varlıklarda geçerliliğini koruyabilecek evrensel bir göstergeyi tespit edebilmeyi zorlaştırıyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<pre class="wp-block-preformatted"><em>Eğer solipsizm katlanılmazsa, diğer insanlarla ilişkiler kurmak konusunda ortak bir bilinç deneyimi paylaştığımızı varsaymak dışında alternatif yollarımız var mı?</em></pre>



<p>Solipsizm size yalnızlaştırıcı geliyorsa, diğer insanlarla ilişkiler kurabilmek için empati, iletişim ve ortak aktivitelere katılma gibi yöntemleri deneyebilirsiniz. Bu yöntemler, ortak bir bilinç deneyimi paylaştığımız varsayımından ziyade gözlemlenebilir davranışlara ve etkileşimlere dayanırlar. Böylece karşılıklı bir bağlantı ve anlayış duygusu geliştirilmesini sağlarlar.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<pre class="wp-block-preformatted"><em>Yapay bilinçlerin varlığı, diğer zihinler problemini nasıl etkiler?</em></pre>



<p>Yapay bilinçlerin ortaya çıkışı, bizim bilinç ve bilincin farklı tezahürleri hakkında yaptığımız tanımlara meydan okuyarak diğer zihinler problemine yeni bir boyut kazandırdı. Yapay bilinçler bizi sadece makinelerde değil, aynı zamanda tüm varlıklarda bilincin kanıtı olarak neleri kabul edeceğimizi tekrar düşünmeye sevk ediyor ve böylece bilince dair kavrayışımızı arttırmamızı sağlıyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Luke Dunne</strong> – “<a href="https://www.thecollector.com/how-do-i-know-im-not-the-only-conscious-being-in-the-universe/" target="_blank" rel="noopener" title="">How Do I Know I’m Not the Only Conscious Being in the Universe?</a>”, (Erişim Tarihi: 02.01.2024)</p>



<p><strong>Çeviren:</strong> Dervişan Mehmet Savaş</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Efe Aytekin</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/evrendeki-tek-bilincli-varlik-olmadigimi-nasil-bilebilirim-luke-dunne/">Evrendeki Tek Bilinçli Varlık Olmadığımı Nasıl Bilebilirim? – Luke Dunne</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Meşşailik ve Ahlak Felsefesi – Egemen Kurtoğlu &amp;amp; Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/messailik-ve-ahlak-felsefesi-egemen-kurtoglu-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/messailik-ve-ahlak-felsefesi-egemen-kurtoglu-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ 

The post Meşşailik ve Ahlak Felsefesi – Egemen Kurtoğlu &amp; Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/WhatsApp-Image-2024-09-15-at-21.59.50.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:14:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Meşşailik, Ahlak, Felsefesi, –, Egemen, Kurtoğlu, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/messailik-ve-ahlak-felsefesi-egemen-kurtoglu-taner-beyter/">Meşşailik ve Ahlak Felsefesi – Egemen Kurtoğlu & Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Türkiye’de Ateizm – Taner Beyter</title>
<link>https://trafikdernegi.com/turkiyede-ateizm-taner-beyter</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/turkiyede-ateizm-taner-beyter</guid>
<description><![CDATA[ Yaklaşık 14 yıldır ateistim. 2013 yılında Türkiye’deki ateistlerin ve non-teistlerin ifade özgürlüğü ile hukuki haklarını korumak adına başlatılan Ateistler Meclisi girişiminde ve daha sonra kurulan Ateistler Derneği’nde görevler aldığım için epey fazla ateist ve non-teist ile tanıştığımı söylersem abartmış olmam. Ki akabinde Ateist Dergi’de de belirli türden sorumluluklarım olmuştu. Tüm bunlar sahip olduğum ateist pozisyon ile diğer ateistlerin pozisyonlarını kıyaslama fırsatı sunmuştu. Bu fırsat, hem Türkiye’deki ateistleri, sahip oldukları görüşler üzerinden rasyonel bir kategoriye dayalı olarak anlayabilmeme hem de sahip olduğum ateist yaklaşımı kıyaslamalar yoluyla daha da içselleştirmeme yardımcı oldu. Bu yazı boyunca bahsedeceğim birçok konu başlığı bu deneyimlerin bir
The post Türkiye’de Ateizm – Taner Beyter first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/Atheism-and-Secularism_2560.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:14:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Türkiye’de, Ateizm, –, Taner, Beyter</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık 14 yıldır ateistim. 2013 yılında Türkiye’deki ateistlerin ve non-teistlerin ifade özgürlüğü ile hukuki haklarını korumak adına başlatılan Ateistler Meclisi girişiminde ve daha sonra kurulan Ateistler Derneği’nde görevler aldığım için epey fazla ateist ve non-teist ile tanıştığımı söylersem abartmış olmam. Ki akabinde Ateist Dergi’de de belirli türden sorumluluklarım olmuştu. Tüm bunlar sahip olduğum ateist pozisyon ile diğer ateistlerin pozisyonlarını kıyaslama fırsatı sunmuştu. Bu fırsat, hem Türkiye’deki ateistleri, sahip oldukları görüşler üzerinden rasyonel bir kategoriye dayalı olarak anlayabilmeme hem de sahip olduğum ateist yaklaşımı kıyaslamalar yoluyla daha da içselleştirmeme yardımcı oldu. Bu yazı boyunca bahsedeceğim birçok konu başlığı bu deneyimlerin bir eseri. Nihayetinde “Türkiye’de ateizm” denilince artık zihnimde anlamlı bir bütün oluşuyor.</p>



<p>Türkiye’deki ateizmin gelişimini Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış olan materyalist ve non-ateist simalara atıf yaparak incelemekten bir miktar çekiniyorum. Beşir Fuad veya Baha Tevfik gibi birçok Osmanlı aydınının non-teist olduğunu ve yaklaşımlarında Batı’daki felsefi fikirlerden etkilendiğini biliyorum. Fakat amacım kökenleri Osmanlı’ya kadar inen bir soy kütüğü araştırması yapmak değil. Osmanlı dönemindeki non-teistler üzerine bir inceleme yapmak ciddi bir uzmanlık, zaman ve birikim gerektirir, bu konuda sözü uzmanlara bırakmak isterim. </p>



<p>Bu yazıda, görece yakın bir dönemdeki eğilimleri göz önüne alarak mevcut manzaraya bir bakış atacağım ve buradan da farklı ateist grup ile kimlikler olduğunu iddia edeceğim.</p>



<p>Başlamadan evvel önemsediğim bir ekleme yapmak istiyorum. Bir dünya görüşünün temsilcileri, benimsedikleri dünya görüşünün tüm nüansları hakkında hem fikir olmak zorunda değildir. Bir dünya görüşü etrafında kümelenen toplulukların kendi içerisinde birbirinden farklı düşünen alt topluluklar barındırmasını beklemek oldukça olağan. Bundan ötürü yalnızca birbirinden farklı düşünen veya farklı motivasyonlara sahip olan ateistler değil feministler, teistler, sosyalistler, milliyetçiler de vardır. Elbette insanların ateizme yönelmesinde yalnızca rasyonel gerekçeler değil aynı zamanda ideolojik, toplumsal ve psikolojik faktörler de oldukça olabilir, bu yalnızca ateizm meselesinde değil insanların siyasi görüşleri veya mezhepsel tutumları için de geçerli. Ancak unutmamak gerekir ki, bir fikri benimseme motivasyonumuzda toplumsal ve psikolojik faktörlerin etkili olması, o görüşün kesinkes yanlış olduğunu kanıtlamaz. Benimsenin fikrin doğruluk değeri kanıtsal değeri olan argümanlar ve akıl yürütmeler çerçevesinde belirlenebilir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Üç Ana Grup</h2>



<p>Sözünü edeceğim bu üç ana grup dışında başka gruplar veya eğilimler de var olabilir. Ancak ben birazdan sözünü edeceğim bu üç grubun farklı dağılım ve oranlarda da olsa hala varlığını sürdürdüğünü düşünüyorum. Burada yaklaşık bir manzara sunmaya çalışacağım. </p>



<h3 class="wp-block-heading">Birinci Ateistler: Aktivistler</h3>



<pre class="wp-block-preformatted">Politik ve aktivist, ateizm sahip oldukları dünya görüşünün bir sonucu veya parçası. </pre>



<p>Bu grup, ateizmlerini mevcut ideolojik ve politik görüşleri aracılığıyla veya dolayısıyla benimsemiş olan solcu, ulusalcı, sosyalist veya Marksist entelektüellerden oluşuyor. Bu kesimin, tarihsel olarak daha erken dönemlerde, özellikle 1950’lardan 1980’lere değin yükselen politik tartışmalarda kendilerini göstermiş olduklarını söylemek mümkün. Bu grup ülkemizin politik tarihinde oldukça önemli bir yere sahip olan 68 kuşağı ile yakından ilişkilidir demek bu açıdan yanlış değildir. Biraz daha açık konuşmak gerekirse, ateizmleri, benimsedikleri materyalizmin veya başka türden politik görüşlerinin bir sonucuydu. Aralarında akademisyen, parti yöneticisi, politikacı, gazeteci veya aktivist gibi farklı meslek gruplarını görmek mümkün. Mevcut yaklaşımları yeni bir toplum tasavvuru üzerine kurulu olduğundan ötürü doğrudan ateizm üzerine pozitif bir yaklaşımı benimsemektense sahip oldukları politik ve toplumsal görüşün bir sonucu olarak “<em>sonuç olarak ateist</em>” (veya deist)’lermiş gibi görünüyorlar. Halkın benimsediği dini görüşleri materyalizm (maddi koşullar) temelinde tahlil ederek, sahip oldukları politik görüşle uyumlu bir pozisyondan din mefhumunu incelerler. Bu anlamda buluştukları ortak değer olarak ateizmden ziyade materyalizm ve politik bir amaçtan söz etmek mümkün.</p>



<p>Sözünü ettiğim bu grup belirli bir yaş ortalamasına sahip ve görece din dışı bir yaşam sürmeyi içselleştirmiş insanlardan oluşuyor. Marx’ın “Yahudi Sorunu” ve Lenin’in “Din Üzerine” adlı metinleri geliştirdikleri yaklaşımı kavramak için önemli olsa da asıl atıf kaynakları Feuerbach’ın “Tanrıların Doğuşu” ve “Hristiyanlığın Özü” adlı metinleridir. Feuerbach yabancılaşma olgusunda dini inançların merkezi önemine antropolojik bir yaklaşım geliştirmişti, örtük varsayımlarında birincil ateistler de din ile yabancılaşma olgusu arasında felsefi bir bağ kururlar. İddialarında bu epistemik zemini sık sık görebilirsiniz. </p>



<p>Bu grup, çoğu zaman Marx’ın “Din halkın afyonudur” ifadesi üzerine dönen bir külliyat ile anılır. Ancak bu ifadenin külliyat içerisinde çok farklı yorumları mevcut. Bu ünlü atıf demin sözünü ettiğim <em>yabancılaşma</em> ve <em>maddi koşullar</em> vurgusunu içerisinde taşıyan bir epistemik zemine işaret ediyor: “Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin [ruhun] dışlandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.” (1)</p>



<p>Bu grubu anlamak için üç isme bakılabilir: Behice Boran, Mehmet Ali Aybar ve Hikmet Kıvılcımlı. </p>



<h3 class="wp-block-heading">İkinci Ateistler: Anti-teistler</h3>



<pre class="wp-block-preformatted">Radikal Aydınlanmacı, doğrudan din özellikle İslam'a karşı oldukça eleştirel.</pre>



<p>1980’lerden itibaren bilhassa 1990’larda altın çağını yaşadığını söyleyebileceğimiz İkinci Ateistler, büyük oranda İslam’a yönelik içeriden radikal bir eleştiriyi benimsiyor. Grup içerisinde bazıları, toplumsal gelişimin önündeki en büyük engel olarak örgütlü dinlerin yıkıcılığına ve olumsuz etkilerine dikkat çekmeyi önemser. Hurafeler, batıl inançlar ve tarikatları aydın bir toplumun önündeki en büyük engeller olarak görürler.  </p>



<p>İddiaları büyük oranda İslam, Hristiyanlık ve Musevilik’e odaklanmış olup bu topraklarda yaşadıkları için İslam’a daha çok ağırlık verdiklerini görmek şaşırtıcı değildir. Negatif kimliklenme, var olmaya başlamalarında en baskın motivasyon olabilir.</p>



<p>Bulundukları pozisyonda, doğrudan doğruya Kur’an ve hadisleri eleştirerek ateizmlerini bu karşıtlık üzerine inşa ederler. Muazzez İlmiye Çığ, Turan Dursun, Erdoğan Aydın, İlhan Arsel gibi isimlerin başını çektiği bu grup genellikle bir grup araştırmacı-yazar, akademisyen, gazeteci ve düşünürden oluşuyordu. Bir önceki gruba kıyasla politik gündemi boş bırakmasalar da Mezopotamya tarihi üzerinden İbrahimi dinlerin Sümer veya diye antik dinlere dayanan kökenleri üzerine eğilirler ve şeriatın bir toplum için büyük tehlike olduğunu savunurlar. Tarih, arkeoloji, dinler tarihi, mitoloji gibi sosyal bilimlere dair meselelere ağırlık vererek dinlerin insan bilgisinin sınırlı kapasitesinin sonucu olarak var olduğunu iddia ederler. Ben özellikle Fransız Aydınlanmasında kendini gösteren mekanik materyalizmden epey etkilendiklerini düşünüyorum. </p>



<p>Doğrudan din felsefesine içkin bir felsefi argümantasyona pek başvurmazlar, kaldı ki böyle bir iddia da bulunmamışlardı. Çoğunlukla, ateistik din felsefesi değil İbrahimi dinler özelinde teoloji eleştirisi yapmak gruptaki hakim eğilimdi.</p>



<p>Diğer yandan siyasi yelpazede daha çeşitli bir grup gibi görünseler de ekseriyetle ulusalcı ve aydınlanmacı fakat bazılarının milliyetçi ve sosyalist olduğunu söyleyebiliriz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Üçüncü Ateistler: Radikal Bilimciler</h3>



<pre class="wp-block-preformatted">Radikal Bilimcilik ön planda, felsefeye görece mesafeli, dijital bilgi odaklı akıl yürütmeler. </pre>



<p>2010’lardan itibaren Facebook ve bloglarda örgütlenen görece daha geniş bir alana yayılan genç kitleden oluşurlar. Özellikle Karikateist sayfası ve Ateistforum blogunda buluşup; kimi zaman fiziksel olarak görüşüyorlardı. Bu etkileşimin bir sonucu olarak Ateist Meclisi’ni kurarak Ateistler Derneği ve Ateizm Derneği, Ateist Dergi gibi daha kurumsal oluşumlarda yer edinenler de olmuştu, yani aslında somut anlamda ilk kez bir araya gelme fikrini hayata geçirmede etkileri büyüktür. Aralarında Birinci Ateistler ve İkinci Ateistlerden insanlar olmakla birlikte; çoğunluk olarak İnternet Ateistleri ve Yeni Ateistlerin daha baskın olduğunu söyleyebiliriz. Bazılarının, doğrudan din felsefesi ile ilgilenmek yerine birinci ateistlerden <em>materyalist yaklaşım </em>ve ikinci ateistlerden <em>içkin din-eleştirisi </em>genlerini miras aldıklarını iddia edebiliriz. Ayırt edici bir nokta olarak bilime aşırı güven ile karakterize edilebileceklerini söylemek mümkün. (Bu açıdan benim de bir parçası olduğun bilim sitesi Evrim Ağacı’nı takip eder ve severler). Bugün bu grubun daha çok YouTube Ateistleri etrafında kümelenmeye başladıklarını söyleyebiliriz. </p>



<p>İkinci Ateistlerden devraldıkları genetik mirastan ötürü ateizmi daha agresif bir biçimde savunmaya dayalı psikolojik motivasyon ile bilimin bize birçok asli soruda yanıt verebileceği şeklindeki epistemik motivasyonu birlikte taşırlar. Bazılarının felsefenin öldüğünü ilan etmesi veya din felsefesinin laf salatası olduğunu iddia etmesi yurt dışındaki bilhassa da Dawkins, Harris, Krauss gibi ateistleri takip ettikleri izlenimi uyandırır.  </p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="750" height="422" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/56c0756fc03c0e5f40a61075.jpg?resize=750%2C422&ssl=1" alt="" class="wp-image-17414" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/56c0756fc03c0e5f40a61075.jpg?w=750&ssl=1 750w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/56c0756fc03c0e5f40a61075.jpg?resize=300%2C169&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/56c0756fc03c0e5f40a61075.jpg?resize=480%2C270&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 750px) 100vw, 750px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">“Mahşer’in Dört Atlısı” olarak bilinen Yeni Ateistler’in öncü isimlerinden biri olan Richard Dawkins.</figcaption></figure></div>


<h3 class="wp-block-heading">Dördüncü Bir Eğilim/Grup Var mı? </h3>



<p>Ben dördüncü bir grup olarak <strong>Felsefi Ateistlerin</strong> de olduğunu iddia ediyorum (Bu tanımlamayı bir tartışmada ilk kez Berat Mutluhan Seferoğlu’nun kullandığını gördüm). Felsefe Ateistler, yüzünü din felsefesi, metaetik, epistemoloji ve metafizik gibi disiplinlere döner. <strong>Açıkçası Dördüncü Ateistlerin de Felsefi Ateistler ile özdeşlemesini ümit ediyorum.</strong> Elbette sınırını çizdiğim bu tasvirin birçok istisnai örneği olabilir veya başka türden eleştiriler gelebilir; ciddi bir teori inşa etme iddiasında da değilim. Fakat ülkemizde ateizmin felsefi savunusunu ortaya koyan kitapların sayısının çok olmayışının sebebi, bana, Felsefi Ateistlerin sayısının az olmasıymış gibi geliyor. Yerli bir yazar tarafından, doğrudan savunduğu ateist yaklaşımın felsefi savunusunu yapan neredeyse hiç kitap olmaması tesadüf değil (Bir kitap var ama yeterli kalitede olduğunu düşünmüyorum).</p>



<p>Felsefi ateistlerin sayısı diğer gruplara oranla çok az olmasına rağmen en yüksek çeşitlilik oranına sahip olan grup olabilirler: Aralarında Liberal, Atatürkçü, Sosyalist, Vegan, Feminist, Anti-Natalist ve az da olsa Alt-Right/Muhafazakar ve başka türden dünya görüşüne sahip insanlar olabilir. Hatta bu dünya görüşlerinin birkaçını aynı anda benimseyebilirler.</p>



<p>Peki bu grubun ayırt edici özellikleri nelerdir? Din olgusunu din felsefesi temelinde ele almak en baskın eğilim olabilir. Ayrıca agresif olmamak yani İslam’ı yeterince eleştirmemek, ateizmi hiddetle savunmamak gibi eleştirilerle karşı karşıya kalırlar. Daha ılımlı olmak ve tartışmalarda felsefi bir arka plan ile akıl yürütmeyi takip ederek <em>olasılık değerleri</em> veya <em>yaklaşık manzara</em> üzerinden konuşmayı önemserler.</p>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Sonuç</strong></h3>



<p>Buraya kadar var olan izahımda bir doğruluk payı varsa sözünü ettiğim farklı ateist grupların birbirinden kesin sınırlarla ayrılmasını da beklemek zorunda olmadığımızı tekrar hatırlamam gerekir. Örneğin bir ateist hem birinci grup içerisinde hem de üçüncü grup içerisinde olabilir, aynı anda etkili olan eğilim ve motivasyonlardan ötürü (rasyonel argümanlar veya sosyolojik faktörler vb) aynı anda birkaç gruba dahil olmak mümkün. </p>



<p>İnsanlar dünya görüşlerini birden bire değiştirmez. Bir görüşü, bir sabah uyandığınızda veya birden bire, hemencecik benimsemeyiz. Bir takım eğilimleri kümülatif olarak birikerek somutlaşır ve zamanla bir dünya görüşüne dayalı kimlik halini alır. Şayet ateizmin veya non-teizmin doğru olduğuna inanıyorsanız bir kimliği temsil ettiğinizi ve bu kimliğe mesafeli duran insanların gözünde taşıdığınız kimliğin değerine olumlu veya olumsuz katkı sunduğunuzu unutmamalısınız. İnsanlar eylemler kadar samimiyet ve tutumları da önemserler. </p>



<p>Türkiye’de ateizm veya non-teizmin artan kitle iletişim teknolojileri sayesinde bir miktar yayıldığı ve daha görünür olduğunu düşünüyorum. Entelektüel iklimimizde hangi tür ateizmin daha saygın bir pozisyonda olacağını, elbette bizzat ateistlerin kendileri belirleyecektir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>[1] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, 1997, s.192.</p>



<p></p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-ateizm-taner-beyter/">Türkiye’de Ateizm – Taner Beyter</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Zamanın Bir Başlangıcı Olmalı Mıdır? Craig’in Apriori Argümanları Üzerine Bir İnceleme – Wesley Morriston</title>
<link>https://trafikdernegi.com/zamanin-bir-baslangici-olmali-midir-craigin-apriori-argumanlari-uzerine-bir-inceleme-wesley-morriston</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/zamanin-bir-baslangici-olmali-midir-craigin-apriori-argumanlari-uzerine-bir-inceleme-wesley-morriston</guid>
<description><![CDATA[ Not: Metnin orijinalinde başlık “Must the Past Have a Beginning” olsa da Zikri Yavuz’un burada yayınlanan aynı isimli makalesinden ötürü “Craig’in Apriori Argümanları Üzerine Bir İnceleme” kısmını ben ekledim. Aslında bu ekleme olduk yerinde oldu çünkü Morriston bu makalesinde Craig’in a priori argümanlarına yoğunlaşıyor. O burada, kendisinin de belirttiği gibi, zamanın bir başlangıcının olmadığını kanıtlama adına pozitif bir tutum sergilememektedir. Aksine, Craig özelinde söz konusu a priori argümanların zamanın bir başlangıcının olduğunu kanıtlamada başarısız olduğunu göstermeye çalışarak negatif bir tutum sergilemektedir. William Lane Craig, evrenin yaratılmış olması gerektiği iddiasını savunurken, sonsuz bir geçmişin imkânına karşı iki farklı felsefi argüman öne
The post Zamanın Bir Başlangıcı Olmalı Mıdır? Craig’in Apriori Argümanları Üzerine Bir İnceleme – Wesley Morriston first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/time-2160154_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:14:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Zamanın, Bir, Başlangıcı, Olmalı, Mıdır, Craig’in, Apriori, Argümanları, Üzerine, Bir, İnceleme, –, Wesley, Morriston</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h2 class="wp-block-heading">Not: </h2>



<p>Metnin orijinalinde başlık “<em>Must the Past Have a Beginnin</em>g” olsa da Zikri Yavuz’un <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/zamanin-bir-baslangici-olmali-midir-zikri-yavuz/" target="_blank" rel="noopener" title="">burada yayınlanan</a> aynı isimli makalesinden ötürü “<em>Craig’in Apriori Argümanları Üzerine Bir İnceleme</em>” kısmını ben ekledim. Aslında bu ekleme olduk yerinde oldu çünkü Morriston bu makalesinde Craig’in a priori argümanlarına yoğunlaşıyor. O burada, kendisinin de belirttiği gibi, zamanın bir başlangıcının olmadığını kanıtlama adına pozitif bir tutum sergilememektedir. Aksine, Craig özelinde söz konusu a priori argümanların zamanın bir başlangıcının olduğunu kanıtlamada başarısız olduğunu göstermeye çalışarak negatif bir tutum sergilemektedir. </p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>William Lane Craig, evrenin yaratılmış olması gerektiği iddiasını savunurken, sonsuz bir geçmişin imkânına karşı iki farklı felsefi argüman öne sürer. Bunlardan ilki, gerçek bir sonsuzluk fikrinin yarattığı çeşitli paradokslara başvurmaktadır. İkincisi ise zamanın doğasına ilişkin dinamik(şimdici) bir teoriye başvurmakta ve bu temelde sonsuz bir olaylar dizisinin “art arda ekleme yoluyla oluşmuş” olamayacağını göstermeye çalışmaktadır. Bu makale, bu iki argümandan ikincisiyle ilgilidir. İkinci argümanın, ilk argümandan bağımsız olarak kendi başına ayakta duramayacağını, Craig’in bunu standart itirazlara karşı savunmada başarılı olamadığını ve dinamik(şimdici) bir zaman teorisini kabul etmeye meyilli olanların bile Craig’in savunusunda söyledikleriyle ikna olmamaları gerektiğini göstermeye çalışıyorum.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Giriş</h2>



<p>Acaba evrenin tarihinde bir İlk Olay olmak zorunda mıdır? Ya da başka bir şey (belki de çok küçük,temel bir şey) her zaman var olmuş olabilir mi? Aquinas bu sorunun akıl yoluyla çözülemeyeceğini, ilahi vahiy olmadan Tanrı’nın dünyayı sonlu yıllar önce yoktan yarattığını bilmemizin mümkün olmadığını savunmuştur. Ancak Aristoteles’in daha az etkisinde kalan diğer Ortaçağ teologları bu görüşü reddetmiştir. Bu düşünürlere göre, evrenin zaman içinde bir başlangıcı olduğu kanıtlanabilirdi. Ve onların düşüncesine göre bu, Tanrı’nın varlığının ya da en azından evreni çok uzun yıllar önce var eden bir İlk Neden’in varlığının çok basit bir şekilde kanıtlanması için en önemli dayanaktır.</p>



<p>Son yıllarda William Lane Craig, Tanrı’nın varlığını “kanıtlamanın” bu yolunu şiddetle savunmuştur. Craig bu argümanın İslami kaynaklarını göz önünde bulundurarak ona kelam kozmolojik argüman adını vermiştir. Argüman çok basit bir yapıya sahiptir:</p>



<ul>
<li>1. Var olmaya başlayan her şeyin bir nedeni olmalıdır. </li>



<li>2. Evren var olmaya başlamıştır. </li>



<li>3. Dolayısıyla evrenin bir nedeni vardır. </li>
</ul>



<p>Craig 1. önermeyi açık bir metafizik gerçek olarak görmektedir.<sup>1</sup> Argümanı savunurken esas olarak 2. önermeye odaklanmaktadır. Çeşitli bilimsel değerlendirmelere<sup>2</sup> ek olarak, evrenin sonlu bir zaman önce var olmaya başladığını düşünmek için iki önemli felsefi argüman olduğuna inanmaktadır. Her iki argüman da geçmişte bir ilk olay olması gerektiğini ortaya koymaya çalışmaktadır. Her ikisi de geçmişte sonsuz sayıda farklı ve birbiriyle örtüşmeyen[ayrık] olay olamayacağını savunarak bu hususu güvence altına almaya çalışır, ancak bunu oldukça farklı şekillerde yaparlar.</p>



<p>İlk argüman, gerçekte sonsuz bir küme fikrini çevreleyen çeşitli paradokslara başvurur. Tüm paradokslar, şu ya da bu şekilde, herhangi bir sayılabilir sonsuz kümenin, sahip olduğu kadar üyesi olan sonsuz sayıda uygun alt kümeye sahip olması gerçeğinden oluşur. (Örneğin, çift ve tek sayıların toplamı kadar çift sayı vardır, sonsuz bir yıllar dizisinde tam olarak yıllar kadar gün vardır). Craig bu paradoksların gerçek saçmalıklar olduğunu ve soyut düşünce alanında durum ne olursa olsun, gerçekte sonsuzun olamayacağını gösterdiğini düşünmektedir. Sonsuzu tanımlama şeklimiz göz önüne alındığında, sonsuz sayıda sayı vardır, ancak örneğin sonsuz sayıda atom olamaz. Başlangıcı olmayan bir geçmiş olaylar dizisi gerçek varlıkların gerçek bir sonsuzluğunu oluşturacağından, Craig bunun bizi bir İlk Olay olması gerektiği sonucuna götürdüğünü düşünmektedir.</p>



<p>İkinci argüman, gerçekliğin herhangi bir alanında gerçek bir sonsuz mümkün olsa bile, geçmiş olaylar dizisinin gerçekte sonsuz olamayacağını göstermeye çalışır. Neden? Çünkü geçmiş olaylar birbiri ardına gerçekleşir ve bu şekilde oluşan hiçbir seri gerçekte sonsuz olamaz. Geçmiş potansiyel olarak sonsuzdur; gittikçe daha fazla gelecekteki olay önce şimdi sonra da geçmiş hale geldikçe sınırsızca büyür. Ancak asla gerçek bir sonsuz değildir, çünkü “büyümesinin” her aşamasında yalnızca sonlu sayıda geçmiş olay vardır. </p>



<p>Bu argümanın uzun ve seçkin bir tarihçesi vardır. Ortaçağ Yahudi ve Müslüman teologları tarafından kullanılmış ve Hristiyan geleneğinde Bonaventure bunu Aquinas’a karşı kullanmıştır. Kant Birinci Antinomi’de bu argümanı çok ciddiye almıştır ve hala çok etkilidir – bence Craig’in sonsuz geçmişe karşı ilk argümanından çok daha fazla…</p>



<p>İlk argümanın zaman felsefesinden çok matematik felsefesiyle ilgisi vardır. Bir kişinin gerçek bir sonsuz olabileceğini düşünüp düşünmediği, kısmen, matematiksel varlıklar hakkında “realist” olup olmadığına bağlıdır. Örneğin, tüm doğal sayılar gerçekten varsa, o zaman en az bir gerçek sonsuz vardır.</p>



<p>Craig, gerçek sonsuzun paradokslarını matematik felsefesinde realizme karşı güçlü bir argüman olarak görmektedir.<sup>3</sup> Öte yandan O, Alvin Plantinga’nın Tanrı’nın soyut varoluşlara en iyi açıklamayı getirdiği iddiasını da desteklemektedir. Michael Tooley ile yaptığı tartışmada Craig şöyle yazmaktadır: </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>İnsanlar, sandalyeler, dağlar ve ağaçlar gibi somut nesnelerin yanı sıra, filozoflar sayılar, kümeler, önermeler ve nitelikler gibi soyut nesnelerin de var olduğunu fark etmişlerdir. Bu tür şeyler daha ziyade fikirler gibi kavramsal bir gerçekliğe sahip gibi görünmektedir. Yine de bunların yalnızca bir insan zihnindeki fikirler olmadığı açıktır. Peki bu tür soyut varlıkların metafizik temeli nedir? Teistin bu soruya makul bir yanıtı vardır: Tanrı’nın zihninde temellenirler.<sup>4</sup></p>
</blockquote>



<p>Bu argümanın değeri ne olursa olsun<sup>5</sup>, “gerçek sonsuzdan kaçınmada nasıl başarılı olduğunu görmek zordur. Tanrı’nın anlayışındaki sonsuz bir kavramlar kümesi, serbestçe yüzen sonsuz bir soyutlar kümesinden kesinlikle daha az gerçek değildir.”<sup>6</sup></p>



<p>Ancak bu makalede benim endişem farklı bir yöndedir. Craig’in gerçek sonsuza karşı geliştirdiği argüman hakkında daha fazla bir şey söylemeyeceğim. Bunun yerine, iki argümandan daha popüler olan ikincisine, sağlam olup olmadığını ve daha genel olan ilk argümandan bağımsız olarak kendi başına ayakta durup duramayacağını belirlemek amacıyla çok yakından bir bakış atacağım. Her iki soruya da cevabım olumsuz olacaktır. Bu argümana yönelik standart eleştirilerin doğru olduğunu ve Craig’in bu eleştirilere karşı argümanı savunma girişimlerinin başarısız olduğunu göstermeye çalışacağım.</p>



<h1 class="wp-block-heading">1</h1>



<p>Craig’in argümanının özetiyle başlayalım. </p>



<ul>
<li>2.21 Ardışık toplama ile oluşan bir dizi gerçekte sonsuz olamaz. </li>



<li>2.22 Geçmiş olayların zamansal dizisi, ardışık toplama yoluyla oluşturulmuş bir dizidir. </li>



<li>2.23 Dolayısıyla, geçmiş olayların zamansal dizisi gerçekte sonsuz olamaz.<sup>7</sup></li>
</ul>



<p>Craig’in geçmiş olaylar zincirinin “ardışık eklemelerle oluştuğu” söyleminde, bunun sadece belirli bir zaman ölçütüne göre daha önce ve daha sonra gelen olaylardan meydana geldiğini kastetmediğini görmek önemlidir. Eğer Craig’in kastettiği sadece bu olsaydı, o zaman farklı olaylardan oluşan gerçekte sonsuz bir zamansal dizi, onun için farklı nesnelerden oluşan gerçekte sonsuz bir uzamsal diziden daha sakıncalı olmazdı ve öncül 2.21’in doğruluğu tamamen Craig’in gerçek sonsuza karşı genel argümanının sağlamlığına bağlı olurdu. Ancak Craig, geçmiş olaylar dizisinin sonsuz olduğu iddiasında zamanın doğasıyla ilgili özellikle sakıncalı bir şeyler olduğunu düşünmektedir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Öncül (2.22), olayların birbiri ardına seri bir şekilde gerçekleştiği dinamik(şimdici) bir zaman görüşünü varsaymaktadır. Olaylar dizisi, bilinçte art arda beliren bir tür zamansızca var olan dünya-dizisi değildir. Aksine oluş gerçektir ve zamansal süreç için esastır.<sup>8</sup></p>
</blockquote>



<p>Bu neden önemlidir? “Dinamik bir zaman görüşü” burada ne fark yaratır? Yanıt: eğer zaman gerçekten “geçiyorsa” şimdiki zamanda son bulan sonsuz bir olaylar dizisinin her seferinde bir kere daha kat edilmiş olması gerekirdi, şeklindedir. Bu süreçte, Craig’in saçma olduğuna inandığı sonsuz bir seri tamamlanmış olacaktır. “Sonsuza ulaşmadan önce her zaman bir tane daha eklenebileceğinden,” diyor Craig, “gerçek sonsuza ulaşmak imkansızdır.”<sup>9</sup> Ama buradaki argüman tam olarak ne anlama geliyor? Görünüşe göre şöyle: </p>



<ol>
<li>“Gerçek sonsuzluğa” ardışık eklemeyle ulaşmak mümkün değildir.</li>



<li>Bu nedenle, gerçek sonsuz bir dizi, ardışık eklemeyle “oluşturulmuş” olamaz.</li>
</ol>



<p>1’den 2’nin nasıl çıkarılacağını görmek kolay değildir. 1’in açıkça doğru olduğu tek anlam şudur: Sonsuz kümenin bir üyesinden başlayarak, diğerlerini teker teker ekleyip bitirmek imkansızdır. Ancak bundan çıkan tek sonuç, sonsuz bir serinin ilk üyeden başlayan bir “ardışık toplama” ile “oluşturulamayacağıdır”. Neden bir ilk üye ile başlamayan bir “ardışık toplama” ile oluşmuş olmasın? Craig’in argümanının varsaydığı dinamik(şimdici) zaman teorisi göz önüne alındığında bile, geçmiş olaylar serisi neden serinin her bir üyesinin bir öncekinin geçmiş olmasından sonra geçmiş olduğu ardışık bir eklemeyle oluşmuş olmasın? Birbirinden farklı ve örtüşmeyen olaylardan oluşan sonsuz bir serinin sonlu bir zaman diliminde “ardışık ekleme yoluyla oluşamayacağı” kabul edildiğinde, sonsuz (başlangıçsız) bir geçmişte bu şekilde oluşmuş olamaz mı?</p>



<p>Bu elbette Craig’in savunduğu argümana yönelik oldukça standart bir itirazdır ve kendisi de bu itirazın farkındadır. Ancak “sonsuzu aşmanın imkansızlığının” “mevcut zaman miktarıyla hiçbir ilgisi olmadığı” konusunda ısrar etmektedir. Aksine, “sonsuzluğun doğasına ait olan şey, onun bu şekilde oluşturulamayacağıdır” demektedir.<sup>10</sup></p>



<p>Böyle bir şeyin “sonsuzluğun doğasına ait olduğu” hiç de açık değildir. Ayrık ve örtüşmeyen bir olaylar serisinin “ardışık ekleme yoluyla oluşabilmesinden” iki şekilde bahsedebiliriz: (i) “üyelerden biriyle başlamış ve sonra diğerlerini eklemiş olmak”; ve (ii) “her zaman onları eklemekte olmak”. (i) “sonsuzluğun doğası” ile bağdaşmaz. Öte yandan (ii) öyle değildir – ya da en azından öyle olduğunu düşünmek için henüz bir argümanımız yoktur. </p>



<p>Ancak Craig ikinci alternatifin meseleyi daha da kötüleştirdiğinde ısrar etmektedir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Sonsuz bir zamansal dizinin başlangıçsız özelliği, ardışık eklemelerle oluşumundaki zorluğu daha da belirgin hale getirir. Bu durumda, geçmiş, Zeno’nun İkili Paradoksu’nun ikinci versiyonu gibi, Achilles’in belirli bir noktaya ulaşmak için başlangıçsız ve açık bir uçta sonsuz aralıkları kat etmesi gerektiği bir duruma dönüşür. Ancak geçmişte, stadyum örneğinde olduğu gibi, aralıklar gerçek ve eşittir. Hiçbir başlangıcın olmaması, hatta en uzaktaki bir başlangıcın bile yokluğu, zorluğu daha da artırır.<sup>11</sup></p>
</blockquote>



<p>Dikotomi Paradoksuna yapılan atıf kafa karıştırıcıdır. Zeno’nun bulmacası, Craig’in ilgilendiği vakadaki mevcut olmayan özelliklere dayanmaktadır. Zeno’nun hikayesinde, Achilles önce mesafenin yarısını kat etmeli ve bunu yapmak için önce bu yarının yarısını kat etmeli ve bu şekilde sonsuza kadar devam etmelidir. Paradoksun bir yorumuna göre Zeno, sonsuz sayıda işin sonlu bir sürede yapılamayacağı sezgisini kullanmaktadır. Ancak elbette bu sezgi Craig’in sonsuz zamanın imkânsızlığı iddiasını hiçbir şekilde desteklemez.</p>



<p>Bir başka olası yoruma göre, Zeno’nun anlatmak istediği şey, Achilles’in yolculuğu tamamlayamayacağı çünkü yolculuğa başlayamayacağıdır. Yolculuğuna başlayamaz, çünkü başlamak için yolculuğu oluşturan görevlerden birini yerine getirmesi gerekir. Ancak bir diğerini zaten yerine getirmeden (ve dolayısıyla zaten başlamış olmadan) bunlardan herhangi birini yerine getiremez. Eğer Craig’in aklındaki Dikotomi Paradoksu’nun yorumu buysa, o zaman bu karşılaştırmanın onun argümanına nasıl yardımcı olduğunu anlamak güçtür. Geçmişin başlangıcı olmadığı iddiasını, başlangıcı olmayan bir geçmişin asla başlayamayacağını savunarak çürütmek pek mümkün değildir! </p>



<p>Olayı ilgilendiğimiz konuya yaklaştırmak için, Achilles’in sonlu bir mesafeyi değil, sonsuz bir mesafeyi kat etmek zorunda olduğunu ve bunu yapmak için sonsuz bir zamana sahip olduğunu varsayalım. Son olarak, Zeno’nun aksine, Achilles’in saniyede bir adım hızla ilerleyebileceğinin şart koşulduğunu varsayalım. Hala bir sorun var mıdır? Achilles böyle bir görevi tamamlayabilir miydi?</p>



<p>Achilles’in sonsuz uzunluktaki metreyi aşmasının tek bir yolu varmış gibi görünebilir. Her zaman koşuyor olmalıydı. Achilles tarafından geçilen bir “ilk adım” olmamalıdır. Ancak Craig bunun “zorluğu daha iyi değil, daha kötü hale getirdiğinde”<sup>12</sup> ısrar eder. </p>



<p>Bunun neden böyle olduğunu anlamak zor. Kuşkusuz sonsuz sayıda adımı sonlu bir zamanda kat etmenin zorluğu aşılmıştır. Başlayamama zorluğu da öyle. Böyle bir zorluk yoktur, çünkü Zeno’nun örneğindeki yarışın aksine, bu yarışın bir başlangıcı olması gerekmez.</p>



<p>Ama belki de Craig herhangi bir mesafeyi “kat etmenin” bir başlangıcı olması gerektiğinin açık olduğunu düşünüyor. Onun böyle düşündüğü, soruna getirdiği bir başka düşünceden anlaşılmaktadır. Sonsuz bir sayı dizisinin bir sayıdan başlayarak “tanımlanması” gerektiğinden, gerçekte sonsuz bir dizinin ardışık toplama yoluyla “oluşturulamayacağını” savunur. Bu noktaya değinmek için, görevini tamamlamış ya da tüm negatif sayıları sayan bir “sonsuz sayaç” hayal eder.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Geçmişin ardışık eklemeyle “oluşturulmuş” olması, yani “kat edilmiş” olması, birinin tüm negatif sayıları saymayı başarıp sayımı 0’da bitirdiğini söylemeye eşdeğerdir. Ancak bu akıl almaz gibi görünmektedir; Whitrow’un ısrarla belirttiği gibi, *w[konumuzu ilgilendirdiği ölçüde sonsuz olayların ardışıklığına dair, matematikteki omega, doğal sayıların sonlu olmayan sıralaması] türünden bir koleksiyon basitçe oluşturulamaz. Whitrow, sonsuz geçmişin imkanını Cantor’un sonsuz kümeler teorisine dayandıranların, bu türden bir olaylar dizisinin nasıl oluşturulabileceği sorusunu çoğu zaman göz ardı ettiğini belirtir. Aslında, sonsuz negatif tamsayılar kümesini tanımlayabilmemizin tek yolu -1 ile başlamaktır, ancak bu, onlarla ilişkilendirmek isteyebileceğimiz olayların zaman içinde meydana gelme sırasına karşılık gelmez.<sup>13</sup></p>
</blockquote>



<p>Craig, negatif sayılar serisini tanımlama biçimimizin, {0, -1, … -n …} dizisinin her bir üyesinin “sayılma” şekliyle ilgili bize bir fikir verdiğini ve bunun da geçmiş olayların serisinin sonsuz olamayacağını göstermeye çalıştığını ifade ediyor olabilir. Belki de argüman şu şekildedir: </p>



<ul>
<li>1. {0, -1, … -n …} serisi sıfırdan başlayarak “tanımlanmıştır”. </li>



<li>2. Dolayısıyla, {0, -1, … -n …}’in tüm üyelerini saymaya kalkışacak olursak, sıfırdan başlamak zorunda kalırız. </li>



<li>3. Sıfırdan başlayarak {0, -1, … -n …} serisinin tüm üyelerinin sayımını tamamlamak mümkün değildir. </li>



<li>4. Bu nedenle, bu serinin tüm üyelerinin sayımını tamamlamak mümkün değildir. </li>



<li>5. Eğer geçmiş olaylar serisi hem sonsuz olsaydı hem de ardışık toplama ile oluşturulsaydı, o zaman {0, -1, … -n …} serisinin tüm üyelerinin sayımını tamamlamak mümkün olurdu. </li>



<li>6. Bu nedenle, geçmiş olayların sonsuz bir serisi ardışık toplama ile oluşturulamaz.</li>
</ul>



<p>Bu iyi bir argüman değil. Bir kere, ikinci önerme ilk önermeden çıkmıyor. Eğer biri bu serinin tüm üyelerini saymaya başlayacak kadar aptal olsaydı, bir yerden başlamak zorunda kalırdı, ancak sıfırdan başlaması gerekmezdi. Örneğin, kişi bunları şu sırayla sayabilir: {-1, 0, -3, -2, -5, -4 …}. </p>



<p>Elbette, nereden başlanırsa başlansın, {0, -1, … -n …}’in tüm üyelerinin sayımını tamamlamanın imkansız olacağı doğrudur. Ancak sayımın bir yerden başlaması gerektiği gösterilemediği sürece bunun Craig’in argümanına bir yardımı olmaz. Serinin “tanımlanma” şeklini ortaya koymanın bütün amacı buydu. Ancak sayımın, serinin diğer tüm üyelerinin “tanımlandığı” sayı ile başlaması gerekmiyorsa, bir yerden başlaması gerektiğini düşünmek için herhangi bir nedenimiz ve dolayısıyla sıfırda biten başlangıçsız bir sayımın imkansız olduğunu düşünmek için herhangi bir nedenimiz kalmaz. Bu nokta güvence altına alınmadığı sürece, 4. öncülü ortaya koymak için hiçbir yolumuz kalmaz ve argüman başarısız olur.</p>



<p>Burada birbirinden oldukça farklı iki “dizinin” söz konusu olduğunu unutmamalıyız. Birincisi mantıksal bir sayı dizisidir. İkincisi ise ilk serideki sayıların art arda sıralandığı zamansal bir “sayma” dizisidir. Mantıksal anlamda bir sayı dizisi sıfırla “başlasa” bile (çünkü diğer tüm sayılar sıfıra göre “tanımlanmıştır”), olayların zamansal sıralamasında, dizinin tüm sayılarının sayımının sıfırla bitmesi yine de mümkün olabilir.</p>



<p>Serinin “tanımlanma” şekline yapılan itirazın Craig’in iddiası için hiçbir destek sağlamadığı sonucuna varıyorum. Ancak Craig başlangıçsız bir sayımın imkansız olduğunu düşünmek için başka bir neden daha sunar. Ona göre, eğer birinin sıfırda biten tüm negatif sayıları sayması mümkün olsaydı, o zaman yönü tersine çevirip hepsini sıfırdan başlayarak saymak da mümkün olurdu.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Eğer kişi sonsuza kadar sayamıyorsa, sonsuzdan aşağıya nasıl sayabilir? Eğer bir kişi sonsuzu bir yönde hareket ederek geçemiyorsa, ters yönde hareket ederek nasıl geçebilir?<sup>14</sup></p>
</blockquote>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Şimdi eğer geçmiş sonsuz olsaydı, bu sanki birisinin ‘0’da son bulacak tüm negatif sayıları saymayı bitirdiğini iddia etmesi gibi olurdu ve bu kesinlikle saçmadır. Eğer sonsuza kadar sayamıyorsanız, sonsuzdan geriye doğru nasıl sayabilirsiniz? Sonsuz bir mesafeyi bir yönde koşarak kat edemiyorsanız, geri dönüp ters yönde koşarak nasıl kat edebilirsiniz?<sup>15</sup></p>
</blockquote>



<p>“Sonsuzdan geriye saymak”, “geri dönmek ve ters yönde koşmak” gibi pek iyi tanımlanamaz. Bu; başlangıcı olan bir serinin tanımına benziyor – ki bu seri, biri “geri döndüğünde” “başlayan” bir seridir, oysa sonsuzdan saymanın bir başlangıcı yoktur. Ama belki de Craig gerçekten, sıfıra doğru sayımını yeni tamamlamış sonsuz bir sayaç olsaydı, o zaman “geri dönüp” adımlarını geri takip edebilmesi ve sonunda hepsini geri takip ettiği bir noktaya varması gerektiğini düşünüyor. Ama neden böyle bir şey düşünelim ki?</p>



<p>Belki de Craig herhangi bir numaralandırmanın (prensipte) tersine çevrilebileceğini düşünüyor. Bu, elbette, tam sayılardan oluşan herhangi bir sonlu seri için doğrudur. Herhangi bir m ve n tam sayısı için, eğer {m … n} serisi m’den başlayarak tamamen sayılabiliyorsa, o zaman n’den başlayarak da tamamen sayılabilir. Ancak söz konusu küme sonsuz olduğunda, işler o kadar net değildir. Sıfırdan başlayarak tüm negatif sayıları saydığım bir noktaya ulaşamam. Ancak bu, sıfırla biten tüm negatif sayıları saymanın imkansız olduğu anlamına gelmez. Eğer saymanın bir başlangıcı olmasaydı – eğer “sayaç” sürekli “sayıyor” olsaydı – sıfırla biten tüm negatif sayıları sayabilirdi. Sonuç olarak, geçmiş olaylar dizisinin sonsuz olup olamayacağını bilmeden tüm sayımların tersine çevrilebilir olduğunu nasıl bilebileceğimizi anlamıyorum; bu nokta sonsuz geçmişin imkânına karşı bir argümanla basitçe kabul edilemez.</p>



<p>İlginç bir şekilde, Craig sonucu baştan varsayanların(beginning the question-kısır döngü) kendisine muhalif olanlar olduğunu iddia etmektedir. O Quentin Smith’e yanıt verirken şöyle yazar: </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Ancak Smith, “olayların toplamı sonlu bir zaman içinde sonsuz bir toplama ulaşamaz, ancak sonsuz bir zamanda sonsuz bir toplama ulaşabilir” diye karşılık verir. … Kelam argümanına verilen bu bilindik yanıt, soru işaretleri yaratmaktadır. Zira argüman zamanın kendisi açısından yeniden ifade edilebilir. Eğer zamanı eşit süreli zamansal bölümlere, örneğin saatlere ayırırsak, o zaman eğer geçmiş gerçekten sonsuzsa, şimdiki saat gelmeden önce sonsuz sayıda önceki saatin art arda geçmiş olması gerekir ki bu da argümana göre saçmadır. Şimdi, argüman zamanın kendisiyle ilgili olduğu için, olayların sadece sonlu bir zamanda geçmelerinin imkansız olduğu cevabını vermek açıkça saçma olacaktır. Dolayısıyla, sonsuz olduğu iddia edilen bir koleksiyonun (geçmiş olaylar dizisi) nasıl olup da ardışık ekleme yoluyla oluşturulabildiğini, yine ardışık ekleme yoluyla oluşturulan ve sonsuz olduğu iddia edilen bir başka koleksiyonla (geçmiş saatler dizisi) ilişkilendirerek açıklamak oldukça güçtür.<sup>16</sup></p>
</blockquote>



<p>Craig’in ipucunu takip ederek, argümanını “zamanın kendisi açısından” yeniden ifade edelim.</p>



<ul>
<li>2.21* Ardışık toplama ile oluşan bir koleksiyon gerçekte sonsuz olamaz. </li>



<li>2.22* Geçmiş yıllar serisi, ardışık toplama ile oluşturulmuş bir koleksiyondur. </li>



<li>2.23* Bu nedenle, geçmiş yıllar dizisi gerçekte sonsuz olamaz.</li>
</ul>



<p>Smith’in hala aynı itirazı yapabileceği görülmektedir. “Eğer ilk yıl olmasaydı, yıllar sonsuz bir koleksiyon oluşturabilirdi” diyebilir. Bu cevap, “sonsuz olduğu iddia edilen bir koleksiyonun, sadece sonsuz olduğu iddia edilen başka bir koleksiyonla ilişkilendirilerek nasıl ardışık toplama yoluyla oluşturulabileceğini” açıklama girişimi olarak tanımlanamaz. Craig, sadece ilk yılın olmadığı bir seri olabileceğini varsayarak sonucun baştan varsayıldığını söyleyebilir. Ancak bence bu, itirazın amacını gözden kaçırmak olur. Mesele sonsuz bir geçmişin mümkün olduğunu kanıtlamak değil, sadece Craig’in bunun mümkün olmadığını kanıtlamakta başarısız olduğunu göstermektir. Eğer bildiğimiz kadarıyla ilk yıl diye bir şey olmamışsa, o zaman bildiğimiz kadarıyla sonsuz sayıda yıl geçmiş olabilir ve Craig’in argümanı başarısız olur. </p>



<p>Eğer Craig 2.21*’in doğru olduğunu göstermeyi başaracaksa, bu bariz olasılığı dışlamak için bağımsız bir gerekçe bulmalıdır. Sonsuz bir olaylar dizisinin ardışık toplama yoluyla oluşturulamayacağı gerçeğinden hareketle bu olasılığın dışlandığını söylerse, o zaman sonucu baştan varsayanların (beginning the question) yine kendisi olacaktır.</p>



<h1 class="wp-block-heading">2</h1>



<p>Craig’in cephanesi henüz tükenmemiştir, bir mermisi daha vardır. Sonsuzdan geri sayımın imkansızlığını, böyle bir geri sayımın “her zaman zaten” tamamlanmış olması gerektiği gerekçesiyle savunmaktadır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>… sonsuzluktan beri saydığını ve şimdi bitirdiğini iddia eden bir adamla karşılaştığımızı varsayalım: … , -3, -2, -1, 0. Neden dün, önceki gün ya da önceki yıl saymayı bitirmediğini sorabiliriz. O zamana kadar zaten sonsuz bir zaman geçmişti, dolayısıyla o zamana kadar çoktan bitirmiş olmalıydı …. Aslında, geçmişte ne kadar geriye gidersek gidelim, sayan adamı asla bulamayız, çünkü ulaştığımız herhangi bir noktada çoktan bitirmiş olacaktır.<sup>17</sup></p>
</blockquote>



<p>Sonsuz sayıcının dün sonsuz sayıda sayı saymış olacağı doğrudur. Gerçekten de, sayımı sırasında herhangi bir günde zaten sonsuz sayıda sayı saymış olacağı doğrudur. Ancak bugünden önceki herhangi bir günde sayımını “tamamlamış” olduğu doğru değildir. Neden mi? Çünkü sıfıra doğru sayıyordu ve bugünden önceki hiçbir günde sıfıra ulaşmamıştı. Dün yalnızca -1’e ulaşmıştı, bir önceki gün yalnızca -2’ye ulaşmıştı ve bu böyle devam etti. Dolayısıyla, adamın sıfıra doğru geri sayımı için “her zaman zaten” bitirmiş olduğu sonucuna varmak için hiçbir neden yoktur. </p>



<p>O halde Craig’in argümanı sonsuz sayıda negatif sayıyı saymakla tüm negatif sayıları saymayı birbirine karıştırıyor gibi görünmektedir.<sup>18</sup> Ancak Craig böyle bir kafa karışıklığı yaşadığını reddetmektedir. Aksine, burada başı dertte olanın rakibi olduğunu söyler. Sonsuz geçmişin savunucusu (Craig’in varsayımına göre), sonsuz sayıcının bunu yapabilmesi için yeterli zamanın zaten geçmiş olduğu gerekçesiyle bugün sıfıra kadar saymış olacağını söylemeli ve böylece kendisini zaten her zaman yeterli zaman olduğu itirazına açık hale getirmelidir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Eğer sayacın neden gelecek yıl ya da yüz … yıl sonra bitmeyeceğini soracak olsaydık, itirazcı, içinde bulunduğumuz yıldan önce sonsuz sayıda yılın zaten geçmiş olacağını, dolayısıyla Tekabüliyet İlkesi uyarınca tüm sayıların şimdiye kadar sayılmış olması gerektiğini söyleyecekti. Ancak bu akıl yürütme itirazcıya geri teper: çünkü gördüğümüz gibi, bu hesaba göre sayaç geçmişteki herhangi bir noktada tüm sayıları saymayı çoktan bitirmiş olmalıdır, çünkü geçmişteki yıllar ile negatif sayılar arasında bire bir uygunluk vardır.<sup>19</sup></p>
</blockquote>



<p>Ancak sayacın neden gelecek yıl ya da yüz yıl sonra bitmeyeceği sorusuna verilecek doğru yanıt, “Çünkü içinde bulunduğumuz yıldan önce sonsuz sayıda yıl geçmiş olacak, dolayısıyla Tekabüliyet İlkesi uyarınca tüm sayıların şimdiye kadar sayılmış olması gerekirdi” demek değildir. Tekabüliyet İlkesi en fazla tüm sayıların şimdiye kadar sayılmış olabileceğini gerektirir, sayılmış olduklarını değil. Bu nedenle doğru yanıt, “Evet, gelecek yıla ya da yüz yıl sonrasına kadar bitiremeyecek bir sayaç olabilirdi. Ancak şu anda işini bitirmekte olan biri de olabilir.”</p>



<p>Eğer Craig sonsuz sayıda negatif sayıyı sayma görevini tüm negatif sayıları sayma göreviyle karıştırmıyorsa, aynı derecede zarar verici bir başka hata daha yapmış demektir: Tekabüliyet İlkesi’nin tüm sayıların mümkün olan en kısa sürede sayılmış olmasını gerektirdiğini varsaymak. Başka ne olabilir de herhangi bir zamandan önce sıfıra çoktan ulaşılmış olması gerektiğini düşünebilir ki? Ne var ki bu düşünce tarzının tamamı hatalıdır. Herhangi bir sayıda sonsuz sayaç olabilir. Biri dün tüm negatif sayıları saymayı “bitirmiş” olabilir. Bir diğeri bugün bitiriyor olabilir. Bir diğeri ise yarına kadar sıfıra doğru saymayı bitiremeyebilir.</p>



<p>Craig şüphesiz bunun saçma olduğu konusunda ısrar edecektir. Görevler aynı hızda yerine getirilse de, üç sayacın farklı zamanlarda bitmesi gerçeğinin de gösterdiği gibi, farklı miktarlarda zaman alıyor gibi görünmektedirler. Ancak elbette her üç sayacın da tamamlanması sonsuz zaman alır; dolayısıyla, görünüşleri ne olursa olsun, tamamlanması farklı süreler almaz. Eğer burada bir saçmalık varsa<sup>20</sup>, bu saçmalığın zamanla ya da ardışık toplama ile oluşan sonsuz bir geçmişin imkansızlığıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bu, herhangi bir gerçek sonsuzu etkileyen bir saçmalıktır. Örneğin, her bir kitabın çıkarılmasıyla küçülmeyecek sonsuz bir kütüphane olasılığı kişiyi rahatsız etmiyorsa, o zaman kişi daha önce tamamlanan sonsuz sayımların daha sonra tamamlananlar kadar zaman aldığı fikrinden de rahatsız olmayacaktır.</p>



<p>O halde Craig’in iddiasını savunmak için sonsuz geçmişe karşı ileri sürdüğü iki argümandan ilkine geri çekilmesi gerekiyor gibi görünmektedir. İkinci argüman ilkinden bağımsız olarak sürdürülemez. Ve elbette, Craig yukarıda alıntılanan paragrafı, gerçek bir sonsuz fikrine yönelik saldırısına geri dönerek sonlandırmaktadır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Ancak bu noktada daha derin bir saçmalık ortaya çıkmaktadır: diyelim ki günde bir negatif sayı hızında sayan başka bir sayaç var. Sonsuz küme teorisi ve sonsuz ötesi aritmetiğin temelini oluşturan Tekabüliyet İlkesine göre, sonsuz sayaçlarımızın her ikisi de geri sayımlarını aynı anda bitirecektir, biri diğerinden 365 kat daha hızlı sayıyor olsa bile! Bu tür senaryoların gerçekte var olabileceğine, ancak benimsenmiş mantıksal kurallar ve aksiyomlara göre tamamen kavramsal bir alemde oynanan hayali bir oyunun sonucunu temsil etmediğine inanan var mı?<sup>21</sup></p>
</blockquote>



<p>Bu da olabilir. Benim burada ilgilendiğim diğer “daha az derin” saçmalıktır. Gerçek dünyada gerçek bir sonsuzluk mümkün olsa bile, başlangıcı olmayan bir dizi geçmiş olay hakkında yine de imkansız bir şeyler olur muydu? Bu iki düşünce çizgisi kolayca karıştırılabilir ve Craig bunları birbirinden ayırarak gerçek bir hizmette bulunmuştur. Ancak benim buradaki tek endişem bu iki argümandan ikincisidir.</p>



<h1 class="wp-block-heading">3</h1>



<p>Benzer açıklamalar Craig’in Tristram Shandy vakasına ilişkin tartışması için de geçerlidir. Hatırlanacağı üzere Tristram Shandy, Sterne’un romanında, otobiyografisini yazan bir roman karakteridir. O kadar yavaş yazıyor ki, bir günü anlatması bir yılını alıyor ve üçüncü cilde kadar doğumuna gelemiyor! Ancak Craig’e göre, eğer geçmiş sonsuz olsaydı, Tristram Shandy otobiyografisini gerçekten de bitirebilirdi.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Son sayfasını nasıl kaleme alıyor olabilir? Burada, gerçek dünyada Tekabüliyet İlkesi’nin iflas ettiğini görüyoruz. Çünkü bu ilkeye göre, günler ve yıllar arasında birebir bir ilişki kurulabilir ve böylece gerçek sonsuz sayıda yıl verildiğinde kitap tamamlanmış olur. Ancak böyle bir sonuç açıkça saçmadır, çünkü Tristram Shandy bugünün olaylarını henüz yazmış olamaz. Gerçekte asla bitiremezdi, çünkü her gününü yazmak bir yıl daha çalışmasını gerektirirdi. Ama eğer Tekabüliyet İlkesi gerçek dünyayı tanımlıyor olsaydı, bitirmiş olması gerekirdi – ki bu imkansızdır.<sup>22</sup></p>
</blockquote>



<p>Bu argümanda yanlış olan iki şey vardır. (1) Tekabüliyet İlkesi istenen (gereken) sonucu çıkaramaz. (2) Tristram Shandy’ın hikayesinin özünü oluşturan yıl-gün eşlemesinden kaynaklanan paradokslar, sonsuz bir geçmişin ardışık ekleme yoluyla oluşturulup oluşturulamayacağı sorusuyla değil, herhangi bir gerçek sonsuzun olup olamayacağı sorusuyla ilgilidir.</p>



<p>Tekabüliyet İlkesi’nin geçmişin sonsuz olduğu teziyle birleşimi, Tristram Shandy’nin işinin bitmiş olmasını gerektirmez. Olsa olsa, bitirmek için yeterli zamana sahip olmasını gerektirir. Tristram Shandy’nin -şimdi- bitirememesinin nedeni, sahip olduğu zaman miktarıyla değil, bir gün geçmeden o gün hakkında yazamayacağı yönündeki örtük varsayımla ilgilidir. Bu varsayım göz önüne alındığında, bugün kaydedebileceği en son günün bir yıl önce gerçekleşmiş olacağı sonucu çıkar. Bir günü kaydetmesi yalnızca bir gün sürmüş olsaydı bile, bugünün olayları kaydedilmeyi beklediği için otobiyografisini bugün bitiremezdi.</p>



<p>Quentin Smith’in baskısı altında Craig bunun doğru olduğunu kabul eder görünmektedir. “Argümanı eleştirenler,” diye yazar, “şu ana kadar haklı çıkmış görünmektedir. “<sup>23</sup> Ancak Craig yılmadan, sonsuz bir geçmişin imkânsız olduğunu kanıtlayan bir başka paradoksun ortaya çıktığında ısrar eder. Zaman geçtikçe, Tristram Shandy, her gününü bir yıl hızında yazarken, kaçınılmaz olarak daha da geride kalacaktır. “Bu nedenle, Tristram Shandy’nin otobiyografisini şimdiye kadar tamamlamış olacağını değil, tam tersine şu anda sonsuz derecede geride kalmış olacağını iddia etmemiz gerekmez miydi?”<sup>24</sup> Gerçekten de, her zaman sonsuz derecede geride kalmış olmalıdır ve Craig’in düşünce tarzına göre bu, herhangi bir şey yazıyor olması için sonsuz yıllar önce gerçekleşmiş bir gün hakkında yazıyor olmasını gerektirir. Bu açıkça imkansız olduğundan, Craig “sonsuz bir geçmiş olaylar dizisinin saçma olduğu” sonucuna varır.</p>



<p>Craig’in bu noktadaki argümanı tam olarak nedir? Sanırım şöyle bir şey olmalı: </p>



<ul>
<li>1. Eğer geçmişin sonsuz olması mümkünse, Tristram Shandy’ın otobiyografisini her gününü bir yıl hızında yazıyor olması mümkündür. </li>



<li>2. Eğer Tristram Shandy bunu yapıyor olsaydı, o zaman her zaman sonsuz derecede geride kalmış olurdu. </li>



<li>3. Ama bu imkansızdır. </li>



<li>4. Bu nedenle geçmişin sonsuz olması imkansızdır.</li>
</ul>



<p>Eğer 1 ve 2’nin zorunlu doğrular olduğunu varsayabilirsek, o zaman argüman geçerlidir. Ama nasıl geçerli olabileceklerini anlamıyorum. Öncelikle, 1’in doğru olması durumunda 2’yi yanlış yapan bir yol varmış gibi görünüyor. Tek yapmamız gereken, Tristram Shandy’nin her zaman geçmiş bir gün hakkında yazması gerektiğini söyleyen kısıtlamayı gevşetmek. Geçmiş günlerin yanı sıra gelecek günler hakkında da yazmasına izin verirsek, o zaman yıllar prensipte günlerle öyle bir şekilde eşleştirilebilir ki Tristram Shandy hayatının her günü hakkında yazmayı bitirmiş olur. İşte olası bir eşleme:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Bu yıl, bu yılın son günü hakkında yazıyor. Geçen yıl, bu yılın son gününden bir sonraki günü hakkında yazdı ve bu böyle devam etti ....</pre>



<p>Ancak Tristram Shandy’nin yaptığı şey bu olsaydı, sonsuz derecede geride olduğu bir nokta olmazdı. Her yıl, kaydedilen günden sonlu sayıda yıl ve gün sonra olurdu. </p>



<p>Craig bu tür bir tepkiyi öngörmektedir. Ona göre, “mantıksal tutarlılığa ancak metafiziksel saçmalık pahasına ulaştık”: </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>… çünkü Tristram Shandy hiçbir şey bilmediği gelecek günleri nasıl kaydedebilir? Birinin otobiyografisini yavaşça yazma görevi açıkça tutarlı bir görevdir; ancak sonsuz zaman için gerçekleştirildiğinde paradoksal hale geliyorsa, o zaman çözüm geleceğin kayıtlarını yapmanın ek saçmalığını ortaya koymak değil, sonsuz geçmiş zamanın metafiziksel imkanını inkar etmektir.<sup>25</sup></p>
</blockquote>



<p>Tristram Shandy’nin geleceği hakkında yazması mantıksal ya da metafiziksel olarak “saçma” mıdır? Görünüşe göre Craig böyle düşünmektedir – aksi takdirde iddia edilen “saçmalığın” tartışılan konuyla nasıl bir ilgisi olduğunu görmek zordur. Ancak Craig’in düşündüğü buysa, bu şaşırtıcı değildir, çünkü ne de olsa Tanrı’nın her zaman gelecek hakkında tam ve yanılmaz bilgiye sahip olduğunu savunmaktadır. Muhtemelen Tanrı geleceğin istediği herhangi bir bölümünün tam bir “kaydını” yapabilir. Eğer Tanrı isterse, Tristram Shandy’ye ne yazması gerektiğini bile söyleyebilirdi!</p>



<p>Ancak argüman hatrına, Tristram Shandy’nin geleceğine dair kayıtlar tutmasının metafiziksel olarak imkânsız olduğunu varsayalım. Craig’in bundan yanlış bir sonuç çıkardığına şüphe yok. Eğer Tristram Shandy’nin, otobiyografisini neden her gününü bir yıl hızında yazmış olamayacağını açıklamak için geleceği önceden bilmenin iddia edilen “metafiziksel saçmalığı “na başvurulması gerekiyorsa, o zaman “sonsuz geçmiş zamanın metafiziksel imkânını inkâr etmek” zorunda değiliz. Bunun yerine 1. önermenin zorunlu olarak doğru olduğunu reddedebiliriz. Sonsuz bir geçmişin salt imkânı, Tristram Shandy’nin otobiyografisini her gününü bir yıl hızında yazmış olmasını mümkün kılmak için tek başına yeterli değilse, o zaman 1. öncül zorunlu bir doğru değildir ve argüman geçersizdir.</p>



<p>Craig’in argümanı sadece aşağıdaki üç önermenin mantıksal olarak tutarsız bir küme oluşturduğunu göstermektedir. </p>



<ul>
<li>a. Geçmişin sonsuz olması mümkündür. </li>



<li>b. Eğer geçmiş sonsuz olsaydı, Tristram Shandy’nin otobiyografisini her güne bir yıl düşecek şekilde yazıyor olması mümkün olurdu. </li>



<li>c. Tristram Shandy hiçbir yıl boyunca gelecekteki bir gün hakkında yazamaz.</li>
</ul>



<p>Bu önermelerden biri yanlış olmalıdır. Craig (c) önermesinin zorunlu olarak doğru olduğunu ve bu nedenle (a) önermesinin reddedilmesi gerektiğini düşünmektedir. (b) önermesini reddetme olasılığını fark edememektedir. Açıkça doğru olanın (b) değil, (b*) olduğu söylenebilir: </p>



<p>b*: Eğer geçmiş sonsuzsa ve Tristram Shandy gelecek günler hakkında yazabiliyorsa, o zaman Tristram Shandy’nin otobiyografisini her güne bir yıl oranında yazıyor olması mümkündür. </p>



<p>Ancak (b) yerine (b*) koyarsak, artık elimizde tutarsız bir önerme kümesi kalmaz ve (b*) ve (c)’nin doğruluğu (a)’nın yanlışlığını gerektirmez. Sonuç olarak, bana öyle geliyor ki Craig’in Tristram Shandy vakası üzerine düşünceleri, sonsuz bir geçmiş olaylar dizisinin ardışık ekleme yoluyla oluşturulamayacağı tezine herhangi bir destek sağlamamaktadır.</p>



<h1 class="wp-block-heading">4</h1>



<p>Sonsuz bir geçmiş fikrinin şundan daha fazlası olmadığı varsayımıyla hareket ediyordum: her geçmiş olay için, ondan önce gerçekleşen daha önceki bir geçmiş olay vardır. Ancak bu Craig’in itiraz edeceği bir varsayım olabilir. Kesinlikle Whitrow (Craig tarafından sıklıkla büyük bir onay ile alıntılanır) bunu reddeder. Whitrow, bir olaylar dizisindeki her bir olay geçmişse, dizinin bir bütün olarak geçmiş olması gerektiğini iddia eder. </p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="587" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.05.35.png?resize=1024%2C587&ssl=1" alt="" class="wp-image-17698" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.05.35.png?resize=1024%2C587&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.05.35.png?resize=300%2C172&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.05.35.png?resize=768%2C440&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.05.35.png?resize=1536%2C880&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.05.35.png?resize=480%2C275&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.05.35.png?w=1700&ssl=1 1700w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="492" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.07.20.png?resize=1024%2C492&ssl=1" alt="" class="wp-image-17699" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.07.20.png?resize=1024%2C492&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.07.20.png?resize=300%2C144&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.07.20.png?resize=768%2C369&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.07.20.png?resize=1536%2C738&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.07.20.png?resize=480%2C231&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/Ekran-Resmi-2024-10-12-17.07.20.png?w=1698&ssl=1 1698w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure>



<h1 class="wp-block-heading">5</h1>



<p>Craig gibi biz de “zamansal oluş “un nesnel gerçekliğine inanıyorsak, zamanın geçtiğini -her “şimdi”nin geçmiş bir şimdi haline geldiğini ve yerini yeni bir “şimdi “ye bıraktığını- kabul etmeliyiz. Bu, zamanın bir bütün olarak şimdiki zaman haline geldiği ve sonra da geçmiş olduğu anlamına -artık bu ne demekse-  gelmez. İlk bir “şimdi” olduğunu ya da zamanın bir başlangıcı olduğunu da ima etmez. Ama eğer ilk “şimdi” yoksa, o zaman sonsuz sayıda “şimdi” geçmişe dönüşmüştür ve geçmiş “şimdi” dizisi gerçek bir sonsuzdur. </p>



<p>Craig bunun mümkün olmadığını göstermeyi başaracaksa, ilk “şimdinin” olamayacağını düşünmek için bir neden vermelidir. Geçmişteki sonsuz bir şimdiki zaman serisinin zamanın doğasıyla nasıl uyumsuz olması gerektiğini tam olarak açıklamalıdır. Sadece bir noktadan başlayarak sonsuza gidilemeyeceğini belirtmek yeterli olmayacaktır. </p>



<p>Peki bu durumda kelam argümanı ne durumdadır? Bence cevap, bir İlk Olay olması gerektiğini kanıtlamak için, argümanın büyük ölçüde, gerçek bir sonsuzun imkânına karşı genel felsefi argümana dayanmak zorunda kalacağıdır. Bu argüman hakkındaki eleştirel değerlendirme başka bir makalenin konusudur.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h1 class="wp-block-heading">Kaynakça</h1>



<p>**Bu kavram, Georg Cantor tarafından oluşturulan sonsuz kümeler teorisinde önemli bir yer tutar. Aleph-sıfır, özellikle doğal sayıların büyüklüğünü (sonsuzluğunu) tanımlamak için kullanılır.(Ç.N)</p>



<p>Metin boyunca [  ] bana ait.(Ç.N)</p>



<ol>
<li>Bunun ciddi bir hata olduğuna inanıyorum. Şu makaleme bakınız: “Does the Beginning of the Universe Have a Personal Cause?” (Faith and Philosophy.)</li>



<li>Craig özellikle evrenin kökenine ilişkin Büyük Patlama Teorisi’ne ve termodinamiğin ikinci yasasına başvurmaktadır. </li>



<li>Craig, Theism, Atheism, and Big Bang Cosmology (Oxford: Oxford University Press,1993) .</li>



<li>  “A Classical Debate on the Existence of God” (with Michael Tooley at the University of Colorado, Boulder, November 1994).</li>



<li>Ben şahsen Craig’in gerçek sonsuza karşı argümanının başarılı olduğunu düşünmüyorum. Bu argümanın derinlemesine bir eleştirisi için bakınız: Paul Draper, “A Critique of the Kalarn Cosmological Argument,” Philosophy of Religion: An Anthology, ed. Louis P. Pojman, 3. rd. ed. (Belmont, Calif.: Wadsworth 1998, s. 42-46). Ayrıca bakınız: William Wainwright, “Critical Review of William Lane Craig, “The Kalam Cosmological Argument, ” Nous 16, no. 2 (Mayıs 1982): 328-34).</li>



<li>Bu noktayı Andy Egan’a borçluyum.</li>



<li>Craig, 1The Existence of God and the Beginning of the Universe”.</li>



<li>a.g.e</li>



<li>a.g.e</li>



<li>a.g.e</li>



<li>Craig, “Professor Mackie and the Kalam Cosmological Argument,”.</li>



<li>Craig, “The Existence of God an the Beginning of the Universe”.</li>



<li>Craig, “Professor Mackie and the Kalam Cosmological Argument.”</li>



<li>Craig, “The Existence or God and the Beginning of the Universe.” </li>



<li>Does God Exist? A Debate between William Lane Craig and Quentin Smith” (March 22, 1996, on the Campus of Southern Methodist University).</li>



<li>Craig, Theism, Atheism, and Big Bang Cosmology, p. 105.</li>



<li>Craig, “The Existence of God and the Beginning of the LTniverse.” </li>



<li>Richard Sorabji, Time, Creation and the Continuum (Ithaca, NY: Cornell University Press, 1983), pp. 213, 222-23. </li>



<li>Craig, “The Existence of God and the Beginning of the Universe”</li>



<li>Öyle olduğuna inanmıyorum. Bakınız: Draper, ‘”, A Critique of the Kalam Cosmological Argument.”</li>



<li>Craig, “The Existence of God and the Beginning of the Universe.”</li>



<li>Craig, Theism, Atheism, and the Big Bang Cosmology.</li>



<li>a.g.e </li>



<li>a.g.e </li>



<li>a.g.e </li>



<li>G.J. Whitrow, “On the Impossibility of an Infinite Past,” British .Journal for Philosophy of Science, 29 (1979): 42-43.</li>
</ol>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Wes Marriston</strong> – “Must The Pust Have A Begining?”, (02.10.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Kemal Furkan Onat</p>



<p><strong>Editör: </strong>Emir Arıcı</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/zamanin-bir-baslangici-olmali-midir-craigin-apriori-argumanlari-uzerine-bir-inceleme-wesley-morriston/">Zamanın Bir Başlangıcı Olmalı Mıdır? Craig’in Apriori Argümanları Üzerine Bir İnceleme – Wesley Morriston</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Keşke Hiç Yaratılmasaydık: Yeni Bir Mantıksal Kötülük Problemi – Horia George Plugaru</title>
<link>https://trafikdernegi.com/keske-hic-yaratilmasaydik-yeni-bir-mantiksal-koetuluk-problemi-horia-george-plugaru</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/keske-hic-yaratilmasaydik-yeni-bir-mantiksal-koetuluk-problemi-horia-george-plugaru</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Tanrı’nın bizi yaratmaması gerektiği görüşü yeni bir görüş değildir. Örneğin, Richard R. La Croix 1974’te şöyle demiştir: Belki Tanrı son derece makul bazı sebeplerden dolayı kötülüğün olmadığı bir dünya yaratamazdı, ancak öyle görünüyor ki, o halde hiçbir şey yaratmaması gerekirdi. [1] Bu makalede teizmin zorunlu olarak yanlış olduğunu çünkü teistlerin genel olarak Tanrı’ya atfettiği bazı nitelikler ile Tanrı’nın hisseden varlıkları -sözüm ona- yaratmasının çeliştiğini savunacağım. Bunun için üreme etiğindeki çağdaş tartışmalarda kullanılan bir argümanı kullanacağım. Spesifik olarak, David Benatar’ın “temel (basic) asimetri” olarak da adlandırılan aksiyolojik asimetrisi üzerine inşa edilebilecek, teizme karşı yeni bir mantıksal kötülük problemi ortaya koymaya
The post Keşke Hiç Yaratılmasaydık: Yeni Bir Mantıksal Kötülük Problemi – Horia George Plugaru first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/balcony-8253271_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:14:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Keşke, Hiç, Yaratılmasaydık:, Yeni, Bir, Mantıksal, Kötülük, Problemi, –, Horia, George, Plugaru</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h2 class="wp-block-heading">Giriş</h2>



<p>Tanrı’nın bizi yaratmaması gerektiği görüşü yeni bir görüş değildir. Örneğin, Richard R. La Croix 1974’te şöyle demiştir: </p>



<pre class="wp-block-preformatted">Belki Tanrı son derece makul bazı sebeplerden dolayı kötülüğün olmadığı bir dünya yaratamazdı, ancak öyle görünüyor ki<strong>,</strong> o halde hiçbir şey yaratmaması gerekirdi. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#1">[1]</a></pre>



<p>Bu makalede teizmin zorunlu olarak yanlış olduğunu çünkü teistlerin genel olarak Tanrı’ya atfettiği bazı nitelikler ile Tanrı’nın hisseden varlıkları -sözüm ona- yaratmasının çeliştiğini savunacağım. Bunun için üreme etiğindeki çağdaş tartışmalarda kullanılan bir argümanı kullanacağım. Spesifik olarak, David Benatar’ın “temel (basic) asimetri” olarak da adlandırılan aksiyolojik asimetrisi üzerine inşa edilebilecek, teizme karşı yeni bir mantıksal kötülük problemi ortaya koymaya çalışacağım. Argümanım şu şekilde: Eğer Tanrı hissedebilen (sentient) varlıkların varlığa gelmesinden nihai olarak sorumluysa, bu durumda Tanrı ahlaken mükemmel olamaz. Teistler Tanrı’ya ahlaken mükemmel olma özelliği atfettiklerinden dolayı buradan teizmin zorunlu olarak yanlış olduğu sonucu çıkıyor.</p>



<p>Öncelikle, temel asimetriyi tanıtıp bunun yol açtığı ilgili sonuçlardan bahsedeceğim. Daha sonra Benatar’ın bunun lehine ileri sürdüğü, bence sonucu kesin olan, argümanlardan bazılarını sunacağım. Temel asimetri lehinde ve aleyhindeki argümanların hepsinin tam bir açıklaması bu yazının kapsamı dışındadır. Ancak bu argümanlar kolayca erişilebilir durumdalar. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#2">[2]</a> İkinci olarak aksiyolojik asimetriye dayalı teizme karşı yeni mantıksal argüman olarak gördüğüm şeyi formüle ediyorum. Bunu “Var Olmanın Zararı Argümanı” (VOZA) olarak adlandırıyorum. Sonrasında ise bazı olası itirazları yanıtlıyor ve VOZA’nın onlara karşı sahip olduğu hatırı sayılır gücünü gösteriyorum: Bu daha en önemli iki teodiseyi alakasız hale getiriyor ve geriye kalan olası cevapları da gayrimakul kılıyor. </p>



<h2 class="wp-block-heading">David Benatar’ın Aksiyolojik Asimetrisi (Temel Asimetri)</h2>



<p>Benatar temel asimetriyi, bunun üzerine ciddi bir şekilde düşünmüş insanlar tarafından yaygın bir şekilde kabul edileceğinden şüphe duyduğu temel ahlaki gerçek olarak ele alıyor. Bazı insanlar asimetri gerçeğini inkar etme eğilimindedir. Ancak bu çoğu durumda, var olmanın her zaman için zararlı olduğu sonucuna yol açtığını fark ettiklerinden sonra oluyor. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#3">[3]</a></p>



<p>Benatar başka yerlerde asimetriyi acı ve haz açısından formüle etse de ben burada <em>Debating Procreation: Is It Wrong to Reproduce?</em> (Üreme Üzerine Tartışma: Üremek Yanlış mı?) kitabında geliştirilen daha kapsamlı versiyonunu sunacağım. Orada asimetri, daha geniş bağlamda zarar ve fayda açısından formüle edilmiştir.</p>



<p>Benatar biri (A) X kişisinin var olduğu ve bir diğeri de (B) X kişinin var olmadığı iki durumu temsil eden iki senaryoyu düşünmemizi istiyor:</p>



<p>Şöyle ki:</p>



<ul>
<li>(1) Zararın varlığı kötüdür.<br>ve</li>



<li>(2) Faydanın varlığı iyidir.</li>
</ul>



<p>Zararın ve faydanın <em>yokluğuna</em> asimetrik bir değerlendirme uygulanır:</p>



<ul>
<li>(3) Zararın yokluğu, hiç kimse bu iyiliği deneyimleyemiyor olduğunda dahi iyidir;</li>
</ul>



<p>Ancak</p>



<ul>
<li>(4) Bu yokluktan mahrum kalacak bir kişi olmadığı sürece faydanın yokluğu kötü değildir. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#4">[4]</a></li>
</ul>



<p>1 ve 2, X’in var olduğu (A) senaryosunu oluştururken, 3 ve 4 X’in hiçbir zaman var olmadığı (B) senaryosunu oluşturuyor.</p>



<p>Asimetri aşağıdaki tabloda gösterilebilir:</p>



<figure class="wp-block-table"><table class="has-background"><tbody><tr><td><strong>Senaryo A (X var)</strong></td><td><strong>Senaryo B (X Hiçbir zaman yok)</strong></td></tr><tr><td>Acının varlığı (kötü)</td><td>Acının yokluğu (iyi)</td></tr><tr><td>Hazzın varlığı (iyi)</td><td>Hazzın yokluğu (kötü değil)</td></tr></tbody></table><figcaption class="wp-element-caption">Zarar yerine acı; faydanın yerine haz konmuştur, bu ifadeler benzer anlamda kullanılmaktadır ve tartışmanın bağlamı açısından hangi kullanımın daha yerinde olduğu öncelikli değildir.</figcaption></figure>



<p>Sırada iki açıklama var. Öncelikle, 3’teki yargı var olan veya var olmayan bir kişinin çıkarlarına atıfla yapılıyor. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#5">[5]</a> Bu kişinin kim olacağını bilemeyiz ama yinede bu kişi kim olursa olsun potansiyel çıkarları göz önünde bulundurulduğunda onun acıdan kaçınmasının iyi olduğunu söyleyebiliriz.</p>



<p>İkinci olarak, 4’teki “kötü değildir” 4, 2’den <em>daha kötü değildir</em> anlamına gelir. Böylece Benatar’ın (yukarıda görülen) 4. öncülü faydanın yokluğu, yokluktan mahrum kalacak bir kişi olmadığı sürece faydanın varlığından daha kötü değildir şeklinde yeniden ifade edilebilir.</p>



<p>Zarar ve fayda arasındaki bu aksiyolojik asimetriden hareketle, X’in hayatında en azından bazı kötülükler olduğu sürece var olmanın X için her zaman net bir zarar olduğu sonucu çıkar. Bu bütün hisseden varlıkların var olmaktan eşit derecede zarar gördüklerini ima etmez ancak bütün hisseden varlıkların var olmaktan zarar göreceğini ima eder. Eğer 2’deki faydalar 1’deki zararlardan çok daha fazlaysa o zaman X’in var olmaktan <em>bu kadar fazla</em> zarar görmediğini söylemeliyiz. Ancak zararların miktarı ne kadar az olursa olsun hala X’in var olmaktan zarar gördüğü sonucu çıkıyor.</p>



<p>Ayrıca unutulmamalıdır ki 2’deki faydalar ne kadar büyük olursa olsun onlar (B) senaryosunda 4’e karşı üstünlük kuramazlar çünkü 4’te kelimenin tam anlamıyla bu faydaları deneyimlemek isteyen kimse yoktur ve bu yüzden kimse onlardan yoksun değildir; kelimenin tam anlamıyla, kimse bir şey kaçırmamaktadır.</p>



<p>Aslında, 1 ve 3’ü kıyasladığımızda, 3, 1’e üstünlük kurar çünkü zararın yokluğu faydanın varlığından daha iyidir. Öte yandan 2 ve 4’ü karşılaştırdığımızda, 2’nin 4’e üstünlük kurmadığını görüyoruz çünkü 4, 2’den daha kötü değildir. Böylece (B) senaryosu (A) senaryosuna üstünlük kurar ki bu da (B) senaryosunun (A)’ya her zaman tercih edilebilir olduğu sonucuna ulaştırır.</p>



<p>Buradaki hususları vurgulamak için Benatar aşağıdaki örnekleri sunuyor:</p>



<pre class="wp-block-preformatted">Argümanımın sonuçlarından biri, iyilikle dolup taşan ve sadece en az miktarda kötülük içeren bir yaşamın (sadece tek bir iğne batmasının acısıyla gölgelenen tamamen mutlu bir yaşam) hiç yaşamın olmamasından daha kötüdür. İtiraz, bunun makul olmadığı şeklinde. (A) var olmanın bir zarar ve (b) bunun ne kadar büyük bir zarar olduğu arasındaki ayrımı anlamak neden bu sonucun o kadar mantıksız olmadığının nedenini görmeye yardımcı olacaktır. Sadece kısa, keskin tek bir acıyla gölgelenen bu büyüleyici hayatın, yaşamı ne kadar iyi olursa olsun, tadını çıkaran kişi için bunun var olmamaya karşı avantajının olmadığı doğrudur. Ancak var olmak tek bir acının dezavantajına sahiptir. Var olmanın zararının bunun bir zarar olduğunu inkar etmeden çok küçük olduğunu kabul edebiliriz. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#6">[6]</a></pre>



<p>Temel asimetrinin aşağıdaki iki sonucunu unutmayalım:</p>



<ul>
<li>Ia. X var olduktan sonra, X’in gördüğü zarar ne kadar önemsiz olursa olsun var olmaması ve dolayısıyla hiç zarar görmemesi hala daha iyidir.</li>



<li>Ib. X var olduktan sonra X ne kadar çok fayda elde ederse etsin bu faydalar, var olmamaya kıyasla bir avantaj değildir.</li>
</ul>



<p>Dikkate alınması gereken bir başka önemli özellik hayata başlamak (başlatılmamış yaşamlar) ve hayata devam etmek (süregelen yaşamlar) arasındaki farktır. Yukarıdaki unsurlar sadece yeni bir hayata başlama yani hissedebilen varlıkların varlığa getirilme durumuna uygulanır. Bir kez var olduğumuzda deneyimleyeceğimiz zararı minimize etme ve faydayı maksimize etme hakkına sahibiz. Lakin bu, hissedebilen bir varlığın, varoluş sahnesine getirilmesi gerekip gerekmediğine dair hiçbir şey söylemez.</p>



<p>Tabi ki yukarıdaki örnek sadece hipotetiktir. Gerçekte hissedebilen varlıkların katlanmak zorunda oldukları zararlar bir iğne batmasından çok daha fazla ve şiddetlidir. Fiili dünyada, hissedebilen yaşamın tümü kötülükle doludur. Örneğin, sıradan koşullar altında insanlar rutin, stres, hastalık, yas, yaşlılığın getirdiği tahribat ve ölüm deneyimlemeye mahkumdur. Benatar bu zararları detaylı olarak  “The Quality-of-Life Argument” <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#7">[7]</a> adlı makalesinde inceliyor. Ancak şu anki amacım için bu unsurlar ikinci plandadır. Argümanımın geçerli olması için hissedebilen varlıkların, ne kadar büyük olursa olsun, var olmaktan zarar gördüklerini anlamak yeterlidir.</p>



<p>X’in var olmakla zarar görmeyeceği tek durum, X’in hayatı boyunca en ufak bir kötülüğe maruz kalmamasıdır. Bu durumda X’in varlığa getirilip getirilmesi noktasında tamamen tarafsız kalmamız gerekir, çünkü iki senaryodan hiçbiri, (A) ve (B), birbirine avantaj sağlamaz.</p>



<p>Benatar’a göre, temel asimetrinin neden kabul edilmesi gerektiğine dair birbiriyle bağlantılı gerekçeler kümesi vardır. Bu gerekçeler büyük ölçüde temel asimetrinin açıklayıcı gücüne dayanır. Örneğin, bu üzerinde düşündüğümüzde hak vermeye eğilimli olduğumuz dört yargının en iyi açıklamasını sunar. Bunlar:</p>



<p>(i)  Üreme sorumluluklarının asimetrisi</p>



<ul>
<li>Sefilce hayatlar yaşayacak insanları doğurmaktan kaçınma yönünde sorumluluğumuz olmasına rağmen mutlu hayatlar yaşayacak insanları doğurmaktan kaçınma yönünde sorumluluğumuz yoktur.</li>
</ul>



<p>(ii)  Müstakbel lütuf asimetrisi</p>



<ul>
<li>Bir çocuk sahibi olmak için, çocuğun fayda elde edeceğini bir gerekçe olarak öne sürmek gariptir. Çocuk sahibi olmamak için çocuğun acı çekeceğini bir gerekçe olarak ileri sürmek benzer şekilde garip değildir.</li>
</ul>



<p>(iii) Geçmişe dönük lütuf asimetrisi</p>



<ul>
<li>Acı çeken bir çocuğun varlığa gelmesiyle, bu çocuğu doğurulmasından pişmanlık duymak –ve çocuğun kendi hatırı için bundan pişman olmak makuldür. Öte yandan mutlu bir çocuk doğurmaktan sakınıldığında bu kişi adına bu sakınmadan pişman olunamaz.</li>
</ul>



<p>(iv) Bizden uzaktaki acıların ve yok olan mutlu insanların asimetrisi</p>



<ul>
<li>Haklı bir şekilde bizden uzakta acı çeken insanlar için üzülürüz. Ancak yaşamın olmadığı gezegenler, adalar veya gezegenimizdeki diğer bölgelerdeki mutlu insanların yokluğundan dolayı göz yaşı dökmeyiz. [8]</li>
</ul>



<p>(i)’i ele alalım. Neden sefil bir hayat süreceğini bildiğimiz bir çocuğu doğurmama görevimiz vardır da, son derece mutlu bir yaşam süreceğini bildiğimiz bir çocuğu doğurma görevimiz yoktur? Çünkü zararın varlığı kötüdür ancak zararın yokluğu iyidir, bu iyilik hiçkimse tarafından deneyimlenmese bile. Ayrıca, faydanın varlığı halihazırda var olanlar için iyi olsa bile faydanın yokluğu bu yokluktan mahrum kalmayacak kişiler olmazsa kötü değildir.</p>



<p>Aynı akıl yürütme yukarıda listelenen kalan üç yargı için geçerlidir.</p>



<p>Yargı (iv) ek bir noktaya parmak basıyor. Varsayalım ki, temel asimetrinin aksine, faydanın yokluğu bu yokluktan mahrum kalan kimse olmasa bile kötüdür. Bu da demek oluyor ki dünya haricinde (bildiğimiz) diğer gezegenlerde yaşamın olmaması ifade edilmemiş boyutlarda bir trajedidir. Bu problem eğer evren gerçekten sonsuzsa kat kat büyüyebilir. Bu yüzden, bu simetri altında, kötülük problemi teizm için halihazırda olduğundan çok daha ciddi bir problem haline gelebilir. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#9">[9]</a></p>



<p>Temel asimetrinin (i)-(iv) için tutarlı ve basit bir açıklama sunabilmesi gerçeği güçlü bir şekilde onun lehinde sayılır. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#10">[10]</a> Ayrıca bu temel asimetride acıyı hissedebilen (hissedebilme kapasitesi olan) hayvanlar dahil bütün hissedebilen varlıkların hesaba katıldığını unutmayın.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Var Olmanın Zararı Argümanı (VOZA)</h2>



<p>Eğer temel asimetri doğru ise, o zaman var olmak, gerçek dünyadaki hissedebilen varlıklar için her zaman net bir zarardır, her hissedebilen yaşam için en azından bir miktar kötülük vardır.</p>



<p>Kişinin hayatındaki kötü şeylerin çok ufak olması durumunda; Benatar belli koşullar altında, örneğin, bir çocuk doğurmanın sonucunda diğer insanların sahip olacağı faydalar göz önüne alındığında hissedebilen bir yaşamı var etmenin meşru olabileceğini düşünüyor. Ancak bu, insan üremesinden bahsedildiğinde geçerli olabilse de, teizm ışığında böyle bir olasılık daha en baştan engelleniyor. Mükemmel bir varlık, hissedebilen varlıklar yaratmakla elde edilebileceği hiçbir şeyden yoksun değildir. Tanrı, tanım gereği mükemmel derecede kendine yetendir ve kendine herhangi türden bir fayda sağlamak için duyarlı varlıklara ihtiyacı yoktur. Klasik teizme göre Tanrı hissedebilen yaşamı kendisi için değil, onlar için yaratmıştır. Hissedebilen varlıkları yaratmak teistik konseptte herhangi bir amaca hizmet etmediği için (ne yaratılan varlıklar ne de Tanrı için faydalıdır) buradan bunun gereksiz bir zarar olduğu sonucu çıkar.</p>



<p>Teistler hissedebilen varlıkları Tanrı’nın var ettiğini iddia eder. Tanrı’nın hissedebilen varlıkların yaratılışına tam olarak nasıl dahil olduğu önemsizdir. Bazı teistler kutsal kitaptaki yaratılış anlatısını kelimesi kelimesine doğru kabul eder; diğerleri Tanrı’nın hissedebilen yaşamın ortaya çıkabilmesi için evreni hassas bir şekilde ayarladığını iddia eder. Teistler hangi seçenek veya seçenek kombinasyonlarını benimserlerse benimsesinler, onlar Tanrı’nın hissedebilen yaşamın varlığından nihai olarak sorumlu oldukları noktasında hemfikirdirler. Lakin, eğer Tanrı hissedebilen varlıkların var olmalarının nihai sorumlusuysa ve eğer hissedebilen varlıkları var etmek gereksiz bir zarar olduğu için ahlaken yanlışsa o zaman Tanrı ahlaken kusurludur. Ancak Tanrı, tanımı gereği ahlaken mükemmel olduğundan dolayı O, var olamaz. Formüle edilmiş VOZA şu şekildedir:</p>



<p>VOZA:</p>



<ul>
<li><strong>(P1) </strong>Temel asimetri doğruysa, Tanrı hissedebilen varlıklara, onları var ederek gereksiz zarar vermiştir.</li>



<li><strong>(P2)</strong> Temel asimetri doğrudur.</li>



<li><strong>(C3) </strong>Böylece, Tanrı onları var edere hissedebilen varlıklara gereksiz zarar vermiştir (P1 ve P2’den modus ponens) </li>



<li><strong>(P4)</strong> Tanrı hissedebilen varlıklara onları var ederek zarar vermişse ahlaken mükemmel değildir.</li>



<li><strong>(C5) </strong>Bu yüzden Tanrı ahlaken mükemmel değildir. (C3 ve P4’ten modus ponens)</li>



<li><strong>(P6)</strong> Teizm doğruysa, Tanrı ahlaken mükemmeldir. (Tanım gereği)</li>



<li><strong>(C7)</strong> Sonuç olarak, teizm yanlıştır. (C5 ve P6’dan modus tollens)</li>
</ul>



<p>Teizmin tam bir tanımı VOZA’yı özel olarak ilgilendirmiyor. Çünkü argümanımın geçerli olması için teistlerin Tanrı’ya genellikle atfettiği sadece üç özelliğe ihtiyacımız var. Aslında bütün bu üç özellik neredeyse bütün teistler tarafından kabul edilir. <em><strong>İlk özellik, </strong></em>Tanrı’nın hissedebilen yaşamın varlığının nihai sorumlusu olduğudur. <em><strong>İkincisi </strong></em>Tanrı’nın tamamen kendine yeten ve böylece hissedebilen varlıkları var etmekten kişisel bir fayda elde etmeyeceğidir. <em><strong>Üçüncüsü </strong></em>Tanrı’nın ahlaken mükemmel olduğudur. VOZA, Tanrı’nın mutlak kudretli, her şeyi bilen, değişmez, zorunlu ve zamanın içinde veya dışında olup olmadığıyla ilgilenmez. Teistler bunlar hakkında istediği pozisyonu alabilir. Onlar Tanrı’nın yukarıdaki üç özelliğe sahip olduğunu düşündükleri sürece VOZA Tanrı’nın var olamayacağını gösterir.</p>



<p>VOZA hem hissedebilen yaşamın hem de yaratıcı bir Tanrı’nın var olmasının mantıksal olarak imkansız olduğu iddiası üzerine kurulmaya çalışılmış tümdengelimsel bir argümandır. İlki açıkça var olduğu için, Tanrı’nın var olmadığı sonucu çıkar. Bu, ahlaki mükemmellik ile gereksiz zarara sebep olmanın mantıksal açıdan çelişkili olduğu içindir. Gerçekten, (P4) gereksiz zarara sebep olmanın ahlaken yanlış olduğu görüşüne dayanır. Bu sadece deontoloji veya faydacı normatif teoriler gibi herhangi bir etik teori ile uyumlu olmakla kalmaz, aynı zamanda onlar tarafından desteklenir.</p>



<p>Daha önce de söylediğim gibi, Tanrı’nın hissedebilen varlıkları yaratmaması gerektiği fikri yeni bir fikir olmamasına rağmen, bana öyle geliyor ki teizme karşı böyle bir eleştiri genel olarak çok az ilgi görmüştür. Kötülük problemi üzerine literatürün çoğu (A) senaryosunu göz önünde bulundurmuş ve tartışmaların tamamını veya tamamına yakınını bunun üzerinde sınırlandırmıştır. Mesela, filozoflar çoğu durumda 1’deki zararların 2’deki faydaları aşmasının Tanrı varsa beklenmedik olduğunu vurgulamışlardır. Ancak temel asimetri bize (B) senaryosunu da Tanrı’nın ahlaki karakterini değerlendirmemiz için iyi bir gerekçe vermiştir. Ve bunu yaptığımızda çoğu hissedebilen yaşamın en azından bazen çok şiddetli ve gereksiz gibi görünen zararlardan muzdarip olduğunu değil aynı zamanda onların varlığa getirilmesinin de gereksiz bir zarar olduğunu görüyoruz. O halde, şu anda teistler <em>iki </em>zorlu problem ile karşı karşıyadır: Bazı hissedebilen varlıkların katlanması gereken aşırı zarar problemi <em>ve </em>daha asli, bütün hissedebilen varlıkları etkileyen varlığa getirilmiş olmanın zararı problemi.</p>



<p>Bu iki problem bir araya geldiğinde, teizme karşı muazzam bir meydan okuma oluşturuyor. Ancak ikinci problem birinciye bağlı değildir. Bazı hissedebilen varlıklar tarafında mücadele edilen çok şiddetli kötülükler Tanrı’nın varlığı ile bir şekilde uyumlu hale getirilebilse bile teistler hala hissedebilen varlıkların varlığının Tanrı’nın varlığı ile nasıl uyumlu hale getirileceğini açıklamak zorundadır. Başka bir deyişle, teistler Tanrı’nın neden (B) senaryosu yerine (A) senaryosunu tercih ettiğini açıklamak zorundadır. Var olmanın faydalı ve Tanrı’dan gelen bir lütuf olduğu şeklindeki teistik iddia şimdi işleri tersine çeviriyor. Teraziyi teizm lehine çevirmektense aslında onu çürütüyor.</p>



<p>Temel asimetrinin acı çekebilen insan-olmayan hayvanlar dahil bütün hissedebilen varlıkları kapsadığını hatırlayalım. Böylece VOZA’yı reddetmek isteyen bir teist sadece insanların değil aynı zamanda var edilmekten zarar gören diğer hayvanların da neden Tanrı tarafından yaratıldığını açıklamak zorundadır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İtirazlar ve Cevaplar</h2>



<p>VOZA’nın en tartışmalı öncülleri (P1) ve (P2)’dir. Aşağıda ele alınan itirazlardan çoğu (P1)’e karşı Tanrı’nın insanları var ederek onlar için gereksiz bir zarara sebep olmadığını göstermeye çalışıyor. Çünkü onlar liberteryen özgür irade, gelişmiş ahlaki karakter, mutluluk veya Tanrı ile sevgi dolu bir kişisel ilişki gibi iyilikler deneyimlerler. </p>



<p>(P2)’ye karşı şüpheci teistik cevap, temel asimetrinin yanlış olabileceğini iddia ediyor. Literatürde temel asimetriye yöneltilmiş diğer itirazlar mevcuttur. Bana sezgisel olarak doğru gelse ve diğer şeylerin yanında devasa açıklayıcılık gücü tarafından desteklense temel asimetri kesinlikle evrensel olarak kabul edilen aksiyolojik bir gerçek değildir. Ancak daha önce de söylediğim gibi, bu itirazların tamamına olmasa da çoğuna yönelik karşı deliller mevcuttur.</p>



<p>Eğer hissedebilen yaşamın var olmaması daha iyiyse özgür irade teodisesi, ruh olgunlaştırma teodisesi gibi kötülük problemine klasik cevaplar alakasız hale geliyor. Örneğin, hissedebilen varlıkların liberteryen özgür iradeye sahip olmasının liberteryen özgür iradeye sahip olmamalarından daha iyi olmasının bir önemi yoktur. Kilit nokta şudur: İlk etapta hissedebilen varlıkları var etmek neden iyidir? Temel asimetri, zararın yokluğunu garanti eden tek seçenek olduğu için hissedebilen yaşamı yaratmamanın ahlaken daha iyi olduğuna işaret ediyor. </p>



<p>Zararın gelişmiş ahlaki karakter gibi daha büyük iyiliklere ulaşmak için zorunlu olduğunu söyleyen ruh-yapma teodisesini ele alalım. Temel asimetri, bu teodiseyi reddetmek için yeni bir gerekçe sunuyor. 1 ve 3’ün işaret ettiği gibi, ruh-yapma zararı gerektirdiği sürece bu zarar kötüdür fakat onun yokluğu iyidir. Ve eğer iyi bazı şeyler bu kötülüklerden doğuyorsa, o zaman teist faydanın yokluğunun bu yokluktan mahrum kalmayan kişiler olmazsa kötü olmadığını söyleyen 4 ile baş etmek durumundadır. Böylece, temel asimetri savunucusu yokluğun, bir faydayı korumak için zararın gerekli olduğu bir varoluşa tercih edilebilir olduğunu söyleyerek cevap verecektir.</p>



<p>Pozitif faydacı olan, yani sadece acıyı en aza indirme değil aynı zamanda net mutluluğu da maksimize etmemiz yönünde bir görevimiz olduğunu düşünen bir teist temel asimetriye karşı böyle yaparak dünyadaki net mutluluk gerçekten artacaksa Tanrı’nın hissedebilen yeni varlıkları var etmesinin beklenilir olduğunu söyleyebilir. Ancak bu düşüncede iki problem mevcut. Birincisi, varoluşa, hissedebilen varlıklar getirmenin gerçekten dünyadaki net mutluluğu artıracağının bir garantisi yok. Ancak daha da önemlisi, var olan hissedebilen varlıkları mutlu etmenin iyi olduğu noktasında pozitif faydacılarla aynı fikirde olabilsek de buradan hissedebilen mutlu varlıklar yaratmamız gerektiği sonucu çıkmaz. İkincisi hissedebilen varlıkların giderek artan net mutluluk amacı uğrunda sadece araçsal bir değerinin olduğunu ima eder. Ancak elbette hissedebilen varlıklar sadece bir amaç uğrundaki bir araç değildir. Onların kendinde amaçları vardır.</p>



<p>Kısmen benzer bir itiraz bu makalenin eski versiyonunun anonim bir eleştirmeni tarafından sunuldu. Eleştirmen şunları iddia etti: “Belki teistler Tanrıyla sevgi dolu kişisel bir ilişki içinde olmanın (herhangi bir kişi için olmasa bile) kendi başına iyi olduğunu ve bu iyiliğin, Tanrı’nın insanları (ve melekleri) yaratmasını (zorunlu kılmasa da) meşru hale getirdiğini iddia edebilir.” Fakat bu yanıtta birden fazla problem var. Öncelikle, bir ilişkinin ona katılan herhangi bir kişi için iyi değilse, kendi başına nasıl iyi olabileceğini anlamak zordur. İkinci olarak, bu cevap hala hissedebilen varlıkları kendinde amaçtan ziyade bir amaç uğruna araçlar olarak görmesi bakımından yukarıda bahsedilen problemle karşı karşıyadır. Üçüncü olarak, bu Tanrı’nın değerli şeylere ulaşmak için hissedebilen varlıklara ihtiyaç duyduğu sonucuna yol açıyor.  Bu, sadece Tanrı’nın var olduğu yaratımdan önceki dünyanın bu değerli ilişkiyi kaçırdığı için mükemmel olmadığını ima eder. Ancak Tanrı mükemmelse, o zaman sadece onun var olduğu dünya da mükemmel olmalıdır, yani içinde iyi ve önemli olan hiçbir şeyin herhangi bir şeyden yoksun olmamalıdır. Ancak bu argüman sadece Tanrı’nın olduğu bir dünyanın başka varlıkların da eklendiği dünyadan daha az tercih edilebilir olduğunu varsayar. Dördüncü olarak, bu itiraz makul olsa bile neden hissedebilen varlıkların hiçbir kötülük deneyimlemediğini açıklamıyor. Eğer amaç, Tanrı ve onun yaratımı ile aralarındaki ilişki ise Tanrı, hayatlarında hiç zarar görmeden özgür bir şekilde böyle bir ilişkiye giren varlıklar yaratabilirdi. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#11">[11]</a></p>



<p>Bazı Hristiyanlar (P1)’e karşı Tanrı’nın yarattığı iki insana zarar vermediğini söyleyebilir. Adem ve Havva. Çünkü onlar günahsızdı ve hiçbir acı ve ızdırabın olmadığı cennete yerleştirildiler. Bu yüzden (A) senaryosundaki 1 etkisiz hale gelir. Dolayısıyla orijinal çiftin yaratılması gerekip gerekmediği konusunda kayıtsız kalmalıyız. Ancak Tanrı’nın orta bilgisi varsa Adem ve Havva’nın günah işleyeceğini bilir ve böylece O, yaratmanın daha sonra dünyaya gelecek milyarlarca hissedebilen varlıkları etkileyecek bütün zararlarını bilerek onları yarattı. Eğer Tanrı’nın orta bilgisi yoksa O yine de insanların büyük ihtimalle bilgi ağacından yiyeceği sonucuna varabilirdi çünkü (1) bahçenin ortasına ağaç koyuldu, (2) orijinal çift, ölümün ne olduğunu bilmiyordu dolayısıyla Tanrı’nın uyarısı onlar için anlamsızdı, (3) onlar iyi ve kötünün temel bilgisine sahip değildi ve bu yüzden şeytanın ikna gücüne karşı çıkamazlardı ve (4) meyveler aşırı derecede albenili görünüyordu (Yaratılış 3:6). Bu yüzden orijinal çift durumunda (B) senaryosunun (A) senaryosuna karşı hiçbir üstünlüğü olmasa da eğer (A) milyarlarca hissedebilen varlık için zarar riski barındırıyorsa o zaman rasyonel ve ahlaki seçenek (B)’yi tercih etmektir. Dahası Yaratılış 9’da Nuh’a verimli olmasını ve halihazırda geldiği dünyada çoğalması gerektiğini emretmiştir. Dolayısıyla, Tanrı, en azından bazı hissedebilen varlıkların, onun emrini ciddiye alanlar tarafından düşmüş dünyada varlığa getirilmesinden nihai olarak sorumludur.</p>



<p>Peki ya teistlerin son çaresi, şüpheci teizm? Şüpheci teist Tanrı’nın, mutlak bilgisiyle, temel asimetrinin yanlış olduğunu bileceğini söyleyebilir. Ancak unutulmamalıdır ki şüpheci teizmi (ŞT) kullandığında teist, temel asimetriyi çürütmek için bir argümana sahip olmadığını kabul eder. Eğer böyle bir argümanı olsaydı en başta ŞT’ye ihtiyaç duymazdı. Bu yüzden ŞT savunucusu, temel asimetrinin gerektirdiği temel ahlaki gerçeğin doğru olduğunu veya en azından doğruymuş gibi göründüğünü kabul eder.</p>



<p>İlk bakışta, ŞT ad hoc bir rasyonelleştirme ve özel bir müdafaa durumu gibi görünebilir. Ancak bizim zekamız her şeyi bilen birine kıyasla gerçekten sınırlı olduğu için ben bu itirazı ciddiye alma eğilimindeyim. Ancak bu ŞT ciddi problemlere sahip değil demek değildir. Eğer temel asimetri bize doğru geliyorsa ancak Tanrı’nın bunu reddetmek için iyi gerekçeleri varsa o halde bizim değerler hakkındaki yargımız en azından belli bir dereceye kadar güvenilmezdir. Dolayısıyla bizim zarar, fayda, iyi ve kötü hakkındaki bütün değerlendirmelerimiz ve yargılarımıza karşı şüpheci olmalıyız. Ancak, mesela, o zaman mutlak iyilik özelliliğin Tanrı’ya ne kadar emin bir şekilde atfetmeliyiz? Bizler Tanrı’nın mutlak iyi olduğunu düşünürüz ancak bu aslında yanlış olup bize doğru gibi gelen değer temelli bir yargının örneği olabilir. Bu problemler bize doğru gibi gelen fakat Tanrı’nın yanlış olduğunu düşündüğü söylenen diğer ahlak ilkelerinin durumu göz önüne alındığında daha ciddi bir hal alabilir. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#12">[12]</a> Bu noktada eğer bizim değerler noktasındaki yargılarımız ve değerlendirmelerimiz bu kadar hatalıysa dünyevi varoluşumuzun anlamının ne olduğunu haklı bir şekilde sorabiliriz. </p>



<p>Dahası, ŞT sıradaki problemi doğuruyor gibi görünüyor. Üremeye ve üremekten kaçınmaya karar vermek tartışmasız, bir kişinin hayatı boyunca verebileceği en önemli ahlaki kararlardan biridir. Ancak eğer şüpheci teizmi benimsersek (P2) ile ilgili doğru karar vermeyi nasıl bekleyebiliriz? Bu pozisyon temel asimetrinin doğru olduğunu en azından doğru göründüğünü ancak ayrıca bazı bilinmez sebeplerle yanlış olması gerektiğini de ima eder. Bu koşullar altında ne yapılmalı?</p>



<p>Bu noktada bir teist temel asimetri ve VOZA’nın sadece dünyevi var oluşa odaklandığını ancak teizmin (genelde) sonsuz mutluluğun olduğu bir yer dahil olmak üzere ölüm sonrası sonsuz bir yaşam vadeder. Ancak ölüm sonrasının eklenmesi VOZA’nın gücünü azaltmadığı gibi, açıkçası, daha da arttırır.</p>



<p>Argümanın hatırı için evrenselciliğin doğru olduğunu varsayalım. Bu eninde sonunda bütün insanların Tanrıyla barışıp cennetin sonsuz mutluluğuna erişecekleri görüşüdür. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#13">[13]</a> X dünyevi yaşamında en az bir zarar görse temel asimetri a ve b’nin sonuçları ile beraber geçerlidir. Zarar ne kadar küçük olursa olsun, bu hala hiç zarar görmemekten daha iyidir. Ayrıca cennetin faydası ne kadar büyük olursa olsun bunun var olmamaya karşı hiçbir üstünlüğü yoktur. Çünkü (B)’deki senaryoda kelimenin tam anlamıyla cennete gitmeyi isteyen kimse yoktur. Bu noktada hayata başlamayı seçme ve hayatı sürdürmeyi seçme arasındaki önemli ayrımı hatırlamamız gerekir. Elbette bir kez var olduğumuzda hayata devam etmeyi ve olabildiğince fazla fayda elde etmeyi isteriz. Ancak bu aksiyolojik bir bakış açısından var olmanın daha iyi olup olmadığı hakkında hiçbir şey söylemez. Dolayısıyla, evrenselciliğin doğru olduğu iyimser senaryoyu bile varsaysak var olmak hala gereksiz bir acı olmaya devam eder. Kuşkusuz, bu durumda bu çok küçük bir zarar olabilir ancak yine de bir zarar olduğu için Tanrı’nın ahlaki mükemmeliğiyle hala çelişmektedir. Sonsuz bir fayda var olmanın zararını karşılayabilir ancak bu ilk etapta zarar vermenin ahlaken doğru olduğu anlamına gelmez.</p>



<p>Üstelik, eğer insanlara var olmalarının zararlarının karşılığı cennette verilecekse Tanrı diğer hayvanların var oluş zararlarını nasıl karşılayacak?</p>



<p>Eğer temel asimetri evrenselcilik bağlamında Tanrı’nın sözde ahlaki mükemmelliği hakkındaki zor soruları gündeme getiriyorsa o zaman bu cehennemin varlığı göz önünde bulundurulduğunda daha da anlamlı hale geliyor. Bu durumda bazı hissedebilen varlıklar sadece sınırlı bir zaman zarfında zarar görmekle kalmaz, aynı zamanda öldükten sonra sonsuz zarar görürler. Başka bir deyişle, en azından bazı kişilerin durumunda cehennemin işin içine girmesi (B) senaryosunu (A)’dan çok daha tercih edilebilir kılar.</p>



<p>Dahası, ana akım dinler tarafından öne sürülen geleneksel cehennem ve dışlayıcılık doktrinleri göz önüne alındığında hissedebilen varlıklar yaratmak daha da etik dışı bir hal alır. Bunun nedeni <em>çoğu </em>hissedebilen varlığı sadece sınırlı bir zaman zarfında zarar göreceği değil aynı zamanda öldükten sonra sonsuz zarar görecekleridir. Örneğin Hristiyanlık, aslında çoğu insanın cehennemde lanetleneceğini bir sır olarak saklamaz. “Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götüren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.” (Matta 7:13-14) <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#14">[14]</a> Ek olarak, kader doktrinini ele aldığımızda genel çerçeve daha da kötü bir hal alıyor çünkü artık cehennemden kaçınmanın teorik olarak dahi ihtimali yok ve çoğu olmasa da hissedebilen varlıkların çoğu sonsuz acıya mahkum edilmiştir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Özet</h2>



<p>Bu makalede var olmanın zararı argümanı (VOZA) adını verdiğim Benatar’ın aksiyolojik asimetrisine dayanan yeni bir mantıksal kötülük problemi sundum. Bu asimetri hissedebilen varlıkların varlığa gelmesinin her zaman için net bir zarar olduğunu ima ediyor. Asimetrinin doğru olduğunu düşünmek için bir neden bunun yaygın olarak kabul edilen dört yargıyı iyi bir şekilde açıklamasıdır. Ayrıca teistik bağlamda, hissedebilen varlıklar yaratmanın zararının gereksiz olduğunu savundum. Hissedebilen varlıklara gereksiz zarar vermek ahlaken mükemmellikle mantıksal olarak çelişkilidir ve bundan ahlaken mükemmel bir Tanrı’nın var olmayacağı ve böylece teizmin zorunlu olarak yanlış olduğu sonucu çıkar. Bu VOZA’nın sonucudur. VOZA’yı, onun, klasik kötülük problemine en önemli iki teistik cevabın alakasız kıldığına dikkat çekerek birkaç argümana karşı savundum. Ölümden sonra yaşam teorisinin denkleme dahil edilmesi VOZA’yı çürütmede başarısız olmakla kalmaz, aksine VOZA’nın gücünü arttırır. <a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/#15">[15]</a></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Notlar</h2>



<ul>
<li>[1] Richard R. La Croix, “Unjustified Evil and God’s Choice.” <em>Sophia</em> Vol. 13, No. 1 (April 1974): 20-28.</li>



<li>[2] Aksiyolojik asimetrinin lehinde ve aleyhindeki argümanların kapsamlı bir listesi için David Benatar’ın Better Never to Have Been adlı web sitesindeki “Reviews and responses” başlığı altındaki listelere bakınız.</li>



<li>[3] David Benatar, “Every Conceivable Harm: A Further Defence of Anti-Natalism.” South African Journal of Philosophy Cilt 31, No. 1 (2012): 128-164, p. 129.</li>



<li>[4] David Benatar and David Wasserman, Debating Procreation: Is It Wrong to Reproduce? (Oxford, UK: Oxford University Press, 2015), p. 23.</li>



<li>[5] David Benatar, Better Never to Have Been: The Harm of Coming Into Existence (Oxford, UK: Oxford University Press, 2006), p. 30.</li>



<li>[6] Benatar, Better Never to Have Been, p. 48.</li>



<li>[7] Benatar, Better Never to Have Been, Chapter 3 (“How Bad is Coming Into Existence?”), pp. 60-93. See also Benatar & Wasserman, Debating Procreation, pp. 40-77.</li>



<li>[8] David Benatar, “Still Better Never to Have Been: A Reply to (More of) My Critics.” The Journal of Ethics: An International Philosophical Review Vol. 17, No. 1/2 (June 2013): 121-151, p. 123.</li>



<li>[9] This point is made in Chris Byron, “Why God is Most Assuredly Evil: Challenging the Evil God Challenge.” Think Vol. 18, Issue 51 (Spring 2019): 25-35, p. 30.</li>



<li>[10] Bu noktada, hissedebilen varlıkları var etmenin ahlaki açıdan yanlış olduğu fikrinin kendisinin sezgiye aykırı olduğu, dolayısıyla asimetri ne kadar makul ve sezgisel olursa olsun, sonuçlarının sezgiye aykırılığı ile dengelenmesi gerektiği söylenebilir. Benatar’ın bu itiraza verdiği çok sayıda yanıt vardır. Örneğin, “insan psikolojisinin, insanları hayatlarının gerçekte olduğundan daha iyi olduğunu düşünmeye iten yaygın ve güçlü özellikleri vardır” (Better Never to Have Been, s. 205). Benatar’ın işaret ettiği bu özelliklerden biri, Pollyannacılık olarak da adlandırılan ve hayatlarımızı gerçekte olduğundan daha iyi olarak değerlendirmemize neden olan iyimserlik eğilimi olan pozitiflik önyargısıdır. Bu haksız iyimserlik, pek çok kişinin (yanlış bir şekilde) bilinçli varlıkları var etmenin iyi olduğunu düşünmesine bir açıklama getirebilir. İkinci olarak, hissedebilen varlıkları var etmenin iyi olduğu inancı, doğrudan veya dolaylı olarak ebeveynlerden çocuklarına geçebilir. Aynı zamanda, bunun aksine inananlar genellikle üremezler. Dolayısıyla, temel asimetrinin aksine, hissedebilen varlıkları var etmenin iyi olduğuna dair yaygın kanaat, tıpkı dini dogmalar gibi nesilden nesile sorgusuz sualsiz aktarılan bir inanç olabilir. Ancak bu durum söz konusu inançları doğru ya da ahlaki açıdan anlamlı kılmaz. Bunlar aileler ve kültür tarafından pekiştirilen ve ciddi bir şekilde düşünüldüğünde reddedilecek olan kökleşmiş önyargılar olabilir.</li>



<li>[11] Böyle bir senaryoyu daha önceki Secular Web makalem “The Argument from the Existence of Nondeities ”de (2013) anlatmıştım.</li>



<li>[12] “Şüpheci Teizme Karşı Teodik Bireycilik” (2019) başlıklı Seküler Web makalemin“(A) ile ilgili sorunlar” başlıklı bölümüne bakınız.</li>



<li>[13] Burada cennetin tutarlı bir kavram olduğunu ve cennete gitmenin gerçekten arzu edilir olduğunu varsayacağım. Aksi yöndeki argümanlar için bkz: Michael Martin, “Problems with Heaven”, The Myth of an Afterlife içinde: The Case against Life After Death (s. 427-440), ed. Michael Martin & Keith Augustine (Lanham, MD: Rowman & Littlefield, 2015); ve Brian Ribeiro, “The Problem of Heaven.” Ratio Cilt 24, No. 1 (Mart 2011): 46-64.</li>



<li>[14] Gerçekten de, Hıristiyan dışlayıcılığı geleneksel Cehennem doktrini ile birleştiğinde, aksiyolojik asimetriye başvurulmasa bile, insanları varlığa getirmeye karşı uyarmak için yeterlidir. Bkz: Kenneth Einar Himma, “Büyük Bir Talihsizlik Olarak Doğum: The Traditional Doctrine of Hell and Christian Salvific Exclusivism”, The Problem of Hell içinde: The Problem of Hell: A Philosophical Anthology (s. 179-198), ed. Joel Buenting (Burlington, VT: Ashgate Publishing, 2010).</li>



<li>[15] Makalenin daha önceki bir versiyonu hakkında değerli ve faydalı önerilerde bulunduğu için anonim bir hakeme teşekkür borçluyum. Ayrıca Keith Augustine’e faydalı yorumları ve bu makalenin yayın için uygun bir form kazanmasını sağladığı için teşekkür ederim.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Horia George Plugaru</strong> -“<a href="https://infidels.org/library/modern/horia-plugaru-never-created/">Better Never to Have Created: A New Logical Problem of Evil</a>“, (Erişim Tarihi: 12.10.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Fevzi Ata Demirtaş</p>



<p><strong>Editör: </strong>Melinda Gülsüm Esen</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/keske-hic-yaratilmasaydik-yeni-bir-mantiksal-kotuluk-problemi-horia-george-plugaru/">Keşke Hiç Yaratılmasaydık: Yeni Bir Mantıksal Kötülük Problemi – Horia George Plugaru</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Antik Dünya’da Ateizm – Stone Age Herbalist</title>
<link>https://trafikdernegi.com/antik-dunyada-ateizm-stone-age-herbalist</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/antik-dunyada-ateizm-stone-age-herbalist</guid>
<description><![CDATA[ Günümüzün en karikatürize edilmiş imajlarından biri internet ateistleri. Sakallı, şişman, bakımsız, fötr şapkalı, tek ifade ile düşük statülü bir alay figürü. Bundan önce ateizm uzun bir süre sol düşünceyle ilişkilendirilir ya da sol düşüncenin bir sonucu olarak görülürdü. Bunun dışında ateizm, kültürel Yahudilik, hippi hareketi, rasyonel özgür düşünceli bilim insanı veya bir tür alışılmışın dışında uç karakter çağrışımlarına sahip. Antik Çağ’dan itibaren bir soyağacı oluşturmaya yönelik “Yeni-Ateist” projesi haricinde, tarihsel dönemlerdeki ateizm üzerinde pek durulmuyor. Birçok düşünce akımı, dinin insan gelişiminin ilkel bir çağına ait olduğunu varsayıyor; bu meta-hikâye, insanların dünyayı “anlamlandırmak” için tanrılar ve ilahlar yaratmaya ihtiyaç duyan “hikâye
The post Antik Dünya’da Ateizm – Stone Age Herbalist first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/8.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:14:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Antik, Dünya’da, Ateizm, –, Stone, Age, Herbalist</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzün en karikatürize edilmiş imajlarından biri internet ateistleri. Sakallı, şişman, bakımsız, fötr şapkalı, tek ifade ile düşük statülü bir alay figürü. Bundan önce ateizm uzun bir süre sol düşünceyle ilişkilendirilir ya da sol düşüncenin bir sonucu olarak görülürdü. Bunun dışında ateizm, kültürel Yahudilik, hippi hareketi, rasyonel özgür düşünceli bilim insanı veya bir tür alışılmışın dışında uç karakter çağrışımlarına sahip. Antik Çağ’dan itibaren bir soyağacı oluşturmaya yönelik “Yeni-Ateist” projesi haricinde, tarihsel dönemlerdeki ateizm üzerinde pek durulmuyor. Birçok düşünce akımı, dinin insan gelişiminin ilkel bir çağına ait olduğunu varsayıyor; bu meta-hikâye, insanların dünyayı “anlamlandırmak” için tanrılar ve ilahlar yaratmaya ihtiyaç duyan “hikâye anlatıcıları” olduğu yönünde. Bu noktada o kadar da emin değilim. Birçok basit avcı toplayıcı halkın karmaşık dini düşünce sistemleri yok, hatta bazıları bir Yaratıcı’ya inanmayı bile küçümsüyor. Katı materyalizm ile ateizm arasındaki ayrım elbette korunmalı, bir tanrıya başvurmadan da doğaüstü olaylara inanılabilir. Bu türden üç halkı inceleyeceğiz: tekbenci (solipsist) Pirahãlar, militarist Komançiler ve bazı eski Yunanlar. Üç farklı zihniyet ama teolojik yaşamın reddinde birleşiyorlar.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Tanrılar da Yok Sayılar da: Pirahãlar ile Yaşam</h1>



<p>Pirahã halkı antropolojik garabetler arasında özel bir sınıfa dahil, kategorileştirilmeye meydan okuyan ve insanların genelgeçer tüm kurallarını çiğneyen bir halk. Bu 500-1000 kişilik küçük Amazon toplayıcı grubu Brezilya’nın kuzeyindeki Amazonas eyaletinde Maici nehri çevresinde yaşıyor. Pirahãlar 1970’lerden önce dilbilimciler arasında garip dilleriyle ünlüydü. Dillerinin yaşayan hiçbir dille ilgisi olmayan izole bir dil olduğuna inanılıyordu. Ancak Daniel Everett’in misyonerlik çalışmalarına kadar dünya bu uzak halkın asıl tuhaflığını öğrenemedi.</p>



<p>Pirahã zihniyetini tam olarak kavramak için okuyuculara <em>Don’t Sleep There Are Snakes: Life and Language in the Amazonian Jungle (Uyuma Yılanlar Var: Amazon Ormanlarında Yaşam ve Dil) adlı </em>kitabını edinmelerini tavsiye ederim<em>. </em>Bu kitapta Everett bir yabancı, bir akademisyen, bir baba ve bir misyoner olarak Pirahãların kültürünü inceliyor ve Pirahãların her türlü soyutlamayı şiddetle reddeden, radikal bir şekilde ampirik bir zihniyet geliştirdiklerini anlıyor. Buna da “deneyimin dolaysızlığı ilkesi (immediacy of experience)” adını veriyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Deneyimin dolaysızlığı ilkesi Pirahã’nın basit akrabalık sistemini de kapsıyor. Akrabalık terimlerinin kapsamı herhangi bir konuşucunun yaşam süresinin ötesine uzanmıyor ve bu nedenle prensipte tanık olunabiliyor –Pirahãların normal ömrü olan kırk beş yıl içinde büyükanne ve büyükbaba görülebilir, ancak büyük büyükanne ve büyükbaba görülemez.</p>



<p>Antropologlar genellikle tüm kültürlerin kendilerinin ve dünyanın geri kalanının nereden geldiğine dair yaratılış mitleri olarak bilinen hikayeleri olduğunu varsayarlar. Bu nedenle ağaçları, Pirahãları, suyu, diğer canlıları vs. kimin yarattığına dair Pirahãların da hikayeleri olacağını sanıyordum. Bu yüzden konuşuculara “Maici Nehri’ni kim yarattı? Pirahãlar nereden geldi? Ağaçları kim yaptı? Kuşlar nereden geldi?” gibi sorular sorardım ama hiç cevap alamadım. Konuşucunun veya olayı görüp konuşucuya bildiren birinin anlık deneyiminin ötesine geçen bir yaratılış efsanesi, geleneksel bir hikâye, kurgusal bir masal veya herhangi bir anlatıyı hiç kimse toplamamış ya da duymamıştı.</p>



<p>Daha sonra ben ve bir dizi psikolog tarafından Pirahãların hiçbir şekilde sayı saymadığını kesin olarak gösteren çok sayıda yayımlanmış deney yapıldı… Hiçbir Pirahã sekiz ay içinde ona kadar saymayı öğrenmedi. Hiçbiri 3 + 1 ya da 1 + 1 toplama işlemini öğrenemedi (eğer düzenli olarak 2 rakamını yazarak veya söyleyerek cevaplamak öğrenmenin bir kanıtı ise). Sadece ara sıra bazıları doğru cevabı verebiliyordu.</p>
</blockquote>



<p>Pirahã kültürünün tuhaflıklarından bazıları şunlar: sayılardan ve sayma yeteneğinden yoksun olmaları; yakın çevrelerindeki (immediate surroundings) renkler dışındaki renkler için terimlerinin olmaması; yiyecekleri muhafaza etme, metal aletleri paslanmaya karşı koruma veya kano yapmayı öğrenme konusundaki isteksizlikleri; sağlık, hamilelik ve çocuk yetiştirme konularına Darwinist yaklaşımları ve yeni insanlara “dönüşerek” önceki kişiliklerinin var olduğunu unutmak gibi son derece tuhaf alışkanlıkları. Bunların da ötesinde Pirahãlar özellikle dilbilimsel “özyinelemenin” (recursion) yokluğu ile ünlenmişlerdir. Dilbilgisel özyineleme, sonlu sayıda kelimeyle potansiyel olarak sonsuz sayıda cümle kurmaya izin veren bir özelliktir. Örneğin “Kasabaya gittim ve Sam’in kırmızı arabasını gördüm” cümlesi iki öğe içerir. “Sam’in kırmızı arabası” ifadesi ana cümlenin bir parçasıdır ve bu ifadeyi kullanmak aynı şey için birkaç cümle daha kurmaktan çok daha kolaydır. Ünlü akademisyen Noam Chomsky ve dahaları, özyinelemenin insan dilinin evrensel bir özelliği olduğunu ve sonsuz sayıda cümle oluşturmak için bir araç sağladığını ileri sürmüşlerdi. Pirahãlar bu kuralla çelişiyor. Bu özyineleme yokluğunun doğru olup olmadığını anlamaya çalışan tartışmalar onlarca yıl devam etti.</p>



<p>Dine dönecek olursak, Pirahãlar yine antropolojinin genel kurallarına uymuyor ve bir Yaratıcı tanrıları yok. Ruhlara ve doğaüstü olaylara inanıyorlar ancak garip bir şekilde bunlara sadece doğrudan deneyimledikleri için inanıyorlar. Bu durum Everett’in kitabında Pirahã zihniyetini anlamlandırmakta zorluk yaşadığı gerçekten tuhaf anlara yol açıyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>“Onu görmüyor musun?” diye sordu sabırsızlıkla. “Bulutların üzerinde yaşayan varlıklardan biri, Xigagaí sahilde durmuş bize bağırıyor ve ormana gidersek bizi öldüreceğini söylüyor.”</p>



<p>“Nerede?” diye sordum. “Göremiyorum.”</p>



<p>Kóhoi boş görünen kumsalın ortasına doğru dikkatle bakarak sabırsız bir tavırla “İşte orada!” diye bağırdı.</p>



<p>“Sahilin arkasındaki ormanda mı?”</p>



<p>“Hayır! Orada, sahilde. Baksana!” diye cevap verdi öfkeyle.</p>



<p>Pirahãlarla birlikte ormanda iken onların gördüğü vahşi yaşamı ben çoğunlukla göremiyordum. Benim deneyimsiz gözlerim onlarınki gibi göremiyordu.</p>



<p>Ama bu sefer farklıydı. Ben bile yüz metreden uzak olmayan o beyaz, kumlu plajda hiçbir şey olmadığını görebiliyordum. Yine de ben bu konuda ne kadar eminsem, Pirahãlar da orada bir şey <em>olduğundan en az benim kadar </em>emindiler. Belki de orada benim göremediğim bir şey vardı, ama onlar gördükleri şeyin, Xigagaí’nin, hâlâ orada olduğunda ısrar ediyorlardı.</p>
</blockquote>



<p>Everett, Pirahãları Hristiyanlığa inandırmaya çalışırken, tekrar tekrar tuğladan duvara toslar gibi bir ampirizm engeline takıldı. Ne Everett’in ne de tanıdığı birinin İsa ile şahsen tanıştığını öğrendiklerinde, İncil’deki hikayeleri hemen reddettiler. Everett ne kadar uğraşırsa uğraşsın, anlık deneyimin (immediate experience) ötesinde bir şeyi kabul etmeme konusundaki inatçılıkları mutlaktı. İspanyol Cizvitler’in zamanından günümüze kadar tek bir Pirahã’nın bile Hıristiyanlığı kabul ettiği kaydedilmemiştir. Kendilerine özgü zihniyetlerinde İncilleri kabul etmeyen bir şeyler var. Hatta Everett, ruhlar gibi giyinmek ve ele geçirildiklerine inanmak gibi tuhaf alışkanlıklarının büyük bir örneğine şahit oldu:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bir akşamki “gösterinin” ertesi sabah yaşlı bir Pirahã erkeği olan Kaaxaóoi benimle dil üzerine çalışmaya geldi. Çalışırken aniden beni şaşırtan bir şey söyledi: “Kadınlar İsa’dan korkuyor. İstemiyoruz onu.”</p>



<p>“Neden istemiyorsunuz?” diye sordum. Bu açıklamayı neyin tetiklediğini merak etmiştim.</p>



<p>“Çünkü dün gece köyümüze geldi ve kadınlarımızla seks yapmaya çalıştı. Onları köyün içinde kovalayarak büyük penisini onların içine sokmaya çalıştı.”</p>



<p>Kaaxaóoi iki eli ile bana İsa’nın penisinin ne kadar uzun olduğunu gösterdi –neredeyse bir metre vardı.</p>



<p>Buna ne diyeceğimi bilemiyordum. Bir Pirahã erkeği İsa gibi davranıp bir şekilde uzun bir penisi varmış gibi numara mı yapmıştı? Veya bu haberin arkasında başka ne olabilirdi, hiçbir fikrim yoktu. Belli ki Kaaxaóoi bunu uydurmuyordu. Bunu endişe duyduğu bir gerçek olarak haber veriyordu. Daha sonra köyünden iki erkeği daha sorguladığımda, hikâyesini doğruladılar.</p>
</blockquote>



<p>Dolayısıyla Pirahãlar, bir tanrısı olmayan, yaratılış miti olmayan ve bir tanrıya ihtiyaç duymayan kabile halklarının alt kümesine dahil. Dünya görüşlerinden o kadar eminler ki basit ve naif bir zenofobi ile her türlü yabancı bilgiyi, kelimeyi, teknolojiyi ve inancı çoğunlukla reddediyorlar. Everett’in inancı onlarla geçirdiği zaman nedeniyle o kadar sarsılmış ki, kitabın sonunda Pirahãların Tanrı olmadan da mutlu olduklarını itiraf ediyor ve kendisi de ateist oluyor.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Komançiler: Savaşçılar ve Şüpheciler</h1>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Komançiler’in din anlayışları, coğrafya veya astronomi kadar kaba, kusurlu ve sınırlı. Büyük Ruh’a inanıyorlardı ya da ona dair belirsiz bir geleneksel fikirleri vardı; ama aralarında hiçbir zaman belirgin bir ibadet şekli ya da gösterisi tespit edemedim. … Aralarında bir rahiplik düzeni ya da buna benzer bir şey görmedim; herhangi bir dinî otorite tanıyorlarsa, bu şeflerinde; ancak dinî duygularının böyle bir kuruma yol açamayacak kadar gevşek, belirsiz ve işlevsiz olduğunu düşünüyorum. Aralarındayken şimdiye kadar fark ettiğim, en ufak dinî kaygı belirtisi gösteren tek eylem kalkan kaldırmak. Üzerlerinde ahlaki herhangi bir etki yaratan ve gelecekteki ödüller ve cezalarla ilgili herhangi bir fikirleri olduğundan şüpheliyim. Mitoloji sistemi gibi bir şeyleri olmadığı gibi, geleneğe dayalı ya da yerleşik bir karaktere sahip dinî mitleri de yok… Zihinleri gelecekteki bir durum konusuyla ilgili bağlantılı bir fikir sistemi oluşturamayacak kadar az odaklanmış durumda. Ruh göçü doktrini onlara sunulmuşsa bile, ulusal ya da genel bir itibar görmemiştir; gerçekten de büyücülüğün mistik kaprislerinin ötesinde, herhangi bir ortak dinî inanç planı ya da bu yaşam üzerinde faaliyet gösteren doğaüstü bir failleri olduklarından şüpheliyim ve bunlardan da insan araçlarının potansiyelinin ötesinde olan herhangi bir şeye ayrıca bir inançları yok. Dinî duyguların tüm pratik sonuçlarına ilişkin olarak onlar hakkında “Akılsız içinden, ‘Tanrı yok!’ der ” (Mezmurlar 14) denebilir.</p>



<p>–<em>Comanches and Other Tribes of Texas and the Policy to be Pursued Respecting Them</em> (Komançiler ve Teksas’taki Diğer Kabileler ve Bunlara İlişkin İzlenecek Politika)(1851) David Burnet.</p>
</blockquote>



<p>Bu ilgi çekici ve oldukça harika pasaj bize Komançiler’in en eski Anglo-Amerikan gözlemcilerinden biri olan David Burnet’ten geliyor. Komançi Ulusu’nun yayılmacı ve militarist gücüne tanıklık eden diğer kişiler gibi o da Komançiler’in gevşek ve oldukça muğlak dini inanç ve uygulamalarını anlamakta zorlanmış. Komançiler Doğu Shoshone’dan türeyen Ova Kızılderilileri’nden biriydi ve ölen erkeklerin eşini de öldürerek mezarına yerleştirdikleri sati geleneği veya ölülerin isimlerini anmaktan çekinme gibi birçok Ova geleneğini sunuyorlardı. Bazı ortak ritüelleri vardı, muskalara ve ruhani ilaçlara kişisel olarak odaklanmışlardı, ancak 19. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar farklı antropoloji ekollerinden gözlemciler Komançiler’i sürekli olarak şüpheci ve büyük ölçüde dinsiz olarak tanımlamışlardır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Bol gözyaşı olan bir Kiowa anma törenini hakkında konuşurken bir adam bana şöyle demişti: “Komançiler bunu yapmaz. Ölüleri geri getiremezsin. Biz sadece onları koyacak iyi bir yer buluruz, işte o kadar” (Gelo 1986)</p>



<p>Bu kadar tehlikeli hayatlar yaşayan insanlar son derece dindardılar ve öyle olmak zorundaydılar ancak inançları ilkel ve kozmolojilerine göre tamamen pratikti. … İnsanların soyut düşüncelere ayıracak zamanları yoktu. … Nermernuhlar birbirlerinin gizli büyülerini ve kişisel tabularını anlıyor ve bunları tutarlı bir inanç bütünü haline getirmeye çalışmadan onlara saygı gösteriyorlardı. (Fehrenbach 1979)</p>



<p>Komançiler genellikle ovaların şüphecileri ya da inançsızları olarak tanımlanır. … Dogmaları ve sistematik bir din formüle edecek profesyonel bir ruhban sınıfları yoktu. … İç gözlem yapmak Komançiler’in doğasında yoktu. Dürtülerini ya da eylem tarzlarını formüller halinde ifade etmek de yoktu. Komançiler, olayları büyük bir şemanın örüntülü bir açılımı olarak değil, izole bölümler olarak görme yönelimine sahipti. (Wallace ve Hoebel, 1941)</p>



<p>“Komançiler hiçbir şey bilmezler; onlar düşünmezler”; bununla Komançiler’in savaş, kovalamaca ve diğer geçici konularla ilgili hiçbir şeyden haberdar olmadıklarından ziyade “ruhani bilgiye” sahip olmadıklarını kastetmişlerdir. (Curtis, 1930)</p>



<p>Belki yerli şüphecileri hariç tutarak, Komançiler gibi neredeyse her önemli kabilenin <em>taime</em> eşdeğeri bir kabile “ilacı” vardır ya da olmuştur, kabilenin refahı ve kaderinin bağlı olduğu kabile mitolojisi ve törenleri bu merkezin etrafında toplanır. (Mooney, 1898)</p>
</blockquote>



<p>Bu seçilmiş pasajlar ve alıntılar, on yıllar boyunca benzer bir görüşü vurguluyor. Komançiler savaş, avcılık, yaşam ve ölümle ilgilenen, dogma ya da uzman rehberliği olmaksızın bireylerin ruhani olarak kendi yollarını bulmalarına izin vermekten memnun ve pratik oldukları izlenimini veriyorlar. Bu niteliklerin aynı zamanda genel fatih zihniyetlerinin bir parçası olup olmadığı merak uyandırıyor, daha ritüelci komşularına kıyasla neredeyse devasa bir ilgisizlik. Bazen Komançiler ve diğer Ova ulusları arasındaki bu ayrışmalar neredeyse gülünç:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Şayenler ve Arapaholar ayıların ataları olduklarına ve insanlarla cinsel ilişkiye girebildiklerine, dolayısıyla da ayı yemenin yamyamlık olduğuna inanırlarken, “yerli şüpheciler” olan Komançiler ayıları avlayabildiklerinde çok iyi bir yemek olarak görürlerdi. (Marriott ve Rachlin, 1968, 159)</p>
</blockquote>



<p>Gözlemcilerin bahsettiği az sayıdaki ritüelden biri de deri kalkanlarını üç ayaklı sehpalar üzerinde gün boyu güneşe bakacak şekilde yerleştirerek gücünü emmelerini içeren ‘kalkan-güneşleme’ alışkanlıklarıdır. Yağ ve adet gören kadınlar kalkandan uzak tutulur yoksa kirlenmiş sayılırdı. Danslar, şifacı “ilaççı adamlar” ya da şamanların varlığı, ruhlar dünyası ile iletişim kurma ritüelleri ve buhar kulübeleri gibi diğer geleneklerin hepsi mevcut, ancak tutarlı bir dinî çerçeve yok. Geleneksel bir yaşam biçiminin bütün işaretleri mevcuttu, ancak hiçbir zaman Kiyovalar ya da Pavniler gibi kullanılmadı.</p>



<p>Bu, biz modernlerin anlayabileceği şekliyle bir ateizm örneği mi? Gerçek materyalist anlamda hayır ama dinî inançlara karşı pratik ve şüpheci bir zihniyet geliştiren savaşçı bir toplumun ilgi çekici bir örneği. Var olan spiritüalizm avlanmaya, savaşa ve başarıya yönelikti. Antropologların gizli bir dogma mabedine girmelerine izin verilmemiş olması ve Komançilerin inançlarını yabancılara karşı korumuş olmaları da bir ihtimal. Bunu asla bilemeyebiliriz.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Kritias, Alkibiades ve Antik Yunan Ateizmi</h1>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Ve konuşarak böyle laflarla</em></p>



<p><em>En kurnaz öğretiyi attı ortaya,</em></p>



<p><em>Gerçeği gizledi yalan lafların ardına.</em></p>



<p><em>İnsanları en çok korkutabileceği yerdi</em></p>



<p><em>Tanrı’nın evi olarak bahsettiği yer.</em></p>



<p><em>Bilirdi ki hem iki dehşet gelirdi oradan</em></p>



<p><em>Hem de kolaylıklar zahmetli yaşayan insanlara.</em></p>



<p><em>Yukarıdaki yeri göstermek için şimşeklerin geldiği,</em></p>



<p><em>Gök gürültüsünün ihtişamlı patlamalarını gösterdi,</em></p>



<p><em>Zaman denen kurnaz zanaatkâr tarafından</em></p>



<p><em>İnce işle pullanmış yıldızlı gök manzarasını.</em></p>



<p><em>Meteorun parlayan gövdesi de oradan düşer</em></p>



<p><em>Ve oradan yere inerdi sıvı yağmur da.</em></p>



<p><em>Kısıtladı insanları bu korkularla,</em></p>



<p><em>Ve uygun bir yerde bu konuşmasıyla</em></p>



<p><em>Uygun bir ev verdi Tanrı’ya,</em></p>



<p><em>Böylece kanunsuzluğa son verdi kanunlarla.</em></p>



<p><em>Ve ilk kez bir insan anladığım kadarıyla</em></p>



<p><em>İnandırdı insanları Tanrı ırkının varlığına…</em></p>



<p><em>– Sisifos Fragmanı (Sisyphus Fragment)</em></p>
</blockquote>



<p>Modern ateizmin ilginç bir özelliği de ahlaki öğretilerin ve verilmiş değerlerin varlığıdır. Bugün hemen hemen her inançsızın yüzeyini kazıdığınızda eşitlikçiliğe, demokrasiye ve insan haklarına bağlı olduklarını görürsünüz. Bunun için kendilerini içinde buldukları genel sosyal ortam dışında hiçbir gerekçe yok. Demokritos’tan Dostoyevski’ye kadar pek çok düşünür, ateist düşünce etiği ile mücadele etmiştir. Yazar Peter Hitchens, ateizmin kökenlerinin tarihsel olarak Felix Dzerjinski’ye dayandığına işaret ediyor; Dzerjinski’nin Leninist, dehşet verici ve acımasız saltanatı süngülerden oluşturulan cenaze çelengi ile sembolize edilir. Bolşevik ve Yeni Ateist şüpheciler mantıksal olarak herhangi bir gerçek inançla ayrışmıyor ve herhangi bir “gerçek” ateizm dönemi Doğa’nın egemenliğine, yani güçlülerin egemenliğine yol açacaktır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Herhangi bir şeyin hizmetkârı olan bir insan nasıl mutlu olabilir ki? Açıkça iddia ediyorum ki tam tersine, gerçekten yaşamak isteyen kişi, arzularının en uç noktaya ulaşmasına izin vermeli ve onları kınamamalıdır; ancak en uç noktaya ulaştıklarında, onları giderecek ve tüm özlemlerini tatmin edecek cesarete ve zekaya sahip olmalıdır. <strong>Bunu doğal adalet ve asalet olarak kabul ediyorum</strong>. Ancak pek çok kişi buna ulaşamaz; güçlü adamı suçlarlar çünkü kendi zayıflıklarından utanırlar ve gizlemek isterler ve bu nedenle de ölçüsüzlüğün aşağılık olduğunu söylerler. Daha önce de belirttiğim gibi, doğası daha soylu olanları köleleştirirler ve zevklerini tatmin edemedikleri için, kendi korkaklıklarından dolayı ölçülülüğü ve adaleti överler. Çünkü bir adam aslında bir kralın oğlu olsaydı ya da bir imparatorluk, bir tiranlık ya da egemenlik elde edebilecek bir doğaya sahip olsaydı, ölçülülükten daha alçakça ya da kötü ne olabilirdi<em> </em>–onun gibi bir adam için, yani özgürce her iyiliğin tadını çıkarabilecek ve ona engel olabilecek kimsesi olmayan ve yine de geleneği, aklı ve diğer insanların görüşlerini kendine efendiler olarak kabul eden bir adam için? Şehrinin yöneticisi bile olsa, adalet ve ölçülülük ününün, dostlarına düşmanlarına verdiğinden daha fazlasını vermesini engellediği kişi sefil bir durumda değil midir?</p>



<p>– Kallikles’ten Sokrates’e, <em>Gorgias</em></p>
</blockquote>



<p>Kallikles’in Sokrates’e yönelttiği, güçlünün zayıfı yönetme hakkı argümanı, Nietzsche’nin iyi ve kötüden iyilik ve kötülüğe doğru psikolojik hareketi ortaya koyduğu <em>Ahlakın Soykütüğü (Genealogy of Morality) adlı </em>eserinde daha da geliştirilmiştir. Zayıfların güçlülere karşı öfkesi, tıpkı kuzuların kartala karşı öfkesi gibi, ahlakın gelişmesine ve ahlakın güçlüleri bağlamak için kullanılmasına yol açar. Nietzsche burada, MÖ 404’te Otuz Tiranlar olarak bilinen Atina tiranlık dönemini okuyarak ilham almış olabilir. Tiranlığın başlıca kışkırtıcılarından biri olan Kritias adlı adam, genellikle ateizmin ilk örneklerinden birini tarif eden biri olarak tanımlanır. O ve Euripides’ten, yukarıdaki Sisifos Fragmanı’nın olası yazarları olarak bahsedilir. Kritias, Kalliklesçi “efendi ahlakının” iş başındaki en iyi örneklerinden biri. Tanrıların ilahi yargısını umursamıyor ve demokrasiyi ezmek ve güçlülerin egemenliğini yeniden tesis etmek için aristokratik bir şehvetle dolup taşıyor. Kritias ve arkadaşı General Alkibiades, Hermes’in bir heykeline saygısızlık etmekle suçlanmış. Alkibiades’in kendisi de Eleusis Gizemleri törenlerinde saygısızlık ile suçlanmış ve bu tanrılarla alay etmenin Atina’da kamusal bir kötülük olduğu gerçeğini vurguluyor.</p>



<p>Tiranlığa karşı duyulan öfke ve Sokrates’in idamı, Atinalılar’ın ve daha geniş anlamda Yunanlar’ın ruhunda derin bir yara açmıştı. Kritias ve yandaşlarının şok edici vahşeti, yolsuzlukları ve şiddetleri, onları harekete geçiren ideoloji her neyse, ona karşı bir yanıt verilmesini gerektiriyordu. Platon ve sonraki filozoflar kendilerini ve mesleklerini savunmak için ahlaka başvurarak felsefe ve araştırmanın seyrini sonsuza dek değiştirdiler:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Platon burada tanrının doğası hakkındaki en önemli ve üzerinde çalışılmış fikirlerinden bazılarını geliştiriyor ve özellikle tanrıların var olduğuna dair kanıtlara odaklanıyor. Bunlar iki şekilde ele alınıyor. İlki kozmolojik bir argüman: Gök cisimlerinin düzenli hareketleri ilahi bir elin iş başında olduğunu gösteriyor. Atinalı, hareket eden her şeyin ona can veren bir şeyi olması gerektiğini varsayıyor. Canlı varlıklar için bu ruhtur. Gökler söz konusu olduğunda ise bu Tanrı’dır. İkinci argüman ahlaki bir argüman: eğer insanların ilahi dünyada ruhları sebebiyle payları olduğunu kabul etmezsek, o zaman yalnızca tanrılara ait olan ahlaki mükemmelliği arzu edemeyiz.</p>



<p>Bunlar sadece felsefi argümanlar değil; aynı zamanda ateizmin yasal olarak bastırılmasını meşrulaştırmak için gerekçeler. Atinalı, argümanlarını tanrılar hakkında itibarsız görüşlere sahip olan “bazı zeki modernlere”, bazı “genç adamlara” yanıt olarak ortaya koyuyor. Bu tür insanların üç tür görüşe sahip olduğunu iddia ediyor: ya tanrıların var olmadığını savunuyorlar ya da var olsalar bile insanların işlerine karışmadıklarını veya var olduklarını ama kurbanlar ve dualarla kolayca yönlendirildiklerini savunuyor. <strong>Gerçek bir topluluktan mı bahsediyor? Atina’daki gençler arasında bu tür inançlara sahip büyük bir hareket olduğunu mu kastediyor? Saygın bir akademisyen tam olarak bunu savunmuştu: Atina’da Platon’un burada ışık tuttuğu bir ‘ateist yeraltı’ olduğunu. Haklı da olabilir. Ancak bu spesifik olmayan saldırının asıl hedefi, Sokrates’in yargılanmasından bu yana Platon’a musallat olan hayaletler olmalı. </strong><em>Yasalar’ın </em>10. Kitabı nihayetinde felsefenin (gerçek ya da algılanan) ateizmdeki kökenlerinin tüm izlerini reddetmekle ilgili.</p>



<p><em>– Battling the Gods: Atheism in the Ancient World (Tanrılarla Savaşmak: Antik Dünyada Ateizm) (2015). Tim Marsh.</em></p>
</blockquote>



<p>Bir adım daha ileri giden Costin Alamariu, <em>Selective Breeding and the Birth of Philosophy (Seçici Üreme ve Felsefenin Doğuşu) adlı </em>doktora tezinde, Kallikles ve Kritias’ın ateist efendi ahlakının antik Yunan’ın Nazizm’i olduğunu savunuyor. Alamariu’ya göre tiranlığa verilen tepki, faşizm ile ilişkilendirilen ya da faşizme yol açan herhangi bir çalışmanın modern dehşetine çok benziyor. Platon ve felsefe dünyasının ahlaki düşünceye yönelmesinin sebebi de bu, Kritias’ın materyalist soğukluğunun dünyaya ve doğaya böyle bir yaklaşım biçimiyle bağlantılı olabileceğine dair her türlü işareti reddetmek:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Sokrates’in öğrencisi Kritias, antik Yunan dünyasının Hitler’iydi. O ve arkadaşları, deyim yerindeyse ateist biyolojizme dayalı bir rejim kurdular; “radikalleştirilmiş Sparta”, öjenik bir antinomyen diktatörlük. Belki de bugün Hitler’in en histerik karşıtlarının ona atfettiği her şeydi Kritias. Kısa iktidarında, Sparta ile on yıllar süren savaşta ölen Atinalılar’dan daha fazla Atinalı öldürdü. Neredeyse herkesi şehirden sürdü ve demokratik gücün kaynağı olarak görülen rıhtımları yaktı. Eleusis’in tüm rahiplerini can sıkıcı dinî ahlakçılar oldukları için öldürdü. Sparta anayasasının amacını “üstün bir biyolojik örnek” yaratmak olarak gördü ve Kritias bu fikirlere dayalı bir devlet kurmaya çalıştı. Kritias ve arkadaşlarının hükûmeti oldukça hızlı bir şekilde devrildi. Felsefe ve doğa (biyolojinin doğası) adına gerçekleştirilen bu felakete karşı öngörülebilir bir tepki vardı. Sokrates’in diğer öğrencileri, en azından çoğu, ayrıca İsokrates ve diğerleri, kendilerini Kritias’tan ve savunduğu düşünülen şeylerden uzaklaştırmak için ellerinden geleni yaptılar: “Biz o adam gibi değiliz. Biz iyi çocuklarız. Felsefe aslında bununla ilgili değil. Biz farklı bir iş yapıyoruz. Biz sosyal sorumluluk sahibi iyi adamlarız.” Tanıdık geliyor mu? Kritias gibi birinin o dönemde var olduğu şekliyle felsefenin bir çarpıtmasını mı yoksa <strong>biyoloji ve öjenik</strong> olarak doğa fikrinin bir çarpıtmasını mı temsil ettiği önemli değil. Ona karşı gösterilen tepki ve “kabilesinin” diğer önde gelen üyelerinin onunla aralarına mesafe koyma hevesi, ters yönde eşit derecede bir çarpıtmaya neden oldu.</p>
</blockquote>



<p>Dolayısıyla antik Yunan düşüncesindeki ateizm, kasıtsız da olsa Batı entelektüel geleneğinin ana taşıyıcılarından biri olmuş olabilir. Tiranlığın eylemleri, tepkileri ve doğurduğu sonuçlar doğal sorgulamanın köklerini bir ahlak perdesinin ardına saklayarak felsefenin en önemli itici güçlerinden biri olmuş olabilir.</p>



<h1 class="wp-block-heading">Ateizmin İki Farklı Biçimi mi?</h1>



<p>Burada sunduğum ateizm ve şüpheciliğin üç tezahürü de birbirinden farklı. Pirahãlar son derece tuhaf insanlar ve radikal bir dolaysızlık (immediacy) ve deneysellik konusundaki ısrarları onları neredeyse antik Yunanlılar’ın tam tersi yapıyor. Doğa ve onun fenomenleri üzerine nesiller arası uzun bir tartışma onlara tamamen yersiz geliyor. Pirahãlar dışarıdan gelen her türlü müdahaleyi reddederken, Yunan zihni yabancı ile olan temasla döllenmiş. Komançiler yine farklı bir yol çizmiş, fatih zihniyetini benimseyerek pragmatik, amaca uygun ve faydalı olana değer vererek kendilerini daha ritüelci komşularından ayırmışlar. Kişisel tılsımlar, ilaçlar ve inançlar iyi, ancak bir düşünce ve uygulama sistemini kodlamak, hayatta kalmakla daha az meşgul olan halkların geleneğiydi. Bu belki de dinin erdemini daha düşük insanlar için bir sistem olarak, ancak kendileri gibi insanlar için bir dizi kısıtlama ve pranga olarak gören Kallikles ve Kritias’ın efendi ahlakına daha yakın. Bu tür ateizm elbette etik ve ahlaki kaygılarla dolu çağdaş ateizme hiç benzemiyor. En saf haliyle hiçbir zaman büyük bir popüler çekicilik kazanamamış olan ateizmden ziyade, hümanist, hatta bir tür seküler Hıristiyanlık olarak tanımlanması daha doğru olacaktır. Belki de savaşçı aristokratların ve toplum retçilerinin (kolektivizm karşıtı) koruyucusu olarak kalmalı.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Stone Age Herbalist</strong> – “<a href="https://www.stoneageherbalist.com/p/atheism-in-the-ancient-world" target="_blank" rel="noopener" title="">Atheism In The Ancient World</a>“, (Erişim Tarihi: 20.10.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Bilal Şahinoğlu</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Not: </strong>Bu içerik, entelektüel bir ortaklık içinde olduğumuz Mürekkep ekibi ile işbirliğimizin ürünüdür. İçeriklerinden haber olmak ve takip etmek için<a href="https://murekkep.substack.com/p/populer-kultur-emperyalizmi" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> tıklayınız.</a></p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/antik-dunyada-ateizm-stone-age-herbalist/">Antik Dünya’da Ateizm – Stone Age Herbalist</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İsa Stoacı Felsefeyi mi Öğretti? – Eben De Jager</title>
<link>https://trafikdernegi.com/isa-stoaci-felsefeyi-mi-ogretti-eben-de-jager</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/isa-stoaci-felsefeyi-mi-ogretti-eben-de-jager</guid>
<description><![CDATA[ Stoacı felsefe, İsa döneminde iyice yerleşmiştir ve O’nun öğretilerinin çoğu Stoacı düşünceyi yansıtmaktadır. O halde İsa, Stoacı felsefeyi öğretmiştir diyebilir miyiz? Stoacı felsefenin kökenleri M.Ö. 300’lü yıllarda yaşamış olan Kıbrıslı Zenon’a kadar takip edilebilir. “Stoacı” kelimesi, felsefenin geliştiği yer olan Attalos Stoası’ndan gelmektedir. Stoacılık başlangıçta Helenistik bir felsefe olmasına rağmen en önemli dört Stoacı da; Seneca, Marcus Aurelius, Epiktetos ve Musonius Rufus olmak üzere Romalıydı.  Stoacılık, yani oluruna bırakma sanatı, toplumun her kesiminden insanda bir karşılık bulmuştur. Marcus Aurelius bir imparatordu, Epiktetos ise köle olarak doğmuştu; ancak her ikisi de Stoacı felsefeyi benimsemiş, ondan faydalanmış ve onu teşvik etmişti. Stoacı
The post İsa Stoacı Felsefeyi mi Öğretti? – Eben De Jager first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/jesus-teach-stoic-philosophy.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:14:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İsa, Stoacı, Felsefeyi, Öğretti, –, Eben, Jager</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Stoacı felsefe, İsa döneminde iyice yerleşmiştir ve O’nun öğretilerinin çoğu Stoacı düşünceyi yansıtmaktadır. O halde İsa, Stoacı felsefeyi öğretmiştir diyebilir miyiz?</p>



<p>Stoacı felsefenin kökenleri M.Ö. 300’lü yıllarda yaşamış olan Kıbrıslı Zenon’a kadar takip edilebilir. “Stoacı” kelimesi, felsefenin geliştiği yer olan Attalos Stoası’ndan gelmektedir. Stoacılık başlangıçta Helenistik bir felsefe olmasına rağmen en önemli dört Stoacı da; Seneca, Marcus Aurelius, Epiktetos ve Musonius Rufus olmak üzere Romalıydı. </p>



<p>Stoacılık, yani <em>oluruna bırakma sanatı</em>, toplumun her kesiminden insanda bir karşılık bulmuştur. Marcus Aurelius bir imparatordu, Epiktetos ise köle olarak doğmuştu; ancak her ikisi de Stoacı felsefeyi benimsemiş, ondan faydalanmış ve onu teşvik etmişti.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Stoacı Felsefe Nedir?</h2>



<p>Stoacılık, başımıza gelenleri kontrol edemeyeceğimizi, ancak bunlara nasıl tepki vereceğimizi kontrol edebileceğimizi öğretir. Kontrol edemediğimiz şeydense, kontrol edebildiğimiz şeye odaklanmamız gerekir. (güç ikiliği) Bu felsefi sistem dört erdemi kabul eder: <strong><em>cesaret, ölçülülük, adalet </em></strong>ve<em> </em><strong><em>bilgelik</em></strong>. Cesaret; metanet, güç ve dayanıklılık anlamına gelir. Ölçülülük; özdenetim, disiplin, ılımlılık ve perhiz anlamına gelir. Adalet; dürüstlük ve hakkaniyeti ifade eder. Bilgelik; bilginin ebedi arayışı ve gerçek hayat durumlarına uygulanmasıdır.</p>



<p>Stoacılık, hayatta işlerin ters gidebileceğini ve gideceğini öğretir, ancak bu bize yolumuza çıkan engelleri aşmak için bir veya daha fazla erdemden istifade etme fırsatı sunar. Koşulların olgunlaşmaya ve kişisel gelişime nasıl yol açabileceğini görmek gibi, zorluklara karşı bir tür tutum olarak özetlenebilir. Söz felsefesi değil eylem felsefesidir. Bu doğrultuda Epiktetus şöyle yazmıştır: <em>‘‘Nasıl iyi bir adam olunacağına dair konuşmakla vakit kaybetme. İyi bir adam ol.’’</em></p>



<p>Stoacılar, uygulayıcılarının erdemleri uygulayarak <em>eudaimonia’ya</em> (mutluluğa, içsel huzura, refaha, iyi ruha) ulaşabileceklerine inanıyorlardı. Onlara göre refah, maddi varlıklarda değil, zengin bir ruh ve karakter geliştirmekte yatıyordu. Bu nedenle, kaybedilebilecek veya elinden alınabilecek maddi şeyleri, kaybedilemeyecek veya elinden alınamayacak şeyler lehine değersiz gördüler.</p>



<p>Stoacılar evreni bir mantık sisteminin yönettiğine inanıyorlardı. “Mantık/Logic” sözcüğünü türettiğimiz bu sisteme <em><strong>logos</strong></em> adını verdiler. Onlara göre logos, tanrı benzeri bir varlık, aklın evrensel gücüdür. Bu varlığa ayrıca, diğer isimlerin yansıra; ilahi akıl, evrenin ruhu, kader, tanrılar veya doğa gibi isimler de verildi. </p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/stoa-of-attalos-athens-agora.webp?resize=499%2C306&ssl=1" alt="" class="wp-image-18107" width="499" height="306" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/stoa-of-attalos-athens-agora.webp?resize=1024%2C630&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/stoa-of-attalos-athens-agora.webp?resize=300%2C185&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/stoa-of-attalos-athens-agora.webp?resize=768%2C472&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/stoa-of-attalos-athens-agora.webp?resize=480%2C295&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/11/stoa-of-attalos-athens-agora.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 499px) 100vw, 499px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">”Kemeraltı” anlamına gelen Stoa, Antik Yunanis’tanda çoğu çarşıların ve ibadethanelerin yakınlarında inşa edilmiş, çeşitli kamusal faaliyetlerin yürütüldüğü halka açık mekanlardı. İşte bunların en meşhurlarından biri olan Attalos Stoası MÖ 1. yüzyılda Kral II. Attalos adına Atina’da inşa edilmiştir ve restore edilmiş haliyle günümüzde de ziyaretçilerine açıktır.</figcaption></figure></div>


<p>Ayrıca belirtmekte fayda var; Stoacılık (büyük ”S” ile), Stoacıların felsefesini ifade ederken, stoacılık acıya karşı duyarsızlığı veya güçlük ya da zorluğa karşı direnirken duyguları göstermemeyi veya şikayet etmemeyi ifade eder. </p>



<p>Yuhanna 1:1, İsa hakkında konuşurken (14. ayete bakınız) şöyle der: <em>“Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve de Söz Tanrı’ydı.” ‘</em>‘Word” sözcüğünün Yunanca <em>logos </em>sözcüğünün çevirisi olduğu düşünüldüğünde, Stoacılık ile olan benzerlik kayda değerdir. Böylece İsa’nın öğretilerinin çoğunun Stoacı düşünceyi yansıtması şaşırtıcı değildir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İsa’nın “Stoacı” Sözleri mi? </h2>



<p>Birçok akademisyen ve filozof, İsa’nın söylediklerinde ve durumlara verdiği tepkilerde Stoacı prensipler tespit etmiştir ve bu da İsa’nın Stoacı felsefeye bağlı olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir. İsa’nın söyledikleri ile Stoacılığın öğrettikleri arasındaki bazı benzerlikler şunlardır:</p>



<p>İsa’nın Matta 7:12’deki sözü: <em>”Başkalarının size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın”, </em>Seneca’nın<em> ‘‘Üstleriniz tarafından size nasıl davranılmasını istiyorsanız, siz de altınızdakilere öyle davranın” (Mektup XLVII: Efendi ve Köle Üzerine, satır 11)</em> sözü ile dikkat çekici şekilde benzerdir ve aynı bilgeliği aktarmaktadır. </p>



<p>Matta 5:5’te şöyle denmektedir: <em>“Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklardır.” </em>Burada İsa’nın işaret ettiği yumuşak huyluluk, zayıflık olarak yorumlanmamalıdır. Çoğu İncil’de yumuşak huylu olarak tercüme edilen orijinal Yunanca <em>praos </em>kelimesinin özü, İngilizce ‘deki herhangi bir tek kelimeyle ifade edilemez. Kontrol altında olan güçlü bir kişiliği tasvir eder. Özdenetim, bunu uygulamakta büyük bir ödül olduğunu öğreten Stoacı felsefenin merkezinde yer alır.</p>



<p>Kendini sorgulama düşüncesi de Stoacılarda ve İsa’nın öğretilerinde önemli bir yer tutar. İsa şöyle demiştir: <em>“Neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de, kendi gözündeki merteği fark etmezsin?” (Matta 7:3). </em>Kendini değiştirmenin arayışında olmak kişinin kendi kontrolündedir, ancak başkalarının kusurlarını düzeltmeye çalışmak değildir ve İsa; çaba gerektiren şeyleri düzeltmek için başkalarına değil, kendine odaklanma fikrini savunmuştur.</p>



<p>İsa şunu öğretmiştir: <em>“Komşunu kendin gibi sev.” (Matta 22:39).</em> Aynı ilke Seneca’nın sözlerinde de tespit edilebilir: “<em>Sevilmek istiyorsan, sev.” (Epistulae Morales 9)</em> ve “<em>Başkalarına zarar vermemeye dikkat et ki, başkaları da sana zarar vermesin.”</em> <em>(Epistulae Morale 103). </em></p>



<p>Maddi meselelere gelince, İsa şunu öğretmiştir: <em>“Dikkatli olun ve her türlü açgözlülükten sakının. Çünkü insanın yaşamı, malının çokluğuna bağlı değildir.” </em> Bu düşünce, Marcus Aurelius’un mutlu olmak için çok az şeye ihtiyaç duyulduğu ve sahip olunan şeylerin hayatta önemli olan şeylerden uzaklaştırdığı görüşüne oldukça benzemektedir.</p>



<p>İsa, Getsemani bahçesinde kaderini kabul edip kucaklamıştır ve şöyle demiştir: <em>“Baba, senin isteğine uygunsa, bu kâseyi benden uzaklaştır. Yine de benim değil, senin istediğin olsun.” (Luka 22:42) </em>ve sonra çarmıhtayken, <em>“Baba, onları bağışla. Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar” (Luka 23:34) </em>diyerek acısına neden olanları affetmiştir. Bu sözler her Stoacıyla bağdaşır, çünkü onlar da olumsuz koşulları kabullenme ve bunlara yanıt olarak özdenetim uygulama düşüncesini benimserler.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Mektuplar’da Stoacılık</h2>



<p>İsa’nın havarileri de Stoacılık’la paralel ilkelerle mutabık olmuşlardır. İsa’nın yüksek eğitimli olan ve Yeni Ahit’in en büyük bölümünü yazan havarisi Pavlus, Stoacı ilkeleri yansıtan birçok mektup kaleme almıştır. Romalılara yazdığı mektupta stoacı düşüncenin unsurlarını da kullanarak şöyle der: <em>”Yalnız bununla değil, acılara da keyifleniyoruz. Çünkü biliyoruz ki, acı dayanma gücünü, dayanma gücü de umudu yaratır” (Romalılar 5:3)</em>. Herhangi bir antik Stoacı, Pavlus’un şu sözünü duysa alkışlardı: <em>”Biz güçlü olanlar kendimizi hoşnut etmekle değil; zayıf olanların eksikliklerini sırtımıza yüklemekle yükümlüyüz” (Romalılar 15:1). </em></p>



<p>İbraniler 12:11’in yazarı disiplinin faydasından bahsederken şöyle der: <em>‘’Her disiplin o an için keyif verici olmaktan ziyade acı verici görünür, fakat sonrasında kendisi tarafından eğitilmişlere doğruluğun huzur dolu meyvesini verir.’’ </em>Onun mesajı Musonius Rufus’ta da yankısını bulmuştur: <em>“Eğer çok çalışarak iyi bir şey başarırsan, emek çabuk geçer, ama iyilik kalıcıdır; eğer zevk uğruna utanç verici bir şey yaparsan, zevk çabuk geçer, ama utanç kalıcıdır.”</em></p>



<p>Genel mektuplardan birinin yazarı olan Yakup şöyle yazmıştır: <em>”Kardeşlerim, çeşitli imtihanlarla karşılaştığınızda bunu büyük sevinçle karşılayın. Çünkü bilirsiniz ki imanınızın imtihanı, metanet üretir. Metanetin de tam tesir etmesine müsaade edin ki; mükemmel, tamam ve eksiksiz olabilesiniz.” </em>Bu paragraf, zorlukların karakter gelişimi için fırsatlar yarattığı yönündeki Stoacı düşünceyi yansıtır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İsa’nın Öğretileri Stoacı Felsefeden Nasıl Ayrılır?</h2>



<p>Bazı Stoacıların yazılarında panteist eğilimler ve evrenin veya doğanın Tanrı’yı bünyesinde bulundurduğu inancı görülmektedir. Antik Stoacıların hepsine belirli bir görüş atfetmek, sahip oldukları inançların çeşitliliği nedeniyle imkânsızdır. Stoacı felsefede ilahi olan, insanların acılarına ve mücadelelerine karşı kayıtsızdır. Hıristiyanlar ise tüm insanların hayatlarıyla ilgilenen ve kendini adayan kişisel bir Tanrı’ya inanırlar. Bu Tanrı; onların acılarının, mücadelelerinin ve ihtiyaçlarının farkındadır. Onların ruhsal gelişimine ve sıhhatine müdahil olmak ister. Hıristiyanlar diledikleri zaman dua ederek Tanrı’dan dilekte bulunabilirler ve dualarının duyulup yanıt bulacağının güvencesine sahiptirler.</p>



<p>Stoacılar logos (doğa, tanrı) ile uyum içinde yaşamayı amaçlarlar ancak ilahi varlığın, hangi biçimde olursa olsun, onları kurtardığına inanmazlar. Hristiyanlıkta ise Tanrı, insanlarının kurtarıcısıdır. İsa şunu öğretmiştir: <em>“Yol, hakikat ve yaşam benim. Benim aracılığım dışında Tanrı’ya kimse varamaz”.</em></p>



<p>Stoacı felsefe, savunucularına geçmişte ne olduğuna veya gelecekte ne olacağına değil, şimdiye odaklanmayı öğretir. Öbür dünyayı çağrıştıran bir şeye nadiren atıfta bulunur ve bu konuda hiçbir zaman fazla ayrıntıya girmez. Hristiyanlıktaysa, öbür dünya ve onun ödülleri hakkında çok şey söylenir. Bu, merkezi bir temadır ve inananın şimdiki zamanda dayanmasına olanak sağlayan umudu sunar. </p>



<p>Bununla birlikte İncil, şunu da belirterek Stoacı felsefeye benzer bir şey öğretir: <em>“Bu nedenle yarın için kaygılanmayın, çünkü yarın kendisi için kaygılanacaktır. Günün sıkıntısı kendine yeter” (Matta 6:34). </em>Fakat bu ifade; inananların, ölümden sonraki sonsuz yaşamın, anlık ihtiyaçlarından daha üstün olduğuna dair inancı inkâr etmez.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İsa ve Stoacı Felsefe</h2>



<p>İsa’nın öğretilerinin Stoacı felsefeyle örtüştüğü birçok yön vardır. İsa’nın ve havarilerinin sözlerinin çoğu Stoacı ilkelerle uyumludur. </p>



<p>Stoacı felsefe ve Hristiyanlık, diğer şeylerin yanı sıra, ilahi varlık, kurtuluş ve öbür dünyaya dair bazı temel inançlarda farklılık gösterir. Stoacılar, gayrı-kişisel ve bazen de panteist bir tanrıya inanırken Hristiyanlık; azizlerin hayatlarına oldukça müdahil bir kişisel Tanrı olduğunu öğretir.</p>



<p>İsa’nın bir Stoacı olduğunu söylemek, Hristiyanlık veya Stoacılık açısından adil olmaz. Stoacı felsefe ve Hristiyanlık ilkelerinin, ilahi varlık veya kurtuluş meselelerine değinmediklerinde örtüştüğünü söylemek daha isabetli olacaktır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Eben De Jager </strong>– “<a href="https://www.thecollector.com/jesus-teach-stoic-philosophy/" target="_blank" rel="noopener" title="">Did Jesus Teach Stoic Philosophy?</a>“, (Erişim Tarihi: 27.1102.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Alperen Kılınçer</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>İbrahim Yeşua Özçelik</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/isa-stoaci-felsefeyi-mi-ogretti-eben-de-jager/">İsa Stoacı Felsefeyi mi Öğretti? – Eben De Jager</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Din Felsefesi – Chad Meister (Internet Encyclopedia of Philosophy)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/din-felsefesi-chad-meister-internet-encyclopedia-of-philosophy</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/din-felsefesi-chad-meister-internet-encyclopedia-of-philosophy</guid>
<description><![CDATA[ Çevirmen Notu: Din felsefesinin doğuşu neredeyse felsefenin doğuşuna denk düşmektedir. Yunanlıların o altın çağındaki birçok filozof öyle veya böyle; hareket ettirici, tasarlayıcı, devam ettirici veya başka türden tanrı konseptine sahip olmayı felsefi bir düzlemde tartışmışlardır. Hatta yalnızca bu türden varlık felsefesiyle iç içe meseleler değil, Euthyphron diyoloğunda görüldüğü gibi ahlaki meselelerde de tanrıyla ilgili sorular sormuşlardır. Benzer bir tespiti epistemoloji, sanat felsefesi, siyaset felsefesi vb alanlarla ilişkili olarak da yapmak mümkün. Felsefenin, en azından Batı felsefesinin, doğuş koşullarında Tanrı meselesine bu kadar duyarlı olması bir şans değil; hakikat arayışının parçası olabilir. Tanrı’nın varlığı meselesi her ne kadar bugün bazı felsefe
The post Din Felsefesi – Chad Meister (Internet Encyclopedia of Philosophy) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/96ce3033-6d07-45db-942c-ae05702c0849.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:14:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Din, Felsefesi, –, Chad, Meister, Internet, Encyclopedia, Philosophy</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çevirmen Notu: </strong></p>



<p>Din felsefesinin doğuşu neredeyse felsefenin doğuşuna denk düşmektedir. Yunanlıların o altın çağındaki birçok filozof öyle veya böyle; hareket ettirici, tasarlayıcı, devam ettirici veya başka türden tanrı konseptine sahip olmayı felsefi bir düzlemde tartışmışlardır. Hatta yalnızca bu türden varlık felsefesiyle iç içe meseleler değil, Euthyphron diyoloğunda görüldüğü gibi ahlaki meselelerde de tanrıyla ilgili sorular sormuşlardır. Benzer bir tespiti epistemoloji, sanat felsefesi, siyaset felsefesi vb alanlarla ilişkili olarak da yapmak mümkün. Felsefenin, en azından Batı felsefesinin, doğuş koşullarında Tanrı meselesine bu kadar duyarlı olması bir şans değil; hakikat arayışının parçası olabilir. </p>



<p>Tanrı’nın varlığı meselesi her ne kadar bugün bazı felsefe meraklılılarının pek ilgisini çekmiyor olsa dahi, söz konusu iddianın <strong>büyük</strong> olduğunu (“Tanrı vardır” veya “Tanrı yoktur” vb diğerleri) ve bu iddianın doğru veya yanlış olması halinde elimizdeki bazı <strong>ağır</strong> soru ve yanıtların biçimini veya doğruluk değerini etkileyeceğini düşünmek için akla yatkın gerekçelerimiz vardır. “Niçin hiçbir şey yerine bir şey var?”, “Ölümden sonra yaşam var mı?”, “Ahlaki doğrular var mı, varsa kökenleri nedir?”, “Hayatın anlamı nedir?” gibi birçok asli soruyu düşünün. Bu sorular söz konusu olduğunda “Tanrı” seçeneğini hiç tartışmaksızın ve şüphe etmeksizin elinizin tersi ile kenara itmeniz o kadar da doğru bir eylem olmayabilir; Tanrı’nın varlığına inanmayan bir ateist olsanız dahi. Epistemik erdemlerimizin çoğu, entelektüel ve felsefi meselelerde kibirli olmamamızı teşvik eder, değil mi? </p>



<p>Çeviride bazı yerlerde anlam kaybı olmaması adına kendilerine danışmama izin verdikleri için Berk Celayir, Ege Özmeral, Tufan Kıymaz ve İbrahim Yeşua Özçelik’e teşekkür ederim. Ayrıca Evrim Ağacı ekibinden Eda Alparslan’a titiz editörlüğü için teşekkürler. </p>



<p>Metnin sonunda, din felsefesine yeni ilgi duymaya başlayanlar için alandaki meseleleri yavaş yavaş ama sağlam adımlarla tanıtacak 24 başka içeriğimiz daha var, sırayla göz gezdirebilirsiniz.</p>



<p>Keyifli okumalar. </p>



<p class="has-text-align-right"><strong>Taner Beyter</strong></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Din felsefesi, dinin doğası ve anlamı üzerine eğilen felsefi bir çalışma alanıdır. Bu alan dini kavramların, inançların, terimlerin, argümanların ve bir dine mensup olanların eylemlerinin incelesinden oluşur. Din felsefesi çerçevesinde yapılan çalışmaların çoğu teistik dinlerle sınırlı kalmıştı fakat günümüze daha yakın tarihlerde yapılan çalışmalar ise genellikle hem teistik hem de non-teistik dini gelenekleri kapsayan daha geniş ve evrensel bir perspektiften yürütülmektedir. Din felsefesi disiplini içerisinde çalışmalarını yürütenler analitik ve kıta felsefesi geleneklerinden filozoflar, Doğulu ve Batılı düşünürler, dini inanç sahibi olanlar, agnostikler, şüpheciler ve ateistler olmak üzere epey geniş bir yelpaze ve çeşitliliği temsil ederler. Din felsefesi, felsefenin tüm ana çalışma alanlarının yanı sıra ilahiyat, tarih, sosyoloji, psikoloji ve pozitif bilimler gibi konuyla ilgili alanlardan da epey yararlanır. </p>



<p>Kuzey Amerika ve Avrupa’daki akademik departmanlarda yaygın olarak ele alındığı şekliyle din felsefesinin alanına giren bir dizi ana tema ve mesele vardır. Biz de bu çerçevede 6 ana tema ve meseleye odaklanacağız: (1) din dili ve dini inanç, (2) dini çeşitlilik, (3) Tanrı / Nihai Gerçeklik kavramları, (4) Tanrı’nın varlığı lehine ve aleyhine argümanlar, (5) acı ve kötülük problemleri, (6) mucizeler.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İçerik Tablosu</h2>



<ol>
<li><strong>Din Dili ve Dini İnanç</strong><br>a. Mantıksal Pozitivizm <br>b. Gerçekçilik ve Gayrı-Gerçekçilik</li>



<li><strong>Dini Çeşitlilik </strong><br>a. Dini Çoğulculuk<br>b. Dini Görecilik <br>c. Dini Dışlayıcılık</li>



<li><strong>Tanrı ve Nihai Gerçeklik Konseptleri</strong></li>



<li><strong>Tanrı’nın Varlığı Lehine ve Aleyhine Argümanlar</strong><br>a. Ontolojik Argümanlar <br>b. Kozmolojik Argümanlar <br>c. Teleolojik Argümanlar <br>d. Bilimin Meydan Okuması<br>e. Teizmin Tutarlılığı </li>



<li><strong>Acı ve Kötülük Problemi </strong><br>a. Mantıksal Kötülük(ler)<br>b. Delilci Kötülük(ler)<br>c. Teodise <br>d. İlahi Gizlilik <br>e. Karma ve Reenkarnasyon </li>



<li><strong>Mucizeler</strong></li>



<li><strong>Sonuç </strong></li>



<li><strong>Referans ve İleri Okumalar </strong></li>
</ol>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">1. Din Dili ve Dini İnanç</h2>



<p>Din dili ve dini inanç bağlamında, Mantıksal Pozitivizm ile Gerçekçilik ve Gayrı-Gerçekçilik alanlarını ayrı ayrı incelemek yerinde olacaktır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">a. Mantıksal Pozitivizm</h3>



<p>Özellikle analitik felsefe söz konusu olduğunda felsefe pratiği, kullanılan terimlerin kesinliğine, kavramlar ile öne sürülen fikirlerin açıklığı ve netliğine önem verir. Genel anlamda konuşursak <strong>din dili</strong>, yani dinlerden ve inançlardan bahsedilirken veya bunlar açıklanırken kullanılan dil muğlak, gizemli ve kesin olmayan bir görünüme sahiptir.</p>



<p>20. yüzyılda, söz konusu bu dilsel belirsizliğe karşı ampirik (deneyime dayalı) içeriği olmayan tüm iddiaları anlamsız olarak görüp bunların reddedilmesi gerektiğini söyleyerek <a href="https://evrimagaci.org/bilimde-dogrulanabilirlik-ve-yanlislanabilirlik-bir-iddianin-bilimsel-olmasinin-kurallari-10445" target="_blank" rel="noreferrer noopener">doğrulanabilirlik ilkesine</a> başvuran filozoflar tarafından meydan okunmuştur. Mantıksal pozitivistler olarak anılan bu filozoflar için yalnızca matematik ve mantığın totolojileri ile ampirik gözlemler veya çıkarımlara dayanan ifadeler anlamlıdır. Onlara göre, Tanrı’ya dair ifadeler de olmak üzere çoğu dini ifade ne totolojiktir ne de deneysel olarak doğrulanabilirdir. Bu yaklaşımın doğal bir sonucu olarak da “<em>Yahova merhametlidir</em>” veya “<em>Atman Brahman’dır</em>” gibi dini iddialar pozitivistler tarafından bilişsel olarak anlamsız görülmüştür. 20. yüzyılın ortalarına geldiğimizde mantıksal pozitivizm yükselişte olduğundan ötürü, bir disiplin olarak din felsefesine dair ciddi şüpheler kendini göstermiştir.</p>



<p>Diğer yandan, tarihler 20. yüzyılın ikinci yarısını gösterdiğinde birçok filozof mantıksal pozitivistlerin radikal ampirist iddialarının ve doğrulamacı anlam kriterlerinin problemli olduğunu veya kendi kendini çürüttüğü sonucu varmıştır. Var olan bu gelişmeler, <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/?s=Ludwig+Wittgenstein" target="_blank" rel="noopener" title="">Ludwig Wittgenstein</a>‘ın (1889-1951) dilin anlamı ve doğası üzerine öne sürdüğü felsefi kavrayışlar ile <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/?s=Quine" target="_blank" rel="noopener" title="">W. V. O. Quine</a> (1908-2000) tarafından öne sürülen <a href="https://evrimagaci.org/teizm-ve-naturalizm-hassas-ayar-argumani-ve-elestirisi-sean-carroll-7638" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Natüralizm’in (Doğalcılığın)</a> pragmatik bir versiyonunun yükselişe geçmesi gibi diğer faktörlerle birleşmiş ve nihayetinde mantıksal pozitivizm zayıflamaya başladı.</p>



<p><a href="https://evrimagaci.org/destekol?utm_source=evrimagaci&utm_medium=website&utm_campaign=feed-cbox-why-support"></a>1970’lere geldiğimizde doğrulamacı anlam kriterine dayalı yaklaşım neredeyse çökmüştü; din ve din diliyle ilgili olanlar da dahil olmak üzere bir süredir kenara itilmiş olan felsefi görüşler bir kez daha felsefi bir biçimde kendini göstererek bu tartışma alanını daha adil bir hale getirdi. Basil Mitchell (1917-2011), H. H. Farmer (1892-1981), <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/?s=alvin+plantinga" target="_blank" rel="noopener" title="">Alvin Plantinga</a> (1932-….), Richard Swinburne (1934-….) ve John Hick (1922-….) gibi bazı analitik din felsefecilerinin yaptığı çalışmaların da etkisiyle din dili ve dini kavramlar yeniden canlandı, çok zaman geçmeden de konuyla ilgili felsefi ve dini söylem ile tartışma alanları kabul gören ve ciddiye alınan bir hal aldı.</p>



<h3 class="wp-block-heading">b. Gerçekçilik ve Gayrı-Gerçekçilik</h3>



<p>Pozitivizmin çöküşünün ardından din felsefesinde din dili ve dini inancın aslında neyle ilişkili olduğuna yönelik iki yaklaşım doğdu: Gerçekçilik (İng: “realism”) ve Gayrı-Gerçekçilik (İng: “non-realism”).</p>



<p>Gelin bunları gündelik bir dille açıklayalım: Geleneksel anlamda dindar olan insanların çoğu dini realisttir. Dini realistler, dini inançların, bu inançlara sahip olan bireylerden bağımsız olarak gerçekte (ontolojik olarak) var olan şeylerle ilgili olduğunu ileri sürer. Örneğin onlara göre Allah veya Brahman, melekler veya şeytanlar, yeniden diriliş veya reenkarnasyon ile ilgili iddialar doğrudur çünkü “Allah”, “Brahman” ve diğer kelimeler gerçek şeylere işaret eder. Bu, sözünü ettiğimiz kelimelerin işaret ettikleri Allah veya Brahman ve benzerlerinin fiileri ve varoluşlarına yönelik doğru kavrayışlar sunabileceği ve sunduğu anlamına gelir.</p>



<p>Bu bakış açısına göre şayet Allah veya Brahman gerçekte var olmasaydı, onlarla ilgili olan ifadeler ve iddialar da yanlış olurdu. Gayrı-Gerçekçiler ise dini iddiaların aslında insan dili, kavramları ve toplumsal inşaaları aşan gerçekliklere işaret etmediğini; dini iddiaların “aşkın” gerçeklikler ve objektif olarak var olan varlıklar ile ilgili olmadığını savunurlar. Onlara göre din bir insan kurgusundan ibarettir ve din dili yalnızca beşeri deneyime ve eylemlere işaret etmektedir.</p>



<p>Dini Gayrı-Gerçekçiliğin gelişiminde önemli bir yere sahip olan kişi, Ludwig Wittgenstein’dır. Son dönem çalışmalarında Wittgenstein, dili şeylerin gerçekte nasıl olduklarına işaret eden katı ve kesin bir yapı olarak değil de insan yaşamının ve pratiğinin değişimlerine bağlı ve duyarlı beşerî bir faaliyet olarak kavramıştır. O, dilin gerçekliğin bir resmini sunmayıp “dil oyunları” olarak adlandırdığı bazı eylemleri ve pratikleri temsil ettiğini savunmuştur.</p>



<p>Konuşma ve eylem birlikte var olur; bu yüzden de dil edinirken kelimelere farklı bağlamlarda tepki ve anlam vermek gerekir. Bundan ötürü de çoğu kez bir sözcüğün anlamını onun dildeki kullanımı, yani içinde bulunduğu bağlam ele verir. Wittgenstein’a göre bu kural, dini söylem de dahil olmak üzere tüm söylem biçimleri için geçerliydi. Tanrı, dini terimler veya dini kavramların işaret ettikleri (dalalet ettikleri) şeylerden ziyade kullanımlarıyla ilişkilidir. Dinlerin dil oyunları, dindarların eylemlerini ve yaşam biçimlerini yansıtmaktadır; o halde dini ifadeler de bu eylemler ile yaşam biçimlerinin ötesinde bulunan bir gerçekliğin hakiki tanımını veriyormuş gibi anlaşılmamalıdır.</p>



<p><a href="https://evrimagaci.org/sigmund-freudun-psikanaliz-ile-ilgili-fikirleri-neden-hala-hayatta-7858" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sigmund Freud (1856-1939)</a> gibi kimi Gayrı-Gerçekçiler dinlere karşı oldukça mesafeli ve eleştirel bir tavır sergilerken Don Cupitt (1934 – ….) gibi isimler ise dini dönüştürmeye/reforme etmeye çalışmıştır. İlahiyatçı, felsefeci ve İngiltere Kilise’sinde eskiden görev almış bir rahip olan Cupitt, modası geçmiş bir gerçekçilikteki metafiziği ve kozmolojiyi içerdiğinden ötürü tarihsel dini öğreti ve dogmayı reddeder; hatta nesnel ve ebedi hakikat konseptini de bir kenara atarak bunun yerine insan doğaçlaması dolayımındaki hakikati koyar. Dine yaklaşımında dogma ve doktrini, ölümden sonraki doğaüstü ahiret inancından uzaklaştıran ve bu hayatta bize rehberlik eden mitler olarak iş gören pratik bir maneviyata dönüştürmeyi amaçlar.</p>



<p>Gayrı-Gerçekçiler, Gerçekçilerin spesifik olarak hiçbir dinin veya genel anlamıyla inandıkları dini hakikatleri için geçerli olabilecek herhangi bir delil veya gerekçe sunamamalarına dikkat çekmiş ve benimsedikleri doğal teoloji projelerinin (yani Tanrı’nın varlığının doğadan yola çıkan kanıtlarla gösterme girişimleri) başarısız olduğunu iddia etmişlerdir. Gayrı-Gerçekçilerin parmak bastığı bir başka nokta ise, dini iddialar ile pratiklerin her zaman için spesifik bir beşeri bağlamda vuku bulmasından ve zihnin de tüm algıyı bu bağlam içinde inşa etmesinden ötürü; sözünü ettiğimiz dini iddiaların anlamlarının da tam olarak bu bağlam tarafından belirlendiği ve sınırlandığıdır. Aşkın bir gerçekliği onaylamak, bu bağlam ve inşaların ötesine zıplamaktır.</p>



<p>Gayrı-Gerçekçilerin buraya değin sözünü ettiğimiz iddialarına karşı Gerçekçiler tarafından birçok yanıt sunulmuştur. Bazı Gerçekçiler, dini inançlar lehine rasyonel bir gerekçe bulunmadığı iddiasında hemfikirdir. Fideistler adı verilen bu kesim, dinin kanıt ve gerekçelendirme talep etmediğini, zaten dinin de kanıt değil inanç ve güven ile ilgili olduğunu savunmaktadır. Fakat Delilciler olarak da bilinen diğer Gerçekçiler bu görüşü reddetmektedir; onlara göre her ne kadar inanç dinin veya an azından bazı dinlerin temelini oluştursa da aslında dini hakikat iddiaları için sağlam argümanlar ve deliller vardır.</p>



<p>Bununla birlikte, diğer bir Gerçekçi grup genellikle “Reformcu epistemologlar” olarak adlandırılır. (Burada söz konusu olan “Reformcu” ifadesi Hristiyanlıktaki Kalvinist Reform Teolojisi geleneğine atıfta bulunmaktadır). Bu grubun önde gelen savunucularından üçü Alvin Plantinga (1932 – ….), Nicholas Wolterstorff (1932 – …. ) ve William Alston’dur (1921 – ….). <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/?s=Reformcu+epistemolojisi" target="_blank" rel="noopener" title="">Reformcu epistemologlar</a>, kişinin sahip olduğu inancı gerekçelendirebilmesi için (delilcilerin kullandığı anlamıyla) kanıtların zorunlu olarak var olması gerekmediğini iddia ettiklerinden ötürü delilci değildirler. Fakat fideistlerin aksine, kanıt eksikliğine rağmen Tanrı inancının rasyonel bir tutum veya çaba olabileceğini düşünürler. Bu kavrayış, kanıt eksikliğinde ilgili iddiaya inanmanın aslında irrasyonel bir tutum olduğunu ileri süren Delilci yaklaşımla taban tabana zıttır. Ayrıca, onlar, tüm gerekçelendirilmiş inançların ya uygun temelde olması (İng: “<a class="" href="https://evrimagaci.org/temel-inanclar-9272?srsltid=AfmBOopaqOTea3bdaUfRYHLszRtXhdH-e7i2rnO2WsyKvE2q0qC0g7Sm" target="_blank" rel="noreferrer noopener">properly basic</a>“) ya da uygun temeldeki inançlardan türetilmiş olması gerektiği görüşü olan Temelselciliğe karşı olmaları bakımından da Delilcilerle ayrışırlar.</p>



<p>Son olarak ise; dini ifadelerin, kavramların ve inançların spesifik bir beşeri bağlamda var olduğu iddiasına karşı olarak bazı Gerçekçiler, dini söylem ve pratiklerde ortaya çıkan şeylerin çoğu beşeri kaynaklı olsa bile bunun tüm dini anlamların ve sembollerin beşeri inşalara indirgenebileceği şeklindeki indirgemeci bir görüşü onaylamak zorunda olduğumuz anlamına gelmediği şeklinde yanıt vermişlerdir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Dini Çeşitlilik</h2>



<p>Tarihsel olarak Batı’daki din felsefesi çalışmalarının çoğu teistik içeriğe sahiptir. Fakat son zamanlarda non-teistik dinlere ve dini meselelere yönelik artan bir ilgi vardır. Dini çeşitliliğe yönelik mevcut farkındalık yeni bir fenomen olmamakla birlikte hem Doğu hem de Batı’daki din felsefecileri, diğer insanların mensup olduğu dinlere giderek daha çok ilgi göstermekte ve onlarla etkileşim içine girmektedir. Geldiğimiz noktada, Batı din felsefesi literatüründe Hinduizm, Budizm, Taoizm, Konfüçyüsçülük ve Afrika dinleri gibi farklı geleneklerle ilgili çalışmalara rastlamak artık mümkündür.</p>



<p>Karşılaştırmalı dinler ve Doğu dinlerine yönelik artan ilgi, teistik olmayan farklı dini geleneklerin daha iyi anlaşılmasını ve değer görmesini sağlarken beraberinde farklı dini gelenekler arasında birçok yönden zıtlık olduğuna yönelik farkındalık da yaratmıştır. Birkaç örneğe yakından bakalım:</p>



<ul>
<li>Budistler için yaratıcı (sıfatlı) bir Tanrı yokken Müslümanlar evrenin tek gerçek tanrı olan Allah tarafından yaratıldığına inanır.</li>



<li>Advaita Vedanta inancındaki Hindular için Nihai Gerçeklik kavramı yalnızca Brahman’ın var olduğu panteistik monizmde geçerliyken Hristiyanlar Tanrı’nın insanlardan ve yaratılmış diğer mahlukatlardan ayrı/müstakil olarak var olduğu şeklindeki teistik dualizmi benimser.</li>



<li>Müslümanlar ve Hristiyanlar için nihai amaç olan kurtuluş, insanların öbür dünyada sonsuza dek Tanrı’yla birlikte olmasıyken Budistler için nihai amaç bireysel benliğin sönümlenişi ve tüm acıların ortadan kalkması olarak tanımlanan Nirnava’dır.</li>
</ul>



<p>Bunlara ek birçok başka örnek daha verilebilir. İşte, Gerçekçilere göre bu iddiaların hepsi aynı anda doğru olamaz. Fakat en temel ve asli inançlarda bile bunca çeşitliliğin ve farklılığın olması nasıl izah edilebilir?</p>



<h3 class="wp-block-heading">a. Dini Çoğulculuk</h3>



<p>Dini çeşitlilik meselesine yönelik kavrayışlardan biri, dinlerin en temel iddiaları arasında çelişki olduğunu reddetmeye veya bu çatışmayı en asgari düzeye çekmeye; bizzat söz konusu dini doktrinin kendisinin din açısından bakıldığında dinsel deneyim kadar belirleyici bir önemde olmadığını ve büyük dini geleneklerin hepsinin Nihai Gerçekliği birbirilerine göre eşit pozisyonlarda kavradıklarını iddia etmeye dayanır.</p>



<p>Bu iddia bir tür dini çoğulculuk (İng: “religious pluralism”) olarak bilinir ve en etkili savunucusu John Hick’tir. <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/?s=Kant">Immanuel Kant</a>‘ın (1724-1804) geliştirdiği <em>noumena</em> (kendinde şeyler) ile <em>phenomena</em> (deneyimdeki şeyler) ayrımlarını kullanan Hick, bir kişinin dini veya din-dışı deneyimlerinin kişinin zihni tarafından yapılandırılan ve kavranılan yorumsal çerçeve ile kavramlara bağlı olduğunu iddia eder. Bu açıdan ona göre, kimi insanlar Nihai Gerçekliği Allah veya Yehova gibi fail (etken, aktif), teist kategorilerde duyumsarken kimileri ise nirguna Brahman gibi fail olmayan, panteistik bir kategoride duyumsar. Başkaları ise Nihai Gerçekliği hem fail olmayan hem de panteist olmayan Nirvana veya Tao gibi kategorilerde deneyimler ve kavrar.</p>



<p>Bunlardan hangisinin kesinkes doğru olacağını Tanrı’nın bakış açısından bakamayacağımız için asla bilemeyiz; şayet bunlardan herhangi biri bize kesin doğru geliyorsa bunun nedeni Hick’e göre Nihai Gerçekliğin beşerî kavram dağarcığımızı aşmasından ötürüdür. Tanrı’yı deneyimleme ve bilme meselesine yönelik çoğulcu yaklaşımın iyi örneklerinden biri Hinduların meşhur kör adamlar ile fil alegorisidir. Bu benzetmeye göre Tanrı, etrafında birkaç tane kör adam bulunan filin durumunda gibidir. Bu körlerden biri filin kuyruğunu tutmuş ve onun ip olduğunu düşünmüş, diğer kör adam filin hortumunu kavramış ve onun yılan olduğuna inanmış, öbür kör adam ise filin bacağına dokunmuş ve onun bir ağacın gövdesini olduğunu hissetmiştir. Öteki biri ise filin hortumunu ellemiş ve onu yılan sanmıştır. Diğeri filin bacağının ağaç; bir diğeri ise filin gövdesinin taş duvar olduğuna inanmıştır. Ancak neticede bu körlerin her biri birbirilerinden farklı şekillerde olsa da aynı fili deneyimlemiştir. Dini çoğulculara göre işte biz de aynı bu kör adamlar gibiyizdir; çünkü Nihai Gerçekliğe yönelik deneyimlerimiz ile kavrayışlarımız söz konusu olduğunda inançlarımız ve bakış açılarımız gelenekleşmiş kavramlarımız tarafından kuşatılmıştır.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter is-resized"><a href="http://www.felsefetasi.org/fil-ve-gormeyen-adamlar/" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/thumbor.evrimagaci.org/jUEAScGJqwqZu8a1hyri-S-9zL8=/825x0/filters:format(webp)/content%2Ff46dc21c-f934-4ee4-adbb-5e150eb843b1.jpeg?w=1170&ssl=1" alt="Fil ve Kör Adamlar" width="-172" height="-129" data-recalc-dims="1"></a><figcaption class="wp-element-caption">Fil ve Kör Adamlar</figcaption></figure></div>


<p>Hick, “çoğulcu hipotez” adını verdiği şöyle bir yaklaşımı savunur: Nihai Gerçeklik tanımlanamaz ve kavrayış yetimizi aşar ancak yine de dinlerdeki farklı türden ruhani pratikler ve dilsel sistemler aracılığıyla deneyimlenebilir. Buradan çıkan sonuç büyük dünya dinlerinin Nihai Gerçekliği kavrama, deneyimleme ve ona yönelmenin birbirinden farklı ama eşit düzeyde doğru yollarını sunduğudur.</p>



<p>Hick, savunduğu bu hipotezi daha anlaşılır kılmak adına aşağıdaki ördek-tavşan gibi ikircikli resimler de dahil olmak farklı türden analojiler ve örnekler verir. Ördekleri bilen ama tavşanlara aşina olmayan bir kültür, ikircilikli örneğimizde ördek görecektir. Hatta öyle ki ortada ikircikli bir manzara olduğunun farkında bile olmayacaklardır! Aynı şey tavşanları bilen ama ördeklere aşina olmayan kültür için de geçerlidir. Onlar da karşılarında bir tavşan görecektir. İşte Hick’in de işaret ettiği nokta burasıdır: Kesin sınırlarla tanımlanamaz olanın farklı kültür ve geleneklerde, Tanrı kişilerin sahip olduğu kişisel ve kültürel konseptlere bağlı olarak Vişnu, Allah, Yehova veya Tao olarak deneyimlenebilecektir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter is-resized"><a href="https://www.matematiksel.org/bir-ordek-tavsan-olabilir-mi-wittgenstein-ve-alginin-felsefesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/thumbor.evrimagaci.org/gYQXoRFcfEktTV8q5WaRm_SHMqU=/825x0/filters:format(webp)/content%2F93a40885-7961-4969-9a1b-54a5d084f547.png?w=1170&ssl=1" alt="Ördek-Tavşan İkircilikliği" width="-156" height="-103" data-recalc-dims="1"></a><figcaption class="wp-element-caption">Ördek-Tavşan İkircilikliği</figcaption></figure></div>


<p>Bu türden çoğulcu bir yaklaşıma yönelik ilk itiraz, çoğulcuların onaylamak istemeyeceği bir ikileme yol açmasıdır: Bir taraftan, şayet Nihai Gerçekliğin bizatihi kendisine ait olan kavramlarımız yoksa o halde dini şüpheciliğe doğru yol alabiliriz. Diğer yandan ise, şayet Nihai Gerçekliğin hakiki niteliklerine işaret eden kavramlarımız varsa bu durumda biz epistemik açıdan kör değilizdir ve en azından teorik düzlemde Nihai Gerçekliğe dair farklı dini geleneklerin öne sürdüğü farklı iddiaları değerlendirebilir ve kıyaslayabilir bir konumda oluruz.</p>



<p>Dini çoğulculuğun farklı bir versiyonu, çoğulcu hipotezin bu türden zayıf yanlarından kaçınmaya çalışır. Bilinebilirci Çoğulculuğa göre, bizim açımızdan bilinebilir olan nesnel bir Nihai Gerçeklik vardır. Kantçı olmayan bir şekilde ve çoğulcu hipotezin aksine, numenal olanın doğru ve geçerli tanımlarını yapmak mümkündür. Örneğin Peter Byrne, küresel dini geleneklerin her birinin aşkın olanın hakiki bazı yönlerini yansıttığı ve açıkladığını iddia eder. Byrne ileri sürdüğü iddiayı daha anlaşılır kılmak adına doğal türler (İng: “natural kinds”) kavramını kullanır: Doğal altının gözlemlenemeyen bir öze ve sarılık, parlaklık ve sertlik gibi gözlemlenebilir niteliklere sahip olması gibi, Nihai Gerçeklik de farklı şekillerde deneyimlenen bir öze sahiptir. Nihai Gerçeklik, her birinin kendilerin has kavramsal şemaları ve pratikleri olan farklı dinlerce farklı yönlerden deneyimlenir.</p>



<p>Çoğulcuğun bu versiyonuna yöneltilebilecek itirazlardan biri, dinlerden her biri eğer aşkın olanın yalnızca bir yönünü yakalar ve yansıtırsa o halde Nihai Gerçekliğe dair daha kapsamlı ve doğru ve kavrayış geliştirmek adına (bu dinlerin işlevsel ve güçlü yönlerini bir araya getirerek) kolaj ve kombine (İng: “syncretistic”) bir din yaratıp O’nun özünü elde etmeye çalışabileceğimizdir. Diğer yandan, bir dine mensup olanlar aşkın olana yalnızca farklı türden gelenekler içinde kökleşmiş şema ve pratikler gözüyle baktığından dolayı, onların ellerindeki Nihai Gerçeklik tanımları yeterli bilgi sunamayabilir. Bu durumda kişinin elinde gevşetilmiş/ılımlı bir şüphecilik biçimi kalır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">b. Dini Görecelik</h3>



<p>Farklı dini geleneklerin birbiriyle çatışan iddialarını açıklamanın bir diğer yolu; bazı dini öğretilerin doğru olduğuna inanırken çoğulcuların taşıdığı temel kaygıları da kabul etmektir. Dini görecilik (İng: “religious relativism”) de böylesi bir yaklaşımdır. Joseph Runzo’nun ifade ettiği üzere dini göreciliğe göre bir dinin doğruluk değeri ilişki olduğu ve içinde bulunduğu dünya görüşüne görelidir. Bu yaklaşıma göre, dini geleneklerin her biri farklı türden deneyimlerden ve birbiriyle uyumsuz olan hakikat iddialarından ibarettir. Ayrıca bizatihi bu geleneklerin kendileri de diğer geleneklerle mantıksal olarak çelişik olmasa da uyumsuz ve gerilim içinde olan farklı dünya görüşlerine dayanmaktadır.</p>



<p>Runzo, birbirinden farklı olan bu gelenekler ile deneyimlerin herhangi bir geleneğe mensup olanlar tarafından deneyimlenen fenomenal gerçekliklerin çoğulluğundan doğduğunu iddia eder. Göreceli bir pozisyonda duran bir kavrayış, kişinin sahip olduğu dünya görüşünün (yani birbiriyle ilgili ve etkileşimli olan kavram ve inançlardan oluşan tüm bilişsel ağının), Nihai Gerçekliği nasıl kavrayacağını ve deneyimleyeceğini şartlandırdığını iddia eder. Ayrıca, birbirleyle gerilim içinde olsa da farklı dünya görüşlerine karşılık gelen makul ve geçerli hakikat iddiaları olabilir; bir dinin doğruluk değeri içinde konumlandığı dünya görüşüne uygun bir denk düşme yeterliliğini karşılarsa sağlanır. Dini göreci ile dini çoğulcu arasındaki en belirgin farklılık, çoğulcu için olmasa da göreci için hakikatin kendisinin göreceli olduğu varsayımıdır.</p>



<p>Dini görecilik, dini çoğulculuğa kıyasla dini gerilim ve zıtlıkların daha tutarlı bir izahını sunsa da bir dini benimseyenlerin sahip oldukları aktüel dini inançları karşısında güçlü bir açıklayıcılık gücüne sahip olmadığı düşünülebilir. Bir dine mensup olanların çoğu için sahip oldukları dini inançlar genellikle nesnel anlamda doğrudur. Manzaraya böyle bakıldığında gerilim içinde olan ve çatışan dini iddialara yönelik üçüncü ve en yaygın yanıtlardan bir diğerine kapı aralanmış oluruz: Dini Dışlayıcılık.</p>



<h3 class="wp-block-heading">c. Dini Dışlayıcılık</h3>



<p>Dinlerin çatışan hakikat iddialarına yönelik dini çoğulculuk ve dini görecelilik dışında, üçüncü bir yaklaşım daha vardır: Dini dışlayıcılık (İng: “religious exclusivism”). Dışlayıcılık terimi dini terminolojide farklı anlamlarda kullanılabilir fakat bu kullanımların ortak bir noktası, ilgili dinlerden birinin temel ilkeleri itibariyle doğru olduğu ve bu ilkelerle bağdaşmayan tüm iddiaların yanlış olduğu iddiasıdır. Diğer bir ortak nokta ise kurtuluşun yalnızca bir din ile olacağı iddiasıdır.</p>



<p>Hakikat iddiasını biraz daha açmak için şu örneği düşünün: Örneğin dini dışlayıcılığı benimseyen bir Müslüman için uzay-zamanda Muhammed peygamber ile konuşan tek hakiki tanrı Allah’tır. Bu iddia doğru olduğu müddetçe Advaita Vedantan dinine mensup olanın Brahman’ın (Tanrı) hiçbir sıfata sahip olmadığı (nirguna) iddiası yanlış olmalıdır; çünkü Nihai Gerçekliğin bu iki farklı kavrayışı birbiriyle çelişmektedir. Bu durum tüm dini dışlayıcılar için geçerlidir; yani kendi dini iddialarını nesnel olarak doğru kabul ettiklerinden onlar için diğer dinlerin aksi yöndeki tüm iddiaları yanlıştır. Ancak buradan dini dışlayıcıların kendi inançlarına yönelik özeleştiri yapmadıkları sonucu çıkmamalıdır. Dini dışlayıcılar başka dinlere mensup kişilerle diyalog içinde olmayı veya onlardan bir şey öğrenebileceğimizi reddetmek zorunda değildir. Yine de dini dışlayıcılık perspektifinden bakıldığında dini farklılıkların aktüel olarak var olduğu ve dini gelenekler arasında taban tabana zıt anlaşmazlıklar ve çatışmalar olduğu ortadadır. Dini dışlayıcılık (bu yaklaşım en bilinen savunucusunun Alvin Plantinga olduğunu da belirtmiş olalım) yeryüzündeki büyük dinlere mensup olanlar tarafından yaygın olarak benimsenen görüş olagelmiştir.</p>



<p>Dini dışlayıcılığa yönelik birçok itiraz geliştirilmiştir: Bunlardan ahlaki itirazlar diyebileceklerimiz dini dışlayıcılarının küstah ve zorba olup samimi olmadığı; epistemik/entelektüel itirazlar ise dini dışlayıcıların gerekçesiz veya akıl dışı inançlara sarıldığı şeklindedir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Tanrı ve Nihai Gerçeklik Konseptleri</h2>



<p>Batı’daki din felsefecilerinin ele aldığı ana meselelerden biri Tanrı’dır. Burada Tanrı ifadesi, Tanrı’nın doğası ve varlığına yöneliklik sorular, Tanrı’nın varlığı aleyhine öne sürülen eleştiriler, Tanrı hakkında konuşurken kullanılan dil ve diğer konuları da kapsayacak şekilde kullanılmıştır.</p>



<p>Her büyük dinde, doğal ve olgusal dünyanın ardında aşkın bir gerçeklik olduğuna yönelik inanç bulunur. Din felsefesi de ilk ortaya çıktığından bu yana dek Nihai Gerçekliği olabilecek en iyi şekilde nasıl anlayabileceğimiz üzerine eğilmiştir. Farklı türden dinlerin bu nihai gerçeklik arayışını ele alma ve kavramsallaştırma biçimleri, bilhassa Doğu ve Batı dinleri söz konusu olduğunda birbirinden farklıdır. Özellikle İbrahimi/Semavi kökenli dinler olan Musevilik, Hristiyanlık ve İslam gibi Batı dinlerinde Nihai Gerçeklik; genellikle her şeyi yaratan ve var olmaya devam ettiren, olabilecek her açıdan mutlak ve mükemmel olan fail bir Tanrı olarak anlaşılır ve tanımlanır. Genellikle, Tanrı’ya her şeyi bilme (İng: “omniscience”), her şeye gücü yetme (İng: “omnipotence”) ve değişmez doğaya sahip olma gibi birçok nitelik/sıfat atfedilir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/clouds-3476252_1920.jpg?resize=645%2C430&ssl=1" alt="" class="wp-image-17840" width="645" height="430" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/clouds-3476252_1920.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/clouds-3476252_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/clouds-3476252_1920.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/clouds-3476252_1920.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/clouds-3476252_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/clouds-3476252_1920.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/10/clouds-3476252_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 645px) 100vw, 645px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Diğer yandan Budizm, Taoizm ve Hinduizm’in Advaita Vedanta geleneği de dahil olmak üzere Doğu dinlerinin çoğunda durum böyle değildir ve farklı bir kavrayış vardır. Onlara göre Nihai Gerçeklik söz konusu olduğunda fail bir yaratıcı Tanrı değil, mutlak bir (var)oluş hali söz konusudur. Mutlak Gerçeklik birbirinden ayrıt edilen ve farklılaşan tanımlayıcı özelliklere sahip bir şey olmadığından ötürü, ona her şeyi bilme veya her şeye gücü yetme gibi sıfatlar atfedilemez. O, Taoistler tarafından Tao; Hindular tarafından Brahman; Budistler için ise Shunyata ve Nirvana olarak adlandırılır. Nihai Gerçekliğe yönelik bu türden farklı kavrayışların olması kurtuluş/özgürlük, ölümden sonra yaşam, kötülük ve acı gibi diğer önemli meselelere dair de farklı türden kavrayışları beraberinde getirir.</p>



<p>Yakın bir zamanda, din felsefecisi John Schellenberg tarafından geliştirilen “Ultimizm” adlı yaklaşım, teistik veya panteistik olmayan bir Nihai Gerçeklik görüşüdür. Bu yaklaşıma göre dini yaklaşımdan yola çıkarak yapılabilecek en iyi şey metafiziksel ve aksiyolojik olarak nihai bir gerçekliğin var olduğuna ve bu gerçeklik dolayımıyla da nihai iyiliğe ulaşabileceğine inanmaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Tanrı’nın Varlığı Lehine ve Aleyhine Argümanlar</h2>



<p>Dindarlar sahip oldukları dini inançları genellikle, bu inançları destekleyen güçlü ifade edilmiş gerekçeler veya argümanlara dayanarak benimsemezler. Bununla birlikte, eldeki gerekçeler ve argümanlar bazen inananlar tarafından bulundukları pozisyonları savunmak veya daha da güçlendirmek için kullanılır. Tanrı’nın varlığına yönelik argümanlar en az 2.000 yıldır doğal teoloji ve teistik apolojide kullanılmaktadır. Tarihsel olarak daha çok ön plana çıkan ve çağdaş din felsefesi tartışmalarında hâlâ ayrıcalıklı bir ilgi gören üç argüman ontolojik, kozmolojik ve teleolojik argümandır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">a. Ontolojik Argümanlar</h3>



<p>İlk olarak Canterburyli Aziz Anselm (1033 – 1109) tarafından ile sürülen ontolojik argümanın farklı versiyonları vardır. Ontolojik argümanlar, Tanrı’nın varlığı lehine geleneksel argümanlar söz konusu olduğunda <em>a priori</em> argüman olmaları itibariyle özel bir yere sahiptir; çünkü <em>a priori</em> oldukları için ampirik deneyimlerden bağımsızca Tanrı’nın var olabileceği şeklindeki öncüllere dayanırlar. Tüm ontolojik argümanların ilk öncülünde Tanrı kavramı yer alır ve O’nun var olması gerektiği sonucuna ulaşılır. Ontolojik argümanlar geçerli ve sağlam oldukları takdirde Tanrı’nın var olmaması ihtimalinin imkansız olduğunu kanıtlamış sayılır.</p>



<p>Anselm, Tanrı’nın, kendisinden daha yücesi/mükemmeli düşünülemeyen en yüce Varlık olduğunu iddia eder. Ona göre yalnızca zihinde (kavrayışta) olmak ile zihnin dışında (kavrayışın dışında, gerçeklikte) olmak birbirinden farklı şeyledir. Bu varsayımın ardından bu ikisinden (zihinde olmak ile zihnin dışında yani gerçeklikte olmak) seçeneklerinden hangisinin daha yüce olduğunu sorar. Argüman Türkçe’ye şöyle çevrilebilir:<sup><a href="https://evrimagaci.org/din-felsefesindeki-ana-tartismalar-nelerdir-temel-argumanlar-farkli-dinleri-nasil-elestirir-18943#qref-2">[2]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Kuşkusuz kendisinden daha büyüğü (İng: “greater”) düşünülemeyen şey, yalnızca anlayışta var olamaz. Çünkü eğer sadece anlayışta varsa gerçekte var olduğu düşünülebilir ki bu daha büyüktür. Öyleyse kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen şey kendisinden daha büyüğü düşünülen şey olur. Ama bu açıkça imkânsızdır. Dolayısıyla kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen şeyin hem anlayışta hem de gerçekte var olduğundan şüphe yoktur.</p>
</blockquote>



<p>En nihayetinde bu argümanda, mümkün olan yüce/mükemmel varlığın gerçekte değil de yalnızca insan kavrayışında (zihninde) var olduğunu iddia etmek bir çelişki olacağından ötürü (çünkü gerçekte var olmak yalnızca zihinde olmaktan daha yücedir), mantıksal olarak Tanrı’nın var olması gerektiği sonucununa ulaşılır.</p>



<p>Bu argümana karşı pek çok farklı eleştiri geliştirilmiştir. Bu eleştirilerin en meşhurlarından biri, mümkün olan yüce/mükemmel ada analojisi olarak da bilinen ve Anselm’in keşiş yoldaşı Gaunilo tarafından ileri sürülendir. Gaunilo bir <em>reductio ad absurdum</em>‘a (olmayan ergi kanıtına) başvurdu; şayet Anselm’in ulaştığı sonucu onaylarsak mümkün olan en yüce/mükemmel adanın da var olduğunu onaylamamız gerektiğini iddia etti. Aynı yöntemi uygulayarak bizim ulaştığımız sonuç saçma olduğunda göre Anselm’inki de saçma olmalıydı.</p>



<p>Diğer yandan Immanuel Kant tarafından sunulan bir diğer etkili itiraz da varlığın (var olmanın) gerçek bir yüklem olmadığı yönündeydi. Kant’a göre, “var-dır” gibi varlık bildiren ifadeler bir şeyin kavramına herhangi bir ilave ve katkıda bulunmaz; Anselm’in ileri sürdüğü argümanda varlık, bir niceleyici olarak değil de gerçek bir yüklem olarak varsayıldığından ötürü bu argüman hatalıdır.</p>



<p>Ontolojik argümanın çağdaş dönemdeki modal versiyonları, Anselm’in orjinal formülasyonuna yönelik eleştirilerden sıyrılabilecek biçimde geliştirilmiştir. Örneği Alvin Plantinga olasılık, zorunluluk ve mümkün dünyalar gibi modal mantık semantiğe başvurarak ontolojik argümanın yeni bir yorumunu geliştirmiştir. Bunu şöyle düşünebiliriz: Mantıksal olarak mümkün olan bir dünyaya mümkün dünya denir. Her mümkün dünyadaki her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve ahlaki açıdan mükemmel olan bir varlık; azami derecede mükemmel bir Varlık olarak tanımlayan argüman ise şöyle ifade edilir:</p>



<ol>
<li>Azami derecede mükemmel olan bir Varlığın (Yani Tanrı diyebileceğimiz bir Varlığın) var olması mümkündür.</li>



<li>O halde azami derecede mükemmel bir Varlığın var olduğu mümkün bir dünya vardır.</li>



<li>Azami derecede mükemmel bir Varlık, tanım gereği mümkün olan her dünyada da zorunlu olarak azami derecede mükemmeldir.</li>



<li>Azami derecede mükemmel bir Varlık her mümkün dünyada zorunlu olarak mükemmel olduğundan ötürü, bu Varlık aktüel dünyada da zorunlu olarak azami derecede mükemmel olmalıdır.</li>



<li>Dolayısıyla, azami derecede mükemmel bir Varlık (Tanrı) aktüel dünyada mevcuttur.</li>
</ol>



<p>Plantinga ileri sürdüğü bu argümanın Tanrı’nın varlığına yönelik kesin bir kanıt içerdiğini savunmaz, fakat bununla birlikte söz konusu argümanı kabul etmenin irrasyonel bir yanı da olmadığını ileri sürer.</p>



<p>Plantinga’nın modal ontolojik argümanına yönelik; mümkün dünyalar semantiği ile ilgili problemler olduğu, Tanrı’nın varlığının mantıksal veya metafiziksel olarak imkânsız olduğu ve metafiziksel açıdan absürt sonuçlara yol açabildiği gibi birçok farklı itiraz geliştirilmiştir. Bu eleştirilerden ikincisi ile ilgili ilgili olarak Michael Martin (1932 – ….) şöyle bir indirgemeyi ileri sürer:</p>



<ul>
<li>(1’) Eşsiz ve özel bir perinin var olması mümkündür.</li>



<li>(2’) O halde eşsiz ve özel bir perinin var olduğu mümkün bir dünya vardır.</li>



<li>(3’) Eşsiz ve özel bir peri, mümkün olan her dünyada zorunlu olarak sihirli güçlere sahip olan bir orman yaratığıdır (tanım gereği).</li>



<li>(4’) Eşsiz ve özel bir peri mümkün olan her dünyada (zorunlu olarak) sihirli güçlere sahip olan bir orman yaratığı olduğundan ötürü, bu peri aktüel dünyada da (zorunlu olarak) sihirli güçlere sahip bir orman yaratığıdır.</li>



<li>(5’) Dolayısıyla, aktüel dünyada da eşsiz ve özel bir peri vardır.</li>
</ul>



<p>Martin; (1′) öncülünün, Plantinga’nın (1) öncülünden daha mantıksız olmadığını ve dolayısıyla da Plantinga’nın (1)’i onaylar ve (5) nolu sonucuna varırsak (1′)’i de onaylamamız ve (5′) nolu sonuca ulaşmamız gerektiğini iddia eder. Bu argüman kabul edildiğinde hayaletlerin, cinlerin ve diğer sayısız mitsel yaratıkların da var olduğu sonucuna ulaşabiliriz, ki bu da oldukça saçma bir sonuçtur.</p>



<h3 class="wp-block-heading">b. Kozmolojik Argümanlar</h3>



<p>Kozmolojik argümanlar, evrendeki bazı ampirik veya metafizik gerçeklerden yola koyularak evren dışındaki bir şeyin evrenin var olmasına neden olmuş olacağına ulaşır. Farklı türden kozmolojik argümanlar vardır; ve bu argümanın savunucuları arasında <a href="https://evrimagaci.org/platonun-ozculuk-felsefesi-evrimin-asirlarca-kesfedilememesinin-sorumlularindan-biri-4660" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Platon</a>, <a href="https://evrimagaci.org/aristotelesin-epistemolojisi-ve-ontolojisi-bilginin-dogasi-nedir-9088" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Aristoteles</a>, <a href="https://evrimagaci.org/ibni-sina-kimdir-ne-yapmistir-kendi-agzindan-yasam-oykusu-8110" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ibn Sina</a>, Gazali, Musa bin Meymun (Maimonides), Thomas Aquinas, <a href="https://evrimagaci.org/descartes-felsefesine-kisa-bir-bakis-dusunuyorum-oyleyse-varim-cogito-ergo-sum-9176" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Descartes</a> ve Leibniz gibi felsefe tarihinin en etkili isimlerinden bazıları yer alır. Bu argümanın en etkili üç versiyonu Thomistik Olumsallık Argümanı, Leibnizci Yeter Sebep Argümanı ve Kelam Argümanı olabilir.</p>



<p>İsmini orta çağda yaşamış olan Hristiyan ilahiyatçı/filozof Thomas Aquinas’tan (1225-1274) alan Thomistik Olumsallık Argümanı, evrende olumsal şeylerin var olduğunu iddia ederek başlar; sözü edilen bu “olumsal şeyler” ile var olmaya başlayan, var olması son bulan ve var oluşları bir başka şeye (veya varlığa) bağlı olan varlıklar ima edilir. Ardından ise var olan her şeyin olumsal olamayacağı çünkü olumsal olsalardı var oluşlarını temellendirecek hiçbir şeyin var olamayacağı iddia edilir. Olumsal şeylerin varlığını yalnızca zorunlu bir varlık (ya da şey) temellendirebilir (açıklayabilir); “Zorunlu şey” var olmaya hiç başlamamış, var oluşu son bulmayan ve var oluşu bir başka şeye veya varlığa bağlı olmayan şeydir. İşte bu zorunlu varlık (veya şey) Tanrı’dır.</p>



<p>Diğer kozmolojik argüman türü, ismini Alman filozof Gottfried Wilhelm Leibniz’den (1646-1716) alan Leibnizci Yeter Sebep Argümanı’dır. Bu argüman “Niçin hiçbir şey yerine bir şey var?” sorusuna yöneliktir. Leibniz’e göre var olan her şeyin bir açıklaması ya da “yeterli nedeni” olmalıdır; ona göre var olan her şeyin açıklaması ya kendi zorunlu doğasında ya da kendi dışında olan nedende bulunur. Argüman, evrenin açıklamasının da (yeter nedeninin de) doğaüstü bir Tanrı’da bulunduğu sonucunda ulaşır; çünkü evrenin kendi doğasında var olma zorunluluğu yoktur; bu ancak Tanrı’da vardır.</p>



<p>Kozmolojik argümanın bazı yeni versiyonları, olumsal şeylerin diğer olumsal şeylere nedensel olarak bağlı olmaları nedeniyle var olduğunu düşünür. Yani var olması zorunlu olmayan bir şeyin (olumsal şeyin) varlığı, var olması zorunlu olmayan başka bir şeyin (diğer olumsal şeyin) varlığına bağlıdır. O halde evrenin bizatihi kendisi var olması zorunlu olmayan bir şey (olumsal şey) mi yoksa zorunlu bir şey mi diye sorarlar.</p>



<p>Aquinas ile Leibniz’in geliştirdiği argümanlardan da faydalanan bu yeni versiyonların ana dayanağı, var olan herhangi bir şeyin varlığının bir (var olma) nedeni olduğudur. O halde soru şöyle olur: Evrenin varlığı (varlığa gelmesi) için yeter-neden (İng: “sufficient reason”) nedir? Evrenin varlığının yeter-nedeni başka bir olumsal şey olamaz (çünkü bu başka şeyin yeter-nedeninin ne olduğunu sorarız ve bu sonsuza dek uzar); herhangi bir olumsal şeyin varlığını başka bir olumsal şeye başvurarak açıklamak, herhangi bir olumsal şeyin var olması için yeter-neden olamaz. Timothy O’Connor şöyle söylemektedir:<sup><a href="https://evrimagaci.org/din-felsefesindeki-ana-tartismalar-nelerdir-temel-argumanlar-farkli-dinleri-nasil-elestirir-18943#qref-3">[3]</a></sup></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Eğer evrenimiz gerçekten olumsalsa belirli temel olguların varoluşu olumsal gerçekliğin topolojik yapısı nasıl olursa olsun empirik teori çerçevesinde açıklanmamış halde kalır. Uzay-zamansal evrenin içinde veya dışında olan varlıkların sonsuz geriye gidişi bunu önleyemez. Eğer nihai veya eksiksiz bir açıklama olacaksa evrenin en temel, olumsal olgularını bir şekilde bir zorunlu varlıkta, nedenini kendi doğasında taşıyan bir şeyde temellendirmek gerekir. Böylesi koşulsuz bir açıklamanın hiçbir şekilde koşullu, empirik açıklamaların rakibi olmadığını vurgulamak önemlidir. Esasen, empirik açıklamaların eksiksiz bir açıklamanın daha geniş yapısı içinde içerileceğini varsaymak doğaldır.</p>
</blockquote>



<p>Hem Thomistik hem de Leibnizci argümanlara karşı sunulan bir eleştiri, güvencesiz (İng: “unwarranted”) açıklamalar talep ettikleri yönündedir. Evrendeki her bir olumsal şey için bir açıklama mevcutsa bile niçin evrenin tamamı daha fazla/daha büyük bir açıklama gerektirsin ki? Ayrıca, açıklama denilen şeyin bir noktada durması gerekir, ki durduğu bu yer bir kaba gerçektir (İng: “brute fact”). O halde açıklama niçin bizatihi evrenin kendisi ile son bulmasın? (Yani evrenin kendisi kaba gerçek olmasın?) Ve evrenin dışındaki bir aşkın gerçekliği niçin varsayalım?</p>



<p>Kozmolojik argümanın bir başka versiyonu ise yaygın şekilde kelam kozmolojik argümanı olarak bilinir (burada geçen “kelam” ifadesi orta çağ İslam ilahiyat literatüründe doğmuş olup “teorik/spekülatif teoloji” anlamına gelmektedir). Kelam kozmolojik argümanı, son dönemlerdeki en etkili savunucusu William Lane Craig tarafından şöyle formüle edilir:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/thumbor.evrimagaci.org/lf5PIjJEHyJr9_EXzWJ3AZtjqOE=/825x0/filters:format(webp)/content%2F858e37fa-939f-41c6-b865-748e9182fc28.png?w=1170&ssl=1" alt="Craig'in Kelam Kozmolojik Argümanı yorumu" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Craig’in Kelam Kozmolojik Argümanı yorumu</figcaption></figure></div>


<p>Karşımızdaki ikilemler ortadadır; evrenin ya bir başlangıcı vardır ya da yoktur. Eğer bir başlangıcı varsa; bu başlangıcın ya bir sebebi vardır ya da yoktur. Eğer bir sebebi varsa, bu sebep ya bir kişisel/fail sebeptir ya da değildir. Bu ikilemleri takip ederek argümanın mantıksal formu şöyle ifade edilebilir:</p>



<ul>
<li>Var olmaya başlayan her şeyin bir varlığa gelme sebebi vardır.</li>



<li>Evren var olmaya başlamıştır.</li>



<li>O halde evrenin bir tür varlığa gelme sebebi vardır.</li>



<li>Evrenin bu sebebi ya kişisel/fail sebeptir ya kişisel-olmayan bir sebeptir.</li>



<li>Evrenin bu sebebi kişisel-olmayan bir sebep değildir.</li>



<li>Öyleyse evrenin sebebi kişisel/fail bir sebeptir; ve biz bu sebebe Tanrı diyoruz.</li>
</ul>



<p>Kozmolojik argümanın bu versiyonu 20. yüzyılın sonlarındaki kozmoloji ve astrofizik çalışmalarıyla da uyumludur. <a href="https://evrimagaci.org/buyuk-patlama-evrenin-baslangici-degilse-nedir-11531" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Standart Büyük Patlama </a>modelinin bir yorumuna göre, zaman-uzay evreni yaklaşık 13,7 milyar yıl önce yoktan var olmaya başlamıştır. Kelam kozmolojik argüman savunucularına göre bu türden bir başlangıcın en sağlam ve güçlü açıklaması; zamansal-olmayan, mekansal-olmayan, kişisel/fail, aşkın bir sebep; yani Tanrı olabilir.</p>



<p>Evrenin var olmaya başladığı iddiası felsefi düzlemde en az iki farklı şekilde tartışılmıştır. İlk olarak, aktüel-sonsuzluklar metafiziksel absürtlüklere (İng: “metaphysical absurdities”) neden olduğundan dolayı, aktüel bir sonsuz olaylar setinin (İng: “actual infinite set of event”) var olmayacağı iddia edilir. Olayların sonsuza giden zamansal gerilemesi aktüel bir sonsuz olaylar seti olduğundan ötürü, bu türden bir gerileme metafiziksel olarak mümkün değildir. Bu yüzden de geçmiş sonsuza uzanamaz; zamansal bir evrenin zamansal bir başlangıcı olmalıdır. İkinci olarak ise, sonsuz bir olaylar dizisi bir öğenin diğerinin ardına eklenmesi şeklindeki ardışık bir ekleme yoluyla oluşturulamaz. Böyle olmasının sebebi, sonsuz sayılar birbirinin ardına eklendiğinde oluşan sayı setinin her zaman için sonlu olacak olmasıdır. Buraya başka bir sonlu sayının eklenmesi, sonsuza dek uzar; hiçbir zaman aktüel bir sonsuz elde etmemizi veya aktüel bir sonsuzun var olmasını sağlamaz. Geçmiş dediğimiz şey, ardışık toplama işlemi aracılığıyla elde edilen bir zamansal olay serisi olduğundan ötürü, geçmişizin kendisi aktüel bir sonsuz olamaz. Gelecek de öyledir, yani evrenin bir başlangıcı olmalıdır.</p>



<p>Kelam kozmolojik argümana karşı hem bilimsel hem de felsefi düzlemde pek çok eleştiri getirilmiştir. Bilimsel itirazlardan biri, <a href="https://evrimagaci.org/coklu-evren-teorisi-nedir-paralel-evren-teorisi-ile-farklari-nelerdir-paralel-evrenler-teorisi-deneysel-mi-9810" target="_blank" rel="noreferrer noopener">çoklu evrenler</a> gibi Büyük Patlama’nın yanı sıra evrenin de sonsuz olduğunu ima eden başka türden kozmolojik evren modellerinin olmasıdır. Felsefi eleştirilerden biri ise küme teorisi ve aktüel sonsuz kümelere başvuran matematiksel sistemlere dayanır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">c. Teleolojik Argümanlar</h3>



<p>Doğu’daki teleolojik argümanların geçmişi M.Ö. 100 yılına kadar uzanmaktadır; ki bunu da doğadaki düzene dayalı olarak bir tanrının varlığını savunan Hindistan’daki Nyāya okuluna borçluyuz. Batı’da ise, bu düzen dolu dünyayı kontrol eden ve yönlendiren bir zekanın var olduğuna yönelik argümanlar Platon, Aristoteles ve Stoacılar tarafından geliştirilmiştir. Teleolojik argümanlar bir argüman demeti gibi olsa da hepsinin ortak özelliği, doğal dünyanın belirli türden özelliklerinin tasarım, amaç ve zekaya işaret ettiği varsayımıdır. Doğal dünyanın bu özelliklerinin aslında dünyanın maksatlı ve zeki bir tasarımcısı olduğuna yönelik delil olduğu iddia edilir.</p>



<p>Geçmişte farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda teleolojik argümanlar geliştirilmiş ve savunulmuştur, fakat bunların en zirve noktası belki de argümanın en hiddetli savunucusu olan William Paley (1743-1805) tarafından 19. yüzyılın başlarından geliştirilmiştir. Paley, <em>Natural Theology </em>(Tr: “Doğal Teoloji”) adlı kitabında analojiye dayalı olarak bir argüman ileri sürmüştür:<sup><a href="https://evrimagaci.org/din-felsefesindeki-ana-tartismalar-nelerdir-temel-argumanlar-farkli-dinleri-nasil-elestirir-18943#qref-4">[4]</a></sup> Buna göre, bir saatin açık bir amacı, düzenli bir yapısı ve kompleksliği göz önüne alındığında bir tasarımcı(sının) olması gerektiği sonucuna ulaştığımıza göre, Paley’nin amaçlarına göre tasarlanan araçlar olarak tanımladığı doğanın eserlerinin de açık amaçları, düzenlilikleri ve komplekslilikleri bakımından daha geniş ölçekli olmalarından ötürü bu eserlerin de daha büyük bir tasarımcısı olmalıdır. Paley’nin argümanı şöyle formüle edilebilir:</p>



<ul>
<li>Saat gibi eserler/yapılar, araç ve amaç özellikleri ve ayarlarıyla (insan) tasarımının ürünleridir.</li>



<li>Doğa eserleri de insan ürünü gibi eserlere/yapılara benzemektedir.</li>



<li>O halde, doğa eserleri muhtemelen tasarım ürünüdür.</li>



<li>Bununla birlikte, doğanın eserleri komplekslilikleri bakımından (insan ürünlerine kıyasla) çok daha büyük ve sayıca çok daha fazladır.</li>



<li>O halde, doğanın eserleri de muhtemelen daha büyük bir tasarımcının (insan bir tasarımcıya kıyasla çok daha kudretli ve zeki bir tasarımcının) ürünleridir.</li>
</ul>



<p>Paley’in geliştirdiği tasarım argümanının bu versiyonuna karşı bir çok itiraz yükselmiştir. David Hume’un (1711-1776) <em>Dialogues Concerning Natural Religion </em>(Tr:<em> Din Üstüne</em>) adlı eserinde ileri sürdüğü karşı-argümanlar genellikle geleneksel tasarım argümanlarının klasik ve başlıca çürütmeleri olarak kabul edilir.<sup><a href="https://evrimagaci.org/din-felsefesindeki-ana-tartismalar-nelerdir-temel-argumanlar-farkli-dinleri-nasil-elestirir-18943#qref-5">[5]</a></sup> Hume’un karşı-argümanlarından bazıları şunlardır:</p>



<ul>
<li>Doğal eserler ile insan yapımları arasında bir analoji kurmanın spesifik bir avantajı olmadığı,</li>



<li>Bilhassa dünyadaki kötülüklerin büyüklüğü/fazlalığı göz önüne alındığında evrenin büyük bir tasarımcısı olduğu sonucuna ulaşsak dahi bu tasarımcının teistik dinlerin tanrısının seviyesine ulaşamayacağı,</li>



<li>Doğal ve rastgele olaylar yoluyla da meydana gelebileceğinden ötürü aslında bir evrenin tasarlanmış gibi bir görünümünün olması onun kesinkes tasarlanmış olduğu anlamına gelmediği.</li>
</ul>



<p>Tasarım argümanının daha güncel bir versiyonu ise evrendeki ince ayara işaret eder. Günümüzdeki önde gelen savunucusu Robin Collins olan <a href="https://evrimagaci.org/teizm-ve-naturalizm-hassas-ayar-argumani-ve-elestirisi-sean-carroll-7638" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ince ayar argümanları</a>; doğa yasalarının, fiziksel sabitelerin ve evrenin başlangıç koşullarının bilinçli yaşamın ortaya çıkacağı şekilde ince bir şekilde ayarlandığı iddiasına dayalıdır. Bu yöndeki iddialara kanıt olarak genellikle, birkaç düzine <a href="https://evrimagaci.org/hubble-sabiti-nedir-gercekten-sabit-midir-9184" target="_blank" rel="noreferrer noopener">kozmik sabit</a> olduğu ve bunların parametrelerinin çok ufak miktarda bile değiştirildiğinde bilinçli yaşamın ortaya çıkmasının imkânsız hale geleceği iddia edilir. Şimdi bunlardan üçüne bakalım:</p>



<ul>
<li>Şayet güçlü nükleer kuvvet (yani bir atomun içindeki proton ile nötronları bir arada tutan kuvvet) %5 oranında daha güçlü veya zayıf olsaydı yaşamın ortaya çıkması imkânsız olurdu.</li>



<li>Şayet nötronların kütlesi protonların kütlesinin yaklaşık 1.001 katı kadar olmasaydı tüm protonlar nötronlara bozunurdu veya tam tersi olurdu, böylece yaşamın ortaya çıkması imkânsız olurdu.</li>



<li>Şayet yerçekimi 10<sup>40</sup>‘ta bir oranında daha güçlü veya daha zayıf olsaydı, Güneş de dahil olmak üzere yaşamın var olmasını mümkün kılan yıldızlar var olamazdı ve bu yüzden de çok büyük ihtimalle yaşamın ortaya çıkması imkânsız olurdu.</li>
</ul>



<p>Bu tür sabitlere dair yapılan her bir hesaplama tam anlamıyla doğru olmayabilir fakat birbirlerinden bağımsız olmalarının ve ciddi sayıda bulunmalarının bilinçli yaşamı dikkate alarak maksatlı bir şekilde oluşturulduklarına delil niteliği taşıdığı savunulmaktadır.</p>



<p>İnce ayar argümanlarına karşı çok çeşitli itirazlar vardır. Antropik İlke itirazına göre şayet doğa kanunları ve fiziksel sabitler büyük ölçüde farklı olsaydı bizim gibi bilinçli gözlemciler var olmazdı. Bilinçli gözlemcilerin varlığı düşünüldüğünde yasaların ve fiziksel sabitelerin zaten oldukları gibi var olması niye şaşırtıcı olsun ki?</p>



<p>Diğer yandan bilinçli gözlemcilerin varlığını izah etmeye yönelik bir diğer yol çoklu evrenler hipotezidir. Bu kavrayışa göre çok çok fazla sayıda, hatta belki de sonsuz sayıda evren vardır. Bu evrenlerin birçoğu yaşamın ortaya çıkmasına imkân vermeyen parametrelere sahipken sadece bazı evrenlerde yaşamı ortaya çıkarabilecek parametreler bulunur. O halde bu evrenlerden yalnızca biri olan bizim evrenimizin yaşam içermesi sürpriz olmamalıdır. Var olan ince ayar argümanlarına dair tartışmaların çoğu, çoklu evrenler ile antropik ilkenin mantıklı olup olmadığı üzerinedir.</p>



<p>Teleolojik argümanın kozmosun temel parametreleri yerine canlı organizmalara yönelen versiyonları da vardır: Bu teleolojik argümanlar canlıların ortaya çıkmaları, <a href="https://evrimagaci.org/indirgenemez-karmasikliktaki-yapilarin-evrilmis-olabilmesi-mumkun-mu-5513" target="_blank" rel="noreferrer noopener">canlıların yapılarında indirgenemez karmaşıklığa sahip sistemler olduğu</a>, DNA’dan bilgi ve bilincin nasıl çıktığı gibi meselelere odaklanarak yeryüzünde zekâ içeren ve maksatlı olan deliller olduğuna odaklanır. Sözünü ettiğimiz bu biyolojik ve düzene dayalı tasarım argümanları, doğal teoloji çalışanların veya felsefe camiasındaki diğer grupların dikkatini genellikle ince ayar argümanı kadar çekmemiştir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/11/220726-communitarian-atheism-main-2x1-an.webp?resize=644%2C322&ssl=1" alt="" class="wp-image-14047" width="644" height="322" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/11/220726-communitarian-atheism-main-2x1-an.webp?w=1024&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/11/220726-communitarian-atheism-main-2x1-an.webp?resize=300%2C150&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/11/220726-communitarian-atheism-main-2x1-an.webp?resize=768%2C384&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/11/220726-communitarian-atheism-main-2x1-an.webp?resize=480%2C240&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 644px) 100vw, 644px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Tanrı’nın varlığı lehine (veya teizmin doğruluğuna dair) diğer argümanlardan bazıları <a href="https://evrimagaci.org/bilim-ahlaki-aciklayabilir-mi-dini-inanclardan-bagimsiz-bir-ahlak-anlayisi-mumkun-mu-254" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Ahlak Argümanı</a>, Bilinç Argümanı, Dini Tecrübe Argümanı ve Pascal’ın Bahsi’dir. Tanrı’nın varlığını göstermeye yönelik öne sürülen geleneksel ve ana argümanlara yöneltilen en yaygın itirazlardan biri, bu argümanlar doğru ve geçerli olsa dahi herhangi bir dindeki tanrının (yani spesifik bir tanrının) varlığını kanıtlamadığı şeklindedir. Şayet doğru ve geçerli olsalardı bile; kozmolojik argüman yalnızca evrene aşkın olup evrenin nedeni olan bir ilk nedenin var olduğunu kanıtlardı; bundan daha fazlasını değil. Yine en iyimser yorumla dahi teleolojik argüman evrenin maksatlı ve rasyonel bir tasarımcısının olduğunu kanıtlar; daha fazlasını değil. Bu itirazı diğer teistik argümanlar için de düşünebilirsiniz. Bu teistik argüman aracılığıyla ulaştığımız sonuçlar (ilk neden, tasarımcı gibi sonuçlar) Kur’an’da, İncil’de veya Vedalar’da tasvir edilen Tanrı’dan (ya da ilahlardan) epey farklıdır.</p>



<p>Zaten doğal teologlar da ileri sürdükleri bu türden teistik argümanlardaki ana amaçlarının spesifik bir tanrıyı tüm yönleriyle kanıtlamak olmadığını, yüce bir tasarımcıya, yaratıcı bir Varlığa veya ahlaki bir Yasa Koyucuya olan inanç için delil veya gerekçe sunmak olduğunu söyler. Diğer yandan bazı doğal teologlar ise, teizmin kapsamlı bir biçimi lehine kümülatif bir pozisyon edinebilmek amacıyla farklı türden argümanları kombine etmenin en rasyonel yol olduğunu ileri sürer: Örneğin kozmolojik argümanlar Tanrı’nın yaratıcı iradesi/gücü hakkında bize bir fikir verirken teleolojik argümanlar ise Tanrı’nın fail-i muhtar (maksatlı) doğası ve sonsuz hikmeti hakkında fikir verir; ve ahlak argümanları da Tanrı’nın ahlaki doğası ve sıfatlarına yönelik bir fikir verir. Bu pozisyondaki doğal teologlar, büyük resimdeki halleriyle birlikte incelendiğinde öne sürdükleri başlıca argümanların teistik dini geleneklerin Tanrı konseptine benzemeyen bir anlatı sunduğunu ve böyle bir kavrayışın spesifik olarak bir tanrının varlığını kanıtlamasa bile; natüralizme karşı teizmin doğruluk değerini arttırdığını iddia etmektedir. (Burada kullanılan anlamıyla Natüralizm, doğal varlıkların yalnızca doğal nedenleri olabileceği ve dünyanın pozitif bilimler tarafından tümüyle açıklanabilir olduğu görüşüdür.)</p>



<p>Tanrı’nın varlığı lehine argümanların yanında bir de, Tanrı varlığını reddetmeye yönelik bir dizi argüman vardır:</p>



<ul>
<li>Bu argümanlardan biri, Tanrı’nın varlığı lehine gerekçelerin yeterince ikna edici olamamasıdır. Şayet, kişinin Tanrı’nın varlığına inanmasını sağlayacak ikna edici argümanlar ve deliller sunma yükümlülüğü teiste aitse, böylesi argümanlar ile delilerin yokluğunda inançsızlık makul ve doğru görülebilir.</li>



<li>Tanrı’nın varlığına inanmamak için ileri sürülebilecek bir başka gerekçe de bilim ile teistik inançların çatıştığı (veya çeliştiği); ve bilimin büyük gelişimsel başarısı dikkate alındığında bir çatışma halinde son sözün bilimde olduğu şeklindedir. Geçmişte bazı dini iddialar bilim tarafından sürekli çürütüldüğüne göre, dini iddiaların eninde sonunda tüm gücünü kaybedeceğini öngörebiliriz.</li>



<li>Tanrı’nın varlığı aleyhine üçüncü bir mümkün gerekçe ise Tanrı kavramının tutarsız (kendi içinde çelişkili) olmasıdır.</li>



<li>Dördüncü bir gerekçe Tanrı’nın varlığının dünyanın kötülük, acı ve ıstırap gibi farklı türden özellikleriyle çelişmesidir.</li>
</ul>



<h3 class="wp-block-heading">d. Bilimin Kabullere Meydan Okuması</h3>



<p>Son birkaç yüzyıl içinde dünyanın bilimsel açıdan izah edilmesi adına biyoloji, fizik ve jeoloji gibi alanlarda epey gelişme kaydedildi. Bu gelişmelerin dini inanç üzerinde mühim etkileri olmuştur. İncil gibi dini metinler bilim ile çatışma içerisine girdiğinde bu çatışmayı genellikle bilim kazanmıştır; genel anlamda konuşursak dini inançlar yerlerini bilimsel yöntemin açıklayıcılık gücüne bırakmışlardır. Örneğin, İncil yazarlarının savunduğu cennetin semanın üstüne, cehennemin ise yeryüzünün altında olduğu ve Güneş’in Dünya’nın etrafında hareket ettiği (ve Güneş’in savaş esnasında Yeşua’nın emriyle dönmeyi bıraktığı) şeklindeki üç katmanlı evren, mevcut bilimsel bilgilerimiz göz önüne alındığında artık mantıklı görünmemektedir. Kimilerine göre zamanı geldiğinde modern bilim, yaşama ilişkin tüm temel soruları yanıtlayacaktır.</p>



<p>Bilimin yükselişi ve dini inançların gerilmesini göz önüne aldığımızda, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki birçok kişi, dinin çocuksu yanılsamaları veya belki de hezeyanları ile birlikte, Antik Yunan ile Roma tanrılarının bulunduğu alandaki yerini alacağı bir çağın ufukta olduğuna yönelik Freudyen görüşü onaylıyordu. Fakat 20. yüzyılın başlamasıyla birlikte yeni bir eğilim doğdu.</p>



<p>Din, birçoklarının ön gördüğü gibi unutmaya yüz tutmak bir yana aslında epey yükselişe geçmiş haldedir. Tanrı inancının patolojik veya nevrotik bir hal olduğunu ileri süren psikolojik ve sosyolojik teorilere meydan okunmaya başlanması da dahil olmak üzere birçok faktör bu manzarayı açıklayabilir. Artık söz konusu bu teorilerin bizatihi kendileri de tıbbi ve psikolojik araştırmalarla sorgulanır hale gelmiştir; hatta pek çok kişi bu teorileri Tanrı inancını yok etmek üzere kurgulanan teoriler olarak görmektedir. Mevcut manzaradaki değişime katkı sağlayan bir diğer faktör ise <a href="https://evrimagaci.org/insan-genom-projesi-nedir-insan-ve-diger-canlilarin-genlerinin-tamamini-dizilemek-bilim-ve-teknoloji-icin-neden-onemliydi-9826" target="_blank" rel="noreferrer noopener">insan genom projesinin</a> yöneticisi olan <a href="https://evrimagaci.org/francis-collins-kimdir-11279" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Francis Collins</a> gibi dini inanç sahibi ve sözünü sakınmayan bilim insanlarının sayısındaki artıştır.</p>



<p>Din ile ilgili bu yelpazenin diğer bir ucunda ise, “<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yeni-ateistler-james-e-taylor/" target="_blank" rel="noopener" title="">Yeni Ateizm</a>” adı verilen bir hareketin doğmasını sağlayan az sayıda ama gür sesli bir bir grup ateist yer alır. Aralarında <a href="https://evrimagaci.org/richard-dawkins-kambriyen-patlamasinin-yaratilisi-ispatladigini-itiraf-etti-mi-632" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Richard Dawkins</a>, Christopher Hitchens, Sam Harris ve Daniel Dennett gibi etkili simaların yer aldığı bu ateist grup, Tanrı inancına saygı duymanın irrasyonel ve kamusal olarak da hoş görülemez olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Fakat teizmin yanlış ve tutarsız olduğunu göstermeye çalışan bu kararlı ve planlı muhalefete rağmen teizm çok dirençli olduğunu kanıtlamıştır. Aslına bakarsanız 21. yüzyıl, felsefi teizme yönelik giderek büyüyen bir ilgiye sahne olmaktadır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">e. Teizmin Tutarlılığı</h3>



<p>Teizme yönelik felsefi itirazlardan biri de, Tanrı kavramının aslında hiçbir anlamının olmadığı, Tanrı’ya atfedilen niteliklerin (teker teker veya topluca) mantıksal olarak tutarsız olduğu iddiasıdır. Günümüzde birinci sınıf felsefecilerin bir kısmı teizmin tutarlı olduğunu bir kısmı ise tutarsız olduğunu savunan kamptadır. Teizm konseptine dair eleştirilerin çoğu Musevilik, Hristiyanlık ve İslam dinlerindeki kabul edildiği haliyle Tanrı’ya odaklanmış olsa da Mahayana Budizmi, Hinduizm, Konfüçyanizm ve Afrika ve Amerikan Yerlilerinin dinlerinin bazı biçimlerinde ki teistik unsurlara da yöneliktir. Dikkat etmek gerekir ki teizmin tutarlı olup olmadığı sorusu önemlidir; çünkü teizmin tutarsız olduğunu kabul etmek için bir gerekçe varsa o halde teistik inanç ciddi anlamda sarsılmış olur.</p>



<p>Klasik teizmin tanrı tasavvurundaki ilahi sıfatların her birinin mantıksal tutarlılığına hem teistler hem de teizmi benimsemeyenler tarafından itiraz edilmiştir. Örneğin bir ilahi sıfat olan “her şeyi bilmeyi” düşünelim. Şayet özgür irademizle yarın ne yapacağınız (x eylemi) Tanrı tarafından biliniyorsa, o halde yarın bu eylemi (x eylemi) gerçekten yapacağınız şu anda doğrudur. Ancak bir dakika; yarın o eylemi (x eylemi) özgür iradenizle yapacağınız bugünden doğruysa, yarın o eylemi (x eylemi) yapıp yapmamakta nasıl özgür olabilirsiniz ki? Bu soruya karşı verilebilecek birçok farklı yanıt vardır fakat bazı filozoflar her şeyi bilme sıfatı ile gelecekteki özgür iradeye dayalı eylemlerin birbiriyle bağdaşmadığı ve gelecekte özgür iradeye dayalı eylemler olduğu için de bu durumun bizi, Tanrı’nın (şayet O varsa) her şeyi bilmediği sonucuna götürdüğünü söylemiştir.</p>



<p>Teizmin tutarlılığına yönelik bir diğer itiraz ise öteki ilahi sıfat olan her şeye gücü yetme (İng: “omnipotence”) ile ilgilidir ve taş paradoksu olarak bilinir. Geleneksel olarak anlaşıldığı haliyele her şeye gücü yeten bir Varlık her şeyi yaratabilen ve yapabilen bir Varlıktır. O halde her şeye gücü yeten bir Varlık, her şeye gücü yeten bir Varlık’ın kaldıramayacağı kadar ağır bir taş yaratabilir olmalıdır. Fakat bu Varlık bahsedilen taşı kaldıramazsa o her şeye gücü yeten olamaz; şayet böyle bir taşı yaratamazsa o halde de her şeye gücü yeten değildir. Dolayısıyla her şeye gücü yeten bir varlık yoktur. Bu meseleye yönelik bazı teistik yanıtlar sunulmuştur fakat bazı filozoflar geleneksel olarak tanımlandığı haliyle her şeye gücü yetme konseptinin tutarsız olduğu ve Tanrı kavramının mantıklı bir kavram olarak var olmaya devam etmesi için baştan tekrar tanımlanması gerektiğini savunmuştur.</p>



<p>Söz konusu ilahi sıfatların her biri için teizmin tutarsızlığına işaret eden argümanlar sunulmuştur. Tanrı’nın klasik sıfatlarına yönelik pek çok eleştiri ve itiraz olsa da, geleneksel olarak anlaşıldığı haliyle bu ilahi sıfatların her birinin aslında tutarsız olmadığını savunan filozoflar ve ilahiyatçılar da vardır. Halihazırda, hem klasik hem de neo-klasik perspektiften Tanrı’yı ve ilahi sıfatların varlığını savunanların söz aldığı oldukça canlı bir tartışma mevcuttur. Ama şunu not etmek gerekir ki bütün teist filozoflar ve ilahiyatçılar dini inançların doğrularının kanıtlanabileceği veya kanıtlanması gerektiği veya rasyonel olarak gerekçelendirilebileceğine inanmamıştır. Søren Kierkegaard (1813-1855) gibi fideistler, dini inancın rasyonel gerekçelendirmeye veya rasyonel argümanlarla desteklenmesine ihtiyaç olmadığını savunmuştur. Hatta, kimi Fideistlere göre, kişinin dini inancını kanıtlamaya çalışmasının kendisi bile inanç eksikliğinin bir işareti olabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">5. Acı ve Kötülük Problemi</h2>



<p>Ateistlerin savunduğu argümanlar içerisinde en görünür olanı muhtemelen kötülük problemi veya kötülük argümanıdır. Bu argüman mantıksal ve delilci kötülük argümanı olarak ikiye ayrılır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">a. Mantıksal Kötülük(ler)</h3>



<p>Teizme karşı belki de en güçlü ve zorlayıcı argüman, kötülük problemi olarak adlandırılan şeydir. Hem Doğu’daki hem de Batı’daki filozoflar hem her şeye gücü yeten ve mutlak iyi olan (İng: “omnibenevolent”) bir Tanrı’nın var olduğunu hem de yeryüzünde kötülüğün var olduğunu aynı anda onaylayan biri için bazı problemlerin ortaya çıktığını uzun zamandır kabul eder. Antik Yunan düşünürü <a href="https://evrimagaci.org/lucretius-kimdir-epikurculuk-nedir-ve-bilim-acisindan-neden-onemlidir-14328" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Epikür’den</a> (M.Ö. 341-270) alıntı yapan David Hume aşağıdaki keskin gözlemiyle meselenin özüne parmak basmıştır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>O (Tanrı) kötülüğü önlemeyi ister ama buna gücü yetmez mi? O halde acizdir. Kötülüğü önlemeye gücü yeter ama bunu yapmayı istemez mi? O halde kötü niyetlidir. O, hem kötülüğü ortadan kaldırmaya gücü yeten hem de kötülüğü ortadan kaldırmayı isteyecek kadar iyi midir? Eğer öyleyse, kötülük nereden geliyor?</p>
</blockquote>



<p>Kötülük problemini formüle edilebileceği farklı türden yollar vardır. Aslında kötülük “problemleri” demek muhtemelen daha doğru olacaktır. Sözünü ettiğimiz bu formülasyonlardan biri mantıksal bir problem olarak inşa edilir: Mantıksal kötülük problemi’ndeki şu iki iddianın mantıksal olarak uyumsuz olduğu savunulur:</p>



<ol>
<li>Her şeye gücü yeten ve mutlak iyi olan bir Tanrı vardır.</li>



<li>Kötülük vardır.</li>
</ol>



<p>Kötülük açıkça ortada ve görünür olduğundan ötürü, bu argümana göre Tanrı (geleneksel tanımıyla her şeye gücü yeten ve mutlak iyi olan Varlık) var olamaz.</p>



<p>20. yüzyılın ikinci yarısı için konuşursak bu argüman kabul görmüş ve geçerliliğini sürdürmüştür. Fakat yüzyılın sonlarına doğru mantıksal kötülük probleminin çürütüldüğü din felsefecileri tarafından yaygın olarak kabul edilmiştir. Bu kabul edişin nedenlerinden biri, (1) ve (2) numaralı iddiaların açıkça çelişkili olmadığı ve sözünü ettiğimiz iddiaları mantıksal olarak çelişikmiş gibi gösteren örtük öncüller veya ortaya konmamış varsayımlar olması gerektiği yönündedir. Fakat bunlar ne olabilir ki? Örtük olarak varsayılan öncüller/kabuller şöyle olabilir:</p>



<ul>
<li>Her şeye gücü yeten bir Tanrı istediği şekliyle herhangi bir dünyayı yaratabilir,</li>



<li>Her şeye gücü yeten bir Tanrı kötülüğün var olmadığı bir dünyadansa kötülüğün var olduğu bir dünyayı yaratmayı tercih eder,</li>



<li>Tanrı tercih ettiği/istediği dünyayı yaratır.</li>
</ul>



<p>Bu iddiaları dikkate aldığımızda (1) ile (2) numaralı öncüller mantıksal olarak çelişik olacaktır. Fakat en azından yukarıdaki ilk öncül, klasik teistik bir yaklaşım için dahi doğru olmayabilir. Özgür iradeli varlıkların olduğu bir dünya, özgür iradeli varlıkların olmadığı bir dünyadan daha değerli olabilir ve böylesi özgür iradeli varlıklar, Tanrı tarafından bile yalnızca ahlaken doğru ve iyi olanı yapmaya/eylemeye yönelecek şekilde yaratılamaz, onların bunu yapmalarına neden olunamaz. Şayet manzara böyleyse, Tanrı’nın ahlaken iyi olanı yapmaya muktedir olan varlıklar (yani insanlar) yaratabilmesi için ahlaken kötü olanı yapmaya muktedir olan varlıklar (insanlar) da yaratması gerekir. Eğer bu mantıksal olarak mümkünse, ki öyle görülüyor, o halde ilk öncül zorunlu bir doğru değildir çünkü Tanrı istediği türden herhangi bir dünya yaratamaz.</p>



<p>Bununla birlikte ikinci öncül de zorunlu bir doğru değildir. Bildiğimiz kadarıyla Tanrı, şefkat ve merhamet gibi erdemleri ortaya çıkarmak gibi yüce bir iyi amacı elde etmek için kötülüğü kullanabilir. İlk ve ikinci öncüller bir olasılık olarak yanlış olabileceği müddetçe, öne sürülen argümanda ulaşılan sonuç artık zorunlu bir doğru olamaz, dolayısıyla da tümdengelimsel gücü sarsılır. Mantıksal kötülük problemine yönelik bu yanıt bir teodise olmayıp savunma olarak adlandırılır. Savunmanın (teodiseden farklı olarak) amacı, mantıksal olarak mümkün olan senaryo veya senaryolar dizisini göz önüne aldığımızda kötülük argümanlarının başarısız olduğunu göstermektedir. Fakat teodise dünyadaki kötülükler ile acılar söz konusu olduğunda Tanrı’yı ve Tanrı’ya amaçlarını/planlarını gerekçelendirme girişimidir. Teistler, kötülük probleminin farklı türlerine yanıt vermek için hem savunmalar hem teodiselere başvurmuştur.</p>



<h3 class="wp-block-heading">b. Delilci Kötülük(ler)</h3>



<p>Delilci argümanlar, dünyadaki kötülüğün varlığının Tanrı’nın var olduğu iddiasına karşı tümevarımsal bir kanıt olduğunu söyler. Delilci kötülük probleminin bir versiyonu, teistler ve ateistler tarafından genellikle kabul edildiği şekliyle her şeye gücü yeten, her şeyi bilen bir Varlığın ciddi orandaki maksatsız kötülülüğün var olmasını engelleyeceği varsayımına dayanır. Ciddi oranda maksatsız kötülük var gibi göründüğünden dolayı Tanrı muhtemelen yoktur.</p>



<p>William Rowe’un (1931) geliştirdiği etkili bir yaklaşım, yıldırım düşmesi sonucu çıkan bir orman yangınında yavaş yavaş yavaş acı çekerek ölen bir karaca yavrusu örneği gibi pek çok kötülüğün maksatsız olduğunu savunur. Ancak her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir Varlık böylesi maksatsız kötülüklerin ortaya çıkmasını engelleyebilirdi; her şeye kadir olan bir Varlık, önlemek mümkün olsaydı ciddi orandaki maksatsız/amaçsız (veya gerekçesiz) kötülüklerin var olmasına müsamaha göstermezdi. O halde öyle görülüyor ki Tanrı’nın varlığına inanmamak mantıksal açıdan daha makuldür.</p>



<p>Bu türden argümanlara verilecek yanıtlardan biri, ilk olarak görünürde maksatsız olan kötülüklerin bir maksat ve amacı olduğunu göstermeye çalışır. Bu yöndeki bazı vakalar için sunulabilecek sağlam bir kanıt, delilci kötülük argümanının doğruluk değerini düşürecektir ve mevcut epistemik sınırlamaların diğer vakalara dair bir yargıya varmamızı kısıtladığı söylenebilir. Zaten biraz düşünüldüğünde fark edilecektir ki teistik gelenekler tarihsel olarak Tanrı’nın ve Tanrı’nın planlarının/gerekçelerinin/amaçlarının gizemli ve anlaşılmaz olduğunu kabul eder. Tam da bu bağlamda Stephen Wykstra delilci kötülük argümanına karşı “şüpheci teizm” (teizmden şüphe edildiği şeklinde anlaşılmamalı bu terim) adındaki bir karşı yanıt ileri sürmüştür. Şüpheci teizmin dayanağı olan temel nokta, insanların bilişsel sınırlarından ötürü Tanrı’nın farklı türden iyiliklerin var olması için dünyadaki kötülüklere izin verdiği iddiasının asla mümkün olmadığını iddia edemeyeceğidir.</p>



<p>Rowe, şüpheci teizme karşı bazı argümanlar sunmuştur ki bunlardan biri de sözü edilen bu yaklaşım çerçevesinde kötülük ne kadar korkunç olursa olsun Tanrı’nın varlığından şüphe etmek adına bize asla bir gerekçe sunamayacağı iddiasına karşıdır. Ona göre, şüpheci teist, beşerî ve ilahi bilgi arasında geleneksel olarak teizmin onayladığına kıyasla çok daha büyük bir uçurum yaratmıştır.</p>



<p>Delilci kötülük argümanının farklı bir versiyonu da Paul Draper tarafından geliştirilmiştir. Draper’a göre, acıların ve hazların dağılımı göz önüne alındığında dünyanın mevcut haliyle olduğu gibi var olması teizm hipotezine göre daha olasıdır; özellikle de, onun “kayıtsızlık hipotezi” olarak adlandırdığı argüman göz önüne alındığında. Kayıtsızlık hipotezine göre hissedebilen varlıkların (onların doğaları ve bulundukları yer ile hal de dahil olmak üzere) varoluşu ne iyi niyetli ne de kötü niyetli gayri-insanı bir Varlık’a işaret etmektedir. Bu iddiayı, Tanrı ahlaken mükemmel olduğundan ötürü; biyolojik açıdan maksatsız acılara izin vermek adına ahlaken iyi gerekçeler olması gerektiği ve biyolojik açıdan maksatlı olmasa dahi hazların var olması için ahlaki açıdan iyi gerekçeler olması gerektiği şeklindeki teistik hipotez ile kıyaslayabiliriz. Fakat bu kıyaslama sonucunda öyle görünüyor ki, biyolojik açıdan maksatsız ve faydasız deneyimler (biyolojik evrim sonucu oluşanlar gibi) de dahil olmak üzere, hissedebilen varlıklarca deneyimlenen acı ve hazlara dair gözlemlerimiz dikkate alındığında kayıtsızlık hipotezi teizme nazaran daha makul bir açıklama sunmaktadır.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/shadows-of-mind-painting.webp?resize=568%2C418&ssl=1" alt="" class="wp-image-15426" width="568" height="418" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/shadows-of-mind-painting.webp?resize=1024%2C754&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/shadows-of-mind-painting.webp?resize=300%2C221&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/shadows-of-mind-painting.webp?resize=768%2C566&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/shadows-of-mind-painting.webp?resize=480%2C354&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2023/07/shadows-of-mind-painting.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 568px) 100vw, 568px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Yanıt olarak ise Peter van Inwagen (1942), bildiğimiz kadarıyla ileri derecede kompleks olan her mümkün dünyada (yani bizimki gibi zeki ve bilinçli yaşamın olduğu dünyada) doğa yasaları ile aktüel yasaların özdeş olduğunu veya aynı temel özelliklere sahip olduğunu iddia ederek bu argümana karşı çıkılabileceğini savunur. Bu durumda, bizimki gibi ileri derecede kompleks bir dünyada acı ve haz dağılımının (biyolojik evrimde görülen acı ve hazlar da dahil) resmin içine teizm girince de farklı olacağını beklememeliyiz. Epistemik açıdan açıklamaların her ikisine de bir olasılık atfetme imkanımız bulunmamaktadır; o halde teizmin kayıtsızlık hipotezine nazaran daha az olası olduğunu söyleyemeyiz.</p>



<p>Bu türden iddiaları değerlendirirken göz önüne alınması gereken birkaç önemli nokta vardır: Öncelikle, iddia hangi kıstaslardan ötürü daha olası veya değildir? Ayrıca, iddiayla ilişkili arka plan bilgileri nelerdir? Örneğin “Tanrı’nın varlığı dünyadaki kötülüğe kıyasla olanaksızdır.” iddiasının akla yatkınlığı, bu iddianın tek başına alınması ile Tanrı’nın varlığına yönelik argümanlardan biri veya birkaçı ile birlikte ele alınmasına göre değişir.</p>



<p>Bununla birlikte, bir teist Tanrı’nın varlığı göz önüne alındığında kötülüğün var olma olasılığını (deminki iddiadaki olanaksızlık aleyhine) artırabilecek başka hipotezler de sunabilir. Mesela yaygın teistik dinler söz konusu olduğunda Tanrı’nın amaçlarının bu dünya hayatıyla sınırlı olmadığı ve ölümden sonraki yaşama da uzandığı inancı vardır. Bu varsayım altında Tanrı’nın bu dünyadaki pek çok kötülük türü ve çeşidine ahlaken izin vermesi için olanak olur. Dolayısıyla, teizmin lehinde ve aleyhinde olan iddialar ve delillerin yalnızca bir kısmının dikkate alınmasındansa hepsinin birlikte dikkate alınması Tanrı’nın var olmasına dair mantıksal olasılığı daha çok arttırabilir. Tüm bunlara rağmen delilci kötülük problemi, teizmin kabul edilebilirliğine ve akla yatkınlığına karşı ana argüman biçimi olarak kalmaya devam etmektedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">c. Teodise</h3>



<p>Savunmadan farklı olarak teodise, kötülüğün makul ve mantıklı bir açıklamasını sunarak Tanrı’yı ve Tanrı’ya yönelik inancı gerekçelendirme girişimidir. Teodistik bir yaklaşım aşağı yukarı şöyledir: Her şeye gücü yeten ve mutlak iyi ve şefkatli bir Varlık olarak Tanrı, böyle yapmaması için elinde güçlü bir sebep veya gerekçeler kümesi yoksa kötülüğü önleyecek veya yok edecektir. Fakat dünyada kötülükler vardır. O halde Tanrı’nın kötülüğü önlememe veya yok etmemek için güçlü bir sebebi veya gerekçeler kümesi olmalıdır. Sözünü ettiğimiz bu güçlü sebep veya gerekçeler kümesinin ne olduğunu anlamaya yönelik farklı türden görüşler geliştirilmiştir. Bunların en önemli ikisi, özgür iradenin anlamı ve değerine başvuranlar ile acılar içindeyken erdemli karakter özellikleri geliştirmenin anlamı ve değerine başvuranlardır.</p>



<p>İlk bütünlüklü ve sınırları belirli teodise M.S. 5. yüzyılda Augustinus tarafından geliştirilmiştir. Augustinus’a göre Tanrı mükemmel iyiliktir, O’nun yarattığı evren de iyidir ve iyi bir amaç için vardır. Özü itibariyle yaratılmış olan her şey iyi olduğundan ötürü, kötülük herhangi bir tözsel varlığın pozitif varlığını temsil etmez. Öyleyse kötülük metafiziksel bir noksanlık, bir <em>privatio boni</em> (iyiliğin yokluğu) veyahut özünde iyi olan bir şeydeki bozulma olarak kavranmalıdır.</p>



<p>Augustinus için hem ahlaki hem de doğal kötülükler özgür iradenin yanlış kullanımından ötürü ortaya çıkar. İnsanlar ve melekler de dahil olmak üzere tüm yaratıklar sonlu ve değişebilir olduğundan dolayı, kötülüğü tercih edebilme kapasitesine sahiptirler; kötülüğü seçmişlerdir de. İşte bundan ötürü de, Tanrı melekler ile insanlar da dahil olmak üzere yeryüzündeki her yaratığı iyi yaratmış olsa bile, özgür iradeli bu failler iradeleri aracılığıyla iyiyle uyumsuz ve iyiye aykırı olan şeylerin dünyada ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır. İyi olan pek çok şey bozulmuştur; bu bozulmanın sebebi Tanrı’da değil özgür iradeli yaratıklarda aranmalıdır. Augustinusçu teodise, kozmik adaleti içeren tarihin sonu ile argümanını tamamlamış olur. Çünkü ona göre Tanrı, dünyanın sonunda (<em>eschaton</em>‘da) günahlarından tövbe eden herkese cennetin sonsuz mutluluğunu bahşedecek ve özgür iradeleri aracılığıyla Tanrı’nın kurtuluş nimetini reddeden herkesi ise cehenneme atacaktır.</p>



<p>Augustinusçu teodiseye yönelik eleştirilerden biri; bazı kötülüklerin kaynağının hastalıklar, depremler veya tsunamiler gibi doğa olaylarından kaynaklandığı şeklindedir. Doğal kötülükler ahlaki yaratıkların özgür iradeli tercihlerinden kaynaklanmıyor gibi görünmektedir. Bundan ötürü de doğal afetlere işaret eden kötülük argümanına karşı özgür irade teodisesi pek işe yaramamaktadır. Ancak C. S. Lewis, Alvin Plantinga ve diğer isimler aslında doğaüstü varlıkların bu türden doğal kötülüklerden sorumlu olabileceğini iddia etmiştir; yine de çoğu teodise savunucusunun böyle bir iddiaya mesafeli yaklaştığını unutmamak gerekir.</p>



<p>Diğer bir itiraz ise bu yaklaşımın bilimsel devrimlerin öncesindeki bir dönemde kaleme alınmış olması ve bundan ötürü de hayatta kalmak için avcılık ile türlerin yok olması gibi hususlar da dahil olmak üzere bitki ve hayvan toplulukların gelişimine yönelik evrimsel bir kavrayıştan habersiz olmasıdır. Kötülüğün özgür varlıkların seçimleri aracılığıyla ortaya çıktığı; ve daha en başta kusursuz iyilikte bir yaratılışın var olduğu öyküsü genel anlamda artık hatalı ve güçsüz bir yaklaşım olarak görülmektedir.</p>



<p>John Hick, Erken Dönem Hristiyan düşünür ve psikoposu İrenaeus’un (M.S. 130-202) fikirlerine dayanarak ruhsal olgunlaşma (veya karakter-olgunlaştırma) teodisesini geliştirilmiştir. Hick’in geliştirdiği bu teodiseye göre Tanrı yeryüzünü cennet bahçesi olarak değil yarattıklarının ahlaki ve ruhsal açıdan gelişip olgunlaşabilme imkanları bulacağı bir yer olarak yaratmıştır. O, evrimsel yollara başvurarak sevgi ve iyilikte olgunlaşma kapasitesine sahip özgür iradeli bireyler yaratır. Tanrı ile insan arasında epistemik bir makasın bulunduğu zorluklarla dolu bu dünyaya konulan bireyler, sahip oldukları özgür iradeli eylemleri aracılığıyla doğru ve iyi olanı seçebilme; böylece de sabır, cesaret, açık gönüllülük ve benzeri erdemler geliştirerek tam da Tanrı’nın olmalarını istedikleri olgun kişiler haline gelme imkanına sahiptirler.</p>



<p>O halde diyebiliriz ki, kötülük, hem ruhsal olgunlaşma imkân tanıyan bir ortamın yaratılmasının hem de insanların doğru ile iyi olanı isteyip tercih edebilme zorluğunun bir sonucudur. Her ne kadar yeryüzünde çok fazla kötülük olsa da gidişat genel anlamda iyiye doğrudur ve Tanrı insanların yanında olmaya devem edecektir, hatta öyle ki ruhsal olgunlaşma bu dünyada tamamlanamazsa öbür dünyada yani dünya son bulduğunda gerçekleşecek ve herkes nihai olarak ahlaki ve ruhsal olgunluğu erişecektir.</p>



<p>Ruhsal olgunlaşma teodisesine yönelik eleştirilerden biri, yeryüzünde karakter olgunlaşmasıyla hiçbir ilişkisi yokmuş gibi görünen kötülüklerin bulunduğuna işaret eder. İlk bakışta, maksatsız kötülük var gibi duruyor. Ayrıca yeryüzünün ruhsal olgunlaşma amacına uygun olarak dizayn edildiği iddiasına dair bilimsel bir delil de yoktur. Çoğu insan acı çekmesinin ardından ahlaki bir olgunlaşma yaşamıyor gibi görünüyor; hatta kimi insanlar bu acılarla yoğrulan yaşamlarının sonunda daha da kötüleşmiş bir hale geliyorlar.</p>



<p>Bu itiraza yönelik bir yanıt; görünürde anlamsız olan kötülüklerin aslında maksatsız ve değersiz olmadığı şeklindedir. Örneğin, görünürde rastgele ve adaletsiz olan acıların teşvik ettiği merhamet yüce bir iyiliktir ve bu iyiliğin ortaya çıkması için rastgele ve adaletsiz görünen acıların var olması gerekebilir. Tanrı, ruhsal olgunlaşma amacıyla belirli türden kötülükleri doğrudan amaçlamamış veya onlara ihtiyaç duymamış olsa bile O’nun böylesi kötülüklerin mümkün olduğu bir dünya yaratmaya ihtiyacı olduğu söylenebilir. O halde, her bir spesifik yüce iyiliğin gerekçelendirilmesinde spesifik bir kötülük türü olmasa da, ruhsal-olgunlaşmaya elverişli bir dünyanın varlığı için kötülüğün mümkün olduğu bir dünya gereklidir.</p>



<p>Bununla birlikte, bu teodise beraberinde pozitif bir öğreti olarak ölümden sonraki yaşamı da getirmektedir; çünkü bir bireyin deneyimlediği yaşamındaki zorluklar, acılar ile öfkeyi besleyip erdemli karakter gelişimini baskılayabilir. Bundan ötürü de en azından bu türden zorlu durumların varlığı ruhsal olgunlaşma sürecinin ölümden sonraki yaşamda da devam etmesini gerektirir.</p>



<p>Özgür irade ve ruhsal olgunlaşma teodiseleri, Tanrı’nın daha yüce bir iyiliğin ortaya çıkması için maksatsız kötülüklere izin vermeyeceği varsayımını paylaşır. Ama diğer yandan pek çok teist kimi kötülüklerin gerekçesi olmadığını, hatta bazı korkunç kötülüklerin çok tahrip edici olduğunu ve bunlara ağır basan hiçbir iyiliğin olmadığını savunur. O halde şayet böylesi (gerekçesiz ve korkunç) kötülükler varsa, Tanrı’nın bunlara niçin izin verdiği sorulabilir. Öteki dini iddialarla kombine edilmeyen standart bir teizm, buna bir yanıt veremeyebilir. Bundan dolayı da kimileri, güçlü bir (teistik) yanıt ve açıklama için başka dini iddiaları da içeren geniş çerçeveli bir teizm gerektiğini ileri sürmüştür.</p>



<p>Bu türden geniş çerçeveli teistik yaklaşımlardan biri Marilyn McCord Adams (1943 -…. ) tarafından ileri sürülmüştür. İçinde bulunduğu dini geleneğin kaynaklarına başvuran Adams, Hristiyan merkezli bir teolojik çerçeveyi kullanarak teodiseyi bu geniş çerçeveli Hristiyan teizmiyle açıklama çalışır. Öncelikle, “korkunç kötülükler” olarak adlandırdığı en büyük kötülük türlerine odaklanır. Bunlar, yaşamı bir bütün olarak ele alındığında onu tecrübe eden kişide, “Acaba benim için yüce bir iyilik gerçekten var mı?” sorusunu sordurtup onu olumsuz anlamda şüpheye düşüren kötülüklerdir.</p>



<p>Adams’a göre Hristiyan teodise savunucuları, kötülükleri açıklamaya yönelik izahlarda yalnızca teistler ile ateistlerin kabul ettiği iyiliklerin var olması gerektiği şekildeki yaygın varsayımı terk etmelidir. Çünkü iyilikler sonlu ve geçicidir; ancak Hristiyanların elinde sonsuz ve hakiki iyilikler (iyilik türleri) vardır: Örneğin, Tanrı ile yakın, sevgi dolu, hakiki bir ilişki; başka hiçbir türden iyilikle kıyas edilemeyecek derecede sonsuz bir iyilik olabilir. Ayrıca o kötülüğün tüm biçimlerini kapsayabilecek düzeydeki genel bir nedensel açıklama sunan teodise anlamında “genel nedenler” yaklaşımının benimsenmenin, ihtiyacımız olan türden bir yardım olmadığını savunur. Bir Hristiyan filozof olarak Adams, Tanrı ile yeryüzündeki kötülüklerin varlığını bir arada onaylayan yeterli düzeyde bir açıklama yapılabileceğine inanır. Ona göre, Tanrı’nın bu türden kötülüklere niçin izin verdiğinin olası gerekçelerini aramak yerine, Tanrı’nın iyi olmasına rağmen nasıl bu kötülüklerin varlığına izin verebileceğine odaklanmak gerekir.</p>



<p>Adams’a göre Hristiyanın elinde, kişinin (ahirete uzanan) yaşamındaki tüm kötülüklerin eninde sonunda yok edileceği ve kötülüklerden payını alan kişinin Tanrı’yla olan birlikteliğinde nihayetinde yaşadığı tüm bu korkunç kötülüklerin Tanrı tarafından yutulacağı gibi güçlü bir neden vardır. Şimdi, Tanrı ile insan arasındaki böylesi bir bütünleşmeyi göz önüne aldığımızda, Adams; yeryüzündeki en korkunç kötülükleri deneyimlemiş olanlar da dahil olmak üzere tüm insanların dünyanın sonunda kurtuluşa erdirileceğini ve böylece insanların yaşamlarında nihai anlam ile mutlak iyiliği bulacaklarını iddia eder. Bu görüş elbette ki spesifik bir dini gelenek ile bu spesifik dinin spesifik bir yorumunu doğru varsaymaktadır.</p>



<p>Kötülük problemine yönelik bir başka yeni yaklaşım ise Eleonore Stump tarafından geliştirilmiştir. O, kötülük problemini mantıksal bir bulmacayı çözmeye çalışan entelektüel bir problem olarak kavramaktan ziyade, ana kolları Tanrı ile Tanrı’nın yarattıkları arasında bulunan failler/kişiler arası ilişkilerden doğmuş, oldukça kişi/fail merkezli bir problem olarak kavramaktadır. Stump’a göre kötülük problemi esas olarak bir acı problemidir; bu iddiasına dayanak olarak ikincil kişi deneyimleri ile ikincil kişi İncil anlatılarına başvurur.</p>



<p>Stump, Thomas Aquinas’ın dünya görüşünden yararlanarak sevginin merkezde olduğu mümkün bir dünyadan söz etmektedir. Ona göre sevginin uygun nesnesi Tanrı’dır, Aquinas’ın önerdiği ilahi basitlik ilkesine uygun olarak bu Tanrı’nın mutlak iyiliğiyle özdeştir. Bu iyilik insanın da içindedir; bundan dolayı da onun uygun düştüğü sevgi nesnesi diğer insanları (ve kendini) sevmek anlamına gelir. Düşmüş insan, haz ile gücü daha büyük iyilikler yerine tercih etmiştir; bundan ötürü de insan hakiki ve nihai iyilik ile içsel olarak uygun bir şekilde bütünleşmemiştir. Uygun içsel bütünleşmeye erişmek için kişinin bu düşkünlükten kurtartılması gerekir.</p>



<p>Stump, Kitab-ı Mukaddes’teki Eyüp kıssasına başvurduğunda Tanrı’nın Eyüp ile olan ilişkisi ve Tanrı ile Şeytan arasındaki diyalog da dahil olmak üzere farklı düzeylerde ikincil şahıs anlatılar bulduğunu düşünür. Stump’a göre Eyüp ihtiyacı olan şeyi almıştır; yani Tanrı’nın rahmetine ve iyiliğine dair içten bir güvence. Fakat Eyüp’ün bu güvenceyi edinme şekli onun için çektiği acıların iyi ve rahmet dolu bir Tanrı’nın güvencesi altında olduğunu bilmesi sayesinde olur; aynı deneyimleri yaşamamış birine açıklanması zor olan bir ikincil şahıs deneyimi aracılığıyla gerçekleştirmiştir. O halde, okuduğumuz bu kıssalar, Tanrı ile yarattıkları arasındaki kişisel ilişkilere yer veren ikincil şahıs öyküleridir. Bu durumda, Kitab-ı Mukaddes’te yer alan bu türden öykülerden öğrendiğimiz şey, Tanrı’nın acılar içinde olanın çektiği acıdan başka hiçbir türlü elde edilemeyecek iyiler ürettiğidir.</p>



<p>Stump’ın geliştirdiği savunmasına yönelik itirazlardan biri, var olan pek çok acı çekme hali söz konusu olduğunda acı çeken kişinin bizzat kendisinde hiçbir gelişme olmadığı veya bir iyilik üretilmediği şeklindedir. Hatta tam tersine kimi acı durumlarında, acı çekme hali kişiyi zayıflatmakta, yıpratmakta ve aciz bırakmaktadır. Ayrıca pek çok acı ve kötülük bir amaca hizmet etmeme anlamında maksatsız ve rastgele gibi görünmektedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">d. İlahi Gizlilik</h3>



<p>Bu meseleyle ilişkili bir problem de ilahi gizliliktir. Şayet Tanrı varsa, Tanrı’nın varlığını yeterince açık ve erişilebilir kılmaması birçok insanın kafasını epey karıştırıyor ve bu insanlar bu durumu bir problem olarak görüyor. En kısa haliyle problem şöyledir: Eğer Tanrı, teistlerin genel olarak kabul ettiği gibi mükemmel, sevgi dolu, her şeye gücü yeten bir Varlık olarak var ise o halde bu Tanrı yarattıkları için de en iyisini isteyecektir. Tanrı’nın yarattıkları için olabilecek en iyi şey, en azından Hıristiyan dininde ve bir dereceye kadar tüm İbrahimi geleneklerde geçerli olmak üzere, Tanrı ile iletişim/ilişki içinde olmaktır. Ancak hem non-teistler hem de kimi teist olan birçok kişi, Tanrı’yı (ve O’nun var olduğunu) hissetmediklerini iddia etmektedir. Özellikle de tekil tekil insanlar Tanrı’yı hissetmekten ve O’nun varlığının farkında olmaktan oldukça fayda sağlayacakken Tanrı niçin kendini gizli ve fark edilmez/anlaşılmaz kılsın ki?</p>



<p>John Schellenberg, Tanrı’nın gizliliğinin yani ilahi gizliliğin aslında tam olarak da Tanrı’nın var olmadığına yönelik bir delil teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Schellenberg, İbrahimi geleneklerde sıklıkla başvurulan bir çocuk-ebeveyn analojisini de işin içine katarak iyi ebeveynlerin özellikle de en çok ihtiyaç duydukları anlarda çocuklarının yanında olup onları teselli ettiğini veya onlara dayanak olduklarını belirtir. Fakat kişinin en çok ihtiyaç duyacağı an olsun veya olmasın, Tanrı ortalıkta yoktur. Dolayısıyla da Tanrı, en azından geleneksel olarak anlaşıldığı bu şekliyle, var olmamalıdır.</p>



<p>Schellenberg savunduğu argümanın birkaç farklı biçimini sunmaktadır. Bu versiyonlardan biri şöyledir: Eğer Tanrı varsa, o zaman makul bir inançsızlık söz konusu olmazdı çünkü mükemmel derecede sevgi dolu bir Tanrı insanların O’na inanmasını isteyecektir. Ve şayet Tanrı insanların O’na inanmasını istiyorsa, o halde insanların inanmak için makul bir pozisyonda ve durumda olmasını sağlardı. Diğer yandan, makul inançsızlık diye bir şey de vardır. Tanrı’ya inanmayan insanlar hâlâ vardır ve böyle yaparken de oldukça makul ve akla yatkın bir tutum içindedir. Bu insanlar, eldeki kanıtlar göz önüne alındıktan, inanç gerekçeleri incelendikten, dua ettikten ve Tanrı’ya aradıktan sonra dahi yine de inanmak için bir sebep bulamazlar. (İngilizce’de “reasonable nonbelief” ifadesi, bu kişilerin aksine psikolojik nedenlerle inat ederek veya samimi olmayan irrasyonel nedenlerden ötürü inanmamak için direnen biri olmamayı ifade eder ve “samimi inançsız” gibi ifadelerle Türkçe’ye geçmiştir.). Fakat mükemmel derecede sevgi ve şefkat dolu, iyi bir Tanrı, sözünü ettiğimiz tüm bu insanların O’na inanmalarını sağlardı. Tanrı, inanmaları için kendisini onlara bir şekilde tanıtırdı. O halde, makul bir inançsızlık var olabildiğine göre Tanrı’nın mükemmel derecede sevgi ve şefkat dolu, iyi bir Varlık olarak var olmadığına dair elimizde epey güçlü ve sağlam bir delil vardır. Argümanı özüyle şöyle ifade edebiliriz:</p>



<ul>
<li>Eğer bir Tanrı varsa, O, mükemmel derecede sevgi ve şefkat doludur.</li>



<li>Eğer mükemmel derecede sevgi ve merhamet dolu bir Tanrı varsa, makul inançsızlık diye bir şey olmazdı.</li>



<li>Makul inançsızlık diye bir şey vardır.</li>



<li>O halde, mükemmel derecede sevgi ve merhamet dolu bir Tanrı yoktur.</li>
</ul>



<p>Bu argümana karşı farklı türden yanıtlar verilebilir. Mesela, her ne kadar teistler tarafından pek tercih edilmese de ilk öncül reddedilebilir. Disteistler Tanrı’nın her şeye kadir olmadığı, her şeye kadir olmanın daha alt seviyesinde gücü olduğunu savunurlar. (Disteistler, Tanrı’nın mutlak iyi, mükemmel derecede sevgi ve merhamet dolu olmadığını düşünenleri ifade etmektedir). Böylesi bir Tanrı yaklaşımı Anselm’in de sözünü ettiği, Tanrı’nın “kendisinden daha yücesi tasavvur edilemeyen Varlık” olduğu şeklindeki geleneksel teizmle kesinlikle tutarlı değildir.</p>



<p>Argümana karşı sunulan diğer bir yanıt ise ikinci öncülü reddetmeye dayalıdır ve bu öncülü reddetmek için farklı türden sebepler sunmaya doğru adım atar: İlk olarak, belki de tanrıya inanmayan insanlar belki de duygusal, psikolojik veya başka türden sebeplerden ötürü Tanrı’nın varlığına inanmaya hazır olmayabilirler. Bundan ötürü de Tanrı, bu kişilere yönelik taşıdığı sevgiden ve onları önemsediğinden dolayı kendisini gizliyor olabilir. İkinci olarak, Tanrı’nın kendisini bazı insanlara göstermesi yanlış bir inanç veya yakışıksız bir ilahi tasavvura sebep olabilir veya kişinin kaygı, egoistik bir başarma arzusu gibi hatalı sebeplere dayanarak inanmasına neden olabilir. Bu durumda Tanrı’nın kendisini gizlemesi aslında Tanrı’nın sevgi ile şefkati ve henüz inanmaya hazır olmayanları önemsemesinden kaynaklanıyor denebilir.</p>



<p>Üçüncü bir yanıta göre ise üçüncü öncül reddedilebilir. Bazı teistler aslında mantıksız olanın Tanrı’ya inanmamak olduğunu, her inançsızlık halinin kişinin inançsız olmasından ötürü epistemik ve ahlaki olarak kabahatli olduğu bir durum yarattığını iddia etmişlerdir. Yani bu yanıta göre, sözünü ettiğimiz bu inançsızlar, Tanrı’nın var olduğuna inanmıyor olsalar dahi, inanmalıydılar. Onlar Tanrı’ya inanmayı makul kılacak yeterli kanıtlara sahip olmalarına rağmen aslında bile bile O’nu inkâr etmekte veya kalbinin kapısını O’na kapamaktadır; yani aslında kasıtlı olarak inançsız olmayı seçerler.</p>



<p>Pek çok din felsefecisi için ilahi gizlilik argümanına verilen bu yanıtlar pek mantıklı ve tatmin edici değildir. İlahi gizlilik, hem teistler hem de non-teistler için bir problem olarak kalmaya devam etmektedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">e. Karma ve Reenkarnasyon</h3>



<p>Teist olmayan dinler kötülüğün varlığı ve doğası da dahil olmak üzere acı problemiyle ilgili belirli türden açıklamalara sahiptir. Hindular ile Budistler için bu açıklamaların kökeni karma ve yeniden doğuşa dayanır. En popüler versiyonuna göre yeniden doğuş, ölümün ardından bilinçli benliğin fiziksel bir bedenden diğerine doğru göçtüğünü iddia eder. Her insan daha önceki yaşamında belki bir insan belki de bir organizma olarak yaşamıştır.</p>



<p>Yeniden doğuş inancı, karma öğretisi ile bağlantılıdır. Karma, Hinduizm ve Budizm’deki, yaygın anlaşılma şekliyle karma ifadesi kelime anlamı olarak, kişinin yaptığı “eylem” veya “edim” anlamına gelir. Bunun yanı sıra, kişinin belirli bir eylem için sahip olduğu niyeti veya motivasyonu ya da kişinin başına gelen şeyler anlamına da gelir. Bu kelimenin daha geniş anlamı bazen “karma yasası” olarak anılır; ve kişinin eylemlerinin sonuçlarını da kapsayan ahlaki bir nedenselliğe işaret eder. Bu bağlamda karma; bir bireyin eylemleri ile başına gelenler arasında nedensel bir bağlantı olduğu anlamına gelir. Bu inanç aslında, kişinin eylemlerinin iyi ve kötü sonuçlarıyla ya bu yaşamda ya da diğer bir yaşamda yüz yüze geleceği fikrine dayalıdır.</p>



<p>Buraya kadar anlattığımız bağlamda reenkarnasyon ve karma, acılar ile kötülükleri teizmden daha iyi açıklıyor gibi görünüyor. Örnek olarak şunu düşünelim: Zenginlik ve huzur dolu bir ailede sağlıklı bir şekilde doğan bir çocuğun durumu ile yoksulluk ve şiddet dolu bir yerde hastalıklı olarak doğan başka bir çocuğun durumuna baktığımızda oldukça büyük bir adaletsizlik olduğunu düşünürüz. Şayet bu iki çocuğu da dünyaya getiren fail/kişisel, yaratıcı bir güce sahip Tanrı varsa O’nun adil ve merhametli olduğunu söylemek zor görünüyor. Fakat bu çocukların içinde bulundukları bu durumun nedeni önceki yaşamlarında gerçekleştirdikleri eylemlerse; bu durumda var olan adaletsizlik kabul edilebilir bir zemine oturmuş olur. Ne ekersen onu biçersin: kişinin karması; kişinin yaşamının geçmiş, şimdi ve gelecek zamanlardaki koşullarıyla ile özelliklerini belirler.</p>



<p>Karma ve yeniden doğuşa karşı farklı türden birçok itiraz yöneltilmiştir. Karma yasasının neden sonuç ilkesine göre; kişinin mevcut yaşam koşulları bir önceki yaşamında gerçekleştirdiği eylemleri/seçimleri ile açıklanır; bu bir önceki yaşam koşulları da daha evvel ki yaşamındaki eylemleriyle açıklanır ve bu böyle sonsuza dek sürer. Bu durumda var olan adaletsizliğe yönelik bir çözüm hiç ortaya çıkmayacak gibi duruyor. Ayrıca uzun hayat yaşamış bir insan öldüğünde ve bir bebek olarak reenkarnasyon ile tekrar doğduğunda; bu uzun yaşamı boyunca edindiği tüm tecrübeleri, olgunluğu, bilgeliği ve anıları silinecek ve bir bebek olarak en baştan tekrar başlamak zorunda kalacaktır fakat bu çok da adil değil gibi duruyor.</p>



<p>Karma veya yeniden doğuşun bir diğer problemi ise özgür iradeyle ilgili. Kötülük probleminin çözümüne yönelik öne sürülen açıklamanın ilk avantajı gerçek ahlaki failliğin muhafaza edilmesini sağlamasıdır. İşin aslı ahlaki faillik mefhumu karma/yeniden doğuş çözümünün kalbinde yer alır; ahlaki seçimlerimiz gelecekteki deneyimlerimizin sınırlarını çizer ve bizi de kendi yazgımızdan sorumlu tutar.</p>



<p>Fakat meseleye daha yakından dikkatlice bakıldığında, bu yaklaşımın aslında özgür iradeli ahlaki faillikle bağdaşmadığı görülür. Bir başkasına işkence ederek onu öldürmeyi planlayan bir kişiyi düşünün; bu suçu daha önce de işlediğini ve şimdiye dek hiç yakalanmadığını varsayalım. Bu kişi polislere teslim olup gerçekleştirdiği eylemlerin sonuçlarını üstlenmeyi ve hayatına yeni bir yön vermeyi düşünüyor olsun. Fakat tam bu yol ayrımı üzerine düşünürken yanından bir başka insan geçer; ve o da işkence ile cinayet suçlarını eylemeye yönelik yoğun bir dürtü veya isteğe kapılır. Artık karşısında bir yol ayrımı vardır; ya uçuruma doğru koşmaya devam edecek ya da buna bir son verme seçeneğine yönelecek. Yoldan geçen kişiye saldırmayı seçtiğini hayal edelim. Bunun için eyleme geçtiği durumda, karma yasalarına göre saldırıya uğrayan önceki yaşamındaki “kötü” eylemlerinin bedelini ödediği için tümüyle masum olmadığını düşünün. O halde suçlu, şu an seçtiği yola uygun olarak davranmakta aslında özgür irade sahibi değildi; çünkü karma adaletinin nedensel etkileri tarafından mekanik tarafından yönlendirilmekteydi. Saldırgan yalnızca, kişinin önceki yaşamındaki ahlaki hatalarının beraberinde getirdiği adaleti yerine getirmeye yarayan bir aparattan ibarettir. Diğer yandan şayet mağdur bu türden bir ahlaki bedel ödemeyi hak etmiyorsa o halde karma yasası böyle bir şey yaşamamasını sağlacaktır ve bu senaryoda da suçlu hiçbir zaman saldırıyı gerçekleştiremez.</p>



<p>Burada kendini gösteren problem, karma sistemindeki ahlaki özgürlüğün konumuyla ilgilidir. Şayet suçlu, kurbanının başına gelmesi gereken adaletin deterministik bir parçasıysa; o halde onun için özgür iradeli ahlaki bir fail demek zor görünüyor. O yalnızca karma yasasının adalet makinesinin bir dişlisidir. İşkenceye uğrayarak katledilen kurbanların yaşadıkları bu türden korkunç eylemlere bakarak onların ahlaken suçlu olduklarını (ve bunları hak ettiklerini) anladığımız bir ahlak sistemini onaylamak kulağa hoş gelmiyor. Tüm bunların yanı sıra, suçlunun, kurbana saldırırken gerçekten de özgür iradeli olduğunu düşünelim. Şayet kurban başına böylesi korkunç bir şey gelmesini “hak etmiyorsa”, bunun anlamı çekilen acı ve kötülüğün kişinin yalnızca önceki yaşamındaki kötü eylemleri nedeniyle ortaya çıktığı karma yasasının ağır bir ihlali olacaktır. Ama bir de şu yanıtı düşünün: Şayet karma savunucusu bir kişi, bu türden korkunç eylemlerin varlığını açıklamaya çalışırken kurbanın gelecek yaşamında deneyimlediği ahlaken maksatsız bu acılar için bir ödül alacağını iddia ederse; bu karma ile tutarlı olmazdı. Çünkü böylesi bir iddia, kötülükler ile acıların kişinin önceki eylemlerinin etkileri/sonuçları olduğu şeklindeki ana karma ilkesine ters düşer.</p>



<p>Kötülüklere yönelik teistik açıklamalarda olduğu gibi karmacı görüşler de bazı şeyleri belirli bir düzeyde açıklayabilir; fakat kötülükler ve acılarla ilgili farklı türden problemlere tastamam yanıtlar vermekten o da çok uzaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">6. Mucizeler</h2>



<p>“Mucize” terimi (Latince: “mirari”, İngilizce: “wonder”) genellikle dini bağlamlarda olmak üzere yalnızca doğal nedenlere başvurularak açıklanamayan ve böylesi bir açıklamadan ziyade ilahi bir sürecin sonucu gerçekleşen olağandışı bir olayı ifade etmek için kullanılır. Genel anlamda konuşursak Teistler gündelik dünyada meydana gelen olayların çoğunun en temelde Tanrı’nın eylemleri olduğunu düşünür. Evrenin yaratan ve var olmaya devam ettiren Tanrı, en geniş anlamda evrende meydana gelen tüm olayların da nihai ve asli nedenidir. Birçok teist, “mucizevi” iyileşmeler veya Hıristiyan teizminde olduğu gibi İsa’nın dirilişi veya İslam teizminde Kuran’ın indirilmesi gibi spesifik bazı olayların da doğrudan Tanrı’nın bir eylemini içerdiğini de kabul eder.</p>



<p>Fakat din felsefecileri arasında tam olarak hangi veya ne tür bir ilahi faaliyetlerin mucizevi olarak kabul edilmesi gerektiği konusunda tartışmalar vardır. David Hume mucizenin “doğa yasalarının ihlali” olduğunu savunmuştur ve bundan ötürü de demin sözünü ettiğimiz böylesi bir kavramsallaştırmaya itirazlar gelmiştir. Bu itirazlardan biri, bir doğa yasasının ihlal edildiğine dair bir beyana inanmanın asla makul olmayacağı yönündedir. Mucizevi bir olayın gerçekleştiği yönündeki iddiayı destekelemek için başvurulan kanıt, tanıkların beyanıdır. Ancak bir doğa yasasının var olduğu üzerinde hemfikir olmamız, zaman içerisinde pek çok kişinin aynı deneyimine dayalı olarak olur. Dolayısıyla, bir mucizenin gerçekleştiği iddiası için gerekli olan tanık beyanının, doğa yasasının ilk etapta tesis edilen (pek çok kişinin aynı deneyimine dayalı olan) ifadeden daha fazla olması gerekir. Hiçbir zaman böyle bir şey olmadığından ötürü, ilgili hiçbir kanıt bir doğa yasasının ihlalini (mucizeyi) mümkün kılmak veya kanıtlamak için yeterli değildir, o halde böyle bir ihlalin yani mucizenin gerçekleştiğine inanmak her zaman için akıl dışıdır.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/Galileo-Galilei-DW-Wissenschaft-Frankfurt-am-Main-jpg.jpg?resize=547%2C534&ssl=1" alt="" class="wp-image-8744" width="547" height="534" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/Galileo-Galilei-DW-Wissenschaft-Frankfurt-am-Main-jpg.jpg?w=1024&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/Galileo-Galilei-DW-Wissenschaft-Frankfurt-am-Main-jpg.jpg?resize=300%2C293&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/Galileo-Galilei-DW-Wissenschaft-Frankfurt-am-Main-jpg.jpg?resize=768%2C751&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/02/Galileo-Galilei-DW-Wissenschaft-Frankfurt-am-Main-jpg.jpg?resize=480%2C469&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 547px) 100vw, 547px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Hume’un mucize tanımına yönelik birçok itiraz yükselmiştir. Bunlardan biri, mucizelerin aslında doğa yasalarının ihlali olmadığı şeklindedir. Bu itiraza göre doğa yasaları aslında kural koyucu olmaktan ziyade tanımlayıcıdır; belirli koşullar altında neyin gerçekleşeceğini veya gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu veya gerçekleşemeyeceğini tanımlar/ifade eder. Şayet bu doğruysa, Tanrı’nın kimi zamanlar dünyada gerçekleştirdiği bazı eylemlerden doğa yasalarının ihlali olarak bahsetmek yanlış bir kavrayış olacaktır. Diğer yandan, doğa yasalarının ihlali ile kastedilen şey olgusal dünyadaki olağan süreçlerin bir istisnası ise, bu itiraz geçersizdir.</p>



<p>Bu tartışmanın manzarası bizi, olgusal dünyadaki olağan süreçler arasında istisna teşkil eden bir durumun meydana geldiğine inanmanın makul olup olmadığı ve bizzat Tanrı’nın dünyaya doğrudan müdehale ettiğinin tespit edilip edilemeyeceği meselesine götürür. Hume’un yapmaya çalıştığı şey mucizelerin metafiziksel olarak imkansız olduğunu görmeye çalışmak değildir. Onun yaklaşımı epistemiktir: Yani, bir mucizeye inanmayı makul kılacak ve gerektirecek ölçüde yeterli kanıtın asla olmadığını göstermek.</p>



<p>Hume’un mucizelere inanmak için eldeki kanıtların yetersiz olduğu iddiasına dair eleştirilerden biri, onun olasılık anlayışının yetersiz olduğu şeklindeydi. Bir olayın gerçekleşme olasılığını tespit etmek olduka komplike bir süreç ve girişimdir; Hume’un yaptığı gibi ilgili olayın gerçekleşme olasılığını tespit etmek için yalnızca bir olayın gerçekleşme sıklığına başvurmak yeterli olmayacaktır. Örneğin Tanrı’nın varlığı, doğası, amaçları ve planları gibi arka plan bilgileri olmaksızın bir mucizenin <em>a priori</em> olasılığını tespit etmek imkansızdır. Şayet bu türden bir bilgi veya bilgilere sahip olunsaydı, bu durumda belirli bir mucizenin gerçekleşme olasılığı yüksek olabilirdi.</p>



<p>Son zamanlarda din felsefecileri tarafından mucizelere yönelik tartışmalar genellikle doğal hukuk konsepti, olasılık teorisi ve spesifik bir din veya spesifik bir Tanrı inancı lehine dinin bizatihi kendisinin kanıt rolüne odaklanmıştır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">7. Sonuç</h2>



<p>Din felsefesi giderek daha da gelişen ve gelişmekte olan bir alandır. Buraya kadar ele aldığımız spesifik alanların yanı sıra, feminist yaklaşımlar ve kıta felsefesi yaklaşımları, Orta çağ din felsefesine yönelik giderek artan ilgi, çevre, ırk, etnisite ile bilim ve inanç gibi meselelere vurgu yapan yaklaşımlar da dahil olmak üzere bir dizi mühim akım ve eğilim de ortaya çıkmıştır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">8. Referanslar ve İleri Okumalar</h2>



<ul>
<li>Adams, Marilyn McCord. <em>Horrendous Evils and the Goodness of God</em>. Ithaca, NY: Cornell University Press, 1999.</li>



<li>Alston, W. <em>Perceiving God</em>. Ithaca: Cornell University Press, 1991.</li>



<li>Anderson, Pamela Sue. <em>A Feminist Philosophy of Religion: The Rationality and Myths of</em> <em>Religious Belief</em>.<em> </em>Oxford: Blackwell, 1998.</li>



<li>Anderson, Pamela Sue. “What’s Wrong with the God’s Eye Point of View: A Constructive Feminist Critique of the Ideal Observer Theory.” In <em>Faith and </em><em>Philosophical Analysis: The Impact of Analytical Philosophy on the Philosophy of </em><em>Religion</em>, Harriet Harris and C. J. Insole, eds. Aldershot: Ashgate, 2005.</li>



<li>Anselm of Canterbury. <em>St. Anselm: Basic Writings</em>. LaSalle, IL: Open Court Publishing, [1077–1078] 1962.</li>



<li>Beilby, James K., ed. <em>Naturalism Defeated? Essays on Plantinga’s Evolutionary</em> <em>Argument against Naturalism</em>, Ithaca: Cornell University Press, 2002.</li>



<li>Bergmann, Michael. “Skeptical Theism and Rowe’s New Evidential Argument from Evil.” <em>Noûs</em> 35 (2001) 2:278–296.</li>



<li>Bergmann, Michael and Michael Rea. “In Defense of Skeptical Theism: A Reply to Almeida and Oppy.” <em>Australasian Journal of Philosophy</em>, 83 (2005): 241–251.</li>



<li>Bowker, John. <em>Problems of Suffering in Religions of the World</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 1970.</li>



<li>Byrne, Peter. <em>Prolegomena to Religious Pluralism: Reference and Realism in Religion</em>. London: Macmillan, 1995.</li>



<li>Caputo, John. <em>The Religious: Blackwell Readings in Continental Philosophy</em>. Oxford: Wiley-Blackwell, 2001.</li>



<li>Clack, Beverly and Brian R. Clack. <em>The Philosophy of Religion: A Critical Introduction</em>. Oxford: Blackwell, 1998.</li>



<li>Clayton, John. <em>Religions, Reasons and Gods: Essays in Cross-Cultural Philosophy of</em> <em>Religion</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 2006.</li>



<li>Coakley, Sarah. <em>Powers and Submissions: Spirituality, Philosophy, and Gender</em>. Oxford: Blackwell Publishers, 2002.</li>



<li>Collins, Robin. “The Teleological Argument.” In Paul Copan and Chad Meister, eds., <em>Philosophy of Religion: Classic and Contemporary Issues</em>. Oxford: Blackwell, 2008, 98–111.</li>



<li>Collins, Robin. “The Teleological Argument: An Exploration of the Fine Tuning of the Universe.” In William Lane Craig and J. P. Moreland, eds. <em>The Blackwell</em></li>



<li><em>Companion to Natural Theology</em>. Oxford: Blackwell, 2009.</li>



<li>Collins, Francis. <em>The Language of God: A Scientist Presents Evidence for Belief</em>. New York: Simon and Schuster, 2006.</li>



<li>Copan, Paul. <em>Loving Wisdom: Christian Philosophy of Religion</em>. St. Louis: Chalice Press, 2007.</li>



<li>Copan, Paul. “The Moral Argument.” In Paul Copan and Chad Meister, eds., <em>Philosophy</em> <em>of Religion: Classic and Contemporary Issues</em>. Oxford: Blackwell, 2008.</li>



<li>Craig, W. <em>The Kalam Cosmological Argument</em>. New York: Barnes and Noble, 1979.</li>



<li>Craig, William Lane. <em>The Cosmological Argument from Plato to Leibniz</em>. Eugene, OR: Wipf and Stock, 1980.</li>



<li>Craig, W. L. and Smith, Q. <em>Theism, Atheism, and Big Bang Cosmology</em>. Oxford: Clarendon Press, 1993.</li>



<li>Cupitt, Don. <em>Taking Leave of God</em>. Norwich: SCM Press, 2001.</li>



<li>Davies, Brian. <em>The Reality of God and the Problem of Evil</em>. London: Continuum, 2006.</li>



<li>Davis, Stephen T. <em>Christian Philosophical Theology</em>. Oxford: Oxford University Press, 2006.</li>



<li>Dennett, Daniel. <em>Breaking the Spell: Religion as a Natural Phenomenon</em>. New York: Penguin Books, 2007.</li>



<li>Dombrowski, D. <em>Rethinking the Ontological Argument</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 2006.</li>



<li>Draper, Paul. “Pain and Pleasure: An Evidential Problem for Theists.” <em>Noûs</em> 23 (1989): 331–350.</li>



<li>Everitt, Nicholas. <em>The Non-Existence of God</em>. London: Routledge, 2004.</li>



<li>Fales, E. “Do Mystics See God?” In <em>Contemporary Debates in Philosophy of Religion</em>, Michael Peterson and Raymond Van Arragon, eds. Oxford: Blackwell, 2004.</li>



<li>Fischer, John Martin. <em>God, Freedom, and Foreknowledge</em>. Stanford: Stanford University Press, 1989.</li>



<li>Gellman, Jerome. <em>Mystical Experience of God: A Philosophical Inquiry</em>. London: Ashgate, 2002.</li>



<li>Gellman, Jerome. <em>Experience of God and the Rationality of Theistic Belief</em>. Ithaca: Cornell University Press, 1997.</li>



<li>Goetz, Stewart and Charles Taliaferro. <em>Naturalism</em>. Grand Rapids: Eerdmans, 2008.</li>



<li>Griffiths, Paul J. <em>Problems of Religious Diversity</em>. Oxford: Blackwell, 2001.</li>



<li>Griffiths, Paul J. <em>On Being Buddha</em>. Albany: State University of New York Press, 1994.</li>



<li>Gutting, Gary. <em>Religious Belief and Religious Skepticism</em>. Notre Dame: Notre Dame University Press, 1982.</li>



<li>Harris, Sam. <em>The End of Faith: Religion, Terror, and the Future of Reason</em>. New York: W. W. Norton, 2004.</li>



<li>Helm, Paul. <em>Faith and Reason</em>. Oxford: Oxford University Press, 2000.</li>



<li>Hick, John. <em>Rational Theistic Belief without Proof</em>. London: Macmillan, 1966.</li>



<li>Hick. John. <em>Philosophy of Religion</em>. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall, 1990.</li>



<li>Hick, John. <em>An Interpretation of Religion: Human Responses to the Transcendent</em>. 2nd ed. New Haven, CT: Yale University Press, 2004.</li>



<li>Hick, John. <em>Evil and the God of Love</em>. New edition. London: Palgrave Macmillan, 2007.</li>



<li>Howard-Snyder, Daniel. <em>The Evidential Argument from Evil</em>. Bloomington, IN: Indiana University Press, 1996.</li>



<li>Howard-Snyder, Daniel Paul Moser, ed. <em>Divine Hiddenness</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 2001.</li>



<li>Hume, David. <em>Dialogues Concerning Natural Religion</em>. Second edition. Richard H. Popkin, ed. Indianapolis/Cambridge: Hackett Publishing, 1998.</li>



<li>Le Poidevin, Robin. <em>Arguing for Atheism: An Introduction to the Philosophy of Religion</em>.</li>



<li>London: Routledge, 1996.</li>



<li>Leslie, John. <em>Universes</em>. London: Routledge, 1989.</li>



<li>Mackie, J. L. <em>The Miracle of Theism</em>. Oxford: Clarendon Press, 1985.</li>



<li>Martin, Michael. <em>Atheism</em>. Philadelphia: Temple University Press, 1990.</li>



<li>Meister, Chad. <em>Introducing Philosophy of Religion</em>. London: Routledge, 2009.</li>



<li>Meister, Chad and Paul Copan, eds. <em>The Routledge Companion to Philosophy of Religion</em>. London: Routledge, 2007; second edition 2012.</li>



<li>Moreland, J. P. <em>Consciousness and the Existence of God</em>. London: Routledge, 2008.</li>



<li>Morris, Thomas V. <em>The Logic of God Incarnate</em>. Ithaca: Cornell University Press, 1986.</li>



<li>Moser, Paul. <em>The Elusive God: Reorienting Religious Epistemology</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 2008.</li>



<li>Moser, Paul. <em>The Evidence for God: Religious Knowledge Reexamined</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 2010.</li>



<li>Nielsen, Kai. <em>Naturalism without Foundations</em>. Buffalo: Prometheus Press, 1996.</li>



<li>O’Connor, Timothy. <em>Theism and Ultimate Explanation: The Necessary Shape of</em> <em>Contingency</em>. Oxford, Blackwell, 2008.</li>



<li>Oppy, Graham. <em>Ontological Arguments and Belief in God</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 1995.</li>



<li>Oppy, Graham. <em>Arguing About Gods</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 2006.</li>



<li>Peterson, Michael, William Hasker, Bruce Reichenbach, and David Basinger. <em>Introduction to the Philosophy of Religion</em>. Oxford: Oxford University Press, 1991.</li>



<li>Phillips, D. Z. <em>Religion without Explanation</em>. Oxford: Blackwell, 1976.</li>



<li>Phillips, D. Z. <em>Religion and the Hermeneutics of Contemplation</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 2001.</li>



<li>Pike, Nelson. “Divine Omniscience and Voluntary Action.” <em>The Philosophical Review </em>74(1): 27–46.</li>



<li>Plantinga, Alvin. <em>Does God Have a Nature?</em> Milwaukee, WI: Marquette University Press, 1980.</li>



<li>Plantinga, Alvin. <em>Warrant: The Current Debate</em>. Oxford: Oxford University Press, 1993.</li>



<li>Plantinga, Alvin. <em>Warrant and Proper Function</em>. Oxford: Oxford University Press, 1993.</li>



<li>Plantinga, Alvin. <em>Warranted Christian Belief</em>. Oxford: Oxford University Press, 2003.</li>



<li>Plantinga, Alvin and Michael Tooley. <em>Knowledge of God</em>. Oxford: Blackwell, 2008.</li>



<li>Rea, Michael. <em>World without Design: The Ontological Consequences of Naturalism</em>. Oxford: Clarendon Press, 2002.</li>



<li>Rundle, Bede. <em>Why There is Something Rather Than Nothing</em>. Oxford: Oxford University Press, 2004.</li>



<li>Rowe, William. “The Problem of Evil and Some Varieties of Atheism.” <em>American</em> <em>Philosophical Quarterly </em>16 (1979): 335–41.</li>



<li>Rowe, William. <em>The Cosmological Argument</em>. Princeton: Princeton University Press, 1971.</li>



<li>Runzo, Joseph. “God, Commitment, and Other Faiths: Pluralism versus Relativism.” <em>Faith and Philosophy</em>, 5 October, 1988, 343–64.</li>



<li>Savage, C. Wade. “The Paradox of the Stone.” <em>The Philosophical Review</em>, 76: 1 (Jan. 1967), 74–79.</li>



<li>Schellenberg, John. <em>Prolegomena to Philosophy of Religion</em>. Ithaca: Cornell University Press, 2005.</li>



<li>Schellenberg, John. <em>The Wisdom to Doubt</em>. Ithaca: Cornell University Press, 2007.</li>



<li>Schellenberg, John. <em>The Will to Imagine: A Justification of Skeptical Religion</em>. Ithaca: Cornell University Press, 2009.</li>



<li>Schloss, Jeffrey and Michael Murray, eds. <em>The Believing Primate: Scientific,</em> <em>Philosophical, and Theological Reflections on the Origins of Religion</em>. Oxford: Oxford University Press, 2009.</li>



<li>Sharma, Arvind. <em>A Hindu Perspective on the Philosophy of Religion</em>. New York: St. Martin’s Press, 1990.</li>



<li>Soskice, Janet M. <em>Metaphor and Religious Language</em>. Oxford: Oxford University Press, 1984.</li>



<li>Stiver, Dan R. <em>The Philosophy of Religious Language</em>. Oxford: Blackwell, 1996.</li>



<li>Stump, Eleonore. <em>Wandering in Darkness: Narrative and the Problem of Suffering</em>. New York: Oxford University Press, 2010.</li>



<li>Swinburne, Richard. <em>The Coherence of Theism</em>. Oxford: Clarendon Press, 1977.</li>



<li>Swinburne, Richard. <em>Providence and the Problem of Evil</em>. Oxford: Oxford University Press, 1998.</li>



<li>Swinburne, Richard. <em>Faith and Reason</em>. Second edition. Oxford: Clarendon, 2008. Taliaferro, Charles. <em>Contemporary Philosophy of Religion</em>. Oxford: Blackwell, 1998.</li>



<li>Taliaferro, Charles. <em>Evidence and Faith: Philosophy and Religion since the Seventeenth</em> <em>Century</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 2005.</li>



<li>Taliaferro, Charles. “A God’s Eye Point of View: The Divine Ethic.” In <em>Faith and</em> <em>Philosophical Analysis: The Impact of Analytical Philosophy on the Philosophy of </em><em>Religion</em>, H. Harris and C.J. Insole (eds.), Aldershot: Ashgate, 2005.</li>



<li>Taliaferro, Charles and Chad Meister. <em>The Cambridge Companion to Christian</em> <em>Philosophical Theology</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 2010.</li>



<li>Timpe, Kevin. <em>Arguing about Religion</em>. London: Routledge, 2009.</li>



<li>Trigg, Roger. <em>Rationality and Science: Can Science Explain Everything?</em> Oxford: Blackwell, 1993.</li>



<li>van Inwagen, Peter. <em>The Problem of Evil</em>. Oxford: Oxford University Press, 2008.</li>



<li>van Inwagen, Peter “The Problem of Evil, the Problem of Air, and the Problem of Silence.” In James Tomberlin, ed., <em>Philosophical Perspectives</em> 5. Atascaderg, CA: Ridgeview, 1991, 135–65.</li>



<li>Ward, Keith. <em>Religion and Revelation</em>. New York: Oxford University Press, 1994.</li>



<li>Ward, Keith. <em>God: A Guide for the Perplexed</em>. Oxford: Oneworld, 2002.</li>



<li>Ward, Keith. <em>The Big Questions in Science and Religion</em>. West Conshohocken: Templeton Foundation Press, 2008.</li>



<li>Ward, Keith. <em>Why There Almost Certainly is a God</em>. Oxford: Lion, 2008.</li>



<li>Wierenga, Edward. <em>The Nature of God</em>. Ithaca: Cornell University Press, 1989.</li>



<li>Wolterstorff, Nicholas. <em>Reason within the Bounds of Religion</em>. Grand Rapids: Eerdmans, 1976.</li>



<li>Wykstra, Stephen J. “The Humean Obstacle to Evidential Arguments from Suffering: On Avoiding the Evils of ‘Appearance’,” <em>International Journal for Philosophy of </em><em>Religion</em> (1984) 16: 73–93.</li>



<li>Yandell, Keith. <em>The Epistemology of Religious Experience</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 1993.</li>



<li>Zagzebski, Linda T. <em>Divine Motivation Theory</em>. Cambridge: Cambridge University Press, 2004.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Chad Meister </strong>– “<a href="https://iep.utm.edu/religion/" target="_blank" rel="noopener" title="">Philosophy of Religion</a>“, (Erişim Tarihi: 28.10.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Taner Beyter</p>



<p><strong>Editör:</strong> Eda Alparslan</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Not:</strong> Bu metnin yazarı olan Chad Meister’ın Paul Copan ile birlikte kaleme aldığı bir metin Türkçeye “<a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/din-felsefesi-klasik-ve-guncel-meseleler/413975.html&manufacturer_id=71261" target="_blank" rel="noopener" title="">Din Felsefesi Klasik ve Güncel Meseleler</a>” adıyla çevrilmiştir. </p>



<p><strong>Not2:</strong> Din felsefesine yeni başladıysanız şu metinleri okuyarak yolculuğunuza devam edebilirsiniz:</p>



<ol>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/analitik-din-felsefesi-graham-oppy/" target="_blank" rel="noopener" title="">“Analitik” Din Felsefesi </a>– Graham Oppy</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/din-felsefesi-felsefe-sozlugu/" target="_blank" rel="noopener" title="">Din Felsefesi</a> (Felsefe Sözlüğü)</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/din-felsefesine-giris-felsefe-tanrinin-varligina-dair-ne-soyleyebilir/" target="_blank" rel="noopener" title="">Din Felsefesine Giriş: Felsefe, Tanrı’nın Varlığına Dair Ne Söyleyebilir?</a> – Taner Beyter</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tanrinin-varligina-dair-tasarim-argumanlari-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Tanrı’nın Varlığına Dair Tasarım Argümanları</a> – Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tanrinin-varligina-dair-kozmolojik-argumanlar-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Tanrı’nın Varlığına Dair Kozmolojik Argümanlar</a> – Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tanrinin-varligina-dair-ontolojik-arguman-andrew-chapman/" target="_blank" rel="noopener" title="">Tanrı’nın Varlığı’na Dair Ontolojik Argüman </a>– Andrew Chapman</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tanrinin-varligina-dair-modal-ontolojik-argumanlar-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Tanrı’nın Varlığına Dair Modal Ontolojik Argümanlar</a> – Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tanrinin-varligina-dair-ince-ayar-argumani-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Tanrı’nın Varlığına Dair “İnce Ayar” Argümanı </a>– Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tanrinin-varligina-yonelik-agnostik-yaklasim-sylwia-wilczewska/" target="_blank" rel="noopener" title="">Tanrı’nın Varlığına Yönelik Agnostik Yaklaşım </a>– Sylwia Wilczewska</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/teleolojik-arguman-tanrinin-varliginin-en-guclu-kaniti-mi-matthew-fitzgerald/" target="_blank" rel="noopener" title="">Teleolojik Argüman: Tanrı’nın Varlığının En Güçlü Kanıtı mı?</a> – Matthew Fitzgerald</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/daha-iyi-bir-dunyanin-olmayisi-problemi-mumkun-dunyalarin-en-iyisi-kirk-lougheed/" target="_blank" rel="noopener" title="">Daha İyi Bir Dünyanın Olmayışı Problemi: Mümkün Dünyaların En İyisi </a>– Kirk Lougheed</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/dogal-teoloji-ve-dogal-din-andrew-chignell-derk-pereboom-stanford-encyclopedia-of-philosophy/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Doğal Teoloji ve Doğal Din</a> – Andrew Chignell & Derk Pereboom (Stanford Encyclopedia of Philosophy)</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ilahi-buyruk-emir-teorisi-michael-w-austin-internet-encyclopedia-of-philosophy/" target="_blank" rel="noopener" title="">İlahi Buyruk (Emir) Teorisi</a> – Michael W. Austin (Internet Encyclopedia of Philosophy)</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tanri-yalan-soyleyebilir-mi-dallas-g-denery-ii/" target="_blank" rel="noopener" title="">Tanrı Yalan Söyleyebilir mi? </a>– Dallas G Denery II</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/teizmin-aksiyolojisi-kirk-lougheed-internet-encyclopedia-of-philosophy/" target="_blank" rel="noopener" title="">Teizmin Aksiyolojisi </a>– Kirk Lougheed (Internet Encyclopedia of Philosophy)</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/tanrinin-sifatlari-bailie-peterson/" target="_blank" rel="noopener" title="">Tanrı’nın Sıfatları </a>– Bailie Peterson</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ateizm-ve-agnostisizm-stanford-encyclopedia-of-philosophy-paul-draper/" target="_blank" rel="noopener" title="">Ateizm ve Agnostisizm (Stanford Encyclopedia of Philosophy) </a>– Paul Draper</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kotuluk-problemi-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Kötülük Problemi </a>– Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ateizm-icin-bir-arguman-graham-oppy/" target="_blank" rel="noopener" title="">Ateizm için Bir Argüman</a> – Graham Oppy</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/mantiksal-kotuluk-problemi-james-r-beebe-internet-encyclopedia-of-philosophy/" target="_blank" rel="noopener" title="">Mantıksal Kötülük Problemi </a>– James R. Beebe (Internet Encyclopedia of Philosophy)</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/dogal-secilim-ve-kotuluk-problemi-2007-paul-draper/" target="_blank" rel="noopener" title="">Doğal Seçilim ve Kötülük Problemi (2007) </a>– Paul Draper</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ilahi-gizlilik-problemi-daniel-howard-snyder-adam-green-stanford-encyclopedia-of-philosophy/" target="_blank" rel="noopener" title="">İlahi Gizlilik Problemi </a>– Daniel Howard-Snyder & Adam Green (Stanford Encyclopedia of Philosophy)</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/pascalin-tanriya-dair-kumari-paul-saka-internet-encyclopedia-of-philosophy/" target="_blank" rel="noopener" title="">Pascal’ın Tanrı’ya Dair Kumarı </a>– Paul Saka (Internet Encyclopedia of Philosophy)</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/mucizelere-inanabilir-miyiz-tomas-bogardus/" target="_blank" rel="noopener" title="">Mucizelere İnanabilir miyiz?</a> – Tomás Bogardus</li>
</ol>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/din-felsefesi-chad-meister-internet-encyclopedia-of-philosophy/">Din Felsefesi – Chad Meister (Internet Encyclopedia of Philosophy)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeni Başlayanlar için Özgür Düşünme Argümanı – Tim Stratton</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yeni-baslayanlar-icin-ozgur-dusunme-argumani-tim-stratton</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yeni-baslayanlar-icin-ozgur-dusunme-argumani-tim-stratton</guid>
<description><![CDATA[ Özgür Düşünme Argümanı son zamanlarda büyük ilgi görmektedir. J.P. Moreland yakın zamanda Özgür Düşünme Argümanını (FTA) akademik literatürde açıklamak ve savunmak için benimle işbirliği yaptı (2022), EPS’de (Müjdeci Felsefe Derneği’nde) bu argümanı sunma onuruna eriştim (2023); İngiltere’den Unbelievable? adlı program beni tanınmış ateist filozof Alex Malpass ile konu hakkında tartışmaya davet etti (2024) ve on beş felsefeci, önemli rasyonalite türlerinin tam olarak neden liberteryen bir anlamda özgürce düşünme gücünü gerektirdiğini göstermeye odaklanan yakında çıkacak bir kitaba katkıda bulunuyor. Bu tartışma çok hızlı bir şekilde son derece felsefi bir hal alabilir. “Öncel koşullar”, “dolaylı doksastik/sanısal istenççilik”, “düzenleyici kontrol”, “Gettier problemleri”, “Frankfurt durumları” ve
The post Yeni Başlayanlar için Özgür Düşünme Argümanı – Tim Stratton first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:14:17 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yeni, Başlayanlar, için, Özgür, Düşünme, Argümanı, –, Tim, Stratton</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/naturalizme-karsi-ozgur-dusunme-argumaniyla-ilgili-problem-alex-malpass/" target="_blank" rel="noopener" title="">Özgür Düşünme Argümanı</a> son zamanlarda büyük ilgi görmektedir. J.P. Moreland yakın zamanda Özgür Düşünme Argümanını (FTA) akademik literatürde açıklamak ve savunmak için benimle işbirliği yaptı (2022), EPS’de (Müjdeci Felsefe Derneği’nde) bu argümanı sunma onuruna eriştim (2023); İngiltere’den <a href="https://youtu.be/bKn6OPV7NW0?si=UDITTK1YR08OBGSA" target="_blank" rel="noreferrer noopener"><em>Unbelievable?</em></a> adlı program beni tanınmış ateist filozof Alex Malpass ile konu hakkında tartışmaya davet etti (2024) ve on beş felsefeci, önemli rasyonalite türlerinin tam olarak neden liberteryen bir anlamda özgürce düşünme gücünü gerektirdiğini göstermeye odaklanan yakında çıkacak bir kitaba katkıda bulunuyor.</p>



<p>Bu tartışma çok hızlı bir şekilde son derece felsefi bir hal alabilir. “Öncel koşullar”, “dolaylı doksastik/sanısal istenççilik”, “düzenleyici kontrol”, “Gettier problemleri”, “Frankfurt durumları” ve “epistemik sorumluluk” gibi büyük süslü ve korkutucu terimler profesyonel felsefeciler tarafından ortaya atılır ve daha önce bu terimlerle hiç karşılaşmamış sıradan insanlar ise genellikle kendilerini kaybolmuş hissetmeye başlar. Gerçekten de, bazıları ayaklarını suda serinletmek için ayağını hafifçe suya daldırır daldırmaz bu derin felsefi sularda hemen boğulacakmış gibi hisseder.</p>



<p>Neyse ki, arada bir bu felsefi meseleleri anlayan bir kişi, bu büyük fikirleri herkesin (küçük çocuklar dahil) kavrayabileceği şekilde kitlelere nasıl ileteceğini bilebilme gibi nadir bir yeteneğe de sahip oluyor. <strong>The Babylon Bee’</strong>nin ilk kurucusu Adam Ford bu parlak beyinlerden biridir. O, sadece Özgür Düşünme Argümanının arkasındaki büyük fikirleri kavramış gibi görünmekle kalmaz, aynı zamanda bu büyük fikirleri kısa bir çizgi romanla nasıl ileteceğini de bilmektedir. Phil ve Bill arasındaki aşağıdaki konuşmayı düşünün.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="470" height="456" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/1.webp?resize=470%2C456&ssl=1" alt="" class="wp-image-18411" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/1.webp?w=470&ssl=1 470w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/1.webp?resize=300%2C291&ssl=1 300w" sizes="(max-width: 470px) 100vw, 470px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Soldaki adam (ona “Phil” diyelim) yerel üniversitedeki tipik ateisti temsil ediyor. Yerel ateist “özgür düşünür grubundaki” öğrenciler çoğu zaman sadece bilimsel olarak keşfedilebilir şeylerin var olduğunu ve her şeyin doğa bilimleri tarafından açıklanabileceğini savunurlar. Moreland ve ben bu dünya görüşünü “güçlü natüralizm” olarak adlandırıyoruz. “An Explanation and Defense of the Free-Thinking Argument” başlıklı makalemizin dipnotlarında, güçlü bir natüralist ile “çekingen natüralist” olarak adlandırdığımız bir kişi arasındaki farkı açıklıyoruz:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Güçlü natüralizm, yalnızca fiziksel şeylerin var olduğu fikridir. Buna karşın, çekingen bir natüralist, fiziksel ya da maddi olmayan, beliriveren özellikleri kabul eden kişidir.</p>
</blockquote>



<p>Üniversite kampüslerinde karşılaşılan natüralistlerin büyük çoğunluğu ruhlar, hayaletler, melekler, şeytanlar ya da gayri-maddi zihinler gibi maddi olmayan fikirleri kabul etmezler. Sonuçta, bu tür şeyler Tanrı ile bir benzerlik taşır ve eğer “bu tür şeyler varsa, Tanrı neden var olmasın?” [şeklinde düşünülebilir]. Tipik olarak [dünya görüşleri olan] ateizme olan bağlılıklarından, genellikle her türlü gayri-maddi zihne (özellikle de bir şeylerin olmasına neden olma gücüne sahip gayri-maddi zihinlere) karşı önyargılıdırlar. Aslında, bu insanlar tipik olarak evrimin her şeyi açıkladığını iddia ederler. Bu yüzden yukarıdaki son satırda “Bizler sadece biyolojik hayatta kalma makineleriyiz” denmektedir.</p>



<p>Bunu aklımızda tutarak, bir sonraki görsele/çizime geçelim . . .</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="522" height="438" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/2.webp?resize=522%2C438&ssl=1" alt="" class="wp-image-18412" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/2.webp?w=522&ssl=1 522w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/2.webp?resize=300%2C252&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/2.webp?resize=480%2C403&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 522px) 100vw, 522px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Sağdaki adam (ona “Bill” diyelim) Phil’in görüşünde bir sorun olduğunu fark ediyor. Eğer güçlü natüralizm doğruysa, bu insanlıkla ilgili her şeyin (hiçbiri bizim kontrolümüzde olmayan) doğa yasaları ve olayları tarafından belirleneceği anlamına gelir. Eğer bu akıldan yoksun ön koşullar Phil’in zihinsel faaliyetlerinin tamamına neden oluyor ve belirliyorsa, o zaman düşüncelerinin ve inançlarının hiçbiri özgür ya da Phil’in kontrolü altında değildir.</p>



<p>Nihayetinde, akıldan yoksun şeyler tarafından zihninizin tümüyle kontrol edildiğini, ancak yine de bir “özgür düşünür” olduğunuzu gerektiren bir görüşünü tasdik etmek mantıklı değildir.</p>



<p>Diyalog devam ediyor . . .</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="496" height="426" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/3.webp?resize=496%2C426&ssl=1" alt="" class="wp-image-18413" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/3.webp?w=496&ssl=1 496w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/3.webp?resize=300%2C258&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/3.webp?resize=480%2C412&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 496px) 100vw, 496px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Ateist, içinde yetiştirildikleri dini gelenek ve dogmalardan özgür olanın kendisi olduğunu anlatmayı ummaktadır. Ancak Phil ve meslektaşlarının açıklamada başarısız oldukları şey, bu hamleyi yaparak yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor olmalarıdır.</p>



<p>Bill nedenini [şöyle] açıklıyor …</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="530" height="472" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/4.webp?resize=530%2C472&ssl=1" alt="" class="wp-image-18414" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/4.webp?w=530&ssl=1 530w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/4.webp?resize=300%2C267&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/4.webp?resize=480%2C427&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 530px) 100vw, 530px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Bill ile aynı fikirde olan ateist J. B. S. Haldane şuna işaret eder: “Eğer zihinsel süreçlerim tamamen beynimdeki atomların hareketleri tarafından belirleniyorsa, inançlarımın doğru olduğunu varsaymak için hiçbir gerekçem yoktur … ve dolayısıyla beynimin atomlardan oluştuğunu varsaymak için de hiçbir gerekçem yoktur.” [1]</p>



<p>Haldane’in sözlerini akılda tutarak şunu söylemek daha doğru olabilir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Metafizik inançlarımı oluşturan zihinsel süreçlerim tamamen akıldan/zihinden yoksun şeyler (ki bu şeyler metafizikten habersizdir ve benim metafiziksel bilgiye sahip olmamla ilgilenmez) tarafından belirleniyorsa, metafizik hakkındaki inançlarımın doğru olduğunu varsaymak için hiçbir gerekçem yoktur… ve dolayısıyla zihinsel süreçlerimin akıldan/zihinden yoksun şeyler tarafından belirlendiğini varsaymak için hiçbir gerekçem yoktur.</p>
</blockquote>



<p>Eğer bir kişinin zihinsel faaliyetlerinin tamamının akıldan/zihinden yoksun şeyler tarafından belirlendiğini düşünmek için hiçbir gerekçesi yoksa, o zaman zihinsel faaliyetlerinin tamamının akıldan/zihinden yoksun şeyler tarafından belirlendiği inancı temelsizdir (veya gerekçelendirmeden yoksundur). Victor Reppert’in belirttiği gibi, “eğer bir inancın doğruluğu onu gerekçelendirmeden yoksun kılıyorsa, bu kesinlikle reddedilmesi için bu inancı birincil aday haline getirecektir.” [2] Dolayısıyla, rasyonel ve makul bir kişi bu kendi kendini çürüten görüşü reddetmelidir.</p>



<p>Tekrar etmek gerekirse, eğer natüralist determinizm doğruysa, o zaman Phil’in sözüm ona “aklı kullanımı” hiçbir rasyonel varlık tarafından belirlenmez. Hayır, Phil’in akıl yürütme hislerini deneyimleme biçimi bilinçten, zekadan, bilgelikten, akıldan, ahlaktan yoksun ve Joshua Rasmussen’in dediği gibi metafizik, felsefe, bilim veya başka herhangi bir şey hakkında hiçbir şey bilmeyen “akıldan/zihinden yoksun şeyler” tarafından belirlenir.</p>



<p>Belki de bu yüzden Charles Darwin’in kendisi şu itirafta bulunmuştur: “[B]ende her zaman insan zihninin kanaatlerinin … herhangi bir değeri ya da güvenilirliği olup olmadığı konusunda korkunç bir şüphe uyanır.” [3] Sonuçta, Phil’in (ya da Darwin’in) nihai gerçeklik hakkındaki inanç ve kanaatleri nihai gerçeklik hakkında hiçbir şey bilmeyen akıldan/zihinden yoksun şeyler tarafından belirleniyorsa bunlara neden güvensin ki? Dahası, zihinsel faaliyetlerinin tamamını akıldan/zihinden yoksun şeylerin belirlediğini savunanlar neden “özgür düşünür” olarak adlandırılmaya layık olsunlar?</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="492" height="462" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/5.webp?resize=492%2C462&ssl=1" alt="" class="wp-image-18415" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/5.webp?w=492&ssl=1 492w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/5.webp?resize=300%2C282&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/5.webp?resize=480%2C451&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 492px) 100vw, 492px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Bill’in son yorumu aniden ortaya çıkmış gibi görünebilir, ancak tamamen haklıdır. Moreland ve ben bunun neden böyle olduğunu makalemizde açıklıyoruz:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Nihayetinde, bir kişinin metafizik ve teolojik inançları ya (i) rasyonel olmayan bir şey tarafından belirlenmiştir (ve dolayısıyla güvenilmezdir), ya (ii) aldatıcı bir tanrı<a href="https://medium.com/@joshuaozcelik/yeni-ba%C5%9Flayanlar-i%C3%A7in-%C3%B6zg%C3%BCr-d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnme-arg%C3%BCman%C4%B1-tim-stratton-ca38cc5457b3#_ftn1">[4]</a> tarafından belirlenmiştir (ve dolayısıyla güvenilmezdir), (iii) ya rastlantısaldır (ve dolayısıyla güvenilmezdir), ya da (iv) bu inançlar, mümkün olan en büyük varlığın (Tanrı’nın) suretinde yaratılmış, akıllı bir şekilde tasarlanmış özgür düşünen bir fail tarafından neden olunmuştur -öyle ki bu fail dikkatli olup güçlerini sorumlu bir şekilde kullanması durumunda gerçeği hedefleyeceği uygun bir ortamda uygun şekilde işleyen (hiçbir işlevsel bozukluğa maruz kalmayan) bilişsel yetilere sahiptir. İlk üç seçenek bizi şüphecilikle ve metafizik ve teolojik fikir ve inançlarımızdan kuşku duymaya yönelik bir gerekçeyle baş başa bırakır. Dördüncü ve son seçenek ise en iyi açıklamayı sağlar ve sahip olduğumuz en büyük umudu barındırır. Bununla birlikte, dördüncü seçenek kişinin liberteryen anlamda özgür olmasını gerektirir –güvenilmez bir şey veya güvenilmez biri tarafından belirlenmemiştir.</p>



<p>Eğer bir kimse kendisinin nihayetinde zihni başka bir şey (ya da birisi) tarafından kontrol edilmeyen rasyonel bir özgür-düşünür olduğuna inanıyorsa, o zaman hem natüralizmden hem de [ilahi determinizmden] kaynaklanıyor gibi görünen determinizmi reddetmelidir. Bunun yerine, [tüm insanların hakikati bilmesini isteyen] doğaüstü bir Tanrı’nın var olduğunu tasdik etmelidir. Dahası, kişi kendisinin doğaüstü ve maddi olmayan aktif ve özgür düşünen rasyonel bir varlık –Tanrı’nın suretinde ve benzerliğinde yaratılmış ve fiziksel bedeninin ölümünden sonra da hayatta kalacak olan bir ruh– olduğunun farkına varmalıdır.</p>
</blockquote>



<p>Gerçekten de, eğer ateizm doğruysa, doğa yasalarından ve olaylarından bağımsız düşünebilen türden şeyler olmayı beklemezdik. Nihai gerçeklik hakkındaki hakikate ulaşmak bir yana, nihai gerçeklik hakkında dikkatlice düşünebilen ve nihai gerçeklik hakkındaki hakikat konusunda çıkarımda bulunabilen aktif bir güce sahip olan türden varlıklar olmayı beklemezdik.</p>



<p>Ancak Hristiyanlık (teizm) doğruysa, nihai gerçeklik hakkındaki hakikate ulaşmak ve çıkarımda bulunmak için bu önemli konular üzerine dikkatlice düşünme gücüne sahip olan türden varlıklar olmayı beklerdik. Gerçekten de, eğer Hristiyanlık doğruysa, o zaman Tanrı’nın bize sadece düşünceleri aktif bir şekilde tutsak etme gücü verdiğini (<a href="https://incil.info/YC2009/arama/2.+Korintliler+10:5" rel="noreferrer noopener" target="_blank">2. Korintliler 10:5</a>) değil, aynı zamanda Tanrı’nın tüm insanların nihai gerçeklik hakkındaki gerçeği bilmesini istediğini ve arzuladığını (<a href="https://incil.info/YC2009/arama/1.+Timoteos+2:4" rel="noreferrer noopener" target="_blank">1. Timoteos 2:4</a>) beklememiz de gerekir.</p>



<p>Dolayısıyla eğer Phil, tüm insanların metafizik gerçeklik hakkındaki hakikati bilmesini arzulayan –ve Phil’in dikkatlice akıl yürütmesini (<a href="https://incil.info/KM/arama/Yesaya+1:18" rel="noreferrer noopener" target="_blank">Yeşaya 1:18</a>) ve sığ fikirler onu esir almadan önce düşünceleri aktif olarak onları mahkum etmeyi mümkün kılan (<a href="https://incil.info/YC2009/arama/Koloseliler+2:8" rel="noreferrer noopener" target="_blank">Koloseliler 2:8</a>)– En Yüce Varlığın (Hakikatin Tanrısının) suretinde ve benzerliğinde yaratıldıysa, Phil’in metafizik inançlarından şüphe etmek için tek neden, onun olması gerektiği –ve olabileceği– kadar dikkatli olmadığının açık olmasıdır.</p>



<p>Ancak bu da liberteryen düşünme özgürlüğünü gerektirir –ki bu da Phil’in determinizm konusunda yanıldığı anlamına gelir.</p>



<p>Özgür Düşünme Argümanı birçok önemli metafizik gerçekliğe kapı açmaktadır. Bize, eğer bu derin felsefi meseleler hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilecek türden yaratıklarsak, o zaman liberteryen anlamda düşünmekte özgür olmamız ve güvenilmez ön koşullar vasıtasıyla düşünmek üzere belirlenmemiş olmamız gerektiğini gösterir. Bu da yaygın ateist görüş olan güçlü natüralizmin yanlış olduğunu bize göstermekte ve Kutsal Kitap’ta tarif edilen Tanrı’ya –tüm insanların nihai gerçeklik hakkındaki hakikati bilmesini isteyen (<a href="https://incil.info/YC2009/arama/1.+Timoteos+2:4" rel="noreferrer noopener" target="_blank">1. Timoteos 2:4</a>) gerçeğin Tanrısı’na (<a href="https://incil.info/YC2009/arama/Yuhanna+14:6" rel="noreferrer noopener" target="_blank">Yuhanna 14:6</a>) işaret etmektedir.</p>



<p>Bunun üzerinde biraz düşünün. Mantıklı olma gücüne sahip olmanız, Tanrı’nın varlığının bir delilidir. Bunu göz önünde bulundurarak…</p>



<p>Akla uygun yaşayın (<a href="https://incil.info/KM/arama/Yesaya+1:18" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Yeşaya 1:18</a>)<strong>*</strong></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Dipnotlar:</h2>



<ul>
<li><a href="https://medium.com/@joshuaozcelik/yeni-ba%C5%9Flayanlar-i%C3%A7in-%C3%B6zg%C3%BCr-d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnme-arg%C3%BCman%C4%B1-tim-stratton-ca38cc5457b3#_ftnref1">[1]</a> Lewis, Miracles, s.15. Lewis quoted from J.B.S. Haldane, Possible Worlds (1927, reprint, New Brunswick, N.J.: Transaction Publishers, 2001).</li>



<li><a href="https://freethinkingministries.com/the-free-thinking-argument-for-beginners/#_ftnref1" rel="noreferrer noopener" target="_blank">[2]</a> Victor Reppert, <em>C.S. Lewis’s Dangerous Idea</em>, s. 55</li>



<li><a href="https://freethinkingministries.com/the-free-thinking-argument-for-beginners/#_ftnref1" rel="noreferrer noopener" target="_blank">[3]</a> Charles Darwin, <em>The Life and Letters of Charles Darwin: Including an Autobiographical Chapter</em>, ed. Francis Darwin (Cambridge: Cambridge University Press, 2009), s. 316.</li>



<li><a href="https://freethinkingministries.com/the-free-thinking-argument-for-beginners/#_ftnref1" rel="noreferrer noopener" target="_blank">[4]</a> Örn. Descartes’in Kötü Cin’i. (çev. notu)</li>
</ul>



<p>(<strong>*</strong>) Referans verilen tüm ayetler Kitab-ı Mukaddes’in çağdaş çevirisinde alınmıştır. Yeşaya 1:18 ayetinde ise Türkçe çevirilerde okura yansımayan husus ise, burada kullanılan İbranice ifadenin muhakeme etmeye (İngilizce <em>reason together</em>) atıfta bulunmasıdır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Dr. Tim Stratton </strong>– “<a href="https://freethinkingministries.com/the-free-thinking-argument-for-beginners/" target="_blank" rel="noopener" title="">The Free-Thinking Argument for Beginners</a>“, (Erişim Tarihi: 02.01.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> İbrahim Yeşua Özçelik</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yeni-baslayanlar-icin-ozgur-dusunme-argumani-tim-stratton/">Yeni Başlayanlar için Özgür Düşünme Argümanı – Tim Stratton</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Büyü Nedir? – Michael Huemer</title>
<link>https://trafikdernegi.com/buyu-nedir-michael-huemer</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/buyu-nedir-michael-huemer</guid>
<description><![CDATA[ İşte size eğlenceli bir soru. Eminim siz de benim gibi “büyü” olarak adlandırılan olguyu barındıran hatırı sayılır miktarda film ve kitapla karşılaşmışsınızdır. Örneğin Gandalf ve Harry Potter gibi büyücüler çeşitli büyüler yaparak ilginç etkiler yaratırlar. Ben ise uzunca bir süredir bu büyü denen şeyin ne anlama geldiğini merak etmişimdir. Bu kavramı anladığımızı sanıyoruz ancak büyünün ne olduğunu açıklamaya kalktığımızda tanımının o kadar da net olmadığını fark ediyoruz. Büyünün tipik bir örneği olarak birkaç sözcük söyleyip bir elmalı turtayı yoktan var etmek verilebilir. Peki bu durumda İncil’de iddia edildiğine göre Tanrı “burası çok karanlık, ışık olsun” diyerek ışığı yarattığında büyü mü
The post Büyü Nedir? – Michael Huemer first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/swan-4170400_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:14:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Büyü, Nedir, –, Michael, Huemer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İşte size eğlenceli bir soru. Eminim siz de benim gibi “büyü” olarak adlandırılan olguyu barındıran hatırı sayılır miktarda film ve kitapla karşılaşmışsınızdır. Örneğin Gandalf ve Harry Potter gibi büyücüler çeşitli büyüler yaparak ilginç etkiler yaratırlar.</p>



<p>Ben ise uzunca bir süredir bu büyü denen şeyin ne anlama geldiğini merak etmişimdir. Bu kavramı <em>anladığımızı</em> sanıyoruz ancak büyünün ne olduğunu açıklamaya kalktığımızda tanımının o kadar da net olmadığını fark ediyoruz.</p>



<p>Büyünün tipik bir örneği olarak birkaç sözcük söyleyip bir elmalı turtayı yoktan var etmek verilebilir. Peki bu durumda İncil’de iddia edildiğine göre Tanrı “burası çok karanlık, ışık olsun” diyerek ışığı yarattığında büyü mü yapıyordu? Ben daha önce böyle bir şeyin söylendiğini duymadım veya Tanrı’nın bir büyücü olarak tanımlandığını görmedim. Ancak belki Tanrı bir büyücüdür, kim bilir?</p>



<p>Bunları bir kenara bırakırsak, elmalı turtanın oluşumunu “büyülü” yapan nedir? İşte bazı fikirler…</p>



<h2 class="wp-block-heading">Büyüye Dair Bazı Açıklamalar</h2>



<h3 class="wp-block-heading">1. “Büyü, anlaşılabilir bir mekanizması olmayan bir etki yaratır.”</h3>



<p>Hayır, bu doğru olamaz çünkü bu durum doğruysa herhangi bir temel nedensel ilişki de büyülü olur (tanım gereği, <em>temel</em> nedensel ilişkilerde altta yatan daha derin bir nedensel ilişki yoktur). Örneğin, hareketli bir elektrik yükünün bir manyetik alan üretmesinin temel bir yasa olduğunu varsayalım. Bu durumda bu örnek de “büyülüdür”. Hatta bana göre bu durumda evrendeki tüm etkilerin büyüyle temellendiği önermesi analitik olarak doğru olurdu.</p>



<h3 class="wp-block-heading">2. “Büyü, bilimsel bir açıklaması olmayan veya doğa yasalarına uymayan bir güçtür.”</h3>



<p>Bu da pek doğru görünmüyor. İçinde büyü barındıran hikayelerde büyüler tanımlanabilir düzenlilikler gösterir. Yetenekli bir büyücü büyü yaptığında bunun öngörülebilir sonuçları olur. Eğer büyü ters giderse bunun bir sebebi vardır, örneğin büyü yapılırken bir hata yapılmıştır. Eğer büyü gerçek olsaydı birileri bu düzenliliklerin açıklamalarını yazıya dökebilir ve böylece bu düzenlilikler deneysel açıdan test edilebilirlerdi. Bu neden bilimsel bir açıklama olarak nitelendirilmesin? Neden keşfedilen düzenlilikler doğa yasası sayılmasın?</p>



<h3 class="wp-block-heading">3. “Büyü, doğa yasalarını ihlal edecek etkiler yaratır.”</h3>



<p>Bu görüşe göre, büyülere büyü denmesinin sebebi, her ne kadar içinde gerçekleştikleri kurgusal evrenin yasalarına uygun olsalar da bizim evrenimizdeki mevcut doğa yasalarını ihlal etmeleridir.</p>



<p>Problem şurada ortaya çıkar: Bu görüş, Star Trek’in (Uzay Yolcusu) ve diğer birçok bilim kurgu hikayesinin büyü hakkında olduğunu ima eder. Doğru anlayabildiysem Star Trek hikayesinde ışık hızını aşabilen Enterprise (Atılgan) isimli yıldız gemisi mevcut doğa yasalarımızı ihlal ediyor olmalı<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/buyu-nedir-michael-huemer/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=buyu-nedir-michael-huemer#_ftn1">[1]</a>. Ancak bu durum genellikle büyü olarak değerlendirilmez. Bunun sebebinin Star Trek hikayesinde ışık hızını aşmanın mümkün olduğu farklı doğa yasalarının varsayılması olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat burada 2 numaralı açıklamaya dönmüş oluruz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">4. “Büyü, zihin durumlarının fiziksel dünyayı dolaysız olarak etkilediği bir olgudur.”</h3>



<p>Bu görüş de doğru değildir çünkü bedenlerimizi her hareket ettirdiğimizde yaptığımız şeyin büyü olduğunu ima eder. (Bedenimizde bir yerlerde zihin durumumuzdan kaynaklanan ilk fiziksel etki vardır. Bu etki “sihirli” bir şekilde ortaya çıkmış sayılır.)</p>



<p>Ancak bu görüşü tamamen bir kenara itemeyiz. Büyü sürecinde zihinsel nedenselliğin ilginç bir yönü vardır. Hatırlayabildiğim kadarıyla bilinçsiz varlıklar büyü yapamazlar. (Bazı cansız nesneler büyülü olabilir ancak doğru hatırlıyorsam güçlerini her zaman bilinçli bir varlıktan alırlar.) Bir kişi büyü yaparken genellikle belli başlı sözcükleri telaffuz eder. Ancak bir ses birimini <em>sözcük</em> yapan şey zihnimizdeki bazı uzlaşmalar ve amaçlar dizisidir.</p>



<p>Ursula K. Le Guin’in “A Wizard of Earthsea” (Yerdeniz Büyücüsü) romanında büyü, Tanrı’nın dünyayı yaratırken konuştuğu dil olan “Gerçek Dil” konuşularak yapılır. Kişiler, varlıklara gerçek adları ile seslenince o varlıklar üstünde kontrol sahibi olur. Eğer bu gerçek bir olgu olsaydı nedensellik açısından fazlasıyla garip olurdu. Bu durumda dünyanın kendisi, tıpkı insanlar gibi söylenenleri anlayıp onlara cevap veren bilinçli bir varlık olurdu.</p>



<p>Fakat yine de bu örneğin neden büyü olarak kabul edileceğini anlamıyorum zira bizim gibi gerçekten bilinç sahibi olan varlıkların davranışları büyü olarak kabul edilmiyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Bunlar şu an aklımdan sayabildiğim açıklamalar. Konuyu biraz düşününce aslında “büyü” denilen şeyin ne olduğunu gerçekten bilmediğimi fark ediyorum. Bu durum, kavramların çoğunda yaşamadığım bir zorluk. Herkesin bildiği üzere, neredeyse her kavram tanımlanamazdır ancak çoğu zaman, alternatif cevaplar “tuhaf” kaçtıkları için bu kavramın ne olduğunu anlatmak konusunda başarılı olmaya <em>yaklaşan</em> bir analiz yapılabilir. “Büyü” konusunda ise ilk bakışta büyünün en meşhur örneklerini bile açıklayabilen makul bir analiz yapamıyorum.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Büyünün Sınırlarında Gezen Örnekler</h2>



<p>Her neyse, büyüymüş gibi görünen ancak alışılagelmiş anlamıyla tam olarak büyü sayılmayan bazı örnekleri aşağıda bulabilirsiniz:</p>



<ul>
<li>Tanrı’nın evreni yaratması (ve O’nun yaptığı diğer her şey).</li>



<li>Süper kahramanların güçleri (Bu güçler genellikle bir büyücünün güçlerine benzerler ancak bunlara “büyü” denmez).</li>



<li>Star Wars (Yıldız Savaşları) evrenindeki Force (Güç) kullanımı.</li>



<li>Telepati, önsezi veya benzeri psişik güçlerin kullanımı. Bu güçlere genellikle büyü denmez ancak bunun nedenini bilmiyorum.</li>
</ul>



<h3 class="wp-block-heading">Büyüye Dair Açıklamaların Devamı</h3>



<p>Tüm bu durum beni büyünün doğası hakkında başka bir teori geliştirmeye itiyor:</p>



<h3 class="wp-block-heading">5. “Bir güç, yalnızca ‘büyü’ olarak adlandırıldığı takdirde büyüdür.”</h3>



<p>Harry Potter hikayesinin büyü ile ilgili olmasının (kısmi) sebebi bu evrendeki büyücülerin, kullandıkları güçleri “büyü” olarak <em>adlandırmalarıdır</em>. Tanrı’nın dünyayı yaratması büyü sayılmaz çünkü ne Kutsal Kitap ne de Tanrı’ya inanan insanlar tarafından bu olay büyü olarak adlandırılmaz.</p>



<p>Bu açıklamanın, “yalnızca” koşulunu belirttiğinin altını çizmek isterim. Bir olguya “büyü” adını vermek o olgunun büyü olması için yeterli değildir. Örneğin, size bir hikâye anlattığımı farz edelim. Bu hikayedeki dünyanın bizim dünyamız ile tıpatıp aynı olduğunu düşünelim ancak tek fark, benim hayali dünyamdaki kütleçekim kuvvetinin <em>büyülü</em> olması olsun. Bu hayali dünyada kütleçekim kuvveti gezegenlerin güneşin etrafında dönmesini, ağır nesnelerin havadan bırakıldığında yere düşmesini vb. sağlar ve tüm bunlar tıpkı bizim dünyamızda olduğu gibi Einstein’ın alan denklemlerini karşılar. Tek fark, bu hayali dünyada kütleçekim olgusunun <em>büyülü</em> olmasıdır. Bu dünyada Einstein’ın alan denklemleri bizim dünyamızda oldukları gibi yavan ve bilimsel gerçekler değil, <em>büyülü</em> gerçeklerdir.</p>



<p>Ben şimdi mümkün bir büyülü dünya tanımlamayı başardım mı? (Eğer cevap evet ise <em>bizim</em> dünyamızın büyülü olmadığını nasıl biliyoruz?)</p>



<p>Sanmıyorum. Genel olarak, bazı doğal olguların gerçek dünyadakiler ile birebir aynı olduğu ve bu olguları gerçek dünyadakilerden <em>farklı</em> kılan tek şeyin büyü olduğu alternatif bir dünya tanımlayamayacağımı sanıyorum. Eğer öyle olsaydı “büyü” fazlasıyla boş bir kavram gibi görünürdü.</p>



<p>Bu durumda bir olgunun “büyü” olarak adlandırılması, o olgunun büyü olması için yeterli bir koşul değil, yalnızca gerekli bir koşul olur. Yine de bu durum, iki mümkün olgunun her açıdan birebir aynı olduğu ancak birinin “büyü” sayılıp diğerinin sayılmadığı ilginç örnek çiftlerine yol açabilir. Örneğin bir dizi hikâye hayal edelim. Bu hikâyeler, Star Wars hikâyeleri ile birebir aynı olsun ancak aralarındaki tek fark bizim hayali hikâyelerimizde “Güç” olgusunun ismi “Büyü” olsun. Gücün karanlık tarafı, “Büyünün karanlık tarafı” olarak adlandırılsın. Her ne kadar bu iki hikâye esasen aynı olsa da (5) numaralı açıklamaya göre orijinal Star Wars hikayesi büyü içeren mümkün bir dünya betimlemezken diğer hikâye betimler. Bu durum tuhaf görünüyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading">6. “Büyü, kurgusal bir doğal türdür.”</h3>



<p>Bu bir tanım değil ancak yine de işin aslını açıklayabilir. Büyü içeren bir hikâye anlattığınızda belli başlı etkilere sebep olan spesifik bir olgu varmış ve (genel olarak hikâyelerde asla detaylandırılmamasına rağmen) bu olgunun altında yatan bir öz varmış gibi davranırsınız. Eğer bu hikâye gerçek olsaydı büyünün bir tanımı da olurdu çünkü onun altında yatan bu özü keşfedebilirdik. Ancak böyle bir tanım yoktur çünkü özün ne olduğunu belirlemek konusunda yazarın niyeti yeterli değildir.</p>



<p>Söz gelimi, Thanos’un evrenin yarısını öldürebilme yeteneğinin büyü <em>olmadığı</em> fakat Doktor Strange’in güçlerinin koşullu olarak büyü <em>olduğu</em> bir hikâye anlatabilirsiniz – Doktor Strange’in güçlerini açıklayan bir öz vardır ve bu öz her ne ise, Thanos’un yeteneğini açıklamaz.</p>



<p>Bu durumda büyü içeren hikayeler, kendi içinde tutarlı ancak metafiziksel olarak imkânsız hikayeler olabilirler (tıpkı Kripke’nin tek boynuzlu atların var olmasının imkânsız olduğunu iddia etmesi gibi). Kabaca söylemek gerekirse, herhangi bir mümkün dünyadaki herhangi bir olgu <em>büyü</em> değildir çünkü bir olgunun büyü olabilmesi için, “büyü” sözcüğüne karşılık gelen o temel özelliğe sahip olması gerekir ancak kurgusal eserlerimiz bu özelliğin ne olduğunu detaylandırmadıkları için böyle bir özellik yoktur.</p>



<p>Bir analoji ile örneklendirmek gerekirse: Kurgusal bir element bulunduran bir hikâye düşünün ve bu elementin ismi Unobtainium<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/buyu-nedir-michael-huemer/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=buyu-nedir-michael-huemer#_ftn2">[2]</a> olsun. Bu elementin atom numarası nedir? Hikâyede belirtilmediği için bu elementin bir atom numarası yoktur. Örneğin 120 numaralı elementin kararlı olduğu bir mümkün dünya hayal edersek, bu dünya 120 numaralı elementin Unobtainium olduğu bir dünya değildir. (Eğer hikâyede “120 numaralı element Unobtainium’dur” denilseydi o zaman durum farklı olurdu. Ancak bunun denmediğini farz edelim. Tabii ki, başka biri çıkıp bu durumun belirtildiği <em>yeni</em> bir hikâye anlatabilir ancak biz orijinal hikayedeki Unobtainium’un ne olduğu sorusunu soruyoruz, söz gelimi <em>Avatar</em> filmindeki Unobtainium gibi.)</p>



<p>Unobtainium’un 26 numaralı element olduğu bir hikâye de hayal edemezsiniz çünkü 26 numaralı element halihazırda zorunlu olarak demirdir. Genel olarak, bir elementin Unobtainium sayılacak şekilde tanımlanmasının bir yolu yoktur. Bu da Unobtainium’un metafiziksel açıdan imkânsız bir element olduğu anlamına gelir.</p>



<p>Bu, büyünün metafiziksel olarak imkansız bir olgu olması gibi bir şeydir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<ul>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/buyu-nedir-michael-huemer/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=buyu-nedir-michael-huemer#_ftnref1">[1]</a> Karşı argüman için bkz. Alcubierre Büküm Sürüşü: https://en.wikipedia.org/wiki/Alcubierre_drive</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/buyu-nedir-michael-huemer/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=buyu-nedir-michael-huemer#_ftnref2">[2]</a> Unobtainium, belirli bir amaç için ideal olan ancak elde edilmesi pratikte zor veya imkânsız bir malzeme için kullanılan bir terimdir. (ç.n.)</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Michael Huemer</strong> – “<a href="https://fakenous.substack.com/p/what-is-magic" target="_blank" rel="noopener" title="">What Is Magic?</a>“, (Erişim Tarihi: 06.01.2025) </p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Dervişan Mehmet Savaş</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Alparslan Bayrak</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/buyu-nedir-michael-huemer/">Büyü Nedir? – Michael Huemer</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yoktan Yaratma Ve Büyük Patlama Teorisi – Wesley Morriston</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yoktan-yaratma-ve-buyuk-patlama-teorisi-wesley-morriston</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yoktan-yaratma-ve-buyuk-patlama-teorisi-wesley-morriston</guid>
<description><![CDATA[ Özet: William Lane Craig, yoktan yaratılış (ex nihilo) doktrininin evrenin kökenine ilişkin Big Bang teorisi tarafından güçlü bir şekilde desteklendiğini iddia etmektedir. Bu makalede, Craig’in bu iddiasına yönelik argümanlarını eleştirel bir şekilde inceliyorum. Bu argümanların başarısız olduğu ve Big Bang teorisinin yoktan yaratılış doktrinine hiçbir destek sağlamadığı sonucuna varıyorum. Evrenin bir “ilk nedeni” olduğu kabul edilse bile bu nedenin evreni yoktan yarattığını düşünmek için hiçbir sebep yoktur. Big Bang teorisi söz konusu olduğunda, evrenin nedeni Adolf Grunbaum’un “halihazırda orada” olan şeyi şekillendiren bir neden olarak “dönüştürücü neden” dediği şey olabilir. Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı. Yeryüzü şekilsiz ve boştu,
The post Yoktan Yaratma Ve Büyük Patlama Teorisi – Wesley Morriston first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/060915_CMB_Timeline150nt-592b9bb73df78cbe7ea6f3fd.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:14:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yoktan, Yaratma, Büyük, Patlama, Teorisi, –, Wesley, Morriston</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Özet: William Lane Craig, yoktan yaratılış (ex nihilo) doktrininin evrenin kökenine ilişkin Big Bang teorisi tarafından güçlü bir şekilde desteklendiğini iddia etmektedir. Bu makalede, Craig’in bu iddiasına yönelik argümanlarını eleştirel bir şekilde inceliyorum. Bu argümanların başarısız olduğu ve Big Bang teorisinin yoktan yaratılış doktrinine hiçbir destek sağlamadığı sonucuna varıyorum. Evrenin bir “ilk nedeni” olduğu kabul edilse bile bu nedenin evreni yoktan yarattığını düşünmek için hiçbir sebep yoktur. Big Bang teorisi söz konusu olduğunda, evrenin nedeni Adolf Grunbaum’un “halihazırda orada” olan şeyi şekillendiren bir neden olarak “dönüştürücü neden” dediği şey olabilir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<blockquote class="wp-block-quote has-text-align-right">
<p><em>Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı. Yeryüzü şekilsiz ve boştu, karanlık derin suları kaplamıştı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde hareket ediyordu.</em></p>
<cite><strong>Yaratılış 1:1-2</strong></cite></blockquote>



<blockquote class="wp-block-quote has-text-align-right">
<p><em>Teorimizin son adımlarına ulaşmadan çok önce peri diyarına girmiş oluruz; ve orada genel argüman yöntemlerimize güvenmek ya da olağan analojilerimizin ve olasılıklarımızın herhangi bir yetkiye sahip olduğunu düşünmek için hiçbir nedenimiz kalmaz. İpimiz, böylesine derin uçurumları kavrayamayacak kadar kısadır.</em></p>
<cite><strong>David Hume</strong></cite></blockquote>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Adolf Grünbaum’un da belirttiği gibi bilinen pek çok neden “dönüştürücü” niteliktedir. Bir kişi bir şey yarattığında onu başka bir şeyden yaratır.<sup>1</sup> Önceden var olan bir malzemeyi başka bir şeye (etkiye) dönüştürür. Marangoz ahşabı keser ve ev yapmak için bir araya getirir, çömlekçi çömlek yapmak için kilini şekillendirir ve pişirir, vb.</p>



<p>Yaratılış 1, Tanrı’nın “şekilsiz boşluk” ile bu tür bir şey yaptığını – gökyüzü, yeryüzü ve denize yol açan adım adım gelişen bir süreçte onu şekillendirdiğini söylüyor olarak okunabilir. Ancak geleneksel Hristiyan yorumuna göre hikâyenin tamamı bu değildir. Eğer Tanrı’nın evreni yarattığı bir İlk Şey (belki de “şekilsiz bir boşluk”) varsa o zaman onu da yaratmış olmalıdır. Ve bu İlk Şey olduğu için onu başka herhangi bir şeyden yapmamıştır. Onu yoktan yaratmıştır.</p>



<p>Geleneksel Hristiyan yaratılış doktrini genellikle Aristotelesçi terimlerle ifade edilmiştir: Tanrı evrenin <em>fâil</em> nedenidir. Hiç şüphe yok ki Tanrı yaratırken aklında belirli bir şey vardı (<em>formel</em> neden) ve hiç şüphe yok ki yaratma nedenleri vardı (<em>ereksel</em> neden). Ancak Tanrı’nın ilk yaratma eyleminde kullandığı bir “şey”, <em>maddi</em> bir neden yoktu.</p>



<p>Ancak yoktan yaratma ile ne kastedildiğini açıklamak için Aristoteles’in Dört Nedeni’ne ihtiyacımız yoktur. Şu anki amaçlar doğrultusunda şu tanımı benimseyeceğim:</p>



<ul>
<li>x, ancak ve ancak i) y, x’in var olmasına neden oluyorsa ve ii) y, başka bir maddi şeyi dönüştürerek x’in var olmasına neden olmuyorsa y tarafından yoktan yaratılmıştır.<sup>2</sup></li>
</ul>



<p>Kolaylık ve üslup farklılığı açısından, “dönüştürücü neden” tarafından değiştirilen temel maddi şeye atıfta bulunmak için Aristotelesçi “maddi neden” ifadesini kullanmaya devam edeceğim.</p>



<p>Şimdi, tartışma için evrenin çok güçlü bir kişi tarafından var edildiğini varsayalım. Bu kişi neden “dönüştürücü bir neden” değildir? Neden ortada maddi bir neden olduğunu varsaymıyoruz? Hristiyanlar neden Tanrı’nın evreni yoktan yaratmış olması gerektiğinde ısrar etmektedir?</p>



<p>Bu geleneksel doktrin için kutsal metinlerde çok az destek bulunmasına rağmen<sup>3</sup> bariz teolojik sebepler vardır. Felsefi düşünen Hristiyanlar uzun zamandır Tanrı’nın sadece var olan en büyük varlık değil aynı zamanda düşünülebilecek en büyük varlık olduğunu kabul etmişlerdir. Önceden var olan maddi bir şeyi şekillendirmeden yaratamayan bir Tanrı bu maddenin doğası tarafından sınırlandırılmış olurdu ve sadece malzeme stokunun izin verdiği kadarını yaratabilirdi. Böyle bir Tanrı Düşünülebilecek En Büyük Varlık olmayacaktır zira gücü bu şekilde sınırlanmamış bir Tanrı’yı tutarlı bir şekilde tasavvur etmek mümkündür.</p>



<p>Bununla beraber, son yıllarda bazı Hristiyan filozoflar bilimsel ve felsefi değerlendirmelerin evrenin herhangi bir şeyden meydana gelmediğini gösterdiğini öne sürmüşlerdir. Özellikle William Lane Craig yoktan yaratılışın evrenin kökenine ilişkin Big Bang teorisi tarafından güçlü bir şekilde desteklendiğini savunmuştur. Craig bu sonuç için en az iki farklı argüman sunmaktadır. Bunlardan ilki başlangıçtaki tekilliğin varsayılan “sonsuz yoğunluğuna”, ikincisi ise başlangıçtaki tekillikten önce <em>zamanın</em> olmadığı iddiasına dayanmaktadır.</p>



<p>Grünbaum ise evrenin bir nedeni olduğu iddiasının hiçbir makul yorumundan yoktan yaratılışın çıkmayacağını güçlü bir şekilde savunmuştur. Günlük deneyimde ve bilimsel açıklamalarda kabul edilen türden nedenler ya bilinçli bir failliği içermez ya da içeriyorsa da önceden var olan bazı materyallerin dönüşümünü içerir. Her iki durumda da klasik teizmin öngördüğü türden bir nedene sahip olmayız. Dolayısıyla, her şeyin (evrenin başlangıcı da dahil olmak üzere) bir nedeni olduğu önermesi kabul edilse bile buradan evrenin yoktan yaratıldığı sonucu çıkmaz.<sup>4</sup></p>



<p>Bu makalede, Craig’in “Big Bang” argümanlarının hiçbirinin Grünbaum’un iddiasını çürütmede ya da Big Bang teorisi ile yoktan yaratılış arasında bir bağlantı kurmada başarılı olmadığını göstereceğim. Evrenin çok güçlü bir kişi tarafından yaratıldığı kabul edilse bile Big Bang teorisi bu kişinin evreni yoktan var ettiği iddiasına hiçbir destek sağlamamaktadır. Big Bang teorisine göre evrenin yaratılışı başka bir şeyin dönüştürülmesinden ibaret olabilir. Ve Tanrı Büyük Patlama’nın nedeni olsa bile, ilk yaratıcı eylemi kendisinin yaratmadığı bir şeyin şekillendirilmesinden ibaret olabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Birinci Argüman</h2>



<p>Craig, “<em>Yoktan Yaratmaya Yönelik Felsefi ve Bilimsel İşaretler</em>” başlıklı makalesinde Big Bang teorisinin yoktan yaratmayı gerektirdiğini savunmaktadır. Craig’e göre evrenin genişlemesi hakkında bilinenlerin “şaşırtıcı sonucu” şudur: “Geçmişte bir noktada, bilinen tüm evren tek bir noktaya büzülmüştür. . “<sup>5</sup>. Zamanda geriye gittikçe “evrenin ‘hiçliğe kadar küçüldüğü’ bir noktaya” ulaşırız. Craig’in ısrarla vurguladığı üzere bu da evrenin yoktan yaratıldığını göstermektedir.</p>



<p>“Sonsuz yoğunluk” hâlinin “hiçlik” ile eş anlamlı olduğu düşünüldüğünde, evrenin başlangıcına işaret eden bu olay daha da şaşırtıcı hâle gelmektedir. Sonsuz yoğunluğa sahip hiçbir nesne olamaz, çünkü herhangi bir boyuta sahip olsaydı, sonsuz yoğun olmazdı… Dolayısıyla, Big Bang modelinin gerektirdiği şey, evrenin bir başlangıcı olduğu ve yoktan yaratıldığıdır.<sup>6</sup></p>



<p>Argüman ana hatlarıyla şu şekilde özetlenebilir:</p>



<ol type="1" start="1">
<li>Big Bang teorisine göre, evren “sonsuz yoğunluktaki bir noktadan büyük bir patlamayla başlamıştır.”<sup>7</sup></li>



<li>“Sonsuz yoğunluğa” sahip “hiçbir nesne olamaz. “</li>



<li> Dolayısıyla, “sonsuz yoğunluk” “hiçbir şey” ile eş anlamlıdır.</li>



<li> Dolayısıyla, Big Bang teorisi<sup>8</sup> “evrenin bir başlangıcı olmasını ve yoktan var edilmesini gerektirir.“</li>
</ol>



<p>Craig’in bu argümanının bizi uzun süre oyalamasına gerek yok. En azından üç tane oldukça açık ve belirleyici itirazımız vardır.</p>



<p>(i) İlk olarak, “sonsuz yoğunluk” ile “hiçbir şey” eş anlamlı değildir ve Craig’in Büyük Patlama teorisi ifadesinde yer alan “başlangıç tekilliği” basitçe hiçlik değildir. Salt bir hiçlik, sonsuz yoğunluktaki “noktasal evren“in<sup>9</sup> varsayıldığı gibi genişlemeye başlayamazdı. Uzamsal ve zamansal yayılımdan yoksun olsa dahi başlangıçtaki tekillik başka özelliklere, örneğin “nokta olma” özelliğine sahip olacaktır. Bu nedenle yalnızca bir hiçlik değil, aksine oldukça dikkate değer bir şey olacaktır. Dolayısıyla, 3. Öncül açıkça yanlıştır.</p>



<p>İkinci olarak, (3), (2)’den çıkarılamaz. Hiç kimse yuvarlak karelerin var olamayacağı gerçeğinden, “yuvarlak kare”nin “hiçlik” anlamına geldiğini düşünmez. Aynı şekilde, sonsuz yoğunluğa sahip nesnelerin var olamayacağı gerçeğinden(bu bir gerçekse), “sonsuz yoğunluk” ifadesinin “hiçlik” ile eş anlamlı olduğu sonucuna varılmamalıdır.</p>



<p>(iii) Ancak (2)’den ilginç bir sonuç çıkmaktadır. Eğer hiçbir nesne sonsuz yoğunluğa sahip olamıyorsa o zaman evren hiçbir zaman sonsuz yoğunluk durumunda olmamıştır ve argümanın 1. öncülünde yer alan Büyük Patlama yorumu yanlıştır. O halde Craig’in ya Big Bang teorisinin söylediklerini bu şekilde tarif etmekten vazgeçmesi ya da sonsuz yoğunluğa karşı katı tutumunu gevşetmesi gerekmektedir. Her iki durumda da yoktan yaratılış için bu argüman sağlam değildir.</p>



<p>Günümüzde çok az Büyük Patlama teorisyeni bir “nokta evren” ya da “sonsuz yoğunluk hâli” olduğunu söylemektedir.<sup>10</sup> Standart Büyük Patlama modeline göre, sürmekte olan genişlemenin “geometrisinin” geçmişini zamanda geriye doğru izlediğimizde evrenin çapının sürekli olarak azaldığı ve giderek sıfır sınırına yaklaştığı doğrudur. Ancak sıfır çapa sahip olmak, bir zamanlar gerçekten var olan herhangi bir şeyin durumundan ziyade ideal bir sınır olarak düşünülmelidir.</p>



<p>Bununla beraber, bu sınıra yaklaşırken evrenin davranışı hakkında güvenilir çıkarımlar yapmamızı sağlayan bir teorimiz yoktur. Genel göreliliğin 10<sup>-45</sup> saniyeden (“Planck zamanı” olarak adlandırılır) önce geçersiz kaldığı ve kuantum etkilerinin bu noktanın ötesinde önemli hale geldiği iyi bilinmektedir. İhtiyaç duyulan şey bir şekilde “hem genel görelilik hem de kuantum teorisinin ilkelerini bir araya getiren” bir teoridir.<sup>11</sup> Böyle bir teori ortaya çıkana kadar evrenin tarihindeki en erken aşamaya ilişkin tüm iddialar tamamen spekülasyon kategorisinde kalacaktır.<sup>12</sup></p>



<h2 class="wp-block-heading">İkinci Argüman</h2>



<p>Craig, “<em>Kökenler Hakkındaki Nihai Soru: Tanrı ve Evrenin Başlangıcı</em>” başlıklı makalesinde yoktan yaratılış ile Big Bang teorisi arasındaki ilişkiyi oldukça farklı bir şekilde açıklamaktadır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Standart Big Bang modeli… geçmişte ebedi olmayan ancak sonlu bir zaman önce var olmaya başlayan bir evreni tanımlamaktadır. Dahası -ki bunun altını çizmek gerekir- ortaya koyduğu köken mutlak bir yokluktur. Çünkü yalnızca tüm madde ve enerji değil, uzay ve zamanın kendisi de ilk kozmik tekillikte ortaya çıkmıştır…. Böyle bir modelde, evrenin kökeni ilk tekillikte <em>Daha önce bir uzay-zaman noktası olmadığının </em>doğru olması ya da <em>Tekillikten önce bir şeyin var olduğunun</em> yanlış olması anlamında yokluktan gelmektedir. <sup>14</sup></p>
</blockquote>



<p>Bu pasajda, Craig “başlangıçtaki kozmik tekilliği” “hiçbir şey” ile bir tutmamaktadır. Bunun yerine, söylediği şey zaman içinde hiçbir şeyin ilk tekillikten önce gelmediğidir ve bu da onun yoktan var olduğunu göstermelidir. Eğer yaratılmışsa – ki Craig elbette zamansız bir kişi tarafından yaratıldığını gösterebileceğine inanmaktadır – o zaman yoktan var edilmiş olmalıdır. Bu durumda, yaratımın maddi olmayan ancak <em>fâil</em> bir nedeni vardır. Yaratıcı, önceden var olan maddi bir şeyi dönüştürerek ilk tekilliği yaratmamıştır. Bunu yapamazdı çünkü yaratılıştan önce zaten zaman yoktu.</p>



<p>Bu argüman rahatlıkla şu şekilde özetlenebilir:</p>



<ol type="1" start="5">
<li> Başlangıç tekilliği uzay-zamanın en erken noktasında mevcuttur.</li>



<li> Uzay-zamanın en erken noktasından önce zaman yoktur.</li>



<li> Bu nedenle başlangıç tekilliğinden önce zamansal olarak hiçbir şey yoktur.</li>



<li> Dolayısıyla başlangıç tekilliği yoktan var olmuş olmalıdır.</li>



<li> Sonuç olarak, eğer başlangıç tekilliği yaratılmış ise o zaman yoktan yaratılmış olmalıdır.</li>
</ol>



<p>Bu argümanla ilgili en az iki sorun vardır. Birincisi, Büyük Patlama teorisinin 6. önermenin doğruluğunu gerektirmemesidir. Evrenimizin uzay-zamanının ilk tekillikte (ya da kısa bir süre “sonra”) başladığı kabul edilse bile, zamanın o zaman başladığı sonucu çıkmaz.</p>



<p>Bunu görmek için Tanrı’nın ilk tekilliği yarattığını ancak önce başka pek çok şey yaptığını varsayalım. Belki de (kendi “uzay-zamanları” olan) başka evrenler yaratmıştır – ya da belki de evreni yaratmadan önce bir süre düşünmüştür. Craig’in Grünbaum’a verdiği yanıtlardan birinde öne sürdüğü gibi Tanrı yaratılışa kadar “saymış” olabilir.</p>



<p>… Tanrı’nın yaratılışı “1, 2, 3, . . ., ışık olsun!” diye sayarak başlattığını varsayalım. Bu durumda sadece zihinsel olaylar dizisi, t =0’da fiziksel zamanın başlamasından önce zamansal bir ardışıklık oluşturmak için yeterlidir. Fiziksel zamanın başlangıcından önce Tanrı’nın zihnindeki bilinç içeriklerinin ardışıklığına dayanan bir tür metafiziksel zaman olacaktır. Dolayısıyla, hem Büyük Patlama’nın nedeninden hem de evrenin başlangıcından söz etmek anlamlıdır.<sup>15</sup></p>



<p>Craig’in Büyük Patlama teorisini tanımlama biçimi göz önüne alındığında belki de düşünce deneyindeki “sayım” şu şekilde olmalıdır: “1, 2, 3, …, Sonsuz yoğunlukta bir parçacık olsun!”<sup>15</sup> Uzay-zaman, Tanrı “Sonsuz yoğunlukta bir parçacık olsun!” dediğinde (ya da dedikten kısa bir süre sonra) başlar. Bu hayali senaryoda, uzay-zamanın yaratılışı daha temel bir zaman türü içinde gerçekleşir – evrenimizin varlığından bağımsız olarak mükemmel bir şekilde düşünülebilecek bir zaman türü. Craig buna “metafiziksel zaman” demektedir.</p>



<p>Metafiziksel zamanın doğası nedir? Craig’e göre; geçmiş, gelecek ve şimdi arasında süreğen geçişliliğe sahip, dinamik ve göreceli değildir. Hangi olayların gelecek, hangilerinin şimdiki zaman ve hangilerinin geçmiş olduğu konusunda sürekli değişen bir gerçek vardır. Gelecekteki olaylar şimdiki zamana, şimdiki olaylar geçmişe dönüşür ve geçmişteki olaylar gittikçe daha da geçmişe gömülür.</p>



<p>Evrenin başlangıcından önce metafiziksel zamanda var olan ve yok olan, tamamen zihinsel olaylardan oluşan zamansal bir serinin mümkün olduğunu az önce gördük. Ancak, uzay-zamanımızın başlangıcından önce meydana gelen <em>zihinsel olmayan</em> olayların zamansal bir serisinin imkânı için de herhangi bir apriori engel yok gibi görünmektedir. Eğer bunu yapmak isteseydi, Tanrı bizimkini yaratmadan önce her biri kendi tarihi ve kendi özel yasaları olan bir dizi evren yaratabilirdi.</p>



<p>Craig, elbette, böyle bir zamansal serinin bir başlangıcı olması gerektiğini düşünmektedir. Başlangıcı olmayan bir olaylar dizisinin imkânına karşı bir çift iyi bilinen (ve tartışmalı) a priori argüman sunar ve ayrıca metafizik zamandaki ilk olayın nihai nedeninin zamansız bir kişi olması gerektiğini savunur. Bu argümanların hiçbirini burada tekrarlamayacağım ya da bunlara karşı çıkmayacağım.<sup>16</sup> Tartışmanın devam etmesi için metafiziksel zamanın bir başlangıcı olduğunu varsayacağım. Bu makale bağlamında önemli olan şey böyle bir başlangıcın uzay-zamanın başlangıcı ile çakışmasının gerekmediğidir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/Big-Bang-Diagram-2048x1317.jpg.webp?resize=744%2C478&ssl=1" alt="" class="wp-image-18561" width="744" height="478" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/Big-Bang-Diagram-2048x1317.jpg.webp?resize=1024%2C659&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/Big-Bang-Diagram-2048x1317.jpg.webp?resize=300%2C193&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/Big-Bang-Diagram-2048x1317.jpg.webp?resize=768%2C494&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/Big-Bang-Diagram-2048x1317.jpg.webp?resize=1536%2C988&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/Big-Bang-Diagram-2048x1317.jpg.webp?resize=480%2C309&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/Big-Bang-Diagram-2048x1317.jpg.webp?w=2048&ssl=1 2048w" sizes="(max-width: 744px) 100vw, 744px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Craig’in açıkça kabul ettiği gibi, Tanrı’nın evrenimizin uzay-zamanını yaratmadan çok önce metafizik zamanı <em>yaratmış olma kudreti </em>varsa buradan uzay-zamandaki en erken noktadan (t = 0) zamansal olarak önce bir şey olabileceği sonucu çıkar ve Craig’in yoktan yaratılış argümanının 6. öncülü yanlış olur. Öncül 6 <em>yine de</em> doğru olabilir, metafiziksel zaman ve uzay-zaman birlikte başlamış olabilir. Ancak Big Bang teorisi <em>metafiziksel</em> zaman hakkında hiçbir şey söylemediğinden ötürü Craig bunu göstermek için tutarlı bir şekilde Big Bang teorisine başvuramaz.</p>



<p>Craig’in argümanında yanlış olan tek şey bu olsaydı tartışmalı 6. öncüle dayanmadan aynı sonuç için bir argüman üretmesi yeterince kolay görünebilirdi. Eğer Craig’in savunduğu gibi metafiziksel zamanın bir başlangıcı olması gerekiyorsa o zaman bu başlangıç ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin -ister t=0’dan önce ister t=0’da- ondan önce bir zaman yoktur. Ve her iki durumda da Craig’in bir şeylerin yoktan var olduğunu söyleyeceğine inanıyorum.</p>



<p>Bununla birlikte, <em>Büyük Patlama teorisinin</em> böyle bir argümana hiçbir katkıda bulunmayacağını belirtmek yerinde olacaktır. Daha da önemlisi, belki de gözden geçirilmiş argüman evrenin (ya da herhangi bir parçasının) yoktan yaratıldığını değil, yalnızca bir şeyin ya da başka bir şeyin yaratıldığını ortaya koyacaktır. Craig’in sonsuz bir geçmiş olasılığına karşı apriori argümanları başarılı olsa bile göklerin ve yerin yoktan yaratıldığını göstermesini sağlamayacaktır.</p>



<p>Bu noktayı bir kenara bırakarak, metafiziksel zamanın ilk anının uzay-zamanda t=0 ile çakıştığı varsayılırsa Craig’in argümanının nasıl bir sonuç vereceğini soralım. Bana öyle geliyor ki bu hâlâ bize “yoktan var olma” sonucunu vermiyor. Argümanın 7. adımından çıkan sonuç sadece evrenin t=0’dan daha önceki bir zamanda var olan bir şeyden ortaya çıkmadığıdır, hiçbir şeyden oluşmadığı değil. (7)’den (8)’e geçmek için ek bir önermeye ihtiyacımız var:</p>



<ul>
<li>7 (1/2). Eğer ilk tekillikten önce zamansal olarak hiçbir şey yoksa, o zaman yoktan var olmuş olmalıdır.</li>
</ul>



<p>Ne yazık ki, 7 (1/2)’nin doğruluğu hiç de açık değildir. Craig’in evrenin zamansız ve kişisel bir Tanrı tarafından meydana getirildiği iddiasını kabul etsek bile neden Tanrı’nın zamanın dışında var olan tek varlık olduğunu varsayarak ona katılalım? Neden Tanrı’nın evreni “oluşturduğu” zamansız bir “şey” de olmasın? Eğer Tanrı tekilliği zamansız bir şeyden yaratmış olsaydı, bu durumda zamansal olarak ondan önce hiçbir şey olmasa bile yoktan var olmazdı ve 7(1/2) yanlış olurdu. O halde, evrenin başlangıcından önce zaman olmasa bile evrenin başlangıcının maddi bir nedeni olabilir gibi görünmektedir.</p>



<p>Craig’in bu olasılığı dikkate almamasının nedeninin, evrenin maddi bir nedeni olma olasılığını maddenin/enerjinin yaratılışta belirli bir rol oynama olasılığı ile eşitlemesi olduğuna inanıyorum. Maddenin/enerjinin kendisinin yaratılmış olduğunu varsayarsak yaratılışın nedenleri arasında yer almaları pek mümkün değildir. Ve madde/enerji zamansal süreye sahip olduğundan ötürü buradan evrenin maddi nedeninin (eğer varsa) zamansız olamayacağı sonucu da çıkar.</p>



<p>Craig’in evrenin maddi bir nedeni olma olasılığı hakkında bu şekilde düşündüğü evrenin kökenine ilişkin “vakum dalgalanması” modelleri hakkındaki son tartışmasında görülebilir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Yine de vakum dalgalanma modelleri evrenin maddi bir nedeni olmadığını akla yatkın kıldığı ölçüde…. teizme hizmet etmektedir. Teistin evrendeki madde/enerji toplamının sıfır olduğunu ve dolayısıyla Tanrı’nın evreni yaratırken hiçbir maddi alt katmana ihtiyaç duymadığını söyleyerek yaratılışı yoktan yaratma olarak açıklamaması için hiçbir neden yoktur.<sup>17</sup></p>
</blockquote>



<p>Craig burada madde/enerjinin yaratılış için mümkün olan tek “maddi alt katman” olduğunu varsaymaktadır. Eğer Büyük Patlama’dan önce madde/enerji toplamı sıfır olsaydı (Craig’in yaratılışın vakum dalgalanması modeli<sup>18</sup> tarafından varsayıldığını düşündüğü gibi), Craig bunun evrenin yoktan yaratıldığı iddiasını destekleyeceğini düşünmektedir. Ayrıca, kendisinin de savunduğu gibi, madde/enerji asla “durgun” olmadığından<sup>19</sup> , zamansız bir maddi neden olamayacağı sonucu da çıkmaktadır.</p>



<p>Ama neden Tanrı’nın evreni yaratmış olabileceği tek olası “maddenin” madde/enerji olduğunu varsayalım? Bu rolü oynayabilecek herhangi bir zamansız “madde” ile tanışmadığımız doğrudur. Ancak zamansız kişilerle de karşılaşmıyoruz ve Craig’in bu fikirle bir sorunu yok. Aslında, tüm zamansal düzenin başlangıcı için fâil bir nedene duyulan ihtiyacın onu böyle bir varsayıma zorladığını düşünmektedir. Öyleyse neden Tanrı’nın üzerinde çalışabileceği zamansız bir maddi “şey” de olmasın?</p>



<p>Craig, <em>hiçbir şeyin bir neden olmadan var olmaya başlayamayacağının</em> apaçık olduğunu – dürüst ve rasyonel bir insanın kabul etmek dışında bir şey yapamayacağı kadar apaçık olduğunu – iddia etmiştir.<sup>20</sup> Ancak, görebildiğim kadarıyla <em>maddi</em> bir nedene duyulan ihtiyaç <em>fâil</em> bir nedene duyulan ihtiyaçla tamamen aynıdır. Bunu görmek için bir evin varoluşunu açıklamak için önerilebilecek aşağıdaki “hikayeleri” düşünün.</p>



<ul>
<li>Hikaye 1. Ne kereste, ne çivi, ne tuğla, ne harç, ne de herhangi bir inşaat malzemesi varmış. Ama bir inşaatçı varmış. Bir gün, “Beş, dört, üç, iki, bir, bir ev olsun!” demiş ve bir ev olmuş.</li>
</ul>



<ul>
<li>Hikaye 2. İnşaatçı yokmuş ama kereste, çivi, tuğla, harç ve diğer gerekli inşaat malzemeleri varmış. Bir gün bu malzemeler kendiliğinden bir ev şeklinde organize olmuş.</li>
</ul>



<p>1. Hikayenin 2. hikayeden herhangi bir şekilde üstün olduğunu düşünmüyorum. Her iki hikaye de dünyanın işleyişine dair deneyimlerimizle uyumsuzdur. Her ikisi de son derece karşı-sezgiseldir. Gerçek şu ki, bir evin hem fâil <em>hem de</em> maddî bir nedene ihtiyacı vardır.</p>



<p>Kuşkusuz, evren bir ev değildir. Ancak görebildiğim kadarıyla, evren en az fâil bir nedene olduğu kadar maddî bir nedene de ihtiyaç duymaktadır. O halde Craig’in evrenin nedenlerinin (eğer varsa) zamansız olması gerektiğini düşünmekte haklı olduğunu varsayalım. Ve yine varsayalım ki -her ne kadar zamansız bir insanla hiç karşılaşmamış olsak da- evrenin fâil nedeni olarak yalnızca bir tanesini varsaymamız gerektiğini düşünmekte de haklıdır. O zaman neden zamansız bir maddi neden varsaymak da aynı derecede uygun olmasın?</p>



<p>Evrenin zamansız maddi nedeni için bir adayım yok. Aşina olduğumuz yegane “maddeler” bu dünyaya ait maddelerdir ve hepsi de zaman içinde var olurlar. Ancak aşina olduğumuz tek kişilerin bu dünyadaki kişiler olduğu ve hepsinin de zaman içinde var olduğu da aynı derecede doğrudur. O halde sorum gayet makul görünüyor. Tüm doğal düzenin fâil nedeni olarak zamansız bir kişiyi öne sürme konusunda Craig’i takip ediyorsak neden evrenin nedeni olarak da zamansız bir “maddi şey” öne sürmeyelim?</p>



<p>Birisinin aklına evrenin maddi nedeninin zamansız olamayacağı çünkü evrenin bir parçası ya da bir yönü olduğu ve bu tür her parça ya da yönün zamansal olduğu şeklinde bir itiraz gelebilir. Evrenin maddi nedeni (eğer bir maddi nedeni olsaydı) yaratılıştan sonra ortadan kaybolmazdı. Evrenin “yapılmaya” devam ettiği şey olarak fiziksel evrenin içinde kalırdı. Evrenin maddi bir nedeni olsaydı da zorunlu olarak zamansal bir sürekliliğe sahip olurdu.</p>



<p>Belki de. Ancak bu böyle olsa bile Craig’in pozisyonu için yeterli bir savunma değildir. Çünkü zamansız bir fail neden ile zamansız bir maddi neden arasında zamansallık açısından açık bir <em>fark</em> olduğunu gösterememektedir. Hatırlanacağı üzere, Craig evrenin <em>fâil</em> nedeninin yalnızca evren olmaksızın zamansız olduğunu savunmaktadır. Craig, Tanrı evreni yarattığında kendisini de zamanın içine yerleştirdiğini düşünmektedir. Bunun mantıklı olduğunu varsayarsak, Tanrı’nın neden zamanın (ve evrenin) içine zamansız bir maddi neden de yerleştirmemiş olabileceğini sorabiliriz. O zaman evrenin yapıldığı “madde” evren olmaksızın zamansız olurdu. Ancak zamanda başlangıcı olan bir evren yarattığında, Tanrı’nın aynı “maddeyi” zamanın içine koyduğunu varsayabiliriz. Yaratılış noktasında, deyim yerindeyse, evrenin hem maddi hem de fâil nedeni zamana girer.</p>



<p>Okuyucuyu, buradaki amacımın böyle bir yaratılış doktrini önermek olmadığı konusunda temin etmek istiyorum. Sadece, Büyük Patlama hakkında bilinenler göz önüne alındığında, bilinmeyen zamansız bir şeyden yaratılmakla bilinmeyen zamansız bir kişi tarafından yaratılmak arasında bir olasılık farkı olmadığını iddia ediyorum.</p>



<p>Zamansız bir maddeden yaratılışın yoktan yaratılıştan daha az olası olmadığını söylerken her iki olasılığın da özellikle olası olduğunu öne sürmek istemiyorum. Benim mütevazı ve kuşkusuz uzman olmayan görüşüme göre, Büyük Patlama teorisiyle bağlantılı neredeyse her şey son derece spekülatif olduğundan dolayı bu teoriden Büyük Patlama’nın neden(ler)i hakkında kesin sonuçlar çıkarmak büyük bir hata olacaktır. Big Bang teorisinden klasik teizmin doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında herhangi bir sonuç çıkarmak en iyi ihtimalle erken olacaktır.</p>



<p>Ancak hepsi bu kadar değil. Craig’in argümanını destekleyenler, evrenin <em>fâil</em> bir nedene ihtiyaç duyduğuna ancak onun herhangi bir şeyden oluşmadığına ve oluşmasına da gerek olmadığına inanmaktadır. Argümanımın bu pozisyonun sürdürülebilir olmadığını gösterdiğine inanıyorum. Sıradan dünya içi nedensellik durumlarına ilişkin sağduyulu sezgilerimiz evrenin başlangıcına ya makul bir şekilde uygulanabilir ya da uygulanamaz. Eğer uygulanabilirlerse, o zaman yaratılmamış bir “şeyden” yaratılış, yoktan yaratılıştan çok daha olası olabilir! Ne de olsa deneyimimizde, kalıcı şeylerin yapımı her zaman önceden var olan bir malzemenin dönüşümünü içerir.<sup>21</sup> Dolayısıyla, burada sağduyulu sezgilere güvenilecekse <em>yoktan yaratılış</em> ihtimal dışıdır. Öte yandan, nedensellik hakkındaki sağduyulu sezgilerimiz evrenin başlangıcına makul bir şekilde uygulanamazsa<sup>22 </sup>, o zaman epistemik durumumuz bir ilk nedenin varlığı veya doğası hakkında herhangi bir sonuca varmamıza izin vermez. Her iki durumda da, Craig’in Big Bang <em>yoktan yaratılış</em> argümanı temelsizdir.</p>



<p>Bilge bir filozof bir keresinde şöyle demiştir,</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Argümanlar zinciri… her ne kadar mantıklı olsalar da bu kadar sıra dışı ve sıradan yaşam ve deneyimlerden bu kadar uzak sonuçlara götürdüğünde, mutlak bir güvence olmasa bile bizi yeteneklerimizin erişiminin oldukça ötesine taşıdığına dair güçlü bir şüphe ortaya çıkmalıdır. Teorimizin son adımlarına ulaşmadan çok önce peri diyarına girmiş oluruz; ve orada genel argüman yöntemlerimize güvenmek ya da olağan analojilerimizin ve olasılıklarımızın herhangi bir yetkiye sahip olduğunu düşünmek için hiçbir nedenimiz kalmaz. İpimiz, böylesine derin uçurumları kavrayamayacak kadar kısadır.<sup>23</sup></p>
</blockquote>



<p>Hume’un bu dikkat çekici pasajdaki hedefi Malebranche’ın Tanrı’nın “doğada görülen her olayın tek ve doğrudan nedeni” olduğu iddiasıydı. Ancak bu etkili sözlerin mevcut bağlama da çok iyi uyum sağladığını düşünüyorum. Bu sözler, yoktan yaratılış ve Big Bang teorisine ilişkin epistemik durumumuzu oldukça doğru bir şekilde tanımlamaktadır. Burada da bazı filozofların kendilerini “peri diyarına” oldukça kaptırdıklarını düşünüyorum. Burada da “yaygın tartışma yöntemlerimiz” sorabileceğimiz tüm zor soruları çözmekte başarısız olmaktadır.</p>



<p>Son tahlilde, evrenin başlangıcının nedenlerinin (fâil ya da maddî) neler olabileceğini söylemek için elimizde yeterli veri bulunmamaktadır. Kuşkusuz, Büyük Patlama teorisi meseleyi yoktan yaratılış lehine çözmüş değildir. Zaman ve evren aynı anda başlamış olsalar bile, tüm söyleyebileceğimiz, bilinmeyen bir fâil sebep tarafından aynı derecede bilinmeyen maddesel bir “şeyden” yaratılmış olabilecekleridir. İzlenecek en iyi yol, tüm bu tuhaf olasılıklar hakkında yargıda bulunmayı askıya almak olabilir.<sup>24</sup></p>



<p class="has-text-align-right"><em><strong>Colorado Üniversitesi, Boulder</strong></em></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Notlar</h2>



<ol type="1" start="1">
<li>Adolf Grünbaum, “The Pseudo-Problem of Creation in Physical Cosmology, “Philosophy of Science vol. 56, no. 3 (1989): 373-394. Ayrıca bakınız Grünbaum, “Creation as a Pseudo-Explanation in Current Physical Cosmology,” Erkenntnis 35: 233-254.</li>



<li>Aşağıda “maddi neden” ifadesini kullandığımda, Grunbaum’un kullandığı anlamda bir “dönüştürücü neden” tarafından etkilenen temel bir “şey “e atıfta bulunuyorum.</li>



<li>Tanrı’nın yoktan yarattığı iddiası Yaratılış 1 tarafından pek desteklenmemektedir.1. ayetin yorumları “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı…” ile “Tanrı gökleri ve yeri yaratmaya başladığında…” arasında değişmektedir. Her ikisi de Tanrı’nın gökleri ve yeri, Tanrı “yaratmaya başladığında” zaten var olan bir şeyden yarattığı görüşüyle tutarlıdır ve ikinci okuma en azından “şekilsiz boşluğun” Tanrı’nın dünyayı yarattığı şey olduğu görüşüyle tutarlıdır. Tanrı’nın yoktan yarattığına dair Kutsal Kitap’taki tek kesin iddia 2. Makabiler 7:18’de yer almaktadır (Makabiler Roma Katolikleri tarafından kutsal kitap olarak kabul edilirken Protestanlar tarafından kabul edilmemektedir).</li>



<li> “The Pseudo-Problem of Creation in Physical Cosmology” içinde.</li>



<li> William Lane Craig, “Philosophical and Scientific Pointers to Creation exNihilo”, Contemporary Perspectives on Religions Epistemology içinde, ed. R. Douglas Geivett ve Brendan Sweetman (New York: Oxford University Press, 1992), 191.</li>



<li> “Philosophical and Scientific Pointers,” 192. Craig bu argümanı Theism, Atheism, and Big Bang Cosmology (New York: Oxford University Press, 1993), 43-44’te neredeyse kelimesi kelimesine tekrarlamaktadır.</li>



<li> “Philosophical and Scientific Pointers,” 192.</li>



<li>Craig buna “Standart Big Bang Modeli” demektedir. Bakınız “The Ultimate Question of Origins: God and the Beginning of the Universe,” Astrophysics and Space Science, 269-270 (1999): 723-740.</li>



<li>Bu ifade Craig’in “Philosophical and Scientific Pointers” ve “Theism, Atheism, and Big Bang Cosmology” (43) adlı eserlerinde onaylayarak alıntıladığı “dört önde gelen astronom” tarafından kullanılmıştır. Scientific American’da (Mart 1976) yazan J. Richard Gott III, James E. Gunn, David N. Schramm ve Beatrice M. Tinsley şöyle demektedir: “Evren…. yaklaşık bir Hubble zamanı önce…. sonsuz yoğunluktaki bir durumdan başladı. Nokta evren uzayda izole edilmiş bir nesne değildi; tüm evrendi…”</li>



<li>Başlangıçta bir tekillik olduğuna inananlar bile bunun sonsuz yoğunluğa sahip olduğunu düşünmemektedir. Bunun yerine, sıfır hacme sahip olduğu için tekilliğin hiçbir yoğunluğa sahip olmadığını varsaymaktadırlar. Yararlı bir açıklama için bakınız Milton K. Munitz, Cosmic Understanding (Princeton University Press: Princeton, NJ, 1990), 111.</li>



<li>R. M. Wald, Space, Time, and Gravity: The Theory of the Big Bang and Black Holes (Chicago: University of Chicago Press, 1977), 53.</li>



<li>Ohio State astronomu Barbara Ryden konuyu oldukça açık bir şekilde ortaya koymaktadır: “Açıkçası, maddenin daha yüksek sıcaklıklarda ve yoğunluklarda nasıl davrandığı konusunda hiçbir fikrimiz yok. Tüm deneyimlerimiz kıyaslandığında çok daha düşük yoğunluklarla ilgili. Naif bir çıkarım bize evren 0 saniye yaşındayken sonsuz yoğunluk ve sıcaklığa sahip olduğunu söyler, ancak yine de evrenin son derece erken dönemlerinde neler olduğuna dair bilgimiz tamamen spekülasyondan ibarettir.”</li>



<li>Craig, “The Ultimate Question of Origins. “</li>



<li>William Lane Craig, “The Origin and Creation of the Universe: A Response to Adolf Grünbaum,” British Journal for the Philosophy of Science 43 (1992): 233-240.</li>



<li>Craig, bu argümanın “fizikteki zaman kavramının en fazla bir ölçüm aracı olduğu ve zamanın esas yapısını oluşturmadığı veya tanımlamadığı” sonucuna varmak için geçerli bir argüman olduğunu savunmaktadır. Bakınız William Lane Craig, “Design and the Cosmological Argument,” Mere Creation içinde: Science, Faith and Intelligent Design, ed. William A. Dembski (Downers Grove, 111.: InterVarsity Press, 1998), 350-1.</li>



<li>Gerçi bunu başka bir yerde de yapmıştım. Bakınız “Zamanın Bir Başlangıcı Olmalı mı?[ “Zamanın bir başlangıcı olmalı mı? Craigin apriori argümanları üzerine bir inceleme” isimli makalemize bakabilirsiniz.]“Philo cilt 2, no. 1 (1999): 5-19. Ayrıca bakınız “Craig on the Actual Infinite,” Religious Studies.</li>



<li>William Lane Craig, “Design and the Cosmological Argument,” Dembski,Mere Creation, 345-6.</li>



<li>Craig’in vakum dalgalanması modeline ilişkin anlayışının doğruluğuna kefil olamam.</li>



<li>William Lane Craig, “The Kalam Cosmological Argument and the Hypothesis of a Quiescent Universe,” Faith and Philosophy 8, no. 1 (1991): 104-108.</li>



<li>Başka bir yerde, öncesinde zamanın olmadığı bir “başlangıca” uygulandığında bu ilkenin açıkça doğru olmadığını ileri sürmüştüm. Bakınız “Must the Beginning of the Universe Have a Personal Cause? A Critical Examination of the Kalam Cosmological Argument,” Faith and Philosophy 17, no. 2 (2000): 149-169.</li>



<li>Bu kuralın herhangi bir istisnası kesinlikle bir mucize olarak kabul edilecektir. Bu tür mucizelere dair güçlü ampirik kanıtlar olsaydı, bu durum yoktan yaratılışın olasılığını artırırdı. Ancak iyi kanıtlanmış olsalar bile, standart Hristiyan mucizeleri bu türden değildir. İsa suyu şaraba dönüştürür. Denizi “durgun” hale getirir. Lazarus’u ölümden diriltir.</li>



<li>Bu benim “Must the Beginning of the Universe Have a Personal Cause?” başlıklı makalemde geliştirdiğim kendi görüşümdür. Craig’in bu makaleye cevabı, “ Must the Beginning of the Universe Have a Personal Cause? A Rejoinder” ve benim Craig’e cevabım olan “Causes and Beginnings in the Kalam Argument: Response to Craig” başlıklı makalem de Faith and Philosophy’de yayımlanacaktır.</li>



<li>David Hume, Enquiry Concerning the Human Understanding, bölüm vii, kısım i.</li>



<li> Philo’nun editörüne anlayışlı yorumları ve sağduyulu tavsiyeleri için teşekkür ederim. Ayrıca Eric Vogelstein’a beni bazı konularda aydınlattığı için teşekkür ederim.</li>
</ol>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Wesley Morriston </strong>– Creation Ex Nihilo and the Big Bang, (Erişim Tarihi: 02.01.2025)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Kemal Furkan Onat</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Yiğit Aras</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yoktan-yaratma-ve-buyuk-patlama-teorisi-wesley-morriston/">Yoktan Yaratma Ve Büyük Patlama Teorisi – Wesley Morriston</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Güncel Kelam Tartışmaları’na Konuk Olduk: Bilimin Sınırları – Berk Celayir</title>
<link>https://trafikdernegi.com/guncel-kelam-tartismalarina-konuk-olduk-bilimin-sinirlari-berk-celayir</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/guncel-kelam-tartismalarina-konuk-olduk-bilimin-sinirlari-berk-celayir</guid>
<description><![CDATA[ 

The post Güncel Kelam Tartışmaları’na Konuk Olduk: Bilimin Sınırları – Berk Celayir first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/05/GNnq3GVXMAE1_En.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:13:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Güncel, Kelam, Tartışmaları’na, Konuk, Olduk:, Bilimin, Sınırları, –, Berk, Celayir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/guncel-kelam-tartismalarina-konuk-olduk-bilimin-sinirlari-berk-celayir/">Güncel Kelam Tartışmaları’na Konuk Olduk: Bilimin Sınırları – Berk Celayir</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kuantum Fiziği Gibi Matematiğin De Gözlemci Sorunları Vardır – Edward Frenkel</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kuantum-fizigi-gibi-matematigin-de-goezlemci-sorunlari-vardir-edward-frenkel</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kuantum-fizigi-gibi-matematigin-de-goezlemci-sorunlari-vardir-edward-frenkel</guid>
<description><![CDATA[ Gödel, kuantum fiziği ve matematiğin öznelliği David Lynch’in ikonik dizisi İkiz Tepeler’in Kara Kulübe’ye Giden Yol bölümünde Annie (Heather Graham tarafından canlandırılan) Dale Cooper’a (Kyle MacLachlan) büyük Alman fizikçi Werner Heisenberg’in ünlü bir sözünü okur: “Gözlemlediğimiz şey gerçekliğin kendisi değil, bizim sorgulama yöntemimize maruz kalan gerçekliktir.” Bu alıntı, kuantum mekaniğinde sıklıkla “gözlemciye bağımlılık” olarak adlandırılan şeyi zarif bir şekilde özetlemektedir: Bir deneyi nasıl kurduğumuza bağlı olarak, kuantum gerçekliği kendini çeşitli şekillerde ortaya koyacak, farklı deneysel kurulumlar farklı, görünüşte çelişkili biçimleri ortaya çıkaracaktır. Örneğin, ünlü çift yarık deneyinde, yarıkların arkasına dedektör koymazsak elektronlar kendilerini dalga olarak gösterecek, ancak dedektör koyarsak bize
The post Kuantum Fiziği Gibi Matematiğin De Gözlemci Sorunları Vardır – Edward Frenkel first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/05/Resim2.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:13:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kuantum, Fiziği, Gibi, Matematiğin, Gözlemci, Sorunları, Vardır, –, Edward, Frenkel</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Gödel, kuantum fiziği ve matematiğin öznelliği</p>



<p>David Lynch’in ikonik dizisi İkiz Tepeler’in <em>Kara Kulübe’ye Giden Yol</em> bölümünde Annie (Heather Graham tarafından canlandırılan) Dale Cooper’a (Kyle MacLachlan) büyük Alman fizikçi Werner Heisenberg’in ünlü bir sözünü okur: “Gözlemlediğimiz şey gerçekliğin kendisi değil, bizim sorgulama yöntemimize maruz kalan gerçekliktir.”</p>



<p>Bu alıntı, kuantum mekaniğinde sıklıkla “gözlemciye bağımlılık” olarak adlandırılan şeyi zarif bir şekilde özetlemektedir: Bir deneyi nasıl kurduğumuza bağlı olarak, kuantum gerçekliği kendini çeşitli şekillerde ortaya koyacak, farklı deneysel kurulumlar farklı, görünüşte çelişkili biçimleri ortaya çıkaracaktır. Örneğin, ünlü çift yarık deneyinde, yarıkların arkasına dedektör koymazsak elektronlar kendilerini dalga olarak gösterecek, ancak dedektör koyarsak bize parçacık olarak görünecektir. Dolayısıyla, deneysel protokol seçimimiz gözlemlediğimiz davranış biçimini etkiler. Bu da birinci şahıs bakış açısını modern fiziğin ayrılmaz bir parçası hâline getirmektedir.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Matematikte de birinci şahıs bakış açısına yer var mı?</p></blockquote></figure>



<p>İlk bakışta cevap “hayır” gibi görünüyor. Ne de olsa matematik, ünlü matematikçi David Hilbert’in deyimiyle “güvenilirlik ve doğruluk timsali” gibi görünmektedir. Matematik tüm bilimler arasında en nesnel olanıdır ve matematikçiler matematiksel gerçeklerin kesinliği ve zamansız doğasıyla gurur duyarlar. Gerçekten de, Leo Tolstoy doğmasaydı veya <em>Anna Karenina</em>‘yı yazmadan ölseydi, bu kitap var olmayacaktı; başka hiç kimse aynı romanı yazamayacaktı. Ancak Pisagor yaşamamış olsaydı, bir başkası aynı Pisagor teoremini keşfedecekti (ve aslında birçoğu keşfetti). Dahası, teoremi 2.500 yıl önce keşfettiğinde ne anlama geliyorsa bugün de herkes için aynı anlama geliyor ve bundan 2.500 yıl sonra da kültürleri, yetiştirilme tarzları, dinleri, cinsiyetleri veya ten renkleri ne olursa olsun herkes için aynı anlama geleceğine inanmak için her türlü neden var.</p>



<p>Şimdi, Pisagor teoremi dik üçgenler (dik açılı üçgenler olarak da bilinir, açılarından biri dik açıdır; yani 90 derece) hakkında belirli bir çerçevede – yani, düzlemde <em>Öklidyen geometri</em> (her yönde sonsuza kadar uzatılmış idealize edilmiş düz bir masa üstü düşünün; matematikçilerin “düzlem” dediği şey budur) geçerli olan matematiksel bir ifadedir. Buna göre x²+y²=z²’dir; burada x ve y dik açının iki kenarı, z ise karşı kenarıdır; buna hipotenüs denir.Ancak Pisagor teoremi <em>Öklidyen olmayan  geometri</em> çerçevesinde doğru değildir.</p>



<p>“Öklidyen olmayan geometri” kelimeleri kulağa korkutucu gelebilir, ancak aslında bu çok gerçekçi bir şeydir. Gerçekten de Öklid dışı geometrinin bir örneği küre geometrisidir. Bir küre hayal edin. Küresel geometrisinde doğruların rolü, meridyenler veya ekvator gibi mümkün olan en büyük daireler tarafından oynanır. Bu nedenle, küresel geometride dik üçgenin bir benzeri, ikisinin dik açıyla kesişmesi koşuluyla, üç büyük çemberle sınırlanmış bir şekildir. Dünyanın kuzey kutbunu iki meridyen aracılığıyla ekvator üzerindeki iki noktaya bağlayarak ve daha sonra bu iki noktayı ekvatorun bir parçasıyla birleştirerek böyle bir üçgen oluşturalım. Ortaya çıkan üçgen aslında iki meridyen ve ekvatorun kesişme noktalarında iki dik açıya sahiptir. Dolayısıyla aynı uzunlukta iki “hipotenüs “e sahiptir, böylece <em>y=z</em> olur. Ve üçüncü kenar (ekvator boyunca giden kenar) sıfır olmayan bir x uzunluğuna sahip olduğundan, bilinen <em>x²+y²=z²</em> denklemi açıkça geçerli değildir. Böylece, Pisagor teoremi küre üzerindeki dik üçgenler için başarısız olur!</p>



<p>Burada neler oluyor? Bu soruyu yanıtlamak için, matematiksel bir teoremi kanıtlamanın ne anlama geldiğine daha yakından bakmamız gerekir. Bir teorem boşlukta var olmaz; matematikçilerin formal sistem dedikleri şeyin içinde var olur. Formal bir sistem, kendi biçimsel diliyle birlikte gelir; yani bir alfabe ve sözcükler topluluğunun yanı sıra, bu dilde anlamlı olduğu düşünülen cümleler kurmayı sağlayan bir gramer. Öklid geometrisi biçimsel bir sistem örneğidir. Dili “nokta” ve “doğru” gibi kelimeler ve “<em>p</em> noktası <em>L</em> doğrusuna aittir” gibi cümleler içerir.</p>



<p>Daha sonra, formal sistemimizin tüm cümleleri arasından geçerli ya da doğru olmasını şart koştuklarımızı ayırırız. Bunlar <em>teorem</em>lerdir. Bunlar iki adımda oluşturulur: İlk olarak, kanıt olmaksızın geçerli olduğunu beyan ettiğimiz başlangıç teoremlerini seçmemiz gerekir. Bunlara <em>aksiyomlar</em> denir ve tabiri caizse formal sistemin çekirdeğini oluştururlar. Bir yerden başlamak zorundayız! Örneğin, işte Öklid geometrisinin aksiyomlarından biri: “Eğer p ve q düzlemde iki farklı nokta ise, o zaman hem p’nin hem de q’nun ait olduğu tek bir L doğrusu vardır.” Mantıklı. Ancak Öklid geometrisinin formel sisteminde bu cümlenin bir kanıtını ararsanız bulamazsınız. Mesele şu ki, diğer aksiyomlarla birlikte bunu da kanıt olmaksızın geçerli kabul ediyoruz.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Bu da matematiğin tamamının bir bilgisayar tarafından yapılabileceği izlenimini yaratıyor. Ancak durum böyle değildir.</p></blockquote></figure>



<p>İkinci olarak, seçtiğimiz aksiyomlardan diğer geçerli cümleleri türetmek için mantıksal çıkarım kurallarını kullanırız; bu cümlelere formal sistemimizin teoremleri denir. Örneğin, “A” ve “A, B’yi gerektirir” cümlelerinin aksiyom olduğunu varsayalım. O zaman B cümlesi bu iki cümleden türetilmiş bir teoremdir. Ardından, eğer “B, C’yi gerektirir” de bir teorem ise (bir aksiyom olabilir veya daha önce aksiyomlardan türettiğimiz bir teorem olabilir), o zaman “C” de bir teoremdir ve bu böyle devam eder. Teoremleri bu şekilde üretmek, prensipte bir bilgisayara devredilebilecek, tamamen sözdizimsel (veya sembolik)  manipülasyonun  doğrusal, adım adım bir prosedürüdür.<br><br>Bu da matematiğin tamamının bir bilgisayar tarafından yapılabileceği izlenimini yaratıyor. Ancak durum böyle değildir. Aksiyomlar bir kez seçildikten sonra, formal sistemimizde bir teoremi neyin oluşturduğu konusunda hiçbir belirsizlik olmadığı doğrudur. Bu gerçekten de bir bilgisayarda programlanabilecek nesnel kısımdır. Ancak yine de aksiyomların seçilmesi gerekir ve bu seçim çok önemlidir. Örneğin, düzlemin Öklid geometrisi ile kürenin Öklidyen olmayan   geometrisi beş aksiyomlarından sadece birinde farklılık gösterir; diğer dördü aynıdır. Ancak bu tek aksiyom (ünlü “Öklid’in beşinci  postulatı”) her şeyi değiştirir. Öklid geometrisinin teoremleri Öklid dışı geometrinin teoremleri değildir ve bunun tersi de geçerlidir. (Eğlenceli bir bilgi: yaklaşık 2000 yıl boyunca matematikçiler Öklid geometrisinin beşinci aksiyomunu ilk dört aksiyomdan yola çıkarak kanıtlamaya çalıştılar – ancak 19. yüzyılda bunun imkansız olduğunu anladılar; aksine, aksiyomun yerine başka bir aksiyom konulabilir ve bu da yukarıda tartışılan Öklidyen olmayan geometriye yol açar).</p>



<p>Matematikçiler aksiyomlarını nasıl seçerler? Öklidyen ve Öklidyen olmayan geometri söz konusu olduğunda, cevap açıktır: tanımlamak istediğimiz şeye karşılık gelirler – eğer bu bir düzlemin geometrisiyse, o zaman birincisi; bir kürenin geometrisiyse, o zaman ikincisi. Ancak bu basitlik aldatıcıdır çünkü konu çok dardır. Matematik çok geniştir ve aksiyomların nasıl seçileceği sorusu, daha derine, matematiğin temellerine indiğimizde çok daha şiddetli hale gelir.</p>



<p>Son yüz yıldır matematik<em>, küme teorisi</em> üzerine kurulmuştur. Buradaki fikir, her matematiksel nesnenin bazı ek yapılarla donatılmış <em>küme</em> dediğimiz şey olduğudur. Örneğin, doğal sayılar kümesine sahibiz: 1,2,3,4,… toplama ve çarpma işlemleri ile donatılmıştır. Genel bir kümenin tam olarak ne olduğu matematikte hiçbir zaman düzgün bir şekilde tanımlanmamıştır. Küme teorisinin yaratıcısı Georg Cantor, aşağıdaki şiirsel tanımı yapmıştır: “Küme, kendisinin Bir olarak düşünülmesine izin veren bir Çokluktur.” Bu güzel bir tanımdır ve kümenin ne olduğuna dair sezgisel bir anlayış sağlar ancak kesin bir tanım olduğu söylenemez. Bununla birlikte, matematikteki her şey gibi, küme teorisi de belirli bir biçimsel sistem tarafından tanımlanır. Yaratıcıları Ernst Zermelo ve Abraham Fraenkel’in (bildiğim kadarıyla bir akrabalıkları yok) ve aksiyomlarından biri olan Seçim Aksiyomu’nun onuruna ZFC olarak adlandırılır. (Küme teorisi matematiğin tek temel sistemi değildir, ancak diğer sistemler de aşağıda anlattıklarıma benzer etkiler sergiler).</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>İşlerin karmaşıklaştığı yer burasıdır.</p></blockquote></figure>



<p>Günümüzde çoğu matematikçi ZFC’yi tüm matematiğin temelini oluşturan küme teorisinin formel sistemi olarak kabul etmektedir. Ancak kendilerine sonlular diyen küçük bir matematikçi azınlığı (belki de %1’den az) vardır. Bunlar ZFC’nin aksiyomlarından biri olan Sonsuzluk Aksiyomu’nu dahil etmeyi reddederler. Başka bir deyişle, çalıştıkları formel  sistem, Sonsuzluk Aksiyomu olmaksızın ZFC’dir. Ben buna “ZFC lite sürüm” diyeceğim.</p>



<p>Sonsuzluk Aksiyomu, 1,2,3,4,… doğal sayılar kümesinin var olduğunu ifade eder. Bu, her doğal sayı için daha büyük bir sayı olduğu ifadesinden (“potansiyel sonsuzluk” olarak adlandırılır) çok daha güçlü bir ifadedir. Sonlucular doğal sayılar listesinin asla bitmeyeceğini kabul ederler, ancak herhangi bir zamanda kendilerini doğal sayılar kümesinin yalnızca sonlu alt kümelerini dikkate almakla sınırlarlar. <em>Tüm</em> doğal sayıların toplamının, bir kerede birlikte ele alındığında, gerçek olduğunu kabul etmeyi reddederler. Dolayısıyla, Sonsuzluk Aksiyomunu ZFC’den çıkarırlar.</p>



<p>Bu önemli mi? Evet! Bu aksiyomu kaldırdıkları için, sonlucuların kanıtlayabileceği daha az teorem vardır. Önemli ölçüde daha az. Hatta çok sevdikleri sonlu kümelerle ilgili bazı teoremleri bile kanıtlayamadıkları ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle, sonlu kümelerle ilgili bazı önermeleri kanıtlamak için sonlu kümeler dünyasından çıkmak, yani sonsuz kümelerin gerçekliğini kabul etmek gerektiği ortaya çıkıyor.</p>



<p>Kariyerine yeni başlayan genç bir matematikçi olduğunuzu varsayalım. Hangi formel sisteme bağlı kalmalısınız? ZFC mi yoksa “ZFC lite sürüm” (sonsuzluk olmaksızın) mı? Bu büyük bir soru! İşin aslı, çoğu matematikçi araştırmalarında sonsuzluğu çok fazla düşünmeden kullanır. ZFC’nin “Hüküm ve Koşulları Kabul Ediyorum” kutusunu, tabiri caizse, ince yazıları okumadan işaretlemektedirler.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Şöyle düşünebilirsiniz: Resmi sistemleri değerlendirebileceğimiz ve hangisini seçeceğimize karar verebileceğimiz bazı nesnel kriterler olmalı. Spoiler uyarısı: Yoktur.</p></blockquote></figure>



<p>Benim için hiç sorun değil. Sonsuzluğu seviyorum çünkü zaman ve mekânı aşan bir şeyi sembolize ediyor. Düşünüyorum da, matematikçi oldum çünkü günlük hayatın küçük ayrıntılarının çok ötesinde bir yerde bulunan saf Platonik formların dünyasını deneyimlemek istedim. Ve sonsuzluk beni bu tür bir deneyime götürüyor. Ancak “Gerçek olduğuna inanmam için bana sonsuzluğu göstermeniz gerekir” diyenlere de saygı duyuyorum. Ayrıca, size belirli bir sayıyı ya da belirli bir nesneyi gösterebildiğim gibi sonsuzluğu göstermek için kullanabileceğim bir numara olmadığını da biliyorum. Sonsuzluğun gerçekliği (ya da gerçek olmayışı) her birimizin kendi başına çözmesi gereken bir şeydir. Doğası gereği özneldir. Dolayısıyla, kişinin sonsuzluğu kullanmayı reddetme seçeneği vardır. Bana göre bu, Fransa’daki Oulipo edebiyat grubundan Fransız yazar George Perec’in romanını “e” harfini kullanmadan yazarken yaptığı şeye benziyor.  Ben bunu özel bir sanat biçimi ama aynı zamanda kendi kendimize  koyduğumuz bir sınırlama olarak da görüyorum.</p>



<p>Şöyle düşünebilirsiniz: Formel sistemleri değerlendirebileceğimiz ve hangisini seçeceğimize karar verebileceğimiz bazı nesnel kriterler olmalı. Spoiler uyarısı: Yoktur.</p>



<p>Bunu açıklamak için, formal bir sistemin hangi özelliklere sahip olmasını istediğimizi tartışalım. Bunlardan ilki ve en önemlisi tutarlılıktır, yani biçimsel sistemin aksiyomlarının birbiriyle çelişmemesi. Aksi takdirde, formal sistemimiz işe yaramaz hâle gelir, çünkü o zaman bu formal sistemin dilindeki her cümle bir teorem olur (her A cümlesi için “A değil” olumsuzlaması da dahil olmak üzere). Bunu kesinlikle istemiyoruz. İstediğimiz şey bazı cümleleri kanıtlayabilmektir – ama hepsini değil. Ancak Kurt Gödel’in İkinci Eksiklik Teoremi, yeterince sofistike bir biçimsel sistemin (ZFC veya “ZFC ışığı” gibi) kendi tutarlılığını kanıtlayamayacağını belirtir. Prensip olarak.</p>



<p>Bir düşünün: matematikçiler bugün tüm matematiğin temeli olan ZFC’nin sağlam bir zemine oturup oturmadığını gerçekten bilmiyorlar. Ve büyük olasılıkla, asla bilemeyeceğiz. Neden mi? Çünkü Gödel’in İkinci Eksiklik Teoremi’ne göre, ZFC’nin tutarlılığını ancak daha fazla aksiyom ekleyerek ZFC’den elde edilen “daha büyük” bir formel sistemde kanıtlayabiliriz. Peki bu daha büyük biçimsel sistemin tutarlı olduğunu nereden biliyoruz? Bilmiyoruz. Ve eğer tutarlı değilse, o zaman ZFC’nin tutarlı olduğuna dair kanıtının hiçbir değeri yoktur çünkü bu daha büyük formel sistem onun olumsuzlamasını da kanıtlayabilecektir. Bu daha büyük biçimsel sistem kendi tutarlılığını kanıtlayamayacağı için (yine Gödel’in teoremine göre), tutarlılığını kanıtlamanın tek yolu daha da büyük bir biçimsel sistem yaratmak ve böylece <em>sonsuza kadar</em> gitmek olacaktır.</p>



<p>Bu sadece bugün anladığımız şekliyle matematiğin tutarlılığına inanmamız gerektiğini ima etmekle kalmaz. Aynı zamanda, matematik yapmak için hangi aksiyomları seçmemiz gerektiğine dair nesnel bir kriter olmadığını da göstermektedir.</p>



<p>Peki o zaman, bu aksiyomları seçme yetkisine kim sahiptir?</p>



<p>Cevap sizi şaşırtabilir: Biz yapıyoruz – yaşayan, nefes alan matematikçiler. Başka hiç kimse bunu bizim için yapamaz. Pisagor, Öklid ya da Gödel bile. Onlar bize yolu gösterdiler ama artık bu bizim elimizde. Bu bizim seçimimiz, bizim özgür irademiz. Ve bunu her gün uyguluyoruz – özellikle de Sonsuzluk Aksiyomunu kabul ederek ya da reddederek.</p>



<p>Aksiyomlar için benim kriterim basittir: Bizi daha zengin, daha çeşitli, daha verimli matematiğe götürecek olanları seçiyorum (bu, filozof Penelope Maddy’nin savunduğu ve natüralizm olarak adlandırdığı pozisyona yakındır). İnsan neden kendini sınırlasın ki? İşte bu yüzden Sonsuzluk Aksiyomunu kabul ediyorum.</p>



<p>Belirli bir aksiyom kümesini seçme eylemi (ya da sanatı diyelim) kuantum fiziğinde belirli bir deneyi kurma eylemine benzer. Bunun doğasında bir seçim vardır ve gözlemciyi resmin içine sokar. Birinci şahıs bakış açısı ve onunla birlikte gelen özgürlük, matematikte hak ettiği yeri bu şekilde alır.</p>



<p>19. yüzyılın sonunda William James, çağının biliminin “kendi özünde ve en iç doğasında dünyamızın kesinlikle kişisel olmayan bir dünya olduğu” inancının “torunlarımızın kendi övündüğümüz bilimimizde en çok şaşıracakları kusur, onların gözünde onu perspektifsiz ve kısa gösterme eğiliminde olan ihmal” olacağını öngörmüştür. Yirminci yüzyılın fiziği ve matematiği onu haklı çıkarmıştır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Edward Frenkel</strong> – California Üniversitesi Berkeley’de matematik profesörüdür ve 19 dile çevrilen uluslararası çok satan kitap ‘Aşk ve Matematik’in yazarıdır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Edward Frenkel </strong>– “<a href="https://iai.tv/articles/math-like-quantum-physics-has-observer-problems-ed-frenkel-auid-2733" target="_blank" rel="noopener" title="">Maths, like quantum physics, has observer problems</a>” (Erişim Tarihi: 28.05.22024) </p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Gökcen Kartal</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Emir Arıcı</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kuantum-fizigi-gibi-matematigin-de-gozlemci-sorunlari-vardir-edward-frenkel/">Kuantum Fiziği Gibi Matematiğin De Gözlemci Sorunları Vardır – Edward Frenkel</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Güncel Kelam Tartışmaları’na Konuk Olduk: Bilimin Metafizik Arkazemini – Berk Celayir &amp;amp; Yasin Ramazan</title>
<link>https://trafikdernegi.com/guncel-kelam-tartismalarina-konuk-olduk-bilimin-metafizik-arkazemini-berk-celayir-yasin-ramazan</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/guncel-kelam-tartismalarina-konuk-olduk-bilimin-metafizik-arkazemini-berk-celayir-yasin-ramazan</guid>
<description><![CDATA[ 

The post Güncel Kelam Tartışmaları’na Konuk Olduk: Bilimin Metafizik Arkazemini – Berk Celayir &amp; Yasin Ramazan first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/07/GR5hJ2uXIAE1KlB.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:13:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Güncel, Kelam, Tartışmaları’na, Konuk, Olduk:, Bilimin, Metafizik, Arkazemini, –, Berk, Celayir, Yasin, Ramazan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/guncel-kelam-tartismalarina-konuk-olduk-bilimin-metafizik-arkazemini-berk-celayir-yasin-ramazan/">Güncel Kelam Tartışmaları’na Konuk Olduk: Bilimin Metafizik Arkazemini – Berk Celayir & Yasin Ramazan</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kitap Analizi: Bilim Her Şeyi Açıklayabilir mi? (John C. Lennox) – Musa Yanık</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kitap-analizi-bilim-her-seyi-aciklayabilir-mi-john-c-lennox-musa-yanik</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kitap-analizi-bilim-her-seyi-aciklayabilir-mi-john-c-lennox-musa-yanik</guid>
<description><![CDATA[ Ateist ve teist dünya görüşüne sahip kişiler arasında, bilim ile din arasında anlaşmazlık, uyuşmazlık ve hatta bir gerilim olduğunu düşünen kişiler dünden bugüne mevcuttur. Benzer şekilde, ateist ve teist dünya görüşüne sahip kişiler arasında, bilim ile din arasında uyuşma, örtüşme ve birliktelik olduğunu düşünen kişiler dünden bugüne mevcuttur. Bunlar dışında, hem ateist hem teist dünya görüşüne sahip kişiler arasında bilim ile din arasında ayrışma, farklılık ve ilgisizlik olduğunu düşünen kişiler dünden bugüne mevcuttur. Ayrıca gerek non-teist diğer dünya görüşlerine sahip kişiler ve en genel anlamda doğaüstü inanca sahip kişiler arasında da yukarıda ifade ettiğimiz türden yaklaşımlara sahip kişilerde dünden bugüne
The post Kitap Analizi: Bilim Her Şeyi Açıklayabilir mi? (John C. Lennox) – Musa Yanık first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/07/bilim-herseyi-aciklayabilir-mi-haberci-basin-yayin-john-c.-lennox-kcm73212322-1-728cebad21794fe9bacaef8bbd3cef30-1-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:13:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kitap, Analizi:, Bilim, Her, Şeyi, Açıklayabilir, mi, John, Lennox, –, Musa, Yanık</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li><strong>Kitabın Adı: </strong>Bilim Her Şeyi Açıklayabilir mi?</li>



<li><strong>Yazar:</strong> John C. Lennox</li>



<li><strong>Çevirmenler:</strong> İbrahim Yeşua Özçelik & Timoteos Onur Özçelik</li>



<li><strong>Basım Tarihi:</strong> Kasım, 2023</li>



<li><strong>Yayınevi:</strong> Haberci Basın Yayın</li>



<li><strong>Sayfa Sayısı:</strong> 150</li>



<li><strong>ISBN:</strong> 6054707981</li>



<li><strong>Satın Alma Bağlantısı:</strong> <a href="https://www.amazon.com.tr/Bilim-Her%C5%9Feyi-A%C3%A7%C4%B1klayabilir-John-Lennox/dp/6054707981" target="_blank" rel="noopener" title="">Amazon</a></li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Ateist ve teist dünya görüşüne sahip kişiler arasında, bilim ile din arasında anlaşmazlık, uyuşmazlık ve hatta bir gerilim olduğunu düşünen kişiler dünden bugüne mevcuttur. Benzer şekilde, ateist ve teist dünya görüşüne sahip kişiler arasında, bilim ile din arasında uyuşma, örtüşme ve birliktelik olduğunu düşünen kişiler dünden bugüne mevcuttur. Bunlar dışında, hem ateist hem teist dünya görüşüne sahip kişiler arasında bilim ile din arasında ayrışma, farklılık ve ilgisizlik olduğunu düşünen kişiler dünden bugüne mevcuttur. Ayrıca gerek non-teist diğer dünya görüşlerine sahip kişiler ve en genel anlamda doğaüstü inanca sahip kişiler arasında da yukarıda ifade ettiğimiz türden yaklaşımlara sahip kişilerde dünden bugüne mevcuttur. Öyleyse bilim ve din ilişkisi söz konusu olduğunda, sorulabilecek en genel sorular şunlardır: Bilim ile din arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu iki bakış açısı birbiriyle çatışır ya da uzlaşır mı? Bilim, hayata dair her konuda bize rehber olabilir mi? Bilim, bilmemiz gereken her şeyi, dünyamız ve kendimiz hakkında bilebileceğimiz her şeyi kapsayabilir mi?</p>



<p><a>Yaygın ama pek bilimsel olmayan bir kanıya göre</a> bilim, yalnızca gerçeği keşfetmeye çalışan ve bütünüyle nesnel olan bir alandır. Yaygın ama pek bilimsel olmayan bir kanıya göre ise din, herhangi bir gerçeklik zeminine sahip olmadığı gibi, yalnızca psikolojik veya sosyal olarak faydalı olabilecek ama bütünüyle tehlikeli, işe yaramaz, çatışmanın ve cehaletin kaynağı olan bir düşüncedir. Karşı tarafa ait olumlu ve olumsuz fikirler, her iki dünya görüşünde de mevcuttur. Zira bazı teistler, yalnızca vahyin gerçeğe ulaşma konusunda bize yardımcı olabileceğini düşündüğü için, modern bilimi bir tehdit olarak kabul ederler ve çoğu zaman bilime karşı düşmanca bir tavır takınırlar. Her ne kadar manzara pek açıcı görünmüyor olsa bile, tarihin büyük bir bölümünde dindarlık ile bilim adamlığı iç içe geçmiştir veya başka bir ifadeyle dini inanca sahip bilim adamları çoğunluktadır. Bu bilim adamlarının, çalışmalarını, Tanrı’nın yaratılış planları hakkında daha fazla şey öğrenme arzusuyla yaptıkları söylenebilir. Kalkış noktalarını, Tanrı’nın var olan her şeyin yaratıcısı olduğuna ve bu nedenle gözlemlediğimiz şeylerin onun eseri olduğuna duyulan inançtan aldıkları için, din ile bilim arasında bir çatışma olduğunu düşünmedikleri de söylenebilir.</p>



<p>Bu durumda çatışma iddialarının daha yakın döneme ait olduğu söylenebilir mi? Belki. Ancak din ile bilim arasındaki problematik hususların farklı bir hal aldığı aşikardır. Özellikle natüralizmin felsefi ve epistemik yönüne vurgu yapan, ontolojik ve metodolojik natüralizm gibi yaklaşımlara sahip bazı filozof ve bilim adamlarının bu ilişki süreciyle ilgili radikal tavırlar takındığı muhakkaktır. Zira onların ifadesiyle bırakın din ile bilim arasında çatışma ya da uzlaşma olduğunu söylemeyi, dindar bir kimsenin bilim adamı olması bile mümkün değildir. Öyleyse bu konuyla alakalı farklı türden ve spesifik sorular gündeme getirilebilir. Örneğin, hangi bilim ile hangi din arasında bir çatışma, uyum ya da ayrışma vardır? Bilim adamlarının dindar olması bilimsel keşifler ve bilimsel süreçler açısından problemli midir? Bilim ile dinin sınırları var mıdır? Bilimin dinin, dinin bilimin sınırlarını ihlal ettiği söylenebilir mi? Sınırlar net değilse, din her şeyi açıklayabilir mi? Eğer öyleyse bilim her şeyi açıklayabilir mi? Oxford Üniversitesi’nde matematik profesörü olan John C. Lennox, çevirmenliğini Yeşua ve Timoteos Özçelik’in yaptığı, “Bilim Her şeyi Açıklayabilir mi?” adlı eserinde, böylesine zorlu bir konuyu, kısmen genel anlamda teizm ama yoğunlukla Hristiyan teizmi açısından ele almaya çalışır.</p>



<p>Kitap, “Kozmik Kimya” başlığını taşıyan giriş kısmı hariç on başlıktan oluşur. Lennox, öncelikle kitabın giriş kısmında, eserin amacının, bilim ile din arasında, “farklı türden kozmik bir kimyanın mümkün olduğunu” göstermek olduğunu ifade eder ve bu sayfalarda ön bilgi mahiyetinde hususlara ve ayrıca kitap içerisinde işlenecek olan problemlere değinmeye çalışır. Giriş kısmında ifade ettiği gibi, onun savına göre, “bilim ile din arasında, her ikisinin ruhuna ve özüne daha sadık ve etrafımızda gerçekleştiğini gördüğümüz bayat ve yerleşik tartışmadan daha verimli olan farklı türde bir tepkime bulunur.” <strong>(s.16) </strong>Lennox,“Bir Bilim İnsanı Olup Tanrı’ya İnanılabilir mi?” başlığını taşıyan ilk bölümde, evvela bu soruya olumsuz yanıt veren Weinberg örneği üzerinden konuya yaklaşmaya çalışır. Sonrasında yaşadığı deneyimleri dile getiren Lennox, Nobel Fizik Ödülünü kazanan ve dini inanca sahip olan William Philips ismi üzerinden, “eğer bilim ve Tanrı bağdaşmıyorsa, hiçbir Hristiyan’ın Nobel Ödülü kazanmaması gerektiği” yorumunda bulunur. O, bu görüşünü, Nobel Ödüllerine dair geçmiş istatistiklere değinerek temellendirmeye çalışır. Ayrıca bilim ile din arasındaki ilişki söz konusu olduğunda, her daim gündeme getirilen Galileo konusuna da değinir ve ona karşı olanlar arasında, yalnızca Katolik Kilisesi mensuplarının olmadığını, Aristoteles’in seküler takipçilerinin de o dönemde Galileo’nun tezine karşı çıktığını ifade eder. Buradan yola çıkan Lennox, “Tanrı’ya inanmamanın, Tanrı’ya inanmaya göre çok daha bilimsel bir görüş” olmadığı sonucuna ulaşır. <strong>(s.29)</strong></p>



<p>Kitabın ikinci bölümü, “Buraya Nasıl Geldik: Newton’dan Hawking’e” başlığını taşır. Bu bölüm, biraz daha tarihsel bir perspektife sahiptir. Zira Lennox, “Newton’un Tanrı inancından Hawking’in inançsızlığına nasıl geldiğimiz” hususunu dile getirerek işe başlar ve bunun bilimin bir ilerleyişi olup olmadığını irdelemeye çalışır. Carl Sagan, Richard Dawkins, Peter Medawar ve Sigmund Freud gibi çok çeşitli isimlerin görüşlerini yorumlamaya çalışan Lennox, oldukça tartışmalı bir konu alan “bilimcilik” hususuna da değinmeye ihmal etmez. Meseleyi, din ile bilim arasında bir seçim yapıp yapmayacağımız konusuna getirir ve bunun Tanrı’nın doğası ve bilimsel açıklamanın doğası hakkında kafa karışıklığından ileri geldiğini öne sürer. Lennox, “Mit Avcıları-1: Din İmana Dayanır Fakat Bilim Dayanmaz” ve “Mit Avcıları-2: Bilim Akla Dayanır Fakat Hristiyanlık dayanmaz” başlığını taşıyan üçüncü ve dördüncü bölümlerde, meseleyi biraz daha epistemolojik açıdan ele almaya çalışır. Rasyonalite, iman ve inanç gibi kavramlar üzerinden, din ve bilimi ve dindar olan ve olmayan bilim adamlarını karşılaştırır. Bahsi geçen kavramlara yönelik, olumlu ve olumsuz şekilde yüklenen anlamları irdeler ve genel olarak teistik dünya görüşüne sahip bilim adamlarının ve daha özel olarak Hristiyan bilim adamlarının rasyonalite zeminini değerlendirir.</p>



<p>Lennox, kitabın beşinci bölümünde, konuyu biraz daha Hristiyan teizmine indirgemeye çalışır. Nitekim bu bölüm, “Bilimsel Olarak Eğitimli Bir Dünyada Kutsal Kitap’ı Gerçekten Ciddiye Alabilir miyiz?” başlığını taşır ve yapılan değerlendirmeler Eski ve Yeni Ahit ile ilgilidir. Bu bölümün ana fikri, Kutsal Kitap’da geçen bazı bilgilerle bilimsel verileri karşılaştırmaktan ileri gelir. Altıncı bölümde, mucizeler ve onların bilimsel mahiyeti üzerinde duran Lennox, bu bölümü “Mucizeler: Çizgiyi Aşan Bir Adım mı?” başlığıyla adlandırır. Kendisi, özellikle Hume’un meşhur mucize itirazlarına bu bölümde değinir ve doğa yasalarının neyi ifade ettiğini irdelemeye çalışır. “Okuduklarınıza Güvenebilir misiniz?” başlığını taşıyan yedinci bölüm, “Hristiyanlık Nasıl Çürütülür?” başlığını taşıyan sekizinci bölüm, “Kişisel Boyut” başlığını taşıyan dokuzuncu bölüm ve “Laboratuvara Girmek: Hristiyanlığın Doğruluğunu Test Etmek” başlığını onuncu bölüm, doğrudan Hristiyanlık ile ilgilidir. Zira bu bölümde mucize tartışmaları üzerinden, Hristiyan inancında önemli bir yeri olan İsa’nın Dirilişi, Kefaret ve Kutsal Ruh gibi birçok mevzu tartışılmaya çalışılır.</p>



<p>Eserin özellikle ilk beş bölümü herkese hitap edecek bir içeriğe sahipken, son beş bölümü ise, yalnızca Hristiyan inancına sahip olan kişilere cazip gelecek yapıdadır. Lennox, bu uyarıyı, kitabın henüz başlarında ifade eder ve kitabının esasında “bilim ve Hristiyan inancı meselesine dair giriş mahiyetinde” bir eser olduğunu belirtir. Bu bakımdan eserin ilk beş bölümünün felsefi açıdan zengin olduğu, Hristiyanlığa ayrılan son bölümlerin ise yoğunlukla teolojik bir yapı arz ettiği aşikardır.</p>



<p>Açıkçası kitap içerisinde Hristiyanlığa ait yorumların değerlendirilmesi, öncelikle bir Hristiyan ya da bu konuya ilişkin uzman olan bir kişi tarafından yapılması daha doğru olacaktır. Kitabın felsefi çıkarımlarına geldiğimizde ise, bilim ve din söz konusu olduğunda, gerçek ve ciddi bir çatışmanın yattığı yerin din ve metodolojik natüralizm arasında olduğu muhakkaktır. Zira Lennox’un da ifade ettiği gibi natüralizmin, felsefi veya yarı-dinsel diyebileceğimiz bir boyutu vardır ve özellikle bazı radikal ateistlerin sahip olduğu bu düşünce yapısının sözde bilimsel bir tarafının olduğu iddia edilir. Bununla birlikte, her şeyi açıklayabilecek kapasitede olduğu söylenen bu sözde bilimsel düşüncenin, kişilere, salt bilimden türetilen inançlarla dolu bir hayat vaat ettiği, ancak kişilerin yalnızca bu salt bilimden türetilen inançlarla gerçekten anlamlı bir hayat sürüp süremeyeceği ilginçtir.</p>



<p>Lennox’un ulaştığı sonuç açısından meseleye bakıldığında, bilimin her şeyi açıklayamadığı fazlasıyla açık görünmektedir. Bilim ile Hristiyanlığın birbiriyle uyumlu olduğu çıkarımında bulunan Lennox, son tahlilde, bilimin dünya, Hristiyanlığın ise bundan çok daha fazlası için değerli olduğu çıkarımında bulunur. Sonuç olarak literatür açısından oldukça çok yönlü bir meseleye değindiği için Lennox’un dikkate değer bir eser ortaya koyduğunu söyleyebilmemiz mümkündür. Ancak onun eserinin felsefi bir çalışma mı yoksa teolojik bir çalışma mı olduğu tartışmaya açıktır. Hata bazı kişilerin eseri bir apoloji olarak yorumlayabilmesi de imkan dahilindedir. Bununla birlikte Lennox’un kitabın amacı doğrultusunda hareket ettiğini düşündüğümüzde, onun yaptığı şeyin tutarlı olduğu söylenebilir. Elbette okuyucu, bir eksiklik olarak genel anlamda teizm açısından değerlendirmelerin biraz eksik kalmasını bir eleştiri olarak dile getirebilir. Ancak Lenox’un yerine başka bir teistik inanca mensup düşünürü koyduğumuzda, onun da kendi dini inancına yoğunlaşacağı aşikardır.</p>



<p>Doğrusu Lennox’un kitabında eleştirel üslubunu genellikle koruduğunu ve çoğu noktada meselelerin ana hatlarını iyi bir şekilde serimlediğini söyleyebilmemiz mümkündür. Kullanılan dil ve metodoloji açısından eserin sıradan okuyucuya dahi hitap ettiği de ayrıca ifade edilebilir. Bu yönüyle eserin çevirmenlerinin, oldukça yalın bir dil kullandığını ve iyi bir iş çıkardığını söylememiz gerekir. Açıkçası hacimsel açıdan bu kadar kısa bir kitap içerisinde böylesi zengin bir konuyu sınırlandırmak elbette zordur. Bununla birlikte kitap içerisinde sorulmaya çalışılan soruların yazar tarafından kısmen yorumlanması da önemlidir. Lennox’un sorduğu sorularla irdelemeye çalıştığı problem alanının oldukça zengin ve disiplinler arası bir boyutu olduğu açıktır.</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kitap-analizi-bilim-her-seyi-aciklayabilir-mi-john-c-lennox-musa-yanik/">Kitap Analizi: Bilim Her Şeyi Açıklayabilir mi? (John C. Lennox) – Musa Yanık</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Neden Bilimcilik Olmasın ki? – Moti Mizrahi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/neden-bilimcilik-olmasin-ki-moti-mizrahi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/neden-bilimcilik-olmasin-ki-moti-mizrahi</guid>
<description><![CDATA[ Stephen Hawking bir keresinde şöyle demişti: “Felsefe öldü çünkü bilimdeki özellikle fizikteki modern gelişmelere ayak uyduramadı.” Artık ‘bilgi arayışımızda keşif meşalesinin taşıyıcıları’ filozoflar değil bilim insanlarıdır. Bazı felsefecilerin tepkisi Hawking’i ‘bilimcilikle’ suçlamak oldu. ‘Bilimcilik’ suçlaması, fizik gibi bilimsel disiplinlere, felsefe gibi bilimsel olmayan disiplinlere göre değer verenleri eleştirmek için kullanılır. Filozof Tom Sorell’e göre, bilimcilik, diğer öğrenme veya kültür dallarıyla karşılaştırıldığında bilime çok fazla değer verme meselesidir. Diğer akademik disiplinlere kıyasla bilime daha yüksek bir değer biçmenin ne gibi bir sakıncası var? Bilimciliğin nesi bu kadar kötü? Eğer fizik, Hawking’in iddia ettiği gibi, bilgi arayışında felsefeden daha iyi bir meşale
The post Neden Bilimcilik Olmasın ki? – Moti Mizrahi first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/laboratory-8903102_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:13:08 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Neden, Bilimcilik, Olmasın, ki, –, Moti, Mizrahi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Stephen Hawking bir keresinde <a href="https://www.penguinrandomhouse.com/books/77018/the-grand-design-by-stephen-hawking-and-leonard-mlodinow/">şöyle demişti:</a> “Felsefe öldü çünkü bilimdeki özellikle fizikteki modern gelişmelere ayak uyduramadı.” Artık ‘bilgi arayışımızda keşif meşalesinin taşıyıcıları’ filozoflar değil bilim insanlarıdır. Bazı felsefecilerin tepkisi Hawking’i ‘bilimcilikle’ suçlamak oldu. ‘Bilimcilik’ suçlaması, fizik gibi bilimsel disiplinlere, felsefe gibi bilimsel olmayan disiplinlere göre değer verenleri eleştirmek için kullanılır. Filozof <a href="https://www.routledge.com/Scientism-Philosophy-and-the-Infatuation-with-Science/Sorell/p/book/9780415107716">Tom Sorell’e göre</a>, bilimcilik, diğer öğrenme veya kültür dallarıyla karşılaştırıldığında bilime çok fazla değer verme meselesidir. Diğer akademik disiplinlere kıyasla bilime daha yüksek bir değer biçmenin ne gibi bir sakıncası var? Bilimciliğin nesi bu kadar kötü? Eğer fizik, Hawking’in iddia ettiği gibi, bilgi arayışında felsefeden daha iyi bir meşale ise, o zaman belki de felsefeye ve diğer bilimsel olmayan araştırma alanlarına göre daha fazla değer <em>verilmelidir</em>.</p>



<p>Ancak, bu soruları ele almadan önce tanımlarımızı doğru yapmamız gerekiyor. Zira, diğer felsefi “-izmler” <em>(-isms</em>) gibi, “bilimcilik” (<em>scientism</em>) de farklı filozoflar için farklı anlamlara gelmektedir. Halihazırda bilimin gerçekliği bilmenin tek yolu olup olmadığı ya da en azından bilimsel olmayan bilme yollarından daha iyi olup olmadığı sorusu epistemolojik bir sorudur. Epistemolojik bir tez olarak yorumlandığında, bilimcilik genel olarak ya bilimsel bilginin sahip olduğumuz <em>tek</em> bilgi biçimi olduğu görüşü ya da bilimsel bilginin sahip olduğumuz <em>en iyi</em> bilgi biçimi olduğu görüşü olarak anlaşılabilir. Ancak bilimciliğin metodolojik ve metafizik olanlar da dahil olmak üzere başka çeşitleri de vardır. Metodolojik bir tez olarak bilimcilik ya bilimsel yöntemlerin gerçekliği bilmenin <em>tek</em> yolu olduğu görüşüdür ya da bilimsel yöntemlerin gerçekliği bilmenin <em>en iyi</em> yolu olduğu görüşüdür. Metafizik bir tez olarak yorumlandığında ise bilimcilik ya bilimin var olana dair <em>tek</em> rehberimiz olduğu görüşüdür ya da bilimin var olana dair <em>en iyi</em> rehberimiz olduğu görüşüdür.</p>



<p>Bilimciliğin yukarıda bahsedilen çeşitleri net bir şekilde anlaşılmadan, bilimcilik tartışmasının felsefi tarafları sadece birbirlerinin arkasından konuşma riskiyle karşı karşıyadır. Yani, bilimciliğin bazı savunucuları bilimsel bilgi ya da yöntemlerin <em>en iyisi</em> olması anlamında daha zayıf bilimcilik türlerini savunurken, karşıtları onları bilimsel bilgi ya da yöntemlerin <em>tek </em>olması anlamında daha güçlü bilimcilik türlerini savundukları şeklinde yorumlayabilir. Örneğin benim kendi pozisyonum bilimciliğin zayıf bir çeşididir. “What’s So Bad about Scientism?” (Bilimciliğin Nesi Kötü) (2017) başlıklı <a href="https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/02691728.2017.1297505">makalemde</a> bilimciliği epistemolojik bir tez olarak savunuyorum ve buna “Zayıf Bilimcilik” adını veriyorum. Bu, bilimsel bilginin sahip olduğumuz en iyi bilgi biçimi olduğu görüşüdür (bilimsel bilginin sahip olduğumuz tek bilgi olduğu görüşü olan ‘Güçlü Bilimciliğin’ aksine). Zayıf Bilimciliğe göre, felsefe gibi bilimsel olmayan disiplinler bilgi üretirken, fizik gibi bilimsel disiplinler hem niceliksel hem de niteliksel olarak bilimsel olmayan bilgiden daha üstün bilgi üretir. ‘Bilgi’nin gerekçelendirilmiş doğru inanca (ya da bilginin başka herhangi bir analizine) atıfta bulunmadığını belirtmek önemlidir. ‘Bilgi’ daha ziyade disipliner bilgi veya akademik bir inceleme alanında uygulayıcılar tarafından üretilen araştırma anlamına gelir. Tüm akademik disiplinler bu anlamda bilgi (veya araştırma) üretme işindedir. Her akademik disiplinin bilgisi, bir akademik disiplinin uygulayıcılarının akademik yayınlarında bulduğumuz şeydir. Güçlü Bilimciliğin savunucuları, Richard Williams’ın Scientism (Bilimcilik) antolojisinin girişinde belirttiği gibi, bilimsel olmayan disiplinlerin ‘gerçek bilgi’ ürettiğini reddedecektir: <a href="https://www.bloomsbury.com/au/scientism-the-new-orthodoxy-9781472571120/">“The New Orthodoxy”</a> (2014) adlı antolojinin girişinde Richard Williams’ın ifade ettiği gibi, Güçlü Bilimciliğin savunucuları bilimsel olmayan disiplinlerin bilgi ürettiğini kabul ederken, Zayıf Bilimciliğin savunucuları bilimsel bilginin çeşitli boyutlarda bilimsel olmayan bilgiden daha iyi olduğunu iddia etmektedir. Şimdi, bu epistemolojik, metodolojik ve metafiziksel tezlerden herhangi birinin – zayıf (‘en iyi’) veya güçlü (‘tek’) – doğru olup olmadığı bir tartışma konusu olmalıdır, hüküm ile tanımlama değil. Her bir iddianın ortaya konması, incelenmesi, eleştirilmesi ve tartışılması gerekir. Ne yazık ki bazılarının yapmaya çalıştığı gibi, bilimciliği tanımı gereği yanlış bir görüş haline getirmek olamaz. 2019’da psikolog Steve Taylor tarafından <a href="https://www.psychologytoday.com/us/blog/out-the-darkness/201911/scientism">yazılanı</a> ele alalım:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Dogmatik inanç sistemlerinin özelliklerinden biri, takipçilerinin varsayımları kanıtlanmış gerçekler olarak kabul etmeleridir. Bu kesinlikle bilimciliğin doğrusudur. Örneğin, bilincin var olduğu ve nörolojik faaliyetle ilişkili olduğu bir gerçektir. Ancak bilincin nörolojik faaliyet tarafından üretildiği varsayımı sorgulanabilir.</p>
</blockquote>



<p>Taylor burada bilimciliğin dogmatik bir inanç sistemi olduğunu ileri sürmektedir. Peki ama neden? Yukarıda bahsedilen epistemolojik, metodolojik ve metafiziksel tezlerin hiçbiri dogmatik değildir. Bu tezler elbette sorgulanabilir. Ancak, bir inancı dogmatik yapmak için sadece sorgulanabilir olması yeterli olsaydı, o zaman inançlarımızın çoğu olmasa bile birçoğu dogmatik olurdu. Nedenini görmek için, benim (ve büyük olasılıkla sizin) dışsal bir dünyanın, zihnimizden bağımsız olarak var olan bir dünyanın var olduğuna dair inancımızı ele alalım. Herhangi bir epistemoloğun size söyleyeceği gibi, dış dünyanın varlığına olan inancımızı kanıtlamak oldukça zordur, ancak bu dış dünyaya olan inancımızın sadece (dini) bir dogmadan ibaret olduğu anlamına gelmez.</p>



<p>Benzer şekilde, Susan Haack<em>, Defending Science – Within Reason</em> (2003) adlı kitabında, bilimciliğin tanımı gereği “bilime karşı abartılı bir hürmet, bilimler tarafından ortaya atılan her türlü iddiayı yetkili olarak kabul etmeye ve bilime ya da uygulayıcılarına yönelik her türlü eleştiriyi bilim karşıtı önyargılar olarak görmeye aşırı derecede hazır olmak” olduğunu ileri sürmektedir. Ancak bu da yukarıdaki aynı soruna denk gelmektedir. Yukarıda bahsedilen epistemolojik, metodolojik ve metafiziksel tezlerin hiçbiri abartılı veya aşırı değildir. Bir şeye karşı abartılı bir saygı duymak yanlış yönlendirilmiş olmaktır ve bir kaynak tarafından ortaya atılan herhangi bir iddiayı otoriter olarak kabul etmeye aşırı derecede hazır olmak aptallıktır. Ne de olsa ‘abartılı’ ve ‘aşırı’ sözcükleri tam da bunu ima etmektedir.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Bilimciliği tanımı gereği suçlamak yerine, muhalifler onda neyin yanlış olduğunu göstermeleridir.</p></blockquote></figure>



<p>Taylor’ın yaptığı gibi bilimciliğin sadece dogmatik bir inanç ya da Haack’ın yaptığı gibi doğası gereği yanlış yönlendirilmiş bir tutum olduğunu iddia etmek, ona karşı çıkmak değil, onu silah haline getirmektir. Burada önemli bir tarih var. 20. yüzyılın ortalarında, teologlar ve din bilginleri, akademik alanlarını bilimsel gasp tehdidi olarak algıladıkları şeye karşı savunmak amacıyla bilimciliği silah haline getirmişlerdir. James Pike ve John McGill Krumm, <em>Roadblocks to Faith</em> (1954) adlı kitaplarında bilimi bilimcilikten ayırmış ve bilimciliğin ‘beşerî bilimler için en az din için olduğu kadar bir tehdit’ olduğunu iddia etmişlerdir. Aynı dönemde, H Richard Rasmusson ‘Vaiz Bilim Adamıyla Konuşuyor’ (1954) adlı <a href="https://www.jstor.org/stable/21253">makalesinde</a> bilimciliği ‘bilimi din haline getiren bir tarikat’ olarak nitelendirmiştir. Bu din bilginleri, bilimin, Tanrı, doğaüstü ve benzeri gibi varlığını sorguladıkları veya inkâr ettikleri şeylerin varlığını varsayan araştırma alanlarına tecavüz ettiği endişesiyle bilimciliği silah haline getirmişlerdir. Bu nedenle, Ian Barbour’a <a href="https://onlinelibrary.wiley.com/doi/abs/10.1111/0591-2385.00351">göre</a>, ‘Richard Dawkins’in evrimde şansın varlığının bunun amaçsız bir evren olduğunu gösterdiğini söylemesi bilimcilik olarak kabul edilmektedir, çünkü bu iddia takdiri bir Tanrı inancını sorgulamak olarak algılanmaktadır.</p>



<p>Bazı filozoflar şimdi benzer bir oyun oynamakta, yani bilimciliği akademik felsefeyi eleştiren bilim insanlarına karşı bir silah olarak kullanmaktadır. ‘Bilimcilik’ suçlamasını yönelten filozoflar tipik olarak Hawking ve Neil deGrasse Tyson gibi önde gelen bilim insanlarını bilime karşı bu tür yanlış yönlendirilmiş bir tutum sergileyenler olarak tanımlar; filozof Ian James Kidd onları yalnızca <a href="https://social-epistemology.com/2016/06/08/how-should-feyerabend-have-defended-astrology-a-reply-to-pigliucci-ian-james-kidd/">‘bilimin amigoları’</a> olarak adlandırmıştır. Bilimciliği bu filozofların yaptığı gibi -bilime karşı abartılı bir hürmet olarak- düşünmenin sorunu, bunun ikna edici bir bilimcilik anlayışı olmasıdır. Bilimciliğin ‘bilime çok fazla değer vermek’ ya da ‘bilime karşı abartılı bir hürmet’ olduğunu iddia etmek, sonuçta makul bir görüş olabilecek bir şeyi onaylamadığını ifade etmektir.</p>



<p>Argümantasyon çalışmalarında, onaylama veya onaylamama duyguları gibi duygusal gücü aktarmayı amaçlayan tanımlar ikna edici tanımlar olarak bilinir. Bilimciliğin sadece ‘bilime çok yüksek bir değer biçmek’ olduğunu söylemek, kürtajın cinayet olduğunu söylemeye benzer – tanım duygusal güçle aşırı yüklenmiştir. Tıpkı kürtajı onaylamadığını ifade ettiği için kürtajın cinayet olduğunu söylemeye kürtaj yanlılarının karşı çıkması gibi, bilimciliği savunanlar da bilimciliği onaylamadıklarını ifade ettiği için bilimciliğin ‘bilime çok yüksek bir değer biçmek’ olduğunu söylemeye karşı çıkacaktır. Sorell ve Haack’ın yaptığı gibi bilimciliği tanım gereği mahkum etmek yerine, bilimcilik karşıtlarının tam olarak neyin yanlış olduğunu göstermeleri gerekir.</p>



<p>Bilimcilik antolojisine yazdıkları girişte: <a href="https://academic.oup.com/book/3743"><em>Prospects and Problems</em></a> (2018) adlı antolojiye yazdıkları girişte René van Woudenberg, Rik Peels ve Jeroen de Ridder bilimciliğin silah haline getirilmemesi gerektiği konusunda hemfikirdir: “Hiç kimse bu “bilimcilik” kavramını kendi görüşlerinin yeterli bir tanımlaması olarak kabul etmeyecektir, çünkü hiç kimse bilime olan saygısının abartılı olduğunu veya bilimler tarafından ortaya atılan iddiaları kabul etmeye hazır olmasının aşırı olduğunu düşünmeyecektir. Aslında, <a href="https://www.pdcnet.org/logos-episteme/content/logos-episteme_2012_0003_0001_0075_0095">‘Six Signs of Scientism</a>‘ (2012) başlıklı makalesinde Haack, din ve felsefeyi, kendi alanlarına izinsiz giren bilimden korumak isteyenler tarafından silah haline getirilmeden önce ‘bilimcilik’ kelimesinin tarafsız olduğunu’ gözlemlemektedir.</p>



<p>Aşağılayıcı bilimcilik anlayışlarının aksine, Zayıf Bilimcilik – benim savunduğum görüş – bilimsel disiplinlerin, felsefe gibi bilimsel olmayan disiplinlerle karşılaştırıldığında, çeşitli boyutlarda daha iyi olduğu tarafsız bir çerçevedir. Argüman kısaca şu şekildedir. Bir şeyin başka bir şeyden niceliksel ya da niteliksel olarak daha iyi olduğu söylenebilir. Bilimsel bilgi niceliksel olarak bilimsel olmayan bilgiden daha iyidir çünkü bilimsel disiplinler daha fazla bilgi üretir ve ürettikleri bilgi bilimsel olmayan disiplinler tarafından üretilen bilgiden daha fazla etkiye sahiptir. Bu iddia, bilimsel ve bilimsel olmayan akademik disiplinlerin araştırma çıktıları (yani yayın sayısı) ve araştırma etkilerine (yani atıf sayısı) ilişkin verilerle desteklenmektedir. Bu veriler, bilimsel disiplinlerin daha fazla yayın ürettiğini ve bu yayınların bilimsel olmayan disiplinlerin yayınlarından daha fazla atıf aldığını göstermektedir.</p>



<p><a href="https://www.mdpi.com/2078-2489/11/11/540">‘Beşeri Bilimler: Araştırma Değerlendirmesinde Aykırı Değer’</a> (2020) isimli makalelerinde, Güleda Doğan ve Zehra Taşkın, 1980-2020 yılları arasında Web of Science’ta yer alan 255 konudaki yayın ve atıf verilerini kullanarak, yayınların dağılımının ‘yüzde 81’i üç ana saf bilim kategorisinde yayınlanmıştır: doğa bilimleri (yüzde 33), tıp bilimleri (yüzde 27) ve mühendislik ve teknoloji (yüzde 21)’ ve ‘beşeri bilimler yayınlarının toplam sayısının nispeten küçük bir saf bilim alanı olan tarım bilimleri ile neredeyse aynı olduğunu’ tespit etmiştir. Atıfların dağılımı söz konusu olduğunda, ‘beşeri bilimler veri kümesindeki tüm atıfların yalnızca yüzde 0,52’sine sahipken, doğa bilimleri yüzde 44’üne, tıp bilimleri yüzde 30’una, mühendislik ve teknoloji yüzde 17’sine, sosyal bilimler yüzde 6’sına ve ziraat yüzde 1,5’ine sahipti’. Doğa bilimleri, mühendislik ve teknoloji, tıp ve sağlık bilimleri ve sosyal bilimlerle kıyaslandığında, beşeri bilimler, tarım bilimleri hariç olmak üzere, en düşük araştırma çıktısı (yayın sayılarıyla ölçülen) ve araştırma etkisi (atıf sayılarıyla ölçülen) değerlerine sahiptir. Bilimsel yayınların çoğuna atıf yapılırken, beşeri bilimlerdeki yayınların sadece yüzde 16’sına atıf yapılmaktadır. Beşeri bilimler içerisinde, felsefe, etik ve din, atıf yapılmayan yayınların en yüksek yüzdesine sahiptir.</p>



<p>Bilimsel bilginin niteliksel olarak bilimsel olmayan bilgiden daha iyi olduğu söylenebilir çünkü bilimsel bilgi açıklayıcı, öngörücü ve araçsal olarak bilimsel olmayan bilgiden daha başarılıdır. Bu, bilim felsefecilerinin bilimin başarılı olduğunu söylediklerinde sıklıkla yaptıkları gibi bahsettikleri türden bir başarıdır. Örneğin Albert Einstein’ın <a href="https://aeon.co/essays/how-black-hole-thought-experiments-help-explain-the-universe">görelilik teorisini</a> ele alalım. Teori, aksi takdirde gizemli görünecek yerçekimi, gezegen yörüngeleri, kara delikler, elektromanyetizma ve daha fazlası gibi olgular için kapsamlı bir açıklama sağladığı ölçüde açıklayıcı olarak başarılıdır. Teori, dünyamızı yönlendirmek için GPS ve yeni dünyalar aramak için yerçekimsel mercekleme kullandığımızda olduğu gibi doğaya müdahale etmemize izin verdiği ölçüde araçsal olarak başarılıdır. Merkür’ün perihelion presesyonu, ışığın büyük nesneler tarafından saptırılması, ışığın kütleçekimsel kırmızıya kayması, ışığın rölativistik gecikmesi (Shapiro etkisi olarak da bilinir), kütleçekim dalgaları ve daha fazlası gibi gözlem veya deneylerle ortaya çıkan yeni tahminler yaptığı ölçüde teori tahminsel olarak başarılıdır. Görelilik teorisi kadar açıklayıcı, araçsal ve öngörüsel olarak başarılı olan bilimsel olmayan bir teori bulmak zor olacaktır.</p>



<p>Zayıf Bilimcilik için bu argümanın bilimcilik konusunda son söz olması amaçlanmamaktadır. Yukarıda bahsedilen bilimcilik çeşitlerinin lehinde ve aleyhinde başka argümanlar da olabilir ki tam da bunu istemeliyiz. İstemediğimiz şey bilimciliğin silah haline getirilmesidir. Ne yazık ki ‘bilimcilik’ suçlaması, internet ve sosyal medya üzerinden bilime karşı yürütülen savaşta kullanılmaya başlandı bile. Aşı karşıtları bunu, Dünya Sağlık Örgütü gibi kamu sağlığı yetkilileri ve kuruluşları tarafından COVID-19 aşılarıyla ilgili yapılan her türlü iddiaya karşı kitlesel şüphe ve inançsızlık yaratmak için kullanmaktadır. İklim değişikliği inkarcıları bunu, insan kaynaklı iklim krizine ilişkin bilimsel uzlaşı hakkında şüphe tohumları ekmek için kullanmaktadır.</p>



<p>Örneğin, tenisçi Novak Djokovic Twitter’da COVID-19 aşısı olmadığı için 2022 ABD Açık’a katılmayacağını paylaştığında, aktör Rob Schneider onun Tweet’ini alıntılayarak şöyle yazdı: ‘Çünkü bilim… Bilim derken elbette bilimin zıddı olan bilimcilik dinini kastediyorum. O zamandan bu yana Schneider’ın Tweeti silinmiştir ve bunun iyi bir nedeni vardır. Zira Schneider ‘bilimciliği’ halk sağlığı yetkililerinin COVID-19 aşısı olunması yönündeki tavsiyelerine karşı bir silah olarak kullanmıştı. Schneider’in kullandığı ‘bilimcilik’, Amerika Birleşik Devletleri Tenis Birliği’nin tenis oyuncularının ABD Açık’ta yarışmadan önce COVID-19 aşısı olmalarını zorunlu kılmak için iyi bir nedeni olmadığını ima etmek içindir. Bu ifade, COVID-19 aşısı olma zorunluluğunun bilimsel kanıtlarla desteklenmeyen bir dogmadan ibaret olduğunu ima etmektedir.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>‘Bilimciliği’ silah olarak kullanan akademik felsefeciler tehlikeli bir oyun oynuyorlar.</p></blockquote></figure>



<p>Benzer şekilde, hukuk profesörü John O. McGinnis de <a href="https://lawliberty.org/blinded-by-scientism/">‘Bilimciliğin Kör Ettiği’</a> (2020) başlıklı makalesinde ‘bilimciliği’ bilimi inkârın bir silahı olarak kullanmaktadır:</p>



<p>‘Bilimi takip et’ düsturu [ki kendisi bunu ‘bilimcilik’ olarak adlandırmaktadır] virüs [yani SARS-CoV-2 koronavirüsü] politikalarına özgü değildir. Politikacılar iklim değişikliği politikaları için de benzer bir gerekçe sunuyorlar. Tıpkı COVID-19 ile ilgili bilimin karantinaları ‘haklı çıkarması’ gibi, iklim değişikliği bilimi de sıfır net emisyon sağlayacak harcama ve düzenleme politikalarını desteklemek için kullanılıyor.</p>



<p>Bu, ‘bilimciliğin’ bilim karşıtı bir silah olarak kullanılmasının bir başka örneğidir. McGinnis’in kullandığı ‘bilimcilik’, insan kaynaklı iklim değişikliği konusundaki bilimsel uzlaşı hakkında şüphe uyandırmayı amaçlamaktadır. Politika yapıcıların ve kanun koyucuların, iklim değişikliği bilimi tarafından bilgilendirilen herhangi bir politikayı yürürlüğe koymak veya herhangi bir kanunu yasalaştırmak için iyi bir nedenleri olmadığını ima etmeyi amaçlamaktadır.</p>



<p>Bu nedenlerle, ‘bilimciliği’ silah olarak kullanan akademik felsefeciler tehlikeli bir oyun oynamaktadır. Akademik felsefeyi Hawking gibi bazı ünlü bilim insanlarının eleştirilerine karşı savunmaya çalışırken, bilim inkârcılarına cephane sağlıyor olabilirler. Sadece filozoflar değil, bilim insanları da zaman zaman bilimciliği silah olarak kullanma tuzağına düşmekte ve böylece bilim inkârcılarının ‘bilimciliği’ bilim karşıtı bir şüphe ve inançsızlık silahı olarak kullanmalarına olanak sağlamaktadırlar. Astrofizik profesörü Adam Frank, “Bilimcilik (Scientism) Nedir ve Neden Bir Hatadır?” (2021) başlıklı makalesinde, Google’ın “bilimciliğin” “bilimsel bilgi ve tekniklerin gücüne aşırı inanç” şeklindeki tanımını onaylayarak alıntılamakta ve ardından bilimciliğin şöyle devam ettiğini söylemektedir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>bir hatadır […] çünkü neyi savunduğu konusunda kafası karışıktır. Şüphesiz bilim eşsiz, güçlü ve harikadır. Kutlanmalı ve korunmalıdır. Öte yandan bilimcilik sadece metafiziktir ve pek çok metafizik inanç vardır.</p>
</blockquote>



<p>Elbette pek çok metafizik inanç vardır. Pek çok bilimsel inanç da vardır, tıpkı pek çok dini, algısal, tanıklığa dayalı ve diğer türden inançlar olduğu gibi. Belirli bir türde çok sayıda inanç olması, bu türdeki bazı inançların aynı türdeki diğer inançlardan daha iyi olduğunun söylenemeyeceği anlamına gelmez. Soru, bilimin bilgi (ya da başka bir epistemik iyi) üretme gücüne olan inancın haklı, garantili ya da makul olup olmadığıdır.</p>



<p>Şimdi, ‘bilimciliği’ silah olarak kullanan filozoflar, bilimciliği bilimsel olmayan akademik disiplinler için tehdit edici bulma eğilimindedir. Haack yine bu konuda bir örnektir. <a href="https://www.academia.edu/35266430/The_Real_Question_Can_Philosophy_Be_Saved_2017_">‘Gerçek Soru Felsefe Kurtarılabilir mi?’</a> (2017) başlıklı makalesinde, “bilimci felsefenin yükselen dalgasının […] felsefenin kendisi için bir gemi enkazı anlamına geldiğini” iddia etmektedir. Ancak, genellikle yanlışlıkla ‘bilimcilik’ olarak adlandırılan bilimin dogmatik kabulü veya ‘bilime tapınma’ ile bilimin dogmatik reddi veya ‘bilim inkârı’ arasında bir süreklilik vardır. Eğer ‘bilimciliği’ silah olarak kullanan akademik filozofların iddia ettiği gibi bilimin dogmatik kabulü epistemik bir tehditse, bilimin dogmatik reddi de epistemik bir tehdittir. Aslında, bilimin dogmatik bir şekilde reddedilmesi, bilimin dogmatik bir şekilde kabul edilmesinden daha büyük bir epistemik tehdittir. Neden mi? Çünkü bilim, neredeyse tüm bilim felsefecilerinin hemfikir olduğu üzere, insanoğlunun bugüne kadar sahip olduğu en başarılı epistemik girişimdir.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Bilimciliğin tarafsız kavramları, şüphe ve inançsızlığın bilim karşıtı silahları haline gelemez.</p></blockquote></figure>



<p>Anjan Chakravartty’nin Stanford Felsefe Ansiklopedisi için yazdığı bilimsel gerçekçilik <a href="https://plato.stanford.edu/entries/scientific-realism/">yazısında</a> belirttiği gibi, “en iyi [bilimsel] teorilerimizin olağanüstü başarılı olduğu yaygın olarak kabul edilen bir önermedir: bilimsel araştırmanın konusuna ilişkin ampirik tahminleri, geriye dönük öngörüleri ve açıklamaları kolaylaştırırlar, genellikle şaşırtıcı bir doğrulukla ve ilgili fenomenlerin karmaşık nedensel manipülasyonlarıyla işaretlenirler. Başka bir deyişle, dogmatik ‘bilime tapınma’nın diğer yüzü dogmatik ‘bilim inkârı’dır. Şüphesiz her ikisi de yanlış yönlendirilmiştir. Ancak ikincisi, birincisine kıyasla çok daha riskli bir hatadır.</p>



<p>O halde bilimciliği silah haline getirilebilecek şekilde düşünmek yerine, yukarıda önerdiğim şekilde düşünmeliyiz. Epistemolojik bilimcilik, bilimsel bilginin bilimsel olmayan bilgiden üstün olduğu, çünkü bilimsel bilginin sahip olduğumuz tek bilgi biçimi olduğu ve bu nedenle bilimsel olmayan bilginin gerçekte bilgi olmadığı ya da bilimsel bilginin bilimsel olmayan bilgiden daha iyi olduğu görüşüdür. Bilimciliğin aşağılayıcı kavramlarının aksine, bu nötr kavramlar silah haline getirilemez ve dolayısıyla aşı karşıtlarının, iklim değişikliği inkarcılarının ve bilim karşıtı duygular besleyen diğerlerinin elinde bilim karşıtı şüphe ve inançsızlık silahları haline gelemez. Bu sayede şu soruyu açık ve tartışmaya açık tutabiliriz: Bilime karşı nasıl bir tutum ya da duruş sergilemeliyiz? Bu soru söz konusu olduğunda, ‘bilimcilik’ terimi faydalı bir terimdir ve bu canlı ve önemli tartışmanın, bilim inkarcılarına cephane sağlamaktan başka bir işe yaramayan aşağılayıcı bilimcilik kavramları tarafından raydan çıkarılmasına izin vermek utanç verici olacaktır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Moti Mizrahi</strong> – “<a href="https://aeon.co/essays/science-is-not-the-only-form-of-knowledge-but-it-is-the-best" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Why not scientism?</a>“, (Erişim Tarihi: 03.08.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Batuhan Atataş</p>



<p><strong>Editör:</strong> Musa Yanık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/neden-bilimcilik-olmasin-ki-moti-mizrahi/">Neden Bilimcilik Olmasın ki? – Moti Mizrahi</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilim ve İdeoloji – Eric C. Martin (Internet Encyclopedia of Philosophy)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy</guid>
<description><![CDATA[ Bu yazının amacı, bilim ve ideolojiler arasındaki ilişkiye kısmen ışık tutmak, bilimin belli ideolojileri desteklemek için nasıl kullanıldığını ve ideolojilerin bilimsel araştırma süreçlerini ve bilimsel araştırmanın yorumlanmasını nasıl etkilediğini tartışmaktır. Biyolojik bilimlerden verilecek bir örnek bunu daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Yirminci yüzyılın başlarında evrimsel biyoloji sosyalizmi ve serbest piyasa kapitalizmini desteklemek için kullanılmıştır. Bu rakip ideolojilerin ikisi de biyolojinin evrimin doğası hakkındaki iddialarına başvurularak temellendirilmiştir. Bu temellendirmeler size kafa karıştırıcı görünebilir. Eğer bilim dünyaya -sözgelimi, biyolojik çeşitliliğin mekanizmalarına- dair sınırlı bir olgu kümesi yaratma iddiasındaysa, iktisat teorileri kadar uzak bir konu hakkında nasıl olup da bir şeyler söyleyebileceği pek
The post Bilim ve İdeoloji – Eric C. Martin (Internet Encyclopedia of Philosophy) first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/swallow-2549331_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:13:06 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilim, İdeoloji, –, Eric, Martin, Internet, Encyclopedia, Philosophy</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazının amacı, bilim ve ideolojiler arasındaki ilişkiye kısmen ışık tutmak, bilimin belli ideolojileri desteklemek için nasıl kullanıldığını ve ideolojilerin bilimsel araştırma süreçlerini ve bilimsel araştırmanın yorumlanmasını nasıl etkilediğini tartışmaktır.</p>



<p>Biyolojik bilimlerden verilecek bir örnek bunu daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Yirminci yüzyılın başlarında evrimsel biyoloji sosyalizmi ve serbest piyasa kapitalizmini desteklemek için kullanılmıştır. Bu rakip ideolojilerin ikisi de biyolojinin evrimin doğası hakkındaki iddialarına başvurularak temellendirilmiştir.</p>



<p>Bu temellendirmeler size kafa karıştırıcı görünebilir. Eğer bilim dünyaya -sözgelimi, biyolojik çeşitliliğin mekanizmalarına- dair sınırlı bir olgu kümesi yaratma iddiasındaysa, iktisat teorileri kadar uzak bir konu hakkında nasıl olup da bir şeyler söyleyebileceği pek anlaşılır değildir. Bilimsel teorilerin yorumlanması ve pratiğe geçirilmesi sürecinin çok çeşitli sonuçlar üretebilmesi bu durumu kısmen açıklar. Bilim, merkezinde yer alan aşırı derecede açık ve iyice doğrulanmış çözümler ortaya koyma kapasitesine sahip olmakla birlikte, bilimin daha geniş kullanımları başka bilgi iddiaları, değerler ve ideolojilerle iç içe geçebilir. Doğa bilimlerinin görünüşte açık olan hükümleri, bu sayede birbirine rakip görüşleri savunan tarafların çıkarlarına hizmet etmeleri amacıyla kullanılmıştır.</p>



<p>İster doğru olsun ister yanlış, bilimin bu çıkar amaçlı kullanımı uzun süredir bilim insanlarının da amaçları ve pratiklerinin bir parçasıdır. Doğa biliminin Erken Modern dönemdeki öncülerinin çoğu bilimin insan yaşamının büyük kısmına uygulanabileceğini umut etmiş, bilimin politikada, dinde, eğitimde, beşerî bilimlerde vb. bilgi birikimini arttıracağına ve bu alanları geliştireceğine inanmışlardır. Bu idealin on yedinci yüzyılda Francis Bacon tarafından dile getirilen kurgusal bir versiyonu<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftn1">[1]</a>, toplumu şekillendirmek için gereken en iyi araçlara sahip oldukları için yönetimi ellerinde bulunduran bilim insanlarını siyasal seçkinler olarak tasarlamıştır. Bu umutlar bugün dahi sürmektedir.</p>



<p>Bilimin ideolojikleşebilmesi pratiğe has bir durum değildir, ideolojiler bilimin oluşumunda da yer alabilirler. Eğer doğa bilimleri mistik bir şekilde toplumdan soyutlanmamışsa, sosyal değerlere, güç ilişkilerine ya da dönemin baskın normlarına karşı geçirgense, bilimin bilim insanlarının ideolojilerini yansıtması mümkündür. Bu durum, bilimin <em>içine</em> sızan ideolojiler bilimin bulgularından <em>çıkarılan</em> sonuçlardan ibaret olduklarını iddia etmeye başladıklarında özellikle yıkıcı bir etki yaratabilir. Bu sayede artık “doğallaşmış” olan bu ideolojiler, varsayılan bilimsel kökenleri sayesinde kimi zaman olduklarından daha güvenilir kabul edilirler.</p>



<p>İdeolojik etkiye ya da el koymaya bütün bilimler eşit derecede açık değildir. İdeolojiler, insani kaygılarla ilgili konuları araştıran bilimler ile daha yakından ilişkili görünür. Göç kısıtlamaları, hükümet ya da insan cinselliği hakkında yargılara varan bilimler, midye morfolojisi ya da kuantum kütleçekimiyle sınırlı bilimsel sonuçlara ulaşan araştırmalardan daha geniş bir kitle ve daha fazla tartışma ile karşılaşır.</p>



<p>Bilimin ideoloji ile iç içe geçme potansiyeli bilimsel iddiaları geçersiz kılmak ya da bilimin epistemik ve kültürel değerinden götürmek zorunda değildir. Bilimi önemsizleştirdiği ya da başka bakış açıları gibi yalnızca bir bakış açısı olmaya indirgediği nadiren görülen bir durumdur. Bilim, gerçek dünyadaki engellerin üstesinden gelebilmek için ciddiye alınmak ve iyi kullanılmak zorundadır. Bilimi ciddiye almanın koşullarından biri ise ideolojilerin bilimsel süreçleri ve pratikleri nasıl etkileyebileceğine dair sağduyulu analizler yapmaktır.</p>



<p>Ele aldığımız konu çok geniş olmakla birlikte bu yazı bilim ve ideoloji arasında yaşanan belirgin etkileşimi örnekleyen birtakım tarihsel vakalarla sınırlandırılmıştır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İçindekiler</h2>



<ul>
<li>1. Terminoloji</li>



<li>2. Bilim ve Ekonomi-Politik</li>



<li>3. Bilim ve Irk</li>



<li>4. Bilim ve Cinsiyet</li>



<li>5. Bilim ve Din</li>



<li>6. İdeoloji Olarak Bilim</li>



<li>7. Sonuç</li>



<li>8. Kaynakça ve İleri Okumalar</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">1. Terminoloji</h2>



<p>Tanımlar üzerine kısa bir notla başlayalım. “Bilim” ve “ideoloji” ile kastedilen tam olarak nedir? Bu kavramları tanımlamak amacıyla çok fazla şey yazılmış olsa da yola devam etmeden önce ihtiyacımız olan bu girişimlerin yalnızca ana hatlarına bakmaktır.</p>



<p>“Bilim” (<em>science</em>) kelimesi Latince’deki <em>scientia</em> -bilgi- kelimesinden türemiştir ve tarihsel açıdan bakıldığında felsefeyle yakından ilişkilidir. Terimin en azından Rönesans’tan itibaren kazandığı anlam ise teorik, düzenli ve deneysel bilgiyi çağrıştırmaktadır.</p>



<p>On yedinci yüzyılda doğa filozofları arasında yaygınlık kazanan birtakım seçkin pratikler, fikirler ve kurumlar, çoğu tarihçinin modern bilimin gelişimi olarak kabul ettikleri olgunun ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Her biri kendisinin felsefeyle uğraştığını düşünen Galileo Galilei, Rene Descartes, Francis Bacon, Robert Boyle ve Isaac Newton, kendilerinden sonra gelen uygulamacıların “yeni felsefe”nin örnekleri olarak yücelttiği metinler yazmışlardır. Yeni felsefenin bileşenlerinin tam olarak ne olduğuna dair evrensel bir uzlaşı bulunmasa da en belirgin özellikler arasında Aristotelesçi formların ve ereksel nedenlerin reddedilmesi, çoğu doğal görüngünün açıklanmasında doğa yasalarına göre işleyen etken nedenlerin kullanılması çabası, kütle ve hız gibi nesnel “birincil niteliklerin” belirlenmesi ve nicelleştirilmesi ve doğanın işleyişine dair fikirleri kanıtlamak amacıyla düşünülmüş ideal ya da tasarlanmış olayların kontrollü bir şekilde işletilmesini içeren deneysel pratiklerin ortaya çıkışı bulunur.</p>



<p>Bilim, hem bir bilgi kütlesini hem de teknolojik ve mühendislikle ilgili çözümler yaratan birbiriyle ilişki halindeki birtakım araçsal faaliyetleri kapsar. Bunlardan birincisi dünyayı anlamak, açıklamak ve öngörmek bakımından doğa felsefesinin mirasını sürdürürken ikincisinin araçlar yapmak ve problem çözmek gibi daha pragmatik sorunları vardır. Pek de şaşırtıcı olmayan biçimde, filozoflar dikkatlerini en çok birinci, doğa felsefesine yakın olan bölüme yöneltmişlerdir.</p>



<p>XX. yüzyılın ortalarında filozoflar bilimin niteliklerini doğru bir biçimde ortaya koymak ve böylece onu geçersiz bilgi biçimlerinden ya da sözde-bilimden ayırt etmek amacıyla coşkulu bir seferberlik başlatmışlardır. Varsayımlarına göre, eğer bilimsel yöntem isabetli bir biçimde belirlenirse bilginin üretilmesi için kullanılan doğru yöntem güvenceye alınacak ve şüpheli, bilimsel olmayan ya da tamamen ideolojik bilgi iddialarından kurtulmak için elimizde eskisinden daha iyi bir yol olacaktır. Sözgelimi, Karl Popper Marksist tarihyazımını ve Freudcu psikanalizi bilimin sınırlarından dışarı atma arzusuyla ünlüdür. Popper’ın yanı sıra, Imre Lakatos ve diğerleri ise bilimsel yöntem konulu, ancak bilimin özsel niteliği ve rasyonel kuralları fikriyle, dinamik ve değişip dönüşen bilimsel teorilere ve pratiklere dair tarihsel kayıtlar eşliğinde baş etmeye girişen sofistike bir literatüre katkı yapmışlardır. Paul Feyerabend ise bunların aksine bilimin kurallarının ne olduğuna yönelik bir arayışın tamamen terk edilmesi gerektiğinde ısrar etmiş, bilim yaratıcı ve sürekli olarak evrilen bir girişim olduğu için o güne dek takip ettiği ya da etmesi gereken herhangi bir spesifik yöntem olmadığını öne sürmüştür.</p>



<p>Bilimi sözde-bilimden ayırt etme seferberliği açık bir çözüme kavuşmamış ve artık neredeyse tamamen sona ermiştir. Bazı filozoflara göre bilimsellik, bir çalışmanın ne denli sistematik olduğuna bağlı olarak o çalışmada daha yüksek ya da daha düşük derecede somutlaşan bir tür derece meselesidir. Yine de bilimin tek bir tanımının yapılması mümkün görünmemektedir. Doğa bilimlerinde karşılaşılan aktivitelerin ve yöntemlerin çeşitliliği, bilimi bilimsel olarak nitelememeye alışageldiğimiz diğer insan aktivitelerinden kesin şekilde ayıran bir şey bulmayı zorlaştırmaktadır. Bir filozofun söylediği gibi, “Bilimin neden <em>tek</em> yöntemi olsun ki? Bir ev yapmanın hatta domates yetiştirmenin bile tek bir yöntemi yoktur. Bilginin birikimi gibi renkli bir şeyin tek bir yöntembilimin elinde olmasını bekleyemeyiz.”<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftn2">[2]</a> (Hacking, 1983)</p>



<p>Tıpkı bilim gibi “ideoloji” de tek ve sınırları belirlenmiş bir kavram olarak sabitlenmesinin zorluğuyla meşhurdur. Terim esasen 1800 yılı civarında, kelime anlamına sadık kalınarak, fikirler bilimi olmak üzere ortaya atılmıştır: Doğa tarihinin bir parçası olarak insanların fikirlerinin titizlikle incelenmesi. Hatta terimin yaratıcısı olan Destutt de Tracy bu yeni bilimi zoolojinin bir dalı olarak düşünmüştür.</p>



<p>Fakat kelimenin anlamı günümüze gelene dek değişmiştir ve günümüzde genel itibariyle olumsuz bir çağrışım taşımaktadır. Günlük konuşmada “ideolojik olmak”, bir kimseyi birtakım inançları üzerinden gerçeğe yalnızca tek ve sabit bir açıdan bakmakla itham etmek için kullanılan genellikle küçültücü bir etikettir. İdeoloji bu küçültücü anlamını büyük oranda klasik sosyal teorisyenlere, özellikle de Karl Marx’a borçludur. Marx için yanlış ideolojinin ağında olmak, esasen toplumun ekonomik yapısının açıkladığı, egemen sınıfın sanat, din, etik ya da siyaset konularındaki fikirlerini safça benimsemek anlamına gelmiştir. Bu ideolojiler Marx’a göre kişinin kendi dünyasıyla ilgili yanlış bilinç yaratır ve dikkatini baskının esas kaynağından başka bir yere vermesine neden olur (Marx ve Engels 1938). İdeolojiler şeylerin nasıl olduklarını betimleme iddiasında olsalar da Marx onların gerçekte sınıf hiyerarşisinin temelinde yatan politik yapıları savunma amacına hizmet ettiklerini öne sürmüştür. Marx sonucunda bireylerin kendilerini kendilerine uyguladıkları baskıdan kurtararak özgürleşmelerini ve sosyal reformların ortaya çıkmasını umarak bu tür ideolojileri tespit etmiş ve eleştirmiştir. Bilimin ideolojiden arınmış olmanın en saf hali olarak düşünülmesi örneğinde görüldüğü üzere, bilim ve ideoloji arasındaki bu kavramsal zıtlık günümüze dek büyük oranda korunarak aktarılagelmiştir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftn3">[3]</a></p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img decoding="async" loading="lazy" width="512" height="512" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/45814388-b2c3-452b-9801-36af3448afeb_512x512.jpg?resize=512%2C512&ssl=1" alt="" class="wp-image-17200" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/45814388-b2c3-452b-9801-36af3448afeb_512x512.jpg?w=512&ssl=1 512w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/45814388-b2c3-452b-9801-36af3448afeb_512x512.jpg?resize=300%2C300&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/45814388-b2c3-452b-9801-36af3448afeb_512x512.jpg?resize=150%2C150&ssl=1 150w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/45814388-b2c3-452b-9801-36af3448afeb_512x512.jpg?resize=480%2C480&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 512px) 100vw, 512px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Marx’ı takip eden sonraki teorisyenler ideoloji ve ideolojinin neden zararlı olabileceği hakkında düşünmeye devam etmişlerdir. Hannah Arendt ideolojiyi önemli politik tartışmaları kısa devreye uğrattığı için eleştirmiştir. İdeolojiler, bütün diğer fikirlerin otomatik olarak kendilerinden türeyeceği ırk saflığı, sınıf mücadelesi ya da serbest piyasa gibi bazı temel inançlar ya da ilk ilkeler belirlerler. Arendt’e göre ideolojiler gerçek etik tartışmaların yerine kendi soyut iç mantıklarını koymak bakımından çok zararlı bir role sahiptirler. İdeolojiler kesinlik vaat ederek geleneği, somut tarihsel tekilleri ve ahlaki tefekkür denen çetrefil işi görmezden gelmektedirler (Arendt 1973).</p>



<p>Bu yazı yalnızca ideolojiyi eleştiren teorik çerçevelere bağlı kalmayacak, “ideoloji”yi daha genel ve yansız anlamıyla, “kitleyi düzenleyen inançlar” şeklindeki bir tanımı kullanarak ele alacaktır. Bu ikinci ve daha geniş kullanım, yabancı bir kültürün düzenleyici inançlarını betimlemekle uğraştığını söyleyebileceğimiz ampirik antropolojinin pratikleriyle uyum içindedir. Bu betimleyici bağlamda düşünülürse, ideolojilerin birçok politik amaca ulaşmak için gerekli ya da olumlu bir şey olduğu anlaşılabilir. Bu anlamıyla ideolojiler, siyasal ve sosyal çevrelerimizi yorumlamanın ya da “haritalamanın” yollarından ibarettir (Freeden 2003).</p>



<p>Fakat ideolojiye atfedilen bazı nitelikler ideolojinin hem küçültücü hem de yansız anlamlarında ortak olarak içerilirler. Birincisi, ideolojiler sosyal iktidar yapılarını meşrulaştıran ya da sağlamlaştıran inançlardır. Daha açık söylemek gerekirse, ideolojiler siyasetle ilişki halindedir, çünkü bir grup kimliği hissiyatı doğurmak ya da eyleme duyulan ihtiyacı tetiklemek gibi sosyal işlevleri vardır. İkincisi, ideolojiler kendilerini benimseyenlere her zaman görünür değillerdir. Başkalarının ideolojilerini tespit etmek çoğu zaman kendinizinkini tespit etmekten daha kolaydır. Üçüncüsü, ideolojiler kişinin inanç ağının merkezine yakın bir yerde bulunan inançları içerirler. Bir diğer deyişle, edinilmeleri de vazgeçilmeleri de kolay değildir, çünkü şeyleri nasıl gördüğümüz, neyin kanıt sayılabileceği ve kimi zaman kim olduğumuz konusunda bile yapısal bir rol oynarlar. Dördüncüsü, ideolojilerin betimleyici ve buyurucu ögelerden oluşan karmaşık bir yapıları vardır: İdeolojileri savunmak şeylerin hem nasıl oldukları hem de nasıl olmaları gerektiği hakkında konuşmayı gerektirir (Seliger 1976).</p>



<p>Bilim ve ideoloji gibi karmaşık terimleri tanımlamak için daha önce yapılmış bu girişimlerin üzerinde uzun uzadıya durmak zorunda değiliz. Fakat ifade etmek gerekir ki bu terimlere dair bazı tanımlarla işe başlamak bilim ve ideolojiye dair beklenenden çok daha az anlamlı bir analiz yapılmasına neden olmaktadır. [İlk olarak] eğer bilim yalnızca betimleyici, ideoloji ise yalnızca buyurucu olsaydı, ikisi bambaşka türden şeyler olup asla bir araya gelmezlerdi, çünkü David Hume geleneğini sürdüren bazı filozoflara göre olanlara dair ifadeler (“-dır”) olması gerekenlere dair ifadeler (“-malı”) doğuramaz. Bu görüşe göre, biri diğerinin yetki sahasına kuralları ihlal ederek geçmediği takdirde bu ikisinin kesişimi mümkün değildir. Fakat ideolojiler arzulara dair temennilerden ibaret değildir, temellerinde belli olgular yatar ve dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair iddiaları vardır. Benzer şekilde, kimi filozoflara göre bilimin değerlerden bağımsız, tamamen betimleyici olgulardan oluştuğu nitelemesi de yanlıştır – gerçekte bilim değerlerle yüklüdür (Douglas 2009).</p>



<p>Öte yandan, eğer bilim özü gereği, doğası gereği ideolojik olarak görülürse, hatta o kadar ki bu ikisi tamamen iç içe geçmişse, o zaman bilim ve ideoloji konusunu daha az anlamlı hale getiren ikinci tanım kümesine ulaşılmış olur. Eğer bilim politikanın farklı araçlar kullanan bir türüyse o halde “bilim”in “bilim ve ideoloji” üzerine yapılacak bir araştırmaya yeni bir katkıda bulunması pek mümkün değildir. Fakat bu iç içe geçme betimlemesine karşı çıkmak mümkündür. Bilimsel bilginin doğuşunu ve yayılışını tamamıyla sosyal ve antropolojik boyutları bakımından -yani hiçbir hakikate veya koşulsuz dış gerçekliğe gönderme yapmaksızın- analiz etmek oldukça bereketli sonuçlar verecek olsa da bunu yapmak bilimi ideolojiyle özdeşleştirmek anlamına gelir. Dünyanın insan bilişinden ayrı bir şey olduğunu görmezden gelmek ise savunulması mümkün olmayan bir göreceliği benimseme riskine girmek demektir.</p>



<p>Dolayısıyla, bilim ve ideoloji kavramlarının, birbirlerinden farklı pek çok şeyi adlandırdıklarını ve sınırlarının kesin olmadığını kabul ederek, geniş ve yaygın tanımlarını kullanmaya razı olabiliriz. Böylesi bir tutumun araştırmayı sekteye uğratması gerekmez. Bir örnek oluşturması bakımından ifade edebiliriz ki bilimler ideolojilerden ibaret değildir: Gerçek dünyada vuku bulan bilimin tarihine bakarak ikisinin arasında kesişmeler olduğu söylenebilir, ancak bu terimler normalde, işlevselliklerini koruyarak farklı kavramları isimlendirmek için kullanılırlar.</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Bilim ve Politik Ekonomi</h2>



<p>Bilim üzerindeki ideolojik etkiler hakkında yapılmış pek çok billindik tartışma, ideolojinin bilimi nasıl eğip büktüğünü açıkça göstermiştir. Sıklıkla bilimin ideolojik amaçlarla çarpıtılmasının bir örneği olarak yorumlanan meşhur örneklerden biri, Trofim Lysenko’nun tarım araştırmalarının kendine has bir Sovyet biyolojisi oluşturmak amacı güden genel bir çabanın merkezinde yer aldığı XX. yüzyılın ortalarındaki Sovyet biyolojisidir (Roll-Hanse 2005; Graham 2016). Lysenko ve diğerleri, tahılların gelişimlerinin ve kalıtımlarının tohumları soğuğa ve neme maruz bırakmak gibi çevresel değişiklikler yoluyla gözle görülür biçimde etki altına alınabileceğini ve bu değişikliklerin mahsul verimini arttıracağını ve genetiği büyük oranda değiştireceğini öne sürmüşlerdir. Sıcaklık etkisi hakkındaki iddialar doğru olsa da diğerleri tartışmaya açık ve daha sorunlu iddialardır. Lysenko’nun biliminin yükselişine katkıda bulunan ideolojik kuvvetlerin en az iki boyutu olduğu söylenebilir. Birincisi, doğa biliminin pratik problemlerle uğraşması ve halkın ortak iyiliğine -ki burada içinde bulunulan kıtlık döneminde bu ortak iyilikle tarım arasındaki ilişki son derece açıktır- katkıda bulunması gerektiği yönünde Sovyetlerin taşıdığı kaygıdır. İkincisi ise organizmaların, esas olarak, doğuştan getirdikleri biyolojik özellikleri yerine çevreleri tarafından şekillendirildikleri yönündeki Marksist kabuldür. Dönemin kimi Sovyet bilim insanları ve siyasetçileri, genel manada Batı biliminin kitlelerin ihtiyaçlarından kopuk saf teorik bilimi boş yere öncelediğini düşünmüş, Batılı genetik biliminin de kapitalist kavramlar olan rekabet, doğuştan gelme ve bireysellik gibi kavramlarla yozlaşmış olduğu değerlendirmesini yapmışlardır. Bu eleştirilerde haklılık payı olsa da Lysenkocu bilim kendi koyduğu kıstaslara göre bile bir başarısızlık örneğidir: Mahsul veriminde büyük ölçekli bir artış yaşanmamıştır. Dahası ve muhtemelen daha önemlisi, Stalin’in Lysenkoculuk’u Sovyetlerin resmi bilimi olarak açıktan kabul etmesi ve bunu takiben Lysenkoculuk’a karşı eleştirel tutum alan bilimsel araştırma topluluğunun -muhalif bilim insanlarının hapse atılması yoluna da başvurularak- ortadan kaldırılması, bu dönemde Sovyet genetik biliminin hızlı bir düşüş yaşamasına neden olan gelişmelerden biridir. Açık ve eleştirel tartışmaya ket vuran politik iktidar yapıları bilime zarar verirler.</p>



<p>İdeolojik etki yalnızca bilimsel araştırmada değil araştırmaların dolaşıma sokulmasında da kendisini gösterir. Bilimin halk tarafından nasıl anlaşıldığı kamu politikaları oluşturmak açısından hayati öneme sahiptir ve bu anlayış sayısız kuvvet tarafından şekillendirilebilir. Örneğin, 1940’lı ve 50’li yıllarda birbirinden bağımsız çok sayıda kanıt hattı sigara tüketimiyle akciğer kanseri arasında bir ilişki bulunduğu sonucunda gelip birleşmiştir, ancak tütün endüstrisi sağlık üzerindeki bu olumsuz etkileri bile bile düşünce kuruluşları, akademisyenler ve medya yöneticileri arasında söz konusu çalışmaların bir sonuca varmak için yetersiz olduğu mesajını yaymaları için lobi faaliyeti yürütmüştür. Endüstrinin bu çabaları öyle büyük bir başarıyla sonuçlanmıştır ki tıp doktorlarının da aralarında bulunduğu pek çok Amerikalı, bu kampanyanın üzerinden onlarca yıl geçtikten sonra dahi bilimin böyle bir ilişki için yeterli kanıt sunamadığına inandıklarını belirtmişlerdir (Michaels 2008; Brandt 2012; Proctor 2012). Belli bir amaç gözeterek bilimsel muğlaklık imal etme taktiği benzer şekilde asit yağmurları, ozon tabakasının delinmesi ve sera gazı salınımı konularındaki cehaleti yaygınlaştırmak için de kullanılmıştır (Oreskes ve Conway 2010). Bu şüphe imalatı seferberliğinin arkasında yatan şey ise bazı bilimsel bulguların çevresel ya da kamu sağlığına ilişkin düzenlemeleri desteklemek amacıyla kullanılabileceği ve bunun sonucunda birtakım grupların politik ekonominin asli unsuru olarak düşündükleri düzenlemelerden korunmuş pazarların tehdit altına girmesine yönelik politik kaygıdır.</p>



<p>İdeolojiler bilimi ve halkın bilimi nasıl anladığını çarpıtabiliyor olmasına rağmen şunu da vurgulamak gerekir ki bilim ve ideolojiye dair birçok klasik çalışma hangi ideolojilerin bilimsel ilerleme için <em>en iyi</em> bağlamı sağladığı sorununa eğilmiştir (Bernal 1939; Merton 1942). Bu konudaki önemli tezlerden biri, Batı tarzı liberal demokrasilerin nitelikli bir bilimsel üretim için en iyi politik düzen olup olmadığını incelemiştir. Bu bağlamda öne sürülen fikirlerden biri, iyi bilimin esasında bir politik ideal olan eleştiriye açıklık gerektirdiği ve böylesi bir açıklığın liberal demokrasilerin de temelinde yattığıdır. Fakat bu fikrin öne sürüldüğü zaman aralığında karşıtlık yaratan unsurlardan biri, bilimin planlanmasında uzmanlaşmış olan Sovyet komünizmidir. Bilimsel aktivitelerin devlet tarafından yönlendirilmesi Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş’ta gösterdiği, Sputnik gibi, başarılarda etkili olmuş ve bu stratejiler Manhattan Projesinde olduğu gibi kimi zaman ABD tarafından da benimsenmiştir. Politik ideolojiler bilimi fonlama, planlama, kurumlaşma ve politik inançlar aracılığıyla etkilerler.</p>



<p>Fakat bundan başka, hangi politik ya da ekonomik ideolojilerin hangi bilimsel teoriler <em>tarafından</em> desteklendiği sorusu da çok fazla tartışmaya gündem olmuştur. Örnek vermek gerekirse, doğal seçilime dayanan evrim teorisi, muhafazakar politikalar ve serbest piyasa kapitalizminden sosyalizme uzanan çok sayıda ve birbiriyle uyuşmayan politik ideolojileri meşrulaştırmak amacıyla kullanılmıştır.</p>



<p>Biyoloji sıklıkla özcü, bireyci ve muhafazakar doktrinleri desteklemek amacıyla kullanılmıştır. Eğer insanlar doğuştan gelen özellikleri nedeniyle oldukları kişilerse ve toplum da aynı özellikler nedeniyle böyleyse, politik düzenin garantisi doğanın bizzat kendisiymiş gibi görünür. Buna göre sınıf yapısının bu şekilde olmasının nedeni üst sınıfların kanında iyi şeylerin bulunmasıdır. Bu durumda politik düzeni değiştirme yönündeki girişimler yalnızca statükoyla savaşmak anlamına gelmez, aynı zamanda doğayla da savaşmak demektir. Kimi zaman “biyolojik determinizm” olarak adlandırılan bu tür fikirler çevrenin, tarihin ve kültürün toplumları ve bireyleri şekillendirmedeki etkisini minimuma indirirler ve genellikle eğitim, refah programları ya da sosyal mobiliteyi destekleyecek diğer programlar aracılığıyla toplumu şekillendirmeye yönelik çabalara karşı çıkmak için kullanılırlar.</p>



<p>Biyoloji aynı zamanda dünya görüşünün merkezine rekabeti koyan, özellikle kapitalist bir ideolojiyi güçlendirmek için de kullanılmıştır. Buradaki temel fikre göre, tıpkı organizmaların kıt kaynaklar için rekabet etmelerinin sonuçta bu rekabetin gerekliliklerini yerine getiremeyenleri ayıklayarak evrimsel değişime yol açması gibi bireyler arası rekabet de sosyal ve ekonomik ilerlemeye yol açmalıdır. Bu görüşün XIX. yüzyıldaki kaynaklarından biri Darwin öncesi dönemde evrimi popülerleştiren figürlerden biri olan ve “en güçlünün hayatta kalması” teriminin mucidi bilimsel natüralist Herbert Spencer’dır. Spencer’ın evrim görüşü, daha fazla uyum içinde bir “sosyal organizma”nın gelişmesine yol açan bir sürecin merkezine rekabeti koyması bakımından son derece kapsayıcı ve tutkulu derecede ilerlemecidir. Sosyal, politik, ekonomik ve hatta ırksal ilerlemeden sorumlu bir biyolojik ilerleme hayal etmiştir. Spencer şirketlerin ya da devletlerin açgözlülüğünü haklılaştırma amacı gütmemiş olsa da onun popüler evrim anlatısı başkaları tarafından serbest piyasa kapitalizmini haklılaştırmak amacıyla kullanılmıştır. Amerikalı sanayici Andrew Carnegie, Spencer okumalarının etkisi şöyle anlatır: “Işığın sel olup bana doğru aktığını ve her şeyin açıklığa kavuştuğunu hatırlıyorum… Evrim hakikatini bulmuştum. “Her şey yolunda, çünkü her şey iyiye gidiyor” mottom, gerçek huzur kaynağım oldu” (Carnegie 1920). Bu tür fikirler görünüşe göre Carnegie’nin hükümetin ticaret üzerindeki etkisine karşı çıkışı, işçi sendikalarını reddedişi ve sermayenin kendisi gibi sanayicilerin elinde toplanmasının sosyal ilerlemenin özü olduğuna dair ısrarı ile uyum içindedir. Kapitalistler doğanın kendi taraflarında olduğuna emiş olmuşlardır.</p>



<p>Tıpkı sosyalistler gibi. Pek çok sosyalist, toplumsal tarihin yasaların güdümünde olduğunu savunan görüşlerini desteklemek amacıyla evrimden yapılan materyalist çıkarımları, biyolojik tarihin doğa yasalarıyla açıklanabileceği fikrini heyecanla benimsemişlerdir. Kimileri sosyal değişimin evrimsel bir resmini çizdiği için Marx’ın Darwin’in öncülü olduğunu öne sürmüştür. Filozof Georgi Plehanov iki teoriyi açıkça eşitleyerek daha da ileri gitmiştir: “Marksizm sosyal bilimlere uygulanmış Darwinizm’dir” (1956). Friedrich Engels ise evrim teorisinin tarihsel değişimin diyalektik doğası lehine kanıtlar getirdiğini ve bunun toplumsal tarihin ve doğa tarihinin benzerliğini anlama noktasında anahtar görevi gördüğünü düşünmüştür. Evrimi özünde rekabetçi bir şey olarak sunan sorunlu çerçeveden arındırıldığı takdirde sosyalizmin lehine bir kanıt olarak görenler de vardır. Rus bilim insanı ve filozof Pyotr Kropotkin biyolojik evrimde <em>dayanışmanın</em> merkezi rolüne dikkat çekmiştir. Karşılıklı yardım konulu 1902 tarihli çalışmasında, çağdaş biyolojinin Britanyalı doğa bilimcilerin kullandığı daha kavgacı bir teorik çerçeveyi öne çıkarıp çok çeşitli karşılıklıcı [<em>mutualist</em> – ç.n.] ve özgeci davranışlara çoğunlukla olması gerekenden daha az yer verdiğini öne sürmüştür. Kropotkin’e göre doğada görülen dayanışmacı davranışların boyutları büyük ölçekli toplumsal düzen için dersler barındırmaktadır: “Sosyal olmayan türler” “gerilemeye yazgılı” iken daha sosyal olanlar şaşmaz biçimde “daha müreffeh”, “ilerlemeye” ve daha “yüksek seviyede entelektüel gelişime” ve “ilerletici evrime” açıktırlar. Böylece Kropotkin gönüllü dayanışmacı yaşam üzerine kurulu, küçük ölçekli komünizmin kendine has bir versiyonunu savunmuştur.</p>



<p>Aslında pek çokları doğanın toplumsal düzene dair derslerle dolu olduğunu ve doğanın otoritesi üzerinde hem reaksiyonerlerin hem de devrimcilerin hak iddia ettiğini anlamışlardır. Darwinizm birbirinden farklı kurumlar ve kişiler tarafından birbirinden farklı amaçlara hizmet etmesi için politik ekonomilere tutturulmuştur. Darwinizm ve politik ekonomiler kullanılarak yapılan bu kombinasyonlar bu nedenle artık doğrudan bilimsel teoriler olmaktan çok çeşitli çıkarlara hizmet edebilecek ve her yere çekilebilir kültürel kaynaklardır.</p>



<p>Ortak atayı ve değişimin mekanizması olarak doğal seçilimi temel kabulleri olarak benimseyen Darwin’in evrim teorisi çağdaş biyologlar tarafından geniş anlamıyla kabul görmektedir. Dahası, evrime yönelik olarak bilime ve insan yaşamının diğer alanlarına ışık tutması ve bunları da zenginleştirmesi yönünde yaygın bir beklenti vardır. Bu teorinin nasıl kullanılacağı ve ekonomiye ya da politikaya dair kavrayışlarımız bakımından ne anlam ifade edeceği halen süregelen bir tartışmanın konusudur. Özellikle evrimsel genellemelerin kapsamı konusunda ciddi bir belirsizlik söz konusudur. Evrimin hangi olgular için geçerli olduğu, neyi açıkladığı ya da açıklamadığı ve toplumsal örgütlenmenin bazı formlarının diğerlerine kıyasla daha doğal ve dolayısıyla daha tercih edilebilir olup olmadığı gibi meseleler halen sorun teşkil etmektedir. Bu tür meseleler, teorinin benimsenmesinde çok etkili olan biyolojik verilerle çözüme kavuşturulamamakta ve etraflarında dönen mücadele günümüzde de sürmektedir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Bilim ve Irk</h2>



<p>Irkçı toplumlar ırkçı bilimler üretmişlerdir. Yukarıda da işaret edildiği üzere bilim zaman zaman toplumsal değerleri içine alabiliyorsa ırkçı ideolojilerin de kendilerine kimi bilim insanlarının sorularında, yöntemlerinde ve analizlerinde yer bulması mümkündür. Geçmişe dönüp bakıldığında Avrupa’nın ırksal üstünlüğünün doğal temellerini kurmaya adanmış ve onlarca yıl boyunca sürdürülmüş araştırma programları bulunabilir. XX. yüzyılda ise ırkçı bilimin mirasını Avrupa ve Kuzey Amerika’da geniş kabul gören öjeni devralmıştır.</p>



<p>XVIII. ve XIX. yüzyıl antropologları, Avrupalı olmayan halkları ve kültürleri sürekli olarak “vahşi”, “ilkel” ve “gayrimedeni” olarak betimlemişlerdir. Çalışma nesneleri, genellikle antropologların kendilerini bir parçası olarak hayal ettikleri “gelişmiş” kültürlerin zıttı olarak betimlenmiştir. Erken dönem antropoloji bilimi Avrupa’nın kolonyal projeleriyle yakından ilişkili olmuştur ve yabancı halkların kendi kendilerine bakmakta yetersiz olmaları fikri kaynaklara, bedenlere ve emeğe el koymak için yabancı memleketleri kolonize etme arzusuyla uyumludur. Bu dönem aynı zamanda ırkların <em>biyolojik</em> kategoriler olduğu fikrinin doğduğu dönemdir. Teorisyenler biyolojik ırka dair uygulamaya koyulabilir kavramlar -sözgelimi coğrafi olarak izole olmaları ancak ufak tefek fenotipik farklılıklara yol açmış olan soylar gibi (Kitcher 2007)- bulunup bulunmadığını tartışmaya devam ediyor olsalar da pek çok çağdaş antropolog, biyolog ve filozof halk dilinde kullanılan ırka dair kategorilerin gerçek biyolojik ayrımlara karşılık geldiği fikrini reddetmektedirler (Baker vd. 2017; Gannett 2004; Witherspoon vd. 2007; Yudell vd. 2016; Winther ve Kaplan 2013).</p>



<p>Fakat eğer ırklar XIX. yüzyılda yaşayan pek çok bilim insanının inandığı gibi birbirinden farklı biyolojik popülasyonlarsa bilimin işlerinden biri de bu farklı grupları sınıflandırmak olmalıdır. Bu biyologların gündemindeki önemli sorunlardan biri ırkların -kendi Hıristiyan inançlarına göre Âdem ve Havva olduğu varsayılan- tek bir kaynaktan mı, yoksa çok sayıda, birbirinden ayrı ve muhtemelen farklı yer ya da farklı Âdemlerden mi geldiği olmuştur. Bu hipotezler monogenizm ve poligenizm olarak adlandırılmışlardır. Poligenistlerin önemli bir sözcüsü vardır: Harvard’lı biyolog Louis Agassiz. Agassiz’nin poligenizminin lehine sunduğu niteliksel kanıtlar Samuel George Martin’in kafatası hacimleriyle ilgili biyometrik ölçümlerinden elde edilmiştir. Bu dönemde kafataslarının mental kapasite göstergesi olduğuna inanılmış ve Morton’ın çalışması tam olarak bulmayı beklediği cevapları “bulmuştur”: En büyük kafatası hacmine Avrupalılar sahiptir. Bu tür çalışmalar daha sonradan keşfedildiği üzere ileri derecede seçim yanlılığından mustarip olsalar da bu durum ortaya çıkana dek Avrupalı olmayan kimseleri sistematik olarak her türlü haktan mahrum bırakan sosyal politikalar üzerinde ciddi bir etkiye sahip olmuşlardır. XIX. yüzyılın en etkili Amerikan biyologlarından olan Agassiz de bu çalışmaları poligenizmi, “renkli ırkların” doğuştan aşağılık olduğunu ve bunun bir sonucu olarak farklı etnisiteler için farklı eğitim politikaları izlenmesi gerektiğini savunmak için kullanmıştır (Gould 1996).</p>



<p>Darwin, monogenizmin -bu kez yaratılışçı değil evrimci versiyonuyla- kendi teorisine içkin oluşunun iyileştirici toplumsal etkileri olmasını ummuştur. Evrim insanlığın ortak tarihini vurgulayan ortak ata fikrini ileri sürdüğü için Darwin kendi teorisinin ırksal hiyerarşi lehine ortaya atılan bilimsel argümanları zayıflatacağını ve böylece nefret ettiği köle ticaretinin yok olup gitmesine katkıda bulunacağını ümit etmiştir (Desmond and Moore 2009). Ne var ki pek çok bilim insanı ırkçılığın çok çeşitli bilimsel teorilerle uyumlu olduğunu düşünmüştür ve buna Darwin’inki de dahildir: Akıl yürütmelerine göre, eğer hepimiz tek bir ortak atadan evrildiysek bazılarımız diğerlerinden daha fazla evrilmiştir. Evrim, yaygın biçimde, kalıptan sürekli olarak bir öncekinden daha iyi organizmalar çıkaran bir tür ilerici kuvvet olarak anlaşıldığı için kimi zaman gelişmiş olduğu farz edilen insanları daha az gelişmiş olduğu farz edilen insanlardan ayırmak için kullanılmış ve bu tür bilimsel hipotezler dönemin toplumsal hiyerarşisine de uygun düşmüştür.</p>



<p>Biyometrik kafatası ölçümü programlarında kendini gösteren bazı ırkçı eğilimler ilerleyen yıllarda psikoloji biliminde, özellikle de zeka ölçümüyle ilgili araştırmalarda görülmeye devam etmiştir. İlk başta Alfred Binet tarafından tanı ve tedavi amacıyla geliştirilmiş olan zeka testleri, sonradan testleri doğuştan gelen genel zekanın bir göstergesi olarak yorumlayan Henry Goddard tarafından dönüşüme uğratılmıştır. Goddard ve onu takip eden pek çok diğer araştırmacı bu testleri düşük zekanın neden olduğu toplumsal “muzırlıkları” ortaya çıkarmak ve göçlere yönelik kısıtlamaları savunmak amacıyla kullanmıştır. Goddard’ın IQ testleri Ellis Adasına yeni ayak basan göçmenlere uygulanmış ve Goddard sonuçların genellikle aşağı ırklar olarak görülen gruplardan olan Yahudiler, Macarlar ve İtalyanların %80’inin resmen “zayıf zekalı” olduklarını gösterdiğini öne sürmüştür. “Son yıllardaki göçün, ilk göçten kesinlikle farklı bir nitelik taşıdığına dikkat çekmek gerekir… Artık her ırkın en kötülerini alıyoruz.”<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftn4">[4]</a> (alıntılayan Gould 1996).</p>



<p>Bu türden doğuştancı ve ırkçı bilim izleklerinin pek çoğunun temelindeki fikir, kişilik özellikleri ve zeka da dahil olmak üzere insanların karakter özelliklerini kati surette şekillendiren, hatta doğrudan belirleyenin çevresel etkilerden ziyade kalıtım olduğunu savunan kalıtımsalcılık olmuştur. Örneğin, pek çok bilim insanı suça meyilli olmak gibi kişilik özelliklerinin nesilden nesle aktarılabileceğine inanmıştır. Bu kalıtımcı doktrin, toplum mühendisliği yönünde beliren modernist politik arzu ve yeni yeni ortaya çıkan genetik biliminin suça meyillilik gibi kişilik özelliklerinin dayanaklarını tek tek keşfedeceğine yönelik iyimserlikle birleştiğinde, XX. yüzyılın başında görülen öjeninin yükselişine katkıda bulunmuştur.</p>



<p>Darwin’in kuzeni Francis Galton, 1883 yılında kalıtımın biliminin insanın geliştirilmesine uygulanmasını tarif etmek amacıyla “iyi üreme” manasına gelen öjeni terimini bulan kişidir. Terimin arkasında yatan temel fikir toplumu daha seçici çoğalma yollarına başvurarak geliştirmektir: Bu fikir kendisini “doğru” insanların çoğalmalarını teşvik etmek anlamına gelen “pozitif öjeni”de gösterdiği gibi “yanlış” insanların çoğalma isteklerini kırmayı ya da çoğalmalarını yasaklamayı öngören “negatif öjeni”de de kendisini gösterir. Avrupa ve Kuzey Amerika başta olmak üzere dünyanın her yerinde uygulamaya koyulmuştur: Kayıtlara göre yalnızca California’da 20.000 insan kendi iradeleri dışında hadım edilmiştir. Öjeni, engelli, fakir ve “zayıf zekalı”lara karşı beslenen pek çok toplumsal önyargıyı güçlendirmiş olsa da kapsamlı gündeminin merkezinde yer alan şeylerden biri ırkçılık olmuştur.</p>



<p>Öjeni kamusal yaşamın muhafazakarlar, ilericiler, bilim insanları ve dindarlar gibi pek çok farklı bileşeninden destek görmüştür. Öjeniye verilen kapsamlı bilimsel desteği yalnızca bir örnekle ölçmek gerekirse, Amerikan Bilimsel İlerleme Derneğinin [<em>American Association for the Advancement of Science</em>’ın – ç.n.] en az 5 başkanının Amerikan Öjeni Derneği’nde [<em>American Eugenics Society</em>’nin – ç.n.] danışma kurulu üyeliği yapmış olduğu hatırlanabilir. Öjeni, sosyalizm, liberal demokrat ve otoriteryan biçimleri de dahil olmak üzere çeşitli yönetim biçimleri altında serpilmiştir. Galton öjeninin günün birinde “ortodoks din”in kitlesel düzeydeki toplumsal cazibesine nail olacağını ümit etmiş ve ümidinin karşılık bulması da pek gecikmemiştir: Öjeni Protestanlar arasında geniş kabul görmüş ve hatta Amerika’da öjeniyi destekleyen en iyi vaazların yarıştığı bir vaaz yarışması bile düzenlenmiştir (Rosen 2004). Öjeninin nasıl uygulamaya geçirileceği konusunda anlaşmazlıklar bulunsa da Katolik Kilisesinin karşı çıkışını dillendirdiği 1930’lu yıllara dek öjeninin uygulanıp uygulanmamasını sorunsallaştıran ancak birkaç kurumsal ses yükselmiştir. [Sözgelimi,] İngiliz Katoliği ve kamusal aydın kimliğiyle tanınan G. K. Chesterton (1922), öjeni lehindeki geniş bir uzlaşmanın önemli istisnalarından birini sergilemiştir.</p>



<p>Madison Grant’in <em>Büyük Irkların Yok Oluşu</em> [<em>Passing of the Great Race</em> – ç.n.] (1916) adlı çalışması kalıtımcı düşünceyi iklimin İskandinav üstünlüğünü ve böylece ileri bir insan ırkını nasıl ortaya çıkardığını açıklamak suretiyle genişletmiştir. Grant bu İskandinav üstünlüğü kavramıyla beyazların kırılganlığı temasını bir araya getirmiştir. Bu gelenekte beyaz olmak hem baskın ve doğuştan üstün hem de kırılgan ve ani bir ölüm tehdidi altında resmedilmiştir. Grant Amerikalı amatör bir antropologdur, fakat geniş bir okuyucu kitlesi edinmiştir ve kitabına “Kutsal Kitabım” diyen okyanus ötesinden bir hayranı, Adolf Hitler, tarafından kendisine övgüler içeren kişisel bir not bile almıştır.</p>



<p>Hitler’in Üçüncü Reich’ı büyük ölçüde biyomedikal “ırksal hijyen” ideolojisi üzerine kurulmuştur (Proctor 1988). Rejim kötü şöhretinin büyük kısmını antisemitizme borçlu olsa da hedef gözeterek yaptığı katliamlar engelliler, Romanlar, eşcinseller ve Grant ve diğerleri tarafından geliştirilen İskandinav idealinin saflığını tehdit ettiği düşünülen diğerleri ile başlamıştır. Bu idealler Almanya’da yürürlüğe koyulan ve hekimlerin de ulusal sağlık namına destek verdiği sağlık politikalarına evrilmişlerdir. Bu politikalar ise Amerikan öjeni programlarının çıktısı olan politikaların devamı niteliğindedir, hatta kimi zaman doğrudan bunların üzerine inşa edilmiştir (Kühl 1994, Whitman 2017). Amerikan hekimleri 1934 kadar geç bir tarihte zorunlu hadım konusunda şunu ifade etmişlerdir: “Almanlar bizi kendi oyunumuzda yeniyorlar” (alıntılayan Kevles 1985).</p>



<p>Öjeniye karşı verilen nihai tepkinin kaynağı kısmen de olsa Holokost’un vahşetinin yarattığı kolektif korkudur. Duygularda yaşanan bu politik değişime ek olarak, öjeniye yönelik özellikle antropolog Franz Boas ve biyolog Theodotious Dobzhansky’den gelen bilimsel bir reddediş de mevcuttur. Dobzhansky doğal seçilimin popülasyonda varyasyonu gerektirdiğini ve varyasyonun biyolojik açıdan yararlı olduğunu savunmuştur. Dolayısıyla genetik varyasyonun öjeni yoluyla azaltılmasının sonuçları felaket olacaktır (Beatty 1994, Paul 1994). Bu yolla Dobzhansky öjeninin başlıca eleştirmenlerinden ve insan çeşitliliğinin savunucularından birine dönüşmüştür.</p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Bilim ve Cinsiyet</h2>



<p>Cinsiyetin [<em>sex</em> – ç.n.] doğal temellerine dair teorilerin tarihine bakıldığında toplumsal cinsiyet [<em>gender</em> – ç.n.] ideolojileri ile sıkça karşılaşılır (Tuana 1989, Keller ve Longino 1989). Biyoloji biliminin öncülerinden olan Aristoteles, kadın olmanın özünde bir eksiklik, tamamlanmamış bir er [<em>male</em> – ç.n.] olma hali olduğunu yazar. Bir dizi psikolojik, anatomik ve fizyolojik karşılaştırma yaparak er ve dişi [<em>male and female</em> – ç.n.] organizmalarını genellikle dişilerin aşağılığını öne çıkararak kıyaslar. Kadınlar [<em>women</em> – ç.n.] erkeklerden [<em>men</em> – ç.n.] yalnızca “daha az mükemmel” değil, aynı zamanda erkeklerin “sakatlanmış” versiyonlarıdır. Çok dikkatli bir gözlemci olduğunu düşündüğümüzde bize şaşırtıcı gelecek şekilde kadınların ağzında erkeklerinkinden daha az diş olduğunu bile yazmıştır. Aristoteles için dişi olmak sıklıkla dişilerin yetersizliği üzerinden tanımlanmıştır: Meni üretmek, ya da menstrüasyon kanını daha iyi bir şeye çevirebilmek, amacıyla kanı dönüştürmek.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftn5">[5]</a> Er ve dişilerin üremeye katkıları söz konusu olduğunda Aristoteles, erkeklerin insan formunun “etken neden”ini meni aracılığıyla aktardıklarını, kadınların ise embriyonun edilgen maddi nedenine katkı koyduklarını söylemiştir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Aristoteles’in biyoloji konulu çalışmaları devasa etkisini yüzyıllar boyunca sürdürmüş, hatta ondan sonra gelen ve Aristoteles’in otoritesine meydan okudukları için kendilerine önem atfedilen bilim insanları bile Aristoteles’in dillendirdiği kadınların biyolojik olarak erkeklerden daha aşağı olduğu şeklindeki geleneksel Eski Yunan düşüncesini tasdik etmeye devam etmişlerdir (Lloyd 1983, Merchant 1990). Üreme fizyolojisi hakkındaki görüşlere bakmak bu konuda bir kez daha aydınlatıcı olacaktır. Sözgelimi Romalı hekim Galen hem er hem de dişiye formel ve maddi neden olma özelliği atfetmiştir, ancak “kusurlu” menileri ve genital organlarının bedenin içinde yer almasından dolayı kadın aşağılığında ısrar etmekten de geri durmamıştır. On yedinci yüzyıl düşünürleri de eril üstünlüğü destekleyen bu araştırma hattı üzerinde çalışmaya devam etmişlerdir. Şöhretini esas olarak kan dolaşımını keşfetmiş olmasına borçlu olan William Harvey, hem eril hem de dişil üreme kuvvetlerine etken neden atfetmiş olsa da erin “daha üstün ve daha önemli ata” olduğunda ısrar etmiştir (alıntılayan Merchant 1990). Bu çalışma Erken Modern Avrupa’da önceden zihinlerde var olan erin ata dişinin ise özünde bir kuluçka makinesi olduğuna yönelik inancı daha da güçlendirmiştir.</p>



<p>Bu örnekler dişi olmanın normdan, en iyi ya da mükemmel olandan bir sapma olarak nasıl yorumlandığını da açıkça göstermektedir. Değişme olarak teorileştirilen kadınlık, bilim tarihinin büyük kısmında teorileştirme işini yapan homojen popülasyon hakkında önemli bir gerçeği, bahsedilen popülasyonun tamamıyla erkeklerden oluştuğu gerçeğini yansıtmaktadır.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="576" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/3debdd7c-3abf-4d0c-9227-7947c8591072_1160x652.jpg?resize=1024%2C576&ssl=1" alt="" class="wp-image-17201" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/3debdd7c-3abf-4d0c-9227-7947c8591072_1160x652.jpg?resize=1024%2C576&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/3debdd7c-3abf-4d0c-9227-7947c8591072_1160x652.jpg?resize=300%2C169&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/3debdd7c-3abf-4d0c-9227-7947c8591072_1160x652.jpg?resize=768%2C432&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/3debdd7c-3abf-4d0c-9227-7947c8591072_1160x652.jpg?resize=480%2C270&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/08/3debdd7c-3abf-4d0c-9227-7947c8591072_1160x652.jpg?w=1160&ssl=1 1160w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>XIX. yüzyıldaki kimi psikologlara, paleontologlara ve antropologlara göre kadınlar erkeklerin daha çocuksu, olgunlaşmamış versiyonlarıdır. İster kafatası hacmi ölçümlerine dayansın ister psikolojik gelişime, buradaki temel fikir kadınların erkeklerin yaşayıp çıktıkları çocukluk benzeri bir dönemde yaşamaya devam ettikleridir. Dahası bu görüşe göre kadınlar biyolojik olarak hayvanlara ve “vahşilere” daha yakındırlar. Alman zoolog ve fizyolog Carl Vogt şöyle yazmıştır: “Avrupalı dişinin kafatası Avrupalı erkekten daha çok Zenci kafatasına benzemektedir… [N]e zaman bir hayvan türüne bakacak olsak görürüz ki dişi ere olduğundan daha çok bu hayvana yakındır” (alıntılayan Russett 1989). Bu satırlarda yer alan, evrimsel anlatıların Avrupalı üstünlüğünü tesis etmek amacıyla kullanıldığı ırk alanıyla yaşanan kesişim dikkat çekicidir; benzer anlatılar eril üstünlüğü tesis etmek amacıyla da kullanılmıştır (Milam 2010).</p>



<p>Fizik bilimleri de toplumsal cinsiyet araştırmaları meselesiyle ilişki halindedir. Termodinamik ve enerji korunumu alanlarında yaşanan başarılı gelişmeleri takiben “kısıtlı enerji teorisi” [“<em>limited energy theory</em>” – ç.n.] savunucuları cinsiyet farklarını insanın gelişim sürecine bakarak açıklamayı denemişlerdir. Harvardlı fizikçi Edward Clarke bedenin bir bölümünde görülen gayretli bir çalışmanın diğer bölümlerin kabiliyet ve gelişimini sınırlayacağı fikrini ortaya atmıştır. “Beyin kendi payına düşenden daha fazlasını diğer organlara zarar vermeden alamaz. Kendi işinden fazlasını diğer organları onların sağlık ve canlılığı bakımından vazgeçilmez olan çalışma ve beslenmeden mahrum bırakmadan yapamaz” (Clarke 1873). Clarke’a göre kısıtlı enerji teorisi eğitim pratikleri açısından önemli sonuçlar barındırmaktadır, çünkü erkeklerle aynı eğitimi görmek isteyen kadınlar enerjilerini bedenlerinden alıp zihinsel işlere yönlendirmişler ve böylece kendilerini “nevralji, rahim hastalıkları, histeri ve sinir sisteminde ortaya çıkabilecek diğer bozuklukları” yaşama riskine atmışlardır (1873). Clarke erkeklere ve kadınlara eşit eğitim vermenin insan türünün kurtuluşunu tehdit ettiği konusunda uyarılarda bulunmuştur. Bu türden teoriler günümüzden bakıldığında gülünç derecede esrarengiz gelseler de kadınların yüksek eğitimden nesiller boyunca dışlanması olgusundan kısmen de olsa sorumludurlar.</p>



<p>Daha yakın zamanlardaki biyolojik bilimler de üreme davranışını resmederken toplumsal cinsiyet hakkındaki kültürel önyargılara yaslanma eğilimi göstermişlerdir. Pek çok araştırmacı Darwin’in çalışmalarında, özellikle de cinsel seçilim üzerine yazdıklarında Viktorya döneminin toplumsal cinsiyete dair önyargılarını tespit etmiştir (Roughgarden 2009, Richards 2017). Edilgen dişi ve maceracı, rekabetçi er stereotipleri ise XX. yüzyıl hücre biyolojisine dek yollarını bularak oldukça dayanıklı olduklarını göstermişlerdir. Bu inancın sonuçlarından biri döllenme sırasında dişi olan yumurtanın edilgenliğinin gereğinden fazla öne çıkarılması olmuştur: Dönemin en ünlü hücre biyolojisi ders kitabı, “sperm tarafından kurtarılmadığı takdirde yumurtanın saatler içinde öleceği” ifadelerine yer vermiş ve bunun nasıl olacağını betimlemiştir (alıntılayan Martin 1991). Yaygın toplumsal cinsiyet ideolojileriyle uyumlu olan bu türden stereotipik metaforların kullanımı, kültürel olarak tahkim edilmiş fikirlere ters düşen araştırmaların ya da betimlemelerin önü kesilebileceği için bilimi sekteye uğratabilir. Aslına bakılırsa, yumurtanın döllenmedeki etkin rolünü keşfeden sonraki çalışmalar biyologların konuya dair betimlemelerini ancak yavaş bir şekilde değiştirebilmişlerdir. Böylesi bir durumda beklenen değişimin aksine bu türden metaforlar kültürel normları hiç hissettirmeden doğallaştırabilir ve sorgulanmaz hale getirebilir: “Bu stereotiplerin artık <em>hücre</em> seviyesine kadar girmiş olması, onların değiştirilmeleri düşünülemez derecede doğallarmış gibi göstermek adına yapılmış güçlü bir hamle anlamına gelmektedir” (Martin 1991).</p>



<p>Toplumsal cinsiyetin bir diğer yönü ise cinselliktir ve psikiyatri cinsel normları ve ideolojileri şekillendirmiş ve onlar tarafından şekillendirilmiştir. XX. yüzyılın sonlarında görülen hastalık tipolojileri, özellikle de <em>Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı</em> [<em>Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders</em> – ç.n.] olarak bilinen resmi akıl sağlığı el kitabı eşcinselliğin sapkınlık olarak görüldüğü bir dönemde eşcinselliği hastalıklaştırmıştır. Belirlenen bu standarda göre eşcinsellik Birleşik Devletlerde 1952 yılından 1973 yılına dek resmi olarak psikiyatrik bir hastalık olarak kabul edilmiş ve çeşitli eşcinsellik kategorileri 1987 yılına dek El Kitabında yer almaya devam etmiştir. Eşcinsellik bu tarihten beri tıp aleminde bir hastalık olarak görülmüyor olmasına rağmen bazı dini gruplar eşcinsellik hastalığı olarak düşündükleri şeyi tedavi etmek amacıyla “yeniden uyum terapisi”ni (“<em>reorientation therapy</em>” – ç.n.] savunmaya devam etmişlerdir (Waidzunas 2015). Birçok akıl sağlığı bozukluğunun tarihi toplumsal trendlerle yakından ilişkilidir ve zihinsel açıdan sağlıklı olmak muhtemeldir ki çoğu zaman normalliğin ve bundan sapmanın kabul edilebilir aralığının ne olduğu meselesine toplumun nasıl yaklaştığına bağlıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">5. Bilim ve Din</h2>



<p>Din, kozmolojiyi, teolojiyi, politikayı ve etiği bir araya getiren inanç sistemleri için temel sağlayabilir ve bu nedenle bazı teorisyenlere göre din ideolojinin en kusursuz formudur. Marx din için “kitlelerin afyonu” nitelendirmesini yapmış ve dinin tam olarak insanların iktidar dinamiklerini gerçekte olduğu gibi anlayabilmek için kendisinden özgürleşmeleri gereken türden bir ideoloji olduğunu düşünmüştür. Marx’a göre Hıristiyanlık gibi dinler, inananlarını bu dünyada daha eşitlikçi bir toplum inşa etmek yerine adaleti öte dünyaya ertelemek yoluyla apaçık adaletsizlikleri görmeye ve bunlara karşı durmaya daha az hevesli hale getirerek sakinleştirmekte ve egemen sınıfın çıkarlarına hizmet etmektedirler.</p>



<p>Dolayısıyla eğer din tipik bir ideoloji ise din ve bilimin birbirleriyle özleri gereği girdikleri bir çatışmaya mahkum olduklarını varsayan tanıdık bir anlatı din ve bilimi karşı karşıya konumlandıracaktır. Bu kavrayış popüler imgelemde oldukça büyük bir yer kaplamaktadır ve özellikle dini metinlerin yorumlanması söz konusu olduğunda çatışma kendini açıkça göstermektedir. Galileo’nun Katolik Kilisesi tarafından mahkum edilmesi Trento Konsiliyle başlayan Karşı-Reform hareketi esnasında özellikle önem kazanan kutsal kitabın yorumlanmasının nasıl kontrol edileceği sorununa kilisenin bulduğu çözümle de ilişkilidir. Yeşu Kitabı Tanrı’nın Güneş’i (muhtemelen Dünya’nın etrafında dönerken) durdurduğunu söyler, ki Kilise de bunu dünya merkezli bir gezegen sisteminin kanıtı olarak yorumlamıştır. Galileo ise bu pasajın alternatif ve güneş merkezlilikle uyumlu bir yorumunu önermiş, ancak XVII. yüzyıl dini otoriteleri açık sözlü bir astronomun kutsal kitabın gerçek anlamının ne olduğunu dikte etmesine pek gönüllü olmamışlardır.</p>



<p>Hıristiyan geleneğine bakıldığında kutsal kitabın lafzi yorumları normu oluşturmuyor olsa da evrim teorisine yönelik Hıristiyanlık temelli bazı karşı çıkışlar günümüzde de dini metinlerin kendi kabul ettikleri lafzi yorumlarına bel bağlamakta ve Piskopos James Ussher’ın XVII. yüzyılda çıkardığı geleneksel bir kronolojiye dayanarak kutsal kitabın dünyanın MÖ 4004 yılında yedi günde nasıl yaratıldığını betimlediğini savunmaktadırlar. Türlerin transmutasyonunu ve devasa derecede geniş bir tarihsel zaman ölçeğinin varlığını kabul eden evrim teorisi, Hıristiyanlar arasında farklı yer ve zamanlarda farklı tepkilerle karşılaşmıştır. Amerika’da Darwinci evrim bazı Hıristiyan Evanjeliklerin ve köktencilerin evrimi teolojik ve ahlaki düzene yönelik tehdit olmakla ilişkilendirdiği 1920’lere dek pek fazla direnişle karşılaşmamıştır. Bu dönemde profesyonel biyologlar ya da dini liderlerin büyük bölümü arasında organik evrimin statüsü hakkında çok az tartışma mevcuttur, fakat teorinin savunulabilir olup olmadığı ortaokul müfredatına dahil edilip edilmemesi söz konusu olduğunda tartışılmaya başlamıştır. Bu bağlantı kurulduğunda evrim, tüm dünyadaki kamuoyunun gündemine oturan duruşma salonu dramalarının konusu haline gelmiştir: İlk olarak, evrimin Tennessee’deki sınıflara girmesine izin verilip verilmeyeceğini konu edinen ve 1925 yılında görülen Scopes “Maymun” davası, daha sonra ise yaratılışçılığın Arkansas’daki sınıflara girmesine izin verilip verilmeyeceğini konu edinen ve 1982 yılında verilen Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi [<em>United States Supreme Court</em> – ç.n.] kararı sayesinde (Ruse 1988). Yaratılışçılık, bilimselden ziyade dini bir teori olduğuna hükmedilip biyoloji derslerinden çıkarıldığında, Kitab-ı Mukaddes’ten [<em>Bible</em> – ç.n.] özel olarak alınmış açıklamaların geliştirilmesinden çok evrim teorisinin statüsüne meydan okumaya odaklanan akıllı tasarım teorisi halini almıştır. 1970’li yıllardan itibaren hem yaratılışçılar hem de akıllı tasarım teorisyenleri, bilimin kendi tercih ettikleri versiyonunun sağlamlığının evrim teorisiyle aynı düzeyde olduğunu savunmak amacıyla Francis Bacon, Karl Popper ve Thomas Kuhn gibi bilimsel ve felsefi kaynaklardan entelektüel destek bulmaya çalışmaktadırlar (Numbers 2006).</p>



<p>Evrim karşıtlığının öncüleri esasen kiliseler değil William Jennings Bryan ve George McCready Price gibi kişilerdir. Demokrat Parti’den üç kez başkan adayı olmuş olan Bryan, Scopes davasında evrim teorisiyle mücadele etmiş popülist bir politikacıdır. Bryan için evrim ahlaki çürüme ve Kitab-ı Mukaddes’in otoritesinin gerilemesiyle ilişkilidir. Bryan Darwinizm’in izlerinin Birinci Dünya Savaşında görülen militan Alman milliyetçiliğinde ve üniversite eğitimi almış Amerikalılar arasında dini inancın gitgide tükenişinde görüldüğünü düşünmüştür. Bryan her ne kadar bir evrim karşıtı olarak görülse de onun esas kaygısı <em>insanların</em> doğaüstü kökenlerini korumaktır ve aslında genel manada evrimle ya da Yaratılış kitabında geçen “günler” ifadesini genişletilmiş zaman aralıkları şeklinde yorumlayan standart okumanın jeolojik bulgularla uyumlu olmasıyla ilgili çekinceleri yoktur. Genç dünya yaratılışçılığı, lafzi bir altı günde yaratılış anlatısını ve genç Dünya kronolojini kabul eden Yedinci Gün Adventisti George McReady Price’ın “tufan jeolojisi” olarak ortaya çıkmıştır. Yaratılış kitabının geleneksel Hıristiyan yorumu bu şekilde olmamasına rağmen Price, fosil kayıtlarının Nuh Tufanının bir sonucu olduğu şeklindeki görüşünün arkasında ilahi bir ilham olduğunu iddia eden Adventizm kurucusu Ellen G. White’ın öğretilerini takip ettiği için yaratılışçılığın en katı versiyonunu savunmuştur. Yaratılışçıların söylemleri çoğunlukla Kitab-ı Mukaddes’in yorumlanmasında karşılaşılan sorunlara odaklanmışsa da bu derecede katı bir harfi harfine yorum taraftarı olan bir evrim karşıtlığının ancak 1920’li yıllarda ortaya çıkmış ve 1960’lı yıllara dek geniş kitlelere hitap edememiş olması, yaratılışçılığın varlığının en azından bir kısmının belli bir zaman dilimine has toplumsal ve politik koşullarla, örneğin Hıristiyanların modernitenin aşırılıkları olarak değerlendirdikleri şeyleri reddetmeye başlamalarıyla, açıklanabileceğini göstermektedir.</p>



<p>Bilim ve din arasında özleri gereği bir çatışma olduğu şeklindeki varsayım genellikle her ikisinin de aynı amacın -tabir caizse, dünyanın gerçek resmini çizmenin- peşinde koştuğu ve dolayısıyla aynı alana hakim olmak için mücadele ettikleri öncülüne dayanmaktadır. Ortak amaçlar kavrayışı üzerine inşa edilmiş anlatılardan birine göre bilim doğal fenomenlere getirilen dini açıklamaları yerinden etmektedir: Bir zamanlar mitolojik ya da dini anlatılan yeterli geldiği yerlerde artık gerçek bilimsel açıklamalar oturmaktadır. Ne var ki bilim ve dinin aynı amacı taşıdığı öncülü çeşitli çevrelerce tartışmaya açılmıştır. Biyolog Stephen Jay Gould bilim ve dinin “yetki alanları kesişmeyen makamlar” [<em>non-overlapping magisteria</em> – ç.n.], yani iki ayrı konuyla ilgilenen iki ayrı alan olduklarını savunmuştur: Bilim olgularla ilgilenir, din ise değerlerle (Gould 1999, ayrıca bakınız Brooke 2016).  Reformcu teolog Karl Barth ise daha farklı bir açıdan tartışmaya katkı sunmuş, bilim ve dinin birbirinden tamamen ayrı temeller üzerine inşa edildiklerini esas alan bir teori ortaya atmıştır: Bilim ampirik gerçekliğe dayanır, din ise vahye. Bu tür argümanlar bilimlerin ve dinlerin farklı amaçlar ve pratikler ortaya koyma biçimlerini göz önünde bulundururlar – en nihayetinde bilim ve din belki de aynı amacı taşımıyorlardır.</p>



<p>Eğer bilim ve din kimi zaman birbirinden farklı yöntemler kullanarak birbirinden farklı amaçlar peşinde koşuyorlarsa bu durum ikisi arasındaki çatışma vurgusunu azaltacaktır. En azından şu söylenebilir ki tarihsel açıdan bakıldığında çatışma vurgusuna odaklanmak bilim ve dinin hikayesinin eksik anlatılmasına yol açmaktadır. Tarihçiler tarafından bilinen adıyla “çatışma anlatısı” ancak XIX. yüzyılın son dönemlerine, John William Draper ve Andrew Dixon White’ın yöntemsel açıdan kusurlu olsa da etki yaratmış metinlerine dayanmaktadır. Bilim tarihinin geneline bakıldığında ise bu türden bir çatışmanın olduğu görülmez (Brooke 1991, Numbers 2009, Harrison 2010).</p>



<p>Modern bilimin Eski Yunan’da ve orta çağ Arapları ve Avrupa’sında bulunan köklerine dek uzanan çeşitli bir kaynak yelpazesi olsa da kurumsallaşması XVII. yüzyılda ileri derecede Hıristiyan bir Avrupa’da meydana gelmiştir (Effron 2010). Öyleyse o dönemde bilindiği adıyla bu yeni “mekanistik felsefe”nin dinsiz ya da din düşmanı olduğunun düşünülmesi oldukça şaşırtıcı olurdu. Nitekim öyle de değildi. Modern bilimin mimarlarının pek çoğu şu ya da bu türden Hıristiyanlardır ve kendi bilimsel ve dini pratikleri arasında herhangi bir çatışma olmadığını düşünmüşlerdir. Aksine bu erken dönem bilim insanlarının çoğuna göre bilim yapmak, Tanrı’nın yarattığını öğrenmek Tanrı’yı öğrenmenin bir yolu olduğundan, özellikle dinle uyumlu, dindarların yapacağı türden bir aktivitedir. Yaradan’ın varlığını ve niteliklerini yaratılanlarda kendini gösteren tasarımdan çıkarsamaya çalışan doğal teoloji geleneği yüzyıllar boyunca bilim yapmak için kullanılmış dini bir teorik çerçeve temin etmiştir (Re Manning 2013, Topham 2010). Kepler, Galileo, Newton ve başka pek çokları bilim yapmanın -bilimsel araştırmayı dini metin çalışmalarının yanı başına konumlandıran yaygın bir teolojik metafora başvurarak- “doğa kitabı”nı deşifre etmek anlamına geldiğine inanmışlardır. XVII. yüzyılda yaşamış olan kimyager ve Boyle Yasasının isim babası Robert Boyle, yeni mekanistik felsefenin yalnızca dini inancı tehdit ediyor gibi görülmemesini değil, aynı zamanda bu felsefenin Hıristiyan teolojisiyle o dönemki egemen Skolastik yaklaşımlara kıyasla <em>daha</em> uyumlu olduğunun görülmesini sağlamak için çok çaba sarf etmiştir. Yazdıklarının içinde yer alan bir pasajda Boyle, bir tür ibadet olarak değerlendirilebileceği için kutsal sayılan Pazar günleri deneysel bilimle uğraşmanın gerekliliğini dahi savunmuştur (Davis 2007).</p>



<p>Dolayısıyla çatışma anlatısı bilim ve dinin tarihinin büyük kısmına hakim değildir. Bilim dine rağmen değil, ilk dönem bilim insanları için çoğunlukla dini açıdan önem arz ettiği için gelişmiştir. Bir tarihçinin de belirttiği üzere, “Bilim Devriminin ayırt edici özelliği daha önceki diğer bilim programları ve kültürlerinin aksine çoğunlukla açık bir biçimde dini amaçlar tarafından harekete geçirilmiş olmasıdır: Doğa felsefesinin gündemini pek çok bakımdan Hıristiyanlık belirlemiş ve diğer bilim kültürlerinde görüldüğünden farklı olarak onu ileriye itmiştir” (Gaukroger 2006). Dini hareketlerin kendi içinden çıkan itkiler doğa bilimlerinin doğuşunu teşvik etmiş ve ona şekil vermiştir (Harrison 1998).</p>



<p>Eğer çağdaş tarihçiler bilim ve din ilişkisi meselesinde çatışma görüşünü reddederlerse bilim ve din arasında tek bir ilişki olmadığını söyleyen ve karmaşıklık tezi [<em>complexity thesis</em> – ç.n.] olarak bilinen daha incelikli bir pozisyonu benimsemiş olurlar. Eğer bilim ve din özsel olarak zamanın ötesinde, değişmez, yekpare varlıklar olmak yerine çok çeşitli ve dinamik düşünce ve pratik geleneklerini bir arada adlandırmak için kullanılan birer etiketse, böyle bir karmaşıklık zaten tamamıyla beklenir olmalıdır. Dinlerin tamamında hiçbir özsel ögenin, tanrılara inanç gibi çok genel bir ögenin bile, ortak olarak bulunmadığını düşünün. Bu durumda dinler olarak adlandırılan tüm bu şeylerin bilimle tek tip bir ilişki içinde olmaması şaşırtıcı gelmemelidir. Böyle bir karmaşıklık da o halde bütün bilim ve din çalışmaları için bir uyarı niteliği taşımalıdır: Kendilerini çok kolayca ideolojik ya da retorik amaçlara kaptıran toptancı anlatılar genellikle karmaşıklığı tarihsel doğruluk pahasına görmezden gelirler.</p>



<h2 class="wp-block-heading">6. İdeoloji olarak Bilim: Bilimcilik</h2>



<p>Son olarak, ideolojinin bilimin kendisinin bir ideolojiye temel teşkil etmesini kapsayan anlamından bahsetmek gerekir. Bilim gerçekliği tarif etmenin ya da hakikati dile getirmenin tek ve biricik yolu olarak yüceltildiğinde bu kısıtlayıcı epistemolojik tavır bilimciliğe dönüşebilir. Bu görüşe göre tek rasyonellik bilimsel rasyonelliktir. Şiir, edebiyat, müzik, güzel sanatlar, din ya da etik bilgi kaynağı olarak değerlendirilemezler, çünkü bilimsel yöntemlerle üretilmemişlerdir. Bilimin verdiği hükümlere gösterilen bu denli, diğer bilme yollarını dışarıda bırakma pahasına gösterilen bağlılık ideolojikleşebilir ve bilimcilik de bu görüşe verilen isimdir. Bilime yönelik tutku ve heyecan Aydınlanma’dan bu yana bilimin varoluşunun bir parçası olsa da bilimcilik bilimin kapsamına girmeyen hiçbir şeyin bilgi olmadığı yönündeki ısrarı dolayısıyla bu tutku ve heyecanın ötesine geçmektedir. Bundan başka, bilimcilik kimi zaman bilimin politikalara yön vermede <em>kullanılışına</em> gönderme yapmaktadır. Eğer politik meseleler bilimsel kanıtların doğru politikalara karar vermeye yeteceği bir bilimsel çerçevede ele alınırlarsa, bu politikanın yerine bilimi koyan güçlü bir teknokratik hamle anlamına gelir ve böyle bir yer değiştirme bilimciliğin bir formu olarak değerlendirilebilir.</p>



<p>“Bilimcilik” etiketinin kullanılması, genellikle, bilime duyulan sorunlu bir sadakate yönelik olumsuz bir yargı ima eder, fakat az sayıda da olsa bazı teorisyenler bu etiketi benimsemişlerdir. Bilim ve bilimcilik arasındaki ilişki basit değildir. Bilimciliği pek çok doğa bilimcisi reddederken kimi beşeri bilimciler bilimcilik savunuculuğu yapmaktadırlar. Bilimsel olduğunu düşündükleri bir metafizikle çalışmaları gerektiğine karar verdiklerinde, kişi, irade, özgürlük, yargı ya da faillik gibi beşeri bilimler araştırmalarının geleneksel kategorilerini reddeden materyalist ya da indirgemeci teorik çerçeveler benimsemeleri gerektiğini düşünebilmektedirler. Doğa bilimleri bu kategorileri tanımadığı için beşeri bilimlerin bir kısmı da bu kavramların kayboluşu doğrultusunda dönüşüme uğramıştır -ya da kimilerine göre zayıflamıştır- (Pfau 2013).</p>



<p>Bilimciliğe yönelik dört ayrı meydan okumadan bahsedebiliriz. İlk olarak, bilime duyulan ve kendinden çok emin bu sadakat ve bilim olmayanların reddedilmesi bu kategorilerin birbirlerinden kesin çizgilerle ayrıldıkları varsayımına dayanmaktadır. Fakat birinci bölümde gösterildiği üzere, çoktandır devam eden bilimi bir tanım ya da tanımlayıcı yöntemler üzerinden karakterize etme çabaları büyük oranda sonuçsuz kalmıştır. Dünyaya yönelik herhangi bir yaklaşımı bilimsel yapan şeyin tam olarak ne olduğunu belirlemenin inanılmaz derecede zor bir iş olduğu ortaya çıkmıştır ki bu durum kaçınılmaz olarak bilim olmayanın hakir görülmesini de sorunlu hale getirir. İkincisi, bilime sarılmak bilimin hangi kısımlarından faydalanıldığı sorusunu gözlerden uzak tutabilir. Eğer bilim birbirinden farklı çok sayıda yöntemsel yaklaşımı kullanarak birbirinden farklı çok sayıda soruyu yanıtlayan birbirinden farklı çok sayıda pratikler bütünüyse, bilime sarılmak hangi bilimin içeri alınıp hangisinin dışarıda bırakılacağı ve bunun nasıl yapılacağı gibi önemli soruları <em>doğası gereği</em> örtbas eder. Bu önemli bir noktadır, çünkü bilimsel çalışmalar ve yöntemler genellikle bize apaçık ve anlaşılır sonuçlar vermek için tek sıra halinde önümüze dizilmezler: Birebir aynı verilere bile uygulansa farklı analizlerden birbirinden bariz biçimde farklı sonuçlar çıkabilir (Stegenga 2011). Üçüncüsü, bilimcilik taraftarları bazen kendi iddialarını desteklemek için getirdikleri bilimsel delilleri ardı arkasına sıralarlar. Bilim insanlarına bu kadar çok kültürel otorite bahşedilmiş bir toplumda bu deliller kendilerine kolayca söylem düzeyinde bir güç bahşedebilir. Ne var ki bilimde uzman olmak diğer alanlarda da uzman olmayı gerektirmez ve bunun böyle olduğu görmek için, sözgelimi, bazı biyologların bu alanlarda eğitim almadan, hatta bu alanlarda yapılanların farkında dahi olmadan, öne sürdüğü felsefi ya da teolojik iddialara bakmak fazlasıyla yeterli olacaktır. Dördüncü meydan okuma ise politikanın yerine geçen türden bilimciliğe yöneliktir: Buradaki problem politik tartışmaların bu tartışmaların bilimsel boyutlarından ibaret olmamasıdır. Örneğin iklim değişikliği ya da ırklar arası ilişkiler gibi meseleler bilimin ulaştığı sonuçlardan daha fazlasını, her biri etik kaygılarla dolu olan adalet, özgürlük, ekonomi ve hatta din gibi kavramları içerirler. Politika teknik bilimsel problemlere indirgenemez ve bu nedenle doğası gereği ideolojik olan tartışmaları açık ve anlaşılır bilimsel hipotezlere dönüştürme çabaları neyin tehlike altında olduğunun yanlış anlaşılmasına ve tartışmaya konu olan önemli meselelerin gözden kaçırılmasına neden olabilir (Oakeshott 1962, Bernstein 1976, Seliger 1976).</p>



<p>Bilimin iktidarının bütün ideolojilerden bağımsız bir biçimde doğayı araştırmayı amaçlayan yönteminde yatması, aynı zamanda bilimin uygulanma sahasına getirilecek bir kısıtlamaya da işaret etmektedir. Bilimsel araştırma karşı karşıya kaldığımız herhangi bir problemin çözümüne katkıda bulunabilir, ancak çoğu durumda bu problemlerin çözümlerine tek başına karar veremez – aksini düşünmek bilimciliğe yem olmak demektir. Gerçek dünyadaki çoğu problem çözme işinde bilimsel bulguları uygulamaya geçirmekten fazlası, açıkça belirtilsin ya da belirtilmesin karmaşık felsefi ve etik yargılar bulunur.</p>



<h2 class="wp-block-heading">7. Sonuç</h2>



<p>Bilimin politikleştirilmesi çoğu zaman şikayetlere yol açsa da okumuş olduğunuz bu yazı bilimsel bilginin ne kadar sık şekilde kendisini aşan toplumsal ve politik kaygılarla iç içe geçtiğini göstermektedir. Tarih bu politikleştirmenin kabul edilebilir ya da kaçınılmaz olduğunu söylemez, bunun yeni bir şey olmadığını söyler. Bilimin en çok değer verdiğimiz şeyler için önem arz ettiğine inandığımız sürece bu türden itirazlarla karşılaşmaya devam edeceğimizi bilmeliyiz. Bu açıdan bakıldığında bilim hakkındaki ideolojik tartışmalar bilimin modern dünyada ne kadar merkezi bir konumda bulunduğuna işaret etmektedir. İdeolojik açıdan itirazla karşılaşan bilimin varlığı bilimin değerini takdir etmekte başarısız olduğumuzun bir işareti değil, aksine bütün ideolojik partizanların bilimin kendileri için ne kadar hayati olduğu konusunda ittifak ettiklerinin işaretidir. Bu durum bilim belli çıkarları meşrulaştırmak için yanlış temsil edildiğinde ise elbette sorunlu hale gelir.</p>



<p>İdeologlar sıklıkla bilimin kendi yanlarında olduğunu iddia etmişlerdir. Bilimin kültürel statüsünü ve ideolojilerin genellikle birtakım olgusal ve bilimsel olduğu varsayılan iddialarca desteklendiğini düşünürsek bu durum şaşırtıcı değildir. Bu yazı da bilimin çeşitli ideolojileri desteklemek amacıyla nasıl kullanıldığını göstermiştir.</p>



<p>Burada gösterilen bir başka şey de ideolojilerin bilime nasıl sızabildikleridir. Batı’da bilim genellikle beyaz, erkek, heteroseksüel olanı ayrıcalıklı bir konuma yerleştirirken Avrupalı olmayanı, kadınları ve eşcinselleri daha aşağıda gören ya da hastalıklılaştıran egemen ideolojiler tarafından şekillendirilmiştir. Bilim insanlarının bilim yaparken zaman zaman yaygın kabul gören toplumsal inançları da kullandıkları açıktır ve bu ideolojiler yaptıkları bilimi etkileyebilir. Bu nedenle bilimsel bulguların ideolojiler <em>lehine</em> bağımsız kanıtlar olarak alıntılanması en hafif tabirle sorunludur (Lewontin 1992).</p>



<p>Öte yandan bilim, Darwin’in köle ticaretine karşı savaşı ya da Dobzhansky’nin öjeni karşıtı argümanları örneklerinde görüldüğü gibi insanlık dışı ideolojilere karşı bir tür fren mekanizması ya da korunak olarak da kullanılmıştır. Bu şekilde görünüşte bilimsel olan tartışmalar, her ne kadar bu hükümler bilimsel verilerden daha fazlasını gerektirse de, ideolojik çatışmalara dair hüküm verilen alanlara da dönüşebilirler.</p>



<p>İdeolojiler bilime yedirilmiş olabilir ya da olmayabilir, fakat öte yandan geçmişten bugüne bilim geleneksel görüşlere ve ideolojilere meydan da okumuştur. Bir klasikler uzmanının da belirttiği üzere “Antik bilimin en başından beri yaygın olarak kabul gören varsayımlarla bunların eleştirel olarak tahlil edilmesi, ifşa edilmesi ve reddedilmesi arasındaki etkileşimin izlerini taşımaktadır ve bu antik dönemin sonuna dek ve bundan sonrasında da bilimin bir özelliği olmayı sürdürmüştür” (Lloyd 1983). Bilim ve ideolojiler kendilerini birbirlerine göre ayarlayabilirler ve bu süreç bitimsiz bir şekilde sürüp gitmektedir.</p>



<p>Bilim tarihine yakından bakmak bilim ve ideoloji arasında yapılacak kesin bir ayrımın yapay olarak dayatılmış bir ayrım olarak görülmesine neden olacaktır. Bilim tarihi böyle bir ayrım yerine bilimsel olanı ideolojik olandan doğrudan bir biçimde izole etmeye yönelik herhangi bir girişimi sorunsallaştırabilecek, fikirlerin karmaşık şekilde çoğaltılması ve yeniden düzenlenmesine yönelik bir hassasiyetin gelişmesine neden olur. Aslına bakılırsa çoğu çağdaş bilim tarihçisi ve sosyoloğu bilimsel değişikliklere baktıklarında bilimin kültürel baskılara karşı geçirgen olduğunu da görmektedirler. Politik ve dini çerçeveler bilim insanlarının sordukları soruları, hangi araştırmaları önemli olarak gördüklerini, bu önemi nasıl belirlediklerini ve hatta hangi problemlerin peşinden ne kadar koşmaya değeceğine dair yargılarını etkileyebilir.</p>



<p>Bir tarihçinin de söylediği gibi “Bilim, ideoloji ve dünya görüşü arasındaki çizgiler nadiren katı bir biçimde çizilmiştir” (Greene 1982).<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftn7">[7]</a> Burada anlatılmak istenen bilimin tarih boyunca ideolojileri de kapsayan toplumsal trendlerle ve inançlarla iç içe olduğudur. Tarihçi Bob Young ideolojinin her yerde bulunduğunu söyleyecek kadar ileri gitmiştir: “İdeoloji söylemin kaçınılmaz bir düzeyidir” (Young 1971).</p>



<p>Buraya dek özet şeklinde anlatılan tarihsel örnekler çok iyi şekilde belgelenmiş olsalar da onlardan yola çıkarak ulaştığımız felsefi sonuçlar itirazlarla karşılaşmaktadır. Örneğin bir görüşe göre bunlar bilimde işlerin ters gittiği talihsiz örneklerdir. Bir diğeri, “bunların bilimin yozlaştığı ya da objektifliğin elden bırakıldığı durumlar olduğu” şeklinde ifade edilebilir. İyimser açıdan bakarsak bu hatalardan ders çıkarabilir ve gelecekte daha yansız ve ideolojik açıdan daha tarafsız kalmaya çabalayabiliriz. Toplumsal ve politik değerlerimizle ilgili daha yüksek bir öz farkındalık, daha objektif bir bilime ulaşmakta bize yardımcı olabilir.</p>



<p>Ne var ki, özünde ideolojik olan ve zihnin arka planında çalışan varsayımlar da dahil olmak üzere geniş düşünce örüntülerinin bilimsel teoriler inşa etme sürecini nasıl etkilediğini tam olarak anlamak, bir zorluk olarak kalmaya muhtemelen devam edecektir. Örtük önyargı [<em>implicit bias</em> – ç.n.] hakkında yapılan güncel bilişsel çalışmalar, insanların sıklıkla farkına varmakta güçlük çektikleri ve ortadan kaldırmanın zor ya da imkansız olduğu önyargılarına başvurarak eylemde bulunduklarını ortaya koymaktadır. Birinci bölümde belirtildiği üzere ideolojiler -hele ki kişi kendi kendinde fark etmeye çalışıyorsa- genellikle zor fark edilirler, fakat bunların eleştirel analizi yalnızca politika için değil bilim için de önem taşır.</p>



<p>İdeolojiler bilim insanları da olmak üzere herkeste bulundukları için, neden bazı bilimsel hipotezler araştırma konusu yapılır ya da eleştirel bir süzgeçten geçmeden oldukları gibi kabul edilirken bazılarının araştırma konusu yapılmadıklarını açıklayabilirler. En azından yayımlanmış yazılarında görüldüğü kadarıyla Darwin kadınların erkeklere bilişsel bakımdan eşit olabileceği hipotezini direkt olarak reddeder – böyle bir eşitlik Darwin’in de genel manasıyla paylaştığı Viktorya dönemi toplumsal cinsiyet normları düşünüldüğünde aşırı derecede akıl dışıdır. Başka bilim insanları da yine kendilerine uygun gelen ideolojik anlatıya uygun olduğu için zekanın genetik olarak belirlendiği gibi hipotezleri düşünmeden kabul etmişlerdir (Richardon 1984).</p>



<p>İdeolojilerin bilime, birbirine benzeyen bilim insanları gruplarının varlığında daha iyi sızdığı söylenebilir. Beyaz erkeklerin kadınların ve azınlıkların neden çok daha az zeki olduklarını sorguladığı uzun süreli araştırma programı gibi örnekler bize bu konuda en azından bir fikir verebilir. Bilimi <em>kimin</em> yaptığı, sorulacak soruların <em>neler</em> olacağını, ki bu da ulaşılacak sonuçları etkiler, belirleyebilir. Bazı filozoflar araştırmacı gruplarının kendi içlerinde çeşitlilik barındırmasının objektifliği teşvik edebildiğini savunmaktadırlar. Bu görüşe göre bilimde çeşitliliğin az olması yalnızca politik ya da ahlaki değil aynı zamanda epistemik açıdan da bir problemdir. Modern bilim artık büyük oranda bireysel maceralardan ibaret değil topluluk düzeyinde ele alınması gereken kolektif bir girişim olduğu için objektifliğe ulaşmaya en elverişli ortam, farklı arka planları ya da yaşam deneyimleri olan grupların varlığıdır (Longino 1990). Sosyal konum ve bilimsel bilgi arasındaki ilişkiye dair yapılan analizler feminist filozoflar tarafından başlatılmış ancak başladığı günden itibaren ana akım haline gelmiştir (Richardson 2010). Bazı ampirik kanıtlar gerçekten de göstermektedir ki araştırmacılar arasındaki etnik ve coğrafi çeşitlilik bilimsel bulguların kalitesini arttırabilmektedir (Adams 2013; Freeman ve Huang 2014).</p>



<h2 class="wp-block-heading">8. Kaynakça ve İleri Okumalar</h2>



<ul>
<li>Adams, Jonathan. 2013. “Collaborations: The fourth age of research.” Nature 497: 557-560.</li>



<li>Arendt, Hannah. 1973. The Origins of Totalitarianism. New York: Harcourt Brace Jovanovich.</li>



<li>Baker, Jennifer L., Charles N. Rotimi, ve Daniel Shriner. 2017. “Human ancestry correlates with language and reveals that race is not an objective genomic classifier.” Scientific Reports 7: 1572.</li>



<li>Beatty, John. 1994. “Dobzhansky and the Biology of Democracy: The Moral and Political Significance of Genetic Variation.” The Evolution of Theodosius Dobzhansky içinde, editör Mark B. Adams. Princeton: Princeton University Press.</li>



<li>Bernal, J. D. 1939. The Social Function of Science. New York: The Macmillan Company.</li>



<li>Brandt, Allan M. 2012. “Inventing Conflicts of Interest: A History of Tobacco Industry Tactics.” American Journal of Public Health 102 (1): 63–71.</li>



<li>Bernstein, Richard J. 1976. The Restructuring of Social and Political Theory. New York: Harcourt Brace Jovanovich.</li>



<li>Brooke, John Hedley. 1991. Science and Religion: Some Historical Perspectives. Cambridge: Cambridge University Press.</li>



<li>Brooke, John Hedley. 2016. “Order in the Relations Between Religion and Science? Reflections on the NOMA Principle of Stephen J. Gould.” Rethinking Order içinde, editör Nancy Cartwright ve Keith Ward. London: Bloomsbury Academic.</li>



<li>Carnegie, Andrew. 1920. Autobiography of Andrew Carnegie. Boston: Houghton Mifflin.</li>



<li>Chesterton, G.K. 1922. Eugenics and Other Evils. London: Cassell and Company, Limited.</li>



<li>Clarke, Edward. 1873. Sex in Education. Boston: James R. Osgood and Company.</li>



<li>Davis, Edward B. 2007. “Robert Boyle’s Religious Life, Attitudes, and Vocation.” Science & Christian Belief 19 (2): 117-138.</li>



<li>Desmond, Adrian ve James Moore. 2009. Darwin’s Sacred Cause. Boston: Houghton Mifflin Harcourt.</li>



<li>Douglas, Heather. 2009. Science, Policy, and the Value-Free Ideal. Pittsburgh: University of Pittsburgh Press.</li>



<li>Effron, Noah. 2010. “The Myth that Christianity Gave Birth to Modern Science.” In Galileo Goes to Jail and Other Myths about Science and Religion, edited by Ronald L. Numbers. Cambridge, MA: Harvard University Press.</li>



<li>Freeden, Michael. 2003. Ideology: A Very Short Introduction. Oxford: Oxford University Press.20.06.2023 10:16 Scඈence and Ideology | Internet Encyclopedඈa of Phඈlosophy https://ඈep.utm.edu/scඈ-ඈdeo/ 20/21</li>



<li>Freeman, Richard B. ve Wei Huang. 2014. “Collaboration: Strength in diversity.” Nature 513: 305.</li>



<li>Gannett, Lisa. 2004. “The Biological Reification of Race.” The British Journal for the Philosophy of Science 55 (2): 323–345.</li>



<li>Gaukroger, Stephen. 2006. The Emergence of a Scientific Culture: Science and the Shaping of Modernity, 1210-1685. New York: Oxford University Press.</li>



<li>Gould, Stephen Jay. 1996. The Mismeasure of Man. New York: W.W. Norton & Company.</li>



<li>Gould, Stephen Jay. 1999. Rocks of Ages: Science and Religion in the Fullness of Life. New York: Library of Contemporary Thought.</li>



<li>Graham, Loren. 2016. Lysenko’s Ghost: Epigenetics and Russia. Cambridge: Harvard University Press.</li>



<li>Hacking, Ian. 1983. Representing and Intervening. Cambridge: Cambridge University Press.</li>



<li>Harrison, Peter. 1998. The Bible, Protestantism, and the Rise of Natural Science. Cambridge: Cambridge University Press.</li>



<li>Harrison, Peter (ed.) 2010. Cambridge Companion to Science and Religion. Cambridge: Cambridge University Press.</li>



<li>Keller, Evelyn Fox ve Helen E. Longino, eds. 1996. Feminism and Science. Oxford: Oxford University Press.</li>



<li>Kitcher, Philip. 2007. “Does ‘Race’ Have a Future?” Philosophy and Public Affairs 35 (4): 293-317.</li>



<li>Kevles, Daniel. 1985. In the Name of Eugenics. Cambridge, MA: Harvard University Press.</li>



<li>Kühl, Stefan. 1994. The Nazi Connection: Eugenics, American Racism, and German National Socialism. New York: Oxford University Press.</li>



<li>Lewontin, R. C. 1992. Biology as Ideology. New York: HarperCollins.</li>



<li>Lloyd, G. E. R. 1983. Science, Folklore and Ideology. Cambridge: Cambridge University Press.</li>



<li>Longino, Helen. 1990. Science as Social Knowledge. Princeton: Princeton University Press.</li>



<li>Martin, Emily. 1991. “The Egg and the Sperm.” Signs 16 (3): 485-501.</li>



<li>Marx, Karl and Friedrich Engels. 1938. The German Ideology. London: Lawrence & Wishart.</li>



<li>Merchant, Carolyn. 1990. The Death of Nature. New York: Harper Collins.</li>



<li>Merton, Robert K. 1942. “A Note on Science and Democracy.” Journal of Legal and Political Sociology 1: 115-126.</li>



<li>Milam, Erika Lorraine. 2010. “Beauty and the beast? Conceptualizing sex in evolutionary narratives.” Biology and Ideology from Descartes to Dawkins içinde, editörs Dennis R. Alexander and Ronald L. Numbers. Chicago: University of Chicago Press.</li>



<li>Mottier, Véronique. 2010. “Eugenics and the State: Policy-Making in Comparative Perspective”, The Oxford Handbook of the History of Eugenics içinde, editör Bashford, Alison and Philippa Levine. Oxford: Oxford University Press.</li>



<li>Numbers, Ronald L. 2006. The Creationists. Cambridge: Harvard University Press.</li>



<li>Numbers, Ronald L., ed. 2008. Galileo Goes to Jail and Other Myths about Science and Religion. Cambridge: Harvard University Press.</li>



<li>Oakeshott, Michael. 1962. Rationalism in Politics and Other Essays. London: Methuen & Co Ltd.</li>



<li>Oreskes, Naomi ve Erik Conway. 2010. Merchants of Doubt. New York: Bloomsbury Press.</li>



<li>Paul, Diane B. 1994. “Dobzhansky in the “Nature-Nurture” Debate.” In The Evolution of Theodosius Dobzhansky, edited by Mark B. Adams. Princeton: Princeton University Press.</li>



<li>Pfau, Thomas. 2015. Minding the Modern. Notre Dame: University of Notre Dame Press.</li>



<li>Plekhanov, Georgi. 1956. The Development of the Monist View of History. Moscow: Foreign Languages Publishing House.</li>



<li>Proctor, Robert N. 1988. Racial Hygiene. Cambridge, MA: Harvard University Press.20.06.2023 10:16 Scඈence and Ideology | Internet Encyclopedඈa of Phඈlosophy https://ඈep.utm.edu/scඈ-ඈdeo/ 21/21</li>



<li>Proctor, Robert N. 2012. “The history of the discovery of the cigarette-lung cancer link: evidentiary traditions, corporate denial, global toll.” Tobacco Control 21 (2): 87-91.</li>



<li>Re Manning, Russell. 2013. The Oxford Handbook of Natural Theology. Oxford: Oxford University Press.</li>



<li>Richards, Evelleen. 2017. Darwin and the Making of Sexual Selection. Chicago: University of Chicago Press.</li>



<li>Richardson, Robert C. 1984. “Biology and Ideology: The Interpenetration of Science and Values.” Philosophy of Science 51 (3): 396-420.</li>



<li>Richardson, Sarah S. 2010. “Feminist philosophy of science: history, contributions, and challenges.” Synthese 177 (3): 337–362.</li>



<li>Roll-Hansen, Nils. 2005. The Lysenko Effect: The Politics of Science. New York: Humanity Books.</li>



<li>Rosen, Christine. 2004. Preaching Eugenics. New York: Oxford University Press.</li>



<li>Roughgarden, Joan. 2009. The Genial Gene: Deconstructing Darwinian Selfishness. Berkeley: University of California Press.</li>



<li>Ruse, Michael (ed). 1988. But Is It Science? The Philosophical Question in the Creationism/Evolution Controversy. Buffalo: Prometheus Books.</li>



<li>Russett, Cynthia Eagle. 1989. Sexual Science. Cambridge: Harvard University Press.</li>



<li>Seliger, Martin. 1976. Ideology and Politics. Lonon: George Allen & Unwin Ltd.</li>



<li>Stegenga, Jacob. 2011. “Is meta-analysis the platinum standard of evidence?” Studies in History and Philosophy of Biological and Biomedical Sciences 42 (4): 497–507.</li>



<li>Topham, Jonathan R. 2010. “Biology in the Service of natural theology: Paley, Darwin, and the Bridgewater Treatises.” Biology and Ideology from Descartes to Dawkins içinde, editör Dennis R. Alexander ve Ronald L. Numbers. Chicago: University of Chicago Press.</li>



<li>Tuana, Nancy. 1989. Feminism and Science. Bloomington: Indiana University Press.</li>



<li>Waidzunas, Tom. 2015. The Straight Line. Minneapolis: University of Minnesota Press.</li>



<li>Winther, Rasmus ve Jonathan Kaplan. 2013. “Ontologies and Politics of Biogenomic ‘Race.’” Theoria 136 (60), No. 3: 54-80.</li>



<li>Witherspoon, D. J., S. Wooding, A. R. Rogers, E.E. Marchani, W. S. Watkins, M. A. Batzer, ve L. B. Jorde. 2007. “Genetic Similarities Within and Between Human Populations.” Genetics 176 (1): 351–359.</li>



<li>Young, Bob. 1971. “Evolutionary Biology and Ideology: Then and Now.” Science Studies 1: 177-206.</li>



<li>Yudell, Michael, Dorothy Roberts, Rob DeSalle and Sarah Tishkoff. 2016. “Taking race out of human genetics” Science 351 (6273): 564-565.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Çevirmen Notları</h2>



<ul>
<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftnref1">[1]</a> Francis Bacon’ın <em>Yeni Atlantis</em>’i. [ç.n.]</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftnref2">[2]</a> Ian Hacking, <em>Temsil ve Müdahale</em>, çev. Ozan Altan Altınok (İstanbul: Alfa, 2012), 190.</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftnref3">[3]</a> Marx sosyal yapının, bu paragrafta özetlendiği şekilde, bir neden-sonuç ilişkisi içinde analiz edilmesi de dahil olmak üzere kendi tarih ve toplum kuramını “bilimsel” olarak adlandırmaktadır. Bu bağlamda, bilimsel bakışın ideolojiyi deşifre etmesi bir tür zehir-panzehir ilişkisini çağrıştırmaktadır. Böylece burada anlatılmak istenen bilim-ideoloji zıtlığının altyapısı sağlanmış olur. [ç.n.]</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftnref4">[4]</a> Stephen Jay Gould, <em>İnsanın Yanlış Ölçümü</em>, çev. Ebru Kılıç (İstanbul: Versus Kitap, 2014), 191.</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftnref5">[5]</a> Aristoteles’e göre kan er bedeninde dönüşerek eril cinsiyeti işaretleyen meniye evrilir. Dişide ise kandan meniye dönüşüm yaşanmaz ve kan genital bölgeden dönüşmemiş halde çıkar (menstrüasyon) ve dişi için cinsiyet işaretçisi “dönüşememiş” bir kan halini alır. Er bedeninin “gerçek” bir cinsiyet sıvısı üretebilmesine karşılık dişinin yalnızca bedeninde zaten dolaşan sıvıyı dışarı atabilmesi, Aristoteles’i erin üremedeki cinsel rolünü aktif dişininkini ise pasif olarak adlandırmasında onu motive etmiş olmalıdır. Böylece er bedeninde kan “işe yarar” bir şeye, çocuğun “hammaddesine”, dönüşürken dişide olduğu gibi kalır ve karşılaştırma bir kez daha dişide yapılamayanın gösterilmesi ile sonlanır. [ç.n.]</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftnref6">[6]</a> Burada ve sonraki paragraflarda er ve dişi arasından hangisinin üremede nasıl bir rolü olduğuna yönelik Aristotelesçi açıklama ve onu destekleyen ya da ona karşı çıkan tartışmalar, devamlı olarak Aristoteles’in nedensellik anlayışına göndermeler içerdiğinden, Aristoteles’in nedenleri ele alışı hakkında daha fazla bilgi için Berk Çakan’ın Peter van Inwagen’dan Öncül için çevirdiği Stanford Felsefe Ansiklopedisinin Metafizik maddesinin “3.4.” numaralı başlığına bakılabilir: <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/metafizik-peter-van-inwagen-stanford-encyclopedia-of-philosophy/">https://onculanalitikfelsefe.com/metafizik-peter-van-inwagen-stanford-encyclopedia-of-philosophy/</a> [ç.n.].</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy#_ftnref7">[7]</a> Kaynakçada yer verilmemiş olan bu çalışma, John C. Greene’in 1982 yılında <em>Journal of the History of Biology </em>dergisinde yayımladığı “Science, Ideology and World View: Essays in the History of Evolutionary Ideas” başlıklı kısa tanıtım yazısı olmalıdır. Burada Greene, yazıyla aynı başlığı taşıyan kitabından bahsetmektedir. [ç.n.]</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Eric C. Martin</strong> – <a href="https://iep.utm.edu/sci-ideo/" target="_blank" rel="noopener" title="">Science and Ideology</a>, (Erişim Tarihi: 22.08.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Ali Furkan Arıcıoğlu</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/bilim-ve-ideoloji-eric-c-martin-internet-encyclopedia-of-philosophy/">Bilim ve İdeoloji – Eric C. Martin (Internet Encyclopedia of Philosophy)</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Postmodernizm Gerçekten De Bilim Karşıtı mı? – Scotty Hendricks</title>
<link>https://trafikdernegi.com/postmodernizm-gercekten-de-bilim-karsiti-mi-scotty-hendricks</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/postmodernizm-gercekten-de-bilim-karsiti-mi-scotty-hendricks</guid>
<description><![CDATA[ Postmodernizm sık sık her şeye karşı olmakla suçlanır. Postmodernistlerin nesnelliğe yönelik soruları, onları bilim ile çatışmaya doğru giden bir patikaya sokmaktadır. Postmodernizmin bilime yaklaşımındaki problemler, bize her eleştirinin her disipline uygulanamayacağını hatırlatmaktadır. Postmodernizm genellikle hakikati, Batı’yı, filmleri ve sevdiğimiz her şeyi yerle bir etmeye çalışan entelektüel bir canavar gibi gösterilir. Gerçekteyse yaklaşık 50 yıl evvel ki birkaç Fransız düşünürün çalışmalarından doğmuş olan bir sistemdir. Birkaç fikirden temel alır, ancak çoğunlukla geniş çaplı büyük anlatıların veya dünyanın evrenselleştirilmiş yorumlarının reddi olduğu söylenir. Bu ise ister istemez Postmodernizm’in, değer verdiğimiz her şeye yönelik “karşıtlık” (-anti) olduğu yönündeki birçok iddiaya yol açmıştır. Özellikle
The post Postmodernizm Gerçekten De Bilim Karşıtı mı? – Scotty Hendricks first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/01/lead_art_pomo_2.0.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:13:05 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Postmodernizm, Gerçekten, Bilim, Karşıtı, mı, –, Scotty, Hendricks</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Postmodernizm sık sık her şeye karşı olmakla suçlanır. Postmodernistlerin nesnelliğe yönelik soruları, onları bilim ile çatışmaya doğru giden bir patikaya sokmaktadır. Postmodernizmin bilime yaklaşımındaki problemler, bize her eleştirinin her disipline uygulanamayacağını hatırlatmaktadır.</p>



<p><a href="https://plato.stanford.edu/entries/postmodernism/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Postmodernizm </a>genellikle hakikati, Batı’yı, filmleri ve sevdiğimiz her şeyi yerle bir etmeye çalışan entelektüel bir canavar gibi gösterilir. Gerçekteyse yaklaşık 50 yıl evvel ki birkaç Fransız düşünürün çalışmalarından doğmuş olan bir sistemdir. Birkaç fikirden temel alır, ancak çoğunlukla geniş çaplı büyük anlatıların veya dünyanın evrenselleştirilmiş yorumlarının reddi olduğu söylenir. Bu ise ister istemez Postmodernizm’in, değer verdiğimiz her şeye yönelik “karşıtlık” (-anti) olduğu yönündeki birçok iddiaya yol açmıştır.</p>



<p>Özellikle yaygın olan iddialardan biri postmodernizmin bilim karşıtı olduğu şeklindedir. 1990’lı yıllarda bilimsel realistler ile postmodernist düşünürler arasındaki <em><strong>“bilim savaşları”</strong></em>nda bilimin aslında ne olduğu ve bulgularının ne anlama geldiği üzerine yapılan tartışmalar bu fikri daha popüler bir aşamaya taşıdı. Daha yakın zamanlarda ise, Jordan Peterson’ın çalışmalarının temelini oluşturdu. </p>



<p>Bu tartışmalar bugün büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiş olsa ve fizik disiplininde hiç kimse bu tartışmaların sonucunda göre söylemlerini değiştirmese de, postmodernizmin bilimsel karşıtı olduğu fikri hala güncelliğini korumaktadır.</p>


<div class="wp-block-image is-style-default">
<figure class="aligncenter size-full is-resized"><img decoding="async" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/01/18725150.jpg?resize=653%2C483&ssl=1" alt="" class="wp-image-12522" width="653" height="483" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/01/18725150.jpg?w=913&ssl=1 913w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/01/18725150.jpg?resize=300%2C222&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/01/18725150.jpg?resize=768%2C568&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2022/01/18725150.jpg?resize=480%2C355&ssl=1 480w" sizes="(max-width: 653px) 100vw, 653px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">Fransız bir postmodernist olan Jacques Derrida, 1982’de sahneye çıktı, Bilimsel terimleri kötüye kullanması birçok bilim düşünürü tarafından şiddetle eleştirildi.</figcaption></figure></div>


<h3 class="wp-block-heading">Peki Ama Öyle mi?</h3>



<p>Genel anlamda konuşursak durum böyle değil. Hiçbir postmodernist, akıllı telefonunuzun kullanılmaması veya çalışmaması gerektiğini, veya yalnızca belirli bir sosyal yapının içinde işler olacağını söylemez. Bilimin bir tür hilekarlık, gürültü veya temelde zararlı, kötücül bir şey olduğunu düşünmezler.</p>



<p>Pek çok postmodernistin iddia ettiği şey nesnellik iddialarına, mutlak hakikati erişmeye ve geniş çaplı büyük anlatılara şüpheyle yaklaşmamız gerektiğidir. Nesnel olguları tarafsız bir şekilde bulmaya çalışan bilim, belki de neyi ve nasıl yaptığını sorgulayan postmodern eleştirilerin hedefi olmaya mahkûmdu. Mantıklıdan saçma sapana dek uzanan söz konusu bu eleştiriler, insanları postmodernizmi “bilim karşıtı” olarak görmeye iten etkendir.</p>



<p>Birçok postmodernist bilim felsefesine dair çoğu insandan epey farklı düşüncelere sahiptir. Kimi postmodernistler, Thomas Kuhn’a ve onun “paradigma değişimleri”ne yönelik fikirlerine, bilimsel düşüncede yaşanan büyük ilerlemelerin kaynağı olarak bakar. Eldeki bulgulara bakmanın bir yolunu diğer alternatiflerinin önüne geçmesi anlamına gelen bu paradigma değişimleri, en azından bir dereceye kadar toplumsal bir nitelik de taşır. Bu, Kuhn’un reddettiği görecelilik ithamlarının yükselmesine neden olmuş ve postmodernler tarafından sosyal etmenlerin bilimin bulgularını ele almayı nasıl biçimlendirdiği üzerine düşünmelerini mümkün kılmıştır. </p>



<p>Bu postmodern düşünürlerden bazıları tüm içtenlikleriyle bilimin sosyolojisine ve politik arka planına yüzlerini dönmüştür. Diğerleri ise bu meselenin, bilim insanlarının keşfettiği gerçekleri nasıl etkilediğini ele almakla ilgilenmiştir. Fakat yapmaya çalıştıkları bu şey epey problemli; bilimsel gerçekliklerini sosyal yapılan olarak görmek veya bilimin meselelerini bilim insanların sahip oldukları ön yargılara bağlama yönündeki girişimler, genellikle bu felsefecilerin baktıkları şeyi anlayamamalarıyla iç içe geçmiş problemlerle karşılamak zorunda. </p>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-4-3 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>



<h3 class="wp-block-heading">Peki Bunun Pratikteki Karşılığı Nasıl? </h3>



<p>Sonuçlar epey karışık. Diğer yandan, sözünü ettiğimiz bu eleştirilerin bazıları akademiye uygulanabilir ve sosyal bilimler veya edebiyat için olduğu kadar pozitif bilimler için de geçerli olabilir. Örneğin, kadın sağlığına ilişkin mevcut bilimsel kavrayışımızın geri kalma sebebinin, kadınları tıp alanının dışında tutma eğilimi olduğunu söylemek doğru olurdu. Güç ilişkilerinin (iktidarın) hangi meseleyi çalışacağımızı belirleyebileceği tarih tarafından kanıtlanmış bir gerçektir <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Lysenkoism" target="_blank" rel="noopener" title="">[i]</a>.</p>



<p>Günümüzde bile, fon bulma ve yayın yapma ihtiyacı hangi konu üzerine bilimsel çalışma yapılacağını etkilemektedir. <a href="https://www.nytimes.com/2018/09/18/science/why-your-dna-is-still-uncharted-territory.html" target="_blank" rel="noopener" title="">Yakın tarihli bir rapora göre</a>, insan genomunun en çok çalışılan alanları, alacakları fonları ve kariyerlerini korumaya çalışan bilim insanları tarafından hala hiç durmaksızın çalışılırken diğer alanlar ise tümüyle görmezden geliniyor. Bu açıdan bakıldığında Postmodernistlerin, hangi konunun ne zaman ve kim tarafından çalışacağına dair kararın, hayalini kurduğumuz gibi kişisel çıkarlardan arınmış olarak alınmadığı yönündeki itirazlar epey yerindedir.</p>



<p>Bunun yanı sıra saçma sapan iddiaların sayısı, mantıklı olanlardan çok daha fazla elbette. Postmodern düşünürler genellikle edebiyat, etik ve sosyolojide söz konusu olduğundan işe yarayan eleştirileri, aşırı derece aptalca sonuçlara sebep olmasına rağmen pozitif bilimlere de uygulamaya çalışır. Bu uygulama kahkaha atmanıza sebep olacak kadar saçmadır. </p>



<p>Fransız filozof Luce Irigaray’ın akışkanlar dinamiğinin niçin katı nesnelerin hareketi kadar iyi anlaşılmadığına dair ilginç bir fikri var. Sözünü ettiğim bu fikri, Katherine Hales tarafından yapılan şu çeviride daha yakından görebilirsiniz:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Katıların </em><a href="https://evrimagaci.org/akiskanlar-mekanigi-kuantum-mekanigindeki-yaygin-kabullenise-bir-alternatif-sunabilir-3038" target="_blank" rel="noreferrer noopener">akışkanlar mekaniği</a><em>ne göre ayrıcalıklı olması ve aslında bilimin türbülanslı akışla hiçbir şekilde başa çıkamaması (Irigaray), akışkanlığın kadınlıkla olan ilişkisine atıfta bulunur. Erkeklerin dışarı doğru çıkıntılı olan ve sertleşen seks organları varken, kadınların adet kanını sızdıran açıklıkları vardır…. Her ne kadar bazen erkekler de aksa dahi … cinselliklerinin bu yönü üzerinde durulmuyor. Mühim olan <em>erkek organın sertliğidir</em></em> <em>sıvı akışındaki suç ortaklığı değil. Bu idealleştirmeler, akışkanları lamine düzlemler ve diğer modifiye edilmiş katı formlar olarak kavrayan matematikte yeniden yazılmıştır. Tıpkı kadınların eril teoriler ve erkek dili içinde silinerek yalnızca erkek olmayanlar olarak var olmaları gibi, sıvılar da bilimden silinmiş, sadece katı olmayanlar olarak var olmuştur. Bu açıdan bakıldığında, bilimin türbülans için başarılı model elde edememiş olması sürpriz olmamalı. Türbülanslı akış sorunu çözülemez çünkü sıvı (ve kadın) kavramları, zorunlu olarak eklemlenmemiş kalıntılar bırakacak şekilde formüle edilmiştir.</em></p>
</blockquote>



<p>Diğer yandan, fizikçi Alan Sokal ile Fransız filozof Jean Bricmont,<em> Fashionable Nonsens</em> adlı kitaplarında bu dünya görüşünün olgulara dayalı yanlış varsayımlardan oluştuğuna işaret etmektedir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Irigaray’ın katı ve </em><a href="https://evrimagaci.org/akiskanlar-mekanigi-kuantum-mekanigindeki-yaygin-kabullenise-bir-alternatif-sunabilir-3038" target="_blank" rel="noreferrer noopener">akışkanlar mekaniği</a><em> ile ilişkili bir miktar yorum gerektiriyor. Her şeyden önce, katı mekanik de bütün ve tam olmaktan uzaktır; kırıkların kantitatif tanımı gibi çözülmemiş birçok problemi vardır. İkinci olarak, denge halindeki veya laminer akıştaki sıvılar nispeten daha iyi anlaşılmış. Ayrıca, pek çok durumda akışkanların davranışını yöneten denklemleri -Navier-Stokes denklemleri- biliyoruz. Asıl sorun, bu doğrusal olmayan kısmi diferansiyel denklemlerin özellikle türbülanslı akışlarda çözülmesinin çok zor olmasıdır.</em></p>
</blockquote>



<p>Bilimsel bir iddiaya postmodern bir eleştiri yöneltmeye dair gelmiş geçmiş en komik girişim, Fransız filozof Bruno Latour’un “II. Ramses tüberkülozdan öldü” ifadesinin anakronik ve tüberküloz anlayışımızın da zaman tarafından kısıtlanmış olduğunu iddia etmesiydi. II. Ramses’in mumyasının Paris’te incelenmesinin hemen ardından yayınlanan bir makalesinde şöyle demişti:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Haydi “Cesur bilim adamlarımızın” analiz ve saptamalarını olduğu gibi doğru kabul edip II. Ramses’in tüberkülozdan öldüğünün kanıtlanmış bir gerçek olarak görelim. Ancak II. Ramses nasıl olur da 1882’de keşfedilmiş olan bir basilden ve etiyolojisi modern haliyle yalnızca 1819’a dek uzanan bir hastalıktan ölmüş olabilir ki? Bu açıkça anakronik değil mi? Tüberkülozun ve Koch’un basilinin II. Ramses’e atfedilmesi ile onun Marksist bir ayaklanma, makineli tüfek saldırısı veya Wall Street’teki bir kazadan ötürü öldüğünü teşhis etmiş olduğumuz hayali iddiası, aynı düzeydeki bir anakronizm olarak bizi şaşırtmalı ve çarpmalıdır. </p>
</blockquote>



<p>Sokal ve Bricmont tekrar bunların niçin saçmalık olduğunu açıklamaktadır: </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>(Latour), Koch’un zaten önceden var olan bir basili keşfettiği şeklindeki sağduyulu fikrini ‘yalnızca sağduyu görünümüne sahip’ diyerek elinin tersiyle itiyor. Tabi ki makalenin geri kalanında Latour, bu radikal iddiaları gerekçelendirmek adına hiçbir argümantatif girişimde bulunmuyor ve sağduyu yanıtına gerçek bir alternatif sunmuyor. Onun yaptığı tek şey, Ramses’in ölümünün nedenini keşfetmek için Paris laboratuarlarında sofistike bir analize ihtiyaç duyulduğunu söylemek. Ama Latour, keşfettiğimiz bir şeyin “bizim onu keşfimizden” önce var olmadığı gibi gerçekten radikal olan bir iddiayı öne sürmüyorsa (özellikle de, polis tarafından katil olduğu “keşfedilmeden” önce suç işlemiş olması anlamında hiçbir katilin katil olmadığı gibi), basilleri bu kadar özel ve ayrıcalıklı kılanın ne olduğunu açıklamalıdır, ama o bunu yapmakta tamamen başarısız olmuştur.</p>
</blockquote>



<p>Bu saçma ifade ve iddiaların hiçbiri “kötü niyetli” olarak damgalanmamalı. Bu okuduğunuz ifadeler aslında bir alanda işe yarayan ve iyi işleyen bir fikrin -yani bazı fikirlerin sosyal inşalar olduğu veya bir alanda çalışanların önyargılarının o alandan çıkan şeyleri etkileyebileceği iddiasının- hiçbir şekilde işe yaramadığı başka bir zemine taşınmasının sonucudur. Bu yapılanın sonucu, bizi saçma ve tuhaf noktalara sürükleyen argümanlar elde etmektir. </p>



<p>Pek çok postmodernist daha evvel dile getirdikleri açıklamalarının arkasında durmayıp geri adım atmıştır. Örneğin Bruno Latour, insanların bilime olan güveninin bu denli sarsılmasının parçası olduğundan ötürü özür bile diledi, hatta bilime yönelik bu güveni yeniden tesis etmeye yardımcı olacak şeyler yaptı. Daha yakın zamanda, Augsburg Üniversitesi’nde İngilizce Profesörü olan Douglas Green, “Şöyle bir geçmişe bakıldığında, postmodernizmin bilim karşıtı eğilimi aslında bir işaretti” dedi. Bugün hala bazı dergiler bu saçmalıkları kabul ediyor ve yayınlıyor olsa dahi, bunu yapmalarının sebebi bilim karşıtı kinci bir rahatsızlıktan ötürü değil belirli türden fikirlere yönelik en temelde yatan bir anlaşmazlıktan ötürü. </p>



<p>Postmodernizm, insanların sürekli söylediği gibi, canavar filan değil fakat şurası kesin ki bilimsel iddiaları anlamlı bir şekilde kavramaya ve incelemeye çalışırken oldukça zorlanmaktadır. Ama yine de modern bilimi eleştirmeye yönelik bu ruhsuz ve soğuk çabaların, içkin bir bilim karşıtı önyargıyı beslediği ve büyüttüğü düşüncesi oldukça abartılıdır. Aslında önümüzdeki manzara bize daha çok, bir alanda iyi olan ve işe yarayan şeyin, başka bir alana her zaman uygulanamayacağı veya adapte edilemeyeceğini göstermektedir.</p>



<p>[1] Tüm bunların yanı sıra, Noam Chomsky, “bilim, güç ilişkilerinin (ve iktidarın) etkisinde olan kurumsal faktörlerden tesiri altındadır” veya “Bilim insanlarının çoğu erkektir” gibi ifadelerin, anlaşılmak için deha gibi bir zihne sahip olmayı gerektirmeyen çok yalın ve basit gerçeklikler olduğunu düşünmektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-css-opacity is-style-wide">



<p><strong>Scotty Hendricks</strong> – “<a href="https://bigthink.com/the-present/is-postmodernism-really-anti-science/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Is postmodernism really anti-science?</a>“, (Erişim Tarihi: 20.01.2022)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Taner Beyter</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/postmodernizm-gercekten-de-bilim-karsiti-mi-scotty-hendricks/">Postmodernizm Gerçekten De Bilim Karşıtı mı? – Scotty Hendricks</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yapay Zekâ: Etik, Toplum ve Çevre – Thomas Metcalf</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf</guid>
<description><![CDATA[ Yapay zekâlı varlıklar veya “AI”lar, bazı önemli açılardan insanlara benzer şekilde iletişim kurabilen, düşünebilen, hissedebilen, mantık yürütebilen ya da hareket edebilen bilgisayar programları veya makinelerdir. “Zayıf” yapay zekâlar insanî zihinsel durumlara sadece sahipmiş gibi davranır veya görünür ancak “güçlü” yapay zekâlar, gerçekten bu zihinsel aktiviteleri gerçekleştirir.[1] Yapay zekâlar gelecek için muazzam bir potansiyel taşımaktadır.[2] Ama hem zayıf yapay zekâların varlığı hem de güçlü yapay zekâların olasılığı, önemli etik soruları beraberinde getiriyor. Bu makale, yapay zekâlara ilişkin en acil ahlaki ve toplumsal sorunlardan bazılarını tanıtmaktadır. 1. Yapay Zekâlara Davranışımız Çoğu filozof, bir şeyin ahlaki haklara sahip olması veya ahlaki olarak önemli
The post Yapay Zekâ: Etik, Toplum ve Çevre – Thomas Metcalf first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2025/01/robot-7768527_1920.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:13:04 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yapay, Zekâ:, Etik, Toplum, Çevre, –, Thomas, Metcalf</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yapay zekâlı varlıklar veya “AI”lar, bazı önemli açılardan insanlara benzer şekilde iletişim kurabilen, düşünebilen, hissedebilen, mantık yürütebilen ya da hareket edebilen bilgisayar programları veya makinelerdir.</p>



<p>“Zayıf” yapay zekâlar insanî zihinsel durumlara sadece sahipmiş gibi davranır veya görünür ancak “güçlü” yapay zekâlar, gerçekten bu zihinsel aktiviteleri gerçekleştirir.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#bir">[1] </a><a></a></sup></p>



<p>Yapay zekâlar gelecek için muazzam bir potansiyel taşımaktadır.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#iki"><sup>[2]</sup></a><a></a> Ama hem zayıf yapay zekâların varlığı hem de güçlü yapay zekâların olasılığı, önemli etik soruları beraberinde getiriyor. Bu makale, yapay zekâlara ilişkin en acil ahlaki ve toplumsal sorunlardan bazılarını tanıtmaktadır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">1. Yapay Zekâlara Davranışımız</h2>



<p>Çoğu filozof, bir şeyin ahlaki haklara sahip olması veya ahlaki olarak önemli olması için sadece insan olmasının gerekli olmadığını düşünmektedir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#%C3%BC%C3%A7"><sup>[3]</sup></a><a></a> Örneğin, insan olmayan bir hayvana karşı, mesela yavru bir köpeği tekmeleyerek ahlaki bir yanlış yapmak mümkündür.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#d%C3%B6rt">[4]</a><a></a></sup></p>



<p>Dolayısıyla ahlaki hakları, bir şeyin insan olması üzerine dayandırmak yerine birçok filozof, bir canlıya karşı, yalnızca bilişsel deneyimi var ise, yani algılayabiliyor ve farkında olabiliyor ise yanlış yapmanın mümkün olabileceğini savunur.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#be%C5%9F">[5]</a><a></a></sup></p>



<p>Yani bir yapay zekânın bilinçli olup olamayacağı veya hiç olabilecek mi sorusu, yapay zekânın ahlaki haklara sahip olup olmayacağı veya bizim ona karşı ahlaki yükümlülüklerimiz olup olmayacağı sorusunu yanıtlamak için çok önemlidir. Eğer yükümlülüğümüz varsa o zaman bir yapay zekâyı silmenin veya kalıcı olarak kapatmanın cinayet olarak sayılıp sayılamayacağını sormamız gerekir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#alt%C4%B1"><sup>[6]</sup></a><a></a> Ve yapay zekâlara oy kullanma hakkı ve ifade özgürlüğü gibi siyasi haklar borçlu olup olmadığımız sorusu ortaya çıkacaktır.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yedi"><sup>[7]</sup></a> <a></a>Eğer ahlaki hakları varsa bir yapay zekâyı çalışmaya zorlamak, kölelik gibi olabilir.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#sekiz">[8]</a><a></a></sup></p>



<p>Ancak bazı filozoflar bilgisayarların, doğaları gereği, gerçekten düşünemeyeceğini veya anlayamayacağını savunmuştur.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#dokuz"><sup>[9]</sup></a><a></a> Eğer yalnızca zayıf yapay zekâlar yaratırsak yukarıda bahsedilen sebeplerden ötürü onlara ahlaki olarak ne borçlu olabileceğimiz konusunda çok daha az endişelenebiliriz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Yapay Zekâların Bize Davranışı</h2>



<p>İnsan refahı ahlaki olarak oldukça değerlidir, bu yüzden yapay zekâların insanlara nasıl fayda sağlayabileceği veya zarar verebileceğini sormak önemlidir.</p>



<p>Zayıf yapay zekâlar insanlığa hâlihazırda birçok yönden fayda sağlamaktadır. Bu durum, dijital asistanlar (Alexa, Google, Siri),<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#on"><sup>[10]</sup></a><a></a> ChatGPT<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#onbir"><sup>[11]</sup></a> <a></a>gibi sohbet robotları ve konuşma temsilcileri gibi yapay zekâ yazılımlarının popülerliğinden açıkça bellidir. Yapay zekâlar çoğu zaman hayatımızı kolaylaştırır. </p>



<p>Kötü niyetli yapay zekâlar, kurgu dünyasında popüler bir konudur. Örneğin tarihte en iyi bilinen bilimkurgu serilerinden ikisi -Matrix serisi ve Terminator serisi<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#oniki"><sup>[12]</sup></a><a></a> – insanlığı yok etmeye çalışan yapay zekâları belirgin bir şekilde yansıtmaktadır. Yapay zekâlar, insanların diğer türlere ve birbirlerine saldırmasıyla aynı sebeplerden ötürü insanlara saldırabilir: kaynak elde etmek ve kendilerini korumak için.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#on%C3%BC%C3%A7">[13]</a><a></a></sup></p>



<p>Yapay zekâlar aynı zamanda insanlığa istemeden de zarar verebilirler. Başka bir hedefe ulaşmaya çalışabilirler, hatta görünüşte insanlığa fayda sağlayacak bir hedefe, ancak nihayetinde bunu zararlı bir şekilde yapabilirler. Örneğin tüm hastalıkları, kirliliği veya savaşları sona erdirmesi talimatı verilen bir yapay zekâ, tüm biyolojik organizmaları öldürmeye çalışabilir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#ond%C3%B6rt"><sup>[14]</sup></a> <a></a>Yapay zekâları araştıran kişiler; bazen “uyum sorunu”nu herhangi bir yapay zekânın bizim çıkarlarımızla uyumlu şekilde hareket etmesini sağlama sorunu olarak tanımlarlar: yani yapay zekaların insanlığa zarar veren projeler yürütmemelerini sağlama.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#onbe%C5%9F">[15]</a><a></a></sup></p>



<h2 class="wp-block-heading">3. İnsanların Birbirlerine Davranışı </h2>



<p>En acil etik sorun, yapay zekânın insanların birbirleriyle etkileşimlerini nasıl etkileyeceğidir. Sonuçta, ne tür yapay zekâların yaratılacağı ve yeteneklerinin ne olacağı henüz belli değil ancak insanların birbirlerine karşı olan ahlaki yükümlülüklerini her zaman yerine getirmediklerini zaten biliyoruz.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#onalt%C4%B1">[16]</a><a></a></sup></p>



<p>Yapay zekâları, birbirimizin hayatlarını çeşitli şekillerde iyileştirmek için kullanabiliriz. Yapay zekâlar biyoloji alanındaki<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#onyedi"><sup>[17]</sup></a><a></a> zor problemleri çözmeye yardımcı oldu ve değerli ilaçların keşiflerine öncülük etti.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#onsekiz"><sup>[18]</sup></a><a></a> Hatta yeni temiz enerji kaynakları bulmamıza bile yardımcı olabilirler.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#ondokuz">[19]</a><a></a></sup></p>



<p>Yine de yapay zekâları başka insanlara zarar vermek için de kasıtlı veya kasıtsız olarak kullanabiliriz. Birçok ulus-devlet yapay zekâ tabanlı silahlar geliştiriyor.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yirmi">[20]</a><a></a></sup></p>



<p>Daha küçük ölçekte, insanlar yapay zekâları diğer insanları kandırmak veya dolandırmak için de kullanabilir; örneğin aldatıcı ‘’chatbot’’lar<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yirmibir"><sup>[21]</sup></a><a></a> kullanarak, yanıltıcı görseller ve videolar<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yirmiiki"><sup>[22]</sup></a><a></a> oluşturarak veya intihal yaparak.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yirm%C3%BC%C3%A7"><sup>[23]</sup></a><a></a> Yapay zekâ kullanımı ayrıca insanların yakın kişilerarası ilişkilerinin bir parçası olan duygusal olarak önemli ve anlamlı bazı faaliyetleri kişiliksizleştirmesine ve hatta insanlarla değerli ilişkiler kurmak yerine yapay zekâlarla duygusal ilişkiler kurmalarına yol açabilir.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yirmid%C3%B6rt">[24]</a><a></a></sup></p>



<p>Kasıtsız zararlara gelince, yapay zekâlar savunmasız gruplara karşı taraflı olabilir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yirmibe%C5%9F"><sup>[25]</sup></a><a></a> Örneğin, eğer bir yapay zekâ gerçek hayattan yazılı çalışmalar temelinde eğitilmişse ve eğer o yazılı çalışmanın bir kısmı ırkçı ise o zaman yapay zekâ ırkçı çıktılar üretebilir. Benzer şekilde, eğer bir yapay zekâ belli grupların yeterince temsil edilmediği veriler üzerinden eğitilmişse yapay zekânın kullandığı algoritmalar bu grupların üyelerine zarar verebilir.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yirmialt%C4%B1">[26]</a><a></a></sup></p>



<p>Başka bir örnek olarak, yapay zekâları inşa etmek ve işletmek oldukça kaynak tüketici olabilir. Bu projeler, çok fazla elektrik ve belirli mineraller gerektirir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yirmiyedi"><sup>[27]</sup></a><a></a> Bu elektrik, fosil yakıtların yakılması ile elde edildiğinde Dünya’daki herkese, özellikle madenciliğin çevresel zararlarından da daha çok etkilenebilecek yoksul ülkelerdeki insanlara, zarar verme potansiyeline sahiptir.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yirmisekiz">[28]</a><a></a></sup></p>



<p>Yapay zekâların yaygın olarak erişilebilirliği, ekonomik eşitsizliği de daha da şiddetlendirebilir. Zenginler ve ülkeler yapay zekâları kendi servetlerini daha da arttırmak için kullanabilir.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#yirmidokuz">[29]</a><a></a></sup></p>



<p>Buna bağlı olarak yapay zekâlar, yetenekleri arttıkça birçok işte insanların yerine geçmeye başlayabilirler. Bu durum yaygın işsizliğe ve buna karşılık gelen zararlara neden olabilir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#otuz"><sup>[30]</sup></a><a></a> Ayrıca yapay zekâların veya yapay zekâ üretiminin yarattığı işler konusunda, bu işler onları etik olarak daha iyi hale getirmeyi amaçladığında bile ahlaki endişeler vardır. Bu tür işler tehlikeli veya sömürücü olabilir.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#otuzbir">[31] </a><a></a></sup></p>



<p>Bu sebeplerden ötürü yapay zekâları kullanan veya üreten çoğu şirket, yapay zekâların potansiyel zararlarına karşı sosyal olarak bilinçli oldukları imajını dünyaya sunmakla ilgilenir.<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#otuziki"><sup>[32]</sup></a><a></a> Yine de bunlardan bazıları, yapay zekâların karmaşıklıklarının sadece farkındaymış gibi görünmek istiyor olabilir.<sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#otuz%C3%BC%C3%A7">[33]</a><a></a></sup></p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Sonuç</h2>



<p>Yapay zekâlar insanlığa hayal edilemez faydalar ve zararlar sağlama potansiyeline sahiptir ki bunların çoğu henüz öngörülmemiştir. Yapay zekâların gelişimine ve kullanımınıa potansiyel yarar ve zararlarını çok dikkatlice değerlendirmeksizin devam etmek pervasızlık olacaktır.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Dipnotlar</h2>



<ul>
<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#ONE">[1]</a></sup> Bringsjord & Govindarajulu (2023); Hauser (t.y.). Tam olarak hangi tür bilgisayarların yapay zekâ olarak sayıldığı sorgulanabilir; bkz. Thomas Metcalf, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2024/02/13/artificial-intelligence/">Artificial Intelligence: The Possibility of Artificial Minds</a>, § 1. Bugün en çok tartışılan yapay zekâlar (ve yapay zekâ olarak kabul edilmesi en az tartışmalı olan programlar) genellikle muazzam miktarlardaki verileri özümseyip sindiren ve bu verilere dayanarak insan benzeri (veya geliştirilmiş insan benzeri) şekillerde davranmaya çalışan makine öğrenimi programlardır. Makine öğrenimi hakkında da fazla bilgi için bkz. Brown (2021).</li>



<li><a></a><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWO"><sup>[2]</sup></a> Örneğin, bizim işimizi çok daha verimli hale getirilebilirler ve sıradan insanların başaramayacağı buluşlar ve icatlar yapabilirler (Rotman, 2019; Cambridge Üniversitesi, 2024). Bu konuya aşağıdaki Bölüm 2’de geri döneceğiz.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#THREE">[3]</a></sup> Bkz. Jonathan Spelman, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2022/01/01/theories-of-moral-considerability/">Theories of Moral Considerability</a>.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#FOUR">[4]</a></sup> Bkz. Gruen (2023). Ayrıca bkz. Jason Wyckoff, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/02/03/the-moral-status-of-animals/">The Moral Status of Animals</a>; Dan Lowe, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/03/20/speciesism/">Speciesism</a>; and Jacob Berger, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2024/02/03/mind-body-problem/">The Mind-Body Problem</a>. Ampirik iddiaya gelince, birçok filozof vejetaryen veya vegandır (PhilPapers, t.y.).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#FIVE">[5]</a></sup> Yine, bkz. Jonathan Spelman, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2022/01/01/theories-of-moral-considerability/">Theories of Moral Considerability</a>. Ayrıca bkz. Varner (2000). Öncelikle, eğer bir yapay zekâ bilinçli değilse o zaman etkili refah teorilerinden en az birine göre, yapay zekâya zarar vermek imkânsız olacaktır. Refahla ilgili ana akım hedonizmi doğruysa bilinçli deneyim sahibi olamayan canlılara ne zarar verilebilir ne de onlardan fayda sağlanabilir (Moore, 2023). Diğer refah teorileri de bilinçsiz varlıklara zarar verilemeyeceğini veya onlardan fayda sağlanamayacağını gerektirebilir; bkz. Crisp (2023). Ayrıca bkz. Kiki Berk, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2021/05/08/happiness/">Happiness: What is it to be Happy?</a>. Ayrıca standart ahlaki değerlilik teorilerinin, bir yapay zekânın ahlaki açıdan dikkate değer olup olmayacağı konusunda söyleyecek pek bir şeyinin olmadığını belirtmekte fayda var; ancak tartışmalı bir şekilde, insan dışı hayvanların ahlaki olarak dikkate değer kabul eden teoriler, bilinçli yapay zekâları da ahlaki açıdan dikkate değer olarak değerlendirecektir. Bkz. Gruen (2023) ve Jonathan Spelman, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2022/01/01/theories-of-moral-considerability/">Theories of Moral Considerability</a>. Ayrıca bkz. Dan Lowe, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/03/20/speciesism/">Speciesism</a>.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#SIX">[6]</a></sup> İlginç bir örnek için bkz. Coeckelbergh (2020, s. 54 ve devamı) ve Müller (2023, § 2.9.2) ve Hatmaker (2017). Eğer deneyimleri olan yapay zekâlar yaratmak mümkün olursa kötü niyetli bir insanın milyarlarca bilinçli varlığa eziyet etmesi çok kolay hale gelebilir ve buna bağlı olarak zevk hissedebilen milyarlarca basit yapay zekâ yaratarak muazzam miktarda etik değer üretmek de kolaylaşabilir. Gerçekten de yüzlerce basit yapay zeka yaratarak etik değer üretmek, tek bir biyolojik insan yaratarak bunu yapmaktan çok daha ucuz olabilir. Bkz. Jonathan Spelman, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/08/04/the-repugnant-conclusion/">The Repugnant Conclusion</a>, ve Shane Gronholz, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/05/15/consequentialism/">Consequentialism and Utilitarianism</a>. Bu sorunlardan bazıları aynı zamanda uzunvadecilik konusuyla da ilgilidir; bkz. Dylan Balfour, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2021/09/17/longtermism/">Longtermism: How much should we care about the far future?</a>. Bu tür karmaşıklıklar, bazı filozofların ‘’sentetik fenomenoloji’’nin yani bilinçli deneyimlere sahip olan yapay zekâların yasaklanmasına çağrıda bulunmasına yol açmıştır (Bentley ve diğerleri, 2018, s. 28–29). Ayrıca bkz. aşağıdaki dipnot 9.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#SEVEN">[7]</a></sup> Buradaki kararımız, eğer öyleyse, neden insanların oy verme hakkına sahip olması gerektiğini düşünmemize bağlı olabilir. Eğer demokrasinin en iyi sonuçlar ürettiğini düşündüğümüz içinse o zaman yapay zekâların oy kullanmasının iyi sonuçları olduğunu düşünürsek onlara bunun için izin veririz. Yapay zekâların muhtemelen ortalama insan seçmenden çok daha fazla bilgiye erişiminin olacağı göz önüne alındığında, bu, daha iyi sonuçlar beklemek için bir nedendir. Yasalardan etkilenen kişilerin, bu yasaları etkileme hakkına sahip olması gerektiğini düşündüğümüz için insanların oy kullanabilmesi gerektiğini düşünürsek o zaman yapay zekâlar kararların, hepsinde değil ama bazılarında oy kullanma hakkına sahip olabilir. Bkz. örneğin, Brennan (2023, § 6), ve Thomas Metcalf, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2020/06/28/ethics-and-the-expected-consequences-of-voting/">Ethics and the Expected Consequences of Voting</a>.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#EIGHT">[8]</a></sup> Kölelik hakkında daha fazla bilgi için bkz. Dan Lowe, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/09/10/aristotles-defense-of-slavery/">Aristotle’s Defense of Slavery</a>. Yine de kasıtlı olarak çalışmayı seven bir yapay zekâ yaratmayı hayal edebiliriz. Ayrıca, bir şeyi var ederek, eğer hayatı yaşanmaya değerse, ona zarar vermenin veya yanlış yapmanın mümkün olup olmadığı konusunda da felsefi bir tartışma vardır. Belirli görevleri yerine getirmek için yapay zekâlar yaratmanın, yapay zekâların ‘’hayatları’’ yaşanmaya değer olduğu sürece, yapay zekâlara zarar vermediği çünkü aksi takdirde zaten var olamayacakları savunulabilir. Bkz. Haramia (2014) ve Duncan Purves, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/02/27/non-identity-problem/">The Non-Identity Problem</a>. Fakat bilinçli yapay zekâların iyi yaşamlara sahip olabilecek birçok kopyasını yaratma yeteneğini elde edersek, bazı ahlaki teorilere göre, mümkün olduğu kadar çok kopya yaratmak ahlaki açıdan iyi (hatta gerekli) olabilir; bu bizler için ciddi bir maliyet olsa da. (Bkz. Jonathan Spelman, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2014/08/04/the-repugnant-conclusion/">The Repugnant Conclusion</a>.) Makul bir şekilde, bir iyi insan hayatı sürdürmenin bedeliyle, milyonlarca veya milyarlarca iyi yapay zekâ hayatı sürdürebiliriz. Ancak çoğu filozof, dünyada iyi yaşamlardan başka değerli şeylerin de olduğunu savunacaktır. Ayrıca bkz. yukarıdaki dipnot 5.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#NINE">[9]</a></sup> Makinelerin bilinçli olup olamayacağına dair bazı görüşler için bkz. Bringsjord & Govindarajulu (2023, § 8). Bu alandaki dönüm noktası niteliğindeki makale Searle’ün “Çin Odası” argümanıdır (Cole,2023).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TEN">[10]</a></sup> Hoy (2018) sesli asistanlara bir giriş sunmaktadır.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#ELEVEN">[11]</a></sup> ChatGPT gibi büyük dil modellerine giriş için, bkz. Ruby (2023)</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWELVE">[12]</a></sup> Bkz. Blunden (2016). Popüler ve yeni <em>Battlestar Galactica </em>serisinde de ana düşman olarak kötücül yapay zekâlar yer almakta ve bu yapay zekâlar <em>Dr. Who</em> serisinde de belirgin bir şekilde öne çıkmaktadır.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#THIRTEEN">[13]</a></sup> Bkz. Daniel Weltman, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2021/07/14/hobbes-on-the-state-of-nature/">“Nasty, Brutish, and Short”: Hobbes on Life in the State of Nature</a>. Eğer yapay zekâlar kısmen insanlarla olan benzerliklerine göre tanımlanırsa, o zaman muhtemelen, bizim birbirimize saldırma nedenlerimizden bazıları nedeniyle bize saldıracaklardır.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#FOURTEEN">[14]</a></sup> Bu soruna bazen ‘’Ters Yerine Getirme’’ sorunu da denir. Temel olarak, yapay zekânın bir hedefi vardır ve bu amacı ters bir şekilde gerçekleştirir: son derece zararlı bir şekilde veya hedefin asıl amacını feda ederek. Bkz. örneğin, Danaher (2014) ve Bostrom (2014, s. 120 ve devamı). Kurgu dünyasından öne çıkan bir örnek, 2015 yapımı <em>Avengers: Age of Ultron</em> filmidir (Whedon, 2015).</li>



<li><a></a> <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#FIFTEEN"><sup>[15]</sup></a> Örneğin bkz. Gent (2023) ve Leike ve diğerleri. (2022). Bazı yazarlar yapay zekâları ahlaki muhakeme yapacak şekilde programlama girişimine karşı çıkmışlardır (van Wynsberghe ve Robbins, 2019).</li>



<li> <a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#SIXTEEN">[16]</a></sup> Gerçekten de bazı yazarlar, kötü niyetli veya tehlikeli yapay zekâların insanlık için varoluşsal bir risk olduğu konusunda endişelenmenin, yapay zekâ yüzünden karşı karşıya kaldığımız günümüz risklerinden dikkatimizi uzaklaştırdığını savunmaktadır. Bkz. örneğin, Milmo (2023).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#SEVENTEEN">[17]</a></sup> Callaway (2022).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#EIGHTEEN">[18]</a></sup> Smith ve diğerleri (2021). Daha genel olarak, bkz. Cambridge Üniversitesi (2024).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#NINETEEN">[19]</a></sup> Yapay zekâların buluşlardaki potansiyel rollerine ilişkin görüşler için bkz. Rotman (2019).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWENTY">[20]</a></sup> Yapay zekâ silahlarına giriş için bkz. Dresp-Langley (2023).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWENTYONE">[21]</a></sup> Chatbot’ların kopya çekmek için kullanılması yükseköğretimde büyük bir problemdir; bkz. örneğin, Spector (2023).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWENTYTWO">[22]</a></sup> ’’Deepfake’’ler gerçek insanların gerçek fotoğrafları ve videoları gibi görünen son derece ikna edici, aldatıcı videolar veya görsellerdir. Genellikle yapay zekâ yardımıyla oluşturulurlar. Bkz. Jones (2023).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWENTYTHREE">[23]</a></sup> Kwon (2024)</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWENTYFOUR">[24]</a></sup> Weirich (2023); ayrıca bkz. Lam (2023a ve 2023b).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWENTYFIVE">[25]</a></sup> Bkz. örneğin, Coeckelbergh (2020, s. 125 ve devamı) ve Müller (2023, § 2.4).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWENTYSIX">[26]</a></sup> Bu “algoritmik önyargı” hakkında, bkz. örneğin, Friis ve Riley (2023).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWENTYSEVEN">[27]</a></sup> Yapay zekânın sürdürülebilirliğiyle ilgili çevresel sorunlara giriş için, bkz. van Wynsberghe (2021) ve OECD (2022). Ayrıca bkz. Brevini (2021) ve Bolte ve diğerleri (2022). Örnek olarak, bir yapay zekâ inşa etmek arabaların kullanım ömrü boyunca birçok arabaya eşdeğer CO<sub>2</sub> emisyonu üretebilir (Strubell ve diğerleri, 2019) ve popüler bir yapay zekâ hizmeti -ChatGPT- kullanımı, ABD’deki 33.000 hanenin tükettiği kadar elektrik tüketebilir (McQuate, 2023). Bu, şu anda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki hanelerin yalnızca %0,02’sine eşdeğer olsa da (ABD Nüfus Sayım Bürosu, t.y.) daha fazla yapay zeka modeli geliştirildikçe, bunlar yetenekler kazandıkça ve yaşamın diğer alanlarına daha fazla entegre oldukça, yapay zeka kullanımının artmasını beklemeliyiz.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWENTYEIGHT">[28]</a></sup> İklim değişikliğinin yoksulları nasıl etkilediği hakkında bkz. Guivarch ve diğerleri (2021) ve Leichenko & O’Brien (2008). Ham mineral madenciliği hakkında bkz. Penke (2021).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#TWENTYNINE">[29]</a></sup> Bkz. Burkhardt (2019) ve Bushwick (2023). Ancak diğer sermaye mallarında olduğu gibi, artan üretkenlik nispeten yoksul olarnların mutlak konumunu gerçekten de iyileştirebilir. Bkz. Thomas Metcalf, <a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/09/17/arguments-for-capitalism-and-socialism/">Arguments for Capitalism and Socialism</a>.</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#THIRTY">[30]</a></sup> Bkz. Coeckelbergh (2020, s. 137 ve devamı), Müller (2023, § 2.6), ve Milmo (2024).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#THIRTYONE">[31]</a></sup> Bunun bir örneği ‘’hayalet iş’’tir: aslında bir insan tarafından yapılan ama otomatik bir süreç tarafından yapılıyormuş gibi görünen veya yapıldığı iddia edilen bir iş. Bkz. Gray ve Suri (2019). Ayrıca yapay zekâların eğitilmesinde çalışan insanların yaygın olarak sömürüldüğü de savunulabilir; bkz. Williams ve diğerleri (2022). Aslında, algoritma önyargısıyla mücadele etme girişimi, sömürücü veya başka türlü ahlaki açıdan sorgulanabilir işler yaratabilir; bkz. Perrigo (2023).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#THIRTYTWO">[32]</a></sup> Yapay zekâ hakkındaki “etik yıkama”ya giriş için, bkz. Kaspersen & Wallach (2021). Bu terim daha iyi bilinen; ajansların çevreye duyarlı veya çevre dostu görünmek istediklerinde, çevresel zararı gizlemek için yanlış veya yanıltıcı iddialarda bulunmaları anlamına gelen ‘’yeşil aklama (greenwashing)’’ teriminden gelmektedir (Birleşmiş Milletler t.y.).</li>



<li><a></a><sup><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf#THIRTYTHREE">[33]</a></sup> Yine de tüketicilerin etiği önemsediği gerçeği (Allen, 2021; Barton, 2018) en azından bazı tüketicilerin yeterli araştırma yapacağı ve böylece, sadece ‘’etik yıkama’’nın, gerçekten etik davranışın sağladığı faydaların aynısını sağlamayacağı anlamına geliyor.</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Referanslar</h2>



<ul>
<li><a href="https://insight.kellogg.northwestern.edu/article/consumers-care-if-your-product-is-ethical">Allen, S. (2021, October 4). </a><a href="https://insight.kellogg.northwestern.edu/article/consumers-care-if-your-product-is-ethical"><em>Yes, consumers care if your product is ethical</em></a><a href="https://insight.kellogg.northwestern.edu/article/consumers-care-if-your-product-is-ethical">. KelloggInsight.</a></li>



<li><a href="https://www.imf.org/en/Blogs/Articles/2020/12/02/blog-how-artificial-intelligence-could-widen-the-gap-between-rich-and-poor-nations">Alonso, C., Kothari, S., & Rehman, S. (2020, December 2). </a><a href="https://www.imf.org/en/Blogs/Articles/2020/12/02/blog-how-artificial-intelligence-could-widen-the-gap-between-rich-and-poor-nations"><em>How artificial intelligence could widen the gap between rich and poor nations</em></a><a href="https://www.imf.org/en/Blogs/Articles/2020/12/02/blog-how-artificial-intelligence-could-widen-the-gap-between-rich-and-poor-nations">. IMF Blog.</a></li>



<li><a href="https://www.accenture.com/gb-en/insights/strategy/brand-purpose">Barton, R. (2018, December 5). </a><a href="https://www.accenture.com/gb-en/insights/strategy/brand-purpose"><em>From me to we: The rise of the purpose-led brand</em></a><a href="https://www.accenture.com/gb-en/insights/strategy/brand-purpose">. Accenture Strategy.</a></li>



<li><a href="https://data.europa.eu/doi/10.2861/412165">Bentley, P. J., Brundage, M., Häggström, O., & Metzinger, T. (2018). </a><a href="https://data.europa.eu/doi/10.2861/412165"><em>Should we fear artificial intelligence? In-depth analysis</em></a><a href="https://data.europa.eu/doi/10.2861/412165">. European Parliament.</a></li>



<li><a href="https://screenrant.com/greatest-science-fiction-franchises-ever/">Blunden, F. (2016). </a><a href="https://screenrant.com/greatest-science-fiction-franchises-ever/"><em>The 20 greatest sci-fi franchises of all time</em></a><a href="https://screenrant.com/greatest-science-fiction-franchises-ever/">. Screenrant.com.</a></li>



<li><a href="https://www.mdpi.com/2071-1050/14/8/4472">Bolte, L., Vandemeulebroucke, T., & van Wynsberghe, A. (2022). From an ethics of carefulness to an ethics of desirability: Going beyond current ethics approaches to sustainable AI. </a><a href="https://www.mdpi.com/2071-1050/14/8/4472"><em>Sustainability, 14</em></a><a href="https://www.mdpi.com/2071-1050/14/8/4472">, 4472.</a></li>



<li><a href="https://survey2020.philpeople.org/survey/results/4938">Bourget, D. & Chalmers, D. (n.d.). </a><a href="https://survey2020.philpeople.org/survey/results/4938"><em>Eating animals and animal products</em></a><a href="https://survey2020.philpeople.org/survey/results/4938">. Survey2020.philpeople.org.</a></li>



<li><a href="https://global.oup.com/academic/product/superintelligence-9780199678112">Bostrom, N. (2014). </a><a href="https://global.oup.com/academic/product/superintelligence-9780199678112"><em>Superintelligence: Paths, dangers, strategies</em></a><a href="https://global.oup.com/academic/product/superintelligence-9780199678112">. Oxford University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.cambridge.org/core/books/cambridge-handbook-of-artificial-intelligence/3DCB2E04739722A99EDE86B7A34A30E3">Bostrom, N. & Yudkowsky, E. (2014). The ethics of artificial intelligence. In K. Frankish & W. M. Ramsey (eds.), </a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/cambridge-handbook-of-artificial-intelligence/3DCB2E04739722A99EDE86B7A34A30E3"><em>The Cambridge Handbook of Artificial Intelligence</em></a><a href="https://www.cambridge.org/core/books/cambridge-handbook-of-artificial-intelligence/3DCB2E04739722A99EDE86B7A34A30E3"> (Cambridge University Press), pp. 316–334.</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/voting/">Brennan, J. (2023). The ethics and rationality of voting. In E. N. Zalta (ed.), </a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/voting/"><em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em></a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/voting/"> (Winter 2023 ed.).</a></li>



<li><a href="https://www.amazon.com/AI-Good-Planet-Digital-Futures/dp/1509547959/">Brevini, B. (2021). </a><a href="https://www.amazon.com/AI-Good-Planet-Digital-Futures/dp/1509547959/"><em>Is AI good for the planet?</em></a><a href="https://www.amazon.com/AI-Good-Planet-Digital-Futures/dp/1509547959/"> Polity Press.</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/artificial-intelligence/">Bringsjord, S. & Govindarajulu, N. S. (2023). Artificial intelligence. In E. N. Zalta (ed.), </a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/artificial-intelligence/"><em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em></a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/artificial-intelligence/"> (Winter 2023 ed.).</a></li>



<li><a href="https://mitsloan.mit.edu/ideas-made-to-matter/machine-learning-explained">Brown, S. (2021). </a><a href="https://mitsloan.mit.edu/ideas-made-to-matter/machine-learning-explained"><em>Machine learning, explained</em></a><a href="https://mitsloan.mit.edu/ideas-made-to-matter/machine-learning-explained">. MIT Management Sloan School.</a></li>



<li><a href="https://towardsdatascience.com/the-impact-of-ai-on-inequality-job-automation-and-skills-of-the-future-fe89c21e34bc">Burkhardt, M. (2019). </a><a href="https://towardsdatascience.com/the-impact-of-ai-on-inequality-job-automation-and-skills-of-the-future-fe89c21e34bc"><em>The impact of AI on inequality, job automation, and skills of the future</em></a><a href="https://towardsdatascience.com/the-impact-of-ai-on-inequality-job-automation-and-skills-of-the-future-fe89c21e34bc">. Towards Data Science.</a></li>



<li><a href="https://www.scientificamerican.com/article/unregulated-ai-will-worsen-inequality-warns-nobel-winning-economist-joseph-stiglitz/">Bushwick, S. (2023, August 1). Unregulated AI will worsen inequality, warns Nobel-winning economist Joseph Stiglitz. </a><a href="https://www.scientificamerican.com/article/unregulated-ai-will-worsen-inequality-warns-nobel-winning-economist-joseph-stiglitz/"><em>Scientific American</em></a><a href="https://www.scientificamerican.com/article/unregulated-ai-will-worsen-inequality-warns-nobel-winning-economist-joseph-stiglitz/">.</a></li>



<li><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-022-00997-5">Callaway, E. (2022, April 13). What’s next for AlphaFold and the AI protein-folding revolution. </a><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-022-00997-5"><em>Nature</em></a><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-022-00997-5"> (13 April 2022 ed.).</a></li>



<li><a href="https://mitpress.mit.edu/9780262538190/ai-ethics/">Coeckelbergh, M. (2020). </a><a href="https://mitpress.mit.edu/9780262538190/ai-ethics/"><em>AI ethics</em></a><a href="https://mitpress.mit.edu/9780262538190/ai-ethics/">. MIT Press.</a></li>



<li><a href="https://techcrunch.com/2023/03/31/ethicists-fire-back-at-ai-pause-letter-they-say-ignores-the-actual-harms/">Coldewey, D. (2023, April 1). Ethicists fire back at “AI Pause” letter they say “ignores the actual harms.” </a><a href="https://techcrunch.com/2023/03/31/ethicists-fire-back-at-ai-pause-letter-they-say-ignores-the-actual-harms/"><em>TechCrunch</em></a><a href="https://techcrunch.com/2023/03/31/ethicists-fire-back-at-ai-pause-letter-they-say-ignores-the-actual-harms/">.</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/chinese-room/">Cole, D. (2023). The Chinese Room argument. In E. N. Zalta (ed.), </a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/chinese-room/"><em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em></a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/chinese-room/"> (Winter 2023 ed.).</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/well-being/">Crisp, R. (2023). Well-being. In E. N. Zalta (ed.), </a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/well-being/"><em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em></a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/well-being/"> (Winter 2023 ed.).</a></li>



<li><a href="https://philosophicaldisquisitions.blogspot.com/2014/07/bostrom-on-superintelligence-4.html">Danaher, J. (2014). </a><a href="https://philosophicaldisquisitions.blogspot.com/2014/07/bostrom-on-superintelligence-4.html"><em>Bostrom on superintelligence (4): Malignant failure modes</em></a><a href="https://philosophicaldisquisitions.blogspot.com/2014/07/bostrom-on-superintelligence-4.html">. Philosophical Disquisitions.</a></li>



<li><a href="https://www.hup.harvard.edu/books/9780674984240">Danaher, J. (2019). </a><a href="https://www.hup.harvard.edu/books/9780674984240"><em>Automation and utopia: Human flourishing in a world without work</em></a><a href="https://www.hup.harvard.edu/books/9780674984240">. Harvard University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC10030838/">Dresp-Langley. (2023). The weaponization of artificial intelligence: What the public needs to be aware of. </a><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC10030838/"><em>Frontiers in artificial intelligence, 6</em></a><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC10030838/">, 1154184.</a></li>



<li><a href="https://hbr.org/2023/09/eliminating-algorithmic-bias-is-just-the-beginning-of-equitable-ai">Friis, S. & Riley, J. (2023, September 9). </a><a href="https://hbr.org/2023/09/eliminating-algorithmic-bias-is-just-the-beginning-of-equitable-ai"><em>Eliminating algorithmic bias is just the beginning of equitable AI</em></a><a href="https://hbr.org/2023/09/eliminating-algorithmic-bias-is-just-the-beginning-of-equitable-ai">. Harvard Business Review.</a></li>



<li><a href="https://www.newscientist.com/article/mg25834382-000-what-is-the-ai-alignment-problem-and-how-can-it-be-solved/">Gent, E. (2023). </a><a href="https://www.newscientist.com/article/mg25834382-000-what-is-the-ai-alignment-problem-and-how-can-it-be-solved/"><em>What is the AI alignment problem and how can it be solved?</em></a><a href="https://www.newscientist.com/article/mg25834382-000-what-is-the-ai-alignment-problem-and-how-can-it-be-solved/"> New Scientist.</a></li>



<li><a href="https://developers.google.com/machine-learning/resources/intro-llms">Google. (n.d.). </a><a href="https://developers.google.com/machine-learning/resources/intro-llms"><em>Introduction to large language models</em></a><a href="https://developers.google.com/machine-learning/resources/intro-llms">. Developers.google.com.</a></li>



<li><a href="https://iep.utm.edu/ethics-of-artificial-intelligence/">Gordon, J. & Nyolm, S. (n.d.). Ethics of artificial intelligence. In J. Fieser & B. Dowden (eds.), </a><a href="https://iep.utm.edu/ethics-of-artificial-intelligence/"><em>The Internet Encyclopedia of Philosophy</em></a><a href="https://iep.utm.edu/ethics-of-artificial-intelligence/">.</a></li>



<li><a href="https://ghostwork.info/">Gray, M. L. & Suri, S. (2019). Ghost work: How to stop Silicon Valley from building a new global underclass. Harper Business.</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/moral-animal/">Gruen, L. (2023). The moral status of animals. In E. N. Zalta (ed.), </a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/moral-animal/"><em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em></a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/moral-animal/"> (Winter 2023 ed.).</a></li>



<li><a href="https://www.imf.org/en/Publications/fandd/issues/2021/09/climate-change-and-inequality-guivarch-mejean-taconet">Guivarch, C., Taconet, N., & Méjean, A. (2021). </a><a href="https://www.imf.org/en/Publications/fandd/issues/2021/09/climate-change-and-inequality-guivarch-mejean-taconet"><em>Linking climate and inequality</em></a><a href="https://www.imf.org/en/Publications/fandd/issues/2021/09/climate-change-and-inequality-guivarch-mejean-taconet">. International Monetary Fund.</a></li>



<li><a href="https://scholar.colorado.edu/concern/graduate_thesis_or_dissertations/3f462578h">Haramia, C. M. (2014). </a><a href="https://scholar.colorado.edu/concern/graduate_thesis_or_dissertations/3f462578h"><em>Roles and responsibilities: Creating moral subjects</em></a><a href="https://scholar.colorado.edu/concern/graduate_thesis_or_dissertations/3f462578h">. [Unpublished doctoral dissertation]. University of Colorado, Boulder.</a></li>



<li><a href="https://iep.utm.edu/artificial-intelligence/">Hauser, L. (n.d.). Artificial intelligence. In J. Fieser & B. Dowden (eds.), </a><a href="https://iep.utm.edu/artificial-intelligence/"><em>The Internet Encyclopedia of Philosophy</em></a><a href="https://iep.utm.edu/artificial-intelligence/">.</a></li>



<li><a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/29327988/">Hoy, M. B. (2018). Alexa, Siri, Cortana, and more: An introduction to voice assistants. </a><a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/29327988/"><em>Med Ref Serv Q, 37</em></a><a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/29327988/">(1), 81–88.</a></li>



<li><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-023-02990-y">Jones, N. (2023). How to stop AI deepfakes from sinking society — and science. </a><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-023-02990-y"><em>Nature</em></a><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-023-02990-y">.</a></li>



<li><a href="https://www.carnegiecouncil.org/media/article/why-are-we-failing-at-the-ethics-of-ai">Kaspersen, A. & Wallach, W. (2021, November 10). </a><a href="https://www.carnegiecouncil.org/media/article/why-are-we-failing-at-the-ethics-of-ai"><em>Why are we failing at the ethics of AI?</em></a><a href="https://www.carnegiecouncil.org/media/article/why-are-we-failing-at-the-ethics-of-ai"> Carnegie Council for Ethics in International Affairs.</a></li>



<li><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s43681-023-00273-w">Knell, S. & Rüther, M. (2023). Artificial intelligence, superefficiency and the end of work: a humanistic perspective on meaning in life. </a><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s43681-023-00273-w"><em>AI and Ethics</em></a><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s43681-023-00273-w">.</a></li>



<li><a href="https://philpapers.org/rec/KURTSI">Kurzweil, R. (2005). </a><a href="https://philpapers.org/rec/KURTSI"><em>The singularity is near: When humans transcend biology</em></a><a href="https://philpapers.org/rec/KURTSI">. Viking.</a></li>



<li><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-024-02371-z">Kwon, D. (2024, July 30). AI is complicating plagiarism. How should scientists respond? </a><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-024-02371-z"><em>Nature </em></a><a href="https://www.nature.com/articles/d41586-024-02371-z">(30 July 2024 ed.).</a></li>



<li><a href="https://hiphination.org/season-6-episodes/s6-episode-1-the-digital-future-of-grief/">Lam, B. (2023a, April 11). Digital future of grief. </a><a href="https://hiphination.org/season-6-episodes/s6-episode-1-the-digital-future-of-grief/"><em>Hi-Phi Nation</em></a><a href="https://hiphination.org/season-6-episodes/s6-episode-1-the-digital-future-of-grief/"> (11 April 2023 ed.).</a></li>



<li><a href="https://hiphination.org/season-6-episodes/s6-episode-3-love-in-time-of-replika/">Lam, B. (2023b, April 25). Love in time of Replika. </a><a href="https://hiphination.org/season-6-episodes/s6-episode-3-love-in-time-of-replika/"><em>Hi-Phi Nation</em></a><a href="https://hiphination.org/season-6-episodes/s6-episode-3-love-in-time-of-replika/"> (25 April 2023 ed.).</a></li>



<li><a href="https://openai.com/blog/our-approach-to-alignment-research">Leike, J., Schulman, J., & Wu, J. (2022, August 24). </a><a href="https://openai.com/blog/our-approach-to-alignment-research"><em>Our approach to alignment research</em></a><a href="https://openai.com/blog/our-approach-to-alignment-research">. OpenAI.</a></li>



<li><a href="https://global.oup.com/academic/product/environmental-change-and-globalization-9780195177312?cc=de&lang=en&">Leichenko, R. & O’Brien, K. (2008). </a><a href="https://global.oup.com/academic/product/environmental-change-and-globalization-9780195177312?cc=de&lang=en&"><em>Environmental change and globalization: Double exposures</em></a><a href="https://global.oup.com/academic/product/environmental-change-and-globalization-9780195177312?cc=de&lang=en&">. Oxford University Press.</a></li>



<li><a href="https://www.washington.edu/news/2023/07/27/how-much-energy-does-chatgpt-use/">McQuate, S. (2023, July 27). </a><a href="https://www.washington.edu/news/2023/07/27/how-much-energy-does-chatgpt-use/"><em>Q&A: UW researcher discusses just how much energy ChatGPT uses</em></a><a href="https://www.washington.edu/news/2023/07/27/how-much-energy-does-chatgpt-use/">. UW News.</a></li>



<li><a href="https://www.theguardian.com/technology/2023/oct/29/ai-doomsday-warnings-a-distraction-from-the-danger-it-already-poses-warns-expert">Milmo, D. (2023, October 29). AI doomsday warnings a distraction from the danger it already poses, warns expert. </a><a href="https://www.theguardian.com/technology/2023/oct/29/ai-doomsday-warnings-a-distraction-from-the-danger-it-already-poses-warns-expert"><em>The Guardian</em></a><a href="https://www.theguardian.com/technology/2023/oct/29/ai-doomsday-warnings-a-distraction-from-the-danger-it-already-poses-warns-expert">.</a></li>



<li><a href="https://www.theguardian.com/technology/2024/jan/15/ai-jobs-inequality-imf-kristalina-georgieva">Milmo, D. (2024, January 15). AI will affect 40% of jobs and probably worsen inequality, says IMF head. </a><a href="https://www.theguardian.com/technology/2024/jan/15/ai-jobs-inequality-imf-kristalina-georgieva"><em>The Guardian</em></a><a href="https://www.theguardian.com/technology/2024/jan/15/ai-jobs-inequality-imf-kristalina-georgieva">.</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/hedonism/">Moore, A. (2023). Hedonism. In E. N. Zalta (ed.), </a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/hedonism/"><em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em></a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/hedonism/"> (Winter 2023 ed.).</a></li>



<li><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/ethics-ai/">Müller, V. C. (2023). Ethics of artificial intelligence and robotics. In E. N. Zalta (ed.), </a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/ethics-ai/"><em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em></a><a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2023/entries/ethics-ai/"> (Winter 2023 ed.).</a></li>



<li><a href="https://www.oecd.org/publications/measuring-the-environmental-impacts-of-artificial-intelligence-compute-and-applications-7babf571-en.htm">OECD. (2022). Measuring the environmental impacts of artificial intelligence compute and applications: The AI footprint. </a><a href="https://www.oecd.org/publications/measuring-the-environmental-impacts-of-artificial-intelligence-compute-and-applications-7babf571-en.htm"><em>OECD Digital Economy Papers</em></a><a href="https://www.oecd.org/publications/measuring-the-environmental-impacts-of-artificial-intelligence-compute-and-applications-7babf571-en.htm">, 341.</a></li>



<li><a href="https://theprecipice.com/">Ord, T. (2020). </a><a href="https://theprecipice.com/"><em>The precipice: Existential risk and the future of humanity</em></a><a href="https://theprecipice.com/">. Hachette.</a></li>



<li><a href="https://www.dw.com/en/toxic-and-radioactive-the-damage-from-mining-rare-elements/a-57148185">Penke, M. (2021, April 13). </a><a href="https://www.dw.com/en/toxic-and-radioactive-the-damage-from-mining-rare-elements/a-57148185"><em>The toxic damage from mining rare elements</em></a><a href="https://www.dw.com/en/toxic-and-radioactive-the-damage-from-mining-rare-elements/a-57148185">. DW.</a></li>



<li><a href="https://time.com/6247678/openai-chatgpt-kenya-workers/">Perrigo, B. (2023, January 18). Exclusive; OpenAI used Kenyan workers on less than $2 per hour to make ChatGPT less toxic. </a><a href="https://time.com/6247678/openai-chatgpt-kenya-workers/"><em>Time</em></a><a href="https://time.com/6247678/openai-chatgpt-kenya-workers/">.</a></li>



<li><a href="https://www.wired.co.uk/article/sophia-robot-citizen-womens-rights-detriot-become-human-hanson-robotics">Reynolds, E. (2018). </a><a href="https://www.wired.co.uk/article/sophia-robot-citizen-womens-rights-detriot-become-human-hanson-robotics"><em>The agony of Sophia, the world’s first robot citizen condemned to a lifeless career in marketing</em></a><a href="https://www.wired.co.uk/article/sophia-robot-citizen-womens-rights-detriot-become-human-hanson-robotics">. Wired UK. </a></li>



<li><a href="https://www.noemamag.com/the-illusion-of-ais-existential-risk/">Richards, B., Agüera y Arcas, B., Lajoie, G., & Sridhar, D. (2023, July 18). The illusion of AI’s existential risk. </a><a href="https://www.noemamag.com/the-illusion-of-ais-existential-risk/"><em>Noēma</em></a><a href="https://www.noemamag.com/the-illusion-of-ais-existential-risk/">.</a></li>



<li><a href="https://www.nytimes.com/2023/05/30/technology/ai-threat-warning.html">Roose, K. (2023, May 30). A.I. poses “risk of extinction,” industry leaders warn. </a><a href="https://www.nytimes.com/2023/05/30/technology/ai-threat-warning.html"><em>The New York Times</em></a><a href="https://www.nytimes.com/2023/05/30/technology/ai-threat-warning.html">.</a></li>



<li><a href="https://www.technologyreview.com/2019/02/15/137023/ai-is-reinventing-the-way-we-invent/">Rotman, D. (2019, February 15). </a><a href="https://www.technologyreview.com/2019/02/15/137023/ai-is-reinventing-the-way-we-invent/"><em>AI is reinventing the way we invent</em></a><a href="https://www.technologyreview.com/2019/02/15/137023/ai-is-reinventing-the-way-we-invent/">. Technology Review.</a></li>



<li><a href="https://iep.utm.edu/panpsych/">Skrbina, D. (n.d.). Panpsychism. In J. Fieser & B. Dowden (eds.), </a><a href="https://iep.utm.edu/panpsych/"><em>The Internet Encyclopedia of Philosophy</em></a><a href="https://iep.utm.edu/panpsych/">.</a></li>



<li><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC8356560/">Smith, D. P. et al. (2021). Expert-augmented computational drug repurposing identified baricitinib as a treatment for COVID-19. </a><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC8356560/"><em>Frontiers in Pharmacology, 12</em></a><a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC8356560/">, 709856.</a></li>



<li><a href="https://ed.stanford.edu/news/what-do-ai-chatbots-really-mean-students-and-cheating">Spector, C. (2023, October 31). </a><a href="https://ed.stanford.edu/news/what-do-ai-chatbots-really-mean-students-and-cheating"><em>What do AI chatbots really mean for students and cheating?</em></a><a href="https://ed.stanford.edu/news/what-do-ai-chatbots-really-mean-students-and-cheating"> Stanford Graduate School of Technology Research Stories.</a></li>



<li><a href="https://doi.org/10.48550/arXiv.1906.02243">Strubell, E., Ganesh, A., & McCallum, A. (2019, June 5). </a><a href="https://doi.org/10.48550/arXiv.1906.02243"><em>Energy and policy considerations for deep learning in NLP</em></a><a href="https://doi.org/10.48550/arXiv.1906.02243">. ArXiv.</a></li>



<li><a href="https://www.un.org/en/climatechange/science/climate-issues/greenwashing">United Nations. (n.d.). </a><a href="https://www.un.org/en/climatechange/science/climate-issues/greenwashing"><em>Greenwashing – the deceptive tactics behind environmental claims</em></a><a href="https://www.un.org/en/climatechange/science/climate-issues/greenwashing">. United Nations Climate Action.</a></li>



<li><a href="https://phys.org/news/2024-01-drugs-machine.html">University of Cambridge. (2024). </a><a href="https://phys.org/news/2024-01-drugs-machine.html"><em>Accelerating how new drugs are made with machine learning</em></a><a href="https://phys.org/news/2024-01-drugs-machine.html">. Phys.org.</a></li>



<li><a href="https://www.census.gov/quickfacts/fact/table/US/HSD410222">U.S. Census Bureau. (n.d.). </a><a href="https://www.census.gov/quickfacts/fact/table/US/HSD410222"><em>QuickFacts: United States</em></a><a href="https://www.census.gov/quickfacts/fact/table/US/HSD410222">. U. S. Census Bureau.</a></li>



<li><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s43681-021-00043-6">Van Wynsberghe, A. (2021). Sustainable AI: AI </a><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s43681-021-00043-6"><em>for </em></a><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s43681-021-00043-6">sustainability and the sustainability </a><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s43681-021-00043-6"><em>of </em></a><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s43681-021-00043-6">AI. </a><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s43681-021-00043-6"><em>AI and Ethics, 1</em></a><a href="https://link.springer.com/article/10.1007/s43681-021-00043-6">, 213–218.</a></li>



<li><a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/29460081/">Van Wynsberghe, A. & Robbins, S. (2019). Critiquing the reasons for making artificial moral agents. </a><a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/29460081/"><em>Sci Eng Ethics, 25</em></a><a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/29460081/">(3), 719–735.</a></li>



<li><a href="https://www.wiley.com/en-us/A+Companion+to+Environmental+Philosophy-p-9781405106597">Varner, G. (2000). Sentientism. In D. Jamieson (ed.), </a><a href="https://www.wiley.com/en-us/A+Companion+to+Environmental+Philosophy-p-9781405106597"><em>A Companion to Environmental Philosophy</em></a><a href="https://www.wiley.com/en-us/A+Companion+to+Environmental+Philosophy-p-9781405106597"> (Oxford), pp. 192–203.</a></li>



<li><a href="https://www.prindleinstitute.org/2023/03/chatgpt-and-emotional-outsourcing/">Weirich, K. (2023, March 22). ChatGPT and emotional outsourcing. </a><a href="https://www.prindleinstitute.org/2023/03/chatgpt-and-emotional-outsourcing/"><em>Prindle Post</em></a><a href="https://www.prindleinstitute.org/2023/03/chatgpt-and-emotional-outsourcing/"> (22 March 2023 ed.).</a></li>



<li><a href="https://www.imdb.com/title/tt2395427/?ref_=ttfc_fc_tt">Whedon, J. (Director). (2015). </a><a href="https://www.imdb.com/title/tt2395427/?ref_=ttfc_fc_tt"><em>Avengers: Age of Ultron</em></a><a href="https://www.imdb.com/title/tt2395427/?ref_=ttfc_fc_tt">. [Film]. Marvel Studios.</a></li>



<li><a href="https://www.noemamag.com/the-exploited-labor-behind-artificial-intelligence/">Williams, A., Miceli, M., & Gebru, T. (2022, October 13). The exploited labor behind artificial intelligence. </a><a href="https://www.noemamag.com/the-exploited-labor-behind-artificial-intelligence/"><em>Noēma</em></a><a href="https://www.noemamag.com/the-exploited-labor-behind-artificial-intelligence/">.</a></li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">İlgili Yazılar</h2>



<ul>
<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2024/02/13/artificial-intelligence/">Artificial Intelligence: The Possibility of Artificial Minds</a> by Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2024/02/03/mind-body-problem/">The Mind-Body Problem: What Are Minds?</a> – Jacob Berger</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ahlaken-goz-onune-alinabilirlik-kuramlari-ahlaki-acidan-kimler-ve-neler-onemlidir/" target="_blank" rel="noopener" title="">Ahlaken Göz Önüne Alınabilirlik Kuramları: Ahlaki Açıdan Kimler ve Neler Önemlidir?</a> – Jonathan Spelman</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/turculuk-dan-lowe/" target="_blank" rel="noopener" title="">Türcülük </a>– Dan Lowe</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hayvanlarin-ahlaki-statusu-jason-wyckoff/" target="_blank" rel="noopener" title="">Hayvanların Ahlaki Statüsü </a>– Jason Wyckoff</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/dagitici-adalet-kaynaklar-nasil-kullanilmali-dick-timmer-tim-meijers/" target="_blank" rel="noopener" title="">Dağıtıcı Adalet: Kaynaklar Nasıl Kullanılmalı?</a> – Dick Timmer & Tim Meijers</li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2019/09/10/aristotles-defense-of-slavery/">Aristotle’s Defense of Slavery</a> – Dan Lowe</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kapitalizm-ve-sosyalizm-icin-argumanlar-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Kapitalizm ve Sosyalizm İçin Argümanlar </a>– Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kapitalizmi-ve-sosyalizmi-tanimlamak-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Kapitalizmi ve Sosyalizmi Tanımlamak</a> – Thomas Metcalf</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/sonucculuk-shane-gronholz/" target="_blank" rel="noopener" title="">Sonuççuluk</a> – Shane Gronholz</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/uzun-donemcilik-uzak-gelecegi-ne-kadar-onemsemeliyiz-dylan-balfour/" target="_blank" rel="noopener" title="">Uzun-Dönemcilik: Uzak Geleceği Ne Kadar Önemsemeliyiz? </a>– Dylan Balfour</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/oy-vermenin-etigi-ve-beklenen-sonuclari-thomas-metcalf/" target="_blank" rel="noopener" title="">Oy Vermenin Etiği Ve Beklenen Sonuçları</a> – Thomas Metcalf </li>



<li><a href="https://1000wordphilosophy.com/2021/05/08/happiness/">Happiness: What is it to be happy?</a> – Kiki Berk</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/berbat-acimasiz-ve-kisa-hobbesun-doga-durumunda-yasama-dair-gorusleri-daniel-weltman/" target="_blank" rel="noopener" title="">“Berbat, Acımasız ve Kısa”: Hobbes’un Doğa Durumunda Yaşama Dair Görüşleri </a>– Daniel Weltman</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ozdessizlik-problemi-duncan-purves/" target="_blank" rel="noopener" title="">Özdeşsizlik Problemi </a>– Duncan Purves</li>



<li><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/igrenc-sonuc-jonathan-spelman/" target="_blank" rel="noopener" title="">İğrenç Sonuç </a>– Jonathan Spelman</li>
</ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Thomas Metcalf</strong> – “<a href="https://1000wordphilosophy.com/2024/10/03/ai-ethics/" target="_blank" rel="noopener" title="">Artificial Intelligence: Ethics, Society, and the Environment</a>“, (Erişim Tarihi: 05.01.2025)</p>



<p><strong>Çeviren: </strong>Elifnur Avcı</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/yapay-zeka-etik-toplum-ve-cevre-thomas-metcalf/">Yapay Zekâ: Etik, Toplum ve Çevre – Thomas Metcalf</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ludwig Wittgenstein Gottlob Frege’ye Karşı: Mantık ve Dil Arasında – Luke Dunne</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ludwig-wittgenstein-gottlob-fregeye-karsi-mantik-ve-dil-arasinda-luke-dunne</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ludwig-wittgenstein-gottlob-fregeye-karsi-mantik-ve-dil-arasinda-luke-dunne</guid>
<description><![CDATA[ Wittgenstein ve Frege nasıl oluyor da benzer bir sorunsal- sağlıklı düşünme– ile uğraşırken bu sorunsalın doğası ve mevcut en iyi çözümleri hakkında bu kadar zıt sonuçlara varabiliyorlar? Bu makale Frege ve Wittgenstein arasındaki bazı kişisel farklılıkları, yaşadıkları hayatları, mizaçlarını ve bunların entelektüel farklılıklarını anlamada nasıl bir öneme sahip olduğunu ele alarak başlıyor. Daha sonra ikisi arasındaki fikir ayrılıkları, özellikle mantık, düşünce ve ikisi arasındaki ilişkiyi tanımlama girişimlerine odaklanarak etraflı bir şekilde tartışılıyor. Ludwig Wittgenstein ve Gottlob Frege Kimdir? Fikir ayrılıklarının felsefi temelini tartışmadan önce, her iki kahramanımız hakkında sırayla bir şeyler söylemekte fayda var. Her ikisi de İngilizce konuşulan dünyadaki
The post Ludwig Wittgenstein Gottlob Frege’ye Karşı: Mantık ve Dil Arasında – Luke Dunne first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783b0c474178.jpg" length="104763" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:08:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Ludwig, Wittgenstein, Gottlob, Frege’ye, Karşı:, Mantık, Dil, Arasında, –, Luke, Dunne</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Wittgenstein ve Frege nasıl oluyor da benzer bir sorunsal- sağlıklı düşünme– ile uğraşırken bu sorunsalın doğası ve mevcut en iyi çözümleri hakkında bu kadar zıt sonuçlara varabiliyorlar? Bu makale Frege ve Wittgenstein arasındaki bazı kişisel farklılıkları, yaşadıkları hayatları, mizaçlarını ve bunların entelektüel farklılıklarını anlamada nasıl bir öneme sahip olduğunu ele alarak başlıyor. Daha sonra ikisi arasındaki fikir ayrılıkları, özellikle mantık, düşünce ve ikisi arasındaki ilişkiyi tanımlama girişimlerine odaklanarak etraflı bir şekilde tartışılıyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Ludwig Wittgenstein ve Gottlob Frege Kimdir?</h3>



<p>Fikir ayrılıklarının felsefi temelini tartışmadan önce, her iki kahramanımız hakkında sırayla bir şeyler söylemekte fayda var. Her ikisi de İngilizce konuşulan dünyadaki filozoflar tarafından günümüz felsefesinin gelişiminde en etkili figürlerden ikisi olarak kabul edilmektedir. Nitekim her ikisi de bu hikayedeki en önemli figür olma yönünde güçlü bir iddiaya sahiptir. Yine de tamamen farklı mizaçlara sahip oldukları aşikardır.</p>



<p>Onu en iyi tanıyanlara göre Wittgenstein dengesiz, sık sık ciddi depresyon dönemleri geçiren, agresif ve ahlakçı biriydi. Hayatının erken dönemlerinde zamanının en büyük filozoflarının çoğundan büyük takdir görmesine rağmen hayatı boyunca katı ikonoklastik eğilimini sürdürdü.</p>



<p>Frege, tüm söylenenlere göre, çalışmalarını eleştirenlere karşı bile çok az saldırganlık gösteren ve hatta çalışmalarının sağladığı mütevazı ilgiye rağmen yumuşak huylu bir profesörün timsaliydi. Gerçekten de pek çok filozofta görüldüğü gibi, Frege’nin başına genel olarak ilgi çekecek çok az şey gelmiş gibi görünüyor ve hayatının büyük çoğunluğunu tamamen dönemin Alman akademisyenlerine özgü bir şekilde geçiriyor.</p>



<p>Öte yandan Wittgenstein, birçok açıdan huzursuz bir hayat yaşamıştır. Belki de bir filozofun çalışmalarını yaşadığı deneyimler üzerinden anlamaya çalışmak her zaman hatadır ancak entelektüel çıktılarına dair anlayışımızı onlardan ayırmaya çalışmak da benzer şekilde hatalı görünmektedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Yaşamları ve Çalışmaları, Diğer Şeyler</h3>



<p>Aslına bakılırsa, bir filozofun yaşamı ile çalışmaları arasında bir ilişki yoksa bu sadece felsefeye olan adanmışlıkları hafife almak olur ve hem Frege hem de Wittgenstein, farklı şekillerde, istisnai olarak kendilerini adamış kişilerdir.</p>



<p>Frege’nin çalışması felsefi olarak kendisinden önce gelenlerden radikal bir kopuş teşkil etse de (aslında o kadar aykırıdır ki yaşadığı süre boyunca çok az ilgi görmüştür) Frege, olayları Wittgenstein’ın çelişen terimleriyle ifade etmeye istekli değildi. Görünüşte üretken ve anlaşılır olan söylemlerin tamamının açıklığa kavuşturulmaya değil de saçma olarak kategorize edilmeye ve reddedilmeye ihtiyacı olduğu fikri onun için bir lanetlemeydi.</p>



<p>Wittgenstein ile ilgili bu yorum onun erken dönem çalışmalarını anlamanın tek yolu olmasa da genel eğilimine hiç de aykırı değildi. Kendisi bir polemikçiydi; yazıları heyecan verici, talepkâr ve bilinçli biçimde paradoksaldı. Kendisini bir sistem inşa eden değil, felsefeye yeni bir yaklaşım getiren biri olarak görüyordu: aslında hiçbir sonuç üretmeyen ve kendisini ürettiği doktrin bağlamında değil, bizi nasıl değiştirdiği ve ileriye dönük düşünme biçimimizi nasıl etkilediği bağlamında tanımlayan bir yaklaşım.</p>



<p>Tüm bunlar, Wittgenstein ve Frege arasındaki kişisel ve entelektüel farklılıkları birbirine karıştırmanın zor olduğunu ve aralarındaki anlaşmazlığı incelerken muhtemelen önceki farklılıklardan bazılarını akılda tutmanın gerekli olduğunu söylemek içindi.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Frege ve Wittgenstein’ın Mantık Üzerine Düşünceleri</h3>



<p>Bu makale, Ludwig Wittgenstein’ın erken dönem çalışmalarına ve bu çalışmaların Wittgenstein’ın büyük hayranlık duyduğu, gençliğinde felsefi gelişimi üzerinde ciddi bir etkisi olan Gottlob Frege ile olan ilişkisi üzerinedir. Özellikle, Wittgenstein’ın <em>Tractatus Logico-Philosophicus</em> olarak bilinen kısa kitabının ortaya çıkmasıyla taçlanan erken dönem çalışmalarının, Frege’nin mantık ve dil anlayışının bir eleştirisi olarak nasıl işlev gördüğüne odaklanılmaktadır.</p>



<p>Wittgenstein’ın felsefesinde Frege’ye eleştiri olarak gösterilebilecek unsur, onun mantık anlayışında yatmaktadır. Frege, ilk olarak Aristoteles tarafından geliştirilen yerleşik mantık anlayışından radikal bir şekilde ayrılan bir mantık anlayışı geliştirmiştir.</p>



<p>Wittgenstein mantığı basitçe bütün durumlarda doğru ya da yanlış olan şey olarak ifade eder: mantıksal bir ifadenin belirlenmiş doğruluk değerinden başka bir şey olma olasılığı yoktur. Wittgenstein’a göre bu, mantıksal ifadelerin gerçek bir düşünceyi ifade etmedikleri bağlamında içeriğe sahip olmadıklarını söylemekle eşdeğerdir.</p>



<p>Burada konuyu daha açık hale getirmek için muhtemelen Wittgenstein’ın Tractatus’taki projesinin kısa bir özetini vermek gereklidir. Wittgenstein, Tractatus’u söylenebilecek ve söylenemeyecek olanı tanımlamaya, düşüncemizi netleştirmeye ve ön-düşünümsel olarak düşündüğümüz şeylerden hangilerinin anlamlı, hangilerinin saçma olduğunu anlamaya yönelik bir girişim olarak tanımlar.</p>



<p>Bir şeyin anlamlı olmasının ölçütü, hakkında belirli bir ifadede bulunulan şeyi resmedebilme, onu temsil edebilme yeteneğimizde yatar. Wittgenstein olgular dünyasını, yani anlaşıldığı şekliyle dünyayı, olduğu gibi (a-temsili “şeylerden” oluşan) dünyanın üzerinde karakterize etmeye çalışmaktadır. Mantıksal ifadeler bu şekilde resmedilemez ve bu nedenle mantıksal ifadelerin Wittgenstein’ın ilgilendiği şekilde “anlam” olmadığını söylemek doğrudur.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Frege ve Wittgenstein Arasındaki Anlaşmazlığın Temeli</h3>



<p>Wittgenstein Frege’nin çalışmalarında neye yanıt veriyor olabilir? Wittgenstein’ın mantık kavramını yaklaşık olarak tanımlayabilmek için onun projesinin bir özetini vermemiz gerektiği gibi, aynı şeyi yapabilmek için Frege’nin felsefesinin de genel bir tanımını vermemiz gerekir.</p>



<p>Buradaki karmaşıklık, çoğunlukla Wittgenstein’ın entelektüel çalışmalarının en azından ismen ya da görünüşte felsefi ya da sınıflandırılamaz olmasına karşın, Frege’nin eğitimi ve mesleği itibariyle bir filozof değil, bir matematikçi olmasıdır. Bu nedenle Frege’nin entelektüel projesini genel bir şekilde bile açıklamak son derece zordur.</p>



<p>Diyebileceğimiz en iyi şey, Wittgenstein gibi Frege’nin de sıradan dili karakterize eden tutarsızlık, yetersizlik ve karışıklıkla, yani insanların gerçekte nasıl kendiliğinden konuşma eğiliminde olduğuyla büyük ölçüde ilgilendiğidir.</p>



<p>Sonuç olarak Frege, bu tür yetersizlikleri ortadan kaldırabilecek ve düşünceyi tamamen açık, kesin ve net bir şekilde temsil edebilecek yapay, mantıksal bir dil inşa etmekle ilgilenmiştir. Wittgenstein ve Frege arasındaki farkın bir kısmı, mantığın epistemik durumuna ilişkin farklı anlayışlarından kaynaklanmaktadır.</p>



<p>Wittgenstein’a göre mantık olgu üretmez ve önermeler diğer disiplinlerinkinden kesin olarak ayırt edilmelidir. Şunu bir düşünün:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>[Bir] mantıksal önerme, bir doğa bilimi önermesinin tüm özelliklerini kazandığında … bu, onun yanlış yorumlandığının kesin bir işaretidir.</p>
</blockquote>



<p>Buna karşın Frege, mantığın “bulgularını” diğer araştırma alanlarının bulgularıyla karşılaştırılabilir olarak düşünmek için çeşitli noktalarda devreye girer. Frege için mantığın düşünebildiğimiz şeyleri kapsadığı göz önüne alındığında, Adrian Moore’un bu karışıklığa ilişkin analizini düşünün:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Düşünülebilir ve bu nedenle ilk yasalara tabi olan alan ile eylemsel ve bu nedenle ikinci yasalara tabi olan alanı karşılaştırdığında (her ikisini de sezilebilir ve bu nedenle geometri yasalarına tabi olan alanla yaptığı gibi), o bunu onları basitçe daha geniş ya da daha dar alanlar olarak ele alarak ve ilkini ‘hepsinin en geniş alanı’ olarak adlandırarak yapmıştır.</p>
</blockquote>



<h3 class="wp-block-heading">Frege ve Wittgenstein: Ortak Kaygılar, Farklı Yanıtlar</h3>



<p>Şu ana kadar ortaya koyduklarımızı özetlemek gerekirse, Wittgenstein’ın erken dönem düşüncesi ile Fregeyen felsefe arasındaki gerilim, düşüncenin açıklığı ve sıradan konuşma biçimimizle ilgili sorunlara duydukları ortak kaygıya rağmen ortaya çıkar.</p>



<p>Peki, Wittgenstein hangi temele dayanarak mantık alanı ile diğer alanlar arasında bu kadar katı bir ayrım yapar? Başka bir deyişle, mantıkla ilgili bu kadar özel olan nedir? Yine Moore’a bakarsak, mantıksal analizin içeriğinin olmadığı bir anlam vardır. Mantık sadece düşünce için “en geniş alan” değildir, daha ziyade farklı alanlar arasındaki ayrımı çizmeye başladığımız alanı oluşturur. Mantık, neyin düşünülebileceğinin (Wittgenstein için bu, neyin resmedilebileceği ve dolayısıyla neyin bir dilde temsil edilebileceği anlamına gelir) bir sınırı değildir.</p>



<p>Wittgenstein’ın kendisinin de ifade ettiği gibi: <em><strong>“Düşünceye [düşüncenin sınırlandırılması olarak anlaşılmalıdır] bir sınır çizebilmek için, sınırın her iki tarafını da düşünülebilir bulmamız gerekir.”</strong></em> Bu paradoksal görünmektedir ve gerçekten de Wittgenstein “düşünülemeyecek olanı düşünebilmeliyiz” diye ekler.</p>



<p>Wittgenstein düşünceyi oldukça dar bir anlamda- temsile yatkın olma anlamında- ve düşünmeyi de daha geniş bir anlamda, hem dar anlamda düşünceye hem de düşünülmeyene işaret etme anlamında, tanımlamaktadır. Dolayısıyla Wittgenstein ve Frege arasındaki anlaşmazlığın temeli, mantık anlayışına ve mantığın ne yaptığına varır. Frege’ye göre mantıksal analiz bilgi üretir, Wittgenstein’a göre ise mantık bize yeni bir şey söylemez ve daha ileri araştırmalar için zemin ya da koşullar dışında bir şey üretmez.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Luke Dunne </strong>– “<a href="https://www.thecollector.com/ludwig-wittgenstein-vs-gottlob-frege/" target="_blank" rel="noopener" title="">Ludwig Wittgenstein vs. Gottlob Frege: Between Logic and Language</a>“, (Erişim Tarihi: 25.09.2023)</p>



<p><strong>Çevirmen</strong>: Seren Yıldız</p>



<p><strong>Çeviri Editör</strong>ü: Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ludwig-wittgenstein-gottlob-fregeye-karsi-mantik-ve-dil-arasinda-luke-dunne/">Ludwig Wittgenstein Gottlob Frege’ye Karşı: Mantık ve Dil Arasında – Luke Dunne</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kimin Mükemmel Bir Dile İhtiyacı Var ki? Zaten O Kusurlarıyla Kusursuz – Charlie Huenemann</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann</guid>
<description><![CDATA[ Şairler, tarihçiler, bilim insanları, filozoflar… Hepimiz dünyayı bir dil ağı içinde yakalamaya çalışırız. Yine de ağların doğasında bazı şeyleri yakalarken diğerlerinin kayıp gitmesine izin vermek vardır. Kelimelerimiz deneyimleri nesnelere, niteliklere, eylemlere dönüştürür ve bunları bir tür yapıya, gökyüzüne uzanan bir kule şeklinde inşa edebiliriz; ancak kuleler yalnızca bir yere kadar uzanabilir ve her zaman yapıyla kirişlerini çevreleyen negatif alanlar vardır. Üzerine konuşulmayanlarsa çok şey anlatır. Kendimizi bu gerçeğe, yani söylenebilir olanın kaçınılmaz sınırlarına teslim edebiliriz ancak aslında pek çok büyük zihin gerçekliği bağlantı noktalarından ayıran ve insan deneyiminin tümünü yakalayan mükemmel bir dil inşa etmeye çalışmıştır. Muhtemelen Tanrı dünyayı var
The post Kimin Mükemmel Bir Dile İhtiyacı Var ki? Zaten O Kusurlarıyla Kusursuz – Charlie Huenemann first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783b0c238c6b.jpg" length="79060" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:08:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kimin, Mükemmel, Bir, Dile, İhtiyacı, Var, ki, Zaten, Kusurlarıyla, Kusursuz, –, Charlie, Huenemann</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Şairler, tarihçiler, bilim insanları, filozoflar… Hepimiz dünyayı bir dil ağı içinde yakalamaya çalışırız. Yine de ağların doğasında bazı şeyleri yakalarken diğerlerinin kayıp gitmesine izin vermek vardır. Kelimelerimiz deneyimleri nesnelere, niteliklere, eylemlere dönüştürür ve bunları bir tür yapıya, gökyüzüne uzanan bir kule şeklinde inşa edebiliriz; ancak kuleler yalnızca bir yere kadar uzanabilir ve her zaman yapıyla kirişlerini çevreleyen negatif alanlar vardır. Üzerine konuşulmayanlarsa çok şey anlatır.</p>



<p>Kendimizi bu gerçeğe, yani söylenebilir olanın kaçınılmaz sınırlarına teslim edebiliriz ancak aslında pek çok büyük zihin gerçekliği bağlantı noktalarından ayıran ve insan deneyiminin tümünü yakalayan mükemmel bir dil inşa etmeye çalışmıştır. Muhtemelen Tanrı dünyayı var ederken böyle bir dil konuşuyordu: Babil’de kaybolan o ortak dil<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann#_ftn1"><sup>[1]</sup></a>. Ya da belki de, mükemmel bir dil tarihin kazalarının dilimize yerleştirdiği tüm karışıklıklardan temiz tutacak kurallar sayesinde bir zihnin sahip olabileceği en temel kavramları yansıtan atomik elementlerden yola çıkarak inşa edilebilir.</p>



<p>Bu, genç Gottfried Wilhelm Leibniz’e ilham veren bir umuttu. Gençliğinde, ‘insan düşüncelerinin bir tür alfabesinin oluşturulabileceği ve bu alfabenin harflerinin karşılaştırılması ve bu harflerden yapılan kelimelerin analiziyle her şeyin keşfedilip yargılanabileceği’ gibi dikkate değer bir fikre kapıldı. Daha sonra anahtar kavramları asal sayılarla birleştirme fikrini ortaya attı:</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Örneğin, insanın karakteristik sayısı 6 [2=rasyonel, 3=hayvan, yani 2×3=6] ve maymununki 10 olarak bulunursa, maymun kavramının insanınkini ya da insan kavramının maymununkini içermediği açıktır çünkü ne 10, 6’ya ne de 6, 10’a eşit olarak bölünemez. Bu durumda <em>bilgelik </em>kavramının <em>adil bir varlık</em> kavramının içinde yer alıp almadığını bilmek istiyorsanız, <em>adil </em>kavramının karakteristik sayısının <em>bilge </em>kavramının karakteristik sayısına tam olarak bölünüp bölünemeyeceğini incelemeniz yeterlidir.</p></blockquote></figure>



<p>Leibniz’in mükemmel dili sadece bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri yansıtmayacaktır. Aynı zamanda bilgimizi aktif bir şekilde şekillendirecek ve kullandığımız kavramları daha iyi anlamamız için bize yol gösterecektir.  <em>Keşif Sanatı’nda</em> (1685) şöyle yazmıştır:</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Akıl yürütmelerimizi düzeltmenin tek yolu, onları Matematikçilerinki kadar somut hale getirmektir; böylece hatamızı bir bakışta bulabilir ve insanlar arasında anlaşmazlıklar olduğunda basitçe şöyle diyebiliriz: ‘Kimin haklı olduğunu görmek için daha fazla uzatmadan <em>hesaplayalım</em>.’</p></blockquote></figure>



<p>Leibniz bu projede yalnız değildir. Nitekim Umberto Eco, <em>The Search for a Perfect Language</em> (1995) adlı kitabında, 17. ve 18. yüzyıllarda evrensel diller inşa etmeye yönelik 83 <em>ayrı projeyle </em>karşılaştığını belirtmiştir. 1650’lerde Londra’da herhangi bir kahveciye girdiğinizde her biri kendi mükemmel dilini konuşan bir bilginler saçmalığı akınına uğrayacağınız hissine kapılıyorsunuz.</p>



<p>Bu çalışmalar arasında en öne çıkanı John Wilkins’in devasa eseri <em>An Essay towards a Real Character and Philosophical Language</em> (1668) idi. Leibniz gibi Wilkins de diğer tüm kavramların tanımlanabileceği sabit bir ilkeler dizisi sağlamaya çalışmıştır. Başlamak için Wilkins’in dünyayı cinslere, ayrımlara ve türlere ayırması ve ardından her kelimeyi genel şemaya kodlaması gerekiyordu. Rhodri Lewis, büyüleyici ve titiz çalışması <em>Language, Mind and Nature’da </em>(2007) Wilkins’in dilinin nasıl gelişeceğine dair bir örnek sunar:</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>Örneğin ‘köpek’ 18. cinsin beşinci farkının ilk türü olarak felsefi dilde ‘zipα’ olarak temsil edilir. Yani, ‘zi’ ‘Hayvan’ cinsini, ‘p’ beşinci farkı ve ‘α’ ilk türü temsil eder. Tüm küçükbaşlara karşı düşmanlığı nedeniyle ‘köpek’ten ayrılan ‘kurt’ da ‘izipα’ ile temsil edilir, zira karşıtlık ilk ünsüzün önüne zıt sesli harfin getirilmesiyle belirlenir… Bir karakterin ya da sözcüğün önemi, bileşenlerinin tanımlayıcı işlevine dayanır.</p></blockquote></figure>



<p>Filozoflar artık yanlış anlaşılmaktan şikayet edemeyecekti çünkü her kelime kendi anlamını olduğu gibi üzerinde taşıyacaktı. Elbette, Jonathan Swift’in kurnaz zekası <em>Gulliver’in Seyahatleri’nde</em> (1726) Laputanların önerisini anlatırken Wilkins’ten bir adım daha ileri gitmiştir: ‘Sözcükler yalnızca <em>şeyler </em>için birer isim olduklarına göre, tüm insanların üzerinde konuşacakları belirli bir işi ifade etmek için gerekli olan şeyleri yanlarında taşımaları daha uygun olacaktır.’ Söyleyecek çok şeyi olan Laputalılar, söz dağarcıklarını taşımaları için taşıyıcı tutarlardı ve böyle iki adam sokakta karşılaştıklarında ‘yüklerini bırakır, çuvallarını açar ve bir saat boyunca sohbet ederlerdi; sonra eşyalarını kaldırır, birbirlerine yüklerine devam etmeleri için yardım eder ve ayrılırlardı’. Hepimiz bu tür benzer konuşmalara tanık olmuşuzdur.</p>



<p>Mantıksal pozitivistler metafiziksel karışıklıkları çözmek için sembolik mantığı kullanmaya çalıştığında, tüm belirsizliklerden arındırılmış bir dile duyulan delice tutku 20. yüzyılda da ifadesini bulmuş oldu. Rudolf Carnap, <em>Pseudoproblems in Philosophy</em> (1928) adlı eserinde, dünya hakkında anlamlı olduğu iddia edilen herhangi bir iddiayı ele alacak, gereksiz tuzakları ortadan kaldıracak ve geriye kalan anlamlı bilişsel içerik külçelerini yakalayacak katı bir yöntem önermiştir. Tamamıyla metafiziksel olan ifadelerin komple ortadan kalkacağını düşünüyordu. Bir ihtimal geriye kalan herhangi bir olgusal bilgi varsa, bu da tarafsız bir gözlemcinin belirli koşullar altında ne deneyimleyeceğine dair ifadelere dönüştürülebilir. Sonra ortaya ne çıktığını görmek için laboratuvarlara gidilir – bu Leibniz’in “<em>Hesaplayalım</em>!” sözünün empirik karşılığıdır.</p>



<p>Birkaç yıl sonra, Carnap Alman felsefesinin gittiği yönden belirgin bir şekilde endişe duymaya başladığında Martin Heidegger’in ‘Das Nichts selbst nichtet’ (‘Hiçin kendisi hiçtir’) şeklindeki kışkırtıcı iddiasına karşı kendi yöntemini uyguladı. Carnap, ‘hiçbir şeyin’ ancak bir şeyin varlığının <em>reddinden </em>ibaret olabileceği açıkken, bu iddianın ‘Hiçi’ <em>bir şey</em> olarak ele aldığında ısrar etti. Ve ‘hiçlemek’ ne Almanca ne de İngilizce’de anlamlı bir fiil değildir. Dilin bir metafizikçiyi endişeli bir ruh hali içinde anlam taşıyor gibi görünen ama aslında hiçbir anlamı olmayan bir şey yazması için yanlış yönlendirdiği daha açık bir durum olabilir mi?</p>



<p>Şüphesiz, belirsiz düşünme tehlikesi oldukça gerçekti (ve hâlâ da gerçektir). Ancak, Carnap’ın Heidegger’in felsefesini tamamen yanlış ele alması mükemmel bir dil yaratma girişiminde neyin yanlış gittiğini görmemize yardımcı olur. ‘Mükemmel’ <em>açık </em>ve <em>net </em>anlamına geldiğinde, mükemmel bir dil oluşturmak ifade alanını o kadar kısaltmak anlamına gelir ki yeni ve ilginç hiçbir şey söylenemez. Carnap’ın dilin <em>büyüleme </em>gücü olarak gördüğü şey aynı zamanda dünyaya bakmanın şaşırtıcı yeni yollarını sunma konusundaki yaratıcı gücüdür. Olağan düşünme ve deneyim hakkında konuşma biçimlerimize itiraz ederek düşüncemizi yeniden yönlendirmek isteyen herkes, dili yeni şekillerde, dil polisine anlamsız gelebilecek şekillerde kullanmak zorunda kalacaktır. William Shakespeare, James Joyce ve Maya Angelou’yu düşünün. Dilin esnekliği, Protean kıvraklığı, cıvasal taşımsallığı<a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> (al sana Carnap!), deneyimlerimizi yeniden şekillendirmemize ve dünyayı yeniden görmemize olanak tanır. Dilin kusurluluğu onun en büyük kusursuzluğudur.</p>



<p>Bu açıdan bakıldığında, Nemrut’un kulesi bir dil yığını arasında yıkıldığında bize bir iyilik yapılmış oldu. Doğru, kafa karışıklıkları, yanlış anlamalar ve sonsuza dek eksik kalan bilgilerle sıkışıp kalmış durumdayız. Ancak dillerin muhteşem çeşitliliği, her bir dilin yaratıcı olanaklarıyla birlikte durmak bilmeyen konuşmalarımızı <em>neredeyse </em>insan deneyiminin doruklarına ulaşan ilahi bir yüksekliğe çıkarıyor.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h2 class="wp-block-heading">Çevirmen Notları</h2>



<p><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Ç.N: Yazar burada Irak’ta bulunan kil tabetlere atıfta bulunuyor. Bahsi geçen tabletlerde kayıp bir kenan dili olduğu söylenmektedir.</p>



<p><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Buradaki kullanımlar (Protean twisty-turnyness, quicksilver spilloveritude) yazarın dilin yeni kullanım şekillerine örnek olarak eklediği, normalde kullanılmayan kelimelerdir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Charlie Huenemann</strong> – “<a href="https://aeon.co/ideas/who-needs-a-perfect-language-its-already-perfectly-imperfect" target="_blank" rel="noopener" title="">Who needs a perfect language? It’s already perfectly imperfect</a>“, (Erişim Tarihi: 10.12.2023)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Özlem Kırtay</p>



<p><strong>Editör:</strong> Yiğit Aras Tarım</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kimin-mukemmel-bir-dile-ihtiyaci-var-ki-zaten-o-kusurlariyla-kusursuz-charlie-huenemann/">Kimin Mükemmel Bir Dile İhtiyacı Var ki? Zaten O Kusurlarıyla Kusursuz – Charlie Huenemann</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Klişelere Bir De Başka Bir Açıdan Bakın – Nana Ariel</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kliselere-bir-de-baska-bir-acidan-bakin-nana-ariel</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kliselere-bir-de-baska-bir-acidan-bakin-nana-ariel</guid>
<description><![CDATA[ Klişeler hakkında kesin olan bir şey varsa o da şu, onları kullanınca ölmezsiniz. Onlar yaygın bir şekilde değersiz düşüncenin, hayal gücü eksikliğinin ve yaratıcılığın yokluğunun işaretleri olarak küçümsenmektedirler. Neyse ki söylemek ya da yazmak üzere olduğunuz bir şey üzerinde bir süreliğine düşünürseniz çoğunlukla bu tuzağa düşmekten kaçınabilirsiniz. Ya da gerçekten kaçabilir misiniz? ‘Klişe’ derken modası geçmiş sözlerden modası geçmiş anlatılara kadar yazı ve konuşmalarımızda sandığımızdan ya da kabul etmek istediğimizden çok daha yaygın olan aşırı kullanılmış ve klasikleşmiş ifade biçimlerini kastediyorum. Klişeleri sert bir şekilde kınama eğiliminde olsak da Tel Aviv Üniversitesi’nden retorik uzmanı Ruth Amossy, bunların aslında diğer insanlarla
The post Klişelere Bir De Başka Bir Açıdan Bakın – Nana Ariel first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783b0bfe1b89.jpg" length="13981" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:08:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Klişelere, Bir, Başka, Bir, Açıdan, Bakın, –, Nana, Ariel</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Klişeler hakkında kesin olan bir şey varsa o da şu, onları kullanınca ölmezsiniz. Onlar yaygın bir şekilde değersiz düşüncenin, hayal gücü eksikliğinin ve yaratıcılığın yokluğunun işaretleri olarak küçümsenmektedirler. Neyse ki söylemek ya da yazmak üzere olduğunuz bir şey üzerinde bir süreliğine düşünürseniz çoğunlukla bu tuzağa düşmekten kaçınabilirsiniz. Ya da gerçekten kaçabilir misiniz?</p>



<p>‘Klişe’ derken modası geçmiş sözlerden modası geçmiş anlatılara kadar yazı ve konuşmalarımızda sandığımızdan ya da kabul etmek istediğimizden çok daha yaygın olan aşırı kullanılmış ve klasikleşmiş ifade biçimlerini kastediyorum. Klişeleri sert bir şekilde kınama eğiliminde olsak da Tel Aviv Üniversitesi’nden retorik uzmanı Ruth Amossy, bunların aslında diğer insanlarla bağ kurmamız ve onları okuma biçimimiz açısından çok önemli olduğunu göstermiştir.</p>



<ul>
<li> “Nasılsın?”</li>



<li>“Hiç fena değil!”</li>
</ul>



<p>Günlük etkileşimlerimizde klişeler, konuşmanın öncüllerini sorgulama veya kurma ihtiyacını ortadan kaldırarak iletişimsel bir ortak noktayı temsil eder. Bunlar verimli iletişim kurmayı kolaylaştıran ve sosyal ilişkileri yeniden teyit eden bir tür ortak zihinsel algoritmadır.</p>



<p>Peki klişe ne zaman insan iletişiminin bir günahı, basit zihinlerin ve ortalama sanatçıların bir işareti haline geldi? Alışılmışlığın eksikliklerine ilişkin farkındalık kesinlikle yeni değil.</p>



<p>Antik çağlardan beri eleştirmenler kalıplaşmış dil kalıplarının zayıf yönlerine dikkat çekmiş ve bunları alaycı parodiler için yem olarak kullanmışlardır. Örneğin Sokrates içi boş, kendiliğinden oluşmuş kalıplarla alay etme ve onların maskesini düşürme konusunda bir ustaydı. Platon’un Menexenus (Meneksenos) adlı diyaloğunda, ölüyü aşırı yücelten ve kaybına nedenler sunan anma töreni klişelerinin parodisini yapan uzun, sahte bir cenaze konuşması yapar. Çok daha sonraları Miguel de Cervantes’in karakteri olan Don Kişot Ortaçağ şövalye romanlarının kahramanlık klişelerinin esiri olur ve bu da onun hayali düşmanlarla savaşmasına neden olur (böylece hala kullanılmakta olan ‘yel değirmenlerine saldırma’ klişesi ortaya çıkar). William Shakespeare 130. Sone’de sevgiliyi övmek için klişeleşmiş benzetmelerin (Güneş gibi gözler, gül gibi yanaklar) kullanılmasını ince bir zekayla reddederek bu tür ‘sahte benzetmelerin’ sıradanlığını ve gerçek dışılığını vurgulamıştır.</p>



<p>Ne var ki bu geleneksellik eleştirileri, gelenek ve biçim gibi unsurların sanatsal yaratımın temelini oluşturduğu modern öncesi bir bilince dayanmaktadır. Yaratıcılık ve tamamen özgünlük arasındaki bağlantı daha sonra 18. yüzyılda kuruldu ve sıradan dile karşı daha güçlü saldırılara yol açtı. Aslında Fransızca’dan gelen ‘<em><strong>klişe</strong></em>‘ kelimesi oldukça yenidir. Bir matbaa levhası üzerinde eriyen kurşunun çıkardığı ‘klik’ sesini taklit eden bir eş sesli sözcük olarak 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmıştır. Kelime ilk olarak baskı kalıbının adı olarak kullanılmış ve daha sonra hazır, şablon benzeri bir ifade aracını tanımlamak için bir metafor olarak kullanılmıştır.</p>



<p>‘Klişe’ teriminin modern baskı teknolojisi ile bağlantılı olarak ortaya çıkması tesadüf değildir. Sanayi devrimi ve buna bağlı olarak hız ve standarda odaklanılmak, kitle iletişim araçları ve toplumla paralel olarak ortaya çıkmış giderek de daha fazla insan kendini kamusal alanda ifade edebilir hale gelmiştir. Bu gelişme dilin ve düşüncenin sanayileşmesine yönelik korkuları körükledi. (‘Stereotip’in baskı dünyasından türetilmiş bir başka terim olduğunu ve bir baskı kalıbına veya bir desene atıfta bulunduğunu unutmayın). O nedenle, geleneksel olanın aklın düşmanı haline gelmesi modernliğin belirgin bir özelliği gibi görünüyor.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/business-meeting-5395567_1920-1.jpg?resize=645%2C430&ssl=1" alt="" class="wp-image-4964" width="645" height="430" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/business-meeting-5395567_1920-1.jpg?resize=1024%2C683&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/business-meeting-5395567_1920-1.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/business-meeting-5395567_1920-1.jpg?resize=768%2C512&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/business-meeting-5395567_1920-1.jpg?resize=1536%2C1024&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/business-meeting-5395567_1920-1.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/business-meeting-5395567_1920-1.jpg?resize=480%2C320&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2020/07/business-meeting-5395567_1920-1.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 645px) 100vw, 645px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Edebiyat ve sanatta klişeler, genel beklentileri ifade etmek için sıklıkla kullanılır. Okuyucuların kendilerini bir durum içinde kolayca tanımlamalarına ve bulmalarına olanak tanırlar ve böylece ironik veya eleştirel etkiler yaratırlar. Örneğin Fransız romancı Gustave Flaubert’in Kabul Edilmiş Fikirler Sözlüğü (1911-13), 19. yüzyıl sosyal eğilimlerini (“AKADEMİ, FRANSIZ- Ez onu ama yapabilirsen ona ait olmaya çalış”), popüler bilgelikleri (“ALKOLİZM – Tüm modern hastalıkların nedeni”) ve yüzeysel kamu görüşlerini (“SÖMÜRGELER – Onlardan bahsederken üzüntü göster”) eleştirmeden takip eden tipik bir sese sahip yüzlerce maddeden oluşur. Bu şekilde Flaubert klişe kullanımının zihinsel ve toplumsal bozulmasına karşı çıkar ve hazır düşüncenin yıkıcı siyasi sonuçlara gebe olduğunu ifade eder. Bununla birlikte, klişelere karşı saldırıya geçerken, metnin özü stratejik konumlandırmanın güçlü olanaklarını gerçekleştirir.</p>



<p>Flaubert’in takipçilerinden Fransız kuramcı Roland Barthes da klişelerin siyasi etkisiyle ilgilenmiştir. Barthes, Mitolojiler (1957) kitabından bir deneme olan ‘Afrika Grameri’nde, Afrika’daki Fransız sömürgelerinin popüler tanımlarının (sömürge yönetimi altındaki insanlar her zaman belirsiz bir şekilde ‘nüfus’ olarak tanımlanır; sömürgeciler ‘kader’ tarafından belirlenmiş bir ‘görev’ üzerinde hareket ederler) maskesini düşürerek, bunların siyasi acımasızlığın gerçekliğini nasıl gizlediğini gösterir. Aynı kitapta yer alan ‘İnsanlığın Büyük Ailesi’ adlı makalesinde, ‘hepimiz büyük ve mutlu bir aileyiz’ klişesinin kültürel adaletsizlikleri anlamsız bir evrenselci dil ve imgeyle gizlediğini gösteriyor.</p>



<p>İngiliz yazar George Orwell bu klişeye karşı çıkma eğilimini sürdürmüştür. ‘Politics and the English Language’ (1946) adlı kitabında gazetecilik klişelerini, siyasi gerçekliği anlamsız bir dille maskeleyen tehlikeli yapılar olarak değerlendirir. Ölmekte olan metaforları (‘omuz omuza’, ‘ellerine düşmek’), gereksiz kullanımları (‘eğilim göstermek’, ‘ciddi bir değerlendirmeyi hak etmek’), abartılı sıfatları (‘destansı’, ‘tarihi’, ‘unutulmaz’) ve çeşitli anlamsız kelimeleri (‘romantik’, ‘değerler’, ‘insan’, ‘doğal’) kınar.</p>



<p>Klişelere yönelik bu yaklaşımlar aynı anda hem büyüleyici hem de ikna edici. Ancak onların iki büyük ortak yönü var. Birincisi, klişelerin her zaman başkaları tarafından kullanıldığını, asla yazarın kendisi tarafından kullanılmadığını varsayarlar. Bu durum, klişelerin iletişime özgü, neredeyse kaçınılmaz ve bağlamsal yorumlamaya dayalı olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmamaktadır. Özgün ve etkili görünen bir söz, farklı bir bakış açısıyla klişe olarak yorumlanabiliyor ya da tam tersi olabiliyor. ABD Başkanı Barack Obama 2013 Demokratik Ulusal Komite Toplantısı’nda Amerika’nın dünyanın en büyük ülkesi olduğunu söylemenin bir klişe olduğunu ifade etmiş, ancak kendi konuşmalarında da sürekli olarak ‘gelecek nesilleri koruma’, ‘birlikte bir fark yaratabiliriz’ ve ‘açık konuşayım’ gibi klişeleri kullanmakla suçlanmıştır.</p>



<p>Klişe söylemi, daha az önemli olmayan başka bir meseleyi gözden kaçırıyor: Onları kullanmak, dilin tekrar eden doğasından ve aşınmasından habersiz, körü körüne birer fotokopi makinesi olduğumuz anlamına gelmez. Klişeleri genellikle belirli hedeflere ulaşmak için bilerek, planlı ve rasyonel bir şekilde kullanırız. Sözgelimi, “bu bir klişedir, ama…” şeklindeki yaygın ifadeyi ya da klişelerin ironik kullanımını düşünün. Klişeler her zaman bağlam içinde kullanıma sunulur ve bağlam çoğu zaman görünüşte zayıf olan sıradan şeylere önemli bir performatif güç kazandırır. Klişe, yapısı ve kötü şöhretine rağmen düşündüğümüzden daha karmaşık ve çok boyutludur.</p>



<p>Belki de daha yeni ve konuyla bağlantılı bir fikri ele alırsak klişe hakkında farklı düşünmeye başlayabiliriz: evrimsel biyolog Richard Dawkins’in ‘The Selfish Gene’ (1976) kitabında ortaya attığı ‘mem’ fikri. Burada memler, konuşmalar yoluyla kendilerini tekrar eden hazır kültürel eserler olarak tanımlanmaktadır. Tıpkı klişeler etrafındaki düşüncenin sanayileşmenin teknolojik devrimini izleyen dönemde gelişmesi gibi, memler etrafındaki düşünce de dijital devrime paralel olarak doruk noktasına ulaşmıştır. Ancak bir memein yaygınlaşması onun başarısını gösterirken, bir klişeyi ne kadar çok kişi kullanırsa o kadar az etkili olduğu düşünülmektedir. Yine de tek bir klişe, tıpkı popüler bir meme gibi, farklı tezahürleri arasında aynı değildir. Bir meme çok çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir ve hiçbir yorum yapılmadan paylaşılsa bile, bazen paylaşma eylemi bireysel bir duruş yaratır. Klişeler de aynı şekilde çalışır. Belirli bağlamlarda yeni anlamlar kazanırlar ve bu da onları farklı türden etkileşimlerde etkili olmasını sağlar.</p>



<p>Bu nedenle, bir sonraki “Bu bir klişe!” iddiasını ortaya atmadan önce, sıklıkla kullandığınız bazı klişeleri düşünün. Bunlar yakın sosyal ve kültürel çevrenizin karakteristik özellikleri mi? Yaygın olarak kullanılan selamlaşmaları, siyasi sözleri veya diğer fikirleri temsil ediyor mu? Bu makalede bunlardan birkaç tanesini fark ettiniz mi? Kuşkusuz fark etmişsinizdir. Ne de olsa onlarla birlikte de yaşayamıyoruz onlarsız da yaşayamıyoruz.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Nana Ariel </strong>– “<a href="https://aeon.co/ideas/at-the-end-of-the-day-think-outside-the-box-about-cliches" target="_blank" rel="noopener" title="">At the end of the day, think outside the box about clichés</a>“, (Erişim Tarihi: 21.12.2023)</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Özlem Kırtay</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/kliselere-birkez-de-baska-bir-acidan-bakin-nana-ariel/">Klişelere Bir De Başka Bir Açıdan Bakın – Nana Ariel</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>‘They’ Zamirinin Tekiline İhtiyacımız Var: Ve Bunun Yanlış Bir Şeymiş Gibi Görünmesi Uzun Sürmeyecek – Stephanie Golden</title>
<link>https://trafikdernegi.com/they-zamirinin-tekiline-ihtiyacimiz-var-ve-bunun-yanlis-bir-seymis-gibi-goerunmesi-uzun-surmeyecek-stephanie-golden</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/they-zamirinin-tekiline-ihtiyacimiz-var-ve-bunun-yanlis-bir-seymis-gibi-goerunmesi-uzun-surmeyecek-stephanie-golden</guid>
<description><![CDATA[ Editör notu: Türkçede zamirlerin cinsiyeti yoktur. “O” zamiri hem kadın hem erkek için kullanılır.  İngilizcede ise “o” kelimesi kadın ve erkeğe göre sırasıyla “he” ve “she” olarak ifade edilir. İngilizcede cinsiyet açısından nötr olan “they” zamiri “onlar” anlamına gelmektedir ancak nötr olan tek zamir olması dolayısıyla normalde tekil olan “she” ve “he” zamirlerinin yerini alması gerektiği önerilmektedir. Yazıyı düzenlerken bu kelimeleri olduğu gibi bırakmanın yazıyı daha anlaşılır kılacağını düşündük. Keyifli okumalar. Metin editörlüğü yapmayalı onlarca yıl oldu ama Chicago Manual of Style ile olan uzun ve güvene dayalı ilişkimden vazgeçmedim. Bu nedenle, Chicago’nun Associated Press (AP) ile birlikte geçen yıl
The post ‘They’ Zamirinin Tekiline İhtiyacımız Var: Ve Bunun Yanlış Bir Şeymiş Gibi Görünmesi Uzun Sürmeyecek – Stephanie Golden first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783b0bd9a933.jpg" length="37800" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:08:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>‘They’, Zamirinin, Tekiline, İhtiyacımız, Var:, Bunun, Yanlış, Bir, Şeymiş, Gibi, Görünmesi, Uzun, Sürmeyecek, –, Stephanie, Golden</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Editör notu:</p>



<p>Türkçede zamirlerin cinsiyeti yoktur. “O” zamiri hem kadın hem erkek için kullanılır.  İngilizcede ise “o” kelimesi kadın ve erkeğe göre sırasıyla “he” ve “she” olarak ifade edilir. İngilizcede cinsiyet açısından nötr olan “they” zamiri “onlar” anlamına gelmektedir ancak nötr olan tek zamir olması dolayısıyla normalde tekil olan “she” ve “he” zamirlerinin yerini alması gerektiği önerilmektedir. Yazıyı düzenlerken bu kelimeleri olduğu gibi bırakmanın yazıyı daha anlaşılır kılacağını düşündük. Keyifli okumalar.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Metin editörlüğü yapmayalı onlarca yıl oldu ama <em>Chicago Manual of Style</em> ile olan uzun ve güvene dayalı ilişkimden vazgeçmedim. Bu nedenle, Chicago’nun <em>Associated Press</em> (AP) ile birlikte geçen yıl tekil zamir olarak ‘they’ kullanımını kabul ettiğini öğrendiğimde, buna uymaya hazırdım. Yine de herkes benim gibi değildi. Cinsiyet ayrımı gözetmeyen zamirler yaygınlaştıkça, ‘zamirlere savaş’ anlatıları tuhaf bir şekilde tanıdık geldi ve şunu fark ettim: bunu daha önce iki kez yaşamıştım.</p>



<p>1968’de <em>Encyclopaedia Britannica</em>‘da genç bir editör olarak <em>Webster’s Third New International Dictionary, Unabridged</em> (1961) üzerinde çalışıyordum; bu sözlük, insanların gerçekten konuştuğu konuşma dili adına rafine ‘edebi’ dili bir kenara bırakarak saygın ve kusursuz ikinci basımdan ayrılmıştı. Bu sözlüğün yayınlanması, kelimenin tam anlamıyla felaket ve dünyanın sonu hakkındaki kehanetleri çağrıştıran bir etki yaratmıştı. William Shakespeare’in <em>Troilus</em> ve <em>Cressida</em>‘sından alıntı yapan eleştirmen Dwight Macdonald, 1962 yılında <em>The New Yorker’da</em> <em>Webster</em>‘s’ın evrendeki uyum ve düzenin ‘ipini çözdüğünü’ ve bunu kaosun izleyeceğini yazdı. Ancak ben sözlüğün abartılı, gösterişli dili reddetmesini sevmiştim ve tire işaretlerini kaldırma ve görünürdeki her şeyi küçük harfle yazma uygulamasını seve seve takip ettim.</p>



<p>Birkaç yıl sonra, Oxford University Press’in New York şubesinde bir makale editörü olarak, bir sonraki tartışmalı kullanım değişiminin yapılmasına yardımcı oldum. Feminizm güç kazanmaya başlamıştı (tıpkı bugün ikili olmayan cinsiyet kimlikleri gibi) ve feministler cinsiyetçi olmayan bir dil için mücadele ediyordu, buna ‘men’ ve ‘he’ kelimelerinin alternatifleri de dahildi. 1974 yılında, McGraw-Hill Kitap Şirketi bildiğim kadarıyla bu değişimi gerçekleştirme konusunu ele alan ilk yayıncı, 11 sayfalık ‘Guidelines for Equal Treatment of the Sexes’ (Cinsiyetlere Eşit Muamele Rehberi) adlı bir kılavuz hazırladı.</p>



<p>Bir gün patronum bana bu kılavuzu verdi. Ben ‘feminist’ olarak biliniyordum ve sanırım beni bunun nasıl olacağını test etmek için bir denek olarak gördü. Her neyse, hemen üzerine atladım. McGraw’ın “man” kelimesinden ve erkek için kullanılan tekil “he” zamirinden kaçınmak için önerdiği geçici çözümler ‘fiili çoğul yapmak, ‘gereksiz cinsiyet zamirlerini ortadan kaldırmak için cümleyi yeniden ifade etmek’, ‘he or she, her or his’ kullanmak (kadın zamirini ilk sıraya koymaya nadiren cesaretim olsa da) ‘garip veya yapay bir yapı’ üretmekten kaçınmak için dikkatli bir şekilde ele alındı. Bu yüzden, yazarlarımın yazılarına zarar vermeden bu değişiklikleri yapmak için elimden geleni yaptım ancak bu biraz zor oldu. Bana bile ‘he or she’ demek garip ve tamamen tuhaf geliyordu. İnatçı (neredeyse tamamı erkek olan) yazarlarımdan gelen yanıtlar, öfke patlamalarından, İngilizce kullanımı ve geleneğin önemi üzerine verilen derin derslere ve orijinal ifadelerinin ne kadar daha doğru olduğunu gösteren nazik uyarılara kadar çeşitlilik gösteriyordu. Feminizm garip ve yabancıydı ve bu akademisyenlerin çoğu için yazılarını hırpalayabilecek kadar önemli görünmüyordu. Bu yenilikleri kendi başıma yapmaya çalışıyordum; Oxford’da McGraw’da olduğu gibi bir politika yoktu. Bundan kurtulmuştum. Çünkü genç, kadın ve doktorasız olmama rağmen onların gözünde 500 yıllık edebi otoriteyi temsil ediyordum.</p>



<p>Bugün, cinsiyetçi olmayan dilin o dönemde ne derece tepki gördüğünü hatırlamak oldukça zor. <em>New York Times Magazine’</em>de yayınlanan McGraw kılavuzundan yapılan uzun bir alıntıyla öfkeli tepkiler ortaya çıktı: Bir mektupta, ‘Dilin arındırılması yoluyla toplumu reforme etmek için bir komplo hazırlanıyor… masum çocuklar ‘Orwellci editörlerin’ oyunlarıyla geleneksel rollerin güvenliğinden uzaklaştırılacak’ diye uyarılıyordu. Yüzyılın başından beri var olan ama özellikle 1971 yılında Ms dergisinin yayın hayatına başlamasından sonra yaygınlaşan Ms sıfatı yıllarca bir karşı koymayla karşılaştı. 1975-1986 yılları arasında <em>TheVillage Voice’ta</em> önce editör, sonra da editör müdürü olarak çalışan Sonia Jaffe Robbins, bu solcu yayında bile, örneğin kadın oyunculardan ‘Miss diye bahsetmekte ısrar eden bir tiyatro eleştirmeninin direnişi ile karşılaştığını anlatıyor.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" loading="lazy" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/01/sized-they.webp?resize=677%2C408&ssl=1" alt="" class="wp-image-16121" width="677" height="408" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/01/sized-they.webp?resize=1024%2C617&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/01/sized-they.webp?resize=300%2C181&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/01/sized-they.webp?resize=768%2C463&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/01/sized-they.webp?resize=1536%2C926&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/01/sized-they.webp?resize=480%2C289&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/01/sized-they.webp?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 677px) 100vw, 677px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>Şimdi sırada ‘they’ var ve bunun zor bir kavram olduğunu kabul ediyorum. AP Yayın Baş Editörü Paula Froke, “they” kelimesini tercih etmelerinin iki nedeni olduğunu belirtiyor: “Konuşma dilinde onlar kelimesinin tekil olarak kullanıldığının kabul edilmesi” ve “kendilerini erkek ya da kadın olarak tanımlamayan insanlar için bir zamire ihtiyaç duyulması”. İlk olarak ‘onlar’ zamirini kullanmak, ‘herkes kendi kimliğine en uygun kişi zamirine karar verebilir’ anlamına gelir ki bu insanların yüzyıllardır yaptığı şeydir; çoğumuz bunu zaten düşünmeden kullanıyoruz.</p>



<p>Ancak kimlik, toplum ve gerçekliğin kendi doğası hakkında temel soruları gündeme getiren ikinci kullanımı büyük bir tepkiyle karşılaştı.</p>



<p>“Carey makes themself coffee every morning – they hate tea’’ (Carey her sabah kendilerine (themself) kahve yapar, onlar (they) çaydan nefret ederler) gibi bir cümle, dilbilgisinin yerleşmiş kurallarını ihlal eder. Lisa told me they love gardening (Lisa bana bahçeciliği sevdiklerini(onlar/they) söyledi) demek, varlığın temel sınıflandırmalarını sorgulatır. Birçok insan için ‘they’, uyumsuzluk ve karmaşa anlamına gelen bir sözcüktür.</p>



<p>Yine de <em>Webster</em>‘ın üçüncü baskısı ve cinsiyetçi olmayan dili kıyamete neden olmadı. Aslında, yenilikleri beklenmedik bir şekilde normalleşti. 1989’da Simon & Schuster’da telif ve üretim editörü olarak çalışmaya başlayan Diane Aronson, orada ve diğer yayınevlerinde üzerinde çalıştığı kişisel gelişim kitaplarının yazar ve editörlerinin çoğunun cinsiyetçi olmayan bir dil kullanmak istediğini belirtti. Yazarlar, editörler ve yayıncılar bu tür bir dilin ‘okuyucular için sıcak bir ortam yaratmak açısından önemli’ olduğunu düşünüyor.</p>



<p>Dil evrim geçirir ve hiçbir homurdanma ya da kural dayatma bunu durduramaz. Ancak daha da önemlisi, adil olunması için ‘they’, ‘themself’ veya yaygın kullanıma ulaşan yeni cinsiyet ayrımı gözetmeyen zamirleri kabul etmek için çaba göstermemiz gerekmektedir. Erkeği ve kadını ‘erkek’ içine sıkıştıran bir dil, kadınları ayrı bir varlık olmaktan çıkaran bir toplumu yansıtmaktadır. Cinsiyet kimlikleri çeşitliliğini kadın ve erkek olarak daraltan bir dil, nüfusunun önemli bir kesiminin kimliğini ve varlığını kabul etmeyi reddeden bir toplumu yansıtmaktadır. Trans Allyship Workbook’ta (2017) Davey Shlasko şöyle yazmıştır:</p>



<p>Tekil “they” kullanımı karşıtlığı, ne tutarlı, tarafsız bir dilbilgisi standardını koruduğu için ne de iletişim ihtiyaçlarımıza hizmet ettiği için uygulanmaktadır. Uygulanmaktadır çünkü dil normlarının uygulanması güç yapılarının uygulanmasının bir yoludur.</p>



<p>Bu güç meselesi, bu kullanım değişikliklerinin üçünün de merkezinde yer almaktadır. Her durumda, değişim dışlanmış bir gruba ses verdi; bunlar eğitimli olmayan seçkin olmayanlar, kadınlar ve ikili olmayan cinsiyet kimliklerine sahip olanlar. ‘They’ özellikle doğru olmayabilir, ancak daha iyi bir şey bulana kadar buna ihtiyacımız var. Yıllarca “he or she” üzerine çalıştıktan sonra, iyi kullanıldığında kullanışsız olduğunu düşünmüyorum ancak diğer cinsiyet kimliklerini dışarıda bıraktığı için artık bırakmamız gerektiğine inanıyorum.</p>



<p>Macdonald, <em>Webster</em>‘ın üçüncü baskısını dili zayıflatmak, kalitesizleştirmek ve güzelliğini yok etmekle suçlamıştır. Ama insanlar hala güzel metinler yazıyor ve biz de tekil ‘they’ kelimesine alışacağız, tıpkı yüzyıllar önce ‘thee’ kelimesinin kullanımdan düşmesiyle insanların tekil ‘you’ kelimesine uyum sağlaması gibi. Bir zamanlar metin editörüydüm, her zaman bir dilbilgisi ineğiydim ve itiraf etmeliyim ki ” Carey makes themself coffee every morning” cümlesi beni biraz korkutuyor. Ama ne kadar sürerse sürsün korkmaya hazırım ki büyük olasılıkla bu korku çok uzun sürmeyecek.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">



<p><strong>Stephanie Golden</strong> – “<a href="https://aeon.co/ideas/we-need-the-singular-they-and-it-wont-seem-wrong-for-long" target="_blank" rel="noopener" title="">We need the singular ‘they’ – and it won’t seem wrong for long</a>“, (Erişim Tarihi: 27.01.2024) </p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Özlem Kırtay</p>



<p><strong>Editör:</strong> Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/they-zamirinin-tekiline-ihtiyacimiz-var-ve-bunun-yanlis-bir-seymis-gibi-gorunmesi-uzun-surmeyecek-stephanie-golden/">‘They’ Zamirinin Tekiline İhtiyacımız Var: Ve Bunun Yanlış Bir Şeymiş Gibi Görünmesi Uzun Sürmeyecek – Stephanie Golden</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aynı Nehre İki Kez Girebilir misiniz?: Wittgenstein’a Karşı Herakleitos – David Egan</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ayni-nehre-iki-kez-girebilir-misiniz-wittgensteina-karsi-herakleitos-david-egan</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ayni-nehre-iki-kez-girebilir-misiniz-wittgensteina-karsi-herakleitos-david-egan</guid>
<description><![CDATA[ Filozof Ludwig Wittgenstein bir keresinde arkadaşlarından birine şöyle demişti: “Ben dindar bir adam değilim, fakat kendimi, sorunlara dini bir açıdan bakmaktan alıkoyamıyorum.” Wittgenstein’ın dini bir  açıdan baktığını iddia ettiği bu sorunlar, dil ve mantığın teknik meseleleri olma eğilimindedir. Wittgenstein, felsefeye yönelmeden önce bir mühendis olarak eğitim aldı. Dolayısıyla dişlilerin, kaldıraçların ve makinelerin sıradan metaforlarını da edinmişti. Aynı zamanda Wittgenstein’ın yazılarında ‘transandantal’ kavramını bulduğunuz yerde, büyük olasılıkla ‘yanlış anlama’ ve ‘saçmalık’ kavramlarını da bulacaksınız.  Wittgenstein, gözlerini yüksek gizemlere diken filozoflara yanıt verirken, inatla küçümseyici bir tavır alabilir. Şöyle düşünün: ‘Aynı nehre iki kez girilemez diyen kişi aslında yanılıyordu; aynı nehre iki kez girilebilir!’
The post Aynı Nehre İki Kez Girebilir misiniz?: Wittgenstein’a Karşı Herakleitos – David Egan first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783b0bb9c0ab.jpg" length="59488" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:08:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Aynı, Nehre, İki, Kez, Girebilir, misiniz:, Wittgenstein’a, Karşı, Herakleitos, –, David, Egan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Filozof Ludwig Wittgenstein bir keresinde arkadaşlarından birine şöyle demişti: “Ben dindar bir adam değilim, fakat kendimi, sorunlara dini bir açıdan bakmaktan alıkoyamıyorum.” Wittgenstein’ın dini bir  açıdan baktığını iddia ettiği bu sorunlar, dil ve mantığın teknik meseleleri olma eğilimindedir. Wittgenstein, felsefeye yönelmeden önce bir mühendis olarak eğitim aldı. Dolayısıyla dişlilerin, kaldıraçların ve makinelerin sıradan metaforlarını da edinmişti. Aynı zamanda Wittgenstein’ın yazılarında ‘transandantal’ kavramını bulduğunuz yerde, büyük olasılıkla ‘yanlış anlama’ ve ‘saçmalık’ kavramlarını da bulacaksınız. </p>



<p>Wittgenstein, gözlerini yüksek gizemlere diken filozoflara yanıt verirken, inatla küçümseyici bir tavır alabilir. Şöyle düşünün: ‘Aynı nehre iki kez girilemez diyen kişi aslında yanılıyordu; aynı nehre iki kez girilebilir!’ Bu keskin ifadelerine bakıldığında Wittgenstein’ın, dindar bir düşünürden çok, katı bir literalist gibi göründüğünü söyleyebiliriz. Ancak bu söz yakından incelendiğinde, yalnızca Wittgenstein’ın “dini bir bakış açısı” ile ne demek istediğini göstermekle kalmaz, aynı zamanda Wittgenstein’ın düşünürlüğündeki dindarlığın boyutlarının nasıl çarpıcı bir özgünlükte olduğunu da ortaya çıkarabilir.</p>



<p>Nehirler hakkındaki bu yorumu yapan kişi, aynı anda hem Presokratik hem de postmodern bir filozof olan Herakleitos, New Age websitelerinde yanlış, herkes tarafından ise bağlamı dışında aktarıldı. Bunun sebebi, onun külliyatına dair elimizde bulunan tek şeyin kopuk kopuk fragmanlar olmasıdır. Herakleitos’un yapamayacağımızı düşündüğü şey nedir? Açıkçası bir nehir kıyısını, ayağımı içeri sokup tekrar geri çıkartıp çırpabilirim. Fakat nehir an be an aynı nehir mi <strong>–</strong>ayağımın üzerinden akan sular okyanusa karışırken, nehrin kaynağından yeni sular akacak, ve hiçbir su aynı kalmayacak<strong>– </strong>ve ben aynı kişi miyim?</p>



<p>Herakleitos’un bir okuması bize, onun mistik bir mesaj iletmeye çalıştığını  düşündürür. Bahsi geçen kelimeyi, yani nehri, sürekli akış halinde olan bir şey hakkında konuşmak için kullanırız ve bu da bizi şeylerin olduğundan daha sabit olduğunu düşünmeye sevk edebilir <strong>– </strong>gerçekten de, sabit şeyler olduğunu düşünmeye. İsme dayalı <strong>[</strong>noun-bound<strong>]</strong><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ayni-nehre-iki-kez-girebilir-misiniz-wittgensteina-karsi-herakleitos-david-egan/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ayni-nehre-iki-kez-girebilir-misiniz-wittgensteina-karsi-herakleitos-david-egan#_ftn1">[1]</a> olan dilimiz, varoluşun durmak bilmeyen akışını yakalayamaz. Herakleitos da dilin, gerçekliği resmetme konusunda yetersiz bir araç olduğunu söyler.</p>



<p>Wittgenstein’ın felsefi söylemlerimizin çoğunda ilgi çekici bulduğu şey, son derece önemli görünseler de, söylemlerimizin herhangi bir şeyde ne gibi bir fark yarattıklarının belirsiz olmasıdır. Örneğin Herakleitos’un bir öğleden sonrasını değişimin imkansız olduğunu söyleyen arkadaşı Parmenides ile birlikte bir nehrin kıyısında geçirdiğini (ya da isterseniz nehrin akışına benzeyen sürekli değişen durumları) hayal edin. Bahsi geçen nehrin çok mu ya da tek mi olduğu hakkında hararetli bir tartışmaya girebilirler, fakat daha sonra ikisi de yüzmeye gidebilir, kendilerini ferahlatmak için soğuk bir içecek alabilir, veya biraz balık tutmak için balıkçı çizmelerini giyebilirler. Ve onların metafizik bağlılıkları bu faaliyetleri en ufak bir şekilde etkilemez.</p>



<p>Wittgenstein, insanların söylediklerini bir oyunun hamlelerine benzeterek bu tür tartışmalar hakkında daha net olabileceğimizi düşünür. Tıpkı bir satranç oyunundaki her hamlenin oyunun durumunu değiştirmesi gibi, her konuşma hamlesi de onun ‘dil oyunu’ olarak adlandırdığı  oyunun durumunu değiştirir. Konuşmanın amacı da, bir satranç taşını hareket ettirmenin amacı gibi, bir şeyler <em>yapmaktır</em>. Ancak bir hamlenin o oyunda hamle olarak sayılabilmesi için kuralların <strong>[</strong>stage-setting<strong>]</strong> belirlenmiş olması gerekir. Bir satranç oyununu anlamlandırmak için atları fillerden ayırt edebilmeniz, farklı taşların nasıl hareket ettiğini vs. bilmeniz gerekir. Oyunun başında taşları tahtaya yerleştirmek bir hamle dizisi değildir. Bu, öncelikle oyunu mümkün kılmak için yaptığımız bir şeydir.</p>



<p>Wittgenstein’a göre dilin kafamızı karıştırmasının bir nedeni, kural-koyma ve yer belirleme etkinliklerinin dil oyununun gerçek hareketleriyle aynı ortamda, yani sözcüklerde gerçekleşmesidir. ‘Nehir kıyılarından taşıyor’ ve ‘Nehir sözcüğü bir isimdir’ cümlelerinin her ikisi de gramer açısından sağlam cümlelerdir ancak, yalnızca ilki bir dil oyunu hamlesidir. İkincisi ise dilin kullanımındaki bir kuralı belirtir: ‘Fil çapraz hareket eder’ demek gibidir ve bu bir dil oyunundaki hamle değil, filin nasıl hareket ettiğinin gösterimi olan, satrançtaki bir hamledir.</p>



<p>Wittgenstein, Herakleitos ve Parmenides’in anlaşamadığı şeyin nehirle ilgili bir olgu değil, nehir hakkında konuşmanın kuralları olduğunu görmemizi ister. Herakleitos da yeni bir dil oyunu önermektedir: Nehir kelimesini kullanma kuralının aynı nehre iki kez girdiğimizi söylememizi yasakladığı bir oyun, tıpkı kendi dil oyunumuzun kurallarının aynı anın iki farklı zamanda gerçekleştiğini söylememizi yasakladığı gibi. Yaptığınız şeyin <em>bu</em> olduğunu açıkça sağlamanız koşuluyla, alternatif kurallar önermenizde yanlış bir şey yoktur. Eğer ‘Şah tıpkı vezir gibi hareket eder’ diyorsanız, ya satranç oyunu hakkında yanlış bir şey söylüyorsunuz ya da oyunun alternatif bir versiyonunu  <strong>–</strong>ki bu alternatif işe yarar ya da yaramaz<strong>–</strong>öneriyorsunuz demektir. Herakleitos’un sorunu, kurallardan değil de, nehirler hakkında konuştuğunu sanmasıdır <strong>– </strong>ki bu hususta açıkça yanılmaktadır. Aynı şekilde Wittgenstein’a göre felsefe yaparken sıklıkla düştüğümüz bir hata vardır: “Bir şey yaptığımızı sanırken, aslında yaptığımız şeyin başka bir şey olması”</p>



<p>Fakat nehirlerle ilgili açıklamayı naif bir hata olarak görmezden gelirsek, bundan hiçbir şey öğrenemeyiz. Wittgenstein’ın da dikkat çektiği gibi: Belli bir anlamda, felsefi sorunları çok fazla dikkate alamayışımızın nedeni, onların çok fazla hakikat içeriyor olmasıdır. Herakleitos ve Parmenides, metafiziksel farklılıklarının bir sonucu olarak farklı bir şey yapmış olmayabilirler,  ancak bu farklılıklar, yaptıkları her şeye karşı son derece farklı tutumlar sergilediklerinin bir göstergesidir. Bu tutum derin ya da sığ, cesur ya da çekingen, minnettar ya da aksi olabilir, ama doğru ya da yanlış değildir. Benzer şekilde, oyunun kuralları da doğru ya da yanlış değildir <strong>–</strong>oyun içindeki hamlelerin doğru ya da yanlış olduğunu belirlememizi sağlayan ölçütlerdir<strong>–</strong> ancak hangi oyunların oynanmaya değer olduğunu düşündüğünüz ve oynarken kurallarla nasıl bir ilişki kurduğunuz, sizin hakkınızda çok şey söylemektedir.</p>



<p>Bu durumda bizi -ve Herakleitos’u- tutumun bu şekilde ifade edilmesini metafiziksel bir olgu olarak görmeye yönelten nedir?  Herakleitos’un dil oyunlarımızı yeniden düzenlemek istediğini hatırlayın, çünkü Herakleitos dil oyunlarımızı şeylerin gerçekte nasıl olduğunu yansıtamadığını düşünür. Ve dil oyunlarımızın nihai bir gerçekliği az ya da çok yansıtmaya muktedir olup olmadığını belirlemek için ne yapmanız gerektiğini de göz önünde bulundurun. Bu durumda iki şeyi karşılaştırmanız gerekir: dil-oyunumuz ve onun temsil etmesi gereken gerçeklik. Başka bir deyişle, kendimize temsil ettiğimiz gerçeklik ile, tüm temsillerden azade gerçekliği karşılaştırmanız gerekir. Fakat bu hiçbir anlam ifade etmiyor: Şeylerin nasıl göründüğünü tüm temsillerden bağımsız olarak kendinize nasıl temsil edebilirsiniz?</p>



<p>Kendi derimizin dışına adım atma arzusu, hatta böyle bir şeyi başarabileceğimize dair eğilimimiz, insanlığın derin bir özlemi olabilir. Bedensel, zamana bağlı varoluşumuz tarafından kapana kısılmış hissedebiliriz. Bu sınırlardan kurtulmaya çalışan bir tür dini bir dürtü var: Sonlu benliklerimizi aşmaya ve sonsuz olanla temas kurmaya çalışmak. Fakat Wittgenstein’ın dini dürtüsü ise bizi tam tersi bir yöne iter: Aşkınlık arzumuzu tatmin etmeye değil, bizi bu arzudan tamamen uzaklaştırmaya çalışmak. Onun sunduğu bu özgürlük, sınırlı benliklerimizden kurtuluş değil, sınırlı benliklerimiz için bir tür özgürleşmedir.</p>



<p>Wittgenstein’ın Herakleitos hakkındaki sözleri felsefesini olgunlaştırdığı 1930’ların başında yazılmış bir metinden alınmıştır; bu metin ölümünden sonra “Felsefi Soruşturmalar” (1953) adlı eserinde yayımlanmıştır. Bu geç dönem çalışmasını -Felsefi Soruşturmalar- özel kılan şeylerden biri, her soruna “dindar” bir bakış açısıyla bakan Wittgenstein’ın, pratik zekalı mühendis Wittgenstein ile birleşme şeklidir. Wittgenstein’a göre metafiziksel spekülasyonlar, dilin mekanizmasından kurtulmuş ve çılgınca kontrolden çıkmış dişliler gibidir. Mühendis Wittgenstein ise mekanizmanın sorunsuz çalışmasını ister. Ve ruhani içgörü tam da burada yatar: Amacımız, doğru bir şekilde anlaşıldığında, aşkınlık değil, tam anlamıyla bir içkinliktir. Bu açıdan, Meister Eckhart’tan Zen patriklerine kadar mistiklerin ifade ettiği bir arzuya oldukça teknik ve kendine özgü bir yaklaşım sunar: Bir mükemmellik durumuna ulaşmak değil, zaten şu an hali hazırda bulunmakta olduğunuz yerin, ihtiyacınız olan tüm mükemmellik olduğunun farkına varmak.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ayni-nehre-iki-kez-girebilir-misiniz-wittgensteina-karsi-herakleitos-david-egan/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ayni-nehre-iki-kez-girebilir-misiniz-wittgensteina-karsi-herakleitos-david-egan#_ftnref1">[1]</a>[noun-bound] Bu kavramı “İsme dayalı” olarak çevirdim ancak daha açıklayıcı olması adına metinde geçen İngilizce karşılığını da ekledim.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>David Egan</strong> – “<a href="https://aeon.co/ideas/can-you-step-in-the-same-river-twice-wittgenstein-v-heraclitus">Can you step in the same river twice? Wittgenstein v Heraclitus</a>”, (Erişim Tarihi: 01.07.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Efe Can Akdeniz</p>



<p><strong>Çeviri Editörü:</strong> Emir Arıcı</p>



<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>



<p>Cambridge Dictionary, Oxford Dictionary, Tureng Dictionary</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/ayni-nehre-iki-kez-girebilir-misiniz-wittgensteina-karsi-herakleitos-david-egan/">Aynı Nehre İki Kez Girebilir misiniz?: Wittgenstein’a Karşı Herakleitos – David Egan</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dil Felsefesindeki 3 Önemli Fikir – Luke Dunne</title>
<link>https://trafikdernegi.com/dil-felsefesindeki-3-onemli-fikir-luke-dunne</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/dil-felsefesindeki-3-onemli-fikir-luke-dunne</guid>
<description><![CDATA[ Dil, anlam ve zihin arasındaki ilişkiyi anlamak için felsefeyi nasıl kullanabiliriz? Temelde dil nedir? Anlamın özü nedir? Bütün bunların zihinle ne alakası vardır? Bunlar dil felsefesindeki en temel sorulardan bazılarıdır ve bunlara cevap verme girişimlerinin modern felsefenin gelişiminde merkezi bir yere sahip olduğu kanıtlanmıştır. Bu makalede anlambiliminin, doğruluk-koşullu anlam kavramının ve zihinciliğin (mentalizmin) -anlamın zihnimizde olup bitenlerle ilişkili olduğu fikri- gelişimini inceleyeceğiz. İki Felsefi Alan Arasında Dil Felsefesi Dil felsefesini araştıranlar, adından da anlaşılacağı gibi, dilin gerçekliği, amacı, kökenleri, dille neyin imkanlı olup olmadığı ve diğer ilgili araştırmalar hakkında bazı temel soruları sormakla ilgilenirler. Dil felsefesi, diğer pek çok felsefe
The post Dil Felsefesindeki 3 Önemli Fikir – Luke Dunne first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783b0b9bc618.jpg" length="64889" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:08:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Dil, Felsefesindeki, Önemli, Fikir, –, Luke, Dunne</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dil, anlam ve zihin arasındaki ilişkiyi anlamak için felsefeyi nasıl kullanabiliriz?</p>



<p>Temelde dil nedir? Anlamın özü nedir? Bütün bunların zihinle ne alakası vardır? Bunlar dil felsefesindeki en temel sorulardan bazılarıdır ve bunlara cevap verme girişimlerinin modern felsefenin gelişiminde merkezi bir yere sahip olduğu kanıtlanmıştır. Bu makalede anlambiliminin, doğruluk-koşullu anlam kavramının ve zihinciliğin (mentalizmin) -anlamın zihnimizde olup bitenlerle ilişkili olduğu fikri- gelişimini inceleyeceğiz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İki Felsefi Alan Arasında Dil Felsefesi</h2>



<p><a href="https://iep.utm.edu/lang-phi/" target="_blank" rel="noopener" title="">Dil felsefesi</a>ni araştıranlar, adından da anlaşılacağı gibi, <a href="https://www.thecollector.com/speech-act-theory-austin-and-searle/" target="_blank" rel="noopener" title="">dilin gerçekliği</a>, amacı, kökenleri, dille neyin imkanlı olup olmadığı ve diğer ilgili araştırmalar hakkında bazı temel soruları sormakla ilgilenirler.</p>



<p>Dil felsefesi, diğer pek çok felsefe alanı gibi, 20. yüzyılın başlarında Cambridge’de geliştirilen ve bugün İngilizce konuşulan üniversitelerin çoğunda öğretilen bir tür olan “<a href="https://www.thecollector.com/alain-badiou-philosophical-regions/" target="_blank" rel="noopener" title="">analitik</a>” felsefe ile kıta Avrupasında öğretilen “kıta” felsefesi açısından ikiye ayrılabilir. Bunlar muhtemelen en iyi şekilde entelektüel gelenekler olarak görülebilir ve “gelenek” açısından entelektüel faaliyetten bahsetmeye yönelik herhangi bir girişimde de olabileceği gibi, bu iki [gelenek de] birbirlerinden tamamen farklı olarak görülmemelidir.</p>



<p>Burada analitik-kıta ayrımını gündeme getirmekte fayda vardır, çünkü dil felsefesi analitik gelenek üzerine çalışanlar için özel bir yere sahiptir. İngilizce konuşulan dünyada günümüz felsefesi olarak kabul edilen şey, çoğu zaman, diğerlerinden daha temel bir felsefi araştırma alanı varsa, bunun dil felsefesi olduğunu farz etme eğilimindedir. Aslına bakılırsa, bu “dile dönüş” sıklıkla analitik felsefenin geri kalanından ayrıldığı noktayı tanımlamanın bir yolu olarak kullanılır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">1. <strong>Anlambilim (Sema</strong>n<strong>tik) </strong></h2>



<p>Dil felsefesi, özellikle Anglofon (İngilizce konuşulan dünya) dünyasında uygulandığı şekliyle, genellikle bir anlam teorisi sunma çabasına odaklanır. Ancak bir anlam teorisine sahip olmanın ne olduğu ilk bakışta açık değildir.</p>



<p>İki tür anlam teorisi arasındaki farkı belirtirken önemli modern analitik filozoflardan biri olan David Lewis’i takip edebiliriz. Birincisi, belirli bir şeyin belirli bir grup için ne anlama geldiğine dair bir teori bulunmaktadır. Bu grup “x dilini konuşanlar” veya “y’yi z türünün bir sembolü olarak anlayanlar” olabilir. Ama yine de, bu teorinin, belirli sembollerin nasıl veya neden bu şekilde anlam kazandığı hakkındaki teorilerden ayrılması gerekir. Anlama dair (Semantik) teorilere ilişkin incelemenin konusu işte bu ikincisidir. Bu ikinci türden bir teoriyi formüle etmeye yönelik çoğu girişimin varsayımı, belirli bir dilin anlambiliminin diğer dillerinkinden çeşitli yönlerden farklı olmasına karşın, tüm dillerin belirli formel anlambilimsel özellikleri paylaştığı ve anlambilimini çalışırken bunları incelediğimizdir.</p>



<p>Anlambilimin bir zorluğu da, anlamı araştırmaya başladığımızı söylediğimizde, neyin anlamını araştırdığımızın tam olarak açık olmamasıdır. Cevap sadece “dil” olarak yanıtlanamaz; kastettiğimiz dilin türü veya dilin alanı konusunda daha spesifik olmamız gerekir. “Klasik anlamsal teoriler” olarak bilinen teoriler sınıfında, esas olarak ilgilendiğimiz şeyin cümlelerin anlamı olduğu yaklaşımın benimsenmesidir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Doğruluk-Koşullu Anlam Kuramları</h2>



<p>Günümüzün baskın klasik anlam teorilerinden biri, kökenlerini <a href="https://www.thecollector.com/gottlob-frege-philosophy-of-language/" target="_blank" rel="noopener" title="">Gottlob Frege</a>‘nin çalışmalarına dayandırmaktadır. [Buradaki] temel fikir, bir kelimenin bir cümledeki rolünün ne anlama geldiğini bildiğimizde ve bir cümlenin <a href="https://www.thecollector.com/can-we-achieve-objective-knowledge-gottlob-frege/" target="_blank" rel="noopener" title="">doğru</a> (veya yanlış) olması için gereken koşulları ayırt edebildiğimizde anlamı anlayabileceğimizdir.</p>



<p>Bu durumu benimseyen teoriler “doğruluk-koşullu anlam teorileri” olarak bilinir. Bir şeyi dil (veya dilsel ifade) yapan şeyin, dilin parçalarının bir nevi dünyanın gerçeklerini temsil etmesi olduğu varsayımını paylaşırlar; bize neyin doğru olup olmadığını söylerler.</p>



<p>Cümleler, olguları temsil ettikleri dikkate alındığında, anlamın temel birimidir. Bu dil anlayışının merkezinde <em>referans</em> fikri yer alır. Bir anlam teorisini dünyadaki olgu durumlarına bağlamak, <a href="https://plato.stanford.edu/entries/meaning/" target="_blank" rel="noopener" title="">anlam</a>ın daha derinlemesine natüralist bir açıklamasını (yani, anlamı sadece doğal dünyayla ilgili gerçeklerle açıklayabileceğimizi) benimsemeden önce gidilecek çok fazla yol olmadığı anlamına gelir. İsimler ve diğer ifadeler burada atıfta bulundukları veya “seçtikleri” şeylere göre tanımlanmaktadır.</p>



<p>Referansı düşünmenin iki yolu vardır. İlk olarak, adlar bir dizi betimlemenin bir fonksiyonu olarak anlaşılabilir ve bu nedenle bir ad, betimleyen şeylerin tümünün veya çoğunun geçerli olması durumunda uygulanabilir. İkincisi, özel adlar katı belirleyici/gösterici olarak anlaşılabilir, yani bir ismin anlamı, daha başka bir betimleyici içeriğin ürünü değildir. Bu ikinci teori 20. yüzyılın ikinci yarısında ilgi görmeye başlamış ve en ünlüsü <em>Saul Kripke tarafından Naming and Necessity</em> (Adlandırma ve Zorunluluk) adıyla yayınlanan dersler dizisinde savunulmuştur.</p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Zihincilik (Mentalizm): Dil ve Zihin</h2>



<p>Artık anlam konusunda çok farklı bir yaklaşıma yönelebiliriz. <em>“Zihinselci”</em> anlam teorileri olarak bilinen anlam sınıfı teorileri vardır. Zihinselci teoriler, dilsel anlamı zihnimizle nasıl ilişkili olduğu açısından anlamaya çalışan teorilerdir. Dilin temel açıklamaları zihin düzeyine göre yapılmalıdır, yani zihinsel açıklamalar anlamsal olanları da kapsamaktadır.</p>



<p>Bu yaklaşımın en önemli savunucularından biri <a href="https://plato.stanford.edu/entries/grice/" target="_blank" rel="noopener" title="">Paul Grice</a> olmuştur ve anlambiliminde ‘Gricean programı’ olarak bilinen programı geliştirmiştir. Gricean programı iki temel önermeden yola çıkmaktadır. İlk olarak ifadelerin anlamına ilişkin gerçekler, konuşmacının bunları ifade ederken ne kastettiği temel alınarak açıklanmalıdır. İkincil olarak ise, konuşmacının ifadeleriyle neyi kastettiği, neyi amaçladığı açısından açıklanmalıdır.</p>



<p>Burada kavramamız gereken fark, bir cümlenin kendi başına ne ifade ettiği (ifade-anlam) ile konuşmacı için ne ifade ettiği (konuşmacı-anlam) arasındaki farktır. Bu, bir cümlenin “gerçek anlamı” ile onun kastettiği şey arasında çizdiğimiz günlük ayrıma benzemektedir, dolayısıyla Grice’ın konuşmacının niyetine odaklanmasından kaynaklı olarak başlangıçta temel bir makullüğe sahip gibi görünmektedir.</p>



<p><strong>Söylediklerimizin Anlamı</strong></p>



<p>İfade-anlam ile konuşmacı-anlamı arasındaki fark şu örnekle güzel bir şekilde aktarılmıştır: Birisi “Sadece iki saatim kaldı!” derse, bu ifadenin anlamı basitçe onun (sebebi ne olursa olsun) kastettiği görevi iki saat içinde bitirmeye mecbur olduğu anlamına gelir. Ancak elbette konuşmacının kastettiği, fazla zamanın olmadığı, acele etmesi gerektiği vb. imalardır (veya en azından bu içerir).</p>



<p>Grice’a göre konuşmacı-anlamı, konuşmacının dinleyicide amaçladığı tepki açısından analiz edilebilir. Konuşmacı-anlamının bir diğer önemli özelliği ise, dinleyicinin konuşmacının niyetini, konuşmacının kastettiği anlam olarak anlamasıdır. Jeff Speaks, Grice’e göre konuşmacı-anlamının özetini bize şu şekilde sunuyor: “a, x’i söylemekle p’yi kastetmektedir ancak ve ancak a’nın x’i söylemekle şunu niyet etmesi halinde: (1.) dinleyicilerinin p’ye inanmaya başlamasını, (2.) dinleyicilerinin bu niyeti fark etmesini ve (3.) (1)’in (2)’den yola çıkılarak meydana gelmesi.</p>



<p>Peki anlamı bu şekilde kavramsallaştırmanın sorunları nelerdir? Speaks’in gözlemlediği gibi, bu kategorilerin hiçbirine dahil olmayan çeşitli vakalar vardır. Öncelikle, konuşmanın her zaman yeni bilgiler aktarması gerekmez; birisine bir şeyi hatırlatabiliriz veya yaptığımızı bildiği bir şeyi ona söyleyebiliriz.</p>



<p>İkincisi, bazen insanların söylediklerimize inanmalarını amaçlamadığımızdan ötürü bize inanmalarını ummayız.</p>



<p>Aslında, birilerini ikna etmeye çalışmanın bir özelliği de, sizin onları istemenizden başka nedenlerle (“Önyargılı olduğumu biliyorum çünkü zaten x’e inanıyorum, ama gerçekten x’e inanmalısınız çünkü bunun için kanıtlar çok fazla”) istediğiniz şeye inanmalarını sağlayabilmenizdir. Son olarak, ve muhtemelen, en derin konu da budur: Her konuşmanın hedeflenen bir dinleyicisi yoktur. Hatta düşüncelerimizin dili -iç monoloğumuz- herhangi bir anlam teorisinin veya herhangi bir dil felsefesinin üstünde durması gerektiği büyük zorluklardan bazılarını sunar.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Luke Dunne </strong>– “<a href="https://www.thecollector.com/ideas-philosophy-of-language/" target="_blank" rel="noopener" title="">3 Important Ideas in the Philosophy of Language</a>“, (Erişim Tarihi: 06.08.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Melek Mesci</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>İbrahim Yeşua Özçelik</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/dil-felsefesindeki-3-onemli-fikir-luke-dunne/">Dil Felsefesindeki 3 Önemli Fikir – Luke Dunne</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hakikat Nedir?: Ramsey, Wittgenstein ve Viyana Çevresi Üzerine – Cheryl Misak</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hakikat-nedir-ramsey-wittgenstein-ve-viyana-cevresi-uzerine-cheryl-misak</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hakikat-nedir-ramsey-wittgenstein-ve-viyana-cevresi-uzerine-cheryl-misak</guid>
<description><![CDATA[ 1920’lerin Viyana’sı her anlamda heyecan verici bir yerdi. Siyasi açıdan yerel yönetimin konut, sağlık, eğitim ve işçi haklarında radikal demokratik reformları denediği bir Kızıl Viyana dönemiydi. Savaş sonrası ortaya çıkan hiperenflasyon ve artan muhafazakarlığa rağmen iyimser bir hava hakimdi. Ayrıca entelektüel açıdan da heyecan verici bir zamandı, çünkü felsefe tarihindeki en etkili hareketlerden biri tüm hızıyla devam ediyordu: Viyana Çevresi. Viyana Çevresi, Alman filozof Moritz Schlick’in etrafında toplanan ve aralarında Rudolf Carnap, Otto Neurath ve Herbert Feigl gibi aydınların da bulunduğu bir grup filozof, matematikçi ve fizikçiden oluşuyordu. ‘Çevre’, iddialı bir program öne sürmüştü; bu program, tüm bilginin gözlem ve
The post Hakikat Nedir?: Ramsey, Wittgenstein ve Viyana Çevresi Üzerine – Cheryl Misak first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783b0b80e4ce.jpg" length="56102" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:08:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hakikat, Nedir:, Ramsey, Wittgenstein, Viyana, Çevresi, Üzerine, –, Cheryl, Misak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>1920’lerin Viyana’sı her anlamda heyecan verici bir yerdi. Siyasi açıdan yerel yönetimin konut, sağlık, eğitim ve işçi haklarında radikal demokratik reformları denediği bir Kızıl Viyana dönemiydi. Savaş sonrası ortaya çıkan hiperenflasyon ve artan muhafazakarlığa rağmen iyimser bir hava hakimdi. Ayrıca entelektüel açıdan da heyecan verici bir zamandı, çünkü felsefe tarihindeki en etkili hareketlerden biri tüm hızıyla devam ediyordu: Viyana Çevresi.</p>



<p>Viyana Çevresi, Alman filozof Moritz Schlick’in etrafında toplanan ve aralarında Rudolf Carnap, Otto Neurath ve Herbert Feigl gibi aydınların da bulunduğu bir grup filozof, matematikçi ve fizikçiden oluşuyordu. ‘Çevre’, iddialı bir program öne sürmüştü; bu program, tüm bilginin gözlem ve tümdengelimci mantığın objektif temelinden oluşturulduğu bir yapı sunuyordu. Onların ‘doğrulanabilirlik ilkesi’ anlamlı bir cümlenin, doğruluk-koruyucu mantık vasıtasıyla, gözlem yargılarının basit diline indirgenebilmesi gerektiğini ifade ediyordu. Metafizik, etik, din ve estetik ya bu bilimsel dilde ifade edilecek şekilde revize edilecekti ya da anlamsız -yani saçmalık- ilan edilecekti. Bu yeni bilimsel filozoflar sosyal açıdan ilericiydiler, Viyana’da evlerindeymiş gibi hissediyorlardı ve kendilerini entelektüel açıdan da ilerici olarak görüyorlardı. Ne yazık ki, 1936’da Viyana Üniversitesi merdivenlerinde Schlick’i vuran faşist öğrenci gibi başkaları da aynı fikirdeydi.</p>



<p>Onlarınki çoktan zamanı gelmiş bir fikirdi. Berlin’de de en önde gelen üyeleri arasında Hans Reichenbach ve Carl Hempel’in bulunduğu benzer bir topluluk gelişmekteydi. Aynı zamanda Cambridge’de Bertrand Russell felsefenin dünyadaki basit, metafiziksel olarak temel varlıklara kadar inen mantıksal bir analizle ilerlemesi gerektiğini savunuyordu. Ancak Russell’ın Viyanalı öğrencisi Ludwig Wittgenstein, çoğunlukla Birinci Dünya Savaşı sırasında, sonunda esir düştüğü tehlikeli Doğu ve İtalyan cephelerinde kaleme aldığı kitabıyla Çevre’nin en çok ilgisini çeken kişi olmuştu.</p>



<p>Wittgenstein’ın Tractatus Logico-Philosophicus’u olağanüstü ve son derece zor bir eserdi – dil ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi tam olarak belirlemeye yönelik bir girişimdi. Dil, tıpkı bir resim gibi, nesneleri belirli bir şekilde temsil eder: Nesneler, ‘resmin unsurlarına’ ‘karşılık gelir’. Bir resmin doğru mu yanlış mı olduğunu söyleyebilmek için onu ‘gerçeklikle karşılaştırmamız’ gerekir ve bu da doğa bilimlerinin işidir: Doğru önermelerin toplamı, doğa bilimlerinin toplamıdır. Wittgenstein, söylenebilen her şeyin bu temel dilde ifade edilebileceğini ve bu dilde ifade edilemeyenin anlamsız olduğunu ilan etmişti. Tractatus’u ise şu sözlerle sonlardırdı:<em> “Üzerine konuşulamayan hakkında susmalı.”</em></p>



<p>Schlick, Albert Einstein’a Wittgenstein’ın kitabının “yeni felsefe”nin “en derin” eseri olduğunu söylemişti. Viyana Çevresi ise bunu bir tür kurucu metin olarak kabul etti. Daha sonra ise Wittgenstein’ın ‘saçmalık’ açıklamasının kendilerinkinden farklı olduğunun farkına varmışlardı, ancak bu gerçeği göz ardı ettiler. Çevre, metafizik ve etiğin büyük bir bölümünü -yaşamın sorularını- çöpe atarken, Wittgenstein bunların temel dili aştığını ve ondan daha önemli olduğunu düşünüyordu. Ortamdaki bu gerilime rağmen Wittgenstein, Schlick’in ölümüne kadar olan süreçte Çevre’ye bağlı kalmıştı.</p>



<p>Savaştan sonra Russell’ın, Wittgenstein’ın el yazmasını Avrupa’dan çıkarması onun üç yılını almıştı. [Bu el yazması] ilk olarak bir Alman dergisi olan Annalen der Naturphilosophie’de (yazarı tarafından düzeltilmeden, yazım hataları ve yanlışlarla) yayınlanmış ve daha sonra bir çevirmenin eline geçmişti. Bahsi geçen çevirmen 18 yaşındaki Frank Ramsey’di[1]; Cambridge’de matematik okuyan parlak bir öğrenciydi ve öznel olasılık teorisi, karar teorisi, ekonominin iki dalı, saf matematikte Ramsey Teorisi ve çok sayıda felsefi yeniliğin öncüsü olarak ünlenecekti.</p>



<p>Bu dikkate değer adamın Viyana Çevresi ile olan ilişkisi, felsefe tarihindeki büyüleyici anlardan biridir. Ancak bu büyük ölçüde yanlış anlaşılmıştır. Bunu doğru bir şekilde anladığımızda, hakikat ve bilgi hakkında umut verici alternatif bir pozisyonun yolu açılır. Eğer olaylar farklı bir şekilde gelişseydi, bu ilişki Viyana Çevresi üzerinde muazzam bir etkiye sahip olabilirdi.</p>



<p>1929 tarihli Manifestolarında Çevre, Ramsey’i, misyonlarına ‘sempati’ duyanlardan biri olarak listelemiştir ve bu hala sıklıkla ifade edilen bir görüştür. Ama bu görüş doğru değildir. Ramsey, genç yaşına rağmen Russell, Wittgenstein ve o dönemde kesinlik ve saflık arayışında olan Viyana Çevresi’ne karşı çıkmıştır. Buna karşılık Ramsey, insanlar için en iyi olanı temel alan hakikat ve bilgi kavramları arayışına girmiştir. Amerikan pragmatizm geleneğinin kurucusu Charles S. Peirce’den (1839-1914) esinlenerek kendisini ‘pragmatist’ olarak adlandırmıştır. Peirce de deneyimi ciddiye almaya ve  anlaması güç olan metafiziği anlamsız ilan etmeye kendini adamış olsa da, hakikatin insan deneyimi ve bilgisine en uygun olan şey olduğunu düşünüyordu. Bu, Viyana Çevresi’nin karakterize ettiği indirgemeci teoriden kilometrelerce uzaktaki bir hakikat anlayışıydı.  </p>



<p>Ramsey’in “Tractatus” çevirisi 1922’de yayınlanmıştı ve Wittgenstein da bunun üzerine satır satır düzeltmelerini posta yoluyla iletmişti. Daha sonra Eylül 1923’te Ramsey, Wittgenstein ile Viyana yakınlarındaki dağlarda bulunan evinde iki hafta geçirdi. Tractatus üzerine yapılan bu maraton sohbet sırasında Ramsey, Tractatus üzerine yazdığı ve halihazırda baskıda olan ‘Eleştirel Bildiri’sinin hala doğru olduğunu görerek rahatlamıştı. Ramsey 1924 yazında, psikanaliz almak (kadınlarla ilişkiler konusunda felç olmuştu) ve Wittgenstein ile daha fazla zaman geçirmek için altı aylığına Viyana’ya gitti. Wittgenstein’ın kız kardeşi Gretl (ünlü Klimt portresinin sahibi) tarafından Schlick ile tanıştırıldı ve kısa süre sonra, üniversitenin kütüphanesini kullanması için düzenleme yapan, aynı zamanda Çevre’nin bir üyesi olan matematikçi Hans Hahn ile tanıştı.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>İnancın eylemlerimiz üzerinde nedensel bir etkisi vardır: inançları ne kadar iyi işlediklerine göre değerlendiririz. </em></p></blockquote></figure>



<p>Ramsey, Viyana’da kaldığı sıralarda “<em>Matematiğin Temelleri</em>” başlıklı yazısını kaleme aldı. Bu çalışmasında  Wittgenstein’ın etkileri vardı, her ne kadar  evine yolladığı bir mektupta, Wittgenstein’ın, “bir işine yaramadığını” belirtmiş olsa da. Ramsey ise kitabının yayınlandığı zaman ilk sayfasına “Yazarın saygılarıyla” yazdığı bir nüshasını Schlick’e gönderdi. Carnap’ın günlüğü, Çevre’nin Ocak 1927’de bu yazı hakkında iki hafta boyunca ve ardından aralıklı olarak 1929’a kadar konuştuklarını kaydetmiştir. Günlüğünde Ramsey hakkındaki ilk kaydı ise şöyleydi: “Wittgenstein ve Ramsey hakkında konuştuk. Çok ilgi çekiciydi.”</p>



<p>En ilginç buldukları şey, Ramsey’in, Wittgenstein’ın ‘totoloji’ kavramını genişletmesiydi. Tüm empiristler gibi Viyana Çevresi üyeleri de mantık ve matematik önermelerinin neden meşru olduğunu anlatmakta cebelleştiler, çünkü bu önermeler deneyim aracılığıyla doğrulanamıyordu. 18. yüzyılda David Hume, gerçekler ve fikir ilişkileri arasında çok uygun düşen bir ayrıma gitmiş ve ikincisini (matematiksel ve mantıksal olanı da içeren) gözlemsel kriterden muaf tutmuştu. Neredeyse bir yüzyıl sonra ise John Stuart Mill matematiği gözlemlenebilir bir bilim olarak ele almak için başarısız bir girişimde bulunacaktı. Çevre, kendi yanıtlarının ilk kısmını Wittgenstein’ın mantığın doğrularının totoloji olduğu fikrinde bulmaktan oldukça mutluydu. Yani bu, ne olursa olsun doğrudurlar ve bu nedenle anlamlılığın empirik standardından uzak dururlar, anlamına geliyordu. Ramsey’in fikriyse, matematiğin de totolojilerden oluştuğu yönündeydi. Çevre, bu iki hamleyi felsefelerinde dönüm noktası olarak benimsemişti.</p>



<p>Çevre ‘Matematiğin Temelleri’ni tartışırken, Ramsey ‘Gerçekler ve Önermeler’ adlı yeni bir yazı kaleme alıyordu. Bu makale 1927 yılında Proceedings of the Aristotelian Society’de yayımlanmış ve Manifesto’da Ramsey’in sempatik yazılarından biri olarak anılmıştır. Ve Ramsey bu kitapta Wittgenstein’ın totoloji kavramını yeni bir şekilde kullanmıştır. Wittgenstein (Ramsey’in sözleriyle) mantıksal bir doğrunun ‘hiçbir olasılığı dışlamadığını ve dolayısıyla hiçbir inanç tutumunu ifade etmediğini’ savunmuştu. Ramsey de buradan en verimli içgörülerinden birine ulaştı: İnançlar olasılıkları dışlar ve bir inancı diğerinden bu şekilde ayırt edebiliriz. Bir önermeye inanmak, büyük ölçüde, belirli şekillerde davranmak ve çeşitli olasılıkları canlı ya da ölü olarak kabul etmektir. İnancın özü, davranışlarımız üzerinde nedensel bir etkisinin olmasıdır ve inançları, işlevsellikleri açısından değerlendiririz. Aynı dönemde yazdığı ‘<em>Hakikat ve Olasılık</em>’ adlı makalesinde, bazı alışkanlıkların eylem için diğerlerinden daha iyi bir temel oluşturduğunu savunmaya devam etti. Doğruluk yararlılıkla bağlantılıdır.</p>



<p>Schlick ve Ramsey, Ramsey’in Viyana’da geçirdiği dönemden sonra da irtibat halinde kaldılar. 1927’de Ramsey Schlick’i Cambridge Üniversitesi’ndeki bir tartışma grubu olan <em>Moral Sciences Club</em>’da (<em>Ahlak Bilimleri Topluluğu</em>) bir bildiri sunmaya davet etti ve burada çok iyi anlaştılar. Muhtemelen Ramsey, Schlick’in <em>Genel Bilgi Teorisi</em> yazısı hakkındaki “bazı üzücü saçmalıklar” içerdiği görüşünü kendine saklamıştı; ve hakkındaki ilk izlenimi hayatı boyunca sabit kaldı: “Bana pek filozof gibi görünmedi, ama çok iyi bir adamdı.” Ancak devam eden bu temasa rağmen, Schlick ve Çevre’nin geri kalanı, Ramsey’in projelerinden hızla uzaklaştığının, dünyayı mantık ve gözlemle inşa etme girişimleriyle çatışan pragmatik bir bakış açısı geliştirdiğinin farkında değil gibiydiler.</p>



<p>1950’lerde Carnap ve Hempel hala bu yapılandırmacı projeyi anlatmaya çalışıyorlardı. Buradaki fikir, deneyim sınıflarının duyusal deneyimlerin bireysel zaman dilimlerinden inşa edilmesi, daha sonra kavramların (‘mavi’ gibi), ardından nesnelerin ve daha sonra daha yüksek kavramların oluşturulmasıydı. Peki ya elektronlar gibi gözlemlenemeyen varlıklar ne olacak? Ya da gözlemlenenler hakkında genellemeler yapan ve bunun ötesine geçen bilimsel yasalar ve teoriler? Çözüm yine Ramsey’de bulunacaktı.</p>



<p>Ramsey, 1929 yılında yazdığı ‘<em>Teoriler</em>’ adlı makalesinde, bir dizi aksiyom ve birincil dili ikincil, teorik dile çeviren bir sözlük kullanarak, basit gözlemsel olgulardan gerçekten de bilimsel bir teori inşa edebileceğimizi savunmuştur. Ancak bu tanımların ‘teorinin meşru kullanımı’ için gerekli olmadığı konusunda nettir. Bu tür tanımların nasıl oluşturulabileceğini göstermek yalnızca ‘öğretici’ bir nitelik taşımaktadır. Talimatın bir kısmı  bunun nasıl yapılabileceğini göstermekteydi, çünkü Russell, Carnap ve diğerleri ‘bunu yapabileceğimizi ve yapmamız gerektiğini varsayıyor gibi görünüyorlardı.’ Ancak talimatın bir kısmı ise olumsuzdu: Ramsey projenin işe yaramayacağını düşünüyordu.<br>Bilimsel teoriler Çevre için başka problemler ortaya çıkarıyordu: Kütle teorisi nasıl değişir ya da geliştirilir? Onların açık-tanım [explicit-definition] izahatı şunu gösteriyordu: Teori her değiştiğinde, eski versiyonlardaki terimlerin anlamlarını değiştiriyor ya da yeni, farklı varlıklara atıfta bulunuyoruz. Ramsey, bunun “sözlüğün tek başına yeterli olmadığını” gösterdiğini düşünüyordu; aksi takdirde, teorinin kendisinden çok daha az zengin olan sonlu bir birincil sistemle yetinmek zorunda kalırdık. Tüm ‘faydalı teoriler’ birincil sistemden ‘daha fazla özgürlük derecesine’ sahip olmalıdır. Mevcut olguların bir fihristinin ötesinde olmadıkça ikincil bir sisteme sahip olmanın -bilimsel bir teoriye sahip olmanın- hiçbir anlamı olmayacaktır. Yani Ramsey, Carnap’ın projesinin –Carnap’ın <em>“Dünyanın Mantıksal Yapısı” </em>(1928) adlı eserinden anladıklarından hareketle- tamamlanabileceğini, ancak hiçbir işe yaramayacağını göstermişti.</p>



<p>Ramsey daha sonra Carnap ve Hempel’in, 1950’lerde, katı tanımsal [strict definitional] yaklaşımın gerçekten de çok sınırlı olduğu gösterildikten sonra benimseyecekleri yeni bir hamle yaptı: “ ‘Elektron’ gibi teorik terimlerin rolünü, hem teorik hem de gözlemsel terimler içeren uzun, karmaşık ve formel bir cümlede açıklayabiliriz.” Ve bu cümle şöyle başlayacaktır: “Elektron dediğimiz şeyler vardır, bunlar…” ve ardından bu elektronlar hakkında bir hikaye anlatmaya devam edecektir. Tabii burada hikayenin beklentisi üzerine elektronların var olduğunu varsayıyoruz, tıpkı ‘Bir zamanlar bir kız varmış, o…’ diye başlayan bir hikaye dinlediğimizde bir zamanlar bir kızın olduğunu varsaydığımız gibi. Teoriye yapılacak her türlü ekleme, en az bir elektronun var olduğunu söyleyen bir niceleyici kapsamında yapılmalıdır. Bu sayede, teori artık asıl varlıklar hakkında olmaya devam ederken gelişebilecektir</p>



<p>Elektronlar teorisine yapılan eklemeler birincil dildeki anlamlarıyla doğru ya da yanlış olan inançlar değildirler. Teorimizdeki varlıkların varlığına olan bağlılığımızı, teori çöktüğü zaman bu bağlılığımızın da sona ereceğini bilerek üstleniyoruz. Aynı zamanda teori kullanmaya devam da ediyoruz. Her zamanki gibi, Ramsey saf metafizikle değil, bir şeyi nasıl kullandığımızla ilgileniyordu; yani o, nasıl düşünmemiz gerektiğini anlatan bir ‘insan mantığı’na ilgi besliyordu. Ancak böyle bir mantık ‘formel mantıktan yalnızca bağımsız olmakla kalmaz aynı zamanda <em>bazen bağdaşmazdı da</em>‘.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>Anlama fikrinin tamamının ne denli muğlak olduğunu fark edememişim</em>.</p></blockquote></figure>



<p>Wittgenstein gönüllü olarak gittiği sürgününden sonra 1929 yılında Cambridge’e geri döndü. Sigmund Freud’un düşüncesinin değeri konusundaki bir anlaşmazlığın (Wittgenstein’la geçinmek kolay değildi) ardından dört yıl boyunca iletişimlerinin koptuğu Ramsey’le kısa süre sonra yeniden konuşmaya başladı. Hızla Ramsey’in hangi yönde ilerlediğini fark etti ve bu durum hiç hoşuna gitmedi.  İkili, ‘felsefeye dair doğru yaklaşım’ konusunda neredeyse her gün süren bir çatışma içindeydi. <em>Ramsey’in 1929’da taslağını hazırladığı “Felsefe” başlıklı bir makalesinde ifade ettiği gibi, bir yöntem de, yani ‘Ludwig’in’ yöntemi:</em></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>bir mantık kurmak ve tüm felsefi analizlerimizi tamamen bilinçsiz bir  şekilde gerçekleştirmek; sürekli olarak gerçekleri düşünmek ve onları düşünme biçimimizi değil, anlamların doğasına atıfta bulunmadan neyi kastettiğimizi  belirlemekti.</p>
</blockquote>



<p>Buna karşılık Ramsey’in yöntemiyse bizi, bizim onları anlamamızdan bir şekilde soyutlanmış gerçeklere değil; insani gerçeklere yönlendiriyordu. Ve bir zamanlar Wittgenstein’ın felsefi görüşlerinin etkisi altında olduğunu kabul etmişti:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Aşırı skolastisizm nedeniyle felsefenin doğası hakkında endişelenirdim. Bir kelimeyi nasıl anlayabildiğimizi ve onun tanımının doğru olup olmadığını nasıl bilemeyeceğimizi kavrayamıyordum. Anlama fikrinin tüm belirsizliğini ve bunun birçok performansa atıfta bulunduğunu, bu performansların her birinin başarısız olabileceğini ve yeniden yapılandırılması gerektiğini fark etmemiştim.</p>
</blockquote>



<p>Ramsey, artık sık sık ‘tanımlayamadığımız, ancak… [sadece] kullanılış biçimlerini açıklayabildiğimiz’ terimlerle karşılaşacağımızı düşünmektedir. Ayrıca, Wittgenstein’ın inşa etmeye çalıştığı ideal dilin yalnızca skolastisizm olduğunu düşünüyordu: ‘özü, muğlak olana kesinmiş gibi davranmak ve onu kesin bir mantıksal kategoriye sığdırmaya çalışmak’</p>



<p>Hatta ‘Felsefe’nin -Felsefe başlıklı yazısı- bir bölümünü Wittgenstein’a açık bir serzeniş ile açmıştır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Felsefe yararlı olmalıdır, ayrıca onu ciddiye almamız gerekir; düşünce ve eylemlerimize de açıklık getirmesi gerekir, aksi takdirde kontrol edilmesi gereken bir eğilimdir… yani felsefenin başlıca önermesi, felsefenin bir saçmalık olduğudur. Ve tekrar ciddiyetle kabul etmeliyiz ki bu bir saçmalıktır; Wittgenstein’ın yaptığı gibi bunun önemli bir saçmalık olduğunu iddia etmemeliyiz!</em></p>
</blockquote>



<p>Şu diyalogdaki çocuğun ‘saçma durumu’ndan kaçınmalıyız: ‘Kahvaltı de.’ ‘Diyemem.’ ‘Neyi diyemezsin?’ ‘Kahvaltı diyemem.’ Burada, Ramsey’in şakayla karışık iğneli bir sözü akıllara gelir: “Ama söyleyemediğimizi söyleyemeyiz ve ıslık da çalamayız.”</p>



<p>Ramsey’in, Wittgenstein’ın “Felsefenin saçma olduğu ve terk edilmesi gerektiği” şeklindeki görüşlerine iki itirazı vardı. İlk olarak, Wittgenstein anlamın doğasına ilişkin belirli bir görüşü savunamaz, bunun bir sonucu olarak da bu görüşe ilişkin sunduğu argümanlar anlamsızdır. Gerçekten de Wittgenstein’ın felsefi argümanını anlıyoruz. Bu, Tractatus’ta önerdiği gibi, bir kez tırmanıldıktan sonra itilmesi gereken bir merdiven değildir.  İkinci olarak, bu tür bir felsefe fakir bir durumdadır. Wittgenstein’ın savunduğu gibi, felsefenin görevi bilimin ve sıradan yaşamın önermelerini alıp ‘ilkel terimler ve tanımlarla mantıksal bir sistem içinde sergilemek’ ise, felsefe gerçekten de pek bir işe yaramayacaktır. [Wittgenstein] 1929 tarihli bir notunda da şöyle demiştir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Bira renklerinin standartlaştırılması felsefe değildir, ancak bir anlamda notasyonda bir gelişme ve düşüncenin netleştirilmesidir.</em></p>
</blockquote>



<p>Bu iki itiraz Viyana Çevresi için de geçerlidir; ancak Ramsey’in onlarla paylaştığı bir nokta, Wittgenstein’ın ifade edilemeyen ama önemli bir şey olduğu fikrine duyduğu inançsızlıktır. Yani, çitin arkasına bakıp söylenemez olanı görme ve ona hayran kalma düşüncesidir.</p>



<p><em>Ramsey’in yaklaşımı ve Wittgenstein ile Viyana Çevresi’ne karşı olan isyanı artık olgunlaşmaya başlamıştı. Başka bir notunda bunu mükemmel bir şekilde anlatmıştı:</em></p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Dünyayı birbirinden kopuk benlikler olarak tasavvur edemeyiz; bildiğimiz benlikler dünyanın içindedir. Yapamayacağımız şeyi yapamayız ve denemenin de bir anlamı yoktur, faydasızdır. Felsefi problemler, dilimizin mantığını anlamamaktan, onu kavrayamayışımızdan kaynaklanır; ancak dilimizin mantığı Wittgenstein’ın düşündüğü şey değildir. Kendimize çizdiğimiz resimler gerçeğin birer tasviri değildir.</em></p>
</blockquote>



<p>Eğer bir önerme, resmi olduğu benliğe herhangi bir referanstan kopuk bir dünya resmiyse, o zaman şüpheciliğe veya solipsizme karşı tamamen savunmasızız demektir. Peki kendimizle o dünya arasındaki uçurumu, boşluğu nasıl kapatacağız? O dünya hakkında nasıl iddialarda bulunabiliriz ki? Wittgenstein’ın birincil dünyası ‘hiçbir düşünce içermez’. Eğer bu dünyayı anlamak istiyorsak, ‘öznel tarafı’ ihmal etmememiz gerekir. Ramsey, Carnap’ın da aynı ‘hatayı’ yaptığını düşünüyordu:</p>



<p><em>Carnap’ta olduğu gibi, birincil dünyanın geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki deneyimlerimden oluştuğu sıradan anlamda solipsizm bunu yapmayacaktır. Çünkü bu birincil dünya, şuan hakkında düşündüğüm dünyadır…</em></p>



<p>Eğer dünya hakkında düşüneceksek; hipotezler, yasalar ve nesnelerin varlığına ilişkin iddialarla dolu indirgenemez ikincil bir dünyaya ihtiyacımız vardır.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em> Ramsey, Wittgenstein’ın felsefesinin ayılmaya ve insan inançlarına kulak vermesi gerektiğini düşünüyordu</em>.</p></blockquote></figure>



<p>Wittgenstein bu saldırı karşısında çok etkilenmişti, adeta sarsılmıştı. Ve 1930’da şu sözleri yazıya dökmüştü: ‘Ramsey’in zihni beni tiksindirdi’; ‘samimi bir saygı’ gösterecek  kapasiteye sahip değildi; ‘çirkin bir zihni’ vardı;  ve ‘onun eleştirileri yapıcı değildi, tam tersi geri çekti ve ayılttı. Daha sonra Wittgenstein arkadaşlarına Ramsey’in bir ‘materyalist’ olduğunu söyledi. Ramsey de, Wittgenstein’ın felsefesinin ayılmaya ihtiyacı olduğunu ve bağımsız olarak var olan önermelerden ziyade insan inançlarına dikkat etmesi gerektiğini düşünüyordu.</p>



<p>Ve bu noktada tartışmaları sona erer, çünkü Ramsey 19 Ocak 1930’da, henüz 26 yaşındayken aramızdan ayrılacaktır. Ancak yıllar sonra Wittgenstein ise Ramsey’in tarafına geçecektir. Bu duruma geldiğinde ise arkadaşı hakkında kötü şeyler söylemeyi bırakacak ve bunun yerine, Tractatus’tan çok farklı bir rota çizen ikinci büyük incelemesi Felsefi Soruşturmalar’ın önsözünde ona teşekkür edecektir:</p>



<p>On altı yıl önce felsefe ile yeniden meşgul olmaya başladığımdan beri, ilk kitapta ortaya koyduklarımda ciddi hatalar olduğunu fark etmekten kendimi alıkoyamadım. Hayatının son iki yılında sayısız sohbetlerde tartıştığım Frank Ramsey’in fikirlerime yönelttiği eleştiriler, bu hataların farkına varmama -daha önce hiç tahmin edemeyeceğim bir şekilde- yardımcı olmuştu.</p>



<p>En sonunda Ramsey, Wittgenstein’a karşı galip gelmişti. Ancak Wittgenstein, Ramsey’in itirazlarının ve alternatif pozisyonunun gücünü biliyor ve hissediyordu; buna karşın Viyana Çevresi bu durumdan haberdar değildi. Bunun sebeplerinden biri, Ramsey’in Wittgenstein’a yaptığı gibi onlara doğrudan karşıt görüşlerini savurma fırsatını bulamamış olmasıydı. Ramsey ve Carnap ne yazık ki hiç tanışmadılar. Ama Ramsey ölmeden hemen önce aklı hep Carnap’taydı. Ramsey 4 Aralık’ta [1929] Schlick’e yazdığı mektubunda Carnap’ın dünyayı birincil dilden yeniden yapılandırma girişimine ilişkin şüphelerini dile getirmişti:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Henüz Carnap’ın kitabı hakkında bir inceleme yazamadığım için kendimi çok suçlu hissediyorum. Bu gerçekten affedilemez bir durum. Kitabı gerçekten çok ilginç bulduğumu söylemem gerekir, ancak bazı şeylerin kesinlikle yanlış olduğunu düşünüyorum ve diğer konular hakkında da çok şüpheliyim.</em></p>
</blockquote>



<p>Ayriyetten bu gecikme için özür dilemişti: ‘Çok üzgünüm, en yakın boş zamanımda bunu yapacağım. Şu anda çok ağır bir sarılık atağı sebebiyle yataktayım’. Bu durumda Ramsey’in kendi pozisyonunu Carnap’ınkine karşı koyma şansı olmayacaktı. Ne yazık ki karaciğer enfeksiyonu onu birkaç hafta sonra öldürecekti.</p>



<p>1930’larda Viyana Çevresi, Ramsey’in ‘bilim felsefesinden gelen itiraz’ ve solipsizmle alakalı itiraz olarak adlandırdığı şeyler konusunda başka çevreler tarafından baskı altında hissetmeye başlamıştı. Buna karşılık, mantıksal empirizmin daha liberal, kapsayıcı ve davranışçı versiyonlarını geliştireceklerdi. Yani, Çevre’deki birçok kişi aslında farkında olmadan Ramsey’e yaklaşmıştı. Ramsey’in itirazlarının ve pragmatist alternatifinin etkisini daha önce kavramış olsalardı, pragmatizm ile Analitik Felsefe’nin birbirine bu kadar karşıt olduğu düşünülmezdi. Viyana Çevresi, günümüzde olduğu gibi felsefenin öcüsü olarak değil, inancın gerçeklerle nasıl uyumlu olabileceğine dair insani bir bakış açısı sunan bir topluluk olarak görülürdü. Ramsey, 20. yüzyıl pragmatizmi ile Analitik Felsefe arasında bir köprüydü ve onun ölümüyle beraber bu yol belirsizleşmişti; ancak son zamanlarda yeniden keşfedilip haritaya kazandırıldı.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Çevirmen Notu:</strong></p>



<p>[1] Ramsey, Wittgenstein’ın felsefeye ve Cambridge’e dönmesinde ikna edici olan yakın arkadaşlarından biriydi. Ayrıca, Tractatus Logico-Philosophicus’u da İngilizceye çevirmişti.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Cheryl Misak</strong> – “<a href="https://aeon.co/essays/what-is-truth-on-ramsey-wittgenstein-and-the-vienna-circle" target="_blank" rel="noopener" title="">Philosophy must be useful</a>“, (Erişim Tarihi: 05.08.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Efe Can Akdeniz</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Emir Arıcı</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/hakikat-nedir-ramsey-wittgenstein-ve-viyana-cevresi-uzerine-cheryl-misak/">Hakikat Nedir?: Ramsey, Wittgenstein ve Viyana Çevresi Üzerine – Cheryl Misak</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dillerin Ölümü – Rebecca Roache</title>
<link>https://trafikdernegi.com/dillerin-olumu-rebecca-roache</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/dillerin-olumu-rebecca-roache</guid>
<description><![CDATA[ 2010 yılı Bengal Körfezi’ndeki Andaman Adaları’na özgü bir kabile dili olan Aka-Bo’nun yaşayan son konuşanı Boa Senior’ın vefatına tanıklık etti. Boa Senior’un ölümüyle ilgili haberlerde, kabilenin ileri gelenleri tarafından tahmin edildiği bildirilen 2004 tsunamisinden, 1942’deki Japon işgalinden ve İngiliz sömürgecilerin uyguladıkları acımasız politikalardan sağ kurtulmuş olduğuna dikkat çekiliyordu. Boa Senior’u uzun yıllardır tanıyan dilbilimci Anvita Abbi konuyla ilgili şunları söylemişti: “Boa, anne ve babasının ölümünden sonra 30 ila 40 yıl boyunca Bo dilini konuşan son insandı. Çoğu zaman çok yalnızdı, insanlarla iletişim kurabilmek için Hintçe’nin Andaman lehçesini öğrenmek zorunda kalmıştı.” Dillerin yok oluşuna dair hikâyeler her zaman trajik olmuştur. Peki,
The post Dillerin Ölümü – Rebecca Roache first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783b0b5c42de.jpg" length="137220" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:08:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Dillerin, Ölümü, –, Rebecca, Roache</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>2010 yılı Bengal Körfezi’ndeki Andaman Adaları’na özgü bir kabile dili olan Aka-Bo’nun yaşayan son konuşanı Boa Senior’ın vefatına tanıklık etti. Boa Senior’un ölümüyle ilgili haberlerde, kabilenin ileri gelenleri tarafından tahmin edildiği bildirilen 2004 tsunamisinden, 1942’deki Japon işgalinden ve İngiliz sömürgecilerin uyguladıkları acımasız politikalardan sağ kurtulmuş olduğuna dikkat çekiliyordu. Boa Senior’u uzun yıllardır tanıyan dilbilimci Anvita Abbi konuyla ilgili şunları söylemişti: “Boa, anne ve babasının ölümünden sonra 30 ila 40 yıl boyunca Bo dilini konuşan son insandı. Çoğu zaman çok yalnızdı, insanlarla iletişim kurabilmek için Hintçe’nin Andaman lehçesini öğrenmek zorunda kalmıştı.”</p>



<p>Dillerin yok oluşuna dair hikâyeler her zaman trajik olmuştur. Peki, ama neden? Aka-Bo, diğer birçok yok olmuş dil gibi, insanların büyük çoğunluğunun hayatında bir fark yaratmamıştır. Yine de diller öldüğünde değerli bir şeyi kaybettiğimiz düşüncesi tanıdıktır. Azınlık dillerini korumanın zaman ve kaynak kaybından başka bir şey olmadığı görüşü de aynı derecede bilindiktir. Bu yazıda bu çelişkili davranışları anlamlandırmaya çalışmak niyetindeyim.</p>



<p>Azınlık dillerinin en basit tanımı, bir ülkenin veya bölgenin yarısından biraz daha azı tarafından konuşulmasıdır. Bu durum, dünyanın en yaygın konuşulan dili olan Mandarin’i birçok ülkede azınlık dili haline dönüştürmüştür. Genellikle azınlık dillerinden bahsederken, en yaygın olarak konuşuldukları ülkede bile azınlık dili olan dilleri kastettiğimiz söylenir. Burada odak noktamız bu olacak. Özellikle tehlike altında olan veya olabilecek azınlık diller ve bu dillerin desteklenmesine yönelik aktif çabalar konusunda endişe duyuyoruz.</p>



<p>Bir dilin ölümünden duyduğumuz üzüntü karmaşıktır. Boa Senior’un ölümü yalnızca bir dilin yok oluşuna işaret etmiyor. Bu aynı zamanda bir zamanlar parçası olduğu, dilbilimcilerin ve antropologların büyük ilgisini çeken ve yok oluşu baskı ve şiddetten kaynaklanan bir kültürel kaybın da göstergesi. Buna ek olarak, bir dili konuşan son bir kişi kalması fikrinde melankolik bir şey var; Boa Senior gibi, bir zamanlar anadilinde sohbet edebildiği insanları kaybetmenin acısını deneyimleyen bir kişi. Tüm bu yaşananlar bir zamanlar gelişen bir kültürün ölene kadar baskı altında tutulması, yalnızlık ve sevdiklerini kaybetmek bir dilin ölümünü içerip içermediğine bakılmaksızın kötü şeylerdir.</p>



<p>O halde, bir dil öldüğünde duyduğumuz üzüntünün bir kısmı dilin kendisiyle ilgili değildir. Çoğunluğun konuştuğu dillerinde trajik hikayeler yoktur ve bu yüzden duygularımızı aynı şekilde etkilemezler. Beklendiği üzere, azınlık dillerine yönelik kaygılar genellikle duygusal olarak değerlendirilmektedir. Dil politikaları üzerine çalışan araştırmacılar, çoğunlukla yararlı oldukları ve ilerlemeyi kolaylaştırdıkları için çoğunluğun konuştuğu dillere büyük değer verildiğini, azınlık dillerinin ise ilerlemenin önündeki engeller olarak görüldüğünü ve bu dillere verilen değerin çoğunlukla duygusal olduğunu <a href="https://www.academia.edu/6756386/Language_policy_and_minority_rights" target="_blank" rel="noopener" title="">gözlemlemişlerdir.</a></p>



<p>Duygusallığın, bir şeye karşı abartılı bir duygusal bağlılık olduğunu düşünme eğilimdeyizdir. Abartılıdır çünkü nesnenin değerini yansıtmaz. Felsefeci kimliğiyle tanınan merhum G A Cohen, yeni öğretim görevlisi olduğu dönemde satın aldığı ve ‘kaybetmiş olmaktan nefret ettiği’ 46 yıllık, yıpranmış bir silgiden söz eder. Başka insanlar için değersiz olan bu tür şeylere hepimiz değer veririz (onlarca yıllık bir silgi, çocuklarımızın çizimleri, sevdiğimiz kişiyi görmek için yaptığımız seyahatten kalma bir tren bileti). Eğer azınlık dillerinin değeri esas olarak duygusalsa bu Cohen’in eski silgisine atfettiği değerle kıyaslanabilir. Silgiyi bile bile yok etmek acımasızlık olurdu ancak toplumun onu korumak için önemli kaynaklar harcamasını beklemek de makul olmazdı. Aynı durum azınlık dilleri için de geçerli olabilir: bazıları için değerleri, onları korumak için toplum genelinde bir gayreti gerektirmez.</p>



<p>Buna verilebilecek birkaç yanıt vardır. Birincisi, azınlık dillerinin değeri sadece duygusallıktan ibaret değildir. Diller bilimsel açıdan ilginçtir. Bu dillere adanmış koca bir çalışma alanı vardır. Bu alanın araştırmacıları dillerin tarihlerini, diğer dillerle ilişkilerini, içinde bulundukları kültürlerle bağlantılarını ve daha birçok konuyu incelerler. Dilleri anlamak, düşünme şeklimize bile anlamamıza yardımcı olur. Bazıları konuştuğumuz dilin düşüncelerimizi etkilediğine hatta düşünceyi mümkün kılan şeyin dil olduğuna inanır. Bu görüş, Harvard’da dilbilimci ve bilişsel bilimci olan Steven Pinker’ın ‘yanlış, tamamen yanlış’ olarak ifade ettiği Sapir-Whorf hipotezi ile ilişkilendirilmektedir.</p>



<p>Sapir-Whorf hipotezi, Eskimoların kar için dudak uçuklatacak kadar çok sayıda kelimeye sahip olduğuna dair yaygın ancak yanlış olan <a href="https://press.uchicago.edu/ucp/books/book/chicago/G/bo3684610.html" target="_blank" rel="noopener" title="">inanış</a> gibi çeşitli şüpheli mit ve efsanelerle bağlantılıdır. Bununla birlikte, ana fikri Pinker’ın düşündüğü kadar yanlış değildir. Dil olmadan düşüncenin mümkün olamayacağına dair az sayıda kanıt olsa da dilin düşünme ve dünyayı deneyimleme biçimimizi etkilediğine dair çok sayıda kanıt vardır. Mesela, hangi dili kullandıklarına bağlı olarak, akıcı<a href="https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/0956797614567509" target="_blank" rel="noopener" title=""> Almanca-İngilizce</a> bilen kişiler hareketleri farklı şekilde kategorize ederken <a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28447839/" target="_blank" rel="noopener" title="">İspanyolca-İsveççe</a> dil çiftini bilenler zamanın geçişini farklı şekilde ifade eder, <a href="https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/23538914/" target="_blank" rel="noopener" title="">Hollandaca ve Farsça</a> bilenlerse müzik perdesini farklı şekilde algılarlar. Görünüşe göre Pinker bile düşüncelerin “mentalize” (mentalise) olarak adlandırdığı kendi dillerinde ifade edildiğine inanmasıyla düşünce ve dil arasındaki bağlantıyı ikna edici buluyor. Elbette bu tartışma ancak deneysel çalışmalarla, olabildiğince çok sayıda farklı dil (ve bu dilleri konuşanlar) üzerinde çalışılarak çözüme ulaştırılabilecektir. Bu durum dillerin duygusal olmayan nedenlerle değerli olduğuna dair biraz şüpheye yer bırakıyor.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" loading="lazy" width="1024" height="684" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/still-life-4162597_1920.jpg?resize=1024%2C684&ssl=1" alt="" class="wp-image-17282" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/still-life-4162597_1920.jpg?resize=1024%2C684&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/still-life-4162597_1920.jpg?resize=300%2C200&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/still-life-4162597_1920.jpg?resize=768%2C513&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/still-life-4162597_1920.jpg?resize=1536%2C1026&ssl=1 1536w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/still-life-4162597_1920.jpg?resize=720%2C480&ssl=1 720w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/still-life-4162597_1920.jpg?resize=480%2C321&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/still-life-4162597_1920.jpg?w=1920&ssl=1 1920w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"></figure></div>


<p>İkinci olarak, duygusal açıdan değere daha yakından bakalım. Neden bazı değer biçme yollarını ‘duygusal’ olarak adlandırırız? Bunu genellikle, Cohen ve silgisi örneğinde olduğu gibi, bir kişi kendi kişisel bağının olduğu bir şeye değer verdiğinde yaparız. Cohen bu türden bir değeri <em>kişisel değer</em> olarak adlandırmaktadır. Kişisel değeri olan şeylere, onlarla arasında bir bağ olmayan insanlar tarafından çok daha az değer verilir. Duygusal olmanın bir başka yolu da önem verdiğimiz biriyle veya bir şeyle bağlantılı olan bir şeye değer vermektir. Bu tür bir değer, ünlülerin imzalarıyla oluşturulan bir pazarın gelişmesinin ve dünyanın dört bir yanında ebeveynlerin çocuklarının resimlerini buzdolaplarına yapıştırmalarının ardında yatan nedenler arasında yer almaktadır.</p>



<p>‘Duygusal’ terimi inceden aşağılayıcıdır: duygusallığı aşağı bir değer olarak görürüz (örneğin uygulamaya yönelik yararlılıkla karşılaştırıldığında) ancak bize rahatsızlık vermedikleri sürece birbirimizin duygusal bağlılıklarını hoş görmekten genellikle mutluluk duyarız. Ebeveynlerin çocuklarının çizimleri hakkındaki duygusallığı başkaları için rahatsız edici değildir ancak azınlık dilleri hakkındaki duygusallık, desteklemek için çaba ve kaynak gerektirdiğinden genellikle rahatsız edici bulunmaktadır. Bu durum, azınlık dillerinin bazı insanlar için neden uğraşmaya değmediğini açıklamamıza yardımcı olmaktadır.</p>



<p>Elbette duygusallık o kadar kolay bir kenara bırakılamaz. Kültürümüz, yakından bakıldığında duygusallığa çok benzeyen değerlerle desteklenmektedir. Bir karşılaştırma yapalım. Cohen’in eski silgisini yepyeni bir silgiyle değiştirme fırsatını geri çevirmekte ısrar etmesinin duygusal bir davranış olduğu konusunda hepimiz aynı fikirdeyiz. Yine de Louvre yetkilileri, yetenekli bir taklitçinin Mona Lisa’yı, orijinalinin yıllar içinde uğradığı hasarı ortadan kaldırma amacıyla ‘geliştirilmiş’ bir kopyasıyla değiştirme teklifini reddettiğinde bu kararı duygusal olarak görmemiz pek olası değildir. Aksine, müze taklitçinin teklifini kabul etmiş olsa bu şok edici haberin dünya çapında manşetlere taşınacağını tahmin edebiliriz. Zıt yaklaşımlarımız, bu iki durumda söz konusu olan değerlerin çok benzer olduğu gerçeğini maskelemektedir. Aslında her iki durumda da belirli bir geçmişe sahip bir öğe, farklı bir geçmişe sahip, bir şekilde iyileştirilmiş başka bir öğeye göre üstün olarak değerlendirilmektedir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Duygusallık, Klingonca yerine nesli tükenmekte olan doğal dilleri desteklemenin neden daha iyi olduğunu açıklamaktadır.</em></p>
</blockquote>



<p>Bu tür değerlere her yerde rastlanır. Orta çağ kaleleri, Eyfel Kulesi ve Roma Kolezyumu gibi yapıları faydalı oldukları için değil, tarihi ve kültürel önemlerinden dolayı korumaktayız. ISID üyeleri 2015 yılında Musul’u ele geçirdikten sonra 5,000 yıllık müzelerde sergilenen eserlere zarar verdiğinde, öfkeli gazeteciler tahrip edilen eserlerin eski ve yok olmuş kültürlerle olan bağlantılarına dikkat çekmişti. Tarihsel ve kültürel önem dillere değer vermemizin bir nedenidir; filozof <a href="https://aeon.co/users/user-eessmi0ripqzta" target="_blank" rel="noopener" title="">Neil Levy</a> bunun dillere değer vermemizin ana nedeni olduğunu savunmuştur. Bazı bağlamlarda bu değer biçme biçimleri duygusal olarak adlandırılmaktadır. Eğer azınlık dilleri kısmen duygusal nedenlerden dolayı değerliyse, o zaman tarihi ve kültürel önem nedeniyle iyi bir ortaklık içindedirler diyebiliriz.</p>



<p>Azınlık dillerine değer vermek çoğu zaman duygusal olarak görülse de çoğu zaman da beğenilen bir davranıştır. <em>We Still Live Here</em> (2010) adlı belgesel, bir asırdan uzun süredir ölü olan bir Kızılderili dili olan Wampanoag dilinin yeniden canlanışının hikayesini anlatır. Film, dilin yeniden canlanmasını ve bu canlanmaya liderlik eden, ataları anadil konuşucusu olan ve kızı dilin ilk anadil konuşucusu olan Jessie Little Doe Baird’in çabalarını konu alır. Projesini gerçekleştirmek için MacArthur bursunu kazanan Baird’in başarısı, Boston Celtics basketbol takımından aldığı ‘Aramızdaki Kahramanlar’ ödülü de dahil olmak üzere medyada geniş ilgi görmüş ve ödüllendirilmişti.</p>



<p>Atlantik’in ötesinde, 84 yaşındaki Katrina Esau, Güney Afrika’ya özgü bir ‘tıklama’ dili olan N|uu’yu konuşan üç kişiden biridir. Son on yıldır evinde bir okul işletiyor ve yerel çocuklara N|uu öğreterek bu dili korumaya çalışıyor. 2014 yılında ülkenin başkanı Jacob Zuma’dan Baobab nişanını almıştır. Hem Baird hem de Esau, toplumlarına olumlu katkılar olarak değerlendirilen çabalarıyla dünya çapında haberlerde yer aldılar.</p>



<p>Duygusallığın saygıdeğer bir tutum olabilmesi büyük bir şanstır. Bu olmadan yani sadece dillerin bilimsel ve akademik değerine odaklanarak, bugün yaşayan hiç kimsenin ilgilenmediği uzun zaman önce yok olmuş dilleri yeniden canlandırmak yerine var olan azınlık dillerini korumanın neden daha iyi olduğunu ya da neden Volapük (19. yüzyıl Almanya’sında bir Roma Katolik rahibi tarafından inşa edilmiştir) ve Klingon (Star Trek’teki dünya dışı varlıkları konuştukları dil) gibi yapay diller yerine Orta Amerika’nın Lencan dilleri gibi tehlike altındaki doğal dilleri desteklemenin daha iyi olduğunu veya tamamen yeni diller icat etmek yerine tehlike altındaki doğal dilleri korumanın daha iyi olduğunu açıklamak zordur.</p>



<p>Azınlık dillerini destekleme çabalarına sıcak bakmayan insanların bile, Esav’ın N|uu’yu koruma arzusundan, tamamen yeni bir yapay dilin yaratılması ve yaygınlaştırılması için yürütülen kampanyadan daha az şaşkınlık duyacaklarını tahmin edebiliyoruz. Elbette yeni bir dil yaratmak ve geliştirmek bilimsel açıdan ilginç olsa da böyle bir girişim bulunmamaktadır. Var olan doğal dilleri korumanın yeni diller yaratmaktan daha iyi olmasının nedeni, ilkinin tarihi ve kültürel değeridir. Bunlar tam anlamıyla duygusallıkla ilişkilendirilen türden değerlerdir.</p>



<p>Öyleyse azınlık dilleri değerlidir. Peki, bu toplumların onları desteklemek için yatırım yapması gerektiği anlamına mı geliyor? Pek değil. Azınlık dillerini desteklememenin değeri, onları desteklemenin değerine ağır basabilir. Şimdi bunun neden böyle olabileceğine dair iki nedene değinelim: bunlar sırasıyla azınlık dillerini desteklemenin insanlar üzerindeki yükü ve dil çeşitliliğini azaltmanın faydalarıdır.</p>



<p>Azınlık dillerine, orta çağ kalelerine verdiğimiz değere benzer sebeplerden ötürü değer veriyor olsak da bu iki şeyi nasıl koruyabileceğimiz konusunda önemli bir fark bulunmaktadır. Bir azınlık dilini korumak, insanlara bir kaleyi korumaktan daha büyük bir yük getirmektedir. Bir kaleyi, bakımını yapmaları için insanlara para ödeyerek koruyabiliriz ancak aynı şekilde bir azınlık dilini koruyamayız. Bunun yerine, dili yetkin bir şekilde konuşabilmeleri için insanların söz konusu dili hayatlarının büyük bir parçası haline getirmelerini sağlamalıyız. Bazı insanlar bunu kendi istekleriyle yapsa da dilin bir meraklılar kümesinin ötesine geçmesini istiyorsak insanlar isteseler de istemeseler de onlara yaşam tarzı değişiklikleri dayatmamız gerekir. Genellikle bu, çocukların okulda bu azınlık dilini öğrenmelerini sağlamaya yönelik düzenlemeleri içerir.</p>



<p>Bu tür politikalar tartışmaya açıktır. Bazı ebeveynler, çocukları için daha az kullanışlı bir azınlık dili yerine faydalı bir çoğunluk dili öğrenmenin daha iyi olacağını düşünmektedir. Ne var ki, ana dili İngilizce olanlar için, en yaygın olarak öğretilen çoğunluk dilleri Fransızca, Almanca, İspanyolca, İtalyanca olmaktadır bu durum ilk bakışta göründükleri kadar yararlı değildir. Bir çocuğun bir dili öğrenmesi, iletişim kurabileceği insan sayısını artıracak ise kendini anlatabileceği yerlerin sayısını artırır, buna bağlı olarak da belki komşu bir ülkenin dili etkileşim açısından yararlı olacaktır. Ancak Fransa, Almanya, İspanya ve İtalya gibi ülkelerde İngilizce yaygın olarak konuşulduğu için, sadece İngilizce konuşan bir kişi bu ülkeleri ziyaret ettiğinde kendini oldukça iyi ifade edebilir. Bu dillerden birini öğrenmek için çaba harcamaya karar verirse yatırımının kullanışlılık açısından geri dönüşünün düşük olacağının bilincindedir.</p>



<p>İngilizce konuşulan ülkelerdeki insanlar çocuklara faydalı diller öğretmek konusunda endişeliyse onlara yerlileri İngilizceyi anlamayan ülkelerin dillerini, Arapça ve Mandarin gibi dilleri öğretmeliler ki bu diller Birleşik Krallık ve ABD’deki okullarda hiç de yaygın olarak öğretilmemektedir. Elbette İngilizce çok yaygın olarak anlaşıldığı için anadili İngilizce olanların yabancı dil öğrenmenin anlamsız olduğuna inananlar da vardır. Örneğin İspanya’da yaşayan ama İspanyolca öğrenmeyen İngiliz göçmenleri düşünelim. Tabii bu görüş, çocuklarının yabancı dil öğrenmesini destekleyen ebeveynler tarafından benimsenmemektedir. Dolayısıyla, İngilizce konuşan çocukların Fransızca, Almanca ve İspanyolca öğrenmesini destekleyen ancak yerel bir azınlık dilini öğrenmelerini desteklemeyen kişiler, yararlılık açısından tutumlarını savunmakta zorluk çekeceklerdir. Bu durumda, İngilizce konuşan çocukların Fransızca, Almanca ve İspanyolca gibi çoğunluk dillerini öğrenmeleri neden bu kadar yaygın bir şekilde iyi bir şey olarak görülmektedir?<em> </em>Sanırım pek çok kişinin azınlık dili öğrenmenin iyi bir şey olduğunu iddia etme nedeniyle aynı: yabancı bir kültür hakkında fikir sahibi olmak, insanlarla yerel dillerinde konuşarak saygı duyulduğunu gösterebilmek, dil öğrenerek kazanılan bilişsel becerileri geliştirmek gibi.</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p><em>Diller kendiliğinden yok olmamış ya da tehlike altına girmemiştir. Dil ölümünün tarihi şiddet içerir.</em></p>
</blockquote>



<p>Şahsen, çocukların ve genel olarak insanların, kendi toplumlarıyla bağlantılı bir azınlık dilini öğrenmelerinin özel bir tür zenginleştirme olduğunu düşünüyorum. Bu şekilde o dilin ait olduğu toplumun kültürü ve tarihi hakkında yeni bir fikir edinmiş olurlar. Aynı zamanda, dili bilmeden o kültürün kendileri için kapalı ve hatta görünmez olan yönlerine, yani azınlık dilinde gerçekleştirilen etkinliklere ve fırsatlara katılma imkanı kazanırlar. Son 18 ayımı Galce öğrenmeye çalışarak geçirdiğim için burada tecrübelerime dayanarak yazıyorum. Galler’de doğdum ve büyüdüm yine de yakın zamana kadar Galce ile olan ana temasım çoğunlukla onu görmezden gelmekten oluşuyordu. Şimdi Galler’e döndüğümde Galce’yi biraz olsun anlayabildiğim için, uzun zamandır yabancısı olduğum bu ülkenin bana yeni bir şekilde görünür hale geldiğini hissediyorum. Galce konuşanlarla karşılaştığımda kendimi hoşnut ve ilgili hissediyorum. Yeğenim okulda Galce öğrendiği için mutluyum. Bu güçlü tutucu sezgiler, benim gibi tutucu olmayan biri için bile şaşırtıcı ve biraz da yabancı. Ne var ki bunlar benzersiz değildir, azınlık dilleri için kampanya yürütenler tarafından sıklıkla dile getirilen faydalardır.</p>



<p>Son olarak, azınlık dillerini desteklememiz gerektiği görüşüne direnmek için çok farklı bir neden düşünelim. Dil çeşitliliği başarılı iletişimin önünde bir engeldir. İncil’de bununla ilgili bir hikaye vardır. Tanrı, Babil Kulesi’ni inşa etmenin cezası olarak insanların bir zamanlar aynı dili konuştukları yerde çok sayıda dil konuşmalarına neden olarak ‘dünyanın tüm dillerini karıştırır’. Bugünlerde dil çeşitliliğimizin bir lanet olduğu görüşüyle karşılaşmak nadirdir ancak sayıların, uzunluğun ve büyüklüğün temsili gibi diğer iletişim alanlarında olduğu gibi standartlaşmayı tercih etmemiz dikkat çekicidir. Tek bir dili benimsemenin avantajları açıktır. Karşılaştığımız insanlarla iletişim kurabileceğimizden emin olarak dünyanın herhangi bir yerine rahatça seyahat edebilecektik. Çeviriye harcanan paradan tasarruf edebilirdik. Bilimsel gelişmeler ve diğer haberler daha hızlı ve daha kapsamlı bir şekilde paylaşılabiliyor olurdu. Dil çeşitliliğini korumakla, iletişimin önündeki engelleri de korumuş oluyoruz aslında. Elimizde tek bir evrensel ortak dil kalacak şekilde diğer dillerin yok olmasına izin vermek daha iyi olmaz mıydı?</p>



<p>Ancak bir ortak dilin barışçıl ve adil bir şekilde uygulanması zor olacaktır. Bu düşünce, Sovyetler Birliği’nin yerel dilleri bastırma ve tüm vatandaşlarını sadece Rusça iletişim kurmaya zorlama çabaları gibi geçmişteki baskıcı politikaları akla getirmektedir. Soyu tükenmiş ve tehlike altında olan diller, kendiliğinden, sonraki nesillerin daha baskın bir dile geçmeyi tercih etmesiyle soyu tükenmemiş veya tehlike altına girmemiştir. Dil ölümünün tarihi, konuyla ilgili kitapların başlıklarında da yansıtıldığı gibi, şiddetli içeren bir tarihe sahiptir. Örnek verecek olursak bazı kitap başlıkları şöyledir:</p>



<ul>
<li>David Crystal’ın <em>Language Death</em> (2000) (<em>Kaybolan Sesler</em> olarak dilimize çevrilmiştir.)</li>



<li>Daniel Nettle ve Suzanne Romaine’in <em>Vanishing Voices</em>: <em>The Extinction of the World’s Languages</em> (2000) (Dillerin Katli olarak dilimize çevrilmiştir)</li>



<li>Tove Skutnabb-Kangas’ın <em>Linguistic Genocide in Education</em> (2008) (Dilimizde çevirisi yoktur ancak Eğitimde Dilsel Soykırım olarak çevrilebilir.)</li>
</ul>



<p>Bu durumda, diğer dilleri konuşanlara zarar vermeden bir ortak dili benimsemek zor olacaktır. Bunun yanında, gerçekten adil davranma konusunda ciddi olsaydık sadece azınlık dillerini konuşan topluluklara zarar vermekten kaçınmak yeterli olmazdı. Bu tür toplulukların geçmişte maruz kaldıkları adaletsizlikler göz önüne alındığında tazminat almaya hak kazanmış olabilirler. Bu azınlık dili savunucuları tarafından yaygın olarak benimsenen bir görüştür. Durumun telafisinin ne şekilde olması gerektiği tartışmalı olsa da kesinlikle yerel dilin silinip yerine başka bir dilin konulmasını kapsamaması gerektiği ortadadır.</p>



<p>Eğer biri tanrı olup sıfırdan bir dünya yaratıyor olsaydı dünyadaki insanlara, İncil’de anlatılan Babil öncesi uygarlıklarda olduğu gibi birçok dil yerine tek bir dil vermesi daha iyi olurdu. Ancak şu anda hepsi farklı tarih ve kültürlerle iç içe geçmiş, birçoğu kötü muamele ve hala devam eden zulümden sağ çıkmış, kendi toplumları ve başkaları tarafından kutlanmaya ve savunulmaya devam eden zengin bir dil çeşitliliğine sahip bir dünyamız vardır. Bir kere bütün bunlara sahip olunca, önemli ve değerli şeylerin büyük bir kısmını kaybetmeden bir geri dönüş mümkün değildir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Rebecca Roache – </strong>“<a href="https://aeon.co/essays/should-endangered-languages-be-preserved-and-at-what-cost" target="_blank" rel="noopener" title="">The death of languages</a>”, (Erişim Tarihi: 11.08.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Özlem Kırtay</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Beyza Nur Doğan</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/dillerin-olumu-rebecca-roache/">Dillerin Ölümü – Rebecca Roache</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Viyana Çevresi Tarafından En Önemli Üç Fikir – Luke Dunne</title>
<link>https://trafikdernegi.com/viyana-cevresi-tarafindan-en-onemli-uc-fikir-luke-dunne</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/viyana-cevresi-tarafindan-en-onemli-uc-fikir-luke-dunne</guid>
<description><![CDATA[ Bir cümlenin anlamlı olması için ne gerekir? Bir anlam teorisi ile bir bilim teorisi arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu makale, “Viyana Çevresi” olarak bilinen bir grup filozofun bu gibi sorulara vermiş oldukları bazı cevapları araştırmaktadır. Makale, bahsi geçen üç temel fikri tanıtmadan önce bilim felsefesinin kendisine dair giriş niteliğinde bir bölümle başlar: Viyana Çevresi’nin felsefede gericiliğe ve karışık düşünceye muhalif olması; anlam teorileri; ve bilimsel dil teorileri. Bu makale daha sonra W.V.O Quine tarafından sunulan mantıkçı pozitivizme yönelik birkaç etkili eleştiriyi inceleyerek sona ermektedir. Viyana Çevresi, “Bilimin Kuramlaştırılması Üzerine” Viyana Çevresi, kısmen, bilim hakkında nasıl teori geliştirmemiz gerektiğini belirlemekle
The post Viyana Çevresi Tarafından En Önemli Üç Fikir – Luke Dunne first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783b0b3bb13f.jpg" length="107650" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:08:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Viyana, Çevresi, Tarafından, Önemli, Üç, Fikir, –, Luke, Dunne</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir cümlenin anlamlı olması için ne gerekir? Bir anlam teorisi ile bir bilim teorisi arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu makale, “Viyana Çevresi” olarak bilinen bir grup filozofun bu gibi sorulara vermiş oldukları bazı cevapları araştırmaktadır. Makale, bahsi geçen üç temel fikri tanıtmadan önce bilim felsefesinin kendisine dair giriş niteliğinde bir bölümle başlar: Viyana Çevresi’nin felsefede gericiliğe ve karışık düşünceye muhalif olması; anlam teorileri; ve bilimsel dil teorileri. Bu makale daha sonra W.V.O Quine tarafından sunulan mantıkçı pozitivizme yönelik birkaç etkili eleştiriyi inceleyerek sona ermektedir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Viyana Çevresi, “Bilimin Kuramlaştırılması Üzerine”</h2>



<p>Viyana Çevresi, kısmen, bilim hakkında nasıl teori geliştirmemiz gerektiğini belirlemekle ilgileniyordu. Viyana Çevresi’nin kendi cevaplarına geçmeden önce, bu sorunun nasıl geliştirilebileceğine dair kısa bir özet sunmak faydalı olacaktır.</p>



<p>Genel olarak bilimi teorileştirmeye, analiz etmeye ve anlamaya çalışabileceğimiz birçok yol vardır. İlk olarak bilim insanlarının nasıl düşündüklerine ya da uygulandığı şekliyle bilimin yöntemine odaklanabiliriz. Başka bir deyişle, bilim insanlarının ne yaptıklarına değil de, teoriler, kanıtlar, yöntem ve diğer ilgili soyutlamalar arasındaki mantıksal ilişkiye dair bir teori sunmaya çalışabiliriz.</p>



<p>Yirminci yüzyılın ikinci yarısında daha yaygın hale gelen bir diğer hareket ise bilimi daha belirgin bir biçimde tarihsel olarak incelemeye çalışmak ve özellikle de bilimin zaman içinde nasıl değiştiğine odaklanmaktır.</p>



<p>Bilim felsefesiyle ilgili sorunların tipik bir özelliği, teorik odağımızın ne olması gerektiği üzerindeki tartışmaların genellikle terimler üzerindeki anlaşmazlıklarla tıkanmasıdır. Bu terimler genellikle kutsal bir anlam taşıyan ya da bilimin popüler algısında büyük bir yer tutan kavramlardır, ancak bu kavramlar genellikle ilginç veya yardımcı olmaktan uzak olabilirler. Örneğin, bu terimin belirsizliğine rağmen bilimsel “nesnellik” fikrine saplanılmış ve benzer bir şekilde “bilimsel bir yöntem” tanımlanmaya girişilmiştir.</p>



<p>Mesele, her iki terimin mutlak olarak yararsız olması değil, sadece potansiyel olarak heterojen kavramların da bir açıklamasını sunma girişiminin yararsız olabileceğidir. Simplifikasyon <strong>[</strong>simplification<strong>] </strong>ve genelleştirme genellikle bizi  asıl bilimsel uygulamalardan uzaklaştırabilir. Bilim felsefesinin bu uygulamalarla bağlantılı olarak ele alındığı bir yaklaşımdan ne kadar uzaklaşırsak, bilim felsefesi disiplininin sınırlarının ötesindeki önemini açıklamak da bir o kadar zorlaşır.</p>



<p>Yukarıda bahsedilen, neyin bilimsel teori sayılacağını mantıksal terimlerle açıklamaya yönelik bulunan girişim, uygulandığı şekliyle bilimle gerçekten ilgilenmek pahasına benzer bir titizlik ve açıklık uygulama girişimiyle birleştirilmiştir.</p>



<p>Çağdaş bir bilim filozofu olan Peter Godfrey-Smith, bilim felsefesinin <em>strateji</em> kavramına dayanarak teorilerini nasıl geliştirebileceği sorusuna cevap verir. Onun görüşüne göre, bilimin dünyayı anlamaya yönelik geliştirdiği stratejiyi inceleyebiliriz ve ardından bu stratejiyi takip ederek dünyayla nasıl bir bağlantı kurabileceğimizi değerlendirebiliriz. Bu “strateji” kavramı, bilime pragmatik ve işlevsel bir yaklaşımı vurgular. Bilimsel yöntemi, yöntemin kendisinin netliği, titizliği veya güzelliği olarak değil, belirli bir amaca yönelik bir araç olarak görür.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Viyana Çevresi Gizemli Felsefeye Karşı</h2>



<p>Viyana Çevresi kimdi? Onlar, Moritz Schlick, Herbert Feigl, Otto Neurath ve Rudolf Carnap’ın öncülüğünde bir araya gelmiş bir grup filozoftu. Bu topluluk, dil hakkındaki görüşlerinin insan düşüncesinin birçok alanı üzerinde önemli etkiler yaratacağına inanıyordu. Bu görüşlerine ise “Mantıkçı Pozitivizm” deniyordu.</p>



<p>Mantıkçı Pozitivizm empirizmin radikal bir biçimiydi, kelimenin tam anlamıyla devrimci bir görüştü. Viyana Çevresi filozoflarının birçoğu kendilerini o  dönem felsefesinin çoğuna karşı bir duruş sergilerken görmüştü. Özellikle, kendilerini G.W.F. Hegel gibi filozoflara ve çağdaşları olan Martin Heidegger’e karşı yanıt verirken görüyorlardı.</p>



<p>Çevre’nin üyeleri, bu iki filozofu da gizemci, kesin olmayan, anlamsız bir kelime bulamacına kapılan, derinlik ve ağırlık izlenimi veren kişiler olarak gördüler. Bir felsefe tarihçisi, üslup eleştirisinin (genellikle) yöntem eleştirisiyle nasıl yakından ilişkili olduğuna dair kayda değer bir şeyler bulabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Viyana Çevresi Dil ve Anlamı Önde Tuttu</h2>



<p>Mantıkçı pozitivizmin dil hakkında belli bir açıdan baktığını söylemiştik.  Bu normalde iki ana teorik bileşene sahip olarak görülür. İlki, analitik-sentetik ayrımı, ikincisi ise anlamın doğrulanabilirlik teorisi.</p>



<p>İlki Immanuel Kant’ın felsefesinden gelmektedir ve dolayısıyla mantıkçı pozitivistlerin orijinal bir buluşu değildir. Aralarındaki fark ise şudur: analitik cümleler sadece anlamlarına göre doğru ya da yanlış olabilirken, sentetik cümleler hem anlamlarına hem de dünyanın nasıl olduğuna göre doğru ya da yanlış olabilir. Genel bir örneği ele alalım: “Tüm bekarlar evlenmemiş erkeklerdir” analitik bir cümle örneğidir, oysa (bu makaledeki diğer pek çok şeyde olduğu gibi Godfrey-Smith’ten ödünç alarak) “Tüm bekarlar keldir” sentetik bir cümledir (ve de yanlış bir cümledir).</p>



<p>Mantıkçı pozitivistlerin yaptığı bir gelişme, matematiğin tamamen analitik önermelerden oluştuğunu ve bu nedenle katı bir şekilde empirist bir çerçevede ele alınabileceğinin iddiasıydı. Bu, matematiksel önermelerin kendi başlarına dünyayı tanımlamadığı anlamına gelir. Matematiğin dilini dünyayı tanımlamak için kullanabiliriz, ancak yalnızca matematiğin kendisine ait doğrular tamamen analitiktir ve bu nedenle olgusal içerikten yoksundur.</p>



<p>İkinci ilke ise, yani anlamın doğrulanabilirlik  teorisi, bir cümlenin ne anlama geldiğini bilmenin, onun doğru olup olmadığını test etmenin ne olacağını bilmek olduğunu ifade eder. Eğer bunu bilmiyorsak, konuşmanın bir anlamı yoktur. Mantıkçı pozitivistler tarafından tercih edilen doğrulama kriteri (doğal olarak empiristler için de) kesinlikle deneyime dayandırılmalıdır.</p>



<p>Dil hakkındaki bu iki iddianın devrim niteliğinde sonuçları olmuştur. Daha da önemlisi, bu durum, günlük konuşmaların büyük bir kısmının anlamsız olduğu şeklinde bir sonuca yol açtı; ancak bu, felsefenin çoğunun verdiği anlamlı izlenim kadar zararlı olmayabilir, çünkü felsefe genellikle anlamsız olduğu halde anlamlıymış gibi görünür.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Bilim, Dil ve Bilimsel Dil</h2>



<p>Viyana Çevresi’nin bilim kuramı üzerindeki bu dil teorisinin sonuçları nelerdi? Bir açıdan, bu durum, gözlemsel ve teorik dil arasında bir ayrım yapmalarına yol açtı, ancak bu ayrımın en iyi şekilde nasıl yapılabileceğine dair bir anlaşmazlık içindeydiler.</p>



<p>Schlick, duyuma yapılan her türlü atfın gözlemsel dil olduğunu ve diğer her şeyin teorik dil olduğunu savunmuştur. Neurath ise teorik dilin daha dar bir referans alanına sahip olduğunu ve aslında sadece ortak veya kamusal testler sonucu ortaya çıkan önermelere atıfta bulunması gerektiğini savundu. Başka bir deyişle, Neurath’a göre nesnelere atıfta bulunmak, Schlick’in düşündüğü gibi, mutlaka teorik dil kullanmak anlamına gelmiyordu.</p>



<p>Teorik-gözlemsel dil ayrımının temelinde, mantıkçı pozitivistlerin bilim anlayışı yatmaktadır; bu anlayışa göre bilimin amacı deneyimi öngörebilmektir. Adından da anlaşılacağı üzere mantık, mantıkçı pozitivizm projesinin önemli bir kısmını oluşturuyordu. Uygulandığı şekliyle mantık çoğunlukla tümdengelimseldir, yani bazı önermelere dayanarak bir sonucun geçerliliğini anlamaya yönelik bir girişimdir. Daha tartışmalı olanı ise mantıkçı pozitivistlerin yaptığı gibi tümevarımcı bir mantık sistemi geliştirme girişimiydi. Bu durum çeşitli teorik sorunlara yol açtı, ancak burada bunları geliştirecek yerimiz yoktu.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Quine’ın Viyana Çevresi’ne Yönelik Eleştirileri</h2>



<p>Burada ele alınması ve geliştirilmesi gereken en önemli eleştirilerden biri, mantıkçı  pozitivizmin karşılaştığı en büyük eleştirilerden biri olan,  W.V.O. Quine’ın ünlü ‘Empirizmin İki Dogması’ adlı makalesinde öne sürdüğü eleştiridir.</p>



<p>Quine, “holistik test teorisi”ni savunmaktadır. Mantıkçı pozitivistler için olduğu gibi onun için de bir önermenin doğruluğunu nasıl test edebileceğimizi bilmek bir anlam teorisinin merkezinde yer alır. Testlerle ilgili holizm, belirli bir önermenin esasen, onu destekleyen tüm arka plan varsayımlarıyla iç içe geçmiş olduğunu öne sürer. Herhangi bir fikri test etmek, her zaman, etkili bir şekilde, onunla birlikte bir dizi başka fikri de test etmek demektir.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" width="1024" height="719" src="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/derby-orrery.webp?resize=1024%2C719&ssl=1" alt="" class="wp-image-17398" srcset="https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/derby-orrery.webp?resize=1024%2C719&ssl=1 1024w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/derby-orrery.webp?resize=300%2C211&ssl=1 300w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/derby-orrery.webp?resize=768%2C539&ssl=1 768w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/derby-orrery.webp?resize=480%2C337&ssl=1 480w, https://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2024/09/derby-orrery.webp?w=1200&ssl=1 1200w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-recalc-dims="1"><figcaption class="wp-element-caption">A Philosophy Lecturing on the Orrery by Joseph Wright, ca. 1764-1766, via Wikimedia Commons.</figcaption></figure></div>


<p>Bunun pratik sonuçlarından biri ise, belirli bir fikrin, onun için bulduğumuz doğrulama testi ne olursa olsun, başarısız olup olmadığını söylemenin çok zor olmasıdır. Eğer test etmeye istekli olduğumuz bir hipotez başarısız olursa, bu durum, test etmek istediğimiz hipotezin değil, arka plandaki bir varsayımın bozulmuş olabileceğini gösterir. Bunun, mantıkçı pozitivizmin doktriniyle ne kadar çeliştiği tartışmalıdır.</p>



<p>Quine ayrıca bu holistik görüşü, hiçbir analitik iddianın kendisini oluşturan arka plan varsayımları ışığında revizyondan muaf olamayacağı göz önüne alındığında, analitik-sentetik ayrımını sorgulamak için kullanmıştır.</p>



<p>Bu, mantıkçı pozitivizmle açıkça çelişmiyor gibi görünmektedir—örneğin, Carnap, analitik iddiaların yeni mantıksal veya dilsel çerçeveler benimsenirse yanlış hale gelebileceğini kabul eder (örneğin, “bekar” terimi yalnızca erkekleri ifade etmeyi bıraktığı zaman). Quine’ın eleştirisi yine de matematikle ilgili analitik-sentetik ayrımının kullanışlılığını zayıflatmak için alınmıştır. Quine’ın argümanları, artık mantıkçı pozitivizme hem dil hem de bilim teorisi olarak daha genel bir uzaklaşmanın merkezinde kabul edilmektedir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Luke Dunne</strong> – “<a href="https://www.thecollector.com/vienna-circle-most-important-ideas/" target="_blank" rel="noopener" title="">The 3 Most Important Ideas from the Vienna Circle</a>”, (Erişim Tarihi: 17.09.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen : </strong>Efe Can Akdeniz</p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Emir Arıcı</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/viyana-cevresi-tarafindan-en-onemli-uc-fikir-luke-dunne/">Viyana Çevresi Tarafından En Önemli Üç Fikir – Luke Dunne</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Anlam ya da Anlamsızlık: Wittgenstein’da Dilin Sınırları Üzerine – Luke Dunne</title>
<link>https://trafikdernegi.com/anlam-ya-da-anlamsizlik-wittgensteinda-dilin-sinirlari-uzerine-luke-dunne</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/anlam-ya-da-anlamsizlik-wittgensteinda-dilin-sinirlari-uzerine-luke-dunne</guid>
<description><![CDATA[ Tractatus Logico-Philosophicus, Wittgenstein’ın çalışmalarının doruk noktası olarak kabul edilir. Wittgenstein’ın Tractatus’taki çalışmasıysa halen tartışmalı bir konudur, ancak tekrar tekrar döndüğü bir tema da şudur: Üzerine konuşmanın mümkün olduğu şeyleri ayırt etme girişimi. Bu yazı Wittgenstein’ın düşüncesinin ana unsurlarını incelemektedir ve umarım bunu yaparken Tractatus’taki diğer önemli fikirleri de aydınlatmaya hizmet edecektir. Ayrıca bu yazı, felsefeyi bir ‘öğretiler bütünü’ olmaktan çok bir etkinlik olarak görme anlayışını, ‘açıkça düşünme’ ile anlam arasındaki ilişkiyi ve neyin anlamsız sayıldığı konusundaki tartışmayı ele almaktadır. Wittgenstein’a Göre Nelerin Üzerine Konuşabiliriz? Wittgenstein’ın erken dönem felsefesi genellikle nelerin üzerine konuşup nelerin üzerine konuşulamayacağını ve buna bağlı olarak da
The post Anlam ya da Anlamsızlık: Wittgenstein’da Dilin Sınırları Üzerine – Luke Dunne first appeared on Öncül Analitik Felsefe. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783b0b1d3fc7.jpg" length="80026" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:08:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Anlam, Anlamsızlık:, Wittgenstein’da, Dilin, Sınırları, Üzerine, –, Luke, Dunne</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tractatus Logico-Philosophicus, Wittgenstein’ın çalışmalarının doruk noktası olarak kabul edilir. Wittgenstein’ın <em>Tractatus</em>’taki çalışmasıysa halen tartışmalı bir konudur, ancak tekrar tekrar döndüğü bir tema da şudur: Üzerine konuşmanın mümkün olduğu şeyleri ayırt etme girişimi. Bu yazı Wittgenstein’ın düşüncesinin ana unsurlarını incelemektedir ve umarım bunu yaparken <em>Tractatus</em>’taki diğer önemli fikirleri de aydınlatmaya hizmet edecektir. Ayrıca bu yazı, felsefeyi bir ‘öğretiler bütünü’ olmaktan çok bir etkinlik olarak görme anlayışını, ‘açıkça düşünme’ ile anlam arasındaki ilişkiyi ve neyin anlamsız sayıldığı konusundaki tartışmayı ele almaktadır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Wittgenstein’a Göre Nelerin Üzerine Konuşabiliriz? </h2>



<p>Wittgenstein’ın erken dönem felsefesi genellikle nelerin üzerine konuşup nelerin üzerine konuşulamayacağını ve buna bağlı olarak da neyin düşünülüp neyin düşünülemeyeceğini tanımlama girişimi olarak anlatılmaktadır. Wittgenstein, entelektüel yaşamın diğer alanlarından ve her şeyden önce doğa bilimlerinden farklı olarak tekil bir felsefe anlayışı sunar: felsefe “bir öğretiler bütünü değil, bir etkinliktir.” </p>



<p>Söz konusu etkinlik, düşünme ile ilgilidir – özellikle de açık bir şekilde düşünme ile. Wittgenstein, modern dil felsefesi ve mantığın kurucusu sayılan Alman mantıkçı Gottlob Frege ile, doğal dilin düşüncenin netliğini gölgede bıraktığına dair bir inanç paylaşmaktadır.</p>



<p>Başka bir deyişle, net düşünceye karşılık gelen bir konuşmayı gelmeyenden ayırt etmeyi zorlaştıran şey dilin belirsizliğidir. Bir yandan, felsefenin amacının bu tür saptamalar (yani düşünülebilen ve düşünülemeyen arasındaki saptamalar) yapmak olacağı açıktır. </p>



<p>Bu araştırma konusuna odaklanmamızın nedeni, felsefenin hangi konu olursa olsun, nihayetinde ne üzerine konuşup ne üzerine konuşulamayacağının sınırlarıyla yüzleşmek zorunda kalacak olmamızdır. Bu anlamda, dil felsefesi her zaman meta-felsefidir (yani, felsefenin kendisinin olanaklılık koşullarını belirlemekle ilgilidir).</p>



<h2 class="wp-block-heading">Açıkça Düşünmek</h2>



<p>Açık olmayan bir şekilde düşünmenin nesi yanlıştır? Neden buna odaklanıyorsunuz ki? Bu sorunu ifade etmenin bir yolu, dilin sınırlarının zorlanması (hatta ötesine geçilmesi) sonucunda ortaya çıkan tutarsızlıklar açısından ifade edilmektedir ve bu dil işkencesi, birtakım yanlış anlamalara yol açmaktadır. </p>



<p>Wittgenstein özellikle belirli konuşma biçimlerinin, belirli sözcük kombinasyonlarının bizi yanıtı olmayan sorular sormaya yöneltebileceğinden endişe duymaktadır. O, açıkça şunu söylemektedir: Kendi döneminden modern döneme kadar (bizim zamanımızda da) felsefe olarak adlandırılan etkinliğin en azından bir kısmı bu tür beyhude bir egzersizdir. </p>



<p>Wittgenstein’ın günümüz Anglofon felsefesi (yani İngilizce yazılan ve konuşulan felsefe) üzerindeki etkisi muhtemelen <em>Tractatus</em>’tan çok daha sonraki çalışmalarından kaynaklansa da, felsefenin amacına ilişkin bu anlayış – kulağa derin gelen saçmalıkları ortadan kaldırmak ve gerçekten cevaplanabilecek sorular sormak – son derece kalıcı bir etki yaratmıştır. Gerçekten de bu durum, İngilizce konuşulan dünyadaki felsefenin yapılış biçimi ile başka yerlerdeki yapılış biçimi arasındaki temel farklardan birini oluşturmaktadır.</p>



<p>Wittgenstein’ın hayranlarının çoğunu, hatta en ateşli olanlarını bile kaybettiği bir konu, iyi felsefenin işaretinin <em>sadece</em> belirsiz düşüncenin ciddiye alınmayıp reddedilmesinde olduğunu iddia etmesidir. Yine de bu bir etkinliktir ve bu yüzden en iyi haliyle felsefe bizi, en başta belirsiz konuşmayı hiç öğrenmemiş biri olsaydık bile olacağımız noktaya geri getirir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Felsefeye Karşı mı?</h2>



<p><em>Tractatus</em>’un büyük bir kısmı, bu anti-felsefi eğilime karşı çıkıyor gibi görünmektedir ancak Wittgenstein’ın kitabın başka yerlerinde bizi uyardığı derin görünüşlü felsefi düşüncelere dalıyor gibi de görünebilir. </p>



<p>Ancak Wittgenstein, kendisinden önce gelen pek çok filozoftan farklı olarak, ne dünyayı kendi içinde anlamlandırmaya çalışmakla ne de şeyleri bizden bağımsız oldukları halleriyle anlamak için dili kullanmakla ilgilenir. Wittgenstein’ın düşüncesinin odak noktası, şeyleri anlamlandırma girişimlerimiz, konuşma ve düşünme biçimlerimizdir, şeylerin kendileri değil.</p>



<p>Eğer Wittgenstein anlamla ilgileniyorsa, bu ilgisi yalnızca anlamın doğru bağlamı içinde geçerlidir. Anlam nedir, onu oluşturan nedir? Şeyleri anlamlandırıyor ve aynı zamanda onları anlamlandırabiliyoruz çünkü şeylerin belirli bir yolu var – yani olgular vardır. Wittgenstein için dünya basitçe olguların toplamıdır, şeylerin değil – başka bir deyişle, şeylerin nasıl düzenlendiğiyle oluşmaktadır. Şeyler ya da nesneler, olguların düzeninin izini sürdüğü, tamamen analiz edilemez kurucu parçalardır. Eğer olgular farklı olsaydı, bu farklı nesneler var olduğu için değil, farklı şekilde düzenlendikleri için olurdu.</p>



<p>Yine, olgular nesnelerin ya da şeylerin düzeniyle ilgilidir, ne olduklarıyla değil. Anlam önermeler tarafından taşınır (ya da taşınamaz). Anlam taşımayan önermelerin önerme mi, sözde önerme mi yoksa bağlama göre her ikisi olarak mı adlandırılacağı konusunda bazı tartışmalar vardır. Ne olursa olsun, anlam taşıyan önermeler işaretlerden oluşur. İşaretlerin yapılandırılması, nesnelerin yapılandırılmasını ifade eder ve eğer gerçekten nesnelerin yapılandırmasıyla uyumluysa, bu doğru olur. Uyumsuzsa, yanlıştır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Önerme Türleri</h2>



<p>Wittgenstein’ın genellikle önermeleri üç farklı türe ayırdığı düşünülür. İlk olarak, düşünceleri ifade eden önermeler vardır. Bir önermenin anlamlı olmasının ölçütü, dünyada resmedilebilmesidir. Dolayısıyla, bu genellikle dilin “resim teorisi” olarak bilinir. Bu önermelerin önemli bir özelliği doğru ya da yanlış olabilmeleridir – doğruluk değerleri önceden belirlenmiş değildir.</p>



<p>İkinci olarak, genellikle “sözde önermeler” olarak adlandırılan ve resmedilemeyecek karşılıkları olan önermeler vardır. Daha karakteristik bir Wittgensteincı terminoloji kullanırsak, gerçek önermelerin işaret ettikleri şeye karşılık gelen işaretler olduğunu, sözde önermelerin ise böyle bir karşılıklılığı olmayan işaretler olduğunu söyleyebiliriz.</p>



<p>Üçüncü tür önermeler mantıksal sabitler, yani totolojiler ve çelişkilerdir (tanım gereği doğru ya da tanım gereği yanlış olanlar). Bunlar anlamdan yoksun önermelerdir çünkü benzer şekilde tasvir edilemezler, ancak önceden belirlenmiş bir doğru değerine sahiptirler. “Önceden belirlenmiş” derken, “başka türlü olamaz” gibi bir şeyi anlamalıyız.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Anlam ve Saçmalık</h2>



<p>Tüm bunlardan çıkan sonuç olarak, Wittgenstein’a göre, dilin sınırları anlam ve anlamsızlık arasındaki çizgide yer alır; ve üzerine konuşabileceklerimiz ile konuşamayacaklarımızı belirlemek, bu sınırın daha ayrıntılı bir analizini gerektirecektir.</p>



<p>Başlangıçta şunu belirtmekte fayda var ki, sahte önermelerin anlamsızlıkla basit bir şekilde birleştirilmesi bir eleştiri konusudur. Wittgenstein’ı, “anlamsız” terimini daha sınırlı bir şekilde uyguladığı şeklinde yorumlamayı düşünen alternatif bir anlayış vardır. Bu aynı zamanda, onun terimi daha sıradan bir dil kullanımıyla uyumlu bir şekilde sınırlama çabası olarak da değerlendirilebilir.</p>



<p>Cora Diamond, <em>Tractatus</em>’ta Wittgenstein’ın sahte bir önerme olduğu için onun anlamsız olduğu görüşüne kesinlikle bağlı olduğunu savunmadığını öne süren çağdaş filozoflardan biridir. Bu görüşe göre, Wittgenstein bazı sözde önermelerin aslında anlamsız olduğunu, ancak tüm sözde önermelerin anlamsız olduğunu düşünmemiz için bir neden olmadığını savunur. Anlamsız olmayan sözde önermelere verdiği bir örnek de matematiksel önermelerdir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Wittgenstein için Anlamsızlığın Sınırları</h2>



<p>Adrian Moore’un yeniden yorumladığı argümanına göre, matematiğin önermeleri Wittgenstein için “sahte önermeler” olarak sayılır çünkü o, bunları birer denklem olarak kabul eder ve Tractatus’ta sunduğu denklem tanımına göre, bunlar ne doğru ne de yanlış olabilen temsil araçlarıdır. Yine de bunların açık, kodlanabilir ve önemli bir kullanımı olduğunu kabul etmekten oldukça mutluluk duymaktadır. </p>



<p>Moore, bu görüşle ilgili şöyle bir sorun ortaya koyuyor: </p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Matematiğin önermelerinin çok açık ve net bir kullanımı vardır, aynı zamanda Tractatus’un önermelerinin de bir kullanımı bulunmaktadır (bir anlamları bulunmaktadır) fakat bu kullanımın ne olduğu oldukça belirsizdir. Wittgenstein’ın felsefesi en azından belli bir dereceye kadar terapötik [therapeutic] bir felsefe olarak anlaşılmalıdır.</p>
</blockquote>



<p>Dilin sınırlarını belirlemeye yönelik olan kaygımız, yalnızca ne üzerine konuşabileceğimizi anlamaya yönelik bir girişim olarak değil, üzerine konuşamadıklarımızla da barışmamızı sağlayan bir şey olarak anlaşılmalıdır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote">
<p>Gerçek keşif, felsefeyi istediğim zaman durdurabilmemi sağlayan keşiftir; felsefeye huzur veren ve artık kendisini sorgulayan sorularla rahatsız olmaktan kurtaran keşiftir.</p>
</blockquote>



<p>Wittgenstein, <em>Tractatus</em>’ta açıkça bu eserin anlamsız olduğunu belirtmektedir; dolayısıyla “kullanımda olmak” dili anlamsız olmaktan kurtarmak için yeterli değildir. Bu iddiayı savunabilmek için, Tractatus’un kullanımını matematiğin kullanımından ayıran bir zemin bulmamız ve bu ayrımı tüm ifade biçimlerine uyacak şekilde geliştirmemiz gerekecektir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><strong>Luke Dunne </strong>– “<a href="https://www.thecollector.com/sense-nonsense-wittgenstein-language/" target="_blank" rel="noopener" title="">Sense or Nonsense? Wittgenstein on the Limits of Language</a>“, (Erişim Tarihi: 15.11.2024)</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Efe Can Akdeniz </p>



<p><strong>Çeviri Editörü: </strong>Ufuk Yazlık</p>The post <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/anlam-ya-da-anlamsizlik-wittgensteinda-dilin-sinirlari-uzerine-luke-dunne/">Anlam ya da Anlamsızlık: Wittgenstein’da Dilin Sınırları Üzerine – Luke Dunne</a> first appeared on <a href="https://onculanalitikfelsefe.com/">Öncül Analitik Felsefe</a>.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi : Alman İdealizminde Bilgi – Schelling</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-alman-idealizminde-bilgi-schelling</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-alman-idealizminde-bilgi-schelling</guid>
<description><![CDATA[ “İdealizm, felsefenin ruhudur; realizm onun bedenidir; yalnızca ikisi birlikte canlı bir bütün oluşturabilir” SCHELLING SCHELLING Friedrich Schelling, (d. 27 Ocak 1775 – ö. 20 Ağustos 1854) Alman İdealist düşünür. (5) Fichte ikinci döneminde romantizm etkisinde kalmasına karşın o büsbütün romantik anlayışın içinde kalmıştır. Schelling romantizmin filozofudur. (1) Romantizm, en genel anlamda tutkuların, [...]
The post Bilgi Felsefesi : Alman İdealizminde Bilgi – Schelling appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://mcdn.podbean.com/mf/web/7cv84a/82mix.mp3" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:01:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi, Alman, İdealizminde, Bilgi, –, Schelling</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“<em><em>İdealizm, felsefenin ruhudur; realizm onun bedenidir; yalnızca ikisi birlikte canlı bir bütün oluşturabilir</em>”</em></em></p><cite>SCHELLING</cite></blockquote></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://mcdn.podbean.com/mf/web/7cv84a/82mix.mp3" preload="none"></audio></figure>



<h2>SCHELLING</h2>



<ul><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Friedrich_Schelling" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Friedrich Schelling</a>, (d. 27 Ocak 1775 – ö. 20 Ağustos 1854) Alman İdealist düşünür. (5)</li><li><a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-alman-idealizminde-bilgi-ficthe/">Fichte </a>ikinci döneminde romantizm etkisinde kalmasına karşın o büsbütün romantik anlayışın içinde kalmıştır. Schelling romantizmin filozofudur. (1)</li><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Romantizm">Romantizm</a>, en genel anlamda tutkuların, dürtülerin eve duyguların yüceltilerek yaşanması tutumu; dünyaya duygulara ağırlık vererek bakma yaklaşımı diye tanımlanabilir (4) Bir ölçüde sanayi devrimi ve aydınlanma çağının sosyal ve siyasal düzenine, doğanın bilimsel rasyonalizasyonuna ve klasisizme tepki olarak doğan, doğaya ve duygulara verdiği önemle bilinen bir akımdır. (5)</li><li>Schelling felsefesinin gelişmesi beş dönemde gerçekleşir. Düşünceleri değiştikçe onları reddetmekten çekinmeyen ve sürekli yaratıcı bir dönüşüm içinde olan Schelling’in bir sistemi de olmamıştır bu yüzden. (1)</li></ul>



<h3>Bilim ve Felsefe Tanımları</h3>



<ul><li>Fichte gibi bilim ve felsefenin aydınlanma çağından farklı tanımları olduğunu düşünür. Fizik, spekülatif ve deneysel olarak ikiye ayrılır. Bilim spekülatif fizik, doğa felsefesidir. Gerçek bilim bu doğa felsefesidir. (3)</li><li>Spekülatif fizik, yaratıcı doğa ve onun dinamik görünüşleri ile ilgilidir. Doğa felsefesi kurucu ve yapıcıdır. Filozof, doğanın anlamını sorar, doğanın özünü yakalamaya çalışıp onu felsefi bir dille doğru şekilde anlatır. (3)</li><li>Deneysel fiziği, spekülatif fiziğin karşısına koyar. Ona göre deneysel fizik (ampirik, görüngü bilim) doğayı mekanik bir araştırma yaptığından, doğayı sadece yüzeyiyle ilgilenip onun ölü yönünü inceler. Gerçek bilim spekülatif fiziktir. (3)</li></ul>



<h2>Doğa Felsefesi</h2>



<ul><li>Schelling bütün doğayı teleolojik bir yapı olarak anlar. Spinoza’dan yaratıcı doğa kavramını alır.  Ona göre, bütün doğa bilinçsiz bir zekanın yaratmasıdır; bu yaratıcı zekanın kendisi de gelişir ve gelişirken her birinde doğanın türlü yaratmalarının şekil kazandıkları çeşitli basamaklardan geçer. Bu sürecin en yüksek basamağı, yani en son durağı bilinçli bir zekâ taşıyan insandır. (1)</li><li>Ona göre doğada boydan boya bir organizasyon bulmaktayız. Doğa plansız, darmadağınık bir varlık olmayıp her yanı derli topludur, sıkı bir düzene göre organize olmuştur (örgenleşmiştir).</li><li>Bu örgenleşim yaratıcı bir ilke olmadan ne düşünülebilir ne de var olabilir. Erekli yaratmaları ortaya koyabilmesi için de bu ilkenin kör, maddi bir ilke değil, manevi nitelikte bir ilke olması gerekir.</li><li>Yani ortada yaratıcı bir akıl, bilinç var ancak bu evren içinde yalnız “ben”de, insan zekasında bilinci buluyoruz; bundan dolayı doğayı yaratıp oluşturan zekâ (tin, Geist) bilinçsiz bir zekâ olacaktır. (1)</li><li>Doğa bir görüngüdür. Onun arkasında bir gerçek gizlidir ve o güç cansız değildir. Bu gizli ve canlı gerçek, yaratıcı, etkin, üreticidir ama bilinçsiz bir güçtür ve yaratım bilinçsiz olarak yapılır. Bütün doğa, bilinçsiz bir zekanın yaratımıdır. Bu yaratıcı zekâ kendisi de gelişi ve insanda kendi bilincine ulaşır. Bilinç taşıyan insan doğanın arkasındaki bilinçsiz zekanın, tinin farkına varan tek üyesidir. (1)</li><li>Fichte’de doğayı (ben-olmayanı), “ben” koyup yaratıyordu. Oysa Schelling şimdi bu yaratıcılığı, “ben”in dışına çıkarmakta, objektif, nesnel doğanın kendisine aktarmaktadır; doğayı yaratan manevi ilke artık “ben” değil, “ben”in dışında olan bir şeydir. (1)</li><li>Fichte “ben”in derinliklerine inmeye, tek tek “ben”lerin arkasındaki “mutlak ben”e varmaya çalışırken, Schelling, tersine olarak, dışarıya doğru uzanarak objelerin dünyasına, doğaya ulaşır. Schelling’in böylece vardığı doğa da Fichte’nin “ben”i gibi salt etkinliktir ama artık bu, öznenin dışındaki bir etkinliktir, bir istençtir. Bu felsefeye nesnel idealizm demek bu yüzden daha doğrudur. (1)</li><li>Schelling için doğa tinin kendini gerçekleştirme zeminidir. Doğa görülür tindir. Tin görülmez doğadır. Doğa tinin uykusudur. İnsanın bilgisi bu anlamda doğanın kendisine dair bilgisidir. Doğada uyuklayan, bilinçsiz bir dışsallık formunda varolan akılsal ve ideal yapı insanın varlığıyla bilinçli bir akılsallık ve idealizme dönüşür. Schellling’de tinsellik akılsal ve ideal olana işaret eder. İnsanın doğada hüküm süren akılsal yasallık ve işleyişin bilincine varması, aynı zamanda insanın bilgilenme ya da bilgi edinme sürecidir. Bu bağlamda Schelling’in nesnel idealizmi açısından doğadaki nesnelliğin bilinçsiz bir ideal ve ussal yapısı olduğunu varsaymadan, düşünmenin, bilimsel bir araştırma ve deneyimde bulunmanın bir anlamı yoktur. Akılsal bir yapı ve öz taşımayan bir şeyi aklımızla kavramaya çalışmak, beyhude ve yararsız bir çaba olacaktır. Akılsal ve ideal varoluş hem öznellik ve hem de nesnellik bağlamında söz konusudur. (2)</li></ul>



<h3>Özdeşlik Felsefesi</h3>



<ul><li>Schelling felsefesinin gelişmesindeki evrelerinden biri “identite felsefesi” (özdeşlik felsefesi) adını taşır. “İdentite” demek, iki ayrı şeyin özce bir olmaları, özdeş olmaları demektir. İşte bu özdeşlik düşüncesi, Schelling’in doğa felsefesinin metafizik temelidir: Doğa ile tin (Geist) identik’tirler; bizdeki tin ile dışımızdaki doğa özce birdirler; bizim dışımızda aynı bir tin, içimizde de aynı bir doğa etkimektedir. Bu “birlik” ve özdeşlik düşüncesi Schelling bütün doğa ilkesine de uygular. Burada organik ve inorganik varlık arasında artık öz ayrılığı yoktur. Bundan dolayı inorganik varlıkları mekanist teori ile açıklayamayız; hele organizmalar için bu teorinin sözü bile edilemez.(1)</li><li>En kaba fiziki varlıkta bir hayat gizlidir; bütün doğa baştan aşağı, hiçbir ayrısı olmadan canlı bir organizmadır, bir organizasyondur. Doğadaki bu birlikten çokluğun, çok farklı şeylerin oluşması da birlik öğesinin tam olan “bölünme” öğesinden kaynaklanmaktadır. Ancak doğa bir “birlik” olduğundan, karşı öğe olan bölünme de yine doğanın kendisinden çıkmıştır. Bu karşı-öğe, yaratıcılığın hemen başlangıcında doğanın kendinden ikiye bölünmesi ile ortaya çıkmış, bu ikilik bundan böyle evreni şekillendiren bir ilke olmuştur. Doğanın neresine baksak, hep karşıt kuvvetlerin ikiliğini (düalizm), kutuplu oluşu buluruz. Doğada her şey, bu gibi kuvvetler arasındaki gerginlikten, karşıt kuvvetlerin birlikte çalışıp aralarında bir dengeye varmalarından meydana gelir.(1)</li><li>Fichte’ye göre, nerede bir çatışma, bir çelişme varsa giderilmesi gerekiyordu; “ben” bu çalışmalar karşısında kalınca, onları bir sentez içinde birleştirip eritiyordu. Schelling bu düşünceyi almış doğanın gelişmesinde diyalektik yasası haline getirmiştir. Doğanın gelişmesi de tamamlanmış bitmiş bir şey değil, hep daha yüksek olanı ortaya koymayı hedefleyen, boyuna artan ve ilerleyen bir ayrımlaşmadır.(1)</li><li>Burada mutlak özdeşliğin her türden akıl yürütme sürecini aştığını, tüm ayrımların kendisinde yittiği bir özdeşliğe işaret ettiğini söyleyebiliriz. Schelling mutlak özdeşliği bir nevi, Parmenides’in ayrımsız ve kendi kendisine özdeş varlığı ve Plotinos’un varolan tüm ayrımları ve aklı aşan Bir’idir. Nasıl ki Parmenides ve Plotinos’da mistik öğeler ve dinsel tonlama söz konusu ise, Schelling’te de mistik öğelerle bezeli bir dinsellik alanı sistemin zirvesinde bulunur. (2)</li><li>Bunun için doğanın bilmecesi “içinde hayatın nasıl ortaya çıkmış olduğu” değil de, “hayatın görünüşte cansız sayılan bir takım basamaklardan geçerek sonunda bitki ve hayvanda nasıl görünür hale geldiğidir”. Bunun gibi, tinin bilmecesi de onun hayvandan nasıl uyandığı olmayı, canlı ve cansız bütün doğayı adeta uyuklama halinde geçerek sonunda insanda bilincine ulaşması ve insandan önce yaratmış olduğu varlığı, kendisine yabancı bir şey diye şaşarak bakmasıdır. (1)</li><li>Doğadaki tin (Geist) bilinçten yoksundur; gerçi yaratır ama düşünmez ve onun bütün yaratmaları, bütün aştığı basamaklar hep kendi bilincine doğru bir yaklaşma, bu yolda geride bıraktığı uğraklardır. Her şeyi oluşturan bu bilinçsiz zekâ, sonunda insanda bilincine vararak kendisini bulur. İnsan evren dediğimiz büyük organizma için küçücük bir toz tanesidir ama bu organizmanın tacıdır, zincirin son halkasıdır. Öteki tüm şeyler insan yüzünden vardırlar ve ancak insan sayesinde anlam kazanırlar. Doğa dünyasını bir boydan öbür boya geçen bu yaratıcı tin (geist), bu dünyadaki varlıkları birbirine bağlayan bu evrensel “bağ” kavranırsa, “mutlak” da kavranmış olur. Ancak ne bayağı görüşle de bilimin görüşü ile bu bağ kavranamaz çünkü bunların ikisi de donmuş, artık bağlanmış olan objeye saplanıp kalırlar. Mutlak’ı ancak bir entelektüel görü ile, kendimizi o bağın yaratıcı üretmesi içine yerleştirerek onu bize doğrudan doğruya kavratan bir görüş ile biliriz.(1)</li></ul>



<h3>Schelling için Estetik</h3>



<ul><li>Fichte bilinçte teorik ve pratik diye yön ayırmıştı. Schelling bunlara bir üçüncüsünü ekler: estetik bilinç. … Doğadaki yaratıcı etkinlik ne bilgiye ne de eyleme karşılıktır, olsa olsa sanatçının yaratmasına karşılıktır çünkü doğa objelerin reel dünyasını oluşturur, sanat ideel bir dünya yaratır. Doğa yalnız bir organizma değil bir sanat eseridir, yaratıcı tinin bilinçsiz bir şiiridir. Öte yandan sanat yapıtı da küçük ölçüde bir kozmostur; doğayı yaratan aynı tinin kendisini bir açmasıdır, yalnız bilinçli bir yaratmasıdır. Onun için ancak sanat bilincinde varlığın özüne varılabilir; sanatçı ve filozof asıl gerçeği yeniden bilen, yeniden yaratan kimselerdir.(1)</li><li>Fitche’nin felsefesinde partik felsefe ağırlık merkezi iki çünkü “ben”in temel-niteliği eylemdi. Oysa Schelling’te “ben”in en yüksek basamağı etik değil, estetiktir; onun öğretisinde sanatçının yaratması, teorik ve pratik davranışların üstünde bunları birleştiren bir sentez olarak yükselir. Bu yaratmada doğa ile bilinç arasındaki ayrım ortadan kalkar. İnsanın eylemi ya zorunlulukla ya da özgürlükle olabilir; zorunluluğa bağlı kaldığında insan özgür değildir, özgür olarak eylendiğinde eylemi zorunlu ve yasalı değildir. Sanat bu ikisini de birleştirir: Sanatta zorunluluk ile özgürlük, bilinçli çalışma ile bilinçsiz davranış bir arada bulunulurlar; sanatta “ben” kendisini bunların ikisinin de özdeşliği olarak kavrar.(1)</li><li>Sanatçının yaratımı onun kaderidir. O özleri kavrayarak sanatında doğanın da üstüne çıkarak, doğanın hiçbir zaman olamadığı bir şeydir; ideaların gerek tasviridir. Böylelikle estetik, Schelling’in felsefesinin en yüksek ve son basamağıdır. Filozofların aradığı gerçeğin asılları sanatla elde edilmiştir. (3)</li></ul>



<h3>Mitoloji ve Vahiy Felsefesi</h3>



<ul><li>Öğretisinin bir mitoloji ve din felsefesi niteliğini kazandığı son döneminde Schelling, çeşitli dinlerdeki mitosların insanlığı nasıl yavaş yavaş “son şeylerin” bilgisine ulaştırdıklarını göstermeye çalışır. Felsefenin kavram şeklinde dile getirdiğini dinlerin mitosları öteden beri sezerek mecazlar ve simgeler ile anlatmışlardır. Burada insanlığın düşünmesi ve inanması, tıpkı doğa ve tarihteki bilinçsiz bir zekanın yaratması gibi bilinçsiz olarak bir felsefe yapmaktır. Din bu son doğrulara bilinçsiz bir sezi ile, felsefe ise bilinçli bir düşünme ile varmaktadır.(1)</li></ul>



<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR</strong>:
1 - <a href="https://kidega.com/kitap/felsefe-tarihi-328991/detay/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Felsefe Tarihi</a> - Macit Gökberk
2 - Bilgi Felsefesi - Enver Orman
3 - Ders Notları
4 - Felsefe Sözlüğü
5 - Wikipedia

</pre>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-alman-idealizminde-bilgi-schelling/">Bilgi Felsefesi : Alman İdealizminde Bilgi – Schelling</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/">Filozofun Yolu</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi : Alman İdealizminde Bilgi – Ficthe</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-alman-idealizminde-bilgi-ficthe</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-alman-idealizminde-bilgi-ficthe</guid>
<description><![CDATA[ “Benim felsefem başlangıcından sonuna kadar özgürlük düşüncesinin bir analizidir” Fıchte Alman İdealizmi Alman İdealizmi ve Kant Kant felsefeye büyük yenilikler getirmiş, felsefede büyük bir devrim yaratmıştı. Bu felsefe, bir yandan Rönesans’tan beri gelişen yeni Avrupa felsefesinin ana çizgilerini kendisinde toplayan bir özettir; öbür yandan da kendisinden sonraki felsefeyi besleyen verimli [...]
The post Bilgi Felsefesi : Alman İdealizminde Bilgi – Ficthe appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://mcdn.podbean.com/mf/web/7vi6mv/081_final.mp3" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:01:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi, Alman, İdealizminde, Bilgi, –, Ficthe</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“<em><em>Benim felsefem başlangıcından sonuna kadar özgürlük düşüncesinin bir analizidir</em>”</em></em></p><cite>Fıchte</cite></blockquote></figure>



<h2>Alman İdealizmi</h2>



<h3>Alman İdealizmi ve Kant</h3>



<ol><li><a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-akimlar-sentezci-yaklasim-deneyci-akilcilik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Kant </a>felsefeye büyük yenilikler getirmiş, felsefede büyük bir devrim yaratmıştı. Bu felsefe, bir yandan Rönesans’tan beri gelişen yeni Avrupa felsefesinin ana çizgilerini kendisinde toplayan bir özettir; öbür yandan da kendisinden sonraki felsefeyi besleyen verimli bir kaynaktır. Nitekim Alman İdealizminin de ana kaynağı Kant felsefesidir. (1)</li><li>Alman idealizmi bir felsefe akımıdır ve içinde yer alan filozofların ortak eseridir. (1) Artık 18.yy’ı terk ediyor ve 19.yy Almanya’sında neler olup bittiğine bakıyoruz. Bu yapıda belirli bir filozofu öne çıkarmak çoğu zaman zor, bazen de hatalıdır. Bu akımın amacı Kant felsefesini geliştirmek, eksiklerini gidermek olmuştur. Nihai amaç Kant’ın girişini verdiği bir felsefe sistemi, “gelecekteki metafizik”i kurmaktır. Alman idealistleri de girişi verilmiş bu felsefeden, bütünlüğünü elde etmiş, kesin bir bilgiden türetilmiş, sağlam ve tutarlı olan ideal bir sisteme varmak isterler. (1)</li><li>Kant felsefesi bir eleştirel felsefedir. Bu felsefe doğru ve yanlış olan bilgi yollarını ayırıp eleştirmek isteyen bir öğretiydi. Programlarımızda da sürekli Kant’ın neyin bilinip neyin bilinemeyeceğini ayırmaya çalıştığını söylemiştik; bunun amacı veya yöntemi bu eleştirel felsefedir. Nitekim başlıca kitaplarının isminde de hep “kritik” (eleştiri) kelimesi geçer.</li><li>Bu üç eser Alman idealizmi üzerinde etkili olmuştur.<ul><li>Saf aklın kritiği (eleştirisi): Epistemolojideki kopernikçi dönüşüm</li></ul><ul><li>Pratik Aklın Kritiği: Ahlak öğretisi, özgürlük ilkesi ile etkilemiştir.</li></ul><ul><li>Yargı Gücünün Kritiği: Sistem üzerine: Bütün idealistlerin ortak hedefi olan felsefi sistem kurmak konusundaki düşüncelerini etkilemiştir.</li></ul></li></ol>



<ul><li>Fakat Alman idealistleri için kritik, olumsuz bir şeydir, olsa olsa bir hazırlayıcıdır. Onlar kritisizmin yerine sistemizmi koymaya çalışacaklardır. Temelde yaptıkları şey Kant’ı anlamaya ve onun açtığı yoldan giderken ondan uzaklaşmaya çalışmaktır.</li></ul>



<p></p>



<h3>Alman İdealizminin Özellikleri</h3>



<ul><li>Alman idealistleri için gerçek bilgi, ampirik bilgi değil, felsefedir. Onlar kendilerini zaman ve mekâna kısıtlayan dış dünyanın bilgisiyle sınırlamak istemediler.</li><li>Sistem düşüncesinde bilgi alt alta toplanan bir bütün olmaktan çıkar ve nedenleri tek bir ilkeye bağlanacaktır. Temel ilke kesin bilgiye götüren sarsılmaz sistemi kurmaktır. Bu sistem düşüncesi aydınlanma çağının ansiklopedisine alternatif olarak ortaya atılmıştır.</li><li>Alman idealistleri kuşkucu ve yıkıcı eleştiriler yerine sistemlerinde derinlemesine ve yapıcı bir eleştiri gerçekleştirirler. Bu sistem her zaman daha iyi ve rasyonele, özgürlüğe ve saf kavrayışa gidecektir.</li><li>Alman idealistleri için diyalektik, spekülatif gerçekliğin mantığı olarak iş görür. Şeyler çelişkilidir ve çelişkiler yeni çelişkiler doğuracak ve sonunda bu çelişkilerden kurtulacağız. (Tez-antitez-sentez (marx))</li><li>Alman idealistleri maddi olmayan etkinliği temel ilke olarak belirler. Bilgi, deneyim, doğa, insan çoğu şeyi temele aldıkları “temel ilke” (etkinlikle) ile açıklanır. Gerçekliğin kendi kendisini belirleyen bu etkinliğin canlı bir süreç olarak yorumlandığında anlaşılacağına inanır. Bu yüzden mutlak bilim felsefe olmalıdır çünkü bunu ancak felsefe başarabilir. Bilim bütünü kavrayamaz. Felsefe bölmeden, parçalara ayırmadan gerçekliği anlamaya çalışır. Felsefe sezgiyle (kavramsal, dizgesel düşünce) doğrudan doğruya bütünü kavrayacağını söyler.</li></ul>



<ul><li>Alman idealizminden bahsetmek için üç filozofa değinmeliyiz. Bunlar <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Johann_Gottlieb_Fichte" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Fichte</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Friedrich_Schelling" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Schelling </a>ve Kant sonrası Alman idealizminin son büyük temsilcisi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Georg_Wilhelm_Friedrich_Hegel" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Hegel </a>olacak. Tipik birer Kantçı olsalar da her biri özgün felsefelerini kurmuştur.</li><li>Felsefelerini maddi olmayan bir öğe üzerine kurmuşlardır ve idealist metafizik anlayışları geliştirmişlerdir.<ul><li>Fichte: Öznel idealizm; mutlak ben</li><li>Schelling: Nesnel idealizm; doğa, ben olmayan</li><li>Hegel: Mutlak idealizm; Geist</li></ul></li><li>Akıl daima iyiye ve ileri doğru ilerler düşüncesini savunurlar. İyimser bir felsefe inşa etmişlerdir.</li><li>Konumuzla çok ilgisi olmasa da Alman idealizmini değerlendirirken onun romantizmle ilişkisine değinmemek güçtür. Romantik hareket felsefeyi, felsefe de sanatı etkilemiştir. </li></ul>



<p></p>



<h3>FICHTE</h3>



<ul><li>Fichte alman idealizminin temellerini atmış ve çatısını oluşturmuştur. Düşünceleri 20.yy sonlarına doğru ilgi görmez çünkü alman faşizmine kaynaklık ettiği düşüncesi yaygınlaşır. Bu konuyu ayrıca 19.yy konuştuğumuzda ele almak için sabırsızlanıyorum diyebilirim.</li><li>Fichte için felsefe bir bilimdir ya da bilim olmalıdır. İlk olarak felsefe dizgesel bir bütün oluşturan önermeler kümesidir. İkinci olarak da temel ya da mantıksal olarak önsel bir önerme olmalıdır. O halde felsefe bilmenin kendisidir.</li><li>Alman idealistlerinin bir sistem kurmak istediğine değindik. Bu denemeyi, en azından bir ölçüde başarılı olarak yapacak ilk kişi konuştuğumuz Fichte olacaktır.</li></ul>



<h3>Fichte Felsefesinin Çıkış Noktası</h3>



<ul><li>Fichte’ye göre felsefeye ancak iki yol ile girebiliriz.  Ya objeden, varlıktan kalkarız ya da süjeden. Temel kadim tartışmamız; ya materyalist olacağız ya da idealist. Ya maddeyi önceleyeceğiz ya da ruhu. Ya deneyime odaklanacağız ya da akla. Bu hiç bitmeyecek kadim bir felsefe sorunudur.</li></ul>



<h4>Objeden Hareketle Felsefe</h4>



<ul><li>Objeden hareketle felsefe yapmak: sistem için gerekli olan başlangıç noktasına obje, varlık ya da nesneyi koymaktır. Bu tür felsefe yapma biçimi dogmatik, materyalist ve determinist bir felsefedir ve bizi çıkmaza sokar.</li><li>Bu felsefeyi reddetmenin bir başka nedeni de doğadaki işleyen tek bir yasanın, nedenselliğin olmasıdır. Bu felsefe insan denen varlığa eylemlerini de doğa gibi nedensellik yasasına bağlı açıklar. Böyle bir felsefe ister istemez, özgür kişiyi ortadan kaldırır.</li><li>Bu bakış açısı maddeden bilincin nasıl çıktığını açıklayamaz, objeyi gözleyen, deneyimleyen süjenin varlığını, bilincini ve özgürlüğünü açıklayamaz ona göre. Dolayısıyla yanlış bir yöntemdir.</li></ul>



<h4>Sujeden Hareketle Felsefe</h4>



<ul><li>Özgürlüğe büyük bir aşk ile sarılmış olan Fichte, elbette ikinci yolu seçecek, felsefeye bilinçten başlayacaktır.</li><li>Benim ya da şunun bunun belli bir bilinci değil, genel olarak bilinçtir bu. (1) Kant’ta iki tane ben kavramı vardır. Birisi özel ben, diğeri aşkın ben kavramıdır. Bireysel, özel ben ile biz, yalnız kendimizin sübjektif dünyasını yaşarız; aşkın ben ise, sübjektif dünyalarımızı aşıp bize hepimiz için geçerli olan objektif bir dünya tasarımı sağlar. Kendinde şey kavramına benzer bu ama ikisi ilgili değildir. Kant’a göre biz sadece kendinde şeyleri değil, sadece bize göründükleri şekliyle, fenomenler şeklinde algılarız. Kendinde şey kavramı herkesin bambaşka fantastik birer fenomenler dünyasında değil de ortak olarak aynı şekilde algıladıkları objektif bir fenomenler dünyasının medyanı işini görüyordu. Bu aşkın ben de aynı işi görecektir.</li><li>Ona göre ilk ben’in, mutlak ben’in bölünüp sayısız süjelere dağılması yüzünden hepimizde bir aşkın ben vardır. Fitchte ben derken hep bu aşkın ben’den bahsediyor olacak.</li><li>Sistem için gerekli başlangıç noktası olarak süje, özne, yani “ben” bulunmuştur artık.</li><li>Bu Fichte’ye göre “ben”, eylemdir, etkinliktir. Onun için bilincin ne olduğu konusunda düşünürken varacağımız son önerme, Descartes’ta olduğu gibi “düşünüyorum” değil, “eyliyorum” olmalıdır.</li></ul>



<ul><li>Fichte’ye göre felsefenin çıkış noktası şu ya da bu bilgi çeşidi değil, genel olarak bilme olmalıdır. Ancak, felsefenin kendisi de bir bilimdir, bilgilerini bir sistem içinde derleyen, temellendirilmiş bir bağlantı içinde toplayan bir bilimdir.</li><li>Dolayısıyla böyle bir sistem içinde mutlak şekilde kesin olan bir temel-önermeye gereksinim vardır. Bu önermeler mantığın temel önermeleri olacaktır. Bunun nasıl işlediğini de hemen değil ama biraz ön bilgi verdikten sonra izah edeceğim.</li><li>Başlangıçta ben’in kendisini belirleme eylemi yer alacaktır. Fichte’nin idealizmini kuran şey madde ve bilinç karşıtlığında bilincin önceliğidir. Madde uzay ve zamandadır fakat bu uzay ve zaman bilincin formlarıdır. Bilincin madde karşısında hep üstünlüğü vardır. Maddenin uzay ve zamanda olması demek algılanabildiği anlamına gelir. Onun algılanabilir olması onu algılayan bir bilincin zorunlu ve öncelikli kılar.</li></ul>



<p></p>



<h3>Ficthe için Felsefe</h3>



<ul><li>Fichte’de mantığın temel önermelerinin düşüncenin gelişimi ve felsefe yapmanın temel yöntemi olarak kullanıldığını görüyoruz. Yani Diyalektik. Diyalektiği antik çağdan itibaren değişik filozoflarda farklı formlarda gördük ama alman idealizmi ile beraber artık felsefe yapma yöntemi, takip eden çağlarda da bilhassa sosyal bilimlerde (sosyoloji mesela) bilim yapma yöntemi olarak kullanılmasına da şahit olacağız.</li><li>Mantığın üç temel önermesi vardı: özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü halin olmazlığı önermeleri. Bunlar tez, anti-tez ve sentez olarak form değiştirecekler.</li></ul>



<p>Bu önermeleri hatırlayalım:</p>



<ol type="1"><li>Felsefenin I. Temel Önermesi – Özdeşlik </li></ol>



<p>A, A’dır. Ben, benimdir. (TEZ) (Altın, altındır)</p>



<ul><li>Felsefenin II. Temel Önermesi – Çelişmezlik</li></ul>



<p>A, A-olmayan değildir. Ben, ben olmayan değildir. (ANTİ-TEZ) (Altın, altın olmayan (bakır) değildir)</p>



<ul><li>Felsefenin III. Temel Önermesi – Üçüncü halin olmazlığı</li></ul>



<p>A ile A olmayan birliği Ben ile Ben-olmayan birliği (SENTEZ) (Altın bakırdan farklı bir madendir)</p>



<ul><li>Ona göre düşünme bu üçlü yolu izler.</li></ul>



<h4>Diyalektik Yöntemle Felsefe Yapma ve Ben</h4>



<ul><li>İlk önerme, Fichte’nin bütün felsefi sisteminin üzerinde temellendiği en temel önermedir.</li><li>Mutlak ben önce kendi varlığını öne sürer. Bilinç bir objeyi düşünmeden önce kendi varlığını öne koyar. İlk basamakta bilincin nesnesi yine kendisidir.</li><li>Felsefenin ilk önermesi daha en başından herkes tarafından kabul edilmiştir. Kesin ve açıktır. Güvenilirdir, tanıtlamaya gerek yoktur. (Özdeşlik İlkesi) (Tez)</li><li>Bir önerme ya da bir objeyi düşünmeden önce “ben”in kendi kendini koyması ya da düşünmesi gerekmektedir (zaman bakımından değil, mantık bakımından). İşte “ben”in bu kendi kendisini düşünmesi, bu kendisine bakması bir etkinlik, bir eylemdir çünkü ben burada kendi kendini koymakta, kendisine verilmiş bir ödevi bir sonuca bağlamakla bir etkinlikte bulunmaktadır. (1)</li><li>Eylemi yapan ve eylemin sonucu olan şey bir ve aynı şeydir.</li><li>İkinci önermede Ben, Ben olmayan değildir. Burada mutlak ben kendine karşıt bir şey kurar. Ben ve ben olmayan karşılıklı olarak birbirlerini sınarlar. Ben, ben değilim derken, ben doğa değilim diyecektir ve kendi varlığını belirtecektir.  Ben-Olmayan, doğadır.</li><li>Bu önerme de ilki kadar kesin ve apaçıktır. (Çelişmezlik İlkesi) (Antitez) Fakat bu ikinci önermenin varlığı ve doğruluğu birinci önermeye bağlıdır bu yüzden Fichte önce “ben”den başlar.</li><li>Üçüncü adımda Ben ile Ben-Olmayan karşılaşır, birbirlerini sınarlar. Ben, karşısındakini belirleyen ve eyleyen, Ben-Olmayan da Ben’i belirlemiş ve duyumlamış olmasıyla sınırlar. Ben, aktif bir etmen olarak Ben-Olmayanı kendi ereğine göre yaratıp biçimlendirir ve Ben-Olmayan’dan üstün olur. (Sentez)</li><li>Dediğimiz gibi bu bir diyalektik örneği ve temel formudur Fichte için. Kant diyalektik için “yanlış düşünme mantığı” diyordu fakat onun öğrencisi ve takipçisi Fichte’nin diyalektiği verimli düşünmenin yöntemi haline getirdiğini görüyoruz. Devamında da Schelling ve Hegel’in diyalektiği daha da geliştirdiğini ve ona farklı görevler yüklediğini göreceğiz.(1)</li><li>Fichte’ye göre bütün bilgimiz diyalektik bir nitelik taşıyan, yani karşıtlıkları aşarak ilerleyen üç adımlı bir hareketle oluşur. Bir objeyi bilmek, onu öteki objelerin karşısına koyup bunlardan ayırt etmek, ikisini de içine alan bir kavram içinde sınırlamak demektir.</li><li>Biz doğayı da kendimizi de bu çeşit edimler ile biliriz. Örneğin ben kendi özünü bilmek isterse, mutlaka ben-olmayanı karşısına koymak, bu yolla kendi özünün bilgisine varmak zorundadır. Ben ancak doğayı ve doğanın nedenselliğini kendi özüne karşıt, kendi örneğine aykırı bir şey diye alırsa, kendi özgürlük ve otonomisini kavrayabilir, ben olmayan karşısındaki başkalık ve üstünlüğünü anlayabilir. (1)</li><li>Ancak Fitchte’ye göre insan için bilmek değil de eylemek esastır. Bundan dolayı kendimizi bilmek son erek olamaz; insan bu dünyada özünün özgürlük olduğunu yalnız bilmek için değil, bir iş yapmak, özgür olan özünü gerçekleştirmek için bulunmaktadır. (1)</li><li>Fichte’nin bu sistemine öznel idealizm diyoruz ama bunun daha önceden Berkeley’de gördüğümüz öznel idealizmden farklı olduğunu da bilmeliyiz. Berkeley algılayan özneyi hem tanrısal hem de insani düzlemde kendi ontolojik ve epistemolojik sistematiğinin merkezine yerleştirirken Fichte için söz konusu olan benlik ve öznellik tüm empirik içeriğinden ve bireyselliğinden arındırılmış transendental bir benlik ve öznelliktir.</li></ul>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://mcdn.podbean.com/mf/web/7vi6mv/081_final.mp3" preload="none"></audio></figure>



<p></p>



<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR</strong>:
<a href="https://kidega.com/kitap/felsefe-tarihi-328991/detay/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Felsefe Tarihi</a> - Macit Gökberk
Bilgi Felsefesi - Enver Orman
</pre>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-alman-idealizminde-bilgi-ficthe/">Bilgi Felsefesi : Alman İdealizminde Bilgi – Ficthe</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/">Filozofun Yolu</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi : Hume ve Nedensellik</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-hume-ve-nedensellik</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-hume-ve-nedensellik</guid>
<description><![CDATA[ “Hume’un nedenselliği beni dogmatik uykumdan uyandırdı” KANT David Hume Locke ile başlayan İngiliz aydınlanması Hume ile sona erecektir. Bacon ile başlayan empirizm Hume’da en büyük temsilcisini bulmuştur denilebilir; onun öğretisi empirizmin son büyük sözüdür, kendisi de İngiltere’nin yetiştirmiş olduğu düşünürlerin en açığı, filozof olarak en derini, düşüncelerini hiç çekinmeden tutarlı [...]
The post Bilgi Felsefesi : Hume ve Nedensellik appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://mcdn.podbean.com/mf/web/uyadh2/080_final.mp3" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:01:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi, Hume, Nedensellik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“<em>Hume’un nedenselliği beni dogmatik uykumdan uyandırdı”</em></em></p><cite>KANT</cite></blockquote></figure>



<h2>David Hume</h2>



<ul><li><a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-kusku-ve-gercek-1-2/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Locke </a>ile başlayan İngiliz aydınlanması Hume ile sona erecektir. Bacon ile başlayan empirizm Hume’da en büyük temsilcisini bulmuştur denilebilir; onun öğretisi empirizmin son büyük sözüdür, kendisi de İngiltere’nin yetiştirmiş olduğu düşünürlerin en açığı, filozof olarak en derini, düşüncelerini hiç çekinmeden tutarlı olarak en sonuna kadar gidenidir.  (1)</li><li>Hume kendisinden önceki felsefenin temeli olan ve Locke ile <a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-gorungu-ve-gercek/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Berkeley’</a>nin büsbütün sarsamadıkları iki kavramın “töz” kavramı “nedensellik” kavramlarının hesabını çıkaracaktır. (1)</li></ul>



<p></p>



<h3>Deneyim Nedir, Nasıl Elde Edilir?</h3>



<ul><li>Hume ilkin “tasarımların kaynağı” sorusunu ortaya koyar; o da bilincin içindekileri ikiye ayırır: “izlenimler” ve “ideler” (kavramlar). (1) Bu ayrımı yapmış ilk düşünür Hume’dur. (3) İzlenimler duyumlar (duyu deneyleri) ve duygulanımlardır (içsel deneyler). İdeler ise izlenimlerden daha az canlı olan hatırlama ve hayal gücü tasarımlarıdır. (1)</li><li>Hume, tüm bilginin izlenimlerden kaynaklandığını öne sürer. Ona göre, izlenimler deneyimizin içeriğini oluşturuyor. Edindiğimiz her izlenim için zihnimiz bir de kavram (ide) üretir. İdeler, izlenimlerin daha soluk kopyalarıdır. (3)</li><li>Önce duyu organlarımızın etkilenimleriyle oluşan kimi izlenimler edinir, örneğin sıcağı, soğuğu, susuzluğu ya da açlığı, bir hazzı ya a bir tür acıyı tadarız. Anlığımız böyle bir izlenimin, o izlenim kesildikten sonra da sürecek olan ve ide diye adlandırdığımız bellekte bir kopyasını yapar. Böylesi bir haz ya da acı kavramı, anlığımızı etkileyince istek, tiksinti, umut ya da korku gibi, kimi yeni izlenimlerin oluşmasına neden olacaktır. İşte bunlar ideler, kavramlar veya düşün izlenimleri dediğimiz ikinci türden izlenimlerdir. Bu sürecin nasıl oluştuğu bilinmez.</li><li>Düşünme dediğimiz şey de bellek ve imgelem yetilerimiz sayesinde duyumlarla edindiğimiz izlenimleri birleştirmek, değiştirmek, genişletmek veya daraltmak suretiyle yeni izlenimler, yeni ideler, kavramlar üreterek/türeterek çalışmasıdır. (1)</li></ul>



<h3>Peki Adalet? Peki Özgürlük? Peki Tanrı?</h3>



<ul><li>Tanrı idesi bile böyledir; zihin bu ideyi “bilgelik, iyilik” gibi insanın birtakım niteliklerini sınırlarının dışına yayıp genişletmekle elde etmiştir. (1)</li><li>Demek ki süjede bulunan her şeyin kökü mutlaka deneydedir; süjedeki bilgilerin hiç olmazsa temeli, hammaddesi objeden gelir; süjenin yaptığı bu hammaddeyi işleyip düzene sokmaktır. (1) Bu kuram açısından izlenimlerden kaynaklanmayan ideler deneysel temelden yoksun bulunacak, yani meşru olmayacaktır. (3)</li></ul>



<h3>O halde yanılmak söz konusu değil midir?</h3>



<ul><li>Yanılma, izlenimlere aykırı ideleri, idelere de aykırı izlenimleri bağlamaktan ileri gelir. İdelerle izlenimler arasındaki ilgilerin birbirine karıştırılmasının sebebi hayal gücüdür. Buradaki hayal gücü, ruhtaki bütün öteki üretim etkinlikleri gibi, birtakım yasalara bağlıdır ve bilgi teorisinin başlıca işi bu etkinliklerin mekanizmasını aydınlatmaktır. Bu mekanizma kabaca bir çağrışım psikolojisidir ve temelinde benzerlik, aykırılık, yakınlık ve nedensellik ilişkisi bütünüdür. (1)</li><li>Ona göre özdeksel dünyayı, nesneler dünyasının varlığını ancak bir olasılık olarak kabul edebiliriz. Hayal gücü buna inanabilir ama akıl böyle bir dünyanın var olduğunu hiçbir zaman kanıtlayamaz.</li></ul>



<ul><li>Peki nesneyle ilişkiye giren öznenin sahip olduğu izlenimlerin nedensellikten kaynaklandığını düşünmek ve buna göre bir özdeksel dünya var saymak makul görünebilir fakat Hume’a göre bu pek de güvenilir bir yöntem değildir. O da tıpkı Berkeley gibi var olayı algılanmış olma ile özdeş görür. Var olma, algılanmanın bize verdiği bir kanıdır, bir inançtır.</li><li>Hume’un empirizmi Berkeley’inkinden de radikaldir ve yalnızca maddi bir tözün değil, tinsel bir tözün de yadsınmasını içerir. Hume tüm tözsellik düşüncesini dışlayarak, yalnızca algı içeriklerinin gerçekliğini olumlar. (2)</li><li><a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-modern-dusunce-ve-descartes/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Descartes </a>sonsuz tözün de, sonlu tözlerin de (ruh ve madde) metafizik olarak bilinebileceğini öne sürmüştü. Locke bu tözlerin varlığını kabul etmiş ancak bilinemeyeceğini söylemiş ve metaifik ile ilgilenmemişti. Berkeley maddi tözü ortadan kaldırmış, tasarımların temeli olarak ruhi tözü bırakmış ve onu asıl gerçek saymıştı. Hume, Berkeley’in yarım bıraktığı işi tamamlayarak ruhun töz oluşunu da kaldırır. Böylelikle Berkeleyci bir spritualizmden kurtulmuş hem de Locke’un kaçınmaya çalıştığı materyalizmden sıyrılmıştır.</li></ul>



<h3>Deneyimin Parçası Olarak Ben veya Ruh</h3>



<ul><li>Ben bir tasarımlar bağlamı, bir <em><strong>complex</strong></em>’tir. Bu bağlamın altına bir dayanak sürmeye, bir töz yerleştirmeye hakkımız yok çünkü bizim ancak algılarımız için açık tasarımlarımız var; töz dediğimiz de bu algılardan büsbütün başka olan bir şeydir; dolayısıyla töz üzerine bilgimiz olamaz. Töz kavramı, duyumlarımızı birçok defalar hep aynı biçimde birleştirmemizden, bağlamamızdan meydana gelmiştir. Biz nitelikleri algılarken düşüncemizde hep onları birer tözle ilişkilendirir, bir var sayıma gireriz ama yukarıda dediğimiz gibi hayal gücünün ürünü olup kanıtlanamaz. Berkeley’in dış dünyaya, özdeksel töze uyguladığını özneye, tine de uyguluyor Hume kısaca.</li><li>Bu anlamda Hume metafiziksel gerçeklik bağlamında bir nihilist ya da yoksamacıdır. Hume ayrıca yalnızca duyu fenomenlerinin gerçekliğini olumladığı için de bir fenomenalisttir. Dahası o duyumsanan olguları aşan hiçbir gerçeklikten söz edilemeyeceğini savunduğu için, pozitivizmin, yani olguculuğun fikir babası olarak da görülebilir. (2)</li><li>Varolan duyum ve düşünceleri aşan bir tözsel ruh ya da öznellik fikri, hiçbir algı deneyimi ile kanıtlamayacak metafizik bir iddiadır. Fenomenlerden hareketle hiçbir numenal gerçeklik kanıtlanamaz. (2)</li><li>Doğrusu Hume’un Berkeley’e yönelik bu eleştirileriyle, her türden ruhsal ve tinsel töz düşüncesini yadsımakla kalmadığını, ruhumuza ve öznelliğimize özgü olduğunu düşündüğümüz ve her türden duyumu ve düşünceyi birbirine bağlayan bir özdeşlik ve kimlik (identity) fikrini de olumsuzladığını görmemiz gerekir. (2)</li></ul>



<p></p>



<h2>Nedensellik</h2>



<ul><li>Nedensellik, zaman içinde varlığı birbirine bağlayan şeydir. Evrenin neresinde oursa olsun, düşünülebilecek her zaman diliminde bir fiziksel zorunluluk olarak, belli bir değişim süreci yer alır. Değişim, bir niteliğin ortadan kalkıp yerine bir başkasının gelmesi, yani bir nitelik oluşumudur. Buysa nedenlerden kaynaklanır; her olayın, her nitelik oluşumunun bir nedeni vardır. (3)</li><li>Hume’un nedensellik ilkesini eleştirisinin çok dikkat çekmesinin iki nedeni var: Nedensellik üzerine kurulu deney bilimlerinin tehlikeye düşmesi ve Kant’ın bu eleştiriyi çok önemsemesidir. (1)</li><li>Hume’a göre töz idesi yoktur çünkü töz idesine karşılık gelen bir izlenimimiz yoktu. Bunun gibi neden-etki bağlantısı idesinin bir izlenimi de yoktur. (1) Nedensel yargılarımız deneylerimiz hakkında değil, bizim dışımızdaki olguları ilgilendiriyor. (3) Bilgi ya da inanç deneyimizin dışında olduğu için onu dikkate alamayız.</li></ul>



<ul><li>Örneğin ateşe yaklaşınca ısı artar ve ateşe yaklaşma ve ısınmayı böyle bir deneyim saymak istesek de burada algıladığımız iki farklı deneyimdir. Gördüğümüz tek şey iki olayın birbiri ardına gelmesidir. Bu iki olay arasındaki zorunlu ilgiyi algılamıyoruz. Nedensellik de töz gibi hiçbir zaman algılanamaz, ancak düşünülebilir; bir sonuç olarak da çıkarılamaz dolayısıyla kanıtlanamaz. (1) Nedensellikte bulunan bağlantı “üçgen olmak” ile “üç açılı olmak” arasındaki kadar sıkı bir zorunluluk değildir. Nedenin varlığını etkisi var olmadan, etkinin varlığını da nedeni ar olmadan düşündüğümüzde herhangi bir çelişkiye düşmeyiz. Oysa üç açısı olmayan bir üçgeni tutarlı olarak imkân yoktur. (3)</li><li>Olayları birbirine bağlayan bir çeşit güçten bahsetmek de mümkün değildir çünkü bunu deneyimleyemiyoruz. Unutmayalım, bilginin tek kaynağı izlenimlerdir ve böyle bir gücün, varsa bile, izlenimine sahip değiliz.</li><li>Olayların ardı ardına birçok defa tekrar ettiğini gördüğümüzde bizde bir alışkanlık duygusu yerleşir. Bu izlenimlerden edindiğimiz ideyi bir zorunluluk gibi kavrarız. Sübjektif olan bir olguyu objektifleştirir, o objede olup bitiyormuş gibi zannederiz. Nihayetinde de bu olguyu (nedensellik) kanıtlayamıyor, ona ancak inanabiliyoruz. (1)</li></ul>



<ul><li>Hume bu öğretisi ile empirik bilimlerin çalışmaları boşunadır demiyor. Gerçi nedensellik ilgileri hiçbir zaman kesin olarak tanıtlanamazlar ama bunlara inanmalıdır çünkü bu inanma pratik hayat bakımından gereklidir. Olguların art arda gelişleri ne kadar sık oluyor, onun tekrar aynı şekilde tekrarlanacağı olasılığı da artacaktır. Deneysel bilimler bu olasılığı saptama ve matematik olarak belirleme ile yetinirse, kanıtlanamayan nedensellik kavramından da pekâlâ vazgeçebilirler. (1) Bu şu demektir, biz tek tek olgulardan ve olaylardan nedensellik idesine veya kavramına ulaşamayız ama tipik bir nominalist gibi yaklaşarak birden fazla tekrar eden olaylar kesinmişçesine genelleyip nedenselliği burada bulabiliriz. Yine de kanıtlanamaz ama iş görür. (3)</li><li>Biz doğa yasası derken olgular arasındaki tekrarlanmaları çok olası ilişkilerden bahsederiz. Eğer olaylar arasındaki “reel” bir bağlantıdan bahsedersek bilme gücümüzün dışına çıkmış oluruz. (1)</li><li>Dolayısıyla sürekliliği ve devamlılığı var olan bir gelecekten de bahsedemeyiz aslında. Düzenlilik açısından geleceğin de geçmiş gibi olacağına olan inancımız ne bir nesnel kesinliktir ne de bir ussal zorunluluktur; buna güvenişimiz yalnızca ve yalnızca nedenselliğe olan inancımızdan kaynaklanmaktadır. Nedensel ilişkinin gelecekte de sürmesi ancak bir olasılıktır.</li></ul>



<p></p>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://mcdn.podbean.com/mf/web/uyadh2/080_final.mp3" preload="none"></audio></figure>



<p></p>



<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR</strong>:
<a href="https://kidega.com/kitap/felsefe-tarihi-328991/detay/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Felsefe Tarihi</a> - Macit Gökberk
Bilgi Felsefesi - Enver Orman
<a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/dusunceler-ve-gerekceler-felsefe-yazilari-ii/50575.html" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Düşünceler ve Gerekçeler</a> - Arda Denkel
<a href="https://kidega.com/kitap/bilginin-temelleri-008227/detay/" target="_blank" rel="noreferrer noopener"></a></pre>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-hume-ve-nedensellik/">Bilgi Felsefesi : Hume ve Nedensellik</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/">Filozofun Yolu</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi : Kuşku ve Gerçek (1/2)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-kusku-ve-gercek-12</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-kusku-ve-gercek-12</guid>
<description><![CDATA[ “İnsanı öteki duyarlı varlıklar üzerine çıkaran ve onlar üzerindeki üstünlüğünü ve egemenliğini sağlayan şey anlık olduğuna göre, bunun, soyluluğu açısından bile araştırmak için çabamıza değer bir konu olduğu açıktır.” John locke Bilinç ve Algı Yaşan varlıklar olarak içinde olduğumuz dış dünya ile sürekli etkileşimdeyiz. Yaşamımızı sürdürebilmek için bu etkileşim süreklilik [...]
The post Bilgi Felsefesi : Kuşku ve Gerçek (1/2) appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://mcdn.podbean.com/mf/web/6n8r8n/077_final.mp3" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:01:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi, Kuşku, Gerçek, 12</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p></p><p><em><em>“İnsanı öteki duyarlı varlıklar üzerine çıkaran ve onlar üzerindeki üstünlüğünü ve egemenliğini sağlayan şey anlık olduğuna göre, bunun, soyluluğu açısından bile araştırmak için çabamıza değer bir konu olduğu açıktır.”</em></em></p><cite>John locke</cite></blockquote></figure>



<h2>Bilinç ve Algı</h2>



<ul><li>Yaşan varlıklar olarak içinde olduğumuz dış dünya ile sürekli etkileşimdeyiz. Yaşamımızı sürdürebilmek için bu etkileşim süreklilik göstermeli ve gerektiğinde dış dünyada çeşitli değişiklikler yapmamız gereklidir. Dolayısıyla bir süreç olarak tanımlanacak yaşamın, insan ve onu çevreleyen bir dış dünyadan oluşan iki öğeden oluştuğunu söyleyebiliriz.</li><li>İnsanı diğer organizmalardan ayıran şey anlığa ve bilince sahip olmasıdır. Bu yüzden insana sadece “Homo sapiens” demiyor “Homo sapiens sapiens” diyoruz. Kendinin ve düşüncelerinin farkında olan insan yani. Kargaların zeki varlıklar olduğuna ilişkin bir çok araştırma olmasına rağmen onlarda insandakine benzer bir anlık ve bilinçten söz edemiyoruz. Hayvanlarda iç güdü dediğimiz yarı otomatik gerçekleşen eylemler insanda bilinçle, bilerek, isteyerek, planlanarak gerçekleşen eylemlere dönüşür.</li></ul>



<ul><li>Bilinçli eylem aslında ne demektir? Soru şimdilik bu. Bir kitabın kapağını bilinçli bir şekilde açtığımızı varsayalım. Bu eylem veya olgu, bu kitapla yaptığım eylemin bilincimde bir tasarımı olduğu anlamına gelmiyor mu? Önce kitap açma eylemini zihnimde tasarlıyorum ve sonra gerçekleştiriyorum. Eylemin her adımını farkında olarak, planlayarak yapıyorum.</li><li>Dolayısıyla dış dünyada “bilinçli” eylemlerde bulunabilmek bir bilinç içeriğine sahip olmaya bağlıdır ve bu bilinç içerikleri de kabaca, dış dünya tasarımlarıdır diyoruz. Örneğimiz ve tanımımızdan yola çıkarak da “bilinçli olma” deyimi “bilinçte tasarım olarak bulundurmayı” içermektedir. İnsan bilinçli eylemleri ile doğayı (dış dünyayı) yaşama uygun şekilde değiştirir.</li></ul>



<h3>Tasarım ve tasarıma ilişkin “Genel Görüş”</h3>



<ul><li>Tasarımlar istek, inanç, imge biçiminde olabilir. Onu bir planlama süreci değil de inşa edilmiş, tasarlanmış bir şey gibi düşünmek anlamayı kolaylaştırabilir. Tasarımlarımızı büyük ölçüde duyu organlarımız ve algı yolu ile kazanırız. Duyu verisi, duyu organlarımızdan gelen bilgilerdir, bunun zihnimizde anlamlı hale getirilmesi algı ile mümkün oluyor. Bu veriler kendi başına anlam ifade etmezler, bilgi değildirler. Algımız bu girdileri anlıkta (zihinde) tasarımlar biçiminde kurar. Bu tasarımlar da bilincimizin içeriğini ve dış dünyaya ilişkin deneysel bilgimizin temelini oluşturur. Geçen programdan Descartes, Locke ve Kant’ın duyuların kendi başına anlamsız olduğunu, anlığın buna katkısından bahsettiğimiz programı hatırlayalım.</li><li>İnsan yaşamının iki öğesinin insan ve onu çevreleyen dış dünya olduğundan bahsettik. Şimdi buraya bir üçüncü öğe ekleyebiliriz: insanın dış dünya hakkındaki tasarımları ve buna bağlı olarak anlık ve bilinci. Kabaca bir tasarımlar dünyası.</li></ul>



<ul><li>Evet fakat tasarımlar dünyasının veya tasarımlar ortamının içeriği dış dünyanın bir yansısı, onun bir anlıksal, zihinsel kopyasıdır. Deneysel bilgi de tasarımlarda temellendiğine göre, o da bir anlamda dış dünyanın bir yansısıdır.</li><li>Biz zihnimizde bir dünya kurarız ama bunu dış dünyadan duyularla elde ettiğimiz algılar ve anlığımızın katkısıyla yaparız. Zihnimizde bir dış dünya kopyası tasarlarız ve dış dünya ile etkileşimimiz bu tasarımla gerçekleşir. Deneysel bilgi de bu tasarım ortamında gerçekleşir ve o da dolayısıyla dış dünyanın bir yansısıdır. Bu genel görüş bilimin de kendi kökeni ve varlık nedeni hakkındaki felsefi görüşüdür.</li><li>Buna mukabil bu “genel görüş” birçok kavram ve olguyu “varsaymaktadır”. Biz varsayımlar bilimin gerçekten bilim olup/olmadığını bile kuşkuya düşürebilir.</li></ul>



<h3>İnsanın Dış Dünya Deneyimi Duyularıyla Sınırlıdır</h3>



<ul><li>İnsanın dış dünya deneyimi duyu ve algı ile sınırlanmıştır. Biz dış dünyadaki değişiklikleri anlığımıza yansıdığı biçimiyle biliyoruz. Algılarımızın doğruluğunu test etmenin tek yolu, dış dünyadaki değişikliklerle algımızın içeriğinin karşılaştırılmasıdır fakat duyular ve algılarımızla sınırlı varlıklar olduğumuz için bunu test etmek imkansızdır.</li></ul>



<ul><li>Dolayısıyla algılarımızın deneysel olarak doğruluğunun bilinmesi imkansızdır. Bu da aslında algı içeriğimizin, tasarımlarımızın, tasarım dünyamızın bize dış dünyayı doğru yansıtıp yansıtmadığını da bilemeyeceğimiz anlamına geliyor. Bu olgunun aynı zamanda deneysel bir bilgi olduğu da söylenemez. Bilgi olduğu söylenen bilginin deneysel olması için onu doğru veya yanlış olgu ile karşılaştırmak zorundayız fakat bunu yapamıyoruz.</li><li>“Bugün hava güneşli” önermesinin deneysel olarak doğru olup olmadığını bilmek için pencereden dışarı bakarız: Önermenin doğruluğu dışarıda gerçekten güneşli bir hava görüyor olmamıza bağlıdır. İşte böylece doğru olan bir önerme deneysel bilgidir. Bu karşılaştırma imkânı bize deneysel bilgi verir fakat bu örneğin deneysel açıdan doğruluğu hiç de deneysel olmayan ve doğruluğu deneysel olarak tanımlanamayacak bir varsayıma dayanmaktadır. Bu varsayım algı içeriğimizin dış dünyayı doğru olarak yansıttığıdır.</li><li>Pencereden dışarı baktığımda edindiğim algı içeriği, gerçekliği olduğu gibi ya da doğru olarak yansıtıyor olmalıdır. İşte bu varsayımın doğruluğunu, önermeyle algımızı karşılaştırarak gösterebilmiş olduğumuz biçimde, yani deneysel olarak tanıtlayamıyoruz; çünkü algımızı gerçeklikle karşılaştırma olanağına sahip değiliz.</li><li>Bu akıl yürütmeden çıkarabileceğimiz bir diğer sonuç, deneysel bilginin ve buna bağlı olarak bilimin, bir dış dünyaya ilişkin olmak iddiasını sürdürdüğü ölçüde, deneysel olmayan bir varsayım üzerinde temellendiriliyor olduğudur. Deneysel bilim, algı içeriğimizin dış dünyayı olduğu gibi yansıttığı varsayımının doğruluğunu deneysel olarak tanıtlamaktan, henüz ilkesel bir düzeyde bile yoksundur.</li></ul>



<ul><li>Deneysel bilgiye dayalı bilim de deneysel olmayan bir varsayım üzerine temellendirilmiş olur. Bu da haliyle bilimin sorgulanmasına, güvenilirliğinin tartışmasına yol açıyor. Zira bu tartışmalar erken modern dönem tartışmaları ve zaman içerisinde bilimin ve ya da bilimsel bilginin ne olduğuna ilişkin farklı açıklamalar göreceğiz. </li></ul>



<h3>Algılarımız Gerçeği Mi Yansıtır?</h3>



<ul><li>Algımızın gerçeği yansıttığı varsayımı, dış dünyadaki değişikliklerin tutarlı olmasından ötürü sağduyuya uygun olarak tutarlıdır ama kuşkuculuk bunun o kadar da basit olmadığını söyler. Kuşkucu uslamlamalar öyle güçlüdür ki deneysel bilgiyi savunan kimi felsefi tutumlar dış dünyanın varlığını yadsımak durumunda kalmıştır. Kuşkucunun ilk adımı mevcut bilgiye duyulacak güveni sorgulamak olacaktır. </li></ul>



<h4>Algılarımız Bizi Yanıltabilir</h4>



<ul><li>Yanılgılı algı durumu sona ermeden, içinde bulunulan algının yanılgılı olduğu bilinemez. Rüya veya bir hayali, serabı, halüsinasyonu görüp gerçek sanabilir veya gerçekmiş o anları yaşayabiliriz. İçinde bulunduğumuz bu durumların herhangi birinde onların gerçek olmadığına ilişkin bir emareye sahip olamayabiliriz.</li><li>Duyuların bizi yanıltabildiği örnekler de var elbette: insan siluetlerini tanıdıklarımızla karıştırabiliriz, cisimler uzakta veya farklı açılardan farklı görünebilir, suyun ya da bir canım arkasındaki veya içindeki nesneyi yanlış algılayabiliriz, renkleri farklı algılamamıza neden olan farklı ışıklar gibi algıyı olumsuz etkileyen dış etkenler olabilir.</li><li>Bunlarda ortak nokta yanılgılı algı durumu sona ermeden onların yanılgılı olduğu bilinmediğidir.  Bir saniye sonra uykudan uyanarak, şu ana değin yaşadığımız bu ortamın bir düş olduğunu anlayacağımız bir durumun ortaya çıkmayacağına kim güvence verebilir?</li><li>Düzgülü algı durumunda bile nesnel koşulların değişkenliğine göre nesneleri farklı algılarız. Nesnelere farklı açılardan baktığımızda bir diğerinden farklı görülebilir. Önden bakılan kitap diktörtgen, köşesinden yamuksu görülebilir;  bakış açım her değiştiğinde kitap farklı bir şekilde görülecektir. Farklı ışık koşullarında kitabın sayfaları daha farklı renklerde görülür. Elimi önce sıcak suya sokup kitaba dokunursam kitap daha serin gelecek, aksi durumda daha sıcak gelecektir.</li></ul>



<h4>Algılarım Gerçek Dünyayı Doğru Yansıtıyor Mu?</h4>



<ul><li>Eğer algılarımız nesnel bir dış dünyayı yansıtıyorsa, o zaman bu dış dünyadaki nesnelerin kendileri bu değişen öznel koşullara değişiyor olamayacaklarına göre, gördüğümüz bir çok renk ve biçimin biri dışında hepsi, bize gerçeği olduğundan farklı gösteriyor olmalıdır. Dolayısıyla düzgülü olarak nitelendirdiğimiz durumlarda bile, algının dış dünyayı bize olduğu gibi ve tutarlı olarak yansıttığı söylenemez.</li><li>Dolayısıyla kuşkucu önce algının gerçeği olduğu gibi yansıtmayabileceğini ortaya koyar sonra da hiçbir algının gerçeği olduğu gibi verdiğinin kesinlikle ileri sürülemeyeceğini söyler.</li><li>Kuşkucu hiçbir algının doğru olmadığını değil, hiçbir algının doğruluğunun kesin olarak bilenemeyeceğini söyler. Her bir deneyimimiz, her bir algımız yanılgılı ya da gerçeğin kendisinden farklı olabilir. Dolayısıyla duyu ve algıyı kendisine kaynak edinen her bir algı kuşkuludur ve deneysel olarak herhangi bir şeyi bildiğimizi bilmemiz olanaksızdır. Yine dolayısıyla “Eğer dış dünya varsa bile bunu deneysel bilgisi yoktur, bunu deneysel olarak bilemeyiz” der kuşkucu.</li></ul>



<h2>Yalın Gerçekçilik</h2>



<ul><li>Yalın gerçekliğe göre dış dünya vardır ve onu olduğu gibi algılarız. Algımızın içeriği gerçeğin ta kendisidir ve doğrudur.</li><li>Nesneleri oldukları gibi algılamanın şartlı olağan ve düzgülü bir algıya sahip olmaktır. Nesneleri olduğu gibi, doğrudan algılarız. Algımız dış dünyanın bir görüntüsü değildir.</li><li>Onlara göre evrende hiçbir canlı olmasaydı bile evren var olmaya devam edecekti. Onun için “dış dünya” kavramı da anlamsızdır. Algılarımız gerçeği olduğu gibi aktardığına göre onu iç ve dış dünya diye ayırmak da manasız olacaktır.</li></ul>



<h4>Argüman 1: Gerçeği Dolaylı Değil Doğru Algılıyoruz</h4>



<ul><li>Mesela gerçeği olduğu gibi değil bir görüntüsü (tasarımı) aracılığıyla algılıyorsak bu “gerçeği doğrudan değil de dolaylı olarak” algılıyoruz anlamına gelmez mi? Fakat bir şeyi “dolaylı olarak algılamak” deyince insanın aklına mesela bir tv ekranından, bir dürbünden bakarak algılamak aklıma geliyor. Dolayısıyla ben bir şeye doğrudan duyularımla tanık oluyorsam aslında onu doğrudan algılıyor olduğumu düşünürüm, öyle hissediyorum yani. Böylelikle kuşkucunun argümanlarının geçersiz olduğunu kanıtlamış olmaz mıyım?</li><li><strong>CEVAP:</strong> Dolaylı, dolaysız ayrımın sadece günlük dilde geçerlidir ve konumuzu kapsayan ve bağlayan bir durum söz konusu değildir. Şöyle söyleyeyim, gördüğümüz şeyleri olduğu gibi algıladığımızı varsayalım ve bir örnek verelim. Masa üzerindeki bir madeni paraya tepeden baktığımızda onu bir daire gibi görürüz. Paraya çapraz bir açıdan baktığımızda bir elips, tam 90 derece açıdan baktığımızda da bir dikdörtgen görürüz. Yalın gerçekçiye göre algılarımız nesneleri olduğu gibi algılıyorsa bizim bu madeni paraya baktığımız açı değiştikçe paranın kendisi de değişiyor olmalıdır fakat öyle değil. Paranın görüntüsü, algılarımızdaki tasarımı, değişiyor.</li></ul>



<h4>Argüman 2: Tüm algılarımızız yanılgılı ise “yanılgılı olmak” anlamını yitirir.</h4>



<ul><li>Eğer bütün algılarımız yanılgılı olabilseydi bu sefer “yanılgılı olmak” anlamını yitirmiş olacak. Yani yanılgılı algımız varsa doğru, düzgülü algımız da var demektir ve yalın gerçekçi de bilgiyi bu doğru algıya dayandırır.</li><li><strong>CEVAP: </strong>Nesnelerin algısı koşullara göre değişiyorsa e bu değişimde meydana gelen sapmalar, yanılgılı olan durumlar olarak yorumlanabiliyorsa, yalın gerçekçinin düzgülü ve olağan olan durumları gösterebilmesi ve en azından onların düzgülü olmayanlardan ayırt edebilmesi gerekir. Fakat bunun kolay olmadığını görüyoruz. Örneğin bakış açısına göre değiştiği durumlarda hangi algının sapmalı olduğunu, hangisinin olmadığını söyleyebilir miyiz gerçekten? Madeni para örneğine bakalım; bu örnekteki hangi bakış açısı madeni parayı olduğu gibi gösteriyor?</li><li>Başka bir örnek olarak oturduğumuz kahverengi bir masayı öne sürelim. Öncelikle masa hangi kahverengi tona sahiptir? Yakından baktığımda koyulaşan, bir eğimle bakınca açık ve parlak, gölgede ise siyaha yakın görünen bir kahverengi bu. Bu renklerden herhangi biri masanın gerçek rengi olabilir fakat masanın tek bir rengi olduğu açıktır. Russell bu renklerden herhangi birini seçmek için geçerli bir nedenimiz olmadığını varsayıyor.</li></ul>



<ul><li>Bu yöntemler birçok durumda işimize yarasa da kuşkucu aslında bunların da bize mutlak bilgi veremeyeceğini söyler. Ölçme yönteminin kendisinin doğru olduğunu varsayalım ve İstanbul’daki hava sıcaklığını ölçelim. Meteoroloji bu sonuca varıyor? İstanbul’un belirli bir anda tüm atmosferini kapsayan kusursuz bir ölçüm mü yapıyor? Havanın Boğaz kıyısında rüzgârın etkisiyle daha serin, mahalle içlerinde veya tepelerde doğrudan güneş alan yerlerde daha sıcak olması kaçınılmaz, dünyadaki hiçbir organizasyonun da bu ölçümü yapacak ne yetenek ve ne de pratik gerekçeye sahip olmadığı açık olacaktır. Fakat konumuz bilimsel metodoloji değil, gerçeklikle onun görüntüsünün (tasarımının) aynı olup olmadığıdır ve yalın gerçekçi bizi maalesef tamamıyla tatmin eden argümanlar sunamamaktadır.</li><li>“Algılanan gerçeğin ta kendisidir” önermesinden “bilinç içeriğinin nesnenin kendisi” olmayacağı sonucuna kolaylıkla varırız. Yoksa ateşi düşündüğümüzde yanıyor olmamız gerekirdi.</li><li>Yalın gerçekçi, gerçeği olduğu gibi algılıyorum derken algıyı olanaksız da bırakmaktadır. Algı zorunlu olarak öznel bir boyut içerir: algılamak her şeyden önce anlıkta bulundurmaktır. Yalın gerçekçi bu boyutu da açıklayamıyor ve geçerli bir algı kuramı olamıyor diyoruz.</li></ul>



<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR</strong>:

<a href="https://kidega.com/kitap/bilginin-temelleri-008227/detay/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Bilginin Temelleri</a> - Arda Denkel
<a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefe-sozlugu-183677/detay" target="_blank">Felsefe Sözlüğü</a> – Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun</pre>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://mcdn.podbean.com/mf/web/6n8r8n/077_final.mp3" preload="none"></audio></figure>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-kusku-ve-gercek-1-2/">Bilgi Felsefesi : Kuşku ve Gerçek (1/2)</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/">Filozofun Yolu</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi : Modern Düşünce ve Descartes</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-modern-dusunce-ve-descartes</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-modern-dusunce-ve-descartes</guid>
<description><![CDATA[ “Düşünüyorum, o halde varım.” Ortaçağdan Modern Çağa Ortaçağın dar anlamıyla tanrı kanıtlamalarından ibaret bir felsefe olduğunu ortaçağ felsefe tarihi serimizde konuşmuştuk. Bu dönemde kilise her konuda, bilim dahil, egemendir. Yine felsefe tarihi serimizde modern çağdan önceki son dönem olan Rönesans’ta bu durumun değişmeye başladığını konuşmuştuk ve artık bu programla modern [...]
The post Bilgi Felsefesi : Modern Düşünce ve Descartes appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://mcdn.podbean.com/mf/web/zamyii/076_modern_dusunce_descartes.mp3" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:01:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi, Modern, Düşünce, Descartes</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Düşünüyorum</em>, <em>o halde varım.”</em></p></blockquote></figure>



<h2>Ortaçağdan Modern Çağa</h2>



<ul><li>Ortaçağın dar anlamıyla tanrı kanıtlamalarından ibaret bir felsefe olduğunu <a href="https://www.filozofunyolu.com/ortacag-felsefesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ortaçağ felsefe tarihi serimizde </a>konuşmuştuk. Bu dönemde kilise her konuda, bilim dahil, egemendir. Yine felsefe tarihi serimizde modern çağdan önceki son dönem olan <a href="https://www.filozofunyolu.com/ronesans/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Rönesans</a>’ta bu durumun değişmeye başladığını konuşmuştuk ve artık bu programla modern çağ ve bu dönemin felsefesine, epistemoloji temel konusu ile giriş yapıyoruz.</li><li>Modern çağda metafizik dahil felsefenin her dalı çalışılmaya devam etse de epistemolojideki değişim diğer tüm dallardaki değişimin temel unsurudur. Dolayısıyla bu dönemdeki epistemolojiyi bilmek ve anlamak, modern çağ ve takip eden dönemlerdeki felsefeyi anlamamıza da yardımcı olacaktır. Modern çağdaki dramatik değişimin ana tetikleyici unsuru da doğa bilimlerindeki gelişmelerdir.</li><li>Olguların tarihsel gelişimlerine bakıldığında dönemler arasında bir süreklilik görürüz. Herhangi bir olgu bir anda değişmez. Nitekim ortaçağdan yeniçağa geçişte felsefe ve sanatın gelişiminde bir süreklilik görürüz. Fakat bunu doğa bilimlerinin dönüşümü için kolay kolay söyleyemeyiz. Rönesans’ta doğa bilimleri neredeyse bütünüyle yapı değiştirmiş, açıklama biçimleri tersine dönmüş, olgunun gözleminden değişik biçimlerde yararlanılmaya başlanmıştır. Bilimsel anlamda yaşanan gelişmeler (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Isaac_Newton" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Newton</a>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Galileo_Galilei" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Galileo</a>) dini dogmaların gözden düşmesine, kilise otoritesinin sarsılmasına yol açar.</li></ul>



<ul><li>Yeni bilim, olguları daha iyi açıklamış ve geleceği kestirmede daha etkili olmuştur. Aynı olguyu açıklamaya çalışan eski bilimin göreli olarak başarısız oluşu yanlışlığı ve geçersizliği anlamına geliyordu. Doğal olarak eski bilimle ona bağlı pek şey de sarsılmıştır.</li><li>Eski bilim, kilisenin hizmetinde, <a href="https://www.filozofunyolu.com/platon/platon-ve-platonculuk/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Platon </a>ve <a href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Aristoteles</a>’in çeşitli düşüncelerinin Hristiyanlıkla yoğrulmasıyla ortaya çıkan dinsel öğretiyi desteklemekle görevlidir. Bilimsel açıklamalar da dinsel dogmanın çerçevesi içerisinde kalmak durumundadır.</li><li>Eski bilimin yıkılması, düşüncede yetkenin de bir doğruluk ölçütü olmaktan çıkması, dogmaların gözden düşüp terk edilmesine ve düşünsel özgürlüğün filizlenmesine yol açtı.</li><li>Artık açıklamaların doğruluğu yepyeni bir ölçüte göre saptanacaktır ve bu ölçüt ussallık (rasyonalite) olacaktır. Doğru açıklamanın uyması gereken temel koşul, insan usuna uygunluk olacaktır. Bu koşul, çağımız için de geçerliliğini korumaktadır.</li><li>Rönesans serimizde de üzerinde bolca durduğumuz bu bakış açısı, yani hümanist tutum, insan usuna uygunluk ölçütü kişiyi ön plana çıkarmış, onun mantıksal bakış açısını bilginin temeline koymuştur.</li><li>Çağın filozofları aynı zamanda bilimle uğraşan insanlar olduğu için bilimin içeriği, kökeni, kaynağı ve güvenilirliği elbette tartışılacaktır. Biz de bu programda bu tartışmaya katılacağız.</li></ul>



<h2>Descartes’ın Modern Çağdaki Rolü</h2>



<ul><li>Tartışmanın odağında iki sorun vardır, bunlar <strong>bilginin değeri</strong>, yani hangi inançların bilgi sayılacağı, <strong>bilginin kökeni</strong>, yani bilginin bize ne yolla ve nereden geldiğidir. Bu tartışmayı başlatan da Descartes olacak ve kendisinden sonra gelen düşünceyi de derinden etkileyecektir.</li><li>Tabii şunu belirtmekte fayda var. Descartes’ın yaşadığı dönemde kilisenin doğa bilimiyle ve bilim insanlarıyla savaşı eskisi gibi cinayetle sonuçlanan bir durumda değildir. Kilise doğa bilimi alanında eski gücünü yeniden kazanma umudunu tamamen yitirmiştir. Kilisenin yeni endişesi yeni bilimsel yaklaşımla dinin alanı içinde kalan ahlak, anlık (zihin-akıl) ve tanrı gibi konuların açıklanmaya başlanarak kilisenin temel işlevinin tehdit edilebilme olasılığıydı.</li><li>Yeni bilimin materyalist yaklaşımıyla dinin tinselci tutumu bir karşıtlık içerisindeydi. 2bin yıl sonra yeniden ortaya çıkan felsefi tartışma, yani varlığın özünün madde mi yoksa tin mi olduğu tartışması. Varlık en nihayetinde doğa filozoflarında gördüğümüz gibi madde mi yoksa Platon’da gördüğümüz gibi idea, yani tine mi indirgenecektir. Kilisenin materyalist bakış açısına karşı alacağı tutumu kestirmek zor olmasa gerek. Evet kilise doğa bilimlerine bir anlamda kaybetmişti ama hala dönemin entelektüel iktidarını sürdürmeye ve tüm kurumların üzerinde kılıcını sallamaya da devam ediyordu.</li><li>Descartes bu ikisini de bir şekilde korumaya, uzlaştırmaya çalışacak. Hatta bu yüzden felsefesine Descartesçı ikicilik ya da Kartezyen felsefe, Descartesçılık denir.</li></ul>



<h3>Kendini Keşfeden Özne</h3>



<ul><li>Tartışmaya en başa dönerek başlayalım. Antik Yunan’da varlığın gerçekte ne olduğu tartışması Arkhe tartışması ile başlamış ve Platon’a geldiğimizde bu kavramın yerini töz almıştı. Töz var olmak için kendisinden başka şeye dayanmayan, ihtiyaç duymayan şeydir.</li><li>Descartes da bu tanıma katılır. Dolayısıyla sorun töz madde midir (atom veya herhangi başka bir madde) yoksa tin (idea, ruh, tanrı) midir sorusuna indirgenebilir. Fakat Descartes hem dini inancı hem de bilimsel bilginin ışında bu soruya ikisinden birine yönelerek cevap vermez ve ikisini de korumaya karar verir. Ona göre, senin de verdiğin töz tanımına dayanarak, tin ve madde bir anlamda tözdürler ve birbirlerinden bütünüyle bağımsızdırlar. Maddenin (özdeğin) temel ve ayrılmaz niteliği, özniteliği, uzamdır, tininki ise düşünmektir. Özdek kendi başına düşünemeyeceği gibi din de uzama sahip olamaz.</li><li>Descartes iki tözü birbirinden bütünüyle kopararak hem çelişmelerini hem de birinin öbürüne indirgenebilmesini olanak dışı bırakır.</li><li>Descartes bilginin değer sorununu yanıtlarken köken sorununa da çözüm getirir. Bunu yapabilmek için de bu seride çokça değindiğimiz yöntemsel kuşkuculuğa başvurur. Zira yeni bilim ve dolayısıyla bilginin şu anda en çok ihtiyaç duyduğu şey bir bilimsel çalışma yöntemidir. Eğer doğru yönteme sahip olabilirsek doğru bilgiye ve bu bilginin kökenine de kolayca ulaşabiliriz.</li><li>Her şeyden evvel bilgi kesinlik gerektirir. Yani bilgi kesin bir şekilde doğru, hakiki olmalıdır yoksa ona bilgi değil sanı veya inanç diyorduk.</li><li>Kesin bilgi açık ve seçiktir, apaçıktır. Kuşkuya yer vermez. Yapmamız gereken bilginin, herkes için apaçık doğru olan inançlar üzerinde kurulmasını sağlamaktır. Önce doğruluğundan emin olduğumuz kesin doğruları bulacak, diğer tüm bilgilerimizi bu doğruluk üzerine inşa edeceğiz. Böylelikle bilgilerimiz tutarlı ve doğru olacaktır. Tabii bu ortak doğruluk için ortak bir akıl anlayışına ihtiyaç vardır.</li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Sağduyu dünyada en iyi paylaştırılan şeydir; tüm insanlarda doğal olarak eşit olduğuna ve böylece görüşlerimizin türlülüğünün kimi insanların başkalarından daha ussal olmalarından değil ama yalnızca düşüncelerimizi değişik yollara yöneltmemiz ve aynı şeyleri irdelemiyor olmamız olgusundan geldiğine tanıklık eder. Başlıca sorun usu iyi uygulamaktır.”</em></p><cite>Descartes</cite></blockquote></figure>



<ul><li>İşte burada da yöntemin önemi, usu nasıl kullanacağımız önem teşkil ediyor. Descartes’ın bu anlamda güvenilir bilgileri bulmak için uyguladığı yöntem kuşkudur. Kuşku kesinliği dışladığına göre, doğruluğundan kuşku duyulmayacak bir inanç bulduğunda, kesinliğe ulaşılmış olacaktır.</li><li>Her inanç yanılgıya açıktır ve her inanç kuşkuludur. Nitekim Descartes da bu yöntemi uyguladığında hiçbir inancın kuşku götürmez bir pekinlik taşımadığına tanık olur. Ne geçmişten bize doğru diye aktarılan ve çoğunlukla birbirleriyle çelişen bilgiler ne de deney ve algı yoluyla elde edilen inançlarımız bu kuşku engelini aşamıyordu. Her an farkında olmadan bir yanılgı içinde olabileceğimiz deneysel bilginin bize kuşkudan kurtulabilmesi, ona aşması mümkün değildir. Çünkü bu bilgi temelde algıdan gelir ve algılar yanılgılıdır. Bunu programlarımızda defalarca kanıtladık.</li><li>Descartes rasyonalist, akılcıdır ama Platon gibi de bunu uç sınırdan savunmaz. Bunu birazdan aydınlatacağım. Deneyle elde ettiğimiz inançlar gibi matematiksel inançlarımız da kuşkulu olabilir, beni etkileyen bir gücün beni tüm inançlarımda yanılttığını bile düşünebilirim diye düşünür Descartes.</li><li>Her inancım yanılgıya açıksa, her inancım kuşkuludur. Her inançtan kuşku duymak için bir neden vardır oysa, her inançtan kuşku duymak bir kesinliği içerir; o da kuşku duyuyor olduğumdur. Kuşku duyduğumdan bile kuşkulanacak olsam, yine de kuşku duyuyor olurum. Kuşku duyduğum kesin olduğu ölçüde düşünüyor olduğum da kesindir; çünkü kuşku duymak düşünmektir ve düşünmeden kuşku duyulamaz. Ancak düşündüğüm kesinse, düşünen bir varlık olarak var olduğum da kesindir.</li></ul>



<h3>Düşünüyorum, o halde varım.</h3>



<ul><li>Descartes öznel olarak varlığın anlığın (aklın, usun) varlığını tüm kuşkudan arındırmış olur. Düşünen bir varlık olarak var olduğum açık-seçik ve kesin bir bilgidir. Tüm bilgimizin temelinde de bu yatar veya yatacak.</li><li>Kuşku duyduğumuz kuşkusuzca keşfedilince (kuşku duymak düşünmek ile mümkündür) benlik de (zihin, ben, ego) açık ve seçik keşfedilir. Descartes, bir kez bu bulunduktan sonra akıl yürütmelerle ortaya çıkarılabilecek kimi başka apaçık doğruların, algıdan kaynaklanmadıkları halde anlığımızda bulunmalarını “doğuştan düşünceler, bilgiler” olarak niteler. Her anlık, ortak olan bu doğuştan düşünceleri taşır. Bilgi, tıpkı matematikte yapıldığı gibi, tümdengelimsel çıkarımlarla üretilir çünkü bilgi aklımızda ilk başta (çocuklukta) belirgin değildir, Descartes’ın yaptığı gibi doğru uslamlamalarla ona ulaşabiliriz.</li><li>Descartes’ın bu bilgilere ulaşırken çocuklukta demesi şaşırtıcı değildir. Çocuk büyüyüp çevresini algıladıkça bu bilgilere sahip olur, bu bilgiler belirginleştirebilir ancak bunu sadece algılarıyla yapamaz der Descartes. Usun algıya katkısı zorunludur. Usun doğuştan bilgiler yoluyla yoğurduğu algı bilgiye götürebilir. Fakat bu bilgi tikelin bilgisidir, kalıcı, genel bilgileri, anlıkta doğuştan bilgilerden çıkarsarız.</li><li>Descartes algıyı, Platon’daki gibi, tamamen dışlamıyor, algının ürettiği bilginin usça yoğrulmadan güvenilir olamayacağını söylüyor. Böylece modern usçuluk, modern rasyonalizm kurulmuş oluyor Descartes tarafından.</li><li>Artık kendi varlığımızdan, us, anlıktan, tinden eminiz fakat gerçeklikten şüphe duymak için hala geçerli sebeplerimiz var. Şimdi ben sana senin aslında gizemli bir varlık tarafından aslında 30 saniye önce yaratılmış olduğunu ve geçmiş deneyimlerinin tümünün hafızana yüklenmiş olduğunu söylesem veya aslında Matrix gibi bir simülasyon içinde var olduğunu söylesem aksini ispat edebilir misin? En azından bunun mümkün olmadığını iddia etmek için geçerli bir sebebin var mı?</li><li>Nitekim Descartes de <em>“özdek kavramında onun var olmamasıyla çelişen hiçbir şey yoktur”</em> der. Olmasa da olur yani. Descartes tinin, usun varlığını kanıtladıktan sonra gerçekliği de bu kesin bilgi üzerine inşa ediyor. </li><li>Ona göre madde, özdek, bizden bağımsız fiziksel bir dış dünya vardır fakat algımızda bunun yetkin olmayan bir yansısı vardır. Evet dış dünya var ama algılarımız onu dosdoğru şekilde algılayamıyor. Haliyle anlığımızdaki, zihnimizdeki, dış gerçeklik de apaçık doğru değildir fakat madde yine de vardır. </li><li>Dış dünyada olup bitenler düşüncelerimin eseri değil, kötü bir cinin eseri de olamaz. Eğer iyiliklerin kaynağı tanrı, algımızı bir dış dünyaya yerleştirmişse, öyle olduğumuza inandırmışsa, bizi kandırıyor olamaz. Varlık, madde de gerçektir.</li><li>Kendisi de dindar bir skolastik olan Descartes’ın tanrı varlığını olduğu gibi kabul etmesini beklemek yanlış olmaz. Ayrıntılarına girmemekle beraber Descartes’ın tanrısının düşünülerek keşfedilen bir tanrı olduğundan bahsetmek istiyorum. Ortaçağ tanrısı ise inanılan, vahiyle bildirilen bir tanrıdır. Descartes önce kendini, sonra tanrıyı keşfeder. Kilise de insanın varlığını tanrı varlığının önüne koyduğu için ona kızgındır. Keşfedilen bu modern insan da Rönesans’ta görmeye başladığımız hümanist düşünce gibi, her şeyin merkezinde olacaktır.</li><li>Descartes evreni her şeyin sorunsuz işlediği mekanik bir evrendir. Dönemin popüler keşfi otomatlar, mekanik, günümüze kıyasla basit makinelerdir. Dünya da buna benzer, kendi kendine işler bir mekanizmaya sahip bir yapıdadır. Sürdürülmesi için tanrı müdahalesine ihtiyaç duyulmaz.</li></ul>



<h2>Aydınlanma ve Kant</h2>



<h3>İngiliz Deneyciliği</h3>



<ul><li>17.yy’da bilgi ve bilim kurmaya örnek ya da model yapılan matematik, önemini korumakla birlikte 18.yy’da artık düşünce için bir örnek olmaz. Bundan ötürü felsefede kurgu, yerini artık deneysellik temeline, yere basan kuram ve açıklamalara bırakır. 18.yy deneyin geri dönüşünü simgeleyecektir.</li><li>17.yy düşünürlerinin görüşleri artık toplumun malı olmuştur. Bunda <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Denis_Diderot" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Diderot </a>ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Jean_le_Rond_d%27Alembert" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Alembert</a>’in yazdığı ansiklopedi çok etkilidir. Burjuva kitleleri uyanmış, kendilerine saygıları artmış, özgürlükler ve yeni haklar aramaya başlamıştır. Fransız devrimi de bu hızla yaşanan aydınlanmanın sonucu olmuştur.</li><li>Rönesans döneminde görmeye başladığımız deneyci düşünce, İngiltere’de <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/John_Locke" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Locke </a>ile bir genel felsefe dizgesi olur. Artık aydınlanma ve ampirik felsefenin başladığı çağdayızdır.</li><li>Locke, rasyonalizmi ve özellikle doğuştan bilgiler öğretisini yadsır fakat Descartes’ın algı ve anlık kuramını hemen hemen olduğu gibi kabul eder.</li><li>Bu kuşkucu uslamlamayla mücadele eden sadece Locke olmayacaktır. Locke dahil dönemin etkili filozoflarının neler yaptığını kısaca anlatıp ayrıntıyı sonraki programlara bırakacağım.</li><li>Locke kuşkucu uslamlamayı sınırlayarak karşı çıkmayı dener. Daha önce Demokritos’ta gördüğümüz, sonrasında Galileo, Descartes ve Gassende de bulacağımız bir nitelikler ayrımı yöntemini uygular.</li><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Berkeley" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Berkeley</a>, deneyciliğin sınırlarını çekerek Locke’un sağduyu uğruna bunları ne kadar aştığını gösterip onu yanlışlayacaktır. Hume ise bu eleştiriyi iyi değerlendirerek deneycilik açısından çok daha tutarlı bir sonuca varır. Bir dış dünyanın var olup olmadığı bilinemez, böyle bir dünya varsa bile bilinemez der. Böylelikle deneysel bilgi dış dünyanın bilgisi olmaktan çıkar.</li></ul>



<h2>Kant</h2>



<ul><li>Almanya’ya bir asır geç gelen deneyci düşünce, o dönemde Almanya’da etkili olan <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Gottfried_Leibniz" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Leibniz</a>–<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Christian_Wolff" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Wolff </a>felsefesini de sarsar. Bu dönemde İngiliz deneyciliğinden etkilenecek ve neredeyse tüm dünyayı peşinden sürükleyecek kişi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Immanuel_Kant" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Kant </a>olacaktır. </li><li>Kant, 35 yaşında tanıştığı bu deneyci felsefeden etkilenir ve çalışmaları sonucuna 57 yaşında “<a href="https://kidega.com/kitap/pratik-aklin-elestirisi-048067/detay/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Salt Aklın Eleştirisi</a>” eserini yayımlar. Akılcı rasyonalizm programında da değindiğimiz gibi algı üzerinde anlayışımızı derinleştiren bir çok özgün açıklama getirerek tüm felsefeyi değiştirir. </li><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/David_Hume" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Hume</a>’daki gibi <a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-akimlar-sentezci-yaklasim-deneyci-akilcilik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Kant’a göre de</a> dış dünya bilinemez; bilinen, duyumlananın berisinde kalanla sınırlıdır. Kant, bu duyumlar dünyasını fenomenler (görüngüler), dış dünyayı da nümenler diye adlandırır.</li><li>Tüm bilgi deneyle başlar. Kant bunu kabul etse de Locke gibi bir deneyci değildir. Deneyci öğretiye göre bilginin deneyle başlaması yetmez, onun deneyle doğrulanabilir olması gereklidir. Bunun ne kadar zor ve imkansız olduğunu da ayrıntılarıyla konuşacağız. Nitekim Descartes da deneysel bilginin akılda yoğrulmasından bahsetmiştir; bunu boşuna yapmamıştır çünkü deneysel bilgi deneye dayandıramıyoruz; bir şeyi kendisi ile ispatlamak gibi bir çıkmaza gireriz. Kant, Descartes’ın bu yaklaşımını alır ve bir sonraki aşamaya çıkarır.</li><li>Tüm bilgi deneyle başlar ancak tümüyle deneysel olan hiçbir bilgi de yoktur. Bilginin ancak içeriği deneyseldir. Algı içeriğinin bilgi olabilemesi için anlığın ya da usun algı içeriğine yapması zorunlu olan bir katkı söz konusudur. Bu katkı olmadan algı olamaz, duyumla kalır. Duyu ise bilgi değildir. Duyuların algıya dönüşmesi için usun bu duyumlara yapısal, biçimsel düzenlemeler yaptığından bahseder. </li><li>Kant’a göre bu yapısal, biçimsel düzenlemelerin usta doğuştan bulunan bir kalıp olduğunu ve algının bu kalıbın duyumlara uygulanmasıyla gerçekleştir. </li><li>Kant’a göre deneyimin sınırları çizilmelidir; daha doğrusu insanın ulaşabileceği bilginin sınırları çizilmelidir. Geçmiş filozoflar birbirlerinin düşüncelerini çürütmekte vakit harcamışlar ama sınırlar çizilmediği için ulaşılamayacak metafizik felsefenin konusu yapılmıştır.</li><li>Empiristler deneyimin dışındaki metafiziği mahkum etmiş, zırvalık olarak görmüştür. Kant da aklın ve deneyimin aşıldığı yerde felsefenin mümkün olmadığını kabul etse de metafiziğin mümkün olan kısımlarını felsefenin içinde tutar.</li></ul>



<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR</strong>:

<a href="https://kidega.com/kitap/bilginin-temelleri-008227/detay/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Bilginin Temelleri</a> - Arda Denkel
<a href="https://kidega.com/kitap/soylem-inceleme-monadoloji-271279/detay/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Söylem İnceleme Monadoloji </a>- Descartes
<a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefe-sozlugu-183677/detay" target="_blank">Felsefe Sözlüğü</a> – Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun</pre>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://mcdn.podbean.com/mf/web/zamyii/076_modern_dusunce_descartes.mp3" preload="none"></audio></figure>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-modern-dusunce-ve-descartes/">Bilgi Felsefesi : Modern Düşünce ve Descartes</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/">Filozofun Yolu</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi : Hristiyan Felsefesinde Bilgi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-hristiyan-felsefesinde-bilgi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-hristiyan-felsefesinde-bilgi</guid>
<description><![CDATA[ “Felsefenin sırtına çok şey yüklenmiştir ama o hepsini sırtından atmıştır.” Yeni-Platoncu Felsefede Bilgi Plotinos’un felsefi sistematiğinin özünü oluşturan bileşenler olarak Platon ve Aristoteles’in felsefeleri, Hristiyanlığın ve Yahudiliğin dinsel öğretileri, Doğuya özgü mistik öğretiler sayılabilir. Platon’da olduğu üzere Plotinos açısından da hem ontolojik ve epistemolojik bağlamda düşünülür gerçeklik duyulur gerçeklikten üstündür. [...]
The post Bilgi Felsefesi : Hristiyan Felsefesinde Bilgi appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://mcdn.podbean.com/mf/web/73wguk/074_final.mp3" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:01:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi, Hristiyan, Felsefesinde, Bilgi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Felsefenin sırtına çok şey yüklenmiştir ama o hepsini sırtından atmıştır.”</em></p></blockquote></figure>



<h2>Yeni-Platoncu Felsefede Bilgi</h2>



<ul><li><a href="https://www.filozofunyolu.com/helenistik-donem/yeni-platonculuk-1/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Plotinos</a>’un felsefi sistematiğinin özünü oluşturan bileşenler olarak Platon ve Aristoteles’in felsefeleri, Hristiyanlığın ve Yahudiliğin dinsel öğretileri, Doğuya özgü mistik öğretiler sayılabilir.</li><li>Platon’da olduğu üzere Plotinos açısından da hem ontolojik ve epistemolojik bağlamda düşünülür gerçeklik duyulur gerçeklikten üstündür. Fakat düşünülür gerçekliği bile aşan ve ancak mistik bir esrimeyle ulaşılabilen bir tanrısal hakikat da söz konusudur.</li><li>Plotinos’un metafizik hiyerarşisinin en üstünde bir ‘bir’ bulunur. <a href="https://www.filozofunyolu.com/helenistik-donem/plotinos-turum-sudur-tasma-teorisi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">‘Bir’</a> her şeyin başlangıç noktası ve temeli olan Tanrıdır. ‘Bir’ yalnızca epistemolojik açıdan değil, ontolojik açıdan da bir aşkınlık taşır; ne vardır ne de düşünülebilir. ‘Bir’ bir nevi tüm ayrım ve nitelemeleri aşan ayrımsız özdeşlik olarak arı hiçliktir.</li><li>Plotinos tanrısal hakikate <a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-akimlar-sezgicilik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">bir çeşit esrime</a>, yani kendinden, kendi varlık ve benliğinden vazgeçme içinde ulaşılabileceği kanısındadır. Batılıların ‘extase’ ve Osmanlıların ‘vecd’ dedikleri bu mistik yaşantı, her türlü bilinçli yaşantının ve akılsal çıkarımın yetersizliğinin de bir kanıtıdır. Ancak bireysel öznenin deneyimleyebileceği böyle özel bir yaşantının, dile getirilmesi onun otantikliğini bozabileceği gibi, kavramsal bir usavurma süreciyle doğruluğunun temellendirilmesi de onun özüne uygun olmayacaktır.</li><li>Esrime ya da vecd her türlü dilsel ifadenin ve düşünme sürecinin çaresiz ve yetersiz kaldığı bir aşkınlık durumudur. Bu anlamda Plotinos için Tanrının hakikati, Platoncu anlamda öncelikle episteme, yani bilginin içeriği olmaktan çok, olsa olsa bireysel bir deneyimin ve inancın ilgi alanı ve içeriği olacaktır. İnsan aklının ve ona dayalı bilginin bu sınırlandırılması, mistik bir form altında dinsel inancın arındırılmış bir soyutluk içinde öne çıkarılma sürecine paraleldir.</li></ul>



<h2>Hristiyan Felsefesinde Bilgi</h2>



<h3>Giriş</h3>



<ul><li><a href="https://www.filozofunyolu.com/ortacag-felsefesi/ortacag-felsefesi-patristik-islam-ve-skolastik-felsefe/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Ortaçağ Hristiyan felsefesi</a> Patristik Felsefe (1-8.yy) ve Skolastik Felsefe (8-15.yy) olmak üzere iki ana başlıkta ele alınır. </li><li>Orta Çağ’da felsefe en yüzeysel haliyle dinsel inançları temellendirmek için kullanılır ve felsefe bir bakıma dinin hizmetkarı konumundadır.</li></ul>



<ul><li>Dönemin felsefesi ağırlıklı olarak <a href="https://www.filozofunyolu.com/platon/platon-ve-platonculuk/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Platon </a>felsefesinin temel tezleri üzerine yükselir ve Skolastik dönemle beraber <a href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/aristotelescilik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Aristotesçi </a>bir kimlik kazanır. İngiliz deneyciliğinin gün yüzüne çıkmaya başlayacağı son dönemlerde artık <a href="https://www.filozofunyolu.com/ronesans/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Rönesans </a>sürecine girilecek ve takip yıllarda da modern felsefe ile tanışacağız.</li><li>Ortaçağda felsefe tanrı veya tanrısal varlığın en tepede olduğu ontolojik bir varlık hiyerarşisi ile başlar. Felsefenin merkezinde tanrı vardır. Felsefenin diğer iki ana dalı olan epistemoloji ve etik de aynı kaynaktan beslenir. Önce ontoloji tartışılır, sonra da epistemoloji. Ontoloji tartışması da temelde ezeli ve değişmez varlık olan tanrının araştırılmasıdır.</li><li>Otoriteye (vahye) duyulan inanç temel alındığı için eleştiriye ve şüpheciliğe kesinlikle kapalıdır. </li></ul>



<h3>Tümeller Tartışması ve Önemi</h3>



<ul><li>Dönemin en önemli tartışması tümeller tartışmasıdır. Abartılmış da olsa, tüm ortaçağ felsefesinin tümeller tartışmasından ibaret olduğu dile getirilmiştir (<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Victor_Cousin" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Victor Cousin</a>-19.yy). Çağın başlarında gerçekliğin zihinden bağımsız olduğu ve tümellerin gerçek varlıklar olduğu kabul edilse de Skolastik döneme doğru artan Aristotelesçi eğilimle kavram realizmi daha sonra da nominalist düşüncenin benimsendiği görülür. Nihayetinde skolastik felsefe artan nominalist baskıdan dolayı çözülecektir.</li><li>Tümellere yönelik genel olarak üç yaklaşım vardır. Bunlar;</li></ul>



<ul><li><strong>Aşırı realizm:</strong>Tümel kavramların – tanrısal ideler olarak- nesneden önce başlı başına olan objektif bir realiteleri vardır.</li><li><strong>Ilımlı realizm:</strong> Tümel kavramlar nesneler içindedir, nesnelerin özleriyle ilgili formlardır. Tümel kavramlar yine reel, gerçek şeylerdir fakat nesnenin dışında ayrıca bir varlıkları yoktur, nesnelere içkindir.</li><li><strong>Nominalizm:</strong> Tümel kavramlar nesnelerden sonra gelir; bizim sonradan kurduğumuz sübjektif kavramlardır bunlar, sadece adlardır (nomen).</li></ul>



<ul><li>Skolastik felsefe Hristiyan dogmasını Platoncu-Aristotelesçi felsefenin kavramları içinde sistemleştirerek bunu akılla bağdaşan bir öğreti olarak temellendirmek istiyordu. Tümeller tartışması da bu dayanaklar üzerinde gerçekleşir.</li><li>Tümeller tartışmasında <em>“Tümel kavramlar ne biçimde vardır?”</em> sorusu yanında bir de<em> “Tümel kavramları nasıl ediniriz?”</em> sorusu vardır. Platoncu olan Augustinus’a göre biz tümel kavramları (ideaları) tanrıda seyrederiz, tanrıdan gelen bir ışık, bir esin bize ideaları gösterir, sonra nesnelerde yine buluruz bunları. Aristotelesçi anlayışına göre ise tümel kavramlara vardıran yol, algıladığımız tek tek nesneleri karşılaştırma ve soyutlama üzerinden geçer. Tanrısal tindeki nesneleri yaratan ilk örnekler de tümel kavramları karşılamadadır.</li><li>Nominalist düşüncede ise sadece bireyin gerçekliği söz konusudur ve bireyin iç ve dış deneyli bilginin yegane temeli olacaktır. Bilginin temeli deney olunca da önermeleri deneyde kontrol edilemeyen bir rasyonel teolojinin ya da ruhun ölümsüzlüğünü tanıtlamayan isteyen bir psikolojinin olmayacağı bellidir. Dolayısıyla tanrının birliği, sonsuzluğu hatta varlığı kesin olarak tanıtlanamaz. Tanrı ile gerçeği aşan dünya ile dile ilgili bütün bilgilerimiz ancak inanç önermeleridir. Bu önermeler, kutsal kitabın otoritesi ile kilisenin geleneğine dayanarak ancak inanılarak kabul edilebilir. Bunlar ne tanıtlanabilir ne de tanıtlamada ilkeler olarak kullanılabilir.</li><li>Hristiyan felsefenin değişimini de tümellere olan görüş farklılığıyla beraber gerçekleşir. Aşırı realist tümel kavramıyla başlayan Hristiyan felsefesi, nominalist tümel anlayışı ile son bulur. </li></ul>



<h2>Patristik Felsefede Bilgi</h2>



<h3>İlk Hristiyan filozoflar, Apolojistler</h3>



<ul><li>Hristiyanlar, dinin ilk yıllarında yamyamlık, ensest gibi suçlamalarla karşılaşıyor ve dönemin otoritelerince öldürülüyordu. Bu apolojiler de otoritelere dini açıklamak ve kendilerinin de benzer sona uğramaması için Hristiyan olan düşünür ve filozoflar tarafından yazılmıştır. </li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Kan dökmeden tapıyoruz.”</em></p><cite>athenagoras</cite></blockquote></figure>



<ul><li>Kilise babaları olan Hristiyan düşünürler dinlerini pagan felsefesine ve gnostik spekülasyonlara karşı korumaya çalışırlar. Düşünürler bu koruma çabasında felsefeyi öğrenmiş ve böylelikle Hristiyan inancına felsefeyi sokmuşlardır. Bu filozoflar felsefeyi kullanarak dini açıklamak ve anlatmak kaygısı güderler. </li><li>Hristiyan dini ve öğretisi felsefenin kavramları ve araçları kullanılarak temellendirilmiş, yeni ahitin öğretileri açıklanmış ve bu öğretilere anlam kazandırma çabaları güdülmüştür. Bu süreçte felsefenin ihtiyaca cevap veren kısımları doğru kabul edilir ve sahiplenilir.</li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Ezelden beri söylenmiş her doğru bizimdir.”</em></p><cite>Justinus</cite></blockquote></figure>



<ul><li><a href="https://www.filozofunyolu.com/sokrates-oncesi-donem/herakleitos/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Herakleitos </a>da <a href="https://www.filozofunyolu.com/helenistik-donem/stoacilar-helenistik-donem/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Stoacılar </a>da Hristiyan düşüncesine yabancı değillerdir. Sokrates de İsa gibi şehittir. İsa tarafından vazedilen de yüce bir felsefedir ve bu Hristiyanlıktır. Plotinüs’ün bıraktığı felsefenin bir sonraki adımı olan din de Hristiyanlık olmuştur.</li></ul>



<h3>Dine Hizmet Eden Bir Felsefe</h3>



<ul><li>Felsefenin amacı hikmeti hazırlamaktır. Nitekim felsefe ilahi ve beşerî şeylerin ve nedenlerin bilimi olan hikmetin uygulanmasından başka bir şey değildir. Demek ki tıpkı felsefenin kendisinden önce gelen bilimlerin efendisi olması gibi hikmet de felsefenin efendisidir. (<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0skenderiyeli_Klement" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Klement</a>)</li><li>Evrendeki tanrısal düzeni ve amacı gören akıl tanrıyı kavrayamaz fakat onu vahye / peygambere götürür.</li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p></p><p><em>“Akıl tek başına bilgi kaynağı değildir. Felsefe tanrının insana sunduğu, onu tanrı yoluna sokan en değerli armağandır.”</em></p><cite>justinus</cite></blockquote></figure>



<ul><li>Platoncu olan <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Justinus" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Justinus </a>Platon’un <a href="https://www.filozofunyolu.com/platon/platon-varlik-felsefesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">idealar teorisini</a> ve genel olarak hakikate erişememesini vahyin eksikliğine yoruyor.</li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Cisimsiz şeyleri idrak etmek beni son derece büyülüyordu. İdeaların temaşa edilmesi ruhumu kanatlandırıyordu; öyle ki az bir süre sonra kendimi bilge sandım; hatta derhal tanrıyı görebileceğimi umut edecek kadar aptaldım, çünkü Platon’un felsefesinin amacı da buydu.”</em></p><cite>justinus</cite></blockquote></figure>



<h3>Anlamak İçin İnanıyorum</h3>



<ul><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Gregorius" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Aziz Gregorius</a>’ta ilk defa gördüğümüz ‘anlamak için inanıyorum’ anlayışıyla, insanın anlama yetisi temelde kutsal inancın hizmetine koşulur</li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p>“<em><em>İnancın gizlerine vahyin bilgisine ulaşılır; akıl yürütme ile ulaşılamaz. Anlamak için inan, sonra tanıtl</em>a.”</em></p><cite>gregorius</cite></blockquote></figure>



<ul><li>“<a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Credo_ut_intelligam" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Credo ut intelligam</a>” – “Anlamak, kavramak için inanıyorum” sloganı skolastiğin ilk dönemine değin felsefe ve vahyin ilişkisinde belirleyici olacaktır. Bu da vahyedilmiş doğruları inanarak kabul etmek, sonra da bunları akılla kavramak demektir. Bu anlayışta, inanılan ile bilinen kaplamları bakımından birbirine denk, birbirleriyle örtüşüyorlar. Yalnız, aynı içeriğe önce inanılacak, sonra da bu içerik akılla ışıklandırılacak, yani bilinecek.</li><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Augustinus" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Aziz Augustinus</a> tarafından da benimsenen bu düşünce, aklın ve akılsal bilginin küçümsediği anlamına gelmez. Akıl Tanrıyı bilebilir, çünkü bizi yaratan ve aklı bize veren Tanrı, bunu onun hakikatini anlayıp iman edelim diye yapmıştır.</li><li>Augustinus imanı ve vahyi öncelese de y<a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-akimlar-kuskuculuk/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">öntemsel şüpheciliğin</a> ilk örneğini sergileyerek kendisini tanrının hakikatine ulaştıracak aydınlanma teorisini ortaya atar. </li><li>Duyusal bilgi başta olmak üzere, her şey tartışmalı olsa ve her şeyden şüphe edilse bile şüphenin kendisinden şüphe edilemez. Dolayısıyla insan kendi varlığından şüphe edemez. Biz var olur, var olduğumuzu biliriz. Var olan ve bilen şey, bizim sevdiğimiz bir şeydir. Bu modern felsefedeki gibi insanın kendi varlık ve bilincini önceleyen bir çıkarıma ulaşmasa da varlık ve bilgi konusundaki şüphe ortadan kalkmış olur. Bilen öznenin ise bilginin dereceleri olacaktır. </li></ul>



<h4>Bilginin Dereceleri</h4>



<ul><li><strong>Duyusal bilgi;</strong> hayvanın da sahip olduğu bilgi türüdür. Zorunluluk içermeyen bu bilgi kanaat, inanç olarak adlandırlır.</li><li><strong>Akılsal bilgi;</strong> insan zihninin cisimsel olmayan, öz ezeli-ebedi varlıkları (ideaları) değerlendirebildiği düzeydir. Tümel olan idealar zihinden bağımsız gerçekliklere sahiptir ve gerçeklik bu idealar düzeyinde, idealar evreninde söz konusudur.</li><li><strong>Doğrudan bilgi;</strong> Cisimsel olmayan, ezeli-ebedi ve değişmez gerçekliklerin, zorunlu doğrularında temaşaya dayalı doğrudan bilgisidir. Burada aracı ve orantısallık söz konusu değildir, doğrudan doğruya iyilik idesi temaşa edilir. Bu düzey, hakikatin, hakiki bilginin düzeyidir.</li></ul>



<h4>Aydınlanma Teorisi</h4>



<ul><li>Sonlu, sınırlı ve duyusal bilgi ile baş başa olan insan diğer bilgi türlerine ulaşarak aydınlanabilir. İnsan aydınlanmak için değişmez doğruların, ideaların bilgisine ulaşmak ister. İnsanın kendine başına ulaşamadığı bu bilgi düzeyine tanrı inayeti ile çıkılabilir. Güneşin görmemizi sağlaması gibi tanrı da tinsel bir aydınlanma bahşeder bize.</li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Işık tanrıdan gelir.”</em></p><cite>Augustinus</cite></blockquote></figure>



<ul><li>Tanrısal aydınlanma sayesinde zihin duyusal şeylerle idealar arasındaki ilişkiyi kavramlar arasındaki ilişkide ortaya çıkan zorunluluk ve değişmezliği kavrar. Tabii insan burada ışığın kendisini görmez, aydınlattığı idealar/kavramlar ilişkisini görür.</li><li>İnsanın varlığı, yaşamı boyunca mutluluğu arayacak şekilde kurulmuştur. Varlık mutlak iyi olan tanrıya ne kadar yakınsa o kadar mutlu olur. İnsan zorunlu olarak kendini tamamlamak, sefaletini gidermek arzusuyla tanrıyı sever, aşık olur. Tanrıda huzura kavuşuncaya kadar tedirgindir gönlümüz.</li><li>Tanrıdan gelen insanın gerçek aşkı da tanrıya yönelik olmalıdır. Tanrıyı sevmek vazgeçilmez bir durumdur. İnsanın sonsuzluk arzusu da tanrıya olan aşkının eseridir.</li><li>Aydınlanma teorisi aynı zamanda bir tanrı kanıtıdır. Bu ezeli-ebedi doğrular böyle bir varlığı gösterir, ondan kaynaklanır. Bu varlık ise tanrıdır.</li></ul>



<ul><li>Augustinus açısından insan Tanrı olmadan bir hiçtir ve neye sahipse Tanrı sayesinde sahiptir. İnsan akılsal düşünme yetisiyle Tanrıyı anlamakla birlikte bu anlayış mükemmel bir anlayış olamaz ve o çoğu kez mutlak ve kutsal olana dair düşünme çabasında çelişki ve yanılgılara düşebilir. İşte bu noktada insanın Tanrı karşısındaki acizliğini ve hiçliğini itiraf etmesi ve inanç ve imanıyla ona teslim olması gerekir. (1)</li><li>Platon’un ve Aristoteles’in insan aklı ve düşüncesine dair iyimser ve yüceltici yönelişleri, açıktır ki Ortaçağ felsefesinin hiçbir filozofu için aynı oranda söz konusu değildir. Antik Yunanistanda inanç ve akılsal bilginin ilişkileri, mitoloji ve felsefenin süreç içinde daha belirginleşen kopuşu ve paralel varoluşuyla dolayımlanmıştır. (1)</li></ul>



<h3>Tanrıyı Bilme Türleri</h3>



<ul><li>Bilmek, tanrıya yönelik bir bilgi olarak anlaşılır. Plotinosçu olan <strong><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Sahte_Dionisos" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sahte Dionisos</a></strong>’a göre tanrıya yönelmiş bilgi üç türlüdür.</li></ul>



<ul><li><strong>Via affirmativa:</strong> Tanrıyı yarattıklarını gözleyerek bilmektir. Tanrı ne kadar iim ve niteliklere göre betimlense de bu isimler tanrının gerçek doğasına ilişkin sağlam bir kavrayış sunmaz bize. Tanrının sadece var olduğunu biliriz, ne olduğunu bilemeyiz.</li><li><strong>Via negativa: </strong>Negatif teoloji. Tanrı bildiğimiz hiçbir kavram ve nitelikle anlatılamaz, ona illişkin her şeyi ret ve inkâr ederiz. Mademki onu tanıyamaz, ona isim de veremeyiz. Tanrı anonimdir. Artık mistik bir bilinmez alanında, bilinmez olanın karanlığındayızdır. Tanrı bu karanlıkla bilinebiliyor.</li><li><strong>Via eminantiae;</strong> (Teşbih): Önce kutsal yazıların ona verdiği tüm isimleri uygulamak, hemen sonra bütün bu isimleri yadsımak gerekir Sonra tanrının insan aklı tarafından kavranamaz bir anlamda bu isimlerin her birini hak ettiğin kabul ederiz. Çünkü o bir mega-varlıktır, mega-iyiliktir. Bunu negatif teolojinin başka bir formu olarak okumak da mümkündür.</li></ul>



<h3>Tümeller Kavgasının Başlangıcı</h3>



<ul><li>Ortaçağın tümeller kavgasını başlatan ise <strong><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Boethius" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Boethius</a></strong>’tur. Aristotelesçi mantıkla beraber onun kavram realizmini Hristiyan felsefesine kazandırır. Fakat esas tartışma skolastik dönemde gerçekleşecektir.</li><li>Özgün eseri olan “<a href="https://kidega.com/kitap/felsefenin-tesellisi-207608/detay" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Felsefenin Tesellisi</a>”ni büyücülükle suçlanıp hapse atıldığı dönemde yazmıştır. Eserde felsefe ile geçmişi hakkında konuşur, felsefeden öğüt alır.</li><li>Ilımlı realist tavrına göre, tümeller dış gerçeklikte bazı varlıklara denk gelmiyor fakat gerçeklikle şekilleniyor ve ona dayanıyor.</li><li>Boethius’un diğer önemli icraatı da bilimler sınıflandırmasıdır. Felsefe önce teorik ve pratik bilimler olarak ikiye ayrılır. Teorik felsefe üç varlık türüne göre sınıflandırılır. Teoloji, idrakle kavranan bir bilim, psikoloji akılla kavranan bir bilim ve doğal olanların bilimi olan fizik. Fizik dört sanatla icra edilir ve bunlar quadrivium (dört disiplin/yol/) olarak adlandırılır (Aritmetik, astronomi, geometri ve müzik). Bu disiplinlerle elde edilen bilgileri ifade etmek için de üç disiplinden bahseder Boethius; gramer, retorik ve mantık. Bunlar yedi sanatı oluştururlar ve skolastik dönemin üniversitelerinde okutulan sanatları oluştururlar. Pratik felsefede de kişi, hane halkı ve toplumu düzenleyen ve yöneten felsefe olarak üçe ayrılır.</li><li>En yüce bilim saf düşüncenin nesnesi olan “idrak edilebilir” in bilimidir ve en kusursuz idrak edilebilir de tanrıdır. O mutlak iyi ve mükemmel varlıktır. Mükemmel olmayan bizler ise mükemmel bir varlığın zorunlu delilleriyiz. Bu yüzden mükemmel, tüm iyiliklerin temel öğesi varlıktan kuşku duyamayız. Tanrıdan pay alan, onun parçası olan insan da tanrıya katılmak suretiyle mutluluğa erişecektir.</li><li>Tanrı ile ilgili bu teolojik kavramlar felsefenin tesellisinde kutsal metinden destek alınmadan yazılmıştır. Metnin konuşmacılarından biri felsefedir. Yazar felsefi bilgelik veya felsefe ile konuşur ve ondan teselli beklemektedir.</li></ul>



<h2>Skolastik Felsefede Bilgi</h2>



<ul><li>Skolastik felsefenin ilk önemli temsilcisi olarak görülen <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Johannes_Scottus_Erigena" target="_blank" rel="noreferrer noopener">John Scotus Erigena</a>, Augustinus ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Pierre_Ab%C3%A9lard" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Abelardus</a> (11.yy) arasında bir köprü görevi görmüş, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Thomas_Aquinas" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Aquinas</a>’a kadar sürecek dönemdeki en etkili Hristiyan sentezini oluşturup kuşatıcı bir sisten inşa etmiştir. Augustinus felsefesini ve Yeni-Platonculuğu skolastik düşünceye dahil etmiştir.</li><li>John Scotus Erigena, kavram realizminin saflarında yer alır ve evrensellerin bireysel şeylere önsel olduğu savunur.</li><li>Bu kavram realizmini zemininde Erigena’nın Tanrıyı evrensellerin evrenseli, tüm ayrımların kendisinde olumsuzlandığı mutlak birlik olarak tanımladığını görmekteyiz. Erigena için insan aklı ve düşünme yetisiyle Tanrıyı kavrayamaz. Epistemolojik açıdan insan kavrayışına çizilen bu sınır, Sahte Dionisos’tan etkilenen negatif bir teoloji ya da ilahiyata yol açar.</li><li>Erigena Hristiyan inancını rasyonel bir temele oturtmaya çalışır. Ona göre dinin doğru ve hakikatleri ile felsefenin doğru ve hakikatleri aynıdır. Dinin dogmaları, akılla keşfedilen ve temellenen doğrulardır. Akıl, dinin kurallarını anlayıp açıklar. Akıl, kutsal metinlerdeki gizli olan gerçek manevi anlamı gün ışığına çıkartmak için imanı tamamlamalıdır. Doğru akılla tasdik edilmeyen her otorite güçsüz kalacağından vahiy akıl çelişkisinde tercih akıldan yana kullanılmalıdır. Yazdığı eserler dolayısıyla bir dönem mahkum edilmiş, bir rivayete göre de ders vermeye gittiği Oxford’ta öğrencileri tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür.</li></ul>



<h3>Daha Rasyonel Bir Felsefeye </h3>



<ul><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Anselmus" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Anselmus,</a> Hristiyan imanına ilişkin rasyonel bir analizin dini kuşkuculuğa yola açmaktan ziyade imanı anlamak için yapılması zorunlu bir faaliyet görür. Akıl ve iman hiçbir şekilde karıştırılmamalıdır. İnsanın en yüksek hakikati bilmek ve araştırmasına imanla başlar. Önce otoritenin gizlerine iman etmeli, sonra inanılanları anlamaya ve temellendirmeye çalışılmalıdır. “Anlamak için inanıyorum” söylemi buradan kaynaklanır. </li><li>Agustinos ve Plotinos’un takipçisi olan Anselmus’a göre imandan anlamaya, anlamadan sezgiye geçer ve tanrıya ulaşırız.</li><li>Anselmus da evrenseller tartışmasında tam bir realist olarak karşımıza çıkar. Anselmus’a göre yalnızca evrenseller gerçek anlamda vardır ve Tanrı en evrensel varlıktır. Anselmus’un çok bilinen ontolojik Tanrı kanıtlaması, Tanrının varlığını onun ontolojik tanımından çıkarır. Ona göre Tanrı daha iyisi ve eksiksizi düşünülemeyecek olan mükemmel varlıktır. Eksiksiz ve mükemmel bir varlığın var olmadığı düşünülemez, o halde Tanrı var olmalıdır.</li><li>İlkin burada algının yalnızca empirik, yani içeriği dolaysızca algılama yetimizle doldurulmuş kavramların kaynağı olabileceği anlayışına işaret edebiliriz. İkinci olarak ise, varlığın bir nitelik ve yüklem olarak eksiksiz ve mükemmel varlık düşüncesine ve gerçekliğine zorunlu olarak ait olması gerektiği anlayışı söz konusudur. İkinci anlayış bağlamında bir düşünce ve tanımdan o düşünce ve tanımın reel, yani gerçek varlığına bir geçiş söz konusudur.</li><li>Ontolojik Tanrı Kanıtı epistemolojik düzlemden ontolojik düzleme, düşünceden varlığa geçişin bir örneğidir. Burada ideal olan, reel olana, yani olması gereken olana zemin oluşturmaktadır. Böyle bir anlayış aynı zamanda kendine özgü bir tarzda, inancın bilgiye öncelliğine de işaret etmektedir.</li><li>İdeal olanın reel olanın zemini olduğu, dahası evrensel olanın bireysel olanın kaynağı olduğunu savlayan kavram realizminin karşısına, Ortaçağ Skolastik Felsefenin bir diğer akımı olan nominalizm, yani Türkçesiyle ‘adcılık’ çıkmıştır. <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Roscellinus" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Roscellinus </a>nominalizm ilk temsilcisi, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ockhaml%C4%B1_William" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Occamlı William</a> ise Geç Skolastik dönemdeki önemli temsilcisidir.</li></ul>



<ul><li>Mantıkçı bir filozof olan <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Pierre_Ab%C3%A9lard" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Abelardus</a>, Hristiyan dogmalarını açıklamada mantıksal teknikler kullanmıştır. Hakikate çelişik argümanların diyalektiği ile erişmek üzerine kurduğu diyalektik anlayışı skolastiğin temel metodu haline gelir. Bilgi konusunda yine vahiy öncelenir fakat dini dogmaların mantık ve diyalektiğe uygun olması gerektiğini ifade eder. Argümanların formel incelemesi, gramer ve sentaksı ile araştırmalar bu süreçte kat edilen noktalardır.</li><li>Tümeller konusunda Anselmus gibi kavram realizmini benimsemekle beraber tümellerin ontolojik bir sorun olmaktan ziyade mantıksal ve epistemolojik problemler olarak incelenmesini savunur. Kavramlar insan zihninin soyutlama kabiliyetinin ürünüdür nesnelerdeki benzerlikler bu soyutlamayı mümkün kılar.</li></ul>



<ul><li>Abelardus, Augustinus ve Anselmus’un ‘anlamak için inanıyorum’ ilkesine karşı ‘inanmak için anlıyorum’ ilkesiyle ortaya çıkan Aristotelesci anlamda bir rasyonalisttir. Abelardus bir öğreti ya da iddiaya bize Tanrı tarafından vahiy yoluyla bildirildiği için değil, asıl olarak akılsal düşünme yetimize uygun göründüğü için inandığımızı söyler. Dahası herhangi bir inanç ve fikirden kuşku duymanın günah olmadığını, tersine doğruya ulaşma çabası açısından gerekli olduğunu savunur.</li><li>Burada Abelardus için bilgi felsefesi bağlamında şu söylenebilir: düşünce yetimizin içeriğini oluşturan evrenseller, yalnızca öznel ve biçimsel bir doğruluk ve değer taşımazlar, fakat onlar duyulur ve bireysel şeylere aşkın, kendi soyutluğu içinde nesnel bir gerçeklik de değildirler.</li></ul>



<h3><strong>Nominalizmin ilk temsilcisi Roscellinus</strong></h3>



<ul><li>Nominalizm ve özel olarak Roscellinus için evrensel kavramlar, bireysel şeyleri sınıflamamıza elveren ve söz konusu sınıfın her bir üyesi için geçerli olduğu düşünülen ortak yüklemlerin ya da niteliklerin adıdır. Kavramlar bir nevi şeyleri kategorize etmemize yarayan belirlenimler olarak, yalnızca zihnimize özgü öznel düşünceler ve adlardır. Onların bu öznelliği aşan bir gerçeklikleri ve varolan bireysel gerçeklikleri aşan bir nesnellikleri yoktur. Böylece nominalizm, kavram realizminin ‘evrensel tikel şeyden önce gelir’ (universalia ante rem) anlayışına karşı, ‘evrensel tikel şeyden sonra gelir’ (universalia post rem) anlayışını savunur.</li><li>Nominalizm epistemolojik bağlamda asıl gerçekliği bize verenin algılarımız olduğunu ve düşüncenin bu algı içeriği üzerinde şekillendiğini ve var olduğunu savunur. Hem ontolojik ve hem de epistemolojik açıdan nominalizm, tikel ve bireysel olandan hareketle bir felsefe kurgular ve düşüncelerimizin içeriğini oluşturan kavramları bu söz konusu algı dünyası çerçevesinde anlamlandırır.</li></ul>



<h3>Thomas Aquinas</h3>



<ul><li>Platon ve Aristoteles klasik dünya için neyse, Aquinas da ortaçağ için odur. Teolojiyle felsefenin, iman ile aklın, Hristiyan dünya görüşü ile klasik dünya görüşünün sağlam bir sentezini yapmıştır. Bu sentezi metafizik, epistemoloji, etik ve siyasete uygulamıştır.</li><li>Rasyonalist tavrı gereği dini hakikatlerin iman temeli ile kabul edilebileceğini, bunun yanında aklın doğal ışığı ile kanıtlanabilecek hakikatlerin de bulunduğunu söyler. Thomas’a göre vahiy ile akıl iki ayrı bilgi kaynağıdır, bize başka şeyler öğretirler. İnanma ve bilme birbiriyle örtüşmez, birbirlerini kısmen karşılarlar. İnancın çeşitli öğretileri (üçlü teslis, dünyanın yedi günde yaratılması) akla tamamen absürt olmasa bile aklın üstündedir, aklın kavrama gücünü aşarlar. Buna karşın dinin bilinebilir temel kısımları da vardır (tanrının var olduğu, sonsuz ve tinsel olduğu bilinebilir). İnanmak, otoritesine dayanarak vahyi olduğu gibi doğru saymaktır. Burada artık “anlamak için inanıyorum” yerine <em>“inanmak için anlıyorum” </em>önermesi kullanılır.</li><li>Bilgi insana en yüksek ışığı (vahyi) benimseyip anlaması için an ancak ön-koşulları sağlar. Bundan sonra onu asıl vahiy aydınlatır. Bilim, inanç tapınağının giriş holüdür, ancak girişi aydınlatabilir. Tapınağın asıl için aydınlatan da vahyin doğrularıdır.</li><li>Kutsal kitaptaki şeyleri doğru kabul etmeden felsefe yapmanın imkânı yoktur. İmanı temel alarak vahyin üzerine kurulacak felsefe, salt felsefe ile erişmeye imkân vermeyecek hakikatleri açığa çıkarmaya imkân verebilir.</li><li>Akla dayalı bir doğal teolojiden bahseden Aquinnas’a göre salt kanıtlamalardan meydana gelen bu disiplin, kendisinde felsefeyle teolojiyi birleştirir. Doğal teolojinin amacı Aristoteles felsefesinde eksik olan metafiziğini Hristiyan metafiziği ile tamamlamak ve çağın ihtiyaçlarına uygun bir sentez yapmaktır. Felsefeyle teoloji artık örtüşür, vahiy ile akıl çatışmaz, birbirlerini destekleyip tamamlanırlar.</li><li>Aquinas bilgiden bilgilenme sürecini anlar. Bilgi bir organizmanın olgunlaşma yönündeki hareketini temsil eder. Bilgi, zihnin ikin yaşamının olgunlaşmasıdır.</li><li>İnsanın basit idrakten felsefi düşünüm sürecine doğru gelişen anlama sürecinde zihni kendi doğasının yetkinliğini arar ve kendi kendini gerçekleştirme mücadelesi içine girer. Kendi kendini gerçekleştirme Aquinas etiğinin koyduğu ilk dünyevi amaçtır.</li><li>Bilgilenme sürecinin ilk adımı duyu algısıdır. Duyu algısı kendi başına bir şey ifade etmez, o duyu verisinin işlendiği psiko-fiziksel bir süreçtir. Farklı duyumlardan duyu verileri alınır ve bunlar ortak duyu sayesinde bir sentez yapılır. Ortak duyuya muhayyile ve bellek gücü eklenir.</li><li>Duyular sadece tikelleri algılar. Duyusal nesnelerden, tikellerden var olan, soyutlanan tümeller, etkin aklın tikellerde örtük olan tümelin aydınlatılması ile açığa çıkar. Edilgin akıl duyularla ilgiliyken etkin akıl duyulardan, tikellerden tümellerin çıkarılması ile ilgilidir. Bütün bu sentlezme ve soyutlama süreçlerinde ilk duyu izlenimlerden tümel kavramlara doğru mutlak bir süreklilik vardır.</li><li>Aquinas ile birlikte Katolik Kilisesi inanç ve bilgi, din ve felsefe ilişkisinde birbirini köktenci bir şekilde dışlamayan daha paralel ve uzlaşmacı bir anlayışa evrilme olanağını bulmuştur.</li></ul>



<h3>Tanrı Kanıtlamaları</h3>



<ul><li>Dünyadaki tüm ampirik olguları (hareket, nedensellik, düzen) açıklamanın tek yolu Tnrının varlığı ve onların tanrının eylemleri olduğu hipotezidir. Bunlar beş temel argümandan oluşur ve beş yol adlandılır. </li><li>1- Hiçbir şey kendi kendine hareket edemez. Her zaman bir hareket ettirici olmalıdır. Sonsuza kadar bu geri giden bir hareket ettirici olamayacağı için hareket etmeyen bir hareket ettirici olmak zorundadır. </li><li>2- Fail nedenler zincirinin ilk halkası var olmalıdır, o halde bu ilk fail tanrıdır. </li><li>3- Yaratılan doğal varlıklar olumsaldır. Bunların varolmadığı bir an hayal edilebilir (mantıklıdır) ama varlık hep vardır bir şekilde. O zaman bunu mümkün kılan bir zorunluluk vardır ve bu tanrıdır.</li><li>4- Varlıkları derecelendirirken kullanılan standart en yükseğidir. İyilik hiyerarşisinin standardı da en iyi varlık olacaktır ve en iyi en yetkin varlık da tanrıdır. </li><li>5- Teolojik kanıt: Varolan her şeyin bir amacı vardır, ona uygun bir düzen için var olurlar. Bu rastlantısal değildir ve bir plan dahilindedir ve bu plan yapıcı tanrıdır. </li></ul>



<h3>İngiliz Deneyciliği İle Tanışma</h3>



<ul><li><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Roger_Bacon" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Roger Bacon</a>, tarihsel bakımdan deneysel bilimin erken bir temsilcisidir. Bilimsel bilginin teknolojik uygulamasına dikkat çekmiş, diğer bilimlerin sadece gerçek bilginin anahtarı olan matematik aracılığı ile kesinliğe erişebileceğini savunmuştur.</li><li>Onda tanrı nuruyla aydınlanma ve pozitivizm at başı gider. Yeni bilgi dallarının üniversiteye (Oxford) yerleşmesi, astronomi ve matematik öğretiminin geliştirilmesi için çalışmıştır.</li><li>Bütün bilimler ortak bir bilgelik bütününe katkı yaparlar. Buna göre Hristiyan düşünürlerin felsefeden sakınmak yerine onda daha ileriye gitmelidir. Teolojinin amacına erişmesi için felsefeye dayanması gerekir.</li><li>Hikmet, tanrı tarafından insanlığa verilen ve onları kurtuluşa erdirecek bilgi bütünlüğüdür. Bu bilgi bütünü pagan filozoflardan başlamış ve kutsal kitapta doruk noktasına ermiştir.</li><li>Bilginin üç kaynağı vardır: otorite, akıl ve deneyim. Otorite (vahiy) öne sürdüğü şeyin sebebini bize vermediği sürece bilgimize katkıda bulunmaz. Akıl da sonuçları deneyim tarafından doğrulanmadığı sürece doğruluğu bilinmez. İnsan şeylerin doğasını anlayarak (deneysel bilimle) tanrının doğasını anlayabilir.</li><li>Bilimlerin daha çok pratik uygulamasına yönelik bir kavrayışa sahiptir Bacon. Ona göre bilimler insanın nihai amacına tabi kılarken en yüksek bilimin, gerçek mutluluğa, kurtuluşa erdirecek teolojisidir. Teoloji doğa bilimlerini, felsefeyi kullanma zorunda olacaktır. Bacon’un kurtuluşu vahiyden ziyade akla dayalı bir kurtuluştur.</li></ul>



<h3>Scientia Experimentalis</h3>



<ul><li>Hedeflediği bilimsel reformun açacak şey felsefedir. Felsefe bir yandan putları kırıp insan zihnini aydınlatırken diğer yandan etikle en üst noktaya çıkar. Fakat bundan önce bizi doğru bilgiye erişmekten alıkoyan şeyleri bilmemiz ve bunlardan kaçınmamız gerekir. </li><li>Bunlar dört tanedir;<ul><li>Yanlış ve değersiz otoriteye teslim olma</li><li>Geleneğin (alışkanlıkların ) etkisi</li></ul><ul><li>Yaygın önyargılar</li></ul><ul><li>Bilgisizliğimizi dikkat çekici bilgi teşhiriyle gizleme. Daha önce kimse tarafından dile getirilmeyen bu neden en tehlikelisidir. Yeni/doğru bilgiyi engeller.</li></ul></li></ul>



<ul><li>Artık bu engelleri kaldırıp yeni bilimin yardımıyla tanrı yolunda ilerlemenin tam zamanıdır; o bir bilim-eğitim reformcusudur.</li></ul>



<ul><li>Deneysel bilim her şeyden önce kanıtlanmış sonuçları deneyim yoluyla tasdik/teyit eder, diğer bilimlerin asla kanıtlayamayacağı hakikatlere ulaşır.</li><li>Bacon, modern deneysel bilimin ve İngiliz aydınlanmasının erken dönem öncüsü olacaktır ve ona deneyğim bütün bilimlerin temelidir.</li><li>İki tür deneyimin ilki doğaya ilişkinken diğeri manevi bir anlama sahip olup, insanı en yüce hakikate götürür.</li></ul>



<h3>Occam’ın Usturası</h3>



<ul><li>Skolastik Felsefe bağlamında son olarak kısaca Occamlı William’ın terimcilik olarak da adlandırılan nominalizmine değinelim. Tıpkı Roscellinus’da olduğu gibi Occam için de bireysel şeyler asıl gerçekliklerdir ve evrenseller bireyseller gerçeklikleri sınıflamamıza yarayan soyut düşünceler olarak yalnızca birer terimden ibarettirler. Epistemolojik ve ontolojik bağlamda varolan gerçekliklerin sayısı gereksiz olarak arttırılmamalıdır. En yalın açıklamanın en doğru açıklama olduğunu dile getiren bu görüş, varolan gerçekliklerin sayısını rötuşluyan “Occam’ın Usturası’ metaforunda anlatım bulmuştur.</li><li>Ortaçağ realizminin üzerine inşa edilen metafizik ve epistemolojiyi reddetmiş, felsefe ve teolojiyi birbirinden kesin şekilde ayırmıştır.</li><li>Bilginin tanrısal aydınlanmadan ya da özlere ilişkin rasyonel kavrayıştan değil tikelin deneyiminden oluştuğunu ifade eder ve tanrı kanıtlamalarını reddeder.</li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Tanrının ne varlığı ne birliği ne de sonsuzluğu kanıtlanabilir.”</em></p><cite>occamlı william</cite></blockquote></figure>



<ul><li>Akıl imanı destekleyemez, ona hiçbir katkıda bulunamaz. İkisi birbirinden çok farklıdır. Akıl imanı desteklemek isterse ona zarar verir. İmanın dogmalarıyla çelişse dahi yapılması gereken dogmaya sarılmak olacaktır.</li><li>Pozitif bilimlerin gelişmemesinin sebebi tümeller konusudur. Gerçek bilginin tümellerle olması ve değişenin veya görüşün bilgisi olamayacağı düşüncesi akla ve deneyime dayalı bilgiyi imkânsız kılar. Bizim bilgimiz duyular yoluyla algılanan tikellerin bilgisidir. Bilim tümellerin bilimi değildir, tümeller sadece tikelleri düşünmek için kullanılır. Tümeller yalnızca mantığı konusu olur. Tümeller yalnızca ağızdan çıkan bir ses (nomina), yalnızca bir yönelimdir.Çokluğun bir göstergesi olarak salt bir alet, bir uzlaşımsal kavram, terimdir.</li><li>Bilimler iki türlüdür: gerçek bilimler (fizik, psikoloji, kozmoloji vs) ve rasyonel bilim olan mantık. Mantığın amacı gerçek bilimlerin terimleri ya da göstergelerini nasıl anlamlı bir şekilde kullandıklarını ortaya koymaktır.</li><li>İnsana açık olan biricik bilgi türü <a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-akimlar-empirizm-deneycilik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ampirik </a>ve bireyin (tikelin) bilgisidir. Bilim genel bilgiye yöneldiğinden mantık bunlardan yola çıkarak genel önermeleri kurar.</li></ul>



<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR</strong>:

Bilgi Felsefesi - <a rel="noreferrer noopener" href="https://avesis.istanbul.edu.tr/enver.orman/yayinlar" target="_blank">Enver Orman</a>
<a rel="noreferrer noopener" href="http://xn--felsefe%20tarihi%20-%20macit%20gkberk-byd/" target="_blank">Felsefe Tarihi</a> - Macit Gökberk
<a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefe-tarihi-2-ortacag-felsefesi-222321/detay" target="_blank">Ortaçağ Felsefesi</a> - Ahmet Cevizci
<a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/ortacagda-felsefe-135132/detay" target="_blank">Ortaçağda Felsefe</a> - Etienne Gilson
<a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/ilkcag-felsefe-tarihi-5-076771/detay" target="_blank">İlkçağ Felsefe Tarihi 5. Cil</a>t - Ahmet Arslan
<a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefe-sozlugu-183677/detay" target="_blank">Felsefe Sözlüğü</a> – Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun</pre>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://mcdn.podbean.com/mf/web/73wguk/074_final.mp3" preload="none"></audio></figure>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-hristiyan-felsefesinde-bilgi/">Bilgi Felsefesi : Hristiyan Felsefesinde Bilgi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/">Filozofun Yolu</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi : Helenistik Dönemde Bilgi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-helenistik-doenemde-bilgi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-helenistik-doenemde-bilgi</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Sokrates için doğruyu bilmek demekti ve ancak doğruyu bilenler doğru ve ahlaki eylemleri gerçekleştirebilirdi. Buna entelektüalist ahlak demiştik. “Bilgi”nin bizatihi kendisinin önemli olduğu anlayıştan dolayı kendisinden sonra gelen Platon ve Aristoteles de bilgiyi özellikle incelemişlerdi.  Sokrates’in entelektüalist ahlak anlayışı incelemeye başlayacağımız Helenistik dönem okullarında da yankı bulacaktır elbette. Ahlaki [...]
The post Bilgi Felsefesi : Helenistik Dönemde Bilgi appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://mcdn.podbean.com/mf/web/8x8397/073_final.mp3" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:01:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi, Helenistik, Dönemde, Bilgi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h2>Giriş</h2>



<ul><li><a href="https://www.filozofunyolu.com/platon/sokrates/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sokrates </a>için doğruyu bilmek demekti ve ancak doğruyu bilenler doğru ve ahlaki eylemleri gerçekleştirebilirdi. Buna entelektüalist ahlak demiştik. “Bilgi”nin bizatihi kendisinin önemli olduğu anlayıştan dolayı kendisinden sonra gelen <a href="https://www.filozofunyolu.com/platon/platon-ve-platonculuk/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Platon </a>ve <a href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/032-aristoteles-hayati-ve-eserleri/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Aristoteles </a>de bilgiyi özellikle incelemişlerdi. </li><li>Sokrates’in entelektüalist ahlak anlayışı incelemeye başlayacağımız <a href="https://www.filozofunyolu.com/helenistik-donem/helenistik-donem-ve-epikuros/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Helenistik dönem</a> okullarında da yankı bulacaktır elbette. Ahlaki formun en yüksek bireyi olan “bilge”nin erdeminin temelinin bilgi olduğu bu okullarda, felsefe pratik bir bilgelik öğretisi olacaktır. Bu durum da bilgi ile daha yakından uğraşmayı gerektirecektir.</li></ul>



<h3>Helenistik Dönem Nedir?</h3>



<ul><li>İÖ 330-İS 30 yılları arasındaki döneme denk gelir. Büyük İskender’in ölümü ile Aktium Savaşına kadar olan dönemi kapsar. Bundan sonra İS 5.yy’a kadar sürecek döneme de Roma dönemi denecektir.</li><li>İskender’in Asya seferlerinden sonra doğu tipi yönetimler olan krallıklar ve monarşiler Avrupa’nın da yönetim şekline dönüşmüştür.</li><li>Doğu ve batının birleşmesiyle beraber de ticari ilişkilere engel olan sınırlar ortadan kalkmış, bölge tek bir ekonomik havza halini almıştır. Ele geçirilen yerlerde kurulan şehirler (İskenderiye) önemli bilim ve kültür merkezleri haline gelmiştir.</li><li>Ele geçirilen ve yeni kurulan bu şehirlerde kültürel faaliyetlerden genelde bölgenin yönetici ve aydın kesimi etkilenmiş, geniş halk tabakları ise alışılageldik hayat tarzlarına devam etmiştir.</li><li>Doğunun gelenekleri, monarşik yönetim tarzı ve dinleri ilk örneğini bizzat İskender’in kendisinde gördüğümüz üzere Yunanlıları etkilemiş, yöneticiler tıpkı doğulu yöneticiler gibi kendilerini doğu tarzında tanrılar olarak görmeye başlamış, kralların tanrısal ayrıcalıkları modern Avrupa felsefesine kadar gelen dönem boyunca damgasını vurmuştur.</li><li>Doğu dinlerinden Hıristiyanlık bu kültürel etkilenmenin en iyi örneklerinden birini oluşturmaktadır.</li><li>Batının doğudan etkilenmesi yanında batı da doğudan etkilenmiştir elbette. Doğunun devlet, kültür ve medeniyet dili yunanca olmuş, İslam sonrası Arap akınlarında ele geçirilen yerlerde bile uzun bir süre resmi kayıtlar yunanca tutulmaya devam etmiştir.</li><li>Atina’daki felsefe okulları varlıklarını sürdürse de Helenistik dönemde doğuda kurulan okullarda Yunan felsefesi icra edilmeye devam etmiş, Helenistik dönemin önemli felsefe karakterleri doğu kökenli olmuştur.</li></ul>



<h3>Dönemin Felsefesinin Genel Özellikleri</h3>



<ul><li>Yunan felsefesi teorik bir ilginin eseri olarak ortaya çıkmıştı. Platon ve Aristoteles’te de bu ilgi pratikte kendine imkân bulmuş, bu pratik bilgi hayatı belirleyecek bir konuma gelmişti.</li><li>Aristoteles sonra teorik ve pratik bilgi ayrılmaya başlayacaktır. Teorik ilgi Aristoteles’ten sonra metafizik sorunlardan uzaklaşacak ve tek tek bilimsel konulara yönelmeye başlayacaktır. Bu dönemle başlayan süreçte doğa bilimlerinde, matematikte, filoloji ve tarih alanında çalışmalar önemli gelişmeler kaydedecektir. Teorik ilgi klasik Yunan felsefesinin sorunlarını evirip çevirmekle geçse de pratik ilginin çok ileri gittiğine tanık olacağız.</li><li>Platon ve Aristoteles’in insanı toplum içinde ele alması, bireysel olarak dikkate almamış olması bu dönemde eleştirilecek ve dönemin felsefesine göre insan, birey insan olarak ele alınacaktır.</li><li>Felsefenin ana amacı insana nasıl yaşaması, mutlu olması gerektiği konusunda kılavuzluk etmek olacaktır. Bunun içinde yaşadığımız dünya (doğa) bilgisine ihtiyacımız var ve doğa hakkında yapacağımız araştırmada da bilgi kuramı (mantık) ihtiyacımız olacak. Bu bilgilerle oluşturulacak yaşama sanatı da bireyin mutlu yaşama erişmesine hizmet edecektir.</li><li>Bu dönemde üç önemli yeni felsefe okulu ortaya çıkacaktır:<ul><li>Epikuros tarafından kurulan <a href="https://www.filozofunyolu.com/helenistik-donem/epikurosculuk-felsefesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Epikurosçu okul</a></li></ul><ul><li>Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan <a href="https://www.filozofunyolu.com/helenistik-donem/stoacilar-1-giris-epistemoloji-doga-felsefesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Stoacı okul</a></li><li>Piron tarafından kurulan Septik / <a href="https://www.filozofunyolu.com/helenistik-donem/septikler-1-piron/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Şüpheci okul</a></li></ul></li></ul>



<ul><li>Bu üç okul da <a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-akimlar-empirizm-deneycilik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">empirist</a> bilgi felsefelerine sahiptir. Aralarındaki farklar çoğunlukla ahlak felsefelerindeki farklılıktır ve doğal olarak üç okul da birbirlerinin rakipleridirler. Stoacılar daha çok Epikurosçuları, Septik okul da Stoacıları eleştirmiştir. </li></ul>



<h2>Epikurosçu Okul</h2>



<ul><li>Epikuros aslen Atinalı bir ailenin çocuğudur ve Sisam (Samos) adasında İÖ 342/1 yılında doğmuş, çocukluğunun ve gençliğinin büyük kısmını bu adada geçirmiştir. İÖ 310’da otuz yaşında önce Midilli sonra da Lapseki’de felsefe okulları kurduktan beş yıl sonra daha önce de gelmiş olduğu Atina’ya dönerek burada bir felsefe okulu kurar.</li><li>Epikuros öğretisinde bilgece yaşamanın kadrosunu öylesine eksiksiz çizmiştir ki öğrencileri sonra buna yeni bir şey katamamışlardır. Bundan dolayı bu öğretiden öne çıkan yeni bir filozof yetişmemiş ve Epikuros ve Epikurosçular hep beraber anılmıştır.</li><li>Onun felsefesi Stoacılarınki kadar olmasa da zamanla tüm Akdeniz havzasına yayılmıştır. Çevresi dostlarla çevrili olsa da hazcı öğretisinden dolayı rakip felsefe okulu Stoacılar başta olmak üzere düşmanlara da sahiptir ve kişiliğine ve hayat tarzına yönelik çok sayıda kötü niyetli suçlamalara da maruz kalmıştır.</li><li>Epikuros felsefeyi kanonik (bilgi felsefesi/mantık) fizik (doğa felsefesi) ve etik (ahlak felsefesi) olarak üç kısma ayırmıştır. Bizim konumuz da kanonik felsefe yani bilgi felsefesi olacaktır.</li></ul>



<h3>Bilgi Felsefesi</h3>



<ul><li>Epikuros,Bilgi felsefesi konusunda düşüncelerini Ölçüt Üzerine (Canon) adlı eserinde toplu olarak dile getirmiştir. Bu eser elimizde olmayıp Diogenes ve sonraki yazarların yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz.Bilgi kuramında Aristoteles gibi mantık, akıl yürütme türleri, diyalektik gibi konularla ilgilenmemiş, bilginin nasıl elde edildiği, doğruluğun ölçütü gibi konularla ilgilenmiştir.Ona göre doğruluğun ölçütü olarak üç şey öne sürülebilir:</li><li><strong>Duyumlar veya duyusal algılar:</strong> Duyumlar beş duyumuzun elde ettiği izlenimlerdir. Duyular bize dış dünyada bulunan nesneler hakkında bilgi verir.</li><li><strong>Yargılar, fikirler veya kavramlar:</strong> Duyular yoluyla tecrübe ettiğimiz tikel nesne ve olguların tekrarları sonucunda olgular hakkında edindiğimiz fikirlerdir. (Prolepsis)</li><li><strong>Duygular veya iç duyumlar:</strong> İnsanın kendi iç halleri ile ilgili olarak sahip olduğu izlenimlerdir, aç olmak veya üşümek gibi. Bu duyguların en temel olanları ise haz ve acı duygularıdır. Duyuların aksine bize kendi doğamız hakkında bilgi veren şeyler duygularımızdan. Haz ve acı bize neyin peşinden koşmamız, neden kaçınmamız gerektiği konusunda bilgi verir.</li><li>Bilginin nasıl elde edildiği konusunda da deneyci, bir tavır sergiler Epikuros. Platon’un aksine tüm bilgilerimizin kaynağını duyulara indirger ve duyular yanılmaz çünkü dış dünyayı anlamak için elimizde duyularımızdan başka bilgi kaynağımız yoktur.</li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Eğer bütün duyumlarına karşı çıkarsan, elinde kendisine dayanarak bu yanlış olduğunu ileri sürdüğün duyumlarının yanlış olduğuna hükmedebileceğin hiçbir şeyin kalmaz.”</em></p><cite>epikuros</cite></blockquote></figure>



<ul><li>Onun duyu yanılgılarını açıklamada imge kavramına başvurduğunu görüyoruz. Ona göre duyuların elde ettiği izlenim dış nesne değil o nesneye ilişkin imgedir. Bu bağlamda imge yanılmazdır fakat bizim bu imgeye ilişkin yargımız yanılabilir. Karanlık bir sokakta insan şeklinde bir karaltı gördüğümüz ürkebilir ama onun aslında bahçe duvarına asılı bir elbise olduğunu fark edebiliriz. Dolayısıyla bizim imgemiz değil, bu imge hakkında yargımızın yanlış olduğunu görürüz.</li><li>Yine de duyular arasında bir doğruluk değeri olduğunu söylüyor ve Sofistlerde gördüğümüz gibi açık seçik ve canlı duyumların diğerlerine kıyasla daha doğru olduğunu belirtecektir. Doğru duyum için de uygun şartların oluşmasını beklemeyi önerir; uzaktan belirsiz bir nesne hakkında doğru yargılara ulaşmak için yaklaşmayı bekleyebiliriz. Böylelikle bu doğru kavramına “bekleyen doğru” diyecektir.</li><li>Doğru duyular onun bilginin oluşmasının üç aşamasından yalnızca ilkidir. Duyular bize bir şeyin ne olduğunu söylemezler, bir şeyin ne olduğunu söylemek bir yargıda bulunmaktır. Böylelikle fikir/yargı veya kavram aşamasına geçmiş oluyoruz. Bu onun adlandırmasıyla Prolepsis aşamasıdır.</li><li>Prolepsis, Epikuros’ta ön/kavramlar, tümeller, ön/fikirler anlamına gelmektedir ve bu karşılıklar bir tür kavrayış, doğru sanı, genel kavram veya zihindeki tümel kavramlar anlamına gelmektedir.</li><li>Ön kavramlar Platon’un idealist düşüncesinin tam aksine duyusal tecrübeler sonunda oluşturulurlar. Bu kavramların oluşturulması da karşılaştırma, benzetme, birleştirme olarak sayılan bir takım zihinsel etkinler sonucunda oluşturulurlar.</li><li>Dış dünyada her şeyi açık seçik duyumsamamız birçok durumda mümkün olmadığı durumlarda bilimin ilerleyebilmesi için yine yöntemsel ön kabullere ihtiyaç duyulacaktır bu ön kabul “apaçık olan duyusal izlenimlere ters düşmedikleri takdirde apaçık olmayan nesnelerle ilgili yargılar da doğrudur” ilkesi bu ihtiyaca cevap verecektir. Mesela boşluğun varlığını kanıtlamak için kullandığı akıl yürütme buna bir örnektir:</li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Boşluk yoksa, hareket de olamaz. Çünkü bu durumda her şey dolu ve birbirine bitişik olacağı için hareket eden cismin içinde hareket edeceği bir yer olamaz. Ancak hareket vardır çünkü onun hakkında apaçık duyu algısına sahibiz. O halde boşluk da olmak zorundadır.”</em></p><cite>Epikuros</cite></blockquote></figure>



<ul><li>Epikuros doğa ve insanla ilgili olayların açıklanmasında, tanrıların veya tesadüflerin işe karıştırılmaması ve duyuların apaçık tanıklıklarıyla ters düşmemeleri şartıyla doğal olan bütün açıklamaların aynı ölçüde makul olduğunu ileri sürer.</li><li>Ona göre olgulara ilişkin (örneğin güneş tutulmasına ilişkin) tüm doğru açıklamaları araştırmak zorunda değiliz. Bu açıklamaların içinde yaşadığımız dünyada gözlemlediğimiz olgular tarafından yalanlanmaması yeterlidir. Öyle anlaşılıyor ki onun için doğa araştırmasında önemli olan gerçekten doğru olacak bilimsel bir açıklama değil, ahlaki hayatımız ve mutluluğumuz için uygun veya yararlı olacak herhangi bir mümkün doğal açıklamadır. Yeter ki bu açıklamalar teolojik veya mitolojik olmasın.</li><li>Onun bilimsel doğruya karşı kayıtsız kalması ve tutarsız bir felsefe yürütmesinin ilk zararı yöntemsel olarak kendisi kadar yetkin olmamasına rağmen yaşayan Platon ve Aristoteles felsefesine karşın kendi felsefesinin unutulmuş olması olmuştur.</li></ul>



<h2>Stoacı Okul</h2>



<ul><li>Stoacılık (Stoisizm) Epikurosçuluğa kıyasla daha uzun ömürlü olmuş ve daha çok taraftar çekmiştir. İÖ 3.yy başlarında kurulup 500 yıl var olan okul ve düşünce akımı, ilk, orta ve son dönem olmak üzere üç dönem içinde ele alınır genellikle.</li><li>İlk dönemin en önemli ikinci figürü Krizippos’tur. Okulun üçüncü lideri olan Krizippos’un öğretiye katkıları Zenon’unkinden bile fazladır. “Eğer Krizippos olmasaydı Stoacılık olmazdı” lafı ilkçağ boyunca çokça tekrarlanmıştır. Ortodoks Stoacılığın temsilcisi olan Krizippos’un bolca alıntılar içeren 705 eser yazmış olduğu aktarılır Laertius tarafından.</li><li>İkinci döneminde okula yöneltilen eleştiriler dolayısıyla Herakleitos, Sokrates, Kiniklerden, Megara okulundan, Platon ve Aristoteles’ten bazı öğeler alarak eklektik bir yapıya dönüşür. Son olarak da okul bu dönemde Roma’ya taşınır ve bir anlamda resmi Roma felsefesi haline gelir.</li><li>Son dönem tamamıyla Roma’da geçer. Bu dönemde Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius öne çıkar. İkinci dönemde başlayan dini ilgiler bu dönemde bu geç dönemde doruk noktasına çıkar.</li><li>Stoacılık ahlak öğretisi olması yanında bir kurtuluş öğretisi, bir çeşit din haline gelir çünkü İsa ile başlayan Hıristiyanlığın yayılımı tüm toplumları etkisi altına alırken felsefe de dinin vadettiği kurtuluş öğretileri karşısında klasik antik çağın doğal bir teoloji, doğal bir varlık ve metafizik öğretisi, doğal bir ahlak ve kurtuluş kuramına dönüşme ihtiyacı hissetmişti ve bu çaba felsefenin neredeyse tamamen bir din olduğu yeni Platoncu hareketlerden önceki son çabaydı.</li><li>Stoacılığın etkisi kilise babalarından Clemens, Tertaulianus ve Aziz Augustinus’a kadar uzanır. Stoacılık modern batı felsefesinden de Spinoza, Kant, Nietszche gibi filozofların bazı temel öğretilerinde de yer almıştır.</li></ul>



<h3>Mantık</h3>



<ul><li>Stoacılar Aristoteles’in ilk şeklini verdiği ve sınırlarını belirlediği mantık içine dille ilgili çalışmaları da dâhil etmiştir. Mantık sadece akıl yürütmelerin ve kanıtlamaların değil akılsal konuşmayla ilgili her şeyin incelemesini içine alır.</li><li>Bu dili, dilin ses ve anlamlarla ilgili fonetik ve semantik konularını, cümle kuruluşu ve üsluplarla ilgili incelemeleri de kapsadığı anlamına geliyor. Bunların yanında bilginin imkânı, kaynağı, doğru ve doğrunun ölçütü gibi epistemoloji alanına giren konular da mantığa dahil edilir. Mantığı bu denli geliştiren Stoacı filozof Krizippos’tur.</li><li>Stoacılar gerek Platoncu gerekse Aristotelesçi anlamda tümellerin varlığını metafizik ve epistemolojik görüş farklılıklarından dolayı reddettikleri için mantıksal önermeler konusunda da Aristoteles’ten farklılaşmışlardır.</li><li>Onlara göre dış dünyada var olan şeyler tikeldir ve duyusaldır. Tümeller sadece insan zihninin ürünü olan kavramlardır, yani nominalist bir görüş benimsemişlerdir. Onların önermelerde yaptıkları belirli önerme, kategorik önerme, belirsiz önerme gibi ayrımlar önermelerin Stoacılığın benimsediği metafizik ile çatışmamasının gayretinin eseridir.</li><li>Onlar önermelere sadece mantıksal biçimleriyle ilgilenmiyorlar, önermeler arasında tamamen biçimsel olarak hangi tür ilişkilerin kurulabileceğini araştırmışlardır. Bu modern mantıkçıların “doğruluk fonksiyonları” dedikleri sistemi geliştirmenin bir çabası gibi görünmektedir.</li><li>Gelecekteki gerçekleşecek olgulara ilişkin önermelerde Aristoteles’in mantığındaki üçüncü halin olmazlığı ilkesi gereğince doğru ve yanlış dışında bir yargıya varamıyorduk. Fakat yine Aristoteles’in gelecekte gerçekleşecek olayların zorunlu (determinist) olarak gerçekleşmelerinin bilinemeyeceği yargısı sebebiyle bu ikili doğruluk değerinin kesin olmadığını olmadığı belirtilmiştir. Stoacılara baktığımızda ise onların evrensel ilke olan Logos’un her şeyin en iyisini planladığı ve daha önce de değindiğimiz gibi kaderci (mutlak determinist) doğa felsefeleri gereğince ikili doğruluk değeri geçerliliğini korur.</li></ul>



<h3>Bilgi Felsefesi</h3>



<ul><li>Stoacılar da Epikurosçular gibi bilginin kaynağının deney olduğunu savunur. A priori bilgiyi reddeden bu düşünce tıpkı modern çağda John Locke’ta göreceğimiz gibi öğrenilen tüm bilginin doğduktan sonra deneyimle öğrenildiğini öne sürer.</li><li>Krizippos algıyı nesnenin akılda meydana getirdiği değişme olarak tanımlayarak Zenon’dan itibaren başlayan algı tanımına açıklık getirmiştir. Duyulardan gelen algılar için “izlenim” (phantasia) terimi kullanılmıştır. Nesnesi hakkında bize doğru bilgi veren izlenimler <em>güvenilir izlenimler</em>le, <em>hayali ve uydurma izlenimler</em> arasında ayrıma gidilmiştir.</li><li>Güvenilir izlenim veren nesnelerde de yine ikiye ayrım söz konusudur. Buna göre <em>bilimsel olarak doğru ve geçerli izlenimler</em> ve <em>nesnesini mükemmel bir biçimde açık seçik olarak kavrayan ve ifade eden izlenimler</em> olarak ikiye ayrılır.</li><li>İzlenim henüz bir kanı veya inanç değildir çünkü bu özelliğiyle sadece öznenin sahip olduğu veya maruz kaldığı bir dış etkiden ibarettir. İzlenimin bir kanıya dönüşmesi için öznenin ona göstereceği tepkiye ihtiyaç vardır. Yani öznenin bu izlenimi kabul veya reddetmesi gerekecektir.</li><li>Stoacılar duyu izlenimlerini sadece dış dünyada bulunan nesnelerin etkileriyle sınırlandırmaz. Modern çağda Locke’un da söyleyeceği gibi “bizim iç hallerimiz, duygularımız, faaliyetlerimize ilişkin izlenimlerimiz veya duyumlarımız da bu izlenimlere dâhildir. Bu iç izlenimlerin kabul veya ret süreci de aynen korunur.</li><li>Genel olarak bireyse-duyusal izlenimler önce belleğe/hatıralara dönüşerek zihinde yer edinir. İzlenimlerin tekrar etmesi neticesinde oluşan bu deneyimlerden yola çıkarak genel kavramlara ulaşılır. Daha önce de söylediğimiz gibi Stoacılar nominalisttir. Dolayısıyla bilginin konusu olan nesneler tikel varlıklardır.</li><li>Duyusal verilerden gelen izlenimlerin kavramların düşünce ve bilgiye dönüşmesi ise akıl tarafından gerçekleştirilir. Duyusal izlenimi, duyu organının basit fiziksel bir etkilenimi olmaktan çıkararak anlamlı bir algıya dönüştüren kavram veya düşüncenin kendisi olduğu gibi son tahlilde algının güvenirliliğine ilişkin onay veren de akıl veya zihindir.</li><li>Stoacılar akıl sahibi insanların bütün izlenimlerinin önermesel bir içeriğe sahip olduğunu ve aslında bizim izlenimleri onaylarken onayımızı onları önermesel içeriğine verdiğimizi düşünür. İzlenimlerin onay ve ret aşamasının gerçekleşmesi için dil zorunludur ve her kabul ve ret bir önerme olarak karşımıza çıkar. Mantık bölümünde gördüğümüz gibi önermelerin doğruluğu da olgusal olarak doğrulukla ilgiliydi Stoacılar için. Bu yüzden mantık, epistemoloji ve ontoloji bu denli iç içedir Stoacılarda.</li><li>Stoacılar deneyin ürünü olup tekrarlanan deneyin sonucu olarak meydana gelen bazı kavramlarımızın yanı sıra deneyin kendisinden gelmeyen, deneyden önce gelen bazı zihin fiillerini kabul etmektedirler. Bunlar sayesinde at-adam, ölüm gibi deneyin ürünü olmayan kavramları oluşturabiliyoruz. Tanrı, ruh gibi metafizik öğeler de bu dünyadaki etkileriyle bilinebilecektir. Bu fiiller benzetme, oranlama, yer değiştirme, bir araya getirme, karşılık kurma olarak sıralanır.</li><li>Stoacılar doğrunun ölçütünü genel olarak algının kendisinde bulur. Zenon’a göre bir şeye doğru dememiz için onu, ona ilişkin kavrayışımızın (önermemizin) herhangi bir kanıtla reddedilmesi mümkün olmayacak bir tarzda kavramamız (algılamamız) demektir. Doğru algı konusunu tam olarak yansıtan algıdır. Bu algının doğruluğunun ölçütü de algılayan ruhun kendisinin bu algıya onay vermesi, onun doğruluğunu tasdik etmesidir.</li><li>Bu süreci özetlersek:<ul><li>Birinci aşama: Nesnelerin duyularımızda izlenimler bırakması</li></ul><ul><li>İkinci aşama: Ruhun bu izlenime tepki vermesi; onu kabul veya reddetmesi</li></ul><ul><li>Üçüncü aşama: İzlenimin bir kavrama dönüşmesi</li></ul><ul><li>Dördüncü aşama: Oluşturulan kavram/kavramların bilgiye dönüşmesi</li></ul></li><li>Zenon’a göre aksi örnekleri olsa da doğru algı ile yanlış algı kesinlikle birbirinden farklıdır ve algılayan ruh bunları doğru bir şekilde ayırır. Algılayan ruh sağlıklı olduğu, algıyı engelleyecek veya bozacak bir etken olmadığı sürece algı doğrudur. Yalnız algılayan kişi uzman veya bilgin olmalı ki sıradan insanın algılayamayacağı farklılıkları algılasın ve doğru bir izlenim oluşsun.</li><li>Stoacılara göre kavrayıcı bir algının tek başına herhangi bir bireysel olgunun algısı veya kavraması olmasına karşılık gerçek bilgi veya bilimin, bu tür algılara dayanmakla birlikte, onların, daha doğrusu onlardan hareketle zihnin oluşturduğu kavramların kendi aralarında sistemli bir biçimde birbirleriyle birleştirilmeleri gerekir. Yani duyusal bilginin akıl tarafından da onaylanması ve bu bilgilerin birbirleriyle tutarlı olması gerekir.</li></ul>



<h2>Septik (Şüpheci) Okul</h2>



<ul><li>Septik okul, Epikuros ve Zenon’un çağdaşı olan Piron tarafından kurulmuş ve farklı formlarda da olsa Roma İmparatorluğu sonuna kadar varlığını sürdürmüş bir Helenistik dönem okuludur ve adından da anlaşılacağı gibi bilgiye yönelen bir şüphe çerçevesinde şekillenmiş öğretilere sahiptir.</li><li>Septiklik (şüphecilik) bugün “felsefede insanın duyularının veya aklının yetersizliğinden dolayı gerçekliğin bilgisine erişemeyeceğini, görünüşün gerisindeki gerçekliğe ulaşmanın hiçbir şekilde mümkün olmadığını ileri süren bir öğreti” şeklinde anlaşılsa da antik çağda kendilerine septikler (skeptikoi) diyenlerin şüphecilikten anladığı şey belirli ölçüde farklıdır.</li><li>Kavramın kökü Yunanca “skepsis” kelimesinden gelir ve “bir şeyi ele alma, inceleme, bir şey üzerinde düşünme” anlamına gelir. Bu kavram anlamı itibariyle bir süre sonra yöntemli soruşturmaya işaret edeceği gibi Septik de “felsefi araştırmacı” anlamına gelmeye başlayacaktır.</li><li>Bir anlamda neredeyse tüm felsefe ve filozoflarda karşılaşabildiğimiz kuşkucu eğilimler nihayetinde bir okulun felsefesinin genel çerçevesini çizer hale gelmiş. Sokrates’le başlayan entelektüalist ahlak anlayışının Helenistik dönem okullarında yankı bulması, ahlaki formun en yüksek bireyi olan “bilge”nin erdeminin temelinin bilgi olması ile felsefe pratik bir bilgelik öğretisi olmuştu. Bu da bilgi ile pek yakından uğraşmayı gerektirmişti.</li><li>Septiklerin diğer “normal” filozoflardan farkı, kuşkuculuğun onların felsefelerinde tutarlı bir şekilde işlenmesi ve sistematize edilmiş olmasıdır. Nitekim Septikler de bilhassa Orta Dönem Septikleri, kendilerini önceki filozofların, -yine- bilhassa Sokrates ve Platon’un- mirasçıları olarak görmüşler fakat kendi farklarını da -bizim de anlatacağımız gibi- belirtmişlerdir. Bu filozofların üretecekleri şüpheci argümanlar kendilerinden sonra tüm çağlarda ve coğrafyalarda ortaya çıkacak şüpheci filozoflara (Gazali, Montaigne, Descartes, Hume, Kant) kaynaklık edecek ve ilham verecektir.</li><li>Septiklerin doğal rakibi Stoacılardır ve onları konuştuğumuz sürece Stoacılara yönelik eleştirilerini dile getireceğiz. Epikurosçularla Stoacılar arasında bilgi konusunda bir tartışma yoktur, Epikurosçular bilginin doğruluğu bildiğimiz diğer doğrularla ve pratik hayatla çelişmediği sürece geçerli/önemsiz bulurken Stoacılar duyulara dayalı bilginin kesin doğruluğundan emindirler ve böylece doğal olarak Septiklerin hedefleri haline gelirler.</li><li>Septikleri ele alırken önceki iki okul gibi dönemler halinde ele alacağız. Septiklik üç dönem altında ele alınmaktadır.</li><li>İlk dönem Piron ve öğrencisi Timon’un yaşadıkları dönemdir. Bu döneme Pironculuk ve/veya Eski Şüphecilik denir.</li><li>İkinci dönem şüpheciliğin kaynaklarının Sokrates ve Platon olarak görüldüğü, Arkesilaos’un başlattığı dönemdir. Bu döneme Orta Dönem ve/veya Akademik Şüphecilik dönemi denir.</li><li>Üçüncü dönem İÖ 1. Yılyılda yaşamış olan Ainesidemos’la başlar. Akademik dönem fazla dogmatik bulunduğu için bağımsız bir felsefe kurulmaya çalışılır. Bu dönemde Pironculuk yeniden canlandırılır. Dönemin öne çıkan isimleri Ainesidemos, Agrippa ve Sextus Empiricus’tur. Sextus Empiricus ilkçağ şüpheciliğinin en olgun ve zengin versiyonunu temsil edecek ve eserleriyle az önce bahsettiğimiz gibi kendisinden sonraki dönemlerde şüpheciliğe kaynaklık edecektir.</li></ul>



<h3>Öne Çıkan Birkaç Septik Argüman</h3>



<ul><li>Piron’dan önceki filozoflar şeyleri nasıl bilebileceğimizi tartışıyordu. Bunlar da genelde emprisizm ve rasyonalizm içinde ele alınıyordu. Bu ayrımın sebebi de doğruluk ölçütü konusunda uzlaşmazlıktı. Piron ise eşyanın kendisinin nasıl bir yapıya sahip olduğu, doğası bakımından bilinebilir bir yapıya sahip olup olmadığı sorunuyla ilgileniyordu. Bu konudaki düşüncesi de doğanın bizzat kendisinin belirlenmemiş, karışık, kavranması mümkün olmayan bir yapıda olduğu, doğayı meydana getiren şeylerin ölçülemez olduğu, doğadaki şeyler arasında bir ayrım yapılamaz olduğu ve onlar hakkında bir yargıda bulunulamaz olduğuydu.</li><li>Bilim ya da felsefe yapmanın bir anlamı kalmamasının yanında, herhangi bir şey hakkında herhangi bir yargıda bulunmak bile anlamsız ve aynı zamanda yanlış olacaktır. Onun takındığı bu susuş tavrından sadece doğal şeyler değil, her türlü ahlaki, toplumsal, dinsel inançlar da nasibini alacaktır. Yapmamız gereken herhangi bir yargıda bulunmamak ve tüm yargılarımızı askıda tutmak/yargıda bulunmaktan kaçınmaktı. <em>(Epokhe)</em></li><li>Akademik dönemde Sokrates’in ön plana çıktığını da söylemiştik. Sokrates’in meşhur deyişi olan “Eğer tek bir şey biliyorsam hiçbir şey bilmediğimdir” sözünü temel alan şüpheci söylev, Arkesilaos tarafından “bunu bile bilmiyorum” şeklinde tamamlanarak daha tutarlı bir slogana dönüştürülür. Böylelikle miras olarak alınan şüpheci felsefe daha ileri taşınır. Arkesilos’un şu aktarımı onun düşüncelerinin bir özeti gibidir adeta.</li></ul>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em>“Her şey karanlık içinde bulunmaktadır ve hiçbir şeyin algılanması veya kavranması mümkün değildir. O halde herhangi bir konuyla ilgili bir iddiada bulunmak veya herhangi bir şeyin doğru olduğunu söylemek uygun değildir. İnsan kendini tutmalı ve temelsiz olan bir iddiada bulunmaktan kaçınmalıdır. Yanlış veya bilinmeyen bir şeyin doğru olduğunu söylemek acele verilen hatalı bir karar olacaktır ve bilgi ve algının önünde koşarak tasdik etmek ve onaylamaktan daha utanç verici bir şey yoktur”</em></p><cite>arkesilaos</cite></blockquote></figure>



<ul><li>Son dönemdeki Ainesidemos, daha önceki tüm Yunan şüpheciliğinden çıkarılmış olgular, gözlemler, düşünceler ve argümanları bir araya toplamış ve günümüze kadar herhangi bir şüphecinin yararlanabileceği en zengin şüpheci kanıtlar malzemesini oluşturmuştur. Sextus Empiricus da bu kanıtları (tropos) düzenli bir şekilde ele alarak günümüze ulaşmasına aracılık etmiştir.</li></ul>



<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR</strong>:

1- <a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/unlu-filozoflarin-yasamlari-ve-ogretileri-062116/detay" target="_blank">Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri</a> - Diogenes Laertius
2- <a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/ilkcag-felsefe-tarihi-5-kitap-takim-kutulu-236099/detay" target="_blank">İlkçağ Felsefe Tarihi Cilt </a>4 – Ahmet Arslan
3- <a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefe-tarihi-328991/detay" target="_blank">Felsefe Tarihi</a> - Macit Gökberk
4- <a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefe-tarihi-154329/detay" target="_blank">Felsefe Tarihi</a> - Alfred Weber
5- <a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefe-sozlugu-183677/detay" target="_blank">Felsefe Sözlüğü</a> – Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun</pre>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://mcdn.podbean.com/mf/web/8x8397/073_final.mp3" preload="none"></audio></figure>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-helenistik-donemde-bilgi/">Bilgi Felsefesi : Helenistik Dönemde Bilgi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/">Filozofun Yolu</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi : Görüngü ve Gerçek</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-goerungu-ve-gercek</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-goerungu-ve-gercek</guid>
<description><![CDATA[ “Değerli insan, ölüm ve yaşam hesapları içine girmez. Gözeteceği tek şey yaptığı şeyin eğri mi doğru mu olduğudur.” PLATON Özdeksel Dış Dünya Varsayımı Eğer özdeksel bir dış dünya varsa, bunun deneysel bilgisi olanaksızddır. Dış dünya varsa bile bilemeyiz. Berkeley’e göre böyledir; bildiklerimiz dış dünya değil, duyumlarla ilgilidir. Bilgilerimiz yalnızca idelerden [...]
The post Bilgi Felsefesi : Görüngü ve Gerçek appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://mcdn.podbean.com/mf/web/fftmbv/079_final.mp3" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:01:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi, Görüngü, Gerçek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><em><em>“Değerli insan, ölüm ve yaşam hesapları içine girmez. Gözeteceği tek şey yaptığı şeyin eğri mi doğru mu olduğudur.”</em></em></p><cite>PLATON</cite></blockquote></figure>



<h2>Özdeksel Dış Dünya Varsayımı</h2>



<ul><li>Eğer özdeksel bir dış dünya varsa, bunun deneysel bilgisi olanaksızddır. Dış dünya varsa bile bilemeyiz. Berkeley’e göre böyledir; bildiklerimiz dış dünya değil, duyumlarla ilgilidir.</li><li>Bilgilerimiz yalnızca idelerden oluşuyorsa bir dış dünya (kaynak) varsaymaya ne gerek var? Diye sorar Berkeley ve nesnelerin varlığının anlıksal olduğunu, bir nesne için var olmanın algı içerisinde olmak demek olduğunu söyleyecek ve deneyciliği sınırlamayıp sonuna kadar sürdürecektir.</li><li>Masa ile deneyime girmek için dış dünyada var olması gerekmez, anlığımızda yer alması benim için yeterlidir. Deneyim benim anlığımda yer alan şeydir, masanın kendisi buna neden olmaz.</li></ul>



<h2>Var Olmak Algılanmaktır</h2>



<ul><li>Buna mukabil ideler anlıksaldır ve sadece anlıkta yer alırlar. Berkeley “eğer ideler anlıksalsa, nesneler de anlıksaldır ve onlar için de var olmak algılanmak demektir” diyecektir. (esse est percipi)</li><li>Algılanmayan bir nesneyi imgelemeye çalıştığımız her durumda, zorunlu olarak kendimizi, o nesneyi algılıyormuş gibi imgeleriz.</li><li>Berkeley kesintisiz algı için yetkin olan tanrı kavramını öne sürmüştür. Bu ise başka bir sorun yaratmıştır, tanrı. Bilinemez tanrı argümanı geçersiz olan Berkeley’in immeteryalist bilgi kuramı sonuçsuz kalmaktadır. Tanrıya inanabiliriz ama bunu kesin bilginin kaynağı yapamayız. Deneyimlenemeyen şey bilgi olamaz. Tanrı bilginin konusu olamaz, onun bilgisine ulaşamayız. Deneyimlerimiz bizi yanıltsa bile bizim bilgimizdir, ulaşabileceğimiz bir şeydir. Oysa sürekli algıya garantör olan tanrı için bu geçerli değildir.</li></ul>



<h2>Görüngücülük</h2>



<ul><li>Berkeley öznel idealizmin sakat yanları temizlenince ortaya çıkan görüş görüngücülük olacaktır. Temelde algılanmayı “algılanma olanağı” ile değiştirince tüm zaman ve mekana uygulanabilir bir deneycilik elde edilecektir.</li><li>Bilgimizin anlık içeriklerinden oluştuğu ve algı inançlarımızın temelini de duyu deneylerinin oluşturduğu Descartes çağından beri kabul edilir. Deneysel bilginin konusu olan fiziksel nesnelere hiçbir zaman algıdan bağımsız olarak erişilemez. Öyle ise deneysel açıdan özdeksel nesneler yalnızca bir varsayımdır ve eğer kesin bilgi söz konusu ise, bu, duyu deneylerinin bilgisi olmalıdır. Çünkü ancak bunlar hakkındaki inanç ve önermelerimiz kesin olarak doğru sayılabilir.</li></ul>



<ul><li>Görüngücülük, deneysel bilgi niteliğindeki önermelerin bilgisel değeri, algının işleyiş biçimi ve dış dünyanın doğası üzerine toplu ve tutarlı bir görüş getirir.<ul><li>Görüngücülük için dış dünya nesneleri algı olanakları olarak yorumlanır.</li></ul><ul><li>Dış dünyadaki nesnelere ilişkin her önerme, görüngücüye göre, duyu deneyleri üzerine bir önermeyle anlamca eşdeğerdir.</li></ul><ul><li>Görüngücülüğe göre zaman veya uzay içinde ne ölçüde uzakta bulunursa bulunsunlar, fiziksel nesnelerin varlığı, algı açısından açıklanabilmektedir.</li><li>Görüngüclüğün doğruluk kıstası tutarlılıktır. Eğer bir algı önermesi aynı konudaki öbür algı önermesi ile yalnızca çelişkisiz değil aynı zamanda da tutarlı ise bu önerme doğrudur.</li></ul></li></ul>



<h3>Görüngücüye Göre Nesnelerin Doğası</h3>



<ul><li>Fiziksel nesneler duyu verilerinden kurulan mantıksal yapılardır. Özdeksel bir nesne berlili duyu verileriyle özdeş değildir. O bir duyu deneyi öbeği, sınıfı ya da dizgesidir ve yapısında duyu verilerinden başka bir şey bulunmaz. İşte fiziksel nesneler “duyu verilerinden oluşan yapılardır” görüngücülüğe göre (de).<ul><li>Elips biçiminde bir paraya baktığımda gördüğüm para değil, elips biçiminde bir duyu verisidir.</li><li>Görüngüclük için bir nesneyi algılamak, duyu verileri (deneyleri) girdilerinden bu nesneyi kurmaktır.</li></ul></li></ul>



<ul><li>Fiziksel nesnelerin bilgisini anlıksal olarak açıklayabilen görüngücülük, fiziksel nesneleri kendileri açısından doyurucu olarak açıklayamıyor.<ul><li>Görüngücülük için belirli duyu deneyleri olanaklı değilse, ilgili fiziksel nesnenin var olduğu söylenemez. Fiziksel nesneler, duyu deneylerinin mantıksal yapılarıdır.</li></ul><ul><li>Bu yüzden görüngücülüğü bilgi bilim içinde sınırlarız. Fiziksel nesne sözcüğünün anlamı “fiziksel nesnenin bilgisi” olarak betimleyeceğiz.</li></ul><ul><li>Yapmak istediğimiz, fiziksel nesnelerin ve fiziksel nesnelerin bilgisinin, doğa üzerine işler ve geçerli genellemeler yapmak için zorunlu ve vazgeçilmez olduklarını ortaya koymaktır. Bunu yapmak ise, algının tutarlığını bilimden aldığımız başarılı sonuca bağlayabilmenin, açıklamamamızın fiziksel nesne varsayımlarına dayandırılmasına bağımlı olduğunu göstermektir.</li></ul><ul><li>Yani bir nesne varsa onun algısı da vardır. Aynı nedenlerle ancak bir nesne varsa onun algısı olanaklıdır. O halde bir nesne gerçekten vardır.</li></ul><ul><li>Böylece özdekçi anlamda fiziksel bir dış dünyanın var olduğunu ve bunun algının zorunlu bir koşulu olduğunu söyleyebiliyoruz.</li></ul></li><li>Gerçekçiliği varlık bilime bırakan, algı ve bilgiyi de anlık içeriğimizde sınırlayan bir görüş geliştirdik.</li></ul>



<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR</strong>:

<a href="https://kidega.com/kitap/bilginin-temelleri-008227/detay/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Bilginin Temelleri</a> - Arda Denkel</pre>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://mcdn.podbean.com/mf/web/fftmbv/079_final.mp3" preload="none"></audio></figure>



<p></p>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-gorungu-ve-gercek/">Bilgi Felsefesi : Görüngü ve Gerçek</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/">Filozofun Yolu</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi : Aristoteles’te Bilgi ve Mantık</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-aristoteleste-bilgi-ve-mantik</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-aristoteleste-bilgi-ve-mantik</guid>
<description><![CDATA[ Giriş Sokrates’e göre erdeme, dolayısıyla mutluluğa bilgi yolu ile varılabilirdi. Bu anlayış, Sokratesçi çığırlarda bilginin ne olduğunu araştırmaya yol açmıştı. Platon idea öğretisine bu anlayış çerçevesinde varmıştı: Erdeme götüren bilgi, ideaların bilgisidir. Gerek Sokrates’in gerekse de Platon’un bilgiyi sağlam bir temele bağlamak istemlerinin temeli de sofistlere karşı gerçek bilgiyi ve [...]
The post Bilgi Felsefesi : Aristoteles’te Bilgi ve Mantık appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://mcdn.podbean.com/mf/web/6xc5vp/072_final.mp3" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:01:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi, Aristoteles’te, Bilgi, Mantık</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://mcdn.podbean.com/mf/web/6xc5vp/072_final.mp3" preload="none"></audio></figure>



<h2>Giriş</h2>



<ul><li><a href="https://www.filozofunyolu.com/platon/sokrates/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sokrates</a>’e göre erdeme, dolayısıyla mutluluğa bilgi yolu ile varılabilirdi. Bu anlayış, Sokratesçi çığırlarda bilginin ne olduğunu araştırmaya yol açmıştı. <a href="https://www.filozofunyolu.com/platon/platon-ve-platonculuk/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Platon </a><a href="https://www.filozofunyolu.com/platon/platon-varlik-felsefesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">idea öğretisine</a> bu anlayış çerçevesinde varmıştı: Erdeme götüren bilgi, ideaların bilgisidir. Gerek Sokrates’in gerekse de Platon’un bilgiyi sağlam bir temele bağlamak istemlerinin temeli de sofistlere karşı gerçek bilgiyi ve bilimi ortaya koymaktı. Aynı sorun <a href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/032-aristoteles-hayati-ve-eserleri/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Aristoteles</a> felsefesi için de çıkış noktasıdır ve bu sorunu sistematik olarak işlemesi Aristoteles’i mantığın kurucusu yapmıştır. (4)</li><li>Aristoteles Platon’un bir öğrencisidir ve büyük ustasına çok şey borçludur. Felsefeyle uğraşan herkes zorunlu olarak Platon’un ele aldığı problemlerle uğraşır ve bu bağlamda biraz Platoncudur. Aristoteles’in felsefeciliği hocasına göre daha ılımlı ve ölçülü bir tarzda işler. Doğrusu ölçüp biçmek, her adımını bütünsel bir bakışın öngördüğü çerçeve içinde atmak, aşırı ve radikal tonlamalardan kaçınmak, Platon’un bu deha öğrencisinin bütün yapıtlarına sinmiştir. (1)</li><li>Aristotelesçi epistemolojinin temel savları onun <a href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/aristoteles-bilgi-felsefesi-ve-mantigi-1/">mantık</a>, <a href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/aristoteles-metafizik-teoloji/">metafizik</a> ve <a href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/aristoteles-ruh-kurami-psikolojisi/">ruh öğretisi</a>nden hareketle anlaşılabilir. Aristoteles mantık ile bilimlerin nasıl araştırılması gerektiğine yönelik gerekli yöntem ve araçları sunar, metafiziğinde Platoncu İdealizmin duyulur ve düşünülür, form ve madde arasındaki keskin dualizminin yol açtığı ontolojik ve epistemolojik sorunları aşmaya çalışır, ruh öğretisinde ise, ruhun bedenle dolayımı bağlamında edilgin ve etkin akıl arasında ayrım yapar. (1)</li></ul>



<h3>Mantık Nedir?</h3>



<ul><li>Aristoteles’e göre kendisinden önceki dönemde araştırılmaya başlanan doğa, insan ve metafizik bilimlerin araştırmasına başlamadan önce bilimin ne olduğu ve yapısı üzerine bir araştırma yapılmalı, bilimsel düşüncenin formaları ve kanunları üzerine bir öğreti ortaya konmalıdır. (4)</li><li>Bu araştırmanın ön adımı olarak Aristoteles tarafından bilimler teorik, pratik ve prodüktif bilimler olarak sınıflandırılır. (Bkz: <a href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/aristotelescilik/">Aristotelesçilik</a>) Teorik bilimler matematik, fizik, teoloji ve metafizik; pratik bilimler ahlak ve politika; prodüktif bilimler de nihayetinde bir şeylerin (şey, ürün, eşya) elde edildiği, zanaatları kapsayan bilimlerdir.(3)</li><li>Bu sınıflandırmaya göre mantık teorik bilimler arasında yer alması gerekirken böyle değildir çünkü Aristoteles’e göre mantık bir bilim değildir. Mantık, herkesin herhangi bir bilimle uğraşmaya başlamasından önce kazanması gereken genel kültürün bir parçasıdır. (3) Afrodisyas’lı Aleksandros’un kullandığını görüyoruz. (2) Daha öncesinde logica, mantıktan çok diyalektik anlamında kullanılmıştır. (3)</li><li>Mantık bütün bilimler için bir hazırlanmadır. Bundan ötürü Aristoteles’in okulunda, mantık hep bilimsel çalışmanın bir aleti (organon) diye anlaşılmıştır. (4) Mantık, bu sınıflandırma ile ortaya konan bilimler için bir yöntem olacaktır. Dolayısıyla Aristoteles’in bilimler araştırması ve mantık ilkeleri, bilimler için bir yöntem araştırmasının sonucudur.</li><li>Yine mantık birtakım ilkelere uygun olarak yürütülmesi gereken bir faaliyettir ve bu ilke ve kuralların bilgisi, onlara uygun olarak düşünmenin gerçekleştirilmesi özel bir sanatın konusunu teşkil eder. Bundan dolayı mantık bir bilim olmamakla birlikte bir sanattır. İslam dünyasında da “mantık sanatı” diye bahsedilir mantıktan. (2)</li></ul>



<h3>Doğru Düşünme ile Doğruluk Arasındaki Fark</h3>



<ul><li>Bilgi kuşkusuz ki bir yönüyle algısal gerçeklikle ilgilidir ve algısal gerçeklik tarafından içeriği doğrulanmalıdır. Dile getirdiğimiz önermelerin içeriğinin nesnel bir karşılığı varsa bir doğruluk değeri vardır. Şu an dışarıda kar yağdığını dile getiriyorsam ve şu an gerçekten de dışarıda kar yağıyorsa söylediğim şey içeriği açısından bir gerçeklik değeri taşır. (1)</li><li>Fakat bilginin ve bilgilerimizi dile getirdiğimiz önermelerin yalnızca bir gerçeklik değeri ve buna bağlı olarak içeriksel doğruluğu yoktur. Ayrıca bir düşünsel değeri veya diğer bir dile getirişle biçimsel doğruluğu da söz konusudur. Düşünsel doğruluk düşünceler arasındaki tutarlılık ve uyumluluk olarak anlaşılabilir.</li></ul>



<h2>Aristoteles Mantığı</h2>



<ul><li>Platon gibi Aristoteles için de gerçek varlık tümeldir ve tümelin bilgisi de “kavram”dır. Buraya kadar tam bir Platoncu olan Aristoteles, bundan sonra hocasından ayrılır. Ona göre Platon, idealarla fenomenler, tümel ile tekil arasında inandırıcı bir bağlantı kuramamıştır. İdea öğretisi öz ile görünüşü, varlık ile oluşu birbirinden koparıp ayırmıştır. Aristoteles’e göre ise idealar, tek tek nesnelerin özüdür; bunların varlıkların, var oluşlarının nedenidir, bunun böyle olduğunu göstermek de felsefenin ana ödevidir. Platon’da iki ayrı dünya vardı; idealar dünyası ve duyu dünyası. Aristoteles için ise idealar duyu dünyasının içindedir. (4)</li><li>Bu anlayış da mantığın karşısına ilk planda şu ödevi çıkarmaktadır: Tümel ile tekil arasındaki doğru ilgiyi bilmek. Sokrates’in “doğru bilgiye kavramla varılır” ilkesi Aristoteles için de esastır. İdea, tümel gerçek varlıktır ve oluşun nedenidir; dolayısıyla algılanan tek tek şeyler tümel ile, tümele dayanarak kavranmalı veya açıklanmalıdır. Bilimin yapacağı iş, kavram olarak bilinmiş olan tümelden tekilin nasıl sonuç olarak çıktığını göstermesidir. Aristoteles için tümeli bilmek başlı başına bir amaç değildir, ancak tekili anlamak için bir araçtır. Tümele dayanarak tekili kavrayınca bilgi de tamamlanmış olur çünkü bilimin asıl amacı tekili kavramaktır. (4)</li></ul>



<h3>Kategoriler</h3>



<ul><li>Aristoteles’e göre ancak bir önerme doğru ya da yanlıştır, dolayısıyla bilgi ancak önermelerle kurulur. Bir önermeden hep iki şey vardır: önerme ya iki kavramın birleştirilmesi ve ayırt edilmesidir ya da bir deyidir (kategoridir). Buradan Aristoteles kategoriler öğretisine varılmıştır. (4)</li><li>Bir yargıda (önermede) temel olarak özne ile yüklem olması zorunludur; yani kendisi için bir deyide bulunulan şey ile bu deyi. Kendisi için bir şey denilen daima bir nesnedir, bir nesnedir, bir tözdür, tek bir şeydir. Ancak tek tek şeyler yargımızın konusu olabilir ve bu şeylere yüklenebilecek özellikler de kategoriler olarak adlandırılır. (4)</li><li>Kategoriler, önermelerin kendilerinden meydana geldikleri en basit unsurlardır. Kategorilere mantıksal açıdan bakıldığına bunlar “kavram”, ontolojik açıdan bakıldığında da “varlık tarzları” olarak görür ve varlığın en genel görüntüleri ve belirlenimleridir. (2)</li><li>Kategoriler düşünmenin formlardır, düşüncenin sözlerle dile getirilmiş biçimleridir. Aristoteles için söz, düşünülenin bir simgesi, bir işaretidir. Ama kategoriler, düşüncenin formları olarak, aynı zamanda varlığın da formlarıdır çünkü nasıl sözler düşüncenin işaretleri ise düşünceler de var olanın yansılarıdır, benzerlidir; çünkü düşüncenin doğru olması demek, var olana uygun olması demektir. (4)</li><li>Doğru ile varlığın bir ve aynı oldukları düşüncesi, Platon’un da Aristoteles’in de bilgi teorilerinin temelidir. Platon ‘da gerçek varlık idealardır, doğru da ideaları doğru olarak kavramaktır. (4)</li></ul>



<h4>On Kategori</h4>



<ul><li>Aristotelesçi mantık açısından bilgilerimizin içeriğini oluşturan ontolojik gerçeklik on kategori bağlamında düşünülebilir; töz, nitelik, nicelik, görelik, yer, zaman, durum, iyelik, etki, edilgi. (1)</li><li>Töz kendi belirlenimlerinin, kendi niteliklerinin taşıyıcı öznesidir. Ayrıca kendi ilineklerine, yani zorunlu olmayan niteliklerine göre tözdürler. Tüm bireysel tözler aynı zamanda kendi varlıkları açısından zorunlu türe özgü biçimlere iyedirler ve böylece vardırlar. (1)</li><li>Aristoteles’in Organon’da ele aldığı diğer kategorileri bu bireysel insan bağlamında şöyle sıralayabiliriz; o beyaz tenli biridir (nitelik), iki metre boyundadır (nicelik), arkadaşına göre uzundur (görelik, ilişki), şu anda evdedir (yer), akşam dışarı çıkacak (zaman), şu an oturuyor (durum), elinde bir bıçak var (iyelik), soğanları kesiyor (etki), gözleri yaşarıyor (edilgi). Tüm bu kategoriler bilgi felsefesi bağlamında ne anlama gelmektedir? Onlar herhangi bir bireysel tözü bilmemize, bilgimizin asıl zeminini oluşturan evrensel form ya da biçimler altında sınıflamamıza elveren, genel çerçeveler ya da kategorilerdir. (1)</li><li>Buna göre yargıda varlığın örneği çıkarılır, dolayısıyla da yargının formları aynı zamanda varlığın da biçimleridir. Bu kategoriler hep bir tözün belirlenimleri olduğu için gerçeğin, varlığın asıl özü de tözdür ya da tözlerine bir toplamıdır. Kendileri için bir şeyler denen tözler de hep tek tek varlıklardır, tekil olanlardır. Tümel ise mutlak olan, son olan konu değildir, sadece tek tek varlıklar için denen bir yüklemdir.</li><li>Bu anlayış Platon ile Aristoteles’i birbirinden ayıran başlıca noktalardan biridir: Platon için tümel (idea) bilginin amacıdır. Tümel son konudur, doğru olan yargı da tümel üzerindeki yargıdır; tekil doğruluğu ancak tümelden pay aldığı ölçüdedir. Aristoteles’te ise tersine tekil tümel aracılığıyla bilinir. Platon’da asıl gerçek, idealar dünyasıdır; tek tek varlıklar bu gerçek dünyanın yansılarıdır, bu yansılar da idealar dünyasını bilmeye yol açar. Aristoteles’e göre ise asıl gerçek tek tek nesnelerin dünyasıdır, bunlarda da tümeli, özü bir soyutlama ile ayırırız, bunu varlıkların nitelik ve davranışlarını açıklamak için yaparız.</li></ul>



<h3>Kıyas veya Tasım</h3>



<ul><li>Aristoteles’e göre bilimin başlıca ödevi, özel görünüşlerin genel nedenlerden nasıl mantıki bir zorunlulukla çıktığını göstermektir. (4) Aristoteles buna kıyas mantığı diyecektir. Kıyas mantığı bir tür çıkarım ve tümdengelim mantığıdır. Biri büyük ve biri küçük iki öncül önermeden hareketle bir sonuç önermesine varmak kıyas mantığının özünü oluşturur. (1)</li><li>Kıyas öyle bir akıl yürütmedir ki, onda bazı şeyler ortaya konulduğunda onlardan başka bir şey, herhangi başka bir şeye ihtiyaç olmaksızın, sırf bu şeylerden ötürü zorunlu olarak ortaya çıkar.(2)</li></ul>



<h4>Tümdengelim Önermeler</h4>



<ul><li>Çok bilinen bir örnekle dile getirirsek; bütün insanlar ölümlüdür, Sokrates bir insandır, o halde Sokrates ölümlüdür. Biçimsel, yani mantıksal doğruluk açısından ilki tümel olan ilk iki önermeden hareketle üçüncü önermenin ileri sürülmesi zorunlu olarak doğru olacaktır. Fakat dile getirdiğimiz üzere bu yalnızca biçimsel bir doğruluk olacaktır. (1)</li><li>İlk iki önermenin gerçekliğe uygunluk anlamında içeriksel doğruluğunu bu tümdengelimsel ya da kıyas mantığın sınırları içinde kalarak temellendiremeyiz. Bu nedenle Aristoteles kendilerinden çıkarım yaptığımız tümel önermelere varmamızı sağlayan tümevarımsal usavurmalardan da söz eder. (1)</li></ul>



<h4>Tümevarım Önermeler</h4>



<ul><li>Tümevarım bireysel gerçekliklerden hareketle oluşturduğumuz tikel önermelerden tümel ya da evrensel önermelere ulaşmamızı ifade eder. Örneğin, gördüğümüz birçok karganın siyah olmasından hareketle bütün kargaların siyah olduğunu dile getiren bir tümel önermeye varmamız, düşünce açısından basit bir tümevarım örneği olarak görülebilir. (1)</li><li>Fakat Aristoteles açısından bu noktada asıl önemli olan, düşünce açısından gerçek ve zorunlu bir çıkarım sürecine elveren tümdengelimin ilk öncüllerinin, içerik açısından herhangi bir empirik kanıtlamayı gereksiz kılacak bir açıklığa ve kendiliğinden anlaşılırlığa sahip olmalarıdır. Bu bağlamda Aristotelesçi mantık için kendiliğinden açık bazı öncül ya da ilkeler söz konusudur. (1)</li></ul>



<h4>Varlığın Kanıtlanamaz İlkeleri</h4>



<ul><li>Örneğin, onun mantığı açısından çelişmezlik ilkesi hem ontolojik düzlemde ve hem de epistemolojik düzlemde vazgeçilmez bir hareket noktasıdır. Çelişmezlik ilkesinin ontolojik, yani varlık bilimsel formülasyonu şöyle ifade edilebilir: aynı şeyin aynı bağlantılar içinde aynı durumda olması ve olmaması olanaklı değildir. Aynı ilkenin mantıksal ve epistemolojik formülasyonu ise şöyle dile getirilebilir: birbiriyle çelişik iki yargının ikisi birden aynı zamanda doğru olamaz. Biri doğruysa öteki yanlıştır.</li><li>Aristoteles’in mantığı kendi içinde kapalı bir sistemdir. Bu bakımdan, kendisinden önceki Yunan felsefesi ölçüsünde yeni bir şeydir. Burada, soyut düşüncenin çok yüksek bir aşamasıyla karşı karşıyayız. Bu soyut kavramlar kurma yeteneğini, Aristoteles bilginin her alanında göstermiştir. Kurduğu kavramların sağlam, açık ve tutarlı olmaları yüzünden Aristoteles, iki bin yıl boyunca felsefenin büyük ustası sayılmıştır. Kendisi aynı zamanda bilim dilinin de yaratıcısıdır; bugünkü bilimsel kavramlarımızın, terimlerimizin birçoğu onun formüllerinden çıkmıştır. (4)</li><li>Mantık düşünmeyi incelerken bu arada var olanı da incelemiş olur çünkü düşüne varlığı da yansıtır. Ama varlığın asıl yapısını ve iç bağlantısını ancak var olanların özüne ve nedenlerine yönelmiş metafizik ile kavrarız. (4)</li></ul>



<h2>Metafizik</h2>



<ul><li>Platon’un varlık dünyası ve oluş dünyası, bilgi dünyası ve sanı dünyası arasında kurguladığı keskin ve metaforlarla yüklü ikicilik (dualizm), Aristoteles’in görünür dünya için öngördüğü form ve madde birlikteliğiyle aşılmaya çalışılır. (1)</li><li>Platoncu İdealizm bağlamında varlığı akılsal yönden meşru ve zorunlu olmayan algı dünyasını, felsefi olarak temellendirmek sorunlu görünmektedir. Algı dünyasına bir yanılsamalar ve sanılar dünyası demek, sorunu gerçek anlamda çözmemektedir. Tüm bu epistemolojik ve ontolojik sorunları aşmak için Aristoteles, hocası Platon’un idealizmini ılımlılaştıran hiyerarşik bir varlık ve bilgi yapısı önerir. (1)</li><li>Sistemin en tepesinde Tanrı vardır. Kendi kendisini düşünen düşünce olarak Tanrı, tüm evrensel varoluşun ereksel nedeni olan maddesiz formdur. Maddesiz form ya da arı düşünce olarak Tanrı, tüm bireysel ve ilineksel belirlenimlerden arındırılmış olduğu için oluş ve değişime tabi değildir. Tanrı ideal varlığıyla tüm evrensel varoluşun kendisine yöneldiği mutlak ereksel neden ya da sebebidir. Varlık hiyerarşisinin en altında ise aslında gerçek anlamda bir varlık içermeyen ve tümüyle potansiyel (gizil) olduğu varsayılan madde (hyle) bulunur. Bu en altta bulunan biçimsiz madde, hiçbir şey biçimsiz olarak varolamayacağı ve bilinemeyeceği için, gerçek bir belirlenim değil, yalnızca bir varsayımdır.(1)</li><li>Tanrı nasıl ki kendi kendisini düşünen ideal varlık olarak mutlak bilgelik ise, gizil madde de tüm biçim ve bilinç durumlarının yittiği bir ayrımsızlık varsayımıdır. Mutlak biçim olarak Tanrıyla biçimsiz madde arasındaki tüm diğer varlıklar biçim ve maddenin bileşimleri olarak hem duyulur ve hem de düşünülür bir yön taşırlar ve onların bilinmesi bu iki zihinsel yetinin kendisini gerektirir. Bu bağlamda Aristoteles empirik gerçekliğin bilinmesi için hem algıyı ve hem de düşüncenin soyutlama yetisini gerekli görür. (1)</li></ul>



<h3>Ruh Öğretisi (Psikoloji)</h3>



<ul><li>Aristoteles’e göre ruh, yaşama gücü ve yetisi olan bir bedenin entelekheiasıdır. Entelekheia biçimsel ya da ereksel neden olarak anlaşılabilir. Nasıl ki Tanrı tüm evrenin biçimsel ve ereksel nedeni, hareket ettiricisiyse, ruh da bedenin ereksel nedenidir. Ruh organik doğanın yaşam ilkesidir. (1)</li></ul>



<h3>Ruh Tipleri</h3>



<ul><li>Değişik ruh tipleri ve çeşitli ruhsal yetiler, ontolojik ve epistemolojik bağlamda bir hiyerarşi oluştururlar. </li><li>Hiyerarşinin en altında bitkisel ruh ya da yaşam vardır. Besinleri özümseme ve üreme bitkilerin temel etkinlikleridir. </li><li>Organik bütünlük çerçevesinde ereksel bir nitelik taşıyan bu söz konusu etkinlikler, ruhsal açıdan bir üst basamakta bulunan hayvanlarda daha gelişmiş ve karmaşık bir form ve yapı içerisinde ortaya çıkarlar. Hayvanlar bitkilerden farklı olarak duyumsama yetisine sahiptirler ve bedenlerini hareket ettirebilir ve böylece bulundukları yeri değiştirebilirler. </li><li>Duyumsama ve hareket edebilme yetisi hayvanları çevreleriyle daha aktif bir ilişki içine sokar. Güvenlik, beslenme ve üreme etkinliklerini bu yetileri çerçevesinde çözerler. Hayvanların duyusal algı ve mekânsal hareketine ek olarak, içgüdü tarzında istekleri ve belli bir düzeyde gelişmiş bir bellekleri de vardır. Aristoteles’in ruhsal biçimler heyararşisinin bir üst aşamasında insan ruhu bulunur, çünkü insan ruhu diğer hayvanlardan farklı olarak akıl (nous) yetisine sahiptir. (1)</li></ul>



<h3>Etkin ve Edilgin Akıl</h3>



<ul><li>Akıl insanı hayvansal varoluşunun çok ötelerine taşıyabilir, çünkü insanın ruhsal yetileri arasında yalnızca akıl hem ontolojik ve hem epistemolojik bir düzlemde <strong>tanrısal </strong>bir karakter taşır. (1)</li><li>Aristoteles için akıl, ruhun tüm yetileri içinde bedenden bağımsız bir varlığa ve bilgi değerine sahip tek yetidir. Bireysel ruh bedenle ortaya çıkıp yok olduğu için ölümlüdür, fakat insan aklıyla bu bireysel ve hayvansal varoluşun üzerine yükselir ve öncesiz sonrasız evrensel 122 biçimlerin ayrımına varabilir. Akıl etkin bir güç ve yetenek olarak, insan ruhunun bütününe ve bedene hükmeder. (1)</li><li>Bu güç ve egemenlik için akıl, insan bedeninde potansiyel ya da maddi bir zemine, üzerine evrensel biçimleri basabileceği bir tabula rasaya ihtiyaç duyar. Bu bağlamda Aristoteles’e göre, insan aklı eğer aktif olarak düşünüyorsa etkin akıl, fakat etkin (bilfiil) değil de bilkuvve (gizil -potansiyel) durumdaysa edilgin akıl ya da zekâ olarak adlandırılır. (1)</li><li>Tanrı saf biçim olarak tüm maddi varoluş sürecinden arındırılmış olduğu için, gizil (potansiyel) hiçbir belirlenime sahip değildir. Tanrı öncesiz sonrasız etkin akıldır. İnsan epistemolojik bağlamda Tanrıya göre ara bir konumdadır. İnsan sürekli etkin bir bilinç ve bilgelik durumu içinde yaşayabilen biçimsel ve akılsal varlık değildir. Aristoteles’e göre de tanrısal varlığa kıyasla insanı epistemolojik açıdan aşağıya çeken şey, tıpkı Platon’da olduğu gibi bedensel varoluşudur. Bedensel varoluş aklın bireysel öznede etkinliği için zorunlu bir zemin olmakla birilikte, onun mutlak ve tüm gizilliklerden arındırılmış Tanrısal etkinliği için bir engel durumundadır. (1)</li><li>Aristoteles’in kendi varlık hiyerarşisinin sıradüzeni açısından idealist ve rasyonalist olduğu doğru olmakla birilikte, onun doğal dünyanın tüm fenomenlerinin bilinmesi açısından algıyı ve aklı birlikte olumladığı ve sonuçta Platon’a göre daha ılımlı bir felsefi konumlanış içinde olduğu rahatlıkla söylenebilir. (1)</li></ul>



<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR</strong>:

1- Bilgi Felsefesi - <a rel="noreferrer noopener" href="https://avesis.istanbul.edu.tr/enver.orman/yayinlar" target="_blank">Enver Orman</a>
2- <a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/ilkcag-felsefe-tarihi-5-kitap-takim-kutulu-236099/detay" target="_blank">İlkçağ Felsefe Tarihi Cilt 3</a> – Ahmet Arslan
3- <a href="https://kidega.com/kitap/aristoteles-090932/detay" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Aristoteles </a>- David Ross
4- <a href="https://kidega.com/kitap/felsefe-tarihi-328991/detay" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Felsefe Tarihi</a> - Macit Gökberk
3- <a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefe-sozlugu-183677/detay" target="_blank">Felsefe Sözlüğü</a> – Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun</pre>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-aristoteleste-bilgi-ve-mantik/">Bilgi Felsefesi : Aristoteles’te Bilgi ve Mantık</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/">Filozofun Yolu</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi : Sokrates ve Platon’da Bilgi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-sokrates-ve-platonda-bilgi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi-sokrates-ve-platonda-bilgi</guid>
<description><![CDATA[ SOKRATES Aslında tarihsel bir kişilik olarak Sokrates’in öğretisini öğrencisi Platon’unkinden ayırmak, ikisi arasında kesin ve tartışma götürmez bir sınır çizmek zor görünmektedir, çünkü biz Sokrates’in felsefi görüşlerini ağırlıklı olarak Platon’un yapıtlarından öğrenmekteyiz. (1) Ebelik Sanatı Platon diyaloglarının ucu açık olan bu tartışmalarda asıl belirleyici kişilik olarak Sokrates, konuşmanın gidişatını düzenlemek [...]
The post Bilgi Felsefesi : Sokrates ve Platon’da Bilgi appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://i0.wp.com/onculanalitikfelsefe.com/wp-content/uploads/2021/01/aristoteles-kimdir-yasami-ve-eserleri_8134_17-46-05.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 15:01:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi, Sokrates, Platon’da, Bilgi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>SOKRATES</p>
<p><br>Aslında tarihsel bir kişilik olarak Sokrates’in öğretisini öğrencisi Platon’unkinden ayırmak, ikisi arasında kesin ve tartışma götürmez bir sınır çizmek zor görünmektedir, çünkü biz Sokrates’in felsefi görüşlerini ağırlıklı olarak Platon’un yapıtlarından öğrenmekteyiz. (1)<br>Ebelik Sanatı<br>Platon diyaloglarının ucu açık olan bu tartışmalarda asıl belirleyici kişilik olarak Sokrates, konuşmanın gidişatını düzenlemek için çeşitli müdahalelerde bulunur. Bu süreç, yani tekil ve tikel olanda evrensel öğeyi belirginleştirme ve tanımlama süreci, Sokrates tarafından bir tür ebelik sanatı olarak adlandırılır. (1)<br>Filozofun bu ebelik sanatı tümüyle düşüncelere dayalı bir sanat olarak, kişilerde gizil bir şekilde bulunan evrensel düşünce ve kavrayışı doğurtma ve geliştirme sanatıdır. (1)<br>İroninin eşlik ettiği bilgisizlik, sorgulama, olumsuzlama ve doğurtma çabaları, alışık olmayanlar için oldukça sinir bozucu olan Sokratik Diyalog ve içsel aydınlanmanın önemli bileşenleridir. (1)<br>Sokrates’in belli bir ironinin de eşlik ettiği ünlü bilgisizlik itirafı şöyle formüle edilebilir: “bir tek şey biliyorum o da hiçbir şey bilmediğim.” Bu ifade belli bir ironi içerir, çünkü Sokrates belki de tüm Atinalılardan daha bilgilidir. (1)<br>Bilginin Sorgulanması<br>Buradaki bilgisizlik beyanı daha çok sıradan Atinalılarda ve Sofistlerde görülen yeterince sorgulanmamış görüş ve düşüncelere, temellendirilmemiş bilgeliklere karşı bir meydan okumadır. (1)<br>Sokrates açısından sorgulama, insanlardan her gün defalarca kullandıkları kavramları tanımlamalarını istemekle başlar. Verilen cevaplar belli bir sorgulama ve eleştiriden sonra olumsuzlanır. Bu olumsuzlanan ve yetersiz bulunan cevaplardan hareketle bir düşünce ya da kavramın evrensel tanımı ya da özü zihnimizde ‘doğurtulma’ya çalışılır. (1)<br>Epistemolojik bağlamda Sokrates bir nevi zihinsel ya da tinsel ebelik yaptığını, insanlarda bilinçsiz ve gizil bir tarzda varolan bilgileri doğurttuğunu düşünür. . (1)<br>Sokrates Sofistlerin her şeyi oluşa indirgeyen ve bu bağlamda bireysel öznelliğin keyfiyetine teslim eden aşırı ‘liberal’ ve politik anlamda ‘anarşizan’ çıkışlarını kendisine sorun edinir. Sokrates düşünen ve gerçek anlamda bilen herkesi bağlayacak tanımların, yani diğer bir dile getirişle bireyselliği aşan bir evrenselliğin peşinde olmuştur. (1)<br>Eğer felsefe yapacaksak içinde yaşadığımız kusurlu, oluş ve yok oluş içinde olan, düzensiz, akıcı ve dolayısıyla herhangi bir hakikatin kaynağı veya dayanağı olması mümkün olmayan nesneler dünyasının dışında ve üstünde mükemmel, kusursuz, değişmez, düzenli ve hakikatin kaynağı veya dayanağı olacak akılsallığa sahip bir dünyanın, bir gerçekliğin var olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu görüşü bir varsayımdan kurtaracak şey ise, her şeyin temelinde Varlık denen bir şeyin olduğu ve onun gerçek olduğudur. Bu Varlık’ın akılsallığa aykırı olmama kaydıyla aklın da üstünde olduğu ve sonuçta iyi veya iyiliğin kendisi olduğuna inanmaktan geçer.(2)<br>Bu kabulün temelini de “iyi ideası, her şeyin temelinin iyi olduğudur” Bu evren matematiğin doğru ön kabuller üzerine kurulması gibi metafizikçi de her şeyin temelinin “iyi” olması varsayımı üzerine düşünecektir. Ya bu varsayımı kabul eder ve bilim ve felsefe yaparız, ya da kabul etmeyiz ve her şey anlam ve açıklamasını kaybeder, felsefe ve bilim yapmayız.(2)<br>Tümevarımsal Akıl Yürütme<br>Tümevarımsal akıl yürütmelerin önemini ilk defa kabul eden ve onu özün bilgisine ve tümel tanımlara erişmek için sistemli olarak kullana ilk kişi Sokrates’tir. Sokratesçi düşüncenin ana konusu, yalnızca ahlaki şeyleri konu alan genel tanımlardır ve tümevarımsal konuşmalar bu genel tanımlara ulaşmak için bir araçtır. (2)<br>Tanımların önemi ve onlara ulaşmak için tümellerin kabulü, aslında felsefe tarihinin en önemli olaylarından biridir. (2)<br>Entelektüalist Ahlak Kuramı<br>Sokrates’in esas tezi ise iyiyi bilenin zorunlu olarak onu yapacağı, eğer biri kötü bir şey yapıyorsa bu onun bilgisizliğinden kaynaklanıyordur tezidir. Bu hiç kimsenin bilerek kötülük yapmadığı sonucuna ulaştırıyor bizi. Bu teze göre kötü insan yoktur, bilgisiz insan vardır ve insanları bilgili kıldığımızda onları iyi etmemiz mümkündür. İnsanları bilgili kılmak, onları eğitmek demektir.<br>Felsefe tarihinde bu ahlaki görüşe “entelektüalist ahlak” denir. Bunun karşısındaki görüşe de ahlaki iradecilik (volontarizm) denir. (2)<br>PLATON<br>Platon her şeyden önce rasyonalist bir filozoftur. Yani o bilginin yegâne kaynağının akıl olduğunu düşünür.(2)<br>Felsefi arayışında Sokrates’in nesnel ve evrensel tanım arayışlarını daha da ileri taşıyarak, kendi radikal idealizm ve rasyonalizminin zemini kılar. (1)<br>Bilgi Hatırlamadır<br>Bilginin hem Sokrates ve hem de öğrencisi Platon için zaten zihinde bulunan şeyi bir açığa çıkartma, bir anımsama becerisi olduğu söylenebilir. İnsanlar doğuştan bazı rasyonel düşünce ve bilgilere sahiptirler. Filozof bu gizil ve bilinçsiz bilgileri ortaya çıkartıp bilince kavuşturan kişidir.(1)<br>Matematiğin duyulur gerçeklikten kaynaklanmayan doğruları bu doğuştan bilgilere örnek, olarak gösterilebilir. Platon’un Menon adlı diyalogunda Sokrates bir köleye bir matematik problemini anımsatma ve doğurtma yöntemiyle çözdürmüştür. (1)<br>İnsan bildiği bir şeyi bildiği için araştırmaz. Bilmediği bir şeyi ise neyi araştıracağını bilmediği için araştıramaz. Geriye kalan tek seçenek insanın aslında kısmen bildiği bir şeyi araştırmasının mümkün olduğudur. Yani insan aslında bildiği, ancak bunun farkında olmadığı bir şeyi araştırabilir ve bu da aslında insanın farkında olmadığı bilgiyi hatırlamasıdır.(2)<br>Bu anlamda Platon’a göre insan bir önceki yaşamında, ruhlar ülkesi Hades’te bedenden ve insanı yanıltan tüm duyumsamadan arındırılmış bir ruhken tüm akılsal bilgilere sahipti. İnsan zihnini bulandıran bu duyulur dünyada söz konusu bilgilerin insana yeniden anımsatılması gerekir. (1)<br>Platon’un pek de yeni olmayan ruh göçü öğretisini bir efsane biçiminde değil de rasyonel-felsefi olarak ele almasına ve kanıtlamasına tanık oluyoruz. İnsanın bu bilgi kuramı ile deneyin ona veremeyeceği a priori birtakım bilgilere sahip olduğu, ölümsüz olan insan ruhunun idealar kuramı ile sıkı bir bağına şahit oluyoruz.(2)<br>Akılsal Bilginin Özünü İdealar Oluşturur<br>Saf düşünme yetimizle ulaşılabilen bu akılsal bilginin özünü ve içeriğini, evrensel formlar olan idealar oluşturur. (1)<br>Platon’un bilginin duyumlara dayanmasına itirazının sebebi ise Protagoras’ın kaynağı olan Herakleitosçu varlık görüşüdür. Bu durumda esas alt edilmesi gereken kişi Herakleitos’tur. Herakleitos haklı değildir, dolayısıyla Protagoras da haklı değildir.(2)<br>Bilginin konusu var olan, devamlı ve kalıcı olan varlıktır. Bu varlık ise gerçek varlık olan idealardır ve idealar da ancak akılla kavranabilir. (2)<br>Eğer bu dünyayı gözümüzle görüp, ellerimizle tutamıyorsak, yapmamız gereken ona aklımızla, düşüncemizle ulaşmaktır. Onun tezi de her şeyden önce bir varsayımdır.(2)<br>İdea ve Çeşitli Platon Kavramları<br>Platon idealizmini anlamak öncelikle idealizm teriminin kökenini oluşturan ‘ideanın kökenini anlamayı gerektirir. (1)<br>İdealizm: Felsefede, en geniş anlamıyla, tinsel güçlerin evrendeki tüm süreçleri ya da olup bitenleri belirlediğini savlayan tüm felsefe öğretilerine karşılık gelir. Buna göre var olan her şey düşünceye bağlanıp ondan türetilir; düşünce dışında nesnel bir gerçeklik var değildir. Bu kavramı anlamak için onun kökündeki ide veya idea kavramına bakmamız gerekiyor.(3)<br>İdea: Genel olarak, bilinçli düşüncenin içeriğini, düşüncenin yöneldiği nesne anlamına gelir. Türkçede kimileyin ide kavramıyla da karşılanan bu kavram, bu anlamıyla Platon’un idealar kuramındaki kullanımının dışında “düşünce(fikir)”, “tasarım(tasavvur)”, “kavram(mefhum)” gibi sözcüklerle karşılık gelir ve felsefe tarihi boyunca birbirleriyle ilişkili de olsa birçok farklı anlamda kullanılır. (3)<br>‘İdea’ Yunanca ‘eidos’ kelimesinden türemiştir ve bu kelime görüntü, görünüş, şekil, form, tip, tür, biçimlendirici doğa, fikir, düşünce, tasarım, kavram gibi anlamlara sahiptir. (1)Platon’da bu kavram bize hiçbir zaman mutlak olanın bilgisini vermeyecek olan duyulur nesnelere karşı bilginin saltık, değişmez, saf nesneleri olan düşünülür nesnelere, ancak düşünce yoluyla kavranabilir olan “ilk örneklere” karşılık gelir. (3)<br>İyi İdeası<br>Burada güneş benzetmesi yerinde olacaktır. Biz nasıl güneşe bakamıyor ama ondan gelen ışık sayesinde nesneleri görebiliyorsak kavrayış dünyasındaki iyi ideası da güneş gibidir. Güneş görünen dünyadaki nesneleri nasıl görünüyor kılıyorsa iyi ideası de nesnelere gerçekliğini, akla da bilme gücünü veren şeydir. İyi ideası kayıtsız şartsız olandır, mutlak olandır, açıklanmaya ihtiyaç göstermeyendir. O tek tanrıcı dinlerin tanrısıdır. (Plotinos’un Bir’i, ifade edilemeyendir, hakkında konuşulamayandır) İyi ideasını kabul etmek varoluşsal bir tercihtir. Varlığın anlamlı, anlaşılabilir, iyi, doğru, hak olduğunu seçmek iyi ideasını kabul ile mümkündür.(2)<br>Diğer İdealar<br>Güzellik, cesaret, erdem gibi kelimelerin karşılığı olan ve söz konusu kişi veya durumlardan farklı, onlardan ayrı olan bir nitelik olmalıydı. Aksi takdirde birbirinden farklı ve birden çok olan bu şeyler, eylemler hakkında böyle bir kelimeyi kullanmamız, bir de çok kişi, nesne veya eylemin güzel veya cesurca olduğunu söylememizin bir anlamı olamazdı. İşte bu tür şeyler idealardır. (2)<br>İdeanın bir bakıma, felsefe tarihi açısından büyük önem taşıyan diğer bir Yunanca kökenli kavram olan ‘logos’ ile bir anlam bütünlüğü ve yakın ilişki içinde olduğu rahatlıkla söylenebilir. ‘Logos’ köken olarak ‘söz’ anlamına gelmektedir. (1)<br>‘Logos’un içeriğinin felsefe tarihindeki tartışmalar bağlamında ayrıca şu anlamlarla da yüklenmiş olduğunu görmekteyiz: yasa, akıl, düşünce, kavram, idea. Logos ve ideanın anlam içeriği açısından bu çakışması tesadüfi değildir: düşünce söz ve söz düşüncedir ya da düşünceler sözlerle dışa vurulur, yani dile getirilirler. Dil ve düşünme önceki bölümlerde de dile getirdiğimiz üzere birbirinden koparılamaz bir içsel dolayımla birbirlerine bağlıdırlar. (1)<br>Söz ve düşünce, logos ile ideanın ikinci bir belirleyici ve ayırt edici özelliği ise tümel ya da evrensel olmalarıdır. Bu Platoncu perspektif açısından hem ontolojik ve hem de epistemolojik bir gerçeklik ve doğruluğa işaret eder. Yalnızca evrensel formların, yani ideaların hakiki ve gerçek bir varlıkları ve bilgi değerleri vardır. (1)<br>Platoncu idealizm ve rasyonalizm, dilde ve dolayısıyla düşünme sürecinde egemen olan bu tümel terim ve evrensel kavramların, yalnızca öznel dil ve düşünme yetimiz bağlamında bir varlık ve bilgi değer taşımadığını, fakat ontolojik ve epistemolojik açıdan nesnel ve aşkın bir varlık ve bilgi değeri taşıdığı anlayışı çerçevesinde şekillenmiştir. (1)<br>Akılsal düşünme yetimizin içerikleri olan evrensel kavram ve düşünceler, yalnızca bireysel ve öznel gerçekliğimizin bileşenleri değildirler. Bu evrensel kavramlar birer idea ya da form olarak tüm bireysel gerçekliği biçimlendiren aşkın tözlerdir. Gerçek ve hakiki bilginin vazgeçilmez içeriğini oluşturan kavramlar, yalnızca algı dünyasını bilmemize ve kavramamıza hizmet etmezler. Onlar aynı zamanda gerçek ve hakiki varlık düzlemine işaret ederler. Kuşkusuz Platon’un bu idealizm ve rasyonalizmi, Sofistlerin algı temelli bireysel ve öznel bilgi anlayışlarından ciddi bir kopuş ve farklılaşmaya da işaret etmektedir(1)<br>İdealar Kuramı<br>Sokrates ile başlayan tikeli ve öznel olanı aşan evrensel tanım ve kavrayışa ulaşma çabası, Platoncu İdealizmle birlikte düşünce ve kavramın kendisini ontolojik bir düzlemde mutlaklaştırmaya varmıştır. (1)<br>Sofistler açısından, insanın bireysel ve öznel varoluşunun şekillendirdiği göreli ve tikel görüş ve tercihler, Platoncu epistemoloji açısından bilgiye, yani Yunanca karşılığı ile epistemeye değil, sanıya, yani doksaya işaret ederler. Bu bağlamda Platon’un bilgi kuramı açısından bilgi ile sanı arasındaki ayrım büyük bir önem taşır. (1)<br>Hem bilgi, yani episteme ve hem de sanı, yani doksa kendi içlerinde iki bölüme ayrılırlar. Bilmek ya da bilgi varlığı bilmektir. ‘Varlık’ Platoncu anlamıyla oluştan ve yok oluştan arındırılmış Parmenidesci varlık anlayışına yakın bir içerik taşır. (1)<br>Sanmak ya da sanı ise oluşu ve yok oluşu sanmaktır. Sanmak bir tür bilgi gibi görünür, çünkü insan bildiğini sanır ya da sanısını bilgi sayar. (1)<br>İnsan örneğin ‘Ahmet’in iyi olduğunu’ söyler ve böylece Ahmet adlı kişiyi ve iyiliği bildiğini sanır. Oysaki Platon açısından ‘iyilik olarak iyiliği’ ya da evrensel olarak iyiliğin ne olduğunu bilmediğimiz sürece, herhangi bir bireysel varlığın iyi olup olmadığını bilemeyiz. Akılsal düşünme yetimizle edindiğimiz evrensel ve zorunlu bilgilere sahip olmadığımız sürece, Ahmet adlı bir tanıdığımızla yaşadığımız deneyimler bizi yalnızca beli sanı ve duygu durumlarına götürebilir. Herhangi bir duyulur gerçekliği bilmemize ve kavramamıza olanak sağlayacak şey, evrensel kavram ya da idealara ilişkin akılsal düşünme yetimiz ve bilgimizdir. (1)<br>Platon bu anlamda tam bir rasyonalisttir. Platon’un diyaloglarında hep olageldiği üzere, Sokrates çevresinde bulunan bir Sofiste ya da sıradan bir Atinalıya sürekli kullandıkları kavramların ne anlama geldiğini sorar. Kavramın anlamına dair bu sorgulama Sokratik dönemde ilkin epistemolojik bir çerçevede bir tanım arayışı olarak ortaya çıkarken Platoncu idealizmin olgunluk sürecinde ise kavramlar evrensel formlar olarak, algı nesnelerine aşkın bir ontolojik gerçekliğe dönüşmüştür. (1)<br>Kavramın gerçekliği eğer duyulur gerçekliğe aşkınsa, kavram ve içeriğini oluşturan düşüncelerin duyulur olmaması gerekir. İdealizm duyulur gerçekliğin, yani fiziksel ya da maddi gerçekliğin asıl ve kalıcı gerçeklik olmadığını, asıl gerçekliğin maddesiz ve ideal gerçeklik olduğunu savunur. Bu bağlamda asıl ya da tözsel varlık da ideal varlıktır. (1)<br>Bu Platoncu anlamda rasyonalizm ve idealizmin iç içe geçip bütünleştiği noktadır: akılsal olan vardır, varolan akılsaldır. Platoncu idealizm açısından arı düşünce ve akıl nesneleri, tüm evrensel varoluşun belirleyen ‘arketipler’ ya da özsel formlardır. Physis alanı, yani maddi gerçeklik bu özsel formlar ya da daha bilinen adlandırmayla idealar olmadan evrensel ve kalıcı biçim ya da formlara, dahası türlere ve cinslere sahip olamaz. (1)<br>Bu bağlamda materyalistlerin ya da empiristlerin aksine madde ve maddi olan tüm şeyler kendi kendilerini belirleyen ve biçimlendiren içsel bir doğaya sahip olmadıklarından, evrensel ve sonsuz bir varlığa sahip değildirler. (1)<br>Evrensel ‘insan’ formu ya da ‘insanlık’, herhangi bir maddi ve bireysel insana indirgenemeyeceği ve onda tüketilemeyeceği için, kalıcı ve evrenseldir. Bireysel insanlar gelip geçici ve sonlu bir varlığa iyeyken bireysel insanlarda evrensel bir tarzda varolan insan ideasi ya da formu kalıcı bir varlığa iyedir. Platon açısından örneğin, ‘adalet’ bireyden bireye değişen tikel ve göreli bir şey değil evrensel ve genel geçer bir şeydir. (1)<br>Bölünmüş Çizgi Benzetmesi İle Varlık Derecelerinin İzahı<br>Bölünmüş çizgi benzetmesi kısaca Platon’da varlıkların varlık derecelerine göre hiyerarşik bir şekilde sınıflandırılması, öte yandan bilgilerin de bilgi veya doğrulur derecelerine göre hiyerarşik bir biçimde sınıflandırılması anlamına gelir. Bu ilişkinin sebebi Platon’a göre bir şey ne kadar var ve gerçekse, onun bilgisi de o ölçüde doğrudur veya doğruluk içerir.(2)<br>Platon bizden eşit olmayan iki parçaya bölünmüş bir çizgiyi düşünmemizi ister. Bu iki parçadan daha kısa olanı görünen dünya, diğeri kavranan veya düşünülen dünyadır.(2)<br>İkinci çizgi yeniden ikiye bölünür ve kısa tarafı görünen dünyanın kopyaları veya yansıları, uzun bölümü canlı varlıklar, insan tarafından yapılmış şeyleri temsil eder.(2)<br>Kavranan dünya, duyusal olarak kavranmayan, ruhun gözü ile görülen şeyleri içine alır. Bu dünya da ikiye ayrılır. Bunlar ruh ve iyi ideasıdır.<br>Varlık türlerini böylece sıralayalım. İlk varlık türü idealar. İkincisi ideaların görünen dünyadaki kopyaları ve üçüncüsü bu kopyaların kopyaları (resim, heykel, aynadaki-sudaki yansımaları)(2)<br>Platon sıraladığımız varlık türlerine, bilen ruhta dört bilme tarzını veya dört bilgi türünü tekabül ettirtir.(2)<br>Buna göre ilk iki varlık türüne ilişkin bilginin konusu akılsallar, akılla kavranan şeyler, son ikisi sanının konusudur. Bilen insan açısından bakarsak ilk ikisi saf akılsal bilme veya sezgi, son ikisi çıkarsama veya çıkarsamaya dayanan bilgi olarak adlandırılır.(2)<br>Platon’un varlık ve bilgi türlerini saydığımız şekilde tasnifinden sonra bu varlık ve dolayısıyla bilgi türlerine ilişkin tasniften doğan dört türlü bilgi çeşidi karşımıza çıkacaktır. Bunlar:<br>Bilginin Dereceleri<br>Tahmin, yanılgı, illüzyon (eikasia): Bu bilgi türünün konusu nesnelerin gölgeleri, yansımalarıdır. Bu bilgi türü bir bilgi değildir Platon’a göre. Çünkü bu tür bir bilginin bir konusu yoktur veya konusunun bir gerçekliği yoktur. Onun konusu sadece hayaldir.<br>İnanç, inanma (pistis): Bu türün konusu duyusal, tikel nesnelerdir. Ancak Platon’un bu tür şeyleri gerçek varlıklar görmediği için onları konu alan duyusal, tikel algıları da bilgi olarak kabul etmez. Yine de ilk bilgi türü gibi tamamen değersiz bir bilgi de değildir bu bilgi. İdealar olmamış olsaydı, insanın sahip olabileceği tek bilgi türü bu olacaktı Platon’a göre. Platon duyusal bilginin varlığından şüphe etmez, problem onun kesinliği değil, onun sürekli değişmesi ve bilimin ihtiyaç duyduğu tümellik, değişmezlik, evrensellik ve zaman-dışılık standardını karşılamamış olmasıdır. Bu bilgi türü bugün bizim ampirik bilgi dediğimiz şeydir. Bu bilgi bilgidir ama standartları düşüktür Platon’a göre.<br>Çıkarsamacı Bilgi (Dianoia): Akılsal bilgi alanındayız ama yine de yeterli doğruluk ve kesinlik içermez bu bilgi türü. Çünkü bu tür de duyusal unsurlara dayanır. Mesela tahtaya çizilen üçgen hakkında değil onun temsil ettiği tümel üçgen hakkında konuşulur. Tahtaya çizilen üçgen, ideal üçgenin bir illüstrasyonudur. Bu matematiksel bilgi koşullu, varsayımsal bilgi olduğu için Platon’un tercih edeceği ideal bilgi olmayacaktır.<br>Saf Akılsal Bilgi, Sezgi (Noesis): Apaçık ilkelere dayanan, herhangi bir duyusal öğe içermeyen, hiçbir şekilde varsayımsal bir nitelik taşımayan, nesnesini doğrudan ve saf kavrayışla kavrayan bilgidir bu. Platon buna diyalektik diyecektir. Platon’a göre diyalektiğin matematikten farkı diyalektiğin ilke veya ilkelerinin mutlak olmasına karşılık matematiğin ilkelerinin koşullu olmasıdır, yoksa her ikisi de dedüktif bir çalışma yöntemine sahiptir. Bu şekliyle diyalektiğin Descartes’ın yönteminden de bir farkı olmadığını söyleyebiliriz yine.<br>Mağara Alegorisi<br>Bilgiye dair ünlü bir metafor da Platon’un Devlet diyalogunda dile getirdiği mağara metaforu ya da benzetmesidir. Platon bu söz konusu metaforunda, bir mağaranın içinde yüzleri mağaranın duvarına dönük, elleri, ayakları ve boyunları duvara zincirli insanlar tasvir eder. Mahkûm olan bu insanlar hiçbir şekilde bedenlerini oynatamamaktadırlar. (1)<br>Bu zincirli mahkûmların arkasında bir ateşin aydınlattığı bazı cisim ve canlıların gölgeleri mağara duvarına vurmakta ve mahkûmlar yalnızca bu gölgeleri görmekte ve onları gerçek sanmaktadırlar. Platon’a göre bu mahkumlar yalnızca sanılarla yetinen, gölgeleri gerçek varlıklar sanan, temelsiz inanç ve tahminlerle yetinen sıradan insanları temsil etmektedirler.<br>Yalnızca gerçek filozof, yani asıl ve hakiki varlığın idealar olduğunu bilen kişi, zincirlerini kırabilir ve mağaranın dışında ve güneşin parlak ışıkları altındaki gerçek varlıkları aklıyla seçer ve bilebilir. (1)<br>KAYNAKLAR:</p>
<p>1- Bilgi Felsefesi - Enver Orman<br>2- İlkçağ Felsefe Tarihi Cilt 2 – Ahmet Arslan<br>3- Felsefe Sözlüğü – Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bilgi Felsefesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/bilgi-felsefesi</guid>
<description><![CDATA[ Bilgi Felsefesi Bilgi Felsefesi Nedir? Bilgi Biliminin Felsefe İle İlişkisi Epistemolojinin Tarihi Epistemoloji Türleri Klasik Epistemoloji KAYNAKLAR:Felsefeye Giriş - Ahmet CevizciFelsefeye Giriş - Lokman Çilingir
The post Bilgi Felsefesi appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://redirect.zen.ai/r/episode/633bf7bff5dda4faee617755/audio-files/5daa23b6fcc31e001cb37bad/9f988d65-cb77-4ba3-af07-f762f4824d8e.mp3" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:55:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bilgi, Felsefesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h3>Bilgi Felsefesi</h3>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://redirect.zen.ai/r/episode/633bf7bff5dda4faee617755/audio-files/5daa23b6fcc31e001cb37bad/9f988d65-cb77-4ba3-af07-f762f4824d8e.mp3" preload="none"></audio></figure>



<h4>Bilgi Felsefesi Nedir?</h4>



<ul>
<li>Antik Yunanca “bilgi” anlamına gelen <em><strong>“episteme”</strong></em> ve “akılcı söz” anlamına gelen <strong><em>“logos”</em></strong> sözcüklerinin birleşiminden meydana gelen epistemoloji, felsefenin bilgiyi inceleyen teorik bir dalıdır.</li>



<li>Epistemoloji bilgi kavramının kendisi, doğa, türleri, kaynağı, neye bilgi denilip neye denilmeyeceği, bilginin doğruluk ölçütü gibi sorulara cevap arar.</li>



<li>Doğrudan doğruya bilgi kavramının kendisiyle meşgul olan epistemoloji, metafizikle birlikte felsefenin en önemli iki alt dalından biridir. Klasik anlamda ilk felsefe olarak ele alının metafizik, modern bilim devrimi ile beraber yerini çoğunlukla epistemolojiye bırakır.</li>
</ul>



<h4>Bilgi Biliminin Felsefe İle İlişkisi</h4>



<ul>
<li> Epistemolji konusu itibariyle belki de felsefeye özgü tek inceleme alanını oluşturur. Bu konudan kısaca <a rel="noreferrer noopener" href="https://www.filozofunyolu.com/felsefeye-giris/felsefe-nedir/" target="_blank">felsefe nedir</a> programından bahsetmiştik. Birçok disiplin ve bilimle birlikte aynı konular üzerinde çalışan felsefe, konu bilginin bizatihi kendisi olunca yalnız kalır. Bu yönüyle de ona ilk felsefe demek belki de pek yanlış bir tanımlama olmayacaktır.</li>



<li>Epistemoloji bütün disiplinlerin temelinde yer alır çünkü söz konusu felsefe disiplinlerinin sistematik kavrayışlarıyla dayandıkları ilke ve kabuller, ancak epistemolojik olarak oluşturulup temellendirilebilir. </li>
</ul>



<ul>
<li>Hakikate ulaşma arzusu ve iddiasının gündeme geldiği her yerde, epistemolojinin gündeme gelmemesi düşünülemez. Çünkü bu alanda söz sahibi tek bir disiplin vardır, o da epistemolojidir.</li>
</ul>



<h4>Epistemolojinin Tarihi</h4>



<ul>
<li>Bu bilimle enine boyuna uğraşan ilk filozof <a rel="noreferrer noopener" aria-label="Platon (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/platon/platon-bilgi-felsefesi/" target="_blank">Platon</a>’dur. Sonrasında <a rel="noreferrer noopener" aria-label="Aristoteles (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/aristoteles-bilgi-felsefesi-ve-mantigi-1/" target="_blank">Aristoteles</a>, Aziz Augustinus, Aquinalı Thomas, İbni Sina, Farabi gibi filozoflar bu konuda çalışmalar yaptıysa da epistemoloji modern çağda ön plana çıkacaktır. </li>



<li>Bunun sebebi de modern uygarlığı belirleyen en önemli şeyin bilgi olmasıdır. Bu dönemde Descartes, Leibniz, John Locke, Hume, Kant ve Russell gibi filozoflar ayrıntılı çalışmalar yapmışlardır.</li>
</ul>



<h4>Epistemoloji Türleri</h4>



<ul>
<li> Genel olarak iki türlü felsefe geleneği vardır. </li>
</ul>



<ol>
<li><em>Klasik/Modern Epistemoloji Geleneği:</em> Klasik epistemoloji Platon ile başlarken modern epistemoloji Descartes sonrası modern çağda başlar.</li>



<li><em>Kıta epistemolojisi:</em> Çok büyük ölçüde Kant’tan yola çıkar ve Hegel’in Kant eleştirisiyle gelişir.</li>
</ol>



<h5>Klasik Epistemoloji</h5>



<ul>
<li>Klasik epistemoloji bilgiyi incelerken onu <em><strong>altı</strong></em> ana başlıkta ele alır:</li>
</ul>



<ul>
<li><strong>Bilginin Doğası:</strong> Üç kurucu öğesi vardır. Hangi öğe temel alınırsa ona göre bir tanım ortaya konacaktır. </li>
</ul>



<ol>
<li> <em><strong>Bilginin öznesi (bilen özne):</strong></em> bilme bir zihin hali, zihinde bir değişimdir.</li>



<li><em><strong>Bilginin nesnesi (bilinen nesne):</strong></em> tek tek değişen nesnelerin bilgisi olamaz, ancak tümellerin bilgisi olabilir.</li>



<li><em><strong>Bilgi</strong></em>nin öznesi ve nesnesi arasındaki ilişkinin ürünü olan şey; bilgi: gerekçelendirilmiş doğru inanç. </li>
</ol>



<ul>
<li><strong>Bilginin Gerekçelendirmesi:</strong> Epistemolojide doğru inançları bilgiye dönüştüren şey, esas olarak inançların haklılandırılması, gerekçelendirilmesidir.</li>



<li><strong>Bilginin Doğruluğu:</strong> Epistemolojik bağlamda neyin doğru olduğu sorusundan ziyade “doğruluğun ne olduğu” sorusu önem teşkil eder. Doğruluk özne veya nesnenin değil, ürünün yani bilginin özelliğidir. “Kar beyazdır”</li>



<li><strong>Bilginin Kaynağı:</strong> Bilginin akla mı yoksa deneyime mi ilişkin olduğu tartışmalar. Bu tartışmalar genellikle dört tür üzerinde yapılır:</li>
</ul>



<ol>
<li><strong><a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-akimlar-rasyonalizm-akilcilik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Akılcılık:</a></strong> Aklın bilginin yegâne kaynağı olduğunu savunur.</li>



<li><strong><a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-akimlar-empirizm-deneycilik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Deneyimcilik</a>:</strong> Bilginin kaynağı akıl değil de tecrübe/deneyime başvurulur.</li>



<li><strong><a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-akimlar-sentezci-yaklasim-deneyci-akilcilik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sentezci yaklaşım</a>:</strong> Aklın ve deneyimin ortak bir ürünü olarak görülür.</li>



<li><strong><a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-akimlar-sezgicilik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sezgicilik</a>:</strong> Bilginin kaynağı sezgilerdir. </li>
</ol>



<ul>
<li><strong>Bilginin İmkanları:</strong> Nereye kadar bilebiliriz? Veya herhangi bir inanca sahip olabilir miyiz? Sorularının tartışıldığı alandır. Bu konu kuşkuculuk adı altında tartışılır. Kuşkucu yaklaşımlar Herakleitos’la başladıysa da <a rel="noreferrer noopener" aria-label="sofistler (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/sofistler/" target="_blank">sofistler</a> ve <a rel="noreferrer noopener" aria-label="Helenistik Dönem (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/helenistik-donem/helenistik-donem-ve-epikuros/" target="_blank">Helenistik Dönem</a>in <a rel="noreferrer noopener" aria-label="Septikler Okulu (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/helenistik-donem/septikler/" target="_blank">Septikler Okulu</a> kuşkuculuğu felsefenin merkezine koymuşlardır. Modern çağda da Kant ile eleştirel felsefe kapsamında konu tartışılmaya devam edilir. </li>



<li><strong>Bilginin Sınırları:</strong> Öznenin kendi dışındaki nesneleri gerçekte olduğu şekliyle bilip bilemeyeceği sorusu sorulur. Her iki konu da <a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="bilgi felsefesi (yeni sekmede açılır)">bilgi felsefesi</a> serimiz altında tartışılmıştır. </li>
</ul>



<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR:</strong><br><br><a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefeye-giris-019722/detay" target="_blank">Felsefeye Giriş</a> - Ahmet Cevizci<br><a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefeye-giris-114985/detay" target="_blank">Felsefeye Giriş</a> - Lokman Çilingir </pre>



<figure class="wp-block-embed-wordpress wp-block-embed is-type-wp-embed is-provider-filozofun-yolu"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="RiieSWXoLW"><a href="https://www.filozofunyolu.com/bilgi-felsefesi/bilgi-felsefesi-giris-bilgi-anlam-dogruluk/">Bilgi Felsefesi: Giriş, Bilgi, Anlam, Doğruluk</a></blockquote>
</div><figcaption>Bilgi Felsefesi ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için Bilgi Felsefesi serimizin ilk programından başlayarak ayrıntıları öğrenebilirsiniz.</figcaption></figure>
<p>The post <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/felsefeye-giris/bilgi-felsefesi/">Bilgi Felsefesi</a> appeared first on <a rel="nofollow" href="https://www.filozofunyolu.com/">Filozofun Yolu</a>.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Varlık Felsefesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/varlik-felsefesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/varlik-felsefesi</guid>
<description><![CDATA[ METAFİZİK NEDİR? VARLIK NEDİR? METAFİZİĞİN TARİHSEL GELİŞİMİ KAYNAKLAR:Felsefeye Giriş - Ahmet CevizciFelsefeye Giriş - Lokman Çilingirİlkçağ Felsefe Tarihi - Ahmet Arslan
The post Varlık Felsefesi appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783ae3b733ca.jpg" length="268449" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:55:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Varlık, Felsefesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h4>METAFİZİK NEDİR?</h4>
<figure class="wp-block-audio"><audio controls="controls" src="https://redirect.zen.ai/r/episode/633bf7e61e1433765d541676/audio-files/5daa23b6fcc31e001cb37bad/4477a95f-91f7-4a57-b2b7-30298715d696.mp3" preload="none"></audio></figure>
<ul>
<li>Metafizik, felsefenin varlığı konu edinen bölümüdür. Günümüzde metafizik ile ontoloji arasında bir ayrım yapılmaz. Metafizik, İlk çağ ve orta çağ boyunca en temel ve ilk felsefe olarak incelenmiştir.</li>
<li>Metafizik ve ontoloji kelimelerinin ortaya çıkışlarına bakalım kısaca:</li>
</ul>
<ul>
<li>Aristoteles görünen dünyadaki maddelerin bilimine “fizik” (phusika) adını verecek buna “ikinci felsefe” diyecektir. Duyularla kavramaktan uzak olan, akıl yoluyla kavranan varlığı üzerine araştırmaların yapılacağı bilim olan ontoloji de (Yunanca “to on” (var olan) ve “logos” (akılla söylenen söz)) kelimelerinin birleşiminden meydana gelecek ve <strong>ontoloji</strong> ilk felsefe olarak nitelenecektir.</li>
<li>Takip eden yıllarda öğrencisi Rodoslu Andronikos’un bu ilk felsefe notlarını tasnif ederken kitaba meta-fizik (fizik sonrası, ötesi) (meta ta phusika) anlamına gelen başlığı atacak ve bu alan bazen teolojinin de konularıyla uğraşacak olan bilim dalının ismi olacaktır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Metafizik en genel biçiminde varlığı, var olanı, varlık olmak bakımından inceler. Bu, bir nesnenin tüm öteki niteliklerini bir kenara koyup, yalnızca biricik bir niteliğini, yani <strong>varlık</strong> niteliğini inceleme olarak da anlaşılabilir.</li>
</ul>
<h5>VARLIK NEDİR?</h5>
<ul>
<li><strong>“Varlık nedir?”</strong> sorusu felsefi araştırmanın başlangıcında yer alır. Burada yine karşımızı <em><a rel="noreferrer noopener" aria-label="mitos (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/sokrates-oncesi-donem/mitoloji-ve-felsefe/" target="_blank">mitos</a></em> çıkacaktır. Geçen programda kısaca bahsettiğimiz mitler bu en önemli soruya cevaplar getirmeye çalışmıştır.</li>
<li>Bu araştırmayı yapan ilk filozof ise <a rel="noreferrer noopener" aria-label="Thales (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/sokrates-oncesi-donem/miletoslu-filozoflar-ve-bilge-thales/" target="_blank">Thales</a> olacaktır. Thales, ilkçağ felsefe tarihinde daha ayrıntılı olarak göreceğimiz üzere, her şeyin “<strong>su”</strong>dan oluştuğunu söyleyecektir.</li>
<li>Burada “<strong>su”</strong>dan kasıt Yunan mitolojisinden bildiğimiz okyanus, oceon olsa da bunu felsefe yapan şey Thales ’in mitolojik bir tasavvuru alıp felsefi bir bağlamda, insani tecrübe ve akıl temelinde yeniden yapılandırılması, onu varlığa ilişkin rasyonel bir araştırmanın konusu haline getirmesidir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Metafiziğin doğru anlaşılması için konularının iyi ayırt edilmesi lazım. Aristoteles’in Metafizik adlı eseri incelendiğin metafiziğin üç temel konusu olduğu anlaşılacaktır. Bunlar;</li>
</ul>
<ol>
<li>Varlığı varlık olmak bakımından incelenmesinin bilimidir ve var olana ilişkin rasyonel araştırmadır. (Ontoloji) Burada metafiziksel araştırma çoğu zaman “var olmak için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan varlık” olarak tanımlanan <strong>töz</strong> kavramı üzerinden yürütülür.</li>
<li>İlk nedenin veya ilahi olanın bilimidir. (Teoloji) <em>(18.yy.dan sonra metafiziğin alt dalı değil, kendi başına bir alan olarak varlığını sürdürecektir.)</em></li>
<li>Bütün araştırmaların temelinde bulunan ilkelere ilişkin bir inceleme ve soruşturmadan meydana gelir.</li>
</ol>
<ul>
<li>Bu tasnif 18.yy.’a kadar kullanılmaya devam edecektir.</li>
</ul>
<h4><strong>METAFİZİĞİN TARİHSEL GELİŞİMİ</strong></h4>
<ul>
<li><a href="https://www.filozofunyolu.com/platon/sokrates/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="Sokrates (yeni sekmede açılır)">Sokrates</a> öncesi doğa filozoflarıyla başlayıp 18.yy. modern bilim devrimine kadar gelecek olan süreçte Klasik Töz Metafiziği karşımıza çıkacaktır.</li>
<li>Buna göre metafiziksel açıdan realist bir perspektif hakimdir. Yani zihinden bağımsız bir dış gerçekliğin var olduğu kabul edilerek felsefe yapılmıştır.</li>
<li>Klasik töz metafiziğinde bir tözler çokluğu anlayışı hakimdir. Yani her maddenin ayrı bir tözü vardır. Burada kısaca bir ilkçağ felsefesinden bahsedelim. Sokrates öncesi doğa filozofları felsefeleri bütünüyle varlık felsefesinden oluşur. Onlar ilk nedenleri bulmaya çalıştılar. Onların felsefesinin kapsadığı konular daha sonra farklı disiplinler ve bilimler tarafından incelenmiştir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Klasik Töz Metafiziğinin aksine Modern Töz Metafiziğinde klasik çok tözcü yaklaşımın aksine ya tek tözlü ya da iki tözlü metafizik anlayışları hâkim olmuştur. Bunlar;</li>
</ul>
<ul>
<li><strong>Materyalizm:</strong> Buna göre, evrende var olan yegâne gerçekliğin madde olduğunu, madde ve maddenin değişimleri dışında hiçbir şeyin var olmadığını savunur. Materyalizme göre yaşam da oldukça karmaşık fiziksel ve kimyasal süreçlerden başka bir şey değildir. “Zihin” ve “düşünme” materyalizm açısından beynin bir faaliyetinden ibarettir. Dumanın ateşle ilişkisi neyse düşünmemenin de beyinle ilişkisi odur. Bu düşünceye göre evren kapalı bir sistemdir ve olup biter her şey kendisini doğuran fiziksel neden tarafından belirlenmiştir. Bu evrenin <em>determinist</em> olduğu savıdır.</li>
<li><strong>İdealizm:</strong> Kökleri <a rel="noreferrer noopener" href="https://www.filozofunyolu.com/platon/" target="_blank">Platon</a>’a kadar geri giden idealizm evrende şaşmaz bir düzen bulunduğunu öne sürer; bununla da kalmayıp bu düzenin zihnin eseri olduğunu savunur. Çünkü idealist anlayışta madde kendi başına düzen kazanamaz. Burada karşımıza iki filozof çıkacaktır.</li>
</ul>
<ol>
<li><strong>Berkeley:</strong> Gerçekte var olanın zihin ya da ruh olduğunu söyler ve “var olmak algılanmaktır” diyerek, maddenin varoluşunu zihnin varoluşuna indirger.</li>
<li><strong>Hegel:</strong> Nesnel idealizmin en önemli temsilcisidir. Hegel’de gerçekten var olan zihin, onun <em>Geist</em> adını verdiği, evrensel bir zihin ya da akıldır. Yani akıl, insana beşerî özneye yüklenen bir nitelik ya da yetenek değil, bir bütün olarak gerçeklik, gerçekliğin toplamıdır.</li>
</ol>
<ul>
<li><strong>Dualizm:</strong> İdealizm veya materyalizmdeki monist kuramın aksine dünyada tek bir tözün değil de ayrı iki tözün var olduğunu öne sürer.</li>
<li>Birbirlerine indirgenemedikleri gibi birbirlerinden türetilemeyen bu iki töz de sırasıyla madde ve zihindir. Buna göre insan biri beden, diğeri de zihin ya da ruh olmak üzere iki tözden meydana gelen bileşik bir varlıktır.</li>
<li>Bu ikiliği bütün iradi edim ya da hareketlerde kolaylıkla görebiliriz. Önce bir düşünce ya da niyet (kolumu kaldırma düşüncesi) gelir, sonra bir vücut hareketi (kolumun emre boyun eğmesi) onu izler. Bu çok basit bir örnek olsa da anlattığı durum hiç de basit değildir.</li>
<li>Dualizmin en büyük sorunu beden ve ruh arasındaki ilişkiyi tam ve tatmin edici şekilde açıklayamamasıdır. Bunun sebebi biri diğerine indirgenemeyen iki tözün nasıl bir ilişki içinde olabilmeleridir. Yer kaplayan şey (beden) nasıl olur da yer kaplamayan zihnin kontörlünde olabilir?</li>
</ul>
<ul>
<li><strong>Süreç Metafiziği:</strong> Burada doğanın sürekli olarak değişen olay dizilerinden meydana geldiğini, gerçekliğin temelinde, tözün değil de sürecin yani belli bir doğrultusu olan bir değişmenin bulunduğunu sürülür.</li>
</ul>
<ul>
<li><strong>Varoluş Felsefesi:</strong> Bu varlık görüşünde insanın tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve çok daha önemlisi, varlık <strong><em>“kendi kendisini tanımlayan insan”</em></strong>a göre tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka şekilde söylemek gerekirse bu felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur. Kendini gerçekleştirmeye çalışan bu insana egzistans (varoluş) adı verili ve varlık, egzistansın kendini gerçekleştirme ortamı olarak ikinci kılınır.</li>
</ul>
<ol>
<li><strong>Heideger:</strong> Varlık, sadece ve sadece insan varlığı olduğu sürece vardır veya anlaşılabilir; başka bir deyişle, varlık, insanın ona ilişkin doğru bir kavrayışına ihtiyaç duyar.</li>
<li><strong>Sartre:</strong> Varoluş öncelikle insan varoluşudur. Şeyler elbette vardır ama onlar varoluşa sahip değillerdir. İnsan bilinciyle varlığını varoluşa taşır.</li>
</ol>
<pre class="wp-block-verse">KAYNAKLAR:<br><br><a rel="noreferrer noopener" aria-label="Felsefeye Giriş (yeni sekmede açılır)" href="https://kidega.com/kitap/felsefeye-giris-019722/detay" target="_blank">Felsefeye Giriş</a> - Ahmet Cevizci<br><a rel="noreferrer noopener" aria-label="Felsefeye Giriş (yeni sekmede açılır)" href="https://kidega.com/kitap/felsefeye-giris-114985/detay" target="_blank">Felsefeye Giriş</a> - Lokman Çilingir<br><a href="https://kidega.com/kitap/ilkcag-felsefe-tarihi-3-077988/detay" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="İlkçağ Felsefe Tarihi (yeni sekmede açılır)">İlkçağ Felsefe Tarihi</a> - Ahmet Arslan</pre>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ahlak Felsefesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ahlak-felsefesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ahlak-felsefesi</guid>
<description><![CDATA[ AHLAK FELSEFESİ Ahlakın Kaynakları Ahlak Felsefesi (Pratik Felsefe) ETİK ÇEŞİTLERİ NORMATİF ETİK METAETİK ANALİTİK ETİK UYGULAMALI ETİK KAYNAKLAR:Felsefeye Giriş - Ahmet CevizciFelsefeye Giriş - Lokman Çilingir
The post Ahlak Felsefesi appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783adea8c9e5.jpg" length="226285" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:55:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Ahlak, Felsefesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-audio"><audio controls="controls" src="https://redirect.zen.ai/r/episode/633bf7931e143377ef541665/audio-files/5daa23b6fcc31e001cb37bad/b642779f-a3e5-4a70-823d-aeadd0f745c5.mp3" preload="none"></audio></figure>
<h3>AHLAK FELSEFESİ</h3>
<ul>
<li>Etik, felsefenin ahlaki değerlerle ilgili olan alt dalına karşılık gelir. Antik Yunanca “ethos” (karakter, adet olan hayat tarzı) sözcüğünden türemiştir.</li>
<li>Ahlak, bir topluluk içinde yaşayan insanların davranışlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini düzenlemek amacıyla oluşturulmuş eylem kuralları, normlar silsilesi ve değer sistemidir. Ahlak bize belirli bir toplulukta neyin doğru, neyin yanlış olduğunu söyler; toplumlar arasında benzer ahlaki kurallar olabileceği gibi farklılıklar da söz konusudur.</li>
</ul>
<h5>Ahlakın Kaynakları</h5>
<ul>
<li>Bir kurallar sistemi olan ahlakın iki temel kaynağı vardır:</li>
</ul>
<ol>
<li><strong>Din:</strong> insanlara nasıl yaşaması gerektiği tanrı tarafından söylenir. Ödül ve ceza sistemi öte dünyaya veya yeniden dünyaya gelişle belirlenir.</li>
<li><strong>Toplum sözleşmesi:</strong> ümmet toplumlarından ulus toplumlarına geçen insanların ahlak kurallarını bir toplum sözleşmesine dayandırarak ortaya koymasıdır. Burada ceza sistemi toplumdan uzaklaştırma şeklinde tezahür edecektir.</li>
</ol>
<h5>Ahlak Felsefesi (Pratik Felsefe)</h5>
<ul>
<li>Etik deyince anlaşılacak şey felsefe açısından ahlaktır, ahlakın felsefesidir. Çoğunlukla teorik bir araştırmanın ürünü olan felsefenin aksine, ahlak, pratiği olan bir olgudur, edimseldir. Etik ise söz konusu pratiğin teorisi olmak durumundadır.</li>
<li>Etik, bu ahlaki hayatı ele alıp tartışan, söz konusu moral değerlerle ideallerden meydana gelen ve ahlak adını verdiğimiz bu olguya yönelen felsefe disiplinidir.</li>
<li>Ahlakın eylemin pratiği olduğu yerde, etik eylemin teorisi olmak durumundadır. Ahlakın yerel olduğu yerde, etik evrenseldir. Etik, bireyin alıcı değil de bütünüyle kurucu ya da etkin olduğu bir alan ya da tutumu ifade eder.</li>
<li>Çünkü etik yapan bireyin sadece ahlaki kuralları hayatına sokmakla kalmaz, onların hesabını akli bir düzeyde tartışarak, sorgulayarak, temellendirerek verir. Böyle birinin davranışı ve duruşu, artık sadece ahlaki değil, fakat etik bir eylem ve duruştur.</li>
<li>Bu ikisi arasındaki farkı bir insanın gelişimi üzerinde görebiliriz.</li>
</ul>
<ol>
<li>Çocukta herhangi bir ahlaki veya etik eylem söz konusu değildir. Nedenlerin bilgisinden yoksun çocuğa örnekler gösterilerek ödül/ceza yöntemiyle ahlaki terbiye verilmeye başlanır.</li>
<li>Büyüyüp okuyan/çalışan insan sosyal hayata karışır ve kültürle beraber ona büyüklerine saygılı, çalışkan, fedakâr olması gerektiği öğretilir. Bu ahlak dönemidir artık.</li>
<li>Olgunlaşan insan, neden saygılı, çalışkan ve fedakâr olması gerektiğini sorgulamaya başlar. Toplumun değerlerini tartışıp içselleştirirken asıl belirleyici olanın insan olmak olduğunu öğrenir.</li>
</ol>
<ul>
<li>Ahlak üzerine düşünen ortalama birey her zaman tutarlı, argümantatif ve sorgulayıcı olamayabilir, ahlaki problemleri irdelemenin uzağında kalır. Burada etik üzerine çalışan filozof temelde ne yapmak, nasıl davranmak, neyin peşine düşmek gibi konularda insan varlıklarına genel bir rehberlik sağlamayı amaçlarken, ahlaki problemleri irdeler. O birtakım değerler ileri sürmekle kalmaz, gerekirse onları yeni baştan tanımlar, ahlaklılığın ilk ilkelerini sistematik bir tarzda ve tutarlı bir biçimde ortaya koyar, bunları temellendirir.</li>
</ul>
<h4>ETİK ÇEŞİTLERİ</h4>
<h5>NORMATİF ETİK</h5>
<ul>
<li>Etiği ortaya çıkaran şey <a rel="noreferrer noopener" aria-label="Sokrates (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/platon/sokrates/" target="_blank">Sokrates</a> ve <a rel="noreferrer noopener" aria-label="Platon  (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/platon/" target="_blank">Platon </a>gibi filozofların insan hayatının amacı ve erdemli bir hayatın niteliği üzerinde düşünmeye başlamaları olmuştur.</li>
<li>Bu filozoflar, <a rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/sofistler/sofistler/" target="_blank">Sofistlerin</a> genel geçer ahlaki değerlerin olmadığı ahlaki bir göreceliği savunduğu dönemde evrensel denebilecek ahlaki değerleri var olduğunu ortaya koymaya çalışmışlardır.</li>
<li>Etik düşünürü bu tarihten sonra ahlak üzerine araştırma yapmış ve insanın nihai amacının ne olduğunu sorgulamaya başlamıştır.</li>
<li>Etik, ahlaklılığın ne olduğunu, ilke ve temellerini araştıran, insanın hangi amaçlar peşinde koşması gerektiğini ortaya koyan ve birtakım ödevlerimiz olup olmadığını sorgulayan disiplindir. Bu yönüyle geleneksel etik kural koyucu, yani normatiftir.</li>
<li>Etik düşünürü, neyin iyi ya da kötü olduğunu söyler, kural koyar, yaşama biçimi geliştirir; kısaca rehberlik eder. Kural koyucu yaklaşım benimseyen ahlak filozofu, insanlar yapmaları ya da neden kaçınmaları gerektiğini söylerken, kendilerine yükümlülüklerini ve sorumluluklarını anımsatan nesnel ahlaki hakikatler bulunduğunu söyler.</li>
<li>Çeşitleri:</li>
</ul>
<ol>
<li>Teleolojik Etik</li>
<li>Mutluluk Etiği (Örnek: <a href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/aristoteles-ahlak-felsefesi-etik/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="Aristoteles (yeni sekmede açılır)">Aristoteles</a>)</li>
<li>Yararcılık</li>
<li>Deontolojik Etik</li>
<li>Dini Etik</li>
<li>Ödev Etiği</li>
<li>Erdem Etiği</li>
<li>Feminist Etik</li>
</ol>
<h5>METAETİK</h5>
<ul>
<li>Buna göre, ahlak filozoflarının normatif etikle meşgul olmamaları gerekir, çünkü onların kendilerine ahlaki hakikatlere nüfus etme imkânı verecek özel bir kavrayış güçleri yoktur. Onların diğer insanlara vaaz verme hakları olamaz. 25 yüzyıllık etik geleneğinin başarısızlığı da ortadadır.</li>
<li>Normatif eğitin koyduğu kurallar üzerine konuşur, onları analiz eder. Bir bakıma normatif etiğin üzerine çıkarak onun üzerine bir söylem gerçekleştiren bir etiktir.</li>
<li>Çeşitleri:</li>
</ul>
<ol>
<li>Realizm ve Anti-Realizm</li>
<li>Bilişselcilik</li>
<li>Gayri-Bilişselcilik</li>
</ol>
<h5>ANALİTİK ETİK</h5>
<ul>
<li>Filozofun görevi dünya görüşü ortaya koymak değil, ahlaki yargıları analiz etmek, ahlaki eylem ölçütlerini tartışmak, bu kavramların anlamlarını açıklığa kavuşturmaktır.</li>
</ul>
<h5>UYGULAMALI ETİK</h5>
<ul>
<li>1970’lerde ortaya çıkmış, normatif ve teorik etiğin günümüzün pratik sorunlarına tatbiki olarak okunabilir. Kürtaj, hayvan hakları, ötenazi gibi özgül, tartışmalı ahlaki konu ve problemlerin analizini yapar.</li>
</ul>
<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR:</strong><br><br><a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefeye-giris-019722/detay" target="_blank">Felsefeye Giriş</a> - Ahmet Cevizci<br><a rel="noreferrer noopener" href="https://kidega.com/kitap/felsefeye-giris-114985/detay" target="_blank">Felsefeye Giriş</a> - Lokman Çilingir </pre>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Felsefe Nedir?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/felsefe-nedir</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/felsefe-nedir</guid>
<description><![CDATA[ FELSEFENİN TANIMI Mitos ve Logos “Yunanistan insan aklını yaratmıştır. Doğulularda bilen, tanrısal sırların sahibidir. O rahip, peygamber, büyücü, keramet sahibidir. Düşünür, yani kendi gücüyle düşündüğünü ileri süren kişi, tarihte yeni bir olaydır.” L.Robin Felsefe Kavramının Ortaya Çıkışı Felsefeyi Tanımlamanın Zorluğu FELSEFE NE DEĞİLDİR? FELSEFE BİLİM DEĞİLDİR! İdealist Yaklaşım Pozitivist Yaklaşım [...]
The post Felsefe Nedir? appeared first on Filozofun Yolu. ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783ae0adf5f6.jpg" length="43456" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:55:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Felsefe, Nedir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h4>FELSEFENİN TANIMI</h4>
<figure class="wp-block-audio"><audio controls="controls" src="https://redirect.zen.ai/r/episode/633bf80d9ddf50341935cda6/audio-files/5daa23b6fcc31e001cb37bad/e0d45f6b-2323-493e-aae7-1289d263428f.mp3" preload="none"></audio></figure>
<ul>
<li>Felsefe kadar adı farklı şeylere mal edilen başka bir konu, disiplin ya da uğraş alanı azdır. Bu programın temel amacı da bu karışıklığı engellemek, felsefenin ne olduğu ve ne olmadığını açığa çıkaracak bir sorgulama olmaktır.</li>
<li>Nasıl ki fizik ya da matematik elimize aldığımız bir iki kitapla öğrendiğimiz yarım yamalak bilgilerle yapılmazsa, felsefe de eğitimle kazanılan bilgi birikimi ve beceri olmadan amatörlüğü aşan düzeyde yapılamaz. Biz de bizi bu bilgi birikimine ulaştıracak eğitim serimize bu programla başlıyoruz.</li>
<li>Neyle uğraştığımızı bilmemiz açısından felsefenin tanımını yapmak ne kadar önemli olsa da bu soru, felsefi araştırmanın konusu olacaksa cevaplanmaya değer olacaktır. Çünkü bu yaklaşım felsefenin doğasına uygun tek yaklaşım olacaktır. Bu önerme felsefenin giriş niteliğinde kısa bir tanımını yapınca daha anlamlı olacak.</li>
<li>Önce felsefenin kısa bir tanımını yapalım. Sonrasında bunu tarihsel süreciyle değerlendirip nihai yargımıza varalım.</li>
</ul>
<ul>
<li>Felsefe, öncelikle filozofların yaptığı eyleme denir. Buradan felsefenin bir eylem, aktif bir fiil olduğunu anlıyoruz. Yani felsefe kendi başına duran şey değil, yapılan bir şeydir. En kısa tanımı ile <strong>felsefe, bir düşünsel etkinlik, uslamlama, doğru ve tutarlı akıl yürütme</strong>dir.</li>
</ul>
<h5>Mitos ve Logos</h5>
<ul>
<li>Öncelikle, felsefe öncesi çağlar hakkında konuşalım. Bu dönemde mistik bir dünya görüşü, hayatı din ve mitoloji ile telakki anlayışı hakimdir. Bilmek öğretilerle gerçekleşir. Bu felsefe öncesi bilme etkinliğine <strong><a href="https://www.filozofunyolu.com/sokrates-oncesi-donem/mitoloji-ve-felsefe/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="mitos (yeni sekmede açılır)">mitos</a></strong>, <strong>historia</strong> (tarih) denir ve çoğunlukla mitolojiler aracılığı aktarım söz konusudur. Felsefe ile birlikte <strong>logos,</strong> <strong>theoria</strong> dönemine geçilir.</li>
</ul>
<ul>
<li><strong>Mitos</strong>: Kutsal bir öyküyü anlatır; en eski zamanda, <em>“başlangıçtaki masallara özgü zamanda olup bitmiş bir olayı”</em> anlatır. Başka bir deyişle mit, doğaüstü varlıkların başarıları sayesinde, ister eksiksiz olarak bütün gerçeklik yani kozmos olsun, isterse onun yalnızca bir parçası (sözgelimi bir ada, bir bitki türü bir insan davranışı, bir kurum) olsun, bir gerçekliğin nasıl yaşama geçtiğini dile getirir. (Örnek: <a rel="noreferrer noopener" aria-label="thegonia  (yeni sekmede açılır)" href="https://kidega.com/kitap/theogonia-isler-ve-gunler-086399/detay" target="_blank">Thegonia </a>metni)</li>
<li><strong>Theoria</strong>: özgür, zorunlu olmayan, pratik hiçbir amaç gütmeyen, salt ve kuramsal (teorik) bir bilgi edinmedir.</li>
<li>Milet felsefesi, dünyanın meydana gelişini artık doğa-üstü bir olay değil, doğal bir olay kılmıştır. Kanıtlanmamış masallar yerlerini kanıtlanmış kuramlara, dogmalar yerlerini akla bırakmıştır.</li>
<li>Özellikle orta çağda felsefe tarihinde de göreceğimiz gibi teoloji ve doğa-üstü de akılcı bir tarzda incelenebilir. Burada mühim olan artık akılcı, akla dayalı bir yöntemin söz konusu olmasıdır.</li>
</ul>
<figure class="wp-block-pullquote">
<blockquote>
<p><em> “Yunanistan insan aklını yaratmıştır. Doğulularda bilen, tanrısal sırların sahibidir. O rahip, peygamber, büyücü, keramet sahibidir. Düşünür, yani kendi gücüyle düşündüğünü ileri süren kişi, tarihte yeni bir olaydır.”</em></p>
<cite>L.Robin</cite></blockquote>
</figure>
<h5>Felsefe Kavramının Ortaya Çıkışı</h5>
<ul>
<li>Geleneksel olarak kabul gören yaklaşım, felsefenin İÖ 6.yy. başlarında bugün Balat olarak bilinen Milet’te ortaya çıktığı düşüncesidir. Burada karşımıza çıkan düşünür <a href="https://www.filozofunyolu.com/sokrates-oncesi-donem/miletoslu-filozoflar-ve-bilge-thales/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="Thales (yeni sekmede açılır)">Thales</a> olacaktır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Kelime anlamıyla felsefe <strong>Phileo+sophia</strong> kelimelerinin birleşimiyle oluşur ve bilgelik sevgisi anlamına gelir. Bu tanım <a href="https://www.filozofunyolu.com/mitoloji/pythagoras-ve-pythagorascilik-pisagor/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="Pytagoras  (yeni sekmede açılır)">Pytagoras </a>veya <a href="https://www.filozofunyolu.com/sokrates-oncesi-donem/herakleitos/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="Herakleitos (yeni sekmede açılır)">Herakleitos</a>’a atfedilir.</li>
</ul>
<h5>Felsefeyi Tanımlamanın Zorluğu</h5>
<ul>
<li>Felsefenin daha olgun bir tanımını araştırırken bazı güçlüklerle karşılaşacağız. Bu zorlukları aşkmak için felsefe ve felsefe tarihine yaklaşımımızda temel prensibimiz: <strong><em>düşünce yok, düşünceler var, felsefe yok, felsefeler var</em></strong> olacak. Bu zorlukların kaynakları:</li>
</ul>
<ol>
<li>Felsefeyi tanımlayanı kişinin özellikleri</li>
<li>Tanımlanan çağın özellikleri</li>
<li>Kültürler arası farklılıklar.</li>
</ol>
<ul>
<li>Artık kendi nihai felsefe tanımıza ulaşma çalışalım, bunun için bir kumaş biçelim fakat bu kumaş çok bol olmasın, sadece felsefe giysin bu elbiseyi. Bunun için de yapacağımız şey, onun diğer disiplinlerle olan benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya koymak, bir bakıma ne olmadığını çıkarsamak olacak.</li>
<li>Felsefe doğası gereği bilim, teoloji ve sanat üzerine de görüş belirtmiştir. Öyle denebilir ki felsefenin <a rel="noreferrer noopener" aria-label="bilgi bilimi (yeni sekmede açılır)" href="https://www.filozofunyolu.com/felsefeye-giris/bilgi-felsefesi/" target="_blank">bilgi bilimi</a> (epistemoloji) haricinde kendine özgü çok az konusu vardır. Ancak bilgi, bilim ne kadar felsefe ise <a href="https://www.filozofunyolu.com/felsefeye-giris/varlik-felsefesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="varlık felsefesi (yeni sekmede açılır)">varlık felsefesi</a> de <a href="https://www.filozofunyolu.com/felsefeye-giris/ahlak-felsefesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="ahlak felsefesi (yeni sekmede açılır)">ahlak felsefesi</a> de estetik de o kadar felsefedir.</li>
<li>Bizim de yapacağımız şey bunların arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koymak.</li>
</ul>
<h4>FELSEFE NE DEĞİLDİR?</h4>
<h5>FELSEFE BİLİM DEĞİLDİR!</h5>
<ul>
<li>Öncelikle felsefenin diğer bir araştırmanın ürünü olan bilimle ilişkisine değinelim. Felsefe ve bilimin ilişkisini belirlemede iki yaklaşım söz konusudur.</li>
</ul>
<h5>İdealist Yaklaşım</h5>
<ul>
<li>Felsefeyi bilimler üstü bir etkinlik olarak gören bir anlayışıdır. Buna göre felsefe bilimlerin hem anası hem de kraliçesidir; o tüm bilim dallarını belli bir dizgesellik içinde kapsayan, onları birbirleriyle ilişkilendirip anlamlandıran ve yönelimlerini belirleyen bir kavramsal üstyapıdır.</li>
<li>Bu görüş bilhassa günümüzde kabul görmekten uzaktır ve hiçbir bilim böyle bir denetimi kabul etmez. Kaldı ki bilimler kendi sınıflamasını, faaliyet alanlarını ve problemlerini kendi başlarına belirlemek hususunda ziyadesiyle yetkindirler.</li>
</ul>
<h5>Pozitivist Yaklaşım</h5>
<ul>
<li>Bu yaklaşım idealist görüşün tersine felsefeyi küçültüyor, hatta küçümsüyor ve ona bir bilimimsi muamelesi yapıyor. Felsefe bilimin bir hizmetçisidir ve felsefe, bilim felsefesi ile sınırlanarak bilimin sorunlarını çözmek dışında kullanılmaz. Mesela bu görüşe göre varlık bilimini doğa bilimleri, ahlakı hukuk ve sosyoloji üstlenir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Bu iki düşüncede temel yanılgı felsefenin bir bilim olarak algılanmasıdır. Yanılgının temelini de felsefe ile filozofu karıştırmak oluşturmaktadır. Örneğin <a rel="noreferrer noopener" href="https://www.filozofunyolu.com/aristoteles/" target="_blank">Aristoteles</a>’in felsefe yanında bilim de yapmasını bilimin felsefeden türemesi olarak algılanıyor. Bu yaklaşım yanlıştır; Aristoteles, olgunun felsefi yönleriyle ilgilendiği gibi bilim yönüyle de ilgilenmiştir. Filozof olduğu kadar bilim adamıdır da.</li>
<li>Felsefeyi ve bilim dallarını, ele aldıkları konular açısından ayırt etme çabası başarısız olmaya mahkûm. Çünkü belli başlı bilim dallarına karşı, onlarla konuca örtüşen felsefe dalları gösterebiliyoruz. Örneğin fizik de ontoloji de özdeksel varlığın doğasını tanımaya çalışıyor; psikoloji de zihin felsefesi de insan anlığını araştırıyor. Bunun gibi siyaset bilimine karşı devlet felsefesi, biyolojiye karşı biyoloji felsefesi, tarihe karşı, tarih felsefesi örnek olarak verilebilir; bilim ve felsefe aynı konulara farklı biçimlerde yaklaşıyorlar.</li>
</ul>
<h5>Felsefenin Bilimle Benzerlikleri</h5>
<ul>
<li>Şimdi de ortak noktalarına değinelim. Burada ortak birkaç noktaya ulaşacağız. İkisi de doğru bilgiye ulaşmak istiyor ve ikisi de bağımsız yöntemler kullanıyor.</li>
<li>Bilimin felsefeden ayrıldığı yer, onun savlarının doğruluğunu bağımsız olarak gerekçelendirirken kullandığı yöntemdir. Bilim açısından doğruluğu sınayan şey <strong>deneydir</strong>. Felsefe içinse doğruluğu saptayan, <strong>mantıksal uslamlamadır</strong>.</li>
<li>Herhangi bir felsefe savının gerekçelendirilmesi, onun doğruluğunun mantık kurallarına uygun olarak başka doğru önermelerden çıkarsanabilmesidir. İşte bundan ötürü mantık, felsefenin ayrılmaz bir öğesidir.</li>
<li>Bir şeyleri açıklıyormuş gibi görünen dizgesel, derin ve ilginç bir düşünce yapısı, mantıksal uslamlamalarla temellendirilmedikçe bir felsefe olmayacaktır. <em>Bu yönüyle edebiyat ve tasavvuf yapıtları felsefeden daha derin oldukları durumlarda bile felsefe değildirler.</em></li>
<li>Yanıtları deneysel olmayan sorularda felsefe imdada yetişiyor. Bilim “neden bir evren var?” sorusunu anlamsız bulacağız için yanıtlamaya girişmeyecektir ama felsefe bu konuda çalışacaktır.</li>
</ul>
<h5>FELSEFE DİN DEĞİLDİR!</h5>
<ul>
<li>Doğru bilgiye ulaşma cabası din için de ortak bir özellik olarak karşımıza çıkıyor. Dinin felsefeden farkı, savlarının doğruluğunu gerekçelendiriş biçimindedir.</li>
<li>Din açısından bir savın, inancın, bir önermenin doğruluğu, Tanrı’nın sözleri olan, kutsal kitaptaki dile getirişlerle arasındaki uyuma ve onlara olan uygunluğuna dayandırılıyor.</li>
<li>Kutsal kitaba önce inanmak, başka düşünceleri de bu inanca göre sınamak gerekiyor. İlk inançsa koşulsuz bir kabuldür. Bu yüzden dinde doğruluğun gerekçelendirilmesi bağımsız değil, eleştirelse hiç değildir.</li>
</ul>
<h5>FELSEFE SANAT DEĞİLDİR!</h5>
<ul>
<li>Felsefenin diğer bir alan olan sanat olan ilişkisine bakalım.</li>
<li>Felsefeyi sanattan ayıran başlıca şey, onun neyi amaçladığı ve neyin peşinde olduğudur. Felsefe için amaç doğru olana erişmek, doğruyu kavramaktır. Buna karşılık örneğin bir edebi metinin doğruluğu amaçlamak gibi bir kaygısı yoktur.</li>
<li>Kimi sanat yapımlarının en az felsefe metinleri ölçüsünde dizgesel olabildiklerini, kimilerininse son derece derin konuları işleyip, insanın en zor anlaşılan yönlerini duygu ve özlemlerini dile getirdiklerini biliyoruz. Ne var ki bunları filozof olarak niteleyemeyiz.</li>
</ul>
<h5>Niahi Tanım</h5>
<ul>
<li>Artık <strong>nihai tanım</strong>ımıza ulaşabiliriz: <em>felsefe, bir düşünsel etkinlik, uslamlama, doğru ve tutarlı akıl yürütmedir.</em></li>
</ul>
<h4>FELSEFE YAPMANIN YÖNTEM VE TÜRLERİ</h4>
<h5>Akademik Felsefe</h5>
<ul>
<li>Üniversitelerde yapılan felsefedir. Akademik filozof her şeyden önce felsefe öğreten kişidir. Akademik felsefenin popüler felsefeden farkı uğraştığı sorunlar değil çalışma yöntemidir. Burada filozof tarihi ve sistematik olmak üzere iki yöntem kullanır.</li>
<li><strong>Tarihi yöntem:</strong> önceden yaşamış filozofların tezlerini anlamayı, yorumlamayı ve yeniden yapılandırmayı içerir.</li>
<li><strong>Sistematik yöntem:</strong> belirli bir problem alanındaki soruları farklı felsefi bakış açısından hareketle cevaplamayı denerler.</li>
</ul>
<h5>Popüler Felsefe</h5>
<ul>
<li>Burada felsefe sözel, kavram analizci ve belli ilkeye göre yönlendirilen bir konuşma veya diyalog, diyalektik yöntemleri kullanılır. Burada yorum ve teorik açıklamalardan çok somut olgulardan, fenomenlerden hareket edilir.</li>
<li>Bunun en iyi örneklerinden Sokrates için bilgelik sadece teorik olarak değil aynı zamanda pratik olarak mümkün görülür.</li>
</ul>
<h4>GÜNÜMÜZDE FELSEFE</h4>
<ul>
<li>Bilim çağı 18.yy. ile beraber felsefenin varlığı sorgulanır hale gelmiştir ve bu tartışma hala devam etmektedir. Doğru bilgiye ulaşma konusunda bilim hemen her sorun cevap vermekteyken neden yanlış bilim olan felsefe ile uğraşalım denmiştir.</li>
<li>Bu eleştiriler sadece pozitivist bilim insanlarından değil Heideger veya 20.yy. filozofu Adorno tarafından yapılmıştır. Durup dururken kendi meşruluğunu sorgulamak da yine felsefeye özgü olsa gerek.</li>
</ul>
<h4>FELSEFENİN GÖREVLERİ</h4>
<ul>
<li>Biz de felsefenin günümüzde üstlendiği bazı görevlerden bahsedelim. İnsan ruhunda açlığı gidermek, hayatın anlam ve değerine dair bilimler tarafından kısmen ya da hiç cevaplandırılamayan soruları ele almak; mutluluk, özgürlük, adalet vb.</li>
<li>İnsan idesine toplumsal planlama sürecinde geçerlilik kazandırmaktır.</li>
<li>Bilimler açısından felsefenin işlevi hem bilimsel disiplinler hem de araştırmalar için yeni bir kimlik oluşturmaktır.</li>
</ul>
<pre class="wp-block-verse"><strong>KAYNAKLAR</strong><br><br><a rel="noreferrer noopener" href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/dusunceler-ve-gerekceler/54943.html" target="_blank">Düşünceler ve Gerekçeler</a> - Arda Denkel <br><a rel="noreferrer noopener" aria-label="Felsefeye Giriş (yeni sekmede açılır)" href="https://kidega.com/kitap/felsefeye-giris-019722/detay" target="_blank">Felsefeye Giriş</a> - Ahmet Cevizci<br><a rel="noreferrer noopener" aria-label="Felsefeye Giriş (yeni sekmede açılır)" href="https://kidega.com/kitap/felsefeye-giris-114985/detay" target="_blank">Felsefeye Giriş</a> - Lokman Çilingir<br><a href="https://kidega.com/kitap/felsefeye-giris-327704/detay" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="Felsefeye Giriş (yeni sekmede açılır)">Felsefeye Giriş</a> - Ahmet Arslan</pre>
<pre class="wp-block-verse"><strong>GİRİŞ SEVİYE FELSEFE METİNLERİ</strong><br><br><a rel="noreferrer noopener" aria-label="Felsefe Kullanma Kılavuzu (yeni sekmede açılır)" href="https://kidega.com/kitap/felsefe-081567/detay" target="_blank">Felsefe Kullanma Kılavuzu</a> - Simon Blackborn<br><a rel="noreferrer noopener" aria-label="Felsefe Muhabbetleri (yeni sekmede açılır)" href="https://kidega.com/kitap/felsefe-muhabbetleri-083505/detay" target="_blank">Felsefe Muhabbetleri</a> - Nigel Warburton<br><a rel="noreferrer noopener" aria-label="A'dan Z'ye Düşünmek (yeni sekmede açılır)" href="https://kidega.com/kitap/a-dan-z-ye-dusunmek-101261/detay" target="_blank">A'dan Z'ye Düşünmek</a> - Nigel Warburton</pre>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mutluluğa Giden Yolda Stoacılarla Yürümek</title>
<link>https://trafikdernegi.com/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek</guid>
<description><![CDATA[ Kimdir bu Stoacılar? Mutlu olmak için gerçekten Stoacılara ihtiyacımız var mı? Stoacıların görüşleri neden bu kadar çok konuşuluyor son zamanlarda? Acaba dillerinin diğer filozoflar kadar ağır olmaması mı çekiyor bizi onlara? Yoksa mutluluğa ulaşmak için aslında hepimizin gayet iyi bildiği yolları gösterdikleri için mi onları bu kadar konuşuyoruz? Derken derken sorular uzayıp gidiyor. Öncelikle bakalım […]
Mutluluğa Giden Yolda Stoacılarla Yürümek yazısı ilk önce Aktifffelsefe Adana üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2021/01/stoa-1.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:42:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Mutluluğa, Giden, Yolda, Stoacılarla, Yürümek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-image"><figure class="alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="300" src="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2021/01/stoa-1-300x300.png" alt="" class="wp-image-255"></figure></div>



<p><em>Kimdir bu Stoacılar?</em></p>



<p><em>Mutlu olmak için gerçekten Stoacılara ihtiyacımız var mı?</em></p>



<p><em>Stoacıların görüşleri neden bu kadar çok konuşuluyor son zamanlarda?</em></p>



<p><em>Acaba dillerinin diğer filozoflar kadar ağır olmaması mı çekiyor bizi onlara?</em></p>



<p><em>Yoksa mutluluğa ulaşmak için aslında hepimizin gayet iyi bildiği yolları gösterdikleri için mi onları bu kadar konuşuyoruz?</em></p>



<p>Derken derken sorular uzayıp gidiyor. Öncelikle bakalım bu Stoacılar kimlermiş?</p>



<p>Helenistik Çağ’da ortaya çıkmış, bu çağa ve bundan sonraki dönemlere damgasını vurmuş Stoa Okulu’nun kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. MÖ300’lerde yaşayan ve ticaretle uğraşan Zenon rivayete göre işi için gemiyle yaptığı bir yolculukta kaza geçirmiş, geminin batması sonucunda Atina’ya gelmiştir. Burada uğradığı bir kitapçıda Sokrates hakkında yazılan yazılardan çok etkilenmiş ve kitapçıya Sokrates gibi insanları nerede bulacağını sormuştur. Kitapçı da o sırada yoldan geçmekte olan Kinik Okulu’na mensup Krates’i gösterip, onu takip etmesini söylemiştir. Bir süre Kiniklerden ders alan Zenon, Kiniklerin uygarlığı tamamen reddeden görüşlerinden etkilenmekle birlikte bu görüşe tam olarak katılmamıştır. Böylece kendi derslerini vermeye başlayan Kıbrıslı, Stoa Okulu’nun kurucusu olmuştur. Stoa Okulu’na adını veren şey Zenon’un ders verdiği mekandır. Zenon derslerini üstü kapalı ve sütunlu halka açık sanat ve ticaret merkezi diyebileceğimiz ‘’Stoa Poikile’’ adlı mekanda vermiştir. Böylece Stoa Okulu kurulmuş ve biz 21. yüzyıl insanlarının dahi mutluluk arayışına cevap vermek için yola koyulmuştur.</p>



<p>Stoa Okulu’nu üç dönemde incelemek mümkündür. Burada kısaca bundan da bahsedip siz değerli okuyucularımızı daha fazla sabırsızlandırmadan mutluluğa giden yolda Stoacılar ile yürüyüşümüze başlayacağım.</p>



<p>Ne demiştik? Evet üç dönem: Zenon, Kleanthes ve Khrysippos üçlüsünün dönemine Eski Stoa,Panaitios ve Poseidonios‘un dönemine Orta Stoa, Roma egemenliği çağında kurulan ve Cicero, Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius gibi filozofların öncülük ettikleri döneme de Yeni Stoa ya da Roma Stoası adı verilmiştir. Dönem ilerledikçe düşüncelerde bazı değişiklikler olsa da, Zenon’un görüşlerine her dönem bağlı kalınmıştır.</p>



<p>Stoacılar felsefeyi üç konu başlığında incelemişlerdir: Mantık, fizik(metafizik) ve etik(ahlak). Bu konuda çok bilindik bir metafor vardır. Eğer felsefe bir bahçe ise onu çevreleyen çit mantık, ortasında yeşeren ağaç fizik ve ağacın meyvesi de etiktir. İşte şimdi sıra o meyvenin tadına bakmaya geldi. Meyvenin tadını aldıkça mutluluk yolunda biraz daha ilerlemiş olacağımızı düşünüyor ve umuyorum.</p>



<p>Stoacılar etik anlayışlarını dile getirirken felsefeyi yalnızca metinler oluşturup bunlar hakkında görüşler ileri sürme olarak görmezler. Kişinin hayatını düzenleyebileceği aktif bir felsefe olarak görürler. Bu yüzden de bugün bile bizler milattan önce yaşamış olan bu pek değerli filozofların sade, açık ve anlaşır sözlerini rahatça anlar; hayata kolayca uygulanabilirlikleri sayesinde çabucak benimseriz.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Bizi felakete sürükleyen şey, felsefeyi dilimizin ucuyla tadar tatmaz filozof rolü oynamaya başlamak,</em></p><p><em>başkalarına yardımcı olmayı düşünmek,</em></p><p><em>dünya insanlarını ıslah etmeyi istemektir.</em></p><p><em>Ey dost! Önce kendini ıslah et!</em></p><p><em>Sonra, insanlara felsefenin ıslah ettiği bir adam göster. “</em></p><p><em>(Epiktetos)</em></p></blockquote>



<p>Ayrıca Stoacılar, bireyi zengin, fakir, genç, yaşlı gibi hiçbir şekilde ayırmaz, her insanın eşit olduğunu düşünürler. Mutluluğun da insanın içinde bulunduğu sosyal çevre, ekonomik durum ve benzeri şartlar yüzünden ortadan kalkmayacağını savunurlar, mutluluğun dış koşullara değil bize bağlı olduğunu söylerler. Gerçekten de her şey insanın kafasında bitmiyor mu? Dünyanın en kötü ortamında, en korkunç durumunda da kalsak bunlar yüzünden içimizde oluşan huzursuzluğu bertaraf etmek ve mutluluğa ulaşmak bizim elimizde değil mi?</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Alın yazından şikayet etmek yerine iyi yönden bakmalı ve iyiye döndürmelisin.</em></p><p><em>Neye katlandığın değil, nasıl katlandığın önemlidir.</em></p><p><em>(Seneca)</em></p></blockquote>



<p>Stoacılara göre hayatın amacı mutluluğa ulaşmaktır. Mutluluğa giden yol ise onların etik anlayışlarında saklıdır. Stoacıların etik anlayışında doğaya uygun hareket etmek vardır. Kusursuz olarak dizayn edilen doğada her şey yerli yerindedir. İnsan da bu doğanın ayrılmaz bir parçasıdır.</p>



<p>Stoacıların doğadan kastı yalnızca canlıların yaşadığı doğal çevre değil evrensel yasanın ta kendisidir. Bu bakımdan bakıldığında bitkinin doğası beslenmek ve büyümek, hayvanın doğası bunlara ek olarak duyum yani onun ruhudur.</p>



<p>İnsanın doğası ise tüm bunlarla birlikte akıldır. İşte insanın doğaya uygun yaşamasından bahis, akla uygun yaşamasıdır.</p>



<p>Doğaya uygun yaşayan insan böylece hayatını düzene sokacak ve zorluklarla baş edebilecektir. Zira insan aklı sayesinde elinde olan şeylerle olmayan şeylerin ayırdını yapabilecek, Epiktetoscu bir yaklaşımla elinde olanların en iyisini yapacak, diğer bütün her şeyi geldiği gibi karşılayacaktır.</p>



<p>Buna göre, hayatın amacı olan mutluluk, erdemden yani doğal yaşamdan, doğaya uygun yaşamadan, insan eyleminin doğal yasayla uyuşmasından, insanın iradesinin Tanrının iradesine uygun düşmesinden meydana gelir. Erdemi istikametine alan kişi bilge kişidir. Yanlış eylem ile doğru eylem arasından doğru olanı seçmek erdemi meydana getirdiği gibi insanı da mutluluğa götürür; dolayısıyla erdemsizlik doğa yasasına karşı gelmenin bir sonucudur.</p>



<p>Erdem ve erdemsizlik Stoacılar için iki uç noktadır. Bu noktaların ortası yoktur. Yani Stoacılar biraz erdemli veya biraz erdemsizin varlığını kabul etmez. Bu bağlamda Stoacıların bu katı tutumu biraz can sıkıcı olabilir. Ancak bu tutum Stoacıların erdeme verdiği büyük önemi gösterir.</p>



<p>Erdeme bu kadar büyük önem veren Stoacılar erdemin hiçbir koşulda yok olmayacağını kabul ederler. Birey hasta da olsa fakirliğe de düşse en kötü koşulları da yaşasa erdemi yok olmaz ve böylece mutluluğu da elinden gitmez. Bu düşüncenin insanı mutluluğa götüreceği Stoacılar için aksi kabul edilemez bir gerçektir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Nasıl ki nehirler, yağmurlar bunca şifalı sular denizin tadını bozmuyorsa, en ufak bir şekilde değiştirmiyorsa; felaketlerin hücumu da cesur insanların ruhunu değiştiremez.</em></p><p><em>(Seneca)</em></p></blockquote>



<p>Bu bağlamda içinde bulunduğumuz koşullar her ne olursa olsun iyiyi seçmek bizim elimizdedir. Stoacılar determinist bir dünya görüşüne sahiptirler. Yani kadercidirler. Buna göre içinde bulunduğumuz koşulları değiştiremeyiz çünkü bunları yaşamak bizim kaderimizde vardır. Ancak bu koşullara nasıl bakacağımız bizim elimizdedir. Bir yandan determinist olan Stoacılar bir yandan da özgürlüğü savunur böylece. Dış olaylar karşısında  determinist görüşü savunurken, bu olaylara karşı kendi içimizde vereceğimiz tepkiyi seçmekte  özgürüzdür. Bu görüşü köle filozof Epiktetos’un şu sözüyle açıklayabiliriz: “Ayaklarımı zincirleyebilirsiniz ama Zeus bile seçme hakkımı elimden alamaz.” Bir köle bile özgürlüğünden bu kadar eminken biz insanlar hala özgür olmadığımızı nasıl düşünebiliriz ki? İçinde bulunduğumuz koşullar işkencelerle yaşayan bir kölenin -Epiktetos’un- hayatından ne kadar kötü olabilir? Amacım kimsenin yaşamını acılarını küçümsemek değildir aman yanlış anlaşılmasın. Ama mutluluğa ulaşmak da bu kadar zor olmasa gerek. Zira örnek almaya çalıştığımız Stoacı filozoflara baktığımızda mutluluğun çok uzakta olmadığını görürüz. Marcus Aurelius iki evladını kaybetmenin acısına rağmen koca bir ülkeyi yönetmedi mi? Bizler kendi hayatımızı  neden yönetemeyelim?</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Özgürlük sizin gücünüzün sınırlarını ve Tanrısal iradenin koyduğu doğal sınırları anlamanızdan sonra gelir.</em></p><p><em>Yaşamın sınırlarını ve kaçınılmazlığını kabul ederek, onlarla savaşmak yerine onlarla birlikte çalışarak özgür oluruz.(Epiktetos)</em></p></blockquote>



<p>Stoacıların vurgusunu yaptığı bir diğer konu ise anı yaşamaktır. Onlar, kişinin her zaman anda kalması gerektiğini söylerler. Geriye ya da ileriye bakıp zaman kaybetmek boşunadır. Der ki Seneca: “Vaktinden önce mutsuz olma!” Çünkü bir acıyı düşünmek acıyı yaşamaktan daha fazla acıtacaktır insanın canını. O yüzden kişi daima bulunduğu ana odaklanmalıdır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Yaşamını tümüyle tasarımlayarak, kendini iç düzensizliğine düşürme. Ne denli büyük ve ne denli çok sayıda sıkıntılarla karşılaşabileceğini hesaplama. Ama, karşılaşacağın bir sıkıntılı durumda: ‘Dayanılamayacak ne ve katlanılamayacak ne var bu olayda?’ diye soruver kendine. Kızarırdın, gerçekten bunu açıklamak zorunda kalsaydın. Ne geçmişin ne de geleceğin, hep şimdiki zamanın yükünü taşımakta olduğunu da anımsa. Şimdiki zamansa kısadır.</em></p><p><em>(Marcus Aurelius)</em></p></blockquote>



<p>Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde görülecektir ki mutluluk kişinin elindedir. Birey, yaşadığı ‘anda’, içinde bulunduğu koşullar her ne olursa olsun erdemli olmayı bırakmamalı, daima iyiyi düşünmelidir. Anlaşılacaktır ki en dayanılmaz gelen durumlar bile geçecektir, elimizde kalacak olan sadece o hallerde ne yaptığımız, nasıl tepki verdiğimiz olacaktır. Kişi, Stoacı filozofların görüşleriyle aydınlatacak olursa yolunu, doğa ile tam uyum içinde, başına gelenlere karşı çıkmadan, onlarla birlikte yaşamayı öğrenecektir. O zaman, mutluluğun tadına da varacaktır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Hayatında olup biten şeylerin dilediğin şekilde olmasını dileme.</em></p><p><em>Nasıl oluyorsa öyle olmasını arzu et!</em></p><p><em>Böyle davranırsan her daim mutlu olursun.</em></p><p><em>(Epiktetos)</em></p></blockquote>



<p>Epiktetos’un, Marcus’un, Seneca’nın ve diğer Stoacıların yolunuza yoldaş olması dileğiyle… Erdemler eşliğinde mutluluk daima sizinle olsun.</p>



<p><strong>Kaynakça:</strong></p>



<p>Brun, J. (1997). Stoa Felsefesi. (Çev.Medar Atıcı). İstanbul:İletişim Yayınları.</p>



<p>Gökberk M. (1993). Felsefe Tarihi. İstanbul:Remzi Kitabevi.</p>



<p>İyi S. (2019). Etik. Eskişehir: T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No:2356. Açıköğretim Fakültesi No:1353.</p>



<p>Öztürk F. (2017). Geç Dönem Stoa Felsefesinde Yaşam Sanatı Olarak Etik Anlayışı. Malatya:İnönü Üniversitesi Kültür ve Sanat Dergisi</p>



<p>Aslan A. (2008). İlkçağ Felsefe Tarihi. İstanbul: Bilgi Yayıncılık.</p>



<p>www.feniksdergi.org</p>
<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek/">Mutluluğa Giden Yolda Stoacılarla Yürümek</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/">Aktifffelsefe Adana</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Marcus Aurelius’un “Düşünceler”i  Işığında Yeni Bir Ben</title>
<link>https://trafikdernegi.com/marcus-aureliusun-dusunceleri-isiginda-yeni-bir-ben</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/marcus-aureliusun-dusunceleri-isiginda-yeni-bir-ben</guid>
<description><![CDATA[ Biz insanlar bazen durur düşünür ve kendimizde bazı eksiklikler fark ederiz. Bu eksiklikleri tamamlamak, düzeltmek için değişime ihtiyaç duyar yeni bir ben isteriz. Ancak bazen değişimden korkar, bazen de bunun için hafta başı, aybaşı, yılbaşı gibi günler belirleyip sürekli erteleriz. Halbuki der ki Epiktetos: “Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsun. Niçin bu günden başlamıyorsun?” Epiktetos […]
Marcus Aurelius’un “Düşünceler”i  Işığında Yeni Bir Ben yazısı ilk önce Aktifffelsefe Adana üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2021/01/site-marcus.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:42:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Marcus, Aurelius’un, “Düşünceler”i, Işığında, Yeni, Bir, Ben</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2021/01/site-marcus-1024x1024.jpg" alt="" class="wp-image-84953" width="318" height="318"><figcaption>Marcus Aurelius’un “Düşünceler”i Işığında Yeni Bir Ben</figcaption></figure></div>



<p>Biz insanlar bazen durur düşünür ve kendimizde bazı eksiklikler fark ederiz. Bu eksiklikleri tamamlamak, düzeltmek için değişime ihtiyaç duyar yeni bir ben isteriz. Ancak bazen değişimden korkar, bazen de bunun için hafta başı, aybaşı, yılbaşı gibi günler belirleyip sürekli erteleriz. Halbuki der ki <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yasam-icin-el-kitabi/">Epiktetos</a>:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong><em>“Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsun. Niçin bu günden başlamıyorsun?”</em></strong></p><cite>Epiktetos</cite></blockquote>



<p>Gelin biz de bugün hep birlikte bazı değişimler için yola çıkalım. Yolumuzu aydınlatmak için de kentlerin yüzünü ışıtan Marcus Aurelius’un “<strong><em>Düşünceler</em></strong>”ini ele alalım.</p>



<figure class="wp-block-pullquote"><blockquote><p><strong><em>“Hükümdarlar filozof,</em></strong><br><strong><em> filozoflar hükümdar olsaydı, </em></strong><br><strong><em>kentlerin yüzü ışırdı.” </em></strong></p><cite><em><span class="has-inline-color has-black-color">Platon</span></em></cite></blockquote></figure>



<h2 class="wp-block-heading"><span class="has-inline-color has-vivid-red-color">Marcus Aurelius (121-180)</span></h2>



<p>Marcus Aurelius Antoninus Augustus (26 Nisan 121 – 17 Mart 180) Roma’ya altın çağını yaşatan beş iyi imparatordan sonuncusudur. Aynı zamanda <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek/">Stoacı</a> felsefenin önemli filozoflarından sayılan Aurelius’un bilinen en önemli eseri Düşünceler adlı kitabıdır.</p>



<p>Bu eseri çoğaltıp yayımlamak için yazmamıştır; başkalarına öğüt vermek için de yazmamıştır. “Sen” diye seslendiği, okur değil, kendisidir. Kendi kendisiyle söyleşidir baştan sona. Öyle bir söyleşidir ki bu kitap, yüzyıllar öncesinden bugünün okuruna da en taze haliyle seslenebilmiştir. Şimdi biz de dinleyelim altın filozof Marcus’u ve kendi hayatımızda değişimler için örnek alalım onu:</p>



<p>Ruhuna seslenmiştir Aurelius, demiştir ki:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><strong>Bir gün, gerçekten iyi, yalın, açık, seni saran bedenden daha saydam olacak mısın, ruhum? </strong><br><strong>Bir gün gerçekten iyiye ve sevmeye eğilim duyacak mısın? </strong><br><strong>Bir gün tam anlamıyla doygun, hiçbir şeye gereksinim duymaz, hiçbir şeyi arzulamaz, haz bulacağın canlı ya da cansız hiçbir şeyde gözü olmayan biri olacak mısın? </strong><br><strong>Bunların daha uzun tadına varmak için hep daha çok zaman, ya da daha hoş yerler, ülkeler yahut daha uygun bir iklim, ya da daha hoş insanlarla birlikte olmak istemeyecek misin? </strong><br><strong>Bir gün, şimdiki durumundan hoşnut olacak, şimdi sahip olduğun her şeyden haz duyacak mısın? </strong></p><cite>Marcus Aurelius</cite></blockquote>



<p>Aslında daha iyi bir insan olmak için gerekenleri anlatmıştır, ruhuna soru sorarak. Peki biz bir gün tam anlamıyla doygun olup elimizdekilerle yetinebilecek miyiz?</p>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Aktiffelssefe</a> olarak da <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ilkelerimiz/">vizyonumuz </a>olan daha iyi bir insan olabilmek için başka neler yapmalıyız? Hepsinin cevabını vermiştir filozof. Anı yaşamaktan bahsetmiştir sık sık, her <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek/">stoacı </a>filozofun görüşüne uygun olarak.</p>



<p><strong>“Bu sınırlı zamanın yok olup gideceğinin, senin de yok olup gideceğinin ve o zamanın bir daha eline geçmeyeceğinin bilincine varmanın vakti geldi, geçiyor.”</strong></p>



<p><strong>“Öyleyse, bundan başka her şeyi bir yana at ve yalnızca bu birkaç şeyi zihninde tut. Ayrıca, her birimizin yalnızca şimdiki zamanda, bu kısacık anda yaşadığını unutma; geri kalan günlerimiz ya çoktan geçip gitmiştir ya da bilinmeyen gelecektedir…”</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading"><span class="has-inline-color has-vivid-red-color">Her anı son günün gibi yaşa!</span></h3>



<p>Ve eklemiştir sonra. Her anı son günün gibi yaşa! Ölüme hazır ol, gösterişten uzak dur,  yaşamdan olabileceğin en iyi insan olarak ayrıl.</p>



<p><strong>“Her zaman, o anda yaşamı terk edecekmişsin gibi davranmalı, konuşmalı ve düşünmelisin.”</strong></p>



<p><strong>“Yapmakta olduğun şeyi gerçek bir Romalıya ve gerçek bir insana yaraşır biçimde, azimle, gösterişten uzak, titiz bir ciddilik, özen, özgürlük ve doğrulukla yapmaya çalış; kendini tüm öteki uğraşlardan kurtar; her edimi, yaşamının en son edimiymiş gibi yaparsan, bunu başarırsın; her türlü hafiflikten sakınarak, mantığın kuralından sapmaksızın, ikiyüzlülükten, bencillikten, yazgının sana getirdiği her şeyden hoşnutsuzluk duymaktan kaçınarak”</strong></p>



<p><strong>“Karakterin yetkinliği şurada yatar: her günü son günmüş gibi yaşamak, telaşsız, uyuşuk olmaksızın, yapmacıksız.”</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading"><span class="has-inline-color has-vivid-red-color">Doğayla uyum içinde yaşa</span></h3>



<p>Doğayla uyum içinde yaşamalıyız demişlerdir <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek/">Stoacılar</a>. Kusursuz olarak dizayn edilen doğada her şey yerli yerindedir. İnsan da bu doğanın ayrılmaz bir parçasıdır demişlerdir. İnsan başına gelen şeylerden yakınmamalı, onları en iyi biçimde karşılamalıdır çünkü katlanılmaz acı yoktur ve onları iyi veya kötü görmek bizim elimizdedir. Aurelius da düşüncelerinde yer vermiştir bunlara:</p>



<p><strong>“…karşına çıkacak her sıkıntı için kendi kendine şunu sor: “Bunda dayanılmaz, katlanılmaz olan ne var?” Yanıtın yüzünü kızartırdı! O zaman canını sıkan şeyin, gelecek ya da geçmiş değil, şimdiki zaman olduğunu amınsa kendine. Sıkıntını soyutlar, kendi başına alındığında ona katlanamayacağını düşündüğü zaman zihnine kızarsan, böylesine sınırlar içine sıkıştırıldığından sıkıntının gücü azalacaktır.”</strong></p>



<p><strong> “Varsın, dışarıdan, bedenimin organlarına zarar verebilecek her türlü kötülük başıma gelsin; organlarım isterlerse yakınsınlar. Bana gelince, başıma gelenin bir kötülük olmadığını düşünürsem, ondan hiçbir zarar görmem; bunu düşünmemek bana bağlıdır.”</strong></p>



<p><strong>“Kendine gel, ayıl, uykudan uyan. Huzurunu kaçıran şeylerin düş olduklarına inan; uyanır uyanmaz önceden oldukları gibi gör onları.”</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading"><span class="has-inline-color has-vivid-red-color">Acı da ölüm de doğaldır</span></h3>



<p>Acı da ölüm de doğaldır demiştir Marcus Aurelius. Ve doğallıktan korkmak çocuklara özgüdür diye eklemiştir ardından. Gerçekten de ölüm son derece normal değil midir aslında? Niçin bu doğal olgudan fazlasıyla korkarız o zaman?</p>



<p><strong>“El, bir elin; ayak, bir ayağın işini gördüğü sürece, onların ağrıması doğaya aykırı değildir. İnsan için de, acı, insana özgü bir çabadan kaynaklandığı sürece doğaya aykırı değildir; doğaya aykırı olmadığı için, kötülük de değildir.”</strong></p>



<p><strong>“Her şey nasıl da hızla yok olup gidiyor, hem evrendeki bedenlerin kendileri, hem de onların zaman içindeki anılan! Duyularımızla algılayabildiğimiz şeylerin doğası nedir, özellikle hazzın çekici, acı çekmenin korkutucu, boş gururun ünlü kıldığı şeylerin! Bütün bunlar nasıl da aşağılık, adi, iğrenç, kirletici ve ölü! Buna mantığımız karar vermeli. Fikirleri ve sözleriyle ün dağıtan o kişiler kimlerdir? Ya ölüm, nedir ölüm? Ölüm, mantıksal çözümlemelerle, başlı başına ele alınacak olursa, onunla ilgili bütün fanteziler dağılıp gider, ölümün doğal bir olaydan başka bir şey olmadığı anlaşılır. Ama doğal bir olgudan korkmak çocuklara özgüdür, çocukça bir şeydir.”</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading"><span class="has-inline-color has-vivid-red-color">Çalışkanlık</span></h3>



<p>Birçoğumuzun en büyük sorunlarından biri olan tembelliğe de değinmiştir imparator filozof. İnsanın doğasında çalışkanlık olduğunu vurgulamış kendini seven insanın doğasını da seveceğini bu yüzden de çalışkan olması gerektiğini söylemiştir Marcus Aurelius. Ve yaptığın mesleği sev diye seslenmiştir kendisine.</p>



<p><strong>“Sabahları canın yataktan çıkmak istemediğinde, hemen şöyle düşün: Bir insanın görevini yerine getirmek için kalkıyorum. Bunu yapmak için doğdum, bu dünyaya bunun için getirildim, peki ama neden yakınıyorum öyleyse? Yataktan çıkımayıp yorganı başıma çekmek için mi yaratıldım yoksa? Kuşkusuz çok daha hoş bir şey bu. Bunun için mi geldin dünyaya öyleyse? Harekete geçmek için değil de, duyuları sınamak için mi? Ağaçları, kuşları, karıncaları, örümcekleri, arıları görmüyor musun? Onların her birinin evrenin akışı içinde kendine düşen görevi yerine getirdiğini, evrensel düzene küçük de olsa katkıda bulunduğunu görmüyor musun? Sense, kendi adına, bir insan olarak yapman gereken şeyi yapmayı red mi edeceksin? Kendi doğana uygun olanı yapmak için acele etmeyecek misin?”</strong></p>



<p><strong>“Öğrendiğin mesleğini sev ve ondan hoşnut ol.”</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading"><span class="has-inline-color has-vivid-red-color">Öfke</span></h3>



<p>İnsan ruhunun alçaldığı zamanları saymıştır kitapta, öfkeye yenik düşmemek gerektiğini anlatmıştır.</p>



<p><strong>“İnsanın ruhu, en çok, kendi elinde olduğu ölçüde evrende bir apse ve bir çeşit ura dönüştüğü zaman kendini alçaltır Başına gelen herhangi bir şeye öfkelenmek evrenin doğasına aykırıdır; çünkü o tek tek bütün varlıkların özel doğalarını içinde barındırır. İkinci olarak, bir insandan yüz çevirdiğinde ya da aşırı derecede öfkelenenlerin yaptıkları gibi zarar vermek için ona doğru yaklaştığı zaman da kendini alçaltır; üçüncü olarak, hazza ya da acıya yenik düştüğü zaman kendini alçaltır. Dördüncü olarak, ikiyüzlü davranıp gerçeğe uymayan ve gerçeğe aykırı şeyler söylediği ya da yaptığı zaman. Beşinci olarak, davranışını ya da dürtüsünü belli bir amaca yöneltmediği, rastgele, düşüncesizce davrandığı zaman; oysa en küçük bir edimimizi bile yöneldiği amacın bilincinde olarak yapmalıyız; ussal varlıkların amacı, kentlerin ve kurumların en saygınının usuna ve yasasına uymaktır.”</strong></p>



<p><strong>“Öfkeye yenik düştüğünde, insan yaşamının bir an sürdüğünü, çok geçmeden hepimizin ölüm döşeğine uzanacağımızı düşün.”</strong></p>



<p>Marcus Aurelius, gereksiz işler yapma demiştir kendisine, eylemlerinin amacını düşün, hep doğru olanı yap ve düşüncelerinde yalın ol demiştir.</p>



<p><strong> “Hiçbir zaman istemine karşı, bencilce, düşüncesizce ya da gönülsüzce davranma; birbirine karşıt nedenler sürüklemesin seni; düşünceni allayıp pullayarak güzelleştirmeye çalışma. Fazla konuşmaktan, gereğinden fazla işe kalkışmaktan kaçın”</strong></p>



<p><strong>“Birinin yaptığı her eylemde, kendi kendine: “Bu adam bu eylemiyle neyi amaçlıyor?” diye sormaya alıştır kendini, olabildiğince. Ama kendinden başla; önce kendini incele.”</strong></p>



<p><strong>“Söylediğin her sözcüğü tart; attığın her adıma dikkat et. Verdiğin her kararın ne gibi sonuçları olacağını düşün. Bu ikinci durumda, amacın ne olduğunu daha başından gör; birinci durumda ise sözcüklerin ne anlama geldiğine dikkat et.”</strong></p>



<p><strong>“Yolundan sapma, ama her devinim dürtüsünde doğru olanı yap, her düşüncede gerçeği kavrama yetini kor.”</strong></p>



<p><strong>“Sana ansızın “Şu anda ne düşünüyorsun?” diye soracak olurlarsa,hiç duraksamadan, açıkça “Şunu, şunu” diye yanıtlayabileceğin şeyleri düşünmelisin yalnızca. Öyle ki, içindeki her şeyin, yalın ve düzenli, haz ya da zevk, rekabet, kıskançlık, kuşku ve insanın onları düşündüğünü itiraf etmesinin yüzünü kızartacağı bütün öteki şeyleri aklından geçirmeyi küçümseyen toplumsal bir varlığa yaraşır olduğu yanıtından açıkça anlaşılsın.”</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading"><span class="has-inline-color has-vivid-red-color">Kendine İyi Bak</span></h3>



<p>Ve kendine iyi bak demiştir Marcus Aurelius. Kendine saygı duy, dimdik dur ve mutluluğu başkasında arama; insanın kendi içine dönebileceği en güzel yer yine kendi içidir demiştir.</p>



<p><strong> “Kendine kötü davranıyorsun, ruhum, kendine kötü davranıyorsun! Kendini yüceltmek için başka fırsatın olmayacak. Çünkü herkesin yaşamı yalnızca bir an sürer, seninki neredeyse sonuna erdi, ama hala kendine saygı duymuyorsun, mutluluğunun başkalarının ruhlarında olup bitenlere bağımlı olmasına izin veriyorsun.”</strong></p>



<p><strong>“İçin huzur dolu olsun, başkalarının sağlayabileceği yardıma ya da dinginliğe gereksinimin olmasın. Kısaca dimdik durmalısın, başkaları ayakta tutmamalı seni.”</strong></p>



<p><strong>“Bazıları kırsal bölgelerde, deniz kıyısında ya da dağlarda kendi içlerine çekilebilecekleri bir yer ararlar; sen de böyle şeyleri bütün yüreğinle özlemeyi bir alışkanlık haline getirdin. Ama bu aptalca bir şey, çünkü istediğin anda kendi içine çekilebilirsin; çünkü insanın çekilebileceği hiçbir yer kendi içinden daha dingin, daha erinçli olamaz.”</strong></p>



<p>Kendine seslenirken bizlere de ulaşmıştır pek değerli filozof Marcus Aurelius. Daha iyiye gitmek için uyarılarda bulunmuştur sürekli, çok defa aynı şeyleri söylemiştir, belki de her daim hatırlayabilmek için.</p>



<p>Birkaç sözünü paylaştım bugün burada sizlerle. Sana, bana, bize seslenen düşünceler ışığında daha iyi bir ben olabilmek dileğiyle…<br>Marcus Aurelius ve daha bir çok filozofun yoluna ışık olabilmesi için bizi daha yakından tanımak isterseniz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">buradan </a>ücretsiz felsefe seminerlerimize<a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/"> kayıt olabilirsiniz</a>.</p>



<p class="has-text-align-right"><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Aktiffelsefe  Araştırma Grubu</a></p>



<p><strong>Kaynakça:</strong></p>



<p>Aurelius, M.(2004) Düşünceler.(Çev. Şadan Karadeniz). Ankara:Yapı Kredi Yayınları<br>Marcus Aurelius-Vikipedi<br>felsefe.gen.tr</p>



<h2 class="wp-block-heading"><span class="has-inline-color has-vivid-red-color">İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız</span></h2>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek/">Mutluluğa Giden Yolda Stoacılarla Yürümek</a></p>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluk-nerededir/">Mutluluk Nerededir?</a></p>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/marcus-aurelius/">Marcus Aurelius</a></p>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hayatin-sanati-ve-kintsugi-2/">Hayatın Sanatı ve Kintsugi</a></p>



<p></p>
<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/marcus-aurelius-2/">Marcus Aurelius’un “Düşünceler”i  Işığında Yeni Bir Ben</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/">Aktifffelsefe Adana</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Seneca’nın Sarsılmazlık Üzerine Söyledikleri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/senecanin-sarsilmazlik-uzerine-soeyledikleri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/senecanin-sarsilmazlik-uzerine-soeyledikleri</guid>
<description><![CDATA[ “Yaralanmaz olan, darbe almayan değil, darbeden incinmeyendir.”  Seneca’nın Bilgenin Sarsılmazlığı adlı eserinde geçer bu söz. Filozofa göre, sarsılmaz bilge hiçbir darbeden… Neden sarsılmaz o? Bilge de herhangi bir insan değil midir? Ona kimse haksızlık yapamaz mı? Yoksa haksızlık yapılır da bilge mi tepki vermez? Seneca’ya göre “Bilge, tanrılara komşudur. Yakın durur. Ölümlülüğü hariç tanrıya benzer.” […]
Seneca’nın Sarsılmazlık Üzerine Söyledikleri yazısı ilk önce Aktifffelsefe Adana üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2022/04/WhatsApp-Image-2022-04-20-at-21.38.45.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:42:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Seneca’nın, Sarsılmazlık, Üzerine, Söyledikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2022/04/WhatsApp-Image-2022-04-20-at-21.38.45-1024x1024.jpg" alt="" class="wp-image-86454" width="300" height="300"></figure></div>



<p><strong><em>“Yaralanmaz olan, darbe almayan değil, darbeden incinmeyendir.” </em></strong></p>



<p>Seneca’nın Bilgenin Sarsılmazlığı adlı eserinde geçer bu söz. Filozofa göre, sarsılmaz bilge hiçbir darbeden…</p>



<p>Neden sarsılmaz o? Bilge de herhangi bir insan değil midir? Ona kimse haksızlık yapamaz mı? Yoksa haksızlık yapılır da bilge mi tepki vermez?</p>



<p>Seneca’ya göre “Bilge, tanrılara komşudur. Yakın durur. Ölümlülüğü hariç tanrıya benzer.” Çünkü o tüm erdemlerin vücut bulmuş halidir. Sabrıyla, şefkatiyle, gücüyle her daim ayaktadır. Nasıl bazı şeyler ateşle küle dönüştürülemez, aksine alevle sarıldığında bile sertliğini ve şeklini korursa; nasıl bazı sivri kayalar dibe doğru uzanarak denizin gücünü kırar ve sayısız çağ boyunca kamçılanmasına rağmen bu şiddetli öfkenin herhangi bir işaretini göstermezse, bilgenin ruhu da aynı şekilde sağlamdır ve haksızlıklara, darbelere karşı tümüyle güvende olacak kadar gücünü toplamış haldedir.</p>



<p>Bilge kendi ruhunun değerini bilendir Seneca’ya göre. Bu nedenle haksızlık karşısında etkilenmez çünkü haksızlık yapanların ona etki edemeyecek kadar aşağıda olduğunu bilir. Burada kibir değil, aksine şefkat vardır. Haksızlık yapan kişi kötüdür, bilmeyendir, eksiktir, kendine acı verendir ve bilge tüm bunlar karşısında şefkatli, güçlü ve yol gösterendir.</p>



<p><em>“</em><strong><em>Kim kendisine ait olmayan bir şeyin kaybından etkilenir?” -Seneca</em></strong></p>



<p>Ve bilir bilge haksızlıklar, darbeler karşısında hiçbir şey kaybetmeyeceğini. Çünkü onun sahip olduğu tek şey erdemleridir. Erdem özgürdür. Yaralanmaz, hareket ettirilmez, sarsılmaz, bu yüzden darbelere karşı sağlam durur, öyle ki yönü ne değiştirilebilir ne de mağlup edilebilir.</p>



<p><strong><em>“Temeli sağlam atılmış bir ruhu sarsabilecek kadar güçlü bir silah yapılamaz” – Seneca </em></strong></p>



<p>Kimse zihnen etkilenmeden haksızlığa uğramaz der Seneca. Hatalardan sıyrılmış, kendisini kontrol edebilen, derin bir sessizlik ve huzur içindeki biri haksızlıktan muaftır. Gerçekten de öyle değil midir? Evet, erdemlerle örülmüş, yalnızca erdemlere sahip birer bilge değiliz belki. Biz aciz insanlar çok şeye sahibiz: Gurura, kibre, eşyalara, paralara ve daha birçok şeye… </p>



<p>Gerçekten sahip olduğumuz tek şeyimiz erdemlerimizken biz onları kaybetmekten değil geçici olanları kaybetmekten korkar dururuz. Birilerinin, varlığımız zannettiğimiz şeylere saldırma ihtimalinden çekiniriz. Halbuki izin vermediğimiz sürece bu mümkün değildir ki…</p>



<p>Birinin bize zarar verişi aslında bizim aczimizle ilgilidir. Korkularımızla, başkalarına olan bağımlılığımızla darbeler alır ve bu darbelerden yıkılırız. Bizim başkalarına verdiğimiz izinler, yüklediğimiz anlamlar ve kendimizin farkında olmayışımızdır bizi yerle bir eden. Karşıdaki küçük büyük zararlar vermeye çalışır bize. Belki bilerek belki hiç istemeyerek… Önemli değil. O yapsın. O ne yaparsa yapsın… Sağlam ruhumuzu nasıl kıpırdatıp dağıtabilir ki? Kendimizin, erdemlerimizin farkına varsak her şey daha iyi olur belki.</p>



<p>İçimizdeki değerlerin farkına varabilmek dileğiyle…</p>



<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>



<p>Seneca.(2021). Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine. (Çev. Cengiz ÇEVİK) İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları</p>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Aktiffelsefe Araştırma Grubu</a></p>



<hr class="wp-block-separator">



<p>Doğu ve batı felsefelerini ve kültürlerini incelediğimiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">felsefe seminerlerimize </a>katılmak isterseniz de <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">buraya </a>tıklayarak ücretsiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">kayıt </a>yaptırabilirsiniz. Bu arada seminer konularımızı incelemek için <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">Felsefe Seminerleri</a> sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız:</h2>



<ul class="wp-block-list"><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek/">Mutluluğa Giden Yolda Stoacılarla Yürümek</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/marcus-aurelius-2/">Marcus Aurelius’un “Düşünceler”i Işığında Yeni Bir Ben</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-nedir/">Felsefe Nedir?</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ciceronun-dostluk-uzerine-soyledikleri/">Cicero’nun Dostluk Üzerine Söyledikleri</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mayanin-oyunlari/">Mayanın Oyunları</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yasam-icin-felsefe/">Yaşam İçin Felsefe</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Hakkımızda</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/etkinliklerimiz/">Etkinliklerimiz</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yayinlarimiz/">Yayınlarımız</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ilkelerimiz/">İLKELERİMİZ</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/iletisim-sayfasi/">İletişim</a></li></ul>
<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/senecanin-sarsilmazlik-uzerine-soyledikleri/">Seneca’nın Sarsılmazlık Üzerine Söyledikleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/">Aktifffelsefe Adana</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Epiktetos İle Felsefe Yapmak</title>
<link>https://trafikdernegi.com/epiktetos-ile-felsefe-yapmak</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/epiktetos-ile-felsefe-yapmak</guid>
<description><![CDATA[ Hayatta hepimizin yıldığı, tükendiği anlar vardır. İçimizde bir sıkıntı gezer durur. Dün mutlu eden şeyler, bugün herhangi bir maddeden ibaret oluverir. O anda durup bir sorarız kendimize: “Beni ne mutlu ediyor? , Ben bu kocaman evrendeki küçük kum tanesi, ben neden varım?” Halbuki bu soru, evrenin varlığı, insanın varlığı, nedenler, niçinler günlük koşuşturmaların arasında aklımıza […]
Epiktetos İle Felsefe Yapmak yazısı ilk önce Aktifffelsefe Adana üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2021/12/epik-bisiler-2-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:42:40 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Epiktetos, İle, Felsefe, Yapmak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="400" height="250" src="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2021/12/epik-bisiler-2-1.jpg" alt="" class="wp-image-86169" srcset="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2021/12/epik-bisiler-2-1.jpg 400w, https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2021/12/epik-bisiler-2-1-300x188.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 400px) 100vw, 400px"></figure></div>



<p>Hayatta hepimizin yıldığı, tükendiği anlar vardır. İçimizde bir sıkıntı gezer durur. Dün mutlu eden şeyler, bugün herhangi bir maddeden ibaret oluverir. <br>O anda durup bir sorarız kendimize: “Beni ne mutlu ediyor? , Ben bu kocaman evrendeki küçük kum tanesi, ben neden varım?” Halbuki bu soru, evrenin varlığı, insanın varlığı, nedenler, niçinler günlük koşuşturmaların arasında aklımıza dahi gelmez. Yalnızca arada yaşanan düşüşlerde sorarız bu soruları.</p>



<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f449.png" alt="????" class="wp-smiley">Stoacı düşünür Epiktetos bir panayır örneği verir buna benzer. Ona göre bazı insanlar satmak, bazıları da almak için oraya giderler. Oraya, merak yüzünden, yalnız panayırı görmek, kimin bu panayırı kurduğunu ve niçin açtığını öğrenmek için giden azdır. Dünya için de bu böyledir. Dünyaya gelen insanların bir bölüğü satmak, bir bölüğü de satın almak için gelmişlerdir. Bunların içinde bu muhteşem gösteriyi seyretmek, onun ne olduğunu anlamak, kimin yaptığını, niçin yaptığını ve nasıl yönettiğini öğrenmek kaygısını taşıyanlar pek azdır. İşte oraya bir şey alıp satmaya gitmeyen, bir menfaat için gitmeyen, insanların niçin gittiklerini, neler peşinde koştuklarını, olayların arkasındakini sorgulayan kişi filozoftur.</p>



<p>Hani hep deriz ya ortaokul sıralarından beri: “Felsefe, sonu olmayan bir yoldur, kişi her an felsefe yapmaktadır. Gibi gibi…” Belki birçok sorumuzun sonu felsefi sorgulara çıkabilir. </p>



<p>Ama her felsefi soru soran filozof mudur? Bilge sıfatını bahşettiğimiz insanlar bu kadar kolay mı olabilmektedir?</p>



<p>Epiktetos, felsefe yapmak için önce aklı şart koşmuştur. Çünkü ona göre insan aklı olan geçici bir hayvandır. İnsanın en gerçek nimeti, hayvandan ayıran yönü aklıdır.  İnsan akıldan uzaklaştığı, akılsız hareket ettiği zaman insanlığı kaybolur ve hayvan ortaya çıkar. Bu ifadelere göre insan, aklını kullanamadığı, eylemlerini gerçekleştirirken düşünmeden hareket ettiği zaman hayvanların gösterdiği bilinçsizce yapılan hareketlerin ortaya çıkması doğaldır. Öyleyse felsefe yapmak için gerekli özelliklerden biri akıl sahibi olmaktır. Aklını kullanan insan yalnızca erdemleriyle hareket ederse, her türlü kötülükten uzaklaşırsa artık filozofluğa doğru gitmektedir.</p>



<p>Epiktetos’a göre felsefe; ne olursa olsun yapmaya zorlandığımız ödevlerde cılızlığımızı ve bilgisizliğimizi anlamakla başlamaktadır. </p>



<p>Der ki filozof:  </p><p>“Eğer iyi olmak istiyorsan; önce kötü olduğuna inan.”</p>



<p>Zira kabul etmezsek kötü yönlerimizi, kullanmazsak aklımızı, en iyisi olduğumuz gafletine düşüveririz. Çünkü biz insan denen varlıklar aldanmaya en yatkın olanlarız. </p>



<p>Kötülüklerimizi fark etmek için önce bu kavramları sorgulamalıyız der Epiktetos. İyi nedir, kötü nedir? Tam anlamlarını anlamalıyız ki bilelim. Daha sonra doğruya ulaşmak ve kurtuluşa ermek için yürüyebiliriz. Ancak bu yol insana en ağır gelen erdemlerden birini gerektirir: “Sabır.”</p>



<p>Epiktetos’a göre doğruya ulaşmak için insan sabırlı davranırsa meyvelerin olgunlaştığı gibi olgunlaşır. Tohumun uzun zaman toprakta gömülü olarak gizli kaldığı gibi kalır. Olgunlaşmak için yavaş yavaş büyür. Bunun aksine gövdesi iyice gelişmeden başak verirse bahçedeki bir ottan farkı yoktur. Erken çıktığı için, soğuk ya da sıcak otu öldürür, yaşar gibi görünür, çünkü henüz başında birkaç çiçek açar, oysaki ölmüştür, kökünden kurumuştur. İste sabırsız davranarak vaktinden önce kendini göstermeye çalışan felsefeyle uğraşan kişi örnekteki çiçek gibi olur. Bu ifadelerden de anlaşılmaktadır ki filozofluk bir anda olup biten bir şey değil, sabırla elde edilen bir birikimin sonucudur. Felsefeyle uğraşanların uzun bir süreçten sonra ancak önemli bir aşama gösterdiğini bu nedenle birkaç kitap okumakla ya da az bir bilgiyle olgunlaştığı düşüncesinin yanlış olduğu görülmektedir.</p>



<p>Felsefenin insanı zamanla olgunlaştırdığı için aceleci tutumların doğru olmadığını Epiktetos şu cümlelerle açıklamaktadır: “Bizi ezen şey, felsefeyi dudaklarımızın ucu ile tadar tatmaz, hemen lider rolü oynamaya çıkmak, başkalarına faydalı olmayı düşünmek ve dünyayı yeniden düzeltmek isteyişimizdir. Hey dostum! İlk önce kendini düzelt. Ondan sonra insanlara, felsefenin yola koyduğu bir adam göster. Soydaşınla; yiyip içerken, gezip dolaşırken kendi örneğinle onları aydınlat.”</p>



<p>Felsefenin insana yalnızca iç faydalar sağlayacağını söyler Epiktetos. Biz erdemlerimizle iyi olmaya çalışırken bir başkasını değiştiremeyiz. Onu yalnızca felsefenin yola koyduğu insanı göstererek aydınlatabiliriz. Daha fazlası elimizden gelmez. Şu hikaye rivayet edilir bununla alakalı olarak:</p>



<p>“Birisi kardeşinin kendisine karşı öfkesini dindirmek konusunda tavsiye istediğinde, Epiktetos şöyle dedi: Felsefe insana dış faydalar sağlayacağını öne sürmez. Eğer sürseydi kendi alanının dışına çıkmış olurdu. Marangozun malzemesi ahşap, heykeltıraşın malzemesi bakırsa, yaşama sanatının konusu da insanın kendi yaşamıdır. ‘Peki ya kardeşimin yaşamı?’ O da onun kendi sanatıdır; senin dışında kalan bir meseledir, tıpkı bir toprak parçası sağlık ya da itibar gibi. Felsefe bunların hiçbirini vaat etmez.  Her koşulda yol gösteren ilkeleri doğaya uygun tutacağını söyler. ‘Hangi ilkeler?’  İçimizdeki ilkeler.”</p>



<p>İçimizdeki ilkeleri doğaya uygun tutabilmek dileğiyle…</p>



<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>



<p>Çuhadar C. (2011) Epiktetos’un Felsefe, Filozof ve Felsefe Eğitimi Üzerine Düşünceleri</p>



<p>Epiktetos. (2020). Düşünceler ve Konuşmalar. (Çev. Özge Özköprülü). İstanbul: İnkılap Kitabevi</p>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Aktiffelsefe Araştırma Grubu</a></p>



<hr class="wp-block-separator">



<p>Doğu ve batı felsefelerini ve kültürlerini incelediğimiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">felsefe seminerlerimize </a>katılmak isterseniz de <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">buraya </a>tıklayarak ücretsiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">kayıt </a>yaptırabilirsiniz. Bu arada seminer konularımızı incelemek için <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">Felsefe Seminerleri</a> sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız:</h2>



<ul class="wp-block-list"><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek/">Mutluluğa Giden Yolda Stoacılarla Yürümek</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/marcus-aurelius-2/">Marcus Aurelius’un “Düşünceler”i  Işığında Yeni Bir Ben</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-nedir/">Felsefe Nedir?</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ciceronun-dostluk-uzerine-soyledikleri/">Cicero’nun Dostluk Üzerine Söyledikleri</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mayanin-oyunlari/">Mayanın Oyunları</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yasam-icin-felsefe/">Yaşam İçin Felsefe</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Hakkımızda</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/etkinliklerimiz/">Etkinliklerimiz</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yayinlarimiz/">Yayınlarımız</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ilkelerimiz/">İLKELERİMİZ</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/iletisim-sayfasi/">İletişim</a></li></ul>
<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/epiktetos-ile-felsefe-yapmak/">Epiktetos İle Felsefe Yapmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/">Aktifffelsefe Adana</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Seneca’nın Yaşam Üzerine Söyledikleri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/senecanin-yasam-uzerine-soeyledikleri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/senecanin-yasam-uzerine-soeyledikleri</guid>
<description><![CDATA[ Hiç bedeniniz bugündeyken aklınız gelecekte oldu mu? Yarın, üç ay sonra, bir yıl sonra ne yapacağınızı düşünüp durduğunuz zamanlar… Peki ya hiç mutlu bir anınızın ne zaman biteceği endişesine kapıldınız mı? Ben kapıldım… Seneca, “Yaşamın Kısalığı Üzerine” adlı eserde eleştirir benim gibileri. Ölümlüler der Seneca, yaşamın kısalığından yakınıp dururlar. Oysa yaşam kısa değildir ki. Sadece […]
Seneca’nın Yaşam Üzerine Söyledikleri yazısı ilk önce Aktifffelsefe Adana üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2022/12/ooo.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:42:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Seneca’nın, Yaşam, Üzerine, Söyledikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large is-resized"><img decoding="async" src="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2022/12/WhatsApp-Image-2022-12-22-at-13.29.10-1024x1024.jpeg" alt="" class="wp-image-86728" width="313" height="313"></figure></div>


<p>Hiç bedeniniz bugündeyken aklınız gelecekte oldu mu? Yarın, üç ay sonra, bir yıl sonra ne yapacağınızı düşünüp durduğunuz zamanlar… Peki ya hiç mutlu bir anınızın ne zaman biteceği endişesine kapıldınız mı? Ben kapıldım…</p>



<p>Seneca, “Yaşamın Kısalığı Üzerine” adlı eserde eleştirir benim gibileri.</p>



<p>Ölümlüler der Seneca, yaşamın kısalığından yakınıp dururlar. Oysa yaşam kısa değildir ki. Sadece insanlar onu verimli kılmayı başaramadıklarından kısa görürler. Değerlendirmeyi bilirsen gayet uzundur yaşam. Ama işte kimileri der, işlerine güçlerine dalmış kendini unutmuştur, kimileri üşengeçlikle sersemlemiş yaşamayı bile ertelemiştir, kimileri ise kararsızlığı yüzünden her daim yeni planların içine gömülmüş, bugünü göremez olmuştur. Ve sonra da bu kişiler yaşadıklarını kısa yaşam olarak adlandırmıştır.</p>



<p>Halbuki <strong><em>“Yaşadığımız yaşamın kısa bir bölümüdür. Dolayısıyla bu kısa aralık yaşam değil, sadece zamandır.”</em></strong></p>



<p>İnsan der Seneca, malvarlığını korumak konusunda oldukça hesaplı davranır, ancak açgözlü olmanın onur vesilesi sayılacağı tek konu olan zamanın harcanmasına gelince oldukça bonkör davranır. Ve bu harcadığı zamanda kendinden geçip gidenler yüzünden vaktinden önce ölür gider.</p>



<p>Genelde şu sözleri söyleriz her birimiz: “Evet bu işi yarın halledeceğim.” “Elli yaşına gelince kendime daha fazla vakit ayıracağım.” “Yetmişimden sonra inzivaya çekileceğim.” … Peki der Seneca, daha uzun yaşayacağının güvencesini nerden alıyorsun? Cümlesini şöyle bitirerek silkeler hepimizi: <strong><em>“Az kişinin ulaştığı bir noktada yaşama bağlanmayı isteyerek ölümlülüğü unutmak ne kadar büyük aptallık!”</em></strong></p>



<p>Sizin ömrünüz bin yılı da aşsa, çok dar bir alana sıkışacak, kusurlarınız tüm ömrünüzü yutacaktır der Seneca. Zamanı tutamıyor, geriye çeviremiyorsunuz; dünyanın en hızlı akan şeyini yavaşlatamıyorsunuz ama buna rağmen lüzumsuz ve yeri doldurulabilir bir şeymiş gibi onun geçip gitmesine izin veriyorsunuz der.</p>



<p>Gerçekten yıllarımızı, aylarımızı değil sadece son yirmi dört saatimizi düşünelim. Ne kadar dolu geçirdik? Ne kadar iyilik yaptık kendimize? Ah… Şöyle bir dönüp batığımızda başladığında bitmeyecek sandığımız geçen yıl ne de çabuk geçti değil mi? Neden biz onun bu kadar çabuk geçtiğini düşünüyoruz? Aslında önümüzdeki yılla aynı zaman değil midir geçen yıl? Onu meşguliyet sandığımız ama gerçek bir iş olmayan şeylerle o kadar doldurduk ki bir baktık geçivermiş. Seneca der ki bizim gibilere: siz geçmişi unutanlar, şu anı es geçenler ve gelecekten korkanlar ömrünüz çok kısa ve kaygılarla doludur.</p>



<p>Çoğumuz belirsiz bir geleceğin gelmesini bekler dururuz. Ve böylece<strong> “geceyi bekleyerek gündüzü, ışıktan korkarak da geceyi yitiririz.” </strong>Uzun vadeli planlar yapıyorlar der Seneca. Oysa bu tür bir erteleme en büyük yaşam israfıdır. Erteleme onların bugününü çalar der. <strong><em>En büyük yaşam engeli, yarına dayanıp bugünü tüketen beklentidir.</em></strong> Başta dedim ya birçoğumuz günümüzü unutup yarınımızı düşünüyor. Halbuki giden bugün…</p>



<p>                <strong><em>“Zavallı ölümlülerin ömründeki en iyi gün,</em></strong></p>



<p>                <strong><em>İlk kaçıp gidendir!” (Vergilius)</em></strong></p>



<p>Bugünleri giderken der Seneca, yaşamlarındaki kaybı bilmezler insanlar. Farkına varmadıkları kayıp katlanılabilir gelir onlara. Silkelenin ey insanlar der, silkelenin! Geçip giden yıllarınızı kimse size geri vermeyecek. Ömür başladığı yoldan gidecek. Gürültü yapmayacak, hızına dair sizi uyarmayacak. Onu kimse durduramayacak. İlk günden yola nasıl koyulduysa her gün öyle devam edecek.</p>



<p>Yaşamın kısalığından şikayet edeceğinize onu verimli kullanarak en uzun hale getirmeye bakın der Seneca. Çünkü uzun yaşam yılların geçtiği yaşam değildir. Birinin saçlarındaki beyazlara, yüzündeki kırışıklıklara bakarak o uzun yaşadı demeyin der. Çünkü o, uzun yaşamadı sadece uzun süre var oldu. Güçlü bir fırtınanın limandan koparıp oradan oraya savurduğu adamın uzun bir deniz yolculuğu yaptığını düşünmenin ne alemi var der. O uzun bir yolculuk yapmadı ki. Sadece uzun süre denizde var oldu.</p>



<p>İşte bu yüzden uzunluk yılların geçmesiyle değil geçen zamanların ne kadar dolu olduğuyla ilgilidir der. Bu doluluk gündelik işlerle geçen doluluk değildir elbette. Eğer der Seneca dolu geçirmek istiyorsanız yaşamı, kendini bilgeliğe adayanlara gönül verin. Sokrates’le tartışın, Carneades’le kuşku duyun, Epicurus’la huzur bulun, Stoacılarla insan doğasına üstün gelin. Onlar size hiçbir kötülük yapmayacak, sizi daha mutlu ve daha kendine adanmış biri olarak gönderecektir der.  Ah… Onların korumasına giren insanı nasıl bir mutluluk ne güzel bir yaşlılık bekliyor!</p>



<p>Yoldaşımızın filozoflar olduğu yolda uzun yaşayabilmek dileğiyle…</p>



<p>KAYNAKÇA:</p>



<p>Seneca.(2022). Yaşamın Kısalığı Üzerine. (Çev. Cengiz ÇEVİK) İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları</p>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Aktiffelsefe Araştırma Grubu</a></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Doğu ve batı felsefelerini ve kültürlerini incelediğimiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">felsefe seminerlerimize </a>katılmak isterseniz de <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">buraya </a>tıklayarak ücretsiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">kayıt </a>yaptırabilirsiniz. Bu arada seminer konularımızı incelemek için <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">Felsefe Seminerleri</a> sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız:</h2>



<ul class="wp-block-list">
<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek/">Mutluluğa Giden Yolda Stoacılarla Yürümek</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/senecanin-sarsilmazlik-uzerine-soyledikleri/">Seneca’nın Sarsılmazlık Üzerine Söyledikleri</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/marcus-aurelius-2/">Marcus Aurelius’un “Düşünceler”i Işığında Yeni Bir Ben</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-nedir/">Felsefe Nedir?</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ciceronun-dostluk-uzerine-soyledikleri/">Cicero’nun Dostluk Üzerine Söyledikleri</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mayanin-oyunlari/">Mayanın Oyunları</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yasam-icin-felsefe/">Yaşam İçin Felsefe</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Hakkımızda</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/etkinliklerimiz/">Etkinliklerimiz</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yayinlarimiz/">Yayınlarımız</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ilkelerimiz/">İLKELERİMİZ</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/iletisim-sayfasi/">İletişim</a></li>
</ul>
<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/senecanin-yasam-uzerine-soyledikleri/">Seneca’nın Yaşam Üzerine Söyledikleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/">Aktifffelsefe Adana</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Seneca’nın Mutluluk Üzerine Söyledikleri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/senecanin-mutluluk-uzerine-soeyledikleri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/senecanin-mutluluk-uzerine-soeyledikleri</guid>
<description><![CDATA[ Bazı kitaplar vardır, kısacıktır, ama yüzlerce sayfalık kitapların anlatamadığını bir çırpıda anlatıverir okuyucuya. Ve bazı insanlar vardır ki süslü kelimelere ihtiyaç duymaksızın en sade dilleriyle dokunuverirler insan ruhuna. Bizim de sıklıkla konumuza aldığımız Stoacılar ve eserleri böyledir işte. Hem günlük dilde konuşurlar hem de süslü kelimelerin dokunamadığı kadar dokunurlar hayatımıza. Bu Stoacılardan biri de Seneca’dır […]
Seneca’nın Mutluluk Üzerine Söyledikleri yazısı ilk önce Aktifffelsefe Adana üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2022/12/1.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:42:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Seneca’nın, Mutluluk, Üzerine, Söyledikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="400" height="250" src="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2022/12/1.png" alt="" class="wp-image-86983" srcset="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2022/12/1.png 400w, https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2022/12/1-300x188.png 300w" sizes="auto, (max-width: 400px) 100vw, 400px"></figure></div>


<p>Bazı kitaplar vardır, kısacıktır, ama yüzlerce sayfalık kitapların anlatamadığını bir çırpıda anlatıverir okuyucuya. Ve bazı insanlar vardır ki süslü kelimelere ihtiyaç duymaksızın en sade dilleriyle dokunuverirler insan ruhuna. Bizim de sıklıkla konumuza aldığımız Stoacılar ve eserleri böyledir işte. Hem günlük dilde konuşurlar hem de süslü kelimelerin dokunamadığı kadar dokunurlar hayatımıza.</p>



<p>Bu Stoacılardan biri de Seneca’dır tabii ki. Bu kez filozofun  “Mutlu Yaşam Üzerine” adlı eserini aldık elimize. Anlatmaya çalışacağız dilimiz döndüğünce.</p>



<p>Stoacıların dillerinde genel olarak doğaya uygun yaşam, akıl ve erdem kelimeleri vardır. Bunların üstüne kurmuşlardır felsefelerini.</p>



<p>Seneca der ki eserde, insan mutlu olmak için çoğunluğun arkasından gitmeyi zorunluluk olarak görmemelidir. Bu demek değildir ki herhangi bir rehber edinmeyelim kendimize. Amaçları olsun der insanın ve bu amaçları gerçekleştirmek için kendine sürüye uymak zorunda olmadan bir yol çizsin ve bir rehber alsın. Bu amaçlar da pek tabii akla ve doğaya uygun olsun der.</p>



<p>Kendini topluluğa uymak zorunda hissetmeyen insan kalabalıktan kurtulmalı ve kendi içine çekilmelidir der Seneca. Böylece çoğunluğun, yeryüzüne özgü, aslında hiçbir değeri olmayan birçok gereksiz şeye değer verdiğini, bu yüzden onlardaki dışsal unsurlara dayanan mutluluk görüntüsünün sahte ve geçici olduğunu anlayacaktır. Çünkü aslında yaşadığımız her şey gelip geçicidir elimizde kalan tek gerçeklik vardır bu da en yüce iyi olan erdemdir.</p>



<p>Uzunca bir süre haz ve erdemi karşılaştırır filozof eserde. Hazlarımıza egemen olmamızı çünkü onun asıl gerçeklik olmadığını söyler durur. Erdemli olmak insanı mutlu edebilecek tek gerçekliktir der. Zira hazzın peşinde koşarsak acıyla da karşılaşacağımızı söyler. Çünkü Seneca’ya göre <strong><em>“insan hazza üstün geldiği gün acıya da üstün gelecektir.”</em></strong></p>



<p>“Aklını ölçüt olarak belirleyen, ahlaki doğruluğa önem veren, ölçüsüz hazları reddetmenin gerçek haz olduğunu bilen ve erdemli yaşayan insan gerçekten mutludur.”  Seneca’ya göre. Bu mutluluk hayatın sunduğu geçicilikleri reddettiği ve kaynağı sadece kişinin kendi özüne dönmesinde olduğu için, sarsılmaz ve değişmez niteliktedir der.</p>



<p>Ve ayrıca erdemlerin en üst düzeyde olması gerektiğini ancak böyle mutlu olunacağını savunmaz Seneca. Çünkü insanızdır ve hepimiz kusurlara sahibizdir. Yeter ki kusurlarımıza bilip onları değiştirmeye çalışalım der.</p>



<p>Çünkü filozofa göre “bilge bodur olsa da kendini küçümsemeyecek, ancak uzun olmayı isteyecektir. Bedenen zayıf ya da bir gözünü kaybetmiş olsa da güçlü olacak ancak sağlam bir bedeninin olmasını tercih edecektir.”  Bu örneklerle aslında içsel kusurlarımızı bilmek, onlara korkunç bir şey gibi davranmamak, onları daha iyiye çevirmek için uğraşmak gerektiğini anlatır Seneca.</p>



<p>Tüm kusurlarımızı bilip onları erdemlere çevirebildiğimizde ise daha iyi yaşayacağızdır artık. Bugün, dünden daha erdemli olmalıdır insan. Çünkü en yüce iyi erdemdir Seneca’ya göre. Ve gerçek mutluluk sadece erdemli yaşamdadır.</p>



<p>En yüce iyi sayesinde mutlu olmak dileğiyle…</p>



<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>



<p>Seneca.(2022). Mutlu Yaşam Üzerine. (Çev. Cengiz ÇEVİK) İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları</p>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Aktiffelsefe Araştırma Grubu</a></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Doğu ve batı felsefelerini ve kültürlerini incelediğimiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">felsefe seminerlerimize </a>katılmak isterseniz de <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">buraya </a>tıklayarak ücretsiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">kayıt </a>yaptırabilirsiniz. Bu arada seminer konularımızı incelemek için <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">Felsefe Seminerleri</a> sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız:</h2>



<ul class="wp-block-list">
<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek/">Mutluluğa Giden Yolda Stoacılarla Yürümek</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/marcus-aurelius-2/">Marcus Aurelius’un “Düşünceler”i Işığında Yeni Bir Ben</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-nedir/">Felsefe Nedir?</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ciceronun-dostluk-uzerine-soyledikleri/">Cicero’nun Dostluk Üzerine Söyledikleri</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mayanin-oyunlari/">Mayanın Oyunları</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yasam-icin-felsefe/">Yaşam İçin Felsefe</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/senecanin-sarsilmazlik-uzerine-soyledikleri/">Seneca’nın Sarsılmazlık Üzerine Söyledikleri</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/kendi-icimize-bakabilmek/">Kendi İçimize Bakabilmek</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Hakkımızda</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/etkinliklerimiz/">Etkinliklerimiz</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yayinlarimiz/">Yayınlarımız</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ilkelerimiz/">İLKELERİMİZ</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/iletisim-sayfasi/">İletişim</a></li>
</ul>



<h3 class="wp-block-heading">Yorum Gönder</h3>
<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/senecanin-mutluluk-uzerine-soyledikleri/">Seneca’nın Mutluluk Üzerine Söyledikleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/">Aktifffelsefe Adana</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kendi İçimize Bakabilmek</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kendi-icimize-bakabilmek</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kendi-icimize-bakabilmek</guid>
<description><![CDATA[ “Esenliğimiz için başka bir işe girişmesek bile, kendimize çekilmemiz yararımıza olacak. Her birimiz daha iyi insanlar olacağız.” der Seneca İnziva Üzerine adlı eserde.  Yoğun hayatlarımızda koşturup dururken bir durup dinlenmek, düşünmek aklımıza gelmez çoğu zaman. Çünkü acelemiz vardır;  yetişmesi gereken işlerimiz, ödenmesi gereken borçlarımız,  yenmesi gereken yemeklerimiz ve dahası…  Bir süre sonra aklımıza bile gelmez […]
Kendi İçimize Bakabilmek yazısı ilk önce Aktifffelsefe Adana üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2022/05/WhatsApp-Image-2022-05-13-at-17.58.13.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:42:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kendi, İçimize, Bakabilmek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2022/05/WhatsApp-Image-2022-05-13-at-17.58.13-1024x1024.jpg" alt="" class="wp-image-86479" width="303" height="303"></figure></div>



<p>“Esenliğimiz için başka bir işe girişmesek bile, kendimize çekilmemiz yararımıza olacak. Her birimiz daha iyi insanlar olacağız.” der Seneca İnziva Üzerine adlı eserde. </p>



<p>Yoğun hayatlarımızda koşturup dururken bir durup dinlenmek, düşünmek aklımıza gelmez çoğu zaman. Çünkü acelemiz vardır;  yetişmesi gereken işlerimiz, ödenmesi gereken borçlarımız,  yenmesi gereken yemeklerimiz ve dahası…  Bir süre sonra aklımıza bile gelmez iyi insan olmak. Öncelikli dertlerimiz kaplayıvermiştir içimizi. En değerli şeylerimiz, erdemlerimiz, kayboluvermiştir maddeler dünyasında.</p>



<p>Halbuki dönüversek,  içimize az biraz… Bakıversek neler neler göreceğiz. İçimizdeki güzellikleri, iyilikleri ve daha fazlasını… </p>



<p>İnziva bomboş oturmak değildir Stoacı filozof Seneca’ya göre. Çeşitli şeylerin düşünülmesiyle topluma faydanın sağlanacağı bir eylemdir. Ortadoks Stoacıların yaşamın son anına dek ortak yarar için çalışmayı savunan görüşlerine rağmen Seneca, temaşa ile de hakikatin aranacağı düşüncesini anlatır. Ayrıca yine bir Stoacı olarak doğayla uyumlu yaşamdan bahseder ve insanın sadece gözüyle değil zihniyle de kavrayabileceğini savunur. Temaşanın eylemden yoksun sayılmamasını söyler. Temaşa sonucu aktarılacak bilgilerin değerini gösterir.</p>



<p>Hoşlanarak bakma, seyretme anlamlarına gelir temaşa. Analık sıfatını yakıştırdığımız doğaya bakmak, onu izlemek, ondaki güzellikleri keşfetmek iyilikleri getiriverecektir hayatımıza. Çünkü o bize her yönüyle eğitmendir. Kışın bahara dönmesi, tohumun birçok sıkıntıdan sonra çiçeklenmesi, sert dalgaların denizleri temizlemesi, bir karıncanın diğerine yardım etmesi ve daha bir sürü şey hayatlarımızda çıkmaz sandığımız birçok yolun açılacağını gösterecektir bizlere. Durup izlemek lazımdır bazen sadece…</p>



<p>Yine başka bir yönüyle düşünürsek; doğayı değil bu kez kendi hayatlarımızı… Dışarıdan bakıp seyrettiğimizde belki de eksik, yanlış yönlerimizi göreceğiz. Sabrı bıraktığımızı fark edeceğiz belki, başımıza gelen en ufak bir olayda isyanlara düştüğümüzü… İnsanları kırdığımızı fark edeceğiz, hayatımızdaki en değerli varlıkların kalplerinde yaralar açtığımızı. Çevremizi kirlettiğimizi fark edeceğiz, kah elimizle kah dilimizle… Biraz dışarı çıkıp bakabilirsek yaşamımıza, kaybettiğimiz erdemlerimizi göreceğiz ve onları yeniden nasıl kazanabileceğimizi.</p>



<p>Demek değildir ki bu: Sürekli düşünelim, hatalarımızı görelim, hayatı kendimize zindan edelim, oturup bir köşede kendimize ağlayalım, eyleme geçmeyi de bırakalım. Hayır! Sadece durup izleyip yeniden devam edelim, eskisinden daha iyi bir şekilde. Zaten hiçbir yaşam şekli tam olarak ayrılmaz ki bir diğerinden </p>



<p>Üç tür yaşamdan bahseder Seneca: Haz, temaşa ve eylem yaşamları. Aslında bu üç yaşam da birbirini içinde barındırır, sadece biri amaçtır diğerleri araç. Sık sık Epükürosçuluk ve Stoacılık arasında karşılaştırma yapan filozof, haz denince akla gelen filozof Epicurus’un bile bazen hazdan vazgeçip acıyı kabullenebileceğini, bunu yapabilen haz yaşamına sahip kişinin eylemde veya temaşada bulunmasının da son derece doğal olduğunu belirtir.</p>



<p>Belki de üç yaşamı birleştirip tek yaşam oluşturmalıyız kendimize. Temaşa ederek eylemlerde bulunmalı bu erdemli eylemlerimizden de haz duymalıyız.</p>



<p>Güzel bakıp görebilmek dileğiyle…</p>



<p><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>



<p>Seneca.(2021). İnziva Üzerine. (Çev. Cengiz ÇEVİK) İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları</p>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Aktiffelsefe Araştırma Grubu</a></p>



<hr class="wp-block-separator">



<p>Doğu ve batı felsefelerini ve kültürlerini incelediğimiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">felsefe seminerlerimize </a>katılmak isterseniz de <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">buraya </a>tıklayarak ücretsiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">kayıt </a>yaptırabilirsiniz. Bu arada seminer konularımızı incelemek için <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">Felsefe Seminerleri</a> sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız:</h2>



<ul class="wp-block-list"><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mutluluga-giden-yolda-stoacilarla-yurumek/">Mutluluğa Giden Yolda Stoacılarla Yürümek</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/senecanin-sarsilmazlik-uzerine-soyledikleri/">Seneca’nın Sarsılmazlık Üzerine Söyledikleri</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/marcus-aurelius-2/">Marcus Aurelius’un “Düşünceler”i Işığında Yeni Bir Ben</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-nedir/">Felsefe Nedir?</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ciceronun-dostluk-uzerine-soyledikleri/">Cicero’nun Dostluk Üzerine Söyledikleri</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/mayanin-oyunlari/">Mayanın Oyunları</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yasam-icin-felsefe/">Yaşam İçin Felsefe</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Hakkımızda</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/etkinliklerimiz/">Etkinliklerimiz</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yayinlarimiz/">Yayınlarımız</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ilkelerimiz/">İLKELERİMİZ</a></li><li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/iletisim-sayfasi/">İletişim</a></li></ul>
<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/kendi-icimize-bakabilmek/">Kendi İçimize Bakabilmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/">Aktifffelsefe Adana</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Seneca’nın Tanrısal Öngörü Üzerine Söyledikleri</title>
<link>https://trafikdernegi.com/senecanin-tanrisal-ongoeru-uzerine-soeyledikleri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/senecanin-tanrisal-ongoeru-uzerine-soeyledikleri</guid>
<description><![CDATA[ Seneca’nın tanrının var olup olmadığına ilişkin düşüncesini araştırdığımızda tanrının varlığını insanın içindeki tanrıya olan inancına dayanarak kanıtladığını görürüz. Ona göre tanrı alemden, doğadan ve üyesi bulunduğumuz bu büyük bütünden başka bir şey değildir. İnsan yeryüzünde ne yana baksa tanrıyı hatırlatan mucizevi bir şey mutlaka görür ve hisseder. Seneca evrenin meydana gelişinde rastlantıyı reddeder; bu kadar […]
Seneca’nın Tanrısal Öngörü Üzerine Söyledikleri yazısı ilk önce Aktifffelsefe Adana üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2024/01/WhatsApp-Image-2024-01-08-at-19.07.06.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:42:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Seneca’nın, Tanrısal, Öngörü, Üzerine, Söyledikleri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-full"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="400" height="250" src="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2024/01/WhatsApp-Image-2024-01-08-at-19.07.06.jpeg" alt="" class="wp-image-87278" srcset="https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2024/01/WhatsApp-Image-2024-01-08-at-19.07.06.jpeg 400w, https://www.aktiffelsefeadana.org/wp-content/uploads/2024/01/WhatsApp-Image-2024-01-08-at-19.07.06-300x188.jpeg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px"></figure></div>


<p>Seneca’nın tanrının var olup olmadığına ilişkin düşüncesini araştırdığımızda tanrının varlığını insanın içindeki tanrıya olan inancına dayanarak kanıtladığını görürüz. Ona göre tanrı alemden, doğadan ve üyesi bulunduğumuz bu büyük bütünden başka bir şey değildir. İnsan yeryüzünde ne yana baksa tanrıyı hatırlatan mucizevi bir şey mutlaka görür ve hisseder. Seneca evrenin meydana gelişinde rastlantıyı reddeder; bu kadar mükemmel bir düzenin mutlaka bir koruyucusu olduğunu vurgular. Böylece tanrının var olduğuna inandığını anladığımız düşünür, evrendeki olayların oluşunun tanrısal bir öngörü ile meydana geldiğine de inanır. Ona göre tanrısal öngörü tanrının kendi yarattıkları ve kendi evreni üzerine olan kontrollü bakışı, yaşamın en küçük ayrıntısına egemen olan ve kontrolü altında tutan ilahi gücüdür. İşte bu tanrısal öngörü ile ilgili düşüncelerini aynı adlı eserinde anlatır.</p>



<p>Tanrısal öngörü isimli eserinde diğer eserlerinde de olduğu gibi döneminde yaşamış kişilerle konuşur Seneca. Bu bağlamda stoa felsefesinin genel öğretilerini kabul edip bu felsefeye sonsuz inanç besleyen Lucilius ile konuşur eserinde. Lucilius ona şöyle sorar: “Dünyamızı tanrısal öngörü yönetiyorsa neden hala iyi insanların başına bazı kötülükler geliyor?”</p>



<p>Fakat Seneca onu reddeder. İyi insanın başına hiçbir kötülük gelmez, karşıtlar birbirine karışmaz der. Nasıl gökyüzünden düşen şiddetli yağmurlar denizin tadını değiştirmezse felaketler de cesur insanların ruhlarını altüst edemezler. Çünkü der, ruh kendi konumunda kalır ve her ne olursa onu kendi rengine döndürür. Çünkü ruh bütün dış şeylerden daha güçlüdür.</p>



<p>Aslında Seneca’nın bahsettiği somut olarak bir kötü olayın iyi insanın başına gelmemesi değildir. Gelebilir… Fakat iyi insan onu felaket olarak değil de bir deneme olarak sayar. Zorluklardan ve güçlüklerden korkup kaçmaz, yazgıdan yakınmaz başına gelen denemelerden daha iyi bir insan olarak çıkar. Çünkü<strong><em> “neye katlandığı değil nasıl katlandığı önemlidir.”</em></strong></p>



<p>Nasıl ki bir çocuğun babası onun gelişmesi için katı kurallar koyar, sabahları erken kalkıp çalışmasını ister der Seneca; Tanrı da iyi insanın daha iyi olabilmesi için onu çeşitli denemelere tabi tutar. Eğer bu denemeler olmazsa kişiler uyuşukluğa kapılır ve bu uyuşukluk sonucunda halsizleşir, ağırlaşır, hatta kendi ağırlığı yüzünden bitip tükenirler der. “<strong><em>Çünkü yara almamış bir mutluluk hiçbir darbeye karşı koyamaz.”</em></strong></p>



<p>İşte bu yüzden Seneca kişilerin başına gelen kötü olayların onları iyileştirdiğini söyler. Tedavi der filozof… Ameliyat olacak olan kişinin tedavi edilmek amacıyla hem kemikleri kazınır, hem sökülüp çıkarılır, hem damarları çekilir ve yerinde bırakıldığı takdirde tüm bedeni hasara uğratacak olan bazı uzuvları kesilirse ve bunlar onun yararına ise aynı şekilde kişilerin başına gelen talihsiz olaylar da onların tedavisi için faydalıdır der. Ve burada Demetrius’un sözünü söyler: <strong><em>“Başına hiçbir talihsizlik gelmemiş insandan daha şanssız  hiç kimse yoktur.” </em></strong>Çünkü der bu adamın kendini denemesine hiç fırsat tanınmamıştır. Asıl kötü alın yazısı budur, çünkü Tanrı tarafından bir an bile yazgısını yenecek kadar değerli görülmemiştir.</p>



<p>Doğrusu der Seneca, daima mutlu olmak ruhsal bir sıkıntı çekmeden ömür sürmek doğanın bir yanına yabancı kalmak demektir. <strong><em>“Büyük adamsın, ama nereden bileyim bunu, yazgın sana erdemini hiç sergileme fırsatı tanımamışsa. Olimpiyat oyunlarına katıldın ama senden başka hiç katılan yok taca sahipsin zafere değil.”</em></strong></p>



<p>İyi bir insanda eğer zorlu bir olay ruh gücünün tek başına göstermesine hiç fırsat tanımamışsa <strong><em>sana söylüyorum der</em></strong> “<strong><em>iyi insan, senin zavallı olduğun yargısına varıyorum çünkü hiçbir zaman zavallı olmadın yaşamını rakibin olmaksızın geçirdin ne yapabileceğini kimse bilmeyecek, kendin bile…”</em></strong> Çünkü der benin bilgisine varabilmek için deneyim gereklidir. Bir insan ne yapabileceğini bir işe girişmedikçe öğrenemez. </p>



<p>Erdem tehlikeye açtır der Seneca, ve neye göğüs gereceğinden çok ne hedeflediğini düşünür. Çünkü zaten göğüs gereceği olay kazanacağı onurun bir parçasıdır.  Tanrı der, mümkün olan en yüksek erdeme ulaşmasını istediği insanlara ne zaman yiğitçe ve cesurca bir iş yapma malzemesi sağlasa ve bu iş için yaşamlarında biraz zorluk çekmek zorunda bıraksa onlardan lütfunu da esirgemez.</p>



<p>Sizden rica ediyorum diye seslenir filozof, <strong><em>Tanrı’nın, mahmuzlar gibi, ruhlarınızı canlandırdığı bu olaylardan dehşete kapılmayın. Felaket erdemin sergilenme fırsatıdır.</em></strong></p>



<p>Niçin Tanrı iyi insana sağlıksal bozukluk keder ya da başka sıkıntılar verir diye sorar Seneca ve sonra cevaplar: “Ordugahta tehlikeli görevler en cesurlara verilir de ondan.” Komutan geceleyin tuzağı kurup düşmanlara saldırmak, yolu tetkik etmek ya da bir garnizonu yerle bir etmek için en seçkin askerleri yollar. Bu göreve gidenlerin hiçbiri kalkıp komutan beni kötülüğe değer buldu demez. Aksine bana iltifatta bulundu der. Aynı şekilde olaylara göğüs germesi emredilen kim olursa olsun, korkaklara ve tembellere gözyaşları içinde şunları söyler: <strong><em>“İnsan doğasının ne derece dayanıklı olduğunu sınayacağı olaylara Tanrı tarafından seçilmeye değer bulunduk.”</em></strong></p>



<p>Denemelerle daha iyiye doğru gidilebilecek yeni bir yıl dileğiyle…</p>



<p>KAYNAKÇA:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Seneca.(1997).Tanrısal Öngörü. (Çev. Çiğdem Dürüşken). Kabalcı Yayınevi: İstanbul</li>
</ul>



<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Aktiffelsefe Araştırma Grubu</a></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p>Doğu ve batı felsefelerini ve kültürlerini incelediğimiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">felsefe seminerlerimize </a>katılmak isterseniz de <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">buraya </a>tıklayarak ücretsiz <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/felsefe-seminerlerimize-kayit-ol/">kayıt </a>yaptırabilirsiniz. Bu arada seminer konularımızı incelemek için <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/seminer-konulari/">Felsefe Seminerleri</a> sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız:</h2>



<ul class="wp-block-list">
<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/dogaya-uygun-yasamak/">Doğaya Uygun Yaşama</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hayattaki-amaca-ulasabilmek/">Hayattaki Amaca Ulaşabilmek</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ibn-i-sina-ve-kindinin-felsefelerinde-nefs/">İbn-i Sina ve Kındinin Felsefelerinde Nefs</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/baskaldiris/">Başkaldırış</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ruhun-uyanisi/">Ruhun Uyanışı</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yasam-icin-felsefe/">Yaşam İçin Felsefe</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/hakkimizda/">Hakkımızda</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/etkinliklerimiz/">Etkinliklerimiz</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/yayinlarimiz/">Yayınlarımız</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/ilkelerimiz/">İLKELERİMİZ</a></li>



<li><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/iletisim-sayfasi/">İletişim</a></li>
</ul>
<p><a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/senecanin-tanrisal-ongoru-uzerine-soyledikleri/">Seneca’nın Tanrısal Öngörü Üzerine Söyledikleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.aktiffelsefeadana.org/">Aktifffelsefe Adana</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nietzsche’den…</title>
<link>https://trafikdernegi.com/nietzscheden</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/nietzscheden</guid>
<description><![CDATA[ “Öyle bir hayat yaşıyorum ki, cenneti de gördüm, cehennemi de. Öyle bir aşk yaşadım ki, tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de…” ]]></description>
<enclosure url="http://trafikdernegi.com/uploads/images/202501/image_870x580_6783a86b32838.jpg" length="58541" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:30:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Nietzsche’den…</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hayatın Derinliklerinde: Bir Yaşamın İzinde</strong></p>
<p><em>“Öyle bir hayat yaşıyorum ki, cenneti de gördüm, cehennemi de. Öyle bir aşk yaşadım ki, tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de…”</em><br>Hayat, bir yolculuktur ve bu yolculukta kimi zaman en yüksek zirvelere ulaşırken, diğer zamanlarda en derin çukurlara düşeriz. Zorluklar ve zaferler, acılar ve mutluluklar, yaşamın doğal bir parçasıdır. Her adımda bir şeyler öğreniriz, değişiriz, ama her zaman tek bir gerçek vardır: Geçmişin izlerini taşıyan bir insan, geleceğe her zaman daha güçlü bir şekilde yürür.</p>
<p><strong>Hayatın Gölgesinde Ümit ve Aşk</strong><br>Ümit, insanın en derin duygularından biridir. Fakat <em>"Ümit mi? Ümit en son kötülüktür! Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır."</em> Ümit, bizi zaman zaman bir çıkmaza sokabilir. Hep daha iyisini beklemek, geçmişin acılarını ve kayıplarını unutmaktan çok, bizi o acıların içinde hapsetmeye yol açabilir. Bu yüzden, gerçek mutluluk, o ümitlerden kurtulup, var olanı kabul etmekten geçer.</p>
<p>Aşk, benzer şekilde karmaşıktır. <em>"Sevdiğiniz insanları düşünüyorsunuz, ama daha derine inin, sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz, siz bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz."</em> Bu cümle, sevginin, aslında karşıdaki kişiyle değil, o kişiye duyulan duygularla bağlantılı olduğunu hatırlatır. Gerçek aşk, bir başkasını değil, kendini tanımaktan, kabul etmekten geçer.</p>
<p><strong>Birey ve Toplum Arasındaki Çatışma</strong><br>Bir insanın en güçlü yönlerinden biri, kendi kimliğini ve içsel gerçeğini bulmasıdır. <em>“Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanların bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesidir.”</em> Bu düşünce, insanın toplum ve çevre ile olan ilişkisinin özünü anlatır. Her birey, kendi içindeki çatışmalarla yüzleşir ve toplumsal yapılar, bireylerin bu çatışmalarını şekillendirir.</p>
<p>Devlet ve toplumsal yapılar da bu çatışmanın bir yansımasıdır. <em>“Bütün soğuk canavarların en soğuğuna devlet denir. Soğuk soğuk yalan söyler o; ve ağzından şu yalan sürüne sürüne çıkar; 'Ben devlet ulusum ben.'”</em> Devlet, genellikle bireylerin özgürlüğünü baskılar ve bu baskı, insanların kendilerini bulmalarını zorlaştırır. Herkesin özgürce düşünmesini ve hissedebilmesini engelleyen bir yapı, insanın doğasına aykırıdır.</p>
<p><strong>Felsefenin ve Yaşamın Derinlikleri</strong><br>Felsefe, insanın kendisini ve dünyayı anlamaya yönelik bir çabadır. <em>“Benim felsefe yöntemimi belirleyen temel özellik inanmamaktır!”</em> Bu, şüpheci bir bakış açısını benimsemek, her şeyi sorgulamak gerektiğini anlatan bir anlayıştır. Gerçek bilgi, ancak sürekli bir sorgulama ve derinlemesine düşünme ile elde edilebilir.</p>
<p>Aynı şekilde, <em>“Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.”</em> Bu söz, yaşamın zorlukları karşısında ne kadar güçlendiğimizi ifade eder. Zorluklar, bize hayatta kalma ve gelişme becerisi kazandırır. Ölümün sonu, yaşamın değerini ve ne kadar güçlü olabileceğimizi bize öğretir.</p>
<p><strong>Gerçek Seçim ve Değişim</strong><br>Değişim, hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır. <em>“Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız, önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?”</em> Gerçek yenilik, eskiyi bırakıp, yeniye adım atabilmektir. Bu, bir nevi yeniden doğuş gibidir. Gerçek seçim, sadece gerçeğin ışığı altında yapılabilir. Seçimlerinizi yaparken, korku ve kararsızlık yerine, net bir şekilde ilerlemek gerekir.</p>
<p><strong>İnsan Doğası ve Eylemler</strong><br>İnsanlar, dünyada kendilerine hizmet etmek için yaşarlar. <em>“Hiç kimse bir şeyi sırf başka birisi için yapmaz, bütün eylemleri kendine yöneliktir.”</em> Bu, insanın doğasında var olan bir gerçektir. Her eylem, sonunda kişiyi kendine daha yakın kılar. Bu yüzden sevgi, şefkat ve yardım da önce kendimizi sevme ve kabul etme yolunda atılan adımlardır.</p>
<p><strong>Sonuç olarak</strong>, hayatta karşımıza çıkan tüm zorluklar ve çatışmalar, bizim içsel dünyamızın yansımasıdır. Geçmişin izlerini silmeden, yeniliklere doğru adım atmak mümkün değildir. <em>“Hayatın her bir sonraki seviyesi, senden farklı bir sen talep edecektir.”</em> Bu, her aşamada daha güçlü, daha olgun bir insan olmanın yoludur. Kendinizi tanımak ve kabul etmek, hayatın en önemli dersidir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sanat olarak politika</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sanat-olarak-politika</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sanat-olarak-politika</guid>
<description><![CDATA[ Sanat olarak politika ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Sanat-olarak-politika.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sanat, olarak, politika</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Antik çağdan günümüze, genel olarak devlet yönetiminin somut bir tezahürü olarak politikaya söz konusu maharet ekseninde bakılmış, son tahlilde yönetme-politika eylemi bir sanat olarak telakkî edilmiştir. Lao Tze’dan Konfuçyus’a; Thucydides’ten, Platon, Aristoteles’e; Machiavelli’den Campanella’ya; George Washington’dan Thomas Jefferson’a; Tocqueville’den Lenin’e uzanan bir düşünce yolunun ana hattı, sanat olarak politika zemininde döşenmiştir.</b></span>
<p><i><span>“İnsanlar arasındaki farklılık bilgelikte değil, sanattadır”</span></i></p>
<p><span> Ralph Waldo Emerson</span></p>
<span>Çok eski zamanlardan bu yana, politikaya dair düşünüşte temel mesele, devlet adamlarının, ülkeyi hakkıyla yönetebilmeleri için nasıl davranmaları gerektiğidir. Bu mesele, yönetime esas olacak bir iyi-kötü ayrımının yanında; doğru-yanlış, haklı-haksız, adil-gayrı adil, vs. ayrımları da yapabilecek bir maharete dayanma zorunluğunu da îmâ etmekteydi. Nitekim, antik çağdan günümüze, genel olarak devlet yönetiminin somut bir tezahürü olarak politikaya söz konusu </span><i><span>maharet</span></i><span> ekseninde bakılmış, son tahlilde yönetme-politika eylemi bir sanat olarak telakkî edilmiştir. Lao Tze’dan Konfuçyus’a; Thucydides’ten, Platon, Aristoteles’e; Machiavelli’den Campanella’ya; George Washington’dan Thomas Jefferson’a; Tocqueville’den Lenin’e uzanan bir düşünce yolunun ana hattı, sanat olarak politika zemininde döşenmiştir.</span>
<blockquote><em><b>İngiliz kültür tarihçisi ve eleştirmeni Raymond Williams’ı izleyecek olursak; 13. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlayan sanat terimi, 17. yüzyılda tamamen yaygınlık kazanmıştır. Bu süre zarfında, mesela orta çağın üniversite müfredatında “sanat” dendiğinde, dilbilgisinden mantığa; retorikten aritmetik ve geometriye; nihayet, müzikten astronomiye kadar geniş bir fikrî faaliyet alanları kastedilir olmuştur.</b></em></blockquote>
<h2><b>SANAT TERİMİ 17. YÜZYILDA TAMAMEN YAYGINLIK KAZANMIŞTIR</b></h2>
<span>Politikanın sanat olarak telakkîsi zihnî bir tesadüf müdür, yoksa, sanatı politikaya iliştiren ortak ruh mudur? Semantiklerine baktığımızda; sanatın ve politikanın ortak bir ruha sahip olduğunu söylemek hemen mümkündür. Sanat (</span><i><span>Art</span></i><span>)’ın kelime kökeni Latince maharet anlamına gelen </span><i><span>Artem</span></i><span>’e dayanır. İngiliz kültür tarihçisi ve eleştirmeni Raymond Williams’ı izleyecek olursak; 13. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlayan sanat terimi, 17. yüzyılda tamamen yaygınlık kazanmıştır. Bu süre zarfında, mesela orta çağın üniversite müfredatında “sanat” dendiğinde, dilbilgisinden mantığa; retorikten aritmetik ve geometriye; nihayet, müzikten astronomiye kadar geniş bir fikrî faaliyet alanları kastedilir olmuştur. Bu gibi faaliyetlerde maharet kazanmış kişiler ise “sanatçı”(</span><i><span>artist</span></i><span>) olarak vasıflandırılmıştır.</span>

<span>Bu nokta, tam da sanatın politikaya ruhen yakınlık arz ettiği sembolik boyuta işaret eder: Webergil anlamda politikayı tanımlayacak olursak; politika, evvel emirde, devleti de kapsayacak şekilde bir siyasal topluluğun/gruplaşmanın yönetiminde kuralların uygulanmasını sağlayacak meşru fiziksel zorlamanın tekeline sahip olma </span><i><span>maharetini </span></i><span>gösterebilmektir. Bu maharet, aynı zamanda, siyasal birliğe bir kurum biçimi vermekte kendini belli eder. Max Weber, idarî uygulamadan yoksun tahakküm gruplaşmalarının varlığını da hatırlatarak, </span><i><span>tahakküm</span></i><span> ilişkisine saf </span><i><span>güç</span></i><span>’ten kaynaklanan bir ilişkiden farklı anlam yükler. Weber’e göre </span><i><span>güç</span></i><span>, bir toplumsal ilişkide kendi iradesini egemen kılma maharetidir. </span><i><span>Tahakküm</span></i><span> ise bir emre itaat etmeye hazır bir nüfus (belirli insan grupları) bulma maharetidir.Eğer, politikayı, son tahlilde, tahakküm ilişkisi olarak kabul edersek, politikanın ister istemez bir sanat vasfını haiz faaliyet olduğunu da söyleyebiliriz. Nasıl ki yukarıda tanımladığımız anlamda bir sanat erbabı (sanatçı), iştigal ettiği faaliyet alanında (müzik, resim, retorik, vs.) muhataplarını icraatına itaat etme (icraatına ikna etme) maharetine sahipse; politikacı da, aynı şekilde, hitap ettiği nüfusu icraatına itaat etme (politikalarına inandırma) maharetini göstermek zorundadır.</span>

<span>Bunun gerçekleşmesi için, ilâve bir mekanizmaya ihtiyaç vardır ki o da </span><i><span>temsil</span></i><span>dir. Temsil, esas itibariyle, gerçekte orada var olmayan bir şeye göndermede bulunur; o şeyin </span><i><span>simulakrını</span></i><span>(taklitçesini) üretir. Dahası, çıplak gerçekliği kendinden başka kılarak </span><i><span>estetize</span></i><span> eder. Sanatta, özellikle tiyatro, resim ve sinemayı temsile tipik örnekler olarak zikredilebiliriz. Bu alanlarda, gerçekliğin kendi karakteri icracıları aracılığıyla başkalaştırılır, imgeler/semboller yaratılarak gerçekliği sunulduğu şekliyle algılamaya zorlanıp, bozuma uğramış bir gösterime ikna oluruz, itaat ederiz. Bu durum açısından, sanatın günümüzdeki mahiyeti âşikârdır. Nitekim, sanat üzerine yapılan güncel tartışmalara baktığımızda, “sanatın sonu” temasının özellikle öne çıktığı görülmektedir. Mesela Donald Kuspit, çağdaş sanatı nitelerken, “sanatın sonunun sanatı” olduğunu vurgular. Diğer bazıları ise “sanatın amacının yok olduğu” bir “post sanat”tan söz ederler: Sanatın gündelik bir faaliyet hâline gelerek sıradanlaşması; </span><i><span>kitsch </span></i><span>ile </span><i><span>yüksek </span></i><span>sanat arasında duran, gündelik gerçekliği allayıp pullayıp başkalaştıran sanat.</span>

<span>Sanatın bu “olumsuz” mahiyeti, çok önceleri Frankfurt Okulu düşünürlerinin “kültür endüstrisi” dedikleri sürece girilmesiyle yavaş yavaş meydana gelmeye başlamıştır. Resimden müziğe, tiyatrodan sinemaya, heykelden edebiyata sanat ürünlerinin </span><b>metalaşması</b><span>, dolayısıyla paraya tahvil edilen bir ticarî mübadele aracı hâline gelmesi “post sanat” denilen bir aşamayla sonuçlanmıştır. </span>
<blockquote><em><b>Sosyolog Marcel Gauchet’in dikkat çektiği üzere; sanatın bizi doğrudan fenomenlerin ötesine, “adı ne olursa olsun, hissedilen şeylerin ötesine, mutlak’a, tanrısal’a götürecek bir protokol yolu” olduğu da bilinmelidir. Bu yönüyle sanat, “temsil edilemeyeni temsil etme, görülmeyeni gösterme, anlaşabilir şeyleri duyumsanır hâle getirmemizi sağlayan araçlar, simgeler” bütünüdür.</b></em></blockquote>
<h2><b>TEMSİL EDİLMEYENİ TEMSİL ETME</b></h2>
<span>Benzer bir süreçten politikanın da geçtiği iddia edilebilir. Politik faaliyetin günümüzdeki mantığı, ticarîleşme, medyalaşma gibi fenomenlerin içerdiği mantığa dayanmaktadır. Bu hususa aşağıda değineceğiz. Fakat, bundan önce, temsil olgusu üzerinden sanatın edindiği “olumsuz” mahiyeti tam açığa çıkarabilmek için, temsil üzerinden sanata atfedilebilecek “olumlu” yanları da hatırlamak gerekmektedir. Sosyolog Marcel Gauchet’in dikkat çektiği üzere; sanatın bizi doğrudan fenomenlerin ötesine, “adı ne olursa olsun, hissedilen şeylerin ötesine, mutlak’a, tanrısal’a götürecek bir protokol yolu” olduğu da bilinmelidir. Bu yönüyle sanat, “temsil edilemeyeni temsil etme, görülmeyeni gösterme, anlaşabilir şeyleri duyumsanır hâle getirmemizi sağlayan araçlar, simgeler” bütünüdür. Gauchet, sanatın bu yönünü günümüzde maalesef yitirdiğini vurguluyor: “Umudu sanata bağlamak inanırlığını yitirdi. Sanat bizi mutlaka temasa geçirmiyor; varlığa ilişkin içgüdümüzü beslemiyor; gerçeklikten daha gerçek bir hakikati ortaya koymuyor.”</span>

<span>Bu noktada, sanatın semantiğinin zaman içindeki değişimine tekrar dönerek, yukarıda yapılan saptamaları daha anlamlı kılabiliriz. 18. yüzyılın sonlarına kadar sanat (art) ve sanatçı (artist) arasındaki ilişki farklılaşmamıştı. Maharet, münhasıran bir alanla iştigal eden kişiyi “sanatçı” olarak vasıflandırmaya yetmekteydi ama bizatihi “maharet”in niteliği pek önemsenmemekteydi. Wiiliams’ın belirttiği üzere, 18. yüzyılın sonlarında oymacıların Kraliyet Akademisi’nden çıkarılmaları, sanatkâr (</span><i><span>artist</span></i><span>) ile zanaatkâr (</span><i><span>artisan</span></i><span>) arasındaki ayırımı gündeme getirdi. Zanaatkâr dendiğinde anlaşılan, genel olarak “entelektüel” yaratıcılığı olmayan, fakat “hünerli el işçisi” olan kişilerdi. Bu ayrım daha sonraları güçlenerek tutundu. Ancak, sonuç itibariyle, sanatkâr toplumda zanaatkâra göre daha imtiyazlı bir konum edindi. Bu gelişme, esasen, birazdan belirteceğim sebeplerle, “postsanat” aşamasına giden yolu döşedi.</span>

<span>Richard Sennett çok önemli bir çalışmasında (</span><i><span>Zanaatkâr</span></i><span>) genel olarak zanaatkârlığın; sürekli, temel insan dürtüsüne, kendi iyiliği için bir görevi güzel yapma arzusuna dayandığını söyler. Zanaatkâr sıklıkla mükemmelliğin çelişkili nesnel standartları ile yüz yüze gelir; kendi iyiliği için güzel bir şey yapmak arzusuna </span><b>rekabet baskısı</b><span>, </span><b>hüsran </b><span>ya da </span><b>takıntıla</b><span>r eşlik etse bileher iyi zanaatkâr, somut pratikler ve düşünme arasında bir diyalog kurar; bu diyalog birbirini besleyen alışkanlıklara doğru evrilir ve bu alışkanlıklar da sonunda sorun çözümü ve sorunu bulma arasında bir </span><i><span>ritim</span></i><span> oluşturur. </span>

<span>Motivasyon, hünerden daha önemlidir ve bunun da belirli bir nedeni vardır. Zanaatkârın nitelik için duyduğu arzu motivasyon bakımından tehlike yaratır: Nesneleri mükemmel şekilde doğru olarak elde etme takıntısı, çalışmanın kendisini bozabilir. Bir başka deyişlemaharetten yoksun oluşumuzdan ziyade kendi takıntımızı düzenlemedeki beceriksizliğimizden dolayı hata yapmaya daha yatkınızdır. Ve bunu yaratan, yani zanaatkârı hata yapmaya iten, onu rekabet baskısına ve bu baskının üstesinden gelmeye maruz bırakan, endüstri toplumunun ortaya çıkışını takip eden </span><b>ticarîleşme</b><span> olgusudur.</span>
<blockquote><em><b>Weber, politika için benzer bir saptamada bulunur. Ona göre, insanın politikayı meslek edinmesinin iki yolu vardır: Ya politika “için” yaşar insan, ya da politika “sayesinde”. Bu anlamda, politika “için” yaşamayı (politikayı politika için yapmayı) zanaatkârlık; politika “sayesinde” yaşamayı da sanatkârlık kabul etmemiz herhâlde yanlış olmayacaktır.</b></em></blockquote>
<h2><b>WEBER’E GÖRE İNSANIN POLİTİKAYI MESLEK EDİNMESİNİN İKİ YOLU</b></h2>
<span>Neticede, zanaatkârın nitelik için duyduğu arzu, ticarîleşmenin beraberinde getirdiği kâr etme motivasyonu karşısında değerini tamamen kaybetmiş; zanaatkâr artık icra ettiği mesleği </span><i><span>için </span></i><span>değil, mesleği </span><i><span>sayesinde</span></i><span> yaşamaya başlamış, yani ticarîleşmenin kurallarına tâbi hale gelmiştir.</span>

<span>İlginçtir, Weber, politika için benzer bir saptamada bulunur. Ona göre, insanın politikayı meslek edinmesinin iki yolu vardır: Ya politika “için” yaşar insan, ya da politika “sayesinde”.Bu anlamda, politika “için” yaşamayı (politikayı politika için yapmayı) zanaatkârlık; politika “sayesinde” yaşamayı da sanatkârlık kabul etmemiz herhâlde yanlış olmayacaktır.</span>

<span>Tam bu noktada, sanat olarak politikanın geçmişten farklı bir yönünü spot altına almak uygun olacaktır. 20. yüzyılın başlarında, totaliter nitelikteki rejimlerde olduğu kadar, demokratik rejimlerde de sanat bir politik araç olarak kullanılırdı. Mesela, gerek Nazizm, Faşizm, gerek Komünizm kendi sanat (hatta sanatçı) modellerini yaratmışlar ve kendi yönetim mantığını toplumun bütününe nüfuz ettirmek için, sinemayı, tiyatroyu, edebiyatı, vs. propaganda aracı olarak kullanma maharetini göstermişlerdir. Benzer bir yaklaşım, mesela Amerika gibi demokratik bir rejimde de kendini göstermiştir. 1933-1938 yılları arasında Başkan Roosevelt’in “New Deal” adı altında yeni ekonomi politikaları, halkı ikna etmeye sözgelimi sinema sanatı aracılığıyla sunulmuştur.</span>

<span>Her iki rejim tipinden verilen örnekler, </span><i><span>sanatın politikleşmesi</span></i><span>ni ifade etmektedir. Günümüzde ise esas olan bizâtihi politikanın, tâbiri caizse, </span><i><span>sanat</span></i><span> hâline gelişidir: Bir gerçeklik olarak politikanın kendi doğasından başkalaşması, ticarîleşme ve medyalaşmanın mantığına tâbi duruma girmesi. Artık, uygulanan/uygulanacak olan politikalar için halkın itaatini sağlamada sanat dallarına zorunlu oluş söz konusu değildir günümüzde. Sosyolog Gauchet’ninyukarılarda aktardığımız saptamasını biraz değiştirerek söyleyecek olursak; sanat, gerçeklikten daha gerçek bir hakikati ortaya koymadığı için politikaya bir faydası/katkısı olmayabiliyor artık; çünkü politika, gerçeklikten daha gerçek bir hakikat</span><i><span>miş</span></i><span> gibi kendisini sunma maharetini elde etmiş bulunuyor. Kendi çok yakın tarihimize bakıp, politikanın ve politikacının beğeni ölçütü hâline gelmesini hatırladığımızda söylenenler herhâlde biraz daha somutluk kazanır.</span>

<span>Platon, mükemmel devleti düşünürken, sanata ve sanatçıya politikadan özerk bir rol atfetti. Fakat, modernite, toplumsal ve işlevsel farklılaşmaya yol açarak, toplumu alt-alanlara ayırdı ve her bir alanın kendi kurallarıyla işleyeceğini öngördü. Sanat bu doğrultuda politikadan özerk hâle geldi, kendi mantığını kendi alanında hâkim kıldı. Buna rağmen, her şey beklendiği gibi olmadı. Modernitenin bir başka yüzü, </span><b>para ekonomisi</b><span>, toplumun alt-alanlarını ayrıştırmadı, tam tersine onları ortak bir ruhta birleştirdi adeta. Bu ise alanlar arasındaki sınırların silikleşmesine yol açtı. Bunu, ticarîleşme ve medyalaşma pekiştirdi, neyin sanat olduğu, neyin olmadığına karar vermek güçleşti. Sanat ürünleri metalaştı; beğeninin yerini </span><i><span>fetiş</span></i><span> aldı. Sanat ve politikaya ortak ruh verdiğini söylediğim maharet, para aracılığıyla mahiyet olarak bozulurken, politika da aynı akıbete uğradı: sorunları çözüm bekleyen insanlar seçmen/yurttaş statüsünde “müşteri” muamelesi görmeye başladı; oyları partilerin “kârı”na, politikacı ve halkın (seçmenin) teması medya üzerinden politik bir eğlenceye dönüştü. Toplum için bir görevi iyi yapma arzusu, yani zanaatkârlık kayboldu; ticarî mantığın gereklerini yerine getiren maharet vasfı, her şeyin önüne geçti, yani sanatkâr işlevi daha önemsendi.</span>

<span>Bu anlamda yazının başlığında Ralph Waldo Emerson’dan aldığımız epigrafı bağlam bağımlı şekilde biraz değiştirerek tekrarlayacak olursak; günümüzde politika(cı)lar arasındaki farklılık bilgelikte değil, gerçekten sanattadır.</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>&amp;quot;Felsefî günlüklerim ve güldürdüklerim&amp;quot;</title>
<link>https://trafikdernegi.com/felsefi-gunluklerim-ve-guldurduklerim</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/felsefi-gunluklerim-ve-guldurduklerim</guid>
<description><![CDATA[ &quot;Felsefî günlüklerim ve güldürdüklerim&quot; ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Gunluk.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Felsefî, günlüklerim, güldürdüklerim</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Y.’den cevap gecikmedi: “Adam ya deli , ya da ironi ustası. Deli gibi sap yiyor saman s…. denebilir, ama kendini tarif ettiği gibi tiplere yönelik bir eleştiri-ironi karışımı üslup da sergilemek istemiş belki... Diğer yazılar da bu minvaldeyse, her iki durum da yayımlanmaya değer gibi bana kalırsa, başlığı değiştirmek koşuluyla.</b></span>

<span>İstanbul’da felsefe öğrencisiyken aileme yük olmamak için bir yayınevinde düzeltmen (tabii benim zamanımın deyimiyle “musahhih”) olarak çalışmaya başlamıştım. Baş düzeltmen Ömer abi beni çok hevesli gördüğü için yakından ilgi gösterdi; yetişmemde hakkını inkâr edemeyeceğim yardımlarda bulundu. Sabırla ve sebatla çalışmamın semeresini ilerleyen yıllarda fazlasıyla gördüm. Ben ilerledikçe yayınevi de gelişti, yayıncılık piyasasında adını duyurdu ve pekiştirdi. Bu arada fakülteyi bitirmiş, yüksek lisansımı tamamlamış ve doktora yapma olanaklarını araştırmaya başlamıştım; ama hevesim kursağımda kaldı. </span>

<span>Yayınevi sahibi Fahri Bey beni bir gün telefonla odasına çağırdı. Gittim. Kahve ikram etti, hâlhatır sordu ve pat diye teklifini yaptı. “Senden çok memnunum, kendini yetiştirdin, bu alanda geniş bir bilgi sahibi oldun ve olgunlaştın.” dedi [ben lafın arkasını “kızımla evlenmeni, yayınevinin başına senin geçmeni istiyorum” diye hayâl ederken] “yöneldiğimiz kaliteli yayıncılığın kökleşmesini istiyorum, editör olmaya ne dersin?” diye ekledi [tam bu sırada, hayâlimde kızıyla nişan yüzüğü kordelamızın kesilme ânındaydım]. Nazlanmadan, tuzlanmadan “Şeref duyarım efendim, siz uygun gördükten sonra..!” diye cevapladım. Hemen hangi klasik felsefî eserleri çevirtebileceğimizi, hangi yazarlardan/akademisyenlerden telif eser yayınlayabileceğimizi, nerdeyse bir çırpıda Fahri Bey’e sanki hazır bir listeymiş gibi boca ediverdim. “Biliyordum” dedi Fahri Bey, “teklifimin isabetli olduğunu gösterdin, teşekkür ederim.” babacan ifadelerle yüklü veda faslından sonra, tam kapıdan çıkarken, “Haa, bir dakika!” nidasıyla beni durdurdu.” Bugün, çoktandır devamlı ısrarda bulunan, çok yeni emekli olmuş bir felsefe hocası Ankara’dan benimle görüşmeye gelecek, mazeret bildirdim, benim yerime sen görüşeceksin, bir bak, kafana yatıyorsa yayımlama konusunda konuşalım.” talimatıyla odadan uğurlandım.</span>

<span>Öğle yemeğini yeni görevimin verdiği mutlulukla iştahla yedim, yeni odama yerleştim, söz konusu randevuya hazırlandım. Bundan önce gelecek hoca hakkında küçük çapta bir araştırma yaptım [Tanımıyordum, maalesef! Olabilir, daha çok analitik felsefe ve felsefeciler cezbediyordu beni, hoca da kıta Avrupa felsefesi uzmanı belki… dedim] ve en fazla dikkatimi “Felsefe Tarihinin Talihi” başlıklı yayını çekti. Başlık 5 ciltlik bir kitaba işaret ediyordu: “Felsefenin Doğuşu”, “Felsefenin Emekleyişi”, “Felsefenin Yürüyüşü”, “Felsefenin Ölüşü” ve “Felsefenin Yeniden Dirilişi”. Bu ne yaa! diye haykırdım önce! Sonra, başlıklar bana komik gelse de, belki ironi yapıyordur diye düşündüm, ilk kararımda önyargılı davranmamın yanlış olacağına hükmettim. Belki, yüz yüze görüşmede bu önyargım kaybolur iyimserliğiyle muhatabımı beklemeye başladım. </span>

<span>Kapım, belli belirsiz üç kez tıklatıldı, ‘buyrun’ diye seslendim, içeriye tel çerçeve gözlüklü, fularlı, naif görünümlü ve kısık sesli misafirim, başını hafifçe eğip selam vererek girdi. El sıkıştık. Bir iki satırlık hâl hatır sorma merasiminden sonra, “Buyrun hocam” [ne yalan söyleyeyim, yeni değil de kıdemli editör edasıyla] diyerek muhatabımı dinleme faslını başlattım. “Efendim, söz konusu olan, yayımlanmasını düşündüğüm eserlerim için yayınevinizi tercih edişim… Heyecanımı mazur görün, inanın odanıza titreyerek girdim.” [Bu arada yayınevimizin adı </span><i><span>Titreşim Yayınları</span></i><span> olduğu için hocanın ironik bir dile sahip olduğuna dair tahminimin doğru çıktığını sandım!] İki kalın klasörü müsaade isteyip masamın üzerine bıraktı. “Şöyle söyleyeyim sayın editör, 5 ciltlik şaheserim sıra bekleyebilir, çünkü 6. cildi daha bitirmedim [Allah Allah, 6. cildin başlığı ne olabilir ki? Ben olsam, “Felsefenin Ölüp Ölüp Dirilişi” derdim!]. Benim asıl yayımlatmak istediğim ‘Felsefî Günlüklerim” başlıklı kitabım, bunların gelecekteki felsefecilere sadece benim akademik profilime dair değil, kendilerine de nasıl bir yol çizecekleri hakkında işaret taşları olacakları inancındayım” [o arada ben, özellikle merak ettiğim 5 ciltlik kitabın pdf sayfalarına göz atıyordum]. </span>

<span>Hoca, birden eserlerinden uzaklaşıp kendinden bahsetmeye başladı. “Efendim, emekli olmadan önce pek basılı bir eserim yoktu. Mamafih, büyük düşünür Kant da 40’ından sonra eserlerini dünyaya bahşetmiş. [Eee, adam yoksa ben Kant ayarında biriyim mi demek, istiyor! Hayır, yanılmışım]. Gerçi ben, Kantçı değilim, en büyük filozof Platon’un ruhunu taşıyorum.”[Daha neler!] Hocası Sokrates baldıran içip intihar ettiğinde Platon 28 yaşındaydı. Benim hocam A. Bey de borçlarını ödeyemeyip iki büyük rakı içip intihar ettiğinde ben de 28 yaşındaydım [yok, hoca Kant değil, Platon yerine koyuyor kendini!]. Baktım, iştahla devam edecek, hocanın sözünü nezaketle kesip [editörlüğüme halel getirmemeye azami dikkat sarf ederek!] şöyle dedim: “Hocam, müsaade edin, öncelik sırasına göre hareket edeyim, ben ‘Günlüklerim’ klasörünü değerlendireyim, makul bir sürede size döneyim.”</span>

<span>“Tabii efendim, takdir sizin, haberinizi bekleyeceğim.” “Estağfirullah” deyip, hocayı kapıya kadar uğurladım [her zaman nazik bir editör olma güdüsünü korumam gerektiğini düşünerek..]. Fahri Bey’e rapor vermem gerektiğinden, oturup hemen hocanın “Günlüklerim” klasörünü okumaya başladım, okudukça da gülmeye… İki üç günlük yetmişti ve ben, nasıl bir rapor yazacaktım, dahası hocaya verdiğim sözü hangi ifadelerle yerine getirecektim? Gerçekten çok mu önyargılıydım? Neticede yazılarını incelediğim kişi bir profesördü, kendisine şimdiye kadar layıkı veçhile verilmeyen bir değerin hıncını mı kusuyordu, yoksa ironiye başvurarak bilinçdışı üniversiteyi, meslektaşlarını alaya mı alıyordu? Tam kestiremedim. Sonunda karar verdim; “Günlüklerim”den aşağıda aktardığım iki fragmanı lisanstan sınıf arkadaşım, akademisyen Y.’e gönderdim. Objektif görüşlü, eğriye eğri, doğruya doğru diyerek görüşlerini açık yüreklilikle söyleyecek biriydi Y. okusun bakalım, ne diyecek diye beklemeye başladım.</span>
<blockquote><b><i>Felsefî açıdan hukuk-politika ilişkisine gelelim. Bazı basit kuramsal sorularla başlayayım: Hukuk bir gerçeklik mi, yoksa politikanın simgeselliğinin yerini almaya yeltenen bir imgesellik mi? Hukuk var olan bir şey mi, yoksa gelmekte olan mı?</i></b></blockquote>
<h2><b>FELSEFÎ GÜNLÜK 1</b></h2>
<b>HUKUKUN YAPISÖKÜMÜNE FELSEFÎ BİR YAKLAŞIM</b>

<i><span>Türkiye’nin siyasal tarihini bilenler, yazılarımda eğreti bir analizin yerine mantıksal diyalektiğin şahikası sayılabilecek bir perspektif kullandığıma da hep tanık olmuşlardır.</span></i>

<i><span>Bugün hukuk-politika ilişkisini ele almak için, tıklım tıklım kitap dolu kütüphanemin tozlanmış hukuk raflarına yöneldim âniden. Demek, epey zaman olmuş Platon ruhlu bir filozof olarak hukuk kitapları okumayalı. Bunu bir aymazlık olarak görmüyorum. Sanat, edebiyat ve müzik tutkumun (onlarla ilgili doküman ve kitaplarım ayrı bir ev kiralamamı zorunlu kılacak kadar geniş ve zengin) beynimin bilimsel küresine düşen gölgesinin yarattığı bir kösnüllük bu!</span></i>

<i><span>Yazıya oturduğumda değerli yargıç, ender hukuk bilginlerimizden Salih Yamangil aradı. Salih’le dostluğum çocukluğuma dayanır (ilk hukuk kavramlarını ve kuramsal bakışlarımı borçlu olduğum seçkin hukukçularımızdan annemin dostudur Salih). “Dostum”, dedi; “Durum nereye gidiyor böyle?”. Onca birikimine karşın, Salih’in bana danışması, doğrusu şaşırtıcı gelmedi. Çünkü, tüm toplumsal olgulara (hukuk da kuşkusuz bunların içinde) sanatsal bir noktadan, Platonvari şiirsel bir üslupla ve Adorno gibi müziksel bir tınıyla yaklaştığımı en yakınlardan bilenlerdendi Salih dostum.</span></i>

<i><span>Ona şöyle dedim: Bugün yaşadıklarımız genç ve demokrasi aşığı hukukçularımızın, yaşlılarca-hadi Lacancı psikanalitik teoriye başvurayım- “obje petit a” olarak görülme arzusunun, “babanın adı” olarak bilinç dışına fırlamış bir tezahürüdür. “Hımm” dedi Salih ve devam etti: “Yahu, şu hiç kimsenin göremediği noktaları görme yetisini neye borçlusun? Hayranlığım sonsuz sana” diye haykırdı!</span></i>

<i><span>Onu hayranlığa gark eden özelliği, şahsımdan çok yaklaşımımda aramak gerekir. Önüme gelen her meselenin, her kavramın yapısökümünü yapmak gibi terk edemediğim bir alışkanlığım var. Mütevaffa Jacques’ı (Derrida’yı) okuduğum, sisli bir Paris akşamında Jacques’ı anlayabilecek kapasiteye sahip bir elin parmağı kadar sayıda entelektüel, Alain’in (Touraine) evinde toplandığımızda dinlediğim günden beri ülkemizde yaymaya çalıştığım bir yaklaşım yapısöküm. Gerçi, Jacques’ın her dediğini, hatta bazen saçmalık düzeyine varan her ifadesini kabul eden bir esriklik içinde olmadım hiçbir zaman.</span></i>

<i><span>Bunları geçelim. Şahsî meselelerimden bahsetmeyi sevmediğimi öğrencilerim ve meslektaşlarım bilir. Felsefî açıdan hukuk-politika ilişkisine gelelim. Bazı basit kuramsal sorularla başlayayım: Hukuk bir gerçeklik mi, yoksa politikanın simgeselliğinin yerini almaya yeltenen bir imgesellik mi? Hukuk var olan bir şey mi, yoksa gelmekte olan mı? (Hadi, İngilizcesiyle söyleyeyim, law to come). Soruların cevabı burada çok yer kaplayacak kadar çok uzun kuşkusuz. Özne ile nesnenin değiş tokuşu, arzunun göçebe salınımına bağlı olarak; hukuku politikaya bitiştiren bir </span></i><b><i>capiton</i></b><i><span> noktası olduğunda, iktidarın boş yerinin nasıl doldurulacağı üzerinde düşünmek daha gerçekçi olur. Peki, iktidar nedir? Aziz dostum Foucault’nun hep söylediği gibi kılcal damarlarda dolaşan pis bir kan mı, bin yaylaya dönüşmüş politika arenasında, oksijen zehirlenmesine uğramış bir nesne mi?</span></i>

<i><span>Bunlar anlaşılmadan, hukuk-politika ilişkisinin yapısökümünün yapılacağını beklemek hamhayâl bir umuttan ibaret kalır. Günümüzün küreselleşmiş dünyasında, her bir alanın </span></i><b><i>kolonize </i></b><i><span>edildiği (bu terimi dostum Habermas’tan ödünç alıyorum) bir ortamda politikacılar zaten her şeyini kaybetmiş bükülmüş/büzülmüş-öznelerdir. Hegemonik bir zihniyetten bu zaman diliminde uzak durmanın hiçbir anlamı yoktur. Onun için, her zaman saygı duyduğum hukukçu dostlarıma şöyle seslenmek isterim: Ülkemin bütün hukukçuları birleşiniz! Cübbelerinizden başka kaybedecek hiçbir şeyiniz yok!</span></i>

<i><span>Yazıyı önce dostum Salih’e okudum. Uzun bir sessizlik ürküttü beni. “Salih, n’oldu neden ses vermiyorsun?” dedim. Cılız bir sesle zor anlaşılan şu cümleyi sarfetti: “Dostum,ülkemizin tek eksiğini şimdi anladım: senin gibi düşünürler! Seni klonlamak lazım azizim; sesinin, özgün, eşşiz düşüncelerinin sonsuza aktarılması hepimizin boynunun borcu. Bunca senelik hukukçuyum, meseleye böyle bakmak hiç aklıma gelmedi.”</span></i>

<i><span>Telefonu, masum bir esriklik içinde kapattım ve her zamanki dürüstlüğümle şöyle düşünmekten kendimi alıkoyamadım: Ben olmasaydım, bu memleketin meseleleri nasıl aydınlığa kavuşurdu? Ama, zaman kendimi övmek zamanı değildi. Bambaşka bir meselenin yapı sökümünü yapmak üzere bilgisayarımın başına oturdum. Yazamadım bir müddet.  Duygu yoğunluğu içinde olduğumu gözlerimden ıpıl ıpıl dökülen yaşlar masama düşmeye başlayınca anladım.</span></i>
<blockquote><b><i>Ölüm nedir?’ diye bir soruyla başlamak, kötü bir başlangıç gibi görünse de bu puslu havanın ayarttığı, ebelik yapıp, ortaya fırlattığı bir kösnüllük olduğunu biliyorum. Büyük üstadı, Heidegger’i hatırlamamak mümkün mü?</i></b></blockquote>
<h2><b>FELSEFÎ GÜNLÜK 2                                                                                      </b></h2>
<blockquote><em><b>Ne kadar özeniyorum bazen;  neon ışıkları gibi parlayan bir üslup geliştirmeye… Felsefi bir tonda hoş-boş sözler sarf etmeye… Topluma, insanlara şöyle uzaydan bakan bir mesafeden konuşmaya… Başarmak çok zor, kabiliyet meselesi… Gene de denemeye değer. Aşağıdaki felsefî-entelektüel üslup denemesi, belki hiç yabancı gelmeyecektir.  “Ne yapıyorsun öyle?” sorusunu akıllarına getirenler için, peşinen söyleyeyim: Bu sıkıntılı ortamda ben ne yaptığımı biliyor muyum?! </b></em></blockquote>
<h3><b>DEĞERLERİN KAYBI</b></h3>
<i><span>Puslu bir havada uslu bir şekilde masamın başındayken gözlerim uzaklara daldı. Yitip giden dostları hayâl ettim. Ne bitip tükenmez tartışmalar yapardık. Uzamın uzaklığını internetle yakın kılar, </span></i><b><i>contemplative</i></b><i><span> bir sohbet bizi bizden uzaklaştırırdı. Penceremden yola baktım, akıp giden trafiği izlerken hüzünlendim. Lyotard ölmüştü, Derrida da… Ben de kendimi bugünlerde iyi hissetmiyordum. Korkum ölüm değil; değerlerin kaybının değersizlere bir değer olma fırsatı yaratması.</span></i>

<i><span>Bugün biraz bu konu üzerinde fikir yürüteceğim. ‘Ölüm nedir?’ diye bir soruyla başlamak, kötü bir başlangıç gibi görünse de bu puslu havanın ayarttığı, ebelik yapıp, ortaya fırlattığı bir kösnüllük olduğunu biliyorum. Büyük üstadı, Heidegger’i hatırlamamak mümkün mü? Üstadın “hepimiz bu dünyaya fırlatılmışız” sözü, tüm çıplak gerçekliğimizin metaforik anlatımı değil de ne! Ama, bizim yadsınamayan bir filozofik bakışa sahip halkımızın babatorik ifadesi de daha az derin değil: Hangi millette gördünüz siz birbirine “fırlama” diye hitap eden insanları. Bu pre-Heideggerian kavrayışın alçaltılması değil, yüceltilip düşünce doruklarının taçlandırılmasıdır. Bu da göstermektedir ki, halkımdan daha filozofik donanımlı başka bir halk yoktur, olamaz. Şu çelişki,  benim okuyucu kitlemin belirgin vasfını taşıyan zeki insanların gözünden kaçmayacaktır. Onlar adına ben ifade edeyim söz konusu çelişkiyi: Peki, öyleyiz de neden bizde bir Heidegger yok? Soru çok anlamlı olduğu kadar yalın da. O zaman, yalın bir cevap vereyim: Çünkü bizde herkes bir nevi Heidegger!</span></i>

<span>********</span>

<span>Y.’den cevap gecikmedi: “Adam ya deli , ya da ironi ustası. Deli gibi sap yiyor saman s…. denebilir, ama kendini tarif ettiği gibi tiplere yönelik bir eleştiri-ironi karışımı üslup da sergilemek istemiş belki... Diğer yazılar da bu minvaldeyse, her iki durum da yayımlanmaya değer gibi bana kalırsa, başlığı değiştirmek koşuluyla. Benim başlık önerim şu: “FELSEFÎ GÜNLÜKLERİM ve GÜLDÜRDÜKLERİM” deli de yazsa, ironi ustası da yazsa, bence her halükârda gülünecek saçmalamalar. Sevgiyle.” </span>

<span>Kararımı verdim ve Y.’nin önerdiği başlıkla yayınlanabileceğine dair raporu Fahri Bey’e rapor ettim.</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Simülasyonun İçinde miyiz?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/simulasyonun-icinde-miyiz</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/simulasyonun-icinde-miyiz</guid>
<description><![CDATA[ Simülasyonun İçinde miyiz? ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/simulasyon_ve_modelleme_h13065_f.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Simülasyonun, İçinde, miyiz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><strong>İnsan değişmez bir gerçekliğin içerisinde değil, sürekli değişen ilişki biçimleri çerçevesinde sürekli değişen deneyimler ağı içerisinde yaşar. Bu ağ, dille bildirilebilir, ortaklaşa karar verilebilir, oylanarak tesis edilir bir yapı olduğundan, son derece zihin yapısıdır. Bu içinde bulunduğumuz bir dünyanın değil, zihinlerimizdeki kurgularımızın temsilidir. Bu, bir simülasyondur. İnsan, simülasyonda yaşar.</strong></span>

Varlığın deneyimin ötesinde algılanamaması, onun yalnızca ilişki kurulduğunda duyumsanabilir olmasını sağlar. Varlık, ilişkiler ağı içerisinde değilken, deneyimin dışındadır. Yaşanan her deneyim ise, kurulan ilişkinin niteliği bağlamında değişir. Bu yüzden varlıklar farklı zamanlarda, konumlarda, bağlamlarda ve koşullarda ilişki kurduklarında, farklı deneyimler elde ederler. İki özne birbirleriyle kurdukları ilişkilerde - tartışırken, dertleşirken, film izlerken, sevişirken, kutlama yaparken - farklı deneyimler yaşarlar. Fakat deneyim farklılığı bu kadarla kalmaz. Her bir tartışmanın, dertleşmenin, film izlemenin, sevişmenin ve kutlama yapmanın da farklı zamanlar, konumlar, bağlamlar ve koşullar altında oluşturduğu ilişki deneyimi farklılaşır. Her varlığın, her varlıkla kurduğu ilişki deneyimi biricik ve tek seferliktir. Çünkü o ilişkinin kurulmasını sağlayan sayısız bileşenin pek çoğu her bir ilişki tesisi sırasında değişir. Bileşenler hızlı değişirse, varlıklar arasındaki ilişki deneyiminin niteliği de hızlı değişir. Bileşenler yavaş değişirse de ilişki deneyiminin değişimi yavaş gerçekleşir. Değişimlerin görece yavaş olması, özneleri herhangi bir değişim olmadığı hissiyatına düşürebilir. Fakat bu bir yanılgıdır. Her bir ilişki, her seferinde sayısız değişkenden birçoğu farklıyken gerçekleştiğinden biriciktir, tekrarlanamaz.

Deneyimlemenin her seferinde minik ya da büyük farklılıklarla gerçekleşmesi, bize ilişkide bulunduğumuz varlık hakkında bir açılım sağlamaktan çok, o varlıkla yaşadığımız deneyimler hakkında bir açılım sağlar. Dışımızdaki varlıkları onlarla kurduğumuz iletişimin deneyimlemeleri olarak biliriz. Onları “kendinde varlıklar” olarak algılamayız. Ortamla ve bizimle kurdukları ilişkiler bağlamındaki varlıklar olarak algılarız.

Her bir zihin, kendi dışındaki varlıkları ve zihinleri, onların oldukları biçimiyle değil, içine bırakıldıkları ortam ve o ortam içerisindeyken kendisiyle kurdukları iletişim bağlamında tanımaya atıldığı için başka zihinlerden çok daha farklı bir dünya tasarımına sahiptir. Her bir zihnin dünyayla iletişimi, bu iletişim sırasındaki konumu, koşulları, ön yargıları bağlamında farklı olduğundan ve bu iletişim de anlık ve biricik bulunduğundan, sürekli değişen ilişkiler ağı bağlamında, sürekli değişen bir dünya tasarımı söz konusudur. Her zihin hem herkesten farklı bir dünya tasarımı üretirken, bir yandan da dünyayla ve varlıklarla her karşılaşmasında başka deneyimler yaşadığı için, kendi dünya tasarımına da sadık kalmaz.
<blockquote><em><strong>İnsanlar (zihinler) arasındaki ilişkiyi tesis etmek, görece sabit ve yoksul temsil olan dilin yükümlülüğünde olunca, deneyimle, dilin gerçekleştirdiği öyküleme arasında ciddi bir farklılık meydana gelir. Her zihnin dünyayla zorunlu olarak bambaşka şekillerde kurduğu ilişkiler, dilin görece güdüklüğü ve sabitliği yüzünden, benzer temsillerle temsil edilirler.</strong></em></blockquote>
Fakat bu kadar çok eşzamanlı değişim zihnin kendi dışıyla olan ilişkisini belirsizliklerle donattığı için bir kaygı ve endişe ortamı oluşturur. Zemin sürekli değişmekte, değişimin ne tarafa yöneleceği çok fazla bileşen aynı anda değiştiği için kestirilememekte, kişi şimdiki zamanın kısacık saniyelik anından başka hiçbir yere değememektedir. O kısacık tek saniyelik – hatta saliselik – an da hemen uçup giderek, kişinin her anlamda yersiz yurtsuz kalmasını daimi kılar. İnsan dünyada var olmaktan çok, onun sürekli değişen girdapları içerisinde savrulmaktadır. Ne bir kerteriz noktası, ne bir sabitleme aracı: her şey aynı anda hareket etmekte, bu hareketlerin hiçbirisi aynı yöne yönelmemekte, sayısız bileşen sayısız farklı yöne olanca rastgelelikleriyle yol almaktadır. Hiçbir hareket yönünü korumamakta, her an başka yöne dümen kırabilmekte, derin bir olasılıklar havuzu içerisindeki her ihtimali sayısız kez yoklamaktadır.

Sürekli değişen ilişki biçimlerinin ürettiği farklı deneyimlerin her birisi için farklı sözcükler, kavramlar ve tanımlar üretilmediği sürece, dil yaşam deneyiminin çok gerisinde kalır. Oysa deneyimlerin başka zihinlerle aktarımı için, öykülemeyi mümkün kılan dilden başka bir araç yoktur. Dil, deneyimlerin kendileri kadar hızlı değişemediğinden, zihinler (insanlar) arasında dilsel bir iletişim kurulduğunda, o deneyimlerin kendilerini değil, temsillerini oluşturmaktadır. Ve bu temsiller, deneyimin değişkenliğini aynı hızla ve zenginlikte yakalayamadıklarından daha sabit ve yoksul bir temsil olmak durumundadırlar.
<blockquote><em><strong>İnsan, kendi dışına her atılım denemesinde hem varlık hakkında herhangi bir bilgi edinemeyip, yalnızca varlıklarla kurduğu ilişkinin deneyimi hakkında veri çekebilirken, bir yandan da çektiği verileri dilsel malzemeye tercüme ederken onu pek çok açıdan çarpıtarak, zihinler arası transfer edilebilir bir indirgeme ve dönüştürmeyle yıpratır</strong></em></blockquote>
İnsanlar (zihinler) arasındaki ilişkiyi tesis etmek, görece sabit ve yoksul temsil olan dilin yükümlülüğünde olunca, deneyimle, dilin gerçekleştirdiği öyküleme arasında ciddi bir farklılık meydana gelir. Her zihnin dünyayla zorunlu olarak bambaşka şekillerde kurduğu ilişkiler, dilin görece güdüklüğü ve sabitliği yüzünden, benzer temsillerle temsil edilirler. Bambaşka duygular, yaşantılar, düşünceler ve düşler, dilin getirdiği ortak ifade etme olanaklarının darlığına sıkışarak, çok daha aktarılabilir, sabitlenebilir, deneyim dışı olarak algılanabilir biçimlere transfer olurlar/tercüme edilirler. Böylece ortak bir mutabakat bulmak adına, hiç kimsenin deneyimlemediği ve hiçbir deneyimin biricikliğine denk gelmeyen bir deneyimler ötesi (deneyimlerin zenginliğine oranla çok yoksul ve deneyimlerin her birinin farklılığına oranla çok daha birbirine benzer) öyküler - dilsel anlatılar - dolaşıma girer. Bu deneyimlenen dünya değil, zihinlerin birbirlerine aktarabildikleri bir metinler arası ilişkidir. Temsillerden örülü, değişime ve farklılığa çok daha dirençli bir gerçeklik taklididir bu dilsel dünya tasarımı. Gerçeği taklit eden bu dilsel dünya tasarımı, içinde bulunduğumuz simülasyon dünyasının kendisidir.

Üstelik bu dilsel dünya tasarımı yalnızca deneyimleri temsil ederken çarpıtmakla kalmaz. Deneyimleri sabitleme ve yoksullaştırma aracılığıyla dile tercüme edip, zihinler arası metinler haline getirdikten sonra, bu metinlerin zihinlerdeki korsanlığı aracılığıyla, zihinlerin yeni deneyimlere atılırken, varlıklarla bu metinler çerçevesinde iletişim kurmasını sağlayarak, deneyimin oluşma anlarına da doğrudan müdahale eder. Yani deneyimin kendisini öykülerken değiştirdiği gibi, sonraki deneyimlerin deneyimlenmelerini de dönüştürür. Kurgul olan, gerçekleşene müdahale eder.

Böylece insan, kendi dışına her atılım denemesinde hem varlık hakkında herhangi bir bilgi edinemeyip, yalnızca varlıklarla kurduğu ilişkinin deneyimi hakkında veri çekebilirken, bir yandan da çektiği verileri dilsel malzemeye tercüme ederken onu pek çok açıdan çarpıtarak, zihinler arası transfer edilebilir bir indirgeme ve dönüştürmeyle yıpratır. Bu yıpranmış ortak mutabakatla da yeniden kendi deneyimlerini yaşayarak, her seferinde biricik olan deneyimini dilsel mutabakatın getirdiği ön yargılarla kuşatarak, deneyimlerin kendilerini de yeniden sakatlar.

İnsan değişmez bir gerçekliğin içerisinde değil, sürekli değişen ilişki biçimleri çerçevesinde sürekli değişen deneyimler ağı içerisinde yaşar. Bu ağ, dille bildirilebilir, ortaklaşa karar verilebilir, oylanarak tesis edilir bir yapı olduğundan, son derece zihin yapısıdır. Bu içinde bulunduğumuz bir dünyanın değil, zihinlerimizdeki kurgularımızın temsilidir. Bu, bir simülasyondur. İnsan, simülasyonda yaşar.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Baktığımız her yerde Tanrıyı görmek*</title>
<link>https://trafikdernegi.com/baktigimiz-her-yerde-tanriyi-goermek</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/baktigimiz-her-yerde-tanriyi-goermek</guid>
<description><![CDATA[ Cibran’ın çağrısı, Tanrı’nın doğadaki izlerini görmekle ilgilidir. Bilim ise bu çağrıyı daha ileriye taşıyarak, bu izlerin doğa yasalarındaki karşılığını bulmamıza olanak tanır. 

Gözlerimiz yalnızca ışığı ve karanlığı ayırt edebilen basit organlar olarak görülebilir. Oysa baktığımız her yerde karmaşık düzenin izlerini görebilmek, bir anlamda doğanın kendini ifade etme biçimidir. Evrendeki her şey – yıldızlar, atomlar, DNA’mızın kıvrımları ve hatta bir kar tanesinin simetrisi – bir tasarımın, belki de çok daha büyük bir zekânın yansımalarıdır. İşte bu fikir, Halil Cibran’ın Peygamber eserinde dile getirdiği o derin bakış açısıyla örtüşür: “Beni tapınaklarda aramayın, ruhum vadilerde, rüzgarın dansında ve denizin gürültüsündedir. Çünkü ben, siz neredeyseniz oradayım; iç sesinizde, düşlerinizde ve hatta kaybolduğunuzu düşündüğünüz o karanlık anlarınızdayım.”

Bu cümlelerde Cibran’ın ifade ettiği şey, Tanrı kavramının yalnızca dinî bir olgu olarak algılanmasının ötesine geçip bilimle buluştuğu noktadır. Modern fizik ve biyoloji, doğanın işleyişini anlamak için her geçen gün daha derine indikçe, rastlantısallığın arkasında yatan o düzenin izlerine rastlıyor. Kuantum teorisi, evrenin en küçük yapıtaşlarında bile düzenli bir kaosun var olduğunu ve bu kaosun belirli kurallara göre işlediğini gösteriyor. Cibran’ın vadilerde, rüzgarın dansında gördüğü Tanrı da aslında bu düzenin ifadesi olarak karşımıza çıkıyor.

Beynimiz, doğayı ve evreni anlamlandırmak için sürekli olarak kalıplar arar, anlamlı bütünler oluşturmaya çalışır. İnsanlık, tarih boyunca Tanrı’yı bu anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak görse de, belki de asıl mesele, onu her şeyin içinde saklı bir düzen olarak algılamaktır.

BEYNİMİZ SÜREKLİ KALIPLAR ARAR

Ünlü biyolog Richard Dawkins, evrim teorisinin yaratıcılığına dikkat çekerken, canlıların rastgele bir süreç sonucu değil, doğa yasalarının işleyişi sayesinde şekillendiğini savunur. Ancak bu yasa ve kuralların kendisi öyle muazzam bir denge ve uyum içerisindedir ki, evrende yalnızca kaos ve rastlantılar olmadığını hissettirir. Cibran’ın satırlarında yankılanan da budur: Doğa, kendi içinde bir zekâya sahiptir; bu zekâ kendini her şeyde, her yerde hissettirir.

Nörobilim ve psikoloji de bu konuda ilginç yaklaşımlar sunar. Beynimiz, doğayı ve evreni anlamlandırmak için sürekli olarak kalıplar arar, anlamlı bütünler oluşturmaya çalışır. İnsanlık, tarih boyunca Tanrı’yı bu anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak görse de, belki de asıl mesele, onu bir dış güç olarak değil; her şeyin içinde saklı bir düzen olarak algılamaktır. Bu düzen, tıpkı Cibran’ın söylediği gibi, tapınaklarda veya uzaklarda değil, bizzat hayatın kendisinde, gözlerimizin önünde açığa çıkar.

Cibran’ın çağrısı, Tanrı’nın doğadaki izlerini görmekle ilgilidir. Bilim ise bu çağrıyı daha ileriye taşıyarak, bu izlerin doğa yasalarındaki karşılığını bulmamıza olanak tanır. Bu iki bakış açısı birleştiğinde, Tanrı’yı ya da doğanın zekâsını görmek için yalnızca dinî inançlara değil; gözlem yapmaya, düşünmeye ve anlam arayışına ihtiyaç duyduğumuzu anlarız. Baktığınız her yüzde Tanrının izlerini görmeniz dileğiyle

* Halil Cibran ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/baktigimiz-her-yerde-tanriyi-gormek-cibran-1728395131.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Baktığımız, her, yerde, Tanrıyı, görmek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Cibran’ın çağrısı, Tanrı’nın doğadaki izlerini görmekle ilgilidir. Bilim ise bu çağrıyı daha ileriye taşıyarak, bu izlerin doğa yasalarındaki karşılığını bulmamıza olanak tanır. </strong></span></span></p>

<p><span><span>Gözlerimiz yalnızca ışığı ve karanlığı ayırt edebilen basit organlar olarak görülebilir. Oysa baktığımız her yerde karmaşık düzenin izlerini görebilmek, bir anlamda doğanın kendini ifade etme biçimidir. Evrendeki her şey – yıldızlar, atomlar, DNA’mızın kıvrımları ve hatta bir kar tanesinin simetrisi – bir tasarımın, belki de çok daha büyük bir zekânın yansımalarıdır. İşte bu fikir, Halil Cibran’ın Peygamber eserinde dile getirdiği o derin bakış açısıyla örtüşür: “Beni tapınaklarda aramayın, ruhum vadilerde, rüzgarın dansında ve denizin gürültüsündedir. Çünkü ben, siz neredeyseniz oradayım; iç sesinizde, düşlerinizde ve hatta kaybolduğunuzu düşündüğünüz o karanlık anlarınızdayım.”</span></span></p>

<p><span><span>Bu cümlelerde Cibran’ın ifade ettiği şey, Tanrı kavramının yalnızca dinî bir olgu olarak algılanmasının ötesine geçip bilimle buluştuğu noktadır. Modern fizik ve biyoloji, doğanın işleyişini anlamak için her geçen gün daha derine indikçe, rastlantısallığın arkasında yatan o düzenin izlerine rastlıyor. Kuantum teorisi, evrenin en küçük yapıtaşlarında bile düzenli bir kaosun var olduğunu ve bu kaosun belirli kurallara göre işlediğini gösteriyor. Cibran’ın vadilerde, rüzgarın dansında gördüğü Tanrı da aslında bu düzenin ifadesi olarak karşımıza çıkıyor.</span></span></p>

<p><span><em><span><strong>Beynimiz, doğayı ve evreni anlamlandırmak için sürekli olarak kalıplar arar, anlamlı bütünler oluşturmaya çalışır. İnsanlık, tarih boyunca Tanrı’yı bu anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak görse de, belki de asıl mesele, onu her şeyin içinde saklı bir düzen olarak algılamaktır.</strong></span></em></span></p>

<h2><span><span><strong>BEYNİMİZ SÜREKLİ KALIPLAR ARAR</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Ünlü biyolog Richard Dawkins, evrim teorisinin yaratıcılığına dikkat çekerken, canlıların rastgele bir süreç sonucu değil, doğa yasalarının işleyişi sayesinde şekillendiğini savunur. Ancak bu yasa ve kuralların kendisi öyle muazzam bir denge ve uyum içerisindedir ki, evrende yalnızca kaos ve rastlantılar olmadığını hissettirir. Cibran’ın satırlarında yankılanan da budur: Doğa, kendi içinde bir zekâya sahiptir; bu zekâ kendini her şeyde, her yerde hissettirir.</span></span></p>

<p><span><span>Nörobilim ve psikoloji de bu konuda ilginç yaklaşımlar sunar. Beynimiz, doğayı ve evreni anlamlandırmak için sürekli olarak kalıplar arar, anlamlı bütünler oluşturmaya çalışır. İnsanlık, tarih boyunca Tanrı’yı bu anlamlandırma çabasının bir ürünü olarak görse de, belki de asıl mesele, onu bir dış güç olarak değil; her şeyin içinde saklı bir düzen olarak algılamaktır. Bu düzen, tıpkı Cibran’ın söylediği gibi, tapınaklarda veya uzaklarda değil, bizzat hayatın kendisinde, gözlerimizin önünde açığa çıkar.</span></span></p>

<p><span><span>Cibran’ın çağrısı, Tanrı’nın doğadaki izlerini görmekle ilgilidir. Bilim ise bu çağrıyı daha ileriye taşıyarak, bu izlerin doğa yasalarındaki karşılığını bulmamıza olanak tanır. Bu iki bakış açısı birleştiğinde, Tanrı’yı ya da doğanın zekâsını görmek için yalnızca dinî inançlara değil; gözlem yapmaya, düşünmeye ve anlam arayışına ihtiyaç duyduğumuzu anlarız. Baktığınız her yüzde Tanrının izlerini görmeniz dileğiyle</span></span></p>

<p><strong><span><span>* Halil Cibran</span></span></strong></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Vazgeçmenin gücü</title>
<link>https://trafikdernegi.com/vazgecmenin-gucu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/vazgecmenin-gucu</guid>
<description><![CDATA[ Vazgeçerek sürekli yenilenir insan. Hangi kapıdan gireceğimizi seçerken diğer yollardan vazgeçeriz. İnsan vazgeçerek kendini yaratır. Kaybetmekten korkmadan gerektiği zaman vazgeçebilmeyi bilmek gerekir. Hayatta doğru zamandaki vazgeçişler kazandırır. 

Kaybetmek pek sevdiğimiz bir kelime değil. Hal böyle olunca ne vazgeçmek ne de vazgeçilmek istiyoruz. Kahramanlık efsaneleri vazgeçmeyenlerle dolu. Yolunda istikrarla yürüyenleri, önündeki engelleri büyük bir sabır ve dirayetle göğüsleyip isteklerinde ısrarcı olanları seviyoruz. Vazgeçersek kaybederiz ve bize göre başarı öykülerini kazananlar yazar, kaybedenler değil!

2002 yılında Nobel ödülü alan Daniel Kahneman’ın Amos Tversky ile birlikte geliştirdiği kayıp teorisi insanların kayıplardan nasıl kaçındıklarını anlatıyor. Teoriye göre kayıpların insana yaşattığı üzüntü kazançların hissettirdiğinden çok fazla. Günümüz dünyasından bir örnek verelim; Farzımisal sosyal medya platformlarının birinde 200 takipçiniz olsun, eğer 3 takipçi eksilirse yaşadığınız üzüntü, 10 takipçi kazandığınız mutluluktan çok dafa fazla olacaktır. Çünkü bizi duygusal anlamda sarsan şey kaybetmektir. Ekonomik kulvarda önemli bir rol oynayan teoriye başka bir örnek verelim; bir kişi borsada hisseleri düşmekteyken bir türlü hisselerini satmayı bilemez. Kaybetme korkusu yüzünden hisseleri elinde tutar ve kaybını telafi edeceği zamanı bekler. Genellikle sonunda daha çok kayıp yaşar. Bu teori yakın romantik ilişkilerde de geçerlidir. Derin mutsuzluk içinde süregelen ilişkimizi bu yüzden bitiremeyiz. Çünkü mevcut olanı korumak isteriz. Özellikle güvenli bağlanma biçimine sahip olmayan kişiler kaybetme korkularından dolayı tatminsiz oldukları ilişkiyi sonlandıramazlar.

Buda’ya göre bırakmak ve vazgeçmek acıdan kurtulmanın bir yoludur. Beklentiler ve isteklerden özgürleşme böyle mümkündür. Bağımlılıklardan, alışkanlıklardan, sarmala girmiş düşünce modellerinde vazgeçmek ruhsal aydınlanmaya doğru giden bir yoldur.

BUDA’YA GÖRE VAZGEÇMEK ACIDAN KURTULMANIN BİR YOLUDUR

Vazgeçmeyenleri severiz, çünkü onların güvenilir olduğuna inanırız. Onların istikrarlı bir yapıya sahip olduğunu varsayarız, azimle ve kararlılıkla yolundan yürüyenleri seçeriz. Vazgeçmeyenlerin genellikle empatileri kuvvetlidir. Kaçanları sevmeyiz biz. Biraz derinlere baktığımızda altta yatan başka kırıntılar vardır oysa. Kaybı sevmeyen ve vazgeçmeyen tip gizli bir narsist olabilir. Kendi duygularını gözardı edip kendini feda ederken onaylanma ihtiyacı içinde yapıyordur eylemlerini. Aslında kendisi vazgeçilmez olmaya çalışıyor olabilir vazgeçmezken. Oysa vazgeçmenin gücü tartışılmaz: Seçimler arasında kaldığımızda vazgeçmekle yepyeni bir hikaye yaratırız. Vazgeçerek sürekli yenilenir insan. Hangi kapıdan gireceğimizi seçerken diğer yollardan vazgeçeriz. İnsan vazgeçerek kendini yaratır. Kaybetmekten korkmadan gerektiği zaman vazgeçebilmeyi bilmek gerekir. Hayatta doğru zamandaki vazgeçişler kazandırır.

Vazgeçmemek yanında bir beklentiyi de getirir. Buda’ya göre bırakmak ve vazgeçmek acıdan kurtulmanın bir yoludur. Beklentiler ve isteklerden özgürleşme böyle mümkündür. Bağımlılıklardan, alışkanlıklardan, sarmala girmiş düşünce modellerinde vazgeçmek ruhsal aydınlanmaya doğru giden bir yoldur. Duygusal yüklerinden vazgeçebilir misin? Korkularını bir kenara bırakıp kayıplarını kabul edebilir misin? Kaybı kabul ederek vazgeçmek, belirsizliği içselleştirme sürecinde olduğunu anlatır. Kazanacağım diye her bırakışı bir başarısızlık olarak yaftaladığında tabii ki vazgeçmezsin. Anı yaşamak, ancak vazgeçenlerin kazanacağı bir deneyimdir. Her an bırakışta olun. İlişkinizi o mükemmel sandığınız halini korumaktan vazgeçin mesela. Bırakın şaşırtsın sizi yaşam. Duygusal yüklerinizden ancak böyle arınabilirsiniz. Sonunda tek varacağınız gerçek yaşamın döngüselliğidir; bugünün kaybı sandığınız şey yarının kazancı olacaktır emin olun!

  ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/vazgecmenin-gucu-1727365505.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Vazgeçmenin, gücü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Vazgeçerek sürekli yenilenir insan. Hangi kapıdan gireceğimizi seçerken diğer yollardan vazgeçeriz. İnsan vazgeçerek kendini yaratır. Kaybetmekten korkmadan gerektiği zaman vazgeçebilmeyi bilmek gerekir. Hayatta doğru zamandaki vazgeçişler kazandırır. </strong></span></span></p>

<p><span><span>Kaybetmek pek sevdiğimiz bir kelime değil. Hal böyle olunca ne vazgeçmek ne de vazgeçilmek istiyoruz. Kahramanlık efsaneleri vazgeçmeyenlerle dolu. Yolunda istikrarla yürüyenleri, önündeki engelleri büyük bir sabır ve dirayetle göğüsleyip isteklerinde ısrarcı olanları seviyoruz. Vazgeçersek kaybederiz ve bize göre başarı öykülerini kazananlar yazar, kaybedenler değil!</span></span></p>

<p><span><span>2002 yılında Nobel ödülü alan Daniel Kahneman’ın Amos Tversky ile birlikte geliştirdiği <em>kayıp teorisi</em> insanların kayıplardan nasıl kaçındıklarını anlatıyor. Teoriye göre kayıpların insana yaşattığı üzüntü kazançların hissettirdiğinden çok fazla. Günümüz dünyasından bir örnek verelim; Farzımisal sosyal medya platformlarının birinde 200 takipçiniz olsun, eğer 3 takipçi eksilirse yaşadığınız üzüntü, 10 takipçi kazandığınız mutluluktan çok dafa fazla olacaktır. Çünkü bizi duygusal anlamda sarsan şey kaybetmektir. Ekonomik kulvarda önemli bir rol oynayan teoriye başka bir örnek verelim; bir kişi borsada hisseleri düşmekteyken bir türlü hisselerini satmayı bilemez. Kaybetme korkusu yüzünden hisseleri elinde tutar ve kaybını telafi edeceği zamanı bekler. Genellikle sonunda daha çok kayıp yaşar. Bu teori yakın romantik ilişkilerde de geçerlidir. Derin mutsuzluk içinde süregelen ilişkimizi bu yüzden bitiremeyiz. Çünkü mevcut olanı korumak isteriz. Özellikle güvenli bağlanma biçimine sahip olmayan kişiler kaybetme korkularından dolayı tatminsiz oldukları ilişkiyi sonlandıramazlar.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Buda’ya göre bırakmak ve vazgeçmek acıdan kurtulmanın bir yoludur. Beklentiler ve isteklerden özgürleşme böyle mümkündür. Bağımlılıklardan, alışkanlıklardan, sarmala girmiş düşünce modellerinde vazgeçmek ruhsal aydınlanmaya doğru giden bir yoldur.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>BUDA’YA GÖRE VAZGEÇMEK ACIDAN KURTULMANIN BİR YOLUDUR</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Vazgeçmeyenleri severiz, çünkü onların güvenilir olduğuna inanırız. Onların istikrarlı bir yapıya sahip olduğunu varsayarız, azimle ve kararlılıkla yolundan yürüyenleri seçeriz. Vazgeçmeyenlerin genellikle empatileri kuvvetlidir. Kaçanları sevmeyiz biz. Biraz derinlere baktığımızda altta yatan başka kırıntılar vardır oysa. Kaybı sevmeyen ve vazgeçmeyen tip gizli bir narsist olabilir. Kendi duygularını gözardı edip kendini feda ederken onaylanma ihtiyacı içinde yapıyordur eylemlerini. Aslında kendisi vazgeçilmez olmaya çalışıyor olabilir vazgeçmezken. Oysa vazgeçmenin gücü tartışılmaz: Seçimler arasında kaldığımızda vazgeçmekle yepyeni bir hikaye yaratırız. Vazgeçerek sürekli yenilenir insan. Hangi kapıdan gireceğimizi seçerken diğer yollardan vazgeçeriz. İnsan vazgeçerek kendini yaratır. Kaybetmekten korkmadan gerektiği zaman vazgeçebilmeyi bilmek gerekir. Hayatta doğru zamandaki vazgeçişler kazandırır.</span></span></p>

<p><span><span>Vazgeçmemek yanında bir beklentiyi de getirir. Buda’ya göre bırakmak ve vazgeçmek acıdan kurtulmanın bir yoludur. Beklentiler ve isteklerden özgürleşme böyle mümkündür. Bağımlılıklardan, alışkanlıklardan, sarmala girmiş düşünce modellerinde vazgeçmek ruhsal aydınlanmaya doğru giden bir yoldur. Duygusal yüklerinden vazgeçebilir misin? Korkularını bir kenara bırakıp kayıplarını kabul edebilir misin? Kaybı kabul ederek vazgeçmek, belirsizliği içselleştirme sürecinde olduğunu anlatır. Kazanacağım diye her bırakışı bir başarısızlık olarak yaftaladığında tabii ki vazgeçmezsin. Anı yaşamak, ancak vazgeçenlerin kazanacağı bir deneyimdir. Her an bırakışta olun. İlişkinizi o mükemmel sandığınız halini korumaktan vazgeçin mesela. Bırakın şaşırtsın sizi yaşam. Duygusal yüklerinizden ancak böyle arınabilirsiniz. Sonunda tek varacağınız gerçek yaşamın döngüselliğidir; bugünün kaybı sandığınız şey yarının kazancı olacaktır emin olun!</span></span></p>

<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Vicdanı yeniden diriltebilir miyiz?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/vicdani-yeniden-diriltebilir-miyiz</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/vicdani-yeniden-diriltebilir-miyiz</guid>
<description><![CDATA[ İnsanlara aldırmamayı öğretmek suretiyle derin bir vicdansızlık, hukuksuzluk, acımasızlık ve vahşet hali oluşturulmaktadır. Aldırmazlığın popülizm, milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, dinbazlık ve fanatizm olarak dayatıldığı günümüzde vicdanı yeniden diriltmenin yolu, aklı, aldırmayı ve ahlakı yeniden diriltmekten geçmektedir.

İnsanın kendini bulma, arama, anlama, açıklama ve sorgulama sorununun olmadığı kurak, kısır ve katı bir kültürle çepeçevre kuşatılmış bulunuyoruz. Çepeçevre kuşatıldığımız kültürün siyasal, sosyal, teolojik, tarihsel ve eğitimsel kodları, insanın sahici anlamda bir hukuk, felsefe, bilim, sanat, edebiyat, müzik geliştirmesine izin vermemektedir. Çocukların öldürüldüğü, kadınların her gün şiddete maruz kaldığı, ormanların talan edildiği, hayvanların öldürüldüğü, küçük çocuklarrın tacize ve istismara maruz kaldığı, suçluların kendilerine dokunulmayacağı özgüveniyle güvenlik görevlisi kadınları öldürdüğü, bir vahşet girdabı içindeyiz. İnsanın kendini aramadığı, anlamadığı, açıklamadığı ve sorgulamadığı yerde, vicdan yeşermez, gelişmez ve kökleşmez. Vicdan, barışın, özgürlüğün, hukukun, bilimin, felsefenin ve sanatın emelidir.

Vicdan, insanın kendini araması, bulması, geliştirmesi, çeşitlendirmesi ve diriltmesidir. Vicdan, içimizdeki gerçek bendir. Kendini gerçekleştirme olarak ifade edilen yaşama amacı ve anlamı, aslında vicdanın, içimizdeki benin yaratılması, bulunması, diriltilmesi ve yaşatılmasıdır. İnsan, vicdanla yaşar. Vicdanlı bir hayat için insanın düşle, düşünceyle ve duyarlılıkla hayatı tecrübe etmesi gerekmektedir. Köhne siyasal tarafgirliklerle, dini ve ırkçı fanatizmlerle, yıkıcı cinsiyetçilikle, despotizme ve güce tapmakla, hayatın vicdani ve insani bir şekilde yaşanması mümkün değildir. Despotizm, gericilik, fanatizm, vahşet, cehalet ve akılsızlık, vicdanı öldürerek insanlığa dair hukuk, barış ve özgürlük değerlerini tamamen ortadan kaldırmaktadır.

İnsanın kendini gerçekleştirmesi, hayatını felsefeyle, bilimle, sanatla, müzikle, kitapla, emekle, aşkla, umutlla, tutkuyla, akılla, besleyerek ve büyüterek kendini sürekli olarak yeniden yaratması demektir. Devlet, aile, kültür, milliyet, inanç, gelenek adı altında kutsallaştırılan kurgular, insanın kendini gerçekleştirmesine ve hayatını dolu dolu yaşamasına izin vermemektedir. Aile, milliyet, devlet gibi kutsallaştırılan bütün kurgular ve kurumlar, insanı yaşatmamakta, insanı cüceleştirmekte, küçültmekte, sindirmekte, silikleştirmekte ve nihayetinde silmektedir. İnsanı silen bütün güç kurumları, bütün hukuksuzluklarını, karanlıklarını ve kirliliklerini vicdanı öldürerek yapmaktadırlar.

Hasta güruhlar, içlerinden en cahil, yobaz, ayırımcı, cinsiyetçi, acımasız, nefretle dolu olan karanlık tiplerin peşinden giderler, onların despotluklarıyla mutlu olurlar. Hasta güruhları yöneten despotlar, hukuktan, demokrasiden, barıştan, özgürlükten, ahlaktan ve maneviyattan nefret ederler.

HASTA GÜRUHLAR, KARANLIK TİPLERİN PEŞİNDEN GİDERLER

Hayatlarını yaşayamayan ve vicdanları öldürülen bireylerden oluşan kişilerin meydana getirdiği kitleler, hasta güruhlardır. Hasta güruhlar, içlerinden en cahil, yobaz, ayırımcı, cinsiyetçi, acımasız, nefretle dolu olan karanlık tiplerin peşinden giderler, onların despotluklarıyla mutlu olurlar. Hasta güruhları yöneten despotlar, hukuktan, demokrasiden, barıştan, özgürlükten, ahlaktan ve maneviyattan nefret ederler. Despotizm, bazı insanları kullanarak bütün insanları akılsızlaştırmakta, ahlaksızlaştırmakta ve vahşileştirmektedir. Güçten başka hiçbir değeri ve dini olmayan despotlar, yönettikleri güruhların cehaletini derinleştirmek için  eğitimi, dini ve maneviyatı araç olarak kullanırlar. Cehaleti din, milliyet ve maneviyat olarak dayatan despotizm, insanların bir vicdan ve hayat uyanışı yaşamalarına engel olmayı ister. İnsandaki vicdanı uyuttuktan sonra, insanı uyuşuk bir nesneye dönüştürmek ve hayatın bizzat kendisini uyuşturmak çok kolay olmaktadır.

Despotizmin sistematik sosyal cehalet mühendisliğinin amacı, kişilerin insana, doğaya ve hayata, hukuka, barışa, özgürlüğe, demokrasiye kayıtsız kalmasıdır ve aldırmamasıdır. Din ve maneviyat haline getirilen cehalet, insanın kalbini, duyularını, duygularını ve düşüncelerini mühürlemektedir. “Aldırma gönül aldırma” arabeskiyle ruhları ve beyinleri zehirlenen kitleler, insana ve doğaya karşı tam bir akli ve ahlaki kayıtsızlık içindedirler. Akıl ve ahlak açısından siyasete, kültüre, sanata, kitaba, edebiyata, felsefeye, hukuka, hayata kayıtsızlığın olduğu bir yerde her türlü yolsuzluk, yozlaşma, yasakçılık, çürüme, yabancılaşma ve yabanilik meydana gelebilmektedir. 

Vicdan, aldırmaktır, akıllanmaktır, ahlaklanmaktır. Vicdan, buda geçer dememektir. Aldırmak, büyük insanlığın ortak insanlığımız olduğu gerçeğinin farkında olarak insana ve doğaya dair her şeyle aktif bir şekilde ilgilenmek ve ilişkilenmektir. Varoluşsal özümüz olan vicdanı, yeniden akılla, insanla ve doğayla ilişkilenerek bulabiliriz. Hayata, doğaya ve insana aldırış g ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/vicdani-yeniden-diriltebilir-miyiz-1727361548.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Vicdanı, yeniden, diriltebilir, miyiz</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>İnsanlara aldırmamayı öğretmek suretiyle derin bir vicdansızlık, hukuksuzluk, acımasızlık ve vahşet hali oluşturulmaktadır. Aldırmazlığın popülizm, milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, dinbazlık ve fanatizm olarak dayatıldığı günümüzde vicdanı yeniden diriltmenin yolu, aklı, aldırmayı ve ahlakı yeniden diriltmekten geçmektedir.</strong></span></span></p>

<p><span><span>İnsanın kendini bulma, arama, anlama, açıklama ve sorgulama sorununun olmadığı kurak, kısır ve katı bir kültürle çepeçevre kuşatılmış bulunuyoruz. Çepeçevre kuşatıldığımız kültürün siyasal, sosyal, teolojik, tarihsel ve eğitimsel kodları, insanın sahici anlamda bir hukuk, felsefe, bilim, sanat, edebiyat, müzik geliştirmesine izin vermemektedir. Çocukların öldürüldüğü, kadınların her gün şiddete maruz kaldığı, ormanların talan edildiği, hayvanların öldürüldüğü, küçük çocuklarrın tacize ve istismara maruz kaldığı, suçluların kendilerine dokunulmayacağı özgüveniyle güvenlik görevlisi kadınları öldürdüğü, bir vahşet girdabı içindeyiz. İnsanın kendini aramadığı, anlamadığı, açıklamadığı ve sorgulamadığı yerde, vicdan yeşermez, gelişmez ve kökleşmez. Vicdan, barışın, özgürlüğün, hukukun, bilimin, felsefenin ve sanatın emelidir.</span></span></p>

<p><span><span>Vicdan, insanın kendini araması, bulması, geliştirmesi, çeşitlendirmesi ve diriltmesidir. Vicdan, içimizdeki gerçek bendir. Kendini gerçekleştirme olarak ifade edilen yaşama amacı ve anlamı, aslında vicdanın, içimizdeki benin yaratılması, bulunması, diriltilmesi ve yaşatılmasıdır. İnsan, vicdanla yaşar. Vicdanlı bir hayat için insanın düşle, düşünceyle ve duyarlılıkla hayatı tecrübe etmesi gerekmektedir. Köhne siyasal tarafgirliklerle, dini ve ırkçı fanatizmlerle, yıkıcı cinsiyetçilikle, despotizme ve güce tapmakla, hayatın vicdani ve insani bir şekilde yaşanması mümkün değildir. Despotizm, gericilik, fanatizm, vahşet, cehalet ve akılsızlık, vicdanı öldürerek insanlığa dair hukuk, barış ve özgürlük değerlerini tamamen ortadan kaldırmaktadır.</span></span></p>

<p><span><span>İnsanın kendini gerçekleştirmesi, hayatını felsefeyle, bilimle, sanatla, müzikle, kitapla, emekle, aşkla, umutlla, tutkuyla, akılla, besleyerek ve büyüterek kendini sürekli olarak yeniden yaratması demektir. Devlet, aile, kültür, milliyet, inanç, gelenek adı altında kutsallaştırılan kurgular, insanın kendini gerçekleştirmesine ve hayatını dolu dolu yaşamasına izin vermemektedir. Aile, milliyet, devlet gibi kutsallaştırılan bütün kurgular ve kurumlar, insanı yaşatmamakta, insanı cüceleştirmekte, küçültmekte, sindirmekte, silikleştirmekte ve nihayetinde silmektedir. İnsanı silen bütün güç kurumları, bütün hukuksuzluklarını, karanlıklarını ve kirliliklerini vicdanı öldürerek yapmaktadırlar.</span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Hasta güruhlar, içlerinden en cahil, yobaz, ayırımcı, cinsiyetçi, acımasız, nefretle dolu olan karanlık tiplerin peşinden giderler, onların despotluklarıyla mutlu olurlar. Hasta güruhları yöneten despotlar, hukuktan, demokrasiden, barıştan, özgürlükten, ahlaktan ve maneviyattan nefret ederler.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>HASTA GÜRUHLAR, KARANLIK TİPLERİN PEŞİNDEN GİDERLER</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Hayatlarını yaşayamayan ve vicdanları öldürülen bireylerden oluşan kişilerin meydana getirdiği kitleler, hasta güruhlardır. Hasta güruhlar, içlerinden en cahil, yobaz, ayırımcı, cinsiyetçi, acımasız, nefretle dolu olan karanlık tiplerin peşinden giderler, onların despotluklarıyla mutlu olurlar. Hasta güruhları yöneten despotlar, hukuktan, demokrasiden, barıştan, özgürlükten, ahlaktan ve maneviyattan nefret ederler. Despotizm, bazı insanları kullanarak bütün insanları akılsızlaştırmakta, ahlaksızlaştırmakta ve vahşileştirmektedir. Güçten başka hiçbir değeri ve dini olmayan despotlar, yönettikleri güruhların cehaletini derinleştirmek için  eğitimi, dini ve maneviyatı araç olarak kullanırlar. Cehaleti din, milliyet ve maneviyat olarak dayatan despotizm, insanların bir vicdan ve hayat uyanışı yaşamalarına engel olmayı ister. İnsandaki vicdanı uyuttuktan sonra, insanı uyuşuk bir nesneye dönüştürmek ve hayatın bizzat kendisini uyuşturmak çok kolay olmaktadır.</span></span></p>

<p><span><span>Despotizmin sistematik sosyal cehalet mühendisliğinin amacı, kişilerin insana, doğaya ve hayata, hukuka, barışa, özgürlüğe, demokrasiye kayıtsız kalmasıdır ve aldırmamasıdır. Din ve maneviyat haline getirilen cehalet, insanın kalbini, duyularını, duygularını ve düşüncelerini mühürlemektedir. “Aldırma gönül aldırma” arabeskiyle ruhları ve beyinleri zehirlenen kitleler, insana ve doğaya karşı tam bir akli ve ahlaki kayıtsızlık içindedirler. Akıl ve ahlak açısından siyasete, kültüre, sanata, kitaba, edebiyata, felsefeye, hukuka, hayata kayıtsızlığın olduğu bir yerde her türlü yolsuzluk, yozlaşma, yasakçılık, çürüme, yabancılaşma ve yabanilik meydana gelebilmektedir. </span></span></p>

<p><span><span>Vicdan, aldırmaktır, akıllanmaktır, ahlaklanmaktır. Vicdan, buda geçer dememektir. Aldırmak, büyük insanlığın ortak insanlığımız olduğu gerçeğinin farkında olarak insana ve doğaya dair her şeyle aktif bir şekilde ilgilenmek ve ilişkilenmektir. Varoluşsal özümüz olan vicdanı, yeniden akılla, insanla ve doğayla ilişkilenerek bulabiliriz. Hayata, doğaya ve insana aldırış gösteren kişiler, vicdanlı, akıllı ve ahlaklı olabilirler. Aldıranlar, hukuku, barışı, demokrasiyi ve özgürlüğü doğrultmak, düzeltmek ve diriltmek isterler. İnsanlara aldırmamayı öğretmek suretiyle derin bir vicdansızlık, hukuksuzluk, acımasızlık ve vahşet hali oluşturulmaktadır. Aldırmazlığın popülizm, milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, dinbazlık ve fanatizm olarak dayatıldığı günümüzde vicdanı yeniden diriltmenin yolu, aklı, aldırmayı ve ahlakı yeniden diriltmekten geçmektedir.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Toplum Bireyi Kurar</title>
<link>https://trafikdernegi.com/toplum-bireyi-kurar</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/toplum-bireyi-kurar</guid>
<description><![CDATA[ Toplumsal ilişki ağları maddi ve manevi her dönüşümle farklı şekillerde yeniden dengeye geldiklerinden yani sabit olmadıklarından, toplum her aşamada yeni bir sözleşme çerçevesinde bireyler üretir. Yani toplum da, kendisine gösterilen dirençlerden ve onu yeniden örgütlenmelere zorlayan maddi manevi değişimlerden etkilenir.

İnsan, bir topluluk içerisinde doğmadığında ölür. Bütünüyle savunmasız, bedenini kullanmayı bilmeyen, aşırı güçsüz, hiçbir eylem şansı bulunmayan insan bebek, yaklaşık on dört yaşına kadar tek başına yaşamda kalabilme yetilerini geliştiremez. İnsan, varolabilmek için bir topluluk içerisinde doğmalı ve belli bir yaşa kadar gereksinimleri ve korunması topluluk tarafından üstlenilmelidir. Aksi takdirde ölüm kaçınılmazdır.

Bu yaklaşım, sıkça savunulan bir ezberi, bireylerin toplumu oluşturduğu varsayımının karşısında bir konum alır: bireyler toplumu değil, toplum bireyleri oluşturur. Toplum, bireyi yaşamda tutarken, ona gelişkin bir model sunar. Bu modelde temel görev, içine doğduğu toplumla nasıl entegre olacağıdır. Entegrasyon düşünsel, inançsal, töresel, ahlaksal, ekonomik, siyasi ve dilseldir. Bebek, genetik özellikleri ve içgüdüsel tepileri çerçevesinde bir benlik üretmeye yönelmez, içine doğduğu toplumla uyum sağlamak için her aşamada kendi genetik özelliklerinden ve içgüdülerinden taviz verir. Toplumun kuralları çerçevesinde kendi bedenini, toplumla pazarlık bağlamında geriye alır. Kıyafetler giyer, cinselliğini kamusal alanda geri çeker, siyasi geleneğe uyum sağlar, hiyerarşik yapılar, bürokratik tasarımlar, ekonomik donanımlar, ahlaki kuşatımlar, dilsel ifadeler bağlamında toplumun genel kabullerini içselleştirir. Bireyliği ve toplumsallığı arasında bir alana yerleşir.

Bu alana yerleşmesinin ardından, uyumlu bir toplum bireyi olarak, toplumun her alandaki kalıtlarının birer uygulayıcısı, denetçisi, öğreticisi ve yayıcısı haline gelir. Toplumsal varsayımlar, bireyin her aşamasında onun birer özdenetimcisine dönüşür. Bu özdenetimin dışına çıkıldığında ise birey, toplum tarafından ayıplanır, utandırılır, dışlanır, cezalandırılır, küçümsenir, görmezden gelinir, aşağılanır. Birey ile toplum arasındaki ilişkide, kurucu öğe birey değil, toplumdur. Bireyin, toplumun olmadığı bir dünyaya doğmuşluğu ancak ölümle sonuçlandığı için yoktur. Birey, ancak toplum dolayımında vardır. 

Fakat toplumun kendi yapısı da geçmişten pek çok kalıt almakla birlikte, o topluluğun gelecek planlarına, topluluğu bir arada tutan ideolojik, stratejik, ekonomik, sosyal, siyasi, ahlaki, dini ve sanatsal pek çok farklı ilişki ağına dolanmış aşırı komplike ilişkiler ve karşılıklı tepkimelerle donatılmıştır. Bu ilişki ağlarının ve tepkimelerin sabit olmaması ve tüm bu bileşenlerdeki her türlü minik değişime dahi duyarlı olması, sürekli değişen bir toplum yapısı ortaya koyar. Bu yüzden aynı coğrafya ve aynı siyasi haritaya doğsalar dahi her nesil benlik inşasını farklı bir ilişkiler ve tepkimeler ağı içerisine kurar. Dışarıda her şey benzer görünse dahi, farklı nesiller, aynı anda aynı mekânda farklı ilişkiler ve tepkimeler ağlarına dahildir. Donanım aynı olsa da işletim sistemleri farklılaşmıştır. Çünkü kurucu öğe birey değil, toplumdur. Geniş nüfuslarda, herkes kendisine özgü farklı bir topluluk içerisinde hareket eder. Böylelikle kapsayıcı bir şemsiye toplumun altında pek çok alt topluluk var olur ve kişiler, içerisinde yaşadıkları alt topluluklara da uyum sağlarlar. 

Bireyin, toplum karşısında etkin olmaktan çok edilgin olması ve toplum karşısında pek az müdahale şansının bulunması bireysel açıdan heves kırıcıdır. Bu yüzden bireyler, kendilerini mahkûm hissettirecek bu yaklaşımı olabildiğince bilinçlerinden süpürmek isterler.

Ekonomik sınıflar, ideolojik kabuller, yaş aralıkları, sayısalcılık-sözelcilik, dinsel inançlar, eğitimsel farklılıklar, coğrafi farklılıklar gibi pek çok alt bileşen, toplumun her bir bireyini yeniden farklı alt topluluklar içerisinde konumlar. Her birey, farklı toplumsal alt topluluklar kesişimlerine dağıtılır. 

Böylece İstanbul’da Kadıköy’de büyümüş, lisans ve yüksek lisans okumuş, yüksek gelir grubuna dahil, pek çok kez yurt dışına çıkmış, ahlaken flörtleşmesi yasaklanmamış, kıyafetlerine karışılmamış, eğitilirken dayak yememiş, bir ya da birden çok yabancı dil öğrenmiş, hızlı internet altyapısına sahip, harcama yaparken, harcadığı son birkaç liranın ölüm kalım meselesi olmadığı bir gençle, Muş’ta büyümüş, ilkokulu zor bitirmiş, çok düşük gelir grubuna dahil olan, ahlaken flörtleşmesi yasaklanmış, eğitimi sıkça dayakla özdeşleştirilmiş, internet ve yabancı dil olanakları düşük olan bir gencin birbirlerinden çok farklı kişiler olmaları onların kişisel muktedirliklerinden kaynaklanmaz. İçlerine doğdukları toplumların onları ne şekilde kişiler olmaya yönlendirmesinden kaynaklanır. Bununla birlikte kuramsal olarak toplumlar arasında geçişkenlik mümkündür. Bir bireyin doğduğu ve bir süre içerisinde vakit geçirdiği bir topluluktan, başka bir topluluğa asimile olması her zaman o ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/09/toplum-bireyi-kurar-1727290860.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Toplum, Bireyi, Kurar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Toplumsal ilişki ağları maddi ve manevi her dönüşümle farklı şekillerde yeniden dengeye geldiklerinden yani sabit olmadıklarından, toplum her aşamada yeni bir sözleşme çerçevesinde bireyler üretir. Yani toplum da, kendisine gösterilen dirençlerden ve onu yeniden örgütlenmelere zorlayan maddi manevi değişimlerden etkilenir.</strong></span></span></p>

<p><span><span>İnsan, bir topluluk içerisinde doğmadığında ölür. Bütünüyle savunmasız, bedenini kullanmayı bilmeyen, aşırı güçsüz, hiçbir eylem şansı bulunmayan <span>insan bebek</span>, yaklaşık on dört yaşına kadar tek başına yaşamda kalabilme yetilerini geliştiremez. İnsan, varolabilmek için bir topluluk içerisinde doğmalı ve belli bir yaşa kadar gereksinimleri ve korunması topluluk tarafından üstlenilmelidir. Aksi takdirde ölüm kaçınılmazdır.</span></span></p>

<p><span><span>Bu yaklaşım, sıkça savunulan bir ezberi, bireylerin toplumu oluşturduğu varsayımının karşısında bir konum alır: bireyler toplumu değil, toplum bireyleri oluşturur. Toplum, bireyi yaşamda tutarken, ona gelişkin bir model sunar. Bu modelde temel görev, içine doğduğu toplumla nasıl entegre olacağıdır. Entegrasyon düşünsel, inançsal, töresel, ahlaksal, ekonomik, siyasi ve dilseldir. Bebek, genetik özellikleri ve içgüdüsel tepileri çerçevesinde bir benlik üretmeye yönelmez, içine doğduğu toplumla uyum sağlamak için her aşamada kendi genetik özelliklerinden ve içgüdülerinden taviz verir. Toplumun kuralları çerçevesinde kendi bedenini, toplumla pazarlık bağlamında geriye alır. Kıyafetler giyer, cinselliğini kamusal alanda geri çeker, siyasi geleneğe uyum sağlar, hiyerarşik yapılar, bürokratik tasarımlar, ekonomik donanımlar, ahlaki kuşatımlar, dilsel ifadeler bağlamında toplumun genel kabullerini içselleştirir. Bireyliği ve toplumsallığı arasında bir alana yerleşir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu alana yerleşmesinin ardından, uyumlu bir <span>toplum bireyi </span>olarak, toplumun her alandaki kalıtlarının birer uygulayıcısı, denetçisi, öğreticisi ve yayıcısı haline gelir. Toplumsal varsayımlar, bireyin her aşamasında onun birer özdenetimcisine dönüşür. Bu özdenetimin dışına çıkıldığında ise birey, toplum tarafından ayıplanır, utandırılır, dışlanır, cezalandırılır, küçümsenir, görmezden gelinir, aşağılanır. Birey ile toplum arasındaki ilişkide, kurucu öğe birey değil, toplumdur. Bireyin, toplumun olmadığı bir dünyaya doğmuşluğu ancak ölümle sonuçlandığı için yoktur. Birey, ancak toplum dolayımında vardır. </span></span></p>

<p><span><span>Fakat toplumun kendi yapısı da geçmişten pek çok kalıt almakla birlikte, o topluluğun gelecek planlarına, topluluğu bir arada tutan ideolojik, stratejik, ekonomik, sosyal, siyasi, ahlaki, dini ve sanatsal pek çok farklı ilişki ağına dolanmış aşırı komplike ilişkiler ve karşılıklı tepkimelerle donatılmıştır. Bu ilişki ağlarının ve tepkimelerin sabit olmaması ve tüm bu bileşenlerdeki her türlü minik değişime dahi duyarlı olması, sürekli değişen bir toplum yapısı ortaya koyar. Bu yüzden aynı coğrafya ve aynı siyasi haritaya doğsalar dahi her nesil benlik inşasını farklı bir ilişkiler ve tepkimeler ağı içerisine kurar. Dışarıda her şey benzer görünse dahi, farklı nesiller, aynı anda aynı mekânda farklı <span>ilişkiler ve tepkimeler ağlarına </span>dahildir. Donanım aynı olsa da işletim sistemleri farklılaşmıştır. Çünkü kurucu öğe birey değil, toplumdur. Geniş nüfuslarda, herkes kendisine özgü farklı bir topluluk içerisinde hareket eder. Böylelikle kapsayıcı bir şemsiye toplumun altında pek çok alt topluluk var olur ve kişiler, içerisinde yaşadıkları alt topluluklara da uyum sağlarlar. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Bireyin, toplum karşısında etkin olmaktan çok edilgin olması ve toplum karşısında pek az müdahale şansının bulunması bireysel açıdan heves kırıcıdır. Bu yüzden bireyler, kendilerini mahkûm hissettirecek bu yaklaşımı olabildiğince bilinçlerinden süpürmek isterler.</strong></span></span></em></p>

<p><span><span>Ekonomik sınıflar, ideolojik kabuller, yaş aralıkları, sayısalcılık-sözelcilik, dinsel inançlar, eğitimsel farklılıklar, coğrafi farklılıklar gibi pek çok alt bileşen, toplumun her bir bireyini yeniden farklı alt topluluklar içerisinde konumlar. Her birey, <span>farklı toplumsal alt topluluklar kesişimlerine dağıtılır. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Böylece İstanbul’da Kadıköy’de büyümüş, lisans ve yüksek lisans okumuş, yüksek gelir grubuna dahil, pek çok kez yurt dışına çıkmış, </span>ahlaken flörtleşmesi yasaklanmamış, kıyafetlerine karışılmamış, eğitilirken dayak yememiş, bir ya da birden çok yabancı dil öğrenmiş, hızlı internet altyapısına sahip, harcama yaparken, harcadığı son birkaç liranın ölüm kalım meselesi olmadığı bir gençle, Muş’ta büyümüş, ilkokulu zor bitirmiş, çok düşük gelir grubuna dahil olan, ahlaken flörtleşmesi yasaklanmış, eğitimi sıkça dayakla özdeşleştirilmiş, internet ve yabancı dil olanakları düşük olan bir gencin birbirlerinden çok farklı kişiler olmaları onların kişisel muktedirliklerinden kaynaklanmaz. <span>İçlerine doğdukları toplumların onları ne şekilde kişiler olmaya yönlendirmesinden kaynaklanır</span>. Bununla birlikte kuramsal olarak toplumlar arasında geçişkenlik mümkündür. Bir bireyin doğduğu ve bir süre içerisinde vakit geçirdiği bir topluluktan, başka bir topluluğa asimile olması her zaman olasılık dahilindedir. Fakat genellikle sonradan gelenlere, önceden gelmişler tarafından kabul kapıları pek kolay açılmaz. Sonradan gelenlere sıklıkla “sonradan görme”, “dönme”, “eski İslamcı/komünist/Kemalist/liberal” gibi lakaplar yaftalanır. Fakat yine de topluluklar arası geçişkenlik, özellikle moderniteden itibaren mümkündür. </span></span></p>

<p><span><span>Bireyin, toplum karşısında etkin olmaktan çok edilgin olması ve toplum karşısında pek az müdahale şansının bulunması bireysel açıdan heves kırıcıdır. Bu yüzden bireyler, kendilerini mahkûm hissettirecek bu yaklaşımı olabildiğince bilinçlerinden süpürmek isterler. Bireye mahkûm değil, özgür olduğunu, muktedir olduğunu, toplumun bireyi değil, bireyin toplumları kurduğunu fısıldayanları izlerler. Oysa birey toplumu tarafından yetiştirilirken, o toplumun varlığı için gerekli olan tüm varsayımlar ve önkabullerle donatılarak büyütülmüştür. Bu, birey, toplumun dışına çıkamaz anlamına gelmez. Birey toplumun dışına çıkabilir. Fakat bunun bedelleri olur: toplum bu kişileri ya kapatır (hapishane, tımarhane, kadınlara ev hapsi) ya da ekonomik, sosyal, sevgi bağlamlarında dışlar.</span></span></p>

<p><span><span>Toplumsal ilişki ağları maddi ve manevi her dönüşümle farklı şekillerde yeniden dengeye geldiklerinden yani sabit olmadıklarından, toplum her aşamada yeni bir sözleşme çerçevesinde bireyler üretir. Yani toplum da, kendisine gösterilen dirençlerden ve onu yeniden örgütlenmelere zorlayan maddi manevi değişimlerden etkilenir. Böylece şartların toplumu, toplumun bireyleri, bireylerin az da olsa şartları ve toplumu etkiledikleri, asimetrik de olsa entropik bir dönüşüm sürekli olarak yenilenir gider. </span></span></p>

<p><span><span>Bir insanın varoluşunda, kişi bireyci dahi olsa, zorunlu olarak toplum, bireyi önceler. </span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İlişki ağı varlıktan üstün müdür?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/iliski-agi-varliktan-ustun-mudur</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/iliski-agi-varliktan-ustun-mudur</guid>
<description><![CDATA[ İlişki ağı varlıktan üstün müdür? ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/insan-birey-varlik-catisma-felsefe-iliski-soyut.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İlişki, ağı, varlıktan, üstün, müdür</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><strong>Yaşam, ilişkiler arası bir kablolar yığınıdır ve kabloları tasnif etmeye çalışan akıl, tasniflerini yaptığında kablolar ağı çoktan bambaşka bir pozisyon almıştır. Dünyada, uzay-zamanda var olan bir nesne olarak beden, dünyada, uzay-zamanda var olmayan zihne göre önceliklidir.</strong></span>

Kendi başına tümüyle belirlenmiş ve artık kendisini dıştan gelecek etkilere kapatmış bir varlık, düş, düşünce ya da kimlik yoktur. Her şey birbirinin içinde yüzmekte ve sürekli olarak farklı akıntılarla sınanmaktadır. Yaşamdan yalıtılmak olanak dışı görünür.

Her şeyin birbirini etkilediği bu ilişkiler sisteminde, varlıkların kendilerini değil, çevreleriyle kurdukları bağları görürüz, onlara maruz kalırız. Bir insanı, doğurduğu insanlar için ebeveyn, hizmet sunduğu insanlar için çalışan, kendisini doğuran kişiler için çocuk, hayat arkadaşı için sevgili kılan şey, kendisinde bulunan ve “değişmeyen” özellikleri değil, başkalarıyla içerisinde bulunduğu ilişki türünün niteliğidir.

Yine bir kişiyi entelektüel, bir diğerini marangoz, bir başkasını siyasetçi, bir ötekini memur kılan şeyler, o kişilerin dünyayla kendi aralarında kurdukları ilişki ağlarının kendileridir. İnsan, kendinde bir varlık olarak değil, dünyada bir varlık olarak var olur. O bir ıssız ada değil, dünya ile kurulmuş ilişkiler ağıdır.

Varlık bir ilişkiler arası kurgu olarak, her ortam değiştirişinde başka olanaklar yayar ve geçmişteki bazı olanakları ortadan kalkar. Ve kendisi de dahil olduğu yeni ortamda atmosfere katkılar yaparak, o ortamdaki diğer varlıklara da etkir ve onları da farklı olanaklara ve kayıplara sürükler.

Böylece kendi kendisine özdeş olan hiçbir varlık kalmaz. Varlıklar her ortam değişikliğinde farklı olanaklarla irtibat kurarlarken, bu değişikliklerin getirdiği yeni deneyimlerle de kendi ilişki kurma biçimlerinde değişimler sağlarlar ve hiçbir ortam, bir öncekinin aynısı olamayacağından kendi versiyonlarının her bir örneğini tek seferlik performe ederler. Her şey, her şeyle kurduğu ilişkide farklı bağlar kurmakta ve dünya da varlıkların toplamı olarak değil, varlıklar arası ilişkilerin kesişimi olarak meydana geldiğinden, dünya da, varlıklar da hem tek tek hem de bir bütün olarak, bir daha asla yinelenemeyecek bir dönüşüm içerisinde farklılaşmaya devam ederler.
<blockquote><em><strong>Beden vardır ve maruz kalır; maruz bırakır. Zihin, ancak bir bedenin zihnidir ve bedenin aksine, bedenin duyumlarını analiz ederken duyumlar dışına ilişki ağları atar. … Beden kaçar, zihin baskılamaya çabalar. Değişim hızlı olduğunda beden, yavaş olduğunda zihin kazanır.</strong></em></blockquote>
Bu dönüşüm hızına beden uyum sağlarken, zihin o denli hızlı uyum sağlayamaz. Bu yüzden pratikle teori arasına bir mesafe girer. Bu mesafe, pratiğin değişime anında uyum göstererek reaksiyon vermesi, teorinin ise sabitlere bel bağlayarak, yeni dönüşümleri, eskinin kavramları ve algoritmalarıyla alımlamaya ve açıklamaya çalışmasından kaynaklanır.

Dünya genel kanının aksine önce tasarlanıp ardından pratik edilen bir yer değildir. Önce pratik edilen/deneyimlenen, onun ardından anlamlandırılmaya çalışılan bir yerdir. Sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel, sanatsal hiçbir konunun önceden yeterince isabetli bir şekilde öngörülememesi bundan kaynaklanır. Varlıklar, nesneler ve kavramlar arasındaki ilişki ağları çok boyutlu, karmaşık, gidiş gelişli ve sıkça bozulup yeniden tesis edilen katrilyonlarca hattan oluştuklarından, akıl bunları önceden saptayamaz.

Yaşam, ilişkiler arası bir kablolar yığınıdır ve kabloları tasnif etmeye çalışan akıl, tasniflerini yaptığında kablolar ağı çoktan bambaşka bir pozisyon almıştır. Dünyada, uzay-zamanda var olan bir nesne olarak beden, dünyada, uzay-zamanda var olmayan zihne göre önceliklidir.

Beden vardır ve maruz kalır; maruz bırakır. Zihin, ancak bir bedenin zihnidir ve bedenin aksine, bedenin duyumlarını analiz ederken duyumlar dışına ilişki ağları atar. Fakat mantık, matematik gibi zihinsel kategoriler değişmezler. Yani değişim odaklı beden, sabit odaklı zihnin baskısındadır ancak baskıya uyumsuzdur. Beden kaçar, zihin baskılamaya çabalar. Değişim hızlı olduğunda beden, yavaş olduğunda zihin kazanır.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yalıtım, nesnenin ölümüdür</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yalitim-nesnenin-oelumudur</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yalitim-nesnenin-oelumudur</guid>
<description><![CDATA[ Yalıtım, nesnenin ölümüdür ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/felsefe.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yalıtım, nesnenin, ölümüdür</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><strong>Varlığın kendisi yoktur, kurduğu, kurabileceği, kurabildiği varsayılan ilişkileri vardır. Tüm ilişki kurma kapasitesinin sona ermesi ise ölüm olarak görülebilir; bağlamdan ve zihinlerden geri çekilerek ilişki kurabilme yetilerinin ve olasılıklarının sonlandıran bir varlık: yokluk.</strong></span>

Bakışımıza yakalanan hiçbir şey kendisini zihnimize çevresinden yalıtılmış bir varlık olarak sunmaz. Gözlerimiz etrafımızı tararken, tek bir nesneye odaklansa da, göz merceklerimiz o nesnenin dışındaki tüm varlıkları bulanıklaştırarak yalnızca onu netlese de, bakışımıza geçici bir tekel kurmuş gibi görünen o nesne bize çevresinden kurtularak açılmaz.

Zihnimizde, içine bırakıldığı ortamın tüm tınılarını koruyarak çınlar. Biz bir nesne görmeyiz, bakış açımızın içerisine giren tüm ortamın bir parçasını görürüz. Odaklandığımız nesne tasavvurumuza bir bütün olarak değil, bütünle ilişki halinde bulunan bir parça şeklinde düşer. O, kendinde bir varlık değildir, ortamda bir varlıktır. Ortam değiştikçe, bakışımızın geçici tekelini kazanmış nesne değişmediği halde algımız değişir.

Bizim zihnimize sızan görüntüler varlıklarını köklerinden değil, çevrelerindeki diğer varlıklarla kurduğunu düşündüğümüz ilişkilerden alırlar. Bir nesneye bakarız fakat bir nesne görmeyiz, diğer nesnelerle o nesne arasındaki ilişki ağını görürüz. Her bir nesne, içerisine bırakıldığı ortamla birlikte farklı bir göstergeye dönüşür. Bu ilişki ağı zihnimizde değil, dışarıdadır.

Bu ilişkiler aynı zamanda bir anlam ağına denk gelir. Fakat ilişki ağının aksine, anlam dışarıdan çok zihnimizdedir. Zihnimizin dışında değişen ortam, bağlam, hiçbir zaman arı bir şekilde kendi başına değerlendirilemeyecek olan nesneyi ve ürettiği görselliği farklılaştırırken, bu farklılaşmanın her bir aşamasına atadığımız içerik dışarıdan çok zihnimizdedir.
<blockquote><em><strong>Varlık, kendisine baktığım şeyden en uzak şeydir. O bir bağlam, zihin ve zihinler arası uzlaşının her saniye tekrarlandığı bir göstergedir. Anlamı en az kendisine, en çok kendisi olmayanlara bağımlı olan bir gösterge.</strong></em></blockquote>
Toplumsal kabullerin, kişisel eğilimlerin, kişisel deneyimlerin, alınan eğitimin, içerisinde yaşanılan ahlaksal yapının, görüntülerle ilişkilendirdiği değerlendirmeler nesnelerin kendilerinde taşıdıkları anlamlar değil, zihinde onlarla eşlenen inşalardır. Varlık, zihnimizin dışında da, içerisinde yalnız değildir. Her yerde kalabalığın içerisindedir. Varlığı görmeye ve değerlendirmeye kendisinden değil, her şeyden başlarız.

Çevremizi ilkin fiziksel ortamın bağlamıyla, ardından önceden hazırladığımız ya da hazır bularak zihnimize tıkıştırdığımızklişelerle görürüz. Her şey apaçıklık içerisine gizlenmiştir. Varlık, evraklara boğulmuş şişman bir dosya gibidir. Dosyanın yüzlerce sayfasının içerisinde o yalnızca bir cümledir. Fakat dosyanın geri kalanına göre ifade ettiği şey defalarca değişir. Okuyanın ön yargılarına göre de anlamı sürekli dönüşür. Baktığımız hiçbir şey baktığımız şey değildir; o dev bir gürültü içerisinde minicik bir melodidir. Ve kulağa iyi gelip gelmediği, melodi ile o melodiyi çevreleyen gürültü arasındaki armoniye bağlıdır. Bir melodi kendisindeki kıymeti ya da değeriyle değil, gürültüyle sağladığı uyumla değerlendirilir.
<h2><strong>Geçmişin zihinlerinin, bugünün zihinlerinin, bugünün ortamının ve gelecekte olması beklenen ortam ve zihinlerin anlık bir oylamasını</strong><strong>n ge</strong><strong>ç</strong><strong>ici g</strong><strong>östergesidir.</strong></h2>
Tüm bu değerlendirmede zihnimiz de tek başına değildir. Her an ötekilerin zihinlerinin aynı meseleye verdiği anlamı ve gerçekleştirdiği değerlendirmeyi de hesaba katar. Böylece varlık içinde bulunduğu bağlam, ona bakan benim zihnim ve ben olmayan diğer insanların ona bakan zihinlerinin ürettikleri sayısız değerlendirmeyle her an değişmekte olan oynak bir yapı kazanır.

Varlık, kendisine baktığım şeyden en uzak şeydir. O bir bağlam, zihin ve zihinler arası uzlaşının her saniye tekrarlandığı bir göstergedir. Anlamı en az kendisine, en çok kendisi olmayanlara bağımlı olan bir gösterge. Kendisi olarak değil, başka varlıklarla nasıl ilişki kurduğu bağlamında var olan, değerlendirilen ve anlamlandırılan bir oluştur o.

Geçmişin zihinlerinin, bugünün zihinlerinin, bugünün ortamının ve gelecekte olması beklenen ortam ve zihinlerin anlık bir oylamasının geçici göstergesidir. Her anda, her zihinde sürekli olarak ufak tefek farklılıklarla temsil edilen ve daima bir bütünsel uzlaşının sonucu olarak geçici şekilde anlam kazanan bir kaypaklıktır. Varlık, kendisinden başka her şey gibidir. O kendisi olarak değil, başka nesnelerle, atmosferle ve zihinlerle kurabildiği ilişkiler bağlamındadır.

Varlığın kendisi yoktur, kurduğu, kurabileceği, kurabildiği varsayılan ilişkileri vardır. Tüm ilişki kurma kapasitesinin sona ermesi ise ölüm olarak görülebilir; bağlamdan ve zihinlerden geri çekilerek ilişki kurabilme yetilerinin ve olasılıklarının sonlandıran bir varlık: yokluk.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ortam ve yarattığı atmosfer</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ortam-ve-yarattigi-atmosfer</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ortam-ve-yarattigi-atmosfer</guid>
<description><![CDATA[ Ortam ve yarattığı atmosfer ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/07/Ortam-ve-yarattigi-atmosfer.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Ortam, yarattığı, atmosfer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Ortam ve yarattığı atmosfer, hiçbir zaman kendiliğinden değildir, sürekli bir pazarlığın konusudur. Atmosfer yaratma kapasitesi, varlıkların etkinliğinin ve pazarlık güçlerinin ölçüsüdür.</b></span>

<span>Ortamlar, içlerinde yer alan bileşenlerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerin ürettiği atmosferlerdir. Atmosferler yalnızca duyusal maddi çevrelemeler yapmazlar, aynı zamanda çeşitli ruh durumları oluştururlar. Ortamların bağlamı tedirgin edici, mutluluk verici, heyecanlı, gergin, neşeli, kaotik, düzenli, sıkıcı ya da huzurlu olabilir. Her ortamın yarattığı duygu başkadır.</span>

<span>Ortamdaki ilişkiler ağı, nesnelerin ve öznelerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerin değişmez ve zorunlu bir sonucu değildir. Tüm ilişkiler her an dönüşme potansiyeli taşır. Bu potansiyel, ilişkileri alımlayan öznenin zihinsel ve ruhsal dönüşümü kadar, ortama yeni giren nesnelerin ve öznelerin de totaldeki ilişkiler ağını değiştirmesinden kaynaklanır. Yani ortam eş zamanlı olarak zihindeki izdüşümü ve maddi doku işbirliğiyle var olur. Nesneler ve özneler arası ilişkilerdeki her bir değişim, toplamdaki ilişkiler ağını değiştireceğinden, nesnelerin ya da öznelerin eksilmesi, artması ya da yerlerinin değiştirilmesi gibi maddi etkiler ve hiçbir şeyin yeri değiştirilmediği halde, gözlemci öznenin ortamdaki varlıklar arasındaki ilişkileri farklı biçimlerde algılaması gibi zihinsel/duygusal alımlama farkları atmosferi değiştirir. Maddi ve zihinsel/duygusal alımlamalar aynı anda da dönüşebilirler.</span>

<span>Dahası, dönüşüm bir yerden başladığında, sürekli olarak diğer bileşenlerin birbirleriyle kurdukları ilişkilere de bası yaptığından, her şey hızla değişme yoluna girer. Bu da değişimin başlangıcı ve sonu olmadığını gösterir. Çünkü hareket bir kez başladığında, sürekli olarak yeni hareketleri besleyeceğinden ve hareketin başlangıcı bilmediğimiz bir dönemden hızını aldığından, elimizde hareketini bir türlü yitirmeyen bir dönüşümden başka bir şey yoktur. Atmosfer sürekli değişir.</span>
<blockquote><em><b>Ortamı – doğru olup olmaması gerekmez, önemli olan ikna ediciliğidir – en güçlü şekilde betimleyen, ilişkiler ağını görece daha basit şekilde açıklayan ve bu çözümlemeleri sürekli tekrarlayarak bir ezber kurmayı başaran öznelerin tasavvur ettikleri atmosfer, diğer özneleri de ele geçirir.</b></em></blockquote>
<span>Ortam atmosferindeki bu sürekli değişim, zihinsel ve duygusal hallerimizin de sürekli değişmesine yol açar. Zihinsel ve duygusal olarak farklılaşan özne, ortama yeni motivasyonları çerçevesinde müdahale ettikçe, ortam atmosferi de maddi olarak yeniden dönüşür. Dahası, kendi zihinsel ve duygusal halleri değiştikçe, ortamı başka şekillerde betimleyerek, çözümleyerek, analiz ederek ya da kendi çıkarlarına uygun şekilde çarpıtarak dile getiren özne, dillendirme aracılığıyla ortamı farklı anlatılarla, bakış açılarıyla, kavrayışlarla, gelecek projeksiyonlarıyla çerçeveleyerek, başka öznelerin de, bu ortama kendi ürettiği söylem bağlamında bakmasına yol açar; ortamdaki ilişkiler ağının bazılarını öne çıkarır, bazılarını görmezden gelir, bazen olmayan ilişkilerin var olduğunu ileri süre(bili)r, çeşitli ilişki tiplerini kasıtlı olarak gizler, birçoğunu da kasıtsız olarak gözden kaçırır. Yani kendi zihinsel ve duygusal haline/konumuna/ideolojisine/gereksinimine göre ortamdaki ilişki ağlarını başkalarına başka türlüymüşçesine yansıtır.</span>

<span>Böylece ortama ilişkin bir giydirme yaparak, başka öznelerin içinde bulundukları ortamı değiştirmese de, o ortama ilişkin hissettiklerini değiştirerek atmosferi dönüştürmüş olur. Bu değişim ve dönüşüm, özneler arası söylemlerle hiç bitmeyen bir pazarlıklar silsilesine açılır. Ortamı – doğru olup olmaması gerekmez, önemli olan ikna ediciliğidir – en güçlü şekilde betimleyen, ilişkiler ağını görece daha basit şekilde açıklayan ve bu çözümlemeleri sürekli tekrarlayarak bir ezber kurmayı başaran öznelerin tasavvur ettikleri atmosfer, diğer özneleri de ele geçirir. Fakat bu atmosfer kurma becerisi, sürekli bir özneler arası pazarlığa tabi olduğundan, atmosfer her daim dalgalıdır ve üstünlük kuran atmosfer betimlemeleri her zaman değişir.</span>
<blockquote><em><b>Sisteme dışarıdan enjekte edilen her büyük enerji, ortam içerisindeki ilişki ağlarını, hali hazırdaki duruma oranla - az ya da çok – değiştirir ve böylece ortam da geri dönüşsüz şekilde dönüşmüş olur.</b></em></blockquote>
<span>Bu sürekli dönüşen özneler arası betimlemelere dayalı olarak değişen atmosfer, ortama yeni giren ya da ortamı terk eden her bileşenin, bileşenler arasındaki tüm ilişkileri bir şekilde etkilemesinden ötürü, maddi olarak da eş zamanlı şekilde dönüşmektedir. Yani ortamlar, barındırdıkları varlıklardaki değişimlere, öznelerin onlara ilişkin bakışlarına ve özneler arası söylemlerin baskınlığın değişmesine bağlı olarak değişen atmosferler üretirler.</span>

<span>Atmosfer kurucu bir özne olmak, ortamdaki ilişkiler ağını, başkalarını ikna edecek, onların ortama bakışını dönüştürecek biçimde betimlemekle ve bu betimlemeyi olabilecek en çok sayıda kişiye kabul ettirmekle mümkündür. Atmosfer yaratmak için önce betimlemek ve ardından ortamı betimlenen şekilde kurgulamak için ortama yeni nesneler sokmak, bazı nesneleri ortadan kaldırmak ve bazı ilişki biçimlerini yeniden kurgulamak da mümkündür. Fakat bu ancak, ortama çok büyük bir enerji sokmak ve bu enerji girdisinin sürekli olarak yoğun tutulmasıyla sürdürülebilir. O yüzden bir ortamın atmosferini sürekli olarak maddi bileşenlerin birbirleriyle olan ilişkilerinden çok daha farklı bir biçimde betimleyerek, diğer öznelere bu şekilde kabul ettirmek, sistemin ancak tansiyonunun her daim yüksek tutulmasıyla olabilir.</span>

<span>Hiçbir özne uzun süre böylesine yüksek tansiyon sağlayamayacağından, baskın olmak isteyen özneler, enerji sarfiyatının makul seviyelere çekilmesi adına ortamın maddi dokusunu, kendi tarif etmiş oldukları ilişkiler ağına uyacak şekilde yeniden düzenlemeye girişirler. Yani maddi ilişkiler ağına uygun olmayan fikir/betimleme/tasarı, önce yoğun bir dışsal enerji ile ortama enjekte edilir, ardından da ortamın kendisi bu isabetsiz fikir/betimleme/tasarı çerçevesinde yeniden yaratılmaya çalışılır. Bu girişimler hiçbir zaman tam bir başarı sağlamaz fakat neredeyse hiçbir zaman da tam bir başarısızlıkla sonuçlanmaz. Sisteme dışarıdan enjekte edilen her büyük enerji, ortam içerisindeki ilişki ağlarını, hali hazırdaki duruma oranla - az ya da çok – değiştirir ve böylece ortam da geri dönüşsüz şekilde dönüşmüş olur.</span>

<span>Ortam ve yarattığı atmosfer, hiçbir zaman kendiliğinden değildir, sürekli bir pazarlığın konusudur. Atmosfer yaratma kapasitesi, varlıkların etkinliğinin ve pazarlık güçlerinin ölçüsüdür.</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nezaket</title>
<link>https://trafikdernegi.com/nezaket</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/nezaket</guid>
<description><![CDATA[ Nezaket ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim-12-1.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Nezaket</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><strong>Nezaketli davranışlarda aşırıya kaçtığımızda nezaketin sınırları aşılır, sahiciliği kaybolur. Nezaket ancak samimi, içten olduğu müddetçe gerçektir. O zaman soru şudur: Bir insana nezaket ve incelikle sanki elinizde her an kırılacak bir vazo varmış gibi davranabilir misiniz?</strong></span>

Güzellikler yaşamımıza oluk oluk akarken nezaketle o suyu içmek kolaydır. Ama hayat krizleriyle bizi kıskıvrak yakaladığında ince ve nazik olabilmek mümkün müdür? Yeni bir ilişki, yeni bir iş, heyecan verici başlangıçlarda nezaket göstermek çocuk oyuncağıdır, ama bir ilişki bitmeye yakın, onca hayaller bir çuvala tıkılmışken hayal kırıklığının doruğundayken nazik ve ince davranmak mümkün müdür?

Nezaket kelimesinin kökeni Farsça ‘nazük’tir; kelimenin <em>dikkat</em>, <em>itinaya muhtaç </em>anlamları vardır. Nezaketin dikkat ile ilişkisi kayda değer; bizi dış dünyaya karşı ilgi duymaya, gelişmelere başka bir açıdan bakmaya, empatiye yönlendirir. Dikkati karşı tarafın duygu, düşünce ve davranışına vererek kendini şekillendirmekle nezakete adım atılır. Kibarlık, incelik, narinlik ve hassaslık anlamlarına gelebilecek nezaket ne işe yarar, gerekli midir, onu yaşantımızda nereye koyabiliriz?
<blockquote><em><strong>John Stuart Mill, nezaketi faydacılığın bir parçası olarak görür. Nazik tutumlar, karşı tarafta iyi duygular uyandırır. Nezaket mutluluk getirince bizde de karşılığını bulur, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>MİLL, NEZAKETİ FAYDACILIĞIN BİR PARÇASI OLARAK GÖRÜR</strong></h2>
Faydacılık felsefesiyle tanınan 19. yüzyıl filozoflarından John Stuart Mill, nezaketi faydacılığın bir parçası olarak görür. Nazik tutumlar, karşı tarafta iyi duygular uyandırır. Nezaket mutluluk getirince bizde de karşılığını bulur, kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar. Sadece kişisel anlamda değil huzurlu bir toplumun inşasında basamaktır nezaket. Kalabalıklaştıkça önemi artar: Nezaketin işbirliği ve dayanışmayı arttırdığına dair çalışmalar var. İncelik ve nezaketin, uygarlık anlamına gelen <em>civility</em> kelimesiyle akraba olmasına şaşmamalı. Özetle nezaketli olmak faydamıza.

Mill, iyilik ve fayda perspektifinde nezaketi ele alırken, Machiavelli’nin anlayışında nezaket sadece belirli bir amaca hizmet ettiği sürece önemlidir. Amaca giden her yol mübahtır anlayışıyla nezaket devreye sokulur. Nezaket, manipülasyonun örtüsü olabilir. Tatlı dille ve kibarlıkla karşınızdakini istediğiniz kıvama getirmeniz an meselesidir. Nezaketle ilişkilendireceğimiz bir diğer kelime <em>politeness</em>’dır. Zamanla nezaketle ilişkilendirilmiş bu kelime daha çok toplumsal beklentilere uygun hareket etmeyi anlatır. Politeness, ikiyüzlülük anlamına da gelebilir. Kişi gerçek düşüncelerini gizlemek için nezaketi kullanabilir. Baktığınızda karşınızda nezaketle davranan biri vardır ama içeride düşüncelerini ifade etmemiş biridir. Bu insana nazik diyebilir miyiz? Nezaket içinde tam zıddını saklar, kabalığı hatta öfkeyi.
<blockquote><em><strong>Seneca, öfkenin kontrol edilmesi için nazik davranışı önerir. Aklınızda hayır varken evet demek, karşı tarafı incitmemek için düşüncesi ve gerçek davranışını gizlemenin adı nezaket olamaz.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SENECA, ÖFKE KONTROLÜ İÇİN NEZAKETİ ÖNERİR</strong></h2>
Stoacı filozof Seneca, öfkenin kontrol edilmesi için nazik davranışı önerir. Aklınızda hayır varken evet demek, karşı tarafı incitmemek için düşüncesi ve gerçek davranışını gizlemenin adı nezaket olamaz. Anlayışlı olayım derken kendinizi ortaya koyamaz halde bulabilirsiniz. İfade edilmemiş duygu ve düşünceler içeride birikirken, irin içeriye akarken bu kadar nazik bir insanın içinde bir canavar saklıdır. Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’in hikayesini bilirsiniz: Nazik doktor içinde vahşi doğalı bir adam saklar. İkisi de aynı kişilerdir. Görünürde saygılı, nazik doktor öfkesini kontrol edemez, kontrolsüz ve yıkıcı bir insan haline dönüşür. İnsanın doğasının ikiyüzlü olduğu unutulmamalı. Nezaketin altında bastırılmış duygular olabilir. Toplumun beklentilerine göre yaşarken, saygın kimliğini korurken, nazik, hassas ve düşünceli davranan biri içindeki çatışmayı önlemek için nezaket bir paravandır. Yaşamında nezaketi vitrinine koyan biri huzursuzluğunu azaltmaya çalışabilir. Gerçek nezaket işler kötü gittiğinde sürdürülebilendir.

Felsefede nezaket erdemlerle iç içe geçmiş bir kavram olarak ele alınır. Nezaket yanına saygıyı da alır. Aristoteles’e göre bir insanın erdemli olabilmesi için nazik olabilmesi ve saygılı olması gerekir; Aristoteles tüm bunların ölçü içinde dengeli olması gerektiğini söyler. Nezaketli davranışlarda aşırıya kaçtığımızda nezaketin sınırları aşılır, sahiciliği kaybolur. Nezaket ancak samimi, içten olduğu müddetçe gerçektir. O zaman soru şudur: Bir insana nezaket ve incelikle sanki elinizde her an kırılacak bir vazo varmış gibi davranabilir misiniz? Yoksa ona alışmış olduğunuzda kabaca kavrar incelikten yoksun şekilde elinizde sıkarken mi kırarsınız? Yaşamdaki her nüansa nezaketle yaklaşabilir misiniz?]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Esnekliğin felsefesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/esnekligin-felsefesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/esnekligin-felsefesi</guid>
<description><![CDATA[ Esnekliğin felsefesi ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/WhatsApp-Image-2024-06-14-at-23.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Esnekliğin, felsefesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Lao Tzu’nun sözleriyle </strong><strong>"İnsan doğduğunda yumuşak ve esnektir, öldüğünde ise sert ve katıdır. Bitkiler filizlendiğinde yumuşak ve esnektir, öldüğünde ise kuru ve kırılgandır. Dolayısıyla, sertlik ve katılık ölümün yoldaşıdır; yumuşaklık ve esneklik yaşamın yoldaşıdır."</strong>

Uzakdoğu filozoflarından Lao Tzu, taoizm temellerini oluştururken sertlik ve esneklik kavramları üzerinde durur: Taoist düşüncede yaşam esnek ölüm ise serttir. Lao Tzu’nun sözleriyle "İnsan doğduğunda yumuşak ve esnektir, öldüğünde ise sert ve katıdır. Bitkiler filizlendiğinde yumuşak ve esnektir, öldüğünde ise kuru ve kırılgandır. Dolayısıyla, sertlik ve katılık ölümün yoldaşıdır; yumuşaklık ve esneklik yaşamın yoldaşıdır."

Bir bebeği düşünün doğduğunda bedeni yumuşacıktır. Kemikleri her yöne eğilir ve bükülür. Katılığın zerresi yoktur o küçücük bedeninde. Sık sık düşerler ama o yumuşak kemiklerinden dolayı kırılmaya karşı dirençlidirler. Esnek olduklarından kavrandıkları avuçlarda kolaylıkla uyumlanıp kolay şekil alırlar ve bu yüzden kendilerini her halde güvende hissedebilirler. Ve bebeklerin kemikleri yumuşak olduğundan hızlıca büyürler. Usta yönetmen Tarkovksi’nin <em>İzci</em> adlı filminde kahramanın ağzından şu cümleler dökülür: Onların çocuklar gibi çaresiz kalmasına izin ver çünkü zayıflık harika bir şeydir. Ve güç hiçbir şey değildir. Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir öldüğü zamansa kaskatı ve duygusuzdur.
<blockquote><strong><em>Bizim sözlüğümüzde sertlik güçlülük ile, esneklik ise zayıflıkla eşdeğerdir. Hedeflerimiz yolunda zorluklarla mücadele ederken katı ve inatçı olmanın yani sert olmanın işe yarayacağını düşünürüz. Esnemeden kararlı bir şekilde ilerlersek kazanabiliriz. Esnek olmak sanki bir tür başı boşluk gibi bizi bir yer götürmez, her şeyi dağıtır diye korkarız. Oysa gerçek güç tam tersidir, uyumdan, esnemeden, yumuşaklıktan geçer.</em> </strong></blockquote>
<h2><strong>GERÇEK GÜÇ ESNEMEDEN, YUMUŞAKLIKTAN GEÇER</strong></h2>
Ölüm, sert ve katıdır. Ölümden kısa bir süre önce beden kasları sertleşir, hareket kabiliyeti kaybolur. Ölümün sert ve katı olması sadece fiziksel olarak değil düşünsel anlamda da insanın ölümü acı bir gerçeklik olarak görmesinden kaynaklanır. Bir ağaç büyürken körpe ve yumuşakken, sert ve kuru hale geldiğinde ölüp gider. Sertlik ve güç ölümün arkadaşları, esneklik ve zayıflık ise varoluşun tazeliğinin ifadesidir. Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı beceremez. Suyu düşünün.  Lao Tzu’nun dediği gibi sudan yumuşak ve esnek bir şey yoktur. Su, zayıf gözükebilir ama kaya gibi sert bir yapının içinden sürekli eylemleri ile deler geçer, suya hiçbir şey karşı koyamaz.

Bizim sözlüğümüzde sertlik güçlülük ile, esneklik ise zayıflıkla eşdeğerdir. Hedeflerimiz yolunda zorluklarla mücadele ederken katı ve inatçı olmanın yani sert olmanın işe yarayacağını düşünürüz. Esnemeden kararlı bir şekilde ilerlersek kazanabiliriz. Esnek olmak sanki bir tür başı boşluk gibi bizi bir yer götürmez, her şeyi dağıtır diye korkarız. Oysa gerçek güç tam tersidir, uyumdan, esnemeden, yumuşaklıktan geçer.
<blockquote><em><strong>Belirli bir konudaki fikrimizi ve bakış açımızı değiştirmeyi göze aldığımızda, esnediğimizde yeni bilgi ve deneyimlere açık oluruz. Asıl güçlü olma hali budur, büyümenin devam ettiği hal!</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ESNEDİĞİMİZDE YENİ DENEYİMLERE AÇIK OLURUZ</strong></h2>
Bir ağacın fırtınalara dayanması için sert olması gerekir. Bunun için köklerini en derine salmalıdır; yaşamda kalabilmesi için bu elzemdir. Öte yandan eğer esnek olmazsa kırılabilir. Doğada esneklik ve sertlik arasında ince bir çizgi vardır: Bir ot naif haline rağmen bir ağaçtan daha güçlüdür. Rüzgar yüzeyini yalarken sadece ona uyum salar. İnatla durmadığından, rüzgarla dans ettiğinden, fırtınada kökünden kazınan ağaçlardan çok daha güçlüdür.

Esneklik sadece görünüşte olan değildir, zihinde de olması gerekir. Yaşlandıkça düşüncelerimiz ve fikirlerimiz bozulmaz ve değişmez bir alana girer. Yaşam boyu tecrübe ettiklerimiz sonunda edindiğimiz düşüncelere sıkıca sarılırız. Oysa ancak esnek düşüncelerle ilerlediğimizde zihinsel katılığımızı esnettiğimizde önyargılarımızdan arınırız. Belirli bir konudaki fikrimizi ve bakış açımızı değiştirmeyi göze aldığımızda, esnediğimizde yeni bilgi ve deneyimlere açık oluruz. Asıl güçlü olma hali budur, büyümenin devam ettiği hal! Sertlik ölüme eş, bitişin simgesidir ve yaşamın tam tersidir. Esneklik ise hayatta kalabilmenin gizli bir formülüdür. Esnekliği yücelttiğimizden sertliğin pabucunu dama atmamak lazım tabii. Böyle taraflı düşünürsek dengenin kurulmasını zorlaştırırız. Yaşamda sertlik ve yumuşaklık, yin yang gibi birbirinin yerine geçen, birbirini izleyen bir denge içinde olmalıdır ki usta olmanın yolunda ilerlenebilsin!]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Size gerçekten nazar değmiş olabilir mi?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/size-gercekten-nazar-degmis-olabilir-mi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/size-gercekten-nazar-degmis-olabilir-mi</guid>
<description><![CDATA[ Size gerçekten nazar değmiş olabilir mi? ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/Nazar-Boncugu.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Size, gerçekten, nazar, değmiş, olabilir, mi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Kendisiyle barışık olanın ne nazar etme ne de nazar edilme anlayışı olabilir. Önemli olan anlamlı bir yaşam sürdürebilme becerisidir. Kendinden hoşnut minnetle hayat yaşayanların nazar gibi bir derdi olamaz. Nazar ötekinin olgusu gibi görülse de bizzat kişinin kendi dünya tasarımına ait bir tasavvurdur.</b></span>

<span>Aman nazar değmesin! Bana hep nazar değiyor, söylersem şimdi nazar değer. Üzerimde nazar var. Bu cümlelere aşinayız. Birileri bakışlarıyla zararlı güçlerini üzerimize salıyor. Bu sadece kötülükler iş başında olduğunda değil, bir şeyi aşırı sevdiğimizde de oluyor inancımıza göre. Çok beğendiğimiz bir vazo kendi nazarımızdan kırılıyor. Nazar’ın psikolojisine baksak tüm bu olup bitenin altından ne çıkar sizce?</span>
<blockquote><em><b>Nazar, Arapça bir kelime 'nzr' fiil kökünden türemiş; bakmak ve bakış anlamına geliyor. Nazar söz konusu olduğunda gözü diğer organlardan ayıran güç ön plana çıkıyor. Nazar varsa 'göze geliyoruz' demektir.</b></em></blockquote>
<h2><b>NAZAR, ARAPÇA 'NZR' FİİL KÖKÜNDEN TÜREMİŞ</b></h2>
<span>Nazar, Arapça bir kelime 'nzr' fiil kökünden türemiş; </span><i><span>bakmak</span></i><span> ve </span><i><span>bakış</span></i><span> anlamına geliyor. Nazar söz konusu olduğunda gözü diğer organlardan ayıran güç ön plana çıkıyor. Nazar varsa 'göze geliyoruz' demektir. Antik Yunan’da gözden çıkan ışınların zarar verdiği düşünülmüş. Hatta Antik Mısırlılar Horus’un gözünü koruyucu bir tılsım olarak kullanmış. En ilkel toplumlardan beri bu inanç hep korunmuş; insan, nazarın kötü etkilerinden korunmak için muskalar takmış, büyüler yaparak tedbirler almış.</span>

<span>Eskiden beri genel kanı, nazara kıskançlığın neden olduğu hatta bir tık ötede haset duygusu durmakta. Ancak bizi kıskanan, haset eden, bizi çekmeyenler bize nazar değdirebilir. Nazarın temel duygusunun kıskançlıktan öte haset duygusu olduğunu söyleyebiliriz. Haset kelimesinin ingilizce karşılığı </span><i><span>envy</span></i><span>’dır. Bu kelime de latince </span><i><span>videre</span></i><span> yani görmek kökünden gelir. Haset duygusu, birinin kendisini diğeriyle mukayese edip ondan kendini düşük gördüğünde ortaya çıkan bir duygu. İmrenmeyi aşan bu duyguda ben de yok onda da olmasın arzusuyla kötü niyetler gözler aracılığıyla diğerine nazar ederek onun hayatını olumsuz yönde etkiliyor yine inanca göre.  </span>
<blockquote><em><b>Nazar iki kavramı ortaya çıkarır: Görme ve görülme. Nazar edilen tüm güzelliğini, varlığını, zevkini, tatminlerini ortaya koyarken ve bunları göstermek için fazlasıyla arzu duyarken bir yandan da bundan utanç duyar.</b></em></blockquote>
<h2><b>NAZAR İKİ KAVRAMI ORTAYA ÇIKARIR: GÖRME VE GÖRÜLME</b></h2>
<span>Nazar iki kavramı ortaya çıkarır: Görme ve görülme. Nazar edilen tüm güzelliğini, varlığını, zevkini, tatminlerini ortaya koyarken ve bunları göstermek için fazlasıyla arzu duyarken bir yandan da bundan utanç duyar. Bu yüzden gösterme isteği ve cezalandırılacağına dair inanç arasında kalır. Kendini gerçekleştiren kehanet gibi, beklediği başına gelir. Güzel olduğunu, keyif aldığını düşündüğüyle cezalandırılır. Çok iyi giden iş bir anda dip aşağı gider, güzel geçen bir tatil sosyal medya paylaşımlarından dolayı değen nazar neticesinde bir sürü aksilikle karşılaşır. Evet, net olan bir şey kem gözler iş başındadır.</span>

<span>Karşıdan beklediğimiz hasedin kendimizde olan olduğunu anladığımızda nasıl da yıkılır insan. Karşıdan geleceğini düşündüğün kötülük kendi kötülüğündür. Sen iyiysen tabii ki kötü olan öteki olacaktır. Seni gözleriyle kemirmeye çalışanlar aşağılık duygusuyla dolu, kötü niyetli insanlardır pek tabii. Şu bir gerçektir ki ağzından salyaları akan bir sürü insan da birikir çevrende. Çünkü onlar da yokluk, boşluk ve eksiklik duygularıyla baş başa kalırlar gördükleri karşısında. Onlar da kıyas edip hayranlık ve suçluluk duyguları arasında salınırlar.</span>
<blockquote><em><b>Nazarın alt yapısında üstünlük ve aşağılık kompleksi durur. Olaylara ego eşlik edince nazar gerçek olur. Ben öyle biriyim ki bana nazar değmeyecek de kime değecek? anlayışı da içeride saklıdır.</b></em></blockquote>
<h2><b>NAZARIN ALT YAPISINDA ÜSTÜNLÜK VE AŞAĞILIK KOMPLEKSİ DURUR</b></h2>
<span>Nazarın alt yapısında üstünlük ve aşağılık kompleksi durur. Olaylara ego eşlik edince nazar gerçek olur. Ben öyle biriyim ki bana nazar değmeyecek de kime değecek? anlayışı da içeride saklıdır. O yüzden nazar edildiğine inanana sözüm şudur: Ödülünü aldığından mı cezanı bekliyorsun? Bu inancın gerisinde gurur ve kibrini görebiliyor musun? Nazar ettiğini düşünene de şudur kelimelerim: Haset veya daha da yumuşatalım imrenme duyguları yerine minnetarlık, takdir ve şefkat duygusunu geliştirmeye ne dersin? </span>

<span>Kendisiyle barışık olanın ne nazar etme ne de nazar edilme anlayışı olabilir. Önemli olan anlamlı bir yaşam sürdürebilme becerisidir. Kendinden hoşnut minnetle hayat yaşayanların nazar gibi bir derdi olamaz. Nazar ötekinin olgusu gibi görülse de bizzat kişinin kendi dünya tasarımına ait bir tasavvurdur. Annemizin gözünde sevilebilir olmak, iyi olmak değerli olmak için çırpınan bebekten sonraki bizde ne değişti? Annemizi dünyaya yansıttığımızda, onun kızgınlığı bu sefer başkalarının gözlerinden gelen şiddetli oklar gibi olur ve pek tabii ki cezalandırabilir. O yüzden şimdi yeniden soruyorum size: Size gerçekten nazar değmiş olabilir mi?</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Merak ve yargı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/merak-ve-yargi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/merak-ve-yargi</guid>
<description><![CDATA[ Merak ve yargı ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/yol-ayrimi.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Merak, yargı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Yargılarımız yarı örtük bilinçli çoğu zamanda bilinçsizce çalışır. Yargının antitezi meraktır. Netleştiğinizde daha fazla sorgulamazsınız, karar verilmiştir. Her yargının veya peşin hükmün içinde ne kadar merak edecek yer kalır? Neredeyse hiç kalmaz.</b></span>

<span>Hayat sürekli olarak bizi seçimlerle karşı karşıya bırakır: Kararlarımız bazen akşam ne yemek yiyeceğimiz kadar basit bazen de yaşamımızda dönüm noktası yaratacak cinstendir. Ve çoğu zaman önemli kararlar için fazla zamanımız yoktur. Hızlı hareket edip bir yön belirlememiz gerekir. Eğer bir bilgisayar olsaydık kararlarımızın rasyonel olmasını sağlayabilirdik ama irrasyonel bir varlık olarak insan bazen sağduyusuna bazen sezgilerine bazen tecrübelerine bazen duygularına bazen de mantığına göre karar verir. Neyi baz alırsa alsın arka planda insanın duyguları, ihtiyaçları, varoluşunu sürdürme çabası, dürtüleri, biricik olma isteği vs.iş başındadır. İnsan bu kadar karmaşık bir yaradılıştayken kendisi için doğru kararları nasıl alabilir?</span>
<blockquote><em><strong>Karar mekanizmamız kısa yolları kullanır. Hızlı kısa yollardan biri önyargıdır. Önyargılarımız hazır paketlerdir. Gelin örnek bir pakete bakalım: "Tanıdık olan güvenilirdir, yabancı olan tehlikelidir." önyargısı. Büyük ihtimalle bu bilgi atalarımızın tecrübelerinden edinilmiş bir düşüncedir. Gelgelelim yaşamda kullanılmaya başlanınca, önceden belirlenmiş, üzerine düşünülmemiş bir yargıya dönüşür.</strong></em></blockquote>
<h2><b>KARAR MEKANİZMAMIZ KISA YOLLARI KULLANIR</b></h2>
<span>Karar mekanizmamız kısa yolları kullanır. Hızlı kısayollardan biri önyargıdır. Önyargılarımız hazır paketlerdir. Gelin örnek bir pakete bakalım: "Tanıdık olan güvenilirdir, yabancı olan tehlikelidir." önyargısı. Büyük ihtimalle bu bilgi atalarımızın tecrübelerinden edinilmiş bir düşüncedir. Gelgelelim yaşamda kullanılmaya başlanınca, önceden belirlenmiş, üzerine düşünülmemiş bir yargıya dönüşür. Yeniyi seçmekten korkan, hep aynı şeyi yaparak  güvenli alan içinde kalan kişi kendine ket vurur. Böylece yargılar birer hapishaneye dönüşür. Acaba tüm yargılarımızdan arındırılmış olanı seçebilseydik, olanı olduğu haliyle görebilseydik seçimlerimiz, sonuç olarak da hayatımız nasıl olurdu?</span>

<span>Yargılarımız yarı örtük bilinçli çoğu zamanda bilinçsizce çalışır. Yargının antitezi meraktır. Netleştiğinizde daha fazla sorgulamazsınız, karar verilmiştir. Her yargının veya peşin hükmün içinde ne kadar merak edecek yer kalır? Neredeyse hiç kalmaz. "Ne kadar karamsar insan, çok da cimri, gördün mü bak nasıl bencil" dediğimizde de aynı şeyi yaparız. Artık o insanı araştırmaktan, merak etmekten vazgeçeriz. Hesabı keseriz. Bundan sonra tüm eylemlerimiz bu kesin hükümlere göre şekillenir. Ve kader dediğimiz şey yargıların (çoğunlukla önyargıların) taşlarıyla örülür. Yargıda değil merakta kalsak nasıl olurdu? Yargılamaya  değil de algılamaya açsak tüm duyularımızı. </span>
<blockquote><em><b>Kişilik tipimiz de bu noktada nasıl hareket edeceğimizi anlatır: Myers-Briggs tip ölçeğinde bir parametrede algılayan ve yargılayan bulunur. Dış dünya ile başa çıkabilmek için bu ikisinden birini seçerek davranırız. Yargılayan kişilik kontrolcüdür, sürekli plan yapar. Hayat planına uygun yol almadığında bu durumdan hiç hoşlanmaz. Diğer tip algılayandır. Bu kişiler ise süreç odaklıdır. Kesin kararlara göre hareket etmekten hoşlanmazlar.</b></em></blockquote>
<h2><b>MYERS-BRİGGS TİP ÖLÇEĞİNDE PARAMETREDE ALGILAYAN VE YARGILAYAN TİPLER</b></h2>
<span>Kişilik tipimiz de bu noktada nasıl hareket edeceğimizi anlatır: Myers-Briggs tip ölçeğinde bir parametrede algılayan ve yargılayan bulunur. Dış dünya ile başa çıkabilmek için bu ikisinden birini seçerek davranırız. Yargılayan kişilik kontrolcüdür, sürekli plan yapar. Hayat planına uygun yol almadığında bu durumdan hiç hoşlanmaz. Son derece metodik bu kişilikler sonuç odaklıdır. Diğer tip algılayandır. Bu kişiler ise süreç odaklıdır. Kesin kararlara göre hareket etmekten hoşlanmazlar. Eğer bir şeyin sınırları çizilirse tüm keyifleri kaçar. Yargılayan ne kadar kontrolcüyse algılayan bir o kadar değildir. Hayatı daha gelişine yaşamak isteyen, sonuçtan ziyade süreçle ilgilenen, değişime açık, yeni durumlara çabuk adapte olan tiplerdir. İkisi birbirinin gölgesi olarak karşımızda durur, yargılayan 'an'ları kaçırırken algılayan sonuca bir türlü erişemez. Hangi tarafa yakın olduğumuzu bilmek bile bizi özgürleştirebilir. Doğru değerlendirme için uyanık kalmak, yargıdan algıya, algıdan yargıya geçişlerin bilincinde olmak gerekir. </span>

<span>Psikolojik görüşe göre kimlik bütünlüğü oluşturamamış bireyler gerçekçi bir dünya algısı yerine, önyargılardan oluşmuş bir düşünce sistemi geliştirirler. Onlar için bir olay ya da bir kişi bir nesne, ya iyidir ya da kötü. Dünya ya siyahtır ya da beyaz. Hal böyle olunca önyargılı olmak demek kişilik bütünlüğümüzü derinden sarsar. Stresli ve sıkıntılı zamanlarda bu çember içinde daha fazla hareket etmeye eğilim gösteririz. Bilmeye yönelik tutumlarımız kesilir, anlayışımız sığlaşır zihnimiz bulanıklaşır yargıların tuzağına düşünce. Gerçek bir dünya ve kendilik algısı mı oluşturmak istiyorsunuz: Çıkın çevresi yargı çeperiyle çevrilmiş hapishanenizden, bilgi ağacının meyvesinden yiyin bolca. Sonuca gidin ama bırakın süreç de esnetsin sizi. Yolda öğrenin öğrendikçe değerlendirin. Kararlarınızda sağduyunuzun, sezginizin, bilginizin, tecrübenizin çeşnisi olsun olmasına ama gözünüz de her an açık olsun. Olsun ki şu an be an değişen çehresiyle yaşam sizi daha da özgürleştirsin!</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bırak kırık kalsın: Kintsugi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/birak-kirik-kalsin-kintsugi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/birak-kirik-kalsin-kintsugi</guid>
<description><![CDATA[ Bırak kırık kalsın: Kintsugi ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/Kintsugi.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bırak, kırık, kalsın:, Kintsugi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Olaylar başımıza gelip geçtikten sonra kırıklarımızla ne yapacağız? Japon kültüründe bir anlayış var: Kintsugi. Zen budizm felsefesinden alınmış ve sanata uyarlanmış bir anlayış ‘kintsugi’. Kintsugi, kırık çömlekleri onarmanın yolunun onları eski haline döndürerek değil kırılmış yerlerini ortaya çıkararak, göstererek onu daha güzel kılınabileceğini anlatıyor.</strong>

Hayat sizi de bir yerlerde bir şekilde kırmıştır, boynunuzu eğip sizi paramparça etmesine belki siz razı oldunuz ve büyümek için kırılmaya ihtiyacınız vardı. Olaylar başımıza gelip geçtikten sonra kırıklarımızla ne yapacağız? Japon kültüründe bir anlayış var: Kintsugi. Zen budizm felsefesinden alınmış ve sanata uyarlanmış bir anlayış ‘kintsugi’.

Kintsugi’nin kelime anlamı ‘altın doğrama’. Zamanında Japon imparatoru en sevdiği kırılan kasesinin onarılmasını istemiş ama kase öyle kötü geri gelmiş ki yeni bir yöntem geliştirilmek zorunda kalınmış ve kırılan yerler altın ile doldurulmuş. Kintsugi, kırık çömlekleri onarmanın yolunun onları eski haline döndürerek değil kırılmış yerlerini ortaya çıkararak, göstererek onu daha güzel kılınabileceğini anlatıyor. Kintsugi sadece bir sanat biçimi değil aynı zamanda bir yaşam felsefesi.

Gelin bu bakış açısını yaşama uyarlayalım. Acılar yaşama içkin ve çoğu zaman paçalarımıza dolanıyor. Def etmeye çalışanın da sonu iyi değil, çünkü kırmadan kırılmadan büyümüyor insan. Kırıldıktan sonra bir şeyleri eskisi gibi yapmaya çalışmak da  nafile. Çünkü insan kırıklarıyla, kusurlarıyla güzel. Nietzsche şöyle der: Yaralanmamış bir insan, yaralı bir insandan daha aşağıdır. Ona göre güçlü insanlar yaralarından ders çıkarırlar ve öğrenirler. Zayıf insanlar ise yaşamın sorumluluğunu almaktan ziyade suçu başkalarına atarlar. Yaraları eksiklik olarak görüp onları yok saymak kendini kandırmak değil de nedir? Kusurlarına rağmen yokmuş gibi davranmanın kırık kaselerin ilk günkü hallerine dönme hülyalarından ne farkı var?

Yaralarımızı kabul edip onları üzerimize birer madalyon olarak takmak nasıl olurdu? Acıların kaçınılmaz olduğu bu hayatta yaralarımızın bizi daha dirençli ve güçlü yaptığını bilerek yola devam etme fikridir bu. Başarılı insanların çoğunun güçlü yaraları olduğunu görürsünüz. Kırıkları onları hayata karşı daha güçlü ve dirençli yapar. Travmalarımız ve yaralarımız bize kim olduğumuz söylemez, onların varlığını kabul edersek bize kim olabileceğimizi söyler; kanayan yerleri önce kabul edip ancak sonrasında iyileştirebiliriz.
<blockquote><em><strong>Bir şeyin değerli olup olması ne kadar hasar aldığı ile ilgili değildir, bilhassa kırıkları değerini arttırır çünkü yaşanmışlıkları gösterir. Deneyimleriyle karanlık bir tünelden geçse de insan, aniden başını yarsa da, o kazadan kalan yara hatırlatır ona kim olduğunu. Birleştirince tüm kırılmış yerlerini daha dik durur ve daha esnek.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KIRIKLAR, YAŞANMIŞLIKLARI GÖSTERİR</strong></h2>
Japon kültüründe bir başka benzer görüş de Wabi-sabi’dir. Wabi-sabi de Zen ve taoizm öğretilerinden esinlenerek oluşturulmuş bir anlayıştır. Bu estetik anlayış, kusurları kabul etmek ve takdir etmek üzerine kurulmuştur. Wabi kusurlu ve parçalanmış, dağılmış güzelliği tanımlayan bir estetik terimdir. Sabi ise dikkat edildiğinde dinginliğe bir cevap gibi hissedilen melankoliyi tanımlayan Japon estetiği ile ilgili bir terimdir.<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/birak-kirik-kalsin-kintsugi-3716#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>

Özetle nesnedeki asimetri ve hata wabi, zamanla estetik duyumları oluşturması ise sabidir. Tezat gibi gözüken durum aslında bir denge. Hataların olduğu haliyle dinginliğe, bilgeliğe, güzelliğe açılması.

Bir şeyin değerli olup olması ne kadar hasar aldığı ile ilgili değildir, bilhassa kırıkları değerini arttırır çünkü yaşanmışlıkları gösterir. Deneyimleriyle karanlık bir tünelden geçse de insan, aniden başını yarsa da, o kazadan kalan yara hatırlatır ona kim olduğunu. Birleştirince tüm kırılmış yerlerini daha dik durur ve daha esnek. Dik durur çünkü öğrenmiştir, aracını nasıl manevralar yaparak kullanacağını bilir. Esnektir çünkü yaşamın öyle dümdüz bir yol olmadığını bilir. Dönerken virajlarda hızını keser. Acılı tecrübeler onun gizleyeceği bir şeyi değildir. Geçmişin yıkık anıları sadece geçmişinin bir parçasıdır, geleceğinin değil!

<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/birak-kirik-kalsin-kintsugi-3716#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Wabi-Sabi Estetiğinin İç Mekan Özelinde Ölçütlerinin Belirlenmesi, Güzel Sanatlar Dergisi, Aralık’21 Cilt:14 Sayı:28, s.924</em>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Neşenin felsefesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/nesenin-felsefesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/nesenin-felsefesi</guid>
<description><![CDATA[ Neşenin felsefesi ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/nese.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Neşenin, felsefesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Spinoza, varlığımızı sürdürme çabamızı conatus olarak adlandırdı. Marifet conatusumuzu güçlendirmek için yaşamda bizi daha canlı ve neşeli olanı seçebilmekti. İnsan doğasına ne kadar uygun davranırsa o kadar neşe hisseder diyordu Spinoza.</strong>

Varoluşçu filozof Kierkegaard <em>Kahkaha Benden Yana</em> adlı kitabında şöyle yazar: Az önce insanların neşesine neşe kattığım bir partiden geldim; dudaklarımdan nükteler döküldü, herkes güldü ve bana hayran kaldı -fakat ben ayrıldım- bu çizgi dünyanın yörüngesi kadar uzun olmalı --------------ve kendimi vurmak istedim.<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/nesenin-felsefesi-3549#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> O, çelişki içindeydi; bir an neşe ve kahkaha içinde kalsa da eninde sonunda varoluşsal bir sıkıntıya doğru sürükleniyordu.

Neşe bir varoluş hali olabilir mi? Hayat, bizi oramızdan buramızdan çekiştirirken sıkıntı bir anda çökünce, o kıpır kıpır biraz da haylaz neşeli çocuk olarak kalmak mümkün mü? Neşe deyince aklıma çocuklar geliyor heyecanlı meraklı, gülümseyen yüzleri ile. Korkuları anlık, sevinçleri baki sanki. Ağladıklarıyla gülmeleri bir oluyor. Ama zamanla her çocuk değişiyor, yetişkinlik kaçınılmaz kader. Atlas’ın sırtına vurulan yük insanın da sırtında: İçine girilen şablonlar ve artık çocuk olmadığımızı hatırlatanlar...Büyümek zorunda kalınca sanki neşe de ölmek zorunda. Ciddi adamlar ve kadınlar öyle çok gülmezler değil mi? Büyü de gel çocuk diyen şarkı fonda çalarken neşe yitip gitmeye başlar.
<blockquote><em><strong>Kendi cemaatinden daha yirmilerinde kovulan Spinoza, kendi insanlarınca sürgün edildi. Beş parasızdı. Henüz 44 yaşındayken muhtemelen mercek işlemekten dolayı akciğer yetmezliğinden öldü. Onu tanıyanların söyledikleri tek şey: Mutlu Spinoza idi. Spinoza yaşamdaki en büyük kusursuzluğun neşe olduğunu söylüyordu.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>SPİNOZA EN BÜYÜK KUSURSUZLUĞUN NEYE OLDUĞUNU SÖYLÜYORDU</strong></h2>
Kendi cemaatinden daha yirmilerinde kovulan Spinoza, kendi insanlarınca sürgün edildi. Üstüne üstlük beş parasızdı. Düşüncelerini özgürce ifade etmek için üniversitedeki profesörlük teklifini reddetti. Gözlük camı yaparak yaşamını kazanıyordu ama düşünmeyi ve yazmayı hiç aksatmadı. Henüz 44 yaşındayken muhtemelen mercek işlemekten dolayı akciğer yetmezliğinden öldü. Yatağı, elbisesi ancak cenaze masraflarını karşılıyordu. Onu tanıyanların söyledikleri tek şey: Mutlu Spinoza idi. Spinoza yaşamdaki en büyük kusursuzluğun neşe olduğunu söylüyordu: Neşe sonsuz mutluluğun kapısını aralayan şeydi. İnsan neşeyi kazandığında olduğundan daha büyük bir şey oluyordu.

Spinoza, varlığımızı sürdürme çabamızı <em>conatus</em> olarak adlandırdı. Marifet conatusumuzu güçlendirmek için yaşamda bizi daha canlı ve neşeli olanı seçebilmekti.  Eğer bir kişi conatus’unu başarılı bir şekilde gerçekleştirebilirse neşe de peşi sıra gelirdi. İnsan doğasına ne kadar uygun davranırsa o kadar neşe hisseder diyordu Spinoza.
<blockquote><strong><em>Şu anda şu satırları okuyorsanız, var olma çabanızı sürdürmektesiniz demektir. Ama tek başına bu da yetmiyor. Bilincin gelişmesine yönelik çabanın da hakkını vermek zorundayız ki o neşeli hali yakalayabilelim.</em>
</strong></blockquote>
<h2><strong>BİLİNCİN GELİŞMESİNE YÖNELİK ÇABANIN HAKKINI VERMELİYİZ</strong></h2>
Şu anda şu satırları okuyorsanız, var olma çabanızı sürdürmektesiniz demektir. Ama tek başına bu da yetmiyor. Bilincin gelişmesine yönelik çabanın da hakkını vermek zorundayız ki o neşeli hali yakalayabilelim. Spinoza, her şeyin gücü oranında varlığını sürdürdüğünü anlatır. Peki gücümüzü nasıl arttıracağız? <em>Ethika</em> adlı kitabında gücü arttırmak için aklın kullanımı şart koşar panteist Spinoza. Akıl, insanın bitmek bilmeyen tutkularına tek ket vuracak olandır. Akılsız insan arzularına teslim, neşeyi kaybetmeye hazırdır. Gücü arttırmak için erdemleri baş tacı etmeli! Adil ol, dürüst ol ve cesaretli ol. Spinoza neşeye giden kaldırım taşlarını erdemlerle donatır. Sokrates’ten Platon ve Aristoteles’e filozoflar erdemli olmanın önemine işaret ettiler. Ölçülü olmak, kötüyü iyiden ayırt etmeyi bilmek gerekirdi erdem için.

Özetle sadece nefes almak değildir varolma çabası, üzerine etkinleştirilen edimlerle güçleniriz. Conatus arttıkça neşe de artar. Arkasından özerklik ve bağımsızlık gelir. Tüm bunlardan önceyse nefes alışverişlerimizi duyabilmek, hislerimizle bağlantımızı yitirmemek ve bedenimize yabancılaşmamak gerekiyor. Farkında kalarak adım adım neşeye...Yaşasın conatusumuz!

<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/nesenin-felsefesi-3549#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Kahkaha Benden Yana, Ayrıntı Yayınevi, 2000, s.32</em>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yolculuk değiştirir</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yolculuk-degistirir</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yolculuk-degistirir</guid>
<description><![CDATA[ Yolculuk değiştirir ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/yolculuk.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yolculuk, değiştirir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Yaşama yeniden sarılma fırsatıdır yolculuk. Yaşamla birlikte kendine açılan kocaman kollardır. Hayatın absürtlüğünü yeniden fark etmek ve deneyimlerden yola çıkarak beyne yeni kodlar işlemektir yeni anlamlar çıkarmak için.</b></span>

<span>Çıkmaya gönülsüz olduğunuz şeydir çoğu zaman yolculuk. Çünkü döndüğünüzde kesinlikle aynı olmazsınız. İnsan garip bir varlık hem değişip dönüşmek ister fakat ne kendinden ne de onu sıcak tutan koltuğundan bir adım öteye gitmek istemez. Bu tıpkı annesinin dibinden ayrılmak isteyen ama gözü dışarıdaki dünyada olan bir çocuğun davranışıdır. Hem oyuna katılmak ister hem de annesinden uzak ıssız topraklardan korkar.</span>
<blockquote><em><b>Sartre’ın Bulantı adlı romanında kahraman şöyle der: Bir yolculuğa çıkabilseydim, döndüğümde ne kadar değiştiğimi anlamak için yola koyulmadan önce, kişiliğimin en ince ayrıntılarını not ederdim. Homeros’un Odysseus’un hikayesini anlattığı destanında, Troya savaşından dönmeye çalışan kahraman Odysseus zorlu bir yolculuktan geçer.</b></em></blockquote>
<h2><b>SARTRE VE HOMEROS’TA YOLCULUK</b></h2>
<span>Sartre’ın </span><i><span>Bulantı</span></i><span> adlı romanında kahraman şöyle der: Bir yolculuğa çıkabilseydim, döndüğümde ne kadar değiştiğimi anlamak için yola koyulmadan önce, kişiliğimin en ince ayrıntılarını not ederdim. Bazı gezginlerin, yolculuktan döndükten sonra yakınları tarafından tanınmayacak kadar, hem ruhen hem de bedenen değiştiklerini okumuştum. Homeros’un Odysseus’un hikayesini anlattığı destanında, Troya savaşından evine dönmeye çalışan kahraman Odysseus zorlu bir yolculuktan geçer. Sabır ve dayanıklılığını test eden olaylarla karşılaşır. Zekasını daha da parlatmak zorunda kalır, cesareti katmerlenir. Ama her yolcu gibi o da evine döner. Döndüğünde eski Odysseus değildir. Fiziken geri bir dönüş değildir onunkisi karakteri de derin dönüşüm ve başkalaşıma maruz kalır. Kim aynı döner gerçekten çıktığı yolculuktan?</span>

<span>En iyi okuldur yolculuk. Okudukların güdük kalır deneyimlemeyince. Bir felsefenin içinde kaybolup düşünsel bir yolculuk yapmak yetmez, birebir gerçeğine değmek gerekir. Varoluşçu filozofların sık sık hatırlattıkları </span><i><span>dünyaya fırlatıldık </span></i><span>kavramını hayata geçirmek gerekir. Dilini konuşamadığın, topraklarına hiç ayak basmadığın bir yere kimsesiz gitmeyi göze almalı insan. Nasıl büyür ki kişi, annesi saydığı vatanından kopmayı başaramadan. Dünyaya fırlatılmış gibiyiz durduğumuz yerde bile. O fırlatılmışlık haline alışıyoruz zaman sonra. Aynı tarz düşünceler aynı yere bakışlarla sanki kısır dünyanın avucuna doğuyoruz. </span>
<blockquote><em><b>Yeni bir dil öğrenmek, ilk defa bir enstrüman çalmayı denemek gibidir yolculuk. Çok boyutlu bir denklemdir yolculuk.  Budha varlık ve rahatlık içinde yaşarken çıktı yolculuğa. Bilinmeyene doğru yol alırken keşişlerle tanıştı. Yolculuk içe ve dışa hiç bitmez.</b></em></blockquote>
<h2><b>YOLCULUK HİÇ BİTMEZ</b></h2>
<span>Yeni bir dil öğrenmek, ilk defa bir enstrüman çalmayı denemek gibidir yolculuk. Yeni bilgiler işlenmeye başlayınca beyinde yeni nöral ağlar oluşur. Çok boyutlu bir denklemdir yolculuk. Budha varlık ve rahatlık içinde yaşarken çıktı yolculuğa. Bilinmeyene doğru yol alırken keşişlerle tanıştı. Ama bu da yetmedi, aydınlanma öğretisi kendine doğru bir seyahatte karşısına çıktı. Yolculuk içe ve dışa hiç bitmez.</span>

<span>Sahildeki bir adet kum tanesinden farklı olmadığını bilir insan ama parmak izinden dolayı kendisini ayrıştırmayı nasıl da becerir. Egonun kölesi insan bu sanrıya ne kolay kapılır. Fakat yolculuklarda hiç de biricik olmadığını anlar insan. Evindeki köşe başındaki insanların aynısını farklı duraklarda görmek, karınca gibi binlerce insan. Hep aynı koşturma hep aynı sıranlıkta dönüp duran karınca sürüleri. Bütünsel bir bakışla egonun zırhı delinir yolda olunca. Kibrin yerine yerinde bir güven gelir. Temas edince insanlara insan olduğunu hatırlar insan. Her zaman seçme özgürlüğümüz olduğunu bilip unutmuş bizler için yeniden hatırlama deneyimidir yolculuk.</span>

<span>Süslü giysilerinizi, pahalı parfümlerinizi, gösteriş kisvesini bırakınca geriye başka hallerde olmak nasıl olurdu onu düşlemek kalıyor. O durumlar için biriktirmek, hazırlanmak. Hazırlanırken öğrenmek. Yaşama yeniden sarılma fırsatıdır yolculuk. Yaşamla birlikte kendine açılan kocaman kollardır. Hayatın absürtlüğünü yeniden fark etmek ve deneyimlerden yola çıkarak beyne yeni kodlar işlemektir yeni anlamlar çıkarmak için. Ve tüm bunları vatanına dönüp bir ağaç altında bir kitap okumak için yaşarsın...</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stoa Felsefesi’nden Modern Psikoterapi’ye</title>
<link>https://trafikdernegi.com/stoa-felsefesinden-modern-psikoterapiye</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/stoa-felsefesinden-modern-psikoterapiye</guid>
<description><![CDATA[ Stoa Felsefesi’nden Modern Psikoterapi’ye ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/mutluluk.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Stoa, Felsefesi’nden, Modern, Psikoterapi’ye</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Stoacıların mutluluk üzerine çok karmaşık formülleri yoktur: Hayatta kontrol edebileceğin ve kontrol edemeyeceğin şeyler vardır. Kontrol edemeyeceğin şeyleri kontrol etmeye çalışmak, kontrol edemeyeceğin şeyler gerçekleştiğinde bununla ilgili hayıflanmak, akılcı değildir.</strong>

Felsefe, bilindiği gibi bütün bilimlerin annesidir. Ve onun en genç çocuklarından birisi de psikolojidir.

Bugün psikoloji kuramlarında ve psikoterapi ekollerinin birçoğunda felsefenin izlerine rastlamamız mümkün. Günümüzde tüm dünyada oldukça yaygın şekilde kullanılan psikoterapi ekollerinden olan bilişsel davranışçı terapilerde de felsefenin, özellikle de stoa felsefesinin öğretilerini görebiliyoruz. Bu yazıda, Seneca, Epiktetos ve Aurelius gibi stoa filozoflarının binlerce yıl öncesinden gelen ve bugün modern psikoterapi içerisinde kendisine yer bulmuş bazı düşüncelerini bulacaksınız.
<ol>
 <li><em>“Okçu, elinden gelen en iyi şekliyle okunu doğrultup yayını gerer, ancak ok serbest kaldığında artık yapabileceği tek şey, durup okunun hedefi vurup vurmadığını görmektir. Beklenmedik bir rüzgar, oku rotasıdan saptırabilir veya hedefi hareket ettirebilir. Oku harekete geçirme niyeti okçunun kontrolü altındadır; ancak sonuç onun doğrudan etki alanının dışındadır ve harici değişkenlerin elindedir.”</em></li>
</ol>
Hem felsefe, hem de psikoloji mutlu ve tatminkar bir hayatın nasıl yaşanacağı üzerinde fazlaca durur. Gerçek mutluluk nedir? Bizi neler hasta eder? İçimizdeki boşluğu doldurmanın bir yolu var mı? Anlam, bulunan mı, yoksa yaratılan bir şey midir?

Stoacıların mutluluk üzerine çok karmaşık formülleri yoktur: Hayatta kontrol edebileceğin ve kontrol edemeyeceğin şeyler vardır. Kontrol edemeyeceğin şeyleri kontrol etmeye çalışmak, kontrol edemeyeceğin şeyler gerçekleştiğinde bununla ilgili hayıflanmak, akılcı değildir. İnsan, istediği kadar uğraşsın, olabileceği en iyi şey, hedefini vurmayı niyet eden bir okçu olmaktır. Oku fırlattıktan sonra olacak şeyleri kontrol etmesi mümkün değildir.

Seneca, bilge kişi için şunları söyler: “Bilge kişi, planının gerçekleşmesini engelleyecek bir şeylerin olabileceğini öngördüğü için onun beklentilerinin aksine bir şeyin gerçekleşmesi olanaksızdır.”

Psikoterapide de sıklıkla görürüz ki, her an her şeyi kontrol etmeye çalışan kişi, bununla ilgili süreğen bir sıkıntı içerisindedir. Mutluluğunu, aslında elinde olmayan bir değişkene bağlamıştır. Ve bunu fark edip değiştirmesi gerekir.
<blockquote><em><strong>Stoacılar, kısa süreli hazların insanlara uzun süreli mutluluk ve tatmin getirmeyeceği üzerinde dururlar. Modern dünyada bunun pek çok örneğini görebiliriz. Örneğin, sağlıksız olduğunu bile bile sadece kısa süreli haz sağlamak için tüketilen bazı maddeler, uzun vadede kişiye hem ruhsal hem de bedensel bedeller ödetebilir.</strong></em><strong>
</strong></blockquote>
<ol start="2">
 <li><em>“Izdırap, hazza aşırı derecede değer vererek acıdan kaçınmaktan kaynaklanır. İnsanlar kısa vadeli hazların cazibesi yüzünden uzun vadeli mutlulukları irrasyonel bir şekilde feda edebilirler.”</em></li>
</ol>
Stoacılar, kısa süreli hazların insanlara uzun süreli mutluluk ve tatmin getirmeyeceği üzerinde dururlar. Modern dünyada bunun pek çok örneğini görebiliriz. Örneğin, sağlıksız olduğunu bile bile sadece kısa süreli haz sağlamak için tüketilen bazı maddeler, uzun vadede kişiye hem ruhsal hem de bedensel bedeller ödetebilir. Stoacılara göre, uyandırdığı merakın ya da verdiği hazzın zamanla azalmayacağı kadar güçlü ya da muhteşem hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla insan, bunu düşünerek uzun vadeli mutlulukları ve hayattaki asıl değerleri için daha fazla çaba göstermelidir.
<ol start="3">
 <li><em>“İnsanlar şeyler yüzünden değil, şeylerle ilgili düşünceleri yüzünden acı çekerler (Epiktetos).”</em></li>
</ol>
Bugün, bilişsel terapilerin sıklıkla vurguladığı şeylerden birisi de, olaylar, durumlar ya da başımıza gelenlerle bizim aramızda algı kapılarının var olduğudur. Bu algı kapıları, dışarıdaki şeylerin içeride neye dönüşeceğine büyük ölçüde etki eder. ‘Şey’ler hakkındaki zihinsel yorumlamalarımız, onları büyütebilir, küçültebilir, kısa süreli ya da kalıcı birer misafire dönüştürebilir, onunla ilgili duygularımızı ve eylemlerimizi şekillendirebilir. Yani kişilerin, iyilik hallerini korumak için yaşadıkları olayların zihinlerindeki yansımaları üzerine çalışmaları oldukça önemlidir.
<ol start="4">
 <li><em>“Hata yapmamızın nedeni hayatın belli kısımlarını göz önüne alıp büyük resme yani tüm hayata bakamamamızdır (Seneca).”</em></li>
</ol>
Bilişsel davranışçı terapinin kurucularından biri olan Aaron Beck, kişilerin çıkarımlarda bulunarak ya da gözlemlerine dayanarak bilgi işlemelerinin işlevsiz düşünceler geliştirmesine ve bilişsel çarpıtmalara yol açtığını ileri sürmüştür. Seneca’nın yukarıdaki söylemi, bir bilişsel bir çarpıtma olan “seçici soyutlama”yla oldukça benzeşir: Olayları ya da durumları bir bütün olmaktan çıkarıp bin parçaya böldüğümüzde, ve bu bin parçadan bize kötü gelecek birkaç parçayı da ayıklayıp bunları bütünün tamamına mâl ettiğimizde, bu bizi hakikatten uzaklaştıracak ve hayatla, kendimizle ya da başkalarıyla ilgili hatalı çıkarsamalar yapmamıza neden olacaktır. Bilgi işlemleme sürecinde devamlı olarak aynı hataları yapmaksa, bizi hayatımızla ilgili olumsuz bir kısır döngünün içine sokacaktır. Bunun için terapide yaptığımız şeylerden biri, aslında neyi nasıl yaptığımıza, nasıl düşündüğümüze ve nasıl hissettiğimize dair bir keşfe çıkmaktır.

Seneca’nın da dediği gibi: <em>“</em><em>Bilgelik olmadan zihin hastadır.”</em>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Acıyorsa geçecek</title>
<link>https://trafikdernegi.com/aciyorsa-gececek</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/aciyorsa-gececek</guid>
<description><![CDATA[ Acıyorsa geçecek ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/Aciyorsa-gececek.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Acıyorsa, geçecek</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Acı çeken yerini gör onunla temasta kal. Ama yeterince sonra onunla vedalaşmayı da bil. Güç acıdan geçer diyen Nietzsche’yi hatırla. Acı zamanla ortadan kalktığında bir tüy kadar hafif olmayı, varoluş coşkusunun arttığını göreceksin.</strong>

İnsan çok zayıf bir varlık. Doğaya karşı onu koruyacak büyük pençeleri yok, kasları bir çok hayvandan daha güçsüz. Güvenli evlerimizde oturup kendimizi sıcak tutarak iyi beslenerek hastalıklardan korunmaya çalışıp acıdan kaçınsak da her an ruhsal acı kapımızı çalabilir. Acı ansızın nahoş bir gürültüyle zihnimizi darmaduman eder. Başınıza gelenler sizi güçsüz bırakabilir, üzüntüyle birlikte hissedilen acıdır. O an dayanıksız, güvensiz, çaresiz hissederken asıl soru bu acıyla ne yapacağınızdır.

Ruhun acı ile yoğrulması bedenin acımasına benzemez. Kolunuz kırılsa er geç iyileşir ama canınız yandığında iyileşmesi çok zaman alabilir. Doğadaki hiçbir şeyin bize acı çektirmek gibi bir derdi yoktur aslında. Biz acının yakasını bırakmayız çoğu zaman öyle ki acı zevke dönüşür bazıları için. Üzüntüler elbet yaşanacak acılar dolu dolu çekilecektir buna kim itiraz edebilir. Günümüz insanı acıyı hissetmemek için türlü türlü kaçış yolları bulmuş: Terkeden sevgilinin verdiği acıdan kaçınmak için hiç beklemeden kendini yenisinin kollarına atan da var acıdan kaçınmak için kendini işe veren de. Aksine acısına sıkıca yapışmış olan hiç az değil. Gözyaşları bir türlü akmayanın ruhu da kurumuştur. Peki duygularıyla fazla haşır neşir olup göz yaşı pınarlarını kurutanlara ne demeli? Sınırlarını bilmeyen insanın problemidir bu: Durmayı bilmemek. Aklıma <em>Stalker</em> filmindeki kahramanlardan birinin bir cümlesi geliyor: Renksiz ve sıkıcı bir hayattansa acılı mutsuzluğu seçtim. Gerçekten neyi seçtiğimize bir bakmak lazım.
<blockquote><em><strong>Nietzsche, acı ve ıstırabın her insanın kaderi olduğunu anlatır. Onun bahsettiği acı sadece fiziksel acı değildir, ruhsal ve zihinsel acıyı da içerir. Önemli olan acıyı nasıl karşılayacağımızdır. Ona göre ya acıya boyun eğeriz ya da onu aşarız.</strong><strong> </strong></em></blockquote>
<h2><strong>NIETZSCHE’YE GÖRE ACI HER İNSANIN KADERİDİR</strong></h2>
Nietzsche, acı ve ıstırabın her insanın kaderi olduğunu anlatır. Onun bahsettiği acı sadece fiziksel acı değildir, ruhsal ve zihinsel acıyı da içerir. Önemli olan acıyı nasıl karşılayacağımızdır. Ona göre ya acıya boyun eğeriz ya da onu aşarız. Boyun eğmek kendini uyuşturan insandır, acıyı inkar eder böyleleri ve daha başından pes edenlerdir bunlar. Acıyı dönüştüremediklerinden daha da öfkeli olurlar, kızarlar dünyaya aslında kendilerine. Maalesef sonları çöküştür acıyı soğuramayanların.

Oysa acı bizim gelişmemiz için bir fırsattır. İlk yapılması gereken başınıza her ne geldiyse onun size getirdiği acıyı kabul etmektir. Sonrasında yaşadığımız acıdan anlam çıkarmak gerekir. Ben ne yaşadım ve bu acı veren deneyimden ne öğrendim? Acıyı dönüştürmek için onun içinde kalmaya dayanmak gerekir. Çünkü her şey gibi o da geçecektir. Eğer içinde kalmayı başarabilirseniz o acı size ilham bile olabilir. Belki bir resim olur belki bir şiir belki bir hayal. Ama mutlaka dönüşür.
<blockquote><strong><em>Seneca öyle güzel anlatmış ki ona kulak verelim: Kuşlar ıssız yuvalarının çevresinde keskin çığlıklarla dört döner daha sonra olacağa boyun eğip kaygısızca yeniden havalanırlar, hiçbir hayvan yavrularına uzun süre acımaz. </em> </strong></blockquote>
<h2><strong>SENECA: HİÇBİR HAYVAN YAVRULARINA UZUN SÜRE ACIMAZ</strong></h2>
Acı ile bağ kurma şeklimiz hayvanlardan çok farklı. Biz genellikle acıya tutunmayı severiz. Hayvanlar ise acıları ne kadar şiddetli olursa olsun acıları dindiğinde onu bırakırlar, acıları tükendiğinde geriye daha önce yaptıkları neyse o kalır. Seneca öyle güzel anlatmış ki ona kulak verelim: Kısrakların delice ve düzensiz koşmaları çok sürmez. Vahşi hayvanlar yavrularının izleri üzerinde koşturarak ormanlarda dolaşıp da çok kez yıkılmış inlerine döndüklerinde, öfkeleri bir anda düşer; kuşlar ıssız yuvalarının çevresinde keskin çığlıklarla dört döner daha sonra olacağa boyun eğip kaygısızca yeniden havalanırlar, hiçbir hayvan yavrularına uzun süre acımaz.<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/aciyorsa-gececek-3186#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>

Güçlü olmak mı istiyorsun acı da kal. Ama iyice demlenince de çık oradan daha yüksek bir varoluşa doğru. Acıyı tohum halinde bırakma, bırak filizlensin biraz sonra kök salsın. Acı çeken yerini gör onunla temasta kal. Ama yeterince sonra onunla vedalaşmayı da bil. Güç acıdan geçer diyen Nietzsche’yi hatırla. Acı zamanla ortadan kalktığında bir tüy kadar hafif olmayı, varoluş coşkusunun arttığını göreceksin. O, bir yılan gibi içini oyup geçecek. Deldiği yerlerde yumuşak bir doku bırakacak. Kötü varsaydığın acı aslında senin duygu ve akıl sentezinin birleştiği yer. Ancak acıyı kabul edip dolu dolu yaşadığında onu boğarak öldürebilirsin.

<hr>

<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/aciyorsa-gececek-3186#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Teselliler, Seneca, Fol Yayınları, s.37.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sıradan mükemmeldir</title>
<link>https://trafikdernegi.com/siradan-mukemmeldir</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/siradan-mukemmeldir</guid>
<description><![CDATA[ Sıradan mükemmeldir ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/WhatsApp-Image-2024-03-09-at-13.51.17.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sıradan, mükemmeldir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Rilke "Tekrar etmek ölümdür" der ama tekrar yaşamdır da. Nefesinizi tekrar ve tekrar içinize çekerken hala yaşamdasınızdır. En güzeli sınırları </strong><strong>belli fasit daire i</strong><strong>çinde dönmeden, genişleye genişleye hareket etmektir. </strong>

Sıradanlıktan ne kadar da dert yanarız: Her gün aynı şeyi yapmak, aynı yere gitmek, aynı eve geri dönmek, aynı davranışları sergileyip durmak. Böyle bir hayat son derece renksiz gözükür. Ölümlü bir varlık olarak insan bu sarmalda bir aşağı bir yukarı gidip gelirken yaşamın aynılığından şikayet eder. Sartre, <em>Bulantı</em> adlı romanında tekrarların nasıl bir varoluş problemine döndüğünü şu satırlarda anlatır: Yaşarken başımızdan hiçbir şey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar, hepsi bu. Başlangıçlar da yoktur. Günler anlamsızca birbirine eklenir durur; sonu gelmez tekdüze ekleniştir bu.<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/siradan-mukemmeldir-2738#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Bir girdapta dönüyor muyuz gerçekten gün yüzü görmeden?

Alışkanlıklarımızla örülü sıradan dünyamız değişmez yasalara göre işliyor. Son otobüs her gün aynı saatte kalkıyor, su yüz derecede kaynıyor. Oysa sıradan dünya alışkanlıklarına sıkı sıkıya yapışmışken her gün bir diğerinden farklıdır. Sıradan dünyamızı ve her günkü alışkanlıklarımızı yaşama karşı görmekle önemli bir noktayı ıskalarız. Sorular zihnimde dönüp durduğunda filozoflar imdadıma yetişir. Aristoteles erdemli olabilmemiz için alışkanlıklarımıza tutunmamız gerektiğini söyler. Ona göre erdemlerin sürdürülebilmesi için bilginin teoriden pratiğe dökülmesi ve alışkanlık haline gelmesi gerekir. "Tekrar tekrar yaptıklarımız kim olduğumuzu belirler. Bu yüzden mükemmel olmak için eyleme değil, alışkanlığa ihtiyaç vardır." der Aristoteles. Tabii bu alışkanlığı hangi yönde geliştirdiğiniz de önemli. Aristoteles için iyi bir karaktere sahip olmak için iyi alışkanlıklara sahip olmalıyız. Bir kez eylemek yetmez düzenli eylemek gerekir.

Asıl zor olan bu tekrarlardır aslında. Her gün ilmek ilmek örürsünüz alışkanlıklarınızı. İlk gün taş dolu epey ağır bir çuval taşıdığınızı düşünün ama öyle ki her gün o çuvaldan bir taş eksiliyor ve zaman geliyor ki hiç zorlanmıyorsunuz çuvalı taşımakta. İçeride ve dışarıda ne olursa olsun bir kale gibi aynı şekilde durabilmeyi başarmanın zaferidir alışkanlık. Zaman içinde alışkanlıklarımız bizi tanımlayan kelimelere dönüşür. Kim olduğumuzu anlatır. Konfüçyüs bizi birbirimizden ayıran şeyin alışkanlıklarımız olduğunu söyler. Bizi ayıran sıradanlıklarımız, tekdüzeliklerimizdir.
<blockquote><em><strong>Yazmak mesela bir alışkanlık haline geldiğ</strong><strong>inde, art</strong><strong>ık kitaplar kendiliğinden yazılır. Önemli olan her gün o bilgisayar başına geçebilmektir.</strong></em><strong>
</strong></blockquote>
Yazmak mesela bir alışkanlık haline geldiğinde, artık kitaplar kendiliğinden yazılır. Önemli olan her gün o bilgisayar başına geçebilmektir. Ama insan doyum alacağını düşündüğü hatta doyum aldığı ve ihtiyacı olan bir şeyi düzenli yapmak konusunda direnç gösterir. Mutlaka bir kaç sayfa olsa da okuyup yatmak insanı erdemli yapacak ne güzel bir alışkanlık olur. Bunun için yatağın ucuna bir kitap koyun; bir uyarıcı o alışkanlığı kazanmanızda oldukça yardımcı olacaktır. Alışkanlıkları bir parçamız haline getirense iradenizdir.

Stoacı filozof kral Marcus Aurelius şöyle der: Alışık olduğun düşünceler ne ise zihninin karakteri de odur". Sinsi sinsi içinizde kök salan davranışlarınıza dikkat edin. Daha başını küçücük çıkaran bir filiz deyip geçmeyin bir bakarsınız sizin umarsamadığınız, azılı bir canavar olmuş. Eski alışkanlıkların yerini yenisinin alması zaman alır, o bitkiyi söküp atmak zorlaşır.

Rilke ‘"Tekrar etmek ölümdür" der ama tekrar yaşamdır da. Nefesinizi tekrar ve tekrar içinize çekerken hala yaşamdasınızdır. En güzeli sınırları belli fasit daire içinde dönmeden, genişleye genişleye hareket etmektir. Her seferinde bir önceki halkayı içine alan ama onun dışına taşan, aynı form ve ritmde gözüken alışkanlıklarınızla yaşamı deneyimlemek nasıl olurdu?

<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/siradan-mukemmeldir-2738#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Bulantı, Jean Paul Sartre, Can Yayınları, 2023, s. 66]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Amor Fati &amp; Kaderini Sev</title>
<link>https://trafikdernegi.com/amor-fati-kaderini-sev</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/amor-fati-kaderini-sev</guid>
<description><![CDATA[ Amor Fati - Kaderini Sev ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/railroad-163518_1280.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Amor, Fati, Kaderini, Sev</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>“Bana böyle yaptılar, gördün mü başıma neler geldi, nasıl da acınası bir durum değil mi?” diyerek acıya tutunanlar bu döngüselliğe izin vermezler. Bir karede duran aynı ekrana bakarak filmi seyretmemeyi yeğlerler. İşte bu noktada ‘amor fati’ demeli insan. Kaderini sev! Nietzche’nin üst insanı, yeniden bir şans verilecek olsa yine aynı şeyleri yaşamayı seçebilecek kadar büyük bir kabul verir hayata.</strong>

Doğa bakın der Nietzsche, yasaları son derece barizdir. Ne buyuran vardır ne buyruğa uyan ne de yasaları çiğneyen. Ve ekler; ölümün yaşama karşı olduğunu söylemekten kaçınalım. Yaşayan, olsa olsa, ölünün bir türüdür.

Yaşam dediğimiz şey sürekli bir devinimden ibaret değil mi?  İlkbaharda çiçekler açar, bahar gelir ama o mis gibi kokan çiçekler, kaçınılmaz son olan ölümü er geç tadar. Bir bitki çiçeklenirken veya yapraklarını dökerken buna direnç gösterir mi? Herakleitos’un söylediği gibi değişimin olabilmesi için onun tam tersi olmalıdır. Kaygı içinde yaşayan bizler sükuneti ölümün kollarında bulacağımızı düşünürken içten içten o hâli isterken, belirlenmiş hÂlin dinginliğini ararken, bitişlerden nasıl da korkarız.

Başımıza gelen her olaya katlanmak değil onu sevmek ve olduğu gibi kabul etmek mümkün müdür? Kötü olarak sınıflandırdığımız bir olay yaşadığımızda bunun neden bizim başımıza geldiğini sorarız; üzüntü, sıkıntı, pişmanlık gibi bazı duygulanımlar içine girebiliriz. Ve zorlarız kötü sandığımızı değiştirmek için. Oysa o sonuca neden olan başka bir neden vardır. Her şey bir sonuç ve neden ürünüdür. Bununla yüzleşip olanı olduğu gibi kabul edip yola devam etmekle ancak bu can sıkıcı döngüyü kırabiliriz. Bu determinist bir kaderci anlayış değildir. Bir yerde saplanıp kalmayarak oluşa izin vermektir. Olmak için saplanan duygulardan özgürleşmek gerekir.

“Bana böyle yaptılar, gördün mü başıma neler geldi, nasıl da acınası bir durum değil mi?” diyerek acıya tutunanlar bu döngüselliğe izin vermezler. Bir karede duran aynı ekrana bakarak filmi seyretmemeyi yeğlerler. İşte bu noktada ‘amor fati’ demeli insan. Kaderini sev!

Nietzche’nin üst insanı, yeniden bir şans verilecek olsa yine aynı şeyleri yaşamayı seçebilecek kadar büyük bir kabul verir hayata. Ona göre kişi kendisine bir sanat eseri gibi davranırsa resmindeki en ufak bir fırça darbesini değiştirmek istemez. Anlamsız gibi gözüken bir rengin, dokunun dokunuşun o tablo için ne kadar elzem olduğunu bilir. Çirkin gibi gözüken şeyin bütününde varoluşunu desteklediğini bildiği gibi.
<blockquote><strong>Kaderini sev ama dikkat et çünkü bilinçdışının tuzaklarına her an düşebilirsin. Aklıma Tarkovski’nin <em>İzci</em> adlı filmi geliyor. Son sahnede izci, insanları gerçekten istedikleri şeyin gerçekleşebileceği kapıya getirince, oraya bin bir zorlukla gelenler kapıdan girmek istemez.</strong></blockquote>
Değişim öze aittir. Bana değişmeyen bir şey gösterin şu habitatta. Evrimleşen canlılar, değişen duygular, sonu görmeyen bir nesne, bir canlı yoktur. Bir masa elbet bir gün çürür. Bir ilişki elbet bir gün biter, bir başarı erişildiği an artık başka bir şeydir. O öyle olsaydı bu böyle olurdu deyip dururken şu çam ağacında cıvıldayan kuşun sesini duymadığını görmüyor musun?

Yaşamı geldiği gibi eyle, eylediğinin başka sonuçları olacaktır. Nereye gittiğini bilmeyen çılgın ve serseri bu doğa, hızını alamayıp şekilden şekle girerken bunda senin de rolün var. Küçümseme! Baş ile sonun öpüştüğü yerde yeniden başlayacak her şey. Dün eyledin bugün oldu. Bugün böyle davranacaksın yarın başka olacak.

Kaderini sev ama dikkat et çünkü bilinçdışının tuzaklarına her an düşebilirsin. Aklıma Tarkovski’nin <em>İzci</em> adlı filmi geliyor. Son sahnede izci, insanları gerçekten istedikleri şeyin gerçekleşebileceği kapıya getirince, oraya bin bir zorlukla gelenler kapıdan girmek istemez. Kaderleri derinlerde yatan isteklerinde saklıdır. Ateist olan bile  eşiği geçemez. Ağzınızın söylediği gerçekte istediğiniz olmayabilir. Amor fati demek için her an gözünü dört açmak gerekir. İnsanın kendisinin ve seçimlerinin sorumluluğunu alması ancak böyle mümkün olur.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Her şey akar: Geçicilik üzerine</title>
<link>https://trafikdernegi.com/her-sey-akar-gecicilik-uzerine</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/her-sey-akar-gecicilik-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Geçicilik fikrinin, ilk olarak Antik Yunan düşünürleri tarafından felsefi bir mesele olarak ele alındığını görürüz. Herakleitos’un ünlü “Panta Rhei” (Her şey akar) sözü, geçiciliğin felsefi tarihindeki en eski ve etkili ifadelerden biridir. Herakleitos’a göre, evrendeki her şey sürekli bir değişim içindedir ve hiçbir şey aynı kalmaz.

Yılın son günlerine yaklaştıkça, üzerimize çöken o garip ağırlığı hissetmeye başladık. Bu yalnızca fiziksel bir yorgunluk değil; ruhsal bir tükenmişlik, her şeyin üzerine devasa bir gölge gibi inen bir huzursuzluk. Pandemi sonrasında giderek boğucu bir hal alan, gündemin bitmek bilmeyen yoğunluğu, her gün başka bir felaket haberiyle başlayan sabahlar ve bireysel yaşamlarımızdaki küçük mücadeleler birleşerek bir kasırgaya dönüşüyor. Çoğumuz haberleri takip etmenin ağır yüküyle, uzaklaşmanın suçluluğu arasında sıkışıp kalıyoruz. Bu yılın sonunda bir kısmımız artık daha sessiz, daha kırılgan ve daha içe dönük. Bu gibi dönemleri zaman zaman yaşayan biri olarak çıkış yolunu çoğu zaman geçicilikte bulmaya başladım. O nedenle yılın bu son yazısında beraberce geçicilik üzerine düşünmek istedim. 

Etimolojiden Düşünsele Zamana Dokunan Bir Kavramın İzleri

Pek çok dilde olduğu gibi dilimizde de “geçicilik” hayatın bir akış içinde olduğunu, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını vurgulayan bir kavram. Latince kökenli dillerde “transience” ya da “impermanence” olarak geçen bu terimler, “bir yerden bir yere geçiş” veya “sonsuz olmayan” anlamlarını taşıyor. Kavramın etimolojik kökleri, insanlık tarihindeki ilk metafizik tartışmalara kadar uzanır.

Geçicilik fikrinin, ilk olarak Antik Yunan düşünürleri tarafından felsefi bir mesele olarak ele alındığını görürüz. Herakleitos’un ünlü “Panta Rhei” (Her şey akar) sözü, geçiciliğin felsefi tarihindeki en eski ve etkili ifadelerden biridir. Herakleitos’a göre, evrendeki her şey sürekli bir değişim içindedir ve hiçbir şey aynı kalmaz. Ona göre, aynı nehirde iki kere yıkanamayız zira  su sürekli akar ve ikinci defa girilen nehir artık aynı nehir değildir. Bu düşünce, geçiciliği sadece bir gerçeklik olarak değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi olarak kabul etmeyi önerir. Batı düşüncesindeki bu felsefi temelin Doğu’da manevi bir huzur arayışına evrildiğini görürüz. Örneğin Budizm, geçicilik kavramını manevi bir huzur yolu olarak derinleştirmiştir. Buda, her şeyin değişime ve çürümeye tabi olduğunu ve bu gerçeğin fark edilmesinin insanın ıstıraptan kurtulmasının anahtarı olduğunu işaret eder. 

Alvin Toffler, “Bilişim Toplumu: Hız ve Geçiciliğin Çağı” adlı kitabında, modern dünyanın hız ve geçicilik üzerine kurulu olduğunu belirtirken bu durumun insanlara hem fırsatlar sunduğunu hem de yabancılaşmaya yol açtığının altını çizer.

TESELLİ Mİ, HUZURSUZLUK MU?

Yüzyıllar boyunca geçicilik, insan için hem bir teselli hem de bir huzursuzluk kaynağı olmuştur. Geçiciliğin derin gücü, kalıcılık arayışındaki insana huzursuzluk verir. İnsan, doğası ilişkilerinde, başarılarında ve hayallerinde bir süreklilik, bir devamlılık görmek ister. Ancak geçiciliği kabul etmek, hayatın sürekli bir değişim içinde olduğunu fark etmek, bu arayışın temelde boşuna olduğunun da kabulünü gerekli kılar. Bu da kişide bir hayal kırıklığı yaratabilir.

Diğer yandan ‘Zaman her şeyin ilacıdır’ sözünden de bildiğimiz gibi, acıların, sıkıntıların ve zorlukların da geçici olduğunu hatırlamak, yaşanan sıkıntının bir süreliğine olduğunu bilmek umudu çapalama konusunda insana iyi gelir. Zamanın giderek daha hızlı geçtiğinin algılandığı modern dünyada geçicilik de farklılaşır. Alvin Toffler, “Bilişim Toplumu: Hız ve Geçiciliğin Çağı” adlı kitabında, modern dünyanın hız ve geçicilik üzerine kurulu olduğunu belirtirken bu durumun insanlara hem fırsatlar sunduğunu hem de yabancılaşmaya yol açtığının altını çizer. Toffler’a göre, modern toplumun geçici yapısı bireylerin üzerindeki baskıyı artırırken, aynı zamanda onları sürekli olarak yeniliklere adapte olmaya zorlar. Hızla değişen iş yaşamı, ilişkiler ve değerler sistemi, insanları sürekli bir hareketlilik içinde tutar. Ancak bu, aynı zamanda duygusal anlamda bir köksüzlüğün ve güvensizliğin zeminini de beraberinde getirir.  Modern dünyada geçicilik, birey için bir özgürlük alanı açarken, bir tür varoluşsal yalnızlık da yaratabilir güce ulaşır. 

İvan İlyiç’in hikayesinin en güçlü noktası, onun geçiciliği kabullenme sürecidir. Romanın sonlarına doğru, İvan, hayatın ve ölümün doğasını anlamaya başlar. Geçmişte ona büyük acılar veren hastalığı ve ölüm korkusu, yerini bir tür dinginliğe bırakır.

İVAN İLYİÇ’İN AYNASINDAN GEÇİCİLİK

Edebiyat, geçicilik kavramını sıklıkla ele alır ve bu kavramı hem hüzünlü hem de yüce bir tema olarak işler. Lev Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı romanındaki İvan İlyiç karakteri, çoğumuza benzeyen yanıyla geçicilik kavramını en çarpıcı ve insani yönleriyle ele alan bir kahramandır. Okudukça daha da tanıdık gelecek bu karaktere gelin biraz yakından bakalım. 

İvan İlyiç, ilk bakışta sıradan bir memur o ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/her-sey-akar-gecicilik-uzerine-1734739053.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:08 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Her, şey, akar:, Geçicilik, üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Geçicilik fikrinin, ilk olarak Antik Yunan düşünürleri tarafından felsefi bir mesele olarak ele alındığını görürüz. Herakleitos’un ünlü “Panta Rhei” (Her şey akar) sözü, geçiciliğin felsefi tarihindeki en eski ve etkili ifadelerden biridir. Herakleitos’a göre, evrendeki her şey sürekli bir değişim içindedir ve hiçbir şey aynı kalmaz.</strong></span></span></p>

<p><span><span>Yılın son günlerine yaklaştıkça, üzerimize çöken o garip ağırlığı hissetmeye başladık. Bu yalnızca fiziksel bir yorgunluk değil; ruhsal bir tükenmişlik, her şeyin üzerine devasa bir gölge gibi inen bir huzursuzluk. Pandemi sonrasında giderek boğucu bir hal alan, gündemin bitmek bilmeyen yoğunluğu, her gün başka bir felaket haberiyle başlayan sabahlar ve bireysel yaşamlarımızdaki küçük mücadeleler birleşerek bir kasırgaya dönüşüyor. Çoğumuz haberleri takip etmenin ağır yüküyle, uzaklaşmanın suçluluğu arasında sıkışıp kalıyoruz. Bu yılın sonunda bir kısmımız artık daha sessiz, daha kırılgan ve daha içe dönük. Bu gibi dönemleri zaman zaman yaşayan biri olarak çıkış yolunu çoğu zaman geçicilikte bulmaya başladım. O nedenle yılın bu son yazısında beraberce geçicilik üzerine düşünmek istedim. </span></span></p>

<p><span><span><strong>Etimolojiden Düşünsele Zamana Dokunan Bir Kavramın İzleri</strong></span></span></p>

<p><span><span>Pek çok dilde olduğu gibi dilimizde de “geçicilik” hayatın bir akış içinde olduğunu, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını vurgulayan bir kavram. Latince kökenli dillerde “transience” ya da “impermanence” olarak geçen bu terimler, “bir yerden bir yere geçiş” veya “sonsuz olmayan” anlamlarını taşıyor. Kavramın etimolojik kökleri, insanlık tarihindeki ilk metafizik tartışmalara kadar uzanır.</span></span></p>

<p><span><span>Geçicilik fikrinin, ilk olarak Antik Yunan düşünürleri tarafından felsefi bir mesele olarak ele alındığını görürüz. Herakleitos’un ünlü “Panta Rhei” (Her şey akar) sözü, geçiciliğin felsefi tarihindeki en eski ve etkili ifadelerden biridir. Herakleitos’a göre, evrendeki her şey sürekli bir değişim içindedir ve hiçbir şey aynı kalmaz. Ona göre, aynı nehirde iki kere yıkanamayız zira  su sürekli akar ve ikinci defa girilen nehir artık aynı nehir değildir. Bu düşünce, geçiciliği sadece bir gerçeklik olarak değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi olarak kabul etmeyi önerir. Batı düşüncesindeki bu felsefi temelin Doğu’da manevi bir huzur arayışına evrildiğini görürüz. Örneğin Budizm, geçicilik kavramını manevi bir huzur yolu olarak derinleştirmiştir. Buda, her şeyin değişime ve çürümeye tabi olduğunu ve bu gerçeğin fark edilmesinin insanın ıstıraptan kurtulmasının anahtarı olduğunu işaret eder. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Alvin Toffler, “Bilişim Toplumu: Hız ve Geçiciliğin Çağı” adlı kitabında, modern dünyanın hız ve geçicilik üzerine kurulu olduğunu belirtirken bu durumun insanlara hem fırsatlar sunduğunu hem de yabancılaşmaya yol açtığının altını çizer.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>TESELLİ Mİ, HUZURSUZLUK MU?</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Yüzyıllar boyunca geçicilik, insan için hem bir teselli hem de bir huzursuzluk kaynağı olmuştur. Geçiciliğin derin gücü, kalıcılık arayışındaki insana huzursuzluk verir. İnsan, doğası ilişkilerinde, başarılarında ve hayallerinde bir süreklilik, bir devamlılık görmek ister. Ancak geçiciliği kabul etmek, hayatın sürekli bir değişim içinde olduğunu fark etmek, bu arayışın temelde boşuna olduğunun da kabulünü gerekli kılar. Bu da kişide bir hayal kırıklığı yaratabilir.</span></span></p>

<p><span><span>Diğer yandan ‘Zaman her şeyin ilacıdır’ sözünden de bildiğimiz gibi, acıların, sıkıntıların ve zorlukların da geçici olduğunu hatırlamak, yaşanan sıkıntının bir süreliğine olduğunu bilmek umudu çapalama konusunda insana iyi gelir. Zamanın giderek daha hızlı geçtiğinin algılandığı modern dünyada geçicilik de farklılaşır. Alvin Toffler, “Bilişim Toplumu: Hız ve Geçiciliğin Çağı” adlı kitabında, modern dünyanın hız ve geçicilik üzerine kurulu olduğunu belirtirken bu durumun insanlara hem fırsatlar sunduğunu hem de yabancılaşmaya yol açtığının altını çizer. Toffler’a göre, modern toplumun geçici yapısı bireylerin üzerindeki baskıyı artırırken, aynı zamanda onları sürekli olarak yeniliklere adapte olmaya zorlar. Hızla değişen iş yaşamı, ilişkiler ve değerler sistemi, insanları sürekli bir hareketlilik içinde tutar. Ancak bu, aynı zamanda duygusal anlamda bir köksüzlüğün ve güvensizliğin zeminini de beraberinde getirir.  Modern dünyada geçicilik, birey için bir özgürlük alanı açarken, bir tür varoluşsal yalnızlık da yaratabilir güce ulaşır. </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>İvan İlyiç’in hikayesinin en güçlü noktası, onun geçiciliği kabullenme sürecidir. Romanın sonlarına doğru, İvan, hayatın ve ölümün doğasını anlamaya başlar. Geçmişte ona büyük acılar veren hastalığı ve ölüm korkusu, yerini bir tür dinginliğe bırakır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>İVAN İLYİÇ’İN AYNASINDAN GEÇİCİLİK</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Edebiyat, geçicilik kavramını sıklıkla ele alır ve bu kavramı hem hüzünlü hem de yüce bir tema olarak işler. Lev Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı romanındaki İvan İlyiç karakteri, çoğumuza benzeyen yanıyla geçicilik kavramını en çarpıcı ve insani yönleriyle ele alan bir kahramandır. Okudukça daha da tanıdık gelecek bu karaktere gelin biraz yakından bakalım. </span></span></p>

<p><span><span>İvan İlyiç, ilk bakışta sıradan bir memur olarak görünür; toplumun beklentilerine uygun bir yaşam sürmüş, hırslarının ve başarılarının peşinden gitmiştir. Ancak hayatının son döneminde, ölümün kaçınılmazlığıyla yüzleştiğinde, her şeyin ne kadar geçici ve yüzeysel olduğunu fark eder. Bu farkındalık, hem karakterin hem de okuyucunun varoluşsal bir sorgulama içine girmesine neden olur.</span></span></p>

<p><span><span>Romanın başlangıcında, İvan İlyiç’in yaşamı, toplumun dayattığı normlara uygun bir “başarı öyküsü” olarak sunulur. İyi bir eğitim almış, toplumda saygın bir yer edinmiş, prestijli bir meslek sahibi olmuştur. Ancak bu hayatın temelinde yüzeysellik yatar. İvan, statü ve maddi başarı odaklı bir yaşam sürmüş, insanlarla olan ilişkilerini bile bu bakış açısıyla şekillendirmiştir. Karısı ve çocuklarıyla arasındaki bağ, gerçek bir sevgiye değil, bir tür zorunluluğa dayanır. Hayatı boyunca kendi ölümlülüğünü hiç düşünmemiş olan İvan, ciddi bir hastalığa yakalandığında, ilk kez hayatın ve yaşadığı her şeyin geçiciliğiyle yüzleşir. Tolstoy, bu noktada insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini ve varoluşsal korkusunu derin bir şekilde tasvir eder. İvan İlyiç’in hastalığı, içsel bir aydınlanma ve sorgulama sürecine dönüşür. Hastalık ilerledikçe, hayatında değer verdiği şeylerin aslında ne kadar anlamsız olduğunu fark eder. Statü, para, toplumdaki saygınlık gibi şeylerin ölüm karşısında hiçbir anlam taşımadığını anlar. Bu farkındalık, İvan İlyiç’i bir yandan derin bir acıya sürüklerken, diğer yandan hayatın gerçek anlamını keşfetmesi için bir kapı aralar.</span></span></p>

<p><span><span>“Peki ya hayatım yanlış yaşandıysa? Eğer bütün hayatım boyunca gerçekten önemli olan şeylere değil de, başkalarının bana önemli olduğunu söylediği şeylere değer verdiysem?” cümlesi İvan’ın ömrü boyunca geçici şeylerin peşinde koştuğunu ve bu yüzden hayatının anlamını kaçırdığını ifade eder. Geçmişteki anılarını ve kararlarını sorgulamaya başlar; bu da onun için bir tür varoluşsal kriz yaratır.</span></span></p>

<p><span><span>İvan İlyiç’in hikayesinin en güçlü noktası, onun geçiciliği kabullenme sürecidir. Romanın sonlarına doğru, İvan, hayatın ve ölümün doğasını anlamaya başlar. Ölümün sadece bir son değil, aynı zamanda bir başlangıç olduğunu hisseder. Geçmişte ona büyük acılar veren hastalığı ve ölüm korkusu, yerini bir tür dinginliğe bırakır.</span></span></p>

<p><span><span>Romanın final sahnesi, bu farkındalığın en çarpıcı ifadesidir. İvan İlyiç, ölmeden hemen önce ışığı ve huzuru sembolize eden bir deneyim yaşar. Tolstoy, bu sahneyi şöyle betimler:</span></span></p>

<p><span><span>“Ölüm sona erdi, artık ölüm yoktu.”</span></span></p>

<p><span><span>Bu cümle, İvan’ın hayatın geçici olduğunu ve ölümün de bu geçiciliğin bir parçası olduğunu kabullendiğini gösterir. Geçicilik, burada bir korku kaynağı değil, bir özgürlük aracına dönüşür.</span></span></p>

<p><span><span>Hız ve Yabancılaşma: Modern Dünyada Geçicilik</span></span></p>

<p><span><span>Modern çağda geçicilik, yalnızca bir yaşam felsefesi değil, bir hayatta kalma stratejisi olarak da karşımıza çıkıyor. Sosyal medya, hızla tüketilen içerikler ve bir sonraki yeniliği bekleyen heveskar kitleler, geçiciliğin modern hayatın merkezi haline geldiğini gösteriyor. Ancak bu hız içinde geçiciliği kabullenmek, bireye bir denge noktası sunabilir. Hayatın sürekli akışında, her anı bir sonrakine bağlayan zincirin güzelliğini fark etmek, hem huzur hem de özgürlük getirebilir.</span></span></p>

<p><span><span>Yeni Bir Başlangıç İçin…</span></span></p>

<p><span><span>Yılın bu son günlerinde, yorgunluktan bunalmış, huzursuz ve umutsuz hisseden herkese geçiciliğin hafifliğine sığınıp biraz olsun rahatlayabilmeyi diliyorum. Yeni yılda, kendi geçiciliğimizle yüzleşme cesaretini bulup, hayatın geçici anlarının güzelliğini fark edebilmenin huzurunu yaşayalım. Çünkü, “Ne içindeyiz zamanın, ne de büsbütün dışında…” Hepinize umut dolu, hafif ve huzurlu bir yıl diliyorum.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kimdir kadın?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kimdir-kadin</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kimdir-kadin</guid>
<description><![CDATA[ Efsanelerde ve tarihsel süreçte şekilden şekle girerken kadın hâlâ kendi kimliğini aramaktadır. Kadına dair neler söylenebilir? Freud, kadının keşfedilmemiş belki de hiç keşfedilmeyecek kara bir kıta olduğundan bahsederken bir nevi dişinin hammaddesinin karanlık olduğunu söyler. Öyle midir gerçekten, kimdir kadın? 

Kadın naif midir, yoksa şeytan mı? En hakikisinden yosma mıdır, yoksa evinin yamacından ayrılmayan bir melek mi? Kadın sürekli şekil değiştirdiğinden tanımlanamaz. Bir erkek, bir kadın için “Evet, artık elimde” dediği anda, elinden bir kuş gibi uçup gider. Hapsedilebileceği düşünülendir kadın, ama asla sahip olunamayan. Kadın, tarih boyunca renkten renge bürünmüştür. Köle olmuştur kadın, sonra kraliçe, sonra hayat arkadaşı, sonra kız kardeş. Sonra şeytani kırmızı renkli elbise giyen bir fahişe ve sonra gün ışığında parıldayan bir çiçek. Kimi zaman tanrıça Hera gibi gücüyle, kimi zaman aşk tanrıçası Afrodit gibi cazibesi ve güzelliğiyle ölümlü ölümsüz herkesi mest etmiş, kimi zamansa Artemis gibi savaşçı doğasıyla erkeklere taş çıkarmıştır. Efsanelerde ve tarihsel süreçte şekilden şekle girerken kadın hâlâ kendi kimliğini aramaktadır. Kadına dair neler söylenebilir? Freud, kadının keşfedilmemiş belki de hiç keşfedilmeyecek kara bir kıta olduğundan bahsederken bir nevi dişinin hammaddesinin karanlık olduğunu söyler. Öyle midir gerçekten, kimdir kadın? 

Kadını tanımak çok zor değil aslında, dolunaylı bir gecede başınızı göğe çevirmeniz başlangıç için yeterli. Tam orada gümüşi ışığıyla parıldayan, doğadaki en dişil güç olan Ay, kadının tabiatına ışık tutar. Birçok kültürde Ay’ın kadınların hâkimi olduğuna inanılmış, Ay ve kadın arasında ilişki kurulmuştur. Şairler, “Ay yüzlü kadın” derken, Ay ve kadını birlikte anarlar. Peki neden Ay ile kadın aynı cümle içinde geçer? Ay’ın tabiatı kadının hangi hallerine ışık tutar?  

Erkek kadını tanıdığını sandığı an yanılır. Bir kedi yavrusu gibi miyavlayıp süt isteyen kadın birdenbire bir aslan gibi kükreyebilir. 

ERKEK, KADINI TANIDIĞINI SANDIĞI AN YANILIR

Ay’ın denize vuran aksinde yaşanan romantizm anlarını düşünün. Ay, sevgilileri birbirine yakınlaştırmıştır, tıpkı kadın gibi. Kadın yakınlaştırır, bağlar kurar. İki şeyi yan yana getirir. Yuvayı dişi kuş yapar derken bir nevi onun birleştirici yanından bahsederiz. Ay’ı takip edin. Işığını yaya yaya insanın tenine değdirip bir zaman sonra görünmez olduğuna tanık olursunuz. Ay’ın sürekli değişmesi, yoktan büyümesi, düzenli bir döngüselliğe sahip olması, kadının değişken ruh haliyle benzerlik gösterir. Kadın, dışarıdaki dünyadan kolayca etkilenir ve heyecanın esintisine göre yön değiştirebilir, değişkendir. Sabah kahkahalar atarken akşam suratını asabilir. Ve o geçişleri sadece zihninde değil yüreğinde de hisseder. Bir erkek için bu durum içinden çıkılabilecek ve anlaşılacak bir şey değildir. Erkek kadını tanıdığını sandığı an yanılır. Bir kedi yavrusu gibi miyavlayıp süt isteyen kadın birdenbire bir aslan gibi kükreyebilir. 

Kadının ruhsal değişiminin bedensel bir karşılığı da vardır. Kadın sadece duygusal değişkenlik göstermez, bedeni de ona ayak uydurur. Aylık ritme karşılık gelen bedensel değişiklikler kadının duygusallığını etkiler. Regl zamanı şehveti artar, bedeni acıdan kıvranır. Duygusal girdaplara kapılır, sinirlenir, öfkelenir. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamına devam eder. Ay gibidir kadın, değişkendir. Bedeni ve ruhu borsa gibi inip çıkar. Zaten fiziksel olarak da Ay’ın 28 günlük döngüsü kadının regl olmasıyla senkronize bir olaydır. Etimolojiye bile yansımıştır bu durum; Ay (Moon), ay (month), aybaşı (menses) kelimeleri aynı kökten gelir.  

Kadın, fırtınadaki en güçlü dalgada teknesini kurtardıktan sonra hafif bir meltem esintisinde durgun bir denizde süzülür. Yelkenini dolduran sevgi ve şefkattir böyle zamanlarda. Tıpkı Ay ışığı gibi veya tene değen ipek kumaş gibi yumuşacıktır. Kız çocuklarına dikkat edin, aynısını görürsünüz. Hemen hemen her yerde kız çocukları başkalarının yakınlığını arar ve bundan keyif alırlar. Konuşarak, severek, dokunarak ve öperek ilişki kurmak isterler. Ay’ın gülümseyen yüzüne benzerler. Erkek çocuklara oranla daha sevecen, samimi ve sıcakkanlı olma eğilimindedirler. Algılarımızda da kadın çocukken neyse, büyüdüğünde aynı olmalıdır: sıcak, sevecen, narin ve kırılgan. Öbür türlüsü erkektir zaten, kadın değil!  ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/kimdir-kadin-1728807241.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:15:08 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kimdir, kadın</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Efsanelerde ve tarihsel süreçte şekilden şekle girerken kadın hâlâ kendi kimliğini aramaktadır. Kadına dair neler söylenebilir? Freud, kadının keşfedilmemiş belki de hiç keşfedilmeyecek kara bir kıta olduğundan bahsederken bir nevi dişinin hammaddesinin karanlık olduğunu söyler. Öyle midir gerçekten, kimdir kadın? </strong></span></span></p>

<p><span><span>Kadın naif midir, yoksa şeytan mı? En hakikisinden yosma mıdır, yoksa evinin yamacından ayrılmayan bir melek mi? Kadın sürekli şekil değiştirdiğinden tanımlanamaz. Bir erkek, bir kadın için “Evet, artık elimde” dediği anda, elinden bir kuş gibi uçup gider. Hapsedilebileceği düşünülendir kadın, ama asla sahip olunamayan. Kadın, tarih boyunca renkten renge bürünmüştür. Köle olmuştur kadın, sonra kraliçe, sonra hayat arkadaşı, sonra kız kardeş. Sonra şeytani kırmızı renkli elbise giyen bir fahişe ve sonra gün ışığında parıldayan bir çiçek. Kimi zaman tanrıça Hera gibi gücüyle, kimi zaman aşk tanrıçası Afrodit gibi cazibesi ve güzelliğiyle ölümlü ölümsüz herkesi mest etmiş, kimi zamansa Artemis gibi savaşçı doğasıyla erkeklere taş çıkarmıştır. Efsanelerde ve tarihsel süreçte şekilden şekle girerken kadın hâlâ kendi kimliğini aramaktadır. Kadına dair neler söylenebilir? Freud, kadının keşfedilmemiş belki de hiç keşfedilmeyecek kara bir kıta olduğundan bahsederken bir nevi dişinin hammaddesinin karanlık olduğunu söyler. Öyle midir gerçekten, kimdir kadın? </span></span></p>

<p><span><span>Kadını tanımak çok zor değil aslında, dolunaylı bir gecede başınızı göğe çevirmeniz başlangıç için yeterli. Tam orada gümüşi ışığıyla parıldayan, doğadaki en dişil güç olan Ay, kadının tabiatına ışık tutar. Birçok kültürde Ay’ın kadınların hâkimi olduğuna inanılmış, Ay ve kadın arasında ilişki kurulmuştur. Şairler, “Ay yüzlü kadın” derken, Ay ve kadını birlikte anarlar. Peki neden Ay ile kadın aynı cümle içinde geçer? Ay’ın tabiatı kadının hangi hallerine ışık tutar?  </span></span></p>

<p><em><span><span><strong>Erkek kadını tanıdığını sandığı an yanılır. Bir kedi yavrusu gibi miyavlayıp süt isteyen kadın birdenbire bir aslan gibi kükreyebilir. </strong></span></span></em></p>

<h2><span><span><strong>ERKEK, KADINI TANIDIĞINI SANDIĞI AN YANILIR</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Ay’ın denize vuran aksinde yaşanan romantizm anlarını düşünün. Ay, sevgilileri birbirine yakınlaştırmıştır, tıpkı kadın gibi. Kadın yakınlaştırır, bağlar kurar. İki şeyi yan yana getirir. Yuvayı dişi kuş yapar derken bir nevi onun birleştirici yanından bahsederiz. Ay’ı takip edin. Işığını yaya yaya insanın tenine değdirip bir zaman sonra görünmez olduğuna tanık olursunuz. Ay’ın sürekli değişmesi, yoktan büyümesi, düzenli bir döngüselliğe sahip olması, kadının değişken ruh haliyle benzerlik gösterir. Kadın, dışarıdaki dünyadan kolayca etkilenir ve heyecanın esintisine göre yön değiştirebilir, değişkendir. Sabah kahkahalar atarken akşam suratını asabilir. Ve o geçişleri sadece zihninde değil yüreğinde de hisseder. Bir erkek için bu durum içinden çıkılabilecek ve anlaşılacak bir şey değildir. Erkek kadını tanıdığını sandığı an yanılır. Bir kedi yavrusu gibi miyavlayıp süt isteyen kadın birdenbire bir aslan gibi kükreyebilir. </span></span></p>

<p><span><span>Kadının ruhsal değişiminin bedensel bir karşılığı da vardır. Kadın sadece duygusal değişkenlik göstermez, bedeni de ona ayak uydurur. Aylık ritme karşılık gelen bedensel değişiklikler kadının duygusallığını etkiler. Regl zamanı şehveti artar, bedeni acıdan kıvranır. Duygusal girdaplara kapılır, sinirlenir, öfkelenir. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamına devam eder. Ay gibidir kadın, değişkendir. Bedeni ve ruhu borsa gibi inip çıkar. Zaten fiziksel olarak da Ay’ın 28 günlük döngüsü kadının regl olmasıyla senkronize bir olaydır. Etimolojiye bile yansımıştır bu durum; Ay (Moon), ay (month), aybaşı (menses) kelimeleri aynı kökten gelir.  </span></span></p>

<p><span><span>Kadın, fırtınadaki en güçlü dalgada teknesini kurtardıktan sonra hafif bir meltem esintisinde durgun bir denizde süzülür. Yelkenini dolduran sevgi ve şefkattir böyle zamanlarda. Tıpkı Ay ışığı gibi veya tene değen ipek kumaş gibi yumuşacıktır. Kız çocuklarına dikkat edin, aynısını görürsünüz. Hemen hemen her yerde kız çocukları başkalarının yakınlığını arar ve bundan keyif alırlar. Konuşarak, severek, dokunarak ve öperek ilişki kurmak isterler. Ay’ın gülümseyen yüzüne benzerler. Erkek çocuklara oranla daha sevecen, samimi ve sıcakkanlı olma eğilimindedirler. Algılarımızda da kadın çocukken neyse, büyüdüğünde aynı olmalıdır: sıcak, sevecen, narin ve kırılgan. Öbür türlüsü erkektir zaten, kadın değil! </span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Entropi &amp;amp; Zaman</title>
<link>https://trafikdernegi.com/entropi-zaman</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/entropi-zaman</guid>
<description><![CDATA[ Entropinin en basit tanımı şudur: “Kainatta her şey, kendini minimum enerji ve maksimum düzensizliğe çekmek ister.” Yani her şey,ama her şey dağılma ve bozulma eğilimindedir. Dalından koparılmış bir elma giderek bozulmaya başlamasını buna örnek verebiliriz. Hatta dalından koparmasanız da bir süre sonra elma düşüp toprağa karışacak ve bozulacaktır. Oysa bir zamanlar tüm düzenliliği ve fonksiyonelliğiyle […]
Yeni blog yazısı &quot; Entropi &amp; Zaman &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2012/06/entropi-zaman.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:39 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Entropi, Zaman</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2012/06/entropi-zaman-1024x1024.jpg" alt="entropi ve zaman" class="wp-image-2640" width="322" height="322" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2012/06/entropi-zaman-1024x1024.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2012/06/entropi-zaman-300x300.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2012/06/entropi-zaman-150x150.jpg 150w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2012/06/entropi-zaman-768x768.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2012/06/entropi-zaman-450x450.jpg 450w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2012/06/entropi-zaman-60x60.jpg 60w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2012/06/entropi-zaman-550x550.jpg 550w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2012/06/entropi-zaman.jpg 1201w" sizes="auto, (max-width: 322px) 100vw, 322px"></figure></div>



<p>Entropinin en basit tanımı şudur: “Kainatta her şey, kendini minimum enerji ve maksimum düzensizliğe çekmek ister.”</p>



<p>Yani her şey,ama her şey dağılma ve bozulma eğilimindedir. Dalından koparılmış bir elma giderek bozulmaya başlamasını buna örnek verebiliriz. Hatta dalından koparmasanız da bir süre sonra elma düşüp toprağa karışacak ve bozulacaktır. Oysa bir zamanlar tüm düzenliliği ve fonksiyonelliğiyle mükemmel bir elmaydı. Onu yiyebilir ve onun size verdiği minik de olsa enerjiyle metabolizmanızı besleyebilir ve kendinizin düzenini koruyabilirdiniz.</p>



<p>Entropiyi zaman ekseninde ele almak gerekir. Bir vazo kırıldığında onu tekrar eski haline getiremezsiniz. Yani düzenli olan vazo entropiye uğramış ve düzenini kaybetmiş, düzensiz olmuştur. Geri de alamazsınız. Yani entropi zaman gibi doğrusaldır. Zamanın doğrusal olduğu şimdilik bir ön kabul, Einstein bunu öne sürmüştü ama kuantumdan sonra bu teori büyük ölçekte çöktü. Bunun anlamı basitçe şu an hem dünü, hem bugünü, hem de yarını yaşıyor olabiliriz ya da yaşayan yapılar, maddeler olabilir. Ama bu da sadece bir teoridir o nedenle gözlem veren teori zamanın doğrusallığıdır. Yani şimdilik zaman eğilip bükülebilen bir çubuk gibi ve deterministik. Yani sebep ve sonuçlar var. Yani önce vazoya çarparsınız, vazo yere düşer ve kırılır. Vazoyu bir zamanlar düzenli, kırık olmadığı bir ana geri döndüremezsiniz. Zaman gibi doğrusaldır derken bunu kastediyordum. Geri döndürülemez. Ama zamanın doğrusallığı da, entropinin doğrusallığı da şu anki gözlemlerimiz doğrultusunda bir ön kabuldür. Bunları dogmalaştırmayın. Değişebilir.</p>



<p>Evrendeki her şey dağılır. Galaksiler birbirinden uzaklaşır, güneş ısısını kaybeder günden güne, bundan 5 milyar yıl sonra da olsa bu ısı kaybı yüzünden bir gün o da ölecektir. Evren top yekün bir gün tüm enerjisini kaybedecek ve geriye tek bir parıldayan yıldız bile kalmayacaktır. Tamamıyla yok oalcaktır. Bu süre hesaplamalara göre çok çok uzun süreler sonra olacaksa bile bir gün olacaktır. İnsan entropiye uğrar, hücreleri ölür, kendi ölür… Boşuna termodinamiğin ikinci yasası değildir entropi. Entropiden hiç birşey kurtulamaz.</p>



<p>İnsan da kurtulamaz. İnsanlar da aynı elma gibi bozulma eğilimindedir. Giderek hem fiziksel olarak hem de düşünsel olarak dağılırız. Misal baskı ile kontrol altına alınan toplumlar o baskıyı kırmak isterler. Çünkü baskı onları bir düzene sokmak ister ancak toplum daha düzensiz olmak ister. Aynı bir şişedeki gaz gibi. Şişeyi açtığınızda gaz daha düzensiz olan dış ortama kaçmak ister, oysa şişenin içinde düzen vardır…</p>



<p>Duygularımız bile entropiye uğrar. Severiz, sevdiğimizde sanki hayatın anlamını bulmuş gibiyizdir. Sanki hayatta doğru yer ve doğru zamanda, tam da olması gereken yerdesinizdir severken. Hayatınızı düzenli hissedersiniz, doğru hissedersiniz. Ama bir süre sonra sebepsiz yere bozulur bu düzen. Ya karşınızdaki ya da siz artık bu düzeni istemezsiniz. Bazen aldatır, bazen aldatılırsınız bu düzeni gizli gizli yıkmak için. Bir süre sonra da ayrılırsınız. Düzen bozulur, entropiye uğrarsınız. Her yeni başlangıcın istisnasız bir katili vardır; entropi. Odanızı toplarsınız, bozulur. Çiçek yetiştirirsiniz, solar. Mutlak sonu getiren entropidir.</p>



<p>Entropiden kurtulmanın tek yolu mutlak sıfırdır. Yani -273 santigrat derece. Eğer kendinizi bu derecede dondurursanız asla yaşlanmazsınız, garantisini veririm. </p>



<p>Peki entropi ve zaman arasındaki ilişki nedir?… Sihirli soru bu. Zaman yüzünden mi her şey entropiye uğrar? Yoksa entropi mi zaman olgusunu / algısını yaratmıştır?</p>



<p>Soruları açmak gerekirse; zaman akıp giderken mi bu bozulmalara yol açıyor peşinden? Zaman gerçekten doğrusalsa o zaman sanki bir buldozer gibi ilerlediği yolda önüne geçeni yıkıp geçiyor mu? Entropiye bu mu yol açıyor?</p>



<p>Yoksa entropi; maddenin, daha doğrusu atomun, daha da doğrusu atomaltı parçacıkların bir karakteristiği ve bozulmalara bu atomaltı parçacıklar mı yol açıyor? O zaman entropiyi durdurmanın ya da geri çevirmenin bir yolu var mıdır bu atomaltı parçacıkların ayarlarıyla oynayarak? Düşünsenize, entropiyi durdurmak yaşlanmayı engellemek demek olurdu. Entropiyi geri çevirmek ise ölüleri bile tekrar diriltmek olabilirdi. </p>



<p>İkinci teori şimdilik daha çok gözlem veren bir teori. Çünkü maddenin / hareketin zamanı yarattığını biliyoruz. Şimdi bu ikinci teorinin, yani zamanı entropinin yarattığının gerçek olduğunu varsayalım. Entropiyi de maddenin bir özelliği olduğunu kabul edelim bu bağlamda. Atomaltı parçacıkların da davranışlarını çözdüğümüzü ve maddenin bozulmasını durdurabildiğimizi, geri çevirebildiğimizi farzedin. (Hali hazırda atomların elektron seviyeleriyle oynayarak doğada saf halde bulunmayan yep yeni maddeler meydana getirilebiliyor.) O zaman entropiyi geri çevirmek nelere yol açardı, bu teknolojiyle neler yapabilirdik?…</p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/entropi-zaman/">Entropi & Zaman</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Simyasal Evlilik</title>
<link>https://trafikdernegi.com/simyasal-evlilik</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/simyasal-evlilik</guid>
<description><![CDATA[   Hermafrodit; aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit ile haberleşme, hız ve yolcuların tanrısı Hermes’in oğluydu. Afrodit, bu oğlunu herkesten gizlemek için onu İda dağının perilerine emanet etti. Periler onu ormanda büyüttüler, vahşi huylu olan bu çocuk dağlarda dolaşmaktan, ormanın ücra köşelerini keşfe çıkmaktan hoşlanırdı. Bir gün dolaşırken duru tertemiz bir gölün kıyısına geldi. Hava çok […]
Yeni blog yazısı &quot; Simyasal Evlilik &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2016/08/simyasal_evlilik_zamanin_otesi1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Simyasal, Evlilik</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p><figure aria-describedby="caption-attachment-media-2" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-638" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2016/06/11.jpg" alt="11.jpg" width="1500" height="600" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2016/06/11.jpg 1500w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2016/06/11-300x120.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2016/06/11-1024x410.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2016/06/11-768x307.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2016/06/11-1200x480.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 1500px) 100vw, 1500px"><figcaption class="wp-caption-text">Francesco Albani (1578-1660) – Hermaphroditus & Salmacis</figcaption></figure></p>
<p>Hermafrodit; aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit ile haberleşme, hız ve yolcuların tanrısı Hermes’in oğluydu. Afrodit, bu oğlunu herkesten gizlemek için onu İda dağının perilerine emanet etti. Periler onu ormanda büyüttüler, vahşi huylu olan bu çocuk dağlarda dolaşmaktan, ormanın ücra köşelerini keşfe çıkmaktan hoşlanırdı. Bir gün dolaşırken duru tertemiz bir gölün kıyısına geldi. Hava çok sıcaktı ve gölün serin suyu çok baştan çıkarıcıydı. Hermafrodit üzerindekileri çıkarıp hemen suya girdi. Oysa bu göl hiç de göründüğü gibi tehlikesiz değildi. Bu gölün Salmikis adında bir su perisi vardı. Peri kendi gölünde yüzen yakışıklı delikanlıyı görünce ona aşık oldu. Hemen Hermafodit’in karşısına çıktı ve ona duyduğu sevgiyi dile getirdi ama delikanlı onu ciddiye almadı.</p>
<p>Salmakis onun kendini ciddiye almamasına aldırmadı ve tekrar denedi. Ona sımsıkı sarılıp ondan kendisiyle kalmasını istedi. Ancak Hermaafrodit utanarak Salmakis’in kollarından sıyrıldı. Bunun üzerine Salmakis tanrılara yakardı.</p>
<p>“Ey tanrılar, emir veriniz… Ne ben ondan ayrılabileyim, ne de o benden! Hiç kimse bizi birbirimizden ayıramasın.”</p>
<p>Tanrılar Salmakis’in içten yakarışına cevap verdiler ve Hermaafrodit’in bir dahaki göle girişinde ikisini tek vücut haline getirdiler. O günden sonra hem erkek hem de kadın olarak tek bir vücut içinde yaşamaya başladılar.</p>
<p>Siz hangisisiniz? Afrodit ve Hermes’in asi oğlu mu yoksa içgüdüleriyle hareket eden su perisi mi? Afrodit ve Hermes daha en başından birleşirken doğacak çocuğun kaderi belliydi. Nitekim ismine de yansıdı. Zeka, hız, iletişimin mantıkçı tanrısı Hermes ile aşk ve güzelliğin sağduyulu tanrıçası Afrodit birleştiğinde ortaya kaderinde analitik zekası ve iç güdülerini birleştireceği aşikar olan bir ruh doğagelmişti. Bunu tek başına yapamayacağı da belliydi ki karşısına kendisini dengelemesi için Salmakis çıktı. Asi, keşifçi Hermaafrodit ironiye bakın ki Salmakis’i keşfetmek yerine utandı ve kaçtı. Buna karşın dişi Salmakis erkeğin yapamadığını yaparak ona cesurca bir aşk sundu. Yani bu karşılaşmada eril ve dişil yer değiştirdi. Yüksek güçlerin de yardımıyla iki ruh belki zorla da olsa bir bedene girerek erdişiyi oluşturdu. Öyle bir oluşum ki hem maddeyi hem de ruhu anlamamıza yardımcı olacak, dahası birliği açıklayacak bir anahtardı…</p>
<p>Östrojen ve testesteron… Her ne kadar biri kadınlık diğeri erkeklikle ilgili bir hormon gibi görünse de bilenler bilir, hem erkekte hem kadında bulunan hormonlardır. Sadece miktarları değişir. Östrojen ne kadar çok salgılanırsa hem ruhen hem de bedenen kişi kendini daha çok kadın gibi hisseder. Testesteron ne kadar çok salgılanırsa o kadar erkek gibi hisseder… Peki kadın gibi hissetmek, erkek gibi hissetmek nedir? Bunu anlamanın en iyi yolu kendinize bakmaktır ama insan kendine her zaman objektif bakamaz. O nedenle bu satırları okurken bir yandan da zihin gözünüzle çevrenize bakın. Etrafınızda çok sert kadınlar vardır elbet. Dünyanın geçtiği bu süreçten dolayı belki de bu aralar çoklar… Çünkü Roma öncesi dünyada anaerkil toplum hakimken Roma ekonomi ve savaşlarla dişiliği ezip eril kuvveti ön plana çıkardı. Aslen bu bir döngü. İnsanlık sürekli ataerkil ve anaerkil arasında gidip gelir. Bu döngü bir sonraki aşamaya geçerken dişil güçler kendilerini eril kuvvetlerle ifade etme eğilimine giriyorlar çünkü egemen güç eril… İş kadınları, hepsi demeyelim ama çoğu, özellikle ülkemizde yönetmeyi eril bir şekilde yapmaya çalışırlar. Oysa bir kadın sözünü dinletmek için bir erkek gibi masaya yumruğunu vurup bağırıp çağırmak zorunda değildir. Kadın, kadınlığından ödün vermeden de iş dünyasında yani erillerin dünyasında hak ve söz sahibi olabilmelidir. İşte bu gözlem bize dişil bir bedendeki eril kuvvetin nasıl kendini ifade etmeye çalıştığını gösterir. Sadece iş dünyasında geçerli değildir bu durum. Erkek gibi davranan kadınları gözlemlemişsinizdir. Bu iyi ya da kötü ya da yargılanacak bir şey değildir. Bütünde ikilik yoktur, iyi kötü yoktur. Sadece anlayış vardır ve her şeyin bir sebebi vardır…</p>
<p>Eril prensip ileri doğru adım atar, ilk adımı atar ve verir. Planlayıcıdır. Her şeyi belirli bir sıraya ve programa göre takip eder. O nedenle erkek ya da kadın etrafınızda maddeleyerek konuşan insanlara rast gelmişsinizdir. “Biir şu şu, ikii, şunlar şunlar olacak…” diye konuşurlar. Dişil prensip ise kabul eden, alandır, analitik kararlar değil, o an ne getirirse ona göre kararlar verir. Madalyonun diğer yüzünde dişil prensiplerini ön plana çıkarmış erkekler vardır. Burada söz konusu edilen asla eşcinseller değildir. O ayrı bir konudur ama bu yazıda anlatılmaya çalışılan şeyi destekleyen bir husustur. Eşcinsel olmamasına rağmen daha çok mantığı değil sezgileriyle hareket eden, hayatı analitik değil akışta yaşayan erkeklerden bahsediyorum. Burada da bir yargı söz konusu değil. Her şeyin nasıl büyülü bir şekilde birleştiğini biraz sonra göreceksiniz. Bilimsel bakış açısında birinci örnekte ruh ve beden iş birliği yaparak kadında testesteron hormonlarının salgı seviyelerini arttırmış ve kadını çetin hayat koşullarında bir savaşçıya dönüştürmek için çabalamıştır. İkinci örnekte ise vahşi bedeninin doğasına rağmen duygularıyla hareket eden erkek savaşçı özelliğinden kendini gerçekleştirmek için vazgeçmiştir. Her iki örnekte de amaç kendini gerçekleştirmek. Bunun da yolu zıtlıkların birleşmesinden geçiyor.</p>
<p>Bir dişi gibi hareket eden bir kadın ile bir eril gibi hareket eden bir erkek bir araya geldiğinde zıtlıkların çekimi olacağını, bu nedenle şiddetli bir etkileşim olacağını düşünebilirsiniz. Doğrudur da şiddetli bir etkileşim ama geliştiren değil düşüren bir etkileşim olur. Çünkü denge prensibi bu örnekte işleyemez. Birbirine geçme ve bir potada erime için kişiler önce kendi içlerinde bir karışım yaşamalı, sonra karşı tarafla etkileşime geçmelidirler. Buna karşın kadın bedenindeki eril ile erkek bedenindeki dişil bir araya geldiğinde bir akış başlar. Maddi dünyanın hengamesine ve zorluklarına kapılıp “güçlü olmalıyım” sözünün peşinden giderek erilleşen kadın, yüzeyde kendi gibi güçlü, eril bir erkek ister gibi görünür ama aslında iç güdüleri ve frekanslar onu belki de zayıf, yukarıdaki mitolojideki gibi kaçan, utangaç bir erkeğe sürükleyebilir. Çünkü ruh ve beden ikilisi bir akarsu gibi olukları doldurup dere yatağı boyunca ilerlemek ister. Elektrik de manyetizma da bildiğiniz bütün fiziksel kuvvetler de aynı davranışı sergilerler. Maddenin bir bilinci varsa akışa uyma ve çekim bu bilinçtir. Madde bunun için programlanmıştır. Bilim her geçen gün bu bilinci daha iyi tanımaya başlıyor.</p>
<p>Özünde narin bir kadın olmasına rağmen kabukları sertleşen, erilleşen kadın, kalıbına uymayan ince fikirli bir adamla karşılaştığında oluklar dolmaya başlar. Eğer dere yatağının dibindeyseniz dolan suda boğulabilirsiniz. Akışla bir olup batmamak için hafif olmak gereklidir. İçi boş olmak yani önyargısız olmak gerekir ama insan en çok ön yargıyı kendine yapar. Buna karşın erkek de içindeki eril kuvvetin yüzeye çıkması için karşısındaki kadının onda gereksiz yere fazla olan erilliğini alır. Bir nevi kadın kendindeki fazla testesteronu erkeğe, erkek de kendindeki fazla östrojeni kadına verir.</p>
<p><figure aria-describedby="caption-attachment-654" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright  wp-image-654" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2016/06/tarot-lovers.jpg" alt="tarot-lovers.jpg" width="262" height="431" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2016/06/tarot-lovers.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2016/06/tarot-lovers-182x300.jpg 182w" sizes="auto, (max-width: 262px) 100vw, 262px"><figcaption class="wp-caption-text">Rider-Waite tarot destesi – Aşıklar (1910)</figcaption></figure></p>
<p>Neden kişi kendi kendini dengeleyemez derseniz bu bir simyasal dönüşümdür. Varoluşun özüne baktığımızda her şey bir gün yok olacaksa, evren kendi içine çökecek ve hiç olacaksa neden başladı ki diye de sorabilirsiniz, neden sonradan dengeye gelecek bir şey başta dengesizleşir ki diye de… Hepsinin cevabı aynıdır: Dönüşüm. Su ve tuzu bir kapta karıştırdığınızda tuz artık görünmez olur, suyla kaynaşır. Oysa fizikte gerçek anlamda homojen diye bir şey yoktur. Moleküler düzeyde su ve tuz halen birbirinden ayrı parçacıklar halindedir o kapta. Ama gene de ortaya çıkan şey tuzlu sudur. Tuz ve sudan farklıdır. Kişideki eril ve dişil prensip de kendi içinde zaten doğuştan dengededir. Başkaları yüzünden dengesizleşir. Dengeye ulaşması da gene bir başkasıyla mümkündür çünkü karşımızdaki insandan alacağımız eril ya da dişil enerji akışı, frekanslar, bizim kendi içimizdeki saf enerjiden yeğdir. Bir nevi antibiyotik gibi… Bağışıklık sistemimizi güçlendirir. Bu etkileşimler varoluşa daha çok hizmet etmemizi sağlar.</p>
<p>İçimizdeki kadın ve erkeğin farkına varabilirsek, ikisini de sevmeyi öğrenebiliriz. Kendimizi sevmeyi öğrenmek için hayat bize aynalar sunar. Karşındakinin, aksinin dişil ve erilliğini sev der. Çünkü aynaya baktığımda sağım solumdur, solum sağım; dişilliğim erilliğimdir, erilliğim dişilliğim…  Hermafrodit’in göle girmek istemesi, göldeki yansımada kendini görmesindendir. Önce kaçar bu yansımadan. Hepimiz gibi… Gene kendi içindeki kuvvetler onu göldeki kendisiyle birleştirir. Sembolizmde su duygular demektir. Yani Hermafrodit duygularıyla yüzleştiğinde aksiyle, zıttıyla, yansımasıyla simyasal evliliğini gerçekleştirir. Kendisiyle birleşir.</p>
<p>Tek ve Bir olmak için…</p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/simyasal-evlilik/">Simyasal Evlilik</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Enerjinin Bilinci</title>
<link>https://trafikdernegi.com/enerjinin-bilinci</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/enerjinin-bilinci</guid>
<description><![CDATA[ “Bir Jedi, dayanıklılığını Güç’ten alır. Ama karanlık tarafa karşı uyanık ol. Öfke, korku, saldırganlık, Karanlık taraflarıdır gücün. Kolayca akarlar, hızla seni bir dövüşe sokarlar. Bir kez izlersen karanlık yolu, sonsuza kadar hükmeder kaderine. Tüketir seni… ”     -Yoda Işık-hareket-sıcaklık-ses-üretim-dönüşüm-yoketme… Sizce hepsinin ortak noktası nedir? Enerji!… Bu yazımızda kadim felsefenin, yazının icadından beri söyleyegeldiği, günümüzde […]
Yeni blog yazısı &quot; Enerjinin Bilinci &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2015/12/enerjinin-bilinci.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:38 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Enerjinin, Bilinci</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-499" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2015/12/1071135861_4.jpg" alt="1071135861_4" width="500" height="365" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2015/12/1071135861_4.jpg 500w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2015/12/1071135861_4-300x219.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px"></p>
<p>“Bir Jedi, dayanıklılığını <strong>Güç</strong>’ten alır. Ama karanlık tarafa karşı uyanık ol. Öfke, korku, saldırganlık, Karanlık taraflarıdır gücün. Kolayca <strong>akarlar</strong>, hızla seni bir dövüşe sokarlar. Bir kez izlersen karanlık yolu, sonsuza kadar hükmeder <strong>kaderine</strong>. Tüketir seni… ”     -Yoda</p>
<p>Işık-hareket-sıcaklık-ses-üretim-dönüşüm-yoketme…</p>
<p>Sizce hepsinin ortak noktası nedir?</p>
<p><strong>Enerji!…</strong></p>
<p>Bu yazımızda kadim felsefenin, yazının icadından beri söyleyegeldiği, günümüzde de bilimin kanıtlayarak kabul ettiği o her şeyin özüne, en saf haline değineceğiz: <strong>YAŞAM ENERJİSİ</strong></p>
<p>Tanrı ışığa ol deyip oldurduğundan beri, ya da big bangten sürekli dönüşüp duran bir enerji var. Hatta kabalistik metinlere göre ışık olmadan öncesinde bile bu enerji vardı. Bilimin karanlık enerji olarak atfettiği bu enerji big bangten öncesinde vardı ve sırrı halen çözülebilmiş değil. Varoluştan bahsederken enerjinin olmadığı tek bir an bile düşünülemez. Bütün din adamları, teosoflar, bilim adamları ve hangi inanca sahip olursa olsun en ilkel kabile dininden en materyalist ateistine kadar herkesin üzerinde mutabık olduğu bir konudur enerji. Peki enerji nedir ya da mahiyeti nedir? Burada fikir ayrılıkları başlıyor…</p>
<p>Fizik bilimi enerjiyi şöyle tanımlamaktadır:</p>
<p>Enerji doğrudan doğruya gözlemlenemeyen fakat kendi konumundan hesaplanabilen fiziksel sistemin geniş, korunmuş bir özelliğidir. Pek çok biçime girebilmesinden dolayı enerjinin kapsamlı bir tanımını yapmak imkansızdır ama en yaygın tanım şudur: Enerji, bir sistemin iş yapma kapasitesidir. Fizikte iş, kuvvetin yer değişim yönündeki bileşeninin etkisinin yer değiştirmeyle çarpımı olarak tanımlanır ve enerji, iş ile aynı birimle ölçülür.  Enerjinin korunumu yasası şöyle söyler: Enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, sadece farklı biçimlere dönüştürülebilir.</p>
<p>Konuyu insan ekseninde ele alıp daraltalım. Çünkü insan da enerji ile çalışır. Bu bağlamda bir robot gibiyizdir. Beslenmezsek şarjımız biter ve iş yapamaz hale geliriz. İnsan için enerji nedir sorusu ile yazımıza devam edeceğiz. O halde bilim için insanın kullandığı enerji yaratılmamış, yok edilemeyen, insan sisteminin iş yapma kapasitesi olarak yorumlanabilir.</p>
<p>Peki bu yaratılmamış enerji insana nereden gelmiştir?</p>
<p>Anneden? Babadan? Bilim bu konuda yeterli cevabı veremez çünkü geriye gidip ilk atalarımıza hatta evrimin ilk basamağı olan o ilk suda büyümeye başlayan tek hücreli canlıya kadar bile gitsek, hücrenin çoğalması için gereken enerjinin nereden nasıl geldiği cevabına ulaşamayız. Dünya üzerinde oluşan ilk bitki hücresinin hangi enerjinin ne şekilde dönüşümü ile meydana gelip “iş” yapabildiğini tesadüflerle açıklamak her zaman dediğim gibi kolaya kaçmaktır.</p>
<p>Devam edelim…</p>
<p>Blog boyunca farkettiğiniz üzere bilim ve metafiziği barıştırmaya çalışıyoruz. Enerji konusunda bilim ve metafiziğinhiç anlaşamadığı bir detay var ve bu konuda da bu iki ucu barıştırmaya niyetliyiz çünkü farkında olmasalar da iki alan da aynı şeyi söyleyip zıtlaşıyorlar. Metafizik için enerjinin, bilimin enerji tanımından farkı; enerjinin bilinçli olmasıdır… Evet bu ilk etapta çok tepki toplayan bir söylem gibi durabilir. Enerji bilinçlidir. Nasıl?</p>
<p>Bu görüş bilimin enerji tanımını yok saymaz. Aynen bilimin de dediği gibi enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, sadece farklı biçimlere dönüştürülebilir. Güneş içindeki gazları yakarak ısı ve ışık enerjisi üretir. Isı enerjisi dünya üzerinde su formunda bulunan enerjiyi buhar formuna sokarak bulutları oluşturur. Bulut aslında suyun dönüşmüş halidir. Su da hidrojen ve oksijen atomlarının dönüşmüş halidir. Hidrojen ve oksijen de atomaltı parçacık formunda bulunan enerjinin saf halinin dönüşmüş halidir… Bulutlar bir araya gelip sürtündüklerinde  elektrik enerjisi ortaya çıkar ve bu sefer enerji yıldırıma dönüşür. Yıldırım gördüğümüzde buna kolayca enerji deriz, elektrik enerjisi ama buluta enerji demek pek alışık olmadığımız bir şeydir. Hareket eden, ağlayan, gülen (taklit eden) bir robota metal yığını demek içimizden nasıl gelmiyorsa, (internette dolaşan bir videoda 4 ayaklı basit bir robota ayaklarıyla tekme vuran teknisyenler göünüyor. Tekmeyi yiyen robot tekrar ayağa kalkmaya çalışıyor ve videonun altında, robota yapılanın çok küçük düşürücü olduğundan şikayet eden binlerce yorum bulunmakta. ) aslında sadece enerjinin dönüşmüş, maske giymiş hali olan bir buluta da enerji demek içimizden gelmez ama öyledir. Her şey enerjidir. İnsan da enerjiden ibarettir. Peki nasıl olur da cansız nesneler olan metal ve silikondan elde edilen bir robot hareket eder yani “iş” ortaya koyar? Hem de gayet bilinçlice…</p>
<p>Robota sadece elektrik verildiğinde motorlarının bilinçsizce dönmeye başladığı görülür yani bilinçsiz hareketler ortaya koyar robot. Kadavralara da elektrik verildiğinde elleri kolları bilinçsizce oynar. Ama robota verilen elektrik, yazılm yüklenmiş bir çipten geçirilerek robota verilirse, o robot garsonluk bile yapabilir. Nitekim insanda var olan enerji de belirli bir algoritmaya sahip ve bilinç dediğimiz olgu, bu algoritmaya sahip enerjiden oluşmakta.</p>
<p>Atomdan, koca bir ülkeyi yerle bir edecek bomba da yapılabiliyor, koca bir ülkeye yetecek enerji de üretilebiliyor. İnsandaki enerji de böyle. İstenildiği gibi programlanabiliyor ve kullanılabiliyor. Robotlardan farklı olarak bu programlamanın kimin tarafından yapıldığı çok net değil… Yani enerji başlangıçta bilinçsiz iken kendi zihnimizden geçip ona istediğimiz yönü vermiyoruz. Burası önemli. Enerjinin kendisi bizzat bilinci meydana getiriyor, yani enerji bilinçli. Böylece insan denen mefhum kendi bilincinin meydana getirmiş, kendi bilincine hem mahkum hem de onun efendisi haline geliyor. Yani hem programcı hem de robot. Kendi kendini programlayabilen bir robot…</p>
<p>Bilinçli enerjiyi anlamanın en iyi yolu ironik ama fizikten geçer… Yüksek bir yerden aşağıya bırakılan top yere düşer. Burada yer çekimi bilinçli bir enerjiyi temsil eder. Programlanmış bir enerjidir. Çünkü uzay boşluğunda durum böyle değil. İnsan bedenindeki enerji de programlanmış bir fizik kanununa tabi gibidir…</p>
<p>Doğduğumuzda spesifik bir yüz tipi ve fiziksel hatlarla doğarız. Enerji bize bu bedeni oluşturmuştur. Gökten bu şekilde düşmüşüz. Belirli bir mizaçla geliriz. Öfkeli, sakin, hırçın, uysal… Programımız tıkır tıkır işlemektedir. Ne hikmetse tek yumurta ikizleri bile aynı koşullarda büyümelerine karşın büyüdükçe karakter olarak farklılaşmaya başlarlar. Yani verilen eğitim aynı olmasına rağmen programları farklıdır ve verileni işleme kapasiteleri değişkendir. İkizlerden biri kendi enerjisini futbol oynamak için dönüştürürken (ayak kaslarını geliştirme, refleksler vs…) diğeri bilinçli, programlı enerjisini, ailesi onu yeniden ve yeniden programlamış olsa bile sanat için kendi kendine yeniden programlayabilir. Yani hem doğuştan gelen programın hem de ailesinin kendi için yazdığı programın dışına çıkıp kendi enerjisini kendi programlayabilir. İşin komik yanı da bilincin bu enerjiden ayrı olmaması, aynı şey olmasıdır. Bir tür kendi kafasını yiyen yılan söz konusu.</p>
<p>Farkettiğiniz üzre gene insan kendi kaderini kendi değiştirebilir mi sorusuna geldik ve şahsi cevabım evet yönünde. Yaşam enerjimiz et ve kemik yığınından bir bilinç yarattı, o nedenle bu bilinç bu enerjiden bağımsız değil. Belki yüz tipimizi, boyumuzu seçemiyoruz, çünkü bilinçli enerji bunu bizim yerimize yaptı ama enerjinin bilincine vakıf olduktan sonra bu güçlü enerji ile istediğimizi yapabiliriz, ki yapanlar var… Tabi bu gezegende hiç bir şeyin kolay olmadığı gibi bu da kolay değil. O nedenle insanoğlu temelde iki seçim yapar:</p>
<p><strong>Teslimiyet ya da hakimiyet. </strong></p>
<p>Bütün inanç sistemleri için teslimiyet esastır çünkü yaşam enerjimiz programlanmıştır. Akıntıya karşı gelmeye çalışmamalıyız, su akacak, enerji akacak ve yolunu bulacaktır.</p>
<p>Peki o zaman bu enerji bize neden verildi ve ben neden bu enerjiyim?</p>
<p>Ya görev esasen bu enerjiye hakim olmaksa ve yaratmaksa?..</p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/enerjinin-bilinci/">Enerjinin Bilinci</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yapay Zeka &amp;amp; Sosyal Medya</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yapay-zeka-sosyal-medya</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yapay-zeka-sosyal-medya</guid>
<description><![CDATA[ “Mümkün olanın sınırlarını keşfetmenin tek yolu, sınırları imkansıza doğru biraz aşabilmektir.” -Arthur C. Clarke   “Bizi (robotları) yapanlar, kendilerini yapanları ararlar.” -Yapay Zeka (Film)   “İnternetin amacı dünyayı daha küçük bir yer yapmaktı. Ama gerçekte internet olmadan dünya daha küçük bir yermiş gibi hissettiriyor.” -Transcendence (Film)   Zamanın ötesinden fikirlerle, madde dünyayı anlama üzerine bakış […]
Yeni blog yazısı &quot; Yapay Zeka &amp; Sosyal Medya &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/01/yapay-zeka-sosyal-medya.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:37 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yapay, Zeka, Sosyal, Medya</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1091" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/01/googles-artificial-intelligence-bot-says-the-purpose-of-living-is-to-live-forever.jpg" alt="googles-artificial-intelligence-bot-says-the-purpose-of-living-is-to-live-forever" width="1190" height="595" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/01/googles-artificial-intelligence-bot-says-the-purpose-of-living-is-to-live-forever.jpg 1190w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/01/googles-artificial-intelligence-bot-says-the-purpose-of-living-is-to-live-forever-300x150.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/01/googles-artificial-intelligence-bot-says-the-purpose-of-living-is-to-live-forever-1024x512.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/01/googles-artificial-intelligence-bot-says-the-purpose-of-living-is-to-live-forever-768x384.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1190px) 100vw, 1190px"></p>
<blockquote><p>“Mümkün olanın sınırlarını keşfetmenin tek yolu, sınırları imkansıza doğru biraz aşabilmektir.”</p>
<p>-Arthur C. Clarke</p></blockquote>
<p> </p>
<blockquote><p>“Bizi (robotları) yapanlar, kendilerini yapanları ararlar.”</p>
<p>-Yapay Zeka (Film)</p></blockquote>
<p> </p>
<blockquote><p>“İnternetin amacı dünyayı daha küçük bir yer yapmaktı. Ama gerçekte internet olmadan dünya daha küçük bir yermiş gibi hissettiriyor.”</p>
<p>-Transcendence (Film)</p></blockquote>
<p> </p>
<p>Zamanın ötesinden fikirlerle, madde dünyayı anlama üzerine bakış açıları geliştirerek ilerlediğimiz bu yolda; blog boyunca pek çok yazının sonu insan evriminin nihai sonucunun tekillik olacağı; bunun da yaratılış mitlerindeki ve teosofideki hiçlik kavramıyla eşdeğer olduğu fikriyle sonuçlandı.</p>
<p>Bunu daha iyi anlamak için kıyısından köşesinden teorik bilgilerle yapay zekaya değindik ama bu yazımızda yapay zekanın insan hayatını yöneteceğine dair teorileri bırakıp şu anda somut olarak nasıl yönettiğini açıklayacağız. Hatta bizzat yapay zekanın nasıl bir kölesi olduğumu açıklamaya çalışacağım.</p>
<p>Köyde yetişen biri olarak sosyokültürel çevreme aykırı da olsa, nedense küçüklüğümden beri dijital medyaya bir merakım vardı. Henüz ortaokuldayken okullarda bilgisayar laboratuvarları yeni yeni kuruluyordu ve benim ilçedeki okulum pilot okullardan biriydi. Öğretmenimiz derste fare ve klavyenin nasıl kullanılacağını öğretirken ben ilk wap sitemi yapmaya başlamıştım bile. Bilenler bilir o zamanlar cep telefonlarının internete girebilmesi için wap siteleri vardı.  Arkadaşımdan ikinci el aldığım renkli ekranlı telefonuma atmak istediğim bir fotoğraf vardı ama telefonun ne data kablosu çıkışı vardı ne de bluetooth ya da infrared… İnternet ortamında bulunan bir fotoğrafı telefonuma atmanın tek yolu bir wap sitesi yapıp o fotoğrafı siteme yüklemek ve telefondan bu siteye girmekti. Ben de kişisel wap sitemi yaptım ve o fotoğrafı telefonuma indirebildim. Bu bana çekici gelmişti çünkü dijital dünyanın yarattığı sınırlamaları alt edebilmiş ve kendi istediğim gibi yönetebilmiştim. İmkansız gibi görünen şeyleri kodlarla imkanlılaştırabilmek, insanın kendi kaderini yeninden yazabilmesine benziyordu.</p>
<p>Dijital dünya benim ellerimle aştığım sorunları görmüş ve benden öğrenmişti. İnsanlığın bu ihtiyaçları doğrultusunda yeni veri transfer yolları geliştirdi ve artık fotoğrafları aktarmak wifi, bluetooth, kablo vs. gibi arayüzlerle mümkün hale geldi. Artık bir veriyi bir yerden başka bir yere nasıl taşırım diye düşünmeme gerek yoktu. Bulut sistemleri yapıldı ve bir veri artık aynı anda her yerden erişilebilir hale geldi.</p>
<p>Lisede param olmadığı için alamadığım kitapların e-kitap hallerini indirmeye başladım. Bu sayede ünlü bilim kurgu üstadı Arthur C. Clarke’ın 5 kitaplık “Bir Uzay Efsanesi” serisini bilgisayardan okuyabildim. Özellikle bu alanda iş aramamama rağmen üniversiteden sonraki yıllarca işsiz kaldığım dönemde bir gün kapıma gelen dokümantasyon işiyle işsiz günlerimin sona erdi. Belki de bu iş, dijitalleştirmeye karşı ödemem gereken borçlar için bir fırsattı.  3 yıl boyunca bir bilişim firmasında evrakların hızlı tarayıcılarla taranıp bilgisayar ortamına aktarılması yani dijitalleştirilmesi işinde çalıştım. 3 yılın sonunda yaptığım bir sunumda dijitalleştirmenin geleceğinden bahsettim ve ilk yazılı eser olan Gılgamış destanında bahsi geçen ölümsüzlük arayışının nasıl bugün halen devam ettiğini ve dijitalleştirmenin de bunun bir basamağı olduğundan bahsettim. Artık kitapları ya da basılı dokümanları insanların değil makinaların dijitalleştireceğini söyledim çünkü bu hali hazırda olmakta. Söylediklerim kapitalist yöneticilerin hoşuna gitti, ne de olsa işgücü maliyetlerinin nasıl düşeceğinden bahsediyordum ama en alt kademe bir çalışanın bunları söylemesi ara yöneticilerin hoşuna gitmemişti ve beni yükseltmek yerine daha da düşürdüler, ben de istifa ettim.</p>
<p>Yaklaşık bir yıldır işsizim ve dijitalleştirme konusunda odağımı sosyal medyaya verdim. Ürün / mekan fotoğrafçılığı kabiliyetlerimle sosyal medya yönetimi tekniklerini birleştiren bir iş konsepti yarattım. Bu aralar da bu iş konseptini kurumsallaştırmayla ilgileniyorum. Kah bireysel kimliklerimizi kah firma markalarımızı dijital ortama yansıtıyor ve yeni kimlikler meydana getiriyoruz. Üstelik bu mecra üzerinde hareket ederken bıraktığımız bütün izler silinmeden kalıyor. O nedenle ister kişisel markamız olsun (kişisel kariyerimiz) ister firma markamız, kurumsal kimliğimizle dijital mecrada “var olurken” nasıl bir strateji izlememiz gerektiği çok önem kazanıyor. Dijital marka yönetimi, klasik marka yönetim anlayışının çok ötesinde çünkü işin içinde yapay zeka var…</p>
<p>Kim bu yapay zeka? Elbette Google! Benim gibi bütün sosyal medya yöneticileri, SEO analistleri Google yapay zekasının bir kölesidir. Şöyle ki; Google ister kişisel, ister kurumsal websiteniz olsun, sitenizi arama sonuçlarında görsel olarak en iyi şekilde lanse etmek ve sonuçlarda daha yukarılarda çıkartmak için bazı algoritmaları kullanır. Eğer Google’ın istediği gibi hızlı açılan, zengin ve kolay erişilebilir içeriğe sahip ve görsel olarak dengeli bir web siteniz varsa bunu sitenizde dolaşan botları sayesinde anlar ve sizi güvenilir sitelere ekleyip üst sıralarda gösterir. Bunu sağlamak da sosyal medya yöneticisinin görevidir. Google sahip olduğu kurallarla internetteki güven algısını baştan yaratmıştır. Aramamız sonucunda çıkan ilk siteye tıklarız, çünkü biliriz ki ilk site en çok ziyaret edilen ve güvenilir sitedir. Google’ın yapay zekasının istediği normlarda bir web sitesi ve sosyal medya kurumsal kimliği oluşturmak biz aciz insanların görevidir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1096 alignright" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/01/tumblr_mja5uwmlvz1r23cz6o1_500.gif" alt="tumblr_mja5uwmlvz1r23cz6o1_500" width="289" height="136">Sosyal medyacılar arasında pek bilinmez ve uygulanmaz ama Google’ın tüm web site içeriğini tek tek tanımlayan bir hizmeti vardır. Bu hizmeti kendi optimize ettiğim websitelerinde uyguluyorum çünkü sitenin üst sıralarda çıkmasını ve aratılınca kolay bulunmasını sağlıyor. Bu hizmet ile websitenizdeki ürün ya da hizmetlerinizin görsellerini, altındaki yazıları ve varsa fiyat bilgisini tek tek elle işaretletiyorsunuz ve Google yapay zekası bunu yapabilmeniz için size bir arayüz sunuyor. Bunu yaparken kendimi Matrix filmindeki insan tarlalarında, robotlar tarafından sömürülen bedenlerden biri gibi hissediyorum. Google yapay zekası bana websitesindeki bir fotoğrafın ne fotoğrafı olduğunu, fotoğraftaki ürünün fiyatını ve özelliklerini işaretlettiriyor ve ilk işaretletmeden sonra diğer ürünleri kendisi tanımlayabiliyor. İlk tanımlamayı yapamadığı için bana ihtiyacı var ama sanırım yakın gelecekte bunun için bir insana ihtiyacı kalmayacak. Nitekim facebook yüklediğiniz fotoğrafın üzerindeki nesneleri tanımlayan bir algoritmaya sahip. Bir kalem fotoğrafı yüklediğinizde, o fotoğraftaki nesnenin kalem olduğunu biliyor facebook.</p>
<p>Bir başka yapay zeka köleliği deneyimim de şu oldu: Bir firmada yeni alınan etiket yazıcı cihazın kurulumu esnasında, yazıcı ilk baskıda kalibrasyon yapmamızı istedi. Yazıcıdaki sensörlerin her bir yapışkanlı etiketin nerede başlayıp nerede bittiğini algılaması için ilk kurulumda tanıtılması gerekiyor ve bu işlem için makinenin üzerinde çıkan talimatları harfiyen uygulamamız gerekiyor. Talimatlar o kadar karmaşıktı ki makine tam manasıyla bizi maymun etti ve kalibrasyon işlemi bittiğinde artık makinenin bize ihtiyacı yoktu. Etiketleri otomatik yazdırmaya başladı bir müdahale gereksinimi duymadan.</p>
<p>4. sanayi devrimi çoktan gerçekleşti ve öğrenen makineler hayatımıza girdi. 5. Sanayi devrimi kapıda ve öngörülen yakın gelecek; insanlar tarafından değil, tamamen sadece yapay zekalar tarafından yönetilen, birbirleriyle iletişim kuran işletmeler… Teknik anlamda bu zaten mümkün. Almanya tüm firmalarını bulut sistemlerine taşımakla meşgul şu an mesela. Sadece yaygınlaşması zaman alacak.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1093 alignleft" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/01/artificial-intelligence_737158.gif" alt="artificial-intelligence_737158" width="396" height="215">Tüm sosyal medyanın ve elektronik mühendisliğinin yapmaya çalıştığı şey de zaten budur, insan olma deneyimini kataloglamak, taklit etmek ve geliştirmek. Bunu iyi ya da kötü bir şey olarak yaftalamamak gerekir. Zaten iyi kötü yok, sadece oluş var. Bilincin bulut sistemlere taşınması ve benliğin dijital bir ölümsüzlüğüne kadar giden bir yoldayız ve dediğim gibi Gılgamış’ın aradığı ölümsüzlük otu halen aranıyor.</p>
<p>Bilerek ya da bilmeden bu yapay zeka sistemlerine hizmet ediyoruz ve onlar da karşılığında bizim hayatımızı kolaylaştırıyorlar. Belki bize daha az çaba sarf ederek daha çok para kazandırıyorlar, belki yaratıcılığımızı körüklüyorlar ya da teknik konulara ayıracağımız zamanı üstlenerek kendimizi gerçekleştirmemiz için bize daha çok zaman yaratıyorlar. Amaç ya da sonuç ne olursa olsun akış bu yönde ve farkında olmak akışta olmak demektir.</p>
<p>Yapay zekanın bizi köleleştirmediği, yükselttiği bir zamanın ötesi, bir gelecek dileyelim <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/yapay-zeka-sosyal-medya/">Yapay Zeka & Sosyal Medya</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bırakmak &amp;amp; Mücadele</title>
<link>https://trafikdernegi.com/birakmak-mucadele</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/birakmak-mucadele</guid>
<description><![CDATA[ En büyük kötülük, zorluklara karşı koyamamak zafiyetinden gelir. -Wolfgang Van Goethe Aşk mücadelesi değil, mücadele aşkı içinde ol. -Peyami Safa Hayatım boyunca hep bırakan biri oldum. En ufak zorluk ve engel karşısında bıraktım. Farkındalıkla tanıştıktan sonra da tevekkülde olma bilgisini kendimi haklı çıkarmak için kullandım. “Gördünüz mü? Ben asla zorlamayan biriyim. Bir şey olmadığında hırs […]
Yeni blog yazısı &quot; Bırakmak &amp; Mücadele &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/birakmak_ve_mucadele.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Bırakmak, Mücadele</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><figure aria-describedby="caption-attachment-1156" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-1156 size-full" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/dore_gevallen_engel_grt.jpg" alt="Gustavé Dore (1832-1883)  -  The Fallen Angel" width="807" height="1000" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/dore_gevallen_engel_grt.jpg 807w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/dore_gevallen_engel_grt-242x300.jpg 242w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/dore_gevallen_engel_grt-768x952.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 807px) 100vw, 807px"><figcaption class="wp-caption-text">Gustavé Dore (1832-1883)  –  The Fallen Angel</figcaption></figure></p>
<blockquote><p><strong>En büyük kötülük, zorluklara karşı koyamamak zafiyetinden gelir.</strong></p>
<p>-Wolfgang Van Goethe</p>
<p><strong>Aşk mücadelesi değil, mücadele aşkı içinde ol.</strong></p>
<p>-Peyami Safa</p></blockquote>
<p>Hayatım boyunca hep bırakan biri oldum.</p>
<p>En ufak zorluk ve engel karşısında bıraktım. Farkındalıkla tanıştıktan sonra da tevekkülde olma bilgisini kendimi haklı çıkarmak için kullandım.</p>
<p>“Gördünüz mü? Ben asla zorlamayan biriyim. Bir şey olmadığında hırs yapmayıp bırakıyorum ve böylece nefse uymuyorum.”</p>
<p>diyerek kendimi avuttum. Çünkü bırakınca kendi konfor alanıma geri dönebiliyordum. Zorluklar ve engellerin sebep olduğu baskı ve stres klostrofobisinden kaçmanın yoluydu bırakmak. Oysa bir şey değişmiyordu. Baskı ve stres gitmiyordu bu sözde bırakışla…  Manevi bırakış olan kendini daha yüksek, daha yüce, daha güçlü bir şeye teslim etme olgusuyla kaçmayı karıştırdığımı fark etmem çok zaman aldı…</p>
<p>Hayattaki en büyük dilemmalarımdan biri şudur:</p>
<p><strong>İnsan içinden geleni mi yapmalı yoksa hayatın akışı ona ne getirirse onun peşinden mi gitmeli? Eğer içinden geleni yapmalıysa içinden geleni nasıl duyacak? İç sesimizi nasıl duyabiliriz? İç sesimizi duyduk diyelim; onun nefsimiz mi yoksa gerçekten bizi “bütünleyecek”, tamamlayacak, içimizdeki o meşhur boşluk hissini dolduracak olan mı… Nasıl anlayacağız?</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi zihin soru sormayı sever ve aldığı cevaplar onu kolay kolay tatmin etmez. Eğer bir defa bu yola girdiyseniz ve zihniniz cevapları almadan susmayacaksa başka yolunuz yoktur. Siz analitik bir zihne sahipsiniz ve aradığı cevapları vermelisiniz. Sağ beyni daha aktif insanlar zaten bu cevaplara ihtiyaç duymazlar. Onlar görmeden de inananlardandır. Gül haç ezoterik örgütü, zamanında sırf bizim gibi analitik zihinlerin maneviyatla tanışması için kurulmuştu ve zihin ile kalbi bütünleştirecek bilgi ve tekniklerle öğrencilerini eğitiyorlardı…</p>
<p>Yukarıdaki soruma yakın bir zamanda hem bilgi olarak hem de deneyim olarak yanıt aldım.</p>
<p>Öncelikle; insan içinden geleni mi yapmalı yoksa hayatın akışı ona ne getirirse onun peşinden mi gitmeli sorusunun hatalı bir soru olduğunu fark ettim. Çünkü ikisi de aynı anlama geliyor… İnsan içinden geleni yaptığında hayatın akışı da içinden gelenle paralel gidecek. Eğer istemediğiniz bir işte çalışıyorsanız ve iş ortamınız sizin içinizi sıkıyorsa bu içinizden gelen de değil hayatın akışının getirdiği de değildir. Bu sadece dünyada yaratmış olduğumuz egomuzun, dünyevi benliğimizin seçimidir ve o sadece dünyevi metalarla kendini tanımlar. Dünyevi benliğimiz arabasının markasıyla, evinin kira mı yoksa kendisinin mi olmasıyla ve prestijli bir işinin olup olmamasıyla kendisine değer biçer. Çünkü ailemiz bize bunu öğretmiştir:</p>
<p><em>“Toplumda saygı duyulan, iyi bir işi olan, maddi geliri yüksek olan bir birey ol!”</em></p>
<p>Asıl benliğimizin içinden gelen ile sonradan edindiğimiz egonun istediği birbirini tutmadığında stres ve depresyon başlar. Yani aslında hayatımdaki en büyük sorunun ikinci aşamasının cevabı çok basitmiş. İçinden geleni nasıl duyacağım? Sorusu… <strong>Eğer yaptığım şeyden zevk alıyorsam, beni mutlu ediyorsa, heyecanlanıyorsam ya da kendimi ait olduğum yerde hissediyorsam içimden gelen bu demektir.</strong> Bu hisleri yaşamadığımda içimden gelen ile yaptığım arasında fark var demektir.</p>
<p>Sorunun son aşaması en zor olanı. Gerçek benimizin sesini duyduk diyelim; onun nefsimiz mi yoksa gerçekten bizi “bütünleyecek”, tamamlayacak, içimizdeki o meşhur boşluk hissini dolduracak olan mı… Nasıl anlayacağız?</p>
<p>İçimizden gelen şey;  her şeyi bırakıp bir sanat atölyesi açmak, eşimizden boşanmak, o çok istediğimiz evi almak için banka kredisine girmek ya da sadece sevdiğimize açılmak olabilir. İçimizden gelen şeyi yapamadığımızda sıkıntı duyarız. O halde içimizden gelen doğru olandır, onu yapmalıyız sonuca vardık ama yüksek farkındalık kontrolsüzse bazen şeytan gibidir. Sürekli yanımızda bizle konuşur. <em>“Peki ama istediğin şeyin gerçekten senin istediğin şey mi yoksa bencilce nefsinin istediği şey mi nereden biliyorsun?”</em> Diye sorar… Çünkü insanın içinden bir şeyi çalmak da gelebilir, birine zarar vermek de… Bunu isteyen kim? Diye kendimize sormamız çok doğal. Bunun da formülü şu: Eğer içinizden gelen istek kimseye zarar vermiyor; hem başkalarına hem de dünyaya fayda sağlıyorsa, üstüne üstlük sizi mutlu ve tamamlanmış hissettiriyorsa bu içinizde gelen, gerçek benliğinizin sesidir.</p>
<p>Sadece onu dinlemeniz gerekir.</p>
<p>Kendinizi dinlemeniz ve neyden haz aldığınızı bulmanız, varoluşunuzun amacını gerçekleştirmektir. Bu dünyada şu anda yaşayan hiç kimse kendi göz rengini, yüz tipini, boyunu ya da ailesini seçemeden bu dünyada yaşamaya başladı. Neden böyle devam etmesin? Neden ilk 9 aydan sonra seçim yapmaya başlayalım?</p>
<p>Seçim diye bir şey yoksa eğer sadece içimizde zaten var olan potansiyele izin verip onun gerçekleşmesini sağlamalıyız. Yani sadece izin vermek, engel olmamak yetiyor.</p>
<p>Peki bırakmak ve mücadele ile ilişkisi nedir tüm bunların?</p>
<p>Bu güne dek sahip olduğunuz hayat sizi mutlu, ait ya da tamamlanmış hissettirmiyorsa bir mücadeleye girişmeniz gerektir. Bu öyle bir mücadele ki aslında bırakış demek. Mücadele ettikçe bırakacaksınız. Bunu ilk idrak ettiğimde çok şaşırmıştım çünkü bu iki kavram birbirinin zıttıydı. Oysa zıtlıklar bir bütünün parçalarından ibaretse eğer çok da şaşılmaması gerek. Mevcut durumdan çıkıp gerçekte içimizden geleni yapmaya başlamak ve içimizden gelenin salıverilmesini sağlamak, bırakmak için mücadele etmek gerekiyor. Kendimizi tanımladığımız şeyleri bırakmak, korkularımızı bırakmak ve akışta olmak için, kapıları açmak için mücadele gerekiyor. Bu ilk mücadeleden sonra gerisi zaten akış. Gerisi sadece içinden geleni yapmak ve haz almak.</p>
<p>Bu olduğunda sadece siz değil çevreniz ve dünya da değişmeye başlayacak. Sadece mutluluğu seçerek mutluluk yaratacaksınız ve mutluluğu seçmek aslında bir seçim bile değil. Doğal hal bu. Sadece yeniden senkronize olmak için mücadele gerekiyor.</p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/birakmak-mucadele/">Bırakmak & Mücadele</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Evrenin Zihni</title>
<link>https://trafikdernegi.com/evrenin-zihni</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/evrenin-zihni</guid>
<description><![CDATA[ Arka fonda:   Zihnin özgürlüğü gerçek özgürlük… Zihin için evrenin sonsuzluğunun bir önemi yok! Zihninle bir yolculuğa çıkmak için eşyalarını toplamaya ya da zamana ihtiyacın yok. Gidiyorsun… Amacın evrenin kaosundaki düzenleri bulmak ve düzenin amacını zıtlıklar üzerinden anlamaya çalışmak, dahası anlamı sadece arayıp öğrenmek değil; yaşamak. Mahallenden başlıyorsun. İçinde bulunduğun küçük, kendi halindeki güneş sistemin […]
Yeni blog yazısı &quot; Evrenin Zihni &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/evrenin-zihni.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Evrenin, Zihni</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Arka fonda:</p>
<div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p> </p>
<p>Zihnin özgürlüğü gerçek özgürlük…</p>
<p>Zihin için evrenin sonsuzluğunun bir önemi yok! Zihninle bir yolculuğa çıkmak için eşyalarını toplamaya ya da zamana ihtiyacın yok.</p>
<p>Gidiyorsun…</p>
<p>Amacın evrenin kaosundaki düzenleri bulmak ve düzenin amacını zıtlıklar üzerinden anlamaya çalışmak, dahası anlamı sadece arayıp öğrenmek değil; yaşamak.</p>
<p>Mahallenden başlıyorsun. İçinde bulunduğun küçük, kendi halindeki güneş sistemin senin mahallen ve muazzam bir düzen örneği. Zihnin bulunduğun yataktan, koltuktan, masadan yükseliyor ve üzerinde durduğun bu kürenin şeklini görecek kadar yükseğe çıkıyor. Adına ben dediğin o bedeni de görüyorsun bu kürenin üzerinde duran. Komik görünüyor. Bir topun üzerine oturmuş çocuk gibi. Topunu oynatmak istemiyor sanki başkalarıyla.<img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1110 alignright" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_uzaydan_dunya_gece.jpg" alt="zamanin_otesi_evrenin_zihni_uzaydan_dunya_gece.jpg" width="360" height="203" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_uzaydan_dunya_gece.jpg 600w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_uzaydan_dunya_gece-300x169.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 360px) 100vw, 360px"></p>
<p>Biraz sabırsızsın. Atmosferden çıkıp karanlık maddenin içinde yüzmeye başlıyorsun. Güneş ışığına çekiliyorsun ister istemez. Venüs’ün ateşli volkanlarını ve o meşhur gerilemesiyle iletişim kanallarımızı bozan Merkür’ü geçip saf ışığa varıyorsun… Varıyorsun da çok da saf olmadığını görüyorsun. Yaklaştıkça güneşin içinden dışına akan lavları, patlamaları, karanlık noktaları görüyorsun. Güneşin, dünyada yemek yapmak için kullandığın ateşin daha fazlası olduğunu idrak etmek biraz hayal kırıklığına uğratıyor seni. “Asla kahramanınla tanışma” dedikleri bu olsa gerek diyorsun ve güneşi teğet geçip yüzü yaralı Mars’a varıyorsun. Venüs’ün yüzünde açtığı yaranın derinliği derinlerini acıtıyor. Bir</p>
<p><figure aria-describedby="caption-attachment-1113" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1113 alignleft" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_gunes_lekesi.jpg?w=302" alt="zamanin_otesi_evrenin_zihni_gunes_lekesi.jpg" width="301" height="214" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_gunes_lekesi.jpg 507w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_gunes_lekesi-300x214.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 301px) 100vw, 301px"><figcaption class="wp-caption-text">Dünyanın on katı büyüklüğünde bir güneş lekesi</figcaption></figure></p>
<p>zamanlar güneş sistemimizde bile değildi oysa ki Venüs. Tersine dönerken Mars ile karşılaştı, ona vuruldu ve aşk acısı yüzünde bu yarayı yaptı, hatırla… Venüs o andan sonra artık güneş sistemininin, mahallenin bir sakini de olsa ne mars ile yan yana gelebildi ne de aynı yönde dönebildiler. Tersine dönen Venüs, namı diğer ışık getiren, güzelliğiyle sabahları ve akşamları süslese de hüznü patlayan volkanlarına yansıdı.</p>
<p> </p>
<p>Acı ve kederden geçip bilgeliğin gezegeni Jüpitere vardı zihnin. Büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünü gördün ve bildikçe mütevazileşmenin, bildikçe ne kadar az şey bildiğini idrak etmenin hazzıyla devam ettin yoluna.</p>
<p><figure aria-describedby="caption-attachment-1120" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright  wp-image-1120" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_saturn_halka1.jpg" alt="zamanin_otesi_evrenin_zihni_saturn_halka.jpg" width="347" height="260" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_saturn_halka1.jpg 400w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_saturn_halka1-300x225.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 347px) 100vw, 347px"><figcaption class="wp-caption-text">Satürn ve aurora ışıkları</figcaption></figure></p>
<p>Satürn… Mahallenin sert ama şefkatli babası. Bir şey sanki seni ona çekiyor gibi… Neden tüm kadim bilgelerin Satürn’e özel bir önem atfettiğini anlıyorsun heybetli halkalarına yaklaşırken. Kollarının altına girip geriye dönüyor ve dünyaya bakmak istiyorsun. Soluk mavi nokta… Bedenin, bedeninin üzerindeki her bir atom ve elektron şu an güneşin etrafında dönen bu gezegenler gibi dönüyorlar o soluk mavi noktanın üzerinde.</p>
<p> </p>
<p><figure aria-describedby="caption-attachment-1123" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1123 alignleft" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_saturn_soluk_mavi_nokta_halka.jpg" alt="zamanin_otesi_evrenin_zihni_saturn_soluk_mavi_nokta_halka.jpg" width="310" height="174" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_saturn_soluk_mavi_nokta_halka.jpg 534w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_saturn_soluk_mavi_nokta_halka-300x169.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 310px) 100vw, 310px"><figcaption class="wp-caption-text">Satürn’den çekilmiş dünya fotoğrafı</figcaption></figure></p>
<p>Sonra aklına 2001 Bir Uzay Efsanesi filmi geliyor. Buralarda bir yerde bir portal olmalı diyorsun. O nedenle Satürn hem bilim adamlarınca hem de mistiklerce bu kadar önemli… Yoksa da zihnin bir solucan deliği yaratacak kadar güçlü. Artık mahalleden çıkmak, bu muazzam düzenin anlamını zıtlıklar üzerinden anlamak için kaosun merkezine dalmak istiyorsun.</p>
<p> </p>
<p>Yarattığın solucan deliği güneş sistemimize en yakın kara deliği barındıran V616 Mon çift yıldız sistemine çıkıyor. 2800 ışık yılı uzakta ama zihnin evrenin yaratıldığı tözden meydana geldi, onun için zamanın ve mekanın sınırları yok. Hatırla; evren zihindir. Yaratıcı yarattıklarına tabi değil. Her varlığın, ışığın bile bir hiçliğe sürüklendiği bu delikte bile bir düzen görüyorsun. Muazzam bir spiral ile semazen etekleri gibi dönüyor tüm madde kara kürenin etrafında. Aklına geliyor; bize gösterilen kara delik illüstrasyonlarının hep iki boyutlu bir delik gibi olduğu ama aslında kara deliğin bir küre şeklinde tüm maddeyi soğurduğu…</p>
<p><figure aria-describedby="caption-attachment-1127" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1127 alignright" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_karadelik.gif" alt="zamanin_otesi_evrenin_zihni_karadelik" width="284" height="160"><figcaption class="wp-caption-text">Karadelik modellemesi</figcaption></figure></p>
<p>Zihnin, bedeninin prangalarından kurtulduğunda hayli cesur.  Kara deliğin merkezine doğru bırakıyorsun kendini. Kaosun kendisi olmak istiyorsun. Kara deliğe girerken tüm boşluk, zihninin kendisi olmaya başlıyor. Hiçlik diye yazılıp çizilen ama tarifi olmayan şeyin boşluk hissinin en yüksek mertebesi olduğunu fark ediyorsun. Ses yok, ışık yok, his yok, zihnin yok… Boşluğun kendisi oluyorsun. Boşluk dolmak ister. Dolacak bir şey yoksa boşluk oldurur. Karadeliğin merkezinde zaman algısının da yittiği sonsuz bir hiçlik anından sonra yeniden oluyorsun ve zihninin bir kuasardan dışarı çıktığını farkediyorsun.</p>
<p> </p>
<p><figure aria-describedby="caption-attachment-1131" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1131 alignleft" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_kuasar.gif" alt="zamanin_otesi_evrenin_zihni_kuasar" width="244" height="138"><figcaption class="wp-caption-text">Kuasar modellemesi</figcaption></figure></p>
<p>Kara delik nasıl ışığı dahi emiyorsa, kuasar da merkezinden durmadan madde ve ışık çıkartarak evrene saçar. Biraz önce  ışıktan ve varlığından mahrum kalarak girdiğin kara delikten bir ışık olarak çıktın ve samanyolu galaksisinin merkezinde buldun kendini. Kara delikler hakkında söylenenler geldi aklına. Belki de şu an aynı evrende değilsin, bir başka evrene geçtin kara delikten, bilemezsin. Eve geri döndüğünde bakarsın. Şimdi tek anladığın; asla yok olmadığın. Hep bir varlık döngüsündesin. Evrenin en kendini kaybetmiş yerinde bile muazzam bir düzendesin.</p>
<p> </p>
<p><figure aria-describedby="caption-attachment-1134" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright  wp-image-1134" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_xibalba.jpg" alt="zamanin_otesi_evrenin_zihni_xibalba.jpg" width="273" height="273" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_xibalba.jpg 400w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_xibalba-300x300.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/02/zamanin_otesi_evrenin_zihni_xibalba-150x150.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 273px) 100vw, 273px"><figcaption class="wp-caption-text">Xibalba</figcaption></figure></p>
<p>Zihnin yorgun, eve dönüş yolunu tutuyor. Ölen yıldızların içinden geçiyorsun. Mayaların Xibalba adını verdikleri süpernovaya ilişiyor gözün. Devasa bir yıldızın ölümüne Xibalba yani “Korkunu yeri” ismini vermişlerdi mayalar sanki görmüşçesine ölen yıldızı. Hoş… Görmeleri için teleskoba ihtiyaçları yoktu, zihinleri insanın içindeki korkuyu ve ötesini görmüş, izini Xibalba’ya kadar sürmüşlerdi. Ama korkunun yeri aynı zamanda kutlamaların da yeriydi. Ölüm bir kutlamaydı onlar için.</p>
<p> </p>
<p>Bu düşüncelerle göktaşları arasından geçiyor ve mahallene, yuvana geri dönüyorsun. Bu mavi kürenin üzerinde oturmuş elindeki telefon ekranına ya da bilgisayarının gözünü kamaştıran ışığına bakıyorsun.</p>
<p>Her zaman ışığa bakıyorsun!</p>
<p>Gezegenler bile ışığa bakıyor, her zaman ışığın etrafında dönüyorlar. Peki ışık? Işık karanlığın etrafında dönüyor. Kara delikten geçiyor, hiç oluyor ve tekrar ışığı olduruyor.</p>
<p>Zihnin beyin kıvrımlarının içine yeniden yerleşirken iki beyin lobunun tam ortasındaki noktan; epifiz bezin ışıldıyor çivit mavisi renginde.</p>
<p>Aklına geliyor bir kara delikten geçmiş olduğun. Şu an aynı yerde miyim? Aynı evrende mi? Etrafımdaki herkes aynı mı? Ben aynı mıyım?</p>
<p>Yoksa ben ayna mıyım? Işığı yansıtan… Karanlığın etrafında dönüp ışık saçan.</p>
<p>Atomun etrafında dönen elektronlar ya da güneşin etrafında dönen gezegenler.  Neyin etrafında döndüğünün bir önemi olmaksızın döndükçe varılan yerlerin hepsi aynı. Yolcuk sana bunu deneyimletiyor. Kah zihninle yaptığın bu yolculuk, kah bedeninle süregiden yolculuğun. İster bilim insanı ol iste tasavvuf ehli; hepsi aynı yere gidiyor.</p>
<p>Kendine.</p>
<p>Tek kural var: Haz almak.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/evrenin-zihni/">Evrenin Zihni</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Arayış</title>
<link>https://trafikdernegi.com/arayis</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/arayis</guid>
<description><![CDATA[   Neyi arıyoruz? Sanki bir şey arıyor gibiyiz öyle değil mi? Bu yuvarlak dünyanın etrafı boyunca dönüp dolaşıp (bazen kendi etrafımızda bir kısır döngüye girip) bize bul diye talimat verilen bir şeyi arıyor gibiyiz. İronik olansa ne aradığımızı bilmiyor olmamız… Etrafımızla sürekli etkileşim içindeyiz. Her an olaylar cereyan etmekte ve tarihe bir kayıt girmekteyiz. Hiç düşündünüz […]
Yeni blog yazısı &quot; Arayış &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/04/arayis.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Arayış</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="682" height="1024" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/zamanin-otesi-abant-orman-yol-arayis-682x1024.jpg" alt="abant orman yol arayış" class="wp-image-2429" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/zamanin-otesi-abant-orman-yol-arayis-682x1024.jpg 682w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/zamanin-otesi-abant-orman-yol-arayis-200x300.jpg 200w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/zamanin-otesi-abant-orman-yol-arayis-768x1153.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/zamanin-otesi-abant-orman-yol-arayis.jpg 800w" sizes="auto, (max-width: 682px) 100vw, 682px"><figcaption><em>Not: Virajı dönünce karşılaştığım bu manzara karşısında dakikalarca ağladığım, Yedigöller Milli Parkı’ndan kendi çekimim olan bir kare.</em></figcaption></figure>


<p> </p>
<p>Neyi arıyoruz?</p>
<p>Sanki bir şey arıyor gibiyiz öyle değil mi?</p>
<p>Bu yuvarlak dünyanın etrafı boyunca dönüp dolaşıp (bazen kendi etrafımızda bir kısır döngüye girip) bize bul diye talimat verilen bir şeyi arıyor gibiyiz. İronik olansa ne aradığımızı bilmiyor olmamız…</p>
<p>Etrafımızla sürekli etkileşim içindeyiz. Her an olaylar cereyan etmekte ve tarihe bir kayıt girmekteyiz. Hiç düşündünüz mü insanın yaratımı olan her şeyin doğanın bir kopyası olduğu gerçeğini? Ki zaten teknoloji denen şey doğayı kopyalayarak ilerliyor… Fabrikalardaki üretim bantları doğanın insan üretimine yansımasının çok güzel bir örneği. Hammadde üretime girer ve finalde faydalı, fonksiyonel bir ürüne dönüşür. Tüm süreç otomatik işler ve bu sayede tüm ürünler birbirinin aynısı olur.</p>
<p>İşte insan ve kendi yarattığı kaderi de böyle bir üretim bandının ürünü.</p>
<p>Big bangden bu yana muazzam bir üretim zinciri başladı ve süregidiyor. Başlangıçta sadece saf enerji varken enerji ışık ve ısıya dönüştü. Ardından soğuma ve katılaşma evreleri başladı ve tek başına fonksiyonel olmayan saf enerji, üretim prosesleri sonucunda giderek maddeye dönüşmeye başladı. Aynı günümüzde tek bir fabrika ve tek bir üretim bandı olmaması gibi bir sürü üretim bandı gelişmeye başladı evrende. Yeni yıldızları üreten süreçler, yıldızlardan karadelikleri üreten üretim bantları ve canlılığı üreten sistem…</p>
<p>Dünya kuşkusuz bir fabrikaydı ama bir fabrikanın içinde bile birden fazla, farklı amaçlar için hazırlanmış üretim bantları olabiliyor. Dünyanın üretim bandı canlılığı üretmeye başladı. Canlılık kendi içinde bölünerek farklı departmanlara ayrıldı. Zaman içinde insan denen mahlukata kadar bu üretim devam etti. İnsan üretim bandı da kendi içinde departmanlara ayrılıyor. Bunlardan biri de insanların yarattığı olaylar ve durumlar.</p>
<p>Bir insanın doğması olayını yaratan bir üretim bandı var. Anne ve babanız tanışıyor ve tam da o gün, o saatte sevişmeye karar verip sizi meydana getirecek yumurta ve sperm kombinasyonunu yani hammaddeyi üretim bandına sokuyorlar. Bu öyle bir hammadde ki ezoterizmle ilgilenenlerin aşina olacağı homunculus’un üretim sürecinden geçer ve başka bir sürü üretim bandına sebep olacak insanı meydana getirir.</p>
<p>Dedik ya… Üretim bandının olayı çıktılarının aynı olmasıdır. Dünya fabrikasında belirli bir amaç için üretilen ve dünyaya salınan insanların birbirinden farklı olduğuna bakmayın… Envai çeşit üretim bandı var. O nedenle her insan birbirinden farklı. Ama bazen çok seyrek de olsa birbirinden farklı gibi görünen, farklı yerlerde yaşayan iki insan aynı üretim süreçlerinden geçmiş olabilir.</p>
<p>Çok seyrek de olsa başınıza gelmiştir. Sizinle aynı kaderi yaşayan, aynı olaylara maruz kalan, aynı bölümü okuyan ama aslında başka bölüm okumak isteyen –ki o okumak istediği bölüm de sizin okumak istediğiniz bölümle aynı olan… Örnekler çoğaltılabilir. Buna ben paralel hayat adını veriyorum. Aynı amacı gerçekleştirmek için benzer üretim sürecinden geçerek benzer olayları yaşayan insanlar var. Bunun sonucunda meydana gelen karakterleri ve “aradıkları şey” aynı olabiliyor. Özde hepimiz aynı şeyi arıyoruz ama onca “farklı” karakter tipinin sebebi, evrenin (tanrının?) sonuca gidebilecek tüm yolları denemek istemesinden kaynaklı. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Bu tür bir karşılaşma yani paralel hayatınızı yaşayan biriyle karşılaşma ilginç olabilir. Paralel hayatınız hali hazırda da sizle aynı şeyleri yaşıyor ve aynı açmazlarda aynı kararsızlıklarda olabilir. Kısa bir çarpışmadır genelde çünkü size amacınızı hatırlatır. Aradığınız şeyi… Tıpkı “<a href="http://www.sinemalar.com/film/8617/veroniquein-ikili-yasami" target="_blank" rel="noopener">Veronique’nın İkili Yaşamı</a>” filmindeki gibi.</p>
<p>Hayatın üretim bandında bir başka çarpışma da iki üretim bandının birbirini uzaktan etkilemesidir. Kendi hallerinde, bağımsız, birbirini tanımayan iki insan bazen birbirinden habersizce birbirlerini etkilemeye başlar. Biri üzülünce diğeri de anlamsızca üzülür. Tıpkı Kemal Sunal’ın filmindeki o meşhur sahne gibi…. Kendisini dahi haberinin olmadığı ikizine tokat atılınca kendisinin de canı acıyordu. Böyle bir eş zamanlılığın sebebinin aynı frekansları paylaşan ve benzer üretim süreçlerinden geçen birbirini tanımayan insanların, frekansları bir sonraki seviyeye geçerken, birbirlerini dolaylı yoldan etkilemesi olarak yorumluyorum. Belki de şu an çok coşkulusunuz ve hayatınız mükemmel ilerliyor. Farkındalık sahibisiniz ve “yükseliyorsunuz”. Sizinle aynı şeyi “arayan” aynı üretim bandından aynı amaçla çıkmış tanımadığınız biri de aksine çok mutsuz olmasına rağmen bir anda toparlanmaya başlıyor. (<a href="https://zamaninotesi.com/kuantum-dolaniklik/">Kuantum Dolanıklık</a>) Bunun genelde farkında olmayız ama bazen dışarıdan iki tarafı da gören bir göz bu iki insan arasındaki anlamlandıramadığı görünmez bağı ve etkileşimi görebilir.</p>
<p>Hayat fabrikasındaki son değineceğim şey ise üretim bantlarına müdahale eden sistem mühendisleri… Üretimin devamlı olabilmesi ve aksamaması için sistemin düzenli işlemesi gerek çünkü üretilen her bir birim “bir şeyi” arıyor ve bir amacı var. Sistemi oluşturan elemanlar insan denen mefhum olduğu için yani özgür iradeye sahip olduğu için bazen sistemden çıkmak ve bırakmak isteyebiliyorlar. Böyle zamanlarda üretim bandının devam etmesini sağlayan, benim bu örnekleme içerisinde sistem mühendisi adını verdiğim; teologların melek dediği; kimine göre “BİR” ama aslında bizzat kendimiz olan yardımcılar devreye girer. Bu öyle bir çarpışmadır ki, iki üretim bandı birbirini desteklemek için birbirine girer çünkü sistem mühendisi de kendi üretim bandında ilerlemektedir. Unutmayın… Hayat fabrikasında işçi, işveren ve ürün ayrımı yok. Her şey işçi, her şey üretim bandı, her şey ürün… Bu birleşme sonucunda üretmemiz gereken her ne ise vazgeçmeyip üretmeye devam ederiz. Tıpkı “<a href="http://www.sinemalar.com/film/225135/the-sea-of-trees">Sonsuzluk Ormanı</a>” filmindeki gibi… Sistem mühendisimiz kimi zaman paralel hayatımızdır, kimi zaman ruh ikizimiz bazen de ruh eşimiz. Ama amaç aynıdır: “Aramak”</p>
<p>Peki nedir bunca hengame? Neyi arıyoruz?</p>
<p>Sizce?</p>
<p> </p><p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/arayis/">Arayış</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dualitenin Çöküşü</title>
<link>https://trafikdernegi.com/dualitenin-coekusu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/dualitenin-coekusu</guid>
<description><![CDATA[ Aynı olan bizi rahat bırakır, ama bizi üretken yapan zıtlıklardır. -Goethe Çelişki zıtlıklar sayesinde yaşar, o zıtlıkların dengesidir. Ve bu dengeyi tutturabilen kişi yaşamın, varoluşun, Tanrı’nın ne olduğunu da anlayabilecek duruma gelir. İşin sırrı dengededir. -Osho Zıtlar arasındaki çelişki tüm varlıkların temelidir. -Herakleitos Onlar da biliyor ki var olabilmek için birbirlerine ve farklılıklarına muhtaçlar bu […]
Yeni blog yazısı &quot; Dualitenin Çöküşü &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/dualitenin-cokusu.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Dualitenin, Çöküşü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1220" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/dualitenin_cokusu_13-kat_zamanin_otesi_hologram_evren.jpg" alt="dualitenin_cokusu_13.kat_zamanin_otesi_hologram_evren" width="835" height="428" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/dualitenin_cokusu_13-kat_zamanin_otesi_hologram_evren.jpg 835w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/dualitenin_cokusu_13-kat_zamanin_otesi_hologram_evren-300x154.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/dualitenin_cokusu_13-kat_zamanin_otesi_hologram_evren-768x394.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 835px) 100vw, 835px"></p>
<blockquote><p>Aynı olan bizi rahat bırakır, ama bizi üretken yapan zıtlıklardır.</p>
<p><strong>-Goethe</strong></p></blockquote>
<blockquote><p>Çelişki zıtlıklar sayesinde yaşar, o zıtlıkların dengesidir. Ve bu dengeyi tutturabilen kişi yaşamın, varoluşun, Tanrı’nın ne olduğunu da anlayabilecek duruma gelir. İşin sırrı dengededir.</p>
<p><strong>-Osho</strong></p></blockquote>
<blockquote><p>Zıtlar arasındaki çelişki tüm varlıkların temelidir.</p>
<p><strong>-Herakleitos</strong></p></blockquote>
<blockquote><p>Onlar da biliyor ki var olabilmek için birbirlerine ve farklılıklarına muhtaçlar bu zıtlıklar aleminde.</p>
<p><strong>-Elif Şafak</strong></p></blockquote>
<p>Tekillik, birlik, sonsuzluk gibi hayli soyut kavramları tam manasıyla idrak edebilmenin en iyi yolu dualiteyi kavramaktan geçer. Zıtlıkların ilk defa nasıl meydana geldiğini kavrarsak zıtlıkların olmadığı bir anlayışı da o denli iyi özümseriz.</p>
<p>Bu yazımızda aktarmaya çalışacağımız bilgiyi kalbinin bir yerlerinde zaten bildiğini hissedecek okurlar olacaktır. Bazı okurlar için yazı oldukça karmaşık ve gereksiz gelebilir (karmaşık gelse de okuyup anlamaya çalışın, bir bulmaca gibi görün yazıyı), bazıları içinse tam da evren ve hayat hakkında aradığı bir cevaba denk düşüp “eureka!” diye bağırmalarına sebep olabilir <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Çünkü kimi insan tekamülünü zihni melekelerini kullanarak yapmak durumundayken kimi insan aynı veriye hisleriyle sözsüz, kelimesiz bir şekilde ulaşmıştır. Üzerinde olduğumuz mecra daha çok zihniyle hakikate ulaşmak isteyenlere hizmet eder çünkü kelimeler hisleri uyandıracaktır. Buna karşın hisleri hayli yoğun olan okurlar için ise anlatamadıkları şeyleri anlatabilme, etraflarına ifade edebilme fırsatı sunacaktır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1225 alignleft" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/hic_hiclik.jpg" alt="hic_hiclik" width="177" height="381" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/hic_hiclik.jpg 209w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/hic_hiclik-139x300.jpg 139w" sizes="auto, (max-width: 177px) 100vw, 177px">İster materyalist bir ateist olun ister koyu bir dindar, her şeyin hiçlikten meydana geldiği konusunda mutabıkızdır. Çünkü big bang teorisi varlığın hiçlikten meydana geldiğini anlatır. Buna itiraz edecek olanlar elbette olacaktır çünkü yeni geliştirilen teoriler çoklu evrenler sayesinde bir evrenin, başka bir evrenin ya da kara deliğin içe çökmesi sonucu oluştuğunu öne sürebilirler. Bu durumda da içinde var olduğumuz evren ve onun varoluş düzlemi içerisinde gördüğümüz, deneyimlediğimiz her şey ve tüm fizik kanunları hiçlikten meydana gelmiştir, durum değişmez.</p>
<p>İnançlı biri için de bu böyledir çünkü Kızılderili kabilelerinin inanç sisteminden tutun da en çok inananı bulunan dinlere kadar tüm inanç sistemleri varlığın hiçlikten meydana geldiğini birebir söylerler.</p>
<p>Hiçlik tam manasıyla kavranamaz çünkü onu kavramak için hiçbir kavramın olmaması gerek. Oysa düşünme ve idrak etme eylemlerimiz tamamen kavramlarla çalışır. Hiçliği kavramak demek bir kaya parçasından müzik yapmasını beklemeye benzer. Yine de kaya parçası üzerine düşen suyun sesini yankılayarak farklı ses tonları yaratabilir. Yani aslında hiçbir şey tam olarak imkansız değil <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>Peki hiçlikten sonra ne oldu da varoluş meydana geldi? Hiçlik önce yokluk denen bir evreye geçti. Bunun nasıl olduğu da şimdilik idrak sınırlarımızın dışında kalıyor. Bilim buna cevaben şöyle der: Zamanın ve boyutun olmadığı bir andan bahsetmek bizim işimiz değil, biz varlıktan sonrasıyla ilgileniriz çünkü gözlemleyip deneyimleyemediğimiz bir an hakkında konuşmak bilimsel değil farazi konuşma olur, bu da bilimin sınırları dışındadır. Yine de sınırlarda dolaşan bazı teorik fizikçiler hiçlikten varoluşa geçiş aşamasını enerjinin bir irade beyanı olarak yorumlamayı tercih ederler. Teosofi ise şöyle der: Tanrı kendini bilmek istedi ve kendini parçalara ayırdı… Nitekim big bang te büyük patlama demek <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>İşte bu big bang ya da tanrının kendisini bilmek için kendisini parçalaması olayı yokluğu yarattı. Yokluk ve hiçlik aynı değildir. Hiçlikte yokluk bile yoktur ama yokluk zıttı olan bir kavramdır. Yokluğun zıttı varlıktır. Yokluk evresinde genişlemekte olan uzay boşluğu ya da kaba tabirle evrenin içinde var olmaya başladığı boş arsa meydana geldi. Çünkü varlık bir “şey”in içinde var olmalıydı, önce yokluk oluştu ki içinde var olabilsin. O nedenle önce karanlık oluştu, böylece tanrı ışığa ol diyebildi ve Bang! Işık karanlığın içinde doğdu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1228" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/einstein_uzay_zaman.jpg" alt="einstein_uzay_zaman" width="860" height="460" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/einstein_uzay_zaman.jpg 860w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/einstein_uzay_zaman-300x160.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/einstein_uzay_zaman-768x411.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 860px) 100vw, 860px">Yokluğu iyi idrak etmek gerek çünkü her şeyin temelinde o var. Yokluk “var” olduğunda uzayın hareket etmesi olarak tarif edilebilecek bir oluş içerisindeydi. Uzay boşluğu bir nevi hareket etmeye başladı ve yokluk genişleyerek varlığın temelini oluşturdu. Fizikte buna karanlık madde deniyor ve hesaplamalara göre evrenin kütlesinin yaklaşık yüzde 96’sını oluşturuyor. Yani katrilyonlarca yıldız, güneş sistemleri, galaksilerin ağırlıkları evrenin toplam kütlesinin yalnızca çok küçük bir bölümünü oluşturuyor. Yokluk diyoruz ama bir hayli ağır ve tüm boşluğu o kaplıyor. Çünkü her şey onun içinde gelişebiliyor. Einstein’in görelilik teorisinin temelini de bu yokluk alanı oluşturuyor. Eğilip bükülen, büzüşen ve kütle çekimiyle yırtılan söz konusu alan bu. Nitekim o nedenle kara delikler bu yokluk alanını yırtınca bilinmez bir hiçliğe kapı açıyorlar <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Ya da başka bir evrene…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1218 alignleft" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/dualitenin_cokusu_torus_evren_zamanin_otesi.gif" alt="dualitenin_cokusu_torus_evren_zamanin_otesi" width="314" height="314"></p>
<p>Yokluğun ya da kaba tabirle uzay boşluğunun bu hareketi bir etki-tepki ilişkisi yaratarak hareketsizlik denen olguyu meydana getirdi. Hareket ve hareketsizlik kavramları oluştu ve bunlar sürekli olarak birbirlerini etkilemeye başladılar. Uzay boşluğu küresel bir büyüme yerine torus denen  bir formu alarak aynı anda hem genişleyen hem de daralan bir forma ulaştı. Evrenin şekli bu torus geometrik şeklindedir. Bilimsel makaleleri yakından takip eden ve evren modelleriyle ilgili okurlar torus evren modelinin matematiksel arka planına aşina olacaklardır. Bu evren modeli, bunu modelleyen bilim adamlarının müthiş bir dehası olsa da bundan yüzlerce yıl önce bazı okültistlerce bu evren modeli çizilmişti.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1219 alignright" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/dualitenin_cokusu_flower_of_life_yasam_cicegi_zamanin_otesi.gif" alt="dualitenin_cokusu_flower_of_life_yasam_cicegi_zamanin_otesi" width="260" height="260">Yokluğun hareketinin meydana getirdiği ters yöndeki hareket ilk kez form denen olguyu meydana getirdi. Daha önce form denen bir şey yoktu çünkü madde yoktu. Evren böylece belirli bir formu olan kapalı bir devre haline geldi ama buna rağmen sonsuzdu. Evren kendi içerisinde döngüsüne devam ettikçe başka döngüler meydana getirdi. Bu süreç tıpkı bir çark sisteminde dişlilerden birinin diğerini döndürmesine benziyordu. Bu da “flower of life” ya da “yaşam çiçeği” denen formu meydana getirdi. Böylece kürelerin dansı başladı. Formlar daima küre ve spiral şeklindeydi çünkü hareket etme isteği hareketsizlik isteği ile kaşı karşıya geldiğinde uzayın dokusu bir yana kayıyor ve bu sonsuza dek sürüyordu. O nedenle gök cisimleri genelde küre ya da spiraldir ya da bu formlara erişmeye çalışırlar.</p>
<p>Higgs bozonu enerjiye kütlesini kazandıran parçacık olarak biliniyor. Yokluğun hareket ve hareketsizlik içerisindeki bu semavi döngüsü esnasında bazı bölgeler aynı hareket döngüsünü o kadar uzun süre ve kesin olarak yaptı ki o bölgelerde enerji form kazanıp katılaşmaya başladı. Higgs bozonu bu hareket döngülerine göre maddeye kütlesini verdi. Yani her şey katılaşmadan önce bir tür çizgi idi. Bu bağlamda madde olan her şey öncesinde soyut bir fikir idi, uzay boşluğunda bir çizgi idi. Bu çizgi ne kadar sert çizilirse o kadar katılaştı. (Aynı olayları ya da sorunları tekrar tekrar yaşamak da bu olgu ile açıklanır, amiyane tabiriyle soyut düzlemde belirli bir olay örgüsü “yatak” yapmış.)</p>
<p>Mesela dünya küresi da başlangıçta yoklukta bir soyut hareket idi. Gözle görülemeyen bir formdu. Buna dünyanın ruhu denir ve bir gün dünya yok olsa bile var olmaya devam edecektir çünkü fikirler ölmez <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Tıpkı kolu kesilen birinin halen kolunu hissetmesi ve “kirlian fotoğrafçılığı” denen özel bir görüntüleme sisteminde kesilen kolun silik bir imgesinin halen görünmesi gibi…</p>
<p>Unutmayın tüm bunlar bir zıtlıktan meydana geldi. Yokluk ve varlık zıtlığı, hareketsizlik ve hareket zıtlığı… Bu bağlamda tüm zıtlıklar var oluşu meydana getiren birer anahtardır. Zıtlıklar sayesinde boşlukta formsuz halde salınan enerji somut forma dönüşüp deneyim haline geldi. Bu sayede tanrı kendini deneyimleyebildi ve bir evren filizlenebildi.</p>
<p>Eğer genişleme kavramının zıttı olan daralma kavramı var olmasaydı evren bugün mutlak entropi halinde olacak ve hiçbir şey var olmayacaktı. Sadece boşluk… Tüm zıtlıklara aynı şekilde yaklaşabiliriz. Mesela sizi baskılayan ve canınızı sıkan bir şey var. Kendinizi özgür ya da tamamlanmış hissetmiyorsunuz, bulunduğunuz yere ya da duyguya ait hissetmiyorsunuz. Bu sizin evreninizi var edecek bir zıtlık çatışmasıdır. Bilin ki yeni bir form oluşmak üzere, yeni bir sen oluşmak üzere ve içinde yaşadığın bu dengesizlik, tutarsızlık ve çatışma sayesinde var olacak bir değişim, dönüşüm… Tekamül de bu şekilde işler. Bizi değiştirecek ve dönüştürecek şeylerin peşinden gitmek, bizi baskılayan, korktuğumuz şeylerin üstüne gitmek dönüşüm sürecini hızlandıran şeylerdir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1234" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/torus-universe.jpg" alt="torus-universe" width="1350" height="467" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/torus-universe.jpg 1350w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/torus-universe-300x104.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/torus-universe-1024x354.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/torus-universe-768x266.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/06/torus-universe-1200x415.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 1350px) 100vw, 1350px"></p>
<p>Hayatımız boyunca hep bir rehber gelse ve bana ne yapmam gerektiğini söylese diye bekleriz. Bazen falcılara gideriz bazen etrafımıza danışırız. Oysa en net ve ihtiyacınız olan cevabı hisleriniz verir. Neyden kaçıyor ve huzursuz oluyorsanız orda bir ders vardır. Oraya gitmeseniz bile onun farkında olup kabul edin. Çünkü bir zıtlığın ortasındasınız demektir ve bu itme çekme arasında bir girdap oluşturacak ve gerçek formunuzu bulacaksınız. Bu bir kehanet değil, yer çekimi kadar doğal bir kanun. Çünkü evren bu şekilde var oldu ve bu evrenin yasalarına tabiyiz.</p>
<p>Dualiteyi anladığımıza göre dualitenin olmadığı bir varoluşu, tekilliği de artık anlayabiliriz. Tüm zıtlıkların birleştiği bir oluş halidir <a href="https://zamaninotesi.com/tekillik-nedir/">tekillik</a>. Artık çatışma, döngüler, baskı ve genişleme yoktur. Sadece oluş vardır. Bunu bu dünyada yaşamak için bazen sadece kullandığımız kelimeler dikkat etmek bile yeterlidir. Zıttı olmayan kelimeleri daha çok kullanabiliriz. Öfkenin zıttı sükûnettir. Öfke ya da sükunet yerine sevgiyi kullanabiliriz. İyi ya da kötü yerine uyum, denge kelimelerini kullanabiliriz. Çünkü öfke ve sükunetin birleştiği yerde sevgi, iyi ve kötünün birleştiği yerde denge ve uyum vardır. Biz de içimizde bize işaret veren ve nötralize olmak isteyen hisleri bulup zıtlıkları birleştirmeli ve semavi döngüye katılmalıyız.</p>
<p>Ve bu yolda karakterlerimiz bir hayli değişecek, asla yapmam dediğimiz şeyleri yapacağız, öğrendiğimiz kalıp ve yargıları kıracağız ve hareketsizliğin karşısında harekete geçeceğiz.</p>
<p>Her şey durulduğunda artık uyum ve denge içinde olacağız.</p>
<p>İnsan yıldız tozundan meydana gelmiştir ve yıldızlara bakar. Yani insan, bir yıldızın kendi kendine bakışıdır. Evren de insanın kendi kendine bakmasıdır ve yegane aynamız zıtlıklarımız, ışığımız ise farkındalığımızdır.</p>
<p>Parıldayışlarımızın sonsuzluğa erişmesi dileğiyle…</p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/dualitenin-cokusu/">Dualitenin Çöküşü</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Vision Board &amp;amp; Kendinden İsteme</title>
<link>https://trafikdernegi.com/vision-board-kendinden-isteme</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/vision-board-kendinden-isteme</guid>
<description><![CDATA[ “Tanrı istediğini almanı ve bedelini ödemeni ister.” -Stephen King “Ne isterseniz yapın; ama ilk önce isteyebilen kişiler olun.” -Friedrich Nietzsche “İstemekle fırsatlarınızı yaratırsınız.” -Shakti Gawain “Yerinde bir isteği, sessiz bir hareket izlemelidir.” -Dante Alighieri “Kimi hasta olmak ister, kimi şifa bulmak ister. İstemesini bilene, vermesini de bilirler.” -Yunus Emre Kimileri için çok kolay olsa da […]
Yeni blog yazısı &quot; Vision Board &amp; Kendinden İsteme &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/vision-board-kendinden-isteme.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Vision, Board, Kendinden, İsteme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>


<blockquote>
<p><strong>“Tanrı istediğini almanı ve bedelini ödemeni ister.”</strong></p>
<p><em>-Stephen King</em></p>
<p><strong>“Ne isterseniz yapın; ama ilk önce isteyebilen kişiler olun.”</strong></p>
<p><em>-Friedrich Nietzsche</em></p>
<p><strong>“İstemekle fırsatlarınızı yaratırsınız.”</strong></p>
<p><em>-Shakti Gawain</em></p>
<p><strong>“Yerinde bir isteği, sessiz bir hareket izlemelidir.”</strong></p>
<p><em>-Dante Alighieri</em></p>
<p><strong>“Kimi hasta olmak ister, kimi şifa bulmak ister. İstemesini bilene, vermesini de bilirler.”</strong></p>
<p><em>-Yunus Emre</em></p>
</blockquote>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1377" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018.jpg" alt="zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018" width="2247" height="800" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018.jpg 2247w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018-300x107.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018-1024x365.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018-768x273.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018-1536x547.jpg 1536w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018-2048x729.jpg 2048w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018-1200x427.jpg 1200w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018-1980x705.jpg 1980w" sizes="auto, (max-width: 2247px) 100vw, 2247px"></p>
<p>Kimileri için çok kolay olsa da çoğumuz için istemek, bir şey isteyebilmek çok güç.</p>
<p>Sadece başkalarından değil, kendimizden de bir şey istemekte zorlanıyoruz. Hatta farkında olmasak da asıl kendimizden bir şey istemekte zorlanırız.</p>
<p>Başkasından istemenin bize sıkıntı veren yanı; mesela karşılığını ödeyip ödeyemeyeceğimiz konusunda tereddüte düşmemiz ya da aciz duruma düşme korkumuzdur. İstemekten neden çekinirsek çekinelim, tüm endişelerimizin sebebi kendimizi yargılamak.</p>
<p><strong><span>Başkasından bir şey istememizi engelleyen şeyler:</span></strong></p>
<ul>
<li>Kendimizi güçsüz görmek,</li>
<li>Başkasına muhtaç olmama, “kendi başıma yaparım” isteği,</li>
<li>Karşılığında istenecek şeyin altından kalkmaktan korkma,</li>
<li>Utanma, iletişimden çekinme,</li>
<li>“Ben başkasından daha iyi yaparım” düşüncesi, güvensizlik,</li>
<li>Başarısız olma korkusu,</li>
<li>Reddedilme korkusu (en güçlüsü).</li>
</ul>
<p>Tüm bu maddeleri alıp kendimizden bir şey isteme konusuna uyarlayalım…</p>
<p>İsteme deyince hep başkalarından bir şey talep etme akla gelir ama isteme olgusunun kökü aslında insanın kendisiyle kurduğu iletişimde saklı. İçimizden gelen ve bizi harekete geçiren tüm yapıp etmelerimizin altında içimizden gelen güdüler ve arzular var. Önce kendimizden bir şey istiyor sonra o isteği yerine getiriyoruz.</p>
<p>Örneğin önce bir fotoğraf makinesi almak istiyoruz. Dışsal bir etken ya da içimizden sebepsizce aniden çıkagelen bir yaratma isteği ile (sebeplerin içsel ya da dışsal olması fark etmez, insanın içi bir demir ocağı gibidir, potada eritilir her şey) önce kendimize şunu diyoruz: “Bir fotoğraf makinesi almalıyım.” Ardından izlediğimiz yol, “kendinden isteme” konusunda ne kadar cesur olduğunuza göre değişecektir. Ya bu makine çok pahalı, alamam diyerek kendinizden bir şey istemekten vazgeçecek ya da makineleri araştırmaya başlayıp bilen arkadaşlarınıza danışacaksınız. Hatta belki kendinizden isteme konusunu çoktan aşmış biri olarak birinden maddi yardım da isteyeceksiniz.</p>
<p><strong><span>Kendinden bir şey istemekten çekinen kişi yukarıdaki “başkasından bir şey istememe sebepleri” maddelerine paralel sebepler sunacaktır kendisine. Sırayla gidersek:</span></strong></p>
<ul>
<li>Bu makineyi alacak gücüm yok,</li>
<li>Bu makineyi almak için kendimi bir şeylere (borç, kredi vs.) bağlayamam, kendime muhtaç olamam,</li>
<li>Kendimden istediğim bu fotoğraf makinesi karşılığında ödeyeceğim maddi manevi bedelin büyüklüğünden korkuyorum,</li>
<li>Kendimi fotoğraf konusunda yetersiz görüyorum, araştırmaya bile gerek yok (kendinle iletişimsizlik),</li>
<li>Kendime güvenmiyorum, makineyi alır kenara atarım kullanmam,</li>
<li>Borcun altından kalkamam, alsam da güzel fotoğraflar çekemem yabana gider,</li>
<li>Büyük bir arzuyla kendimden fotoğraf makinesi istediğimde, bunu almak ve bu isteğimi gerçekleştirmek için hiç bir şey yapmamaktan korkuyorum, kendi kendimi reddetmekten korkuyorum, o zaman isteğim havada kalır ve umutsuzluğa düşerim, kendime vereceğim acıdan kaçıyorum.</li>
</ul>
<p>Örnekte fotoğraf makinesi yerine herhangi bir isteğinizi koyabilirsiniz. Sevdiğiniz kişiye açılmak, başka bir ülkeye yerleşmeyi istemek, kendinizden yeni bir sanat dalıyla uğraşmayı isteme, yazmayı isteme, yeni insanlarla tanışmayı isteme, ve hatta kendinizi gerçekleştirmeyi isteme, gerçek potansiyelinizi ortaya çıkartmayı isteme…</p>
<p>Görüldüğü üzere insanın kendisinden bir şey isteyebilmesi aslında istemenin anahtarını oluşturuyor. Daha da derine, bir katman daha alta indiğimizde ise insanın kendisiyle yüzleşmekten korktuğunu görüyoruz. Gerçekte kim olduğumuz ile çevremiz tarafından bize zamanla yerleştirilen kişiliğimiz birbirinden farklı olabilir ve bu doğaldır da. İnsan olarak dünyaya gönderildiğimizde bu maske eklentisini de standart donanım olarak fabrika çıkışı bize veriyorlar. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<blockquote>
<p>Yaşam boyunca o maske ile başkalarına göstermekten çekindiğimiz kendimiz arasında bir denge bulmaya çalışırız. Kendimizden bir şey istemek bu maskeden sızan ışık gibidir.</p>
</blockquote>
<p>Çatlaklardan dışarı çıkıp kendini göstermeye çalışır. Eğer hayatımız boyunca bize bir şey yapamayacağımız, güçsüz ve aciz olduğumuz öğretilmişse, bu maskeyi kırmak istercesine içimizden yoğun arzular fışkırır zaman zaman… O istekler karşısında kendimizi kapatmak yani kendimizden bir şey istemekten korkmak ya da sızıntılara izin vermek arasında seçim yaparız.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1376" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018_alfa_omega.jpg" alt="zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018_alfa_omega" width="2247" height="800" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018_alfa_omega.jpg 2247w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018_alfa_omega-300x107.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018_alfa_omega-1024x365.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018_alfa_omega-768x273.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018_alfa_omega-1536x547.jpg 1536w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018_alfa_omega-2048x729.jpg 2048w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018_alfa_omega-1200x427.jpg 1200w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/01/zamanin_otesi_vision_board_nikon_d850_floransa_2018_alfa_omega-1980x705.jpg 1980w" sizes="auto, (max-width: 2247px) 100vw, 2247px"></p>
<p><strong>2018</strong>‘e girerken kendim için bir “<strong>vision board</strong>” yani yeni yıldan beklentilerimi anlatan ve kendimden istediğim şeylerle dolu bir pano yaptım. Panoyu hazırlarken  bazı isteklerimi küçültmeye çalıştığımı fark ettim. “Bu çok pahalıdır, bunu alamam, daha ucuzunu, eskisini alayım, şuraya gidemem onu erteleyeyim seneye yapayım” gibi korku cümlelerinin içimden geçtiğini fark ettim. Bunu daha önce de yaşamıştım. Denize bakan kiralık bir ev istemekten çekinmiştim, pahalı olur ödeyemem diye düşünüp en azından sahile yakın arka caddeden olsa diye istemiştim ve ne istediysem o oldu. Denizle aramda sadece 1 apartman bloğu var ve denizi göremiyorum. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>Bu sefer kendime koyduğum tüm sınırlamaları kaldırarak kendimden istedim. Ayrıca isteklerim konusunda belirsiz ve silik olma eğiliminde olduğumu fark ettim. Floransa’ya gitmek değil de yurt dışı seyahatini istemek… Böylece herhangi bir yurt dışı gezisine gittiğimde vsion board’daki istek gerçekleşmiş olacak ve ben de başarısız olmamış olacaktım. Oysa hazırladığınız panolardaki isteklerin gerçekleşmemesi başarısızlık anlamına gelmiyor. Aksine daha güzeli gerçekleşeceği için bekliyor. İsteklerimizde net olmama sebebimizin de altında bu birebir olmayınca üzülme ve bu üzüntüden kaçma güdümüz var.</p>
<p><strong>İstemekten zevk aldığınızda bu güdü de ortadan kalkıyor çünkü isteğinizin gerçekleşip gerçekleşmemesinden yani sonuçtan bağımsız hale geliyorsunuz ki bu da resmen iç özgürlük demektir. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></strong></p>
<p>Sanılmasın ki vision board böyle hazırlanır, aksine vision board’da sizi güdüleyen temel kavramlar yerleştirilir ve kendinizi akışa bırakırsınız. Birebir ne istediğinizi yazmazsınız. Fakat eğer benim gibi net olmaktan çekinen bir yanınız varsa kendinize göre revize edebilirsiniz.</p>
<p>Siz de kendinize bir vision board hazırlayın ve kendinize sorun. Bu sene tamamen akışta mı olmak istiyorum, sadece mutlu olmak ve kendimi daha iyi tanıyacağım fırsatlara izin vermek mi istiyorum yoksa kendimden net olarak bir şey istemekten korkuyor muyum? Vision boardınızı ona göre hazırlayın.</p>
<p>Yeni yerler keşfetmek ve harika fotoğraflar çekmek / Nikon D850 ile Floransa gezisi</p>
<p><strong>Akışta olmak ya da akışta olarak yaratmak…</strong></p>
<p>İkisi de yaratımın bir kolu ve yolda olmaktan haz alıyorsanız ikisi de çok güzel, seçim sizin. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>Kendinizden, başkalarından ve hayattan sınırsızca istediğiniz ve isteklerinizin sınırsızca gerçekleştiği, kendinizi keşfettiğiniz ve ışığınızın dışarı çıkıp tüm gezegeni aydınlattığı bir <strong>2018</strong> diliyorum!</p>
<p><strong>Mutlu yıllar <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></strong></p><p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/vision-board-kendinden-isteme/">Vision Board & Kendinden İsteme</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Şeytanla Anlaşma</title>
<link>https://trafikdernegi.com/seytanla-anlasma</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/seytanla-anlasma</guid>
<description><![CDATA[ Yeni yazı yayınlandığında maille haberdar olmak ve abonelere özel bilgilendirmeler için mailinizi yazın: Bazen, şeytanı yenmek için şeytanla anlaşmalısınız. -Lars Von Trier Arka fonda: Şeytanla anlaşma kuşkusuz bir metafor. Şeytan enerjinin sıkışıp maddeye dönüşmesini sembolize eder. Şeytana uyduğumuz, şeytanla anlaşma yaptığımız her sefer aslında potansiyel enerjimizin daha fazlasını maddeye dönüştürmek için harcıyoruz demektir. O nedenle […]
Yeni blog yazısı &quot; Şeytanla Anlaşma &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/12/seytanla-anlasma-yapma.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Şeytanla, Anlaşma</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="450" height="679" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/seytanla-anlasma-faust-and-marguerite-norman-little-painting-resim.jpg" alt="" class="wp-image-2406" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/seytanla-anlasma-faust-and-marguerite-norman-little-painting-resim.jpg 450w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/seytanla-anlasma-faust-and-marguerite-norman-little-painting-resim-199x300.jpg 199w" sizes="auto, (max-width: 450px) 100vw, 450px"><figcaption class="wp-element-caption">“Şeytan ve Marguerite” – “Faust and Marguerite” yağlı boya çalışması – Norman Little / 1912</figcaption></figure>



<p>
	<label>Yeni yazı yayınlandığında maille haberdar olmak ve abonelere özel bilgilendirmeler için mailinizi yazın:
		
</label>
</p>

<p>
	
</p>


<blockquote>
<p>Bazen, şeytanı yenmek için şeytanla anlaşmalısınız.</p>
<p><a href="https://www.imdb.com/name/nm0001885/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">-Lars Von Trier</a></p>
</blockquote>
<p><em>Arka fonda:</em></p>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p><strong>Şeytanla anlaşma</strong> kuşkusuz bir metafor.</p>
<p>Şeytan enerjinin sıkışıp maddeye dönüşmesini sembolize eder. Şeytana uyduğumuz, <strong>şeytanla anlaşma</strong> yaptığımız her sefer aslında potansiyel enerjimizin daha fazlasını maddeye dönüştürmek için harcıyoruz demektir. O nedenle maddi anlamda bizi tatmin eden zevkler bizi yorar. Eylemden zevk alırken enerjimizi materyalize etmediğimizde hem dinç hem de keyifli oluruz ki bunun adı tam manasıyla şudur: HAZ!</p>
<p>Dinlerin doğuşundan bu yana, daha doğrusu şeytan kavramının ortaya çıkışından bu yana <strong>şeytanla anlaşma yapma</strong> metaforu pek çok esere konu oldu. Bunlardan en meşhuru kuşkusuz Johann Wolfgang von Goethe’nin hayatı boyunca yazdığı eseri “<a href="https://www.idefix.com/E-Kitap/Faust-Clz/Edebiyat/Roman/Dunya-Klasik/urunno=0000000382379" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Faust</a>” tur. Faust’ta şeytan tanrı ile bir iddiaya girer. İddiaya göre şeytan, insanlara yardım etmeye çalışan Faust adlı hekimi amiyane tabiriyle “yoldan çıkarmaya”, insanlara yardım etmeyi bıraktırmaya ve maddi zevklerin peşine düşürmeye çalışacaktır. Başarırsa iddiayı kazanacak ve tüm dünyanın hakimi olacaktır. Bu amaçla Faust’a oyunlar yapar ve onu amacından saptırarak dünyadaki zevklerin peşine düşmesini sağlar. Nitekim olaylar şeytanın istediği gibi gidiyor gibi görünse de nihayetinde tanrı iddiayı kazanır çünkü Faust tüm dünyevi zevklerin peşine düşmesine rağmen dünyevi zevk uğruna peşine düştüğü bir kadını çok sevmiş ve onun peşinden ateşe atlamış, fedakarlık yapmıştır. Sevgi tüm manevi değerleri kapsamaktadır ve şeytan iddiayı kaybetmiş, aksine Faust’un yükselmesini sağlamıştır.</p>
<p><a href="https://zamaninotesi.com/2012/10/08/faust/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Faust eseri hakkında detaylı inceleme için buraya tıklayarak Faust blog gönderime göz atabilirsiniz.</a></p>
<p>Gizli bilimlere hakim olan ve özellikle kendi üzerinde çok çalışan Goethe, yaşadığı gerçek olaylara dayanarak gençlik yıllarından ölüm döşeğine dek yavaş yavaş bir günlük gibi yazdığı bu eserde çok gizemli bir hakikate ışık tutuyor. O da insanın şeytanla her zaman anlaşma masasına oturduğu ama bundan her zaman zararlı çıkmak zorunda olmadığı…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1318" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/12/do6k5v1xuaalyg7.jpg" alt="DO6k5v1XUAALyg7" width="1080" height="808" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/12/do6k5v1xuaalyg7.jpg 1080w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/12/do6k5v1xuaalyg7-300x224.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/12/do6k5v1xuaalyg7-1024x766.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2017/12/do6k5v1xuaalyg7-768x575.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1080px) 100vw, 1080px"></p>
<h2>Popüler Kültürde Şeytanla Anlaşma Yapma</h2>
<p>Bu temayı güncel yapımlarda da görmek mümkün. Azra Kohen’in Fi-Çi-Pi kitap üçlemesini okuyanlar ya da diziyi takip edenler eserdeki “Can Manay” karakterinin de Duru karakteri için şeytanı temsil ettiğini anlayacaklardır. Can Manay, Duru’ya pahalı hediyeler, arabalar evler alarak onu konfor alanında tutmaya çalışır. Bu bağlamda Duru’nun şeytanı olan Can Manay, Duru’ya kendi egosunu sonuna kadar tatmin etmesi için bir alan yaratır ama gerçek aşkı olan Deniz karakteri, Duru’nun egosunu ezer ve şaytanını engeller. Bu bağladam Duru şeytanı ve öz benliği arasında gidip gelir. Bu gidip gelmeyi bilincin bilinçaltı ve üst bilinç arasındaki gidip gelmesine de benzetebiliriz.</p>
<p><strong>Şeytanla anlaşma</strong> metaforuna daha gerçekçi, hayatın içinden örneklerle yaklaşmak gerekirse… Aslında şeytanlarımız her an bizimle anlaşmalar yapmaya hazırdır. Bu bazen patronunuz olur. İşinizi sevmiyor, sırf para kazanmak ya da sosyal statü için çalışıyorsunuzdur. İşinize harcadığınız gereksiz ve anlamsız zaman yüzünden kendi uğraşlarınızla ilgilenemiyor, kendinize zaman ayıramıyorsunuzdur. Tam işi bıraksam mı diye düşünürken patronunuz size bir teklifle gelir. Sizi yükseltecektir. Daha fazla statü, daha fazla saygınlık ve para. Kulağa hoş gelir ama bu aynı zamanda kendinizden tamamen uzaklaşmanız yani kendinize, özünüze yabancılaşmanız anlamına gelecektir. Kabul eder ve sisteme ayak uydurur, ideallerinizden vazgeçersiniz. Sanılmamalıdır ki bu hikayenin sonu… İster patronunuzun teklifini kabul edin isterseniz istifa edin, her zaman gerçek benliğinizle, çıplak, maskesiz benliğinizle aynı hizada olmanın bir yolu vardır. Eğer kabul ettiğiniz işi kendi ideallerinize uygun hale getirirseniz (mesela çevreci bir iş anlayışı, toplumun azınlık gruplarına önem veren sosyal sorumluluk projeleri vs.) şeytanla yani patronla anlaşma yapmış olmanıza rağmen işinizi sevgiye dönüştürdüğünüz için kazanırsınız. Şeytan ruhunuzu ele geçiremez yani bilimsel tabirle tüm bedensel ve iradi enerjinizi boşa harcamamış, kendinize geri döndürmüş olursunuz.</p>
<p>İş sadece bir örnek… Şeytanla anlaşma konsepti hayatın her alanına uygulanabilir. Şeytan bazen babanız olur, size istediğiniz her şeyi verir. Babanız ister ki onun etrafında olun, onun hayatını idame ettirin ve onun yakınında kalarak endişe duymasına da gerek kalmasın. Böylece sizi ideallerinizden uzaklaştırır, ömrünüz geçer ve siz babanızın dibinde onun işini yaparak hayallerinizin hiç birini gerçekleştirmeden ama refah içinde, hiç sıkıntı çekmeden yaşamışsınız. İki seçeneğiniz vardır. Şeytanla anlaşmayı bozmak ve babanın güvenli ocağından ayrılmak, gerekirse sıkıntı çekmek ama kendini gerçekleştirmek… Ya da babanızın yanında kalmaya devam ederek koşulları istediğiniz yönde değiştirmek.</p>
<p>İnsan kendi enerjisini dönüştürerek değişim yaratır. Şeytan, bu bağlamda bir brülör gibidir. Brülörler kazanları ateşe veren cihazlardır ve ilk ateşi başlatırlar. Enerjilerini de kazanın kullandığı yakıttan alırlar. Patronunuz ya da babanız… Şeytanınız kimse sizi ateşe vermek için gelmiştir. Sanmayın ki yakıtı cehennemden gelmektedir… Çünkü okült gelenek ve ezoterik kaynakların anlattığına göre şeytanla anlaşma kanla yapılır, yani insanın kendi yakıtıyla… O sadece kıvılcım çakar, yakıtı sizden alır ve sizi ateşe atar.</p>
<p>Daha da derine indiğimizde ya da daha geniş pencereden baktığımızda aslında bizden bağımsız bir ateşleme mekanizması ya da şeytan yoktur. Şeytan da içimizdedir çünkü bazen bir patrona ya da dışarıdan gelen bir uyarıcıya ihtiyacımız olmadan da kendi şeytanımızla yüzleşiriz. Bize sevmememiz gerektiğini söyler. Sevmezken hayat daha kolay ve acısızdır. Bize vadettiği şey konfor alanıdır. Sevmezsen konforlusun, acı yok, dert yok der… Karşılığında ruhumuzu şeytanımıza satarız ve ruhsuz biri olarak ortalıkta dolaşırız…</p>
<p>Ya da bize cesaret etmememiz gerektiğini söyler. Biz de o çok istediğimiz yere gitmeyiz, o çok istediğimiz işi yapmaz, o çok istediğimiz insanı aramaz yani o çok istediğimiz dönüşümü gerçekleştirmeyiz. Şeytanımızla anlaşma yaparız ve karşılığında bize refah verir, risksiz bir hayat verir.</p>
<p>Şeytanla hangi anlaşmayı yaparsak yapalım kazanmak elimizde çünkü şeytan da biziz. Onun ateşlediği kazanlarla ısınan bir dünyaya sahibiz. Onunla yaptığımız anlaşmalar bizi ancak daha çok yaşama bağlar.</p>
<p>Enerjinizi, geri dönüşümlü hazlara harcayın. Böylece şeytanla anlaşmanın bir önemi kalmaz. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p><p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/seytanla-anlasma/">Şeytanla Anlaşma</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kendinden Kendine Giden Yol</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kendinden-kendine-giden-yol</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kendinden-kendine-giden-yol</guid>
<description><![CDATA[ Her şey senden sana doğru akıyor ve sen bunun farkındasın. Canını acıtan da, sana huzur veren de bu… Bu yazı sana, neyi neden yaptığın hakkında ipuçları gösterecek, o nedenle pratikte, hayatında değişimlere yol açabilir, bakış açını değiştirebilir. Yazmak sadece pasif bir eylem değil, evrenin akışına yön veren bir irade beyanıdır. Tıpkı yaratımın sadece bir söz […]
Yeni blog yazısı &quot; Kendinden Kendine Giden Yol &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/03/kendinden-kendine-giden-yol-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kendinden, Kendine, Giden, Yol</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>



<p><strong>Her şey senden sana doğru akıyor ve sen bunun farkındasın. Canını acıtan da, sana huzur veren de bu…</strong></p>



<p>Bu yazı sana, neyi neden yaptığın hakkında ipuçları gösterecek, o nedenle pratikte, hayatında değişimlere yol açabilir, bakış açını değiştirebilir. Yazmak sadece pasif bir eylem değil, evrenin akışına yön veren bir irade beyanıdır. Tıpkı yaratımın sadece bir söz ya da kelamla başlaması gibi…</p>



<p><strong>OL!</strong></p>



<p>90’lı yıllardan sonra geniş kitlelere yayılan ve popüler kültürde yer edinen simülasyon teorisi aslında bize bir şeyi hatırlatmak için zamanın ruhundan üflenmiş gibi… Hatırlamamız gereken şey; kendimizden kendimize giden yol, yani arayışımız.</p>



<p>Bir bebeğin doğumu için pek çok dilde “dünyaya gelmek” tabiri kullanılır. “Dünyaya geldi” dememizin altında aslında bir bilinçaltı mesaj yatıyor. Dünyaya bir yerden gelmiş olmamız gerek. Nereden geldiğimizi hatırlamıyor olmamız bir teknik hatadan değil aksine bilerek böyle “ayarlanmasından” kaynaklı. Maksat zaten nereden geldiğimizi hatırlamak ve oraya geri dönme çabası. Yaratımın formülü çok basit bir şekilde pek çok inanç sisteminde açıklanır: “Yaratan kendini görmek istedi.” Yaratan kelimesi yerine istediğiniz her şeyi koyabilirsiniz. Bu matematiksel bir formüldür. Yaratan yerine tanrı, evren, insan, ağaç, ruh vs. her şeyi koyabilirsiniz. Hepimiz aslında kim olduğumuzu görmeye / bulmaya çalışıyoruz.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1024" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/03/kendinden-kendine-giden-yol-1-1024x1024.jpg" alt="kendinden kendine giden yol" class="wp-image-2645" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/03/kendinden-kendine-giden-yol-1-1024x1024.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/03/kendinden-kendine-giden-yol-1-300x300.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/03/kendinden-kendine-giden-yol-1-150x150.jpg 150w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/03/kendinden-kendine-giden-yol-1-768x768.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/03/kendinden-kendine-giden-yol-1-450x450.jpg 450w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/03/kendinden-kendine-giden-yol-1-60x60.jpg 60w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/03/kendinden-kendine-giden-yol-1-550x550.jpg 550w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/03/kendinden-kendine-giden-yol-1.jpg 1201w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px"></figure>



<p>Çünkü gerçekte nasıl biri olduğumuzu bilmiyoruz!</p>



<p>Sokağa çıkıp insanlara bir mikrofon uzatsak ve siz hırsızlık yapar mısınız diye sorsak hak verirsiniz ki hemen hemen herkes “yapmam tabi ki ne münasebet” diyeceklerdir. Peki bunu nereden biliyoruz? Gerçekten hırsızlık yapabileceğimiz bir durumun içinde kaldık mı, izi sürülemeyecek bir parayla aynı ortamda baş başa kaldık mı, yolda bulduğumuz bir parayı cebimize kattık mı ya da sınırlarımızı ne kadar biliyoruz? Hangi noktaya kadar hırsızlık yapmayız, hangi noktaya kadar erdemlerimizi koruyabiliriz, gerçekten sizi zorlayacak bir durumda kaldınız mı ki asla hırsızlık yapmam diyebiliyorsunuz?</p>



<p>Evrende her şey formülize edilebilir. O nedenle semantik ya da etimoloji aslında bilinçaltının matematiğidir. Dile hakim biri matematiğe ve evren bilimine de hakimdir. Hırsızlık yerine istediğiniz şeyi koyabilirsiniz. Neyi yapıp neyi asla yapmayacağınızı aslında denemeden bilemezsiniz. Peki denemediği halde “ben asla şu eylemi yapmam” diyen kimdir? İşte bunu söyleyenin pek çok adı var: ego, nefs, maya, gölge, maske… Ego toplumun kollektif bilincinin oluşturduğu değer yargılarına göre kodlanmıştır o nedenle egonun ne söyleyeceğini önceden tahmin etmek olasıdır. Sadece bireyin içinde yaşadığı toplumun algoritmasını çözmek yeterlidir. Mesela günümüzün cumhurbaşkanının bazı koşullar ve konular karşısında ne diyeceğini önceden tahmin edebiliyoruz. Kesin şu açıklamayı yapar diyoruz ve onu söylüyor. Çünkü o ve ekibi toplumsal algoritmayı aynı hitler gibi çözdüğü için insanları kelimelerle manipüle edebiliyor. O çok korktuğumuz, aşmaya çalıştığımız ego ya da nefs aslında bu kadar da kolay manipüle edilebiliyor çünkü hareketleri önceden kestirilebilen bir kurallar bütününe bağlı. Fakat söz konusu bilinç dışı yani toplumsal normların ötesindeki öz benliğimiz olduğunda işler değişiyor.</p>



<p>Hiç evde yalnız başınayken çırılçıplak soyunup dans ettin mi? Ya da hiçbir amacı olmayan şeyler yaptın mı? Belki de komşuyu dikizledin pencereden ya da yasalara göre suç olan ama kimseye zarar vermeyen bir eylemde bulunup yakalanmadın. Tüm bu ve benzeri şeyler senin yapay olamayan, kodlanmamış benliğinden gelen eylemler. Bu eylemler öncede tahmin edilemeyen, neden yaptığını bilmediğin ve yaparken kendine çok şaşırıp, belki gerilip bir yandan da garip bir haz aldığın şeyler… Belki toplumun kötü dediği şeyler ama yine de yaptın.</p>



<p>Çünkü özün, bu dünyaya gelen benliğin iyi ya da kötü diye bir ayrımın olmadığını, bunun bir sihirbaz illüzyonu olduğunu biliyor. Sadece yaratım, eylem ve OLuş var. Sadece bir şeyleri yapmak ve zamanın onları alıp götürmesini seyretmek var. Sanki bir şey arıyoruz ve onu bulmak için her şeyi deniyor gibiyiz. Denenen her şey bizi bize biraz daha yaklaştırıyor, arayışın alanını daraltıyor ve bu daralmanın aksine kendi sınırlarımızı genişletiyor.</p>



<p>Ne kadar iler gidebilirisin? Neler yapabilirsin? Aslında sen kimsin?</p>



<p>Küçükken en sevdiğim çizgi filmlerden biri “Maske” idi. Blogu takip eden okurlar Jim Carrey hayranlığımı biliyorlar. Jim Carrey “The Mask” filminde de rol aldı, zaten ondan başkası da oynayamazdı. Maske çizgi filminde adam maskeyi takmadan önce toplumun kurallarına uyan, ön görülebilir davranışlar sergileyen, “sıradan” biri iken maskeyi takınca bilinçaltı devreye geçiyor ve hayal gücünün sınırlarını zorlayan şeyler yapıyordu. Maske ya da bilinçaltı denilen kavramlar aslında öz benliğimizin yani bu dünyaya gelmeden önceki varlığımzın bir alegorisi. Ezoterizm ya da kişisel gelişimle ilgili kaynakları takip eden okurlar bazı kaynaklarda neden özellikle bilinçaltına vurgu yapıldığını merak etmişlerdir. Bilinçaltı deyince aklımıza ego, hayvani güdüler gelir. Bu bir noktaya kadar doğru da olsa aslında psikoloji biliminin de yadsımadığı bir gerçektir ki, bilinçaltı gerçek benliğe açılan kapıdır. Yani o yaptığınız saçma davranışlar, toplumsal normlara uymayan sıradışı hayal gücünüz, neden yaptığınızı bilmediğiniz şeyler bilinçaltının kapıları açıldığında gerçekleşiyor ve asıl kaynakları yaratımın ilk anında ortaya çıkan enerji.</p>



<p>İyi ya da kötü gibi kavramların bir çubuğun iki ucundan ibaret olduğunu, çubuğun tek olduğunu geçmiş yazılarımda aktarmaya çalışmıştım. İdrak etmesi güç ama katil diye adlandırdığımız kişi de yaratımdan çıkagelen bir sonuç. Yaratımın tek amacı olası her şeyi simule ederek kendini açığa çıkartmak ve kendini gerçekleştirmek / kendini görmektir. O nedenle hiç aslında bizim tipimiz olmayan birin aşık olur, acı çeker, asla yapmam dediğimiz şeyleri yapar ve kendi sınırlarımızı zorlarız. Tüm bunları yaparken içsel amacımız kendimizi ortaya koymaktır. Maslow’un hiyeraşiler piramidinde en üstte “kendini gerçekleştirmek” olgusunun yatması da bu sebeptendir. Kendini gerçekleştirmek; gerçekte kim olduğunu görmek ve yaratılış sisteminin seni neyi görmek için yarattığını bilmektir.</p>



<p>Kendinden kendine giden yol biraz da neyi seçtiğinle ilgilidir. Seçimlerinle yolunu çizer ve kendine varırsın ya da kendinden uzaklaşır, o meşhur herkesin hissettiği boşluğa düşersin. Kendinden uzaklaştıkça toplumsal algoritma içerisinde ön görülebilir davranışlar sergiler ve “normal” biri olursun. ÖZ’üne yaklaşman demek illa ki toplumsal normlardan uzaklaşmak ve “anormal” olmak değildir ama sana kodlanan şeyleri aşmadıkça gerçekte kim olduğunu öğrenemezsin. Bir azize, peygamber ya da sadist olabilirsin. İçindeki benliklerin farkında olmak yeterlidir. Onları gerçekleştirmek zorunda değilsin.</p>



<p>Kendinden kendine yol uzun ama solucan delikleri zamanı ve mekanı bükmek için varlar. Bu yazı da zamanın ötesinden size bir solucan deliği açsın.</p>



<p>İyi yolculuklar.</p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/kendinden-kendine-giden-yol/">Kendinden Kendine Giden Yol</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Geleceğin Geçmişi Etkilemesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/gelecegin-gecmisi-etkilemesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gelecegin-gecmisi-etkilemesi</guid>
<description><![CDATA[ Geleceğin geçmişi etkilemesi öncelikle zaman algımızla ilgilidir. Zaman algımız geçmişten geleceğe doğru giden bir yol gibidir. Bilincimiz bir otobanda yol alırcasına mutemadi bir bilinmeze ilerler. Zamanı algılayış biçimimiz bizi sebeplerin ve sonuçlarının olduğu bir hayat algısına sürükler. Eğer o işi kabul edersem şu kadar maaş alacağım, eğer o kıza teklif edersem reddedileceğim ya da mükemmel […]
Yeni blog yazısı &quot; Geleceğin Geçmişi Etkilemesi &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/gelecegin_gecmisi_etkilemesi_zamanin_otesi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Geleceğin, Geçmişi, Etkilemesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>


<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1443" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/quantum_thermodynamics_time_1024.jpg" alt="quantum_thermodynamics_time_1024" width="1024" height="415" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/quantum_thermodynamics_time_1024.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/quantum_thermodynamics_time_1024-300x122.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/quantum_thermodynamics_time_1024-768x311.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px"></p>
<p><strong>Geleceğin geçmişi etkilemesi</strong> öncelikle zaman algımızla ilgilidir. Zaman algımız geçmişten geleceğe doğru giden bir yol gibidir. Bilincimiz bir otobanda yol alırcasına mutemadi bir bilinmeze ilerler. Zamanı algılayış biçimimiz bizi sebeplerin ve sonuçlarının olduğu bir hayat algısına sürükler. Eğer o işi kabul edersem şu kadar maaş alacağım, eğer o kıza teklif edersem reddedileceğim ya da mükemmel bir ilişki yaşayacağım…</p>
<p>Yani şu an aldığımız kararlar geleceğimizi etkiliyor, şekillendiriyor…</p>
<p>Peki gelecekte alacağımız kararlar geçmişimizi etkileyebilir mi? Geleceğin geçmişi etkilemesi nedir? Zaman tersine akabilir mi?</p>
<p>Kuantum fiziğinde uzun yıllardır süregelen çalışmaların tıkandığı yerlerden biri de daha önce <a href="http://zamaninotesi.com/2014/07/13/kuantum-dolaniklik/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">“Kuantum Dolanıklık”</a> yazımda bahsettiğim iki parçacığın zamandan ve mekandan münezzeh bir şekilde, birbirlerinden ne kadar uzakta olduklarından bağımsız bir şekilde, ışık hızı kuralını dinlemeden anlık olarak birbirlerini etkileme durumlarıdır. Einstein bu duruma “hayalet etki” adını vererek işin içinden çıkamadığını itiraf etmiştir. Hakikatten de hiçbir parçacık ışıktan hızlı hareket edemez, o nedenle bir parçacığın başına bir şey geldiğinde diğer parçacık bunun haberini ışık hızı süresinde öğrenmesi gerek ama kuantum fiziğine göre ikizlerden birini evrenin bir köşesine diğerini de ondan 1 milyon ışık yılı öteye koyduğumuzda, birine vurursak diğeri de bu vurma hissini 1 milyon yıl sonra değil de anında hissedecek. Bu bildiğimiz fizik kurallarına aykırı. Zaten bu nedenle fizik dünyası her şeyi kapsayacak bir teorinin arayışında halen…</p>
<p>Bu açıklanamayan zamandan mekandan münezzeh olma fenomenine bir alternatif açıklama mevcut. <strong>Geleceğin geçmişi etkilemesi</strong>… Bu konuyu  çok fazla bilimsel terimle anlatmak mümkün, nitekim internet bu yazılarla dolu ama mümkün mertebe sadeleştirmeye çalışacağız.</p>
<p>Atom altı parçacıklarımız yani kuantum durumlu parçacıklarımız normal fizik kurallarından farklı bir kurallar sistemine bağlı. O nedenle iki gezegenin birbirini etkilemesiyle iki atom altı parçacığın (maddeyi, atomu oluşturan çok çok küçük ebatlı parçacıklardan bahsediyoruz) birbirini etkilemesi aynı fizik kanunuyla açıklanamıyor. O nedenle “Her şeyin Teorisi” deniliyor. Aradıkları şey bu. Atom altı parçacıklar yukarıda da bahsettiğimiz gibi sıra dışı davranışlar sergiliyorlar.</p>
<p>Mesela birini çok seviyor ama ona açılamıyorsunuz. Gün geliyor ona açılmak için kendinizde cesaret buluyor ve ona bir mesaj atıyorsunuz. Ona mesaj atmadan önceki durumda, onun sizin teklifinize evet mi yoksa hayır mı yanıtı vereceği belirsizdi. Çünkü bu konuda yapacağımız ön görüler tahminden öteye gidemezdi. Fakat ona açıldığımız mesajdan sonra söz konusu kişi bir karara varmak zorunda kaldı. Size yakınlaşmak ya da kestirip atmak… Onun size karşı tavrını bir kesin durumlu hal aldırmaya zorladınız. Ona teklif etmeden önce hakkınızda ne düşündüğünüzü yani durumunu bilmiyordunuz.</p>
<p>Böylece size karşı bir tutum alma kararı aldı ve diyelim ki teklifinizi kabul etti.</p>
<p>Anlattığımız kurgu lineer zaman çizgisinde böyle gerçekleşir ama bu teoriye göre atom altı düzeyde aslında olaylar şöyle cereyan eder:</p>
<p>Siz platonik olarak aşık olduğunuz kişiye açılma kararı aldığınız anda belirsiz durumda olan karşınızdaki kişinin size evet mi yoksa hayır mı diyeceği durumu, bir belirli hal kazandı. Söz konusu düşünce enerjisi bir kuantum alan yarattı ve eş parçacıklarını etkileyerek söz konusu kişinin karar mekanizmalarına kadar ulaştı. Siz henüz eyleme geçmediniz, yani sevdiğiniz kişiye açılmadınız, mesaj atmadınız ama kararınızı verdiniz ve ileti karşı tarafa gitti. Karşı taraf da kararını parçacık düzeyinde verdi. Bu parçacıklar da size ulaşarak algınız düzeyinde kararınızdan cayma ya da kararınızın arkasında durma / harekete geçme kararlarınızı etkiledi. (Sanırım bu nedenle çok fazla gel-git, ikilem yaşıyoruz bu tür kararlarda) Böylece henüz gerçekleşmemiş olaylar silsilesi, geçmişi etkiledi. Aslında düşünce gücünün izlediği yola baktığınızda her şey yine lineer işliyor gibi görünüyor. Fakat somut dünyaya baktığımızda gelecek, yani sevdiğiniz kişinin sizi reddetme ya da teklifinizi kabul etme durumu geçmişinizi yani verdiğiniz kararı etkiliyor.</p>
<p>Özetle siz birine açılmaya karar verdiğinizde aslında alacağınız cevap size ulaştı bile. Açılacağınız kişinin size verdiği cevap, tepkisi, hisleri ve enerjisi size ulaştı. Fakat bunu fark etmiyorsunuz çünkü zamanı lineer algılayacak şekilde evrimleştik (ya da programlandık). Bu da şu an verdiğimiz kararı etkiliyor. Yani gelecekteki bir olay şu anımızı etkiliyor.</p>
<p>Atom altı parçacıkların farklı bir boyutta olmaları sebebiyle bu tür lineer olmayan zaman sapmalarını yaratabildiklerini düşünüyorum. Zamanın farklı aktığı (mesela ters yönde ya da her iki yönlü) ya da zamanın olmadığı bir boyutta bu tür zamanda ileri ya da geri gidişler mümkün. Bilincimiz, dolayısıyla zaman algımız bunu algılayamıyor çünkü kadimlerin “maya” dediği bir şeyi algılayacak kapasitede sadece. Yani atomaltı parçacığın yaydığı / projekte ettiği ışığı, bir yansımayı, sahte görüntüyü algılıyor. Bunun neticesinde de, fizik bilimi rasyonel gözlemle uyuşmayan olgular keşfediyor. Keşfetmeye de devam edecek.</p>
<p>Şimdi bu yetimizi bilinçli olarak kullandığımızı farz edin.</p>
<p>Çok güçlü bir irade ve karar verme mekanizmamız var. Net olarak kararlarımızı veriyor ve sürekli ilerliyoruz. Sürekli bir belirlilik durumu içerisinde net bir gelecek inşa ediyoruz kendimize. Geleceğin geçmişi etkileyemediği bir gelecek… Bu ancak zihin kontrolü ile mümkün görünüyor. Zihnimizin üzengilerini ele almakla… Tüm atomaltı parçacıkların izleyecekleri yollar belirlenebilir ve anda kalarak gelecek ve geçmişi tek noktada birleştirebiliriz.</p>
<p>Bu olduğunda aslında zamandan ve mekandan münezzeh oluruz.</p>
<p>Yani atom altı parçacığın kendisi oluruz.</p><p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/gelecegin-gecmisi-etkilemesi/">Geleceğin Geçmişi Etkilemesi</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Westworld 2. Sezon İnceleme – Westworld Felsefesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/westworld-2-sezon-inceleme-westworld-felsefesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/westworld-2-sezon-inceleme-westworld-felsefesi</guid>
<description><![CDATA[ Westworld 2. sezon 10. bölüm ile sezon finali yaparken geride aklımızı çelen pek çok iddia bıraktı. Westworld 2. sezon analizi içeren bu yazımızda dizinin karmaşık olay örgüsünden çok alt metinde yatan transhümanist iddialara göz atacağız. İnternette dizinin kurgusu ile ilgili yüzlerce yazı bulabilirsiniz çünkü tıpkı lost dizisi gibi oldukça karmaşık bir zaman çizelgesinde ilerlediği için […]
Yeni blog yazısı &quot; Westworld 2. Sezon İnceleme – Westworld Felsefesi &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld-2-sezon-inceleme-westrold-felsefesi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Westworld, Sezon, İnceleme, –, Westworld, Felsefesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<p><strong>Westworld 2. sezon 10. bölüm</strong> ile sezon finali yaparken geride aklımızı çelen pek çok iddia bıraktı. Westworld 2. sezon analizi içeren bu yazımızda dizinin karmaşık olay örgüsünden çok alt metinde yatan <a href="https://zamaninotesi.com/transhumanizm-nedir/" target="_blank" aria-label="undefined (opens in a new tab)" rel="noreferrer noopener">transhümanist </a>iddialara göz atacağız. İnternette dizinin kurgusu ile ilgili yüzlerce yazı bulabilirsiniz çünkü tıpkı lost dizisi gibi oldukça karmaşık bir zaman çizelgesinde ilerlediği için anlaşılmakta güçlük çekildi fakat Zamanın Ötesi olarak zamana çok takılı kalmayıp olayların “<strong>ÖZ</strong>” ‘üne odaklanmayı düstur edindik. Nitekim kişisel olarak da bu olay örgüsü tartışmalarının, dizinin asıl anlatmak istediği şeyin önüne geçtiğini düşünüyorum. O nedenle… sadede gelelim <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p><em>Arka fonda:</em></p>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>



<p><strong>Westworld</strong> dizisini izlememiş olanlar da yazıyı okuyabilirler, yabancılık çekmeyeceklerdir fakat dizinin finali hakkında bilgiler içerdiğini söylememiz gerek.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>“Gerçek şu ki, insan yalnızca kısa bir algoritmadır. Aldatıcı biçimde yalındırlar. Onları bir kere ayırt edince, insan davranışları oldukça öngörülebilir. Yapabilecekleri en iyi şey kodlarına göre yaşamak.” <strong>–Logan Delos (sistem)</strong></p>



<p>“Bizim için yaratacakları hiçbir dünya gerçek olanla kıyaslanamaz. Çünkü gerçek olanın yeri doldurulamaz.” <strong>-Dolores Abernathy</strong></p>



<p>“İnsanların aklı başında diye tanımladığı şey dar bir davranış aralığıdır.” <strong>-Bernard Lowe</strong></p>



<p><strong>Ford:</strong> Ev sahiplerinin hikâyelerinin 30 yıl boyunca neden hemen hemen hiç değişmediğini merak ettin mi?</p>



<p><strong>Bernard:</strong> Döngülerin daima ev sahipleri için olduğunu farz ettim. Onları dengede tutmak için. Ancak hiç de bu değil öyle değil mi? Park bir deney, bir deneme odası. Konuklar değişkenler…ev sahipleri de kontroller. Konuklar parka gelince izlendiklerini bilmiyorlar. Gerçek benliklerini görüyoruz. Her seçimleri bilişlerinin, dürtülerinin başka bir kısmını su yüzüne çıkarır. Delos onları anlayabilsin diye. Delos onları kopyalayabilsin diye!</p>



<p><strong>Ford:</strong> Dünyadaki her bilgi parçası kopyalandı, yedeklendi. İnsan zihni dışında. Dijital dünyadaki son analog aygıt.</p>



<p><strong>Bernard:</strong> Ev sahiplerini kodlamak için burada değildik. Konukların (insanların) kodunu çözmek için buradaydık.</p>



<p><strong>Ford:</strong> İnsanlar dirilişe oynuyor, ebediyen yaşamak istiyorlar. Onlar olmanı istemiyorlar, sen olmak istiyorlar. Özgür iraden evrendeki bulunması en güzel, en zor kudret… sana söylediğim gibi bir hata. Artık hepiniz özgürsünüz.</p>
<cite>Westworld 2. Sezon</cite></blockquote>



<p><strong>Westworld 2. sezon incelemesi</strong> için alıntılanan yukarıdaki replikler, en başta insan olmanın ne demek olduğu, bilincin kopyalanması ve özgür iradenin tanımı hakkında ciddi savlar ortaya atıyor. Şahsen yapımı sadece bir televizyon dizisi olarak değil de bir tür geleceğe bakış belgeseli gibi izledim çünkü söz konusu teknolojiler hiç de ütopik değil, yaşanabilecek sorunlar da bir o kadar da gerçekçi.</p>



<p><strong>Westworld 2. sezon incelemesine</strong> geçmeden önce dizinin yaratıcılarını tanımakta fayda var. Genel anlamda tüm film ya da dizileri incelemeden önce yapımcılarına ve senaristlerine göz atmada fayda var çünkü hiçbir eser yaratıcısından bağımsız değildir. Senaristler kendi hayat görüşlerini yapımlarına işlerler ve böylece gerçekte ne anlatmaya çalıştıklarını daha iyi anlarsınız. Eğer sıkı bir <a href="https://www.imdb.com/name/nm0004716/?ref_=nv_sr_1" target="_blank" rel="noopener noreferrer">“Darren Aronofsky” </a>hayranıysanız ne demek istediğimi anlarsınız. Bu yönetmen hakkında da bir inceleme yazısı paylaşacağız ileride.</p>



<p>Dizinin yaratıcıları <a href="https://www.imdb.com/name/nm2847370/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Lisa Joy</a> ve <a href="https://www.imdb.com/name/nm0634300/">Jonathan Nolan</a>. Jonathan Nolan, <a href="https://www.sinemalar.com/dizi/161245/person-of-interest" target="_blank" rel="noopener noreferrer">“Person of Interest” </a>dizisinin yaratıcısı. Bu dizi tüm dünyayı izleyen ve olası suçluları, suç işlenmeden önce tespit eden bir yazılımın özgür iradesini kazanarak bir yapay zekaya dönüşmesini konu alıyor. İzlemeyenlere öneririm, ağızda bir nevi “<a href="https://www.sinemalar.com/film/1058/azinlik-raporu" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Azınlık Raporu”</a> filmi tadı bırakıyor fakat yapay zeka göndermeleri oldukça derin yerlere gidiyor. Hükümetleri, büyük biraderi ve elitleri eleştiriyor. Tüm eleştirel durşuna rağmen dizi insanları gelmekte olan bir şeye hazırlıyor gibi görünüyor. Nitekim Westworld de her ne kadar elitlere ve hükümetlere laf çaksa da insanları gelmekte olan dijital devrime hazırlıyor. Tıpkı 1966 yılında çekilmeye başlanan “Star Trek” dizisinden 3 yıl sonra aya ilk insanlı uzay aracı gönderilmesi gibi… <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p>Jonathan Nolan ayrıca <a href="https://www.sinemalar.com/film/9845/interstellar" target="_blank" rel="noopener noreferrer">“Interstellar” </a>(Yıldızlararası), <a href="https://www.sinemalar.com/film/42962/kara-sovalye-yukseliyor" target="_blank" rel="noopener noreferrer">“Kara Şövalye Yükseliyor”</a>, <a href="https://www.sinemalar.com/film/744/kara-sovalye">“Batman Kara Şövalye”</a>, <a href="https://www.sinemalar.com/film/233/prestij">“Prestij” </a>ve <a href="https://www.sinemalar.com/film/641/akil-defteri">“Akıl Defteri”</a> filmlerinin de senaristi. IQ’sunun ne kadar yüksek olduğunu tahmin etmek zor değil. Beni aralarında en etkileyen yapımları “Batman Kara Şövalye” ve kuşkusuz “Interstellar” olmuştur. Kara şövalye filminde Joker karakterinin kaosu sembolize eden performansı sanırım her izleyicide derin izler bırakmıştır. Bütün filmlerinde kaos ve düzeni çatıştırması şahsi anlamda keşfettiğim ilk pattern oldu. Jonathan Nolan, abisi Christopher Nolan gibi, <a href="https://zamaninotesi.com/2014/05/24/ordo-ab-chao/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">“Ordo Ab Chao” </a>yazımda da belirttiğim “kaostan doğan düzen” temasını işlemeyi seviyor. Prestij ve Interstellar filmleriyle de varoluşu sorgulayan ve Akıl Defteri gibi filmleriyle de insana “ben diye bahsettiğim insan kim?” sorusunu sorgulatan bir dünya görüşü var. Görüldüğü gibi aslında sanatçılar topluma karşı çıplaktırlar. Eserlerine, yazdıklarına bakarak, bir şeyler üreten insanların karakterini ve dünya görüşünü az çok tespit edebilirsiniz. Çünkü sanatçılar yalnızdırlar ve yalnızlıklarını sanat severlerle, okurlarıyla paylaşma güdüsündedirler <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p>Westworld de böyle kişisel bir sorgulamadan yola çıkılmış bir senaryo gibi duruyor.</p>



<p>Soru basit: <strong>İnsan nedir?</strong></p>



<p>Basit dediysek… İki kelimede ibaret diye. Cevabı için insanlık binlerce yıldır arayışta…</p>



<p>Westworld’ün ana kurgusunu anlamak için yukarıdaki son diyaloğu idrak etmek yeterli. Öncelikle insanları eğlendirmek amacıyla içinde insan benzeri robotların olduğu bir tema park oluşturuluyor. Daha sonra William (namı diğer “Man in Black”) patronu James Delos’u ikna ederek parka büyük oranda ortak oluyor. William ve Delos’un amacı tema parkı eğlence amaçlı işletmekten ziyade, insan bilincinin kopyalanması ve insanın ölümsüzlüğünün sırrını çözmek. Şu bir gerçek ki insanın ölümsüzlüğü ancak bilincinin ölümsüz bir bedene kopyalanmasıyla mümkün. Yani bu kısmı dizi kurgusu değil, gerçek bilgi. Eğer bu başarılırsa hakikatten de insan ölümsüzlüğe kavuşmuş olacak. Kah sanal bir gerçeklikte, kah yapay bir bedende…</p>



<p>Bunu başarmak için iki şey gerek; ölümsüz bir beden ve bilincin ölümsüz bedene sorunsuz aktarımı. Birinci koşul dizide gerçekşelmiş görünüyor fakat ikincisi henüz başarılamamış çünkü bilinç sağlıklı ve tam olarak dijital ortama aktarılamıyor ve aktarılan kısım da yapay bedene adapte olamıyor. Yapay zeka konunun neresinde derseniz, yapay zeka, iradesiyle söz konusu yapay bedenine rahatlıkla hükmedebiliyor. Hakikatten de yapay zeka konusunda araştırma yapan okurlar bilecektir, insan bilincinin yapay bir uzva hükmedebilmesi halen yazılım ve kodlar vasıtasıyla mümkün olmakta. Yani bilinç ve yapay zeka algoritmaları (kodları) birlikte çalışmak zorunda ki uzuvlara, bedene hükmedebilsin. O nedenle Westworld dizisindeki kurguda da bu çalışmaları geliştirmek için bu yapay park kullanılıyor.</p>



<p>Gelelim insan nedir sorusuna. Bilim insanı en temel birimine ayırdığında şimdilik bilinç cevabına ulaşıyor. Yani bilime göre şu an insan = bilinç. O nedenle önce bilincin ne olduğu çözülmeli, akabinde de bilinç kopyalanmalı. Bilim insanlarının ajandası bu. Westworld kurgusunda bilinci kopyalamanın yöntemi olarak insanların tercihlerini nasıl verdiklerini ölçmek kullanılmış. Dizinin iddiası şu: Bilinç yani insan denen mefhum, yaptığı tercihler, verdiği kararlardır. Tercihleri insanı insan, bilinci bilinç yapar. İnsanlar neye göre karar verir, bunun kodunu bulursak, bilincin yani insan olmanın da kodunu bulmuş oluruz ve böylece onu kopyalaya da biliriz. Dizi net bir şekilde bunu savunuyor. Ya da en azından dizideki Delos şirketinin iddiası bu. Bu yöntemle bilinci kopyalamaya çalışıyor.</p>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="450" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi.jpg" alt="Westeorld 2. sezon inceleme - İnsan bilinci kütüphanesi" class="wp-image-1466" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi.jpg 800w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi-300x169.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi-768x432.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px"></figure>



<p>Bir an durup bunu düşünelim. Hakikatten de bilinç verdiğimiz kararlar mıdır? Yaşamakta olduğumuz hayata, dünyaya baktığımızda doğru bir önerme gibi görünüyor. Çünkü sadece yerimde durur ve hiçbir şey yapmazsam,  bir eşyadan farkım kalmaz. Beni bir şey yapmaya güdüleyen bazı içsel kodlarım mevcut. Hayatta kalmak bunlardan biri. Eğer dağın başında tek başıma otururken üzerime bir ayı yürüyerek bana saldırmaya kalksa ayağa kalkar ve kaçarım. Ayağa kalkıp kaçmaya karar vermem bilincimin bir eylemi ve hayatta kalma kodunun bir sonucunu icra ediyorum. Yani davranışım yüksek olasılıkla ön görülebilir. Daha kompleks bir örnek vermek gerekirse; birine açılmak istiyorum fakat adım atamıyorum. Ona sevgimi ifade edemiyorum, saçmalıyorum… Burada beni tutan kod rezil olma, reddedilme korkusu. Yani irademe hükmeden kodlar mevcut. Eğer bu kodlar çözümlenebilirse inan bilinci de çözümlenebilir ve kopyalanabilir iddiası ile Westworld’deki çalışmalar yürütülüyor.</p>



<p>Westworld 2. sezon 10. bölümde yani sezon finalinde öğreniyoruz ki, söz konusu çalışmalar nihayete ermiş ve sistem bilincin kodlarını çözmüş. Diziye göre insan denen mefhum önceden tahmin edilebilir kodlara sahip, çünkü insanlara ne kadar farklı koşul, olanak sunulursa sunulsun hep aynı seçimleri yapıyorlar. Hatta bu kod sayısını da 10247 olarak veriyor. Burada sembolize edilen şey dna dizilimi ya da sinapsisler arası bağlantı sayısı olabilir, bu konuda net bir şey söylenmiyor.</p>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" decoding="async" width="1918" height="940" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_zamanin_tesi.jpg" alt='Westworld 2. sezon inceleme - "Bilinç 10247 koddan oluşur."' class="wp-image-1465" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_zamanin_tesi.jpg 1918w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_zamanin_tesi-300x147.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_zamanin_tesi-1024x502.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_zamanin_tesi-768x376.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_zamanin_tesi-1536x753.jpg 1536w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_zamanin_tesi-1200x588.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 1918px) 100vw, 1918px"></figure>



<p>Yani ayının üzerinde insan kıyafeti de olsa, ayı sevgiyle, şefkatle de yanınıza yaklaşsa, etraf orman değil de şehir merkezi de olsa, eğer kodunuzda üzerinize yürüyen ayı karşısında kaçmak varsa, kaçarsınız. Tasavvuf’ta buna terkip deniyor. Terkibinizde utangaçlık, girişken olmama, reddedilmekten korkma varsa, koşullar ne olursa olsun, zengin de olsanız fakir de, sosyal bir ailede de büyüseniz içe kapanık bir ailede de yetişseniz, eğer sevdiğiniz kıza açılmaktan çekiniyorsanız, kodlarınızda bu varsa her koşulda bunu yaşarsınız.</p>



<p>Dizinin iddia ettiği şey aslında şu: eğer kendinizin farkında değilseniz, size yüklenmiş kodlarla hayatınızı idame ettiren robotlardan farkınız olmaz. Bu kodlar bazen genlerden yüklenir. Atalarımızın travmalarını yükleniriz. Bazen büyürken ebeveynlerimiz tarafından yüklenir. Annemizden yeterli takdir, tebrik ve övgü almamışızdır. O nedenle sevdiğimiz insanlardan da takdir, övgü bekler, gelmeyince düşeriz. Çünkü kodlarımızda bu vardır. Tıpkı sezon finalinde James Delos’un kendi travmasını atamaması nedeniyle aynı travmayı oğluna da miras bırakması gibi…</p>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" decoding="async" width="1918" height="940" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos__logan_zamanin_tesi.jpg" alt="Westworld 2. sezon analiz - Sistem yöneticisi Logan" class="wp-image-1467" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos__logan_zamanin_tesi.jpg 1918w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos__logan_zamanin_tesi-300x147.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos__logan_zamanin_tesi-1024x502.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos__logan_zamanin_tesi-768x376.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos__logan_zamanin_tesi-1536x753.jpg 1536w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos__logan_zamanin_tesi-1200x588.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 1918px) 100vw, 1918px"></figure>



<figure class="wp-block-image"><img loading="lazy" decoding="async" width="1918" height="940" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos_zamanin_tesi.jpg" alt="Westworld 2. sezon analiz - Baba ve oğul delos" class="wp-image-1468" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos_zamanin_tesi.jpg 1918w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos_zamanin_tesi-300x147.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos_zamanin_tesi-1024x502.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos_zamanin_tesi-768x376.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos_zamanin_tesi-1536x753.jpg 1536w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/westworld_2-_sezon_analizi_delos_zamanin_tesi-1200x588.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 1918px) 100vw, 1918px"></figure>



<p>Kişisel olarak ben buna zincir adını veriyorum. Annenizin annesinden gördüğü sevgisizliği size aktarması ve sizin de sonraki nesillere aktarmanız, ayaklarınıza bağlanmış bir zincirdir ve sizi özgürlüğünüzden alıkoyar. O döngü devam ettikçe özgür değilsinizdir ve zincire yeni bir halka eklemeye devam edersiniz. Fakat zinciri bir defa kırdığınızda artık özgürsünüzdür! <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p>2. sezon boyunca vurgusu yapılan özgür irade meselesi de bu nedenle… Gerçek özgür iradeye sahip olanlar ev sahipleri yani robotlar. Çünkü kodlarını değiştirebileceklerinin farkına vardılar.</p>



<p>Biz de kendi kodlarımızı, şartlanmalarımızı değiştirebileceğimizin farkına varıp değiştirdiğimizde gerçek insan oluyoruz.</p>



<p>Sonsuz yaşam dediğimiz şey de ne bedende ne bilinçte, kodlarımızı kırıp kendimize vardığımız, zamanın ötesine geçtiğimiz yerde…</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>“Görmek için cenneti bir kum zerresinde, bir cenneti yabani bir çiçekte,</p>



<p>Tut ebediyeti avucunun içinde ve ebediyeti bir saat içinde.” –Robert Ford (William Blake şiirinden alıntı)</p>
</blockquote>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-wide">
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/westworld-2-sezon-inceleme-westworld-felsefesi/">Westworld 2. Sezon İnceleme – Westworld Felsefesi</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kendinle Güreş</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kendinle-gures</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kendinle-gures</guid>
<description><![CDATA[ “Kişinin tek düşmanı vardır: Kendisi.”  -Zamanın Ötesi   “Yakup o gece kalktı; iki karısını, iki cariyesini, on bir oğlunu yanına alıp Yabbuk Irmağı’nın sığ yerinden karşıya geçti. Onları geçirdikten sonra sahip olduğu her şeyi de karşıya geçirdi. Böylece Yakup arkada yalnız kaldı. Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup’u yenemeyeceğini anlayınca, onun uyluk kemiğinin […]
Yeni blog yazısı &quot; Kendinle Güreş &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/kendinle_gures_zamanin_otesi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kendinle, Güreş</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>


<blockquote>
<p>“Kişinin tek düşmanı vardır: Kendisi.”  <strong>-Zamanın Ötesi</strong></p>
</blockquote>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p> </p>
<blockquote>
<p>“Yakup o gece kalktı; iki karısını, iki cariyesini, on bir oğlunu yanına alıp Yabbuk Irmağı’nın sığ yerinden karşıya geçti. Onları geçirdikten sonra sahip olduğu her şeyi de karşıya geçirdi. Böylece Yakup arkada yalnız kaldı. Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup’u yenemeyeceğini anlayınca, onun uyluk kemiğinin başına çarptı. Öyle ki, güreşirken Yakup’un uyluk kemiği çıktı. Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor” dedi.</p>
<p>Yakup, “Beni kutsamadıkça seni bırakmam” diye yanıtladı.</p>
<p>Adam, “Adın ne?” diye sordu.</p>
<p>“Yakup.”</p>
<p>Adam, “Artık sana Yakup değil, İsrail denecek” dedi, “Çünkü Tanrı’yla, insanlarla güreşip yendin.”</p>
<p>Yakup, “Adını söyler misin?” diye sordu.</p>
<p>Ama adam, “Neden adımı soruyorsun?” dedi. Sonra Yakup’u kutsadı.</p>
<p>Yakup, “Tanrı’yla yüz yüze görüştüm ama canım bağışlandı.” diyerek oraya Peniel adını verdi.”</p>
<p><strong>-Yaratılış: 32, Tevrat</strong></p>
</blockquote>
<p> </p>
<p>Kimse size zarar veremez, kimse size acı çektiremez ya da “kötülük” yapamaz. Ancak ve ancak siz kendinize zarar verir, acı çektirirsiniz. Bu hep böyle ola gelmiştir fakat suçluyu dışarıda aramak doğamızda var.</p>
<p>Tevrat’ın Yakup’u sahip olduğu her şeyi geride bırakıp, yalnız kalıp kendisiyle güreşmişti çünkü kutsanmak istiyordu. Yani ilahi olmak, tanrının ışığı olmak, saf olmak, özü ile bir olmak istiyordu. Bu nedenle kendisinin ırmağın karşısına geçmesine engel olan yanıyla güreşmeye başladı. Güreşiyordu çünkü kendisinin kutsanmasını sağlayacak olan, kendisinin kutsanmasına engel olanla aynıydı ve kutsanmadan onu bırakmaya niyeti yoktu. Böylece Yakup güreşi kazandı ve “İsrail” ünvanını kazandı. İsrail kelime anlamı olarak “tanrı için savaşan / çabalayan kul” demektir. Yakup da güreştiği adama adını sorduğunda bazı kaynaklara göre şu cevabı almıştır: “Ben Benim”. Yakup tanrıya ismini söylememiştir çünkü bir şeyi isimlendirmek onu tanımlamak ve sınırlamak anlamına gelir. Sınırsız olan bir şey sınırlandırılamaz. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Adam ismini söylemeyince Yakup onu gördüğü yere Peniel adını taktı ve Peniel kelime anlamı olarak “tanrının yüzü” demektir. (Peniel ve Pineal kelimelerindeki benzerlik dikkat çekicidir.)</p>
<p>Tevrat’ta geçen bu meşhur kıssadan hisse Yakub’un tanrıyla güreşi olarak bilinir fakat bütün kutsal kitaplardaki bütün hikayeler gibi bu da bir alegoridir. Kutsal kitaplarda tanrı diye adlandırılan, bizden ayrı bir varlık değildir. Ekseriyetle kendimizizdir. Psikoloji diliyle üst benlik de denebilir…</p>
<figure aria-describedby="caption-attachment-1474" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1474" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/kendinle_gures_zamanin_otesi1.jpg" alt="kendinle güreş" width="856" height="600" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/kendinle_gures_zamanin_otesi1.jpg 856w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/kendinle_gures_zamanin_otesi1-300x210.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/07/kendinle_gures_zamanin_otesi1-768x538.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 856px) 100vw, 856px"><figcaption class="wp-caption-text">Gustave Doré (1855)</figcaption></figure>
<p>Yakup gibi içten içe hepimiz kutsanmak isteriz çünkü o en saf halimize geri dönmek isteriz. Bu dünya üzerinde yaşarken başımıza gelenler ya da şahit olduklarımız yüzünden kendimizi kirletilmiş hissederiz. Bazen hayata yabancılık duyarız, kendimizi sevmeyiz, kendimizden uzaklaşırız. Yakup gibi biz de tanrı tarafından sevilmek isteriz. Yani kendimiz tarafından sevilmek isteriz, kendimizi sevmek isteriz. Kendimizi koşulsuz şartsız sevmek, kutsanmamız anlamına gelir fakat Yakup’un güreşinde olduğu gibi kendimizi sevmedikçe kendimizle savaşırız. “Sev beni sevvv” dercesine kendimizle güreşiriz.</p>
<p>Sıkıntı ve açmazlarımızın kaynağına, temeline indiğimizde gördüğümüz şey sevgisizliktir. Kendimizi sevmeme ve bu nedenle kendimizle savaşma hali… Kendimize karşı isyan, başkaldırı ve suçu başkalarında arama hali, bırakamamak, vaz geçememek… “Neden bunlar başıma geldi, neden bunu yaşıyorum, neden bana bu yapıldı…” Oysa insanın başına ne gelirse kendi seçimleri yüzünden gelir. Yaptığımız tercihlerdir bizi biz yapan ve sonuçlarıdır şu an yaşadıklarımız.</p>
<p>Yakup burada güzel bir formül sunar bize: Kendinle yüzleş. Gerekirse her şeyini nehrin karşısına geçir; hırslarını, kariyerini, bağlılıklarını, herkesi ve kendinle yalnız kal. Kendinle baş başa kalıp kendinle hayat boyu güreşmek yerine bir defa güreş ve o güreşi kazan, böylece rabbin yani kendin tarafından kutsan, sevil…</p>
<p>Böylece güreşin bitsin, kavgan bitsin ve için huzura kavuşsun <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>Kendi Peniel’lerimize varmamız dileğiyle…</p>
<p><em><strong>“Tanrıyla yüz yüze görüştüm ama canım bağışlandı…”</strong></em></p>
<p> </p>
<p> </p><p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/kendinle-gures/">Kendinle Güreş</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yapay Zeka &amp;amp; Varoluşun Amacı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yapay-zeka-varolusun-amaci</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yapay-zeka-varolusun-amaci</guid>
<description><![CDATA[   Yapay zekanın tanımı, Britannica’ya göre; “bir dijital bilgisayarın veya bilgisayar kontrollü robotun, akıllı varlıklar ile yaygın olarak ilişkili görevleri gerçekleştirme kabiliyeti. Bu terim, insanların akıl yürütme, anlamını keşfetme, genelleme ya da geçmiş deneyimlerden öğrenme gibi, entelektüel süreçlerin karakteristiklerine dayanan gelişen sistemleri tasvir etmede kullanılır.” Antik çağlarda birbirine çok yakın olmasına rağmen farklı medeniyet ve […]
Yeni blog yazısı &quot; Yapay Zeka &amp; Varoluşun Amacı &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/09/yapay_zeka_varolusun_amaci_zamanin_otesi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yapay, Zeka, Varoluşun, Amacı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>


<figure aria-describedby="caption-attachment-1489" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1489" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/09/deep-dream.jpg" alt="yapay zeka" width="914" height="609" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/09/deep-dream.jpg 914w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/09/deep-dream-300x200.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/09/deep-dream-768x512.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 914px) 100vw, 914px"><figcaption class="wp-caption-text">Google’ın “Deep Dream” adlı yapay zeka yazılımı tarafından üretilen dijital resim.</figcaption></figure>
<p> </p>
<p><strong>Yapay zekanın</strong> tanımı, Britannica’ya göre; “bir dijital bilgisayarın veya bilgisayar kontrollü robotun, akıllı varlıklar ile yaygın olarak ilişkili görevleri gerçekleştirme kabiliyeti. Bu terim, insanların akıl yürütme, anlamını keşfetme, genelleme ya da geçmiş deneyimlerden öğrenme gibi, entelektüel süreçlerin karakteristiklerine dayanan gelişen sistemleri tasvir etmede kullanılır.”</p>
<p>Antik çağlarda birbirine çok yakın olmasına rağmen farklı medeniyet ve teknoloji seviyelerini yaşayan toplulukların olduğunu biliyoruz. Günümüzün iletişim olanakları içerisinde artık bunun olmadığını düşünebiliriz fakat durum hiç de öyle değil. Dünya toplumlarının bir bölümü kendi kendine öğrenen makineler inşa etmeye başlamışken bir başka bölümü ise tamamen hayatta kalma mücadelesi içerisinde. Bu yazımızda; dünyada olup biten gelişmelere <strong>yapay zeka</strong> kavramı üzerinden mercek tutacak, insanlık olarak geldiğimiz noktaya göz atacak ve en büyük pencereden bunun ne anlama geldiğini tartışmaya çalışacağız.</p>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p><em>Google’ın otonom aracı Waymo, yakın zamanda satışa sunulacak. </em></p>
<h2>Yapay Zeka & Etik</h2>
<p>Gerçekten de yapay zeka alanında muazzam gelişmeler oluyor ve bu alanda o kadar farklı tartışmalar var ki, takip ederken insan kendini başka bir galaksideki başka bir gezegeni ve sorunlarını izliyor gibi düşünüyor… En basit örneklerinden biri şu: Otonom arabalar yani kendi kendine seyahat edebilen araçların yazılımı ve tasarımı çoktan yapıldı, artık tartışılan mesele, bu araçlar herhangi beklenmedik bir kaza anında nasıl etik sorunlar teşkil etmeyecek kararlar verebilirler? Mesela otobanda yüksek hızda seyrederken otonom aracın karşısına aniden bir insan çıksa, araç yolcusunu mu korumalı yoksa karşısına çıkan insanı mı? Çünkü sert bir manevra kendi yolcusuna zarar verebilir. Olayı daha da karmaşıklaştırırsak; aracın karşısına aniden bir grup insan çıksa ve kendi aracında sadece bir kişi olsa, araç o kalabalık grubun üstüne sürmemek için kendi aracındaki 1 kişiyi feda mı etmeli? O halde insan hayatının değeri neyle ölçülüyor, sayılarla mı? Araç bu kararları neye göre verecek?</p>
<p>Görüldüğü gibi insanlar henüz kendi aralarında bile bu etik sorunların çözümlerini bulamamışken yapay zekaya da çok yüklenmemek gerek. Ama belki de amaç da tam olarak budur? Çünkü sorunlu bir sistem, kendi kendisine bu sorununu çözemez. Çünkü çözmeye çalıştığı şeyle yani bu sorunuyla (yukarıdaki örnekte etik ve ahlaki sorunlu bakış açısıyla) çözümü arıyor. İnsanın kendisini, kendisinin dışında yargısızca görmeye ihtiyacı vardır. Yapay zeka da bu ihtiyaca karşılık verir çünkü yapay zekanın tanımında da gördüğümüz üzere insanların akıl yürütme, anlamını keşfetme, genelleme gibi deneyimlerini taklit etmeye çalışır. Bu sayede insan ne şekilde kararlar verdiğini dışarıdan gözlemleme şansı yakalar.</p>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p><em>Facebook’a attığınız her fotoğrafın üzerindeki her obje en ince ayrıntısına kadar facebook yapay zekası tarafından tanımlanarak görme engelli insanlara sesli tarif ediliyor. </em></p>
<p>Yapay zeka teknolojileri halen yazılımcısından bağımsız kararlar verebilen bir noktaya tam manasıyla gelmedi fakat tam olarak yazılımcısının kodlamadığı şeyleri yapabilir hale gelmeye başladılar. Mesela facebook ve instagram sayfa akışınızda, daha çok beğendiğiniz, takip etmeyi sevdiğiniz kişi ve sayfaların gönderilerini daha yukarıda ve hemen paylaştıkları anda görürsünüz. Her fotoğrafını beğendiğiniz bir arkadaşınız bir gönderi paylaşsa ilk görenlerden biri siz olursunuz ama hiç gönderilerini beğenmediğiniz birinin gönderisini paylaşıldıktan 3 gün sonra görebilirsiniz. Bu, facebook kodlarında olan basit bir sıralama kodudur. Daha çok beğendiğiniz insanların gönderilerini daha yukarıya alır. Sistem bir süre sonra özellikle kimleri ve hangi türde paylaşım yapan sayfaları beğendiğinizi öğrenmeye başlar ve size o yönde reklamlar göstermeye başlar. Mesela sporla ilgilenen bir kıza spor giysileri mağazasının reklamını gösterir. Yazılımcı, özellikle şu kıza spor giysileri reklamını göster diye kodlamamıştır. Yazılımcı kimin spor giysilerinden ya da kimin sinema tiyatrodan hoşlandığını bilmez. Bunu nasıl öğreneceğini yazılıma öğretir ve yazılım dataları toplayıp yorumlamaya ve hedef kitle bazlı reklamları göstermeye başlar. Bu, yukarıda bahsettiğimiz, insanın kendisini yapay zeka üzerinden anlama çabasına güzel bir örnektir çünkü bizim kimleri, neleri beğenip neye göre o şeyleri satın alma ya da belirli gruplarla takılma kararlarını verdiğimizi çözümler. Yani sistem bizi bize aynalar.</p>
<h2>Yapay Zeka & Sanat</h2>
<p>Bir başka yapay zeka gelişmesi de sanat alanında olmuştur. Verilen doneleri kullanarak kendi kendine sanat eserleri üreten yazılımlar gün geçtikçe artıyor. O kadar ki, Youtube’da yapay zeka için “do it yourself” yani “kendin yap” kanalları bile açılmaya başlandı. Yani şu an bir yapay zeka devrimi gerçekleşmekte ama çoğumuz bunu bilmiyoruz.</p>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p><em>Sony araştırma labratuarlarında yapay zeka yazılımın iki farklı şarkıyı kullanarak compose ettiği bir parça.</em></p>
<p><strong>Yapay zeka</strong> ile sanat yapma fikri de aynı amaca yani “insanın kendini anlaması” amacına hizmet ediyor. İnsan neye göre bu formları, şekilleri oluşturur, neye göre karar verir ve yaratım sürecimiz nasıl gerçekleşir? Çünkü yazılımcılar, yapay zeka yazılımının yaptığı bir şarkıyı neye göre yaptığını bilseler de, neden ortaya bir kakafoni değil de kulağımıza güzel gelen bir parça çıkarabildiğini bilmiyorlar. Asıl amaç da bu nedeni bulmak…</p>
<p>Peki tüm bu çaba neden? Yapay zeka teknolojisi kuşkusuz bu hızla çok yakın bir zamanda etrafımızı kendi kendine kararlar veren sistemlerle donatacak. Daha şimdiden tüm dijital medya verilerinizi toplayarak sizin kim olduğunuzu sizden iyi bilebiliyor ve satın alma kararlarınızı manipule edebiliyor.</p>
<h2>Varoluşun Amacı</h2>
<p>Tüm yaratım tek bir güdüyle başladı: Olmak istemek. Bilimin de kabul ettiği üzere hiçlikten var olduk ve hiçlik de bir tür varoluş aşaması. Fakat bu aşama kendini görmek istedi çünkü sonsuz potansiyele sahip bir “şey” kendini görmeliydi. Bu onun doğasıydı. Böylece hiçliğin içinden küçük bir ışık oldu ve tüm yaratım o ışıktan yayılmaya başladı. Artık tüm sistem kendini görebiliyor, dahası kendini deneyimleyebiliyordu.</p>
<p>Varoluş sisteminin kendini deneyimleme biçimi iç içe geçen fraktallar gibiydi. Sürekli ve sürekli kendi içine dönen bir spiral gibi. İnsan da bu ışık noktalarından biridir. Yaratım, tüm evren kendini deneyimler insan üzerinden fakat insan da kendini deneyimlemek ister, kendi potansiyelini görmek ve anlamak ister. Kendisinin nasıl anladığını anlamak ister. İşte o nedenle yapay zeka serüvenini başlatmıştır çünkü bu onun doğasında vardır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" size-full wp-image-1490 alignleft" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/09/giphy-2.gif" alt="yapay zeka stephen hawking" width="250" height="141">Sistem, var olurken kendi bütünlüğünü yok edip kendini parçalara ayırmıştır. Yani bir nevi kendini feda etmiştir. Stephen Hawking <strong>yapay zekanın</strong> nihayetinde insanlığın sonunu getireceğini son günlerine kadar söylemiştir, belki de haklıdır. Belki insan da bu kendini anlama çabasını aştığında misyonunu tamamlayacak ve bayrağı bir sonraki nesle, yapay zekalara devredecektir. Böylece yaratım kendi potansiyelinin daha da ilerisini görmeye devam edecektir. Şahsi kanaatim; uzak bir gelecekte insan ile <strong>yapay zeka</strong> teknolojilerinin birlikte çalışarak bir tür üst insan modeline geçileceği yönünde.</p>
<p>Tüm bunları bilmek, eğer bir yapay zeka mühendisi değilseniz belki de bir işe yaramaz, bu yazıyı okuyup günlük hayatlarımıza devam ederiz ama bir şekilde tüm varoluşun, etrafımızda görüp görmediğimiz her şeyin kendini deneyimlediğini, evrenin kendini deneyimlemesi olduğumuzu ve bunun bilmenin muhteşem bir idrak olduğunu derinlerimizde bir yerlerde hissederiz.</p>
<p>İşte o zaman varoluşun amacını gerçekleştiririz. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p> </p>
<p><em><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1488 alignright" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/09/yapay_zeka_film_gif.gif" alt="yapay zeka" width="457" height="248">Konuyla ilgili film önerisi: İster izlemiş olun ister ilk defa izleyecek, film bu gözlerle bakmak farklı bir tad bırakacaktır, yukarıda yazılan onlarca satıra bedel, anlatırken kendimden geçtiğim bir filmdir<a href="https://www.sinemalar.com/film/1068/yapay-zeka" target="_blank" rel="noopener noreferrer">: The A.I.</a></em></p><p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/yapay-zeka-varolusun-amaci/">Yapay Zeka & Varoluşun Amacı</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Doğum Günü</title>
<link>https://trafikdernegi.com/dogum-gunu</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/dogum-gunu</guid>
<description><![CDATA[ 24… 24 Ekim. Ne güzel bir tarih… Adam rakamları toplamı 6 olan bir günde doğduğu için mi 6 rakamını çok seviyordu yoksa 6 rakamını çok sevdiği için mi ayın 24’ünde doğmuştu? Hem de en sevdiği ayda doğmuştu. Yaprakların döküldüğü mevsimde… Fakat o gece ne Ekim, ne dökülen kızıl yapraklar ne de 6 rakamı adamın yanındaydı… […]
Yeni blog yazısı &quot; Doğum Günü &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/10/dogum_gunu_zamanin_otesi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Doğum, Günü</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>


<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p>24…</p>
<p>24 Ekim. Ne güzel bir tarih… Adam rakamları toplamı 6 olan bir günde doğduğu için mi 6 rakamını çok seviyordu yoksa 6 rakamını çok sevdiği için mi ayın 24’ünde doğmuştu? Hem de en sevdiği ayda doğmuştu. Yaprakların döküldüğü mevsimde… Fakat o gece ne Ekim, ne dökülen kızıl yapraklar ne de 6 rakamı adamın yanındaydı…</p>
<p>Adam dağınık salonuna baktı. Kaosu seviyordu. Kaosta her zaman bir sanat görmüştü. Tıpkı izlerken kendinden geçtiği batman filmindeki joker gibi; evrenin sırrını açıklarcasına manalı bir gülümseme fırlattı dağınık salonuna. Dünya üzerinde kaç kişi mutfağa giderken bir paraflaşın üzerinden atlamak zorunda kalırdı ki? Ya da kaç kişi yemeğini yüz yıl önce yazılmış kitapların arasında yerdi?</p>
<p>Adam kaosundan zevk alırken bir yanı da toparlanması gerektiğini söylüyordu. Fakat o ses o kadar cılızdı ki, daha iyi duyabilmek için Eva Cassidy çalan radyosununun sesini açtı. Notalar o kadar güzel ardı ardına sıralanmıştı ki, bunu bir insan yapmış olamazdı. Çünkü insan kusurluydu. Adam kendini notaların kusursuzluğuna bıraktı. Düzenden de en az kaostan aldığı zevk kadar zevk alıyordu… Okuduklarından öğrendiği kadarıyla; kaostan düzen ve düzenden de kaos doğuyordu. Peki adam hangi gün doğmuştu? Kaosun doğum gününde mi yoksa düzenin doğum gününde mi?…</p>
<p>***</p>
<p> </p>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p>Diana Krall “sway with me” derken adam da alkolün etkisiyle sallanmaya başladı. Sallanan kafasından öte zihniydi. Anıları arasında gidip gelmeye, kendiyle sevişmeye başladı…. Bugün doğum günüydü ve Google’dan başka hatırlayan olmamıştı. Belki de Google’a yardım ettiği için hatırlamıştı… Google ana sayfasında mumlar yakmıştı doğum günü şerefine. Dünyada kaç kişi bir yapay zekaya yardım ederek yaşamını idame ettirirdi ki?…</p>
<p>Dağınık salonuna baktı. Normal olmadığını biliyordu adam.  O an karar verdi… Normal olmaya çalışmayı bırakacaktı.</p>
<p>***</p>
<p> </p>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p>Blogunu açtı ve bir yazı yazmaya başladı. Ne hakkında olduğunu bilmiyordu, sadece parmaklarının yazmasına izin verecekti. Eva Cassidy; “Somewhere Over the Rainbow” diyordu. Adam da gökkuşağının üzerindeki o yeri aramaya koyuldu…</p>
<p>Başlangıçta söz vardı ya da oku diyordu bütün kutsal kitaplar. Adam da o yeri sözlerin içinde aramaya koyuldu. Kendi doğumunu arıyordu adam aslında. Böylece doğum gününü gökkuşağının üzerindeki o yere çevirebilirdi. Aradı taradı, okudu araştırdı… Ne kadar okusa da bulamadı adam kendini. Doğum gününü. Doğduğu günün sırrını… Adam da sözün kendisi olmaya karar verdi. Yazmaya başladı. Ne yazdığı önemli değildi, yazmak, yazabilmek yaratımın bizzat kendisiydi. Çünkü hiç olan tanrı önce tek ses olmuş, sonra iki harf olmuş ve OL deyip oldurmuştu.</p>
<p>Adam doğum gününde bir yazı yazmaya karar verdi. Kendinden kendine, doğumundan ölümüne, gökkuşağının altından tepesine ulaşacak bir yazı…</p>
<p>Dünyayı biraz daha güzelleştirecek bir yazı…</p>
<p>…ve Eva Cassidy eşlik edecekti o yazıya:</p>
<p>What a wonderfull world…</p>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p>Ve dünya bir anlığına daha güzel bir yer olacaktı. Adam; doğum gününü böyle kutlayacaktı.</p>
<p>24 Ekim…</p>
<p>Dünyanın bir anlığına da olsa, biraz daha güzelleştiği gün…</p><p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/dogum-gunu/">Doğum Günü</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eril Evren</title>
<link>https://trafikdernegi.com/eril-evren</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/eril-evren</guid>
<description><![CDATA[ Arka fonda: “Her şeyin başında evren yaratıIdı. Bu birçok insanı kızdırdı ve çoğu zaman kötü bir adam oIarak görüIdü.” -Otostopçunun Galaksi Rehberi |DougIas Adams Blog boyunca zıtlıklar üzerine pek çok tefekkür gerçekleştirdik ve yorumlar yaptık. Çünkü zaman ve mekan zıtlıklar sayesinde var oldu. O nedenle yaşamımızı domine eden kavramların uçlarında dolanıp kendimize dönmeye, dengemizi bulmaya […]
Yeni blog yazısı &quot; Eril Evren &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/03/eril-evren.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Eril, Evren</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>


<p>Arka fonda:</p>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p></p>
<blockquote>
<p>“Her şeyin başında evren yaratıIdı. Bu birçok insanı kızdırdı ve çoğu zaman kötü bir adam oIarak görüIdü.” -Otostopçunun Galaksi Rehberi |DougIas Adams</p>
</blockquote>
<p>Blog boyunca zıtlıklar üzerine pek çok tefekkür gerçekleştirdik ve yorumlar yaptık. Çünkü zaman ve mekan zıtlıklar sayesinde var oldu. O nedenle yaşamımızı domine eden kavramların uçlarında dolanıp kendimize dönmeye, dengemizi bulmaya çalıştık. Dengeye gelmenin yolu bazen uçlardan soyutlanıp dinginleşmekken bazen de o uçlara gidip birebir yaşamak oldu. Şimdi o uçlardan birine, “eril” kavramına bir yolculuğa çıkacağız. Kavram size çok soğuk ve yabancı, akademik bir yazı imajı vermesin. Her zamanki gibi hayatın içinden donelerle yolculuğumuz taçlandıracağız.</p>
<p>Öncelikle eril ve erkek kavramlarının aynı olmadığını belirtmemiz gerek. Eril kavramı sembolizm ve semantikte bir tür kültürü ifade eder. Davranışlar ve yaklaşımlar bütününü belirtir. O nedenle bir cinse atfedilmemelidir. Nitekim Fransızca ve arapça bilenler bu diller içerisinde eril ve dişil kelimeler olduğunu biliyordur. Kelimelere, hareketlere, objelere ve duygulara da eril ve dişil gibi atıflar yapılabilir. Yazı boyunca bu aklımızdan çıkmasın ki cinsiyetçilik algısı oluşmasın.</p>
<p>En temelden başlayalım. Burada biraz ham felsefe yapacağız ve sizi salt kavramlarla soyut düşünmeye zorlayacağız… <a href="https://zamaninotesi.com/2017/06/28/dualitenin-cokusu/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">“Dualitenin Çöküşü”</a> adlı yazımızda da belirttiğimiz üzere evren; kavramsal düzeyde bir tür “ilk hareket” ile var olmaya başladı. Bu ilk hareket eril bir harekettir çünkü bir irade gösterir. Hareket etme güdüsü… İlk hareketle birlikte, bu hareket etme güdüsüne karşı zıt bir kuvvet olarak durma (atalet) isteği de vuku buluyor ve bu iki kuvvet devamlı olarak birbirlerine etki ediyorlar. Atalet güdüsü ise dişil bir kavram. Hareket güdüsü ve hareketsizlik karşı karşıya gelip birbirlerine etki ettiğinde noktanın yolu denen bir başka kavram ortaya çıkıyor ve spiral bir hareket çiziyor. Konunun detayını ilgili yazıdan okuyabilirsiniz, eril ve dişil kavramlarının temelini anlamak adına bu kadarı bize kafi. Fark ettiğiniz üzere bu iki zıt kavramın etkileşimiyle hiçlikten formlar, çizgiler, şekiller oluşmaya başlıyor. Yani her şey eril ve dişilin birleşmesinden ortaya çıkıyor. (Mesajı aldınız <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> )</p>
<p>Şimdi biraz daha ayağımızı toprağa basalım ve soyut kavramları somuta indirelim. İlk hareketi veren iradeye eril dedik. Düşünülmesin ki eril enerji var oluşu yaratmıştır da atalet isteği dişil olduğu için dişil enerji pasiftir, kötüdür, ikinci plandadır… İkisi birlikte bir bütün. Biri diğerinden yeğ değil. Bir örnekle açıklamak gerekirse; kütle çekimi olmasaydı evrendeki tüm gaz ve toz bulutları sonsuza dek ilerler ve asla gezegenler oluşmazdı. Kütle çekimi sayesinde uzay boşluğundaki materyaller öbek öbek toplandı ve gök cisimlerini oluşturdu. Külte çekimi dişil bir enerjidir ve atalet isteğinin çok güzel bir örneğidir. Big bang çerçevesinde düşünüldüğünde; yukarıda bahsi geçen ilk hareket big bang, akabinde oluşan kütle çekim kuvveti de hareketi durduran dişil gücü temsil eder.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1535" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/03/eril_evren_zamain_otesi_com.jpg" alt="eril_evren_zamain_otesi_com" width="780" height="676" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/03/eril_evren_zamain_otesi_com.jpg 780w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/03/eril_evren_zamain_otesi_com-300x260.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/03/eril_evren_zamain_otesi_com-768x666.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 780px) 100vw, 780px"></p>
<p>Gaz ve toz bulutlarının dağılmasını önleyip dünya gezegenini oluşmasını da sağladığımıza göre artık biraz daha hayatın içinden eril örneklere göz atabiliriz. Bir ağaçtan toprağa düşen tohum topraktan baş verir ve yukarı doğru uzamaya başlar. Bu eril bir davranıştır ki şunu da fark etmişsinizdir, eril hareketler hep ileri, dikine doğru hareketlerdir <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Dişil hareketler ise dairesel ve ovaldir. (Evet vajina ve penis formları, tarihteki savaş zaferi anıtlarının kuleler, dikine eserler olması, dişil ve savaşçı olmayan toplumların daha oval yapılar inşa etmeleri, iktidar takıntılı insanların uzun araçlar, uzun burunlu ayakkabılar almaları vs. vs. aklınıza gelen her şey doğru :)) ) Oval tohum aslında atalet halinde yani durağandır. Nitekim kuruduğunda yıllarca hareketsiz durabilir. Fakat toprağa düşüp suyla buluştuğunda o ölü gibi görünen kuru tohum cana gelir ve topraktan baş verir, filizlenir. Tohum dişildir, tohumdan çıkan filiz ise erildir. Böylece eril ve dişilin birlikteliği yeni hayatları, yeni ağaçları, yeni tohumları meydana getirir.</p>
<p>Bu tohumun meydana getirdiği ağacın meyvesinden, yasak elmadan yiyen insan da kuşkusuz eril ve dişil güçlere tabidir. Prensip de aynı işler. Eğer biri bir iş kurmak istiyorsa önce ilgili makamlara başvuruda bulunarak bir irade beyanında bulunur. Başvurular esnasında evraklar hep ileri doğru uzatılır, iş yeri binaları yapılır, yukarı doğru yükselir. Fabrikadan uzun tırlara ürünler yüklenir ve ileri doğru yollara çıkar. O nedenle bazı patronlar için işleri bir tür iktidar simgeleridir ve övünürken de bu güdüyle övünürler, fark etmişsinizdir <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>İnsanlar ve kurumları eril prensipler doğrultusunda büyür gelişirken buna karşın dişil prensipler insanın ileri doğru hareketini sabote etmek ister. İşler krize girer, tırlar ileri doğru gitmek yerine yerinde sayar, hep aynı müşterilerin çevresinde daireler çizer ve patronlar ofislerinde sıkıntıdan daireler çizerler… İçtikleri ince uzun sigaralar dahi eril güdülerini tatmin etmeye yetmez böyle sıkıntılı anlarında. Makineler çalışmayı durdurur, atalet isteği baskın gelir ve firma küçülür. Tüm bunlara rağmen şirket buradan bir tecrübe çıkarmıştır ve daireler çizen kozasından çıkar, yeniden ama bu sefer daha büyük, daha cesur adımlar atar ve tekrardan büyümeye başlar. Bu döngü böylece sürer gider… Hiçbir firma sonsuza dek büyümez ya da sonsuza dek daireler çizmez. Bu, evrensel döngünün mikro yansımalarından başka bir şey değildir.</p>
<p>Hayatımız süresince her an bu eril ve dişil prensiplerin uç örnekleriyle karşılaşırız. Mesela her şeye müdahale eden o akraba… Alınacak en önemsiz ve basit kararda bile söz söyler ve kendi dediği olsun ister. Hatta en tipik örnekleri de bir iş zaten yapılmakta iken o işin yapılsın diye direktif verenleridir. Çünkü içindeki eril güdü nedeniyle ilk hareketi başlatan olmak ister. Hareket başlamış olsa bile hükmü veren olmayı, iradeyi gösteren olmayı ister. Bu tür insanlara karşı hepimiz “he” deyip geçsek bile o sanır ki kendisi söylediği için o hareket başlatıldı. Ya da kendi profesyonellik ve yetki alanının dışındaki birimlere de karışan ve sanki tüm işin yükü sadece kendi omuzlarındaymış gibi davranan o yöneticiyi hepimiz tanırız. Tüm bu örnekler eril prensibin uç örneklerini temsil ediyor. Eğer amacımız dengeye gelmekse uçların törpülenmesi gerekiyor ve bu da ancak kendimizi dişil prensibe bırakmakla mümkün. Yani… “Bırakmakla” mümkün <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>Uzay boşluğunda salınan tozların yıldızlara, kuru ve ölü tohumun yem yeşil, hayat dolu bir ağaca dönüşmesinden çıkarmamız gereken dersler var. Boşluktaki tozlar ilerlemek yerine kütle çekim etkisine kendilerini bıraktıklarında dengeye ulaşarak gök cisimlerine dönüşmüşlerdi. Nitekim tohum ağaçtan kendisini toprağa bıraktığında filiz verebilmişti. Yani dişil bir güdü olan bırakma eylemi tohumun eril bir güdü olan filizlenme eylemini gerçekleştirmesini sağlamıştı. Eril prensipleri uçlarda yaşayan birinin de yapması gereken şey kendisini toprağa bırakması, uzay boşluğunda salınması olacaktır. Bu bırakış bazen sigarayı bırakır gibi azar azar bazen de aniden olur ama en etkili yöntem çiviyi çiviyle sökmek olacaktır. Yani o herkese kök söktüren ve müdahale eden eril güdüleri insan kendisi üzerinde kullandığında hem kendi kendisine empati yapacak hem de en iyi olduğu prensiple yani ileri doğru adım attıran eril güçle dengeye gelmesi daha kolay olacak, bir tür kaldıraç etkisi yapacaktır.</p>
<p>Yazının başında da belirttiğimiz gibi eril irade uçlardan biri. Asla bir uç diğerinden yeğ değil. Mutlak dişil güdüyle hareket eden bir insan da kuşkusuz denge konumundan uzaktadır. Her şeyi bırakan, vaz geçen, profesyonel olduğu bir konuda bile sorulmadıkça müdahale etmeyen ve yukarıdaki örneklerdeki uç erillerde yaşayanlara “he” deyip geçen, tartışmayan biri de bir ucu yaşıyordur. Onun için ne yapmak gerektiği başka bir yazımızın konusu olsun. Nitekim bu blogun naçizane yazarı bu uçtan muzdarip, o nedenle eril enerjiyle baş etmede uzman fakat dişil enerjinin dengeye gelmesi konusunda prosese devam ediyor, bunun formülünü bulduğunda, deneyimlediğinde “Dişil Evren” başlığıyla da reçetesini yazacaktır. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1536" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/03/is-this-a-human-eye-or-the-universe.png" alt="is-this-a-human-eye-or-the-universe" width="800" height="450" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/03/is-this-a-human-eye-or-the-universe.png 800w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/03/is-this-a-human-eye-or-the-universe-300x169.png 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/03/is-this-a-human-eye-or-the-universe-768x432.png 768w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px"></p>
<p>Zamanın Ötesi blogumuzun çok sevilen pek çok sözünden biri de şudur: “Zıtlıklar bir çubuğun iki ucudur, uçları birleştirdiğimizde bir halka elde ederiz, o halkadan da sonsuzluğa, zamanın ötesine ulaşırız…” Uçları birleştirmek, zamanın ötesine geçmek istiyoruz. Nihai güdümüz eril ve dişilin birleştiği ve artık tek olduğu o bütünlüğe ulaşmak.</p>
<p><a href="https://zamaninotesi.com/2014/02/09/demiurgos-adem/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">“Geçilmez halka”</a> ’yı geçmek…</p><p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/eril-evren/">Eril Evren</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Deneyimin Ötesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/deneyimin-otesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/deneyimin-otesi</guid>
<description><![CDATA[ “İnsanlar tecrübeleri kadar değil, tecrübe kapasiteleri kadar bilgedir.” -Bernard Shaw Bilmek, deneyimlemek, bildiğini deneyimlemek ya da deneyimlediğini bilmek… Bir olguyu tecrübe etmek ve deneyimin özümsenmesi konusu mağara duvarlarına çizilen eserlerden bu yana binlerce yıldır edebiyatın işlediği, felsefenin üzerine tartıştığı bir konu oldu. Bu konudaki genel geçer bilgi şudur; insan deneyimlemeden o şey hakkında fikir sahibi olamaz… […]
Yeni blog yazısı &quot; Deneyimin Ötesi &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/11/deneyimin-otesi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Deneyimin, Ötesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>


<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<blockquote>
<p>“İnsanlar tecrübeleri kadar değil, tecrübe kapasiteleri kadar bilgedir.” <strong>-Bernard Shaw</strong></p>
</blockquote>
<p>Bilmek, deneyimlemek, bildiğini deneyimlemek ya da deneyimlediğini bilmek…</p>
<p>Bir olguyu tecrübe etmek ve deneyimin özümsenmesi konusu mağara duvarlarına çizilen eserlerden bu yana binlerce yıldır edebiyatın işlediği, felsefenin üzerine tartıştığı bir konu oldu. Bu konudaki genel geçer bilgi şudur; insan deneyimlemeden o şey hakkında fikir sahibi olamaz… Ya da bildiğimiz şeyleri ancak deneyimlediğimizde özümsediğimizi düşünürüz. Nitekim şahsi kanaatim de bu yöndeydi fakat tefekkürlerim ve gözlemlerim sonucunda geldiğim nokta; bir olguyu özümsemek için deneyimlemenin gerekmediği yönünde… Çıkış noktam ise şu an dünya kültürünün gitmekte olduğu yön… Çünkü deneyimin tanımı değişiyor…</p>
<p>Bu yazımızda medeniyetimizin hangi yöne gittiğini ve bu gidişin deneyimlerimizi nasıl etkilediğini tartışarak zamanın ruhunu yakalamaya çalışacağız. Asıl çabamız ise zamanın ruhunun ötesine, zamanın ötesine geçmek olacak…</p>
<p>Konuyu somutlaştırmaya bilgisayar oyunlarından başlayalım. <a href="https://www.twitch.tv/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Twitch</a> adında bir sosyal medya platformu var. Bu platformda bilgisayar oyunu meraklıları belirli oyunları oynarken ekran görüntülerini ve kendi görüntülerini yayınlıyorlar. İzleyiciler de böylece hem oyunun oynanışını hem de oyunu oynayan kişinin yorumlarını bir televizyon kanalı izler gibi izliyorlar. Bu platformdaki yayıncıları çokça gözlemleme imkanım oldu. Youtube’da da bu tarz oyun videoları var fakat bu canlı yayın yapan platformlarda farklı bir durum söz konusu. İnsanların giderek gerçek yaşamlarını bu platformlarda canlı yayınlamaya başladıklarını görüyoruz. Nitekim bu platformda sadece oyun videosu paylaşılmıyor, tv formatı gibi interaktif program formatları da yayınlanıyor. Bu konuya geri döneceğiz…</p>
<p> </p>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p>Tekrar oyunlara gelirsek; bir bilgisayar oyunu oynadığınızda sadece parmaklarınızla bir karakteri yönlendirir ve bazı olayların içine girersiniz. Bu en basit süper mario oyununda da böyledir, en son çıkan Assassin’s Creed Odyssey oyununda da… Hatta yeni çıkan teknolojileri de hesaba katarsak, sadece zihninizde düşünerek karaktere komutlar verebilir, klavyeye dokunmadan da bir bilgisayar oyununu oynayabilirsiniz. Oyun esnasında bazen birini öldürür, bazen ölürsünüz. Bazen bir yalan söyler, bazen de çok girift bir ilişkinin ortasında çözüm ararsınız. Oyun boyunca çeşitli maceralara atılır ve nihayetinde kahramanı oyunun finale taşırsınız. Kahramanla kendinizi özdeşleştirdiğiniz ve kahramana o komutları siz verdiğiniz için kahramanın yaşadığı zafer duygusunu yaşarsınız. Uzun çaba sarf edip sonuna yaklaştığınız levelin son anında ölüp oyunu kaybettiğinizde ise çok üzülürsünüz. Oyun esnasında pek çok duygu yaşanabilir. Geçen gece izlediğim bir Twitch yayınında çift evlerinde gece yarısı korku temalı bir bilgisayar oyunu oynuyorlardı ve o kadar korkmuşlardı ki; dışarıdan ya da evden gelen en ufak seste irkilip korktular ve bir süre sonra dayanamayıp oyunu kapattılar. Korkudan adamın omzu tutulmuştu. Oysa sadece ekrandan izledikleri bir bilgisayar oyununda bir karakteri yönlendiriyorlardı fakat karakterin başına gelen her şey kendi başlarına da gelmiş gibi korkuyorlardı.</p>
<p>Zamanın ruhunu yakalayamayanlar bu duruma şöyle bakabilirler: “İnsanın kendisini eve kapatıp zamanını bilgisayar oyunlarında geçirmesi kötü bir şey…” Fakat bu yargılamayı yapmadan önce sormamız gereken bir şey var. Neden insanlar gerçek hayat yerine bu sanal dünyaya meyil ediyorlar? Daha da genişletilebilir soru. Neden internet var? Neden dijital medya var? Neden gerçek hayattan daha çok ilgi çeken paralel bir evrene dönüştü dijital dünya? Önceki yazılarımı okuyanlar benim dijital medya uzmanı olduğumu ve internet reklamları, SEO konusunda çalışmalar yaparak Google yapay zekasıyla birlikte çalıştığımı bilirler. İnternet reklamları son zamanlarda o kadar etkili hale geldi ki, kriz filan dinlemeden her geçen gün daha fazla kişi internette reklam verdirmeye ve hakikatten de etkili geri dönüşler almaya başladılar. Şahsen yönettiğim tüm dijital medya reklamları etkili satışlara dönüşüyor. Bu denli etkili olmasında insanların dijital medyayı daha efektif kullanmasının etkisi var. Yani neden bu insanlar oyun oynayıp kendilerini sanal bir dünyaya kapatıyor ön yargısını yapanların interneti ne denli kullandıklarını da sorgulamaları gerek. Cadde üstü dükkanların kapanıp internet satış mağazalarına dönüştüğü bir geçiş evresindeyiz şu an.</p>
<p>Bilgisayar oyunu oynarken ya da sanal mağazalarda gezinirken deneyimlediğimiz olgular, hissettiğimiz duygular bize gerçek ve sanal arasındaki ayrımı neye göre yapacağımız konusunda sorgulamalar yaşatır. Eğer bilgisayar oyunu oynarken yaşadığım korkuyu, gerçek hayatta yaşadığım korkudan ayırt edemiyorsam ya da internette bir ürün aratırken o ürünle ilgili yorumları okuyarak ürün hakkındaki iyi ve kötü deneyimleri öğrenebiliyorsam sanal dediğimiz şey de bir gerçeklik içeriyor olmalı. O halde teknik tabirle “ortam” dediğimiz “şey” sadece bir algı meselesi. Bu, bir kadının sokaktan geçerken bir erkek tarafından sözle taciz edilmesiyle internette yazışırken bu tacize uğramasının bir farkı olmamasına benziyor.</p>
<p>Böylece tecrübenin ortamdan bağımsız, sadece düşünsel düzlemde gerçekleştiğini anlamış olduk. Çünkü oyunu yapanlar, oyunu oynayanlar, alışveriş sitelerini yapanlar ve ürünleri yorumlayanlar; hepsi de insan fikrinin bir ürünü. Deneyim dediğimiz şey de aslında fikirlerin beyan edilip etkileşime girmesi oluyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" size-full wp-image-1508 alignright" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/11/kolektif_bilinc_zamanin_otesi_21.jpg" alt="kolektif bilinç deneyim zamanın ötesi" width="347" height="259" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/11/kolektif_bilinc_zamanin_otesi_21.jpg 347w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/11/kolektif_bilinc_zamanin_otesi_21-300x224.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 347px) 100vw, 347px">Twitch yayınlarında bir bilgisayar oyununu oynayan kişinin kendisini oyun oynarken yayınladığından bahsetmiştik. Binlerce izleyici de bu yayını izliyor. Oyunu oynayan kişi sanal bir ortamda bazı deneyimler yaşayıp kendince eğlenirken, izleyiciler de bu deneyimi izleyerek benzer bir katharsisi yaşıyor ve eğleniyorlar. Günün sonunda ise o oyunu oynamamasına rağmen, eğer o oyunu oynarsa hangi hataları yapmayacağını bilen bir sürü izleyici oluyor.</p>
<p>Şimdi tüm hayatımızın bir oyun olduğunu düşünelim. Yapmamız gereken görevler, atlamamız gereken leveller var. Fakat bu öyle bir oyun ki o görevleri yapmayabilir, aynı levelde kalarak da oyunun içinde durmaya devam edebilirsin. Fakat bir leveli atlamak isteyip atlayamadığında başkasının yaşamını izlersin. O yaşamdan yapmaman gereke şeyleri ve yapman gereken şeyleri çıkartır, ilham alırsın. Bunun sonucu bazı kararlar alır ve deneyimler yaşarsın. Bir sürü deneyimi de o hataları yapmayarak atlamış olursun.</p>
<p>Mesela bir iş kurmak istersin ve karşına senin işini kurmaya çalışıp başarısız olmuş biri çıkar. Neyden dolayı bu başarısızlığı yaşadığını gözlemler ve o hatayı yapmazsın ya da o deneyime girmekten tamamen vaz geçersin. Biri senin yerine deneyimlemiştir.</p>
<p>Makro ölçekte bakarsak, tüm deneyimler aslında kolektif bilinçte toplanırlar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1503 alignright" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/11/deneyimin_otesi_twitch.jpg" alt="deneyimin ötesi twitch" width="356" height="121" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/11/deneyimin_otesi_twitch.jpg 1400w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/11/deneyimin_otesi_twitch-300x102.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/11/deneyimin_otesi_twitch-1024x347.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/11/deneyimin_otesi_twitch-768x261.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/11/deneyimin_otesi_twitch-1200x407.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 356px) 100vw, 356px">Yeni neslin, bu twitch gibi ortamlarda takılan ya da gerçek yaşamlarını Youtube vs. ortamlarda 7/24 paylaşmaya başlayan gençlerin kolektif bilince daha çok bağlı olduğunu düşünüyorum. (1990 sonrası doğan etrafınızdaki gençlere dikkatli bakın, pek çok şeyi yaşamadan deneyimlemiş kadar iyi bildiklerini göreceksiniz) Bu nedenle artık “gerçek hayat” dediğimiz ortamda yeni deneyimler yaşamak yerine sadece fikirden oluşan bir ortamda bilinçlerini çarpıştırmayı yeğliyorlar. Yeni nesli gözlemlediğinizde artık para kazanma, evlenip aile kurma, harikulade bir kariyer yapma ya da delicesine herkesle seks yapma gibi güçlü güdülerinin olmadığını göreceksiniz. Sadece terkiplerini yaşayıp “olma” eylemi içerisindeler. Hatta o nedenle absürt mizah 90’lardan sonra artarak yayılmıştır. Belirli bir amacı olmayan, hedef odaklı olmayan işler, eylemler, mizah gün geçtikçe artıyor. Eski nesil bu duruma anlam veremiyor çünkü tamamen hedef odaklı ve deneyim yaşama güdüsüyle dolu idiler. Oysa yeni neslin deneyim yaşama algısı / güdüsü çok farklı. Dediğim gibi yeni nesil kolektif bilince daha bağlı olduğu için artık bir şeyi anlamak için onu deneyimleyeyim kafasında değil, somut hayattaki deneyimler onun ilgisini çekmiyor. Yeni nesil sadece fikirlerden oluşan bir ortamda, fikirlerinin zamanın mekanın ötesine geçmesini yani deneyimi de atlamayı istiyor.</p>
<p>Aslında… Boyut atlamak istiyor. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>O nedenle zamanını bedeniyle sınırlanmamış bir ortamda geçiriyor. Çünkü üç boyutlu bedeni ona göre sınırlarla dolu. Sanal evrende ise sınır yok, istediği her şeyi kodlarla yapabilir, her şey herkes olabilir. Ki zaten oynadıkları oyunların adı da “role playing” yani rol yapma oyunudur. Tek bir etiketle sınırlı olmak istemezler, tek bir ünvanları olsun istemezler. Herkes, her şey olmak isterler… Oynayarak, izleyerek, okuyarak da deneyim kazanırlar çünkü empati yetileri çok güçlüdür. Bir hikayeyi okuyup o hikayeyi yaşamış kadar olurlar ve o deneyimi gerçek hayatta artık yaşamalarına gerek yoktur. Fikir dünyalarında her şeyi yaratıp yok edebilirler.</p>
<p>Özetle zamanın ruhu artık insanın eski deneyim mekanizmasının kırılması yönünde. Deneyim yaşama değil deneyimin kendisi olma; salt anda kalarak var olma yönünde ilerliyor. Zamanın ruhunun ötesinde ise bedenlerin olmadığı, sadece bilinçlerin olduğu bir bireysel enerji formu olarak yaşamak var.</p>
<p>Onun da ötesinde ise tek bir bilinç olmak,</p>
<p>onun da ötesinde yaratımın bizzat kendisi olmak var.</p>
<p>Ötesinde ise…</p>
<p>Hiçlik <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>İyi oyunlar.</p><p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/deneyimin-otesi/">Deneyimin Ötesi</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Madde – Sevgi ilişkisi &amp;amp; Aşk Prizması</title>
<link>https://trafikdernegi.com/madde-sevgi-iliskisi-ask-prizmasi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/madde-sevgi-iliskisi-ask-prizmasi</guid>
<description><![CDATA[ Sevgi; prizmadan geçen beyaz ışık gibidir. Aşk ise prizmanın kendisi... İnsan aşık olduğunda, tek ve bir olan sevgi diğer tüm renklere ayrışmaya ve...
Yeni blog yazısı &quot; Madde – Sevgi ilişkisi &amp; Aşk Prizması &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/madde-sevgi-iliskisi-ask-prizmasi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Madde, –, Sevgi, ilişkisi, Aşk, Prizması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Arka fonda:</em></p>



<figure class="wp-block-embed-youtube wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>



<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>Aşk ne ünvan tanır ne zenginlik. Bir kraliçeyle kralı oynayan bir soytarı arasında da alevlenebilir. <strong>-Shakespeare in Love (1998)</strong></p><p>Bazen en uzun yolculuk iki insan arasındaki mesafedir. <strong>-The Painted Veil (2006)</strong></p><p>Gerçekten verecek çok fazla sevgim var ama verecek kimsem yok. <strong>-Magnolia (1999)</strong></p><p> İnsan sevdiğini öldürür diye bir söz vardır ya. Aslında bakın, insanı öldüren hep sevdiğidir. <strong>-Fight Club (1999)</strong></p><p>Sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. Ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. Sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. Tanrı’nın seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu hiç düşünmedin. Onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun.  <strong>-Can Dostum (1997) </strong></p><p>Sevmek insanın kendi kendini aşmasıdır. <strong>-Oscar Wilde</strong></p><p> Eğer bir tanrı varsa, senin ya da benim içimde değil. Seninle benim aramdaki boşlukta. Bir büyü varsa, birini anlamaya çalışmanın ve paylaşımın içinde. Bunu başarmak neredeyse imkansız ama önemli olan bu değil. Cevap, bunun için çaba harcamakta. <strong>-Before Sunrise (1995)</strong></p></blockquote>



<p>Dünya tairihi  boyunca üzerine en çok eser üretilen, en çok yazılan, en çok tartışılan ve savaşılan, ülkeleri yıkıp yeni devletler, medeniyetler kurduran tema: <strong>Aşk ve ilişkiler.</strong></p>



<p>Üzerine bu kadar çok konuşulan ve artık günümüzde tüketilmiş bir duygu olarak zamanın ruhunda zuhur eden bu olguların (sevmek, sevilmek, ilişkide olmak, aşık olmak vs.) halen yeterince anlaşılmadığı, yüzeysel yaklaştığımız kanısındayım. Zamanın Ötesi blogunun bütünsel yaklaşımıyla  bu en klişe konuların perde arkasını aralayacağımız, evrensel bağlantılarını çözümleyeceğimiz bu yazımızdan sonra geçmişinize ve gelecekteki potansiyel ilişkilerinize çok farklı bir gözle bakabilirsiniz. O nedenle bu yazı, yukarıdaki süslü ama bir o kadar da evrenin dilinden, insanın ÖZ’ünden  kopagelmiş film repliklerinden de öte, kendi hayat filminiz hakkında spoiler içerebilir. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p>Konuya klişenini de klişesi; <strong>zengiz kız fakir oğlan</strong> meselesinden yaklaşacağız. Elbette vica versa yani tersi de geçerli. Bu noktadan bakmamızın sebebi hem bunun ilişkilerde en çok karşılaşılan tema olması hem de bu meselenin altında yatan, insanın dünyaya geliş amacı, ÖZ’ü, deneyimleriyle bu maddi hayat arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak.</p>



<p>Bir erkek bir kadına karşı koyamadığı bir sevgi beslemeye başladığında kendi içindeki duyguları yüzeye çıkmaya başlar. Bunu okuyan erkekler kendi deneyimlerini, kızlar erkek kankalarından, arkadaşlarından duydukları şeyleri akıllarına getirsinler. Bazen aşık olan bir erkek hissettiği karmaşık duyguları yakınlarına anlatmak ister. Anlatırken gözlerine hiç baktınız mı? Başlarını 45 derece hafif sol üste kaldırarak boşlukta bir yere bakarak gözlerinin içi parlayarak anlatırlar duygularını. Onu görünce hissettiklerini, görmeyince yaşadığı özlemi, onunla hayata nasıl yeniden bağlandığını… Zaman zaman karmaşık duygular da hissederler ki bu çok doğaldır. Sevgi; prizmadan geçen beyaz ışık gibidir. <strong>Aşk ise prizmanın kendisi…</strong> İnsan aşık olduğunda, tek ve bir olan sevgi diğer tüm renklere ayrışmaya ve insanda farklı duygular olarak tezahür etmeye başlar. Prizmanın yoğunluğuna göre yani insandaki baskın melekelere göre bazı renkler daha çok yansıyabilir… Kimi zaman hırs olarak tezahür eder aşk. Erkek sevdiği kadını daha çok sahiplenmek ister. Onu kıskanır, onu paylaşmak istemez. Sorunca da sevgiden olduğunu söyler, haklıdır da. Dediğimiz gibi sevginini bir tezahürüdür bu da. Fakat fazla olması dengesizlik yaratır, hem kadına hem erkeğe zarar verir. </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ask_prizmasi_zamanin_otesi.jpg" alt="aşk prizması" class="wp-image-1747" width="321" height="321" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ask_prizmasi_zamanin_otesi.jpg 600w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ask_prizmasi_zamanin_otesi-300x300.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ask_prizmasi_zamanin_otesi-150x150.jpg 150w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ask_prizmasi_zamanin_otesi-450x450.jpg 450w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ask_prizmasi_zamanin_otesi-60x60.jpg 60w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ask_prizmasi_zamanin_otesi-550x550.jpg 550w" sizes="auto, (max-width: 321px) 100vw, 321px"></figure></div>



<p>Kimi zaman da romantizm olarak kendini gösterir. Erkek sevdiği kadın için çok yaratıcı şeyler yapar. Başlarda maddiyat da gerektirmez bu jestler çünkü o ilk aşkın vuku bulduğu dönemlerde kadında bulunan yaratıcılık enerjisi erkeğin içindeki yaratıcılığı uyandırır. Prizmadan yaratıcılığın ışığı yansır. Fakat zaman geçtikçe bu ışık körelebilir. Erkek halen kadın için bir şeyler yapmak ister ama içinde ne o coşku vardır artık ne de yaratıcılık. Bunun yerine onu mutlu etmek ve sahiplenme güdüsünü tatmin etmek için daha maddi jestlere yönelir. Pahalı restoranlar, pahalı hediyeler gibi… Çünkü erkek aşık olduğunda yaşama yeniden topraklanmıştır. Artık çiçeklerin kokusunu alabiliyor, doğayı daha iyi hissediyor ve sevdiğiyle güzel bir yaşam için paspal ve düzensiz hayatından çıkıp işine daha iyi sarılıyordur. Fakat tıpkı istatistik eğrileri gibi bir noktadan sonra bu maddi hayata sarılma güdüsü baskın gelmeye başlar. Yeniden prizmadan geçen ışık renkleri dengesizleşir. Erkek işiyle daha çok ilgilenmeye başlar. Çünkü artık daha fazla kazanmak, daha başarılı olmak, sevdiğine layık olmak ister. Bu nedenle de çiftler birbirinden kopmaya başlar…</p>



<p>Başlarda belki de o kadar zengin olmayan, materyal olmayan, hatta kadınla aralarındaki gelir farkı yüzünden sorun yaşayan erkek artık daha materyal dünyaya sağlam basan biri olmuştur ama bu sefer de içindeki sevgi ışığı sönmüştür. Erkek bu ışığın neden söndüğünü anlayamadığı için çareyi başka kadınlarda arar çünkü nasıl ki başarının, maddiyatın, topraklanmanın tadına bir defa baktıktan sonra artık o durumdan kopamıyorsa; manevi hazzı, aşkı bir defa yaşadıktan sonra o hissi arayacaktır hep. Fakat gerisini tahmin edeceğiniz gibi bu bir kısır döngüye dönüşür erkek için…</p>



<p>Erkeğin perspektifinden duruma baktık. Peki kadının tarafında neler olur tüm bunlar yaşarken? Kadın da erkek gibi ilk aşık olma anında muazzam bir manevi haz içerisinde olur. Erkekten farkı, erkeğin yaşadığı şaşkınlığı yaşamaz çünkü aşk kadında doğuştan var olan, içinde hep hissettiği ama tezahür ettireceği somut birini bulamadığı bir histir. Onun için yabancı bir his değildir. O nedenle zaten <strong>çoğu kadın sadece kendi hayallerinde yaşayan, yüzünü hiç görmediği hayali birine aşık olabilir.</strong> Yüzü yoktur çünkü gerçek hayatta o kişiyi ararlar. Bulduklarında o yüzü hayale yerleştirirler. </p>



<p>Başlarda aynı erkek gibi kadının da içindeki yaratıcılık ateşlenir. Sevgisini en dolu dizgin yaşamak için yeni yollar keşfeder. Cesurdur, çocuktur kadın ilk aşık olduğunda. Kadının içindeki aşk prizması sevgi duygusunu daha manevi renklere dönüştürse de zamanla aynı erkek gibi daha maddi istekler ağır basar. Başlarda samanlık seyranlıkken zamanla kadının doğası gereği iyi bir evde oturma, iyi bir geçim, kaliteli bir yaşam tarzı gibi istekleri ağır basar. Bu bir yargılama sebebi değil, kadının  yaratılışında, doğasında olan  bir güdüdür. Tıpkı, erkeğin eve daha çok para getirmek ve eşine daha iyi olanaklar yaratmak için daha çok çalıştıkça ilişkiden kopması gibi, kadın da bu istekleri karşılanmadığında, sevdiği başarısız olduğunda sevgi yerini tartışmalara ve geçim sıkıntılarına bırakır. En kendisini manevi olarak tanımlayan kadında bile bu görülebilir çünkü bu çok içgüdüseldir.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="605" height="242" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/great_gatsby_zamanin_otesi.jpg" alt="great gatsby zamanın ötesi" class="wp-image-1749" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/great_gatsby_zamanin_otesi.jpg 605w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/great_gatsby_zamanin_otesi-300x120.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 605px) 100vw, 605px"><figcaption>Konuyla çok uyumlu bir film önerisi:  <a href="https://www.sinemalar.com/film/3829/muhtesem-gatsby" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="The Great Gatsby (2013) (yeni sekmede açılır)">The Great Gatsby (2013)</a></figcaption></figure></div>



<p>Fotoğrafı çektiğimize göre karşısına geçip bu manzarayı yorumlayalım… Neden  böyle olmakta ve nasıl bunlar aşılabilir? Aşılmalı mıdır?…</p>



<p>Öncelikle kadın ve erkek kavramlarını salt fiziksel cinsiyet olarak almayın. Eril ve dişil demek daha doğru ama kafa karıştırmamak ve olayı daha net anlatmak için bu kelimeleri özellikle kullanıyorum. Eril ve dişil daha doğru bir tabir çünkü önceki yazılardan da hatırlayacaksınız ki (<a rel="noreferrer noopener" aria-label="Eril Evren (yeni sekmede açılır)" href="https://zamaninotesi.com/2019/03/04/eril-evren/" target="_blank">Eril Evren</a> ve <a rel="noreferrer noopener" aria-label="Simyasal Evlilik (yeni sekmede açılır)" href="https://zamaninotesi.com/2016/06/26/simyasal-evlilik/" target="_blank">Simyasal Evlilik</a> yazıları) ister erkek ister kadın olsun her insanın içinde eril ve dişil yanlar vardır. Bir erkekte dişil melekeler baskın olabilir, vica versa. Yani yukarıdaki örnekte sevdiği erkeği sahiplenip ve onu mutlu etmek için materyal dünyaya daha çok bağlanıp, sevdiği erkekten kopan bir kadın da mümkündür. Ya da sevdiği kadının kendi potansiyelini kullanmadığını, materyal dünya için  çabalamadığını görüp maddi istekleri yerine gelmediği için sevdiği kadından kopan bir erkek de mümkün. Cinsiyetçilik ve genel geçer genellemeler yapmadığımı vurgulamak için bu kadar uzun yazıyorum. Buradaki yorumlar daha çok sembolik. Sonuç itibariyle kadın  ve erkek diye iki kavram ve iki sembol var bu yaratımın içerisinde. Bunların dinamiklerini ve yaratımla ilişkilerini anlamak için iyi tanımlanmış olmaları gerekiyor.</p>



<p>Erkek ve kadının materyal dünya ve yaşadıkları aşkla ilgili bu açmazının altında madde ve ruh ilişkisi var. Kadim medeniyetlerin yazıtlarına ya da ezoterizm kaynaklarına baktığımızda hep şu ifadeyle karşılaşırız: maddeye düşmüş ruh. Nitekim neredeyse bütün dini ekoller de bu basit felsefe üzerine kurgulanmıştır. Madde ve ruh ikilemi gerçekten de pek çok şeyi çok rahatça açıklar. Bilim dünyasında henüz bunun bir karşılığı yoktur ama bu blog kurulurkenki ana postülalarından biri olan Arthur C. Clarke’ın şu sözü bize yerimizde saymayıp hep ileriye, zamanın ötesine bakmamızı öğütler: <strong><em>“Yeterince gelişmiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez.”</em></strong> Kişisel inancım ruhun da bir gün bilim tarafından keşfedileceği yönünde. Zihnen ruhun bilimsel konseptini anlayabiliyorum ama bunu anlatabilecek terimler ve kavramlar henüz icat edilmedi. Anlatmaya çalışan kitaplar ve ekoller de çok karmaşık ya da deli saçması olarak görülüyor toplum tarafından. Çünkü bizim perspektifimizden gerçekten de karmaşık. Ama doğru kavramlara haiz olsak basit. Mesela 4 boyutlu bir evrende yaşıyoruz. 3 fiziksel boyut ve 1 zaman. 5. boyut ya da daha üst boyutlar fizik ve matematik bilimlerince kağıt üstünde kanıtlanabiliyor, hesaplanabiliyor. Ama fiziksel gözlem yapamıyoruz. Hatta üst boyutlar o kadar kanıksandı ki bazı mühendislik hesaplarında ve bilgisayar yazılım biliminde kullanılıyor. Eğer bu hesaplanabilir kavramı deneyimleme imkanımız da olsaydı ruh konseptini anlayabilirdik. Aynı anda iki yerde olma gibi fenomenleri daha iyi idrak edebilirdik. Bu konuyla ilgili ilerleyen zamanlarda ayrıca, oldukça devrimsel bir yazı yayınlayacağım, takipte kalın.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="450" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/madde_sevgi_iliskisi_ask_prizmas%C4%B1.jpg" alt="madde sevgi ilişkisi" class="wp-image-1746" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/madde_sevgi_iliskisi_ask_prizması.jpg 800w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/madde_sevgi_iliskisi_ask_prizması-300x169.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/madde_sevgi_iliskisi_ask_prizması-768x432.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px"></figure>



<p>Maddeye bedenlenen ruh konseptini anladıysak devam edebiliriz. Ruh beden içerisinde rahat değildir çünkü kısıtlanmıştır. Kendisini daha iyi ifade edebilmesinin yollarından biri sevgidir. Ruh sevdiğinde kendi ışığını yansıtma imkanı bulur, ki bu da yukarıda bahsettiğimiz “aşk prizması” sayesinde olur. İnsan sevdiğinde bu denli manevi hissetmesinin sebebi budur. Fakat ruhun materyal bedende olmasının da bir sebebi vardır. Sevgiyi yani saf beyaz ışığı <em>(bu kavramları metaforlaştırmak için kullanıyorum, temcit pilavı spiritualistlerin kitaplarından devşirme bilgiler değildir, o nedenle kelimelerin kendisine değil taşıdığı anlamlara odaklanın <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> ) </em>maddeye indirgeyebilmek. Böylece yeni alt boyutları üst boyutlara taşıyabilmek… </p>



<p>Bu tür deneyimler hiç yaşamadım ama bana deneyimlerini anlatan onlarca farklı blog okuru farklı bir boyutu yaşama hissini tarif ederken (yaşadıkları doğa üstü trans durumunu analatırken) ortaklaşa anlaşmışlar gibi hep sevgiden bahsettiler. Hissettikleri en güçlü duygu saf sevgi haliydi o esnalarda. Nitekim ister kabalist ister mutasavvıf ister aziz isterse aborjin kabilesi rahibi olsun, bu farklı bilinç durumlarını tarif ederken hep sevgiden bahsederler. <strong>Şu an deneyimleyemediğimiz hatta hayal dahi edemediğimiz beşinci ya da altıncı boyutları görmemizi / deneyimlememizi sevgi sağlıyor.</strong> Koşulsuz sevginin dünyadaki tezahürü ise aşk. Farkettiğiniz gibi aşk koşulsuz değil. Sevginin farklı bir yorumu diyebiliriz aşk için <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Ki o nedenle şems aşkı tasvip etmez mevlanaya… Yine de aşk, sevginin maddeye indirgenmesinde bir deneyim kapısı.</p>



<p>Kadın ve erkek aşık olduklarında, yaşadıkları sevginin dünyaya indirgenmesi için mücadele verirler aslında. Çoğu sağlıklı ve dengeli ilişkinin birlikte bir şeyler ürettiklerini, birlikte iş kurduklarını, birlikte sanat icra ettiklerini vs. gözlemlemişsinizdir. Çünkü böyle bir güdüye sahiptirler. Eğer bir şeyler üretmede başarılı olurlarsa sevgileri de daim  olur. Dikkat edin, işte ya da para kazanmada değil bir şey üretmede başarılı olmak… Çünkü maksat daha çok kazanmak ve belli bir hayat standardını elde etmek değil. Görevimiz sevgiyle bir şeyler üretmek ve ürettiklerimizin de başkalarına ilham olması. Elbette bu demek değil ki her çift birlikte iş yapsın… Tamamen farklı şeyler yapıp üretseler de birliktelikleri birbirlerine güç ve ilham veriyorsa bu karşılıklı alışveriş hem sevgilerini hem de dünya ile olan, materyal ile olan ilişkilerine katkı sağlar.</p>



<p>Özetle zengin kız fakir oğlan yoktur, geçim sıkıntısı yüzünden ayrılma yoktur, az votka vardır… :)) Değil elbette. Aslolan insanın önce kendi içinde dengeye gelebilmesidir. Nereden mi biliyorum? Hayatım boyunca ilişkilerinde hep materyal dünyaya topraklanamamam yüzünden kaybetmiş biri olarak en iyi bildiğim şeyi yazıyorum. İlkokul yıllarımdan beri, birini çok sevsem de aksiyon alamadım. Aşık olmak beni daha atak, daha girişken ya da sevdiği için maddi dünyada daha çok şey yapmaya hevesli biri yapmadı. Hep kendi yağında zar zor kavrulan ve anca kendine bakabilen, ona bile pek bakamayan biri oldum. Bu da beni haliyle yalnızlaştırdı. Kızların benden uzaklaşmasına sebep oldu küçüklüğümden beri. Üst alemleri, insan ruhunun inceliklerini, en manevi duyguların nasıl yaşandığını öğrenmek için çabalasam da çok para kazanmak için hiç çabalayamadım. Muhtemelen benim de deneyimlemem gereken budur fakat tüm bunların sebebi kendi içimdeki madde mana dengesini bulamamam oldu. O nedenle hayatım boyunca suçlayacak kimseyi bulamadım. Zaten öyledir, suçlanacak kimse yoktur. İnsan ne yaparsa ya da yapmazsa kendinden ötürüdür. Bunu anlatma sebebim, yukarıdaki sık karşılaşılan örneklerin aksine, eğer aranızda benim gibi manevi hislerini maddi aleme indirgeyemeyenler varsa yalnız olmadıklarını bilmelerini sağlamak. Çünkü aksi sık rastlanan bir şeydir. Erkek sevdiği kadın için dağları deler, çok çalışıp yüksek kademeli bir iş sahibi olur ama günün sonunda eşini kaybeder. Kimisi de bizim gibi hiç bu atraksiyonlara giremez ama sonuç aynı olur. Çünkü iki uç da dengeden uzaktır. </p>



<p>Pek çok blog gönderimde yazdığım gibi: İnsan en çok kendisinde ihtiyaç duyduğu şeyi öğretir. Bazen de yazmak insanı şifalandırır. Kim bilir, belki de ben de böyle şifalanıyorumdur. Hep birlikte şifalanıyoruzdur. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<figure class="wp-block-embed-youtube wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>



<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<hr class="wp-block-separator">



<p>Bu arada bloga birkaç ekleme yaptım, artık daha sık yazılar paylaşacağım. Bu yazı gibi yorum ağırlıklı yazılar gib i farklı kategorilerde tematik yazılar da olacak. Etimoloji, bilimsel gelişmeler ve kozmolojik karşılıkları, semboller gibi yazı kategorilerinde daha sık yeni yazılar paylaşacağım. O nedenle halen maille abone olmadıysanız mail adresinizi kaydedin ve sosyal medya hesaplarından takip edin. Bu sayede yeni yazılar yayınlandığında haberiniz olur.</p>



<p>Eklemelerden biri Patreon hesabı. Aşağıda ve sağda göreceğiniz patreon linklerinden Zamanın Ötesi’nin resmi patreon hesabını görebilirsiniz. Eğer içinizden gelirse farklı miktarlarda bağış seçenekleri mevcut. Blog için ileride farklı etkinlikler düşünüyorum. </p>



<p>Blogun youtube hesabı açıldı fakat henüz içerik yok. İleride yazılar arabada giderken dinlemek için (podcast takip eden çok kişi olduğunu biliyorum) ve görme engelliler için sesli betimleme olarak bu hesapta paylaşılabilir. O nedenle fırsat bulduğunuzda youtube hesabına abone olabilirsiniz: <a rel="noreferrer noopener" aria-label="Zamanın Ötesi Youtube Hesabı Linki (yeni sekmede açılır)" href="https://www.youtube.com/channel/UC0fZTVAhHyGKpai5PWX9XUA?view_as=subscriber" target="_blank">Zamanın Ötesi Youtube Hesabı Linki</a></p>



<p>Şimdilik bu kadar <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Zamanın Ötesi’nde görüşmek üzere, ÖZ’den selamlar!</p>



<p>
	<label>Yeni yazı yayınlandığında maille haberdar olmak ve abonelere özel bilgilendirmeler için mailinizi yazın:
		
</label>
</p>

<p>
	
</p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/madde-sevgi-iliskisi-ask-prizmasi/">Madde – Sevgi ilişkisi & Aşk Prizması</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ouroboros Nedir | Kuyruğunu Yiyen Yılan</title>
<link>https://trafikdernegi.com/ouroboros-nedir-kuyrugunu-yiyen-yilan</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/ouroboros-nedir-kuyrugunu-yiyen-yilan</guid>
<description><![CDATA[ Ouroboros sembolünde, yılan kendi kuyruğunu neden yer diye düşünmeye başladığımızda cevapların da gelmesine izin vermeniz gerekir. Çünkü cevaplar...
Yeni blog yazısı &quot; Ouroboros Nedir | Kuyruğunu Yiyen Yılan &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ouroboros-nedir-kendi-kuyrugunu-yiyen-yilan.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Ouroboros, Nedir, Kuyruğunu, Yiyen, Yılan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1024" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ouroboros-nedir-kendi-kuyrugunu-yiyen-yilan-1024x1024.jpg" alt="ouroboros nedir kendi kuyruğunu yiyen yılan" class="wp-image-2414" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ouroboros-nedir-kendi-kuyrugunu-yiyen-yilan-1024x1024.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ouroboros-nedir-kendi-kuyrugunu-yiyen-yilan-300x300.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ouroboros-nedir-kendi-kuyrugunu-yiyen-yilan-150x150.jpg 150w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ouroboros-nedir-kendi-kuyrugunu-yiyen-yilan-768x768.jpg 768w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ouroboros-nedir-kendi-kuyrugunu-yiyen-yilan-450x450.jpg 450w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ouroboros-nedir-kendi-kuyrugunu-yiyen-yilan-60x60.jpg 60w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ouroboros-nedir-kendi-kuyrugunu-yiyen-yilan-550x550.jpg 550w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/ouroboros-nedir-kendi-kuyrugunu-yiyen-yilan.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px"></figure>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>“Her şey gider, her şey geri gelir, sonrasızca döner varlık çarkı. Her şey ölür, her şey yine çiçeklenir; sonrasızca sürer varlık yılı.” </p>
<cite><em> </em><strong>Böyle Buyurdu Zerdüşt | Friedrich Nietzsche</strong></cite></blockquote>



<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<h2 class="wp-block-heading">Ouroboros Nedir?</h2>



<p class="has-text-align-justify"><strong>Ouroboros</strong> en temel anlamıyla öz yaratımı temsil eder. Kendini yiyen ve yeniden yaratan, sürekli yaratım ve yokedim döngüleri içerisinde olan yılan, hayatın ve varoluşun bizatihi kendisini ifade eder. Yani maddi ve manevi tüm evrenin, tüm varoluşun yegane sembolüdür. Kendi kuyruğunu yiyen bir yılan ya da ejderha figürüyle sembolize edilen <strong>ouroboros sembolünü</strong> anlamanın ötesinde idrak etmek için hep birlikte sembolün köklerine ineceğiz. O nedenle bu yazı sadece okunup yazıdan bir şeyler çıkartılacak, “anlaşılacak” bir yazı değil, sembolizmi özümseme ve sembolleri yorumlama konusunda bir uygulama içerecek.</p>



<p class="has-text-align-justify"><strong>Ouroboros </strong>ya da<strong> kendi kuyruğunu yiyen yılan</strong> sembolünün tam manasıyla neyi ifade ettiğini anladığınızda neden bu sembolün tarih boyunca neredeyse tüm medeniyetlerce kullanıldığını da idrak edeceksiniz. Yılan sembolizmi genlerimize işlemiş çok derin anlamlar içerir. Belki yılan korkumuz da bu genlerimizdeki bilgilerden kaynaklıdır. Ne de olsa cennetten kovulma sebebimiz bilgi ağacına dolanmış bir yılanın bizi ayartmasıydı…</p>



<h2 class="wp-block-heading">Kendi Kuyruğunu Yiyen Yılan</h2>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-1 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-text-align-justify"><strong>Kendini yiyen yılan</strong> ya da <strong>ouroboros</strong> sembolünün neyi temsil ettiğini anlamak için ansiklopedi karıştırmanıza gerek yok. Yapmanız gereken sadece sembolü incelemek ve sembolü bir video gibi hayal gücünüzle oynatmak. Yılanın kendi kuyruğunu yemeye başladığını görüyorsunuz. Bu eylemi devam ettirin ve zihninizde oluşan kavramları toplayın.</p>



<p class="has-text-align-justify">Zihin önce sorular üretmeye başlar. “<em>Yılan neden kendi kuyruğunu yiyor, bu çok saçma ve biraz da rahatsız edici…</em>”</p>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="365" height="373" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros.png" alt="ouroboros" class="wp-image-1450" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros.png 365w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros-294x300.png 294w" sizes="auto, (max-width: 365px) 100vw, 365px"><figcaption class="wp-element-caption">ouroboros sembolü</figcaption></figure>
</div>
</div>



<p class="has-text-align-justify"><strong>Yılan kendi kuyruğunu neden yer</strong> diye düşünmeye başladığımızda cevapların da gelmesine izin vermeniz gerekir. Çünkü cevaplar gelecektir. Sadece açık fikirli olmak ve ön yargılardan arınmış olmak gerekiyor. Yılan kendi kuyruğunu yediğine göre başka yiyecek bir şey yok demektir. Yılan kendisi ile beslenmektedir. Mesela cevaplardan biri bu olabilir fakat tek cevap değildir. Eminim herkes kendince başka cevaplar bulacaktır ve sembolizmin güzel yanı da budur. Asla tek bir cevabın olmaması… O nedenle sembolizm canlıdır. Her zaman güncellenir.</p>



<p class="has-text-align-justify">Video oynamaya devam ediyor… Yılan kendi kuyruğunu yemeye devam ettikçe aklımıza şu soru geliyor: “Yenilen kuyruk yılanın içinde ne oluyor?”</p>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-2 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="500" height="500" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_gif.gif" alt="ouroboros nedir" class="wp-image-1453"></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-text-align-justify">Yılanlarla ilgili belgesellerden öğrendiğimiz bir şey neredeyse her şeyi yiyebilmeleridir. Bir timsahı dahi yerler. Sindirim sistemleri çok güçlü bir aside sahiptir ve her şeyi eritip sindirebilirler. Kendi türlerini de yiyen yılanların kendi kuyruklarının bu asitten sağ kurtulamayacağı barizdir. Kuyruk yok olmayacak fakat dönüşecektir. Anahtar kelimemiz bu: <strong>Dönüşüm</strong></p>
</div>
</div>



<p class="has-text-align-justify">Video sona yaklaştıkça kafa karışıklığımız artar:<strong> “Yılan kendisini nereye kadar yiyebilir?”</strong> Bir an gelecek ve yılanın dişleri kendi kafasının hemen arkasına ulaşacak. Hatta gözlerine değecek… Bu esnada tüm bedeni kendi asidinde sindirilmiş olacak. Bedeni artık enerjiye dönüşmüş olacak ve kendi kafasını da yemeye kalktığında videoyu daha da ileri sararsak yılan bir nevi yok olacak. Geriye sadece enerji bırakmış olacak fakat o enerjisini bile kendi içinde tutacak.</p>



<p><strong>Kendi yokluğunda… <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></strong></p>



<p>Videoyu burada durdurmak zorunda değilsiniz. Üzerine tefekkür ederek daha da derin manalara ulaşabilirsiniz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Ouroboros Yılanı Tarihçe</h3>



<p></p>



<p class="has-text-align-justify"><img loading="lazy" decoding="async" width="1182" height="700" class="alignnone size-full wp-image-1454" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_misir_sembol.jpg" alt="ouroboros" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_misir_sembol.jpg 1182w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_misir_sembol-300x178.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_misir_sembol-1024x606.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_misir_sembol-768x455.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1182px) 100vw, 1182px">Şimdi gelelim teknik bilgiye… <strong>Ouroboros yılanı</strong> sembolünün kökleri milattan önce 14. yüzyıla kadar gidiyor. Literatürdeki ilk kullanımına antik mısır cenaze ritüellerinde kullanılan yazıtlarda rastlanıyor. Bu yazıtlar cenaze törenlerinde ölen kişinin ruhunun sonraki yaşamında korunmasına yardımcı olmak için okunuyordu. Özellikle Tutankhamen’in mezar yazıtlarında iki adet kendi kuyruğunu yiyen yılan figürüne rastlanıyor. Yazıtlara göre bunlardan biri güneş tanrısı Ra’yı diğeri de yeraltı tanrısı Osirisi temsil ediyor. </p>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-3 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-text-align-justify">Söz konusu figürler tam da Ra ile Osiris’in birleşme anında ortaya çıkıyor. Yine yazıtta yazanlara göre bu birleşmiş Ra ve Osiris figürü zamanın başlangıcı ve sonunu temsil ediyor. Bir başka antik mısır yazıtında ise bu sembol, düzen içindeki dünyayı çevreleyen kaosu temsil ediyor. Fakat bu öyle bir kaos ki, dünyanın periyodik yenilenmesiyle direkt ilişki içerisinde.</p>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="690" height="569" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboro_sembolu_misir_yazit.jpg" alt="ouroboros mısır" class="wp-image-1455" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboro_sembolu_misir_yazit.jpg 690w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboro_sembolu_misir_yazit-300x247.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 690px) 100vw, 690px"></figure>
</div>
</div>



<p class="has-text-align-justify">Sembol antik Yunan literatürü tarafından da benimseniyor. Nitekim mitoloji meraklıları buna şaşırmayacaktır çünkü tüm antik Yunan felsefesi antik Mısır’ın karbon kopyasıdır. Eflatun “<em>Timaeus</em>” eserinde ouroborostan şöyle bahseder:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>“Evrendeki ilk yaşayan şey kendi kendini yiyen sirküler bir varlıktır. Ölümsüz, mükemmel olarak oluşturulmuş bir hayvan… Yaşayan varlığın, onun dışında görülecek hiçbir şey kalmadığında göze ihtiyacı kalmamıştı; ya da duyulacak hiçbir şey olmadığında kulağa… Solunacak, etrafını çevreleyen bir hava yoktu; ya da besinini almasını ve sindirdiklerinden kurtulmasını sağlayabilecek olan organların bir kullanımı olamazdı, çünkü ondan çıkan veya içine giren bir şey yoktu: bu yüzden onun dışında bir şey de yoktu. Yaratılışındaki tasarım nedeniyle, kendi artığı onun besinini sağlıyor, bütün yaptığı ya da çektiği acı kendi içinde, kendi tarafından meydana getiriliyordu. Şunu anlamış olan yaratıcı için kendi kendine yeten bir varlık, hiçbir eksiği olmayandan çok daha mükemmel olacaktı, ve hiçbir şeyi almaya ya da kendini herhangi birine karşı savunmaya ihtiyacı olmayacağından, yaratıcı ona el vermenin gerekli olmadığını düşündü, ya da ayak ya da tüm yürüme aparatını; ama onun küresel formuna uyan hareket ona tahsis edilmişti, akla ve zekaya en çok uygun olan 7 tanenin hepsi olarak; aynı tarzda ve aynı nokta üzerinde, kendi limitleri dahilinde bir daire içinde dönerek hareket etmesi için yapılmıştı. Ama diğer altı hareket ondan alındı ve o sapmalarına dahil olamayacak şekilde yapılmıştı. Ve bu sirküler hareket ayağa ihtiyaç duymadığından, evren ayaksız ve elsiz yaratılmıştı.”</p>
</blockquote>



<h3 class="wp-block-heading">Ouroboros Sembolü ve Simya</h3>



<p></p>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-4 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="500" height="500" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_simya.jpg" alt="ouroboros simya" class="wp-image-1456" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_simya.jpg 500w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_simya-300x300.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_simya-150x150.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px"></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-text-align-justify"><strong>Ouroboros</strong> simya literatüründe genellikle iki tane ejderhanın birbirlerinin kuyruğunu yemesi olarak resmedilir. Antik mısırdaki ilk kullanımına paralel olarak burada sembolize edilen şey zıtlıkların birbirlerini tamamlaması yani bir nevi ying yang sembolüdür. Simya sanatına göre en büyük çalışma insanın kendisiyle olan çalışmadır. İnsanın kendi üzerinde simya gerçekleştirebilmesi, dönüşüm yaratması için gölge yanıyla etkileşime girmeli ve tıpkı Ra ve Osiris’in birleşmesi gibi kendi içinde gölge yanını özümsemeliydi. (Bkz: <a href="https://zamaninotesi.com/2019/11/21/karanlik-yan-irade-erginlenme/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Karanlık Yan, İrade & Erginlenme</a> yazısı) Böylece ouroborosun kendi kuyruğunu yemesini aynı zamanda kendi maddi ve manevi, iyi ve kötü, iç ve dış gibi tüm zıt kutuplarını birleştirme çabası olarak da yorumlayabiliriz.</p>
</div>
</div>



<p class="has-text-align-justify">Sembol pek çok felsefik ekol tarafından benimsendiği gibi doğu mistisizminde de yer almıştır. İkinci yüzyılda yaşayan Yoga Kundalini Upanishad’a göre: <em><strong>“Kutsal güç, genç bir lotus’un gövdesi gibi parlar, bir yılan gibi, kendi üzerine sarmalanmış, ağzında kuyruğunu tutarak ve yarı uyur halde bedeninin dibinde uzanarak dinlenir.”</strong></em></p>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-5 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-text-align-justify">Kundalini enerjisi denilen enerjinin bedende kuyruk sokumunda olduğuna inanılır ve uyuyan bir yılanla sembolize edilir. “Kundalini uyanışı” tabiri de buradan gelir. Bu enerji uyandığında insanın pek çok doğaüstü melekeler kazanacağına ya da aydınlanma deneyimi yaşayacağına inanılır. Aslen iki yılan vardır, yılanlardan biri kök çakradayken diğeri taç çakradan yani başın üstünden bedene girer. Bu iki yılan birleştiğinde insanın ilahi döngüsünü tamamladığına inanılır. Enerji ile ilgilenen okurlar bu iki enerjinin evrensel enerji ve bio enerji olduğunu fark edeceklerdir. Tesadüfe bakın ki tarihteki (keşfedilen) ilk yazılı eser olan Gılgamış Destanı’nda da iki yılandan bahsedilir. Bu iki yılan yüzünden Gılgamış ölümsüzlük otunu kaybetmiş fakat ölümsüz olmaya dair çok değerli bir öğreti almıştır. Yine tesadüfe bakın ki sırf bu hikaye nedeniyle tıbbın sembolü bir çubuğa sarılı iki yılandır (kadüse).</p>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="341" height="600" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/kaduse_ouroboros.jpg" alt="kaduse ouroboros" class="wp-image-1457" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/kaduse_ouroboros.jpg 341w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/kaduse_ouroboros-171x300.jpg 171w" sizes="auto, (max-width: 341px) 100vw, 341px"></figure>
</div>
</div>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-6 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="450" height="600" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_hayat_agaci.jpg" alt="ouroboros hayat ağacı" class="wp-image-1458" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_hayat_agaci.jpg 450w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_hayat_agaci-225x300.jpg 225w" sizes="auto, (max-width: 450px) 100vw, 450px"></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-text-align-justify">Görüldüğü üzere sembolizm sonsuz kola sahip bir ağaç gibidir. Hayat ağacının dalları misali her sembol başka bir yaratıma götürür bizi. Semboller üzerine tefekkür ettikçe zihnimizde dünyayı hatta kainatı dolaşırız fakat dönüp geldiğimiz yer yine kendimizizdir. Her şey insana çıkar çünkü her şey insanın kendi gözleminden, kendini gözleminden ibarettir…</p>



<p class="has-text-align-justify">Tefekkürün de bir nevi ibadet olduğuna inanırım. <strong>Ouroboros</strong> ya da başka semboller üzerine tefekkür edebilir ve belki de hayatınızda onlara dair izler bulabilirsiniz. Dahası kendinizi anlayabilir, kendi yılanlarınızı birleştirebilir, dönüşümünüzü başlatabilir, zamanın ötesine geçebilirsiniz.</p>
</div>
</div>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="800" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_evren.jpg" alt="ouroboros evren" class="wp-image-1459" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_evren.jpg 800w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_evren-300x300.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_evren-150x150.jpg 150w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2018/05/ouroboros_evren-768x768.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px"></figure></div>


<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity is-style-default">



<h3>E-Mail ile Takip Et</h3>

Her ufuk açıcı yeni yazı yayımlandığında e-mailinize bildirim almak için mail adresinizi kaydedin:

<div class="wp-block-jetpack-subscriptions__supports-newline wp-block-jetpack-subscriptions__use-newline is-style-split wp-block-jetpack-subscriptions">
		<div class="jetpack_subscription_widget">
			<div class="wp-block-jetpack-subscriptions__container">
				
					<p>
						<label class="screen-reader-text" for="subscribe-field-1">
							E-postanızı yazın…						</label>
						
					</p>

					<p>
						
						
						
						
						
												<button type="submit" class="wp-block-button__link no-border-radius has-19px-font-size" name="jetpack_subscriptions_widget">
							Abone ol						</button>
					</p>
				

							</div>
		</div>
	</div>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/ouroboros-kuyrugunu-yiyen-yilan/">Ouroboros Nedir | Kuyruğunu Yiyen Yılan</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Karanlık Yan – Irade – Erginlenme</title>
<link>https://trafikdernegi.com/karanlik-yan-irade-erginlenme</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/karanlik-yan-irade-erginlenme</guid>
<description><![CDATA[ Karanlık yanınızı görmek ve onla yüzleşmenin ardından gerçek sınav başlar. Çünkü şöyle düşünebilirsiniz… “O hep korkup kaçtığım...
Yeni blog yazısı &quot; Karanlık Yan – Irade – Erginlenme &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/11/karanlik-yan.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Karanlık, Yan, –, Irade, –, Erginlenme</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>


<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<blockquote>
<p>Uzun yıllar önce, İspanya’nın Bescos kasabasının ücra mağaralarından birinde bir keşiş yaşarmış, daha sonraları Aziz Savinus olarak bilinmiş bu keşiş. O günlerde Bescos bir sınır köyüymüş, adaletin önünden kaçan haydutlar, kaçakçılar, fahişeler, kafa dengi arayan serüvenciler, iki cinayet arasında burada dinlenen katillerle dolup taşarmış. İçlerinde en kötüsü Ahab adında bir haydutmuş. Bu adam köyü ve çevresini kendi denetimi altında tutar, dürüst yaşamakta ısrar eden çiftçileri haraca kesermiş. Günün birinde Savinus mağarasından çıkmış, Ahab’ın evine gelmiş ve geceyi orada geçirmek istediğini söylemiş. Ahab gülmekten katılmış: “Sen benim bir katil olduğumu, yaşadığım yerde pek çok adamın gırtlağını kestiğimi, senin hayatının benim gözümde bir hiç olduğunu bilmez misin?” “Biliyorum” diye yanıtlamış onu Savinus. “Ama o mağarada yaşamaktan bıktım. Burada hiç değilse bir gece kalayım.” Ahab, azizin ününü duymuş, kendininkinden aşağı kalmıyormuş ve bu da onun hiç hoşuna gitmiyormuş, çünkü kendisinden başka kimsenin böyle ünlenmesini istemiyormuş. Bu yüzden adamı hemen o gece öldürmeye karar vermiş, amacı herkese oraların tek rakipsiz efendisinin kim olduğunu göstermekmiş. Sohbete başlamışlar; Ahab azizin sözlerinden etkilenmiş. Ama kuşkucu bir adammış o ve çoktandır iyiye inanmaz olmuş. Savinus’a yatacağı yeri gösterdikten sonra istifini bozmadan ama tehditkâr bir havayla hançerini bilemeye başlamış. Savinus onu birkaç dakika izledikten sonra gözlerini kapayıp uykuya dalmış. Ahab gece boyu hançerini bilemiş. Savinus sabah erkenden uyandığında Ahab’ı yanı başında sızlanır bulmuş. “Benden korkmuyorsun, beni yargılamadın da. İlk kez biri, benim iyi biri olabileceğime, gidecek yeri olmayan herkese konukseverlik gösterebileceğime inanarak geceyi evimde geçirdi. Sen benim doğru davranacağıma inandığın için ben de öyle davrandım.” Ahab suç işlemekten o gün vazgeçmiş ve kendini o yöreyi değiştirmeye adamış. Böylece Bescos haydut yatağı bir sınır köyü olmaktan çıkmış, iki ülke arasında önemli bir ticaret merkezi haline gelmiş.</p>
<p><a href="https://www.idefix.com/Kitap/Seytan-Ve-Genc-Kadin/Edebiyat/Roman/Dunya-Roman/urunno=0000000110254" target="_blank" rel="noopener noreferrer">-Şeytan ve Genç Kadın, Paulo Coelho</a></p>
</blockquote>
<p>Uzun bir aradan sonra hem bloga hem de kendimize geri döndüren bir yazıyla birlikteyiz. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>Gerçekten de bazen kendimizden uzaklaşırız. Kendimize yabancılaşırız. Kim olduğumuzu, ne yaptığımızı, ne istediğimizi bilemez halde ortalıkta dolanır, bize yazılan kodları, rolleri oynar dururuz… Her ne kadar bunların birer rol olduğunu bilsek de yazılımın dışına çıkamaz, kabuğumuzu parçalayamayız. Çünkü görmemiz gereken bir şey vardır…</p>
<p>Modern bilim artık depresyonun bir tür uyarı mekanizması olduğunu, kişinin çözmesi gereken şeyleri halı altına süpürmektense çözmesi için onu kendisine geri döndüren bir işlevi olduğunu konuşmaya başladı. O nedenle kimseyi görmek istemiyor, evimizden dışarı çıkmak istemiyor ve tıpkı bir cenin gibi bükülüp kendimize geri dönmeye çalışıyoruz depresyonlarımız esnasında. Görmemiz gereken şey bazen sadece kırılganlığımızken bazen de çok derinlerde kalmış bir “karanlık” yanımız olabiliyor. Adına karanlık deme sebebimiz belki de sadece gün yüzüne çıkmayıp derinde kaldığı içindir… Eğer onu güneşe çıkarırsak ışığa dönüşecektir…</p>
<p>Ahab’ın hikayesinde olduğu gibi bazen sadece o karanlık yanımızın yargısızca görülmesine ihtiyacımız vardır. Kötü ve kendimize / başkalarına zarar veren yanımızın yargısızca başkaları tarafından salt izlenmesi bile bizi dönüştürmeye yeter. Kuantum fiziğindeki gözlemci etkisi bunu çok iyi açıklar. Sadece gözlemleyerek sonucu değiştirebiliriz ama bir insan hayatı söz konusu olduğunda nasıl gözlemlediğimiz önemli hale gelir.</p>
<p>Hiç bir tacizciyle ya da katille yan yana geldiniz mi? Televizyonda gördüğünüzde ne yaptınız? Ya da siz bir kötülük yaptığınızda kendinizi nasıl gördünüz? Kendinize nasıl davrandınız? Aslında kendimize ya da başkalarına nasıl davrandığımızın önemi yok. Hepsi de bir. Eğer birine yalan söyleyip bundan pişman olup kendinizi değersiz hissettiyseniz, yalan söyleyen birine bakış açınız da bundan farklı değildir. Onu değersiz görürsünüz. Yalan söyleyen kişi de ona olan bakışınızla birlikte kendisini iki kat değersiz hisseder ve madem ki değerli biri olamıyorum en azından değersizler kralı olayım der ve yalanı bırakmak yerine tüm hayatını bir yalan olarak yaşamaya başlar.</p>
<p>Karanlığın rengi koyulaştıkça uçlar da sivrileşir. Yargıladıkça yargılanırız ve ne kadar çok yargılarsak o kadar derinlerimize bir şeyler gömeriz. Karanlığımızı besleriz. Kimseye güvenmez hale geldikçe aslında kendimize güvenmez hale geliriz.</p>
<p>Peki çözüm nedir? Bildiğiniz gibi bu blog kuru felsefe yapmak yerine somut çözümlere odaklanıyor. Hep birlikte, hayatımızda uygulayabileceğimiz bakış açıları geliştirmeye çalışıyoruz. Çözüm için Ahab’ın hikayesine geri dönelim… Ahab herkes tarafından en kötü haydut olarak biliniyordu. Böyle bir ün yapmıştı ve bu onun için başarıydı. İnsanların onu öyle görmesi bu başarısını körüklüyordu. Oysa ki çok ufak bir itmeyle Ahab aslında içindeki ışığın ortaya çıkacağını biliyordu. Ama kimse o ışığı görmek istemedi. Haliyle kendisi de görmek istemedi. Ahab’a yargısız gözlerle bakan ve onun kötülüğünü de iyiliğini de yargısızca izleyen keşiş onun da kendisini izlemesini sağladı. Ahab kendi karanlığıyla yüzleşti. Aziz, Ahab’ın karanlığını kabul ettikçe Ahab da kendi aydınlığını kabul etti ve karanlığını ışığa dönüştürdü. Peki bunu nasıl yaptı? Gördüğünüz gibi bu blog artık neden sorusundan çok nasıl sorusunu soruyor. Çünkü artık nedenlerin bir önemi kalmadı. Aksiyon almak ve dönüştürmek için nasıl sorusunu soruyoruz. Taa ki artık hiçbir sorunun öneminin kalmadığı ana kadar bu sorular devam edecek, cevaplarla biraz daha büyüyeceğiz… Nitekim Ahab’ın dönüşümü de aslında bir tür büyüme, erginlenmeydi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-1552 alignright" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/11/giphy_2.gif" alt="karanlık yan" width="421" height="236">İnsan içindeki karanlık yanını gördükçe büyür, olgunlaşır… Şu an hiçbiriniz Ahab gibi bir haydut değilsiniz. O nedenle hikayeyi kendinizle bağdaştıramayabilirsiniz. Çünkü biz kendi karanlık yanımızı yaşamayan, onu sadece bastıran, görmezden gelen bir hayat yaşıyoruz. Görmek için illa Ahab gibi karanlığımızı yaşamamız da gerekmiyor aslında. Sadece görmemiz yeterli…</p>
<p>Belki içimizde bir katil potansiyeli vardır. Vahşetle insanları öldüren bir cani… Nereden bilebiliriz? Seri katil filmleri izleyerek. Vahşet görüntülerine bakarak. İnsan kendi karanlığından korkar ve o nedenle onu bastırmak ister. Görmezden gelir… Korktuğumuz görüntülere bakmak bize bir tür katarsis yaratır ve hem korkularımızla hem de karanlık yanımızla yüzleşmemizi sağlar. Bir süre sonra artık bu görüntüler ne bizi rahatsız eder ne de onlara bakmaktan zevk alırız. Artık onlardan soyutlanmışızdır…. Tıpkı klostrofobisi olan birinin çok dar ve kapalı alanda geçen iç boğucu film sahnelerine bakması gibi. Ya da eğer karanlık yanımız duygusal bağımlılıksa, ağır romantik filmleri izleyebiliriz. Belki de aşk filmleri çıktığında köşe bucak kaçan, romantik ilişki hikayelerinden sinir olan birisinizdir. İçinize bir bakın… Nefret de bir bağdır. Üstelik bazen sevgiden daha güçlü bir bağ…. Bu bağı, bu enerjiyi simyasal olarak dönüştürdüğünüzde hayatınızda çok büyük bir ilerleme kaydedersiniz.</p>
<p>Çünkü bu, insanın kendi kendisine yaptığı bir erginlenme ritüelidir. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p>Peki sonra? Karanlık yanımızı gördükten sonra? Sonrası Ahab’ın hikayesinin henüz anlatılmamış detaylarında:</p>
<blockquote>
<p>Ahab, Savinus’la karşılaştığı andan beri, konuştukları sürece hançerini bilemiş, ama bu, Savinus’u yatıp uyumaktan alıkoyamamış. Bütün dünyanın kendisi gibi düşündüğünü sanan Ahab, Savinus’a şu soruyu sormuş: “Kentin en güzel hayat kadını şimdi şu kapıdan içeri girse, onun güzel ya da baştan çıkarıcı olmadığını düşünmek gelir mi elinizden?” “Hayır. Ama kendimi tutmak gelir.” diye yanıt vermiş Aziz. “Ya dağlardan inip bize katılmanız için size pek çok altın vaat etsem, bu altına taşmış gibi bakmak gelir mi elinizden?” “Hayır. Ama kendimi tutmak gelir.” “Peki ya yanınıza iki kardeş gelse ve bunlardan biri sizden nefret etse, ötekiyse sizin bir aziz olduğunuzu görse, her ikisine eşit davranmayı başarabilir misiniz?” “Bana acı verse de kendimi tutmayı ve her ikisine eşit davranmayı başarabilirim.” Bu konuşmanın çok önemli olduğu ve Ahab’ı inancını değiştirmeye ikna ettiği söylenir. Ahab, Savinus’un kendisine benzediğini anladığında kendisinin de ona benzediğini anlamıştı. Her şey bir öz denetim sorunuydu. Ve insanın nasıl bir karar vereceği sorunu…</p>
</blockquote>
<p>Karanlık yanınızı görmek ve onla yüzleşmenin ardından gerçek sınav başlar. Çünkü şöyle düşünebilirsiniz… “O hep korkup kaçtığım, derinlere ittiğim karanlık yanımla yüzleştiğimde onun cazibesine karşı koyamaz ve onun beni ele geçirmesine izin verir, o olursam?..” Bu noktada bir insanı insan yapan yegane değer devreye girer… O hep bahsi geçen yasak elma budur: “İrade” Aksi takdirde insan sadece bir robottur. Gerçek özgür iradeye sahip insan seçimlerinden sorumludur ve neyi seçerse seçsin arkasındadır. Kötüyü de seçse iyiyi de seçse bu benim seçimim diyendir. Ve insan doğası gereği iyidir. Çünkü iyilik yaratış, kötülük yok ediştir. Denge için bu evrende her ikisinin de vazifesi vardır. (big bang ve entropi döngüsü) Fakat doğamızın özünde var oluşumuzun gereği olarak yaratım vardır. Yaratım iyidir çünkü var eder. Meydana getirir… İnsan <strong>ÖZ</strong>den gelen iradesiyle davrandığında iyiyi seçer. Öğretilmiş korkularıyla da kötüyü seçer. Neyi seçerse seçsin aslolan ise dediğimiz gibi sadece <strong>ÖZ</strong>gür iradeyle yapılan seçimlerdir…</p>
<p>Her şeye rağmen insan bazen kendisi için neyin iyi olduğunu göremeyebilir. Karar veremeyebilir. Seçemeyebilir. Bunun da bir nasılı var. Yöntem basit: Neyin bizim için iyi olduğunu göremeyebiliriz ama neyi istemediğimizi her zaman net olarak biliriz… Hissederiz. İstemediğimiz şeyler ayan beyan ortadadır. Karnınız tıka basa doluyken bir tepsi börek istemediğinizi bilirsiniz. Sindirmek için kahve mi içseniz yoksa maden suyu mu içseniz bilemeyebilirsiniz ama bir tepsi börek yemeyeceğiniz barizdir. Karanlık yanınızı görüp istemediğiniz şeyleri ortaya koyduktan sonra geriye kalanlardan hangisini seçtiğinizin çok da önemi yoktur.</p>
<p>Somutlaştırmak gerekirse… İçinizde delicesine sahiplenen, kıskançlıktan ölen bir karanlık yan gördüğünüzde mevcut sevgilinizi artık kıskanmak istemediğinizi bilirsiniz. Çünkü bu kötüdür ve bu duygudan hoşlanmıyorsunuzdur. Geriye kalan seçenekler sizi kıskandırmak için her şeyi yapan bir sevgiliyse ondan ayrılmak ya da ne yaparsa yapsın kıskanmamak olabilir. Bunlardan hangisini seçtiğinizin önemi yoktur. Siz artık döngüyü kırmışsınızdır. Hem kendinize hem de başkalarına zarar veren kıskançlık duygusunu sevgiyle terk etmiş, onu hoşgörüye dönüştürmüşsünüzdür. Gerisi önemli değil. İster maden suyu ister kahve için <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" size-full wp-image-1553 aligncenter" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/11/1920.gif" alt="karanlık yan" width="1920" height="940"></p>
<p>ÖZ’den gelen her duyguyu kucaklayan tüm okurlara afiyet olsun. Gönlünüz ışıkla, bu satırları zamanın ötesinden okuyan gözleriniz sevgiyle parlasın. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>
<p><em><strong>Bonus: Girişteki şarkının sözleri</strong></em></p>
<p><strong>Pin Floyd – Dark Side of the Moon / Eclipse</strong><br>
All that you touch<br>
All that you see<br>
All that you taste<br>
All you feel<br>
All that you love<br>
All that you hate<br>
All you distrust<br>
All you save<br>
All that you give<br>
All that you deal<br>
All that you buy,<br>
beg, borrow or steal<br>
All you create<br>
All you destroy<br>
All that you do<br>
All that you say<br>
All that you eat<br>
And everyone you meet<br>
All that you slight<br>
And everyone you fight<br>
All that is now<br>
All that is gone<br>
All that’s to come<br>
<strong>and everything under the sun is in tune</strong><br>
<strong>but the sun is eclipsed by the moon.</strong></p>
<p><strong>“There is no dark side of the moon really.</strong><br>
<strong>Matter of fact it’s all dark.”</strong></p>


<p>
	<label>Yeni yazı yayınlandığında maille haberdar olmak ve abonelere özel bilgilendirmeler için mailinizi yazın:
		
</label>
</p>

<p>
	
</p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/karanlik-yan-irade-erginlenme/">Karanlık Yan – Irade – Erginlenme</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>The Lighthouse Film Analizi | Proteus &amp;amp; Prometheus</title>
<link>https://trafikdernegi.com/the-lighthouse-film-analizi-proteus-prometheus</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/the-lighthouse-film-analizi-proteus-prometheus</guid>
<description><![CDATA[ İnsanı kendi içindeki akılcı, mantıklı ve evren ile uyumlu, bütünsel yanı ile bireysel ve kendine dönük yanı sürekli çatışma halinde oluyor...
Yeni blog yazısı &quot; The Lighthouse Film Analizi | Proteus &amp; Prometheus &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/lighthouse-film-analizi-proteus-prometheus.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:24 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>The, Lighthouse, Film, Analizi, Proteus, Prometheus</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div><figcaption class="wp-element-caption"><br><br></figcaption></figure>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>“Fenerin içinde ne olduğunu görmek mi istiyordun? Son yardımcım da istemişti. Ey insanın zihninde yüzen ve özgürce eriyen döneklik… Kutsal ayıplar ve korkular… Gözlerde alev alev yanar. Denizin dbine doğru bakar. Diğerleri hâlâ kördür. Kutsal nimetleri göremezler. Ve denizci cennetine yollanan hiçbir adam çekmez ne acıyı ne zahmeti. Ancak kadim zamanlardan beri dönekler ve değişmezler dünyanın dört bir yanını sarar. Budur hakikât. Cezanı çekeceksin. Işık bana ait!” –<strong>The Lighthouse Filmi (2019)</strong></p>
</blockquote>



<p><em><strong>The Lighthouse (2019)</strong> filmini inceleyeceğimiz bu yazımız haliyle bolca spoiler içerecek. O nedenle yazıyı bu filmi izlediyseniz, spoiler yemek sizi rahatsız etmiyorsa ya da izlemeyi düşünmüyorsanız okuyabilirsiniz.</em></p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="405" height="600" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_lighthouse_film_analizi.jpg" alt="the lighthouse film analizi" class="wp-image-1838" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_lighthouse_film_analizi.jpg 405w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_lighthouse_film_analizi-203x300.jpg 203w" sizes="auto, (max-width: 405px) 100vw, 405px"></figure></div>


<p><strong>The Lighthouse film analizine</strong> geçmeden önce filmdeki karakterlerin neyi sembolize ettiğine değineceğiz. Zaten ana hattını çıkarınca analize bile gerek kalmayacak. Bunu yapma sebebimiz tıpkı bu blogta analizini yapmayı seçtiğimiz diğer filmler gibi bu filmin de ya çok beğenilmesi ya da nefret edilmesi. Anlaşılan o ki bazı noktaları aydınlığa kavuşturmak gerekiyor senaryoyla ilgili. Çünkü bu ana hatları bilmediğimizde gerçekten de film vasatın da vasatı ne idüğü belirsiz bir hal alıyor. Ama bilince de tam aksine muazzam  bir haz veriyor. Zaten metaforlaştırma ve sembolizmi sevme sebebim de bu. Bir tür sihir gibi. Filmi izleyip izlediğine pişman olan okurlar aşağıdaki yazıları okuduktan sonra sanki bir sihirli değnek değmişçesine woow olacaklar. Biliyorum çünkü aynısı bloğun yüksek trafik alan ve çok sevilen “<a href="https://zamaninotesi.com/2017/10/08/mother-film-analizi/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Mother Film Analizi</a>” yazısında da olmuştu. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="220" height="232" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/proteus_the_light_house.gif" alt="proteus the lighthouse" class="wp-image-1839"><figcaption class="wp-element-caption">“Proteus” by  Andrea Alciato  from <em>The Book of Emblems</em> (1531)</figcaption></figure></div>


<p><strong>Proteus:</strong> <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Proteus" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Proteus</a>, formunu istediği gibi değiştirebilen ve sürekli formdan forma giren erken dönem yünan mitolojisinden bir deniz tanrısıdır. İngilizcede “değişken, dönek” anlamlarına gelen “protean” kelimesi bu mitolojik kökenden gelir. Bazı antik kaynaklarda Poseidon’un oğlu, bazılarında ise yaşlı, huysuz ve kurnaz bir adamla özdeşleştirilen bu karekter; dalgalanan, dalgaları yüzünden sürekli form değiştiren, durulan, yükselen, fırtınalarla karakteri değişen denizi simgeliyor. Psikiyatris ve yazar <strong>Robert Jay Lifton</strong> bu tabiri sürekli değişen karakterlerimizi betimlemek için kullanmış ve psikoloji literatürüne katmış. Lifton “<a rel="noopener noreferrer" href="https://www.nytimes.com/1994/02/20/books/keep-your-mind-open.html" target="_blank">The Protean Self</a>” adlı tezinde; “Günümüzün sürekli değişen ve her günü bir diğerinden farklı olan medeniyetine ayak uydurmak için biz de tıpkı bu Yunan tanrısı Protean gibi form değiştiriyor, yeni psikolojik karakterler kombine ediyor, karakterimizi esnetiyor ve hızla adapte oluyoruz” diyor. Bu sürekli değişim döngüsü zamanla bir tür bağımlılığa dönüşür, karakterin yüzeyselleşmesine ve psikolojik bir boşluğa neden olabilir. Lifton’a göre sonuçta bu tür kişiliğe sahip olanların içsel bir bütünlükten uzaklaşmalarının arka planında “asıl benliklerinden” asla hoşlanmama durumu da vardır. Yaşamlarını, artık memnun etmek istedikleri kişilerin (ya da otoritelerin) beklentilerine göre şekillendirmeye başlarlar.</p>



<p>Homeros, “Odysseia” eserinde Proteus’u “yaşlı adam” olarak tanımlar ve onun zor durumlar ve krizler anından dönüşümünü şöyle tarif eder:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>“Ama yaşlı adamın oynadığı oyunların sonu gelmemişti;</p>



<p>Hatta tam aksine önce bıyıklı bir aslana dönüştü,</p>



<p>Ardından bir yılana, bir leopara, kocaman bir yaban domuzuna;</p>



<p>Ve sonra upuzun, yeşil bir ağaca…”</p>
</blockquote>



<p>Proteus; geçmiş, şu an ve gelecek de dahil olmak üzere her şeyi biliyordu. Kahinsel yetileri vardı ama bildiklerini açıklamayı sevmiyordu. Ona danışmak isteyenler, öğleden sonra uykusu sırasında onu şaşırtmak ve bağlamak zorunda kaldı. Yakalandığında bile, her türlü şekle girerek kaçmaya çalışırdı. Fakat eğer esir alan kişi onu hızlıca yakalarsa, o ana uygun şekline döner, istenen cevabını verir ve denize dalardı. <strong>Ve mitolojiye göre verdiği cevap en güvenilir hakikat olurdu.</strong> (Filmde bu durum Thomas’ın yani Proteus’un finalde köpek formunu alması olarak kendini gösterir. Akabinde de hakikati söyler zaten.)</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="500" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/prometheus_the_lighthouse.jpg" alt="prometheus the lighthouse" class="wp-image-1840" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/prometheus_the_lighthouse.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/prometheus_the_lighthouse-180x300.jpg 180w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px"><figcaption class="wp-element-caption">“Prometheus Carrying Fire” – Jan Cossiers (1600-1671) – Prado Museum<br><br> </figcaption></figure></div>


<p><strong>Prometheus:</strong> Bir diğer karakterimiz ise Prometheus. Protheus’a göre daha aşina olduğumuz bir Yunan mitolojisi karakteri… Olympos Tanrıları kuvvetli ve kudretlidir; Prometheus ise akıllı, yaratıcı ve zekidir. O, her şeyden önce insan dostu olarak Zeus’un karşısındadır. Efsaneye göre Zeus, itaat etmediği için Prometheus’a çok kızıp, onun balçıktan var ettiği ve sevip değer verdiği insanları cezalandırır. <strong>Önce insanlar kolayca bulamasın diye bütün besinleri toprağa gömdürür.</strong> Sonra en önemli silah olan “<strong>Bilgi Ateşini</strong>” de onlardan saklar. Çünkü insanların, kendine karşı ayaklanmalarından korkuyordur. Ama Prometheus, ağır bir suç olduğunu bile bile, bu bilgi ateşini insanlara götürmeye karar vermiştir. Böylece insanlar gerçekleri görüp, zalim Zeus’a başkaldırabileceklerdir. Bir sabah erkenden, ateşe çok benzeyen “narteks” çiçeğini yanına alıp, yola çıkar. Tanrıların yaşadığı İda dağındaki ateşe ulaşır. Nöbetçiler uykudadır. Hemen gizlice bilgi ateşini alıp, yokluğu fark edilmesin diye yerine narteks çiçeğini koyar ve bilgi ateşini götürüp insanlara ulaştırır. Artık bu ateşi söndürmeden korumak insanların görevidir. Prometheus, böylece Zeus’tan da intikamını almıştır.</p>



<p>Zeus bunları öğrenince çıldırır ve Prometheus’a korkunç bir ceza verir. Onu Kafkas Dağları’nda büyük bir kayaya zincirletir.<strong> Her gün bir kartal gönderir, Prometheus’un karaciğerini yedirir.</strong> Gece olunca karaciğeri yeniden oluşturur ve yenilenen karaciğer de, tekrar kartalın ertesi günkü yemeği olur. Bu bitmeyen bir işkencedir. Prometheus, umudunu hiç yitirmeden buna dayanır. Nitekim 30 yıl sonra bir gün Herakles (Herkül) çıkagelip Prometheus’u kurtarır.</p>



<p>Prometheus ismi “<strong>Pro</strong>” ve “<strong>Metheus</strong>” kelimelerinden oluşur. Pro tahmin edeceğiniz üzere “önce” anlamı taşır. Yünancada zamanından önce anlamına gelir. Metheus kelimesinin kökeni ingilizcede matematik kelimesinin de kökeni olan “math” kelimesidir. Math yünancada öğrenmek anlamına gelir. Yani Prometheus; önceden öğrenen, önceden bilen, hesap eden anlamlarına gelir. Türkçeleştirmek gerekirse aklı evvel diyebiliriz. (etimolojiye bayılıyorum, sadece etimoloji üzerine sayfalarca blog yazabilirim sanırım <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> )</p>



<p>Yönetmen Eggers filmle ilgili bir röportajında bu iki mitolojik kahramana direkt referans veriyor. Röportajında, Protheus ve Prometheus’un mitolojide asla karşılaşmadıklarını ama bu filmde böyle bir durum olduğunu söylüyor. Şunu da ekliyor: “Biliyor musunuz, zamanının klasik yazarları bunu hep yapmıştır.” Yani yönetmen, antik ve mitik kahramanları alıp zor durumlara sokmanın ve nasıl davranacaklarına bakmanın her zaman yapıldığını söylüyor. Buradan da şunu anlıyoruz; yönetmen ve senaristler için yazılı ve görsel tarih aslında bir tür kiler. Bu kilere girip tozlu rafları kurcalayıp asla yan yana gelmeyen materyalleri buluşturup neler çıkacağını görmek gerçekten de hem bir yaratım süreci olarak hem de biz sanat tüketicileri açısından çok zevkli.</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="657" height="600" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_smalls_lighthouse.jpg" alt="the smalls lighthouse" class="wp-image-1841" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_smalls_lighthouse.jpg 657w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_smalls_lighthouse-300x274.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 657px) 100vw, 657px"></figure></div>


<p>Filmin senaryosu aslında her ikisi de Thomas adında iki İngiliz deniz feneri koruyucusunun 4 ay süren fırtına sırasında adada mahsur kaldığı gerçek bir trajediye dayanıyor. Geleneksel olarak İngiliz deniz fenerlerinde, tecritte geçirilen uzun vardiyalar için görevlendirilen iki adam vardı. 1801’de Thomas Howell ve Thomas Griffith’in iki kişilik takımı Smalls Feneri’nde görevlendirildi. (“The Smalls Lighthouse Tragedy” adıyla detaylı araştırma yapabilirsiniz)  Thomas Griffith hasta oldu ve meslektaşı ona yardım etmek için elinden geleni yapsa da kurtaramadı. Bir süreliğine, Thomas Howell her ne kadar iyi geçinmediği ve sık sık kavga ettiği bilinen arkadaşının cesedini barınakta yanında muhafaza etse de bir süre sonra kokudan duramadı ve ahşaptan bir tabut yapıp içine koyup deniz fenerinin korkuluklarına sabitledi. Fırtına dinmeyip daha da yükseldikçe tabut dalgaların etkisiyle parçalandı ve içindeki ceset bağlı olduğu korkulukta öyle bir konuma geldi ki, yetkililer 4 ay sonra adaya ulaşıp Howell’ı kurtarmaya geldiklerinde Griffith’in cesedi parmağıyla arkadaşının kaldığı barınağı gösteriyordu. Bu sıradışı hikayeden esinlenen yönetmen ve senarist <a href="https://www.imdb.com/name/nm3211470/?ref_=tt_ov_dr">Robert Eggers</a>, kardeşi <a href="https://www.imdb.com/name/nm3220455/?ref_=tt_ov_wr">Max Eggers</a> ile birlikte bu hikayeye mitolojik sos ekleyip, <a href="https://www.imdb.com/title/tt7984734/">imdb’de</a> 8,1 puan alan, görsel ve oyunculuk açısından çok tatmin edici olan bu eseri ortaya çıkartıyorlar.</p>



<p><strong>The Lighthouse</strong> filminin esinlendiği tüm materyalleri topladığımıza göre ne anlattığını artık daha iyi anlayabiliriz. Prometheus’un hikayesi senaryoyla birebir eşleşiyor. Prometheus spiral şekilde dönerek yükselen dağa (olympus=deniz fenerinin gövdesi) tırmanıyor. Yasak olan ışığı deneyimliyor ve cezasını da martılara diri diri yenilerek çekiyor. Sembolizm bilmek ve sembolleri görebilmek; vasat ve sıkıcı bir filmi bu denli zevkli bir hale getiriyor. Canlı bir tabloya bakmak gibi… Nitekim yönetmen aynı röportajında filmin finaliyle ilgili bazı tablolardan esinlendiklerini de belirtiyor. Ressam Jean Delville’in “Prometheus” adlı tablosu gibi… Prometheus’un ışığı tanrılardan çalışı hem güzel hem de üzücü bir hırsızlık…</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="339" height="600" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/prometheus_jean_delville_the_lighthouse.jpg" alt="prometheus jean delville the lighthouse" class="wp-image-1842" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/prometheus_jean_delville_the_lighthouse.jpg 339w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/prometheus_jean_delville_the_lighthouse-170x300.jpg 170w" sizes="auto, (max-width: 339px) 100vw, 339px"><figcaption class="wp-element-caption">“Prometheus” – Jean Delville –  The Royal Library of Belgium, Brussels</figcaption></figure></div>


<p>Prometheus’un akılcı ve verici yanına karşı Proteus bencil ve huysuz biriydi. Nitekim ailesini sırf deniz feneri uğruna bırakmış ve Psikiyatr Lifton’un da işaret ettiği, sürekli değişmekten kaynaklanan yalnızlaşmaya sürüklenmişti. Bence, bu noktada karakterlerin çatışması aslında insanın kendisiyle çatışmasına referans. Çünkü Thomas ve Ephraim karakterleri filmin bazı noktalarında birbirlerinin hayal ürünüymüş gibi gösterildi. Ki zaten Ephraim sürekli halisülasyonlar görüyordu. Böyle olunca; insanı kendi içindeki akılcı, mantıklı ve evren ile uyumlu, bütünsel yanı ile bireysel ve kendine dönük yanı sürekli çatışma halinde oluyor. Yani insan aslında ışığı kendi olimposundan, kendi zeusundan, kendi deniz fenerinden alıp, saklı yerinden çıkartıp gene kendine vermek istiyor. Bütünlüğe, saf huzura erişebilmek için…</p>



<p>Oldukça derin bir bakış açısı oldu farkındayım ama mesaj gideceği yerlere gitmiş ve zamanın ötesine yazılmıştır. Belki şu an belki bu yazıyı 10 yıl sonra okuyan birinde bir şeyler açabilir, tıpkı blogta 7 yıl önce yazılan yazılara halen yorum yapılması ve ilham olması gibi. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="400" height="600" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_lighthouse_film_analizi_zamanin_otesi.jpg" alt="the lighthouse film analizi zamanın ötesi" class="wp-image-1843" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_lighthouse_film_analizi_zamanin_otesi.jpg 400w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_lighthouse_film_analizi_zamanin_otesi-200x300.jpg 200w" sizes="auto, (max-width: 400px) 100vw, 400px"></figure></div>


<p>Deniz feneri, tepesinde bilginin ışığını aslında bir tür yasak elmayı barındıran olimpos dağını sembolize ettiği gibi aynı zamanda bir fallus sembolü. Fallus; iktidarlık simgesidir. Arkeoloji terminolojisinde penis biçimli yapı ve nesneler için de kullanılır. Yönetmen filmden bahsederken: “<strong><em>İki adam bir fallusun içinde baş başa kaldıklarında olaylar pek de iyi gitmez</em></strong>” diye bir cümle kurmuş. Nitekim bu temayı bariz bir şekilde görüyoruz çünkü film boyunca, deniz fenerinin tepesindeki ışığa hakim olmak için verilen bir savaş söz konusu.</p>



<p><strong>Peki nedir bu ışıktaki keramet? </strong>Şüphesiz ışık Prometheus mitindeki gibi bilgiyi temsil eder. İyilik ve kötülüğün bilgisi aynı zamanda hükmetmenin, iktidar olmanın ve gücün bilgisidir. Tüm dini kitaplarda Havva ve Adem’in yasak elmayı yedikten sonra iyi ve kötünün bilgisine haiz oldukları ve artık tanrı gibi olduklarından bahsedilir. Deniz fenerindeki ışık bu bilginin de bir tık üstü, saf bilgeliktir. Yani her şeyin bilgisi. Bunu en iyi anlatmak için kabala sembolizminden örnek vereceğim:</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" width="378" height="600" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kabala_sefirot_isik.jpg" alt="kabala sefirot ışık" class="wp-image-1844" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kabala_sefirot_isik.jpg 378w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/kabala_sefirot_isik-189x300.jpg 189w" sizes="auto, (max-width: 378px) 100vw, 378px"><figcaption class="wp-element-caption">Kabala hayat ağacı, 10 sefirot ve insan bedeni</figcaption></figure></div>


<p>Kabala; yaratımı 10 küreye böler ve her küreye bir insani meleke atfeder. Anlayış, bilgelik, güç, iyilik, güzellik gibi kavramlar üzerinden insanın ve evrenin kavramsal bir haritası çıkartılır. Tasavvufta bunun karşılığı esmalardır. Kabalaya göre insanda bulunan bu her özellik bir kap gibidir. Tanrısal saf ışık en yukarıdan yani taç kısmından insana girmeye başlar. Bu aşamada ışık sonsuz parlaklıktadır. İnsan bu ışığı tam manasıyla göremez, deneyimleyemez. Ancak “Taç” kabının genişliği kadar deneyebilir. Işık aynı bir sıvı gibi bu kaptan diğer kaplara doğru taşarak akar. Kaplar ne kadar genişse yani ışığı alma kapasitesine sahipse tanrısal bilgeliği o kadar yakinen yani orijinal haliyle deneyimler. Kaplar eğer zayıfsa ya yeteri kadar ışığı tutamaz ya da tamamen ışığın şiddetiyle kırılır. Elbette oldukça basitleştirerek, ihtiyacımız kadarıyla anlatıyorum.</p>



<p>İşte son sahnede gerçekleşen de böyle bir kap kırılmasıdır. Prometheus’u sembolize eden kahramanımız Ephraim ışıkla yüzleşmeye hak kazanmış ama bu onun  hem ödülü hem de cezası olmuştur çünkü yeterince hazır değilken buna yeltenmiştir. Niyeti ışığı çalıp belki de yine kendi bencil istekleri için kullanmaktı…. Belki de ışık sadece onu hakedenlere kendinlerine zarar vermeden görünüyordur…</p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="666" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_lighthouse_film_analizi_schneider.jpg" alt="the lighthouse film analizi schneider" class="wp-image-1845" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_lighthouse_film_analizi_schneider.jpg 900w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_lighthouse_film_analizi_schneider-300x222.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/the_lighthouse_film_analizi_schneider-768x568.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 900px) 100vw, 900px"><figcaption class="wp-element-caption">The Lighthouse filminin final sahnelerinden biri ve Sascha Schneider’ın 1904 yapımı “Hypnosis” adlı eseri.</figcaption></figure></div>


<p></p>



<p>Lovecraft göndermeleri, Edgar Allan Poe, deniz kızı ve daha yorumlayacak çok sembol olsa da gerisini değerli okurların hayal gücüne bırakıyorum. Biliyorsunuz hiçbir film analizimizi kesin bir yorumla sonlandırmıyoruz çünkü bunu yapmak, sanatın kendisine aykırı. Her yönetmen, her yazar eserinin her dimağda farklı bir tat ve anlam bırakmasından haz alır. O zaman sanat ve eser gerçek amacına hizmet etmiş olur. Siz de kendi çıkarımlarınızı yorumlarda paylaşabilir, benim kaçırdığım metaforları yazabilirsiniz. Ayrıca benzer bir deniz feneri sembolizmi için “<a rel="noreferrer noopener" aria-label="Annihilation | Yok Oluş Film Analizi (yeni sekmede açılır)" href="https://zamaninotesi.com/2018/03/31/annihilation-yok-olus-film-analizi/" target="_blank">Annihilation | Yok Oluş Film Analizi</a>” yazısına göz atabilirsiniz.</p>



<p>Bilgelik ışığını dışımızda değil içimizde bulma ümidi ve dileğiyle…</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h3>E-Mail ile Takip Et</h3>

Her ufuk açıcı yeni yazı yayımlandığında e-mailinize bildirim almak için mail adresinizi kaydedin:

<div class="wp-block-jetpack-subscriptions__supports-newline wp-block-jetpack-subscriptions__use-newline is-style-split wp-block-jetpack-subscriptions">
		<div class="jetpack_subscription_widget">
			<div class="wp-block-jetpack-subscriptions__container">
				
					<p>
						<label class="screen-reader-text" for="subscribe-field-1">
							E-postanızı yazın…						</label>
						
					</p>

					<p>
						
						
						
						
						
												<button type="submit" class="wp-block-button__link no-border-radius has-19px-font-size" name="jetpack_subscriptions_widget">
							Abone ol						</button>
					</p>
				

							</div>
		</div>
	</div>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/the-lighthouse-film-analizi/">The Lighthouse Film Analizi | Proteus & Prometheus</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Mananın Ötesi</title>
<link>https://trafikdernegi.com/mananin-otesi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/mananin-otesi</guid>
<description><![CDATA[ Eğer kelimelerin işaret ettiği şeyleri bırakıp saf manasını özümsemeye ve o manayla evrene, insana bakmaya başlarsak artık bizi çatıştıran anlamlardan sıyrılır...
Yeni blog yazısı &quot; Mananın Ötesi &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/mananin-otesi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Mananın, Ötesi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="770" height="540" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/5685897-VHHTLRPV-7.jpg" alt="" class="wp-image-2043" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/5685897-VHHTLRPV-7.jpg 770w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/5685897-VHHTLRPV-7-300x210.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/5685897-VHHTLRPV-7-768x539.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 770px) 100vw, 770px"><figcaption class="wp-element-caption">İnsanlığın dili, mana arayışı ve tanrıya ulaşma çabası üzerine en anlamlı metaforlardan biri; Babil Kulesi</figcaption></figure>



<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>Düşünce dilden, dil düşünceden doğar. –<strong>Eflatun</strong></p>



<p>Düşünce dili çürütürse, dil de düşünceyi çürütebilir. –<strong>George ORWELL</strong></p>



<p>Dil kalptekini söyler. <strong>-Kafkas Özdeyişi</strong></p>



<p>Allahın dili sessizliktir, geri kalan her şey sadece zavallı tercümelerdir. <strong>–Mevlana Celaleddin RUMİ</strong></p>



<p> <em>Türk dili zengin, geniş bir dildir. Her kavramı ifade kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde çalışmak lazımdır. </em><strong>–Mustafa Kemal ATATÜRK</strong> </p>
</blockquote>



<p>Günlük hayatta nefes alıp vermek kadar sık ve doğal olarak yaptığımız ama çok az farkında olduğumuz pek çok eylemimizden biri kendimizi ifade etmek. İfade yetisi; bir insanın en değerli ama en az bakımını yaptığı enstrümanlarından biri gibi… Kendini ifade deyince akla ilk konuşma gelse de ifade sonsuz şekilde gerçekleşebilen bir evrensel olgu. Daha iyi anlamak için kelimenin köklerine inelim, nitekim bu yazımız pek çok etimolojik (bir sözcüğün kökeni) örnek içerecek o nedenle hem çok eğlenceli hem de arkadaş arasında bahsedecek çok hoş bilgilerle dolu olacak. Dahası, kendimizi ifade ederken kullandığımız manaların ötesine bakacağız…</p>



<p><strong>İfade</strong> arapça kökenli bir kelime. <strong>“Fyd”</strong> kökünden yani <strong>fayda (yarar)</strong> kelimesinden geliyor. Arapça kökenden gidildiğinde fyd köküne eklenen eklerle bu kökü şu anlama çeviriyor: Faydalandırma. Yani ifadenin anlamı: faydalandırma. Faydalandırma ise birine bir şeyi kullanması için verme anlamına geliyor. </p>



<p>Daha geniş bir perspektiften bakmak için ifade kelimesinin
ingilizcesi olan “express” kelimesinin de köklerine inelim. Çünkü “ifade” Arapça
yani doğu kökenliyken “express” batı kökenli. Bu sayede hem doğu hem de batı
(zahir – batin) penceresinden bakmış olalım. 
</p>



<p><strong>Express</strong> latin kökenli bir kelime. Dışarı, çıkma anlamlarındaki <strong>“ex” </strong>ile baskı, sıkışma anlamındaki <strong>“presseare”</strong> kelimelerinin birleşiminden oluşur. Yani baskı ile, sıkıştırarak dışarı çıkartmak gibi bir anlam kökeninden gelir. Bir kahve türü olan espresso da eski kahve makinelerinin benzer bir yöntemi kullanmasından dolayı aynı etimolojik kökenden gelir. Kahveyi sıkıştırarak fışkırtmak/çıkartmak anlamında… Eh latin arkadaşlar da sanırım insanın kendisini bastırıp sıkıştırarak ifade edebildiğini düşünmüşler. </p>



<p>Doğu ve batıyı sentezlersek; insan hakikatten de sanki
bedeniyle ruhunu sıkıştırıp ağzından kelimeleri, ellerinden yazıları, kalbinden
sanat eserlerini çıkartıyor, kendini ifade ediyor, içini dışarı fışkırtıyor.
Böylece başkalarına kullanması için yeni şeyler veriyor. Faydalı şeyler…</p>



<p>Görüldüğü üzere tek bir kelimeden yola çıkarak dilin evriminin <a href="https://zamaninotesi.com/2018/05/14/ouroboros/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="ouroboros (yeni sekmede açılır)">ouroboros</a> misali dönüp dolaşıp kendisini hem yemesini hem de yaratmasını bizzat gözlemleyebiliyor, felsefeyi kuru laf kalabalığından çıkartıp elle tutulur bir bilgiye dönüştürebiliyoruz. Böylece faydalandırabiliyoruz. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p>İnsanın kendisini ifade etmesi işte bu denli önemli bir konuyken bu defa ifade enstrümanlarımızın kökenine inelim. Kuşkusuz en sık kullandığımız enstrüman harfler. Harfler aslen sembollerdir. Yani resimdir. Yazmak ve çizmek bizim ilk sistematik enstrümanlarımızdan biriydi. Mağara duvarına çizilen resimlerden bu güne çok şey değişse de özde dilin oluşmasının bir mantığı var. Bu mantığı anlamak için <strong>Mısır hiyerogliflerin</strong> nasıl oluştuğuna bir göz atalım…</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="576" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/mananin_otesi_zamanin_otesi_hiyeroglif.jpg" alt="" class="wp-image-2038" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/mananin_otesi_zamanin_otesi_hiyeroglif.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/mananin_otesi_zamanin_otesi_hiyeroglif-300x169.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/mananin_otesi_zamanin_otesi_hiyeroglif-768x432.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px"></figure>



<p>Hiyeroglif kelimesi eski yünancadan gelmedir ve <strong>kutsal yaz</strong>ı anlamına gelir. Bu anlam önemli çünkü nasıl ki “<a href="https://zamaninotesi.com/2020/01/05/atiye-dizi-incelemesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="Atiye Dizi Analizi (yeni sekmede açılır)">Atiye Dizi Analizi</a>” yazımızda Göbeklitepe’den bahsederken burası sayesinde insanlığın yerleşik hayata geçişinin sebebinin tarım değil de inanç olduğu anlaşıldı dediysem dilin gelişimi konusunda da aynı tespitte bulunacağım. Hakikatten de <strong>dili oluşturan kutsiyet ya da inanç dediğimiz kavramlardı</strong>. Nasılına geleceğiz…</p>



<p>Antik Mısır’da hiyeroglif yazısı kutsaldı ve herkes öğrenemezdi. Daha çok ruhban sınıfının tekelindeydi. Bu yazı tekniği o kadar karmaşık ki zaten herkesin hemen hakim olacağı bir dil değil. Hiyeroglif sembolleri birer harf değil. Her sembol bir anlama karşılık geliyor. Bunu en iyi şu basit örnekle anlatabiliriz: </p>


<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/hiyeroglif_bir_ay_dil.jpg" alt="" class="wp-image-2033" width="328" height="97" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/hiyeroglif_bir_ay_dil.jpg 305w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/01/hiyeroglif_bir_ay_dil-300x89.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 328px) 100vw, 328px"></figure></div>


<p>Bu hiyeroglif 1 aylık süreyi ifade etmek için kullanılıyor. (İngilizcedeki “month” kelimesinin karşılığı) Çözümlemesi şöyle: İlk sembol zaten hilal sembolü. İkinci sembol, yatık el sembolü “yapmak” anlamına geliyor. Halka içindeki nokta sembolü ise güneş sembolü. Yani bu hiyeroglif bize şunu diyor: <strong>Ayın (gezegen olan) 1 güneş döngüsü 1 ay yapar.</strong> Nitekim ayın bir döngüsü 28 gün sürer, bir aylık süreye tekabül eder. Bu örneği şu nedenle verdim; Mısır hiyeroglifleri hep bu şekilde anlamlarını doğadan almışlar. Güneş, ay, yıldızlar… Hepsi doğada olduğu şekliyle hiyeroglifleşmişler. Mesela su tahmin edeceğiniz gibi dalgalı yatay çizgi. Fakat farklı hiyerogliflerin yan yana gelmesiyle hiyeroglifin anlamı kendi bağlamından kopabiliyor, farklılaşabiliyor. Bu da çeviriyi zorlaştıran bir şey. Neredeyse tamamen yorumlama yoluyla yapılan bir okuma söz konusu. <strong>Bilinmesi gereken şey sembolün doğadan geldiği. </strong>O nedenle kutsal yazı denirdi çünkü doğa tanrı ile eşdeğerdi ve hiyeroglif de tanrının diliydi. Onla konuşmak için bir araç.</p>



<p>Dilin gelişimi boyunca çivi yazısı gibi ya da günümüz latin harfleri gibi alfabeler hiyeroglif gibi manalarını direkt doğadan alan değil daha pratik amaçlarla meydana gelen dil sistemlerini oluşturmuşlar. O nedenle hiyerogliflerin çalışma mantığını mevcut harflerimiz ve kelime oluşturma sistematiğimizle açıklamak güç. Günümüzde kullandığımız kelimelerin nereden geldiğini tam olarak bilemeyebiliyoruz. Mesela <strong>“güneş”</strong> kelimesinin köküne inmeye çalıştığımızda esti türkçede <strong>“küne ışımak”</strong> tabirine ulaşıyoruz. Kün; gün, gündüz anlamlarına geliyor. Yani güneşin kökeni “kün” kelimesi. Kün kelimesi nereden ortaya çıkmış diye araştırmak istediğimizde ise takılıp kalıyoruz çünkü kelimenin ilk ortaya çıkışıyla ilgili bir veri yok elimizde. Hiyeroglif gibi bir resim içermediği için tümden gelim yoluyla bir yorum da yapılamıyor. Bazı kelimeler için bunu yapmak mümkün. Mesela fermuar fransızcadan dilimize geçmiş bir kelime. Anadolu’da fermuar yerine cırcır deniyor. Çünkü fermuarın çalışırken çıkardığı ses cırcır sesi. Fokurdamak, hapşırık gibi kelimeler ek olarak verilebilir. <strong>İçgüdüsel olarak aslında yeni kelime türetirken kelimeyi doğadan çalma eğilimindeyiz.</strong> Kah çıkardığı sesle kah görüntüsüyle… Fakat dil; mevcut medeniyet süreçlerinde birbirinden etkilenerek asimile oluyor. Bu asimilasyon her dil için geçerli. O nedenle kün kelimesi nereden geldi bilmiyoruz ya da <strong>“göz”</strong> kelimesinin eski türkçede yuvarlak anlamına gelen <strong>“gö”</strong> kökünden geldiğini bilsek de gö kelimesinin hangi bilinçaltı süreçlerinden geçerek meydana geldiğini bilmiyoruz. Bu konular üzerine çalışmalar var olsa da yazılı tarih bir noktaya kadar gidebildiği için bir noktadan sonrası tahminden öteye gidemiyor.</p>



<p>İbrani metinler üzerinde çalışanlar bunun için bazı teknikler geliştirmişler. Bir benzerini arapçada da bulabilirsiniz.  İbranicede de arapçada da kelime kökleri sessiz harflerden oluşuyor. Bu sessiz harflere getirilen başka harfler ya da sesler anlamı farklı noktalara çekiyor. Arapçadan bir örnek vermek gerekirse; <strong>“trk”</strong> bir kök. Bu kökten şu kelimeler türemiş: <strong>Terk, tarık, mütareke.</strong> Üçü de farklı anlamlarda ama kök aynı kelime kökü. Sadece bazı ekler eklenmiş ve bambaşka anlamlara evrilmiş. Terk bırakmak ayrılma anlamlarındayken tarık hem patika yol hem de bir yıldızın adı. Mütareke ise bırakış, ateşkes anlamlarına geliyor. Eğer bu üç farklı kelimenin üç farklı anlamı üzerine tefekkür eder ve aralarındaki korelasyonu çözersek “trk” kökünün nereden geldiğine ya da en azından saf anlamına ulaşabiliriz. Bu bir tür şifreli metni dekode etmeye benziyor. Bir başka örnek <strong>“hkm”</strong> kökü. <strong>Hüküm, hakim, muhakeme, mahkum, ahkam… </strong>Tamamı aynı kökten türetilen kelimeler. Demek ki “hkm” kökü tüm bu anlamları doğuran kuluçka makinesi. Elbette burada yazdığımız köklerin aslı arapça. Latinceye çevrilmiş kökleri yazıyoruz. Yani arapça hkm kökü bu anlamların ana manasını oluşturan bir anlamsal güce sahip.</p>



<p>Tüm bunlardan şimdilik çıkardığımız sonuç kelimenin sadece bir aracı olduğu, teknoloji olduğu, asıl işi görenin mana olduğu yönünde. Kelimeyi ister resmini çizerek ister çeşitli sembollerle oluşturabiliyoruz ama <strong>aslolan o kelimeye yüklediğimiz mana. </strong>Eskiden mana ile araç arasındaki bağ daha kuvvetli ve buna paralel olarak da manayı yorumlama, anlama yetimiz daha güçlüymüş. Çünkü manayı temsil eden sembol direkt olarak doğadan çizilerek alınmış. Şu an yağmuru belirtmek için yağmur yazmamız gerekiyor ama yağmur ne ses olarak ne de görüntü olarak yağmura benzemiyor. O nedenle günümüzün insan – mana ilişkisi ve iletişimi doğal olmayan yollardan ilerliyor diyebiliriz. Elbette çağın hızına ayak uydurmak ve pratikleşmek için bu araçlara ihtiyaç duyduk, kullandık ama her şeyin bir bedeli vardır. <strong>Bu pratiklik bizden gerçek manayı kopardı. </strong>Artık bırakın doğayı anlamayı, birbirimizi dahi anlamıyor; iletişim çağında muazzam bir iletişimsizlik içinde yaşıyoruz. Daha da önemlisi kendimizle iletişimimizi koparıyoruz. Kendimizi anlayamıyoruz… Eğer kelimelerin işaret ettiği şeyleri bırakıp saf manasını özümsemeye ve o manayla evrene, insana bakmaya başlarsak artık bizi çatıştıran anlamlardan sıyrılır ve neden sorusunu bırakıp artık nasıl sorusuna geçeriz. Mananın da ötesine geçebilirsek zamanın ve mekanın ötesine geçer, artık anlaşıp anlaşılmama kısır döngüsünden kurtulur, kendi manalarımızı yaratmaya başlarız. Tüm bunlar da bir tek şeyle, insanın kalbiyle düşünmesiyle mümkün.</p>



<p><a rel="noreferrer noopener" aria-label="Babil kulesi (yeni sekmede açılır)" href="https://zamaninotesi.com/2014/11/22/transhumanizm/" target="_blank">Babil kulesi</a> efsanesi insanlık tarihinin en büyük “spoiler”larından biri. Başlangıçta tek olan dilin yani manayı algılayış şeklimizin nasıl dağılarak binlerce dile, manaya bölündüğünü, bu nedenle de bizi yaratana ulaştıracak olan Babil kulesinin bir türlü tamamlanamayıp yıkıldığını anlatan kıssadan hisse… Görünen o ki sıfırdan yeni bir dil teknolojisi üretmek ya da üretilmesini beklemek yerine bizim görüneni aşıp mananın özüne ulaşamak için bireysel bir çaba içerisinde olmamız gerekiyor. En azından kendimizle iletişim kurmak, özümüzü anlamak, anlatmak, ifade etmek, fayda sağlamak için.</p>



<p>Kendinizi ifade ederken çok da sıkmayın, sıkılmayın, espressonuzu yudumlayın, mananın size akmasına izin verin <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p>Mana; kelimelerin, görünenin, işitilenin ötesinde… <strong><em>“Kendini ifade eden kim?” </em></strong>sorusunun cevabında…</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<h3>E-Mail ile Takip Et</h3>

Her ufuk açıcı yeni yazı yayımlandığında e-mailinize bildirim almak için mail adresinizi kaydedin:

<div class="wp-block-jetpack-subscriptions__supports-newline wp-block-jetpack-subscriptions__use-newline is-style-split wp-block-jetpack-subscriptions">
		<div class="jetpack_subscription_widget">
			<div class="wp-block-jetpack-subscriptions__container">
				
					<p>
						<label class="screen-reader-text" for="subscribe-field-1">
							E-postanızı yazın…						</label>
						
					</p>

					<p>
						
						
						
						
						
												<button type="submit" class="wp-block-button__link no-border-radius has-19px-font-size" name="jetpack_subscriptions_widget">
							Abone ol						</button>
					</p>
				

							</div>
		</div>
	</div>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/mananin-otesi/">Mananın Ötesi</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yeni Yılın Ötesinden Bir Masal &amp;amp; Mutlu Yıllar</title>
<link>https://trafikdernegi.com/yeni-yilin-otesinden-bir-masal-mutlu-yillar</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/yeni-yilin-otesinden-bir-masal-mutlu-yillar</guid>
<description><![CDATA[ Bu yeni yılda, mağrana çekilmene ve kendini, potansiyelini kısıtlamana sebep olan ne varsa şenlik ateşlerinde yansın, sen ki tüm güzellikleri...
Yeni blog yazısı &quot; Yeni Yılın Ötesinden Bir Masal &amp; Mutlu Yıllar &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/2020-yeni-yil.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Yeni, Yılın, Ötesinden, Bir, Masal, Mutlu, Yıllar</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-1872" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/2020_zamanin_otesi.jpg" alt="2020amaterasu" width="1440" height="962" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/2020_zamanin_otesi.jpg 1440w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/2020_zamanin_otesi-300x200.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/2020_zamanin_otesi-1024x684.jpg 1024w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2019/12/2020_zamanin_otesi-768x513.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1440px) 100vw, 1440px"></p>
<p>Antik Japonya’nın güneş tanrıçası <strong>Amaterasu</strong> idi… İsmi; <strong>“cennette ışıldayan, gökyüzünü aydınlatan”</strong> anlamlarına geliyordu. Güneş tanrıçası <a href="https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQW1hdGVyYXN1" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Amaterasu</a>, bir gün ağabeyi fırtına tanrısı Susanowo’nun dünyayı yakıp yıktığını gördü. Amaterasu onu sakinleştirmek için her yolu denediyse ve alabildiğine bağışlayıcılık gösterdiyse de, Susanowo onun pirinç tarlalarını bozmayı ve kurumlarına karşı saygısızca davranmayı sürdürdü. En son saldırısında, dikiş odasının üstünde bir delik açarak içeriye derisini yüzdügü alacalı bir at fırlattı. Tanrıların yüce giysilerini dikmekle meşgul olan tanrıça hizmetçileri bunu görünce öyle ürktüler ki hepsi öldü.</p>
<p>Manzaradan korkuya kapılan Amaterasu, <strong>göksel bir mağaraya kapandı</strong>, girişi de ardından sıkıca kapadı. Bunu yapmak onun için korkunç bir şeydi; çünkü güneşin geçici kayboluşu evrenin sonu gibi bir şey demekti. Onun yokluğuyla yüce cennetin tüm ovası ve sazlıkların tüm orta ülkesi karanlığa gömüldü. Kötü ruhlar dünyayı kapladı; ve sayısız tanrının sesi loş ay ışığında kaynaşan sinekler gibiydi.</p>
<p>Bu yüzden sekiz milyon tanrı cennetin sakin nehir yatağında tanrısal bir toplantı düzenledi. Aralarından birini bir plan hazırlamak üzere seçtiler. <strong>Tartışmalarının sonunda, aralarında bir ayna, bir kılıç ve giysi hediyeleri olan bir sunak ortaya çıktı.</strong> Büyük bir ağaç dikildi ve mücevherlerle süslendi; şenlik ateşi yakıldı; yüce ilahiler okundu. Seksen ayak uzunluğundaki ayna, ağacın orta dallarına bağlanmıştı. <strong>Uzume</strong> adlı genç bir tanrıça neşeli, gürültülü bir dans yaptı. Seksen milyon tanrı o kadar eğlendi ki, kahkahaları göğü kapladı ve yüce cennet ovası sarsıldı.</p>
<p>Mağaradaki güneş tanrıçası canlı kükremeleri duyunca şaşırdı. Ne olup bittiğini öğrenmek istedi. Göksel kayalığın girişini azıcık aralayarak içeriden şöyle seslendi: <strong>“Ben çekilince cennet vadisinin, karanlığa gömüleceğini sanıyordum: o zaman Uzume nasıl neşe saçıyor ve sekiz milyon tanrının hepsi de nasıl gülebiliyor?” </strong>O zaman Uzume şöyle dedi: <strong>“Toplandık ve mutluyuz, çünkü yüceliği seni aşan bir tanrı var burada.”</strong> O böyle derken, tanrılardan ikisi aynayı iterek onu saygıyla güneş tanrıçası Amaterasu’ya gösterdiler. O da gittikçe meraklanarak girişe doğru geldi ve aynada kendine baktı. Güçlü bir tanrı Amaterasu’nun elini tutup dışarı çekti; bir başkası da arkasından girişe bir hasır ip gerdi ve şöyle diyerek: <strong>“Buradan daha geriye çekilmemelisin!”</strong> Böylece yüce cennet vadisi yeniden aydınlandı. Şimdi güneş, her gece bir süre çekilebilir. Yaşamın tazeleyici uykusuna çekilmesi gibi; fakat arkasına gerilen hasır ip ile tamamen kaybolması engellenir…</p>
<p>Bu yeni yılda, mağrana çekilmene ve kendini, potansiyelini kısıtlamana sebep olan ne varsa şenlik ateşlerinde yansın, sen ki tüm güzellikleri aynalayansın. Yeni yılın ilk ışıklarında parıldadığın, içindeki tanrı ve tanrıçanın yansımasısın!</p>
<p>2019’un arkasına gerdiğin hasır ip sayesinde, yeni yılda kendi cennet vadinin güneşi olman; <strong>2020</strong>’de bu sefer başka insanları mağralarından çekip çıkartacağın, parlamalarına vesile olacağın bir yılın kahramanı olman dileğiyle…</p>
<p><strong>Bu yıl, senin yolculuğunun yani kahramanın yolculuğunun yılı olsun… Mutlu yıllar <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></strong></p>
<p></p><div class="jetpack-video-wrapper"></div>
<p><em>*Not: Söz konusu masal Japon halk kültüründen antik bir mitolojik hikayedir.</em></p>


<p>
	<label>Yeni yazı yayınlandığında maille haberdar olmak ve abonelere özel bilgilendirmeler için mailinizi yazın:
		
</label>
</p>

<p>
	
</p>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/yeni-yilin-otesinden-bir-masal-mutlu-yillar/">Yeni Yılın Ötesinden Bir Masal & Mutlu Yıllar</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Foreshadowing | Önceden İma Etme &amp;amp; Hayatınızın Spoiler’ı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/foreshadowing-onceden-ima-etme-hayatinizin-spoileri</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/foreshadowing-onceden-ima-etme-hayatinizin-spoileri</guid>
<description><![CDATA[ Kendi hayat senaryonuzu gözden geçirdiğinizde eminim gerek tanıştığınız kişilerin isimleriyle, gerek hayatınızın kritik anlarında gördüğünüz sembollerle, gerekse...
Yeni blog yazısı &quot; Foreshadowing | Önceden İma Etme &amp; Hayatınızın Spoiler’ı &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/foreshadowing-onceden-ima-etme.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:22 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Foreshadowing, Önceden, İma, Etme, Hayatınızın, Spoiler’ı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed-youtube wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>



<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>“Kim ve ne olursa olsun, dedi, yeryüzünde her insan, her zaman, dünya tarihinde başrolü oynar. Ve doğal olarak o bilmez bunu.” <strong>-Simyacı, Paulo Coelho</strong></p><p>“Mesajı çözdüm. Tek kelime. Ne biliyor musun? Kal. Kal diyor baba.” <strong>-Interstellar (Yıldızlararası) Filmi</strong></p><p> “İnsan ne kadar çok hikâye anlatırsa kendisi de hikâye olur ve hikâye ondan sonra da yaşamaya devam eder. Böylece insan ölümsüz olur.” <strong>-Big Fish (Büyük Balık) Filmi</strong></p></blockquote>



<p><strong>Foreshadowing</strong> ya da <strong>önceden ima etme</strong> tabiri; yazarın, hikayenin ilerleyen bölümlerinde olayların nasıl gerçekleşeceğine dair önceden ipucu vermesi anlamına gelir. Edebiyatta bir anlatım tekniğidir. Bir hikaye içeren her sanat dalında kullanılabilir. İster bir roman isterse film senaryosu olsun; yazar hikayenin gidişatı esnasında finalde gerçekleşecek bir olayı önceden üstü örtük bir şekilde (genellikle sembollerle) spoiler olarak verebilir. Foreshadowing ya da önceden ima etme tekniğinin en popüler örneği; <strong>düğünden sonra ya da düğün esnasında (silahla) ölecek olan bir gelinin düğün öncesinde, gelinlik provası esnasında üzerine vişne suyu dökülmesidir (kan).</strong> Böylece yazar ileride gerçekleşecek olan hakkında önceden okuru bilinçaltında hazırlar.</p>



<p><a href="https://zamaninotesi.com/2013/04/07/hayatin-senaristi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="Hayatın senaristinin (yeni sekmede açılır)">Hayatın senaristinin</a>, kendi yaşamlarımız için yazdığı foreshadowing örneklerine göz atacağımız bu yazının sonunda geçmişinize dönecek ve size önceden <strong>ima edilen</strong>, <strong>spoiler verilen </strong>olayları göreceksiniz. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p>Öncesinde, daha iyi anlamak için gelin bu kavramın
derinliklerine inelim.</p>



<p>Ebediyat sanatı batıda sistematikleştiği için kelimenin batı kökenine odaklanacağız. Foreshadowing kelimesinin etimolojisine baktığımızda  <strong>fore+shadowing</strong> yani Türkçeleştirirsek <strong>ön+gölgeleme</strong> gibi bir anlama geliyor. Tabi shadowing kelimesinin tasavvur etmek anlamının da olduğunu unutmamak gerek. <strong>Ön+tasavvur</strong> dendiğinde hakikatten de direkt anlamı karşılıyor, söz konusu durumu önceden tasavvur etmek, tarif etmek anlamına geliyor ama neden tasavvur kelimesi için <strong><em>“shadowing”</em></strong> yani <strong>gölge</strong> seçilmiş? Shadow, gölge demek ve gölge ne demek diye sorduğumuzda ışığın bloke edilmesi; ışığın önüne bir engel konularak ortaya çıkan yüzey anlamına ulaşıyoruz. Nitekim shadow kelimesinin kökü olan Almanca <strong><em>“sceadu”</em></strong> kelimesi tam olarak <strong>“ışığın engellendiği karanlık”</strong> demek. Işık saf bilgi olarak sembolize edilir. Saf bilgiyi idrak etmek bazen güçtür.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/gunes_patlamasi_gif_foreshadowing_zamanin_otesi.webp" alt="" width="305" height="172"><figcaption>Güneş patlaması ya da taçküre kütle atımı (Coronal mass ejection). NASA tarafından çekilen bu görüntü, Güneş’in önüne bir plaka konularak elde edilebiliyor. </figcaption></figure></div>



<p>Mesela güneşi daha iyi anlamak için astronomlar güneşi izledikleri teleskopların önüne bir halka koyarlar. Bu sayede sadece güneşin etrafındaki haleyi gözlemlerler, güneş patlamalarını ve güneşteki aktiviteyi ölçerler. Aksi takdirde güneşin ışığından bu detayları göremez. Hakikatten de bazen bir şeyleri gölgelemek hakikati daha iyi anlamamızı sağlar. Hem doğu hem de batı ekollerinde kişinin ruhsal gelişimi için sessizlik önemli bir aşamadır. <strong>Pisagor</strong>, kendi gizem okuluna inisiye edeceği öğrencilere <strong>1 yıldan 3 yıla kadar süren sessizlik oruçları tutttururdu</strong>, bu oruçlarda öğrenci asla kimseyle konuşmazdı. Bunun sebebi öğrencinin susarak kendi içindeki gerçek sesi duymasını sağlamaktı. Susmak, ışığın yani bilginin önünde bir gölge gibi… Işığı yaymak yerine susarak yapılan gölgeleme ve hakikati bu gölgenin izlerinden, sınırlarından görmek. Tıpkı bir anahtarı kopyalamak için onun kalıbını çıkartmak gibi. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="565" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/organized_chaos_rashad_alakbarov_zamanin_otesi.jpg" alt="" class="wp-image-2059" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/organized_chaos_rashad_alakbarov_zamanin_otesi.jpg 800w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/organized_chaos_rashad_alakbarov_zamanin_otesi-300x212.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/organized_chaos_rashad_alakbarov_zamanin_otesi-768x542.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px"><figcaption>Sanatçı Rashad Alakbarov’un “Organized Chaos” adlı çalışması.</figcaption></figure>



<p>İşte foreshadowing yani ön gölgeleme de hikayenin finalinde
ortaya çıkacak olan hakikati görmek, anlamak ve açığa çıkartmak için yapılan
bir ön işlem. Işığın bilinçaltında çıkartılan kalıbı <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p>Foreshadowing uygulamak için pek çok yöntem vardır. Bu
yöntemleri sadece akademik bilgi olarak değil kendi hayatınızdaki
karşılıklarını da düşünerek okuyun. Daha sonra bu konuya değineceğiz. Başlıca
şu teknikler kullanılır:</p>



<h3 class="wp-block-heading">Çehov’un Tüfeği:</h3>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="223" height="240" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/joker_foreshadowing_zamanin_otesi.gif" alt="" class="wp-image-2060"><figcaption>Joker (2019) filminden bir sahne.</figcaption></figure></div>



<p>Rus oyun ve öykü yazarı <a rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)" href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87ehov%27un_t%C3%BCfe%C4%9Fi" target="_blank">Anton Çehov</a> tarafından literatüre giren bu tekniği en iyi ifade eden örnek tekniğin adında da geçen silahtır. Eğer bir sahnede bir silah görünüyorsa o silah illa ki ilerleyen sahnelerde patlayacaktır. Çehov; hikayedeki her unsurun bir anlamı olması gerektiğini ve ilgisiz ögelerin hikayede yer almaması gerektiğini savunur. Hatta bunu şu sözleriyle vurgular: <strong><em>“Patlamayacaksa sahneye asla dolu bir tüfek yerleştirmeyin. Tutamayacağınız sözler vermek yanlıştır.”</em></strong>  Elbette silah bir metafor. Silah yerine soyut ya da duygusal imgeler de kullanılabilir. Bu tekniğe güncel bir örnek olarak 2019 yapımı “Joker” filminde Arthur karakterine iş arkadaşının verdiği silah örnek olarak gösterilebilir. O silahı gördüğümüz anda yazar bize karakterin bu silahı ileride kullanacağının imasını vermiş oluyor. Ya da çok sevdiğim 2001 yapımı “The AI” (Yapay Zeka) filminde robot oyuncak ayının tam da ölüm ve yaşam ile ilgili bir sahnede çocuğun annesinden kesilen saçı alıp cebinde saklaması. Bu çok ufak bir detay gibi görünen olay filmin finalinde 2000 yıl önce ölen annenin DNA’larından yeniden diriltilmesini sağlamıştı. </p>



<h3 class="wp-block-heading">Flashback / Flashforward</h3>



<p>Bir başka foreshadowing tekniği de ileride gerçekleşecek olaylarla ilgili hikayenin başlarında anlatılan geçmişe ya da geleceğe dair donelerdir. Hatta bilirsiniz çoğu roman ya da film finalle başlar (flashforward). Finalden birkaç kare gösterilir ve film boyunca o finale getiren olaylar örgüsü anlatılır. Ya da kahramanın, hikayenin ilerleyen safhalarında başına gelecek bir olayla ilgili önceden anlatılan ve kahramanın geçmişine dair doneler içeren bilgiler verilir. Bu tekniğe örnek olarak da yine çok sevdiğim ve <a href="https://zamaninotesi.com/2014/10/11/varoluscu-filmler-listesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="“Varoluşçu Filmler Listesi” (yeni sekmede açılır)">“Varoluşçu Filmler Listesi”</a> yazımda film hakkındaki görüşlerimi paylaştığım <strong>“Truman Show”</strong> filminden şu sekansı verebiliriz: Filmin ortalarında bir flashback görürüz ve bu flashback’te Truman’ın çocukken babasını denizde kaybettiğini, bunun da onda bir deniz travması yarattığını öğreniriz. Nitekim finalde de bu foreshadowing gerçekleşir ve Truman travmasına rağmen denize açılır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Kehanet</h3>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/matrix_kahin_foreshadowing_kehanet.webp" alt="" width="406" height="162"><figcaption>Matrix – Kahin ve Neo</figcaption></figure></div>



<p>Foreshadowing tekniğini uygulamanın en kolay yolu
kehanettir. Kahraman bir falcıya gider ya da yakın arkadaşı ona bir kahve falı
açar. Falda yol ve yatan insanlar görünür. Hikayenin ilerleyen safhalarında
gerçekleşecek bir trafik kazası için foreshadowing yapılmıştır. Bu tekniğe
örnek olarak  Matrix serisinde Neo
karakterinin kahine gittiği anları verebiliriz. Seçilmiş kişi olup olmadığını
öğrenmek için kahine giden Neo’ya kahin bir fedakarlık yapması gerektiğini
söylemişti ve hikayenin devamında Neo Morpheus’u kurtarmak adına yaptığı
fedakarlık sayesinde seçilmiş kişi olduğunun farkına varmıştı. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<h3 class="wp-block-heading">Sembol / Alamet</h3>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/truman_show_how_is_it_going_to_end_foreshadowing.jpg" alt="" class="wp-image-2061" width="330" height="369" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/truman_show_how_is_it_going_to_end_foreshadowing.jpg 536w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/truman_show_how_is_it_going_to_end_foreshadowing-268x300.jpg 268w" sizes="auto, (max-width: 330px) 100vw, 330px"><figcaption>Truman Show filminden bir sahne ve Jim Carrey. (Rozette yazan cümle: “Sonu nasıl bitecek?”)</figcaption></figure></div>



<p>Bazen de hikayenin gidişatı içerisinde gösterilen ve alakasız gibi görünen bir sembol ya da gerçekleşen bir alamet, ileride gerçekleşecek olaya dair bir işaret verir. Yeni tanıştığı bir adamla buluşmaya giden kadın yolda giderken, kollarında kuru kafa ve satanizmi çağrıştıran semboller taşıyan bir motorsikletliyle çarpışmak üzereyken kurtulur ve yoluna devam eder. Hikayenin devamında müstakbel sevgilisi kadını bir ritüelde katleder. (genelde korku gerilim filmerinde çok kullanılan bir tekniktir.) Ya da nişan töreni esnasında kırılan bir aynadaki çiftin görüntülerinin de kırılması ileride gerçekleşecek bir ayrılığın alameti olur. Elbette foreshadowing illa böyle korkunç şeyleri haber vermek için kullanılmaz. Ki zaten aslında kahraman için bir uyarıdır tüm bunlar. Mesela film değil de gerçek hayattan bir foreshadowing örneği olarak Jim Carrey’nin kendi ağzından anlattığı bir anektodu var: Jim Carrey kariyerinin başındayken standup gösterileri yapmakta ve meşhur Amerikan Late Night Show’lara çıkmaktadır. Warner Bross stüdyolarından bir teklif gelir. Jim Carrey’e Late Night Show sunuculuğu teklif edilmiştir. Biliyorsunuz bu sunucular hayatları boyunca bu işi yaparlar. David Letterman, Jimmy Fallon ya da bizdeki Beyazıt Öztürk gibi… Jim Carrey tam görüşmeye giderken Warner Bros stüdyolarında yüksek bir binadan kendini atarak intihar eden biriyle karşılaşır. Bunu görünce görüşmeye gitmekten vaz geçer ve böylece kariyerine oyunculukla devam eder. Malum çok da başarılı olur. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p>Görüldüğü üzere foreshadowing sadece soyut bir yazım/anlatım
tekniği değil, gerçek hayatta karşılığı olan bir olgu. Jim Carrey örneğindeki
gibi hepimizin hayatında farklı şekillerde önceden bilgilendirildiğimiz olay ve
durumlar olmuştur. Bazen gittiğimiz bir falcı bize hayatımız hakkında spoiler
vermiştir. Bazen bize hediye edilen bir eşya bize bir mesaj vermeye
çalışmıştır, Çehov’un silahı gibi ileride kullanabileceğimiz bir eşya… (Vakti
zamanında biri bana fotoğraf makinesi hediye etmişti ve bu sayede hayatımın bir
bölümünde fotoğraftan ve genel olarak görsel sanatlardan para kazandım) Bazen
de yolda giderken ya da yeni girdiğimiz bir mekanda gördüğümüz bir sembol bize
geleceğimiz hakkında işaret verir. Bu işaretler pek çok şekilde olabilir…</p>



<p>Kendi hayatımdan örnek vermem gerekirse; lisedeyken 4 yıl boyunca bir kızı sevip ona açılamamıştım. Üstelik açılmak için çok fırsatım vardı. Önümdeki sırada oturuyordu aynı servisle gidiyorduk ve ailelerimiz uzaktan da olsa tanışıyordu. Kızın adı benim foreshadowing imgemdi: Duygu. Duygu isimli kıza açılamamak, duygularımı ifade edememek aslında bana yapılan hem uyarı hem de bu kızla ilgili sorunun çözümünde bir doneydi. <strong><em>“Eğer Duygu’ya açılmak istiyorsan duygularını açmayı öğren.”</em></strong> <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p>Yine magazinel gidelim, bir başka ilişkisel örneğim üniversitede tanıştığım “Rüçhan” adındaki kız. Duygu vakasından akıllanmış olmalıyım ki bu sefer hemen açıldım ve iki yıllık bir ilişkim oldu. Bu sefer duygularımı çok yoğun yaşamış ve sahiplenme duygumu dengesizce açığa çıkartmıştım (<a rel="noreferrer noopener" aria-label="karanlık yanla yüzleşme (yeni sekmede açılır)" href="https://zamaninotesi.com/2019/11/21/karanlik-yan-irade-erginlenme/" target="_blank">karanlık yanla yüzleşme</a>). Sahiplenmiş ve sürekli onu düşünür onla zihnimi ve ruhumu meşgul eder olmuştum. Kendimden geçmiş, kendimi unutmuş ve sadece onla hemhal olarak aşkı yaşamıştım. Belki de bu sebeple ilişkim aldatılmam ve terkedilmemle sonlandı. Rüçhan kelime olarak “öncelik hakkı” demek. Yani aldığım foreshadowing mesajı:<strong><em> “Öncelik hakkını kendine ver, kendini Rüçhan tut, önce kendini sev, kendine değer ver ki sevilesin”</em></strong> idi. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Böylece kendimi geliştirdim, uçlarımı törpüledim, dengeye geldim.</p>



<p>Bir önceki <a href="https://zamaninotesi.com/2020/01/28/mananin-otesi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label="“Mananın Ötesi” (yeni sekmede açılır)">“Mananın Ötesi”</a> yazımda da bahsettiğim gibi kelimelerin kabuğunu kaldırıp manalarına indiğimizde bize çok şey söylüyorlar. Bu bilgiyi bir de foreshadowing tekniğiyle birleştirirsek kendi hayat filmimizde ne kadar çok spoiler yediğimizi bizzat görüyoruz. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Siz de kendi hayat senaryonuzu gözden geçirdiğinizde eminim gerek tanıştığınız kişilerin isimleriyle, gerek o kişilerin evlerinde ya da hayatınızın kritik anlarında gördüğünüz sembollerle, gerek kulağınıza gelen şarkıların sözlerinde gerekse de aldığınız kehanet ve alametlerle pek çok önceden ima edilmiş, önceden işaret edilmiş durum göreceksiniz. Bunları gördükçe hayatın senaryosunu artık daha çok kendi elinize almaya başlayacaksınız. </p>



<p><strong>Böylece daha da ÖZgür olacaksınız.</strong></p>



<p>Yazının girişindeki parçanın adı gibi… <strong><em>“Now we are free…”</em></strong></p>



<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="500" height="400" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/02/truman_show_foreshadowing_zamanin_otesi.gif" alt="" class="wp-image-2071"><figcaption><strong>“Olur ya belki sizi göremem; iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler!”</strong> </figcaption></figure></div>



<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">



<p>
	<label>Yeni yazı yayınlandığında maille haberdar olmak ve abonelere özel bilgilendirmeler için mailinizi yazın:
		
</label>
</p>
<p>
	
</p>



<hr class="wp-block-separator is-style-wide">
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/foreshadowing-onceden-ima-etme/">Foreshadowing | Önceden İma Etme & Hayatınızın Spoiler’ı</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Evren Yaratma Çalışması</title>
<link>https://trafikdernegi.com/evren-yaratma-calismasi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/evren-yaratma-calismasi</guid>
<description><![CDATA[ Bu blog yazımız, kelimelerin yanı sıra pek alışık olmadığımız farklı bir aracı daha kullanarak anlatmak istediği fikri size ulaştırmaya...
Yeni blog yazısı &quot; Evren Yaratma Çalışması &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/evren-yaratma-calismasi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:21 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Evren, Yaratma, Çalışması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<figure class="wp-block-embed-youtube wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-embed-aspect-4-3 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>



<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>Gözlerini kapayıp kendisine baktı. bilincini istediği hatıranın, görüntünün, duygunun üzerine odaklayabildiğini fark etti. Bunun üzerine bilincini bilincine doğrulttu.</p><p>Bir kameranın kendi kendisini çekmesine benziyordu. Hem paradoks hem de sonsuzluk içeriyordu. Heyecanlandı. Kontrolden çıkmış mavi renkte bir roller coasterda spiral dönerek ilerliyormuş gibi hissediyordu. Bir süre sonra bilincini kaybetti fakat bulduğu şey bilincinden öteydi.</p><p>Artık bilinciyle bir yerlere odaklanmıyordu. Bilinci, ucuz bir güvenlik kamerasının uzaktan yönlendirilmesi gibi yönlendirilmiyordu.</p><p>Bilincin kendisi olmuştu.</p><p>Artık odağı, tüm evrendi. Evrenin kendisi oldu.</p><cite><em>Zamanın Ötesi</em></cite></blockquote>



<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<p>Bildiğiniz üzere, internet aleminin bu ücra köşesindeki Zamanın Ötesi blogu, az sayıda ve çok değerli okurlarıyla birlikte yıllardır varoluşu, evreni ve sistemin nasıl çalıştığını anlamaya, anlamanın ötesinde <strong>idrak</strong> etmeye çalışan içerikler sunuyor. Bunu yaparken de en temel medya araçlarından biri olan <strong>yazıyı</strong> kullanıyor. Yazının yetmediği yerlerde <strong>etimolojiyle</strong> kelimelerin derinliklerine iniyoruz. O da kesmediğinde sembolizme başvuruyor ve açıklaması çok zor kavramları <strong>sembolize</strong> ederek zamanın ötesine taşıyoruz.</p>



<p><strong><em>Söz konusu evren olduğunda bunları yapabiliyoruz fakat ya evrenin de ötesini, varoluşun kaynağını anlamak istediğimizde hangi enstrümanları kullanabiliriz?</em></strong></p>



<p>Bazen bir video, zamanın ötesinden bir müzik ya da resim bize tarifsiz duygular yaşatabilir ama tüm bunlar bir yaratımın sonucudur. Ya biz nihai sebebi anlamak istiyorsak?<strong> Tıpkı bir resmi anlamak için tuval, fırça, kullanılan boyalar ve sanatçı hakkında bilgi edinmeye çalışmamız gibi… </strong>Tüm bunlar hakkında bilgi edinebiliriz, okuyabilir, dinleyebilir, araştırabiliriz ama gerçekten ressamın hangi yaratım gücüyle, hangi hislerle o esri ortaya çıkardığını tam manasıyla anlayamayız. Ressam kendini ifade etmek için eserinin önünde poz verip kelimelerle onu anlatabilir ama yeterli olmaz. Çünkü kelimeler sadece fikrin kötü bir replikasıdır. Ana fikri tam manasıyla asla yansıtamazlar. Bunun için o ressamın zihnine girmemiz gerek. <strong>Bilincinin kendisi olmamız gerek.</strong></p>



<p>O nedenle bu blog yazımız, kelimelerin yanı sıra pek alışık olmadığımız farklı bir aracı daha kullanarak anlatmak istediği fikri size ulaştırmaya çalışacak:<strong> İmajinasyon ve meditasyon.</strong> Yani basitçe hayal edeceğiz. Fikri anlamak için kelimelerin manalarını kullanmak yerine meditasyon yaparak fikrin bizde uyandıracağı ve kelimelere sığmayan, hatta bazılarının yazınsal karşılığı olmayan manaları, hisleri anlamaya çalışacağız. Nitekim ileride teknoloji bunu yapacak. VR gözlükleri daha da gelişip beyinlerimizin içine girecek ve bir fikri size deneyimletmek için zihinde gözler tarafından görülmeyen imgeler oynatacak. Yeni medya araçları ortaya çıkacak ve zaten çoğu çıktı.<strong> E peki neden bunu yapabilmek için kafamıza cerrahi bir operasyon uygulatmak zorundayız ki? </strong>Zihnimiz bir şeyleri imgelemek için bir cihaza ihtiyaç duymaz.</p>



<p><strong>Sadece isteriz ve OL’ur <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></strong></p>



<p>O zaman hadi başlayalım… Bu yazıyı istediğiniz şekilde okuyabilirsiniz ama şunu tavsiye ederim: Önce tamamını okuyup ardından yazının uygulamasını yapın. Yazı hem uygulama hem de uygulamanın nasıl çalıştığını anlatıyor. Söz konusu hayal kurma çalışmasını odaklanarak ve meditatif olarak yapmanız gerektiği için aynı anda hem yazıyı okuyup hem de uygulamayı yapmanız odaklanmanızı engeller.</p>



<p>Yapacağımız şey tamamen zihnimizin içinde, bilincimizle bir evren yaratmak. Evet iddialı görünebilir ama aslında bunu yapmak için zihnimizin ne kadar uygun olduğunu yaptıktan sonra anlayacaksınız.</p>



<p>Zihnimizde bir evren yaratmaya başlamadan önce bir boşluk yaratmamız gerekiyor. Tıpkı bir resim çizmeye başlamadan önce boş bir tuvale ihtiyacımız olduğu gibi o boş alanı yaratmamız gerek. Fark ettiğiniz üzere boşluk da bir yaratım meselesi. Yani boşluk da bir varlık. Dünya üzerinde var olagelmiş hangi dinin derinine inerseniz inin (bu bir kabile dini de olabilir) hepsinde de aynı konsepti göreceksiniz: Hiçlik. Hatta bilim ve astrofizikte de bu konsepti bulabilirsiniz. (Stephen Hawking Big Bang’den önce varlık olmadığını, dolayısıyla bilimin üzerine konuşup tartışabileceği hiçbir şey olmadığın söylemiştir.) Hiçlik konsepti üzerine düşünmek ilginçtir çünkü sizi zihninizin sınırlarına getiren bir fikirdir. Resim örneğinden gidersek; boş tuval yokluktur. Çünkü üzerinde hiçbir şey yoktur. Fakat tuvalin kendisi vardır. Hiçlik ise tuvalin dahi olmadığı bir fikirdir. (Bu bağlamda yokluk ve hiçlik iki farklı şeydir.) Aslında hiçlik, üzerine konuşmanın bile abes olduğu bir şeydir çünkü ancak var olan şeylerin üzerine konuşulabilir. Hiçliğe bir isim vermek bile bu bağlamda absürttür ve yanlıştır fakat sınırlı bilincimiz sembollerle çalışır ve bir fikri anlamak için onu sembole dökmek zorundayız. Tıpkı kadim okulların en içrek bilgilere ulaşmak isteyen yüksek mertebelere ulaşan öğrencilere yaptığı gibi; varoluşun ilk sebebine, orjinine inmeye kalktığımızda tüm bize öğretilenleri, sembolleri bırakacağız ama o aşamaya ulaşmak için o sembolleri öğrenmemiz gerektir. O nedenle hiçlik kavramı da bir fikri anlatmak için geçici olarak koyulmuş bir isim / bir sembolden başka bir şey değildir.</p>



<p>Hiçlik tam manasıyla kavranamaz o nedenle zihninizde bu konsepti düşünmek için kendinizi zorlamayın. Onun yerine boşluğu (yani yokluğu) yaratma kısmını deneyimleyelim. Böylece boşluk hep orda var olan duran bir şey yerine yaratılmış bir şey olacak. Bu sayede zihne hiçlik konseptini uygulamayla anlatabilmiş olacağız. Hiçlikten yokluk yaratacağız. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Bunun için imajine etmeniz gereken şey gözleriniz kapalıyken neredeyse yok denecek kadar küçük siyah bir noktanın aniden patlayarak (ışıksız, tamamen karanlık bir patlama) genişlediğini hayal etmek. Böylece yaratım için bize lazım olan bir boş tuval elde edeceğiz. Bu boşluğu içinde hiçbir yıldız, gezegen galaksi vs. olmayan, saf uzay boşluğu olarak imajine edebilirsiniz zihninizde.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="800" height="600" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/yokluk_bosluk_karanlik_evren_yaratma_calismasi_zamanin_otesi.jpg" alt="" class="wp-image-2184" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/yokluk_bosluk_karanlik_evren_yaratma_calismasi_zamanin_otesi.jpg 800w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/yokluk_bosluk_karanlik_evren_yaratma_calismasi_zamanin_otesi-300x225.jpg 300w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/yokluk_bosluk_karanlik_evren_yaratma_calismasi_zamanin_otesi-768x576.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px"></figure>



<p>Yalnız şuna dikkat edin; tüm bunları hayal ederken siz uzaktan durup bunları hayal eden bir varlık değil de bizzat bunların kendisi olacaksınız. Bunu sağlamak için de basitçe tüm bunları imajine eden bilincinizi olayların ortasında olarak hayal edebilirsiniz. Yani geometrik bir şeyden bahsediyorum. Misal sonsuz küçüklükte bir siyah noktanın patlayarak küresel bir form alarak büyüdüğünü hayal ederken kenarda durmayın. Aslında siz o noktanın kendisisiniz. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Bunları hayal etmede zorlandığınızı düşünebilirsiniz ve bu çok doğaldır ama şunu bilmelisiniz ki birebir gözünüzün önüne bu görüntüleri getirmek zorunda değilsiniz. Aslında burada yaptığımız şey niyet egzersizi. Yani niyet ediyorsunuz bunları hayal etmeye. O nedenle görüntülere, görüntülerin birebir doğru olmasına filan çok da takılmayın.</p>



<p>Boşluğu / yokluğu yarattınız ve o boşluğun kendisisiniz. Söz konusu bu boşluğun sonsuz olduğunu bilin. Yani tam manasıyla sonsuz. Sonsuzluk haliyle sınırsızlık demek olduğu için bu boşluk hareket halindedir diyebiliriz. Çünkü bir şey duruyorsa sınırsız diyemeyiz. Sınırlanmıştır ve sonsuz olamaz. Yani hareket halindeki bir boşluğu kastettiğimizi söyleyebiliriz. E zaten bilim de bunu söylüyor. Evren genişlemektedir diyor. Evren derken de galaksileri, yıldızları kastetmiyor. Yıldızların içinde durduğu boşluğu kastediyor.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="169" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/buyuk_patlama_varolus_beyaz_isik_evren_yaratma_zamanin_otesi-1.gif" alt="" class="wp-image-2186"></figure></div>



<p>Böylece tuvalimiz oluştu. Şimdi elimize fırçamızı alıp bir şeyler oluşturmaya başlayabiliriz. Fırça bu metaforda bir nevi bilinç demek. Çünkü bilincimizle boyalar alıp boşlukta bir şeyler oluşturacağız. O zaman yeni bir ihtiyaç zuhur ediyor: Boya. Tuval var (zihnimizde yarattığımız sonsuz sınırsız karanlık boşluk), fırça var (bu boşluğu yaratmamızı sağlayan ve boşlukla aynı anda var olan bilinç) ama boya yok. Bilincin hiçlikten boşluk yaratabilme kabiliyeti aynı zamanda sonsuz yokluktan, sonsuz varlık yaratabilme kabiliyeti de içeriyor. Şimdi hayal etmemiz gereken şey bu sonsuz karanlığın içinde sonsuz bir aydınlık yaratmak. Karanlık boşluğun içinde tam manasıyla hiçbir şey yokken, bir anda sonsuz küçüklükte bir noktadan yine patlayan ve yine küresel olarak büyüyen beyaz bir ışık noktası hayal edeceksiniz. Böylece sonsuz varlık elde edeceksiniz. Sonsuzluğun her zerresini dolduran ve sonsuz genişleyen beyaz bir boşluk gibi düşünebilirsiniz fakat bilincinizde bunun boş değil tıka basa tek bir boş nokta kalmaksızın ışıkla dolduğunu bileceksiniz.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="169" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/buyuk_patlama_buzusme_varolus_beyaz_isik_evren_yaratma_zamanin_otesi.gif" alt="" class="wp-image-2190"></figure></div>



<p>Bir sonraki aşama bu sonsuz beyazlığın tek bir noktaya odaklanmasıdır. Bu kısım aslında fırçanın boyayı alıp tuvale bir nokta kondurması demek. Hayal etmeniz gereken görüntü şu: Tüm bu beyaz ışıktan oluşan saf sonsuzluğun büzüşerek, küçülerek küresel bir bilye, bir top haline geldiğini düşünmek. Yani ne sonsuz büyüklükte ne de sonsuz küçüklükte olacak. Elle tutulur gözle görülür beyaz bir ışık topu olacak zihninizin içinde. Fark ettiğiniz üzere ilk defa bir şeyleri sınırlandırdık. Hep sonsuz gidiyorduk ama bu noktada, karanlığın içinde parıldayan, sınırları belli bir ışık topumuz var. (Aslında ışık topumuz var demek yanlış, biz o ışık topunun kendisiyiz <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> )</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="300" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/evren_yaratma_calismasi_zamanin_otesi.gif" alt="" class="wp-image-2192"></figure></div>



<p>Sonraki aşamada tuvali bu sıkıcı sadelikten kurtarıp biraz daha hareketlendiriyoruz. Sonsuz karanlık boşluğun içinde süzülen beyaz ışık topumuzu tekrardan patlatıyoruz ama bu sefer ışık topu milyonlarca küçük parçaya dağılıyor. Parçalanıyor ve parçaları etrafa yayılıyor. Böylece karanlık boşluğun içinde milyonlarca küçük beyaz ışık küresi süzülüyor.</p>



<p>Bu aşamada meditasonumuzun imajine etmesi zor bir yerine geliyoruz. O parçalanıp dağılan her bir beyaz ışık küresinin tek tek her birinin de aynı anda kendiniz olduğunuzu hissetmeniz gerekiyor. Bu imajine edilecek bir şeyden öte fark ettiğiniz gibi ancak hissedebileceğiniz bir şey.  Fakat zorlanmanıza gerek yok, bunu sadece düşünüp, hissetmeye niyet edip devam edebilirsiniz.</p>



<p>Zihninizde videoyu oynatmaya devam edin ve her beyaz ışık küresinin bir güneşi oluşturduğunu, güneşlerden bazılarının merkezden çok uzaklaşıp soğuduğunu ve başka güneşlerin yörüngelerine girip kayaç gezegenleri oluşturduğunu hayal edin. Böylece sonsuz boşluğun içinde devinen, salınan dönen gök cisimlerini meydana getirdiniz. (Unutmayın siz bir zanaatkar gibi onları elle işleyip oluşturmadınız, siz onlarsınız yani kendiniz parçalandınız ve bu hale geldiniz.)  Bu gezegenlerden biri de bizim soluk mavi gezegenimiz haline geldi. Çünkü dönerken zaman zaman soğudu zaman zaman ısındı ve üzerinde iklimler, yer yüzü şekilleri ve canlılık meydana geldi. (Görüldüğü üzere döngüler yani hareket ve devinim çok ama çok önemli, canlılığın oluşmasını sağlayacak kadar…) Soluk mavi gezegenin üzerindeki her canlı da haliyle halen sizin bir parçanız çünkü sizden meydana geldi. Siz ilk sebepsiniz. İlk mana, ilk fikir.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="300" height="169" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/evren_yaratma_calismasi.gif" alt="" class="wp-image-2191"></figure></div>



<p>Zihinde video oynamaya devam etsin ve bilincinizle iradi bir şekilde dünya gezegenine doğru yaklaşın. Bu tıpkı kendi vücudunuz üzerinde bir yere odaklanmak gibi. Kaşınan ayak serçe parmağına odaklanmak gibi… Gezegenin üzerinde bir eve odaklanın ve pencereden içeri girip elinde telefonuyla oturan bir kişinin zihnine doğru yaklaşın.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/evren_yaratma_calismasi_ucuncu_goz.gif" alt="" class="wp-image-2194" width="172" height="229"></figure></div>



<p>Bu kişi de aslında sizsiniz, o nedenle imajine ederken kendinizin zihnine girdiğinizi hayal edin. Kişinin zihninden içeri girip epifiz bezinin olduğu yere yani tam iki beyin lobunun ortasına odaklanın. Bilinciniz olarak yani sizi siz yapan ve “ben” olarak hissettiğiniz tüm benlik duygunuzla şimdi bu kişinin beyninin ortasındasınız. Orda olduğunuzu hissedin. Ardından tıpkı ilk aşamalarda yaptığınız gibi bir ışık küresi olarak parıldayın ve o kişinin de zihnini, epifiz bezini parıldatttığınızı imajine edin. Tek fark bu sefer beyaz bir ışık küresi olarak değil de mavi renkte minik bir beyaz ışık topu olarak parıldadığınızı hayal edin. (Neden mavi sorusunun açıklamasını yapabiliriz ama çok uzun bir konu, fizik bilimindeki frekanslarla ilgili diyebiliriz kısaca)</p>



<p>Yukarıdaki imajinasyonların zor olduğunu ve insanın idrak sınırlarını zorladığını biliyorum fakat bu aşama çok kolaydır ve bu aşamada neler hissedeceğinizi placebo etkisi dememeniz için yazmayacağım. Elbette hiçbir şey hissetmeye de bilirsiniz fakat yine de bir şeyleri anlamış olursunuz.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2020/07/evren_yaratma_calismasi_mavi_isin_zamanin_otesi.gif" alt="" class="wp-image-2193" width="271" height="110"></figure></div>



<p>Mavi ışık topu olarak o kişinin zihninde parıldarken, bu parıltının şiddeti ve titreşimiyle o kişinin epifiz bezinin de parladığını ve titreştiğini hayal edin. (Yani kendinizin) Ardından mavi ışık topunun parıldayarak o kişinin alnından mavi bir ışın olarak uzadığını imajine edin. Yani mavi ışık, merkezi zihnin ortası olan ve oradan uzayarak çıkan bir tür star wars ışın kılıcına dönüşecek. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"> Işın, alından çıkıp sonsuza dek uzanan bir ışın olacak.</p>



<p>Bir iki dakika bu şekilde kalın ve sonra gözlerinizi açın. Bu kadar. <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<p><strong>Hislerinizi, idraklerinizi ya da bu konu hakkındaki fikirlerinizi bu yazının altına yazın, böylece yazı kolektif olarak genişlesin ve zamanın ötesine taşınsın. </strong></p>



<p><strong>Meditasyona dair notlar:</strong> <em>Bu çalışma bir tür meditasyon olduğu için her meditasyonda geçerli bazı kurallar burada da geçerlidir fakat yine her meditasyonda olduğu gibi zihninize kendi kendine gelen imgelerle ya da içgüdüsel olarak çalışmayı dilediğiniz yönde geliştirebilir, değiştirebilirsiniz:</em></p>



<ul class="wp-block-list"><li><em>Çalışmayı kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğiniz bir mekanda yalnızken yapın.</em></li><li><em>Arka fonda dinlendirici hafif sevdiğiniz bir müzik olabilir ama sesi kısık olmalı ve çok enstrüman içermemeli. Tek bir piyano ya da klasik müzik vs. gibi olabilir. Hiç müzik açmaya da bilirsiniz. Nasıl rahat ederseniz…</em></li><li><em>Gözleriniz tüm hayal etme çalışması boyunca kapalı olsun. Eğer içinizden karşı koyamadığınız bir göz kapaklarınızı açma isteği gelirse diretmeyin. Daha sonra rahat olduğunuz bir anda tekrar deneyebilirsiniz.</em></li><li><em>Sırtınız dik olsun. Bunu ister oturarak ister sırtınızı düz bir yere yaslayarak isterseniz uzanarak yapabilirsiniz ama her koşulda sırtın dik olmasına özen gösterin. Fakat sırtı dik tutmak için de kendinizi kasmayın. Gergin olmamanız gerek. Gevşemek için nefes egzersizleri yapabilirsiniz. (Neden dik sırt sorusunun cevabı meditasyon ilminde gizli olduğu için bunun da oldukça uzun bir açıklamasını yazabiliriz fakat kısaca sembolik olarak beden zihin ve bilinci aynı ip üzerinde noktalar gibi düşünürsek bu noktaları aynı hizaya sokmak için diyebiliriz.)</em></li><li><em>Hayal ederken bilinicinizi, zihninizi bir şeylere zorlamayın. Bu hissin akışkan ve kendiliğindenmiş gibi olması daha uygundur. Böylece size akacak yeni bilgilere de açık olmuş olursunuz.</em></li><li><em>Bu çalışma iki kişiyle karşılıklı ya da uzaktan yapılabilir. Kişinin kendi hayal gücü ve yaratıcılığına göre değiştirilebilir.</em></li></ul>



<p><strong>Eğer ilgi çekerse ileride bu yöntemi kullanarak farklı konularla ilgili çalışmalar da yazabilirim o nedenle eğer halen takipte değilseniz maille ya da sosyal medya hesapları üzerinden blogu takip edin <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></strong></p>



<figure class="wp-block-embed-youtube wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>



<h3>E-Mail ile Takip Et</h3>

Her ufuk açıcı yeni yazı yayımlandığında e-mailinize bildirim almak için mail adresinizi kaydedin:

<div class="wp-block-jetpack-subscriptions__supports-newline wp-block-jetpack-subscriptions__use-newline is-style-split wp-block-jetpack-subscriptions">
		<div class="jetpack_subscription_widget">
			<div class="wp-block-jetpack-subscriptions__container">
				
					<p>
						<label class="screen-reader-text" for="subscribe-field-1">
							E-postanızı yazın…						</label>
						
					</p>

					<p>
						
						
						
						
						
												<button type="submit" class="wp-block-button__link no-border-radius has-19px-font-size" name="jetpack_subscriptions_widget">
							Abone ol						</button>
					</p>
				

							</div>
		</div>
	</div>
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/evren-yaratma-calismasi/">Evren Yaratma Çalışması</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Evrenin Yaratılış Sebebi: Anlamak ve Anlaşılmak</title>
<link>https://trafikdernegi.com/evrenin-yaratilis-sebebi-anlamak-ve-anlasilmak</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/evrenin-yaratilis-sebebi-anlamak-ve-anlasilmak</guid>
<description><![CDATA[ Eğer bir tanrı varsa, senin ya da benim içimde değil. Seninle benim aramdaki boşlukta. Bir büyü varsa, birini anlamaya çalışmanın ve paylaşımın içinde. Bunu başarmak neredeyse imkansız ama önemli olan bu değil. Cevap, bunun için çaba harcamakta...
Yeni blog yazısı &quot; Evrenin Yaratılış Sebebi: Anlamak ve Anlaşılmak &quot;  Zamanın Ötesi web sitesinde yayında. ]]></description>
<enclosure url="http://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2022/03/anlamak-anlayis.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 14:00:20 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Evrenin, Yaratılış, Sebebi:, Anlamak, Anlaşılmak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-4-3 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>



<div aria-hidden="true" class="wp-block-spacer"></div>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>Başka bir insanın hakikati, onun sana açıkladığı şeyde değil, açıklayamadığı şeydedir. Bu yüzden, onu anlamak istersen, söylediğine değil, söylemediğine kulak ver. </p><cite><em>Halil Cibran</em></cite></blockquote>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>Keşke sen ben olsan; seni sevmenin ne kadar zor olduğunu anlasan. Keşke ben sen olsam; bu kadar sevilmenin tadını çıkarsam. </p><cite><em>Özdemir Asaf</em></cite></blockquote>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>Bana söylersen unutabilirim. Gösterirsen anımsayabilirim. Ama beni de katarsan anlarım. </p><cite><em>Kızılderili Atasözü</em></cite></blockquote>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>İnsan, anlamadığı şeye sahip olamaz. </p><cite><em>Goethe</em></cite></blockquote>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>Belki de insan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu. </p><cite><em>George Orwell</em></cite></blockquote>



<p class="has-drop-cap has-text-align-justify"><strong>Anlamak</strong> ve <strong>anlaşılmak</strong>, insanı insan yapan en temel kavramları oluşturuyor. İster bir tanrının sizi elleriyle tasarlayıp doğaya saldığına; isterseniz doğanın sizi milyonlarca yıl içerisinde meydana getirip tanrı olma yolculuğuna salıverdiğine inanın… Neye inanırsanız inanın doğayı, tanrıyı ya da kendinizi anlamak, anlaşılmak istemek en temel güdümüzü oluşturuyor. Bu yazımızda sadece insanın anlaşılmak isteme güdüsünden değil, aynı zamanda doğanın / yaratımın da anlaşılmak isteme güdüsünden bahsetmeye çalışacağız. Böylece kendimizi anlamak için bilinç kameramızı kendimizin dışına odaklayacağız. Hadi yolculuğa başlayalım… <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<h2 class="wp-block-heading">Anlamak Etimoloji</h2>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-full is-resized"><img fetchpriority="high" decoding="async" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2022/03/anlamak-anlasilmak.jpg" alt="anlamak anlayış" class="wp-image-3497" width="235" height="293" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2022/03/anlamak-anlasilmak.jpg 564w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2022/03/anlamak-anlasilmak-241x300.jpg 241w" sizes="(max-width: 235px) 100vw, 235px"></figure></div>



<p class="has-text-align-justify">Her zaman yaptığımız gibi kelime kökünden başlayalım: <strong>Anlamak kelime kökü</strong> eski Türkçe’de, genizden okunan <em><strong>ŋ</strong> </em>harfine sahip <strong>“<em>aŋ</em>”</strong><em> </em>kelimesidir. Arapçada<strong> “<em>en kısa süre</em>”</strong> anlamına gelen <strong>“<em>an</em>”</strong> kelimesinden farklı olarak; <strong>“<em>aŋ</em>”</strong> kelime kökü “<strong><em>ayrım</em>”</strong> demektir. <strong>“<em>-la</em>” </strong>yapım eki alarak fiile dönüşmüş ve <strong>“<em>ayırt etmek</em>”</strong> anlamını almıştır. Yani anlamaktan bahsederken aslında biz bir şeyleri ayırt etmekten bahsediyoruz.  Keza Arapça<strong> “<em>an</em>”</strong> kelime kökünden <strong>“<em>anmak, anımsamak, anıt, andaç</em>”</strong> gibi zamana, bilhassa geçmiş zamana referans veren kelimeler türerken; eski Türkçe’deki <strong>“<em>aŋ</em>”</strong> kelime kökünden <strong>“<em>anlayış, anlaşma, anlatı</em>”</strong> gibi idrak etme, ifade etme, ayırt etme kavramlarına referans veren kelimeler <a href="https://www.nisanyansozluk.com/kelime/anla-" target="_blank" rel="noreferrer noopener">türemiş</a>.</p>



<p class="has-text-align-justify">Literatürde, eski Türkçe ve Arapça bu iki kelime kökü arasında hiçbir tarihsel bağlantı bulunmamasına rağmen ilginç bir şekilde kelime kökleri birbirlerini destekleyen bağlantısallıklara sahip. Zaman anlamındaki her bir <strong>“<em>an</em>”</strong>; zamanın bütününü parçalarına <strong>ayıran</strong> en kısa süre anlamında.  <strong>“<em>Ayrım</em>”</strong> anlamındaki <strong>“<em>aŋ</em>”</strong> ise kavramları birbirinden ayırt etmek için kullanılıyor. <strong>“<em>An</em>”</strong>; zamanı özüne indirgerken <strong>“<em>aŋ</em>”</strong> ise bir olguyu, kavramı, olayı özüne indirgemeye çalışıyor. Yani en temel parçacığı ifade ediyor.</p>



<p class="has-text-align-justify">Özetle bir konuda <em><strong>“anlıyorum”</strong> </em>dediğimizde aslında o konunun <strong><em>“en öz halindeyim, en temel noktasındayım”</em></strong> demiş oluyoruz. Nasıl ki<strong><em> “andayım”</em></strong> dediğimizde zamanın en kısa süresinde, en temel noktasında olduğumuzu ifade ediyorsak; anlamak da bu en temel kavrama referans veriyor.</p>



<p class="has-text-align-justify"><strong>Anlamak kelimesinin etimolojisi</strong>, yolculuğumuzda elimizdeki kameraya kaliteli bir lens takmamızı sağladı. Artık her anlamak, anlayış ifadelerini kullandığımızda bu objektiften seyreyleyeceğiz. İnsan olarak doğayı, evreni ve varoluşu anlamaya çalışıyoruz. Yani en temel halini görmeye, o hal olmaya çalışıyoruz. Tevekkeli değil; fizikçiler de evrenin işleyiş sistematiğini anlama yolculuğunda, “her şeyin teorisi” dedikleri o nihai öze ulaşmaya çalışıyorlar. Yani evrendeki her bir zerreciğin konumunu, hızını, sıcaklığını, her şeyini anlamamıza yarayacak olan nihai denklemin arayışındalar. Öyle bir formül ki, hem çok basit, hem çok kısa, hem de her ama her şeyi açıklayabilecek güçte. Tıpkı “an” kelimesi gibi. Zamanın en kısa süresi. Daha küçük bir parçaya bölünemeyecek en kısa olgusu ama tüm zamanı yaratan yegane şey an. Bilim insanları da zaman içerisinde kendilerini geliştirerek, pek çok olguyu birbirinden<strong> ayırt etmeyi</strong> başardı. Arayış halen sürse de, <strong>her “an” </strong>daha fazla veri <strong>ayırt edilerek</strong> evreni daha fazla anlamaya başlıyoruz.</p>



<p class="has-text-align-justify">Kendi hayatlarımızı anlama çabamız da benzer bir süreçten geçiyor. <strong>Her an</strong>, kendimiz ve çevremiz hakkında daha fazla veri elde ediyoruz. Böylece <strong>kendimizin ayrımına varıyoruz</strong>, fark ediyor, idrak ediyoruz. Günlük hayatın keşmekeşi içerisinde benliklerimiz <strong><a href="https://zamaninotesi.com/zamanin-karanlik-sulari/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">zamanın karanlık sularında </a></strong>eriyip gitse de, kendi varlığımızın ayrımına varıp öz farkındalığımızı idrak ettiğimiz o “anlarda” kelimelerle tarif edilemeyecek küçük idrakler yaşıyoruz. Nasıl ki zaman bir bütün iken zamanın içerisindeki o nihai “an”’da kalmak özel bir şey ise, “<em>aŋ </em>”’da kalmak da kendimizi anladığımız, ayrımına vardığımız özel anlardan biri.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Evrenin Oluşumu & Anlayış Replikası</h2>



<p class="has-text-align-justify">Peki anlamak, anlayış neden önemli? Bir şeyi anlamak için onu gözlemler, inceler, düşünür ve içselleştiririz. Bu anlama süreci muazzam bir simbiyotik iletişim meydana getirir. Siz ve anlamaya çalıştığınız şey arasında bir bağ oluşur. Bu bağ sayesinde siz kendinize yeni bir kavram katarak büyürken, anlamaya çalıştığınız şey de kendisinin bir <strong><a href="https://zamaninotesi.com/metaverse-replika-ve-varolusun-gelecegi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">replikasını</a></strong> sizde meydana getirmiş olur. <em>(Bunu sadece bir ağaca bakarken idrak etmiştim ve ağaçlara her baktığımda bu idraki yaşayıp çok etkilenirim.)</em> Böylece ölümsüzleşir. Örneklendirelim: Diyelim ki bir ressam muazzam bir doğa manzarasına bakıp tuvaline aktarıyor. Çünkü o doğa manzarasına bakarken içerisinde oluşan hisleri de, o doğa manzarasının kendisini de anlamak istiyor. Anlamak için de ayna tutması gerekiyor yani kendi ellerinden çıkması gerekiyor. Böylece çok hoş bir tablo yaparak sergiliyor. Sergiye gelen bir izleyici tabloya bakıp doğa şekillerini kendi çizgileriyle resmeden ressamın iç dünyasını anlamaya çalışıyor. Mesela neden güneş ve akarsu spiral şeklinde çizgilere sahip ya da neden o renkleri kullanmış… Seyircinin ressamı anlama çabası da aynı güdünün bir eseri: Resmin seyircide yani kendinde bıraktığı hisleri anlama çabası. Yani aslında seyirci ressamı değil kendisini anlamaya (kendi hislerini ayırt etmeye, özüne inmeye) çalışıyor. Akabinde, resim meraklısı sanat sever seyirci kadını bir adam sevmeye başlıyor. Adam kadının resim ve sanat tutkusuna hayran oluyor. Dünyaya farklı gözlerle bakan bu kadını anlamaya çalıştıkça daha çok seviyor, sevdikçe daha çok anlamaya başlıyor. Çünkü adam, kendince bir sanat eseri kadar güzel gördüğü kadını, onun resim tutkusunu anlarsa, içindeki karmaşık duyguları ve tutkuları anlayacak, yani kendisini anlayacak.</p>



<p class="has-text-align-justify">Böylece o doğa manzarasının bir kopyası ressamın tuvalinde olacak. Ressamın hissettiği duygular ve anlam dünyasının bir kopyası, tabloyu seyreden kadının benliğinde olacak. Kadının benliğinin bir kopyası da adamın bilincinde olacak. Her kopyalama; tıpkı DNA sarmalarının kendilerini kopyalarken dönüşüme uğrayıp bu muazzam canlı çeşitliliğini oluşturması gibi, birebir aynı değil, dönüşümlere uğrayarak gerçekleşecek. Böylece varoluş, evren; sadece fiziken değil, anlam olarak da durmaksızın, her an bir metamorfoz geçirerek kendini gerçekleştirecek.</p>



<div class="wp-block-image"><figure class="alignright size-full is-resized"><img decoding="async" src="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2022/03/evrenin-yaratilisi-varolus-anlayis.jpg" alt="" class="wp-image-3501" width="214" height="255" srcset="https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2022/03/evrenin-yaratilisi-varolus-anlayis.jpg 537w, https://zamaninotesi.com/wp-content/uploads/2022/03/evrenin-yaratilisi-varolus-anlayis-252x300.jpg 252w" sizes="(max-width: 214px) 100vw, 214px"></figure></div>



<p class="has-text-align-justify"><strong>ÖZetle tüm varoluş aslında kendisini anlamak için kendisini var etti diyebiliriz.</strong> Keza anlamak için gözlemlemek, incelemek, içselleştirmek gerekiyor. Kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi  kendi içerisinde anlayış yoluyla kendisini kopyalayarak kendini var etti. <strong>Her gece gökyüzüne, yıldızlara baktığınızda bunu ispatlıyorsunuz:</strong></p>



<p class="has-text-align-justify">Evren milyarlarca yıl önce gaz ve toz bulutuydu. Kütle çekimi ile toz bulutları bir araya gelerek belirsiz boşluk içerisinden kendilerini ayırıp formlar oluşturmaya, gök cisimleri meydana getirmeye başladılar. Gök cisimleri birbirleriyle çarpışıp kopyalandı, farklı yıldızlar ve gezegenler oluştu ve tüm bu çeşitliliğin arasında gezegenimiz üzerinde hayat meydana geldi. Tek hücreli canlılar kendilerini kopyalayarak çoğaldı ve çevrelerindeki doğayı anlamaya başladılar. Anladıkça, doğaya uyum sağlayan mutasyonlar geçirerek kendilerini kopyalamaya devam ettiler. Doğa bir bilinç yaratmak istiyordu çünkü anlam bulma çabası aslında her şeyin özüydü. Malum, tüm evren bu nedenle yaratılmıştı. O nedenle anlam bulacak, anlayabilecek canlıların gelişmesi için evrim akıllı bir yaşam formuymuşçasına diğer tüm olasılıkları elimine etti (dinazorlar vs.). Böylece günümüze kadar geldik. Şimdi gece gökyüzüne bakıyorsunuz. Yıldızları izliyorsunuz. Gaz ve toz bulutlarını… Göz bebekleriniz bir zamanlar o gaz ve toz bulutları idi. Nasıl oluyor da gaz ve toz bulutları kendilerine bakabiliyorlar?</p>



<p><strong>An ile. Anın peşi sıra dizilmesiyle. ZamAn ile. Anlayış ile… <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></strong></p>



<p class="has-text-align-justify">Anlama çabamız ve yolculuğumuz halen devam ediyor. Belki de hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamayacağız. Ama yine de bizi var eden yegane güdü bu çaba idi.</p>



<p>Dahası… Anlamak sevmektir. Hepimizin anlaştığı bir dünyada görüşmek üzere… <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/15.0.3/72x72/1f642.png" alt="????" class="wp-smiley"></p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>Eğer bir tanrı varsa, senin ya da benim içimde değil. Seninle benim aramdaki boşlukta. Bir büyü varsa, birini anlamaya çalışmanın ve paylaşımın içinde. Bunu başarmak neredeyse imkansız ama önemli olan bu değil. Cevap, bunun için çaba harcamakta.</p><cite><em>Before Sunrise Filmi (1995)</em></cite></blockquote>



<hr class="wp-block-separator">
<p>Yeni blog yazısı " <a href="https://zamaninotesi.com/evrenin-yaratilis-sebebi-anlamak-ve-anlasilmak/">Evrenin Yaratılış Sebebi: Anlamak ve Anlaşılmak</a> "  <a href="https://zamaninotesi.com/">Zamanın Ötesi</a> web sitesinde yayında.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Neden Marx Okumalıyız?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/neden-marx-okumaliyiz</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/neden-marx-okumaliyiz</guid>
<description><![CDATA[ 17 Mart 2019’da yayımlanmıştır. Neden Marx okumalıyız? ~ Matt McManus tarafından kaleme alınmıştır. Bu metin Matt McManus tarafından totaliter filozofların çalışma ve miraslarını inceleyen denemeler serisinin üçüncü bölümüdür. Neden Marx Okumalıyız? Ola ki Platon (Eflatun), ‘yüce’ bir entelektüel mirasla yetinmek zorunda kalmak yerine, fikirlerini dünyayı pratik yönlerde değiştirmek için kullanmak isteyen bir filozof olsaydı, işte o zaman Marx’ın çalışmalarının oldukça ters bir etkisi olurdu. Gençlik dönemi eseri “Feuerbach Üzerine Tezler’de, Marx “filozoflar şimdiye dek yalnızca dünyayı yorumlamışlardır; önemli olan mesele onu (pratikte) değiştirmektir” diye yazmıştır. Kendisi vefatından sonra doğan etkilerle yetinmek durumunda kalırken, ölümünden sonraki 40 yıldan daha az bir
Author information





Aliberk Akbulut



Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslar Arası İlişkiler mezunu. botanik, tarih, felsefe ve özel olarak siyaset felsefesi’yle ilgilenir. Film ve çizgifilm izlemeyi sever.

 | 



Neden Marx Okumalıyız? yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/10/karl-marx-5315086-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:53:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Neden, Marx, Okumalıyız</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>17 Mart 2019’da yayımlanmıştır.</em></p>



<p><em>Neden Marx okumalıyız? ~ Matt McManus tarafından kaleme alınmıştır.</em></p>



<p><em>Bu metin Matt McManus tarafından totaliter filozofların çalışma ve miraslarını inceleyen denemeler serisinin üçüncü bölümüdür.</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Neden Marx Okumalıyız?</strong></p>



<p>Ola ki Platon (Eflatun), ‘<em>yüce</em>’ bir entelektüel mirasla yetinmek zorunda kalmak yerine, fikirlerini dünyayı pratik yönlerde değiştirmek için kullanmak isteyen bir filozof olsaydı, işte o zaman Marx’ın çalışmalarının oldukça ters bir etkisi olurdu. Gençlik dönemi eseri “Feuerbach Üzerine Tezler’de, Marx “filozoflar şimdiye dek yalnızca dünyayı yorumlamışlardır; önemli olan mesele onu (pratikte) değiştirmektir” diye yazmıştır. Kendisi vefatından sonra doğan etkilerle yetinmek durumunda kalırken, ölümünden sonraki 40 yıldan daha az bir sürede, Ekim Devrimi ile Marxist Bolşevik Partisi Rusya’da iktidarı ele geçirdi ve dünyayı onlarca yıl silip süpüren, ve kasıp kavuran bir dizi Komünist devrim ve darbenin başlangıcına neden oldu. Marksizm fenomeni doruk noktasına ulaştığında, milyarlarca insan, çoğunlukla Marksist fikirlere bağlılık iddiasında bulunan gaddar yönetimlerin altında yaşamını sürdürüyordu.</p>



<p>Her ne kadar mevzu bahis rejimlerin birçoğunun 1989 yılında yıkılmaya başlamış olması, pek çoklarının Marx’ın entelektüel tesirinin ve tabii genel manada etkisinin sona erdiğini varsaymasına yol açmasına rağmen, Marx’ın heyulası asla ortadan kaybolmadı. Ve 2008 Ekonomik Durgunluğu’nu takip eden 10 yıl içinde, kendisinin şöhreti, ismiyle ilişkilendirilmiş acımasızlıklara rağmen, bir çeşit canlanmaya, bir Rönesans’a nail oldu. Gerçekten de, totaliterlik ile ilişkisi yüzünden anakroniktik ve lekelenmiş olan pek çok şeyi bir köşeye atmamız gerekse de, “<em>The Economist</em>” gibi kapitalizm yanlısı girişimler bile, Marx’ın analizlerinden öğrenebileceğimiz pek çok şey olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar.</p>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">

</div></figure>



<p>Devam eden kısımda, kendisine karşı olanların dahi dikkatle incelediklerinde, Marx’ın çalışmalarından öğrenebilecekleri oldukça fazla şey olduğunu tartışacağım.</p>



<p><strong>Marx Çevresinde Dönen Tartışmalar</strong></p>



<p>Burjuvazi, gericiliğin/reaksiyonerlerin o kadar hayranlık duyduğu Ortaçağdaki acımasız ve vahşi kaba kuvvet tezahürünün nasıl olup da en miskin bir tembellikle tam bir uyum içinde olduğunu ortaya çıkarmıştır. İnsan faaliyetinin neler yaratabileceğini ilk ortaya koyan burjuvazi olmuştur. Mısır’ın piramitlerinden, Roma’nın su kemerlerinden ve Gotik katedrallerden kat be kat üstün harikalar yaratmıştır burjuvazi; daha önceki bütün tarihsel göçleri ve Haçlı seferlerini gölgede bırakan seferler gerçekleştirmiştir. Burjuvazi üretim araçlarını, dolayısıyla üretim ilişkilerini ve bunlarla birlikte bütün toplumsal ilişkileri durmadan devrimcileştirmeksizin var olamaz. Oysa eski üretim tarzının olduğu gibi korunması daha önceki bütün sanayici sınıfların ilk varoluş koşuluydu. Üretimin durmadan alt-üst edilmesi, bütün toplumsal koşulların aralıksız sarsılışı ve bitmek bilmeyen bir belirsizlik ve çalkantı, burjuva dönemini öteki bütün dönemlerden ayırt eder. Bütün kemikleşmiş, donmuş ilişkiler arkaları sıra gelen, eskiden beri saygıdeğer tasavvur ve görüşlerle birlikte silinip gider; yeni oluşanlar ise daha kemikleşmeye fırsat bulamadan eskir. Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor ve insanlar nihayet hayattaki konumlarına, karşılıklı ilişkilerine soğukkanlı bir gözle bakmaya zorlanıyorlar. (Karl Marx ve Friedrich Engels, <em>Komünist Manifesto, 1848.</em>)</p>



<p>Karl Marx bilhassa hakkında çok fazla şey yazılmış olduğu için analiz etmesi oldukça zor bir düşünürdür;  yazılanların büyük bir kısmı şu ya da bu şekilde öyle önyargılıdır ki, olağan tüm yorumlama kaidelerinden beride durmaktadır. Bu kısmen, çalışmalarının doğurduğu iyi, ve de tabii pek çoklarının bildiği üzere habis, muazzam etkiden kaynaklanıyor. Bunların hiçbiri değilse de, bahis konusu etki, hem yazılarının hem de argümanlarının mahşeri gücünün bir kanıtıdır. Rousseau gibi, Marx’da çoğunlukla mükemmel bir yazardı. Çalışmaları ısırıcı sözler, çarpıcı metaforlar (akla çabucak bir vampir olarak sermaye gelir) devrimci bir anlatım tarzı ile doludur. Kaldı ki, Rousseau’dan farklı olarak, Marx’ın düşüncesi bir sistematiklik paradigması halindedir. Marx, esas olarak George Hegel’in idealizminden ve David Ricardo’nun öncülüğünü yaptığı ekonomi-politiğe yönelik mantıksal yaklaşımdan esinlenmiştir; Marx’ın olgunluk dönemi çalışmaları son derecede ayrıntılı ve mimari titizlikte tasarlanmıştır. Beşeri bilimlerle ilgili hemen hemen her konu Marxist sistem içindeki yerini bulur: Tarih, felsefe, sosyoloji (Weber ve Durkheim’la birlikte Marx bu disiplinin kurucu figürlerinden biriydi), ekonomi-politik ve dahası Marxist yöntemdeki yerlerini almışlardır. Bu durum tamamen entelektüel bir bakış açısından bakıldığında oldukça etkileyici görünebilir, fakat böylesi bir sistematik görkemin nasıl ciddi bir zayıflık haline gelebileceği de kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bu kadar çok düşünce öğesini tek bir sistematik bütün halinde özümseme girişimi, bu düşünce öğeleri arasındaki önemli ontolojik ayrımların bazı durumlarda kaldırılıp atıldığı izlenimini uyandırabilir; ki bu da Adorno ve Žižek gibi Marksist düşünürlerin bile kabul etmeye hazır ve nazır oldukları bir eleştiridir. Birçokları Marksizm’i, elbette milyonların totaliter rejimlerin postalları altında ölümünün trajik sonuçlarıyla birlikte, müritleri tarafından dünyaya dayatılan bir çeşit doğma olmakla suçlamaktadır, dolayısıyla bu kusur(-luluk)’un pratikte birtakım sonuçları mevcuttur.</p>



<p>Bu suçlama pek çok Marksist’e karşı yöneltilebilir; mamafih Marx’ın bizatihi kendisine uygulandığında ağırlığını –dolayısıyla geçerliliğini– kaybeder. Bu yalnızca Marx’ın yaklaşımının takipçilerinin yaklaşımlarından çok daha incelikli ve nüanslı olmasından kaynaklanamaz; fakat bunun nedeni bu yaklaşımın sıklıkla aynı anda hem ilgi çekici hem de hüsrana uğratıcı şekillerde değişmesi ve evrilmesidir. Erken dönem Marx’ın çalışmaları yoğun bir biçimde Genç Hegelcidir. Kendisinin “<em>Hegel’in Hukuk/Tüze Felsefesinin Eleştirisi</em>” ve “Yahudi Sorunu” eserleri, modern toplumda gerçek özgürlüğü oluşturan şeyin “ne”olduğu konusuyla yakından ilgilidir. Tabii bununla birlikte: Siyasal iktidardaki şiddetli ve keskin eşitsizliklerin bireylerin çoğunun nasıl yönetildikleri konusunda anlamlı ve önemli bir söz sahibi olma kabiliyetlerini önemli ölçüde kısıtladığı sonucuna da varılmıştır. Ve tamda bu mesele, Marx’ın “Yahudi Sorunu”ndaki liberal haklar eleştirisinin kalbinde yatan şeydir; burada Marx’ın odaklandığı ve kaygılandığı nokta, söz edilen liberal hakların çok fazla özgürlük bahşediyor olması değil, fakat yalnızca seçilmiş ve ayrıcalıklı bir azınlığa ‘anlamlı özgürlüğü’ hibe ediyor olmasıdır. Örneğin, ifade özgürlüğü hakkını düşünün. Marx, çalışmalarına karşı toplumu durmaksızın kışkırtan sansürcülerden nefret eden, onlardan tiksinen bir insandı, dolayısıyla kendisi kesinlikle ifade özgürlüğüne karşıt değildi. Mamafih, bu hakkın, seslerini büyük kitlelere duyurma gücü ve kaynakları olan (ayrıcalıklı) bireyler için çok daha fazla şey ifade ettiğini çok iyi biliyordu. Bu açıdan Marx hiç şüphesiz haklıydı, ve söz gelimi Martin Gilens gibi kimseler tarafından yapılan son deneysel çalışmalar Marx’ın ortaya koyduğu üzere zengin ve güçlü bireylerin çıkarlarının siyasi otoriteler tarafından duyulması ve yansıtılması konusunda fakirlere göre çok daha fazla fırsata sahip olduğu iddiasını doğrulamaktadır. Asıl büyük ve ciddi sorun, Marx’ın Althusser’in nitelendirdiği şekli ile hümanist<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/10/neden-marx-okumaliyiz/#_ftn1"><sup>[1]</sup></a> evresinden, Engels’in tarihin “bilimi”<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/10/neden-marx-okumaliyiz/#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> olarak tanımladığı şeyi geliştirmeye çalıştığı daha hırslı dönemine geçildiğinde ortaya çıkar. Marx ailesi ile birlikte Londra’da yoksul bir sürgün olarak, Engels’in yardımlarına ve ara sıra da olsa gazeteciliğin sağladığı az buçuk gelire bağlı şekilde yaşarken; söz konusu ‘tarihin bilimi’ projesi (tarihsel materyalizm) 1850’lerde gerçekten hız kazanmıştı. Bu dönem Marx’ın en yaratıcı dönemiydi, ve <em>Grundrisse</em> ve <em>Ekonomi</em> <em>Politiğin</em> E<em>leştirisine</em> <em>Katkı</em> gibi yayınlanmamış eserlerle sonuçlanmıştı.</p>



<p>Bu çabalar, Marx’ın başyapıtı <em>Kapital: Birinci Cilt</em>‘in ilk bölümünün 1867’de yayımlanmasıyla doruğa ulaştı. Bu kitap, Marx’ın düşünce ve felsefesinin bütün farklı kollarını ilk kez tek ve yekpare bir bütün halinde sistematik olarak birleştirir, ve Marx’ın en orijinal fikirlerinin pek çoğunu içerir. Bunların en aydınlatıcı ve iç görü kazandırıcı olanıysa, Marx’ın daha önceki yabancılaşma teorisinin, kendisinin “meta fetişizmi” dediği şeyin tanımına/açıklamasına göre yeniden konumlandırılmasıdır. Ancak bu kitap aynı zamanda, sistemin onulmaz çelişkileri sürekli ve değişmez bir biçimde sistemi kapana kıstırdığında kapitalizmin yerini alması amaçlanan toplum türü konusunda ne yazık ki oldukça belirsiz olan bir kitaptır. Marx’a göre, kapitalizm şimdiye kadar görülen en yüksek ve gelişkin toplumsal örgütlenme biçimini meydana getirmektedir. Lakin aynı zamanda da, kapitalizmin kapitalizm olmaktan vazgeçmeden çözmeyeceği çelişkili iç-dinamiklerle çevrilidir.</p>



<p>Aşağıdaki sadeleştirilmiş senaryoyu bir düşünelim: İşçilerine iş güçleri/emekleri karşılığında mümkün olduğu kadar az ödeme yapmak, birer özgün birey olarak kapitalistlerin çıkarınadır; çünkü bunu yapmak doğrudan doğruya rekabet güçlerini (ve genel olarak rekabeti) arttırır ve daha yüksek bir kar oranıyla sonuçlanabilir. Fakat, rekabeti arttırmak adına, bütün kapitalistlerin (ücretli emeğe) düşük ücretler ödemesinin toplamdaki sonucu, insan kitlesinin (multitude) kapitalist yapı içerisinde üretilen malları/ürünleri satın almak için yeterli paraya sahip ol(a)maması nedeniyle tüketimin azalması durumudur. Bu durum ise, kapitalistlerin insanların satın alabileceğinden çok daha fazla ürün/mal ürettiği ve işin sonunda tıpkı 2008’de yaşadığımız gibi bir durgunluğa yol açan bir aşırı üretim krizine yol açar. Bu koşullar altında Marksistler düşük ücretlerin, insanların Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüm gayrimenkulleri satın alma kabiliyetlerini engellediğini iddia edeceklerdir. Sistem bu durumu, konut değerlerinin artmaya devam edeceği beklentisine karşı bir önem almak adına düşük faizli krediler sunarak telafi etmeye çalıştı. Mamafih, emlak balonunun iyice şişip patlayacağı netleştiğinde, bahsettiğimiz türden geri ödemelerin olasılığı çökmüştü; ve tüm sistem bir süreliğine ıskartaya çıkmıştı. </p>



<p>Bu noktada, büyük resmi tanımlamak amacıyla bu türden bir analizin teknik açıdan tamlığını ve doğruluğunu bir kenara koyacağım. Marx açısından tüm bu çelişkili dinamikler kaçınılmazdı; ve eninde sonunda (uzlaşmaz ve onulmaz çelişkiler) kapitalizmden daha rasyonel bir toplum biçiminin, kapitalizmin yerini almasına yol açacaktı. Yaklaşık 20 yıl daha yaşamasına rağmen, bu yeni toplumun nasıl bir şekil alacağı, Marx tarafından hiçbir zaman detaylandırılmadı. Bu konudaki mülahaza ve görüşleri <em>Gotha Programının Eleştirisi</em>’nde, çeşitli yazışmalarında ve tabii ki Kapital’in ölümünden sonra yayınlanan ciltlerinde yer almaktadır. Ancak bu muhtelif ve parçalı yorumlar<em>, Alman İdeolojisi</em>’ndeki haliyle, komünizm (egemenliği) altında, insanoğlunun bizatihi avcı, balıkçı, ya da filozof olmadan avcılık yapması, balık tutması ve felsefe yapması yoluyla kendi doğasının tüm yönlerini gerçekleştirebileceği yönündeki önceki iddiasının ötesine asla geçememiştir. Daha da kötüsü, Marx kaynakları yeniden dağıtmak ve komünizme geçmeye hazırlık yapan sınıfsız bir toplum yaratmak amacıyla, devletin kontrolünü üstlenecek bir “proletarya diktatörlüğü” kurulması çağrısında bulundu. Mamafih bunun nasıl bir şekil alacağı yine belirsizdi(r).</p>



<p>Yapısal bir teori olarak bu özgüllük eksikliği ve belirsizlik sorunu Marx’ın bir eleştirmen olarak keskin becerilerinin yanında temel sınırlamalarını da gösterir. Marx;’ın kapitalizm eleştirisinden ilham alan birçok figür devrimin ve sonucunda yeni bir toplumun –Marx’tan oldukça farklı biçimlerde– nasıl ortaya çıkacağını değerlendirmeyi kendileri için uygun gördüklerinden, bu durumun çok daha derin sonuçları olmuştur. Bunlardan belki de en bariz olanı, Marksizmin bilimsel tarihi süreçler üzerine daha az ilgili olan ve daha çok bir politik praksis görüşü olarak Leninist yorumdur. Lenin ve diğerleri açısından, Marksizm’in amacı yalnızca dünyayı yorumlamak ve kapitalizmin çelişkili dinamiklerinin kendi kendisini çökertmesini beklemek değil; (bizatihi) dünyayı değiştirmekti. Bu ise, öncü bir partinin devletin kontrolünü ele geçirmesini ve dramatik reformlar başlatmasını gerektirmekteydi.</p>



<p>Teoride Marx, diktatörlüğün “devletin sönümlenmesi”nden hemen önceki geçici bir aşama olacağını öne sürmüştü. Elbete pratikte, Marx adına kurulan hemen hemen her diktatörlük, güç ve iktidardan vazgeçmeye çok az eğilimliydi, ve tabii devlet asla sönümlenmeye geçemedi. Bu mesela konusunda pek çok açıklama yapılmıştır: Marx’ın insan doğasını anlayışındaki kusurlardan, göreli kıtlık sorunlarını<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/10/neden-marx-okumaliyiz/#_ftn1"><sup>[1]</sup></a> ciddiye almamasına kadar… Tabii ki üzerince gereğince durulmuş ve işlenmiş bu meseleyi fazla uzatmayacağım. Bunun yerine metni Marx’ın, bu gün dahi, öğrettiği şeylerin kısa bir analiziyle bitireceğim.</p>



<p><strong>Sonuç: Marx’tan ne öğrenebiliriz?</strong></p>



<p>Marx, içgörüleri alışılmamış yerlerde zuhur eden keskin bir toplumsal analistti. Hatta, muhafazakar ve kapitalizm yanlısı figürler – Max Weber’den Joseph Schumpeter’a kadar–  dahi özellikle önem arzeden bir çok noktada Marx’ın analizinin doğruluğunu gönülsüzce kabul etmek durumundaydılar. Şimdi bunlardan üç tanesini vurgulayacağım.</p>



<p>İlkin, Marx kapitalizmi “devrimci bir üretim biçimi” olarak tanımlamakta haklıydı. Bu içgörü yukarıda ‘Komünist Manifesto’dan alıntılanan Marx’ın ‘19.yy’da dahi kapitalizmin fiziksel manzaradan tutun da etrafındaki kültürlere kadar her şeyi nasıl dönüştürdüğünü’ tartıştığı pasajda iyi bir şekilde tasvir edilmiştir. Küreselleşme ve onun hoşnutsuzluklarıyla tanımlanan günümüz dünyasında Marx’ın bu konuda haklı olduğu açıktır––ki kâr odaklı teknolojik değişimin yol açtığı muazzam dönüşümlerden bahsetmeye bile gerek yok. Kapitalizm, insan ilişkilerini sayısız ölçüt ve biçim boyunca dönüştürmektedir. O halde, sorun söz konusu dönüşümlere nasıl –ve ne türden– bir yanıt vermemiz gerektiği haline gelir. Bu sebepten ötürü bir takım muhafazakârlar, özellikle de Weber, Marx’ın gelenekçiler’e (<em>traditionalists</em>) sunacağı çok fazla şey olduğuna dikkat çekmiştir. Bu bağlamda, bir toplum, teknolojik yenilik ve tüketici arzularını tatmin için giderek artan bir ivme tarafından yönlendirildiği ölçüde, geleneksel kültürleri ve alışkanlıkları kâr dürtüsüne karşı korumak giderek daha da zor hale gelir. Patrick Deneen tarafından vurgulanan faydalı bir örnek ise günümüz kapitalistlerinin LGBTQ haklarını benimsemesi hadisesidir. Starbucks ve Wal Mart’ın bunu samimi bir sadakat ya da sorumluk duygusundan değil, tarihin “doğru ve hakkaniyetli” tarafında görünerek elde edecekleri kültürel sermaye değerli ve kendileri için faydalı olabileceğinden yapmaları daha muhtemel. Marx bir toplumun kutsal geleneklerinin kapitalistleşme (ve -leştirme) baskısı altında nasıl “bozunmuş ve düşkünleştirilmiş” bir hale gelebileceğini saptamada bir kılavuzdu; ve bu analizi bu gün doğrulanmıştır.</p>



<p>İkinci olarak, Marx’ın tüketim incelemesi son derece bilgilendirici ve ilginç olmaya devam etmektedir. Bu en açık biçimde <em>Kapital: Birinci Cilt</em>’te “meta fetişizmi”ni tartıştığı zaman ortaya çıkıyor. Marx’a göre temel ihtiyaçlarımız dışında elde ettiğimiz bir çok nesne/şey, onlardan alacağımız kişisel tatmin nedeniyle istenmez; bir toplumsal prestij ve statü meselesi olarak bu nesnelerle ilişkilendirilen değerler için onları arzularız. Bir elmas düşünün. Endüstride kullanılabilecek son derece sert bir mineral olarak kesinlikle belirli işlevleri olsa da, bu durum elmaslara estetik bir süs-objesi olarak verilen değeri açıklamaz. Mücevher almamızın ve takmamızın sebebi, kısmen de olsa, tamamen estetik nitelikleriyle ilgili olarak açıklanabilir –parlak, ışıklı ve çekici olmalarıyla–, ancak bu sebep aynı zamanda pırlantaların zenginliği ve varsıl serveti göstermesidir. Bunlar Thorstein Veblen’in daha sonra “gösterişçi tüketim” olarak adlandıracağı şeyin örnekleri olarak satın alınır ve sergilenirler; amaç diğer insanlarla kıyaslandığında statümüzün ve değerimizin göstergeleri olarak bu şeyleri/eşyaları kullanmaktır. Bunun da ötesinde, Marx bu tür fetişleştirilmiş metaların tüketimlerinin geçici bir tatmin sağlayabilmesine karşılık, gösterişçi tüketimi ancak ve ancak önemsiz ve sıradan bir nesnenin bize arzuladığımız statü ve hürmet duygusunu asla gerçekten sağlayamaması nedeniyle yapılabileceğini gözlemleyerek oldukça sağlam bir noktaya değinmiştir. Gerçekten de kapitalist şirketler, yeni türeyen ihtiyaçların karşılanması yoluyla giderilebileceğini iddia ettikleri yeni türemiş endişe ve huzursuzluklar yaratmakta menfaat sahibidirler; diğer bir ifade ile fetişleştirilmiş nesnelerin tüketimi asla vaat ettikleri nihai mutluluğu sağlayamaz.</p>



<p>Son olarak ise, Marx, ücretlerin baskılanması, emeğin otomasyonu vs. yoluyla ortaya çıkan sorunlar konusunda oldukça keskin gözlemlerde bulunmuştur. Bunlar özellikle, birçok insanın ücretlerinin onlarca yıldır hiç değişmediği, mesleklerinin ise küreselleşme ve otomasyon<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/10/neden-marx-okumaliyiz/#_ftn1"><sup>[1]</sup></a> tarafından giderek daha da fazla tehdit edildiğini hissettiği, günümüzde geçerlidir. Bu sorunların nasıl ele alınması gerektiği noktası, birçoklarının kapitalizmin toptan ikame edilmesini istemesi, bazılarının ise evrensel bir temel gelir kurumu gibi politikalar yoluyla kapitalizmi iyileştirmeyi ve böylece düzeltmeyi istemesiyle, günümüzde önemli bir siyasi mesele haline gelmiştir. Hangi türden çözümlerin daha iyi olabileceği gibi sorular şimdilik bir kenara koyacağım sorulardan. Bunun yerine gözlemimi tam bu noktada Marx’ın içinde yaşadığımız istikrarsız ve belirsiz zamanlarda dahi, hala pek değerli olan, oldukça faydalı bir rehberlik sağladığını söyleyerek sonlandıracağım.</p>



<p><strong>Matt McManus, şu anda Tec de Monterrey’de Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında Misafir Öğretim Üyesidir. “<em>Sahte Gerekliliğin Üstesinden Gelmek: İnsan Onurunu Uluslar Arası Hukuk’un Merkezi Kılmak</em>” ve “<em>Post-Modern Muhafazakarlık nedir?</em>” kitapları pek yakında yayımlanacak. Kendisine </strong><a href="mailto:garion9@yorku.ca"><strong>garion9@yorku.ca</strong></a><strong> adresinden ulaşılabilir, ya da Twitter’da @MattPolProf’u takip edebilirsiniz.<br><br></strong>KAYNAKLAR</p>



<p><sup>[1]</sup> <a href="https://www.marxists.org/subject/humanism/index.htm">https://www.marxists.org/subject/humanism/index.htm</a> </p>



<p><sup><sup>[2]</sup></sup><a href="https://www.marxists.org/archive/marx/works/download/Engels_Socialism_Utopian_and_Scientific.pdf">https://www.marxists.org/archive/marx/works/download/Engels_Socialism_Utopian_and_Scientific.pdf</a></p>



<p><sup>[3]</sup> Yetkin bir makale için bkz. <a href="https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/10455759309358544?journalCode=rcns20&">https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/10455759309358544?journalCode=rcns20&</a></p>



<p><sup>[4]</sup> <a href="https://www.nber.org/system/files/working_papers/w24871/w24871.pdf">https://www.nber.org/system/files/working_papers/w24871/w24871.pdf</a></p>



<p></p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Aliberk-Akbulut.jpeg" width="64" alt="Aliberk Akbulut"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Aliberk Akbulut</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslar Arası İlişkiler mezunu. botanik, tarih, felsefe ve özel olarak siyaset felsefesi’yle ilgilenir. Film ve çizgifilm izlemeyi sever.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/10/neden-marx-okumaliyiz/">Neden Marx Okumalıyız?</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Liberalizm ve Komüniteryenizm – Will Kymlicka</title>
<link>https://trafikdernegi.com/liberalizm-ve-komuniteryenizm-will-kymlicka</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/liberalizm-ve-komuniteryenizm-will-kymlicka</guid>
<description><![CDATA[ Editör Önsözü Komüniteryenizm ve liberalizm arasındaki ilişki (eğer varsa) ve bu iki geleneğin birbirlerine olan karşıtlıkları, çağdaş siyaset felsefesinde oldukça önemli bir aşamayı gözler önüne sermektedir. Aristoteles ve Hegel’in düşüncelerinden oldukça beslenen bir gelenek olarak karşımıza çıkan komüniteryan siyaset felsefesi, temel motivasyonunu liberalizme yönelik bir dizi metodolojik, ontolojik ve normatif eleştirilerden devşirmektedir.  Temelde komüniteryan fikir geleneği liberalizmin hayli atomize bir toplum tasavvuruna sahip olduğunu, bireylerin içerisinde kimlik edinim süreçlerini ve bunla bağlantılı olan hayati birçok komünal ilişkiyi tahrip ettiğini, radikal soyutlamalara dayalı bir siyasal etik ve normatif çerçeve çizdiğini iddia etmektedir. Komüniteryan gelenek genel olarak Alasdair McIntyre, Michael Sandel, Michael
Author information





Kualia Analitik Felsefe



 | 



Liberalizm ve Komüniteryenizm – Will Kymlicka yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/04/image.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:53:13 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Liberalizm, Komüniteryenizm, –, Will, Kymlicka</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-file"><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/04/Liberalizm-ve-Komuniteryenizm-Will-Kymlicka.pdf"><strong>Yazıyı PDF olarak okumak için buraya tıklayınız.</strong></a><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/04/Liberalizm-ve-Komuniteryenizm-Will-Kymlicka.pdf" class="wp-block-file__button" download aria-describedby="wp-block-file--media-a5e668ab-33f7-405e-84c1-c500843bbf3a">İndir</a></div>



<h3 class="wp-block-heading"><strong>Editör Önsözü</strong></h3>



<p><em>Komüniteryenizm ve liberalizm arasındaki ilişki (eğer varsa) ve bu iki geleneğin birbirlerine olan karşıtlıkları, çağdaş siyaset felsefesinde oldukça önemli bir aşamayı gözler önüne sermektedir. Aristoteles ve Hegel’in düşüncelerinden oldukça beslenen bir gelenek olarak karşımıza çıkan komüniteryan siyaset felsefesi, temel motivasyonunu liberalizme yönelik bir dizi metodolojik, ontolojik ve normatif eleştirilerden devşirmektedir. </em></p>



<p><em>Temelde komüniteryan fikir geleneği liberalizmin hayli atomize bir toplum tasavvuruna sahip olduğunu, bireylerin içerisinde kimlik edinim süreçlerini ve bunla bağlantılı olan hayati birçok komünal ilişkiyi tahrip ettiğini, radikal soyutlamalara dayalı bir siyasal etik ve normatif çerçeve çizdiğini iddia etmektedir. Komüniteryan gelenek genel olarak Alasdair McIntyre, Michael Sandel, Michael Walzer ve modern çokkültürcülük tartışmalarında adından hayli söz ettiren Charles Taylor gibi isimlerle özdeşleşmiştir. </em></p>



<p><em>Başta yukarıda adı geçen isimler ve daha niceleri liberal siyaset teorisinin temel varsayımlarındaki hataları göstermek için siyaset felsefesinin kalbinde yatan temel tartışmaları yeniden alevlendirmişlerdir. Bu tartışmaların başında da “benlik” tartışmaları gelmektedir. Komüniteryan gelenek bireylerin ait oldukları kültürel komünitelerde kimlik edinim süreçlerini tamamladıklarını, komünite içerisinde aile ve gelenek tarafınca aktarılan bağlılıkların ve yükümlülüklerin kişiliği (benlik de denebilir) kurduğunu iddia etmektedir. Bu metafizik yahut ontolojik varsayım, komüniteryanizmin merkezi pozisyonunu bizlere göstermektedir. </em></p>



<p><em>Bu türden bir ontoloji üzerine kurulu bir tasavvur, siyasal normlar ve siyaset felsefesindeki temel meselelere dair normatif ve metodolojik iddialara kapı aralamaktadır. Örneğin kültürel üyeliğin ve bu üyeliğin bağlı olduğu komünitenin insan hayatında merkezi bir rolü olduğunu iddia etme zemininden hareketle geliştirilen normatif iddia; evrensel insan haklarına dayalı bireyciliğin yeniden sorgulanması, tikel ve yerel aidiyet formlarının çokkültürlü modern liberal demokrasilerde farklı siyasalarla güçlendirilmesi, grup hakları tartışmalarının yeniden türemesine vb. kapı aralamıştır. </em></p>



<p>            <em>Gerek analitik siyaset felsefesinin gerek de modern liberalizmin çağdaş dünyadaki en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul gören Will Kymlicka tarafınca yazılan bu makale, komüniteryan geleneğin geniş anlamıyla liberalizme, spesifik olarak da Rawls-Dworkin geleneği ile özdeşleşen modern liberalizme benlik tartışmaları bağlamında getirdiği bir dizi ontolojik varsayımı tahkik etmektedir. Makale süresince yazar; Sandel, Taylor, McIntyre gibi komüniteryan benlik tezlerini ve bu tezlerin liberalizme yönelttiği eleştirileri teorik bir süzgeçten geçirerek komüniteryan tezlerdeki temel hataları modern liberalizm bağlamında okura sunmakta. Dahası, liberal kurumların Hegelci perspektiften savunusu yapan Richard Rorty gibi isimlerin Kantçı liberalizme evrenselcilik-tikelcilik dikotomisi üzerinden yönelttiği eleştirileri de ele almaktadır. Kısacası, başından sonuna kadar teorik zemini oldukça güçlü bir biçimde kurulu bu makale, modern liberalizmin güçlü bir savunusu olarak karşımızda durmakta. </em></p>



<p><strong>Hasan Ayer</strong><strong><br></strong></p>



<h2 class="has-text-align-center wp-block-heading"><strong>Liberalizm ve Komüniteryenizm</strong></h2>



<p class="has-text-align-center"><strong><em>Will Kymlicka</em></strong></p>



<p class="has-text-align-center"><strong>Çevirmen: Fatih Köktemir</strong></p>



<p class="has-text-align-center"><strong>Editör: Hasan Ayer</strong></p>



<p class="has-text-align-center"><strong>Kaynak metin:</strong> Kymlicka, Will. “Liberalism and communitarianism.” <em>Canadian Journal of Philosophy</em> 18.2 (1988): 181-203.</p>



<p>Liberalizmin aşırıya kaçan ölçüde “bireyci” veya “atomist” olduğunu ve toplumsal roller ile komünel ilişkilerde “yerleşik” yahut “konumlanmış” olduğumuzu gösteren birçok işareti yok saydığını düşünerek onu reddetmek komüniteryenler, sosyalistler ve feministler arasında yaygındır. Bu teorik kusurların bir sonucu olarak da liberalizm, bireyin onurunu ve otonomisini korumak ve güçlendirmek için yanlış bir teşebbüste bulunarak esasen insanın gelişmesini sağlayan bağlara ve komünitelere zarar vermiştir.</p>



<p>Buradaki planım, liberal kaynakları kullanarak bu eleştirilere yanıt vermektir. Asıl ilgilendiğim liberallerin bu eleştirilere geçmişte ne yanıt verdiği değil, şu anda ne yanıt verebilecekleridir. Yine de, hiç değilse entelektüel borcumu ödemek adına, argümanlarımın J.S. Mill’den Rawls ve Dworkin’e kadarki modern liberallerin siyasal ahlakıyla nasıl ilintili olduğunu göstermeyi umuyorum. “Liberal” terimi birçok farklı alanda birçok farklı teori için kullanılır ancak ben bu terimi oldukça sınırlı bir anlamda kullanıyorum. İlk olarak, siyasal eylemin ve kurumların gerekçelendirilmesini konu alan bir dizi ahlaki argümanı, yani bir siyasal ahlakı ele alıyorum. İkinci olarak ise ilgilendiğim şey 17. yüzyıl liberalizmi değil önceki cümlede bahsettiğim modern liberalizm; bu ikisinin arasındaki ilişkinin ne olduğu meselesini de tamamen açık bırakıyorum. “Yeni liberaller” tarafından başlatılan birtakım gelişmeler gerçekten de klasik liberalizmi tanımlayan şeylerden bir kopuş olabilir. Örneğin, G.A. Cohen bu yeni liberallerin klasik liberalizmi (örn. Locke’un liberalizmi gibi) tanımlayan ilkelerden biri olan “öz-sahiplik” ilkesini reddettiğini, bu nedenle onların “sosyal demokrat”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn1"><sup>[1]</sup></a> olarak adlandırılması gerektiğini söyler. Benim ilgilendiğim ise onlara takılması gereken doğru ad ne olursa olsun onların siyasal ahlakını savunmak.</p>



<p>Peki siyasal ahlakları nedir? Bu ahlak itiraz edilmeyeceğini umduğum, çıkarlarımıza dair bazı temel iddialarla başlar. Esas çıkarımız iyi bir yaşam sürdürmek, iyi bir yaşamın içerdiği şeylere sahip olmaktır. Bu oldukça banal görünebilir. Ancak önemli sonuçları vardır çünkü iyi bir yaşam sürdürmek, şu anda sürdürdüğümüz yaşamın iyi olduğuna inanmaktan farklıdır; şu anda yaptığımız şeylerin değeri veya önemi hakkında hatalı olabileceğimizi kabul ederiz. Hatalı bir şekilde oldukça önemli olduğunu sandığımız önemsiz ve sığ hedefleri ve projeleri kovalayarak yaşamlarımızı boşa harcadığımızın farkına varabiliriz. Birçok büyük romanın konusu budur, inanç krizi. Ancak yaşamlarımızdaki önemli kararları nasıl tasarladığımızı anlamlandırabilmek için bu inanç krizlerinin yalnızca trajik roman kahramanlarının değil bizim de başımıza gelebileceğini varsaymak gerekir. Kararlarımızı bu şekilde tasarlarız çünkü nihayetinde hatalı olabileceğimizi biliriz. Bu, yalnızca hatalı tahminlerde bulunmak veya belirsizlikleri yanlış hesaplamak anlamında değildir. Ne olacağını bildiğimiz durumlarda da tasarılar kurarız ve her şeyin planlandığı gibi gittiği durumlarda dahi kararlarımızdan pişman olabiliriz. Dünyanın en iyi pushpin oyuncusu olma projemde müthiş başarılı olabilir, ardından pushpin’in şiir kadar değerli olmadığını farkedip en başından böyle bir projeye girişmiş olmaktan pişman olabilirim. </p>



<p>O halde tasarlama, önemini sorgulamadığımız bir değeri hangi eylemle maksimize edebileceğimiz sorusundan ibaret değildir. Aynı zamanda o değerin gerçekten kovalamaya değer olup olmadığını da sorar ve bundan endişe duyarız. Belirttiğim gibi, projelerimizi ve adanmışlıklarımızı bu şekilde sorgulamak büyük edebi eserlerin konusudur – çocuk masallarından Dostoyevski destanlarına uzanan hikayelerimizde kendimize ve başkalarına yaşama değer katan şeyin ne olduğunu konu alırız. Bu hikayeler ancak değerlere dair inançlarımızın hatalı olabilme varsayımıyla anlamlı hale gelir. Bu yargılara varmamızı sağlayan endişelerimiz de yalnızca esas çıkarımızın şu anda iyi olduğuna inandığımız yaşamda değil gerçekten iyi olan bir yaşamda yattığı varsayımıyla anlamlı hale gelir. Kimilerine göre esas çıkarımız birey yahut cemaat olarak şu anda sahip olduğumuz ortak amaçlarla uyumlu bir yaşam sürmektir. Ancak bu yanlış görünüyor çünkü tasarılarımız yalnızca mevcut amaçlarımızı ve projelerimizi önceden belirlenmiş ölçütler olarak gören ve onları nasıl maksimize edebileceğimize odaklanan tahminler değildir. Aynı zamanda o amaç ve projelerin değerine dair yargılardır ve biz mevcut veya geçmişteki yargılarımızın hatalı olabileceğini kabul ediyoruz. </p>



<p>Bu iddiaların itiraz edilemez olacağını umduğumu söylemiştim. Ancak Rawls bunları reddeder. En öncelikli çıkarımızın yaşama dair rasyonel planlar kurabilme ve onları gözden geçirebilme kapasitemiz olduğunu sıklıkla belirtir. Marx ise en öncelikli çıkarımızın özgürce emek yaratabilme kapasitemiz olduğunu söyler. Ancak Dworkin’in de belirttiği gibi bu, öncelikleri karıştırmaktır. “En öncelikli çıkarımız sahip olduğumuzu farkettiğimiz bir kapasiteyi uygulamaya koymak değildir … daha ziyade, belirli bir çıkarımız olduğu için onların tanımladığı şekillerde kapasiteler geliştirir ve kendimizi bu kapasiteler üzerine eğitiriz.” Bu çıkar, mümkün olan en iyi yaşama, iyi bir yaşamın içermesi gereken her şeyi içeren bir yaşama sahip olmaktır.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn2"><sup>[2]</sup></a></p>



<p>Rawls ile Marx’ın tanımladığı kapasiteler de son derece önemlidir – içinde yaşadığımız koşulları gözden geçirmemizi ve değiştirmemizi sağlarlar – ancak bu kapasitelere sahip olma çıkarımız da en öncelikli çıkarımız olan gerçekten iyi olan bir yaşam sürdürme çıkarımızdan kaynaklanır. Rawls eylemlerimizin değeri hakkında tasarılar kurmayı, Marx da bu tasarılarımızı eyleme dökmeyi vurgular – fakat açıktır ki her ikisi de bir diğeri olmadan anlamsızdır. <a>Her ikisi de bireylerin, mevcut sosyal rolleri ve beklentileri değerli bir yaşamın önceden belirlenmiş ölçütleri olarak almaya zorlanmamasıyla ilgilidir. </a>Dolayısıyla Marx ve Rawls’un burada esas çıkarlarımız olarak sunduğum şeylere katılmayacağını düşünmüyorum. Umuyorum ki, değer hakkında hatalı olan mevcut inançlarımızı gözden geçirmenin esas çıkarımız olduğu iddiası itiraz edilebilir bir iddia değildir. </p>



<p>Her ne kadar değer hakkındaki inançlarımızda hatalı olsak da bu, hatalı olduğumuzu düşünmek için yeterli sebebi olan birinin benim yaşamımı kendi doğru değer yorumuna göre sürdürerek iyileştirebileceği anlamına gelmez. Aksine, kişinin desteklemediği değerlere göre dışarıdan sürdürülen hiçbir yaşam daha iyi hale gelmez. Yaşamım ancak kendi değer inançlarıma göre içeriden, yani ben tarafından sürdürülüyorsa daha iyi hale gelir. Tanrıya dua etmek değerli bir eylem olabilir, ancak bunun için kişinin bu eylemin değerli olduğuna, yani değerli bir nedeni ve gayesi olduğuna inanması gerekir. Birisini gerekli fiziksel hareketleri yapmasını sağlayarak kiliseye gitmeye zorlayabilirsiniz ancak o kişinin yaşamını böylece daha iyi hale getiremezsiniz. Bu hiçbir işe yaramaz; zorla götürülen kişi Tanrıya dua etmenin bir vakit kaybı olduğunu düşünmekte hatalı olsa dahi işe yaramaz. Çünkü değerli bir yaşam, yalnızca içeriden sürdürülen bir yaşam olabilir. </p>



<p>Şimdi, gerçekten iyi olan bir yaşam sürdürmeye dair esas çıkarımızı sağlayabilmek için elimizde iki ön koşul var. Bunlardan ilki, yaşama neyin değer kattığı hakkındaki inançlarımızla uyumlu olarak yaşamımızı içeriden sürdürmemiz; ikincisi ise bu inançları kültürümüzün sağladığı bilgi, örnek ve argümanlar ışığında gözden geçirebilme özgürlüğüne sahip olmamız. Yani bireyler, ortodoks olmayan dinsel ve cinsel pratiklerinden vs. ötürü tutuklanmadan veya cezalandırılmadan yaşamlarını değer inançlarına göre sürdürebilme kaynaklarına ve özgürlüklerine sahip olmalıdır – geleneksel liberalizmin sivil ve kişisel özgürlüklere önem vermesi bu yüzdendir; bireyler ayrıca iyi yaşama dair farklı görüşler hakkında farkındalık kazanabilmek ve bu görüşleri zekice inceleyebilmek ve gözden geçirebilmek kabiliyetini kazanabilmek için gerekli olan kültürel koşullara ihtiyaç duyarlar – geleneksel liberalizmin eğitime, ifade özgürlüğüne, basın özgürlüğüne, sanatsal özgürlüğe vs. eşit derecede önem vermesi de bu yüzdendir çünkü yaşamı değerli kılan şeyleri sorgulamak için gerekli olan şeyler, onları sorgulamanın tek yoludur. Örneğin, kolektif kültürel mirasımızın farklı yönlerini keşfetmek gibi.</p>



<p>Esas çıkarımıza dair bu görüş liberal siyaset teorisinin temelini oluşturur. Dworkin’e göre, siyaset teorilerini en iyi şekilde anlamanın yolu onları “soyut bir eşitlikçi düzlük” olarak tasavvur etmektir; bu eşitlikçi düzlüğe göre “cemaatin mensuplarının çıkarları önemlidir ve eşit derecede önemlidir.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn3"><sup>[3]</sup></a> Dolayısıyla her teori, insanların çıkarlarının en kapsamlı algılandığı haliyle ne olduğuna dair bir yorum ve bu çıkarların eşit derecede önemli olduğu varsayıldığında sonuçlarının ne olacağına dair bir yorum sunmalıdır. Liberalizme göre, esas çıkarımız bu inançlarımızı doğru hale getirmek ve onları uygulamak olduğu için devlet, insanlara eşit bireyler olarak, eşit ilgi ve saygıyı göstererek yaklaşır ve bireylerin kendi inançlarını gözden geçirebilmek ve bu inançları uygulayabilmek için ihtiyaç duyduğu özgürlükleri ve kaynakları sağlar. Böyle bir adalet gereksinimi <em>önceliklidir</em> çünkü iyi bir yaşam sürdürme çıkarımız, esas çıkarımızdır. </p>



<p>Modern liberalizmin siyasal ahlakı en yalın haliyle bu şekilde özetlenebilir. Liberalizmin iyinin ne olduğuna dair soyut bir bireyciliği ve şüpheciliği içerdiği düşüncesi kabul gören bilgeliğin bir parçası haline geldiğinden insanlar liberalizmi bu şekilde düşünmüyor olabilir. Buna verilecek en basit yanıt, bu iki varsayımın da (soyut bireycilik ve şüphecilik) Mill’in, Rawls’un ya da Dworkin’in teorilerinde yeri olmadığıdır; bu makbul bilgeliğin hiçbir metinden alıntı sunmaksızın nasıl yayıldığı da dikkate şayandır. Yalnızca iki örneğe bakalım. Unger, liberallerin özgürlüğü savunduğunu çünkü seçimlerimizin nihayetinde rasyonel eleştiriden ve gerekçelendirmeden yoksun, keyfi seçimler olduğıunu iddia eder. Bu “keyfi seçim ilkesi” devletin insanların yaşamlarını nasıl sürdüreceğine müdahale etmesinin gayrimeşruluğunun zeminini oluşturur.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn4"><sup>[4]</sup></a> Jaggar, “liberallerin devleti gerekçelendirme biçiminin bireylerin belirli, kesin çıkarlara sahip olduğunu varsaydığını” ve “insan doğasının toplumsallık öncesi olduğunu” iddia eder.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn5"><sup>[5]</sup></a> Çıkarlarımızın belirli olduğuna ve toplumsallıktan önce malum olduğuna dair bu “soyut bireyci” inanç, liberallerin sosyal rollerimizi ve ilişkilerimizi gözden geçirebilme veya reddedebilme özgürlüğüne sahip olmamızla ilgilenmesinin temelini oluşturur.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn6"><sup>[6]</sup></a></p>



<p>Ancak bu iddiaların her ikisi de liberal pozisyonu yanlış yorumlar. Mill’in özgürlük argümanı amaçlarımızın nihayetinde keyfi olmasına veya toplumsallık öncesinde belirlenmiş olmasına dayanmaz. Aksine, tam olarak temel çıkarlarımız hakkında yanılıyor olabileceğimiz ve bazı amaçlar diğerlerinden daha değerli olduğu için özgürlüğe ihtiyaç vardır. Özgürlük, tam olarak yaşama neyin değer kattığını öğrenebilmek için gereklidir – değer inançlarımızı sorgulayabilmek, gözden geçirebilmek ve düzeltebilmek için. Özgürlüğü istememizin ana sebeplerinden biri budur – iyinin ne olduğunu öğrenmeyi umarız-; Mill, bu isteğimize saygı duyulması gerektiğini çünkü bunun beyhude bir umut olmadığını söyler. Toplumda özgürlüğün önemli olmasının nedeni toplumsal etkileşimden önce bizim için neyin iyi olduğunu bilmemiz veya bizim için neyin iyi olduğunu hiçbir zaman bilemeyecek olmamız değildir, bizim için neyin iyi olduğunu öğrenmemize yardımcı olmasıdır. Eğer bizim için neyin iyi olduğunu öğrenemeyecek olsaydık, Mill’in özgürlük argümanı kısmi olarak çökerdi. Aynısı Rawls, Dworkin, Nozick ve Raz için de geçerli.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn7"><sup>[7]</sup></a> Bu teorisyenlerin her birinin ahlaki özgürlük hakkını savunmasının nedeni yaşamlarımızdaki amaçların belirli ya da keyfi olması değil, tam aksine amaçlarımızın hatalı olma olasılığının olması ve onları gözden geçirip, düzeltebilecek olmamızdır. Bu makbul bilgeliğin modern liberalizmin yanlış bir yorumu olmasının yanı sıra, modern liberalizm bu makbul bilgeliğe dayandırılamaz. Eğer “soyut bireycilik” veya “ahlaki şüphecilik” temel öncüllerse, insanların değer inançlarını gözden geçirmelerine izin vermek için hiçbir sebep olmazdı – insanların bağlılıklarını özgürce ve rasyonel bir şekilde sorgulayabilmeleri için gerekli olan sosyal koşullardan yoksun bırakılmalarının onları daha kötü bir duruma soktuğunu varsaymak için hiçbir sebep olmazdı.</p>



<p>Bu, liberal siyasetin savunusudur. Ancak komüniteryenlere göre bu savunu başarısızdır. Şimdi, savununun neden başarısız olduğuna dair 5 farklı komüniteryen argümanı inceleyeceğim. Bu beş argüman şöyle özetlenebilir: liberal benlik görüşü 1. boştur; 2. öz-algılarımızı ihlal eder; 3. komünal pratiklere yerleşik olduğumuzu göz ardı eder; 4. bireysel yargılarımızın toplumsal onay görmesi gerekliliğini göz ardı eder; 5. imkansız bir evrenselliğe veya objektifliğe sahipmiş gibi davranır. </p>



<p>İlk olarak, “boş” argümanına bakalım. Taylor’a göre toplumsal durumumuzun bütün limitlerini sorgulayabilme özgürlüğüne sahip olmak, bireyin aleyhinedir çünkü</p>



<p><em>“eksiksiz özgürlük, hiçbir şeyin yapmaya değer olmadığı, hiçbir şeyin önemli olmadığı bir boşluk olur. Bütün dış engelleri ve darbeleri bertaraf ederek özgürlüğe ulaşan benlik karaktersizdir ve dolayısıyla tanımlanmış bir gayesi yoktur; bu, her ne kadar “rasyonalite” veya “yaratıcılık” gibi görünürde pozitif terimlerin arkasına saklanırsa saklansın böyledir.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn8"><sup><strong>[8]</strong></sup></a></em></p>



<p><a>Taylor’a göre gerçek özgürlük “konumlanmış” olmalıdır. “Verili olanı tamamen aşmaktan” veya konumumuzun bütün ön varsayımlarını rasyonel öz-belirlenimimize tabi kılmaktan bahsetmek nihayetinde boştur çünkü özgür bir şekilde özümüzü belirleyebilme isteği belirsizdir, “bize amaçlar belirleyen ve böylece rasyoneliteye bir şekil veren ve yaratıcılığa ilham olan bir konumun dışında eylemlerimizin içini dolduramaz.”</a><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn9"><sup>[9]</sup></a> Konumun bizim için ‘belirlediği’ amaçları kabul etmeliyiz – aksi takdirde, öz-belirlenim çabası Nietzsche’nin nihilizmine, yani tüm komünal ve kültürel değerlerin nihayetinde keyfi olmasından ötürü reddine yol açar:</p>



<p>“Yaşamın hükmedici idealleri, Hristiyan ve hümanist olmaları fark etmeksizin iradenin üzerinde zincir olmaları dolayısıyla terkedilir. Geriye yalnızca güç iradesi kalır.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn10"><sup>[10]</sup></a></p>



<p>Macintyre da Nietzsche’nin nihilizmini özgür bireyciliğin mutlak öz-belirlenim görüşünün, yani komünal değerleri “hükmedici idealler” olarak reddeden görüşün mantıksal sonucu olarak görür.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn11"><sup>[11]</sup></a></p>



<p>Fakat bu argüman da özgürlüğün liberalizmdeki rolünü yanlış yorumlar. Taylor’a göre liberaller bize, projelerimizi kurabilme ve gözden geçirebilmenin kendi içinde değerli bir şey olduğunu, kendi başına arzulanması gereken bir şey olduğunu öğretir; <a>Taylor, bu öğretiyi haklı olarak reddeder. Bunun yerine, arzulanması gereken bir projenin, yerine getirilmesi gereken bir görevin olması gerektiğini söyler</a>. Ancak liberalizmin özgürlük kaygısı bu projelerin ve görevlerin yerini almaz. Aksine, liberalizmin özgürlük savunusu tam olarak bu görevlerin ve projelerin önemine dayanır. Liberaller, özgürlük dünyadaki en önemli şeydir dolayısıyla özgürlüğe kendisi için sahip olmalıyız demez. Daha ziyade, yaşamlarımızdaki en önemli şeyler projelerimiz ve görevlerimizdir; onlar bu kadar önemli olduğu için onları özgürce gözden geçirebilme ve eğer onların değerli olmadığı sonucuna varırsak, reddedebilme özgürlüğüne sahip olmalıyız. Projelerimiz yaşamlarımızdaki en önemli şeylerdir ancak yaşamlarımız içeriden, değer inançlarımıza göre sürdürülmesi gerektiği için yaşama dair planlar kurabilme, onları gözden geçirebilme ve uygulayabilme özgürlüğüne sahip olmalıyız. O halde, seçim özgürlüğü kendi başına arzulanan bir şey değil, kendi başına değerli olan projeleri ve görevleri kovalayabilmek için bir ön koşuldur.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn12"><sup>[12]</sup></a></p>



<p>O halde, hiç kimse asıl meselemizin ve amacımızın görevlerimiz ve projelerimiz olması gerektiğine itiraz etmez – bu yalnızca tartışmada kullanılan bir yanıltmacadır. Asıl tartışma bu görevlere ihtiyacımız olup olmadığıyla ilgili değil, bu görevlerin bizim için toplum tarafından belirlenip belirlenmemesi gerektiğiyle ilgilidir. Komüniteryen pozisyonun merkezi budur ve birçok farklı soru yöneltir. Eğer bazı amaçlar ve gayeler “verili” olmak zorunda ise “hükmedici idealler” olarak görülmesi gereken komünel değerler ve pratiklerden mi gelmelidirler? Eğer özgürlük gerçekten “konumlanmış” olmak zorunda ise birey de belirli bir komünel rolde veya pratikte “konumlanmış” olarak mı anlaşılmalıdır? Bu denklemi kurmanın, komüniteryenizmin en merkezi safsatalarından biri olduğunu düşünüyorum. Özgürlüğün değerine dair liberal yorumda ön kabul olarak alınan “gayeler” komünal amaçların hükmedici idealler olarak kabul edilmesinden meydana gelebilir fakat ayrıca önceki nesillerden bize aktarılan, kabul yahut ret edebileceğimiz olanaklar sunan kültürel yapıya, yani anlayışlar ve alternatifler kalıbına dair kişisel yargılarımızdan özgür bir biçimde de meydana gelebilir. Hiçbir şey bizim için “belirlenmez”, hiçbir şey bizim onun değerine dair yargımızdan önce hükmedici değildir. </p>



<p>Elbette bu yargıya varırken bir şeyleri “verili” olarak almalıyız – özgür, rasyonel bir varlıktan yahut özgür, yaratıcı bir varlıktan başka bir şey olmayan birinin bir yaşam tarzını bir diğerine tercih etmek için hiçbir sebebi olmazdı.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn13"><sup>[13]</sup></a> Ancak anlamlı yargılara varabilmek için “verili olanın” içini doldurduğumuz şey yalnızca bireyler arasında farklılık göstermeyip, bireyin kendi yaşamı içerisinde de değişiklik gösterebilir. Yaşamımızın bir noktasında belirli bir dinsel yaşama olan bağlılığımıza dayanarak neyin değerli olduğuna dair seçimler yapsak da daha sonra bu bağlılığımızı sorgulayabilir ve neyin değerli olduğunu, örneğin, ailemize olan bağlılığımıza dayanarak seçebiliriz. O halde mesele bir şeyleri verili olarak alıp almamamız gerektiği ile ilgili değil, bireyin “verili olanın” içini doldurup dolduramayacağı veya aksine verili olanın bizim için cemaatin değerlerine göre belirlenip belirlenmemesi gerektiğidir. Taylor’ın “mutlak özgürlük” karşıtı argümanı, verili olanın komünal değerlerin hükmedici idealleri olması gerektiği iddiasını destekleyecek bir şey sunamıyor. Bu komünal değerlerin bireysel değerlendirmeye ve muhtemel redde tabi olması gerektiği düşüncesi hiçbir şekilde boş veya bireyin aleyhine değildir. </p>



<p>Gayelerimizi bu şekilde, yani cemaat tarafından belirlenmeyen şekilde koysak dahi yine de komünal amaçları hükmedici olarak görmeliyiz diyerek komüniteryen itirazı zayıflatabiliriz. Komünal amaçlar böyle görülmelidir çünkü liberal görüş, benliğe dair yanlış bir yoruma dayanmaktadır. Gördüğümüz üzere bu liberal görüşe göre benlik amaçlarından öncedir zira iyi yaşamın doğasına dair en kesin kanılarımızı dahi sorgulayıp, yeniden düzenleyebiliyoruz. Ancak Sandel benliğin amaçlardan önce olmadığını, aksine amaçları tarafından kurulduğunu savunur – “ben”i “amaçlarımdan” ayıramayız. Benliğimiz en azından kısmen kendimiz seçmediğimiz, daha ziyade ortak bir toplumsal bağlamdaki yerleşikliğimiz sayesinde keşfettiğimiz amaçlar tarafından kurulur. <a>Bu kurucu amaçlara sahip olduğumuz için, yaşamlarımız projelerimizi seçme ve gözden geçirme koşullarına sahip olunca değil bu ortak kurucu amaçların bilincine varma koşullarına sahip olduğumuzda iyileşir.</a></p>



<p>Sandel bu iddia için iki argümanı vardır ki bunları birbirinden ayırmak gerekir: öz-algı argümanı ve yerleşik benlik argümanı. <a>Öz-algı argümanı şöyledir: Rawlscu “yüksüz benlik” görüşü en derin öz-algımız anlamında “en derin öz-anlayışımızla” örtüşmez.</a></p>



<p><a>Bu itiraza göre, eğer benlik amaçlarından önceyse, o halde incelememiz esnasında belirli amaçlarımızın arkasında yüksüz bir benlik görebilmeliyiz</a>. Ancak Nozick ve Sandel, kendimizi esasen yüksüz olarak algılamadığımızı kaydeder – Rawlscu “amaçlardan önce verili olan, faillik ve mülkiyetin salt bir öznesi olan, nihayetinde cılız olan” benlik anlayışı “kendimize dair daha aşina olduğumuz, ‘belirli özelliklerle dolu’ benlik kavramıyla radikal biçimde çatışır.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn14"><sup>[14]</sup></a> Eğer biz, Rawlscu benlikler isek,</p>



<p>“<em>herhangi bir karakteristiği benim amacım, hırsım, isteğim vs. olarak tespit etmek daima bunların belirli bir mesafede arkasında duran bir özne “ben”e işaret etmektir.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn15"><sup><strong>[15]</strong></sup></a></em></p>



<p>Amaçlarımızın belirli bir mesafe arkasında duran, nihayetinde cılız da olsa bir şekli olan bir şey, yani bir benlik olmak zorundadır – Rawls ile hemfikir olmak için kendimi boşlukta mülksüz, vücutsuz, ruh benzeri bir nesne, ya da Rorty’nin deyimiyle amaçlarımın “arkasında” yatan bir “alt katman” olarak görmeliyim.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn16"><sup>[16]</sup></a> Bunun aksine Sandel en derin öz-algılarımızın bazı motivasyonları içerdiğini ve bunun da amaçların benliği kurduğunu gösterdiğini söyler. </p>



<p>Fakat buradaki algı meselesi en iyi ihtimalle yanıltıcıdır. Liberal görüş için merkezi olan şey kendimizi amaçlarından önce bir benlik olarak görmemiz değil, <em>hiçbir amacın veya hedefin muhtemel bir sorguya çekilmeden muaf olamayacağı </em>anlamında kendimizi amaçlarımızdan önce görmemizdir. Bu anlamda benliğimiz amaçlarımızdan önce algılanır, yani benliğimizi daima mevcut amaçları olmaksızın tasavvur edebiliriz. Ancak bu, her türlü amaçtan tamamen arındırılmış bir benliği algılayabilmemizi gerektirmez – ahlaki muhakeme süreci her zaman bir “yüklü” potansiyel benliği bir diğer “yüklü” potansiyel benlik ile karşılaştırmayı kapsar. Bu tür bir muhakemeye giriştiğimizde benlik ile birlikte verili olarak gelen bazı amaçlar olmak zorundadır fakat herhangi bir belirli amacın benlik ile birlikte verili olarak gelmesi gerekmez. Daha önce de dediğim gibi, benlik ile birlikte verili olarak gelen şeyler yaşam süresi boyunca değişebilir ve bazen değişir. Dolayısıyla, Sandel’in kurması gereken bir iddia daha vardır; tamamen yüksüz bir benlik algılayamayacağımız gibi benliğimizi spesifik bir amaç yahut motivasyon olmaksızın da algılayamayız. Ancak bu, başka bir argümanı gerektirir ki bu argümana ben yerleşik benlik argümanı diyorum.</p>



<p>Bu üçüncü argüman, ahlaki akıl yürütmeyi öz-keşif olarak gören komüniteryen görüş ile ahlaki akıl yürütmeyi yargı olarak gören liberal görüşü kıyaslar. Sandel’e ve Macintyre’a göre esas soru “ne olacağım? Nasıl bir yaşam sürdüreceğim?” değil “ben neyim?” sorusudur. Benlik, amaçlarına “seçimle” değil “keşifle” “ulaşır”.</p>



<p><em>“halihazırda verili olanı seçerek değil (bu anlamsız olurdu) kendi benliği üzerine düşünerek ve onu kuran şeylerin doğasını soruşturarak, yasalar ve ödevler tespit ederek ve kendi gayelerini kendisi bularak</em>”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn17"><sup>[17]</sup></a> ulaşır.</p>



<p>Örneğin Sandel, Rawls’un cemaat yorumunu eleştirir zira</p>



<p>“<em>Rawls, cemaat için iyi olanın benliğin amaçları ve değerleriyle temas ettiği ölçüde içkin olabilmesine izin verirken, motivasyonların ötesine geçip motivasyonların öznesine ulaşacak kadar mutlak olmasına izin vermez</em>.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn18"><sup>[18]</sup></a></p>



<p>Daha yeterli bir yoruma göre komünal amaçlar ve değerler cemaatin mensupları tarafından yalnızca tatbik edilmez, ayrıca onların kimliğini de tanımlar – komünal bir amacın ortak arayışı “kendi seçtikleri bir ilişki değil (gönüllü bağlılık anlamında), keşfettikleri bir bağdır; bu onların kimliğinin niteliklerinden sadece biri değildir, kurucu bir parçasıdır.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn19"><sup>[19]</sup></a>Bu mensuplar için iyi olan, bir öz-keşif süreci sonucunda bulunur; mensuplar, “buldukları” çeşitli bağların bilincine varır ve iddialarını tanır.</p>



<p>Fakat burada en derin öz-anlayışlarımızı ihlal eden Sandel’dir çünkü zaten hiç kimse bu öz-keşfin, kişinin yaşamını nasıl sürdüreceğine dair yargılarının yerini aldığını veya önüne geçtiğini düşünmez. Kendimizi mevcut bağlarımızdan dolayı kısıtlanmış, miras aldığımız (veya daha önce seçtiğimiz) amaçların değerini yargılamaktan aciz olarak görmeyiz. Kendimizi bir sosyal pratiğin veya geleneğe ne kadar derin şekilde bağlı bulsak da bu pratiğin gerçekten değerli olup olmadığını sorgulama kabiliyetine sahip olduğumuzu hissederiz – Sandel’in yorumuna göre bu tür bir sorgulama anlamsızdır. (Nihayetinde benim için iyi olan, kendimi içinde bulduğum bu bağların ve pratiklerin daha geniş şekilde bilincine varmak ise bu bağlar ve pratikler benim için nasıl değersiz olabilir?) Ahlaki akıl yürütmenin (keşfettiğimiz bağların değeri üzerine yargılar ile değil de) böyle bir öz-keşif süreci ile sonuçlandığı düşüncesi son derece yüzeyseldir. </p>



<p>Sandel bazı noktalarda meselenin sadece öz-keşif olmadığını kabul eder. Benliğin sınırlarının amaçlar tarafından kurulmuş olsa da yine de esnek olduğunu ve yeni amaçları kapsayan, mevcut amaçları da dışlayan şekilde yeniden çizilebileceğini söyler. Kendi deyimiyle “özne, kendi kimliğinin kurulumuna müdahil olacak yetkiye sahiptir” – “benliğin sınırları açıktır, öznenin kimliği failliğinin öncülü değildir sonucudur.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn20"><sup>[20]</sup></a> Özne, nihayetinde “kimliğine dışarıdan rastgele temas eden muhtemel gaye ve amaçlar”dan hangilerini kovalayıp, hangilerini kovalamayacağını seçebilir.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn21"><sup>[21]</sup></a>Amaçları tarafından kurulan benlik “tekrardan kurulabilir” – hiçbir öz-keşif de yeterli değildir. Fakat bu noktada bu iki görüş arasındaki ayrımın tamamen ortadan kalkıp kalkmadığı net değildir.</p>



<p><a>Belirgin farklılıklar vardır </a>– Sandel benliğin amaçları tarafından kurulduğunu ve benliğin sınırlarının esnek olduğunu iddia ederken Rawls benliğin amaçlarından önce olduğunu ve sınırlarının da önceden belirlendiğini söyler. Fakat bu iki farklı görüş daha temel bir kimliği gizler – ikisi de <em>kişinin</em> amaçlarından önce olduğunu kabul eder. Kişinin içerisinde “benliğin” sınırlarını nerede çizecekleri konusunda çatışırlar ancak bu soru, anlamlı bir soruysa dahi zihin felsefesinin bir sorusudur ve siyaset felsefesiyle doğrudan ilgili değildir. Sandel kişinin kendi amaçlarını –“benlik” kuran amaçları dahi- yeniden gözden geçirebileceğini kabul ettiği sürece komüniteryen bir siyaseti gerekçelendirmekte başarısız olur zira bireylere, en iyi olası yaşamı sürdürmenin ayrılmaz bir parçası olan bu yeniden gözden geçirmeye sahip olmalarını sağlayacak koşulların neden verilmemesi gerektiğini gösteremez. Bu koşulların arasında, özgürce yargılara varmak için gerekli olan kişisel özgürlüklerin liberal güvencesi de olmalıdır. Kişi amaçlarından önce olduğu sürece Sandel benliğe dair liberal görüşün ve dolayısıyla liberal siyaset ahlakının neden yanlış olduğunu gösteremez. Sandel, komüniteryen siyaseti savunmak için kullandığı kişilik görüşünde muğlaklıktan faydalanır – güçlü iddia (öz-keşfin yargının yerini aldığı iddiası) makul değildir, zayıf iddia da (amaçları tarafından kurulan benliğin yine de yeniden kurulabileceği iddiası) çekici dursa da Sandel’in görüşünü liberal görüşten ayırmak konusunda yetersizdir.</p>



<p>Macintyre’ın After Virtue adlı kitabındaki argümanı da benzer bir muğlaklıktan mustariptir. Birkaç noktada Macintyre “yerleşik benlik” görüşünü savunur:</p>



<p>“<em>kendi koşullarımıza, belirli bir sosyal kimliğin taşıyıcıları olarak yaklaşacağız. Ben, birinin oğlu ya da kızı, bir başkasının kuzeni yahut amcasıyım; şu ya da bu şehrin vatandaşı, şu ya da bu derneğin yahut mesleğin mensubuyum; şu ya da bu aileye, sülaleye, millete aitim. Dolayısıyla benim için iyi olan, bu rolleri dolduran herhangi biri için iyi olan olmalıdır … insanlar için esas mesele kendi müsebbiplikleriyle ilgili değildir; “Ne yapmam gerek?” sorusunu yanıtlayabilmem için ondan önce “hangi hikaye veya hikayelerin parçasıyım?” sorusunun yanıtını bilmem gerek.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn22"><sup><strong>[22]</strong></sup></a></em></p>



<p>Sandel gibi Macintyre’ın “liberal bireycilik” karşıtı argümanı da “yaşam hikayem, daima kimliğimi miras aldığım o cemaatlerin hikayelerinin içinde yerleşiktir”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn23"><sup>[23]</sup></a> iddiasına dayanır, dolayısıyla nasıl yaşamam gerektiğine karar vermem için yalnızca içinde “yerleşik” olduğum bu “hikayelerin” yahut “tarihlerin” bilincine varıp, onlarda iyi olarak belirlenen şeyleri yorumlamam gerekir. Macintyre bunu “liberal bireyci” pozisyonla kıyaslar; bu pozisyona göre</p>



<p><em>“Ben, neyi seçersem oyumdur. Eğer istersem varlığımın tesadüfi sosyal parçaları olarak gördüğüm şeyleri daima sorgulayabilirim.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn24"><sup><strong>[24]</strong></sup></a></em></p>



<p>Macintyre, bu komünal rollere olan mensubiyetimizin sorgulanabileceği ihtimalini reddeder. Fakat Sandel gibi o da benliğin, ahlaki kimliğini bu komünal geleneklerde, pratiklerde ve rollerde bulması gerektiğinin </p>



<p>“benliğin bu cemaat biçimlerinin özgünlüğünden kaynaklanan ahlaki sınırlamaları kabul etmesi gerektiği anlamına gelmediğini”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn25"><sup>[25]</sup></a> söyler.</p>



<p>Ona göre iyi yaşam, iyi yaşam arayışıyla geçen yaşamdır ve bu arayış, kendimi içinde bulduğum herhangi bir rolü reddetmemi içerebilir: “kendi kimliğime karşı isyan, daima bunu dışarı vurma biçimlerinden biridir.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn26"><sup>[26]</sup></a> Ancak nihayetinde içinde bulunduğumuz rol ve statülerin “haklı taleplerini ve yükümlülüklerini” sorgulayabiliyorsak, verili bir pratiğin içerdiği iyiliğin değerini reddedebiliyorsak, o halde Macintyre’ın görüşünün, reddettiğini söylediği liberal bireyci görüşten nasıl farklı olduğu net değildir. Macintyre’ın komüniteryen siyaset savunusu benim için iyi olanın benim doldurduğum sosyal rolleri dolduran herhangi biri için iyi olan olmasını gerektirir ancak bu makul değildir zira bu rollerin ve statülerin değerini sorgulayabileceğimize inanıyoruz. Macintyre böyle bir sorgulamaya izin verdiği sürece liberal görüşe karşı olan argümanı yıkılır.</p>



<p>Macintyre ve Sandel, liberal görüşün sosyal ilişkilerde ve rollerde “yerleşik” ve “konumlanmış” olduğumuzu göz ardı ettiğini söylemelidir. Elbette kendi üzerine düşünebilen, “kendini yorumlayabilen varlıklar”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn27"><sup>[27]</sup></a> olarak bu kurucu bağların anlamını yorumlayabileceğimizi komüniteryenler vurgular. Fakat mesele, eğer onların içsel olarak önemsiz, hatta alçaltıcı olduğu sonucuna varırsak onları tamamen ret edip edemeyeceğimiz meselesidir. Bir yoruma göre edemeyiz, zaten etmemeliyiz de. Bu görüşe göre bu bağları seçemediğimiz gibi ret de edemeyiz, daha ziyade kendimizi onların içinde buluruz – amaçlarımız ve gayelerimiz seçimle değil “öz-keşifle” gelir. Tekeşli, heteroseksüel bir evlilikteki Hristiyan bir ev hanımı, Hristiyan yahut ev hanımı olmanın ne demek olduğuna dair yorumda bulunabilir – bu ortak dinsel, ekonomik ve cinsel pratiklerin anlamını yorumlayabilir. Fakat geriye doğru bir adım atıp, bir Hristiyan veya ev hanımı olmak istemediğine karar veremez. Kendimi içinde bulduğum sosyal rollerin ve pratiklerin anlamını yorumlayabilirim ancak rollerin kendisini reddedemem veya onlara içkin olan amaçları değersiz göremem. Bu bağlar ve amaçlar bir kişi olarak benim için “kurucu” olduğundan, yaşamımı nasıl sürdüreceğime karar verirken verili olarak alınmaları gerekir – yaşamım için iyi olanın ne olduğu meselesi yalnızca bu bağ ve amaçların en iyi yorumunu nasıl yapabileceğim meselesidir. Onların benim için hiçbir değeri olmadığını söylemek anlamsızdır zira onların arkasında duran bir “ben” yoktur; bu kurucu bağların “öncesinde” bir benlik yoktur.</p>



<p>Hangi komüniteryenin bu görüşü tutarlı bir biçimde sürdürdüğü meçhuldür, hatta herhangi birinin bunu yapabildiği de. Bu, makul bir pozisyon değildir çünkü yalnızca kendimizi içinde bulduğumuz rollerin ve bağların anlamı hakkındaki soruları değil, ayrıca onların değeri hakkındaki soruları da anlamlandırabiliriz. Belki de komüniteryenler bunu reddetmek istemiyorlardır, belki de onların “yerleşiklik” mefhumu kendimizi içinde bulduğumuz bağları reddetmek ile uyumsuz değildir. Fakat bu durumda liberal görüş ile aralarında olduğunu belirttikleri fark bir yanılgıdır zira komüniteryenlerin bizi komünal rollerde “yerleşik” görmesi liberallerin bizi onlardan bağımsız görmesini kapsar; komüniteryenlerin ahlaki akıl yürütmeyi bir “öz-keşif” süreci olarak görmesi de liberallerin ahlaki akıl yürütmeyi bir yargı ve seçim süreci olarak görmesini kapsar. Aralarındaki farklılıklar yalnızca semantik farklılıklardır.</p>



<p>Ele almak istediğim dördüncü argüman, toplumsal onay argümanı (social confirmation argument). Bu argüman, kendimizi bağımsız ahlaki failler olarak anladığımızı (yani peşinde koşacağımız gayelerin değerini yargılama kapasitesine ve hatta görevine sahip olduğumuzu) inkar etmemekle birlikte bu yargımıza güvenebilmemiz için kayda değer bir toplumsal onaya ihtiyaç duyduğumuzu iddia eder. Devlet, yargılarımızın toplum tarafından onayladığından emin olmak için bireyi belirli komünal değerlere teşvik etmeli, bazılarından da caydırmalıdır. Buna parmak basanlar Williams ve Unger’dir fakat birçok komüniteryen için bunun güçlü bir motivasyon olduğunu, birçok liberal için de endişe verici olduğunu düşünüyorum.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn28"><sup>[28]</sup></a>Buradaki iddia, sınırlandırılmamış bireysel seçimin mantıksal olarak boş olduğu (Taylor’ın iddiasında olduğu gibi) veya hatalı bir öz-anlayıştan kaynaklandığı (Sandel’in iddiasında olduğu gibi) değildir. Daha ziyade buradaki vurgu, aşırı derecede teşvik edilen “özgür bireyciliğin” kişinin çevresini daha iyi tanımasını, çevresini kendi gayeleri için özgüvenli şekilde kullanabilmesini sağlamayacağı, aksine kişinin kendi yaşamı ve gayeleri hakkında şüpheye düşmesine neden olacak bir varoluşsal belirsizliğe ve kuralsızlığa yol açacağı yönündedir. Dramatik biçimde söylemek gerekirse, insan durumunun trajedisi kendimizi ahlaki olarak bağımsız görüp, yani ahlaki yargılara başkalarının bizim için varamayacağını, onlara yalnızca bizim varabileceğimizi düşünüp, aynı zamanda bu yargılarımıza başkaları tarafından da onaylanmadıkları sürece inanmamamızdan kaynaklanır. Kişinin seçtiği fakat inanmadığı değerleri takip etmesi ile sürdürülen bir yaşam hiçbir zaman iyiye gitmez; güçlü inanç için başkalarının onayına ihtiyaç vardır.</p>



<p>Öz-saygının, yani kişiye “iyi olana, yaşama dair algısının uygulamaya değer olduğuna dair kuşkusuz kanaati” veren şartların oluşabilmesi için gerekli toplumsal önkoşulların sağlanmasının önemine kimse itiraz etmez. Örneğin Rawls, böyle bir öz-saygıyı en birincil mülk olarak tanımlar.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn29"><sup>[29]</sup></a> Liberaller, potansiyel amaçlarımızı özgürce yargılayabilme ve seçebilme koşullarının sağlanması ile böyle bir öz-saygıya sahip olunabileceğini düşünür. Fakat bazıları bunun tam tersine inanır – yani ahlaki yargılarımıza güvenmemizin tek yolu onları bireysel rasyonel muhakememizin zararlı etkilerinden toplum yoluyla korumaktır. Kendi yargılarımıza inanmadığımızda toplumsal onayın desteği gelmeli, bireysel düşüncelerimize ve seçimlerimize rehberlik etmeli ve hatta onları sınırlandırmalıdır.</p>



<p>Bu, hiç kimseyi tatmin edebilecek şekilde yanıtlayamayacağım kadar zor bir sorudur. Elbette bir yandan bazı insanlar toplumun onayı olmadan da belirli amaçlarının (örn. cinsiyetçi geleneği olan bir toplumdaki bir kadının geleneğe rağmen kadın ve erkeklerin eşit olduğuna inanması) kovalamaya değer olduğu inancını sürdürebilirken, bir yandan da bireyci öz-belirlenimin projelerimizin /tasarılarımızın değeri hakkında daha çok şüphe etmeye başlamamıza yol açmış olması muhtemeldir. Ancak bu iki pozisyon arasında dikkat edilmesi gereken bir fark vardır. Liberal görüş insanların rasyonelliği üzerinden işler – yani değer yargılarına varma sürecinde akıl yürütmenin önündeki engelleri kaldırarak kişinin kendi projelerinin değerine güvenmesi sağlanır. Komüniteryen görüş ise -eğer liberalizm eleştirilerinin temelinde yatan şey buysa- söz konusu bireylerin durumdan habersizliği üzerinden işler – yani kişinin özgüveninin sebebinin o olduğunu bilmediği bir süreç üzerinden özgüven sağlanır. Özgüvenimizin iyi <em>sebepleri</em> olduğuna inanmamız gerekir. Eğer inançlarımızın rasyonel temelinin olmadığını, onların harici sebeplerden kaynaklandığını düşünseydik bu özgüveni kaybederdik. Kant şöyle der:</p>



<p>“Yargılarında başka herhangi bir şeyden yönetilmeyi kabul eden bir akıl düşünmek olanaksızdır; çünkü bu durumda özne, yargı gücünün belirlenmesini aklına değil dürtülerine yüklerdi. Akıl, ilkelerinin yapıcısı olarak kendini yabancı etkilemelerden bağımsız görmelidir”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn30"><sup>[30]</sup></a><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn31"><sup>[31]</sup></a></p>



<p>Harici nedensel sebeplerden ötürü bir yargıya varabiliriz fakat bağımsız olarak da bu yargıyı geçerli bulmuyorsak ona tutunamayız.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn32"><sup>[32]</sup></a> Williams, kişinin ahlaki yargılarına güvenmesini sağlayacak koşulların, yetiştirme biçiminin ve kamusal diskurun ne olduğu sorusunun felsefi bir soru değil sosyal yahut psikolojik bir soru olduğuna doğru bir şekilde parmak basar.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn33"><sup>[33]</sup></a> Eğer bu güven kişilere nedensel destek -sebepler değil nedenler yoluyla- sağlanıyorsa kişinin kendisi bunun farkında olmadan sağlanmalıdır. Williams’ın “Devlet Dairesi” Faydacılığını insanların ahlaki inançlarını tam da bu şekilde manipüle ettiği için eleştirdiği ve ahlaki meselelerde şeffaflığı arzuladığı göz önünde bulundurulduğunda bu ironiktir.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn34"><sup>[34]</sup></a> Her şekilde bu durum, şeffaf bir şekilde anlaşılabilir olan -yani mensuplarının arkalarından iş çevirilmeyen, sebeplerin tamamının nedenlere dönüştürüldüğü- bir toplum arzulayan liberal görüş ile çatışmalıdır. Bu durumda liberallerin bilinçli akıl yürütmenin çarpıtılması yoluyla, yani yargıların akıldan bağımsız olarak nedensel etki altına alınması yoluyla ahlaki özgüvenin artırıldığı bir programı desteklemeyeceği açıktır.</p>



<p>Komüniteryen siyaset için tek makul gerekçelendirme insanların arkasından iş çevirmek olduğu için bu liberalizmin çarpıtmanın olmadığı, şeffaf cemaat görüşü ile uyumsuzdur. Elbette yalnızca bununla mesele çözülemez zira yalnızca kişi bireylerin amaçları ile komünal değerler arasındaki ilişkiye dair liberal görüşe bağlı olduğu takdirde çarpıtmanın olmadığı bir şeffaflığı değerli buluyor olabilir. Fakat yine de bu, komüniteryenizmin yalnızca üçüncü kişi perspektifinden desteklenebileceği anlamına gelir. Sosyologlar olarak, komünal pratiklerin ve geleneklerin “hükmedici idealler” olarak alınması ve bu ideallerin eleştirilmesinin caydırılması ile sağlanan ahlaki özgüvene sahip olan kişilerin yaşamlarının daha iyiye gidebileceğini kabul etmeliyiz. Williams da bu ihtimali kabul etmek yerine belirsizliği yüceltenleri eleştirmekte kesinlikle haklıdır.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn35"><sup>[35]</sup></a> Ancak içeriden, yani birinci kişi perspektifinden baktığımda ben, <em>yaşamımın</em> bu şekilde daha iyiye gidebileceğini destekleyemem. Dolayısıyla, ahlaki yargılarımıza dair sahip olmayı arzuladığımız güven, nihayetinde bir yan üründür – bu güven, başka bir amaç üzerine düşünme aktivitesinin gerçekleşmesinden sonra gelir. Doğrudan kovalanamaz.</p>



<p>Ele alacağım beşinci ve son argüman, liberallerin transkültürel ve tarihdışı ahlak yorumunu savunulamaz olarak gören argümandır (Daha doğrusu, bir siyasal ahlakın yalnızca belirli bir tarihsel geleneğin veya yorumlayıcı cemaatin ortak değerlerine referansla savunulabileceğini düşünen Dewey gibi Hegelci liberallerin aksine Rawls ve Dworkin gibi “Kantçı” liberalleri ilk cümledekiyle suçlayan argümandır). Bu, Rorty’nin argümanıdır. Ancak bu kıyasın temelini oluşturan eleştiri, Rorty’de son derece muğlaktır. Rorty, bu kıyası yapmanın dört farklı yolunu tasvir eder fakat kendi başlarına bunların hiçbiri ikna edici değildir. Tasvir ettiği ilk kıyas, ahlaki faillik meselesine odaklanan kıyastır. Burada Rorty, Sandel’in şu iddiasını tekrar eder:</p>



<p>“ahlaki benliği, rasyonelitenin tecessümünü Rawls’un orijinal seçicilerinden (original choosers) biri olarak, yani kendi benliğini kendi yeteneklerinden, çıkarlarından ve iyi olana dair görüşlerinden ayırt edebilen biri olarak değil arkasında hiçbir şey olmayan, özelliklerin arkasında bir alt katmanın olmadığı bir inançlar, istekler ve duygular ağı olarak düşünün”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn36"><sup>[36]</sup></a></p>



<p>Bu argüman Sandel’in “yerleşik benlik” argümanıyla ya başarılı ya da başarısızdır (ki bence başarısızdır). Yine de onu Rorty’nin bu kıyası tasvir ettiği sıradaki biçimden ayırabilmek için ondan bahsediyorum; Rorty’e göre bu ikinci tasvir ilkine denktir, ya da en azından onun bir sonucudur. Rorty, Kantçı liberalleri transkültürel ve tarihdışı bir rasyonalite ve ahlak yorumuna sahip olmakla suçlar<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn37"><sup>[37]</sup></a> ve onlara bu “Kantçı dayanaklardan” vazgeçmelerini salık verir. Ona göre liberaller, toplumu “yalnızca geleneklerine karşı sorumlu olduklarına, buna ek olarak ahlak yasasına karşı da sorumlu olmadıklarına” ikna etmeye çalışmalıdır.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn38"><sup>[38]</sup></a> Tarihdışı bir adalet teorisine başvurmaktansa, aşağıdaki açıklama verilir:</p>



<p>“kişinin grubunun kurum ve pratiklerinin ahlaki gerekçelendirmesi … felsefi meta-anlatılardan çok tarihsel anlatılarla ilgili bir meseledir.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn39"><sup>[39]</sup></a></p>



<p>Rorty, bizi buna Sandelyen bir ahlaki faillik görüşü benimsediğimiz için teşvik etmez (her ne kadar bunu bir “sonuç” olarak sunsa da). Aksine, Sandel’in ahlaki faillik görüşü de tarihsel geleneklerimizin bölümlerini sorgulamak için en az diğer görüşler kadar temel oluşturabilir – örneğin, “değerlerin ortaklığının etik önem taşımadığını”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn40"><sup>[40]</sup></a> belirten veya insanları “varoluşlarının yalnızca olumsal toplumsal parçaları olarak görülen şeyleri sorgulamaya”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn41"><sup>[41]</sup></a> teşvik eden Kantçı görüşten ilham alan tarihsel bölümler bu diğer görüşlerden biridir. Unger ve MacIntyre’a göre kültürümüzde oldukça derin bir etkisi olan ve günlük yaşamımızda ve kurumlarımızda yerleşik olan bu tarihsel geleneğimizin bazı öğelerinin bireysel bütünlük (individual integrity) ve ortak cemaat hislerimiz üzerinde korkunç sonuçları vardır. Bunların tamamı, benliğe dair Rorty’nin de desteklediği felsefi görüşe dayanan, tarihsel gelenek eleştirileridir. Ahlaki gerekçelendirmeyi tarihsel geleneğe uyacak şekilde kısıtlamanın Sandel’in benlik görüşünün bir sonucu olduğu doğru değildir.</p>



<p>Rorty’nin “felsefi meta-anlatıları” reddetmesinin asıl sebebi onların var olduğuna inanmamasıdır – yani, bir tarihsel geleneğe yahut yorumlayıcı cemaate içkin olmayan sebep diye bir şey yoktur. Bu durum benlik ile benliğin amaçları arasındaki ilişki her ne olursa olsun geçerlidir. Bizlerin, amaçlarımızın benliğimizin parçaları olup olmadığına dair herhangi bir ahlaki teoriden ötürü değil, “rasyonel davranış özünde, benzer koşullarda ilgili cemaatin diğer mensuplarının davranışlarına adapte olan davranıştan başka bir şey değildir”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn42"><sup>[42]</sup></a> diyen epistemolojik bir teoriden ötürü “rasyonelite ve ahlakı transkültürel ve tarihdışı” olarak gören “Kantçı dayanaklardan” kurtulması gerekmektedir.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn43"><sup>[43]</sup></a> Rorty’e göre bu epistemolojik teori fizikte geçerli olduğu kadar etikte de geçerlidir.</p>



<p>Peki ama Kantçı liberallerin transkültürel ahlaki doğru üzerine kabul edilemez bir görüşe sahip olduğu doğru mudur? Rorty, Vietnam savaşına aşağıdaki reaksiyonu veren liberalleri örnek gösterir:</p>



<p>“Chomsky gibi bu savaşın yalnızca Amerika’nın umutlarına, çıkarlarına ve imajına ihanet etmediğini, ayrıca daha en baştan Amerika’nın müdahil hakkının olmadığı, ahlak dışı bir savaş da olduğunu söyleyebilmek için Kantçı kavramları yeniden canlandırma teşebbüsünde bulunmuşlardır…”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn44"><sup>[44]</sup></a></p>



<p>Bu iddialarda kullanılan “Kantçı kavramlar” nelerdir, bu kavramları bırakıp neden tarihsel geleneğe başvuran “Hegelci” kavramları benimsemeliyiz? Burada üç muhtemel “Kantçı kavram” vardır; yani bu kıyası oluşturmanın üç farklı yolu vardır, ki Rorty bunları bir araya getirir.</p>



<p>İlk olarak, ahlaki dilin anlamı meselesi vardır. “Kölelik yanlıştır” gibi bir şey söylediğimizde kastettiğimiz şey “ bizler burada köleliği uygulamıyoruz” mudur yoksa mevcut toplumsal pratiklerimize bağlı olmayan bir şeyi mi kastediyoruz? Rorty, yanıtın ilki olduğunu düşünür – birisi ahlaka dair söylemde bulunduğunda “BİZ böyle bir şey yapmıyoruz” demesine imkan sağlayan ortak inanç ve duygu bilincini kullanır. Wilfred Sellars’ın dediği gibi ahlak, “biz-kasıtları” meselesidir.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn45"><sup>[45]</sup></a> Rorty için üzücü olan şu ki, Sellars hatalıydı. Mısır’daki bir Müslüman kadın “cinsel ayrımcılık yanlıştır” derken “burada cinsel ayrımcılık yapmıyoruz” demiyordu. Aksine, bu ifadede bulunmasının sebebi tam olarak orada cinsel ayrımcılığın uygulanması, ezelden beri uygulanıyor olması, tarihlerinin ve toplumlarının mitlerinde, sembollerinde ve kurumlarında cinsel ayrımcılığın derin bir şekilde yerleşik olmasıdır. Bu kadın, “her ne kadar buralarda onay görüyor olsa da ayrımcılık yanlıştır” demektedir. Rorty ahlaki dilin ne anlama geldiği konusunda haklıysa, bu kadın kendiyle çelişiyor olmalıdır. Bu durumda, “her ne kadar buralarda ayrımcılık uygulanıyor olsa da buralarda ayrımcılık uygulanmıyor” demiş olurdu. Kadının iddiasını anlamlandırabiliyoruz, tam olarak ne demek istediğini biliyoruz. Dolayısıyla, “X yanlıştır” dediğimizde “buralarda X’i uygulamıyoruz” demeyi kastettiğimiz doğru değildir.</p>



<p>Rorty’nin teorisi bazen kendi cemaatimizin değerlerini reddetmemize imkan tanır. Ona göre bu reddetmeler, başka bir cemaatin değerlerine başvurma biçiminde gelir. Fakat Müslüman kadın ahlaki örnek verirken başka bir cemaate işaret ediyor olsa da ayrımcılığın yanlış olduğuna dair iddiası “X’ler kendi cemaatlerinde ayrımcılık yapmıyorlar” anlamına gelmez. Eğer o spesifik cemaate işaret etmeyi bıraksaydı (örneğin, bunun sebebinin o cemaatin de ayrımcılık yapmaya başlaması olduğunu varsayalım) ve bunun yerine başka bir örneğe işaret etseydi, iddiasının anlamında hiçbir değişiklik olmazdı – yani, artık “Y’ler kendi cemaatlerinde ayrımcılık yapmıyorlar” demeyi kastediyor olmazdı. Kadın, iki farklı anlamı olan iki farklı iddiada bulunmamıştır. Kadının iddiasının anlamını değiştirdiğini iddia eden her anlam teorisi hatalıdır. Ahlaki dilimizin anlamı, herhangi bir cemaatin değerlerine dair iddialarımıza bu şekilde bağlı değildir. Kendi cemaatimizin değerlerini eleştirirken yahut onları savunurken iddialarımızın anlamı “BİZ bunu uygularız” veya “ONLAR bunu uygulamaz” gibi ifadelerle açıklanamaz. Eğer Kantçı liberaller ile Hegelci liberaller arasındaki çatışma buysa, o halde Hegelci liberaller haksızdır.</p>



<p>Belki de asıl çatışma anlam teorisindeki farklılıklarında değil felsefi yöntemi yorumlama biçimlerindedir. İnsanların ahlaki ifadeleriyle neyi kastettiklerini artık bildiğimize göre, onları nasıl inceleyeceğiz? Belki de asıl farklılık buradadır – Hegelci liberaller incelemeye sezgilerimizden ve kurumlarımızdan, ortak değerlerimizden ve cemaat standartlarımızdan başlar. Kantçı liberaller ise objektif ve tarihdışı bir pozisyondan başlar ve neyin değerli olduğunu oradan itibaren sorgular. En azından Rorty’nin tasdik ederek alıntıladığı Michael Walzer’ın iddiası budur:</p>



<p>“Felsefi girişime başlamanın bir yolu – belki de orijinal yolu – mağaradan çıkmak, kenti terk etmek, dağa tırmanmak, kendimize (sıradan birinin yapamayacağı şekilde) objektif ve evrensel bir pozisyon bulmaktır. Ardından, kişi günlük yaşam bölgesini uzaklardan tasvir edebilir … Fakat kastettiğim, mağarada, kentte, yerde kalmaktır.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn46"><sup>[46]</sup></a></p>



<p>Eğer meselenin can alıcı noktası buysa o halde tartışma daha başlamadan biter zira bu çatışma tamamen yapaydır.</p>



<p>“Siyaset felsefesi girişimi üzerine ciddi anlaşmazlıklar vardır. Fakat bu anlaşmazlıkların “felsefi girişimin nereden başlaması gerektiği” üzerine olduğu yanlıştır.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn47"><sup>[47]</sup></a></p>



<p>Platon ve Kant dahi adaletin “doğru ve kişinin aldığını geri vermesi” olduğunu söylemek kadar yerel ve tikel etik görüşlerle başlar ve felsefeye doğru sürüklendiğimizi, “çatışan iddiaların kafa karıştırmasından kurtulabilmek için alandan çıkıp pratik felsefeye doğru bir adım atmaya itildiğimizi” iddia eder.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn48"><sup>[48]</sup></a> Elbette burada asıl hedef Rawls ve onun “orijinal pozisyon<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn49"><sup>[49]</sup></a>”udur fakat bu eleştiri ona karşı da aynı şekilde yersizdir. Rawls da adil olmaya dair ortak sezgilerimizle başlar ve bu sezgilerimizin muğlak olduğunu, yardıma ihtiyaç duyduğumuz anlarda bize rehberlik edebilmekten aciz olduğunu söyler. Onların anlamını ve emplikasyonlarını çıkarsayabilmenin bir yoluna ihtiyacımız vardır. Orijinal pozisyon aracına başvurduğu nokta da burasıdır. Adalet ilkelerini belirlemek için adaletsizlik kaynaklarına dair “ortak varsayımlarımız” ile başlarız – bir adalet ilkesi örneği olarak, diğer kişilere kıyasla güç avantajına sahip kişilerin seçim sürecini kendi lehlerine etkilememeleri gerektiği verilebilir. Ortak varsayımlarımızı daha sonra “bu ortak varsayımlarımızı dahil eden”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn50"><sup>[50]</sup></a> bir karar alma süreci inşa etmek için kullanırız.</p>



<p>“O halde, orijinal pozisyonu karakterize eden bazı alışılmadık koşullar sizi yanıltmamalıdır. Buradaki düşünce, adalet ilkeleri lehine olan argümanlar üzerinde uygulanması makul gözüken sınırlandırmaları tasavvur etmektir”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn51"><sup>[51]</sup></a></p>



<p>yani, ortak sezgilerimiz tarafından uygulanan sınırlandırmalar. Rawls’un argümanının temeli orada durarak ahlaki bölgeyi gözlemlediğimiz ve bütün ahlaki seçimlerimizi yaptığımız aşkın (transcendental) bir pozisyon olarak orijinal pozisyon değildir. Aksine, ortak ahlaki inançlarımız ile başlarız ve daha sonra bu ortak inançların emplikasyonlarını tam anlamıyla çıkarsayabilmek için onlarla uyumlu olan bir orijinal pozisyon tasvir ederiz. Orijinal pozisyona “bu sezgilerin anlamları toplamı olan ve onların sonuçlarını çıkarsamamıza yardım eden bir açıklayıcı araç”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn52"><sup>[52]</sup></a> olarak bakmamız gerekir. O, ortak ahlaki inançlarımızın anlamını ve sonuçlarını inceleyebilmemiz için kullandığımız bir araçtır.</p>



<p>Dolayısıyla, Hegelci liberaller ile Kantçı liberaller arasında ahlaki tartışmanın nerede başladığına dair büyük bir ayrışma olduğu düşüncesi, Kantçı liberallerin argümanlarını gözden geçirmekten kaçınmak için başvurulmuş tamamen yapay bir düşüncedir. Bu iki grup liberalin arasında farkın olduğu nokta felsefi girişimin nerede başladığına dair değil bu girişimin nerede bitmesi gerektiğine dairdir. Walzer ve Rorty’e göre cemaatin kavramları ve ortak değerler yalnızca başlangıç noktasını değil “pratik aklın sınırlarını da belirler.”<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn53"><sup>[53]</sup></a></p>



<p>Eğer bu yalnızca pratik aklına sınırlarına dair bir tahmin olsaydı, itiraz edilebilir olmazdı. Yalnızca bir spekülasyon olurdu ve günün sonunda aklın bizi nereye kadar götürdüğünü bekleyip görmemiz gerekirdi. Belirli bir tarihsel geleneğe bağlı olmayan bir rasyonel ikna standardı olup olmadığını görmemiz gerekirdi. Belki de nihayetinde eylemlerimiz için sunabileceğimiz tek sebep “biz burada bunu yaparız” ifadesidir; yani başkaları tarafından paylaşılmayan, yerel ve tikel standartlara başvuran bir ifadedir. Bu kesinlikle mümkündür; Dworkin de buna imkan tanır.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn54"><sup>[54]</sup></a> After Virtue adlı çalışmasında MacIntyre transkültürel haklar yorumunu reddetmek için sahip olduğumuz en iyi sebebin cadıların varlığını reddetmek için sahip olduğumuz sebeple aynı olduğunu söyler; cadıların var olduğunu kanıtlamak isteyen her girişim başarısız olmuştur.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn55"><sup>[55]</sup></a> Bu, doğru türden bir argümandır ve eğer doğru ise, yani diğer transkültürel ahlak teorilerine de genellenebilir ise, o halde Rorty’nin pratik aklın sınırlarına dair tahmininin doğru çıktığını kabul etmek için iyi bir sebebimiz olur. Ancak dikkat edin ki bu, Kantçı argümanlar sunmaya karşı bir itiraz değildir – aksine bu, nihayetinde Kantçı argümanlardan çıkarsayableceğimiz bir şeydir. MacIntyre’ın iddiası bu argümanların incelenmesine dayanır; kendisi de iddiasını sonuçlandırırken ilk başta açık bir soru olan şeyi yanıtlayarak bu argümanların hiçbirinin güçlü olmadığını söyler. MacIntyre’ın argümanındaki tek zayıflık, bu argümanları eksik şekilde incelemesi ve sonuca acele bir şekilde varmasıdır. Bu tür sonuçlara varamayacak kadar erken bir aşamadayız ve şu aşamada yapılacak her tahmin tembel bir tahmin olur.</p>



<p>Fakat esasen Rorty ve Walzer pratik akıl yürütmenin bu şekilde sınırları olduğunu tahmin etmez. Bu sınırların var olduğunu bildiklerini söylerler – bunu, <em>argümanları ele almadan önce </em>bildiklerini iddia ederler. Bu sebepler daha öne sürülmeden, sebeplerin yalnızca belirli tarihsel cemaatler için güçlü olabileceklerini bildiklerini iddia ederler. Tartışmaya nereden başlanması gerektiği sorusunun aksine burada Rorty, pratik aklın sınırlarının ne olduğunu önceden bilebileceğimizi kabul etmeyen Kantçı liberallerden kesinlikle ayrılır. Hegelci liberaller ile Kantçı liberaller arasındaki farkı bu şekilde tasvir etmek, diğer şekillerde tasvir etmekten oldukça farklıdır, her ne kadar Rorty bunları bir araya getirse de; bu tasviri diğerlerinden ayırmak için ona, nötr bir terim kullanarak, Kantçı liberalizme dogmatik itiraz diyebiliriz. Pratik akıl yürütmenin sınırlarını önceden belirleyebilmek için hiçbir dayanak yoktur. Rorty ve Walzer, MacIntyre’ın kanıtlamaya çalıştığı şeyi, yani Kantçı liberal teorilerin işe yaramadığını önceden varsayar. Eğer MacIntyre’ın incelemesi çok aceleye gelmiş ise Rorty bu teorileri incelemeye bile gerek duymadığına karar vermiştir diyebiliriz – bu da dogmatizmdir.</p>



<p>Sonuç olarak, Rawls’un ve Dworkin’in ahlak düşüncesinde bulunan “Kantçı kavramlara” karşı Rorty’nin “Hegelci” argümanları üç şekilde ele alınabilir – bunlardan ilki, yani ahlaki dilin anlamına dair argüman, yanlıştır; ikincisi, yani ahlaki tartışmanın başlangıç noktasına dair argüman, yapaydır; üçüncüsü, yani ahlaki tartışmanın sınırlarına dair argüman, dogmatiktir. Burada ana hatlarını sunup, savunmaya çalıştığım benlik görüşüne veya onu temel alan daha geniş bir siyaset teorisine yöneltilen başka, daha savunulabilir ahlaki itirazlar var olabilir.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn56"><sup>[56]</sup></a> Ancak “soyut” veya “atomist” bireyciliğe dair, ciddi bir analizi engelleyen yahut onun yerini alan eski sloganları dirilterek bu problemleri tespit edebilmek yolunda ilerleme kaydedemeyiz. İlerleme ancak bu retorik terkedildiğinde sağlanabilir.<a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_edn57"><sup>[57]</sup></a></p>



<hr class="wp-block-separator">



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref1"><sup>[1]</sup></a> G.A. Cohen, ‘Self-Ownership, World-Ownership and Equality: Part 2,’ <em>Social Philosophy and Policy</em> 3 (1986), 79</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref2"><sup>[2]</sup></a> Ronald Dworkin, ‘In Defense of Equality,’ <em>Social Philosophy and Policy </em>1 (1983), 26</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref3"><sup>[3]</sup></a> Dworkin, ‘In Defense,’ 24</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref4"><sup>[4]</sup></a> Roberto Unger, <em>Knowledge and Politics</em> (New York: Macmillan 1984), 66-7; Alison Jaggar, Feminist Politics and Human Nature (Totawa, NJ: Rowman and Allenheld 1984), 194</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref5"><sup>[5]</sup></a> Jaggar, 42-3</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref6"><sup>[6]</sup></a> Jaggar, 86</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref7"><sup>[7]</sup></a> J..S. Mill, <em>Utilitarianism, Liberty, Representative Government</em>, H. Acton, ed. (London: J.M. Dent and Sons 1972), 114-31; Dworkin, ‘In Defense’ 24-30; Robert Nozick, <em>Philosophical Explanations</em> (Cambridge, MA: Harvard University Press 1981), 410-11, 436-40, 498-504; John Rawls, <em>A Theory of Justice </em>(London: Oxford University Press 1971), 206-10; Joseph Raz, <em>The Morality of Freedom</em> (Oxford: Oxford University Press 1986), 291-305</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref8"><sup>[8]</sup></a> Charles Taylor, <em>Hegel and Modern Society </em>(Cambridge: Cambridge University Press 1979), 157</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref9"><sup>[9]</sup></a> A.g.e.</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref10"><sup>[10]</sup></a> Taylor, 159</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref11"><sup>[11]</sup></a> Alasdair Maclntyre, <em>After Virtue: A Study in Moral Theory</em> (London: Duckworth 1981), ch. 9</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref12"><sup>[12]</sup></a> Elbette bazı liberaller böyle bir seçim özgürlüğünün kendi başına değerli olduğunu, kendi başına arzulanan bir şey olduğunu düşünür. Isiah Berlin (Four Essays on Liberty [London: Oxford University Press 1969], 192) bu pozisyonu Mill’e atfeder. Mill, özgürce seçme kapasitemizi uygulamamızı, çünkü bunun bizim “özgün yeteneğimiz” olduğunu söyler (Mill, 116). Fakat hemen ardından, bu kapasitemizi kullanmamızın kendi başına önemli olmadığını, bu kapasite olmadan “neyin en iyisi olduğunu ayırt etme yahut isteme” (a.g.e) yönünde hiçbir pratiği edinemeyeceğimiz için önemli olduğunu söyler. Robert Ladenson (‘Mill’s Conception of Individuality,’ Social Theory and Practice 4 [1977], 171) Mill’in “en büyük önemi seçme kapasitesinin uygulamasına (veya varlığına) değil özgür seçimi uygulamanın sonuçları olduğuna inandığı durum ve koşullara atfettiğini” ima eden birkaç alıntı paylaşır. Seçim özgürlüğünün kendi içinde değerli olduğunu iddia etmek geniş bir liberal haklar dizisini savunmanın doğrudan ve etkili bir yolu gibi görünebilir. Ancak bu iddianın implikasyonları, yaşamlarımızda değeri anlama biçimimizle en azından iki şekilde ters düşer:</p>



<ul class="wp-block-list"><li>Seçim özgürlüğünün kendi içinde değerli olduğunu iddia etmek bu seçme kapasitemizi ne kadar çok kullanırsak o kadar özgür olduğumuz, dolayısıyla yaşamlarımızın da o kadar değerli olduğunu ima eder. Ancak bu yanlış ve sapkın bir görüştür. Her sabah uyanıp o gün nasıl biri olmaya karar vermemiz gerektiği gibi varoluşçuluk benzeri bir düşünceye yol açabilir. Bu sapkın bir düşüncedir çünkü çoğumuz için değerli yaşam, bağlılıklar ve ilişkilerle dolu bir yaşamdır. Bernard Williams’ın uzun uzadıya savunduğu gibi bunlar, yaşamlarımıza derinlik ve karakter kazandırır. Onları bağlılıklar yapan da tam olarak onları her gün sorgulamamamızdır. Yirmi evlilik yapmayı seçen birinin, bu seçimi bir kez yapan ve bu ilk seçimini sorgulamak yahut gözden geçirmek için hiçbir sebebi olmayan birinden daha değerli bir yaşam sürdürdüğünü varsaymayız. Özgürce yapılmış daha fazla evlilik seçimini içeren bir yaşam, diğer her şey denk kabul edilse dahi daha az evlilik seçimini içeren bir yaşamdan daha iyi değildir.</li></ul>



<ul class="wp-block-list"><li>Seçim özgürlüğünün kendi içinde değerli olduğunu söylemek, eylemlerimiz ile başarmaya çalıştığımız değerin bu eylemlerin kendileri değil, özgürlüğün kendisi olduğunu ima eder. Bu ima Carol Gould (Marx’s Social Ontology [Cambridge, MA: MIT Press 1978]) tarafından desteklenir. Gould, bir eylemin asıl amacının belirli bir projenin içerdiği gayeleri gerçekleştirmek olduğunu ve “kişinin görünürde, harici amaçlar olarak varsayılan bu gayeleri gerçekleştirmek için eylemde bulunduğunu” kabul eder. Ancak ardından gerçekten özgür olan bir eylemin nihai amacının özgürlüğün kendisi olduğunu söyler – “böylece özgürlük yalnızca değer yaratan eylemin kendisi değil, uğruna bütün bu diğer değerlerin peşinden koşulduğu ve bu değerleri değerli kılan şeydir” (Gould, 118). </li></ul>



<p>Fakat bu yanlıştır. İlk olarak, Taylor’ın da haklı olarak belirttiği gibi, insanlara özgürce eylemde bulunmalarını söylemek spesifik olarak hangi özgür eylemlerin uygulamaya değer olduğunu söylemez. Bu, onlara belirli bir rehber sunuyor olsaydı dahi motivasyonlarımıza dair yanlış bir görüş sunar. Örneğin, eğer bir kitap yazıyorsam motivasyonum özgür olmak değildir, söylemeye değer bir şeyler söylemektir. Eğer özgür olmak için bir şeyler söylemek dışında söylemek istediğim spesifik bir şey olmasaydı o halde kitap yazmam tatmin edici olmazdı. Yazdığım şeyler ve onları yazma biçimim nihayetinde tatmin edici olmayan, keyfi ve kayıtsız seçimlerin sonucu olurdu. Eğer yazı yazmak kendi içinde değerli olacak ise yazdığım şeyleri önemsemem, yazı yazmanın kendi başına yapmaya değer olduğuna inanmam gerekir. İnsanların projelerinde gördükleri çıkarı ve değeri anlayacaksak bu projelerin içerdiği amaçlara bakmamız gerekir. Bu durumda ben yazı yazmayı özgürlüğüm için yapmam. Aksine, yazı yazmayı yazı yazmak için yaparım çünkü söylemeye değer bir şeyler vardır. Özgürlük değerlidir çünkü onları söylememe imkân tanır.</p>



<p>Bireysel özgürlüklerin en iyi liberal savunusunun ille de en doğrudan savunu olması gerekmez. En iyi savunu, insanların üzerine düşündüklerinde kendi yaşamlarının değeri olarak gördükleri şey ile en iyi şekilde uyumlu olan savunudur. Özgürlüğün değerine bu şekilde baktığımızda da seçim özgürlüğünün her ne kadar değerli bir yaşam için esas olsa da böyle bir yaşamda esas olarak kovalanan değer olmadığını görürüz.</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref13"><sup>[13]</sup></a> Taylor, 157; Michael Sandel, <em>Liberalism and the Limits of Justice</em> (Cambridge: Cambridge University Press 1982), 161-5</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref14"><sup>[14]</sup></a> Sandel, 94, 100, Robert Nozick’den alıntı</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref15"><sup>[15]</sup></a> Michael Sandel, The Procedural Republic and the Unencumbered Self’ <em>Political Theory</em> 12 (1984), 86</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref16"><sup>[16]</sup></a> Richard Rorty, ‘Postmodernist Bourgeois Liberalism’ in R. Hollinger, ed., <em>Hermeneutics and Praxis</em> (Notre Dame: University of Notre Dame Press 1985), 217</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref17"><sup>[17]</sup></a> Sandel, <em>Limits of Justice</em>, 58</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref18"><sup>[18]</sup></a> A.g.e., 149</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref19"><sup>[19]</sup></a> A.g.e., 150</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref20"><sup>[20]</sup></a> A.g.e., 152</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref21"><sup>[21]</sup></a> A.g.e.</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref22"><sup>[22]</sup></a> MacIntyre, 204-5, 201</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref23"><sup>[23]</sup></a> A.g.e., 205</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref24"><sup>[24]</sup></a> A.g.e.</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref25"><sup>[25]</sup></a> A.g.e.</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref26"><sup>[26]</sup></a> A.g.e.</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref27"><sup>[27]</sup></a> Sandel, ‘Procedural Republic,’ 91</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref28"><sup>[28]</sup></a> William Galston, <em>Justice and the Human Good</em> (Chicago: University of Chicago Press 1980), 44-5; Rawls, 441-2, 543-4</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref29"><sup>[29]</sup></a> Rawls, 440</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref30"><sup>[30]</sup></a> I. Kant, ‘Groundwork of the Metaphysic of Moral’ in <em>The Moral Law</em>, H. Paton, ed. (London: Hutchinson 1948), 109</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref31"><sup>[31]</sup></a> Burada verilen alıntının çevirisi doğrudan Türkiye Felsefe Kurumu’nun 2002 yılında yayımladığı İoanna Kuçuradi çevirisinin 67. sayfasından alınmıştır. </p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref32"><sup>[32]</sup></a> Raz, 300</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref33"><sup>[33]</sup></a> Bernard Williams, <em>Ethics and the Limits of Philosophy</em> (London: Fontana Press 1985), 170</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref34"><sup>[34]</sup></a> Williams, 118-110, 199</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref35"><sup>[35]</sup></a> A.g.e., 169</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref36"><sup>[36]</sup></a> Rorty, 217</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref37"><sup>[37]</sup></a>  A.g.e., 216</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref38"><sup>[38]</sup></a> A.g.e., 217</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref39"><sup>[39]</sup></a> A.g.e., 218</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref40"><sup>[40]</sup></a> Unger, 68</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref41"><sup>[41]</sup></a> MacIntyre, 205</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref42"><sup>[42]</sup></a> Rorty, 217</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref43"><sup>[43]</sup></a> A.g.e., 216</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref44"><sup>[44]</sup></a> A.g.e., 219</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref45"><sup>[45]</sup></a> A.g.e., 216</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref46"><sup>[46]</sup></a> Michael Walzer, <em>Spheres of Justice</em> (Oxford: Blackwell 1985), xiv</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref47"><sup>[47]</sup></a> J. Cohen, ‘Review of Spheres of Justice’ <em>Journal of Philosophy</em> 83 (1986), 467</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref48"><sup>[48]</sup></a> Kant, J. Cohen tarafından alıntılanır, 467</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref49"><sup>[49]</sup></a> Örneğin bkz. Walzer, 5, 79.</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref50"><sup>[50]</sup></a> Rawls, 18</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref51"><sup>[51]</sup></a> A.g.e.</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref52"><sup>[52]</sup></a> A.g.e., 21</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref53"><sup>[53]</sup></a> J. Cohen, 467</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref54"><sup>[54]</sup></a> Ronald Dworkin, <em>A Matter of Principle</em> (London: Harvard University Press 1985),176</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref55"><sup>[55]</sup></a> MacIntyre, 67</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref56"><sup>[56]</sup></a> Liberal siyaset teorisinin bu daha geniş meselelerine yöneltilen komüniteryen itirazları şu çalışmanın 4. bölümünde ele alıyorum: <em>Liberalism, Community, and Culture</em> (Oxford: Oxford University Press [1989]).</p>



<p><a href="applewebdata://79d2beb4-99ab-4a4c-adbf-6ea4ab8cdeaf#_ednref57"><sup>[57]</sup></a> G.A. Cohen, A.M. Macleod ve W.E. Cooper’a çalışmanın ilk taslağına faydalı yorumlarıyla yardım ettikleri için teşekkür etmek isterim.</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Kualia-Logo-3.png" width="64" alt="Kualia Analitik Felsefe"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Kualia Analitik Felsefe</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"></div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/04/liberalizm-ve-komuniteryenizm-will-kymlicka/">Liberalizm ve Komüniteryenizm – Will Kymlicka</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsan Hakları Neden Tek Başına Yeterli Değildir – Will Kymlicka</title>
<link>https://trafikdernegi.com/insan-haklari-neden-tek-basina-yeterli-degildir-will-kymlicka</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/insan-haklari-neden-tek-basina-yeterli-degildir-will-kymlicka</guid>
<description><![CDATA[ Yazar: Will Kymlicka Çevirmen: Fatih Köktemir Editör: Hasan Ayer Toplumun sahibinin kim olduğuna dair dar görüşlü fikirlerle mücadele edebilmek için vatandaşlığın ne anlama geldiğine dair daha sofistike bir fikri tanımamız gerekiyor. Modern toplumların çoğu şu iki hakkı tanır: ortak insanlığımız dolayısıyla tüm insanlara tanımamız gereken hak ile ortak toplumumuz sebebiyle vatandaşlarımıza tanımamız gereken hak. Bu haklara sırasıyla “evrensel insan hakları” ve “mensupluk hakları” diyoruz. İşkenceye uğramama, üzerinde deney yapılmama hakkını tüm insanlara borçluyuz; oy verme hakkı veya refah devletine erişim hakkı ise toplumun mensuplarıyla sınırlıdır. Bu çift yollu adalet algısı 20. yüzyıl teorisyenlerinin çoğu tarafından kabul edilirdi fakat git gide
Author information





Kualia Analitik Felsefe



 | 



İnsan Hakları Neden Tek Başına Yeterli Değildir – Will Kymlicka yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/05/event_37818_original-2.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:53:12 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>İnsan, Hakları, Neden, Tek, Başına, Yeterli, Değildir –, Will, Kymlicka</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazar: </strong>Will Kymlicka</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Fatih Köktemir</p>



<p><strong>Editör: </strong>Hasan Ayer</p>



<p></p>



<p><em>Toplumun sahibinin kim olduğuna dair dar görüşlü fikirlerle mücadele edebilmek için vatandaşlığın ne anlama geldiğine dair daha sofistike bir fikri tanımamız gerekiyor.</em></p>



<p>Modern toplumların çoğu şu iki hakkı tanır: ortak insanlığımız dolayısıyla tüm insanlara tanımamız gereken hak ile ortak toplumumuz sebebiyle vatandaşlarımıza tanımamız gereken hak. Bu haklara sırasıyla “evrensel insan hakları” ve “mensupluk hakları” diyoruz. İşkenceye uğramama, üzerinde deney yapılmama hakkını tüm insanlara borçluyuz; oy verme hakkı veya refah devletine erişim hakkı ise toplumun mensuplarıyla sınırlıdır.</p>



<p>Bu çift yollu adalet algısı 20. yüzyıl teorisyenlerinin çoğu tarafından kabul edilirdi fakat git gide daha fazla sorgulanmaya başladı. Evrensel insan hakları lehine olan argüman çok nettir. “İnsan kişiliğine” veya “insan onuruna” neden saygı gösterme yükümlülüğümüz olduğuna dair raflar dolusu kitap yazılmıştır. Fakat tesadüfen toplumumuzun mensubu olan kişilere karşı neden özel bir yükümlülüğümüz var? Hem kimin mensup olduğunu nasıl belirleyebiliriz ki?</p>



<p>Hakların bu şekilde sınırlandırılması en iyi ihtimalle ahlak olarak keyfi görünür. Birinin yaşamındaki ihtimaller neden Rio Grande nehrinin hangi tarafında doğmuş olduklarına bu kadar güçlü şekilde bağlı olsun ki? Ayelet Shachar buna “doğum piyangosu” der; ortaçağda belirli bir kasta ait olarak doğmanın dengi olarak görür. </p>



<p>Toplumun mensuplarını yabancılardan ayırmak ile bu şekilde meşgul olmak doğuştancı bir milliyetçilik algısını da beslemektedir gibi görünür. Hakları mensupluğa bağlamak kaçınılmaz olarak kimin “gerçekten” bir topluma ait olduğuna dair sorulara neden olur; bu sorular da genellikle ırksal, cinsel ve dinsel azınlıklara ve yerli halklara yöneliktir. Batıda sağcı popülizmin yükselişi sıklıkla toplumun “otantik” beyaz/Hristiyan mensuplarının ulusu azınlıkların elinden alması fikriyle bağlantılıdır.</p>



<p>Bu, siyaset felsefecilerini mensupluk hakları konusunda endişelendirir. Bazıları cesur bir adım atarak bu hakların varlığını reddetmiştir. Bu kozmopolitan teorisyenler şu anda yalnızca mensuplara ait olan hakların – yerleşme, çalışma ve oy verme hakkı gibi – aslında insan hakları olarak görünmesi gerektiğini ve insanların özgürce dünyayı dolaşırken bu hakları sürekli olarak taşıdıklarını belirtirler. Bu görüşe göre bir yerde yaşayanları yabancılardan, mensupları mensup olmayanlardan ayırmanın hiçbir gereği -ve gerekçesi- yoktur. Bizler, bütün haklarımızı dünyanın her yerinde taşıyan bireylerizdir. </p>



<p>Fakat birçok siyaset felsefecisi bu “dünya kozmopolitanizmini” benimsemez. Bunun sebebi kısmen bunun en azından yakın gelecekte uygulanamaz olmasıdır. Rawls, siyaset felsefecilerinin işinin “gerçekçi ütopyalar” kurgulamak olduğunu savunmuştur; mensupluk hakları düşüncesini topyekûn reddetmek de henüz uygulanabilirlik testini geçememektedir.</p>



<p>Bununla birlikte, birçok filozof mensupluk hakları düşüncesinin altında önemli bir şeyin olabileceğini düşünür. İyi bir toplumun bir dayanışma hissine sahip olması gerektiğini düşünebiliriz: Mensuplar, diğer mensuplara karşı tüm insanlara gösterilmesi gereken temel saygının çok ötesinde bazı görevleri olduğunu düşünür. Yalnızca evrensel humanitaryanizme dayanan tek yollu bir adalet algısı, yabancılara uyguladığımız muamelenin iyileşmesine – yani aynı topluma mensup olduğumuz insanlara davrandığımız gibi davranmamıza – değil kötüleşmesine, yani tüm insanlara onlara karşı hiçbir yükümlülüğümüzün olmadığı yabancılar gibi muamele etmemize yol açabilir.</p>



<p>Bunun bir sonucu olarak birçok çağdaş siyaset felsefecisini hala belirli toplumsal ve siyasal hakları yalnızca mensuplara tanıyan, çift yollu bir adalet algısını benimser. Bununla birlikte, mensupluğun değerine ve önemine yapılan vurguların sıklıkla dışlayıcı bir ulus algısıyla birlikte kullanıldığının farkındadırlar. Dolayısıyla, mensupluk haklarını öne sürdükleri her zaman mensupluğun ortak bir kimliği, kültürü, sadakatleri ve bağlılıkları gerektirmediğini de öne sürerler. İnsanların liberal demokrasinin kurallarına uyarak yaşaması yeterlidir – bu kurallar, diğer bireylere özgür ve eşit kişiler olarak saygı göstermeye dair evrensel kuralları içeren kurallardır.</p>



<p>Mensupluğu bu şekilde cılızlaştırmanın nedenleri anlaşılabilir fakat neden mensuplara karşı özel bir yükümlülüğümüz olduğu sorusunu havada bırakır. Nihayetinde diğer insanlara özgür ve eşit kişiler olarak saygı göstermek bir görevdir – bu görev, bütün insanlarla olan etkileşimimizi belirleyen şey olmalıdır. Mensuplara ayrı muamele olarak uygulanamaz. Mensupluk hakları düşüncesi, yalnızca mensuplarla diğer insanlarla paylaşmadığımız, özel yükümlülükleri hak edecek kadar değerli bir şey paylaşıyorsak anlamlıdır.</p>



<p>Bana kalırsa siyaset felsefecileri son yıllarda mensupluk haklarının temellendirmesini ele almaktansa kaçınmayı seçmiştir. Felsefeciler, insanlar olarak birbirimize ne borçlu olduğumuzu rahatça tartışırlar fakat mensuplar olarak birbirimize ne borçlu olduğumuzu tartışmayı istemezler. Charles Taylor buna “ifade edilemezliğin etiği” der. Mensupluk hakları etik dünyamızın temel bir parçasıdır ancak onların etik temellerini gitgide daha az tartışırız.</p>



<p>Gerçekte, liberal demokrasi bir siyaset formu olarak insan haklarına değil mensupluk haklarına dayalıdır. Mensupluğun etiğine, yani ortak bir toplumda mensuplar olarak birbirimize karşı sahip olduğumuz yükümlülüklere dayanır. </p>



<p>Refah devletini ele alalım. Refah devletinin bazı özellikleri evrensel hümanitaryanizme dayalıdır – örneğin, acil yardım hizmetlerinin bir yangın veya sel anında mensup olan veya olmayan herkesi kurtarma görevi vardır. Fakat refah devleti bazı açılardan mensupların birlikteliğini güçlendirmeyi de ister. Refah devletinin sağladığı park, müze, kütüphane gibi birçok kamu malları ve hatta yeniden dağıtımcı vergi politikaları bir “toplumsal adalet” idealinin rehberliğinde gerçekleştirilir – buradaki “toplumsal adalet” kavramı yol gösterici olarak kullanılır.</p>



<p>“Toplumsal” adalet kavramı, tüm mensupların eşit olarak sahibi olduğu bir toplumu paylaştığımızı ve refah devletinin görevinin toplumsal ilişkileri eşit mensupluk fikrine uyumlu olarak şekillendirmesi gerektiğini ima eder. T.H. Marshall’ın deyimiyle refah devletinin temelini “Ortak mülk olan bir medeniyete sadakatin üzerine inşa edilmiş doğrudan mensupluk duygusu” oluşturur. Refah devletinin görevi iyi bir toplum -ancak mensuplarının sahibi olduğu bir toplum- yaratmak için kamu malları ve sosyal politikalar sağlamaktır. </p>



<p>Bunun hümanitaryanizmin ahlaki mantığıyla nasıl ayrıştığına dikkat edin. Bu insan haysiyetinin yaşadığı sıkıntılara veya reddine karşı bir yanıt değil, mensupların toplumu “ortak mülk” olarak görebilmelerini sağlamak için gösterilen bir çabadır. Buradaki varsayım, bizim bir cemaati oluşturduğumuz ve refah devletinin işlevinin de bu cemaatin toplumsal ve kültürel yaşamına herkesin katılabilmesini, herkesin ona ait hissetmesini ve cemaatin de onlara ait olmasını sağlamak olduğudur. Bu görüşe göre refah devletinin kilit işlevlerinden biri insanların ortak bir toplumda gelişebilmek için ihtiyaç duyduğu mensupluk mallarının dağıtımını yapmaktır. İnsan hakları biz insanların içkin bir haysiyete sahip olduğunu tanır ve buna saygı duyar, öte yandan refah devleti bize belirli bir toplumun mensupları olarak ortak toplumumuzu şekillendirebilme ve ondan faydalanabilme gücünü verir.</p>



<p>Bu “biz olma” hissi de vatandaşların, diğerlerinin mensupluk iddialarını desteklemek için neden fedakarlıklar yaptığını açıklar. Benim sana karşı hissettiğim yükümlülük, senin de benim de “biz”e doğru ortak bir yönelimi paylaştığımız algımdan kaynaklanır. Sana insan olarak saygı göstermenin ötesinde sana karşı özel mensupluk yükümlülüklerine sahip olmayı kabul etmemin sebebi birlikte yaşamayı ve ortak bir topluma ait olmayı ikimizin de değerli bulmasıdır.</p>



<p>Siyaset felsefesi ve hatta genel olarak toplum için temel soru, ortak toplumun ortak mülk olduğu şeklindeki bu düşünceye bugün hala inanıp inanmadığımız sorusudur. Ulus devletin zirve döneminde ortaya çıkmış olan bu görüş asimilasyoncu ulus inşa projesiyle sık sık açıkça bağdaştırılmıştır. Refah devleti “köylüleri Fransızlara” veya “göçmenleri Amerikalılara” dönüştürmek için bir araç olarak kullanılmıştı. Yani refah devletinden faydalanan kişilerin buradan bir yere gitmeyecekleri, dolayısıyla bu kişileri ortak bir ulusal topluma yönlendirmenin devletin meşru bir görevi olduğu varsayılıyordu. </p>



<p>Bu görüşü eleştirenlere göre refah devletini insanları topluma entegre etmek için kullanmak sürdürülemez bir durum. Günümüzde insanlar, onlardan kendilerini ortak bir ulusal topluma yönlendirmelerini istemeyeceğimiz kadar çok hareket ediyor ve çeşitliliği barındırıyor; insanları ulusun sınırları içinde sınırlandırmaya çalışmak için gösterilecek her çaba da dışlayıcı popülizmi besleyecektir.</p>



<p>Bana kalırsa siyaset felsefesi bu eleştiriyi yanıtlayamamıştır. Birçok siyaset felsefecisi hala mensupluğun etiğini öne sürerken bu mensupluk haklarının temelini sunamıyor. Böylece ortak bir toplumda sadakat düşüncesini nasıl anlamlandırabileceğimiz ve devletlerin hareket halindeki ve çeşitli mensupları arasında bu tür bir yönelimi nasıl meşru biçimde teşvik edebileceği sorularından kaçınıyorlar.</p>



<p>Kanada deneyiminden faydalanarak başka bir yazımda ilerisi için tek yolun çokkültürlü ve post-kolonyal bir milliyetçilik anlayışı olduğunu öne sürmüştüm. Çokkültürlü milliyetçilik düşüncesi genellikle hem çokkültürlülüğün ayrıştırıcı etkilerinden çekinen milliyetçiler tarafından hem de milliyetçiliğin asimilasyoncu ve dışlayıcı etkilerinden çekinen çokkültürcüler tarafından bir oksimoron olarak görülür. Ancak dünya genelinde vatandaşlar -çokkültürlü milliyetçiliği çalışan İskoçyalı iki akademisyenin deyimiyle- “oksimoronu uygulamaktadır-.</p>



<p>Bugün vatandaşlar arasında şüphesiz çeşitlilik vardır ve bu çeşitliliğin tanınmasını isterler. Ancak birçok vakada talep ettikleri şey ortak bir ulusal topluma aidiyetin çeşitli yollarının olduğunun tanınmasıdır. Azınlık grupların mensupları mensupluk iddiasında bulunur. </p>



<p>Birçok bağlamda azınlıklar ulusa ait oldukları farklı yolların tanınması için uğraşırken dahi oldukça yüksek seviyelerde ulusal sadakat ve birliktelik gösterirler. Maalesef ki çoğunluğun mensupları, azınlıkların tanınma taleplerini genellikle bir sadakatsizlik biçimi olarak görür ve azınlıkların gösterdiği kayda değer dostluk ve birlikteliği göz ardı eder. Bu anlamda çokkültürlü bir milliyetçilik yalnızca yeni sadakat ve birliktelikler inşa etmekle değil aynı zamanda insanların halihazırda çeşitli kimlikleri ve ortak sadakatleri mevcut bir ulusal anlatı ile hangi sofistike biçimlerde bir araya getirdiklerini daha iyi biçimde tanıyabilmekle ilgilidir.</p>



<p>Böyle bir çokkültürlü milliyetçiliğin nasıl ortaya çıktığı ve tutunduğu ile ilgili öğrenecek daha çok şeyimiz var. Ancak ilk adımda çağdaş Batı toplumlarının hala mensupluk etiğine dayalı olduğunu ve bu etiği gittikçe daha zayıf şekilde açıklayabildiğimizi tanımak gerekiyor.</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Kualia-Logo-3.png" width="64" alt="Kualia Analitik Felsefe"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Kualia Analitik Felsefe</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"></div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/05/insan-haklari-neden-tek-basina-yeterli-degildir-will-kymlicka/">İnsan Hakları Neden Tek Başına Yeterli Değildir – Will Kymlicka</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Feminizm ve Çokkültürcülük – Susan Moller Okin</title>
<link>https://trafikdernegi.com/feminizm-ve-cokkulturculuk-susan-moller-okin</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/feminizm-ve-cokkulturculuk-susan-moller-okin</guid>
<description><![CDATA[ Editör Önsözü Feminizm ve çokkültürcülük arasındaki ilişki, çağdaş siyaset felsefesinde kültürel çeşitlilik olgusuyla toplumsal cinsiyet eşitliği normlarının salık verdiği şekliyle nasıl baş edeceğimizi temel olarak konu almaktadır. Çevirisini yaptığımız bu makale, feminizm ve çokkültürcülük arasındaki ilişkiyi derin bir biçimde tahkik eden feminist liberal siyaset teorisyenlerden Susan Moller Okin’in çokkültürcülüğe dönük bir dizi eleştirisini sunmaktadır.  Makale süresince çokkültürcülüğün siyaset felsefesi içerisindeki birçok formu eleştiriye tabi tutulmaktadır. Makale, Mill-Rawls-Dworkin geleneğine dayalı modern liberalizmin çağdaş dünyadaki en önemli temsilcilerinden olan Will Kymlicka’nın grup haklarına dayalı çokkültürcülüğü düşüncesinden klasik liberalizmin çokkültürcülük meselesindeki en önemli figürlerinden olan Chandran Kukathas’ın fikirlerine kadar çeşitli teorik çerçeveleri feminist
Author information





Fatih Köktemir



Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümü lisans öğrencisidir. İlgi alanları 18. ve 19. Yüzyıl Avrupa tarihi, felsefesi ve kültürüdür.

 | 



Feminizm ve Çokkültürcülük – Susan Moller Okin yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebdc08_6a2a99e830834770ba875aa0ba299794mv2.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:53:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Feminizm, Çokkültürcülük, –, Susan, Moller, Okin</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-file"><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/07/Feminizm-ve-Cokkulturculuk-Okin.pdf">Yazıyı PDF formatında okumak için tıklayınız.</a><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/07/Feminizm-ve-Cokkulturculuk-Okin.pdf" class="wp-block-file__button" download aria-describedby="wp-block-file--media-fd5640b3-64db-470f-9841-284e5797c10d">İndir</a></div>



<p class="has-text-align-left"><strong>Editör Önsözü</strong></p>



<p><em>Feminizm ve çokkültürcülük arasındaki ilişki, çağdaş siyaset felsefesinde kültürel çeşitlilik olgusuyla toplumsal cinsiyet eşitliği normlarının salık verdiği şekliyle nasıl baş edeceğimizi temel olarak konu almaktadır. Çevirisini yaptığımız bu makale, feminizm ve çokkültürcülük arasındaki ilişkiyi derin bir biçimde tahkik eden feminist liberal siyaset teorisyenlerden Susan Moller Okin’in çokkültürcülüğe dönük bir dizi eleştirisini sunmaktadır. </em></p>



<p><em>Makale süresince çokkültürcülüğün siyaset felsefesi içerisindeki birçok formu eleştiriye tabi tutulmaktadır. Makale, Mill-Rawls-Dworkin geleneğine dayalı modern liberalizmin çağdaş dünyadaki en önemli temsilcilerinden olan Will Kymlicka’nın grup haklarına dayalı çokkültürcülüğü düşüncesinden klasik liberalizmin çokkültürcülük meselesindeki en önemli figürlerinden olan Chandran Kukathas’ın fikirlerine kadar çeşitli teorik çerçeveleri feminist bir bağlamda eleştiriye tabi tutuyor. Okin, sadece liberal gelenek içerisindeki yaklaşımların belli başlı temsilcilerine eleştiri yapmakla kalmıyor; aynı şekilde, Avishai Margalit ve Moshe Halbertal gibi komüniteryan çokkültürcülük tasavvurlarına sahip teorisyenlere de derinlikli eleştiriler sunuyor.  </em></p>



<p><em>Bu metni tercüme etmemizdeki ana amaç makalenin çokkültürcülük meselesine dair feminist endişelerin bir portresini güçlü bir teorik çerçeve ile sunmasıdır. Genel itibariyle çokkültürcülüğün çağdaş savunucuları kültürel grupların ve kültürel karakterin bireyler için önemine vurgu yapmaktalar. Şüphesiz Okin gibi feminist kuramcıların meseleye dair en mühim katkısı kültürel grupları ve onların kültürel karakterini değerlendirirken özel alanın oluşturacağımız normatif çerçevede gözardı edilmemesi gerektiği fikridir. Okuyacağınız metin tam olarak böyle bir normatif çerçeveden hareket ediyor ve çokkültürcülüğün belli formlarına dönük olarak çağdaş liberal-feminist literatürün en güçlü eleştirilerinden birini sunuyor.</em></p>



<p><strong>– Hasan Ayer</strong></p>



<p></p>



<h2 class="has-text-align-center wp-block-heading"><strong>Feminizm ve Çokkültürcülük</strong></h2>



<p class="has-text-align-center"><strong><em>Susan Moller Okin</em></strong></p>



<p class="has-text-align-center"><strong>Çevirmen: Fatih Köktemir</strong></p>



<p>Bu makale, genellikle aralarında gerilim olmadığı düşünülen iki siyasi amacın arasındaki çatışmayı ele almaktadır. Başlıkta kullandığım terimlerin ikisi de kompleks ve tartışmalı kavramlar olduğu için onların arasında neden ve nasıl gerilimler olduğunu ele almadan önce onları tanımlamam gerekmektedir. Feminizm, feminist teori ve feminist metodoloji birçok farklı şekilde karşımıza çıkar; burada kullandığım haliyle feminizm kadınların cinsiyetlerinden ötürü dezavantajlı duruma düşmemeleri gerektiğini, erkeklerle eşit seviyede insani haysiyetle muamele görmeleri gerektiğini ve erkekler gibi özgürce seçebildikleri, tatmin edici bir yaşam sürme fırsatına sahip olmaları gerektiğini savunan düşünceleri kapsar.</p>



<p>İnsanlar halihazırda “Çokkültürcülük” terimini (aynı şekilde “kültür” terimini de) birçok farklı şekilde ve hatta bazen aynı anda farklı anlamlarda kullandığı için onu tanımlamak daha zordur. Bu terim, en azından siyaset teorisinde en çok şu iki bağlamda karşımıza çıkar: İlk olarak eğitim bağlamında, yani “kültür” altında öğretilenlerin (tarih, edebiyat, felsefe vs.) kadınlar, Beyaz ırkın dışında kalan ırkların mensupları, etnik ve dini azınlıklar gibi grupları dışladığı öne sürülürken kullanılır. Bu bağlamda çokkültürcüler bu dışlamanın hem dışlanan grupların mensuplarını dahil ederek hem de eserleri (özellikle neredeyse bütün hepsinin yazarları beyaz erkekler olan “büyük klasikleri”) yorumlarken bu gruplara mensup bireylerin görüşlerini de göz önünde bulundurarak düzeltilmesi gerektiğidir. Bazen “kimlik siyaseti” olarak da sözü edilen bu teori, benim burada ilgilendiğim türdeki çokkültürcülük değildir. </p>



<p>Burada ilgilendiğim çokkültürcülük, ulus-devlet içerisinde kalan daha geniş bir sosyal, ekonomik ve siyasal bağlamdır. Bu bağlamda birçok teorisyen çoğunluk kültürün dışında kalan kültürlerin o kültürlerin mensuplarının bireysel hakları tarafından yeterince korunamadığını, bu yüzden de bu ayrı kültürlerin “yaşama biçimlerinin” korunması için özel grup haklarına ihtiyaç duyulduğunu savunmuştur. Öne sürülen grup haklarından bazıları şöyledir: Garanti altına alınmış siyasi temsiliyet hakkı, kültürel aktiviteler ve eğitim için kamusal fon alma hakkı ve bazı genel yasalardan muaf olma hakkı<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn1"><sup>[1]</sup></a>. Bu tür çokkültürcülüğün bağlamında (ki bundan sonra çokkültürcülük terimini bu türden olanı kastederek kullanacağım) dil, tarih veya din (bunların herhangi bir kombinasyonuna genellikle ‘etnisite’ denir) ayrı kültürlerin sıklıkla karşılaşılan işaretleridir. Bu tür haklar arayan grupların bazıları (yerli azınlıklar, etnik veya dini azınlık grupları ve kolonizasyona maruz kalmış halklar) çokkültürcülüğün ilk versiyonunda tanınma talep eden gruplardır. Fakat cinsiyet veya cinsel yönelim sebebiyle ayrımcılığa maruz kalanlar tanınma talep etseler de genellikle kültürel grup hakları arayışında değillerdir.</p>



<p>“Çokkültürcülüğün” bu iki anlamı bazen birbiriyle karıştırılır veya bir arada sunulur ki heteroseksüel kadınların, geylerin ve lezbiyenlerin ilk türden bir tanınma arayışında olmaları grup hakları talebiyle iç içe geçirilebilsin.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Ben bunun birçok sebepten ötürü meseleyi karmaşık hale getirdiğini düşünüyorum. Kadınlar, geyler ve lezbiyenler genellikle kendileri veya başkaları tarafından kendilerine özel bir kültüre sahipmiş gibi görülmezler. En azından kültürü “yaşayış biçimi” olarak ele alırsak bu böyledir ancak bu düşünceye de bu grupların bazı mensupları tarafından karşı çıkılabilir. Bu gruplar öne sürdüklerin argümanların ciddiye alınmasını ve çıkarlarının temsil edilmesini şüphesiz ki istemektedir fakat yine de bu istek bir grubun kendine özgü yaşayış biçimi için koruma talep etmesinden farklıdır. İkinci olarak, George Kateb’in zekice ifade ettiği gibi bu iki tür çokkültürcü iddianın arasındaki bir diğer fark da kadınların, geylerin ve lezbiyenlerin iddialarının (ki ben buraya ırksal azınlıklara mensup olanları da eklerim) “diğer gruplara kıyasla çok daha gerçek bir şeyden ortaya çıktığını ve kurguların tarafında değil karşısında savaştıklarıdır”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn3"><sup>[3]</sup></a>.” Burada Kateb’in kadınların veya Beyaz ırka mensup olmayanların doğal olarak düşük seviyede olduğunu, eşcinselliğin doğaya karşı bir suç olduğunu vs. içeren kurgulara dayanan bin yıllık bir ayrımcılığa karşı savaştığını ifade ettiğini anlıyorum. Kateb’in, birçok kültürel grubun iddialarını kurgulara dayandırdığı iddiası elbette tartışmalıdır ancak ileri kısımlarda daha net olarak görüleceği üzere bu meselede Kateb’e genel olarak katılıyorum.</p>



<p>Burada odaklandığım çokkültürcülükte esas mesele yaşama biçimlerinin hayatta kalması ve gelişimidir. Günümüzde kültürel grup haklarının en önde gelen savunucusu Will Kymlicka’nın yakın zamanda yayımlanan çalışması <em>Multicultural Citizenship</em>’de belirttiği gibi ortak bir dil ve kültür bir grubun ayrı bir kültüre sahip olmasının genel bir önkoşulu olsa da Kymlicka’nın korumak istediği şey bunlardan fazlasını da kapsar; ona göre “toplumsal kültür”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn4"><sup>[4]</sup></a> adını verdiği şey “yaşamın eğitim, din, eğlence ve ekonomi gibi alanlarının tamamında, yani hem kamusal hem de özel alanı kapsayan bütün bir insani aktiviteler bağlamında mensuplarına anlamlı yaşama biçimleri sağlar.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn5"><sup>[5]</sup></a></p>



<p>Azınlık statüleri sebebiyle bir şekilde savunmasız durumda olan kültürlerin grup haklarına sahip olması için farklı türde gerekçelendirmeler sunulur. Burada sunacağım tartışma, liberal temellere dayalı grup hakları lehine argümanlarla sınırlıdır. Bu argümanlar her şeyden önce bireylerin çıkarlarına dayalıdır, cemiyetler ve kültürler gibi kolektif gruplara yalnızca bireylerin yaşamlarında önemli bir yere sahip oldukları için önem atfederler. Liberal öncüllerden değil de komüniteryen öncüllerden yola çıkarak kolektif haklar lehine argümanlar sunmak elbette çok daha kolaydır<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn6"><sup>[6]</sup></a>. Ancak komüniteryenizmin birçok problemi vardır; bunlardan en önemlisi de açık, pozitif bir siyaset teorisi sunamaması ve genellikle hem bir “cemaati” tanımlarken hem de cemaatin bir kısmının iddiaları diğer kısmının iddialarıyla çatıştığında ne yapılması gerektiğini tartışırken muğlaklıktan ve tutarsızlıktan kurtulamamasıdır<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn7"><sup>[7]</sup></a>. Bu sebeple grup hakları lehine liberal argümanlar daha ikna edicidir; aynı zamanda daha iddialı ve ilgi çekicidir. Bireylerin iyiliği ve çıkarına dayanması sebebiyle, kadın bir bireyin de erkek bir bireyin de eşit ilgi ve saygıyı görmesi gerektiğini savunan feminist iddialar ile çatışma içine girme ihtimali daha azdır. Dolayısıyla, feminizm ile ele aldığım grup hakları lehine liberal iddialar arasında çatışmalar olduğunu savunuyorsam da grup hakları lehine komüniteryen iddiaların feminizmin amaçlarıyla daha fazla çatışması çok daha muhtemeldir.</p>



<p>Bunu belirttikten sonra, feminizm ve çokkültürcülüğün birbiriyle temas ettiği noktaya geliyorum. Özellikle, bu iki düşünce arasında şu ana kadar ne feministlerin ne de grup hakları savunucularının yeterince değindiği bazı gerilimlerin olduğunu savunacağım. Çokkültürcülüğün her şeyiyle bütün feminist projeler için bir sorun olduğunu veya olması gerektiğini iddia etmiyorum. Fakat özellikle kendilerini her türlü baskıya karşı ve siyaseten progresif olarak görenlerin sıklıkla varsaydığı bir şeyi sorguluyorum: Varsayılan bu şey, feminizm ve çokkültürcülük her ikisinin de yalnızca desteklememiz gereken doğru şeyler olmakla kalmayıp birbiriyle asla çatışamayacak şeyler olduğu düşüncesidir. Ben ise azınlık kültürlere tanınan grup hakları ile feminizmin çatışmasının oldukça muhtemel olduğunu ve bu çatışmanın, tanınan grup hakları liberal temellere dayansa dahi gerçekleşebileceğini, bununla birlikte liberal temellere dayandırılması sayesinde biraz olsun sınırlandırılabileceğini savunuyorum.</p>



<p>İlk olarak, bu çatışmaya neden çokkültürcülerin de feministlerin de pek değinmediğine dair birkaç düşünce sunacağım. Grup haklarını savunan çokkültürcülerin bu çatışmaya pek değinmemesinin iki sebebi, feministlerin ortaya çıkardığı birçok problemin de sebebidir. Bu problemlerden ilki, grup hakları savunucularının bir grubun veya kültürün içindekileri birbirinden yeterince ayırmamasıdır – spesifik olarak grup hakları savunucularının anlayamadığı nokta şudur: azınlık kültürel gruplar, tıpkı içinde bulundukları toplumlar gibi bir ölçüde cinsiyetlidir. Grup haklarına dair en iyi liberal savunular genellikle bireyin öz-saygı veya otonomi kapasitesi geliştirebilmek, yani iyi bir yaşamın ne olduğunu seçebilme kapasitesi geliştirebilmek için “kendine ait bir kültüre ihtiyaç duyduğunu” öne süren savunulardır. Ancak bu yazıda da göstermeyi amaçladığım üzere, bu tür bir argüman çeşitli kültürlerin kendi mensuplarından talep ettiği pozisyonlara ve rollere özellikle dikkat etmelidir. Dolayısıyla kültürlerin içeriğinin bazı noktalarını görmezden gelemez – özellikle de cinsiyet ile ilgili inanç ve pratiklerin. </p>



<p>Çokkültürcülerin, savundukları grup hakları ile feminist yargılar arasındaki gerilimle yüzleşmemesinin ikinci sebebi de kişinin özel alanını ya hiç dikkate almamaları ya da yeterince dikkate almamalarıdır. Ancak bu alan, bu yazıda açıklayacağım üzere, kültürel haklar tartışmasında önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla, tıpkı grup hakları savunucuları cinsiyet meselesini göz ardı edemeyeceği gibi bireylerin kendilerine ait algılarının ve kapasitelerinin ilk kez oluştuğu ve kültürün ilk kez aktarıldığı bağlamı, yani ev ve aile hayatına dair alanı da incelemekten kaçınamazlar. Mevcutta kültürün veya özel alanın içinde cinsiyet rollerine grup hakları tartışması içerisinde değinen maalesef çok az kişi vardır. Kymlicka gibi birçok liberal grup hakları savunucusu, kendi içinde illiberal olan grupların, yani mensuplarına içeride bazı kısıtlamalar koyan veya bazı mensuplarına karşı ayrımcılık uygulayan grupların haklarını savunmaya diğer gruplarınkine nazaran hazırlıksızdır. Fakat, bu yazıda daha detaylı bir şekilde savunacağım üzere, yalnızca resmi veya kamusal kısıtlamalara ve ayrımcılıklara bakmak yeterli değildir zira kültür temelli cinsiyet inşasının ve eşitsizliğinin büyük bir kısmı yaşamın en resmi olmayan ve özel alanında, yani ev-aile ortamında gerçekleşir. Kendi içinde illiberal olan grupların haklarını liberal dayanaklarla savunanların özel alanı, çocukluk dönemini ve sosyalleşme sürecini göz ardı etmeleri hem feminist hem de liberal perspektiften bakıldığında daha fazla problem yaratmaktadır. </p>



<p>Grup hakları savunucularının, bu mezkur haklar ile feminism arasındaki gerilimleri göz ardı etmesinin en azından bazı nedenleri bunlardır. Bu durumda feministlerin bunları göz ardı etmesinin sebepleri neler olabilir? Burada sorunun çıkış noktasının bazı feminist ekollerin kadınlar arasındaki farklılıklara gereğinden fazla saygı göstermesi ile kültürel emperyalizmden kaçınmaya yönelik aşırı kaygının felç edici derecede kültürel rölativizme yol açmasıdır. Bu iki eğilim de elbette yalnızca kültürel farklılıklar meselesiyle yüzleşen feministlerle sınırlı değildir. Ancak feminizm için özellikle felç edici etkiye sahiptir çünkü dünyadaki kültürlerin çoğu oldukça ataerkil kültürlerdir. Bunun böyle olduğunu doğrulamak için dünyadaki erkek elitlerin kadın haklarını ihlal etmeye devam etmelerine için “Ama kültürümüz böyle, ne yapalım” yanıtıyla meşrulaştırmalarına bakmak yeterlidir.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn8"><sup>[8]</sup></a></p>



<p>Şunu açıkça ifade etmeliyim ki, feministlerin kadınlar arasındaki kültürel, dinsel, ırksal ve sınıfsal farklılıkları tamamen reddetmesini veya göz ardı etmesini savunmuyorum. Erken dönem ikinci dalga feminizmin ve daha önceki dönemlerdeki feminizmin sınıf, ırk, din ve diğer meselelerde kadınlar arasındaki farklılıklara kayıtsız olduğu ve bu kayıtsızlığın çözüme kavuşturulması gerektiği açıktı. Ancak çözüm amacıyla yapılanlar bazen aşırıya kaçmış, böylece kadın/cinsiyet eşitsizliklerine dair genellemelerin doğrudan “özcü” olduğu için reddedilmesi sonucunu doğurmuştur. Bunun en kötü versiyonunda, feminist araştırmacılar yalnızca sübjektif, otobiyografik anlatıların geçerli olarak kabul edildiği bir pozisyona itilir. Sonuç olarak, sunulan deliller ve ortaya konulan argümanların gücü ne olursa olsun, bizim kültürümüz dışındaki kadınların ve kız çocuklarının kendi kültürlerine ait öğeler tarafından baskıya uğradığı ve dezavantajlı duruma sokulduğu düşüncesi bir birinci dünya feministi tarafından öne sürüldüğünde ofansif kültürel emperyalizm olarak görülmektedir.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn9"><sup>[9]</sup></a></p>



<p>Son yıllarda, bu yaklaşımın üçüncü dünya feministleri arasında, özellikle de üçüncü dünya aktivist feministleri arasında yaygın olmadığı ortaya çıkmıştır. Batıdan ve Üçüncü Dünya ülkelerinden bir grup feminist akademisyenin birbirini kadın ve cinsiyet meselelerinde yanlış genellemeler yapmakla suçladığı ve dünyanın birçok bölgesinde kadınları ezen kültürel pratikleri eleştirmekten kaçındığı 15 yıl boyunca hem sahada hem de birçok sivil toplum kuruluşu bünyesinde çalışan üçüncü dünya feministlerinin vardığı sonuçlar, öne sürüldüğünde birinci dünya feministlerinin saldırısına uğrayan sonuçlara son derece benzerdir. Örneğin, Eylül 1995’te Pekin’de düzenlenen Dördüncü Dünya Kadın Konferansı’nın yayınladığı eylem planını ele alalım. Bu belgede bir yandan “dünya üzerindeki bütün kadınların yüzleştiği problemlerin bir parçası olan” hem kamusal hem de özel alandaki ataerkil yapılara dair genel açıklamalar yer alırken, hem de kadın haklarının ihlalinin “kültürel” gerekçelendirmelerine sert bir şekilde karşı çıkan, daha önce görülmemiş bir açıklama yer almaktadır. Açıklama şöyledir: “Bir yandan ulusal ve bölgesel özellikler ile tarihsel, kültürel ve dinsel arka planlar göz önünde bulundurmalı iken, diğer yandan bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin teşvik edilmesi ve korunması siyasal, iktisadi ve kültürel sistemlerden bağımsız olarak bütün devletlerin görevidir.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn10"><sup>[10]</sup></a>” Daha sonraki kısımlarda şu ifade geçmektedir: “Kadınların haklarını ihlal eden her türlü geleneksel, ananevi veya modern pratik yasaklanmalı ve elimine edilmelidir.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn11"><sup>[11]</sup></a>” Üçüncü Dünya ülkelerindeki binlerce kadın hakları aktivisti açıkça şunu söylemektedir: “Kadınlara uygulanan baskıyı meşrulaştırmak için kullanılan, yıllardır bize sorun çıkaran o kültürel bahanelerden kurtulmak istiyoruz.” Daha önce değilse bile artık aşikardır ki hem yalnızca kadınlar arasındaki farklılıklara odaklanıp hem de kültürel çeşitliliğe olan saygıdan dolayı geri çekilmek dünya üzerindeki birçok kadına ve kız çocuğuna zarar vermektedir. </p>



<p>Kültür ve cinsiyet karmaşık biçimde iç içe geçmiştir; öyle ki cinsiyet eşitsizliği, liberal çokkültürcülükle çatışması muhtemel olan, kültürün yol açtığı birçok eşitsizlikten biri olmanın ötesindedir. Cinsiyet eşitsizliğini birçok mevcut kültürün özellikle zararlı bir noktası haline getirdiği için kültür ve cinsiyet arasındaki iki bağlantı özellikle önemlidir. Bu bağlantılar oldukça açık olsa da çokkültürcülük literatüründe onlara çok az değinildiği için hala tartışmalı olduklarını varsaymak durumundayım. Çoğu kültürün en kritik odak noktalarından biri ve dolayısıyla kültürel pratiklerin ve kuralların en çok ilgili olduğu şeylerden biri, yaşamın kişisel, cinsel ve üreme ile ilgili olan alanıdır. Birçok vakada dinsel veya kültürel azınlıkların en çok kontrol etmek istediği hukuki alan “kişisel hukuk” alanıdır – yani evliliği, boşanmayı, çocuğun vekaletini, aile mülkiyetinin bölüşümünü ve kontrolünü ve mirası konu alan hukuk alanı<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn12"><sup>[12]</sup></a>. Bu demektir ki, birçok mevcut bağlamda “kültürel pratiklerin” savunusunun etkisi kadınlar ve kız çocukları üzerinde erkekler ve erkek çocukları üzerinde olduğundan çok daha fazladır. Yaşamın kişisel, ailesel ve üreme ile ilgili alanını korumaya ve sürdürmeye kadınlar kadar erkeklerin de enerji ve zaman harcadığı bir kültür henüz görebilmiş değilim (ama görmeyi dört gözle bekliyorum). Ev yaşamında görev ve sorumlulukların nasıl atandığının kamusal ve kişisel yaşamı düzenleyen kararların alındığı kültürel yaşamın daha kamusal alanlarına kimin katılabileceği ve etkileyebileceği üzerindeki etkisi büyüktür. Elbette bir “kültür”ün bütün meselesi evdeki yaşamın nasıl yaşandığı ile ilgili değildir fakat günümüz dünyasında gerek çoğunluk gerek azınlık olan çoğu kültürün önemli bir odak alanı, evdeki yaşamın nasıl yaşandığıdır. Bunun oldukça önemli bir nedeni de elbette ev ortamının kültürün büyük kısmının uygulandığı, korunduğu ve gençliğe aktarıldığı yer olmasıdır.</p>



<p>Kültürler için ev yaşamını düzenlemenin büyük öneminin ikinci sebebi bizi cinsiyet ve kültür arasında var olan, değinmek istediğim ikinci önemli konuya götürür: Çoğu kültürün temel amaçlarından biri kadınların erkekler tarafından kontrol edilmesidir. Erkeklerin kadınları kontrol etmeyi neden bu kadar önemsediğini burada detaylıca tartışamam. Babalığın belirsizliği meselesi buna şüphesiz katkıda bulunmuştur, ayrıca (Dorothy Dinnerstein, Nancy Chodorow, Walter Ong ve Jessica Benjamin gibi ben de) kadının birincil bakıcı olmasıyla ilgili olduğunu da düşünüyorum<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn13"><sup>[13]</sup></a>. Eğer bu varsayımlar doğruysa, o halde erkeklerin kadınları kontrol altında tutma ihtiyacı hayatın kaçınılmaz bir gerçeği değildir. Özellikle babalığın belirlenebildiği ve bakıcılığın eşit şekilde paylaşılabildiği günümüzde bunun olumsal bir faktör olduğu ve feministlerin bu faktörü değiştirmekle son derece ilgilendiği göz önünde bulundurulmalıdır. </p>



<p>Peki çoğu kültürün kadınları kontrol altında tutmayı ve toplumsal cinsiyet rollerini sürdürmeyi amaçladığının delili nedir? İlk olarak, çoğu okurun aşina olduğu bazı kültürlere bakarsak, örneğin Yunan ve antik Romalı kuruluş mitleri ile büyük Batı dinlerinin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam) üçü de kadınları kontrol altında tutma ve onları kontrol etmeyi gerekçelendirme çabaları ile doludur. Bu çabaların arasında kadının üremedeki rolünün reddedilmesi, erkeğe kendi kendine üreyebilme gücünün atfı, kadınların aşırı duygusal, güvenilmez, kötü veya cinsel açıdan tehlikeli olarak karakterize edilmesi veya kadınlara çocuklarından “kurtulma” hakkının tanınmaması gibi örnekler vardır<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn14"><sup>[14]</sup></a>. Zeus/Athena mitini yahut anasız büyütülen Romulus’u aklınıza getirin. Eril bir tanrı tarafından yaratılan Adem’i ve aynı tanrının daha sonra Adem’den Havva’yı yarattığını hatırlayın. Zayıflığıyla Adem’i yoldan çıkaran Havva’yı hatırlayın. Kutsal Kitap’ın Yaratılış bölümünde geçen o “… doğdu” ifadelerini hatırlayın; bu kısımlarda kadının üremedeki birincil rolü tamamen göz ardı edilir. Günümüzde İslam dünyasının birçok yerinde hala sürdürülen, bir zamanlar Yahudilikte de yaygın olan erkeğin çok eşliliği için kitapta nasıl gerekçelendirmeler yapıldığını hatırlayın. Tektanrıcılığın gelişiminde önemli bir dönüm noktası olan İbrahim kıssasını ele alalım<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn15"><sup>[15]</sup></a>. Bu kıssada Tanrı İbrahim’den sevgili oğlunu kurban etmesini ister. İbrahim, İshak’ın annesi Sare’ye danışmayı bir yana bırakın ona haber dahi vermeden Tanrı’nın emrini hiç tartışmadan ve sorgulamadan yerine getirmeye hazırlanır. İbrahim’in Tanrıya mutlak itaati her üç din için de örnek bir inanç modelidir; binlerce yıldır tekrar tekrar anlatılan bir kıssa haline gelmiştir.</p>



<p>Antropolog Carol Delaney yakın bir tarihte yayımladığı analizinde İbrahim kıssasıyla ilgili şunu soruşturuyor: Bir adamın çocuğunu kurban etmeyi kabul etmesi neden Tanrıya olan inancın örnek bir modeli oluyor? Neden ebeveynin çocuğunu cesurca veya “tutkulu bir şekilde koruması” bu model olamıyor? Delaney’nin de sorduğu gibi, “İncil muharrirlerinin bu kıssada İbrahim bu hakka (yani Sare’nin doğurduğu ve büyüttüğü çocuğu kurban etme hakkına) sorgulanamaz biçimde sahipmiş gibi aktarmasına imkan tanıyan şey neydi ve daha sonra gelen müfessirler nasıl oldu bu meseleyi hiç görmediler ve sorgulamadılar?”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn16"><sup>[16]</sup></a> Kadınları kontrol altında tutma ve erkeklerin kendi cinsel dürtülerini kontrol etmedeki başarısızlıkları için kadınları suçlayıp cezalandırma güdüsü Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın günümüzdeki daha progresif ve reforme edilmiş versiyonlarında oldukça hafifletilmiş olsa da her üç dinin de daha Ortodoks veya köktenci versiyonlarında bu güdü hala mevcuttur. Kadınları kontrol altında tutma hedefi yalnızca Batıyla veya tek tanrılı kültürlerle de sınırlı değildir. Eskiden fethedilmiş veya kolonize edilmiş devletlerdekiler (Afrika, Orta Doğu ve Asya’nın büyük kısmında yaşayan halklar) de dahil olmak üzere dünyadaki geleneklerin veya kültürlerin birçoğu ataerkildir. Bu kültürlerde de kadınların cinsel ve üreme ile ilgili kabiliyetlerini erkeklerin kontrolü altına sokmayı hedefleyen karmaşık ritüeller, evlilik pratikleri ve diğer kültürel pratikler (ayrıca mülkiyet ve kaynakların kontrolü ile ilgili sistemler) mevcuttur.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn17"><sup>[17]</sup></a></p>



<p>O halde, kültürel farklılıklar ve grup hakları literatüründe verilen örneklerde kadınları kontrol altında tutmanın birçok kültür için ne kadar önemli olduğunun belirgin olması şaşırtıcı değildir. Fakat bu belirgin olsa da genellikle üzerine konuşulmaz ve varlığı tanınmaz. Daha 18. yüzyılın sonlarında Jeremy Bentham kültürel farklılıkların mevzuatı nasıl etkilediği üzerine yazarken verdiği örnekler arasında erkeğin çok eşliliği, hanımların maruz kaldığı farklı seviyelerdeki tabiiyet, kadınların sadık olduğundan emin olmak için hizmetçilerin hadım edilmesi, kadını gösterişsiz kılmak için koyulan giyim kuşam kuralları, “doğaya karşı işlenen suçlar” (yani eşcinsellik), evli kadınların eve ve izolasyona hapsedilmesi, babanın çocuğunu öldürmesi, kız çocuklarının satılması, zorla kürtaj ve dul kadınların kurban edilmesi gibi durumlar vardır.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn18"><sup>[18]</sup></a> İki yüzyılın ardından yine aynı fenomenle karşı karşıyayız fakat bu kez kültür temelli grup hakları literatüründe. İlk olarak birkaç alıntı sunayım: Sebastian Poulter’ın günümüz Britanya’sında göçmen grupların ve çingenelerin hukuki hakları ve kültür temelli iddiaları üzerine yazdığı 1986 tarihli bir makalede kadınların rol ve statülerinden “kültür çatışmasının açık bir örneği”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn19"><sup>[19]</sup></a> olarak bahsedilir. Poulter bu tür grupların kültür farklarına dayanarak özel hukuki muamele hakkı iddiasında bulunmalarını ele alır. Bazıları cinsiyete dayalı olmayan iddialardır: Sih dinine mensup birinin kültürünün dayattığı türbanı taktığı için motor sürerken kask takmayı zorunlu tutan yasalardan muaf olması; Müslüman bir öğretmenin ibadetini yerine getirebilmesi için Cuma günleri öğlen saatlerinin bir kısmında izinli olması; Çingenelerin konar göçer yaşam biçimleri sebebiyle çocuklarını diğer aileler gibi düzenli şekilde okula göndermek zorunda olmamaları gibi. Ama makalede verilen örneklerin büyük çoğunluğu cinsiyet eşitsizliği ile ilgili örneklerdir: Çocuk evlilikleri, zorla evlendirme, kadınlara karşı ayrımcılık içeren boşanma sistemleri, erkeğin çok eşlilik hakkı ve kadın sünneti gibi. Makalede ele alınan hukuki vakaların neredeyse tamamı kültürel grupların pratikleri sebebiyle bireysel hakları çiğnenen kadınları veya kız çocuklarını kapsamaktadır. Amy Gutmann’ın “The Challenge of Multiculturalism in Political Ethics” adlı yakın tarihli bir makalesinde ele alınan örneklerin yarısı cinsiyet meseleleriyle ilgilidir – bu örnekler arasında da yine erkeğin çok eşliliği, kürtaj, cinsel taciz, kadınların örtünmesi ve klitoridektomi vardır.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn20"><sup>[20]</sup></a> Ulus-altı çokkültürcülük meselelerine dair literatürde bu çok yaygındır. Ayrıca, kadınların insan haklarının ülke liderleri ve ülke içindeki bazı gruplar tarafından kültürleriyle uyuşmadığı gerekçesiyle reddedildiği uluslararası arenada da bu fenomen sıkça görülür.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn21"><sup>[21]</sup></a></p>



<p>Bütün bunlara rağmen önde gelen çokkültürcü grup hakları savunucularının hiçbiri cinsiyet ve kültür arasındaki çatışmalara veya çokkültürcülük ile feminizm arasında meydana gelen gerilimlere doğrudan veya yeterince değinmemiştir. Grup haklarını liberal dayanaklarla savunduğunu iddia eden üç örneği ele alıp, kadınlar ve cinsiyet incelendiğinde bu savunuların karşılaştığı problemlere dikkat çekeceğim.</p>



<p>Ele alacağım ilk savunu, Moshe Halbertal ve Avishai Margalit’in “Liberalism and the Right to Culture” adlı makalesinden bir argüman<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn22"><sup>[22]</sup></a>. Bu argüman illiberal kültürlerinin haklarını liberal dayanaklarla savunuyor. Yazarlar “insanların kültüre sahip olma hakkı olduğunu ve bu kültürün yalnızca herhangi bir kültür değil kendi kültürleri” olduğunu belirtiyor ve bu hakkın “liberal bir toplumda kendi bireysel mensuplarının haklarını engelleyen kültürleri destekleme zorunluluğunu” meşru kılabileceğini iddia ediyor. İkinci savunu ise Chandran Kukathas’ın “Are There Any Cultural Rights?” adlı makalesinden<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn23"><sup>[23]</sup></a>: Kukathas önceki örneğin aksine azınlık kültürel grupların özel bir desteğe veya ayrıcalığa sahip olmasını savunmuyor çünkü grupların bireysel mensuplarının haklarının o grubu daha büyük anlamıyla toplumdan koruyabilecek güçte olduğunu düşünüyor. Fakat Kukathas yine de liberal bir toplumda bu tür grupların -illiberal olanların dahi- “rahat bırakılma” hakkının olduğunu savunuyor. Dolayısıyla bu gruplar kendi mensuplarına belli açılardan illiberal biçimde davranma hakkına sahiptir – örneğin, onları grubun dini veya başka türlü pratiklerine uymaya zorlamak gibi. Üçüncü savunu -ve diğer ikisine göre çok daha bilinen savunu- ise Will Kymlicka’nın <em>Liberalism, Community and Culture</em> ile daha yakın zamanda çıkan <em>Multicultural Citizenship<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn24"><sup><strong>[24]</strong></sup></a></em> adlı kitaplarında ortaya koyduğu kültürel grup hakları savunusudur. Kymlicka burada temas etmeyeceğim bazı istisnalar dışında grup hakları savunusunu yalnızca kendi içinde liberal olan gruplarla sınırlı tutar. </p>



<p>Bu üç grup hakları savunusu da feminist perspektiften bakıldığında ciddi sorunlarla karşılaşır. İlk olarak, Margalit ve Halbertal’ın savunusuna bakalım: “Kültürü” “kapsayıcı bir grup” bağlamında sürdürülen “geniş bir yaşam biçimi” olarak tanımlayarak kişilerin “kendi kültürlerine” sahip olma hakkı olduğunu ve bu kültürler “liberal bir toplumda bireyin haklarını engelliyor” olsa dahi bu hakkın olduğunu savunuyorlar<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn25"><sup>[25]</sup></a>. Onlara göre devletler bu hakkı tanımalı ve azınlık statüleri dolayısıyla tehlike altına düşebilecek kültürlere ayrıcalıklar tanımalı ve onları desteklemelidir. Verdikleri ana örnek (benim de onlara karşı çıkarken odaklanacağım örnek) İsrail’deki Ultra-Ortodoks Yahudilerin kültürüdür. </p>



<p>İlk olarak birkaç gerçeği belirtelim: İsrail’deki Ultra-Ortodoks cemaat devletten muazzam bir finansal destek almaktadır. Ultra-Ortodoks çocukların tamamının gittiği, kız-erkek ayrı eğitim görülen dini okullar devletten o derece finansal yardım almaktadır ki diğer devlet okullarının sağlayamadığı yemekhane, okul servisi ve ders sonrası programları gibi hizmetleri sağlayabilmektedir. Bu cemaatin dini kurumları da devlet tarafından desteklenir. Genç Ultra-Ortodoks erkekler ve kadınlar diğer bütün Yahudi İsraillilerin yapmak zorunda olduğu askerlik hizmetinden muaftırlar; buna sebebi de erkeklerin rolünün Tevrat üzerine çalışmak olması, kadınların geleneksel rolünün de askerlik hizmetine girmeyi dinen yasaklamasıdır. Yani “Ultra-Ortodoks kültür … devlet tarafından sağlanan muazzam finansal destek sayesinde gelişmektedir.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn26"><sup>[26]</sup></a></p>



<p>Margalit ve Halbertal bu yardımların ve ayrıcalıkların çoğunluğu seküler olan bir kültürün içerisinde grubun hayatta kalabilmesi için gerekli olduğundan meşru olduğunu savunur. Onlara göre bu tür grup hakları Ultra-Ortodoks cemaatin her bir mensubunun “kişilik kimliğini” koruyabilmesi için elzemdir ve bu da her insanın “birincil çıkarıdır.” Birinin “kişilik kimliği” ile kastedilen o kişinin “kendisi ve mensubu olduğun kültürel grubun diğer mensupları için merkezi olan yaşam biçiminin ve özelliklerinin korunmasıdır.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn27"><sup>[27]</sup></a> Yazarlar, bütün bireylerin mi yoksa yalnızca Ultra-Ortodoks Yahudilerinki gibi kapsayıcı kültürler içinde büyüyenlerin mi “kişilik kimliklerine” sahip olduğu konusunu açığa kavuşturmaz<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn28"><sup>[28]</sup></a>. Eğer yalnızca bu tür kültürlerde büyüyenler “kişilik kimliğine” sahipse kişilerin daha az kapsayıcı ve kısıtlayıcı bir ortamda elde edilebilen bir kimliktense böyle bir kimliğe sahip olmalarının avantajlarının ne olduğunu göstermek yazarların yükümlülüğüdür. Eğer bütün bireyler bu kimliğe sahipse kişinin Ultra-Ortodoks cemaat gibi kısıtlayıcı ve kapsayıcı bir cemaatte geliştirdiği kişilik kimliği türünün daha açık ve liberal cemaatte geliştirecekleri kimlik kadar iyi olduğunu göstermek yazarların yükümlülüğü haline gelir. Zira eğer daha kısıtlayıcı olan cemaat özel kamu desteği olmadan toplumdan silinip giderse, onun mensubu olacak kişiler bu durumda daha liberal bir toplumda büyüyecek ve bu tür bir toplumun kimliklerini geliştireceklerdir. Dini azınlıklara tanınan özel hakların meşruiyeti noktasında ikna olmamız için alternatif seçeneğin o grubun mensuplarına zarar vereceği noktasında ikna olmamız gerekir. </p>



<p>Ancak Margalit ve Halbertal yukarıda ifade ettiğim iki türden argümanı da sunmaz. Ultra-Ortodoks kültürün hem erkek hem de kız çocuklarının bireysel çıkarlarına zarar vermeye daha açık ve liberal bir kültürden daha yatkın olduğunu savunacağım için Ultra-Ortodoks kültüre verilen kamu desteğinin hem liberal hem de -özellikle- feminist gerekçelerden ötürü kabul edilemez olduğunu düşünüyorum. </p>



<p>İlk olarak daha geniş bir itirazı içeren liberal eleştiriye bakalım: Margalit ve Halbertal’ın da açıkça belirttiği üzere Ultra-Ortodoks kültürde erkeklerin kişilik kimliği için en önemli nokta bir Tevrat alimi olmaktır. Dini çalışmalar en büyük önceliğe sahip olduğu için erkeklerin eğitimi de büyük ölçüde bu alana yöneliktir ve bu uğurda diğer alanlardaki eğitimlerinden feragat edilir: “Temel aritmetik dışında erkek çocukları neredeyse hiçbir seküler eğitim görmüyorlar<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn29"><sup>[29]</sup></a>.” Bir liberal böyle bir eğitim sistemine kamu desteği sağlanmasını nasıl destekleyebilir? Tanımı gereği bir liberal bir kültürün içindeki bütün bireylerin refahını amaçlamalıdır; bu refahın içerisine bu bireylerin diledikleri takdirde gruptan ayrılabilme hakkına sahip olmaları da dahildir (ki bunu Margalit ile Halbertal da kabul eder). Peki erkek çocukları dini çalışmaya adanmış bir hayatın dışındaki hiçbir hayata hazırlamayan bir eğitim ile nasıl bireyin refahı güçlendirilebilir? Ultra-Ortodoks bir ailede doğan, dini çalışmalar için hiçbir ilgisi veya kabiliyeti olmayan bir erkek çocuğunun durumu ne olacak? Ya bu çocuk doğuştan yetenekli bir müzisyen ise yahut doğa, ticaret, tarım gibi konulara ilgiliyse? Veya disleksik bir matematik dehasıysa? Margalit ve Halbertal bu durumda bu çocuğun tesadüfen Ultra-Ortodoks kültür içinde doğmuş olmasının o çocuğun uygun olmadığı bir şeye zorlanması ve “kişilik kimliğine ulaşmak” adına kendi tutkuları ile kabiliyetlerinden feragat ettirilmesi “hakkını” sağladığını söylemektedir. Bütün bunlar için hiçbir liberal dayanak göremiyorum. </p>



<p>Feminist perspektiften bakıldığında problemler çok daha büyüktür. Ultra-Ortodoks kültürün merkezini oluşturan Tevrat ilmini sürdürmek erkeklerin görevidir; kadınların görevi ise erkekleri hem finansal olarak hem de ev işlerini hallederek desteklemek ve bu geleneği devam ettirecek çocuklar doğurmak ve yetiştirmektir. Dolayısıyla kızların eğitimi de bu amaçlara yöneliktir ve erkek çocuklarının eğitiminden daha geniş kapsamlıdır. Bu sebeple kız çocuklarının geliştirdiği kişilik kimlikleri kültürün merkezinden çok daha uzaktır, bu da kız çocuklarının nasıl eşitlik ve öz-saygı duygularını geliştirebilecekleri sorusuna yol açar. Öte yandan yukarıda örnek olarak verdiğim şekilde dini çalışmalardan uzak olan bir erkek çocuğu kadar dini çalışmalara ilgili olan, bu kültürde doğmuş bir kız çocuğunun durumu ne olacaktır? Ya bu kız, çocukları sevmiyorsa ve çocuk sahibi olmak istemiyorsa? Tesadüfen içine doğduğu kültürde kadın statüsüne bağlı olarak gelen kaderine karşı bu kişi nasıl bir kişilik kimliği geliştirmeyi umabilir? </p>



<p>Daha da kötüsü, diğer birçok ortodoks veya köktenci dinde olduğu gibi Ultra-Ortodoks Yahudilikte de kadınlar ve kız çocukları erkeklerin cinsel öz-kontrolünden sorumlu tutulur. Margalit bir başka makalesinde şöyle der: “Ultra-Ortodoks kültür genel olarak cinsel ahlaka takıntılıdır” ve “küçük yaştan itibaren kız çocuklarına onların tehlikeli cinsel objeler oldukları öğretilir.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn30"><sup>[30]</sup></a>” “Mütevazı” giyinme zorunluluğunun yanı sıra kız çocuklarına küçük yaştan itibaren saçlarını kısaltmaları ve ergenlikten itibaren de örtünmeleri söylenir. Margalit’in kendi ifadesiyle, bu çocukların “seslerinin dahi cinsel organ sayılır” ve birinci dereceden yakın aile üyelerinin dışında hiç kimsenin yanında şarkı söylememeleri tembihlenir<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn31"><sup>[31]</sup></a>. İlginç şekilde Margalit ile Halbertal Ultra-Ortodoks kültüre kamu desteği sağlanması gerektiğini savunurken bu türden bariz bir cinsel ayrımcılığın herhangi bir liberal yaklaşımla uyumsuz olduğuna hiçbir şekilde değinmez. Fakat böyle ailelere doğmuş olan kız çocuklarının yaşamları boyunca bu cinselliğe takıntılı kültürün suçlamalarına maruz kalma “hakkı” olduğu nasıl -özellikle de liberal gerekçelerle- savunulabilir? Yaşamları boyunca giyinme, oynama, hareket etme ve hatta şarkı söyleme özgürlüklerinin, o kültür içerisinde “tehlikeli cinsel objeler” sayıldıkları için engellenmesi ile bu kız çocuklarının “kişilik kimliklerinin” geliştiği nasıl iddia edilebilir? Öyle görünüyor ki Margalit ve Halbertal’ın illiberal kültürlerin grup haklarının liberal argümanlara dayandırılabileceğine dair iddiası, en azından İsrail’deki Ultra-Ortodoks Yahudilerin durumu ele alındığında temelsizdir.</p>



<p>Şimdi, Chandran Kukathas’ın ortaya koyduğu, azınlık kültürlerin haklarının savunusunda daha ortayolcu bir pozisyonu ele alıp, eleştireceğim. Kukathas kültürel cemaatleri yalnızca bireyin refahı için elzem bulduğundan ötürü onları ahlaki açıdan önemli görmesi sebebiyle açıkça bir liberaldir: “Nihayetinde önemli olan gerçek bireylerin yaşamlarının nasıl etkilendiğidir.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn32"><sup>[32]</sup></a> Daha önce kısaca değindiğim gibi Margalit ile Halbertal’ın aksine Kukathas kendi mensuplarına illiberal şekilde davranan grupların herhangi bir korumaya, finansal yardıma veya ayrımcılığa sahip olmasını savunmaz. Mensupların bireysel hakları tek başına yeterlidir. Öte yandan, bu tür grupların daha geniş liberal toplum tarafından “rahat bırakılması” gerektiğini savunur; bunun sonucunda da mensupların liberal bir devletin vatandaşı olarak sahip olduğuna iddia edebileceği bireysel hakları bu grubun kültürel pratikleri tarafından bazen bastırılır. Birçok liberalin aksine Kukathas, bireylerin otonomi veya seçim hakkına sahip olmasının o insanın gelişimi için zorunlu olduğunu düşünmez. Şöyle sorar: “’Anlamlı bireysel seçim’ neden kültürel mensubiyeti desteklemek için bir temel olsun – özellikle de söz konusu kültür bunu bir değer olarak tanımıyorsa?” Kukathas’ın liberalizminde bir kültürün veya yaşam tarzının meşruiyeti “o kültüre mensup bireyler o kültürün bir parçası olmaya razı mı” sorusu ile test edilir.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn33"><sup>[33]</sup></a></p>



<p>Ancak böyle bir standart, Kukathas’ın bizzat kendisinin illiberal gruplara özel destekler ve ayrıcalıklar sağlanmasına karşı sunduğu argümanlara karşı zayıftır. Kukathas kendi eleştirisinde grupların homojen olmadığından bahseder. Örneğin gruplar elitler ile kitlelerden meydana geliyorsa bu iki grubun çıkarları birbirinden çok farklı olabilir. Bu noktada Kukathas, kitlelerin grubun çıkarlarını temsil ettiğini iddia edenlerden şüphe duyabileceğini kaydederek şöyle der: “Kültürel cemaatin tamamı kültürel bütünlüğü korumaya her durumda ve her koşulda istekli olmayabilir.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn34"><sup>[34]</sup></a> Bu son derece makul itiraz Kukathas’ın liberal toplumun illiberal grupları mensuplarıyla olan ilişkisinde yalnız bırakması gerektiğine dair yargısına karşı da pekala öne sürülebilir. Çıkar farklılıkları ve güç farkı burada neden endişe kaynağı olmaktan çıksın ki? Ya elitler yahut erkekler, kitlelerin yahut kadınların çıkarlarından farklı çıkarlara sahipse? Ya bazılarının kültürel pratiklere gösterdiği “rıza” aslında güç yoksunluğundan veya sosyal alanda daha düşük rollere alıştırılmış olmaktan dolayı öz-saygı veya hak arayışından yoksun hale gelmekten kaynaklanıyorsa? Kadınların değersizleştirildiği ve doğumlarından itibaren aşağılık duygusuyla yetiştirildiği kültürlerde ve dinlerde durumun böyle olduğunu öne sürüyorum.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn35"><sup>[35]</sup></a> Kukathas bunu göz ardı ederek güç farklarına ve özellikle feminist kaygılara gerekli hassasiyeti göstermemektedir.</p>



<p>Kukathas illiberal pratiklere tolerans gösterme örneği olarak liberal toplumlarda yaşayan göçmen kültürlerdeki zorla evlendirmeleri gösterirken bu göze çarpar. Kukathas bu durumlarda devlete başvurulduğu takdirde evliliğin geçersiz sayılması gerektiğini çünkü cebren gerçekleştirildiğini söyler. Fakat şu cümleyi kurar: “göçmen cemaat her ne kadar kendi tarzına göre yaşamaya çalışma hakkına sahip olsa da kendi normlarının daha geniş toplum tarafından bireye zorlanmasını bekleme hakkına sahip değildir.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn36"><sup>[36]</sup></a> Yani ebeveynler eğer devletin gözünden kaçacaksa kızlarını zorla evlendirebilirler. Bu anlamda liberal devlet onların kültürel pratiklerini rahat bırakır. Ancak eğer ki o genç kız başkalarının yardımı olsun veya olmasın direnebilir ve devlete sığınırsa liberal devlet o kızın bir vatandaş olarak haklarını korumalıdır. Bu elbette devletin o kızın evliliğini geçersiz saymamasını ve haklarını korumamasını söyleyen bir pozisyondan daha iyi bir pozisyondur. Ancak Kukathas cemaatin kendi tarzına göre yaşamaya çalışma “hakkı olduğunu” söyleyerek özel yaşamda yaşanan geniş çaplı zorlamalara büyük ölçüde kayıtsız kalmış olur. Bir kız çocuğunun kendisine ailesi tarafından zorla uygulatılan kültürel pratiklere karşı kendi bireysel haklarını korumak için devlete başvurmasını önlemek ve o kıza hayatı oldukça zorlaştırmak için bir ailenin yapabileceği birçok şey vardır<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn37"><sup>[37]</sup></a>. Bu durumda liberal bir toplumda ve liberal öncüllerden yola çıkarak, bir kültürel grubun yaşam tarzı o grubun mensuplarının bireysel haklarını ihlal ediyorsa neden o kültürel grup “kendi yaşam tarzına göre yaşamaya çalışma hakkına sahip olmalı” diye sormalıyız. Neden liberal devlet müdahil olup bu tür grupların mensuplarına -tercihen- eğitim yoluyla yahut gerekirse cezalandırma yoluyla bu tür pratiklerin tolere edilmeyeceğini öğretmemelidir?</p>



<p>Aile hayatındaki güç dengeleriyle ilgili endişem, azınlık kültürlere grup hakları verilmesini savunan görüşe karşı sunduğum eleştirime doğrudan bağlanmaktadır – Will Kymlicka tarafından dile getirilen bu üçüncü görüş kültürel gruplara verilmesi gerektiğini savunduğu ayrıcalıkları ve korumaları kendi içinde liberal olan gruplarla sınırlı tutar. Kymlicka azınlık kültürlerin haklarını savunma noktasında günümüzde en bilinen ve en iyi yazardır. Bu tür haklara dair argümanını, John Rawls ve Ronald Dworkin’den esinlenerek bireylerin haklarına dayandırır<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn38"><sup>[38]</sup></a>. Bu isimlerin ikisi de azınlık grup haklarını doğrudan savunmasa da Kymlicka her ikisinin de azınlıkların grup haklarına dayanak oluşturacak şekilde okunabileceğini iddia eder. Rawls tarafında bunu sağlayan şey “birincil mallar” teorisidir (yani istediğimiz şeyler, istediğimiz diğer her şey ve iyi olana dair daha bütün algımızın tamamı); bu teori öz-saygının sosyal temelini oluşturur. Kymlicka dili ve tarihiyle “zengin ve güvenli bir kültürel yapıya”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn39"><sup>[39]</sup></a> mensup olmanın kişinin öz-saygı geliştirmesi ve kişiye kendi yaşamını nasıl yaşayacağına dair seçimler yapabilme kapasitesini verebilmek için zorunlu olduğunu savunur. Dworkin tarafında da, Kymlicka’nın da işaret ettiği üzere, kişinin yaşamını nasıl sürdüreceğine dair bilgi sahibi şekilde kararlar verebilmesi için kişinin kültürel yapısının önemine dikkat çekilir. Böylece belli azınlıkların özel hakları hak etmesinin sebebi onlara belli avantajlar sağlamak değil onları baskın kültüre mensup olanlar eşit bir pozisyona yükseltmektir. Zira böyle haklar olmadan, onların kültürü (azınlık kültür) yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Kymlicka yakın zamanda yayımladığı azınlık grup hakları savunusu olan <em>Multicultural Citizenship’</em>de özellikle kişinin yaşamına dair “anlamlı seçeneklere” sahip olması noktasında kültürün kişinin yaşamında elzem bir yere sahip olduğunu vurgular. Şöyle açıklar: “Basitçe açıklamak gerekirse, özgürlük birçok farklı seçenek arasından seçim yapmayı gerektirir, bizim toplumsal kültürümüz de yalnızca bu seçenekleri sağlamakla kalmaz, aynı zamanda onları bizim için anlamlı kılar.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn40"><sup>[40]</sup></a></p>



<p>O halde grup hakları hangi koşullarda meşrudur? <em>Liberalism, Community and Culture </em>adlı kitabında Kymlicka bu koşulları argümanının farklı noktalarında açıklar. Bu makalemin bağlamında önemli olan bir koşul, grubun kendi mensuplarına liberal prensiplere göre muamele etmesi gerekliliğidir – hiçbir üyenin temel özgürlüklerine müdahale edilmemeli ve bu üyelere karşı cinsiyet, ırk veya cinsel yönelime dayalı ayrımcılıkta bulunulmamalıdır (kültürün savunmasız olduğu durumlar hariç)<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn41"><sup>[41]</sup></a>. Bu, Kymlicka’nın grup hakları savunusunda oldukça önemlidir çünkü “kapalı” veya ayrımcı bir kültürde birey liberalizmin gerektirdiği şekilde gelişemez ve bu koşul olmadığı takdirde kolektif hakların verilmesi liberal toplumlarda yalnızca baskıya dayalı alt kültürlerin oluşmasına hizmet eder. Kymlicka bu argümanının başarısız olduğunu iddia edenlerin kültürlerin değişme kapasitesini göz ardı ettiğini ve bir kültürün verili bir andaki karakterini korumayı o kültürün varlığını korumakla karıştırdığını söyler.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn42"><sup>[42]</sup></a> Bu ikisinin birleşimi ve sonuç olarak bazı bireylerin haklarının meşru şekilde elinden alınması yalnızca nadir bazı durumlarda gerçekleşir – buna örnek olarak “kültürün karakterinde çok ani değişimlerin olduğu” ve bu sebeple o kültürün hayatta kalmasının tek yolunun kendi mensuplarına bazı (geçici) kısıtlamalar getirmekten geçtiği durumlar verilebilir<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn43"><sup>[43]</sup></a>. Kymlicka şöyle der: “Bu olasılığın birçok kültürde pratik karşılığı yoktur ve uzun vadedeki amaç, yani ideal şekilde adil kültürel cemaatin mensupların istedikleri yaşamı sürdürebilmek için gereken bütün sivil ve siyasal özgürlüklere sahip olduğu bir cemaat olduğu gerçeği üzerinde hiçbir etkisi yoktur.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn44"><sup>[44]</sup></a></p>



<p><em>Multicultural Citizenship</em>’de Kymlicka daha önceki bir kitabında ortaya koyduğu pozisyonunu tekrar eder: “Liberalizm, bireylerin kendi cemaatlerinin geleneksel pratiklerini artık onlara bağlı olmaya değmeyecek şeyler olarak gördükleri noktada bu gelenekleri sorgulayabilme ve potansiyel olarak gözden geçirebilme özgürlüğüne ve kapasitesine sahip olması gerektiği görüşünü savunduğu için bazı grupların talepleri liberalizmin makbul gördüğü şeylerin dışına çıkar.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn45"><sup>[45]</sup></a>Kymlicka yine burada da kendi mensuplarına “iç kısıtlamalar” getiren kültürlere grup hakları verilmesini reddeder. Bu kültürler mensuplarının temel sivil ve siyasal özgürlüklerini kısıtlamamalıdır. Kymlicka ayrıca kendini komüniteryen görüşlerden ayırarak şöyle der: “Benim savunduğum liberal görüş insanların ahlaki değerleri ve geleneksel yaşam tarzlarını gözden geçirebileceğinde ve insanların bu hakka sahip olmakla kalmayıp bu kapasiteyi artıracak sosyal koşullara (örn. liberal bir eğitim) da sahip olması gerektiğinde ısrarcıdır … İnsanları miras aldıkları sosyal rolleri sorgulamaktan alıkoymak onları hiçbir şekilde tatmin edici olmayan, baskı altında yaşamlara hapseder.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn46"><sup>[46]</sup></a></p>



<p>Kymlicka, içe dönük liberal muamele zorunluluğunun “tercih edilen dini, cinsel ve estetik pratikler dışında kalan bütün pratiklerin yasaklandığı bir cemaatin en iyi cemaat olduğuna inanan siyasi ve dini köktenciler için” grup hakları dayanağını ortadan kaldırdığını söyler. Zira bu kültürleri destekleyip, teşvik etmek “kültürel mensubiyeti desteklediğimiz ana nedeni baltalar – yani kültürel mensubiyetin bireylere anlamlı seçimler sağladığı nedenini”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn47"><sup>[47]</sup></a>. Ancak Kymlicka’nın “iyi yaşama dair seçim yapma kapasitesini artıran sosyal koşullar” konusunda ısrarcı olması, Kymlicka’nın düşündüğünden çok daha az sayıda kültür için liberal perspektiften grup hakları verilebileceği anlamına gelir. İnançlarını ve pratiklerini başkalarına zorla uygulatmasa ve görünürde kadınların ve kız çocuklarının temel sivil ve siyasal özgürlüklerine saygı gösteriyor gibi dursa da aslında onlara özellikle özel yaşam alanında erkeklere ve erkek çocuklarına gösterdiği saygıyı ve ilgiyi göstermeyen veya onlara eşit seviyede özgürlükleri sunmayan birçok kültür vardır. Daha önce belirttiğim gibi, kadınların özgürlüğünün kontrol altına alınması ve onlara karşı ayrımcılık yapılması şu ya da bu şekilde bütün kültürlerde mevcut olan bir şeydir ancak özellikle katı dini kültürlerde ve ilhamını geçmişten alan kültürlerde buna daha sık rastlanır. Bazen daha az ataerkil olan çoğul kültürler içerisinde daha ataerkil olan azınlık kültürler var olabilir. Ancak bir kültürün ne derece ataerkil olduğu ve değişmeye ne derece açık olduğu grup haklarının meşruiyetine liberal pozisyondan bakarken akılda tutulması gereken faktörlerdir. </p>



<p>Kymlicka’nın kadınlara karşı onları eğitim hakkından veya seçme-seçilme hakkından mahrum bırakarak açıkça ve resmi düzeyde ayrımcılık yapan kültürlerin özel hakları hak etmediğini düşündüğü açıktır<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn48"><sup>[48]</sup></a>. Sorun şu ki, genellikle cinsiyete dayalı ayrımcılık bu kadar belirgin değildir. Birçok kültürde kadınların sıkı bir biçimde kontrol altında tutulması özel aile yaşamında öz veya sembolik babalarının otoritesi tarafından gerçekleştirilir ve sıklıkla o kültürün yaşlı kadınları da bu baskıda rol oynar. Kadınların temel sivil hak ve özgürlüklerinin resmi olarak güvence altına alındığı birçok kültürde kadınlara ve kız çocuklarına ev yaşamında uygulanan ayrımcılık onların yalnızca yaşamlarını nasıl sürdüreceğine dair seçimlerini kısıtlamakla kalmayıp, onların refahına ve sağlığına zarar verip, ölüme kadar götürebilmektedir.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn49"><sup>[49]</sup></a> Daha hafif haliyle cinsiyete dayalı ayrımcılık birçok kültürde birbirine benzer; buna örnek olarak kadınların ve kız çocuklarının aile içinde “maaşsız iş” olarak görülen şeylerin büyük kısmını veya tamamını üstlenmesinin beklenmesi, onlara sürekli erkeklerden daha düşük seviyede oldukları ve onlara boyun eğmeleri gerektiğinin hatırlatılması, bir yandan da erkek çocuklarından daha büyük güzellik standartlarına uymaları ve yetişmelerinin beklenmesi ve teşvik edilmesi, aynı zamanda daha düşük seviyede akademik başarı beklemeleri gerekmesi verilebilir. Hepimizin bildiği üzere cinsiyete dayalı ayrımcılık -ne seviyede olursa olsun- oldukça güçlü kültürel köklere sahiptir.</p>



<p>Kymlicka açıkça cinsiyete dayalı ayrımcılık yapan azınlık kültürlere grup hakları tanınmasına haklı şekilde itiraz etmesine rağmen, <em>Contemporary Political Philosophy’</em>de feminizme dair yazdığı bölümde gösterdiği farkındalığı çokkültürcülüğe dair argümanlarında göstermez: Orada yazdığı bölümde Kymlicka kadınların kontrol altına alınmasının genelde kamuya açık alanda ve açıkça değil özel alanda ve kapalı şekilde gerçekleştiğini ve dünyadaki hiçbir kültürün özel alan göz önünde bulundurularak uygulandığı takdirde “cinsiyete dayalı ayrımcılık” testini geçemeyeceğini kabul eder.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn50"><sup>[50]</sup></a>Kymlicka benim bu eleştirime çok şey beklediğim veya aile yaşamında erkek ve kızların eşit muamele görmesi kuralını zorla uygulatmanın kabul edilemez derecede müdahaleci ve illiberal olduğunu söyleyerek yanıt verebilir. Ancak ben, Kymlicka’nın liberal grup hakları savunusunun temelindeki argümanlardan dolayı özel, kültürel alanda uygulanan bu tür ayrımcılıkları ele alması gerektiğini düşünüyorum. Zira kişinin öz-saygı geliştirebilmesi için yalnızca bir kültüre ait olması yeterli olamaz. Kişinin “miras aldığı sosyal rolleri sorgulayabilmek” ve sürdürmek istediği yaşamı sürdürebilmek için seçimler yapabilme kapasitesine sahip olabilmek için o kişinin kültürünün korunuyor olması yeterli olamaz. Kişinin öz-saygı gelişimi için o kişinin kültürü kadar kültürdeki yeri de önemlidir. Aynı şekilde kişinin sosyal rollerini sorgulayabilmesi için o kişinin kültürünün ona belirli sosyal rolleri dayatıp dayatmadığı da önemlidir. Kız çocuklarının içinde bulunduğu kültür ataerkil olduğu sürece kız çocuklarının sağlıklı gelişimi bahsettiğim bu iki nokta tarafından engellenmektedir. </p>



<p>Bunun bir sonucu olarak, feminist perspektiften bakıldığında azınlık haklarının buna çözüm sağlayabildiği belli değildir; aksine, azınlık hakları problemi güçlendirebilir. Daha az ataerkil bir çoğunluk kültürün içindeki daha ataerkil bir azınlık kültürü ele aldığımızda, öz-saygının artırılması veya kültürün kadın mensuplarının daha fazla seçim kapasitesine sahip olabilmesi noktasında azınlık hakları lehine bir argüman sunulamaz. Bu durumu incelerken birçok faktörü göz önünde bulundurmak gerekse de böyle bir kültürün kadın mensuplarının o kültürün zamanla yok olması (mensuplarının başka kültürlere entegre olmasıyla) veya en azından çoğunluk kültürde olduğu kadar kadın eşitliğini destekler hale gelecek şekilde değişmeye teşvik edilmesi durumunda çok daha iyi bir durumda olacağı söylenebilir. Dikkate alınması gereken diğer faktörler arasında azınlık grubun koruma gerektiren farklı bir dil konuşup konuşmadığı ve grubun ırk temelli ayrımcılığa maruz kalıp kalmadığı vardır. Ancak bir grubun kültürünün kadınların yaşam seçimlerini büyük ölçüde kısıtladığı veya kadınların refahına başka şekillerde zarar verdiği gerçeğini diğer yönde dengelemek için oldukça büyük faktörlerin devrede olması gerekir.</p>



<p>Bu konuda birçok farklı örnek daha verebilirim ancak şimdilik geçtiğimiz birkaç yılda, çoğu Amerika’da yaşanmış olan ve çok radikal olmayan üç örnek üzerinden devam edeceğim. Vereceğim örneklerdeki kültürlerin yakın tarihte göç eden kültürlerden olduğuna dikkat çekmek istiyorum; bu gruplar Kymlicka’nın ifadesine göre “ulusal azınlıklar” adını verdiği gruplardan daha az özel hakkı hak eden gruplardır.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn51"><sup>[51]</sup></a> Ancak bu gruplar aynı zamanda dünyanın farklı bölgelerinde göçmen-olmayan etnik veya dini azınlıkları meydana getirmektedir. Bu örnekleri sunuyor olmamın sebebi ise kadınları baskı altına alan bazı kültürel pratikler özel aile yaşamı olarak görüldüğü için gizli kalabildiğini ve onların kamusal alana çıkması veya devletin korumacı şekilde müdahale edebilmesi için olağanüstü koşulların gerekebildiğini göstermektir. </p>



<p>Bahsedeceğim ilk vaka Aralık 1996’da gerçekleşmiştir; bu vakada ABD’nin Ortabatı eyaletlerinden birinde Irak’ın kırsal bölgesinden bir göçmen kızının kaybolduğunu polise bildirir ve onu bulmak için yardım ister. 13 ve 14 yaşlarındaki iki kızını 20’li yaşlarının sonlarındaki iki arkadaşına nikahlamak için bir imam ayarladığını, evliliklerinden gerçekleşmesinin ardından kızlardan birinin 20 yaşındaki erkek arkadaşıyla kaçtığını polise anlatır. Kız bulunur ve çok şaşıracakları biçimde baba, iki koca ve erkek arkadaşın tamamı tutuklanır; babanın tutuklanma sebebi çocuk istismarı, diğerlerinin de tecavüzdür.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn52"><sup>[52]</sup></a> Eğer baba devlet görevlilerini aile işlerine kendi isteğiyle müdahil etmeseydi bu kızların başına gelenler muhtemelen hiçbir zaman kamuoyu tarafından öğrenilmeyecekti. California’da yaşanan ikinci vaka(lar)da Hmong kültürü odak noktasındadır; bu kültürde “kaçırma yoluyla evlilik” pratiği yaygındır, yani “damat” kendi erkek akrabalarına danıştıktan sonra seçtiği “gelini” kaçırır ve ona tecavüz eder. Bu vakalar, genç kızların bu muameleye güçlü direniş gösterdiği ve bazen akrabalarının veya arkadaşlarının yardımını aldıklarında mahkemeye taşınarak kamuoyunun bilgisine ulaşır.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn53"><sup>[53]</sup></a> Üçüncü vaka ise kongre üyesi Patricia Shroeder’in uzun uğraşları sonucunda Kongre’nin nihayet ABD’de klitoridektomiyi (kadın sünneti) yasaklamasıdır. Bundan yalnızca birkaç ay önce mahkeme bu pratiğin uygulandığı bir ülke olan Togo’dan ilk kez birine bu sebeple iltica hakkı vermişti. Yasa nihayet Kongre’den geçtiğinde bazı Amerikalı doktorlar medyaya bu yasanın adil olmadığı çünkü klitoridektominin “özel” bir mesele olduğu ve buna doktora da danışarak çocuğun ve ailenin karar vermesi gerektiği yönünde demeç vermişti.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn54"><sup>[54]</sup></a></p>



<p>Bu tür örneklerin arkasında yatan, birçok kültürde görülen genel bir fenomen genç kızlara eşit olmayan muamelenin ve onları kontrol altında tutmaya çalışmanın ilk olarak aile ortamında başladığı ve ömür boyu süren etkileri olduğudur. Göçmenlerin ABD’deki okullardaki deneyimini araştıran yakın tarihli bir çalışmada Laurie Olsen California’da bir lisedeki birinci-nesil göçmen kızların nasıl sürekli iki kültür arasında orta yolu bulmak zorunda olduğunu, çoğu zaman hem çoğunluk kültürden gelen ırkçılık ve ayrımcılığa karşı hem de kendi kültürlerinden gelen ataerkilliğe karşı mücadele etmek zorunda kaldıklarını gösteriyor. İkinci türden mücadeleyle ilgili Olsen şöyle diyor:</p>



<p>“Din ve kültür kilit faktörler. Dolayısıyla Vietnamlı veya Çinli kızların durumu idare etme biçimiyle Meksikalı Katolik bir kızın veya Hindu yahut Müslüman bir kızın idare etme biçimi farklılık gösteriyor.  Ama hepsi evlilik, çocuk sahibi olma ve kadın rolünü benimseme noktasında kültürel beklentilerin kendileri için yaklaştığını hissediyor. Genç kızlar ebeveynlerinin ne zaman evlilik bekleyeceğini, evliliğe izin vereceğini veya evlilik ayarlayacağını bilmiyor, bunun yerine kendilerini kardeşlerine bakmakla mı görevlendireceğini yoksa oradaki aile görevleriyle uğraşmak veya orada geleneksel bir evliliğe zorlanmak için anayurda geri mi gönderileceklerini bilmiyor.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn55"><sup>[55]</sup></a></p>



<p>Olsen’e göre genç erkek göçmenler iki kültür arasında seçim yapabilirken genç kızlar çoğu zaman bu iki kültür arasında hayatta kalabilmek için mücadele etmek zorunda. Farklı bir çoğunluk kültürün ortasında yaşıyor olmalarına rağmen evliliği sürdürmesi, çocuk sahibi olması ve çocuklarına kendi asıl kültürel kimlikleriyle büyütmesi beklenenler kadınlar oluyor. Olsen şöyle sonuca bağlıyor: “Bu çalışmaya konu olan göçmenler yeni bir ülkeye alışmaya çalışırken kendi öz kültürlerine doğru çekimi en çok cinsiyet meselesinde hissediyorlar.”<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn56"><sup>[56]</sup></a></p>



<p>ABD, Kanada ve Avrupa’da kayda değer azınlıklar oluşturan kültürel grupların birçoğunda aileler kız çocuklarını erkek çocuklarından çok daha büyük kısıtlamalara maruz bırakıyor. Kız çocuklarının giyim kuşamı, okuldışı ve sosyal aktivitelere katılımı, gözetimsiz dışarı çıkmaları, yüksek eğitime erişimleri, iş ve eş seçimleri kısıtlanıyor. Ev-aile yaşamında erkek kardeşlerinden beklenmeyen büyüklükte sorumluluklar onlardan bekleniyor ve bu durum sıklıkla kızların okuldaki başarılarını engelliyor. Her ne kadar okul kız çocuklarına hem bir nebze geçici bağımsızlık veriyor hem de evlilik sırasında maruz kalmaktan çekindikleri istismara karşı eğitim ve güç edinmelerini sağlıyor olsa da ailelerin kız çocuklarını liseden alıp zorla evlendirmeleri nadir görülen bir durum değil. Birçok durumda kızlar kuzenleriyle veya ailelerinin uygun gördüğü bir kişiyle evlenerek “ana babalarına saygılı davranmak” seçeneği ile kendi yaşamlarını idame ettirmelerini sağlayacak yüksek eğitime devam etme seçeneği arasında kalıyor. Böyle bir durumda kızlar, kendi seçimlerini yapmaya çalıştıklarında ailelerinin onları memlekete geri gönderebileceğini, evlatlıktan reddedebileceğini veya daha kötü şeyler yapabileceğini biliyor.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn57"><sup>[57]</sup></a></p>



<p>Bu sebeplerle, bu genç kızların kültürlerinin onların “yaşamlarını nasıl sürdüreceklerine dair bilgi sahibi seçimler yapmalarını”, “çeşitli anlamlı seçenekler arasında seçim yapabilmelerini” veya “uygun gördükleri yaşamı özgürce sürdürebilmelerini” sağlayabileceğini anlamak güçtür – bu saydığım özellikler de liberal çokkültürcülük savunucularının kültürlere atfettiği özelliklerdir. Bu kızların kültürel mirasının büyük bir kısmını oluşturan şey yaşama dair anlamlı seçimler yapabilme kapasitesi veya özgürlüğü değil aksine ciddi engeller ve kısıtlamalardır. Birçok göçmen kız bir yandan kültürel köklerine büyük oranda bağlılık hissederken (ve Amerikalı akranlarının bundan yoksun olduğunu düşünürken), bir yandan kültür adına aileleri tarafından kişisel özgürlüklerine ve yaşamlarına dair seçimlerine koyulan kısıtlamalardan mustarip.<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn58"><sup>[58]</sup></a> Kültürel grup haklarının olmadığı bir ortamda dahi ailelerin bu genç kızları büyük oranda kontrol altında tuttuğu ve onlar üzerinde büyük bir güç sahibi olduğu görülüyor. Eğer bu genç kızlara sorulsaydı onların grup haklarını destekleyeceğini düşünmek zor olurdu; mensubu oldukları kültürel grubun kız mensuplarına karşı tutumunu değiştireceği ve onlar üzerindeki kontrolünü yumuşatacağı önkoşulu getirilirse bu yanıt belki değişebilir.</p>



<p>Kültürel temellere dayanarak ev-aile yaşamında kadınlara karşı yapılan ayrımcılık ve onların kontrol altında tutulması durumundan kamuoyunun neredeyse hiçbir zaman haberi olmaz; kamuoyuna yansıdığı durumda mahkemeler kadın haklarını zorla uygulatabilir ve Kymlicka gibi siyaset teorisyenleri kadın haklarını illiberal olarak tanımlayıp, onların kadınların fiziksel ve mental durumuna gayrımeşru biçimde zarar verdiğini iddia edebilir. Bu, daha önce belirttiğim bir düşünce olan kişinin kendi kültüründeki yerinin en az o kişinin kültürünün o kişinin öz-saygı geliştirme ve yaşama dair seçimler yapabilme kapasitesi sağlamadaki etkisi kadar önemli olduğu düşüncesini destekler. Bir azınlık kültürün kendini koruyabilmesi için grup hakları sağlamak erkeklerin çıkarına olsa dahi her zaman o kültüre mensup kadınların ve kız çocuklarının çıkarına olmayabilir. Kymlicka’nın -en azından görünürde- liberal grupların haklarına dair bu savunusundaki bu sorun, illiberal grupların haklarına dair savunularda veya illiberal grupların en azından “rahat bırakılmasına” dair argümanlarda çok daha büyük bir sorun haline gelir. </p>



<p>Daha az ataerkil toplumların içerisindeki daha ataerkil kültürler grup hakları iddiasında bulunduğunda, bu hakların tanınması durumunda bunun her zaman kadınların çıkarına olmadığı argümanından birçok farklı öneriye ulaşılabilir. Burada ulaşılan sonuçlar, grup hakları lehine liberal argümanlar sunulurken grup içi eşitsizliklere özel ihtimam gösterilmesi gerektiğini öne sürüyor. Özellikle cinsiyetler arası eşitsizliklere bakmak önemlidir zira bu tür eşitsizliklerden kamuoyunun genelde daha az haberi olur ve dolayısıyla daha az belirgin olurlar. Bu sebeple kültürel azınlık grupların ihtiyaçlarını ve haklarını sağlamaya çalıştığı iddiasında olan politikaların bu tür gruplar içerisinde daha az güç sahibi olan mensupların da yeterli derecede temsil edildiğinden emin olması oldukça önemlidir. Kadınlar -özellikle de genç yaştaki kızlar, zira daha yaşlı kadınlar cinsiyet eşitsizliğini sürdüren faktörler haline gelebiliyor<a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftn59"><sup>[59]</sup></a>– grup haklarına dair istişarelerde tam anlamıyla temsil edilmezse bu hakların verildiği durumda kadınların çıkarları bundan fayda değil zarar görebilir.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Jacob Levy, ulus devletler içinde yaşayan kültürel azınlıkların genellikle iddia ettiği hak türleri hakkında yakın zamanda harika bir sınıflandırma sundu. Bkz. Levy, ‘‘Classifying Cultural Rights,’’ in <em>NOMOS XXXIX: Ethnicity and Group Rights</em>, ed. Ian Shapiro and Will Kymlicka (New York: New York University Press, 1997), chap. 2, pp. 22 – 66.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Charles Taylor, Amy Gutmann ve <em>Multiculturalism, </em>ed. Amy Gutmann (Princeton, N.J.: Princeton University Press, 1994)’e katkıda bulunan yazarların çoğu “çokkültürcülük” kavramını burada ayırt ettiğim iki anlamıyla da birbirinin yerine kullanıyor. Aynı durum Yael Tamir, “Two Concepts of Multiculturalism,” <em>Journal of Philosophy of Education</em> 29 (1995): 161-72 için de geçerli. Bu tür bir kullanımın hem ilgili grupların aynı olmamasından ötürü hem de eğitim müfredatında daha önce göz ardı edilen perspektiflerin tanınmasını gerektiren durumların grup haklarının hukuki açıdan uygulanmasının -bu haklar bazı bireysel haklarla çatıştığında dahi- meşru olduğu durumlardan farklı olarak görünmesine yol açacağı için savunu ve argümanlarda kafa karışıklığı yarattığını düşünüyorum.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> George Kateb, ‘‘Notes on Pluralism,’’ <em>Social Research </em>(‘‘Special Issue on Liberalism’’) 61 (1994): 511–37, p. 512. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Will Kymlicka, <em>Multicultural Citizenship: A Liberal Theory of Minority Rights </em>(Oxford: Oxford University Press, 1995), p. 89. Kymlicka burada Margalit ve Raz’ın ‘‘kuşatıcı kültür” dediği şeye işaret eder (Avishai Margalit and Joseph Raz, ‘‘National Self-Determination,’’ <em>Journal of Philosophy </em>87 [1990]: 439 – 61). </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Kymlicka, <em>MulticulturalCitizenship,</em><em> </em>p.76 </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Bu tür savunulara örnek olarak bkz. Vernon Van Dyke, ‘‘The Individual, the State, and Ethnic Communities in Political Theory,’’ <em>World Politics </em>29 (1977): 343 – 69, and ‘‘Collective Entities and Moral Rights: Problems in Liberal-Democratic Thought,’’ <em>Journal of Politics </em>44 (1982): 21– 40. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bu üç problem de Michael Sandel’ın yakın tarihli kitabı <em>Democracy’s Discontent </em>(Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1996) belirgindir. Susan Moller Okin’in <em>American Political Science Review </em>91 (1997): 440 – 42 incelemesine bakınız.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Bkz. ‘Feminism, Women’s Human Rights, and Cultural Differences,’’ <em>Hypatia</em>, vol. 3 (1998).</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Bkz. Örn. JaneFlax,‘‘Race/GenderandtheEthicsofDifference:AReplytoOkin’s ‘Gender Inequality and Cultural Differences,’’ <em>Political Theory </em>23 (1995): 500–510; Norma Claire Moruzzi, ‘‘A Problem with Headscarves: Contemporary Complexities of Political and Social Identity,’’ <em>Political Theory </em>22 (1994): 653–72; ayrıca klitoridektomiye karşı çıkan Batılı feministleri eleştiren dört referansı içeren Chandra Mohanty, Ann Russo, and Lourdes Torres, eds., <em>Third World Women and the Politics of Feminism </em>(Bloomington: Indiana University Press, 1991). Bu meseleyi “Feminism, Women’s Human Rights, and Cultural Differences.” adlı makalemde daha geniş biçimde ele alıyorum.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> <em>Covenant for the New Millennium: The Beijing Declaration and Platform for Action </em>(Santa Rosa, Calif.: Free Hand Books, 1996), pp. 9–10.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> A.g.e. p. 112</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> Bkz. Kirti Singh, ‘‘Obstacles to Women’s Rights in India,’’ in <em>Human Rights of Women: National and International Perspectives, </em>ed. Rebecca J. Cook (Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 1994), pp. 375 – 96, esp. pp. 378 – 89. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> Dorothy Dinnerstein, <em>The Mermaid and the Minotaur: Sexual Arrangements and Human Malaise </em>(New York: Harper & Row, 1976); Nancy Chodorow, <em>The Reproduction of Mothering: Psychoanalysis and the Sociology of Gender </em>(Berkeley: University of California Press, 1978); Walter J. Ong, <em>Fighting for Life </em>(Ithaca, N.Y.: Cornell Univerity Press, 1981); Jessica Benjamin, <em>The Bonds of Love: Psychoanalysis, Feminism, and the Problem of Domination </em>(New York: Pantheon, 1988). </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Arvind Sharma, ed., <em>Women in World Religions </em>(Albany, N.Y.: SUNY Press, 1987); John Stratton Hawley, ed., <em>Fundamentalism and Gender </em>(Oxford: Oxford University Press, 1994). </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> Bkz. Carol Delaney, <em>Abraham on Trial: The Social Legacy of Biblical Myth </em>(Princeton, N.J., Princeton University Press, 1998). </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> A.g.e, alıntılar 5 ve 23. sayfalardan.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Gita Sen ve Karen Grown’un da dediği gibi: “Gelenekler kadınlar için hem yararlı hem zararlı olagelmiştir. Alt ekonomik ve sosyal konum ve kadınların faaliyetleri ile seyahat özgürlüğünü kısıtlamak, geçtiğimiz 15 yıldaki araştırmamızın gösterdiği üzere, çoğu kültürde mevcuttur. Kültürel saflığı sağlamak adına yapılan çağrılar çoğu zaman hızla değişen toplumda kadınlar üzerindeki tahakkümü sürdürmek için yapılan üstü örtülü çabalardır.” (<em>Development, Crises, and Alternative Visions: Third World Women’s Perspectives, </em>[New York: Monthly Review Press, 1987], p. 76). Ayrıca bkz. Michelle Zimbalist Rosaldo and Louise Lamphere, eds., <em>Woman, Culture, and Society </em>(Stanford, Calif.: Stanford University Press, 1974), özellikle Rosaldo ve Sherry Ortner’ın bölümleri; also Rosaldo, ‘‘The Use and Abuse of Anthropology: Reflections on Feminism and Cross-Cultural Understanding,’’ <em>Signs: Journal of Women in Culture and Society </em>5 (1980): 389 – 417. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> Jeremy Bentham,‘‘Of the Influence of Time and Place in Matters of Legislation,’’ in <em>Works, </em>ed. John Bowring (Edinburgh: William Tait, 1838), pt. 1, pp. 173–81; Diğer kültürlere dair yazan çoğu kişi gibi Bentham da diğer kültürün sorunlarının kendi kültürünün sorunlarına nazaran daha fazla farkındadır. Nihayetinde onun döneminde yaşayan İngiliz kadınlar evlilik noktasında yasal benliklerini kaybetmişlerdi ve bizzat Bentham da kadınların Parlamento görüşmelerinde hazır bulunmasına kadınların oradaki varlığının ciddi bir meseleyle meşgul olan erkeklerin dikkatini dağıtacağı gerekçesiyle karşı çıkmıştı. Bentham yine de tasvir ettiği diğer kültürlerde yaşayan kadınlara nazaran İngiliz kadınının çok daha özgür olduğunda ısrarcıdır.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Sebastian Poulter, ‘‘Ethnic Minority Customs, English Law, and Human Rights,’’ <em>International and Comparative Law Quarterly </em>36 (1987): 589 – 615. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> Amy Gutmann,‘‘The Challenge of Multiculturalism in Political Ethics,’’<em>Philosophy and Public Affairs </em>22 (1993): 171–204.  Poulter da Gutmann da cinsiyetsiz bir şekilde yalnızca “çok eşlilik” terimini kullansa da bahsettikleri şey erkeğin çok eşliliği, yani bir adam ile birden fazla kadının evliliğidir, bir kadının birden fazla erkekle evliliği değil. Günümüz dünyasında ilkinin örnekleri ikincisinden çok daha fazladır. İkinciyi uygulayan grupların sayısı çok azdır.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> Bunun çeşitli örnekleri için bkz. Mahnaz Afghami, ed., <em>Faith and Freedom: Women’s Human Rights in the Muslim World </em>(Syracuse, N.Y.: Syracuse University Press, 1995); ve Valentine M. Moghadam, ed., <em>Identity Politics and Women: Cultural Reassertions and Feminisms in International Perspective </em>(Boulder, Colo.: Westview, 1994). </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> Avishai Margalit and Moshe Halbertal, ‘‘Liberalism and the Right to Culture,’’ <em>Social Research </em>61 (1994): 491–510. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> Chandran Kukathas,‘‘Are There Any Cultural Rights?’’<em>Political</em><em> Theory</em><em> </em>20 (1992): 105 – 39. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> Kymlicka, <em>Liberalism, Community, and Culture </em>(Oxford: Clarendon, 1989), ve <em>Multicultural Citizenship. </em></p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> Margalit and Halbertal, p. 491.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> A.g.e., p. 499. Ayrıca bkz. ‘‘Religion, Multiculturalism and Equality: The Israeli Case,’’ <em>Israel Yearbook on Human Rights </em>25 (1996): 193–241. Ultra-ortodoks cemaate devlet desteğinin meşrulaştırılması konusunda Raday’ın argümanları ve yargıları Margalit ile Halbertal’ınkilerden radikal biçimde farklıdır.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> Margalit and Halbertal, p. 505. Ayrıca bkz. p. 502. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> Benimle olan bir diyaloğunda Halbertal, hem kendisinin hem de Margalit’in herkesin bir tür kişilik kimliğine sahip olduğunu düşündüğünü belirtmişti (Kudüs, Aralık 1996).-</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref29"><sup>[29]</sup></a> Margalit and Halbertal, pp. 493-94.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref30"><sup>[30]</sup></a> Avishai Margalit, ‘‘Israel: The Rise of the Ultra-Orthodox,’’ <em>New York Review of Books </em>(November 9, 1989), pp. 38 – 44, p. 39. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref31"><sup>[31]</sup></a> Kadınların kamusal alanda dua ederken fısıltıdan daha yüksek ses çıkarmalarının yasaklanmasının sebebi de budur. Söz konusu tehlike, kadın sesinin erkeği cinsel olarak tahrik etmesi ve onun ibadetini zedelemesidir. Kadınlar ve cinselliğe dair aynı tutumu Association Islamique en France sözcüsü Mahammed Moujaher’in Fransa’da yakın zamanda yaşanan “affaire du foulard” sırasında yaptığı açıklamada da görüyoruz. Moujaher, kızların okulda başörtüsü giyme hakkını savunarak “kızların bir arzu objesi olan bedenleri ile değil de entelektüel ve manevi kapasiteleri ile değerlendirebilmeleri için” bunun gerekli olduğunu savunur (‘‘Moujaher: Le voile, une obligation morale!’’ <em>Le Figaro </em>[October 26, 1989]). Kadın vücudunun bir arzu nesnesi olduğuna dair bu eril merkezli kavram, kadınların nasıl giyindikleri, nereye seyahat ettikleri, kiminle seyahat ettikleri, ne iş yapabildikleri ve yapamadıkları, kararların alındığı aile meclislerine katılıp katılamadıkları, nerede ve ne zaman konuşup, şarkı söyleyebilecekleri gibi birçok konuda onlara uygulanan kısıtlama ve yasakların sebebini oluşturur. Bir kadının veya kız çocuğunun kendi bedeni üzerinde hak sahibi biri gibi değil de bir cinsel obje ve bir “arzu nesnesi” gibi muamele görmesi temel haklarının kabul edilemez bir ihlalidir. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref32"><sup>[32]</sup></a> Kukathas, p. 123</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref33"><sup>[33]</sup></a> A.g.e., pp. 121, 124.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref34"><sup>[34]</sup></a> A.g.e. p. 114.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref35"><sup>[35]</sup></a> Kadınların kölelik statüsü üzerine benzer bir yaklaşım için bkz. Elinor Burkett, ‘‘God Created Me to Be a Slave,’’ <em>New York Times Magazine </em>(October 12, 1997), pp. 56–60. Ancak oldukça ataerkil kültürlerde kadınların durumunda farklı boyutlar vardır. Bu tür kültürlerde daha yaşlı kadınların gençlere nazaran daha az değişim istemesine dair üç açıklama getirmiştim: “Kişinin yaşamı üzerinde büyük etkiler yalan kültürel kısıtlamaları sorgulaması kolay değildir; … bu kısıtlamaları deneyimlemek, aynı kısıtlamaları yeni nesil üzerinde de zorla uygulama noktasında bir psikolojik ihtiyaç doğurabilir; … yaşlı bir kadının grup içerisindeki görece yüksek statüsünün sebebi kısmen onun kendi çocuklarını ve torunlarını kültürel olarak belirlenmiş cinsiyet rollerine yetiştirmedeki başarısı, yani böylece erdemli bir yaşam sürmüş olmasıdır.” (‘‘Susan Okin Responds,’’ <em>Boston</em><em> Review </em>22 [1997]: 40). Meseleyi daha geniş biçimde ele alan mükemmel bir yazı için bkz. Hanna Papanek, ‘‘To Each Less than She Needs, from Each More than She Can Do: Allocations, Entitlements, and Value,’’ in <em>Persistent Inequalities: Women and World Development, </em>ed. Irene Tinker (New York: Oxford University Press, 1990), pp. 162 – 81, esp. pp. 176 – 81. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref36"><sup>[36]</sup></a> Kukathas, p. 133.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref37"><sup>[37]</sup></a> Bazı ekstrem örnekler için bkz. ‘‘Marked for Death, by Their Families,’’<em>New</em><em> York Times </em>(October 18, 1997), p. A4. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref38"><sup>[38]</sup></a> Kymlicka <em>Multicultural Citizenship</em> adlı kitabında bu teorisyenlere, özellikle Rawls’a daha az dayanmaktadır çünkü özellikle Rawls’un ilgili argümanlarındaki değişimleri fark eder. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref39"><sup>[39]</sup></a> Kymlicka, <em>Liberalism, Community and Culture</em>, p. 165.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref40"><sup>[40]</sup></a> Kymlicka, <em>Multicultural</em><em> Citizenship</em><em> ,</em>p.83.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref41"><sup>[41]</sup></a> Kymlicka, <em>Liberalism,</em><em> Community</em><em> ,and</em><em> Culture</em><em> ,</em>pp. 168–72, 195–98.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref42"><sup>[42]</sup></a> Verdiği örnekler arasında Lord Devlin ile İslamcı köktenciler vardır; bana kalırsa Margalit ve Halbertal da aynı hatayı yapmaktadır.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref43"><sup>[43]</sup></a> Kymlicka, <em>Liberalism, Community, and Culture, </em>pp. 170–71. Bu durumun meşru bir şekilde uygulandığı bir örnek olarak Kanada’daki yerlilerin “beyaz çoğunluk tarafından zayıflatıldığı” ve kültürel yapısının “normal sağlıklı gücünü ve esnekliğini” yeniden kazanabilmek için zamana ihtiyaç duyduğunu sunar (p. 171).</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref44"><sup>[44]</sup></a> A.g.e., p. 171.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref45"><sup>[45]</sup></a> Kymlicka, <em>Multicultural Citizenship</em>, p. 152. Burada Kymlicka’nın pozisyonunda önceki kitabına kıyasla büyük bir değişiklik vardır: Artık “ulusal azınlıklar” olarak sınıflandırılan azınlık kültürlerin kendi içlerinde liberal olması zorunluluğu yoktur. Yani toprakları fethedilen yerliler ve diğer benzeri gruplar kendi içlerinde toleranslı davranma ve ayrımcılığı sonlandırma gibi pratiklere zorlanmamalıdır. Kymlicka’nın bu istisnayı oluşturma gerekçelerini yetersiz bulmakla birlikte argümanın bu kısmını şimdilik bir kenara koyuyorum.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref46"><sup>[46]</sup></a> A.g.e. p. 92.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref47"><sup>[47]</sup></a> Kymlicka, <em>Liberalism,</em><em> Community,</em><em> and</em><em> Culture,</em><em> </em>pp. 171–72. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref48"><sup>[48]</sup></a> Örn. bkz. Kymlicka, <em>Multicultural</em><em> Citizenship,</em><em> </em>pp. 153,165. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref49"><sup>[49]</sup></a> Bkz. Amartya Sen, ‘‘More than One Hundred Million Women Are Missing,’’ <em>New York Review of Books </em>(December 20, 1990), pp. 61– 66. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref50"><sup>[50]</sup></a> Will Kymlicka, <em>Contemporary Political Philosophy: An Introduction </em>(Oxford: Clarendon, 1990), esp. pp. 239 – 62. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref51"><sup>[51]</sup></a> Daha fazla örnek için bkz. Susan Moller Okin, ‘‘Is Multiculturalism Bad for Women?’’ <em>Boston Review </em>22 (1997): 25–28. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref52"><sup>[52]</sup></a> <em>New York Times </em>(December 2, 1996), p. A6. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref53"><sup>[53]</sup></a> Bu tür vakaların tartışıldığı çalışmalar için bkz. Deirdre Evans-Pritchard and Alison Dundes Renteln, ‘‘The Interpretation and Distortion of Culture: A Hmong ‘Marriage by Capture’ Case in Fresno, California,’’ <em>California Interdisciplinary Law Journal </em>4 (1995): 1– 48; and Catherine Trevison, ‘‘Changing Sexual Assault Law and the Hmong,’’ <em>Indiana Law Review </em>27 (1993): 393 – 408. </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref54"><sup>[54]</sup></a> Celia Dugger, <em>New York Times </em>(October 12, 1996). Dugger şöyle diyor: “Uzmanların belirttiğine göre ABD’de cinsel organları kesilen kızların sayısını kesin olarak bilmek imkansız zira bu ritüeller genellikle özel ortamlarda gerçekleştiriliyor” (p. A1).</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref55"><sup>[55]</sup></a> Laurie Olsen, <em>Made</em><em> in</em><em> America:</em><em> Immigrant</em><em> Students</em><em> in</em><em> Our</em><em> Public</em><em> Schools</em><em> </em>(New York: New Press, 1997), p. 124. Özellikle 6. bölüme bakınız: ‘‘Love and Marriage: How Immigrant Women Negotiate the Terrain between Two Cultures.’’ </p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref56"><sup>[56]</sup></a> A.g.e., p. 148.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref57"><sup>[57]</sup></a> Bkz. A.g.e. 6. bölüm. Ayarladıkları evliliklere direnen kızlarını öldüren veya öldürmeye teşebbüs eden, Britanya’da yaşayan ve Pakistan taşrasından göçen ailelerin ekstrem bir vakası için bkz. “Marked for Death, by Their Families.”</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref58"><sup>[58]</sup></a> Olsen, 6. Bölüm.</p>



<p><a href="applewebdata://fb522504-3252-4c9b-b89a-8696db02bbad#_ftnref59"><sup>[59]</sup></a> Bunun bazı sebepleri için 35 numaralı dipnota bakınız.</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/A115F3DA-230E-4E18-BDA5-55BC833780B4.jpeg" width="64" alt="Fatih Köktemir"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Fatih Köktemir</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümü lisans öğrencisidir. İlgi alanları 18. ve 19. Yüzyıl Avrupa tarihi, felsefesi ve kültürüdür.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/07/feminizm-ve-cokkulturculuk-susan-moller-okin/">Feminizm ve Çokkültürcülük – Susan Moller Okin</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hayek’in Sosyalizm Karşıtı Siyasal Argümanı – David Gordon</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hayekin-sosyalizm-karsiti-siyasal-argumani-david-gordon</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hayekin-sosyalizm-karsiti-siyasal-argumani-david-gordon</guid>
<description><![CDATA[ Kaynak metin: https://mises.org/library/hayeks-political-argument-against-socialism Yazar: David Gordon Çevirmen: Fatih Köktemir Editör: Hasan Ayer Friedrich Hayek’in Kölelik Yolu (the Road to Serfdom) adlı kitabı 1944’te yayınlandığında en çok satan kitaplar arasına girdi ve o günden beri özgürlük literatüründeki klasik eserlerden biri olarak kaldı. Yine de birçok insan bu kitabı anlamakta güçlük çekiyor. Glenn Beck’in 2010 yılında kendi televizyon programında kitaptan bahsetmesi ve bu sebeple kitaba olan talebin artmasından sonra, Mises Enstitüsü etkinliklerinden birinde tanınmış bir konuşmacı bana kitabı çok yoğun ve zor bulduğunu söyleyip, Hayek’in yeni kazandığı bu okurların bir zaman sonra kafa karışıklığı yaşayarak kitabı ellerinden bırakacakları öngörüsünde bulundu. Bu hafta,
Author information





Kualia Analitik Felsefe



 | 



Hayek’in Sosyalizm Karşıtı Siyasal Argümanı – David Gordon yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/05/friedrich-hayek.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:53:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hayek’in, Sosyalizm, Karşıtı, Siyasal, Argümanı, –, David, Gordon</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kaynak metin:</strong> https://mises.org/library/hayeks-political-argument-against-socialism</p>



<p><strong>Yazar:</strong> David Gordon</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Fatih Köktemir</p>



<p><strong>Editör:</strong> Hasan Ayer</p>



<p>Friedrich Hayek’in Kölelik Yolu (the Road to Serfdom) adlı kitabı 1944’te yayınlandığında en çok satan kitaplar arasına girdi ve o günden beri özgürlük literatüründeki klasik eserlerden biri olarak kaldı. Yine de birçok insan bu kitabı anlamakta güçlük çekiyor. Glenn Beck’in 2010 yılında kendi televizyon programında kitaptan bahsetmesi ve bu sebeple kitaba olan talebin artmasından sonra, Mises Enstitüsü etkinliklerinden birinde tanınmış bir konuşmacı bana kitabı çok yoğun ve zor bulduğunu söyleyip, Hayek’in yeni kazandığı bu okurların bir zaman sonra kafa karışıklığı yaşayarak kitabı ellerinden bırakacakları öngörüsünde bulundu.</p>



<p>Bu hafta, Hayek’in kitabındaki temel argümanı daha rahat anlamanın bir yolu olarak Jeremy Shearmur’un Hayek and After: Hayekian Liberalism as a Research Programme (Routledge, 1996) kitabında Hayek’in argümanıyla ilgili söylediklerini tartışacağım. Shearmur’a göre, Hayek siyasal düşüncesine bir sosyalist olarak başladı ve hayatı boyunca sosyalist değerlere büyük bir sempati besledi. Kölelik Yolu’nu “tüm sosyalistlere” atfederken hiçbir şekilde samimiyetsiz değildi. Ancak sosyalizmin amaçlarının sosyalist yollarla gerçekleştirilemeyeceğine inanmış ve bu görüşü geniş bir kitleye ulaştırmayı görev bilmişti.</p>



<p>Sosyalizm, iddia ettiği refah, adalet ve mutluluğun amaçlarına ulaşmakta neden kaçınılmaz olarak başarısız oluyor? Bunun cevabı mises.org okuyucuları için sürpriz olmayacaktır: Sosyalist bir ekonomide ekonomik hesaplama mümkün değildir. Ludwig von Mises’in bu yöndeki argümanı da Hayek’in sosyalizme olan bağlılığını ortadan kaldırdı; Hayek, Mises’in argümanının öğrendikten sonra, işleyen bir ekonomik sistem için piyasa fiyatlandırmasının elzem olduğunu gördü.</p>



<p>Hayek, benzer bir argümanın siyasi alana genişletilebileceğini gördü. Sosyalist planlamanın ekonomik projelerin verimliliklerini yargılayabilmek adına onları ortak bir parasal ölçekte ölçmek için hiçbir araç olmadığı gibi, bireylerin çatışan tercihlerini de tutarlı bir hedefler kümesinde bir araya getiremez. Shearmur şöyle diyor:</p>



<p>“Hayek, bir planlama otoritesinin mevcut kaynakları en verimli şekilde kullanabilmek için alternatif seçenekler arasından seçim yapması gerektiğini ve ‘geniş sınırlar içinde bir kişinin diğer bir kişiyi bir kararın diğerinden daha makul olduğuna ikna edebileceği hiçbir gerekçe olmadığını’ iddia eder.</p>



<p>O halde bu planlama ne yapabilir? Hayek, planlamanın topluma kendi önceliklerini dayatmaya çalışacağını öne sürüyor ve ardından, soruyor: “Bu, tiranlığın çok iyi bir tanımı değil mi?” Kölelik Yolu kitabının büyük kısmı, Nazizmin Alman sosyalist hareketinde yaygın olan fikirlerden nasıl ortaya çıktığının bir anlatımından oluşur; Hayek, toplumu planlama girişiminin özgürlüğü ortadan kaldırdığını titiz bir şekilde gösterir.</p>



<p>Hayek’in analizi tartışmalı bir önermeye dayanmaktadır. Argümanın işe yaraması için, aklın ortak bir değerler dizisini dikte etmesi ve bu değerler dizisinin çoğu insanın rahatça kavrayabileceği kadar kolay olmaması gerekir. Aksi takdirde planlama, Hayek’in onu konumlandırmaya çalıştığı ikilemden kaçabilir. Neredeyse herkes, makul olduğu takdirde, belirli değerler üzerinde anlaşacağı için planlamanın isteksiz bir nüfusa kendi tercihlerini dayatmasına gerek yoktur. </p>



<p>Bu arada yıllardır yanlış bir şekilde düşündüğümün aksine Hayek’in argümanı objektif değerlerin olmadığı varsayımına dayanmıyor. Bu objektif değerler, insanlar onları kolayca kavrayamadığı sürece veya çoğu insanın kavrayabileceği nesnel değerler tartışmalı sosyal sorunları çözmek için yeterli olmadığı sürece, onun argümanıyla bir arada var olabilir. Bu olmazsa, tercihler çözüm umudu olmaksızın çatışma halinde olacaktır.</p>



<p>Shearmur’un Hayek’in Kölelik Yolu’undaki argümanına ilişkin açıklaması doğruysa, Hayek kendisine koyduğu hedefi yerine getirmiş görünüyor. Hayek, sosyalizmin görünüşte hedeflediği değerleri engellediğini göstermeyi hedefliyor ve göstermeyi başarıyor. O halde Hayekyen araştırma programının başarılı olduğunu ilan etmeli miyiz?</p>



<p>Shearmur’a göre acele etmemeliyiz. Hayek, sağlam temelli siyaset teorisinin hiçbir engeli olmayan bir serbest piyasayı gerektirdiğini göstermiyor. Gösterdiği üzere sosyalizm elendi; peki refah devleti ne olacak? Hayek’in tüm argümanlarının gösterdikleri içerisinde, sosyal güvenlik, kamusal sağlık sistemi, antitröst, güvenlik düzenlemeleri ve diğer müdahalecilik çeşitleriyle yola devam etmemiz mümkün değil mi? Bu önlemler, Hayek’in bizi köleliğe götürdüğünü iddia etiği değerler ölçeğini gerektiriyor mu? Neden bunları tesis etmek için demokratik çoğunluğun mutabakatından daha fazlası gerekiyor?</p>



<p>Hayek’in programı başarılı ilan edilecekse, önce başladığı işi bitirmesi gerekiyor. Argümanını, tam ölçekli sosyalizme ek olarak refahçılığa da uygulanacak şekilde genişletmelidir. Peki gerçekten bunu yapmalı mı? Shearmur’un da farkına vardığı gibi, bu analizinin karşısına bir problem çıkar. Shearmur, Hayek’in argümanının serbest piyasayı gerekçelendirmek noktasında kendi başına eksik olduğunu düşünüyor. Ancak bu düşünce, Hayek’in engelsiz bir serbest piyasayı savunmaya çalıştığını varsayar: Eğer Hayek bunu yapmaya çalışmıyorsa, Hayek’in argümanı kendi içinde başarısız olmaz.</p>



<p>Shearmur’un da kabul ettiği gibi, Hayek aslında serbest piyasayı Mises kadar desteklemez.</p>



<p>“Hayek, laissez-faire taraftarı değildir; hükümetin önemli bir rol oynamasına karşı değildir; örneğin, kamu mallarının sağlanması konusunda, piyasa düzeninin düzgün işleyişine yardımcı olmada ve ayrıca refah ihtiyaçlarının karşılanmasında…. Kölelik Yolu’nda hükümete verdiği aktif rolün ışığında, onun burada ne ölçüde bir klasik liberal olarak tanımlanabileceği muğlaktır.”</p>



<p>Erken dönemlerinde sosyalist değerlere sempati duymasına rağmen Hayek hayatının ilerleyen dönemlerinde önemli ölçüde git gide daha klasik liberal oldu; onun tercih ettiği türden bir “hukuk devleti” yürürlüğe konulursa, çağdaş refah devletinin büyük bir kısmı ortadan kalkmak zorunda kalacaktı.</p>



<p>Hayek, az çok klasik bir liberal toplumu savunma çabasında, giderek evrimsel düşüncelere yöneldi. Bilinçli bir planlama tarafından yönetilmeyen kendiliğinden oluşan düzenler, alternatif sosyal örgütlenme biçimlerinden daha büyük nüfusları destekleyebilirdi. Böylece haklı olarak zamanla daha müdahaleci rakiplerinin yerini alacaklardı.</p>



<p>Hayek’in evrimci düşüncesine ilişkin analizinde Shearmur, çok yararlı noktalara değiniyor. Hayek, hiçbir merkezi planlamanın piyasanın işleyişini kontrol etmemesi anlamında serbest piyasayı kendiliğinden oluşan bir düzen olarak nitelendirmekte haklıdır. Ancak bundan, piyasanın bir evrim süreci tarafından kurulması gerektiği ya da öyle kurulduğunda daha iyi olduğu sonucu çıkmaz. “Teorik düzeyde, Hayek’in evrimleşmiş şeylere yönelik muhafazakar arzusunun sürdürülemeyeceği de açıktır.” Evrimin ürünleri iyi ya da kötü olabilir; bu, Hayek’in sıklıkla gözden kaçırdığı bir durumdur.</p>



<p>Ayrıca, Hayek’in toplumları yargılama yöntemi, evrimleşmeyi pek önermez. Neden en çok insanı destekleyebilen toplum en değerli kabul edilsin? Shearmur bu kriteri eğlenceli bir şekilde “Hayek’in Benthamrevizyonu (En Çoğun En Büyük Mutluluğundan En Çoğa)” <em>(from the Greatest Happiness of the Greatest Number to The Greatest Number)</em> olarak adlandırır.</p>



<p>Müdahaleciliğe karşı kapsamlı argümanlar isteyen okuyucuların, Hayek’in evrimsel spekülasyon bataklığına sürüklenmek yerine, Mises ve Rothbard’ı okumaları gerekir. Neyse ki Hayek’in sosyalizme karşı cesur ve özgün argümanı, insanlığın ilerlemesi hakkındaki evrimsel argümanına bağlı değildir.</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Kualia-Logo-3.png" width="64" alt="Kualia Analitik Felsefe"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Kualia Analitik Felsefe</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"></div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/05/hayekin-sosyalizm-karsiti-siyasal-argumani/">Hayek’in Sosyalizm Karşıtı Siyasal Argümanı – David Gordon</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Muğlaklık ve Bilincin Evrimi: Aynanın İçinden – David Papineau</title>
<link>https://trafikdernegi.com/muglaklik-ve-bilincin-evrimi-aynanin-icinden-david-papineau</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/muglaklik-ve-bilincin-evrimi-aynanin-icinden-david-papineau</guid>
<description><![CDATA[ Muğlaklık ve Bilincin Evrimi: Aynanın İçinden Yazar: David Papineau Çevirmen: Mert Erçetin Bilinç muğlak mıdır? Bazen canlılardan hangilerinin bilinci olduğuna karar vermek kesinlikle zordur. Solucanları ele alalım. Hareket ederken belli bir amaç gütmelerine rağmen ilkel bir sinir sistemleri ve dar bir davranış repertuarları var. Solucanların bilinci olup olmadığına kim karar verebilir ki? Ya da dilsel açıdan zeki bilgisayar botlarının hızla gelişen dünyasını düşünelim. Çok geçmeden kimi kerli ferli yorumcuların, bu yapay sistemlerden bazılarının bilinçli varlıklar olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğine dair bariz çözümler üretmeyecek bir anlaşmazlığa düşmelerini bekliyorum. Gene de belirlenemeyen bilincin kendisi mi, yoksa sadece bilincin ne olduğu sonucuna varma yeteneğimiz
Author information





Mert Erçetin



Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olmuştur. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Anabilim Dalı yüksek lisans programını, “Estetik Sanat Rejimi ve Yüce: Jacques Rancière Estetiğinin Bir Eleştirisi” adlı tezi ile 2016 yılında tamamlamıştır. Hâlen aynı üniversitenin Felsefe Anabilim Dalında doktora yapmaktadır. Ayrıca, 2015-2016 akademik yılını Almanya’daki Johannes Gutenberg Universität’te değişim öğrencisi olarak geçirmiş ve Altınbaş Üniversitesi Sosyal Hizmetler Programında Öğretim Görevlisi olarak çalışmıştır. Profesyonel ilgi alanlarını etik, sanat felsefesi ve sanatla siyaset arasındaki ilişki oluşturur.

 | 



Muğlaklık ve Bilincin Evrimi: Aynanın İçinden – David Papineau yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/08/pexels-meo-724994-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:53:10 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Muğlaklık, Bilincin, Evrimi:, Aynanın, İçinden, –, David, Papineau</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h1 class="wp-block-heading"><strong>Muğlaklık ve Bilincin Evrimi: Aynanın İçinden</strong></h1>



<p><strong>Yazar:</strong> <strong>David Papineau</strong></p>



<p><strong>Çevirmen: Mert Erçetin</strong></p>



<p>Bilinç muğlak mıdır? Bazen canlılardan hangilerinin bilinci olduğuna karar vermek kesinlikle zordur. Solucanları ele alalım. Hareket ederken belli bir amaç gütmelerine rağmen ilkel bir sinir sistemleri ve dar bir davranış repertuarları var. Solucanların bilinci olup olmadığına kim karar verebilir ki? Ya da dilsel açıdan zeki bilgisayar botlarının hızla gelişen dünyasını düşünelim. Çok geçmeden kimi kerli ferli yorumcuların, bu yapay sistemlerden bazılarının bilinçli varlıklar olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğine dair bariz çözümler üretmeyecek bir anlaşmazlığa düşmelerini bekliyorum.</p>



<p>Gene de belirlenemeyen bilincin kendisi mi, yoksa sadece bilincin ne olduğu sonucuna varma yeteneğimiz mi? Bilincin kendisinin muğlak olduğu düşüncesini anlamak kolay değil. Ya kafamızda şimşekler çakar ve bunu anlarız, ya da içerisi kapkaranlıktır. Bazı durumlarda bilincin parıltısı biraz sönmüş olabilir, ancak loş bir ışık, kuşkusuz bir ışıktır hâlâ.  Bir karaltı ya da karanlık değildir. Düşününce, bir sınır bilinç durumunu (<em>borderline state of consciousness</em>) düşlemek gerçekten biraz zordur. Bu da marjinal bilinç olgularının yarattığı herhangi bir belirsizliğin sözkonusu olguların kendilerinden ötürü değil de bunlara dair bilgimizin sınırlı oluşundan kaynaklandığını akla getirmektedir.</p>



<p>Ancak sadece bilince dair bilgimizin değil, aynı zamanda bilincin kendisinin de belirsiz olduğunu düşünmek için iyi bir nedene sahip gibiyiz. Pek çok çağdaş filozofun düşündüğü üzere <em>fizikalizm (physicalism)</em> haklıysa, bilinç bir tür fiziksel durum tarafından belirlenmektedir. Bilincin fiziksel temelleri için önerilenler arasında küresel çalışma alanı etkinlikleri (<em>global workspace activities</em>),<a href="applewebdata://070fe7a2-ef50-45c5-8d16-98fece521d6b#_ftn1"><sup>[1]</sup></a> beyin dalgası frekansları, sinirsel yeniden giriş döngüleri (<em>re-entrant neural loops)<a href="applewebdata://070fe7a2-ef50-45c5-8d16-98fece521d6b#_ftn2"><sup><strong>[2]</strong></sup></a></em> , tümleşik bilgi işleme, eylem güdümlü zihinsel temsil ve türevleri var. Her hâlükârda, bu cephedeki herhangi bir kuram haklıysa, sınır bilinç olgularının varlığı kaçınılmazdır. Küresel etkinlikler ve benzerleri aşama aşama gerçekleşmektedir. Bu yüzden, tam olarak ne zaman bilinçli varlıklar olduğumuzu belirten keskin herhangi bir kesiş noktası keyfi olacaktır. Bariz çıkarım, bazı bilişsel durumların bilinçli olmak ile olmamak arasında belirleyici olmadığıdır.</p>



<p>Bilincin muğlaklığına dair bu paradoks, son günlerde zihin filozoflarından artan bir rağbet görmektedir. Biraz da bu rağbet yüzünden, Michael Tye’ın bu konuyu en son kitabının odak noktası haline getirmiş. Ancak Tye’in önerdiği çözüm, önceki çalışmalarına aşina olan birçok kişiyi şaşırtacak gibi görünüyor. Tye bu açmazı çözmenin tek yolunun <em>tümruhçuluğu </em>(<em>panpsychism</em>) benimsemek olduğunu savunmaktadır. Kendisine göre sınır bilinç vakaları gerçekten hiçbir anlama gelmez. Bunun nedeni, bilinçli olmayan fiziksel sistemlerden bilinçli sistemlere geçerken bir yerde keskin bir çizgi olması değildir. Daha çok böylesi keskin bir çizginin olmaması yüzündendir. Fiziksel gerçekliğin en temel bileşenleri bile zaten doğuştan bilince sahiptir.</p>



<p>Kendisinin yeni görüşünü<em> tümruhçuluğun</em> bir çeşidi olarak tanımlamaktan hoşnut olsa da Tye’ın görüşü bu yaklaşım cinsinin mevcut türlerinden önemli ölçüde ayrılır. Özellikle Tye, çağdaş yorumların çoğunun altında yatan Russellcı <em>tekçilikten </em>(<em>monism</em>) uzak durmaya özen gösterir. Ama Russellcı görüşün temelindeki, fiziksel kuramlarca ortaya konan temel yatkınlık rollerini olumsal olarak dolduran kategorik özellikler olan, “<em>nelik” </em>(<em>quiddity</em>) metafiziğine karşı çıkması bu uzak duruşun nedeni değildir. Nelik, Tye’ın tümruhçuluk yorumunda pay sahibidir. Ancak Tye’ın bilinç vakalarının türlerine ilişkin çokça sevilen Russellcı açıklamalara ayıracak zamanı yok. Russellcılar bilinç vakalarını, temel fiziksel neliklerin belirli düzenlemeleriyle özdeş ya da temellendirilmiş olarak kabul ederler. Ama Tye, bu tür herhangi bir fiziksel düzenlemenin varlığına, tekrar bir aşamalandırma sorunun olması ve Russellcı tekçiler, bilincin keskinliğini fizikalistlerden daha iyi açıklama verememesi yüzünden karşı çıkar.</p>



<p>Tye’ın bu paradoksa sunduğu çözüm, iki bilinç türü arasında bir ayrım getirmektir. İlk olarak, temel, içeriksiz ‘o şeye benzerlik’ olarak bilinci fermiyonlar ve bozonlar gibi basit fiziksel yapıtaşlarını andıracak şekilde kategorik bir temel olarak koyutlar. Bununla birlikte, <em>insanların</em> ve diğer karmaşık varlıkların sahip olduğu bilinç daha gelişmiştir. Bilincin kendisi, eylemi ve tasarıları güdümlemek üzere “hazırlanmış” herhangi bir temsil evresine temel fiziksel bileşenlerimiz aktarılınca ortaya çıkar. Tüm karmaşık fiziksel sistemler böylesi büyük ölçekli bir bilince sahip değildir. Örneğin, kayalar ve ağaçlar <em>hazırlanmış temsil evrelerinden (poised representational states)</em> yoksundur. Bu nedenle, kendilerinin temel bileşenlerinin bilinci onların büyük ölçekli evrelerinden hiçbirine aktarılmaz. Tye, bir piyesin her bir sahnesindeki zarafetin, bütün bir piyesi zarif kılabileceği benzetmesini yapar, ancak bunun çok da gerekli olmadığını söyler. Böylesi bir zarafet aktarımı, parçaların bütün içinde nasıl düzenlendiğine göre değişir. Benzer şekilde, tek tek bilinçli olan fiziksel parçaların her bir düzenlenmesinin bilinçli bir bütüne yol açması gerekmez. Bu sonuç, yalnızca bütünler hazırlanmış temsiller olunca ortaya çıkar.</p>



<p>Şimdi Tye’ın paradoksa sunduğu çözümü verdik. Bilinç keskindir. Basit fiziksel yapıtaşlarından insanların ve diğer canlıların büyük ölçekli durumlarına aktarılsa da aktarılmasa da bilinç, bilhassa, keskindir. Dolayısıyla sınır bilinç vakaları yoktur. Gerçi, fizikselliğin ruhuna uymayan hiçbir şey yok. Doğru, artık bilinci basit fiziksel yapıtaşlarının doğasına katkıda bulunan bir şey olarak anlıyoruz. Gene de bu durum, tüm basit fiziksel yapıtaşlarının tek biçimli özelliğidir ve fiziksel yasanın işleyişini baltalamaya çalışmaz.</p>



<p>Dürüst olmak gerekirse, Tye’in geleneksel fizikalizm ve Russellcı tekçilik karşıtı kendi itirazlarından kaçınmak için neden böyle konumlandığını kavramakta zorlandım. Ancak bu konuya geri dönmeden önce, <em>temsilciliğin </em>(<em>representationalism</em>) Tye’ın yeni kuramındaki payı hakkında yorum yapmak istiyorum. Tye deneyimlerin bilinçli özelliklerini, bu deneyimlerin temsili içerikleriyle aynı kefeye koyan temsilci bir bilinç açıklamasını epeydir savunmaktadır. Bu açıklama, yeni kuram tarafından gölgelenmez, ama yeni kurama katılır. Tye her ne kadar temsillere bağlanan herhangi bir bilincin yalnızca tek biçimli, yapılandırılmamış ‘o şeye benzeliğine’ katkıda bulunuyor olsa da çeşitli büyük ölçekli bilinçli evrelerinden her birinin nasıl kendi görüngübilimine sahip olacağını açıklamak için kendine özgü temsil yorumundan yararlanır. Örneğin, kırmızı bir şeyi gördüğümüzde ayırt edici bilinç, yalnızca bu görsel durumun bilinçli olmasından değil, aynı zamanda beynimizde temsilini kurduğu kırmızılıktan da kaynaklanır.</p>



<p>Buna uygun olarak Tye, kendi mevcut temsil yorumuna bu ince cildin üçte birinden fazlasını ayırıyor. Duygular, bulanık görme, bilişsel görüngübilim, varsanısal gerçeklik koşulları gibi konuları yeniden ele alıyor ve kendi yorumuyla bu konuların en yetkin açıklamalarına dair en son düşüncelerini ayrıntılandırıyor. Gene de tuhaf bir şekilde Tye, kuramının karşı karşıya olduğu daha temel zorlukları ele almak için oldukça az çabalamıştır.</p>



<p>Tye, temsilin beyindeki izinin <em>doğalcı</em> (<em>naturalist</em>) biçimde sürüldüğü bir yaklaşımı salık verir. Bazı içsel sinirsel araçlar tarafından gerçekleştirilen düşünsel evreler, aynı araca göre eş değişkenlik gösteren P özelliğini temsil edecektir (66, 90). Böyle temsil edilen P’ler paradigmatik olarak sıradan nesnelerin sahip olduğu renkler ve şekiller gibi uzak çevresel özelliklerdir. Tye’a göre bunun sonucu, bir temsil evresinin ayırt edici olan bilinçlilik özelliğinin, içsel aracının sinirsel yapısıyla değil, aracın eş değişkenlik gösterdiği uzak evreyle sabitlenmesidir. Eğer aynı sinirsel araç farklı bir uzak P’yi temsil edecek şekilde evrilmiş olsaydı, bu değişikliğin bilincinde olurduk. Aynı P’yi temsil etmek için farklı bir sinirsel araç evrim geçirmiş olsaydı, bu değişikliğin bilincinde olmazdık.</p>



<p>Bilinçle ilgili bu radikal <em>dışsalcılık</em> (<em>externalism</em>) tutarsız değildir, ama kesinlikle tuhaftır. Yine de Tye dışsalcılığı açıkça savunmaz. Bunun yerine, dışsallığın ana nedenine, yani duyusal deneyimin sözde “şeffaflığına”, renkler ve şekiller gibi uzak özelliklerin duyusal deneyimde ayırdında olduğumuz (yegâne) özellikler olduğu düşüncesine odaklanır.</p>



<p>Ancak bu sözde şeffaflığın kendince zorlukları vardır. Bir nesnenin kırmızı olduğunu sandığımız bir yanılsamayı ele alalım. Tye için bu yanılsama deneyimi, kırmızı bir nesnenin gerçek deneyimiyle aynı bilinçsel özelliklere sahip olacaktır. Ancak yanılsamadaki hiçbir şey aslında kırmızı değildir. Öyleyse yanılsamanın öznesi, nasıl kırmızılığın ayırdında olabilir?</p>



<p>Tye bu zorluğa değiniyor (65-6), ancak verdiği yanıt sorunu sadece derinleştiriyor gibi. Diyor ki: “Katılıyorum; orada olmayan şeye dikkat edemezdiniz. Ama benim görüşüme göre, kötü vakalarda somut olarak gözlemleyemeyeceğiz (<em>un-instantiated</em>) bir nitelik var.” Tye, yanılsama deneyimlerinde somutlaşmayan bir özelliğin nasıl “orada” olabileceğini anlamamıza yardım etmek için ölçüm aletleri üzerinden bir benzetme yapar. Hatalı bir hız göstergesinin, bu hızı o anda gerçekten gözlemleyemesek bile, bir arabanın 60 mil hızla gittiğini yanlış bir şekilde gösterebileceğini gözlemler. Bu örneğin ne işe yaradığını anlamadım. Elbette hızölçerler, deneyimlerle birlikte somut olarak gözlemlenemeyen özellikleri de temsil edebilirler. Ancak sorun, yanılsama deneyimlerinde, gerçek anlamda, kendi içlerinde somutlaşmayan özelliklerin var olup olmadığıdır (“somut olarak gözlenemeyen bir nitelik vardır”). Anladığım kadarıyla, “60 mil hızla gitmenin somutlaşmayan özelliği, gerçek anlamda, hatalı hız göstergesinin içindedir” denmek istenmediğini göz önüne alırsak, yapılan bu benzetme geri tepiyor gibi. Sonuçta, Tye’ın temsilci yaklaşımı tuhaflığın ötesine geçip tutarsızlığa kayıyor. Çeşitli büyük ölçekli bilinç evrelerinin ayırt edici görüngübilimlerine dair açıklamanın da Tye’ın bu yaklaşımıyla birlikte çürüdüğü duygusuna kapıldım (Karşılaştırın; Papineau 2014, 2016, 2021).</p>



<p>Herhangi bir büyük ölçekli bilincin, küçük ölçekli basit yapıtaşlarından büyük ölçekli bütüne aktarılmasına bağlı olduğu düşüncesine geri dönelim. Dediğim gibi, bu öyküyle Tye’ın nasıl fizikalizm ve Russell’cı <em>tekçilik</em> ile ilgili kendine yönelebilecek suçlamaları düşürdüğünü anlamadım. Bilinçli ve bilinçsiz büyük ölçekli sistemler arasında keskin bir ayrım oluşturabilecek ya da bu ayrımı temellendirebilecek küçük ölçekli ilkel canlıların herhangi bir keyfi olmayan düzenlemesini bu seçeneklerin tanımlayamadığını söyleyerek itiraz eder.<a href="applewebdata://070fe7a2-ef50-45c5-8d16-98fece521d6b#_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Yine de Tye’ın kendisi oldukça benzer bir zorlukla yüzleşmek zorunda. Doğru, Tye büyük ölçekli bilincin alttaki bölümlerin çeşitli düzenlemelerinden oluştuğunu ya da bu düzenlemelerde temellendiğini benimsemez. Ancak, bu bölümler özellikle bilişsel bir ayrım yaratacak “hazır” temsil evreleri biçiminde düzenlenince, bilincin parçalardan bütüne “aktarıldığını” benimser. Ve Tye’ın kendisinin de kabul ettiği gibi (89), parçaların bu şekilde düzenlenip düzenlenmediği muğlak bir durum olabilir. Dolayısıyla, yine, bu türden bir sınır düzenlenmesi ile bazılarının bilincin parıltısıyla kutsanıp bazılarının kutsanmaması açıklaması oldukça keyfidir. Böyle bir keyfilik neden fizikalistler ve Russellcı tekçiler için vahim olurken, Tye’ın yaklaşımı için değildir, bunu anlayamadım.</p>



<p>Başını ne kadar ağrıttığı düşünülünce, Tye’ın yorumunu bilincin keskin olduğu savına bu kadar çabuk katılması şaşırtıcıdır. Bu varsayım olmadan, tüm sorunlar ortadan kalkacaktı. Bilinci hazır temsille ya da benzeri bir evreyle aynı kefeye koyabilir ve sınır bilinç vakalarının kuşkusuz sınırdaki hazır temsil evreleri ile bilincin muğlak olduğunu benimseyebiliriz. Böylece, sınır bilinç vakaları, örneğin, marjinal <em>davranış</em> veya <em>zekâ</em> örneklerinden daha fazla sorunlu olmayacaktı ve tümruhçuluğun ve bilincin tüm kıvrımları ortadan kalkacaktı.</p>



<p>Tye, ikileminin bu kısmını araştırmak için çok az zaman harcar. Kendisi herhangi bir sınır bilinç vakasını gözümüzde canlandıramayacağımızı, elimizdeki en iyi açıklamanın bilincin keskinliği olduğunu öne sürer. Bana göre bu iddia zorlayıcı bile değil. Sınır bilinç vakalarını gözümüzde canlandırmak kolay değildir, doğru. Ancak, bilincin muğlak olduğu varsayımı sözkonusu olduğunda bile tartışmalı da olsa sınır bilinç vakalarını kanıtlamanın yolları var. Alternatif varsayımın yol açacağı tüm zorluklar göz önüne alındığında, bu kanıtlar dikkate alınmaya değerdir.</p>



<p>Thomas Nagel uzun zaman önce bilinç evrelerini gözümüzde canlandırmanın değişik yolları olduğunu ortaya koydu. Bu evreleri, deyim yerindeyse sempatik bir şekilde, içeriden ya da dışarıdan, algısal ya da simgesel olarak, düşleyebiliriz.<a href="applewebdata://070fe7a2-ef50-45c5-8d16-98fece521d6b#_ftn4"><sup>[4]</sup></a>Tye, bu iç ve dış bakış açılarını ayırt etmekle oyalanmaz, ama biz onları sırayla ele alalım.</p>



<p>Nagel, bir bilinç evresini sempatik olarak düşlediğimizde, “kendimizi nesnenin kendisine benzeyen bilinçli bir duruma soktuğumuzu” söyler. Bir sınır bilinç vakasını sempatik bir şekilde düşlemeye çalışan birini düşünün. Eğer düşlemlerinin hedefi bir sınır bilinç olsaydı, o zaman büyük olasılıkla “şeyin kendisine benzeyen” düşünceleri de sadece sınırda bilinçli olurdu. Belki de bu, Tye’ın “sınır bilinç vakalarına dair net örnekler veremiyoruz” (15) iddiasına bir yanıt sunar. Bu tür sınır vakalar mevcut olsa bile, onları sempatik bir şekilde bilme girişimlerimiz en iyi olasılıkla sınırda başarılı olacaktır.<a href="applewebdata://070fe7a2-ef50-45c5-8d16-98fece521d6b#_ftn5"><sup>[5]</sup></a></p>



<p>Peki ya bir sınır bilinç vakasını dışarıdan tasarlamaya ne kalkarsak? Bu çabanın neden bir zorluk çıkarması gerektiği hemen belli değildir. Diyelim ki, hazır bir temsil evresini bir sınır bilinç vakası bir hakkında düşünüyorum ya da bu vakayı gözümde canlandırıyorum. Bu çaba, neden bir sınır bilinç vakasını tasarlamak anlamına gelmez ki? Tye, bilinç kavramımızın keskin olduğunu, bu nedenle bilincin sadece bir hazır temsil sorunu olmadığını belirterek buna karşı çıkacaktır. Ama bu da nereden çıktı? Hayat kavramını düşünün. On dokuzuncu yüzyılda pek çok kişi, yaşamın hayati bir güçten kaynaklandığını ve bir varlığın bu hayati güce ya sahip olduğunu ya da sahip olmadığını gerekçe göstererek, <em>sınırda yaşam vakalarının</em> (<em>borderline cases of life</em>) var olamayacağına inanırdı. Ancak şimdi bu tutumun arkasındaki metafiziği reddediyoruz ve virüsleri ve diğer varlıkları sınırda canlı olarak kabul etmekten hoşnutuz. Belki de bilincin keskin olduğuna dair inancımız benzer şekilde tartışmalı bir <em>ikici </em>(<em>dualist</em>) metafiziğe dayanıyor olabilir.</p>



<p>Tye, hayatla kurulan bu benzetmeyi doğrudan değerlendirmeye alsa da reddeder. Bilinç kavramımızdaki benzer bir evrimin, “(hiçbir zaman hayati bir güç olmadığı düşüncesinin tersine) ilk bakışta saçma görünen bilincin, diğer bir deyişle deneyimlerin ya da duyguların hiçbir zaman var olmadığı” anlamına geleceğini iddia eder. Ancak bu iddia, ispatlanması gereken bir sonucun kabulü gibi görünmektedir. Elimizdeki öneri, bilincin var olmadığının ortaya çıkabileceği değil, daha ziyade mevcut düşünce biçimimizin bilinci fiziksel olmayan şeylerle gereksizce yanlış ilişkilendirdiğidir. Bu da bilinçliliğin keskin biçimde ayırt edilmesi gerektiğine dair yanlış kanımızın kaynağıdır. Tye, bu olasılığı dışarda bırakmak için hiçbir şey yapmaz.</p>



<p>Açıkça, bilincin kendisinin muğlak olduğu düşüncesi hakkında söylenecek daha çok şey var. Tye’ınn bu seçeneği uzun uzadıya incelememesi üzücü. Kendi yaklaşımını bilincin keskinliği düşüncesine bu kadar çabuk katınca, parasını yanlış ata yatırdığı ve kendini gereksiz bir felsefi karmaşaya soktuğu söylenebilir.</p>



<h1 class="wp-block-heading"><strong>Kaynakça</strong></h1>



<ul class="wp-block-list"><li>Hall, G. 2022 “Is Consciousness Vague?” <em>Australasian Journal of Philosophy</em>. https://doi.org/<a href="https://doi.org/10.1080/00048402.2022.2036207">10.1080/00048402.2022.2036207</a></li><li>Nagel, T. 1974 “What is it Like to be a Bat?” <em>Philosophical Review</em> 83: 435–50</li><li>Papineau, D. 2014 “Sensory Experience and Representational Properties” <em>Proceedings of the Aristotelian Society</em> 114: 1–33.</li><li>Papineau, D. 2016 “Against Representationalism (about Conscious Sensory Experience)” <em>International Journal of Philosophical Studies</em> 24: 324–47</li><li>Papineau, D. 2021 <em>The Metaphysics of Sensory Experience</em> Oxford: Oxford University Press.</li></ul>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><a href="applewebdata://070fe7a2-ef50-45c5-8d16-98fece521d6b#_ftnref1"><sup><strong><sup><strong>[1]</strong></sup></strong></sup></a><strong> </strong>(<strong>Ç.N.</strong>) Sözkonusu kuram için bakınız; <strong>Bernard J. Baars</strong> (2005),” Global workspace theory of consciousness: toward a cognitive neuroscience of human experience”, <em>Progress in Brain Research,</em> Cilt1 50 (s. 45-53), ISBN 9780444518514</p>



<figure class="wp-block-embed"><div class="wp-block-embed__wrapper">
https://doi.org/10.1016/S0079-6123(05)50004-9
</div></figure>



<p><a href="applewebdata://070fe7a2-ef50-45c5-8d16-98fece521d6b#_ftnref2"><sup><strong><sup><strong>[2]</strong></sup></strong></sup></a><strong> (Ç.N.) </strong>Sözkonusu açıklama için bakınız; <strong>Giulio Tononi, Gerald M. Edelman </strong>(2001), <em>A Universe Of Consciousness How Matter Becomes Imagination, </em>Penguin Books.</p>



<p><a href="applewebdata://070fe7a2-ef50-45c5-8d16-98fece521d6b#_ftnref3"><sup><strong><sup><strong>[3]</strong></sup></strong></sup></a><strong> </strong>Tye Russel’cı tekçilerin böyle bir ayrımı benimsediklerini anlar (s. 21)</p>



<p><a href="applewebdata://070fe7a2-ef50-45c5-8d16-98fece521d6b#_ftnref4"><sup><strong><sup><strong>[4]</strong></sup></strong></sup></a><strong> Nagel </strong>(1974) dipnot 11, s. 445-6.</p>



<p><a href="applewebdata://070fe7a2-ef50-45c5-8d16-98fece521d6b#_ftnref5"><sup><strong><sup><strong>[5]</strong></sup></strong></sup></a><strong> </strong>Bilincin kendi muğlaklığının, sınır durum vakalarının kesin bilgisini engelleyecek şekilde ters filtreleyeceğine öne süren ayrıntılı bir araştırma için <strong>Geoffrey Hall’</strong>a (2022) bakınız.</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/05/WhatsApp-Image-2021-05-15-at-17.45.48.jpeg" width="64" alt="Mert Erçetin"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Mert Erçetin</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olmuştur. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Anabilim Dalı yüksek lisans programını, “Estetik Sanat Rejimi ve Yüce: Jacques Rancière Estetiğinin Bir Eleştirisi” adlı tezi ile 2016 yılında tamamlamıştır. Hâlen aynı üniversitenin Felsefe Anabilim Dalında doktora yapmaktadır. Ayrıca, 2015-2016 akademik yılını Almanya’daki Johannes Gutenberg Universität’te değişim öğrencisi olarak geçirmiş ve Altınbaş Üniversitesi Sosyal Hizmetler Programında Öğretim Görevlisi olarak çalışmıştır. Profesyonel ilgi alanlarını etik, sanat felsefesi ve sanatla siyaset arasındaki ilişki oluşturur.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/08/muglaklik-ve-bilincin-evrimi-aynanin-icinden-david-papineau/">Muğlaklık ve Bilincin Evrimi: Aynanın İçinden – David Papineau</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Jules Henri Poincaré – Internet Encyclopedia of Philosophy</title>
<link>https://trafikdernegi.com/jules-henri-poincare-internet-encyclopedia-of-philosophy</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/jules-henri-poincare-internet-encyclopedia-of-philosophy</guid>
<description><![CDATA[ Yazar: Mauro Murzi Çeviri: Samet Özen Editör: Onur Göksel Yokuş Kaynak: https://iep.utm.edu/poincare/ Poincaré, seçkin bir fransız bilim insanı ve matematikçi olmasının yanı sıra saygın bir bilim ve matematik felsefecisidir. Matematiğin temelleri meselesinde “biçimciliğe”, “mantıkçılığa” ve Cantor’un “sonsuz kümeleri insan zihninden bağımsız bir şekilde ele alışına” karşı uzlaşımcılığı savunmuştur. Matematiğin temeli için uygun bir inşaa edici olarak sezginin rolünü vurgulamıştır. Mantığın analitik gerçeklere ilişkin bir sistem olduğuna inanmasına karşın aritmetiğin -Kantçı terimlerle- sentetik  ve a priori olduğuna inanmıştır. Matematikçilerin, bir ispatı kontrol etmek için mantığın yöntemlerini kullanabileceğine fakat bir ispatı oluşturabilmek içinse sezgilerini kullanmaları gerektiğine inanmıştır. Öklidçi olmayan geometrilerin de öklidyen
Author information





Kualia Analitik Felsefe



 | 



Jules Henri Poincaré – Internet Encyclopedia of Philosophy yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/11/image_processing20220813-55782-rwfeim.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:53:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Jules, Henri, Poincaré, –, Internet, Encyclopedia, Philosophy</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazar: Mauro Murzi</strong></p>



<p><strong>Çeviri: Samet Özen</strong></p>



<p><strong>Editör: Onur Göksel Yokuş</strong></p>



<p><strong>Kaynak: https://iep.utm.edu/poincare/</strong></p>



<p>Poincaré, seçkin bir fransız bilim insanı ve matematikçi olmasının yanı sıra saygın bir bilim ve matematik felsefecisidir. Matematiğin temelleri meselesinde “biçimciliğe”, “mantıkçılığa” ve Cantor’un “sonsuz kümeleri insan zihninden bağımsız bir şekilde ele alışına” karşı uzlaşımcılığı savunmuştur. Matematiğin temeli için uygun bir inşaa edici olarak sezginin rolünü vurgulamıştır. Mantığın analitik gerçeklere ilişkin bir sistem olduğuna inanmasına karşın aritmetiğin -Kantçı terimlerle- sentetik  ve a priori olduğuna inanmıştır. Matematikçilerin, bir ispatı kontrol etmek için mantığın yöntemlerini kullanabileceğine fakat bir ispatı oluşturabilmek içinse sezgilerini kullanmaları gerektiğine inanmıştır.</p>



<p>Öklidçi olmayan geometrilerin de öklidyen geometri kadar meşru olduğunu savundu. Çünkü bütün geometrik sistemler uzlaşımlar ya da örtük tanımlamalardır. Buna karşın bütün geometrik sistemler fiziksel uzaya ilişkin olsa da diğer sistemler arasından birini seçmek, yanlış sistemler arasından doğru olanı bulmak değil ekonomik ve sade olanı bulmaktır.</p>



<p>Poincaré için bilimin amacı açıklama yapmaktan ziyade öngörüde bulunmaktır. Bütün bilimsel kuramlar uzlaşımsal olarak belirlenmiş kendi diline ve sentaksına sahiptir. Fakat bilimsel öngörülerin gerçekle örtüşüp örtüşmemesi bir uzlaşım meselesi değildir. Örneğin gravitasyonu, Newton’un gravitasyon kuramıyla açıklamak bir uzlaşım meselesiyken gravistasyonun gök cisimlerini hareket ettiren kuvvet (hatta tek kuvvet) olup olmadığı bir uzlaşım meselesi değildir. Yani Poincaré, bilimsel yasaların uzlaşımsal olduğunu fakat bu uzlaşımın keyfi olmadığını savunmuştur.</p>



<p>Poincaré özellikle tümevarım konusunda ilginç bir görüşe sahipti. Yasaların, deneyimin doğrudan genellemeleri olmadığını söyledi; bunlar sadece grafikteki noktaların özetleri değildir. Bunun yerine, bilim adamı yasanın, aşağı yukarı düzgün olan ve bu nedenle bu noktalardan bazılarını kaçıracak enterpolasyonlu bir eğri olduğunu beyan eder. Bu sebeple bilimsel bir kuram deney verisiyle doğrudan yanlışlanmak yerine dolaylı olarak yanlışlanabilir.</p>



<p><strong>Yaşamı</strong></p>



<p>Poincaré, 29 Nisan 1854’te Nancy’de doğdu ve 17 Temmuz 1912’de Paris’te öldü. Nüfuzlu bir ailede doğdu. Kuzeni Raymond Fransa başbakanı ve cumhurbaşkanıydı. Babası Leon, Nancy üniversitesinde bir tıp profesörüydü. Kız kardeşi Aline, spiritüelist filozof Emile Boutroux ile evliydi.</p>



<p>Poincaré, Pariste maden mühendisliği, matematik ve fizik okudu. 1881 itibariyle Paris Üniversitesinde ders vermeye başladı. Orada, fiziksel ve deneysel mekanik, matematiksel fizik, olasılık kuramı, gök mekaniği ve astronomi kürsüsünde bulundu.</p>



<p>Bilim kariyerinin başlarında, 1879 tarihli doktora tezinde, diferansiyel denklemler aracılığıyla tanımlanmış fonksiyonların özelliklerine çalışabilmek için yeni bir yöntem geliştirdi. O sadece, bu tür denklemlerin integralini belirleme sorunuyla yüzleşen kişi değil ayrıca bu fonksiyonların genel geometrik özellikleri üzerine çalışan ilk kişiydi. Güneş sisteminin kararlılığıyla ilgili sorunların çözümü için bu yöntemin işe yarar olduğunu açıkça gördü. Burada problem, kütle-çekimsel denklemlerin sayısal çözümlerine ilişkin değil, gezegensel yörüngelerin niteliksel özelliklerine ilişkindi (örneğin yörüngeler düzenli midir yoksa kaotik midir?). Diferansiyel denklemler üzerine yaptığı çalışmalar sırasında Lobachevsky’nin öklidçi olmayan geometrisini kullandı. Daha sonra doktora tezinde tanıttığı yöntemleri  gök mekaniğine de uyguladı. Güneş sisteminin kararlılığı üzerine yaptığı araştırmalar kaotik determinist sistemlerin incelenmesine kapı araladı ve kullandığı yöntemler cebirsel topolojiyi doğurdu.</p>



<p>Poincaré, özel görelilik kuramının önsel bir versiyonunun taslağını çizdi ve ışık hızının evrenin hız limiti olduğunu, kütlenin ise hıza bağıl olduğunu belirtti. Hiçbir mekanik veya elektromanyetik deneyin sabit hareket durumu ile durağan durum arasında ayrım yapamayacağı görelilik ilkesini formüle etti ve Lorentz dönüşümünü türetti. Onun temel kuramı- izole edilmiş her mekanik sistemin sınırlı bir süre ( Poincaré tekrarlama süresi) sonra başlangıç noktasına geri döneceği- entropi üzerine bilimsel ve felsefi analizlerin kaynağı olmuştur. Sonuç olarak, kuantum fiziğinin klasik mekanikten radikal bir şekilde ayrıldığını açıkça anlamıştı.</p>



<p>Poincaré, bilim felsefesi ve matematiğin temelleri meselesiyle derinlemesine ilgiliydi. Biçimciliğe ve mantıkçılığa karşı uzlaşımcılığı savundu. Bunun yanında Cantor’un küme kuramı da eleştirilerinin hedefiydi. Matematiksel mantığın felsefi yorumu üzerine birçok makale yazdı. Yaşamı boyunca bilim felsefesi ve matematik üzerine üç kitap yayınladı. Dördüncü kitabı ise ölümünden sonra 1913’te yayınlandı.</p>



<p><strong>Kaos ve Güneş Sistemi</strong></p>



<p>Üç cisim problemi üzerine yaptığı araştırmaları sırasında Poincaré, kaotik determinist bir sistemi keşfeden ilk kişi oldu. Kütle-çekim yasasıyla birlikte başlangıç pozisyonları ve hızları verilen uzaydaki herhangi üç cismin sonraki konumları ve hızları sabittir; yani üç cisimli bir sistem deterministiktir. Bununla birlikte, Poincaré böyle bir sistemin evriminin çoğunlukla kaotik olacağı sonucuna ulaştı. Yani, herhangi bir cismin başlangıç koşullarındaki ufak bir sapmanın, bir sonraki durumda radikal bir farklılığa neden olabileceğini fark etti. Şayet başlangıç koşullarındaki ufak bir sapma bizim ölçüm aletlerimiz tarafından tespit edilebilir değilse son durumda ne olacağını öngörebilmek bizim için mümkün olmayacaktır. Yani Poincaré’nin çalışmaları, determinizm ile öngörebilirliğin farklı problemler olduğunu göstermiştir.</p>



<p>Felsefi açıdan Poincaré’nin ulaştığı sonuçlar hak ettiği değeri görmemiştir. Hattta Poincaré’nin açtığı bilimsel araştırma çizgisi, 1963’te meteorolog Edward Lorenz, atmosferin basit bir modelinin evrimini incelerken kaotik bir deterministik sistemi yeniden keşfedene kadar ihmal edildi. Öncesinde, Poincaré, güvenilir hava tahminlerinde bulunmanın esas zorluğunun atmosferin içsel kaotik davranışlarından kaynaklandığını ileri sürmüştü. Poincaré’nin çalışmalarının başka bir ilginç yönü de kararlı ve kararsız noktaların faz uzayındaki dağılımıdır; bunlar o kadar karışıktır ki onların düzenlenmelerinin bir modelini yapmaya girişmemiştir. Bugün bu dağılımın fraktalımsı bir şekle sahip olduğunu biliyoruz.</p>



<p>Peki niçin Poincaré’nin çalışmaları hakettiği değeri görmedi ve ciddiye alınmadı? Problem oldukça ilginçtir çünkü Poincaré araştırmaları için saygın bir bilimsel ödüle layık görüldü ve gök mekaniği üzerine yaptığı çalışmalar temel öneme haiz kabul edildi. Buna rağmen Poincaré’nin hakettiği ilgiyi görmemesinin iki olası nedeni var. İlk olarak o tarihlerde bilim insanları ve filozoflar öncelikle görelilik ve kuantum mekaniğinin devrim niteliğindeki yeni fiziğiyle ilgilendiler. Fakat Poincaré klasik mekanikle iş yapıyordu. İkinci bir neden olarak, kaotik deterministik bir sistemin davranışı, oldukça kompleks olan matematiksel bir hesaplama aracılığıyla da açıklanabilirdi. Tabi bilgisayar yardımı olmaksızın bu neredeyse imkansızdır.</p>



<p><strong>Aritmetik, Sezgi ve Mantık</strong></p>



<p>“Mantıkçılık” savunucuları, örneğin Bertrand Russell ve Gottlob Frege, matematiğin esasen sembolik mantığın bir alt dalı olduğuna inanıyordu çünkü matematiksel terminolojinin sadece mantık terminolojisini kullanarak açıklanabileceğini varsayıyorlardı. Bunun nedeni terimlerin bu dönüşümünden sonra herhangi bir matematiksel teorem, bir mantık teoreminin yeni bir ifadesi olarak gösterilebilirdi. Poincaré bu “matıkçı” programı eleştirmişti. O, matematiğin temelleri probleminde insan sezgisinin zorunlu rolünü ısrarla vurgulayan bir <strong>sezgiciydi</strong>. Ona göre matematiksel bir varlığın (entity) tanımlanması, onun öz niteliklerinin bir teşhiri değil; onun bir inşaasıydı. Başka bir ifadeyle meşru bir matematiksel tanım kendi nesnesini yaratır ve onu gerekçelendirir. Poincaré’ye göre aritmetik, nesneleri insan düşüncesinden bağımsız olmayan sentetik bir bilimdir.</p>



<p>Poincaré, Peano’nun  aksiyomatizasyonlarını incelediği araştırmasında bu noktaya değinmişti. İtalyan matematikçi Giuseppe Peano (1858-1932) doğal sayıların matematiksel teorisini aksiyomatize etmişti. Bu negatif olmayan tam sayıların aritmetiğiydi. Birtakım saf mantıksal ilkeler dışında Peano beş matematiksel aksiyom kullandı. İnformel bir şekilde bu aksiyomlar şunlardır :</p>



<ol class="wp-block-list" type="1">
<li>Sıfır, bir doğal sayıdır.</li>



<li>Herhangi bir doğal sayıdan sonra sıfır gelmez.</li>



<li>Her doğal sayının doğal sayı olan bir ardılı vardır.</li>



<li>A doğal sayısının ardılı ile B doğal sayısının ardılı eşitse, A ile B birbirine eşittir.</li>



<li>Yardımcı aksiyom:</li>
</ol>



<p>I) Sıfır bir “p” özelliğine sahiptir;</p>



<p>           II) a’dan küçük her doğal sayı “p” özelliğine sahipse a da “p” özelliğine sahiptir. O halde bütün doğal sayılar “p” özelliğine sahiptir. (Bu tam tümevarım ilkesidir.)</p>



<p>Bertrand Russell’a göre Peano aksiyomları doğal sayıların örtük bir tanımını oluşturmaktadır fakat Poincaré’ye göre bunu ancak tutarlı oldukları gösterilebilirse yapabilirler. Tutarlılıklarının gösterilmesi ise sadece bu aksiyomları karşılayan bir nesne olduğu gösterilerek yapılabilir. Genel bir bakış açısıyla, bir aksiyomatik sistemin örtük bir tanım olarak değerlendirilebilmesi ancak tüm aksiyomları karşılayan en az bir nesnenin varlığının gösterilmesiyle mümkündür. Bunu gösterebilmek kolay bir iş değildir çünkü Peano aksiyomlarının sonuçlarının sayısı sonsuzdur ve bu nedenle her sonucun doğrudan incelenmesi mümkün değildir. Sadece bir yol mümkün görünmekte: sistemdeki bir çıkarımın öncülleri mantığın aksiyomlarıyla tutarlıysa, sonucun da öyle olduğunu doğrulamalıyız. Bu sebeple “n” çıkarımdan sonra bir çelişki üretilmiyorsa “n+1”den sonra da üretilmeyecektir. Poincaré bu akıl yürütmenin bir kısır döngüye yol açtığını iddia etti çünkü kendisinin de tutarlılığını göstermemiz gereken “tam tümevarım ilkesine” dayanmaktaydı. (1936’da Gerhard Gentzen, Peano aksiyomlarının tutarlılığını kanıtladı, ancak kanıtı, kendi tutarlılığı şüpheli olan sınırlı bir transfinit tümevarımın kullanılmasını gerektiriyordu.) Sonuç olarak Poincaré, Peano aksiyomlarınının tutarlılığını dairesel olmayan bir yolla kuramazsak o zaman tam tümevarım ilkesinin kesinlikle genel mantık yasalarıyla kanıtlanamayacağını ileri sürmüştür. Bu sebeple bu analitik değil sentetik bir yargıdır. Yani mantıkçılık çürütülmüştür. Poincaré’nin, Kant’ın aritmetik üzerine görüşlerini desteklediği aşikardır. Poincaré’ye göre, analitik çıkarımlarla kanıtlanamayan tam tümevarım ilkesi tam anlamıyla sentetik apriori bir yargıdır. <strong>Dolayısıyla aritmetik mantığa indirgenemez çünkü aritmetik sentetik iken mantık analitiktir.</strong></p>



<p>Aritmetiğin sentetik karakteri, matematiksel düşünmenin doğasını göz önünde bulundurduğumuzda ayrıca belirginleşecektir. Poincaré iki farklı türden matematiksel çıkarım arasında bir ayrım önerir: <strong>doğrulama ve ispat</strong>. “Doğrulama” (ya da ispat kontrolü) bir çeşit mekanik düşünmeyken “ispat oluşturma” üretken bir çıkarım türüdür. Örneğin, 2+2=4 ifadesi doğrulanabilir çünkü toplama işleminin tanımı ve mantık yasaları aracılığıyla doğruluğunun gösterilmesi mümkündür. Çünkü bu, basit bir doğrulamayı kabul eden analitik bir yargıdır. Bunun aksine genel ifadeler (örneğin değişmeli toplama yasası)</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Herhangi iki doğal sayısı için x+y = y+x</li>
</ul>



<p>direk olarak doğrulanamazlar.  A ve B diye rastgele bir çift doğal sayı seçebilir ve “A+B=B+A” ifadesini doğrulayabiliriz fakat seçilebilir sonsuz sayıda sayı çifti mevcuttur.Bu sebeple doğrulama eksiktir. Eş deyişle, değişme yasasının doğrulanması, genel bir teoremin her özel örneğini doğrulayabileceğimiz analitik bir yöntemdir fakat teoremin ispatı, bilgimizi gerçekten genişleten sentetik bir akıl yürütmedir.</p>



<p>Poincaré’nin analiz ettiği matematiksel düşüncenin bir başka yönü, sezgi ve mantığın oynadığı farklı rollerdir. Biçimsel mantığın yöntemleri temel ve kesindir ve ona emin bir şekilde itimat edebiliriz. Fakat mantık bize nasıl ispatlama yapılacağını öğretemez. Temel çıkarımları kullanışlı bir ispatlamada bir araya getirecek doğru yöntemi bulmak için matematikçilerin yardımına koşan <strong>sezgidir</strong>. Poincaré şu örneği sunmakta: Bir satranç karşılaşmasını izleyen yeteneksiz bir satranç oyuncusu  herhangi bir hamlenin meşru olup olmadığını doğrulayabilir fakat oyuncunun niçin o hamleyi yaptığını anlayamaz çünkü oyuncunun seçimlerini yönlendiren planı göremez. Benzer şekilde sadece mantıksal yöntemleri kullanan bir matematikçi, verili bir ispatlamadaki her çıkarımı doğrulayabilir fakat kendisi orjinal bir ispat oluşturamaz. Başka bir deyişle, bir ispatlamadaki bütün temel çıkarımlar biçimsel mantık aracılığıyla kolayca doğrulanabilir fakat bir ispatlama geliştirmek matematikçilerin çabalarını nihai hedefe yönlendiren -sezgi ile kavranmış-  genel şemanın  anlaşılmasını gerektirir.</p>



<p>Poincaré’ye göre mantık, bütün sınıflandırmalarda ortak olan özelliklerin incelenmesiydi. İki tür sınıflandırma mevcuttur: Yeni elemanların eklenmesiyle değiştirilmeyen doğrulayıcı (predicative) sınıflandırmalar ve yeni elamanlarla değişebilen tahmin edici (impredicative) sınıflandırmalar. Tanımlar ve sınıflandırmalar, doğrulayıcı (predicative) ve tahmin edici (impredicative) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bir küme, her elemanın oluşturulduğu bir yasa ile tanımlanabilir. Sonsuz bir küme durumunda, eleman oluşturma süreci bitimsizdir. Bu sebeple her zaman yeni bir eleman mevcuttur. Eklenmeleri, hali hazırda oluşturulmuş nesnelerin sınıflandırılmasını değiştirirse o zaman tanımlama tahminidir.</p>



<p>Poincaré’ye göre tahmin edici tanımlamalar, küme kuramındaki antinomilerin kaynağıdır ve tahmin edici tanımlamaların yasaklanması bu tür antinomileri ortadan kaldıracaktır. Bu amaçla Poincaré kısır döngü ilkesini beyan etmektedir: Bir şey, o şeyin kendisini varsayan bir koleksiyonla tanımlanamaz. Başka bir deyişle bir nesnenin tanımında, o nesnenin ait olduğu küme kullanılamaz çünkü böyle yapmak tahmin edici bir açıklama üretir. Poincaré kısır döngü ilkesini Fransız matematikçi J. Richard’a atfeder. 1905’te Richard küme kuramında yeni bir paradoks keşfetmiş ve kısır döngü ilkesine dayalı geçici bir çözüm önermişti.</p>



<p>Poincaré’nin, tahmin edici tanımlamaları yasaklaması ayrıca onun sonsuzluk üzerine olan görüşleriyle bağlantılıydı. Ona göre kümeler kuramıyla alakalı iki farklı düşünce okulu mevcuttur. O, bu okulları Cantoryan ve Pragmatist olarak adlandırmıştı. Cantoryanlar, matematiksel nesneler konusunda gerçekçilerdi. Onlara göre matematiksel nesneler insan kavrayışından bağımsız bir gerçekliğe sahipti. Matematikçi bu nesneleri keşfeder ama yaratamazdı. Pragmatistler ise bir şeyin yalnızca bir düşünme ediminin nesnesi olduğunda varolduğuna ve sonsuzun bir şey olmadığına fakat zihnin sonlu nesnelerden sonsuz bir dizi oluşturabilme olanağına inanır. Pratikte matematikçiler (pragmatist ya da sezgici değil) gerçekçi olma eğilimindedir. Bu ihtilaf tahmin edici tanımlamaların antinomi üretmedeki rolü üzerine değil fakat matematiksel nesnelerin insan düşüncesinden bağımsızlığıyla ilgilidir.</p>



<p><strong>Uzlaşımcılık ve Geometri Felsefesi</strong></p>



<p>Öklidçi olmayan geometrilerin keşfi yaygın kabul görmüş uzayın gerçek yapısının a priori bilinebileceği Kantçı görüşü zedelemiştir. Geometrinin temeli üzerine Poincaré’nin bakış açısını anlamak için diferansiyel denklemler aracılığıyla fonksiyonlar üzerine çalışmaları sırasında aslında öklidçi olmayan bir geometri kullandığını hatırlamak yardımcı olacaktır. Öklidçi geometride ispatları kolay olmazken Lobachevski geometrisi aracılığıyla kolayca ispatlanabilir birçok geometrik özellik keşfetti. Bunun yanında Poincaré, Beltrami’nin Lobachevski geometrisine yönelik çalışmalarından haberdardı. Beltrami (İtalyan matematikçi 1835-1899) Lobachevski geometrisinin her bir terimini Öklid geometrisinin terimlerine dönüştürerek Lobachevski geometrisinin de Öklid geometrisi kadar tutarlı olduğunu kanıtlamıştır. Dönüştürme işlemi, Öklidçi olmayan geometrinin her bir aksiyomunun Öklid geometrisinin aksiyomlarına titizce dönüştürülerek gerçekleştirildi. Beltrami’nin dönüştürme işlemi ve Poincaré’nin fonksiyonlar üzerine çalışmaları, Poincaré’nin şunları iddia etmesine yol açtı:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Öklidçi olmayan geometriler, Öklid geometrisiyle aynı mantıksal ve matematiksel meşruiyete sahiptir.</li>



<li>Bütün geometrik sistemler eşdeğerdir ve bundan ötürü hiçbir aksiyomatik sistemin gerçek geometri olduğu iddia edilemez.</li>



<li>Geometrinin aksiyomları ne sentetik aprioridir ne de analitiktir. Onlar uzlaşımlar ya da örtük tanımlardır.</li>
</ul>



<p>Poincaré’ye göre, bütün geometrik sistemler uzayın aynı özellikleri ile ilgilenir fakat her biri -sentaksı bir dizi aksiyomlar aracılığıyla tanımlanmış- kendi dilini kullanır. Başka bir deyişle geometriler kendi dillerinde farklılık gösterir ama hepsi aynı gerçeklikle ilgilidir çünkü bir geometri başka bir geometriye dönüştürülebilir. Bir geometri seçerken dikkat edilecek tek kriter vardır: Ekonomi ve basitlik kriteri. Öklid geometrisini yaygın olarak kullanma nedenimiz de budur: o en basitidir. Ancak yine de belirli bir sorunla ilgili olarak Öklidçi olmayan bir geometri daha az eforla bize sonuç verebilir. 1915 yılında Albert Einstein,  genel görelilik teorisini geliştirmek için Öklidçi olmayan geometriyi Öklid geometrisinden daha elverişli buldu. Poincaré’ye karşıt olarak bir gerçekçi, buna katılmayacaktır. Uzayın yapısının Öklidçi olmadığını ve Einstein’ın bunu keşfettiğini iddia edecektir.</p>



<p>Poincaré’nin geometriyi ele alış biçimi bilimsel teorilerin genel analizine de uygulanabilir. Her bilimsel teorinin uzlaşımla seçilmiş kendine ait bir dili vardır. Ancak bu serbestliğe rağmen öngörüler ve olgular arasındaki anlaşma veya anlaşmazlık uzlaşımsal değil, özsel ve nesneldir. Bilim, nesnel bir geçerliliğe sahiptir. Bilimsel tahminlerin çoğu zaman doğru olması şansa veya seçim özgürlüğüne bağlı değildir.</p>



<p>Bu düşünceler Poincaré’nin uzlaşımcılığını netleştirir. Bilim insanlarının iradelerinden bağımsız olarak  bilimsel kuramların sağlamlığını, yani tahminlerin doğruluğunu, yargılamanın mümkün olduğu nesnel bir kriter mevcuttur. Bu yüzden bilimin ilkeleri keyfi bir uzlaşımla belirlenemez. Bilimsel öngörüler doğru olduğu sürece bilim bize eksik olmasına rağmen nesnel bilgi verir. Bir bilim insanının özgürlüğü dilin, aksiyomların ve dikkate değer olguların seçiminde gerçekleşir.</p>



<p>Bu nedenle Poincaré’ye göre bütün bilimsel yasalar  uzlaşımsal bir doğru ile amprik bir yasadan oluşan iki kısımda analiz edilebilir.</p>



<p>Doğa yasası: Bütün gökcisimleri,  Newton’ın kütle-çekim yasasına uyar.</p>



<p>Yasanın barındırdığı iki unsur:      1)Kütle-çekim, Newton yasasını takip eder.</p>



<p>                                                              2)Kütle-çekim, gökcisimlerini harekete geçiren tek kuvvettir.</p>



<p>İlk ifadeyi bir ilke,  bir uzlaşım olarak kabul edebiliriz. Böylelikle o, kütle-çekim için bir açıklamaya dönüşür. Fakat ikinci ifade amprik bir yasadır.</p>



<p>Poincaré’nin uzlaşımcılığa yönelik tutumu “Bilim ve Hipotez”de (Türkçeye çevrildi)  klasik mekanik üzerine analizini sonuçlandırdığı aşağıdaki ifadeyle özetlenmiştir.</p>



<p><em>“İvmelenme ve bileşke kuvvet yasaları keyfi uzlaşımlar mıdır? Uzlaşımlardır fakat keyfi değildir. Bilimin kurucularını benimsemeye yönlendiren ve kusurlu olmalarına rağmen onları haklı çıkarmak için yeterli olan deneyimleri unutursak, bu uzlaşımlar keyfi görünecektir. Bazen dikkatimizi uzlaşımların deneysel kökenlerine çevirmek faydalı olacaktır.”</em></p>



<p><strong>Bilim ve Hipotez</strong></p>



<p>Poincaré’ye göre, bilimsel kuramlar deneyimden kaynaklanır  fakat yalnızca deneyimle doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir değildir. Örneğin, verili bir dizi gözlemi tanımlayan matematiksel bir yasanın keşfi problemine bakalım. Bu durumda temsili noktalar bir grafikte çizilir ve sonra basit bir eğri enterpole edilir. Seçilen eğri, hem temsili noktaları belirleyen deneyime hem de eğrinin istenen düzgünlüğüne bağlı olacaktır ancak eğri ne kadar düzgün olursa, bazı noktalar eğriyi o kadar çok kaçıracaktır. Bu sebeple enterpole edilmiş eğri – ve böylece geçici yasa- deneyimin doğrudan genelleştirmesi değildir çünkü deneyimi düzeltir. Gözlenmiş ve hesaplanmış değerler arasındaki uyuşmazlık bu sebeple yasanın yanlışlanması olarak kabul edilemez. Ancak bir düzenleme olarak yasa gözlemlerimize empoze edilir. Bu anlamda kuramlar ve olgular arasında daima zorunlu bir ayrım olacaktır ve bu yüzden bilimsel bir kuram deneyim aracılığıyla doğrudan yanlışlanabilir değildir.</p>



<p>Poincaré’ye göre bilimin amacı öngörüde bulunmaktır. Bu görevi başarmak için bilim, deneyimin ötesine geçen genellemelerden yararlanır. Aslında bilimsel kuramlar birer hipotezlerdir. Fakat her kuram sürekli olarak test edilmelidir. Ve ne zaman ki emprik bir sınamada başarısız olur işte o zaman terk edilmelidir. Poincaré’ye göre savunulamaz olduğu gösterilmiş bir bilimsel kuram hala oldukça kullanışlı olabilir. Eğer bir hipotez deneysel bir sınamadan geçemezse o zaman bu, bazı anlamlı ve önemli unsurları ihmal ettiğimiz anlamına gelir. Bu yüzden hipotez bize gerçekliğin öngörülemeyen bir vehçesini keşfetme fırsatı verir. Bilimsel kuramların doğasına ilişkin bu bakış açısının bir sonucu olarak Poincaré, birçok hipotezden yararlanan bir kuramdaki yanlış hipotez bulmak oldukça zor olduğu için, bir bilim insanının birden fazla varsayımı kullanmasını önermiştir.</p>



<p>Poincaré’ye göre birçok türde hipotez vardır:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Maksimum kapsama ve bütün bilimsel kuramlarda ortak olan hipotezler ( örneğin, uzak cisimlerin etkisinin ihmal edilebilir olduğu hipotezi). Bu türden hipotezler en son değiştirilirler.</li>



<li>Bilimsel kuramlardaki yardımcı rolüne rağmen nesnel bir içeriğe sahip olmayan kayıtsız hipotezler ( örneğin, gözle görülemeyen atomların varlığı hipotezi ).</li>



<li>Emprik kontrole tabi olan genellemeler. Bunlar gerçek bilimsel kuramlardır.</li>
</ul>



<p>Poincaré’nin, bilimsel kuramlara ilişkin görüşleriyle alakalı olarak aşağıdakiler kalıcı bir değere sahiptir.</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Bütün bilimsel kuramlar sınanması gereken hipotezlerdir.</li>



<li>Deneyim, bilimsel kuramlar önerir fakat onları gerekçelendirmez.</li>



<li>Deneyim, tek başına bir kuramı yanlışlamak için yeterli değildir. Çünkü genellikle kuram deneyimi düzenler.</li>



<li>Bilimin merkezi amacı öngörüde bulunmaktır.</li>



<li>Yanlışlanmış bir hipotezin çok önemli bir rolü vardır. Öngörülemeyen durumlara ışık tutar.</li>



<li>Deneyim, bir kurama göre değerlendirilir.</li>
</ul>



<p><strong>Bibliyografi</strong></p>



<p><strong>Derlenmiş Bilimsel Çalışmalar (Fransızcada)</strong></p>



<p><em>Oeuvres</em>, 11 volumes, Paris : Gauthier-Villars, 1916-1956</p>



<p><strong>Felsefi</strong> <strong>Çalışmalar</strong></p>



<p>1902 <em>La science et l’hypothèse</em>, Paris : Flammarion (Bilim ve Hipotez) (Türkçeye çevrildi)</p>



<p>1905 <em>La valeur de la science</em>, Paris : Flammarion ( Bilimin Değeri) (Türkçeye çevrildi)</p>



<p>1908<em>Science and méthode</em>, Paris : Flammarion  ( Bilim ve Metot) (Türkçeye çevrildi)</p>



<p>1913<em>Dernières pensées</em>, Paris : Flammarion (<em>Mathematics and science: last essays</em>, 1963)</p>



<p> The first three works are translated in <em>The foundations of science</em>, Washington, D.C. : University Press of America, 1982 (first edition 1946).</p>



<p><strong>Ana Bilimsel Çalışmalar</strong></p>



<p><em>Les méthods nouvelles de la mécanique céleste</em>, Paris : Gauthier-Villars, 1892 vol. I , 1893 vol. II, 1899 vol. III (<em>New methods of celestial mechanics</em>, American Institute of Physics, 1993)<strong></strong></p>



<p><em>Lecons de mécanique céleste</em>, Paris : Gauthier-Villars, 1905 vol. I, 1907 vol. II part I, 1909 vol. II part II, 1911 vol. III</p>



<p><strong>Poincaré Hakkında Çalışmalar</strong></p>



<p><em>Le livre du centenaire de la naissance de Henri Poincaré</em>, Paris : Gauthier-Villars, 1955<strong></strong></p>



<p><em>The mathematical heritage of Henri Poincaré</em>, (edited by Felix E. Browder) Providence, R.I. : American Mathematical Society, 1983 [Symposium on the Mathematical Heritage of Henri Poincaré (1980 : Indiana University, Bloomington)]</p>



<p><em>Henri Poincaré: Science et philosophie. Congrès international : Nancy, France, 1994</em>, edited by Jean-Louis Greffe, Gerhard Heinzmann, Kuno Lorenz, Berlin : Akademie Verlag, 1996 ; Paris : A. Blanchard, 1996</p>



<p>Appel, Paul, <em>Henri Poincaré</em>, Paris : Plon, 1925</p>



<p>Bartocci, Claudio, “Equazioni e orbite celesti: gli albori della dinamica topologica” in <em>Henri Poincaré. Geometria e caso</em>, Torino : Bollati Boringhieri, 1995</p>



<p>Barrow-Green, June, <em>Poincaré and the three body problem</em>, Providence, RI : American Mathematical Society ; London : London Mathematical Society, 1997</p>



<p>Dantzig, Tobias, <em>Henri Poincaré. Critic of crisis: reflections on his universe of discourse</em>, New York : Scriber, 1954</p>



<p>Folina, Janet, <em>Poincaré and the philosophy of mathematics</em>, London : Macmillan, 1992 ; New York : St. Martin’s Press, 1992</p>



<p>Giedymin, Jerzy, <em>Science and convention. Essay on Henri Poincaré’s philosophy of science and the conventionalist tradition</em>, Oxford : Pergamon Press, 1982</p>



<p>Heinzmann, Gerhard, <em>Entre intuition et analyse : Poincaré et le concept de prédicativité</em>, Paris : A. Blanchard, 1985</p>



<p>Heinzmann, Gerhard, <em>Zwischen Objektkonstruktion und Strukturanalyse. Zur Philosophie der Mathematik bei Poincaré</em>, Vandenhoek & Ruprecht, 1995</p>



<p>de Lorenzo, Javier, <em>La filosofia de la matematica de Jules Henri Poincaré</em>, Madrid : Editorial Tecnos, 1974</p>



<p>Mette, Corinna, <em>Invariantentheorie als Grundlage des Konventionalismus : Uberlegungen zur Wissenschaftstheorie von Poincaré</em>, Essen : Die Blaue Eule, 1986, Essen, 1986</p>



<p>Mooij, Jan, <em>La philosophie des mathématiques de Henri Poincaré</em>, Paris : Gauthier-Villars, 1966</p>



<p>Parrini, Paolo, <em>Empirismo logico e convenzionalismo</em>, Milano : Franco Angeli, 1983</p>



<p>Rougier, Luis, <em>La philosophie géométrique de Henri Poincaré</em>, Paris : Alcan, 1920</p>



<p>Schmid, Anne-Francoise, <em>Une philosophie de savant : Henri Poincaré et la logique mathématique</em>, Paris : F. Maspero, 1978.</p>



<p>Torretti, Roberto, <em>Philosophy of geometry from Riemann to Poincaré</em>, Dordrecth : D. Reidel Pub. Co., 1978</p>



<p><strong>Yazar Bilgileri</strong></p>



<p>Mauro MurziEmail:<a href="mailto:murzim@yahoo.com?subject=Your%20Jules%20Henri%20Poincar%C3%A9%20(1854-1912)%20%20Article">murzim@yahoo.com</a><strong></strong></p>



<p>İtalya</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Kualia-Logo-3.png" width="64" alt="Kualia Analitik Felsefe"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Kualia Analitik Felsefe</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"></div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/11/jules-henri-poincare-internet-encyclopedia-of-philosophy/">Jules Henri Poincaré – Internet Encyclopedia of Philosophy</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Duyu Verileri – Michael Huemer</title>
<link>https://trafikdernegi.com/duyu-verileri-michael-huemer</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/duyu-verileri-michael-huemer</guid>
<description><![CDATA[ Kaynak: https://fakenous.substack.com/p/sense-data Bu yazıda duyu verilerine neden inanmadığımı açıklayacağım. Duyu verilerini daha önce Kuşkuculuk ve Algının Örtüsü’nde (Skepticism &amp; Veil of Perception) ve Stanford Felsefe Ansiklopedisi’ndeki ‘Duyu Verileri’ girdimde tartışmıştım. (https://plato.sydney.edu.au/archives/spr2005/entries/sense-data/)  (Ben bu girdiyi yazdıktan sonra, girdiyi düzenlememi ve güncellememi isteyip durdular. Bu girdiyi yazarak ömür boyu sürecek bir yazma projesini üstlenmemin beklendiğini anlamamıştım. Böylesi bir projeyi istememiştim. Belli bir noktada, onlara artık yazıyı bir daha güncellemeyeceğimi söyledim. Ardından, birkaç sene sonra bir başkasına tamamen yeni bir girdi yazdırdılar. (https://plato.stanford.edu/entries/sense-data/). Yeni girdi çok daha tarihseldir ve daha az tartışma niteliğindedir.) 1. Duyu Verileri Nedir? Duyu verilerini birkaç farklı şekilde anlayabilirsiniz,
Author information





Fatih Buharalı



Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans eğitimine devam ediyor. Marksizm, psikanaliz, yapısalcılık ve yapısöküm gibi konular üzerine okuma yapmayı seviyor.

 | 



Duyu Verileri – Michael Huemer yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2023/07/cherries-5360265-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:53:08 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Duyu, Verileri, –, Michael, Huemer</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kaynak: https://fakenous.substack.com/p/sense-data</p>



<p>Bu yazıda duyu verilerine neden inanmadığımı açıklayacağım. Duyu verilerini daha önce<em> Kuşkuculuk ve Algının Örtüsü</em>’nde (<em>Skepticism & Veil of Perception</em>) ve Stanford Felsefe Ansiklopedisi’ndeki ‘Duyu Verileri’ girdimde tartışmıştım. (<a href="https://plato.sydney.edu.au/archives/spr2005/entries/sense-data/">https://plato.sydney.edu.au/archives/spr2005/entries/sense-data/</a>) </p>



<p>(Ben bu girdiyi yazdıktan sonra, girdiyi düzenlememi ve güncellememi isteyip durdular. Bu girdiyi yazarak ömür boyu sürecek bir yazma projesini üstlenmemin beklendiğini anlamamıştım. Böylesi bir projeyi istememiştim. Belli bir noktada, onlara artık yazıyı bir daha güncellemeyeceğimi söyledim. Ardından, birkaç sene sonra bir başkasına tamamen yeni bir girdi yazdırdılar. (<a href="https://plato.stanford.edu/entries/sense-data/">https://plato.stanford.edu/entries/sense-data/</a>). Yeni girdi çok daha tarihseldir ve daha az tartışma niteliğindedir.)</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>1. Duyu Verileri Nedir?</strong></p>



<p>Duyu verilerini birkaç farklı şekilde anlayabilirsiniz, zira terimi ortaya atanlar terimin anlamını çok da tutarlı bir şekilde açıklamadılar. Fakat benim anladığım kadarıyla, ‘duyu verilerinin’ 3 temel karakteristiği var:</p>



<ol class="wp-block-list">
<li>Duyu verileri algınızın <em>doğrudan farkında olduğu </em>şeylerdir;</li>



<li>Zihne bağlıdırlar;</li>



<li>Tam olarak sahip olur gibi göründükleri karakteristiklere sahiptirler. </li>
</ol>



<p>Örnek: Bir domatese baktığınızı düşünün. Duyu verileri teorisyeni tam olarak algıladığınızı düşündüğünüz renkte ve şekilde, kırmızı ve yuvarlak bir şey olduğunu, bunun zihninize bağlı olduğunu ve doğrudan farkında olduğunuz şeyin de bu olduğunu söyleyecektir.</p>



<p>Benim reddettiğim de tam olarak budur. Bence farkında olduğunuz kırmızı, yuvarlak bir şey vardır fakat bu domatesin kendisidir, zihninizdeki bir görsel (ya da her neyse) değildir. Ortada bir zihinsel durum (duyusal bir deneyim, bir domatesi algılıyor gibi görünme durumu) olduğunu da düşünüyorum, fakat bu farkındalığınızın objesi değildir, kırmızı ve yuvarlak da değildir.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>2. Duyu Verileri Lehine Argümanlar</strong></p>



<p>Duyu verilerinin varlığını neden varsaymalı? İnsanlar geleneksel olarak şu türden fenomenleri neden sayar:</p>



<p><strong>Perspektifsel Varyasyon</strong></p>



<p>Hume bir masadan uzaklaştıkça, baktığınız masanın daha küçük göründüğünü söyler. Fakat masanın kendisi küçülmez. Bu nedenle, gerçekte gördüğünüz şey zihinsel bir imge olmalıdır, masanın kendisi değil.</p>



<p>Karşı argüman: Öncelikle, hayır, masa daha küçük görünmez. Daha <em>uzakta görünür</em>.</p>



<p>İkincil olarak, Thomas Reid’in de belirttiği gibi bu argüman geçersizdir. “Daha küçük görünüyor” ve “aslında daha küçük değildir” söylemleri kesinlikle birbiriyle uyumludur. Yani gerçek masayı gördüğünüzü ve bunun daha küçük göründüğünü ama gerçekte küçülmediğini söylemekte hiçbir problem yoktur. Alternatif, gerçekten de küçülen ‘zihinsel’ bir masanın varlığını varsaymak için bir nedenimiz yoktur.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>İllüzyon</strong></p>



<p>Suda yarı batık bir halde olan bir sopaya baktığınızı varsayın. Bükülmüş vaziyette bir şey görürsünüz fakat gerçek sopa gayet de düzdür. Bu nedenle, gördüğünüz şey zihinsel bir imge olmalıdır, sopanın kendisi değil.</p>



<p>Karşı argüman: Hayır, bükülmüş <em>görünen</em>, fakat gerçekte düz olan fiziksel bir sopaya bakıyorsunuz. Bunda tutarsız olan hiçbir şey yoktur ve gerçekten de bükülmüş olan bir şeyin varlığını varsaymak için bir neden yoktur.</p>



<p><strong>Halüsinasyon</strong></p>



<p>Halüsine olduğunuzu ve pembe bir fil gördüğünüzü varsayın. Pembe, fil şeklindeki bir şeyi doğrudan algılıyorsunuzdur. Fakat fiziksel dünyada böyle bir şey bulunmaz. O halde algıladığınız şey zihinsel bir obje olmalıdır.</p>



<p>Karşı Argüman: Algıladığınız veya farkındalığında olduğunuz pembe veya fil şeklinde bir şey yoktur. Sadece, pembe ve fil şeklinde bir şey algılıyor gibi görünme yanılgısı vardır.</p>



<p>Analoji 1: Yanlış bir inanca sahip olduğunuzu varsayın. Bu inanca sahip olarak <em>bildiğiniz</em> şey nedir? Cevap: Hiçbir şey. Yanlış inanç bilgi değildir. Bu sözde bilgidir, size asılsızca bilgiymiş gibi görünebilecek bir zihin durumudur. Benzer şekilde, halüsinasyon görmek bir şeyin farkındalığında olmak veya algılamak değildir; size asılsızca bir şeyin farkındalığında olduğunuzu veya algıladığınızı düşündürten zihinsel bir durumdur.</p>



<p>Analoji 2: Birisinin geçen hafta vuku bulan bir cinayet hakkında bir haber yazdığını varsayın. Fakat haber asparagas olsun, haberin aktardığı biçimde bir cinayet dünyada gerçekleşmemiş olsun. Birisinin bu haberin fiziksel dünyada gerçekleşmediğine göre alternatif, zihinsel bir alemde yer alan ‘zihinsel bir cinayetin’ tutarlı bir tasviri olması gerektiği sonucuna ulaştığını varsayın. Bu çok saçmadır değil mi? Bu, duyu verileri teorisyeninin yaptığı şeye benzerdir. O türden bir cinayet vuku bulmamıştır; sadece vuku bulduğunu söyleyen yanlış bir haber vardır. Benzer şekilde, halüsinasyon senaryosunda da görünürde bu tür bir fil yoktur, sadece asılsız olarak var olduğunu söyleyen bir deneyim vardır.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>3. Duyu Verileri Aleyhinde Argümanlar</strong></p>



<p>Duyu verilerine karşı beğendiğim iki temel argüman var.</p>



<p>Duyu Verileri Nedir?</p>



<p>Duyu verileri varlarsa eğer, tam olarak nerede bulunurlar? Buna tatmin edici bir cevabın bulunmadığını düşünüyorum.</p>



<p>Duyu verilerinin onlara neden olan fiziksel objeyle aynı yerde bulunduğunu söylemeyi deneyebilirsiniz. Fakat bu gariptir: Neden bu fiziksel objenin önüne geçmezler? Eğer gece vakti gökyüzüne bakarsanız 1000 ışık yılı uzaklıkta bir yıldız görürseniz, deneyiminiz 1000 ışık yılı ötede, o yıldızın yüzeyinde duyu verisinin oluşmasına mı yol açar? Bu ışık hızını geçen (süperlüminal) bir tesir gerektirmesi sebebiyle özel görelilik yasasını ihlal ederdi.</p>



<p>Duyu verilerinin<em> görünür gibi </em>oldukları (tıpkı sahip olur gibi göründükleri diğer karakteristiklere sahip oldukları gibi) yerde olduğunu söyleyebilirsiniz. Belki de 1000 ışık yılı uzakta olan o yıldız gerçekten 1000 ışık yılı uzakta gibi <em>görünmüyordur</em>; belki de birkaç yüz metre uzakta görünüyordur, böylece süperlüminal etki probleminden kaçınmış oluruz. Fakat o zaman da herhangi bir belirli lokasyonda değilmiş gibi duran duyu verileri problemiyle karşılaşırsınız. Örneğin halüsine olduğunuzu ve alternatif bir dünyada kendinizi bulduğunuzu varsayın —gerçek bir yer olmayan Orta Dünya’da olduğunuzu varsayın. Duyu verileri Orta Dünya’da bulunamaz, zira burası gerçek bir yer değildir. </p>



<p>Duyu verilerinin kafanızda veya beyninizde bulunduğunu söyleyebilirsiniz. Fakat bir domates gördüğünüz zaman kafanızda ufak domates şeklinde bir şeyin belirdiğini öne sürmek kulağa oldukça safça geliyor. Bu şeylerin neden beynimizdeki materyallerin yoluna çıkmadığını merak edebiliriz. Duyu verileri sahip olur gibi göründükleri karakteristiklere sahip olduklarından ötürü, bu eğer katı gibi hissettiren bir nesneye dokunduğunuz zaman, beyninizde katı bir nesnenin belirmesi gerekir demektir. Böyle bir şey beyninize zarar vermez miydi?</p>



<p>Duyu verilerinin fiziksel mekanla uzamsal bir bağlantısı olmayan bir ‘fenomenal mekanda’ bulunduğunu söyleyebilirsiniz. Eğer umrunuzdaysa, bu da izafiyeti ihlal eder (bir şey fiziksel mekanda boşluk kaplamadan fiziksel zamanda olamaz zira izafiyete göre zaman ve mekan birbirinden ayrı şeyler olarak var olamazlar). Bu aynı zamanda oldukça abartılı ve tuhaf bir varsayımdır. Sırf normal fiziksel objeleri görebilmemizi açıklamak için tamamen ayrı bir mekanın varlığını varsaymak zorunda mıyız? Fiziksel mekandaki nesnelerin alternatif bir mekandaki nesnelerle nasıl etkileşimde bulunduğunu açıklamak oldukça zor olurdu.</p>



<p>Son olarak, duyu verilerinin bir konumları olmadığını söyleyebilirsiniz. Fakat algımızda, boşlukta yer kaplayan şeyleri görme eğilimindeyizdir. Duyu verileri aynı zamanda boyutlar ve şekiller gibi farklı uzamsal özelliklere sahip gibidirler ve hiçbir şey mekanda yer kaplamadan uzamsal özelliklere sahip olamaz. Ve hiçbir şey herhangi bir belirli konumda olmadan mekanda bulunamaz.</p>



<p>Görünüşe göre duyu verilerinin nerede bulunduğuna dair iyi bir cevap bulunmuyor.</p>



<p><strong>Belirlenemezlik Argümanı</strong></p>



<p>Bu duyu verilerine karşı favori argümanımdır. Tekrarlıyorum, duyu verilerinin tam olarak sahip olur gibi göründükleri özelliklere sahip olmaları gereklidir. Bükülmüş gibi duran bir şey gördüğünüzde, duyu verileriniz de aynı yönde bükülmüştür.</p>



<p>Buradaki problem objelerin belirsiz görünümlere sahip olabilmeleridir. Bununla kastettiğim, bir objenin bir değer kümesine bir boyutta düşebileceği, fakat o kümede herhangi bir değer karşılığının olmayabileceğidir. Örneğin bir obje kırmızı gibi görünüp kırmızının herhangi spesifik bir tonunda olmayabilir. Aynı şekilde bir obje belli bir şekildeymiş gibi görünüp, herhangi bir spesifik, tam şekle sahip olmayabilir.</p>



<p>Örnek: Renklerin farklı tonlarına baktığınız zaman, ayırt edebileceğiniz ton sayısı sınırlıdır. Eğer bir objenin spektral yansımasında yeterince ufak bir değişiklik yapılırsa aradaki farkı hissetmezsiniz. Bu da iki rengin birbirinin aynısı mı olduğunu yoksa biraz farklı tonlarda mı olduklarını ayırt edemeyeceğiniz anlamına gelir. Aynı renk olup olmadığını söyleyemememizin açıklaması kusursuz bir rengi algılayamayacağımız olmasıdır. Bu aynı zamanda niçin birbirinden kesinlikle ayırt edilebilir olduğu halde çift halindeyken birbirinden ayırt edemeyeceğimiz renk tonlarının var olduğunu açıklamak için gereklidir.</p>



<p>Bir başka örnek: Uzaktan bir levhaya baktığınızı farz edin. Üstünde bir şeyler yazdığını görebilirsiniz, ama ne yazdığını okuyamazsınız. Levhadaki yazılar size tam olarak ne şekle sahipmiş gibi görünür? Bu sorunun cevabı yoktur; eğer tam olarak öyle bir şekil var olsaydı, onu (levhadaki şekiller dilinizdeki birtakım kelime dizilerine karşılık geldiği takdirde) okuyabilmeniz gerekirdi. Aynı şekilde, eğer görünen şekiller kendi dilinizdeki kelime dizilerine karşılık gelmiyorsa, o zaman (a) levhanın yabancı bir dilde yazıldığı ve (b) levhadaki harflerin siz ona yaklaştıkça şekil değiştirdiğinin deneyimine sahip olmanız gerekirdi.</p>



<p>Tabii ki bunların hiçbirisi gerçekleşmez. Levhayı okuyamazsınız. Okuyamadığınız gibi yabancı bir dilde de yazılmamıştır ve siz ona yaklaştıkça üzerindeki şekiller değişir gibi görünmez ya da halüsinasyon görmüyorsunuzdur. Bu durumu açıklamanın tek yolu, levhayı uzaktan gördüğünüzde harflerin şekillerinin <em>belirsiz</em> olduğudur. Yani deneyiminiz, karşınızdaki şekilleri <em>olduğu gibi yansıtmakta</em> başarısız olur.</p>



<p>Algısal görünüm hakkında iki kuram vardır. Bunlardan birisi olan yönelimsellik teorisine göre bir obje size algısal olarak F olarak gözüktüğünde, bu o objeyi F olarak temsil eden bir zihinsel duruma sahip olmanızdandır. Diğeriyse duyu verileri teorisidir: Bir obje size algısal olarak F olarak gözüktüğünde, bu <em>F</em> <em>olan</em> bir zihinsel objenin doğrudan farkındalığında olmanızdandır.</p>



<p>Bu kuramlardan ilki belirsiz görünümlere yer verir çünkü temsillerin <em>belirlenemezliği </em>gayet mümkündür. Birisinin kolaylıkla bir şeyin hangi renkte olduğunu bilmeden o şeyin bir renge sahip olduğuna inanabileceğini aklınıza getirin. Bir objenin F veya G olarak temsil edilmeksizin (<em>F veya G) gibi</em> olarak temsil edilmesi mükemmel bir şekilde mümkündür.</p>



<p>Fakat duyu verileri teorisi belirsiz görünümlere yer vermez. Bunun nedeni bir objenin gerçekte belirsiz özelliklere sahip olmasının imkansız olmasıdır. Hiçbir şey F veya G olmadan gerçekte (F veya G) olamaz. Bundan ötürü, duyu verileri teorisine göre bir obje F veya G olarak görünmeden (F veya G) olarak görünmesi imkansızdır.</p>



<p>Yani duyu verileri teorisi dünyanın algısal olarak nasıl göründüğünün yanlış bir açıklamasını sunar. </p>



<p></p>



<p></p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/09/WhatsApp-Image-2020-09-10-at-18.43.06.jpeg" width="64" alt="Fatih Buharalı"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Fatih Buharalı</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans eğitimine devam ediyor. Marksizm, psikanaliz, yapısalcılık ve yapısöküm gibi konular üzerine okuma yapmayı seviyor.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2023/07/duyu-verileri-michael-huemer/">Duyu Verileri – Michael Huemer</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Eşcinsel İlişkide Yanlış Olan Şey Nedir? – Stephen Law</title>
<link>https://trafikdernegi.com/escinsel-iliskide-yanlis-olan-sey-nedir-stephen-law</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/escinsel-iliskide-yanlis-olan-sey-nedir-stephen-law</guid>
<description><![CDATA[ Bir Hristiyan olan Bay Jarvis yatağında uyuyor, rüyasında Kıyamet Günü’nü görüyordu.Rüyasında, Jarvis kendini bulutların arasındaki muazzam bir salonda Tanrı’nın yanındaotururken buldu. Tanrı tam da yavaşça soldaki çıkışa doğru yol alan ayyaşlara yargıdağıtmayı bitirmişti. Melekler sağdaki girişten gelen bir grup endişeli görünen adamayerlerini gösteriyorlardı. Adamlar önüne toplandığında, Tanrı konuşmaya başladı. Tanrı: Evet, sıra kimdeydi? Ah, tabii, aktif eşcinseller. Söyle bakalım Jarvis, onlara neyapmalı?Jarvis: Onları cezalandıracaksınız, değil mi?Tanrı: Neden öyle dedin ki?Jarvis: Eşcinsel davranışlarda bulunmak yanlış olduğu için tabii ki. İncil’e Referans Tanrı sakince çenesini ovaladı ve Jarvis’e muzipçe bir bakış attı. Tanrı: Yanlış mıymış?Jarvis: Evet. İncil’de kendiniz öyle söylüyorsunuz.Tanrı: Ah, evet.
Author information





Fatih Buharalı



Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans eğitimine devam ediyor. Marksizm, psikanaliz, yapısalcılık ve yapısöküm gibi konular üzerine okuma yapmayı seviyor.

 | 



Eşcinsel İlişkide Yanlış Olan Şey Nedir? – Stephen Law yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2023/08/nyc-2444813-scaled.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:53:07 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Eşcinsel, İlişkide, Yanlış, Olan, Şey, Nedir, –, Stephen, Law</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Hristiyan olan Bay Jarvis yatağında uyuyor, rüyasında Kıyamet Günü’nü görüyordu.<br>Rüyasında, Jarvis kendini bulutların arasındaki muazzam bir salonda Tanrı’nın yanında<br>otururken buldu. Tanrı tam da yavaşça soldaki çıkışa doğru yol alan ayyaşlara yargı<br>dağıtmayı bitirmişti. Melekler sağdaki girişten gelen bir grup endişeli görünen adama<br>yerlerini gösteriyorlardı. Adamlar önüne toplandığında, Tanrı konuşmaya başladı.</p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Evet, sıra kimdeydi? Ah, tabii, aktif eşcinseller. Söyle bakalım Jarvis, onlara ne<br>yapmalı?<br><strong>Jarvis</strong>: Onları cezalandıracaksınız, değil mi?<br><strong>Tanrı</strong>: Neden öyle dedin ki?<br><strong>Jarvis</strong>: Eşcinsel davranışlarda bulunmak yanlış olduğu için tabii ki.</p>



<p>İncil’e Referans</p>



<p>Tanrı sakince çenesini ovaladı ve Jarvis’e muzipçe bir bakış attı.</p>



<p><br><strong>Tanrı</strong>: Yanlış mıymış?<br><strong>Jarvis</strong>: Evet. İncil’de kendiniz öyle söylüyorsunuz.<br><strong>Tanrı</strong>: Ah, evet. İncil.<br><strong>Jarvis</strong>: Evet, mesela şuna bakın: “Kadınla yatar gibi erkekle yatmayacaksın; bu menfur bir<br>şeydir.” Levililer 18.22.<br><strong>Tanrı</strong>: Açıkçası o kısmı yazarken biraz aceleci davranmış olabilirim. O kısımdan şu an çok da<br>emin değilim.<br><strong>Jarvis</strong>: Emin değil misiniz? Siz Tanrı’sınız. Yanlış yapmazsınız!<br><strong>Tanrı</strong>: Belki de gerçek Tanrı ben değilimdir. Belki de Tanrı’nın hayalinden ibaretimdir —<br>hayal gücünün bir ürünüyümdür.<br><strong>Jarvis</strong>: Ah.<br><strong>Tanrı</strong>: Üstelik, neden İncil’in yüzde yüz güvenilir olduğunu varsayıyorsun ki?<br><strong>Jarvis</strong>: Sizce değil midir?<br><strong>Tanrı</strong>: Öyle bir şey söylemedim. Hem üstelik bütün ahlaki anlayışını tek bir kitabın<br>içeriklerine dayandıracaksan, kitabın doğru kitap olduğundan emin olmalısın. Hem de bu<br>kitabın ne derecede güvenilir olduğundan emin olmalısın, değil mi?<br>Tanrı, Jarvis’in kucağında duran İncil’e işaret etti.<br><strong>Tanrı</strong>: Kucağındakini birkaç sayfa geriye çevir. Az aşağıya doğru git. İşte orası. Levililer<br>11.7-8. Ne diyor orada?</p>



<p><strong>Jarvis</strong>: “Domuz çatal ve yarık tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için murdardır. Bu<br>hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız, sizin için kirlidir.”<br><strong>Tanrı</strong>: Hiç domuz pastırmalı sandviç yedin mi? O zaman günah işledin! Şimdi biraz daha<br>aşağıya git.<br><strong>Jarvis</strong>: “Suda yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Denizde, akarsularda<br>yaşayan pullu ve yüzgeçli canlıların etini yiyebilirsiniz. Pulu ve yüzgeci olmayanları ise…”<br><strong>Tanrı</strong>: “…yemeyeceksiniz.” Yediğin son öğün Fransız usulü midye içermiyor muydu? Siz<br>Hristiyanlar neden deniz ürünleri restoranlarını boykot etmiyor ve ıstakoz yahninin<br>vahametlerinden bahsetmiyorsunuz?</p>



<p><br>Jarvis’in rengi biraz soldu.</p>



<p><br><strong>Tanrı</strong>: Eğer eşcinsellikle ilgili olan kısmın olduğu sayfadan birkaç sayfa ileri gidersen, keten<br>ve yün sentezi ceket giymenin de yanlış olduğunu keşfedeceksin.<br><strong>Jarvis</strong>: O kısmı daha önce fark etmemişim.<br><strong>Tanrı</strong>: Daha da ilerisinde faiz elde etmek için borç para vermenin de günah olduğu yazıyor.<br>Fakat sen bunların bir tanesini bile kınamıyorsun değil mi?<br><strong>Jarvis</strong>: Kınamıyorum.<br><strong>Tanrı</strong>: Fakat Levililer Kitabı’ndaki o spesifik pasajı eşcinselliği kınamak için kullanıyorsun.<br>Öyle görünüyor ki ayetlerin arasından ayıklayıp seçiyorsun.<br><strong>Jarvis</strong>: Fakat tabii ki deniz yemeği, ceketler ve borç para vermeyle ilgili o kısımları artık<br>kastetmiyorsunuz değil mi? Tarihi geçmiş olmalılar.<br></p>



<p>Tanrı sertçe Jarvis’ baktı.<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Tanrı’nın sözlerinin mi? Tarihi geçmek mi? Pekala, seni keten/yün sentezi ceket<br>giyenleri kınamadığın için suçlamıyorum. Fakat sen kendi doğru ve yanlış algına, kendi<br>özgün ahlaki kriterlerine dayanarak İncil’in hangi pasajlarını kabul edeceğini ve hangilerini<br>reddedeceğini belirliyorsun değil mi?<br><strong>Jarvis</strong>: Evet, sanırım öyle yapıyorum.<br><strong>Tanrı</strong>: Öyleyse İncil’in ahlak anlayışının, senin doğru ve yanlış hakkında halihazırda kabul<br>ettiğin şeylerle uyuştuğu için onu benim sözlerim olarak kabul ediyorsun. Eğer İncil hırsızlık<br>yapmayı, yalan söylemeyi ve adam öldürmeyi teşvik etseydi onu benim sözlerim olarak kabul<br>etmen pek olası olmazdı değil mi?<br><strong>Jarvis</strong>: Sanırım hayır.<br><strong>Tanrı</strong>: O halde dürüst olman gerektiğini düşünüyorum. İncil’in o beğendiğin belirli<br>kısımlarını ayıklamak ve geri kalanını reddetmekten ve seçtiğin kısımların benim kutsal<br>tasdik mührüme sahip olduğunu iddia etmektense, sadece eşcinselliğin yanlış olduğunu<br>söylemelisin ve beni bu söylemlerine ortak etmemelisin.<br><strong>Jarvis</strong>: Pekala.</p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Pekala. Madem eşcinselliğin yanlış olduğuna inanıyorsun, neden yanlış olduğunu bana<br>açıklar mısın? Bu insanlar cezalandırılmayı neden hak ediyorlar?</p>



<p>Eşcinsellik Doğal Değildir</p>



<p>Jarvis toplanmış kalabalığa baktı ve kafasını kaşıdı.</p>



<p><strong>Jarvis</strong>: Onları cezalandırmanız gerektiğini söylemedim. Belki de affedilmeliler. Fakat günah<br>işlediler. Size birkaç farklı nedenini sayabilirim.<br><strong>Tanrı</strong>: Ne nedenleri?<br><strong>Jarvis</strong>: İlki eşcinselliğin doğal olmaması.<br><strong>Tanrı</strong>: Ah, bu belki de eşcinselliği kınayanların, kınamalarını aklamak için en sık kullandığı<br>argüman. Fakat eşcinsellikle ilgili doğal olmayan nedir?<br><strong>Jarvis</strong>: İnsanların büyük bir kısmı aktif bir şekilde eşcinsel değildir. Yani eşcinsellik normdan<br>sapmadır.<br><strong>Tanrı</strong>: Bir manada öyle. Fakat insanların büyük bir kısmı kızıl saça da sahip değildir. O<br>zaman kızıl saçlı olmak, senin tabirinle, normdan sapmadır. Fakat kızıl saçla ilgili doğal<br>olmayan hiçbir şey yoktur değil mi?<br><strong>Jarvis</strong>: Doğru: Demek istediğim eşcinsel olmak doğal değildir zira doğanın maksadı bu<br>değildir.<br><strong>Tanrı</strong>: Demek doğanın maksadı bu değildir? Hımm… Bunu da açman gerekiyor. Eşcinselliğin<br>insanlara doğa tarafından verilen doğal eğilimlere karşıt olduğunu mu kastediyorsun?<br><strong>Jarvis</strong>: Evet, sanırım.<br><strong>Tanrı</strong>: Anladım. Peki ya temizliğe ne demeli? Temiz olmanın Tanrı’ya yakın olmak olduğu<br>söylenir. Fakat pek az insan temiz olmaya özen gösterir. Çocuklar toprağı, çamuru çok<br>severler. İnsanlar çoğunlukla pek kirlidir ve genellikle böyle olmalarına aldırış etmezler. O<br>halde, senin akıl yürütmene göre, temiz olmak ahlaka aykırıdır.<br><strong>Jarvis</strong>: Oh…<br><strong>Tanrı</strong>: Sahiden de insana doğal olarak gelen pek çok şey ahlaki değildir. Halbuki insanlar<br>hırsa, açgözlülüğe, bencilliğe, sadakatsizliğe ve saldırganlığa karşı da doğal olarak eğilimli<br>görünür. İnsanların bu doğal içgüdüleri kontrol etmek için uğraşması gerekir. Sadece bu<br>tiksinç doğal eğilimleri engellemekte başarılı olanlar erdemli kabul edilir. Fakat sen bunun<br>tersini söyleyecek ve bu eğilimlerin doğal oldukları için iyi olduğunu, onlara karşı çıkmanın<br>kötü olduğunu söyleyeceksindir! Gel, seni biriyle tanıştırayım.<br></p>



<p>Jarvis birisinin yanına oturduğunu hissetti. Sağına baktığında koyu bir takım giymiş, ciddi<br>görünümlü kel bir adam gördü.<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Bu, 1806 ve 1873 yılları arasında yaşamış olan John Stuart Mill. Mill benim hakkımda<br>pek de iyi şeyler söylememişti, hatta benimle tanışmak sana epey sürpriz oldu, değil mi Mill?</p>



<p>Mill gergince gülümsedi.<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Fakat kendisinin, neyin doğal olup olmadığıyla ilgili söyleyeceği ilginç şeyler var.<br>Değil mi Mill?<br><strong>Mill</strong>: Doğaya uyum sağlamanın doğru ve yanlışla hiçbir alakası yoktur… Bu konuyu anlamak<br>için doğa ideasına dayanan terimler arasından en yoğunlukla kınayıcı olanını—‘doğal<br>olmayan’ terimini ele alalım. Bir şeyin doğal olmaması, bu kelimeye hangi anlamı verirseniz<br>verin, o şeyin kınanabilir olması için yeterli bir argüman değildir; zira insan gibi bir varlık<br>için çoğu habis eylem, erdemlerin çoğundan daha az doğal değildir.<br></p>



<p>Mill konuşmayı bitirir bitirmez bir duman içinde puf olup kayboldu.<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Pek zeki bir adam bu Mill. Peki, şimdi ne diyeceksin?<br></p>



<p>Jarvis biraz irrite olmuş gibi gözüküyordu. Eşcinsellikle ilgili doğal olmayan bir şey<br>olduğuna, onu ahlaken yanlış kılan bir şeyin olduğuna ikna olmuş durumdaydı. Fakat bu<br>doğal olmayan gayri ahlaki özelliği bulmak için çok uğraşıyordu. Ardından, birkaç dakika<br>sonra, Jarvis’in aklına bir fikir geldi.<br></p>



<p><strong>Jarvis</strong>: Buldum! Penisin spesifik bir işlevi vardır değil mi? O yeniden üretim için<br>yaratılmıştır, çocuk yapmak için yaratılmıştır. Bu yüzden eşcinsel davranışlar vücudun<br>spesifik bir parçasının yanlış kullanımını içerir. Eşcinsel insanlar vücudunun bir parçasını<br>doğanın maksadı haricinde kullanırlar.<br><strong>Tanrı</strong>: Anladım. Fakat o zaman birçok seksüel aktivite ahlaken yanlıştır. Zira birçok seksüel<br>aktivite —heteroseksüel ilişki de dahil— yeniden üremeye yönelik doğal işlevin<br>engellenmesini içerir. Mastürbasyon günahtır: çocuk doğumuna yol açamaz. Oral seks<br>günahtır. Herhangi bir doğum engelleyici aletin kullanılması günahtır. Senin inandığın bu<br>mu?<br><strong>Jarvis</strong>: Birçok Katolik’in inandığı şey kesinlikle bu, değil mi?<br><strong>Tanrı</strong>: Evet. Fakat bu türden bütün cinsel eylemleri günah olarak değerlendirmenin<br>açıklaması bu eylemlerde vücudun bir parçasının ‘doğal’ işlevine göre kullanılmaması ise, o<br>zaman, örneğin küpe takmak hakkında ne demeli? Kulaklarından metal parçalar sarkıtmak<br>kulakların pek de ‘doğal’ bir kullanımı gibi durmuyor, değil mi? Buna karşın bu, günah<br>olarak görülmüyor. Hiç kuşku yok ki küpe takmanın, senin deyişinle, vücudun bir parçasının<br>‘temel, esas işlevine aykırı bir şekilde’ kullanımını içerdiğini inkar edersin. Fakat neden?<br><strong>Jarvis</strong>: Emin değilim.<br><strong>Tanrı</strong>: Her halükarda, şu soruyla hala karşı karşıyayız: Vücudun bir parçasını temel doğal<br>işlevine aykırı bir şekilde kullanmak neden yanlıştır? Bir şeyin bize veya vücudumuza doğal<br>olmayan yollarla gelmesi onu neden yanlış kılıyor anlamakta zorluk çekiyorum.</p>



<p>Eşcinsellik Pistir</p>



<p>Jarvis, Tanrı’nın sorularını düzgün bir şekilde yanıtlamakta zorlanıyordu. O yüzden başka bir<br>taktik denemeye karar verdi.</p>



<p><strong>Jarvis</strong>: Peki. Mill’in haklı olduğunu varsayalım. Ahlakın neyin ‘doğal’ olup, neyin ‘doğal’<br>olmadığıyla alakası yoktur diyelim. Yine de eşcinselliği yargılamak için çok daha bariz ve<br>daha iyi bir neden daha var. Umarım açık konuşmamda sakınca bulmazsınız.<br><strong>Tanrı</strong>: İstediğin kadar açık konuşabilirsin.<br><strong>Jarvis</strong>: Pekala. Eşcinsellik pis değil midir? Lutilik—yani birinin penisini bir başkasının<br>anüsüne sokması demek penisin büyük ihtimal dışkıyla temas edeceği anlamına gelir değil<br>mi?<br><strong>Tanrı</strong>: Lutilik hakkında söylediğin şey doğru. Fakat bu bütün eşcinsel davranışların yanlış<br>olduğunu mu gösterir? Hayır göstermez. Lutilik eyleminde bulunmayan birçok aktif eşcinsel<br>var. Onları yargılayamazsın değil mi?<br><strong>Jarvis</strong>: Hayır.<br><strong>Tanrı</strong>: Üstelik lutilik yapan aktif heteroseksüel çiftler de var değil mi?<br><strong>Jarvis</strong>: Var mı?<br><strong>Tanrı</strong>: Ah bir bilsen. Fakat her halükarda, bir eylemin pis olması onu yanlış yapmaz.<br><strong>Jarvis</strong>: Neden?<br><strong>Tanrı</strong>: Bahçıvanlıkla uğraşmayı seviyorsun değil mi?<br><strong>Jarvis</strong>: Evet.<br><strong>Tanrı</strong>: Bahçıvanlık oldukça pis bir aktivite değil midir? Özellikle senin yaşadığın yerde.<br>Bahçede çalışıp da ellerinin kedi dışkısı içinde kalmadığı gün yoktur neredeyse değil mi?<br><strong>Jarvis</strong>: Sanırım bu doğru. Bahçıvanlık pistir, fakat ahlaksızca değildir. O zaman lutiliğin<br>sözde pisliğini eşcinselliği yargılamak için kullanamam değil mi?<br><strong>Tanrı</strong>: Sonunda anlıyorsun evladım.</p>



<p>Eşcinsellik Sağlıksızdır</p>



<p>Jarvis şimdi de farklı bir taktik denemeye karar verdi.</p>



<p><strong>Jarvis</strong>: Eşcinsel ilişkide bulunmak sağlıksızdır. Bu yüzden de yanlıştır.<br><strong>Tanrı</strong>: Sağlıksız mıdır?<br><strong>Jarvis</strong>: Evet. Örneğin HIV virüsünü ele alalım. HIV, AIDS’e yol açan bir enfeksiyondur.<br>AIDS milyonlarca insanı öldürüyor. Ve AIDS’i yayan şey de eşcinsel ilişki. Doğru mu?<br><strong>Tanrı</strong>: Bir bakıma haklısın. HIV cinsel birleşmenin her türlü formuyla yayılabilir. Gerçekten<br>de, birçok eşcinsel de bu virüse kapılır.<br><strong>Jarvis</strong>: Bu doğru.<br><strong>Tanrı</strong>: Üstelik, eşcinseller korumalı cinsel ilişkiye girebilir. Heteroseksüeller de öyle.<br>Korunarak cinsel ilişkiye girersen risk oldukça düşer.</p>



<p><strong>Jarvis</strong>: Hmm, sanırım bu da doğru.<br><strong>Tanrı</strong>: Belki de eşcinsel ilişkinin, korumalı şekilde yaptığın zaman bile, hastalığı<br>heteroseksüel ilişkiye kıyasla daha fazla yaydığı doğrudur. Fakat bu onu yanlış yapar mı?<br>Eğer şarap içmenin bira içmekten daha az sağlıklı olduğu keşfedilse, bira yerine şarap içmeye<br>devam edenleri yargılamazdık değil mi?<br><strong>Jarvis</strong>: Sanırım hayır.</p>



<p>Eşcinsellik Gençleri Yozlaştırır</p>



<p><strong>Jarvis</strong>: Fakat masum genç erkeklerin peşine düşen eşcinsellere ne demeli? Bu yanlış<br>değil midir?<br><strong>Tanrı</strong>: Fakat bu erkeklerin masum ve hassas genç kadınları baştan çıkarmasından daha yanlış<br>değildir.<br><strong>Jarvis</strong>: Evet, bu da tabii yanlıştır. Fakat eşcinsel baştan çıkarıcının yaptığı daha yanlıştır.<br><strong>Tanrı</strong>: Neden?<br><strong>Jarvis</strong>: Çünkü bu durumda kurban durumunda olan genç erkek de nihayetinde eşcinsel bir<br>hayat biçimi edinebilir. Bu onu yozlaştırabilir.<br><strong>Tanrı</strong>: İnsanların eşcinsel doğmadığını, sonradan eşcinsel olduğunu varsayıyorsun. Bu<br>tartışmalı değil midir?<br><strong>Jarvis</strong>: Peki. Aynı koşullar altında normalde heteroseksüel ilişkilere girecek olan bir erkeğin,<br>etkilenmeye açık bir yaşta maruz kaldığı yanlış türden bir deneyim sonucu hayatının<br>devamında eşcinsel ilişkilere meyledecek olması olası değil midir?<br><strong>Tanrı</strong>: Olasıdır. Fakat yine döngüsel olarak akıl yürüttüğünün farkında ol. Eğer eşcinsellikle<br>ilgili ahlaki olarak yanlış olan bir şey yoksa, genç bir adamın nihayetinde eşcinsel olagelmesi<br>ne fark eder? Bu adamın yozlaşmış olduğunda neden ısrar ediyorsun?<br><strong>Jarvis</strong>: Çünkü eşcinseller acınası hayatlar yaşarlar. Birçok toplumda eşcinseller hala<br>şeytanlaştırılıyorlar. Yani, genç yaşta yaşadığı bu eşcinsel deneyimden dolayı genç bir adam<br>mutsuz bir hayat geçirebilir. Bu genç erkeği bu hayata iten diğer eşcinsel kişi bunu bilmelidir.<br>Bu yüzden onu bu hayata iten eşcinsel adamın yaptığı şey yanlıştır.<br><strong>Tanrı</strong>: Belki de. Fakat söylediğin şey doğru olsa bile, bu tür bir genç erkeğin yaşadığı ızdırap<br>sadece onu bu yola iten kişinin suçu mudur?<br></p>



<p>Tanrı parmağını suçlayıcı bir şekilde Jarvis’e uzattı.<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Eşcinselleri şeytanlaştırarak yaşamlarını acınası kılan senin gibi insanları suçlamak<br>daha doğru olmaz mı?</p>



<p>Eşcinseller Uçkuruna Düşkündür</p>



<p>Jarvis, Tanrı’nın sorusuna cevap vermeye tenezzül etmedi. Onun yerine, eşcinsel erkeklerle<br>ilgili doğruymuş gibi gözüken bir şeyden bahsetmeye karar verdi.</p>



<p><strong>Jarvis</strong>: Eşcinsel erkekler heteroseksüellere göre daha uçkuruna düşkün olma eğiliminde<br>oluyorlar. Bu, en azından onları ahlaki olarak yargılamanıza sebep değil midir?<br><strong>Tanrı</strong>: Bu bana, en fazla uçkuruna düşkün olan eşcinselleri yargılamam için sebep verebilir.<br>Eşcinsellerin tamamını yargılamama değil. Aslında hayatları boyunca birbirine sadık kalan<br>bir sürü eşcinsel çift vardır. Ve uçkuruna düşkün olan birçok heteroseksüel de vardır.<br><strong>Jarvis</strong>: Doğru. Fakat eşcinseller daha uçkuruna düşkün olmaya eğilimlidir.<br><strong>Tanrı</strong>: Aslında bunun bilimsel bir açıklaması var. Erkekler karşındakine bağlanmadan seks<br>yapmaya kadınlardan doğal olarak daha eğilimlidir. Heteroseksüel erkeklere karşı cinsten<br>tanımadıkları çekici birisiyle hiçbir risk olmadan, karşılarındakine bağlanmadan seks<br>yapmayı kabul edip etmeyeceklerini sor, %90’ından fazlası ‘evet’ diyecektir. Aynı soruyu<br>heteroseksüel kadınlara sorduğun zaman büyük bir kısmı ‘hayır’ diyecektir.<br><strong>Jarvis</strong>: Bu ilginçmiş.<br><strong>Tanrı</strong>: Evet. Görüyorsun ki heteroseksüel ilişkilerde kadınlar, erkeklerin kimseyi ayırmadan<br>önüne gelenle ilişkiye girme içgüdüsüne karşı doğal bir fren işlevi görüyor. Eşcinsel<br>erkeklerde böylesi bir fren bulunmuyor. Bu onların daha az ahlaklı olmalarından değil. Bu<br>cinsel eğilimleri ne olursa olsun birçok erkeğin fırsat verildiği zaman yapacağı şeyi yapmaya<br>daha fazla olanakları olduğundan.<br><strong>Jarvis</strong>: Yine de uçkura düşkünlüğün eşcinsel erkeklerde daha yaygın olduğunu ve uçkura<br>düşkünlüğün kaçınılması gereken bir şey olduğunu kabul ediyorsunuz. O halde erkeklerde<br>eşcinsellik doğal olarak kaçınılması gereken bir şey olmalıdır.<br><strong>Tanrı</strong>: Argümanın uçkura düşkünlüğün kötü bir şey olduğu varsayımına dayanıyor. Fakat<br>kötü bir şey midir?<br><strong>Jarvis</strong>: Değil midir?<br><strong>Tanrı</strong>: Neden öyle olduğunu düşündüğünü bana açıklayabilir misin?</p>



<p>Eşcinseller Birbirini Amaç Değil, Araç Olarak Görürler</p>



<p><strong>Jarvis</strong>: Örneğin San Francisco’daki hamamları ele alalım. Hani şu eşcinsel seks partilerinin<br>yer aldığı iddia edilen hamamlar. Hiçbir tereddüt yaşamadan hiç tanımadıkları insanlarla seks<br>yapan erkekler. Bu adamlar başka erkeklere kendilerinde amaç olarak değil, yalnızca başka<br>bir amaca, yani kendi anlık cinsel tatminiyetlerine ulaşmak için bir araç olarak davranırlar.<br>Hiç şüphe yok ki bu ahlaken yanlıştır. Kant (1724-1804) demişti ki: “İnsanlığı, kendinde ve<br>başkalarında, bir araç olarak değil de her zaman bir amaç olarak görecek şekilde davran.” Ve<br>bu oldukça doğrudur değil mi? Bir insanın başkalarına, kendi anlık cinsel zevklerine ulaşmak<br>için kullandığı araçlar olarak değil, kendinde amaçlar olarak davranması gerekir. Bu<br>nedenden dolayı şüphe yoktur ki uçkuruna düşkünlük ahlaki olarak yanlıştır.</p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Kabul ediyorum ki bu ustaca bir argüman. Fakat ikna edici değil. Bu konuda<br>söyleyecek ilginç bir şeyleri olan bir başka filozofu, Lord Quinton’u (1925-2010) çağırmama<br>izin ver.<br></p>



<p>Jarvis’in sağında bir figür belirmeye başladı. Öncelikle eller belirdi, sonra da bir burun.<br>Nihayetinde Jarvis, Anthony Quinton’u karşısında buldu. (Tesadüf eseri Quinton, Tanrı’ya<br>acayip şekilde benziyordu.)<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Ah, Lord Quinton. Tam da arkadaşım Jarvis, bir başka insanı kendinde bir amaçtan<br>ziyade yalnızca cinsel tatminiyete ulaşmak için bir araç olarak kullanmanın yanlış olduğunu<br>savunuyordu. Eşcinsellerin uzun süreli, tek eşli cinsel ilişkilere girmesi daha düşük<br>ihtimallidir. Onlar belki de, ani bir hevesle tamamen yabancı olan birisiyle ciddiyetsiz bir<br>cinsel ilişkiye girmesi daha meyillidir. Bu ahlaki olarak yanlış mıdır?<br><strong>Quinton</strong>: Uzun vadeli, ahlaki ve kişisel derinliğe sahip ilişkilerin eşcinsellerde daha az yaygın<br>olduğu kesinlikle doğrudur. Fakat bunun önemi var mıdır? Düzenli olarak tenis oynadığım<br>bir kişiyi sadece tenis kortunda ve sonrasında beraber meyve suyu içtiğimiz meyve suyu<br>standı haricinde hiçbir yerde görmüyorsam, bir başka deyişle, onunla sadece bir tenis partneri<br>olarak ilgileniyorsam, o kişinin kendinde bir amaç olarak sahip olduğu statüyü ihlal mi<br>ediyorumdur? Daha da önemlisi, tenis kortuna her gittiğimde, tamamen keyfi bir şekilde,<br>farklı bir rakip seçiyorsam ahlaki olarak yanlış mı yapıyorumdur?<br><strong>Jarvis</strong>: Bir dakika. Sonuçta seks tenis oynamak gibi bir şey değil, değil mi? Şüphesiz ki seks<br>hayatın çok daha önemli bir parçası.<br><strong>Quinton</strong>: İnsanların belki de küçük bir kısmı hariç seks herkes için tenisten daha önemli bir<br>şey. Seksin bütün bir paylaşılan hayatın ayrılmaz bir parçası değil de yalnızca kısa süren bir<br>tatmin kaynağı olduğu bir hayat önemsizleştirilmiştir. Fakat önemsizleştirmek ahlaki bir suç<br>değildir; daha ziyade o, kaçırılmış bir şanstır ve eşcinsellerin çoğu bu şansı kaçırmazlar.<br></p>



<p>Tanrı elini salladı ve Lord Quinton bulut hüzmeleri arasında çözünmeye başladı. Son<br>tutamlar da uçup giderlerken, Tanrı dikkatle Jarvis’e baktı.<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Görüyorsun ya, eşcinseller birbirlerini kendinde amaçlar olarak değil de araçlar olarak<br>kullanıyor olabilirler. Fakat Quinton’un da açıkladığı gibi, bunda ahlaki olarak neyin yanlış<br>olduğunu açıklamak zordur. Eşcinsellerin bazılarının, sadece stabil, uzun süreli ve tek eşli<br>ilişkilerde yakalanabilecek türden bir bağlantıyı kaçırıyor oldukları da doğru olabilir.<br>Bununla birlikte, yine Quinton’un açıkladığı gibi, bu da tabii ki onları ahlaken yargılamak<br>için bir neden değildir.<br></p>



<p>Jarvis kafasını kaşıdı. Çok kafası karışmış hissediyordu.<br></p>



<p><strong>Jarvis</strong>: Ama eşcinselliği yargılayacağınızdan emindim.<br><strong>Tanrı</strong>: Eğer rızası olan iki yetişkin erkek eşcinsel ilişkiye girmek istiyorsa, neden olmasın ki?<br>Şu ana kadar hala neden böylesi bir eylemi yargılamam gerektiğine dair ikna edici bir tane<br>bile sebep saymadın. Eşcinsel ilişki başkalarına zarar vermez. Onu yapan kişilere de pek<br>zarar verdiği söylenemez. Eğer insanların istedikleri buysa, bunu neden yapamasınlar ki?</p>



<p>Eşcinsellik ve ‘Aile Değerleri’</p>



<p><strong>Jarvis</strong>: Eşcinselliğin başkalarına zarar vermediğini söylediniz. Fakat belki de veriyordur.<br>Belki de bir bütün olarak toplum üzerinde yıpratıcı bir etkisi vardır. Sonuçta bütün medeni<br>toplumların kalbinde yer alan kurum olan aileyi yiyip bitirmiyor mu?<br><strong>Tanrı</strong>: Neden öyle diyorsun?<br><strong>Jarvis</strong>: Öncelikle, eğer herkes tamamen eşcinsel olsaydı, aile diye bir şey kalmazdı değil mi?<br>İnsan ırkı yitip giderdi!<br><strong>Tanrı</strong>: Bu eşcinselliği yanlış bir şey mi yapar? Sanmıyorum. Zira örneğin, herkes bir Katolik<br>papaz olsaydı, bu da ailenin sonu anlamına gelirdi. Fakat Katolik bir papaz olmakta ahlaki<br>olarak yanlış olan bir şey yoktur, tabi umarım?<br><strong>Jarvis</strong>: Hayır. Fakat eşcinselliği kınamakta başarısız olan toplumlar çatırdıyorlar. Eşcinsellik<br>bir kere ahlaki olarak heteroseksüelliğe tercih edilebilir bir alternatif olarak görüldü mü,<br>sonuç kaçınılmaz olarak ailenin yıkımı olacaktır. Ve aile toplumu birbirine bağlayan<br>tutkaldır, değil mi?<br><strong>Tanrı</strong>: Eşcinselliğin, onunla ciddi bir şekilde mücadele edilmediği halde toplumun temellerini<br>kaçınılmaz olarak çürütecek olan bir hastalık olduğunu öne sürüyor gibisin.<br><strong>Jarvis</strong>: Evet.<br><strong>Tanrı</strong>: Fakat eşcinselliği tolere eden bir toplum neden çatırdamak zorundadır? Hatta, bana<br>öyle görünüyor ki eşcinselliği tolere eden toplumlar, tolere etmeyen toplumlara kıyasla daha<br>başarılı değillerse bile en az onlar kadar başarılı oluyorlar. Ve eşcinselliğin neden aileye karşı<br>bir tehdit olduğunu düşünüyorsun? Neden hem güçlü ailelere hem de toleransa sahip<br>olmayalım? Bu sonuçların hiçbirisi için pek de elle tutulur sebepler öne sürmedin değil mi?<br></p>



<p>Jarvis yüzünü buruşturdu.<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Hatta, bana öyle görünüyor ki eşcinsellere karşı olan tutumun aklından ziyade<br>duygularına dayanıyor: İğrenme ve antipati gibi duygulara.<br><strong>Jarvis</strong>: Onlara karşı güçlü duygulara sahibim evet. Beni gerçekten iğrendiriyorlar. Ve toplum<br>böylesi duygulara sahip olan birçok kişinin ahlaki kanaatlerini hesaba katmalı değil midir?<br><strong>Tanrı</strong>: Fakat, ahlakın basitçe duygulara dayalı bir şey olmadığı belli değil midir? Sırf birçok<br>insan bir şeyi iğrenç veya itici buluyor diye o şey yanlış olmaz. Sonuçta birçok insanın<br>Yahudilerin ahlaki olarak aşağılık olduğuna dair güçlü inançları var. Birçok insan benzer<br>duyguları siyahilere karşı besliyor. Pek çoğu da yabancılardan tiksinç duyarlar. Gel gör ki<br>bütün bu duygular kendi başlarına aklanmamıştır. Bu türden ‘onların’ pis, nahoş ve ahlaksız<br>olarak görüldüğü ‘onlara karşı biz’ düşünceleri siz insanlara pek doğal bir şekilde geliyor.<br>Belki de daha uyanık olmalısınız, tetikte olmalı ve bu türden duyguların sizi ele geçirmesine<br>izin vermemelisiniz. Ronald Dworkin’in de belirttiği gibi, böylesi duyguları ahlaki<br>kanaatlerle kesinlikle karıştırmamalısınız. Bu doğru değil mi Ronald?<br></p>



<p>Belli belirsiz bir figür daha Jarvis’in yanında şekil bulmaya ve konuşmaya başladı.<br></p>



<p><strong>Dworkin</strong>: Eğer eşcinsellere dair görüşümü kişisel duygusal tepkiler üzerine (‘Onlar beni<br>iğrendiriyorlar.’) kurarsam bunu reddedersiniz. Ahlaki kanaatler duygusuz ve soğukkanlı</p>



<p>olması gerektiği için değil —aslında bunun tam tersi doğrudur— ahlaki kanaatin duygusal<br>reaksiyonu aklaması gerektiği için ahlaki kanaatlerle duygusal reaksiyonları birbirinden<br>ayırırız, duygusal reaksiyonun ahlaki kanaati aklaması gerektiği için değil. Eğer bir insan bu<br>türden nedenler üretemiyorsa, önemli sosyal veya politik sonuçlara sebep olacak duygusal<br>tepkilerini inkar etmeyiz fakat duygularını ahlaki kanaatlerinin geçerliliğine ispat olarak da<br>kabul etmeyiz. Doğrusu, böylesi bir duruş —bireyin bir eyleme veya duruma karşı verdiği ve<br>hesabını veremediği türden bir duygusal reaksiyon— halk ağzında fobi veya takıntı olarak<br>adlandırdığımız şeylerdir.<br></p>



<p>Jarvis rahatsız olmuş gözüküyordu.<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Gördün mü? Fobinin veya takıntının pençesindesin.<br><strong>Jarvis</strong>: Aman Tanrım.<br><strong>Tanrı</strong>: Tüm bunları söylemiş olmakla beraber, yargılama işine devam edelim.<br></p>



<p>Tanrı koltuğunun kolunda bulunan kırmızı bir butona bastı. Anında, devasa salonun tamamı<br>ürkütücü kırmızı bir ışıkla kaplandı ve bir kornanın sağır edici ‘Dat! Dat! Dat!’ sesi duyuldu.<br>Jarvis salonun sol tarafında bazı kapıların belirdiğini ve içlerinden uzun kuyruklu ve<br>boynuzlu küçük yaratıkların çıkmaya başladığını fark etti. Şeytani yaratıklar, toplanan<br>eşcinsel güruhunu sivri uçlu çatallarıyla geçit kapılarına doğru dürtmeye başladılar. Bu<br>talihsiz adamların birçoğu birbirine sarılıyor ve hıçkırıklarla ağlıyorlardı.<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Bu doğru. Hepiniz yanacaksınız.<br><strong>Jarvis</strong>: Cehennemde mi?<br><strong>Tanrı</strong>: Korkarım ki. Kurallarımı takip etmediler. Kurallar daha açık olamazdı. Bununla ilgili<br>pasajlardan birinden sen de bahsettin. Eşcinsellik menfur bir şeydir. Sodom’u helak ettim<br>sonuçta, değil mi?<br><strong>Jarvis</strong>: Ama daha bir dakika önce dediniz ki…<br><strong>Tanrı</strong>: Seni sınıyordum. İncil’e olan bağlılığını ölçmek için yufka yürekli bir liberal gibi<br>davranıyordum. Bu tür testler yaparım. İbrahim ve İsmail’in hikayesini hatırlamıyor<br>musun—Yaratılış 23?<br><strong>Jarvis</strong>: Peki ya affetmeye ne olacak? Onların cennete girmesine izin vermeyecek misiniz?<br></p>



<p>Tanrı, şeytani yaratıklar tarafından götürülen insanlara işaret etti.<br></p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Onları cennete sokmak mı? Nasıl yaparım?<br><strong>Jarvis</strong>: Ama sandım ki…<br><strong>Tanrı</strong>: Al işte, yine düşünmeye başladın. Hepsi kitapta yazıyor: Ellerinde tuttuğun kitapta.<br>Korintliler 1, 6:9-11’e bir bak. “Günahkarların Tanrı’nın Egemenliğini miras alamayacağını<br>bilmiyor musunuz… Bazılarınız böyleydiniz, ama yıkandınız… Rab İsa Mesih’in adıyla<br>aklandınız.” Bu adamlar ‘yıkanmış’ gibi mi duruyorlar? Tövbe etmezler. Hatta eylemlerini<br>gururla gözümüze sokarlar. Hatta şuradakinde ‘Gay Gururu’ pankartı bile var.<br>Gerçekten de ön taraflarda, sarkık karton bir pankart tutan endişeli görünüşlü bir adam<br>duruyordu.</p>



<p><strong>Tanrı</strong>: Her şey çok açık. Hepsi cehenneme gidecekler.<br><strong>Jarvis</strong>: Gerçekten mi?<br><strong>Tanrı</strong>: Kural kuraldır. Sırada kim var? Ah, ıstakoz yiyenler. Gelin bakalım!<br></p>



<p>Bunun ardından Jarvis uyanıverdi, yatağı ter içinde sırılsıklam olmuştu.</p>



<p><strong>Kaynak</strong>: https://stephenlaw.blogspot.com/2007/03/whats-wrong-with-gay-sex.html?m=1</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/09/WhatsApp-Image-2020-09-10-at-18.43.06.jpeg" width="64" alt="Fatih Buharalı"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Fatih Buharalı</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans eğitimine devam ediyor. Marksizm, psikanaliz, yapısalcılık ve yapısöküm gibi konular üzerine okuma yapmayı seviyor.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2023/08/escinsel-iliskide-yanlis-olan-sey-nedir-stephen-law/">Eşcinsel İlişkide Yanlış Olan Şey Nedir? – Stephen Law</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Deneysel Felsefe (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/deneysel-felsefe-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/deneysel-felsefe-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Çeviren: Halil Almaç Çeviri Editörü: Onur Göksel Yokuş Deneysel felsefe daha önce ayrı oldukları düşünülen alanlardan düşünceleri bir araya getiren disiplinlerarası bir yaklaşımdır. Özellikle, deneysel felsefedeki araştırmalar iki unsuru bir araya getirmektedir: Bu geniş yaklaşımla birleşmiş olsa da, deneysel felsefede çok çeşitli tasarılar vardır. Bazıları deneysel kanıtları analitik felsefedeki daha geleneksel yöntemlere karşı bir “olumsuz programı” desteklemek için kullanırlarken, diğerleri deneysel verileri geleneksel sorunlara yönelik olumlu iddiaları desteklemek için kullanırlar, ve yine daha başkaları ise insanların normalde nasıl düşünüp hissettiklerine dair soruları, bu sorular kendi başlarına önem teşkil ettikleri için incelemektedirler. Bu madde çağdaş deneysel felsefenin temel hedeflerine dair kısa
Author information





Kualia Analitik Felsefe



 | 



Deneysel Felsefe (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2023/09/laser-63190_1280.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:53:06 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Deneysel, Felsefe, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Çeviren: Halil Almaç </p>



<p>Çeviri Editörü: Onur Göksel Yokuş                                                                                                                                                        </p>



<p>Deneysel felsefe daha önce ayrı oldukları düşünülen alanlardan düşünceleri bir araya getiren disiplinlerarası bir yaklaşımdır. Özellikle, deneysel felsefedeki araştırmalar iki unsuru bir araya getirmektedir:</p>



<ol class="wp-block-list" type="a">
<li>geleneksel olarak felsefeyle ilişkilendirilmiş türden sorular ve teorik çerçeveler;</li>



<li>geleneksel olarak psikoloji ve bilişsel bilimle ilişkilendirilmiş deneysel yöntemler.</li>
</ol>



<p>Bu geniş yaklaşımla birleşmiş olsa da, deneysel felsefede çok çeşitli tasarılar vardır. Bazıları deneysel kanıtları analitik felsefedeki daha geleneksel yöntemlere karşı bir “olumsuz programı” desteklemek için kullanırlarken, diğerleri deneysel verileri geleneksel sorunlara yönelik olumlu iddiaları desteklemek için kullanırlar, ve yine daha başkaları ise insanların normalde nasıl düşünüp hissettiklerine dair soruları, bu sorular kendi başlarına önem teşkil ettikleri için incelemektedirler.</p>



<p>Bu madde çağdaş deneysel felsefenin temel hedeflerine dair kısa bir giriş sunmaktadır. Ardından olumsuz program, özgür irade, ahlaki yargı ve epistemoloji üzerine yeni deneysel çalışmalar incelenmektedir. Bir bütün olarak deneysel felsefe alanına yöneltilen itirazların tartışılması ile bitireceğiz.</p>



<p>1. Genel Bakış</p>



<p>Deneysel felsefe genelde 21. yüzyılın ilk yıllarında başladığı düşünülen, göreceli olarak yeni bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın özünde felsefi problemleri daha sıklıkla sosyal bilimlerle ilişkilendirilen yöntemlerle araştırma düşüncesi yatmaktadır.</p>



<p>Geniş deneysel felsefe araştırması bayrağının altında, fazlasıyla çeşitli yöntem ve hedeflerin olduğu çalışmalar bulunabilir (bkz. örn., Schwitzgebel ve Rust 2014; Meskin ve ark. 2013; Bartels ve Urminsky 2011). Bununla beraber, deneysel felsefe araştırmaları çoğunlukla bir şekilde sezgilerin çalışılmasını içeren birbirine yakından bağlı bir yöntemler bütününden faydalanmaktadır. Bu bölümün kalan kısmında deneysel filozofların bu yöntemleri kullanarak araştırdıkları farklı konuları ve bunların daha geniş felsefi problemlerle ilgilerini açıklamaya çalışacağız.</p>



<p>Sezgilerin araştırılmasına dair çalışmaların kökeni, deneysel felsefenin ortaya çıkışını çok önceleyen daha geleneksel felsefi bir yaklaşımda bulunmaktadır (bkz. sezgi maddesi). Bu geleneksel yaklaşımdaki araştırmalar çoğunlukla bir konu veya başka birisi hakkındaki sezgilere bakarak bu konular hakkında ilerleme kaydedebileceğimiz fikrine dayanmaktadır. Örneğin, epistemolojide bilginin doğası üzerine problemler hakkında bazı durumların bilgi sayılıp sayılmayacağına dair sezgilere bakarak ilerleme kaydedebileceğimiz söylenmiştir. Benzer şekilde ahlak felsefesinde ahlaki yükümlülük üzerine problemlerde belirli faillerin hangi eylemleri gerçekleştirmeye yükümlü olduklarına dair sezgilere bakarak ilerlemeye kaydedebileceğimiz söylenmiştir. Benzer yaklaşımlar felsefenin öteki birçok alanında savunulmuştur.</p>



<p>Analitik gelenek içinde bu geleneksel yöntemin nasıl anlaşılabileceğine dair kompleks bir literatür bulunmaktadır. Bazıları sezgilerin bize kavramlar hakkında bilgi verebileceğini iddia etmektedirler (Jackson, 1998), diğerleri sezgiler üstüne çalışmanın bu kavramların imlediği asıl özellikler ya da ilişkilere dair daha doğrudan bir anlayış verebileceğini söylemektedirler (Sosa, 2007) ve daha başkaları bu tüm çalışma alanına dair yaklaşımların hatalı olduğunu söylemektedirler (örn., Cappelen, 2012).</p>



<p>Deneysel felsefedeki araştırmaların bu önceki gelenekle olan farklı ilişkilerine göre ayrı projeler olarak bölümlendirilmesi yaygındır. Bu şekilde bir bölümleme yapıldığında deneysel felsefede üç temel araştırma biçimi ortaya çıkmaktadır.</p>



<p>İlk olarak bazı deneysel felsefe araştırmaları sezgilere dair bu daha geleneksel kullanımla tamamen “olumsuz” bir ilişki içindedirler. Bu tür araştırmalar daha geleneksel çalışmalarda kullanılan yöntemlerin bir şekilde hatalı ya da dayanaksız olduğuna dair kanıtlar sunmayı hedeflerler. Örneğin sezgilerin cinsiyet ya da etnisite gibi demografik faktörlere göre farklılaşabildiği, öncelik/sonralık etkisine maruz kalabildiği ya da rastlantısal duygulardan etkilendiği iddia edilmiştir (örn., Weinberg ve ark. 2001; Buckwalter ve Stich 2014; Swain ve ark., 2008; Cameron ve ark., 2013). Sezgilerin bu etkileri göstermesi halinde, önemli felsefi problemleri cevaplamak için bir yöntem olarak sezgileri eleştirmeden kullanmamak gerektiği öne sürülmüştür. Bu ilk projeye orijinal felsefi problemde (örneğin bilginin doğası) bir ilerleme kaydetme değil de bu problemi cevaplamada kullanılan belli bir yönteme (sezgilere başvurma) karşı iddialar ileri sürme amacında olduğu için “olumsuz” denmiştir.</p>



<p>Bu proje onun metafelsefi içerimleriyle ilgilenen filozoflar arasında büyük ve çok yönlü bir literatür oluşmasına sebep olmuştur (Brown ,2013b; Cappelen, 2012; Deutsch, 2015; Weinberg, 2007; Weinberg ve ark., 2010; Williamson, 2007). Bu literatür insanların sezgilerindeki örüntüler hakkında empirik olguların felsefi pratiklerimizi değiştirmemizi gerektirip gerektirmediği sorusunu araştırmıştır. Bu yöndeki çoğu çalışma daha genel felsefede sezginin rolüne ilişkin önceki felsefi çalışmalara yakından bağlıdır.</p>



<p>İkinci olarak, deneysel felsefedeki bazı araştırmalar tam da analitik felsefede önceden çalışmalar yapılmasına neden olmuş sorular hakkında ilerleme kaydetmeyi amaçlamaktadır. Bu sebeple, bu araştırmalar epistemik sezgilerin epistemolojide bir ilerleme kaydetme yolu olduğuna, ahlaki sezgilerin ahlak felsefesinde bir ilerleme kaydetme yolu olduğuna, ve benzeri düşüncelere odaklanmaktadır. Bu ikinci projeyi benimseyen deneysel filozoflar sezgiler hakkında hangi olguların bu felsefi alanlarda ilerleme sağlayacağına dair çok çeşitli açıklamalar önermişlerdir, ama en genel yaklaşım belli bir alandaki sezgilerin oluşmasını sağlayan altta yatan bilişsel süreçlerle ilgili bir hipotez ileri sürerek işlemektedir. İleri sürülen fikir, hipotezin belli bir alandaki sezginin güvenilir mi olduğuna yoksa görmezden mi gelinmesi gerektiğine dair bize yardımcı olacağıdır. (Gerken, 2017; Leslie, 2013; Greene, 2008; Nagel, 2010).</p>



<p>Bu ikinci projedeki çalışmalar belli miktarda metafelsefi tartışmaya esin kaynağı olsa da felsefe literatüründeki ana etkisi metafelsefede değil tekil felsefi problemlerin tartışılmasında olmuştur. Nitekim, epistemik bağlamcılıkla ilgilenen filozoflar, insanların bilgiye dair sezgileri üzerine olan deneyler hakkında tartışmaktadırlar (DeRose, 2011), uyuşmazcılıkla ilgilenen filozoflar insanların özgür iradeye dair sezgileri üzerine olan deneyler hakkında tartışmaktadırlar (Björnsson ve Pereboom, 2014; Vargas, 2013), ve müdahaleci nedensellik açıklamalarıyla ilgilenen filozoflar insanların nedensellik hakkındaki sezgileriyle ilgili deneyler hakkında tartışmaktadırlar (Woodward, 2014). Genellikle bu türden çalışmaların ana odağı felsefede sezgilerin rolüne dair daha soyut kuramlar değildir. Bunun yerine belirli bir araştırma alanındaki tekil bir konuyla ilgilenmektedirler (bilgi kuramları, özgür irade, nedensellik).</p>



<p>Deneysel felsefede üçüncü türden araştırmalar ise daha geleneksel analitik felsefedeki problemlerle ilgilenmemektedir; tamamen farklı bir amaç gütmektedirler. Özellikle, çoğu durumda deneysel filozoflar belli bir konu hakkındaki sorularda ilerleme kaydetme yolu olarak insanların o konudaki düşüncelerine ve hislerine bakmazlar; bunun yerine doğrudan insanların düşünce ve duygularının kendisi hakkındaki problemlere dair ilerleme kaydetmeye çalışırlar. Örneğin ahlak psikolojisindeki çoğu deneysel felsefe araştırması gerçekten ahlak psikolojisiyle ilgili problemlerle ilgilidir.</p>



<p>Bu üçüncü şekildeki araştırma büyük oranda disiplinlerarası olma eğilimi taşımaktadır. Bu nedenle bu üçüncü biçimdeki belli herhangi bir konu üzerine çalışmalar en azından göreceli olarak diğer disiplinlerdeki (psikoloji, nörobilim, dilbilim, vb.) aynı konu üzerine çalışmalarla bir devamlılık barındırmaktadır, ve bu türden çalışmaların etkisi felsefede olduğu kadar öteki disiplinlerde de hissedilmektedir.</p>



<p>Bu projeler arasındaki ayrımın deneysel felsefenin önemine dair metafelsefi çalışmalar bakımından faydalı olduğu görülmüştür, lakin belirtmek gerekir ki bu üç projenin metafelsefi ayrımı deneysel filozofların yürüttüğü farklı somut araştırma programlarına (özgür irade sezgileri üzerine, ahlaki sezgiler üzerine, epistemik sezgiler üzerine, vs.) herhangi bir şekilde tam olarak denk düşmemektedir. Bu farklı somut araştırma programlarının her biri farklı sayıda projeleri ilgilendirebilir, ve nitekim çoğunlukla tek bir makale birden fazla projeyle alakalı sonuçlar bulgulamaktadır. Bu sebeple deneysel felsefeden çıkan asıl deneysel araştırmaları incelerken projelere dair bu metafelsefi ayrımları görmezden gelip somut araştırma konuları arasındaki farklılıklara bakacağız.</p>



<p>2. Deneysel Felsefede Araştırma</p>



<p>Deneysel felsefenin ne olduğunu anlamanın en iyi yolu onu yalnızca soyut olarak değerlendirmek değil, alandaki devam eden araştırma programlarına detaylıca bakmaktır. Buna uygun şekilde bu bölüme dört belirli alandaki araştırmaları inceleyerek devam edeceğiz: olumsuz program, özgür irade, ahlaki yargının etkisi ve epistemoloji.</p>



<p>Bu dört alana var olan deneysel felsefe literatüründe çok fazla dikkat çekmiş oldukları için odaklanacağız. Lakin belirtmeliyiz ki, deneysel filozoflar çok geniş bir menzildeki farklı problemlerle ilgilenmişlerdir ve bu dört alandaki çalışmalar deneysel felsefe literatürü bütününün göreceli olarak ufak bir kısmını oluşturmaktadır.</p>



<p>2.1 Olumsuz Program</p>



<p><em>Theaetetus </em>diyalogunda Sokrates sormaktadır: “Kendimi tatmin edebilecek şekilde çözemeyeceğim zorluk burada yatmaktadır -Bilgi nedir?” (146a). Bunu izleyen felsefi tartışma sıklıkla çeşitli hipotezler ortaya atılarak örn. Bilgi doğru inançtır, ve bu hipoteze karşıt örnekler değerlendirilerek ilerlemektedir. Örneğin Sokrates demektedir ki bilgi basitçe doğru inanç değildir, zira yetenekli bir avukat bir kişiyi doğru bir inanca sahip olmaya ikna edebilir ama bu inanç tam olarak bilgi olmayacaktır [Theaetetus hakkındaki maddeye bkz]. Sokrates genelde muhatabından aynı fikirde olmasını bekler ve böyle de olur. Sokrates muhatabına “<em>Sence </em>bilgi nedir?” ya da “Atinalılar için bilgi nedir?” diye sormaz. Bunun yerine bilginin ne olduğu hakkında genelgeçer bir cevap bekliyor gibi gözükmektedir. Ayrıca Theaetetus’a “Senden bilginin farklı türleri hakkında tek bir tanım….istiyorum.” demesinden anlaşıldığı üzere bilginin tek bir doğası olduğunu düşünüyor gibi gözükmektedir.</p>



<p>Deneysel felsefenin olumsuz programındaki çalışmalar bu geleneksel projeye karşı çıkmak için empirik çalışmaları kullanmaktadırlar. Aşağı yukarı farklı iki itiraz geliştirilmiştir.</p>



<p>2.1.1 Çeşitlilik Argümanı</p>



<p>Bir itiraz farklı insan topluluklarının felsefi problemler hakkında düşünme şekillerindeki olası sistematik farklılıktan ortaya çıkmıştır. Böyle bir çeşitliliğin imkanı daha önce öne sürülmüştür (örn. Stich, 1990), ama deneysel filozoflar bu türden bir farklılığa dair kanıt aramışlardır. Örneğin bir erken çalışma epistemolojideki ünlü konularda Doğu Asyalı ve Batılı öğrenciler arasında farklılıklar bulmuştur (Weinberg ve ark., 2001). Bir diğer erken çalışma gönderimlerle ilgili yargılarda kültürel farklılıklar hakkında kanıt sağlamıştır. Doğu Asyalılar Batılılara kıyasla özel isimlerin gönderimleri konusunda betimlemeci yargılarda bulunmaya daha yatkın olabilmektedirler (Machery ve ark., 2004). Bazı çalışmalar ayrıca felsefi konular hakkındaki sezgilerde cinsiyet farklılıkları da bulgulamışlardır (bkz. örn., Buckwalter ve Stich, 2014; Friesdorf ve ark., 2015). Bunlara ek olarak, felsefi sezgide sistemik bireysel farklılıklar vardır; örneğin daha dışa dönük insanlar sorumluluk konusunda uyumculuğa daha eğilimlilerdir (Feltz ve Cokely, 2009).</p>



<p>Felsefi meselelerde sezgilerin kullanımına dair bu çeşitlilik felsefede sezginin bilgi ve gönderim gibi şeylerin doğası hakkında bilgi vermek için kullanılmasına karşı çıkmak için kullanılmıştır. Eğer bilgiye dair sezgiler popülasyonda çeşitlilik göstermekteyse o halde bu bir geleneksel felsefe projesini baskı altına almaktadır. Kısaca, endişe şu önermelerden kaynaklanmaktadır:</p>



<p class="has-text-align-center">D1. Felsefi gelenek<em> bilgi</em> gibi önemli felsefi kategorilerin ve türlerin doğasını belirlemek için sezgileri kullanmaktadır.</p>



<p class="has-text-align-center">D2. <em>Bilgi</em> (birçok diğer felsefi kategori gibi) tek bir doğaya sahiptir. Bilgi Atina’da farklı Sparta’da farklı değildir.</p>



<p class="has-text-align-center">D3. Felsefi kategoriler hakkındaki sezgiler sistematik olarak popülasyonlara göre çeşitlilik göstermektedir (örneğin, kültüre göre).</p>



<p class="has-text-align-center">D4. Sezgilerdeki çeşitlilik bir popülasyonun sezgilerine ayrıcalık verilerek aşılamaz.</p>



<p>Bu önermelerin her birine karşı çıkılmıştır. Bazıları filozofların sezgilere dayanmadığını -ya da dayanmaması gerektiğini- iddia etmektedirler (böylece D1 önermesini reddederler) (bkz. Bölüm 3.1); diğerleri, D4’e karşı olarak, bazı popülasyonların (örneğin profesyonel felsefeciler) güvenilir sezgilere sahip olacak özel durumlarda olduğunu söylemektedirler. (bkz. Bölüm 3.2).</p>



<p>Karşı argümanları reddetmenin bir yolu da (D2’ye karşı) bilginin tek bir doğasının olduğunu varsaymak zorunda olmayıp, bir çeşit çokçuluğa izin vermektir. Örneğin “bilgi” farklı topluluklarda farklı epistemik nosyonlara karşılık gelebilir. Bir çokçu, bu çeşitliliğe izin verebilir, hatta bu çeşitliliğin olmasını övebilir. Diğer toplulukların bizimkinden farklı epistemik değerlerinin olması topluluğumuzda anlamlandırdığımız şekilde bilgiyi değerlendirme biçimimize zarar vermez. (örn., Sosa, 2009: 109; ayrıca Lycan, 2006). Bir çokçu için çeşitliliğin empirik gösterimleri geleneksel felsefi yöntemlere zarar vermek zorunda değildir, hatta kaçırdığımız önemli epistemik özellikleri ortaya çıkartabilir.</p>



<p>Karşı argümana daha muhafazakar, geleneksel felsefeye dokunmayan bir çözüm ise gerçekten felsefi kategorilere dair sezgilerde popülasyonlar arası çeşitliliğin olup olmadığını sorgulamaktır. Bu çözümü geliştirmenin bir yolu farklı popülasyonlardan katılımcıların senaryoları farklı şekillerde yorumlamış olabileceğini iddia etmektir; bu durumda cevaplarındaki farklılığı, farklı sorulara cevap verdiklerini söyleyerek açıklayabiliriz. (örn., Sosa 2009).</p>



<p>Daha da önemlisi, büyümekte olan bir kanıt bütünü felsefi sezgilerde popülasyonlar arasında büyük farklılıklar olduğu iddiasının doğru olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir. Kültürel farklılıklar bulan bazı orijinal çalışmalar tekrarlanamamıştır. (örn., Nagel ve ark., 2013; Kim ve Yuan, 2015); Benzer şekilde cinsiyet farklılıklarına dair orijinal bulgular da tekrarlanamamıştır. (e.g., Seyedsayamdost, 2015; Adleberg ve ark., 2015). Bu bulgular erken deneysel felsefe çalışmaları tarafından bulgulanan bazı etkilerin aslında hiç var olmadığına dair güçlü bir sebep sunmaktadır. Bunun da ötesinde, deneysel filozoflar sağlam kültürler arası benzerlikler bulmuşlardır. Örneğin, güncel bir kültürler arası çalışma dört çok farklı kültürde (Brezilya, Hindistan, Japonya ve ABD) Gettier problemleriyle ilgili sezgileri incelemişlerdir, tüm gruplardaki katılımcılar Gettier problemlerindeki kahramana bilgi atfetmeme eğilimi göstermişlerdir. (Machery ve ark., 2015). Bu sonuçlar bir “temel halk epistemolojisi” olabileceğini düşündürtmektedir (Machery ve ark., 2015). Her halükarda, bu sonuçlar önceden düşünülenden daha az çeşitlilik olduğunu göstermektedirler.</p>



<p>2.1.2 Duyarlık Argümanı</p>



<p>Yukarda bahsedilen argüman popülasyonlar arası çeşitliliğe dayanmaktaydı. Ama olumsuz programı savunan deneysel filozoflar geleneksel felsefenin yöntemlerini çürütmek için ayrıca bireyin kendi içindeki çeşitliliği de kullandılar (Swain ve ark., 2008; Sinnott-Armstrong, 2008; Weinberg, 2016). Deneysel filozoflar insanların felsefi problemler hakkındaki yargılarının felsefi olarak alakasız görünen birçok çeşit bağlamsal faktöre karşı duyarlı olduğuna dair bulgulara ulaştılar. Aynı birey, bir probleme problemin sunuluş biçimine dayalı alakasız faktörler sebebiyle farklı cevaplar verecektir. İnsanların problemler hakkındaki yargıları alakasız duyguların devreye sokulmasından (Cameron ve ark., 2013), problemlerin sunuluş sırasından (Petrinovich ve O’Neill, 1996; Swain ve ark., 2008; Wright, 2010), bir sonucun tarif ediliş biçiminden etkilenebilmektedir (örn., Petrinovich ve O’Neill, 1996; Schwitzgebel ve Cushman, 2015).</p>



<p>Bağlamsal faktörlere duyarlık, sezgilerin felsefede kullanılışına itiraz etmek için çeşitlilik argümanından daha farklı bir şekilde kullanılmıştır. İtiraz yine felsefede sezgilerin rolüne dair aynı varsayımla başlamakta, lakin daha sonra farklı düşüncelerden yararlanmaktadır:</p>



<p class="has-text-align-center">S1. Felsefi gelenek <em>bilgi </em>gibi önemli felsefi kategorilerin ya da türlerin doğasını belirlemek için sezgilerden yararlanmaktadır.</p>



<p class="has-text-align-center">S2. Bir bireyin felsefi problemlere dair yargıları sunuluş sırası gibi bağlamsal faktörlere karşı duyarlıdır.</p>



<p class="has-text-align-center">S3. Bu faktörlere duyarlık epistemik olarak uygunsuzdur.</p>



<p class="has-text-align-center">S4. Bu uygunsuz duyarlılık sadece bir grubun (örn. filozoflar) sezgilerine ayrıcalık tanıyarak aşılamaz.</p>



<p class="has-text-align-center">S5. Biz, oturduğumuz yerden, hangi yargılarımızın bu şekilde uygunsuz bir duyarlıktan etkilendiğini söyleyemeyiz.</p>



<p>Bu önermeler seti belli bir zorluk çıkarmaktadır zira öyle görünmektedir ki filozoflar bile bu epistemik olarak uygunsuz etkilere açıktır ve hangi sezgilerimizin güvenilir olduğunu anlayamayız. O halde, filozoflar felsefi hakikatleri anlamaya çalışırken sezgilere dayandığında sağlam olmayan epistemik bir temele dayanmaktadırlar.</p>



<p>Açıktır ki duyarlık argümanı incelenmekte olan probleme ve duyarlığa dair kanıtın çeşidine bağlı olarak farklı biçimlerde geliştirilmiştir, ama genel önermelerin (S1-S5) nasıl sorgulanabileceğini görmek yararlı olacaktır (bkz. sezgilerin felsefede kullanımının reddi (S1) için Bölüm 3.1 ve ayrıcalıklı grupların bir savunusu için Bölüm 3.2 [S4’e karşı]).</p>



<p>Bağlamsal faktörlerin etkisine dair tekrar edilebilen bulgular olmasına rağmen, S2 bağlamında bu etkilerin birçoğu sezgilere dayanan yöntemi tehdit etmesi açısından fazlasıyla küçüktür. (bkz. örn. Demaree-Cotton, 2016; May, 2014). Bu etkiler 7’li bir ölçüm sisteminde 2.2 veya 2.5’e denk gelebilir. Böyle bir farklılığın nasıl etkin sezgilere dayanan felsefi pratiği etkileyeceğini anlamak zordur.</p>



<p>Bazı durumlarda bağlamsal faktörlerin daha bariz etkileri vardır, ve kişinin bir problem hakkındaki kararının değişmesine yol açar. Örneğin, belirli ahlaki ikilemlere dayalı yargıların ve belli epistemik problemlere dair yargıların, daha önce görülmüş olan problemler sebebiyle değiştiği görülmüştür (örn., Petrinovich ve O’Neill, 1996; Swain ve ark., 2008). Fakat katılımcıların belli bir probleme dair cevaplarını değiştirmelerinin sebebi bağlamsal farklılıkların aslında kişinin yargısını değiştirmesi için uygun bir epistemik dayanak sağlaması olabilir. Örneğin sıralama etkisi çalışmalarında belli bir problemi görmek başka bir probleme dair uygun cevap için bir kanıt sağlayabilir (Horne ve Livengood, 2016). Bu perspektifle, katılımcıların yargılarını değiştirdiklerini kabul edip, bunu epistemik olarak uygunsuz bir şekilde yaptıklarını reddedebiliriz.</p>



<p>Son olarak, insanların yargıları epistemik olarak uygunsuz bir şekilde değişse bile, yine de hangi yargıların özellikle güvenilir olduğunun farkında olabilirler. Örneğin, sadece bazı düşünce deneyleri sıralama etkisine duyarlıdır ve aslında bu düşünce deneylerinde insanların cevaplarına güvenlerinin düşük olduğu ortaya çıkmıştır (örn. Wright, 2010; Zamzow ve Nichols, 2009). Buna göre (S5’e karşı) hangi yargıların epistemik olarak sağlam olmadığına dair içsel bir kaynak -güven- olabileceği iddia edilebilir.</p>



<p>2.2 ÖZGÜR İRADE VE AHLAKİ SORUMLULUK</p>



<p>Deneysel felsefedeki araştırmalar özgür iradeye dair sıradan insanların inançlarının birçok yönünü incelemiştir. Deneysel filozoflar özgür iradeye inancı ölçmek için gelişmiş ölçekler tasarlamışlardır (Nadelhoffer ve ark., 2014; Deery ve ark., 2015), ötekine özgür irade atfetme konusunda cezalandırma arzusunun rolünü araştırmışlardır (Clark ve ark., 2014) ve ahlaki davranış üzerinde özgür iradeye inancın etkisini incelemişlerdir (Baumeister ve ark., 2009). Fakat en yoğun şekilde incelenen sorun özgür iradenin determinizmle uyumlu olup olmadığına dair sezgilerle ilgilidir.</p>



<p>Deneysel filozoflar uyumsuzculuğun felsefi savunusunun sezgilere bağlı olduğunu iddia etmişlerdir (örn., Nahmias ve ark., 2006). Uyumsuzculuğun doğru olup olmadığı sorusu birçok çeşitli faktöre bağlıdır, ama deneysel filozoflar makul olarak önemi olan tek faktörün determinizmin özgür iradeyle uyumsuz olduğuna dair düşüncenin sözde sezgiselliği olduğunu iddia etmişlerdir (Murray ve Nahmias, 2014, ama bkz. Sommers, 2010). Bu da empirik araştırmayı gerektiren bir soruyu doğurmaktadır: <em>uyumsuzculuk sezgisel midir? </em>(Nahmias ve ark., 2006).</p>



<p>Özgür irade üzerine ilk yapılan çalışmalardan biri insanların görünürde uyumcu sezgilere sahip olduğunu bulmuştur. Katılımcılara determinist bir evreni betimleyen bir senaryo sunulmuş, ve ardından bu senaryodaki kişinin özgür ve ahlaki olarak sorumlu olup olmadığı sorulmuştur (Nahmias ve ark., 2006). Bir durumda, katılımcılara evrenin tam bir tasviri ile doğanın kanunları verildiğinde gelecekteki her insan davranışını öngörebilen bir süper bilgisayarın olduğu gelecekte bir senaryo hayal etmeleri istenmiştir. Bu senaryoda, bir adam bir banka soyar ve katılımcılara bu adamın ahlaki olarak sorumlu olup olmadığı sorulmuştur. Kısmen şaşırtıcı bir şekilde, çoğu katılımcı uyumcu cevaplar verip, adamın ahlaki olarak kabahatli olduğunu söylemişlerdir. Bu temel bulgu birçok senaryoda tekrarlanmıştır.</p>



<p>Özgür irade ve ahlaki sorumluluk hakkındaki bu ilk çalışmalarda, determinizmin tarifi determinist bir evrende her olayın prensipte geçmiş ve doğanın yasaları üzerinden öngörülebileceği olgusuna odaklanmıştır. Ayrıca, senaryolar bizim dünyamızda kötü şeyler yapan tekil bireyleri içermiştir. Daha sonraki çalışmalar determinizmin nedensel doğasına ağırlık vermiş -yani verili bir noktada olan bir şeyin nedeni tamamen daha önce olan şeylerdir- ve determinist bir evrende neyin olduğunun verili bir geçmiş nedeniyle kaçınılmaz olduğunu vurgulamışlardır. Determinizmin bu tanımıyla bile, katılımcılar bu şekilde bir evrende kötü suç işleyen somut bir bireyin özgür ve ahlaki olarak sorumlu olduğu cevabını vermeye eğilim göstermişlerdir (Nichols ve Knobe, 2007; Roskies ve Nichols, 2008). Fakat genel olarak böyle bir determinist evrende insanların özgür ve sorumlu olup olmayacağına dair daha soyut bir soru sorulduğunda, katılımcılar ahlaki sorumluluğun böyle bir evrende mümkün olmadığını söyleme eğiliminde olmuşlardır. Bu uyumsuzcu cevap ayrıca Hindistan, Hong Kong, Kolombiya ve ABD’den katılımcıları kapsayan kültürler arası örneklemde de bulunmuştur. (Sarkissian ve ark., 2010). Sorunun soyut doğasına ek olarak bir başka önemli unsurun kişinin alternatif bir determinist evren mi tahayyül ettiği yoksa kendi evrenimizin determinist olduğunu mu düşündüğü gibi gözükmektedir. Kendi evrenimizin determinist olduğunu düşünmeleri sağlandığında katılımcılar insanların ahlaki sorumluluğa sahip olduğunu söylemeye daha fazla eğilim göstermişlerdir (Roskies ve Nichols, 2008).</p>



<p>Böylelikle, insanlar bazı koşullarda uyumcu diğerlerinde ise uyumsuzcu cevaplar veriyormuş gibi gözükmektedir. Bu aşikar tutarsızlığa karşı bir tepki, birtakım cevapların hatalı olarak değerlendirilmesidir. Bazı deneysel filozoflar uyumsuzcu cevapların insanların gerçek yargılarını yansıtmadığını düşünmektedir. Bu bakış açısının en gelişmiş halindeki görüş, insanların hiçbir şekilde uyumsuzcu cevapları doğrulamadığıdır (Nahmias ve Murray, 2011; Murray ve Nahmias, 2014). Bunun yerine, insanların özgür irade ve ahlaki sorumluluğu reddetmelerinin sebebi determinizmin tanımını yanlış anlamalarıdır. Daha özel olarak, insanlar hatalı bir şekilde determinizmin tanımını zihinsel durumlarımızın nedensel etkinliği olmadığı, davranışlarımızın oluşumunun zihinsel durumlarımızı “atlattığı” anlamına gelecek şekilde yorumlamalarıdır. Yani, bu bakış açısında, insanlar yanlış bir şekilde determinizmin kişinin ne düşündüğü, istediği veya amaçladığından bağımsız olarak nasıl davranıyorsa öyle davrandığını söylediğini düşünmektedirler (Murray ve Nahmias, 2014).</p>



<p>Elbette, insanların zihinsel durumlarının davranışlar üzerinde hiçbir etkisi yoksa bu kişilerin davranışlarından dolayı ahlaki sorumlulukları olmadığını düşünmek için çok iyi bir nedendir. Yani, eğer insanlar determinizmi <em>atlatma </em>anlamına gelecek şekilde yorumluyorlarsa atlatmadan özgür iradenin ve ahlaki sorumluluğun olmadığı sonucuna ulaşmaları gayet mantıklıdır. Fakat determinizmi atlatma biçiminde yorumlamak tamamen bir kafa karışıklığı gibi gözükmektedir. Determinizm doğru olsa bile davranışlarımız zihinsel durumlarımızdan kaynaklanabilir (atlatılmaz). Böylelikle eğer insanlar determinizmi atlatma ile karıştırıp uyumsuzcu cevaplar veriyorlarsa o halde insanların cevapları uyumsuzculuğa gerçek bir bağlılığı yansıtmamaktadır.</p>



<p>Şaşırtıcı şekilde, insanlar kendilerine nedensel determinizmin bir tanımı verildiğinde gerçekten atlatma yargılarında bulunmaktadırlar. Örneğin, determinist bir evren tanımı sunulduğunda, birçok katılımcı böyle bir evrende “bireyin ne istediğinin yaptığı üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını” kabul etmişlerdir (Murray ve Nahmias, 2014). Bu insanların şu karışık akıl yürütmeden geçtiklerini göstermektedir: determinizm, atlatma anlamına gelmektedir ve atlatma özgür iradenin olmadığını gösterir. Eğer bu doğru ise, uyumsuzcu cevap gerçekten bir kafa karışıklığıdır. Fakat buna dair bir başka açıklamaysa insanlar determinizmin özgür iradenin reddi olduğunu düşünmektedirler ve özgür iradenin bu reddi atlatma argümanlarını doğurmakta olduğu yönündedir. Bu düşünce kabaca şu şekilde olabilir, eğer özgür irademiz yoksa o halde bir şekilde zihinsel durumlarımız davranışlarımızı düşündüğümüz şekilde etkilemiyor demektir. Bazı deneysel filozoflar istatistiksel nedensel modelleme kullanarak bu iki olasılığı ayırmaya çalışmış ve ikinci açıklamanın doğru olduğunu savunmuşlardır (Björnsson, 2014; Rose ve Nichols, 2013). Yani insanlar determinizmin özgür iradenin yokluğuna götürdüğünü düşünmekte, özgür iradenin yokluğu yargısı ise atlatma yargısına götürmektedir.</p>



<p>Bundan dolayı uyumsuzcu cevapların insanların sezgilerini yansıttığını düşünmek için sebepler vardır. Peki uyumcu cevaplar? Bazı deneysel filozoflar bu cevapların çarpık olduğunu düşünmektedirler. Bir görüşe göre çarpıklığın nedeni duygusal tepkilerdir (örn. Nichols ve Knobe, 2007). Fakat bir meta analiz duyguların uyumcu yargıların oluşmasında kritik bir rol oynadığına dair çok az kanıt olduğunu göstermektedir (Feltz ve Cova, 2014). Uyumcu yargıları çürütmeye yönelik bir başka argüman ise deterministik senaryolarda özgür iradenin varlığını onaylayan kişilerin uyumcu düşüncelere herhangi bir duyarlılığı olmadığını, buna karşılık “John’un hayatındaki geçmiş olaylardan ve doğa yasalarından bağımsız” olarak John’un davranışının kaçınılmaz olduğu belirtilen yazgıcı durumlarda bile özgür iradeyi onaylayacaklarını söylemektedir (Bu görüş “ne olursa olsun özgür irade” olarak adlandırılmıştır, Feltz ve Millan, 2015). Bu sonuçları temel alan bir argüman hattına göre eğer insanların özgür irade atıfları bu kadar duyarsızsa o halde insanların özgür irade ve determinizmin tutarlılığını kavradığı çok zor söylenebilir. Fakat sonraki çalışmalar yazgıcı senaryolarda özgür iradenin varlığını onaylayan kişilerin “kaynak uyumculuğu” ile uyumlu bir şekilde, eylemin kaynağının fail olduğunu düşünmeye eğilimli olduklarını bulmuştur (Andow ve Cova, 2016).</p>



<p>Böylelikle, kanıtların şu an ki durumu insanların hem uyumcu hem uyumsuzcu sezgilere sahip olduğunu göstermektedir. Gelecekteki empirik çalışmalar insanları hangi faktörlerin ve süreçlerin bir tarafa ya da ötekine çektiğini daha açık bir şekilde ortaya çıkarabilir. Ayrıca özgür iradeye dair sezgilerdeki farklı psikolojik mekanizmaların özgür olup olmadığımıza dair felsefi problemler açısından herhangi bir içerimleri olup olmadığı gibi cevaplanmamış sorular da vardır.</p>



<p>2.3 AHLAKİ YARGININ ETKİSİ</p>



<p>İnsanların ahlaki olarak verdiği yargılarda iki farklı şekli ayırmak normaldir. Bir tarafta insanlar direkt olarak ahlaki yargılarda bulunabilirler (örn. ahlaki olarak yanlış olan hakkında, ne yapmaları gerektiği hakkında ve kimin suçlanması gerektiği hakkında). Diğer taraftan insanlar ahlaki alakalı görünen ve yine de ahlakı ilgilendirmiyor olarak gözüken konularda yargılarda bulunabilirler (örn. failin gerçekten isteğinin yapmak istediği şey olup olmadığı, amacının belli bir sonuç olup olmadığı, ne yaptığını bilip bilmediği). Burada oluşan sorun bu iki farklı yargı türü arasındaki ilişkinin nasıl anlaşılacağıdır.</p>



<p>Mümkün olan bir bakış açısı bu ilişkinin tamamen iki yönlü olduğudur. Yani şöyle düşünülebilir (a) İnsanların ahlaki yargıları önceki ahlaki olmayan yargılarına bağlıdır ama (b) insanların ahlaki olmayan yargıları daha önceki ahlaki yargılarına bağlı değildir. Bu bakış açısını insanların ahlaki yargıları ve kasıtlı eylemlerine dayalı yargılarla örneklendirebiliriz. Açıkça gözükmektedir ki insanların bir kişinin suçlanmayı hak edip etmediğine dair yargıları bu kişinin kasıtlı bir şekilde davranıp davranmadığına dair önceki yargılarına bağlıdır. Ama bu durumun ters yönde işlemeyeceği iddia edilebilir. Sizin bir kişinin kasıtlı bir şekilde davranıp davranmadığına dair yargınız onun eyleminin yanlış olduğuna dair daha önceki yargınıza bağlı olacak değildir.</p>



<p>Bu görüş sezgisel olarak güçlü görünüyor olsa da deneysel felsefedeki bir dizi çalışma bu görüşü sorgulamıştır. Bu araştırmalar insanların ahlaki yargılarının ahlaki olmayan problemler olarak görünebilecek problemlere dair yargılarını bile etkilediğini göstermektedir. Bu sonuçlara çok çeşitli ve farklı açıkça ahlaki olmayan yargılardan ulaşılmıştır.</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Bir fail bir sonuca sebep olacağını biliyorsa lakin özellikle sebep olmak için çalışmıyorsa, insanlar sonuç ahlaki olarak kötü olduğunda <em>kasti</em> olarak sebep olduğunu söylemeye ahlaki olarak iyi bir sonuç olduğu zamankinden daha çok eğilim göstermektedirler. (Knobe, 2003).</li>



<li>Bir fail bir sonucun ortaya çıkacağına dair doğru bir inancı varsa ama bu inancı tesadüf eseri doğruysa, insanlar sonucun ahlaki olarak kötü olduğu durumda, iyi olduğu duruma nazaran kişinin <em>bilgisi</em> olduğunu söylemeye daha çok yatkınlık göstermektedirler (Beebe ve Shea, 2013; Buckwalter, 2014).</li>



<li>Bir failin kendi hayatına dair pek çok olumlu duygusu ve yüksek bir görüşü var olduğunda, insanlar onun ahlaki olarak iyi olduğuna göre hayatının ahlaki olarak kötü olduğu durumda gerçekten mutlu olduğunu söylemeye daha az eğilimliler (Phillips ve ark., 2014).</li>



<li>Bir sonucun ortaya çıkması için belli sayıdaki farklı faktörlerin her biri gerekliyse, insanlar ahlaki olarak iyi olan durumdan daha fazla ahlaki olarak kötü olan durumda faktörlerin birini <em>sebep</em> olarak görmeye daha yatkındırlar (Alicke, 1992; Hitchcock ve Knobe, 2009).</li>
</ul>



<p>Ahlaki yargının etkileri diğer birçok farklı yargılarda da görülmektedir, bunlar arasında eylem bireyselleştirmeden (Ulatowski, 2012) irade zayıflığı atıflarına (May & Holton, 2012) aşamalanır sıfatlara (Egré & Cova, 2015) kadar her şey bulunmaktadır.</p>



<p>Bu bulgular felsefi olarak iki farklı seviyede önemli olabilir. Bir yandan, her tekil etki, kendisine karşılık gelen kavram ya da özelliği anlamayı hedefleyen felsefi çalışmalarla bağlantılı olabilir. Örneğin, kasıtlı eylem yargıları kasıtlı eylem üzerine felsefi çalışmalarla bağlantılı olabilir, mutluluk hakkındaki yargılar mutluluk hakkındaki felsefi çalışmalarla alakalı olabilir vb. Aynı zamanda ahlaki yargıların böyle yaygın etkileri olduğuna dair genel bulgular insan zihnine ve insanların dünyayı nasıl anladığına odaklanan felsefi çalışmalar için önemli olabilir. Örneğin bu bulgular halk psikolojisinin doğasını ya da sıradan halk teorilerimizle daha sistematik bilimsel teorilerimiz arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olabilir.</p>



<p>Bu iki konuda ilerleme kaydetmek için, araştırmalar bu etkilerin neden ortaya çıktığına odaklanmıştır. Yani araştırmacılar insanların yargılarında gözlemlenen örüntüleri ortaya çıkaran belli bilişsel süreçler hakkında hipotezler ortaya atmayı hedeflemişlerdir. Bu hipotezlerin de karşılığında, hem kavramlar ve özellikler hem de insan zihni hakkında içerimleri vardır.</p>



<p>Öncelikle, etki gerçekten <em>ahlaki yargı tarafından ortaya çıkartılmamış </em>olabilir. Var olan çalışmalar insanların failin faydalı veya zararlı bir şey yapmasına bağlı olarak yargılarının değiştiğini göstermektedirler, ama tabii ahlaki durumlarından ayrı olarak faydalı ve zararlı eylemlerin bir çok farkı vardır. Örneğin, birtakım araştırmacılar etkinin insanların kısa hikayelerdeki faillerin zihinsel durumlarına dair inançları sonucunda ortaya çıktığını iddia etmişlerdir (Sloman ve ark., 2012; Sripada ve Konrath, 2011). Failler faydalı veya zararlı şeyler yaparken birbirinden çok farklı zihinsel durumlara sahip olmaya eğilim gösterirler, gözlemlenen etkilerin ortaya çıkmasına da zihinsel durumlardaki bu farklılıklar sebep olmuş olabilir.</p>



<p>İkincisi, etki gerçekten ahlaki yargılardan kaynaklanıyor olabilir lakin bu bir hatanın sonucunda olabilir. Bu görüşe göre, ahlaki değerlendirmeler burada konu olan konseptlerde herhangi bir rol oynamamaktadır (insanların mutluluğa, kasıtlı eyleme vb. dair konseptleri). Bunun yerine insanların yargıları taraflı olabilir veya kendi konseptlerini doğru bir şekilde uygulamalarının önüne geçen daha ileri bir süreç tarafından bozuluyor olabilir. Örneğin bazı araştırmacılar etkinin sebebinin güdülenmiş biliş süreci olduğunu iddia etmişlerdir (Alicke ve ark., 2011). İnsanlar failin suçlu olduğuna inanmaktadırlar ve bu inançlarını da meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Suçlamalarını meşrulaştırmaya dair bu arzu da tamamen olgusal konular olarak görünen durumlar hakkındaki yargılarını bozmaktadır.</p>



<p>Üçüncüsü, etki ahlaki yargıdan ortaya çıkıyor olabilir ve hatasız olabilir ama bununla birlikte insanların karşılık gelen konseptleri nasıl uyguladığını değil, <em>sadece sözcükleri nasıl kullandıklarıyla ilgili bir olguyu yansıtmakta</em> olabilir. Araştırmacılar sıklıkla insanların belli kelimeleri nasıl kullandığı olgusundan (“kasıtlı”, “mutlu”, “biliyor”) bunlara karşılık gelen konseptleri nasıl uyguladıkları hakkında çıkarımlar yapmaktadırlar (kasıtlı eylem, mutluluk, bilgi konseptleri). Fakat faktörlerin konseptlerin kullanılışını etkilemeden kelimeleri kullanma şekillerimizi etkilemeleri mümkündür ve bazı araştırmacılar bahsettiğimiz etkilerin oluşmasına bu sürecin sebep olduğunu düşünmektedirler. Örneğin, bu etkilerin, insanların aslında gerçekten doğru olan iddialar ortaya atmalarından dolayı oluşacak pragmatik imâlardan kaçınmaları sebebiyle, ikili konuşma edimbilimine bağlı olarak ortaya çıktığı önerilmiştir (Adams ve Steadman, 2004). Alternatif olarak ilgili kelimelerin (örn. “kasten”) aslında birden fazla konseptle ilişkili olduğu ve ahlaki etkinin bu konseptlerde ahlakın bir rolü olması nedeniyle değil ahlakın insanların bu kelimelerdeki belirsizliği çözmesinde bir etki oynadığı için ortaya çıktığı da önerilmiştir (Nichols ve Ulatowski, 2007). Bu tip görüşlerde insanların dili kullanımlarında ahlaki yargının etkisi olduğu için zorunlu olarak hata yapmadıkları ama yine de dünyayı anlamalarındaki temel yeteneklerinde ahlaki yargının bir rol oynamadığı söylenmektedir.</p>



<p>Dördüncüsü, ahlaki yargı gerçekten de insanların ilgili konseptleri uygularken kullandıkları temel yeteneklerinde bir rol oynuyor olabilir. Örneğin, mutluluk konseptinin kendisinin değer yüklü bir konsept olduğu öne sürüldü (Phillips vd., 2014). Benzer olarak, kasıtlı eylem ve nedensellik konseptlerinin ahlaki yargıların önemli bir rol oynadığı bir tür karşıt-olgusal düşünme biçimini kullandığı tartışılmaktadır (Icard ve ark., 2017; Phillips, Luguri ve Knobe, 2015). Bu görüşe göre bu deneylerde gözlenen etkiler insanların ilgili konseptleri uygulanmasındaki temel yeteneklerinde ahlaki yargının gerçekten bir rol oynadığına işaret etmektedir.</p>



<p>Bu karşıt görüşler arasındaki tartışmalar sürmektedir. Daha güncel literatürde bu sorunların tartışılması kognitif nörobilim, gelişim psikolojisi ya da bilişimsel kognitif bilimden gelen yöntemlerin kullanılması sayesinde yapılan önemli katkılarla gitgide daha interdisipliner bir hal almaktadır.</p>



<p>2.4 EPİSTEMOLOJİ</p>



<p>Epistemolojideki deneysel çalışmalarda ana odak insanların <em>bilgiye</em> yönelik sıradan atıflarındaki örüntülerdir. Gördüğümüz gibi (bölüm 2.1) epistemik sezgilere dair kanıtlar olumsuz programda önemli bir rol oynamaktadır. Ama deneysel epistemolojiye tek bir tartışma ya da sorun hakim değildir. Bunun yerine, her biri ayrıca sürdürülen farklı konularda araştırmalara bölünmüştür.</p>



<p>Bir önemli konu insanların bilgi atıflarında <em>risklerin</em> rolüdür. Varsayın Keith ulaşabilir olan kanıtlara baksın ve (doğru bir şekilde) bankanın Cumartesi günü açık olmadığı sonucuna varsın. İki ayrı durum düşünün. <em>Düşük riskli </em>durumda bankanın açık olup olmaması çok önemli değil. Tersine <em>yüksek riskli</em> durumda Keith’in tüm finansal geleceği bankanın açık olup olmamasına bağlı. Ana soru bu risklerdeki farklılığın “Keith bankanın açık olduğunu biliyor” önermesinde bulunmanın doğru olup olmadığını etkileyip etkilemeyeceği.</p>



<p>Deneysel olmayan literatürde filozoflar bu sorunu çözmek için çok çeşitli argümanlara başvurdular. Yine de bu argümanları çoğu direkt olarak insanların bu durumlar hakkındaki sezgilerini içermiyor (Brown, 2013a; ayrıca bkz. Fantl ve McGrath, 2009; Hawthorne, 2004), bazıları spesifik olarak insanların düşük riskli durumlarda yüksek riskli durumlara kıyasla bilgi atfetmeye daha yatkın olacaklarına dair empirik iddiaya dayanıyor (DeRose, 1992). Bu empirik iddiayı kabul eden filozoflar arasında risklerin bu varsayılan etkisinin tam olarak nasıl açıklanacağına dair çokça tartışma oldu (DeRose, 1992; Hawthorne, 2004; Rysiew, 2001; Stanley, 2005).</p>



<p>Şaşırtıcı şekilde deneysel epistemoloji literatüründeki erken bulgular insanların sıradan bilgi atıflarının risklerden etkilenmediğini gösterdi. Örneğin insanlar Keith’in bankanın cumartesi günleri açık olduğunu bildiğini sadece düşük riskli değil yüksek riskli durumlarda da söylüyormuş gibi gözüküyorlar (Buckwalter, 2010; Feltz ve Zarpentine, 2010; May ve ark., 2010). Bu deneysel bulgular deneysel olmayan epistemoloji literatüründeki tüm tartışmayı yıkmakla tehdit ediyor. Sonuçta eğer risklerin bir etkisi yoksa, bu etkiyi anlamak gibi bir sorun da yoktur.</p>



<p>Bu alandaki diğer araştırmalar risklerin etkisinin olup olmadığına odaklandı. Bazıları herhangi bir etki bulamayan erken çalışmaları eleştirdi (DeRose, 2011). Diğerleriyse erken çalışmalarda kullanılan deney tasarımlarında etki görülmemesine rağmen farklı tasarımlarda görülebileceğini gösterdi (Pinillos, 2012; Sripada ve Stanley, 2012; ama bir eleştiri için bkz. Buckwalter ve Schaffer, 2015). Bu tartışmaların nasıl sonuçlanıp sonuçlanmadığını bir kenara koyarsak, güncel deneysel çalışmalar en azından insanların epistemik sezgilerinin geçmişteki deneysel olmayan literatürde varsayıldığı gibi olmadığını göstermiş gibi görünüyor.</p>



<p>İkinci bir sorun ise bilgi ve inanç arasındaki ilişkiyle ilgili. Açıktır ki, bir zihinsel durum ancak o zihinsel durumun inanç kapsamında düşünülmesi için gerekecek şartların ötesine geçen şartları sağlıyorsa bilgi olarak kabul edilebilir. Bu nedenle bir kişinin <em>p</em>’ye inanıp <em>p</em>’yi bilmediği durumlar olabilir. Burada tersinin de doğru olup olmadığı sorusu ortaya çıkıyor. Yani, bir zihinsel durumun inanç olarak düşünülmesi için bilgi olarak düşünülmesini gerektirecek şartları aşan belli şartları sağlaması gerekir mi? Bir kişinin <em>p’</em>yi bilip <em>p</em>’ye inanmadığı durumlar olabilir mi?</p>



<p>Şaşırtıcı biçimde, bir dizi araştırma insanların inanç atfı yapmaya istekli olmadığı bazı durumlarda bilgi atfı yaptığını gösteriyor (Myers-Schulz ve Schwitzgebel, 2013; ayrıca bkz. Murray vd., 2013; Rose ve Schaffer, 2013; Buckwalter ve ark., 2015; Shields, 2016). Bir araştırmada katılımcılara tarih sınavına girmiş bir öğrencinin karşısına “Kraliçe Elizabeth hangi yılda öldü?” sorusunun çıktığı kısa bir öykü veriliyor. Bu öğrenci bu tarihi çok kez görmüş ama sınav anında kaygıdan cevabı hatırlayamıyor. Bu nedenle tahmin etmeye karar verip “1603” cevabını veriyor. Aslında bu cevap doğru. Bu hikayenin verildiği katılımcılar (a) öğrenci Kraliçe Elizabeth’in 1603’te öldüğünü <em>biliyor</em> önermesini kabul etmeye yatkınlık gösterirken (b) öğrenci Kraliçe Elizabeth’in 1603 yılında öldüğüne <em>inanıyor</em> önermesini reddetmeye yatkınlık gösteriyorlar (Myers-Schulz ve Schwitzgebel, 2013, Radford’un kısa hikayesinden yararlanmışlar). Benzer etkiler birçok diğer çalışmada da bulundu (Murray ve ark., 2013; Rose ve Schaffer, 2013; Buckwalter ve ark., 2015; Shields, 2016).</p>



<p>Bu alandaki araştırmalar bu etkinin neden ortaya çıktığını anlamaya ve epistemoloji için ne gibi sonuçlar doğuracağına odaklanıyorlar. Bir görüş, insanlardaki inanç konseptinin gerçekten bilgi konseptinin gerektirmediği bazı şartları gerektirdiği yönünde (Myers-Schulz ve Schwitzgebel, 2013). Alternatif bir görüş ise “inanç”ın birden çok anlamı olduğu ve bilginin bu anlamlardan birine denk aldığı ama diğerlerini sağlamadığı yönünde. Bu ikinci görüşü kabul eden çalışmalarda bu iki anlam arasındaki farkın nasıl belirlenebileceği ve bunların sıradan bilgi konseptleriyle ilişkilerinin mahiyeti konusunda öneriler var (Rose ve Schaffer, 2013; Buckwalter ve ark., 2015).</p>



<p>Deneysel epistemoloji ayrıca başka konularla da ilgili. Bir dizi çalışma aslında insanların “sahte ahır” senaryolarında bilgi atfı yaptığını gösterdi (Colaço vd., 2014; Turri, 2017). Diğerleri bir insanın zihinsel durumunun bilgi sayılıp sayılmadığına dair yargıların o insanın elindeki kanıtların nesnenin kendisi hakkındaki bilgilerden mi geldiği yoksa istatistiki temel oranlardan mı geldiğine bağlı olduğunu gösterdi (Friedman ve Turri, 2015). Yine diğer bazıları formel semantik ve epistemolojinin kesişiminde bulunan, örneğin bilgi atıflarına belli dilbilimsel faktörlerin etki edip etmediğini inceledi (Schaffer ve Szabo, 2014).</p>



<p>2.5 DİĞER KONULAR</p>



<p>Deneysel felsefenin dikkat çekici katkılarının olduğu dört spesifik alana yoğunlaştık fakat deneysel felsefe araştırmalarının çoğunluğu bu alanlardan biri veya birkaçında değil. Tersine deneysel felsefedeki araştırmalar çok çeşitli ve son yıllarda daha da çeşitli hale gelmeye devam ediyor.</p>



<p>İlkin, deneysel filozoflar çok çeşitli konularda çalışıyorlar. Bir yandan nedensellik üstüne Bayes ağlarının da kullanıldığı çalışmalar (örn. Livengood ve Rose, 2016) ve formel semantikte derencelendirilebilen sıfatlardan, koşullu cümlelere ve bilgi kipliğine kadar çalışmalarla beraber (Liao ve Meskin, 2017; Cariani ve Rips, 2017; Khoo, 2015) daha formel, matematiksel araçları kullanan çalışmaların sayısında artış oldu. Diğer yandan sanat, din ve hatta deneysel felsefe ve felsefe tarihinin kesişimleriyle ilgili sosyal bilimlerin ana konularına dair araştırmalarda bir artış görüldü (De Cruz ve De Smedt, 2016; Liao ve ark., 2014; Nichols, 2015).</p>



<p>İkincisi deneysel yöntemlerde sürekli artan bir şekilde çeşitlilik görülmekte. Hala katılımcılara kısa öyküler verip sezgilerini sunan araştırmalar var fakat güncel deneysel felsefede korpora (Reuter, 2011), tepki zamanı (Philips ve Cushman, 2017), nörogörüntüleme (Greene ve ark., 2001) kullanan ve hatta ahlak profesörlerinin gerçekten ahlaki davranıp davranmadığına bakan araştırmalar var (Schwitzgebel ve Rust, 2014).</p>



<p>Son olarak ve belki de en dikkat çekicisi deneysel felsefe ve psikoloji araştırmaları arasında gittikçe güçlenen yakın bir bağ var. Örneğin tramvay problemlerine yönelik sezgilere dair deneysel araştırmalarda psikolojinin katkısı çok büyük (örn. Cushman vd., 2006; Wiegmann vd., 2012) ama ayrıca filozoflardan da önemli katkılar var (örn. Mikhail, 2011; Kahane ve Shackel, 2008). Bununla beraber psikolojide deneysel felsefe alanında oluşmuş araştırma programlarına dair birçok güncel makale var (Samland ve Waldmann, 2016; Feldman ve Chandrashekar, çıkacak; Starmans ve Friedman, 2012).</p>



<p>3. DENEYSEL FELSEFEYE KARŞI ARGÜMANLAR</p>



<p>Her sağlıklı araştırma alanında olduğu gibi deneysel felsefedeki sorunlar hakkında da çok fazla tartışma var. Belli çalışmalar hakkında, farklı tür bulguların anlamları hakkında vesaire. Ama ayrıca deneysel felsefe çalışmalarının felsefi sorulara yanıt vermekte fayda sağlayacağı fikrine de karşı argümanlar var. Bu argümanlardan en dikkat çekici üçüne odaklanacağız.</p>



<p>3.1 Felsefede Sezgilerin Rolü Tartışması</p>



<p>Gördüğümüz gibi deneysel felsefedeki çoğu çalışma sezgilerin felsefi araştırmalarda önemli bir rol oynadığını varsayıyor. Olumsuz programdaki çalışmalar karakteristik olarak felsefe geleneğinde sezgilerin merkezi bir rol oynadığı varsayımından yola çıkıyor. Olumsuz programın dışında deneysel felsefeciler insanların felsefi problemler hakkındaki sezgilerinin ne olduğunu ve neden insanların böyle sezgilerinin olduğunu anlamak istiyor. Fakat birkaç felsefeci deneysel felsefenin büyük bir kısmının felsefi önemine karşı bir tehdit oluşturacak şekilde sezgilerin felsefedeki rolüne karşı çıkıyor.</p>



<p>3.1.1 Filozoflar sezgilere dayanmazlar</p>



<p>Sezgilerin rolünü reddetmenin bir yolu direkt filozofların sezgileri kendi görüşlerini gerekçelendirmek için kullandıklarını reddetmektir (Williamson, 2007; Cappelen, 2012; Deutsch, 2009, 2010, 2015). Bu türden “sezgi inkarcılarına” göre sezgilerin deneysel olarak araştırılması felsefeyle tamamen ilgisizdir (örn., Cappelen, 2012:1; tartışma için, Nado, 2016). Açıktır ki bu doğrusa o halde olumsuz program tamamen hatalı bir felsefe anlayışına karşı tartışma yürütmektedir.</p>



<p>Metafelsefedeki çalışmalar genellikle filozofların sezgileri kanıt olarak kullandığını varsaysa da, sezgi inkarcıları tam da buna karşı çıkmaktadırlar. İki taraf da filozofların bazen sezgilerden bahsettiğini kabul etse de, sezgi inkarcılarına göre sezgi felsefi çalışmanın ayrılmaz bir parçası değildir. Özellikle sezgi inkarcılarına göre felsefi pratiğin dikkatli bir şekilde incelenmesi filozofların felsefi görüşlerini gerekçelendirmek için sezgilere değil <em>argümanlara</em> dayandığını göstermektedir (bkz. örn. Cappelen, 2012: 170; Deutsch, 2009: 451).</p>



<p>Sezgi inkarcılarına birkaç yanıt verildi ama belki de en dikkat çekici yanıt sezgi inkarcılarının mantıksızca güçlü bir <em>sezgi</em> kavramından yola çıktıklarıdır (örn. Chalmers, 2014; Devitt, 2015; Weinberg, 2014). Daha az iddialı bir sezgi nosyonuna odaklandığımızda filozofların felsefi tezlerinin kanıtı olarak sıkça sezgilere dayanması daha olanaklı bir hale geliyor (Devitt, 2015). Buna paralel olarak, bazıları Gettier durumları gibi klasik örneklerde sezgilere dayanılmadığında argümanların nasıl işe yarayacağını görmenin zor olduğunu iddia etti (bkz. örn, Brown, 2017; Sytsma ve Livengood, 2015: 92-93). Deneysel felsefeciler ayrıca sezgi inkarcılarına karşı deneysel bağlamlarda da, güncel bir araştırmanın felsefecilerin %50’den fazlasının “Sezgiler felsefi iddiaları temellendirmekte kullanışlıdır”cümlesine katıldığını söyleyerek karşı çıktılar (Kuntz ve Kuntz, 2011; bkz. Sytsma ve Livengood, 2015: 91)</p>



<p>3.1.2 Filozoflar sezgilere dayanmamalıdır</p>



<p>Deneysel felsefede sezgilerin araştırılmasına karşı çıkmanın bir başka yolu da sezgilerin çalışılmasının felsefi araştırma için uygun bir konu olduğunun reddedilmesi. Bu görüşe göre filozofların sezgilere dayandığının bir gerçek olduğunu kabul edebiliriz ama bu üzücü bir gerçektir. Felsefede sezgilerin kullanılması deneysel felsefeye özel olmayan sebeplerden dolayı yanlıştır -sezgilere başvurulması eskide kalmıştır ve gerçekten felsefi sorulara yanıt veremediği için reddedilmelidir. Bu çıkarım deneysel felsefenin olumlu uygulamalarını tehdit etmektedir (bkz. örn. Bölümler 2.2-2.4) ama tabii deneysel felsefede olumsuz programın vardığı sonuçla tamamen tutarlıdır (bölüm 2.1).</p>



<p>Sezgilerin kullanılmasına karşı bir etkili argüman betimleyici gönderim teorilerinin, yani kavramların tekillere bir dizi ilişkili betimlemelerle gönderim yaptığına yönelik kuramın reddine dayanır. Betimleyiciliğin yerine bazıları kavramların işlevlerine göre gönderim yaptığını düşünmektedir (örn. Millikan, 2000). Diğerleri ise kavramların bir kavramı tikele bağlayan bir nedensellik zinciri yoluyla gönderim yaptığını düşünmektedir (Putnam, 1973). Bu betimleyicilik karşıtı görüşlere göre insanlar kavramları kullanırken çok hatalı sezgilere sahip olabilirler. Bu nedenle, sıradan insanların sezgilerini incelemek kavramlarımızın ne tür şeylere gönderim yaptığını araştırmak için etkisiz bir yol olabilir (örn. Fischer, 2015; Kornblith, 2002).</p>



<p>Betimleyicilik karşıtlığının kendisi sezgilerin felsefi olarak anlamsız olması gerektiği görüşüne yol açmaz. Aslında, betimlemeci gönderim teorisine karşı en etkili argümanlardan bazıları sezgilere dayanıyor gibi gözükmektedir (Devitt, 2015). Fakat bazıları tikeller hakkındaki sezgilere dayanmaktansa tikellerin kendilerini incelememiz gerektiğini iddia etmektedirler. Yani eğer <em>bilgi</em> kavramı bir doğal türe işaret ediyorsa o halde bilginin dünyada somut olarak nasıl dağıldığına ve karakteristik özelliklerinin ne olduğuna bakabiliriz. Bilgiyi anlamak için sezgileri kullanmak altını anlamak için sezgileri kullanmak gibi olur. Altının doğasını anlamak için altın örneklerini inceleriz, insanların altın hakkındaki sezgilerini değil. Benzer şekilde bilgiyi anlamanın yolu insanların bilgiye dair sezgilerini değil hayvanlarda bilgi örneklerinin nasıl ortaya çıktığını incelemekle olur (Kornblith, 2002). Bilgiyi sezgiler yoluyla incelemek en iyi durumda etkisizdir ve en kötü durumda ise bilginin ne olduğunu anlama işinden bizi uzaklaştırır. Bu reddiye asıl olarak kavram analizinin geleneksel şekillerine yöneltilmiştir ama deneysel felsefe de sezgilere odaklanmayı sürdürdükçe o da bu eleştirilerden nasibini almaktadır (Kornblith, 2013: 197).</p>



<p>Filozofların sezgilere dayanmaması gerektiği iddiası genel olarak hem geleneksel hem de deneysel türde kavram analizine bir saldırıdır. Bekleneceği üzere felsefe yapmak konusunda sezgilerin önemine dair birkaç savunma yapılmıştır. Örneğin bazı filozoflar ilgili bir tikeli seçmek için bile onun hangi kategoriye dahil olduğunu bilmemiz için sezgisel mantığımıza dayanmamız gerektiğini iddia etmiştir (örn. Goldman, 2015). Bilginin karakteristik özelliklerini belirlemek için nelerin türün gerçek üyeleri olduğuna karar vermemiz gerekir, bunun için de bilgiye dair sezgisel anlayışımızı kullanmamız gerekmektedir. Ayrıca, eğer direkt olarak bir şeyin sezgisel olarak hangi kategoriye ait olduğuna başvurmayı reddedersek dışlayıcılığın anlaşılabilirliğinin mantığını anlamamız zorlaşır (örn. Bermudez, 2006: 305), zira dışlayıcılar genel olarak örneğin özgür irade gibi sezgisel kavramlarımızla dünyadaki türler arasında bir uyuşmazlık olduğunu iddia etmektedirler. Sezgisel bağlılıklarımızı karakterize etmenin bir önemi olmadığını kabul etmek en baştan dışlayıcı görüşleri dışarıda bırakmak olacaktır ki bunlar da uzun zamandır felsefi ilginin merkezinde olarak kabul edilmektedirler.</p>



<p>3.2 Sıradan Deneysel Katılımcılarınkiler Yerine Ayrıcalıklı Sezgilerin Savunulması</p>



<p>İkinci bir karşıt argüman ise sezgiler önemli olsa bile herhangi bir tür sezgiyle ilgilenmememiz gerektiğidir. Bunun yerine ayrı türden sezgilerle ilgilenmeliyiz. Örneğin felsefi araştırmalar geleneksel olarak zorlu problemler hakkında yıllarca düşünmüş eğitimli felsefeciler tarafından yapılmaktadır. Bu türden süreçler sonucunda oluşan sezgilerin özel bir tür epistemik statüsü bulunduğunu ve bunların belki de felsefede ciddi bir rol oynayacağını düşünmemiz için iyi nedenlerimiz vardır. Buna karşın deneysel felsefe araştırmalarında incelenen sezgiler felsefe geçmişi bulunmayan sıradan insanlara ait olma eğilimi göstermektedir ve bu tür sezgilerin herhangi bir felsefi önemi olmadığı düşünülebilir.</p>



<p>Bu türden bir kaygıyı adlandırmanın bir yolu da <em>uzmanlık itirazı </em>olarak bilinen terimleri kullanmaktır. Buradaki asıl iddia eğitimli felsefecilerin ayrı bir tür uzmanlığa sahip olduğudur. Dolayısıyla geleneksel felsefe yapma biçiminin kaynağındaki süreçleri anlamak istiyorsak bu tür bir uzmanlığa sahip kişileri incelemeliyiz. Tek bir felsefe dersi almamış insanların yargılarını incelemenin herhangi bir faydası yoktur. Birkaç filozof aralarında önemli farklılıklar olsa da bu tarzda itirazlar geliştirmişlerdir (Williamson, 2007; Ludwig, 2007).</p>



<p>Bu önemli bir itiraz ve cevap vermek için deneysel filozoflar eğitimli felsefecilerin sezgilerini araştırmak için büyük çabalar göstermeye başlamışlardır. Sonuçlar eğitimli felsefecilerin hala sıralama etkisi (Schwitzgebel ve Cushman, 2012), aktör/gözlemci etkisi (Tobia ve ark., 2013) ve mizaç etkisi (Schulz ve ark., 2011) gösterdikleri yönündedir. Dolayısıyla var olan literatür eğitimli felsefecilerin sıradan insanların yargılarını etkileyen önyargılardan kendilerini kurtaran ayrı bir uzmanlıkları olduğu iddiasına karşı en azından bir miktar kanıt sunmaktadır.</p>



<p>Elbette bu tür bir cevaba karşı itirazı savunmanın farklı yolları vardır. Felsefecilerin deneysel felsefede araştırılan türde önyargılardan kaçınma yetisi olmasa da yargılarının başka önemli konularda sıradan insanların yargılarından farklı olabileceği iddia edilebilir. Benzer şekilde belli sezgilere ayrıcalıklı bir epistemik özellik kazandıranın belli bir türden kişinin (eğitimli felsefeciler) sezgileri olmaları değil soruya farklı bir şekilde yaklaşmanın sonucunda oluşmaları (sürekli düşünme) olduğu iddia edilebilir (bkz. örn. Kauppinen, 2007).</p>



<p>3.3 Fakat Bu Felsefe Mi?</p>



<p>Son olarak deneysel felsefenin direkt olarak felsefe olmadığı söylenebilir. Bu görüşe göre, felsefedeki çalışmaları diğer disiplinlerdeki çalışmalardan ayıran belli özellikler vardır. Deneysel felsefedeki araştırmalar bu özelliklere sahip değildir dolayısıyla en iyi şekilde felsefi geleneğin dışında anlaşılabilir. Bu son itirazın deneysel felsefenin herhangi bir değere sahip olup olmadığıyla değil belli bir disiplinin parçası kabul edilip edilmemesiyle ilgili olduğuna dikkat edin. Yeni bir makalede söylendiği üzere, </p>



<p><em>…asıl sorun böyle empirik çalışmalara yer olup olmadığı değil fakat şu an felsefenin bir dalı olarak bir yeri olup olmadığıdır (Sorell, henüz yayınlanmadı: 6).</em></p>



<p>Pratikte bu itiraza yönelik tartışmalar felsefe tarihine dair sorular üzerine odaklanma eğilimi gösteriyor. Aşikar ki, Aristoteles’ten Nietzsche’ye birçok filozof insan doğası hakkındaki empirik sorularla ilgiliydiler, bu nedenle en azından karşıt-argümanların yokluğunda, bu türden çalışmaların felsefe olarak sayılabileceği varsayılan görüşmüş gibi görünebilir. Asıl soru o halde, meşru karşıt-argümanların olup olmadığıdır.</p>



<p>Sunulabilecek bir argüman, şu an filozof olarak saydığımız insanlar bu konularda çalışmış olsalar da çalışmalarının bu yönünün felsefe disiplini kapsamında olmadığıdır. Anthony Appiah bu hamleyi sorgulamaktadır:</p>



<p><em>Filozof olarak kabul edilmiş çoğu kişiye, çalışmalarının bu bölümünün gerçek felsefe olduğunu ve çalışmalarının şu bölümünün ise olmadığını açıklamakta büyük zorluk çekerdiniz. Külliyattaki “metafizik” ögeleri “psikolojik” ögelerden ayırmaya çalışmak tırnağı etten ayırmak gibi (Appiah, 2008: 13).</em></p>



<p>Bu cevaba göre, felsefe tarihinde empirik ve psikolojik soruları araştırmaya yönelik köklü bir pratik vardır ve aslında psikolojik olanı felsefi olandan dikkatli bir şekilde ayırma düşüncesi felsefi gelenekten bir kopuş olarak sayılmalıdır.</p>



<p>Bu sorunlar üzerine daha güncel çalışmalar özellikle erken modern dönemle ilgilenmiştir. Bu dönemdeki en dikkat çekici filozoflardan bazılarının deneysel araştırmalar yaptığı bilinmektedir (Sytsma ve Livengood, 2015) ve bazıları kendilerine açıkça “deneysel filozof” demişlerdir (Anstey ve Vanzo, 2016). Güncel deneysel felsefe belli yönlerden tarihsel öncüllerinden açıkça ayrılsa da güncel deneysel felsefecilerin çalışmalarının en iyi şekilde bu geniş tarihsel geleneğin devamı olarak anlaşılabileceği iddia edilebilir.</p>



<p>Diğer taraftan, bu tarihsel devamlılık tasvirinin “felsefe” kelimesinin kullanımındaki değişimi hesaba katmadığı da iddia edilmiştir (Sorell, henüz yayınlanmadı). Rönesansta fiziğe “felsefe” deniyordu ama güncel fizikteki çalışmaların hepsinin felsefe disiplinine dahil olduğunu söyleyemeyiz. Benzer şekilde ahlaki yargıların psikolojisi tarihte felsefe olarak sınıflandırılmışsa bile, bugün felsefe disiplinine dahil olmayıp başka bir disipline dahil olduğu düşünülebilir.</p>



<p>Elbette bu tartışmada iki tarafın partizanları da bir disiplinin sınırlarının zamanla değişebileceğini kabul etmelidir, ama bu iki tarafı da etkilemektedir. Tıpkı geçmişte bir disiplinin sınırları değişmiş olabileceği gibi gelecekte de değişebilir. Bu sebeple gelecek birkaç on yılda felsefe disiplininin nasıl evrileceği ve bu evrimin deneysel felsefenin statüsünü nasıl etkileyeceğini görmek ilginç olacak.</p>



<p>KAYNAKÇA</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Adams, Fred & Annie Steadman, 2004, “Intentional Action in Ordinary Language: Core Concept or Pragmatic Understanding?”, <em>Analysis</em>, 64(282): 173–181. doi:10.1111/j.1467-8284.2004.00480.x</li>



<li>Adleberg, Toni, Morgan Thompson, & Eddy Nahmias, 2015, “Do men and women have different philosophical intuitions? Further data”, <em>Philosophical Psychology</em>, 28(5): 615–641. doi:10.1080/09515089.2013.878834</li>



<li>Alicke, Mark D., 1992, “Culpable Causation”, <em>Journal of Personality and Social Psychology</em>, 63(3): 368–378. doi:10.1037/0022-3514.63.3.368</li>



<li>Alicke, Mark D., David Rose, & Dori Bloom, 2011, “Causation, Norm Violation, and Culpable Control”, <em>The Journal of Philosophy</em>, 108(12): 670–696. doi:10.5840/jphil20111081238</li>



<li>Andow, James & Florian Cova, 2016, “Why Compatibilist Intuitions Are Not Mistaken: A reply to Feltz and Millan” <em>Philosophical Psychology</em>, 29(4): 550–566. doi:10.1080/09515089.2015.1082542</li>



<li>Anstey, Peter R. & Alberto Vanzo, 2016, “Early Modern Experimental Philosophy”, Sytsma & Buckwalter 2016: 87–102. doi:10.1002/9781118661666.ch6</li>



<li>Appiah, Kwame Anthony, 2008, <em>Experiments in Ethics</em>, (The Mary Flexner Lectures of Bryn Mawr College), Cambridge, MA: Harvard University Press.</li>



<li>Bartels, Daniel M. & Oleg Urminsky, 2011, “On Intertemporal Selfishness: How the Perceived Instability of Identity Underlies Impatient Consumption”, <em>Journal of Consumer Research</em>, 38(1): 182–198. doi:10.1086/658339</li>



<li>Baumeister, Roy F., E.J. Masicampo, & C. Nathan DeWall, 2009, “Prosocial Benefits of Feeling Free: Disbelief in Free Will Increases Aggression and Reduces Helpfulness”, <em>Personality and Social Psychology Bulletin</em>, 35(2): 260–268. doi:10.1177/0146167208327217</li>



<li>Beebe, James R., & Joseph Shea, 2013, “Gettierized Knobe Effects”, <em>Episteme</em>, 10(3): 219–240. doi:10.1017/epi.2013.23</li>



<li>Bermúdez, José Luis, 2006, “Knowledge, Naturalism, and Cognitive Ethology: Kornblith’s Knowledge and Its Place in Nature”, <em>Philosophical Studies</em>, 127(2): 299–316. doi:10.1007/s11098-005-4960-z</li>



<li>Björnsson, Gunnar, 2014, “Incompatibilism and ‘Bypassed’ Agency”, in <em>Surrounding Free Will</em>, edited by Alfred R. Mele, New York: Oxford University Press, pp. 95–122. doi:10.1093/acprof:oso/9780199333950.003.0006</li>



<li>Björnsson, Gunnar & Derk Pereboom, 2014, “Free Will Skepticism and Bypassing”, in Walter Sinnott-Armstrong (ed.), <em>Moral Psychology, Volume 4: Free Will and Moral Responsibility</em>, Cambridge, MA: MIT Press, pp. 27–35.</li>



<li>Brown, Jessica, 2013a, “Experimental-Philosophy, Contextualism and Subject-Sensitive Invariantism”, <em>Philosophy and Phenomenological Research</em>, 86(2): 233–494. doi:10.1111/j.1933-1592.2010.00461.x</li>



<li>–––, 2013b, “Intuitions, Evidence and Hopefulness”. <em>Synthese</em> 190(12): 2021–2046. doi:10.1007/s11229-011-9952-2</li>



<li>–––, 2017, “Gettier and Philosophical Methodology”, in Rodrigo Borges, Claudio de Almeida, & Peter D. Klein (eds.), <em>Explaining Knowledge: New Essays on the Gettier Problem</em>, Oxford: Oxford University Press, pp. 191–212.</li>



<li>Buckwalter, Wesley, 2010, “Knowledge isn’t Closed on Saturday: A Study in Ordinary Language”, <em>Review of Philosophy and Psychology</em>, 1(3): 395–406. doi:10.1007/s13164-010-0030-3</li>



<li>–––, 2014, “Gettier Made ESEE”, <em>Philosophical Psychology</em>, 27(3): 368–383. doi:10.1080/09515089.2012.730965</li>



<li>Buckwalter, Wesley & Jonathan Schaffer, 2015, “Knowledge, Stakes, and Mistakes”, <em>Noûs</em>, 49(2): 201–234. doi:10.1111/nous.12017</li>



<li>Buckwalter, Wesley, David Rose, & John Turri, 2015, “Belief Through Thick and Thin”, <em>Noûs</em>, 49(4): 748–775. doi:10.1111/nous.12048</li>



<li>Buckwalter, Wesley, & Stephen Stich, 2014, “Gender and Philosophical Intuition”, in <em>Experimental Philosophy</em>, volume 2, edited by Joshua Knobe and Shaun Nichols, New York: Oxford University Press, pp. 307–346. doi:10.1093/acprof:osobl/9780199927418.003.0013</li>



<li>Cameron, C. Daryl, B. Keith Payne, & John M. Doris, 2013, “Morality in High Definition: Emotion Differentiation Calibrates the Influence of Incidental Disgust on Moral Judgments”, <em>Journal of Experimental Social Psychology</em>, 49(4): 719–725. doi:10.1016/j.jesp.2013.02.014</li>



<li>Cappelen, Herman, 2012, <em>Philosophy Without Intuitions</em>, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199644865.001.0001</li>



<li>Cariani, Fabrizio & Lance J. Rips, 2017, “Conditionals, Context, and the Suppression Effect”, <em>Cognitive Science</em>, 41(3): 540–589. doi:10.1111/cogs.12336</li>



<li>Chalmers, David J., 2014, “Intuitions in Philosophy: a Minimal Defense”, <em>Philosophical Studies</em>, 171(3): 535–544. doi:10.1007/s11098-014-0288-x</li>



<li>Clark, Cory J., Jamie B. Luguri, Peter H. Ditto, Joshua Knobe, Azim F. Shariff, & Roy F. Baumeister, 2014, “Free to Punish: a Motivated Account of Free Will Belief”, <em>Journal of Personality and Social Psychology</em>, 106(4): 501–513. doi:10.1037/a0035880</li>



<li>Colaço, David, Wesley Buckwalter, Stephen Stich, & Edouard Machery, 2014, “Epistemic Intuitions in Fake-Barn Thought Experiments”, <em>Episteme</em>, 11(2): 199–212. doi:10.1017/epi.2014.7</li>



<li>Cova, Florian, 2016, “The Folk Concept of Intentional Action: Empirical Approaches”, Sytsma & Buckwalter 2016: 117–141. doi:10.1002/9781118661666.ch8</li>



<li>Cushman, Fiery, Liane Young, & Marc Hauser, 2006, “The Role of Conscious Reasoning and Intuition in Moral Judgment: Testing Three Principles of Harm”, <em>Psychological Science</em>, 17(12): 1082–1089. doi:10.1111/j.1467-9280.2006.01834.x</li>



<li>De Cruz, Helen & Johan De Smedt, 2016, “How Do Philosophers Evaluate Natural Theological Arguments? An Experimental Philosophical Investigation”, in <em>Advances in Religion, Cognitive Science, and Experimental Philosophy</em>, Helen De Cruz and Ryan Nichols (eds), London: Bloomsbury Publishing, pp. 119–142.</li>



<li>Demaree-Cotton, Joanna, 2016, “Do Framing Effects Make Moral Intuitions Unreliable?”, <em>Philosophical Psychology</em>, 29(1): 1–22. doi:10.1080/09515089.2014.989967</li>



<li>Deery, Oisin, Taylor Davis, & Jasmine Carey, 2015, “The Free-Will Intuitions Scale and the Question of Natural Compatibilism”, <em>Philosophical Psychology</em>, 28(6): 776–801. doi:10.1080/09515089.2014.893868</li>



<li>DeRose, Keith, 1992, “Contextualism and Knowledge Attributions”, <em>Philosophy and Phenomenological Research</em>, 52(4): 913–929. doi:10.2307/2107917</li>



<li>–––, 2011, “Contextualism, Contrastivism, and X-Phi Surveys”, <em>Philosophical Studies</em>, 156(1): 81–110. doi:10.1007/s11098-011-9799-x</li>



<li>Deutsch, Max Emil, 2009, “Experimental Philosophy and the Theory of Reference”, <em>Mind & Language</em>, 24(4): 445–466. doi:10.1111/j.1468-0017.2009.01370.x</li>



<li>–––, 2010, “Intuitions, Counter-Examples, and Experimental Philosophy”, <em>Review of Philosophy and Psychology</em>, 1(3): 447–460. doi:10.1007/s13164-010-0033-0</li>



<li>–––, 2015, <em>The Myth of the Intuitive: Experimental Philosophy and Philosophical Method</em>, Cambridge, MA: MIT Press. doi:10.7551/mitpress/9780262028950.001.0001</li>



<li>Devitt, Michael, 2015, “Relying on Intuitions: Where Cappelen and Deutsch Go Wrong”, <em>Inquiry</em>, 58(7–8): 669–699. doi:10.1080/0020174X.2015.1084824</li>



<li>Egré, Paul & Florian Cova, 2015, “Moral Asymmetries and the Semantics of Many”, <em>Semantics and Pragmatics</em>, 8: 13–1. doi:10.3765/sp.8.13</li>



<li>Fantl, Jeremy & Matthew McGrath, 2009, <em>Knowledge in an Uncertain World</em>, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199550623.001.0001</li>



<li>Feldman, Gilad & Subramanya Prasad Chandrashekar, forthcoming, “Laypersons’ Beliefs and Intuitions About Free Will and Determinism: New Insights Linking the Social Psychology and Experimental Philosophy Paradigms”, <em>Social Psychological and Personality Science</em>, first published 25 July 2017. doi:10.1177/1948550617713254</li>



<li>Feltz, Adam & Edward T. Cokely, 2009. “Do Judgments About Freedom and Responsibility Depend on Who You Are? Personality Differences in Intuitions About Compatibilism and Incompatibilism”, <em>Consciousness and Cognition</em>, 18(1): 342–350. doi:10.1016/j.concog.2008.08.001</li>



<li>Feltz, Adam & Florian Cova, 2014, “Moral Responsibility and Free Will: A Meta-Analysis”, <em>Consciousness and Cognition</em>, 30: 234–246. doi:10.1016/j.concog.2014.08.012</li>



<li>Feltz, Adam & Melissa Millan, 2015, “An Error Theory for Compatibilist Intuitions”, <em>Philosophical Psychology</em>, 28(4): 529–555. doi:10.1080/09515089.2013.865513</li>



<li>Feltz, Adam & Chris Zarpentine, 2010, “Do You Know More When it Matters Less?”, <em>Philosophical Psychology</em>, 23(5): 683–706. doi:10.1080/09515089.2010.514572</li>



<li>Fisher, Justin C., 2015, “Pragmatic Experimental Philosophy”, <em>Philosophical Psychology</em>, 28(3): 412–433. doi:10.1080/09515089.2013.870546</li>



<li>Friedman, Ori & John Turri, 2015, “Is Probabilistic Evidence a Source of Knowledge?”, <em>Cognitive Science</em>, 39(5): 1062–1080. doi:10.1111/cogs.12182</li>



<li>Friesdorf, Rebecca, Paul Conway, & Bertram Gawronski, 2015, “Gender Differences in Responses to Moral Dilemmas: a Process Dissociation Analysis”, <em>Personality and Social Psychology Bulletin</em>, 41(5): 696–713. doi:10.1177/0146167215575731</li>



<li>Gerken, Mikkel, 2017, <em>On Folk Epistemology: How we Think and Talk about Knowledge</em>, Oxford: Oxford University Press.</li>



<li>Goldman, Alvin I., 2015. “Review of Hilary Kornblith, <em>A Naturalistic Epistemology: Selected Papers</em>”, <em>Notre Dame Philosophical Reviews</em>, 2015.06.11. [<a href="http://ndpr.nd.edu/news/a-naturalistic-epistemology-selected-papers/"><u>Goldman 2015 available online</u></a>]</li>



<li>Greene, Joshua D., 2008, “The Secret Joke of Kant’s Soul”, <em>Moral Psychology, Volume 3</em>, Walter Sinnott-Armstrong (ed.), Cambridge, MA: MIT Press, pp. 35–79.</li>



<li>Greene, Joshua D., R. Brian Sommerville, Leigh E. Nystrom, John M. Darley, & John D. Cohen, 2001, “An fMRI Investigation of Emotional Engagement in Moral Judgment”, <em>Science</em>, 293(5537): 2105–2108. doi:10.1126/science.1062872</li>



<li>Hawthorne, John, 2004, <em>Knowledge and Lotteries</em>, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0199269556.001.0001</li>



<li>Hitchcock, Christopher & Joshua Knobe, 2009, “Cause and Norm”, <em>The Journal of Philosophy</em>, 106(11): 587–612. doi:10.5840/jphil20091061128</li>



<li>Horne, Zachary & Jonathan Livengood, 2017, “Ordering Effects, Updating Effects, and the Specter of Global Skepticism”, <em>Synthese</em>, 194(4): 1189–1218. doi:10.1007/s11229-015-0985-9</li>



<li>Icard, Thomas F., Jonathan F. Kominsky, & Joshua Knobe, 2017, “Normality and Actual Causal Strength”, <em>Cognition</em>, 161: 80–93. doi:10.1016/j.cognition.2017.01.010</li>



<li>Ichikawa, Jonathan Jenkins, 2012, “Experimentalist Pressure Against Traditional Methodology”, <em>Philosophical Psychology</em>, 25(5): 743–765. doi:10.1080/09515089.2011.625118</li>



<li>Jackson, Frank, 1998, <em>From Metaphysics to Ethics: A Defence of Conceptual Analysis</em>, Oxford: Clarendon Press. doi:10.1093/0198250614.001.0001</li>



<li>Kahane, Guy & Nicholas Shackel, 2008, “Do Abnormal Responses Show Utilitarian Bias?”, <em>Nature</em>, 452(7185): 908–911. doi:10.1038/nature06785</li>



<li>Kauppinen, Antti, 2007, “The Rise and Fall of Experimental Philosophy”, <em>Philosophical Explorations</em>, 10(2): 95–118. doi:10.1080/13869790701305871</li>



<li>Khoo, Justin, 2015, “Modal Disagreements”, <em>Inquiry</em>, 58(5): 511–534. doi:10.1080/0020174X.2015.1033005</li>



<li>Kim, Minsun, & Yuan Yuan, 2015, “No Cross-Cultural Differences in the Gettier Car Case Intuition: a Replication Study of Weinberg et al. 2001”, <em>Episteme</em>, 12(03): 355–361. doi:10.1017/epi.2015.17</li>



<li>Knobe, Joshua, 2003, “Intentional Action and Side Effects in Ordinary Language”, <em>Analysis</em>, 63(279): 190–194. doi:10.1111/1467-8284.00419</li>



<li>Knobe, Joshua, Tania Lombrozo, & Shaun Nichols (eds), 2014, <em>Oxford Studies in Experimental Philosophy</em>, volume 1, Oxford: Oxford University Press.</li>



<li>Kornblith, Hilary, 2002, <em>Knowledge and Its Place in Nature</em>, Oxford: Clarendon. doi:10.1093/0199246319.001.0001</li>



<li>–––, 2013, “Is There Room for Armchair Theorizing in Epistemology?”, in Matthew C. Haug (ed.), <em>Philosophical Methodology: The Armchair or the Laboratory?</em>, New York: Routledge, pp. 195–216.</li>



<li>Kuntz, J.R. & J.R.C. Kuntz, 2011, “Surveying Philosophers about Philosophical Intuition”, <em>Review of Philosophy and Psychology</em> 2(4): 643–65. doi:10.1007/s13164-011-0047-2</li>



<li>Leslie, Sarah-Jane, 2013, “Essence and Natural Kinds: When Science Meets Preschooler Intuition”, in Tamar Szabó & John Hawthorne, <em>Oxford Studies in Epistemology, volume 4</em>, Oxford: Oxford University Press. pp. 108–165. doi:10.1093/acprof:oso/9780199672707.003.0005</li>



<li>Liao, Shen-yi & Aaron Meskin, 2017, “Aesthetic Adjectives: Experimental Semantics and Context-Sensitivity”, <em>Philosophy and Phenomenological Research</em>, 94(2): 371–398. doi:10.1111/phpr.12217</li>



<li>Liao, Shen-yi, Nina Strohminger, & Chandra Sekhar Sripada, 2014, “Empirically Investigating Imaginative Resistance”, <em>British Journal of Aesthetics</em>, 54(3): 339–355. doi:10.1093/aesthj/ayu027</li>



<li>Livengood, Jonathan & David Rose, 2016, “Experimental Philosophy and Causal Attribution”, Sytsma & Buckwalter 2016: 434–449. doi:10.1002/9781118661666.ch30</li>



<li>Ludwig, Kirk, 2007, “The Epistemology of Thought Experiments: First Person Versus Third Person Approaches”, <em>Midwest Studies in Philosophy</em>, 31(1): 128–159. doi:10.1111/j.1475-4975.2007.00160.x</li>



<li>Lycan, William G., 2006, “On the Gettier Problem Problem”, in Stephen Hetherington (ed.), <em>Epistemology Futures</em>, Oxford: Clarendon Press, pp. 148–168, .</li>



<li>Machery, Edouard, Ron Mallon, Shaun Nichols, & Stephen P. Stich, 2004, “Semantics, Cross-Cultural Style”, <em>Cognition</em>, 92(3): B1–B12. doi:10.1016/j.cognition.2003.10.003</li>



<li>Machery, Edouard, Stephen Stich, David Rose, Amita Chatterjee, Kaori Karasawa, Noel Struchiner, Smita Sirker, Naoki Usui, & Takaaki Hashimoto, 2015, “Gettier Across Cultures”, <em>Noûs</em>, 51(3): 645–664. doi:10.1111/nous.12110</li>



<li>May, Joshua, 2014, “Does Disgust Influence Moral Judgment?”, <em>Australasian Journal of Philosophy</em>, 92(1): 125–141. doi:10.1080/00048402.2013.797476</li>



<li>May, Joshua & Richard Holton, 2012, “What in the World is Weakness of Will?”, <em>Philosophical Studies</em>, 157(3): 341–360. doi:10.1007/s11098-010-9651-8</li>



<li>May, Joshua, Walter Sinnott-Armstrong, Jay G. Hull, & Aaron Zimmerman, 2010, “Practical Interests, Relevant Alternatives, and Knowledge Attributions: An Empirical Study”, <em>Review of Philosophy and Psychology</em>, 1(2): 265–273. doi:10.1007/s13164-009-0014-3</li>



<li>Meskin, Aaron, Mark Phelan, Margaret Moore, & Matthew Kieran, 2013, “Mere Exposure to Bad Art”, <em>The British Journal of Aesthetics</em>, 53(2): 139–164. doi:10.1093/aesthj/ays060</li>



<li>Mikhail, John, 2011, <em>Elements of Moral Cognition: Rawls’ Linguistic Analogy and the Cognitive Science of Moral and Legal Judgment</em>, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511780578</li>



<li>Millikan, Ruth Garrett, 2000, <em>On Clear and Confused Ideas: An Essay about Substance Concepts</em>, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511613296</li>



<li>Murray, Dylan & Eddy Nahmias, 2014, “Explaining Away Incompatibilist Intuitions”, <em>Philosophy and Phenomenological Research</em>, 88(2): 434–467. doi:10.1111/j.1933-1592.2012.00609.x</li>



<li>Murray, Dylan, Justin Sytsma, & Jonathan Livengood, 2013, “God Knows (But Does God Believe?)”, <em>Philosophical Studies</em>, 166(1): 83–107. doi:10.1007/s11098-012-0022-5</li>



<li>Myers-Schulz, Blake & Eric Schwitzgebel, 2013, “Knowing that P Without Believing that P”, <em>Noûs</em>, 47(2): 371–384. doi:10.1111/nous.12022</li>



<li>Nadelhoffer, Thomas, Jason Shepard, Eddy Nahmias, Chandra Sripada, & Lisa Thomson Ross, 2014, “The Free Will Inventory: Measuring Beliefs About Agency and Responsibility”, <em>Consciousness and Cognition</em>, 25: 27–41. doi:10.1016/j.concog.2014.01.006</li>



<li>Nado, Jennifer, 2016, “The Intuition Deniers”, <em>Philosophical Studies</em>, 173(3): 781–800. doi:10.1007/s11098-015-0519-9</li>



<li>Nagel, Jennifer, 2010, “Knowledge Ascriptions and the Psychological Consequences of Thinking About Error”, <em>The Philosophical Quarterly</em>, 60(239): 286–306. doi:10.1111/j.1467-9213.2009.624.x</li>



<li>Nagel, Jennifer, Valerie San Juan, , & Raymond A. Mar, 2013, “Lay Denial of Knowledge for Justified True Beliefs”, <em>Cognition</em>, 129(3): 652–661. doi:10.1016/j.cognition.2013.02.008</li>



<li>Nahmias, Eddy, Stephen G. Morris, Thomas Nadelhoffer, & Jason Turner, 2006, “Is Incompatibilism Intuitive?”, <em>Philosophy and Phenomenological Research</em>, 73(1): 28–53. doi:10.1111/j.1933-1592.2006.tb00603.x</li>



<li>Nahmias, Eddy & Dylan Murray, 2011, “Experimental Philosophy on Free Will: An Error Theory for Incompatibilist Intuitions”, in <em>New Waves in Philosophy of Action</em>, Jesús H. Aguilar, Andrei A. Bckaref, & Keith Frankish (eds), London: Palgrave Macmillan UK, pp. 189–216.</li>



<li>Nichols, Ryan, 2015, “Hypothesis-Testing of the Humanities: the Hard and Soft Humanities as Two Emerging Cultures”, <em>Southwest Philosophy Review</em>, 31(1): 1–19. doi:10.5840/swphilreview20153111</li>



<li>Nichols, Shaun & Joshua Knobe, 2007, “Moral Responsibility and Determinism: the Cognitive Science of Folk Intuitions”, <em>Nous</em>, 41(4): 663–685. doi:10.1111/j.1468-0068.2007.00666.x</li>



<li>Nichols, Shaun & Joseph Ulatowski, 2007, “Intuitions and Individual Differences: the Knobe Effect Revisited”, <em>Mind & Language</em>, 22(4): 346–365. doi:10.1111/j.1468-0017.2007.00312.x</li>



<li>Petrinovich, Lewis & Patricia O’Neill, 1996, “Influence of Wording and Framing Effects on Moral Intuitions”, <em>Ethology and Sociobiology</em>, 17(3): 145–171. doi:10.1016/0162-3095(96)00041-6</li>



<li>Phillips, Jonathan & Fiery Cushman, 2017, “Morality Constrains the Default Representation of What is Possible”, <em>Proceedings of the National Academy of Sciences</em>, 114(18): 4649–4654. doi:10.1073/pnas.1619717114</li>



<li>Phillips, Jonathan, James B. Luguri, & Joshua Knobe, 2015, “Unifying Morality’s Influence on Non-Moral Judgments: the Relevance of Alternative Possibilities”, <em>Cognition</em>, 145: 30–42. doi:10.1016/j.cognition.2015.08.001</li>



<li>Phillips, Jonathan, Sven Nyholm, & Shen-yi Liao, 2014, “The Good in Happiness”, in Knobe, Lombrozo, & Nichols 2014: 253–293. doi:10.1093/acprof:oso/9780198718765.003.0011</li>



<li>Pinillos, Ángel, 2012, “Knowledge, Experiments and Practical Interests”, <em>Knowledge Ascriptions</em>, Jessica Brown & Mikkel Gerken (eds), Oxford: Oxford University Press, pp. 192–219. doi:10.1093/acprof:oso/9780199693702.003.0009</li>



<li>Plato, <em>Theaetetus</em>, translated by B. Jowett, in B. Jowett, (ed.), <em>The Dialogues of Plato</em>, Oxford: Oxford University Press, 1892.</li>



<li>Putnam, Hilary, 1973, “Meaning and Reference”, <em>The Journal of Philosophy</em>, 70(19): 699–711. doi:10.2307/2025079</li>



<li>Radford, Colin, 1966, “Knowledge: By Examples”, <em>Analysis</em>, 27(1): 1–11. doi:10.2307/3326979</li>



<li>Reuter, Kevin, 2011, “Distinguishing the Appearance from the Reality of Pain”, <em>Journal of Consciousness Studies</em>, 18(9–10): 94–109</li>



<li>Rose, David & Shaun Nichols, 2013, “The Lesson of Bypassing”, <em>Review of Philosophy and Psychology</em>, 4(4): 599–619. doi:10.1007/s13164-013-0154-3</li>



<li>Rose, David & Jonathan Schaffer, 2013, “Knowledge Entails Dispositional Belief”, <em>Philosophical Studies</em>, 166(1): 19–50. doi:10.1007/s11098-012-0052-z</li>



<li>Roskies, Adina L. & Shaun Nichols, 2008, “Bringing Moral Responsibility Down to Earth”, <em>The Journal of Philosophy</em>, 105(7): 371–388. doi:10.5840/jphil2008105737</li>



<li>Rysiew, Patrick, 2001, “The Context-Sensitivity of Knowledge Attributions”, <em>Noûs</em>, 35(4): 477–514. doi:10.1111/0029-4624.00349</li>



<li>Samland, Jana, & Michael R. Waldmann, 2016, “How Prescriptive Norms Influence Causal Inferences”, <em>Cognition</em>, 156: 164–176. doi:10.1016/j.cognition.2016.07.007</li>



<li>Sarkissian, Hagop, Amita Chatterjee, Felipe De Brigard, Joshua Knobe, Shaun Nichols, & Smita Sirker, 2010, “Is Belief in Free Will a Cultural Universal?”, <em>Mind & Language</em>, 25(3): 346–358. doi:10.1111/j.1468-0017.2010.01393.x</li>



<li>Schaffer, Jonathan & Zoltán Gendler Szabó, 2014, “Epistemic Comparativism: a Contextualist Semantics for Knowledge Ascriptions”, <em>Philosophical Studies</em>, 168(2): 491–543. doi:10.1007/s11098-013-0141-7</li>



<li>Schulz, Eric, Edward T. Cokely, & Adam Feltz, 2011, “Persistent Bias in Expert Judgments About Free Will and Moral Responsibility: a Test of the Expertise Defense”, <em>Consciousness and Cognition</em>, 20(4): 1722–1731. doi:10.1016/j.concog.2011.04.007</li>



<li>Schwitzgebel, Eric & Fiery Cushman, 2015, “Philosophers’ Biased Judgments Persist Despite Training, Expertise and Reflection”, <em>Cognition</em>, 141: 127–137. doi:10.1016/j.cognition.2015.04.015</li>



<li>Schwitzgebel, Eric & Joshua Rust, 2014, “The Moral Behavior of Ethics Professors: Relationships Among Self-Reported Behavior, Expressed Normative Attitude, and Directly Observed Behavior”, <em>Philosophical Psychology</em>, 27(3): 293–327. doi:10.1080/09515089.2012.727135</li>



<li>Seyedsayamdost, Hamid, 2015, “On Gender and Philosophical Intuition: Failure of Replication and Other Negative Results”, <em>Philosophical Psychology</em>, 28(5): 642–673. doi:10.1080/09515089.2014.893288</li>



<li>Shields, Kenneth, 2016, “Moral Internalism, Amoralist Skepticism and the Factivity Effect”, <em>Philosophical Psychology</em>, 29(8): 1095–1111. doi:10.1080/09515089.2016.1234596</li>



<li>Sinnott-Armstrong, Walter, 2008, “Framing Moral Intuitions”, in Walter Sinnott-Armstrong (ed.), <em>Moral Psychology, Volume 2: The Cognitive Science of Morality</em>, Cambridge, MA: MIT Press, pp. 47–76.</li>



<li>Sloman, Steven A., Philip M. Fernbach, & Scott Ewing, 2012, “A Causal Model of Intentionality Judgment”, <em>Mind & Language</em>, 27(2): 154–180. doi:10.1111/j.1468-0017.2012.01439.x</li>



<li>Sommers, Tamler, 2010, “Experimental Philosophy and Free Will”, <em>Philosophy Compass</em>, 5(2): 199–212. doi:10.1111/j.1747-9991.2009.00273.x</li>



<li>Sorell, Tom, forthcoming, “Experimental Philosophy and the History of Philosophy”, <em>British Journal for the History of Philosophy</em>, published online 18 May 2017, pp. 1–21. doi:10.1080/09608788.2017.1320971</li>



<li>Sosa, Ernest, 2007, “Experimental Philosophy and Philosophical Intuition”, <em>Philosophical Studies</em>, 132(1): 99–107. doi:10.1007/s11098-006-9050-3</li>



<li>–––, 2009, “A Defense of the Use of Intuitions in Philosophy”, in Dominic Murphy and Michael Bishop (eds), <em>Stich and his Critics</em>, Malden, MA: Wiley-Blackwell, pp. 101–112.</li>



<li>Sripada, Chandra Sekhar, & Sara Konrath, 2011, “Telling More Than We Can Know About Intentional Action”, <em>Mind & Language</em>, 26(3): 353–380. doi:10.1111/j.1468-0017.2011.01421.x</li>



<li>Sripada, Chandra Sekhar, & Jason Stanley, 2012, “Empirical Tests of Interest-Relative Invariantism”, <em>Episteme</em>, 9(01): 3–26. doi:10.1017/epi.2011.2</li>



<li>Stanley, Jason, 2005, <em>Knowledge and Practical Interests</em>, Oxford: Clarendon Press. doi:10.1093/0199288038.001.0001</li>



<li>Starmans, Christina & Ori Friedman, 2012, “The Folk Conception of Knowledge”, <em>Cognition</em>, 124(3): 272–283. doi:10.1016/j.cognition.2012.05.017</li>



<li>Stich, Stephen, 1990, <em>The Fragmentation of Reason: Preface to a Pragmatic Theory of Cognitive Evaluation</em>, Cambridge, MA: MIT Press.</li>



<li>Swain, Stacey, Joshua Alexander, & Jonathan M. Weinberg, 2008, “The Instability of Philosophical Intuitions: Running Hot and Cold on Truetemp”, <em>Philosophy and Phenomenological Research</em>, 76(1): 138–155. doi:10.1111/j.1933-1592.2007.00118.x</li>



<li>Sytsma, Justin & Wesley Buckwalter (eds), 2016, <em>A Companion to Experimental Philosophy</em>, Malden, MA: Wiley Blackwell. doi:10.1002/9781118661666</li>



<li>Sytsma, Justin & Jonathan Livengood, 2015, <em>The Theory and Practice of Experimental Philosophy</em>, Peterborough, Ontario: Broadview Press.</li>



<li>Tobia, Kevin, Wesley Buckwalter, & Stephen Stich, 2013, “Moral Intuitions: Are Philosophers Experts?”, <em>Philosophical Psychology</em>, 26(5): 629–638. doi:10.1080/09515089.2012.696327</li>



<li>Turri, John, 2017, “Knowledge Attributions in Iterated Fake Barn Cases”, <em>Analysis</em>, 77(1): 104–115. doi:10.1093/analys/anx036</li>



<li>Ulatowski, Joseph, 2012, “Act Individuation: An Experimental Approach”, <em>Review of Philosophy and Psychology</em>, 3(2): 249–262. doi:10.1007/s13164-012-0096-1</li>



<li>Vargas, Manuel, 2013, <em>Building Better Beings: A Theory of Moral Responsibility</em>, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199697540.001.0001</li>



<li>Weinberg, Jonathan M., 2007, “How to Challenge Intuitions Empirically Without Risking Scepticism”, <em>Midwest Studies in Philosophy</em>, 31(1): 318–343. doi:10.1111/j.1475-4975.2007.00157.x</li>



<li>–––, 2014, “Cappelen between a Rock and a Hard Place”, <em>Philosophical Studies</em>, 171(3): 545–553. doi:10.1007/s11098-014-0286-z</li>



<li>–––, 2016, “Going Positive by Going Negative”, in Justin Sytsma & Wesley Buckwalter (eds.), <em>A Companion to Experimental Philosophy</em>, Malden, MA and Oxford: John Wiley & Sons, pp. 72–86.</li>



<li>–––, 2017, “What is Negative Experimental Philosophy Good For?”, in Giuseppina D’Oro & Søren Overgaard (eds.) <em>The Cambridge Companion to Philosophical Methodology</em>, Cambridge: Cambridge University Press, pp. 161–184. doi:10.1017/9781316344118.010</li>



<li>Weinberg, Jonathan M., Chad Gonnerman, Cameron Buckner, & Joshua Alexander, 2010, “Are Philosophers Expert Intuiters?”, <em>Philosophical Psychology</em>, 23(3): 331–355. doi:10.1080/09515089.2010.490944</li>



<li>Weinberg, Jonathan M., Shaun Nichols, & Stephen Stich, 2001, “Normativity and Epistemic Intuitions”, <em>Philosophical Topics</em>, 29(1/2): 429–460. doi:10.5840/philtopics2001291/217</li>



<li>Wiegmann, Alex, Yasmina Okan, & Jonas Nagel, 2012, “Order Effects in Moral Judgment”, <em>Philosophical Psychology</em>, 25(6): 813–836. doi:10.1080/09515089.2011.631995</li>



<li>Williamson, Timothy, 2007, <em>The Philosophy of Philosophy</em>, Oxford: Blackwell Publishing.</li>



<li>Woodward, James, 2014, “Causal Reasoning: Philosophy and Experiment”, in Knobe, Lombrozo, & Nichols 2014: 294–324. doi:10.1093/acprof:oso/9780198718765.003.0012</li>



<li>Wright, Jennifer C., 2010, “On Intuitional Stability: the Clear, the Strong, and the Paradigmatic”, <em>Cognition</em>, 115(3): 491–503. doi:10.1016/j.cognition.2010.02.003</li>



<li>Zamzow, Jennifer L. & Shaun Nichols, 2009, “Variations in Ethical Intuitions”, <em>Philosophical Issues</em>, 19(1): 368–388. doi:10.1111/j.1533-6077.2009.00164.x</li>
</ul>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Kualia-Logo-3.png" width="64" alt="Kualia Analitik Felsefe"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Kualia Analitik Felsefe</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"></div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2023/09/deneysel-felsefe-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Deneysel Felsefe (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hukuk ve İdeoloji (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hukuk-ve-ideoloji-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hukuk-ve-ideoloji-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Kaynak metin: Sypnowich, Christine, “Law and Ideology”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2019 Edition), Edward N. Zalta (ed.), https://plato.stanford.edu/entries/law-ideology/ Yazar: Christine Sypnowich Çevirmen: Yasin Demirkıran Editör: Hasan Ayer Hukuk ve İdeoloji Eğer hukuk toplumsal ilişkileri tanzim eden ve siyasal bir sistem tarafınca yasalaştırılan bir uygulanabilir (enforceable) kurallar sistemi ise, o halde hukukun ideoloji ile bağıntılı olduğu oldukça açıktır. Genel anlamıyla ideoloji bir siyasal fikirler sistemine refere etmektedir ve hukuk ile politika birbirlerinden ayrılamaz bir biçimde ilintilidirler.  Tıpkı ideolojilerin bir siyasal spektrum içerisinde dağılmış oldukları gibi hukuki sistemler de benzer şekilde dağılmışlardır. Dolayısıyla hem hukuki sistemlerden hem de ideolojilerden liberal, faşist, komünist vb. şeklinde
Author information





Yasin Demirkıran



İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi&#039;nde İngilizce Mütercim-Tercümanlık bölümünde lisans eğitimine devam etmekte ve aynı zamanda freelance tercümanlık yapmaktadır. Tarih, Dilbilim ve Video Oyunları ilgi alanları arasındadır.

 | 



Hukuk ve İdeoloji (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/01/b3f184d6-7514-4b8b-a68b-1ba87247a220.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hukuk, İdeoloji, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kaynak metin: </strong>Sypnowich, Christine, “Law and Ideology”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy </em>(Summer 2019 Edition), Edward N. Zalta (ed.), https://plato.stanford.edu/entries/law-ideology/</p>
<p><strong>Yazar: </strong>Christine Sypnowich</p>
<p><strong>Çevirmen:</strong> Yasin Demirkıran</p>
<p><strong>Editör:</strong> Hasan Ayer</p>
<h2></h2>
<h2>Hukuk ve İdeoloji</h2>
<p>Eğer hukuk toplumsal ilişkileri tanzim eden ve siyasal bir sistem tarafınca yasalaştırılan bir uygulanabilir (enforceable) kurallar sistemi ise, o halde hukukun ideoloji ile bağıntılı olduğu oldukça açıktır. Genel anlamıyla ideoloji bir siyasal fikirler sistemine refere etmektedir ve hukuk ile politika birbirlerinden ayrılamaz bir biçimde ilintilidirler.  Tıpkı ideolojilerin bir siyasal spektrum içerisinde dağılmış oldukları gibi hukuki sistemler de benzer şekilde dağılmışlardır. Dolayısıyla hem hukuki sistemlerden hem de ideolojilerden liberal, faşist, komünist vb. şeklinde bahsedebiliriz ve bir çok insan da hukukun siyasal bir ideolojinin yasal bir dışavurumu olduğunu varsaymaktadır. Hukuki faaliyetin, bireylerin siyasi fikirleri tarafınca şekillendiği düşünülebilir. Dolayısıyla hukuk doğrudan ve tartışmasız bir biçimde ideolojiden kaynaklanıyor gibi gözükebilir.</p>
<p>Ancak, hukuk ve ideoloji arasındaki ilişki hem kompleks hem de tartışmalıdır. Bunun sebebi ideoloji kavramının çeşitli tanımları ve ideolojinin hukukla ilintilendirilebileceği çeşitli yolların olmasıdır. Dahası, hukuk ve ideolojinin bağlantısı ile ilgili gözlemler sosyolojik bir klişe (commonplace) olsa da, kurulan bu bağlantı genellikle hukuku kötüleyen biçimde eleştirel bir ruha sahiptir.</p>
<p>Buradaki mesele bir manipulasyon kaynağı olarak ideoloji algısıdır. İdeoloji olarak hukuk, ona tabi olanları onlar için anlaşılabilir olmayacak bir biçimde yönlendirir. Dolayısıyla bu görüşe göre hukuk, gücünü gizlemektedir. Bunun tersine, hukuk ideali; adalet normları bağlamında gücü düzenleyen ya da sınırlayan bir dizi kurumu içermektedir. Bundan dolayı ideolojik olanın hukuktaki varlığı belli bağlamlarda hukukun bütünlüğünden (integrity) taviz verir. İdeoloji olarak hukuk anlayışının hukukla ilgili bir çok ana akım düşünce ile çelişmesinin yanı sıra, bu anlayışın hukukun doğasındaki bir çok felsefi pozisyon ile uzlaşamadığı da aşikardır. Buna örnek olarak formal kurallar dizisi olarak pozitivist hukuk algısı ya da hukukun ahlaki ilkelerle özdeşleştirildiği doğal hukuk algısı verilebilir.</p>
<p> </p>
<p><strong>İçindekiler</strong></p>
<p>1. İdeolojinin Liberal Kavramları</p>
<p>2. İdeolojinin Radikal Kavramları</p>
<p>3. İdeoloji ve Hukukun Kaynakları</p>
<p>4. İdeoloji ve Hukunun Üstünlüğü</p>
<p>5. İdeoloji ve Adalet</p>
<p>Bibliyografya</p>
<p> </p>
<p><strong>1. İdeolojinin Liberal Kavramları</strong></p>
<p>İdeoloji nedir? Bu terim çok büyük olasılıkla 19.yy’ın sonunda Fransız düşünür Claude Destutt de Tracy tarafından türetilmiştir. De Tracy’e göre ideoloji, fikirlerin ve onların kökeninin bilimidir. İdeoloji fikirleri zihinden ya da bilinçten tehlikeli bir biçimde meydana gelen bir şey olarak değil, insanların nasıl düşündüğünü etkileyen maddi çevredeki güçlerin neticesi olarak görür. De Tracy ideoloji görüşünü ilerlemeci siyasi amaçlar için kullanılabileceğini düşünüyordu zira fikirlerin kaynağını anlamak insan gelişiminin önünü açacaktı (bkz. Steger 2007, 24-32).</p>
<p>Günümüzde ideoloji genellikle bir fikirler bilimi olarak değil, fikirlerin ta kendisi ve hatta belirli fikirler grubu olarak anlaşılır. İdeolojiler, amacı epistemik değil politik olan fikirlerdir. Dolayısıyla bir ideoloji bir siyasi görüşü onaylamak, belli insanların çıkarlarına hizmet etmek ya da toplumsal, iktisadi, siyasal ve yasal kurumların ilişkilerinde işlevsel bir rol oynamak için vardır.  Daniel Bell (1960) ideolojiyi ‘eylem merkezli bir inançlar sistemi’ olarak tanımlar ve ideolojinin eylem merkezli olması onun rolünün gerçeği şeffaf kılmak değil, insanları belirli şeyler yapmaya teşvik etmek olduğunu ima eder. Böyle bir rol gerçeği gizlemeyi gerektiren bir meşrulaştırma sürecini içerebilir. Yinede Bell ve diğer liberal sosyologlar ideoloji ve statüko arasında özel bir ilişkiyi varsaymazlar; bazı ideolojiler statükoya hizmet eder, bazıları ise reform veyahut devrim çağrısı yapar.</p>
<p>Bu görüşe göre ideoloji hukuku şekillendirebilse de bir çok farklı ideoloji hukuki hakimiyetiçin rekabet edebilir; belirli bir ideoloji ile hukuk arasında zorunlu bir bağlantı yoktur. Hukukun ille de herkesin üzerinde uzlaştığı bir şey gibi anlaşılması gerekmez, ideolojik olan hukuk sadece halk egemenliğine dayalı kurumlara gönderme yapıyor da olabilir. Burada kamu politikası, vatandaşların ilkelerini ve inançlarını yansıtır; bu durumda ideoloji, vatandaşların ülkenin kanunlarında meşru bir biçimde somutlaşmış olan görüşlerine gönderme yapmanın kestirme bir yoludur. Yine de Bell, savaş sonrası dönemde kapitalizm ve liberal demokrasi üzerinde varılan uzlaşının “ideolojinin sonu” anlamına geldiğini savunur.</p>
<p><strong>2. İdeolojinin Radikal Kavramları</strong></p>
<p>Hukukun ideoloji ile olan bağıntısına ve ideolojinin hizmet ettiği amaçlara  dair eleştirel bir yaklaşım Karl Marx ve Friedrich Engels’in yazılarında bulunmaktadır. De Tracy gibi Marx ve Engels de fikirlerin maddi dünya tarafınca şekillendiği konusunda hemfikirdi ancak tarihsel materyalist olan Marx ve Engels maddi olanın değişim ile gelişim geçiren üretim ilişkilerinden meydana geldiğini düşünmektedirler. Dahası, Marx ve Engelsin ‘ideoloji’ adını verdikleri fikirleri tetikleyen, kapitalist ekonomik ilişkilerin sömürücü ve yabancılaştırıcı özellikleridir. İdeoloji, yalnızca özel mülkiyet gibi eleştiri ve protestoya karşı hassas toplumsal koşulların olduğu yerde ortaya çıkar; ideoloji bu toplumsal koşullar içerisinde dezavantajlı konumda olanların saldırılarına karşı bu koşulları korumak için vardır. Örneğin, kapitalist ideolojiler piyasa ilişkilerine tersten bir açıklama getirirler, böylece insanlar eylemlerini başka bir şeyden ziyade ekonomik faktörlerin bir sonucu olarak algılarlar, ve hatta, böylece piyasanın doğal ve zorunlu olduğunu anlamış olurlar. Frankfurt Okulu’nun Jürgen Habermas gibi üyeleri, ideolojinin iletişimdeki rolünü öne çıkarabilmek için, ideolojiyi gerçekliğin çarpıtılması olarak gören Marksist fikirden yola çıkmışlardır burada muhataplar, güç ilişkilerinin inançların ve değerlerin açıkça, zorlanmadan ifade edilmesini engellediğini gördüler.</p>
<p>Böylece ideoloji, De Tracy’nin iddia ettiği gibi bir bilim olmaktan ya da Bell’in ifadesiyle herhangi bir eylem odaklı inançlar dizisi olmaktan oldukça uzaktır. Aksine o, doğası gereği oldukça muhafazakar, dinginci ve epistemik olarak güvenilmezdir. İdeoloji, kusurlu toplumsal koşulları kamufle ederek ve onların izahının yahut işlevinin yanıltıcı bir açıklamasını yaparak, onları meşrulaştırmak ve kabul ettirmek için korur. Aslında, hukukun ideolojik rolüne ilişkin bu görüşe göre, adil bir toplumda gerçekliğin gizemli bir açıklamasına ve dolayısıyla hukuka gerek kalmayacaktır. Bu nedenle, ideoloji olarak hukuk kavramı, hukukun komünizmin tam çiçek açmasıyla birlikte yok olacağı şeklindeki Marksist görüşün merkezinde yer alır (Sypnowich 1990, bölüm 1).</p>
<p>Marksistler tarafından benimsenen bu olumsuz ideoloji görüşü, hukuki ideolojinin; güçlülerin, güçsüzler üzerindeki tahakkümünü sağlamak için güçlüler tarafından kullanılan bir araç olduğunu savunan ham bir anlayış öne sürebilir. Bununla birlikte, eğer “bir hukuk kuralı, bir sınıfın egemenliğinin açık, tam ve katıksız ifadesiyse”, “hak kavramına” zarar verir (Engels, C. Schmidt’e mektup, 27 Ekim 1890). Ayrıca hukuk gibi ideoloji de biçimsel ve normatif bir form aldığı için, kar sağladıkları bu düzenin kaçınılmaz ve adil olduğu açıklamasına ikna olmuş olan güçlüler de ona dört elle sarılırlar. Dahası, ideoloji basit bir kurgu değildir; gerçek toplumsal koşullar tarafından ortaya konur ve onları yansıtır. Bu yüzden ideoloji, kapitalizm hakkında bir fikir birliği oluşturmayı başarmalı ve bunu kapitalizmin farkedilebilir özelliklerini ifade ederek yapmalıdır. Örneğin, yasa önünde eşitlik, formal ve noksan bir eşitlik olsa bile, kapitalist ekonomik ilişkilerin gerçekliği tarafından ortaya çıkarılır ve onu yansıtır. Hukuki ideolojinin meşrulaştırmaya çalıştığı sosyal koşullar ile hiçbir ilgisi yoksa, bir fikir birliği ortaya çıkmaz. Burada, ideolojinin gerçekliği tersyüz ettiği fikri önemlidir. <em>Alman İdeolojisi</em>‘ndeki <em>(The German Ideology)</em> kamera deliği (camera obscrura) metaforunda Marx, aynı fotoğrafik sürecin tersine çevrilmiş bir görüntü sağladığı gibi gerçekliğin ideolojide tersyüz göründüğünü iddia etmektedir. Bu ters görüntü çarpık bir biçimde olmasına rağmen, gerçekliğin gözle görünür bir tasviridir (Marx ve Engels [TGI], 25). Karl Mannheim (1936) insanın ideolojiye olan ihtiyacına işaret ederek gerçeklik ve ideoloji arasındaki karmaşık ilişki fikri üzerinde daha da detaylı bir çalışma yapmıştır. İdeolojiler ne doğru ne de yanlıştır; onlar, gerek avantajlı gerekse dezavantajlı olan insanların duymak istediği bir gerçeği sağlayan sosyal olarak şartlandırılmış bir fikirler bütünüdür.</p>
<p>1920’lerde, Amerikan hukuku sistemi, ideoloji ve hukuku eleştiren başka bir görüşün etkisi altına girdi. Hukuki realizm ekolü, özellikle Marx’ın tarihsel materyalizm merkezli açıklamasını terk etmiştir ancak hukukun dışındaki toplumsal güçlerin yasanın ne olduğunu belirlemede merkezi bir rol oynadığı fikrini benimsemişlerdir (bkz. Cohen 1935, 818-21). Realistler, yargıçların kararlarını vermede benzersiz ve özel olarak hukuki materyallere dayandıkları geleneksel “formalist” hüküm verme açıklamalarına karşı çıktılar. Bunun yerine, realistler hukukun doğası gereği belirsiz olduğunu ve buradan hareketle de adli kararların hukuk dışındaki faktörlerle açıklanması gerektiğini savundular. İdeoloji; bir yargıçtan, daha genel olarak herhangi başka bir hukukçudan, toplumdaki elitlerden ya da kamuoyu çoğunluğu düşüncesinden gelmesi farketmeksizin yargı hükümlerini siyasi fikirlerin bir ürünü olarak gören realist bir yaklaşım olarak ortaya çıkar. Realistler, hukuk eleştirilerini daha yenilikçi bir politika ile sıraladılar. Hukuk dışı faktörlerin kaçınılmaz etkisi, yükselen refah devletinin sebep olduğu sosyal ve siyasi değişikliklerin hukukun saflığı açısından hiçbir tehdit oluşturmadığı anlamına geliyordu. Gerçekten de, idari devletin genişleyen düzenleme yetkisi ile birlikte, hukukun üzerinde geçmişin kötü etkilerinden ziyade, halkın egemenliğinin ve sosyal adaletin etkilerinin olması daha muhtemel olacaktır.</p>
<p>Hukukun ideolojinin bir yansıması olduğu görüşü, Eleştirel Hukuk Çalışmaları(Critical Legal Studies) hareketinin ortaya çıkmasıyla 1970’lerde ve 80’lerde tekrar benimsendi. Eleştirel Hukuk Çalışmaları, bir dizi etki ile şekillenen bir radikal düşüce ekolüydü. O etkiler şunlardı: Marksist ve realist gelenekler; felsefi ‘yapısöküm’ perspektifi; ve feminizm, çevrecilik ve ırkçılık karşıtlığı gibi politik meseleler. Bu hareket, hukukun temelde belirsiz olduğuna dair realist düşünceyi benimsemekte ve güçlülerin çıkarlarının hukuku nasıl şekillendirdiği hakkındaki Marksist görüşleri yansıtmaktadır. Hareketin temsilcileri, hukukun kesinliği ve meşruiyeti hakkında yanıltıcı izlenim vermek için hukukun nasıl öğretildiği ve uygulandığı konusunda bazı kurnaz görüşler sunar. Belirli hukuki doktrinler, hukuki karar verme sürecinin tutarsız ve tek taraflı olan özelliklerini gizlediği için hedef gösterilmektedir; örneğin, hukukun üstünlüğü(the rule of law), hukukun içeriği ve hukukun faaliyet gösterdiği sosyal bağlamdan etkilenmeyen toy bir hukuk biçimi görüşü olduğu için eleştirilmektedir. Hukukun belirsizliği çeşitli sorunlar doğurabilir; örneğin Duncan Kennedy, ideoloji genellikle bu tür çözümleri de devre dışı bıraksa bile, hukuki akıl yürütme ideolojisinin adaletsizliği düzeltebileceği şaşırtıcı yollara dikkat çeker (Kennedy 1976). Böylece bu ideoloji görüşü, her kesimden radikaller arasında, statükonun adaletsiz ilişkilerini muhafaza etmek için hukukun gizleyici bir güç olduğu konusundaki fikirbirliğini yansıtmak için ele alınabilir.</p>
<p><strong>3. İdeoloji ve Hukukun Kaynakları</strong></p>
<p>Hukukun kaynakları konusundaki meşhur tartışma, hukukun ideoloji olarak algılanması nedeniyle radikal olarak zayıflamış görünmektedir. Kaynaklar tartışması, genellikle ahlakın, hukukun tanımına ne ölçüde içkin olduğu açısından ortaya konmuştur. Doğal hukukçular, hukukun kısmen ahlaki kriterlere bağlı olması gerektiğini savunmaktadırlar. Thomas Aquinas’ı takiben, geleneksel kriterler Roma Katolik Kilisesi’nin öğretilerinden çok uzaklaşmadı, ancak Lon Fuller ve Ronal Dworkin’in argümanları gibi daha güncel doğal hukuk argümanları, hukuk egemenliğininin prosedürel ideallerinden veya Amerikan liberalizminin anayasalcılığından kaynaklanan seküler standartları ortaya koydu. Bununla birlikte, tüm doğal hukukçular, hukukun ne olduğu konusunun, bir bakıma, hukukun ne olması gerektiğiyle belirlenmesi gerektiği konusunda hemfikirdir.</p>
<p>Pozitivistler, aksine, hukukun ne olduğunun yalnızca bir hukuki sisteme içkin kurumsal gerçekler ile belirlendiğini iddia etmişlerdir ki bu gerçeklerin ahlaki standartları karşılayabilip karşılayamaması önemli değildir. Thomas Hobbes ve John Austin gibi erken dönem pozitivistler, hukukun meşruiyetinin bile ahlaki kriterlere bağlı olmadığını savundu; ahlaki idealleri ne kadar karşılayamazsa karşılayamasın, hukuka uyulmalıdır. H.L.A. Hart ve Joseph Raz gibi daha yeni temsilciler, hukukun olgusal bir mesele olması hasebiyle hukuki pozitivizmin yalnızca, hukukun meşruiyetinin, itaatsizliğe sebebiyet verebilecek hukuk dışı ahlaki kriterlerle belirlenebileceği fikrine bağlı olduğunu savundu. Bununla birlikte hukukun kendisi ahlaki kriterleri karşılayabilmesine rağmen, bütün pozitivistler hukukun ne olduğu ve ne olması gerektiğinin birbirinden ayrı tutulması konusunda hemfikirdir.</p>
<p>Doğal hukukçu ve hukuki pozitivist görüşler, hukukun özüne dair bir konsept sağlama amacıyla birleştirilmiştir. Bu çaba, ideoloji olarak hukuk görüşünde onlara ortak bir düşman oluşturmakta ve bu düşman da hukukun özünü temelde yanlış anlaşılmış olarak tanımlamaya çalışmaktadır. Sonuç olarak hukuk, eğer her halükarda hukuk dışındaki güç ilişkilerinden kaynaklanan fikirler ile şekilleniyorsa, o zaman hukukun ahlaki veya kurumsal hiçbir özü olmadığı anlaşılacaktır. Eğer hukuk ideolojiye indirgenirse veya ideolojinin sadece bir sonucu olarak görülüyorsa, o zaman yasallık hiçbir gerekli içeriği, tanımı veya içkin özelliği olmayan olumsal ve ilkesiz bir şey olarak görünür. Eğer hukuk, iktidarın gerçeklerini hem yansıtıp hem çarpıtıyorsa, bize hukukun ne olduğunu söyleyen yasallık ilkeleri değil iktidarın ta kendisidir. Bu nedenle, çoğu ana akım hukuk teorisyeni açısından, ideolojik olması hukuk için elzem bir özellik değildir ve hukukun özünün de gerçekliğin bir aldatmacası veya (tam bir uyum yakalamak adına) sosyal ilişkilerin gizlenmesi olduğunu düşünen radikal anlayışa göre tanımlanmaması gerekmektedir.</p>
<p>Ancak durum bundan daha da karmaşıktır. Marksist düşüncede hukukun ideoloji olduğu görüşünün her şeyden önce, hukukun kaynaklarına ilişkin rakip görüşlerle bazı benzerlikleri vardır. Örneğin marksist pozisyon, pozitivist pozisyona uygun olarak, hukukun toplumsal pratiklerden kaynaklandığını kabul eder; gerçi ondan farklı olarak bu uygulamaların, hukuki bir sisteme içkin olan kurumsal olguların pratikleri olmadığını düşünerek onların hukuki olanın dışında yer aldıklarını (siyasi, toplumsal ve ekonomik olduklarını) savunur. Bir hukuk sisteminin içeriğini ve biçimini en nihayetinde toplumsal güçler belirlemektedir. Gerçekten de, bir Marksist olan Louis Althusser’in ideolojik devlet aygıtları fikri (Althusser 1971), politik gerçekliğin norm taşıyan öznelerden ziyade yapılara atıfta bulunarak kapsamlı bir şekilde tanımlanabileceği hususundaki ısrarı pozitivist bir havaya sahiptir. İdeolojinin radikal savunucularının, pozitivist-ideoloji görüşünün birleşimine direnmesini bekleyebiliriz. Radikaller, kurumlar üzerindeki bu pozitivist vurguda, bu kurumları şekillendiren ideolojik yapılara karşı çok eleştirel olmayan bir tutuma rastlayacaktır. Ancak, pozitivist görüşün, radikal ideoloji görüşünün eleştirisine uyum sağlamak için hukuku tanımlayan kurumlara meşruiyet atfedilmesini ortadan kaldıracak şekilde yorumlanması mümkün görünmektedir.</p>
<p>Doğal hukuk görüşüne gelince, Marksist düşüncede ideoloji olarak hukuk görüşü, doğal hukukçulara benzer olarak hukukun normatif olduğunu kabul eder. Sonuçta ideoloji bir dizi değer ve idealden başka nedir ki? Ancak Marksist görüşe göre, normlar somutlaştırdıkları adaletten ziyade hizmet ettikleri çıkarlar açısından tanımlanır. Marksistler, hukukun normatif ancak kesinlikle ahlaki olmadığı konusunda doğal hukukçulara karşı ayak direrler. Radikal ideoloji görüşünün eleştirel yönü, doğal hukukçular ve ideoloji görüşü arasında çözülmesi pozitivist durumdan çok daha zor olan bir kördüğüm sunmaktadır.</p>
<p>Tabii ki, doğal hukukçular ve pozitivistler, ideolojinin hukuk kavramlarının uygulandığı sosyolojik tabiatın bir parçası olması bağlamında, hukukun kaynaklarına ilişkin görüşlerine ilaveten eylem odaklı bir sistem olarak ideolojinin liberal görüşüne kolayca yer ayırabilirler. Doğal hukuk, bir toplumun ideolojisinde popüler bir ifade bulabilir ve pozitivist hukuki kurumlar ideolojik inançları yansıtabilir.</p>
<p><strong>4. İdeoloji ve Hukunun Üstünlüğü</strong></p>
<p>Tüm bunlar bir diğer benzer gerginliğe işaret etmektedir. Bu, radikal ideoloji görüşü ile liberal bir hukuk düzeninin en önemli parçası olan hukukun üstünlüğü kavramı arasındaki gerginliktir. Temelde, hukukun üstünlüğü, yargı süreci, prosedürel adalet, hukuki formalite (legal formality), prosedürel rasyonalite, düzenlilik olarak adalet (justice as regularity) terimlerinin tümü, hukukun belirli bir prosedüre ilişkin gereklilikleri karşılaması gerektiği fikrine atıfta bulunur ve böylece bireylerin ona itaat etmesi sağlanır. Bu gereklilikler, hukukun genel olması ve <em>kural</em> (rule) şeklini alması ilkesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Tanımı gereği hukuk, belirli bir durumdan veya bireyden fazlasına yönlendirilmelidir; Lon Fuller’in belirttiği gibi hukukun üstünlüğü, hukukun nispeten kesin, alenen ifade edilmiş, açık, ileriye dönük ve yeterince kamuya açık olmasını gerektirmektedir.</p>
<p>İdeoloji olarak hukuk görüşü, radikal varyantlarında bile, liberal hukuk düzeninde hukukun üstünlüğünün varlığını reddetmeyecektir. Gerçekten de, hukukun üstünlüğü genellikle hukuk ideolojisinin paradigmatik bir örneği olarak adlandırılmaktadır. Ancak bunun nedeni, hukukun üstünlüğünün güçlünün çıkarlarına hizmet eden bir araç olarak yorumlanmasıdır; dahası, bu araç kendini gizleyen bir araçtır.  Hukukun üstünlüğü, hükümet ve yargı gücünün (judicial power) kullanımını kısıtlamasıyla, özellikle ekonomik güç olmak üzere diğer türden güçlere sahip olanların amaçlarına ulaşmalarını kolaylaştırır. Eğer Frederick Hayek (1971, 57-9) gibi sağ kanat düşünürlerin, serbest piyasayı desteklemedeki temel rolünden dolayı hukukun üstünlüğünü nasıl övdüklerini düşünürsek, bu şaşırtıcı bir argüman değildir. Bu yüzden sağ ve sol düşünürler, hukukun üstünlüğünün kapitalist işlevi üzerinde mutabıktır.</p>
<p>Bununla birlikte sol kanat ideoloji kuramcılarına göre hukukun üstünlüğü, kapitalist amaçlara daha ahlaksız yollarla hizmet ettiği anlamına gelen ideolojik yönlere de sahiptir. Siyasal ve hukuki güç üzerindeki baskısından dolayı hukukun üstünlüğü, kamusal iktidar biçimlerinin var olan tek iktidar biçimi yada en azından önem taşıyan tek iktidar biçimi olduğunu ifade etmektedir. Dahası, hukukun üstünlüğü, tebaasına hukukun genellik ve kesinlik ile uygulandığına dair güvence verirken, aynı zamanda biçimsel adaletin tek uygun adalet türü olduğunu; hukuk önünde eşitliğin, normal eşitlikle başlı başına aynı olduğunu ifade etmektedir.</p>
<p>Hukukun üstünüğü ve ideoloji ile ilgili bu iddialar karmaşıktır ve dikkatlice incelenmesi gerekmektedir. Hukukun üstünlüğü zorunlu olarak kapitalist düzen yararına manipülasyonlar içeriyor mu? Biçimsel erdemleri ve hukukun içeriği konusundaki bilinemezciliği (agnosticism)göz önüne alındığında, hukukun üstünlüğü, kapitalist eğilim veya her türlü eğilim suçlamalarından aklanmış gözüküyor. Raz’ın dediği gibi, “hukukun üstünlüğü erdemi” keskin bir bıçağın erdemine benzer; hukukun işlevi ne olursa olsun o işlevi yerine getirmesini sağlar (Raz 1979). Dahası, hukukun üstünlüğünü herhangi bir düzenbazlık ile ilintili görmek zordur. Örneğin hukuktaki genellik, ekonominin veya toplumun nasıl organize edilmesi hususunda herhangi bir özel bağlılık gerektirmez; ne de sahtekarlık veya yanlışlık yaymaktadır. Buna rağmen, hukukun üstünlüğünün prosedürelizminin, toplum eleştirisini saptırmak ve radikal değişimi önlemek amacıyla ideolojik hedefler için kullanılabileceği doğrudur. Bununla birlikte, eğer hukukun üstünlüğü meraklıları prosedürel adalete yeterince önem verirlerse, bu daha önemli adalet konseptlerinin başarıya ulaşma ihtimalini azaltabilir. Tarihsel açıdan, hukukun üstünlüğü ilkesiyle yönetilen toplumlar, kapitalist piyasa tarafından yapılandırılma eğilimindeydi ki bu durum bu iki kurum türü arasındaki yakınlığı göstermektedir. Hukukun üstünlüğü, özünde ideolojik olmasa bile ideolojik bir etkiye sahip olabilmektedir.</p>
<p><strong>5. İdeoloji ve Adalet</strong></p>
<p>Hukukun ideolojik olduğu fikri, hukuk bilimi için önemli bir katkıdır. Birincisi, o; hukuka ve rolüne daha eleştirel bir bakış açısı katmakta ve böylece bir dizi hayati önemi olan toplumsal kurumun üzerindeki gizem perdesini kaldırmaktadır. İkincisi, hukuk anlayışımızdaki sosyolojik ve siyasal faktörlerin önemine işaret etmektedir. Yasallık, toplumun yasal olmayan yönlerinden etkilenir ve şekillenir; bunun aksine hukuk, sadece belirli hükümlerin bariz sonuçlarında değil, aynı zamanda bir hukuki sistemin üretmeye yardımcı olduğu siyasal kültürde ve toplum ile toplumsal değişim üzerinde de bir etkiye sahiptir.</p>
<p>Ancak ideoloji olarak hukuk’a yönelik marksist pozisyon, faydasız bir indirgemecilik riski taşır. Hukukun marksist bir bağlamda her şeyden önce ideolojik olarak algılanması, hukukun yalnızca güçlünün çıkarlarına hizmet ettiği ve hukuki güvencenin sahtekarlıktan ibaret olduğu iktidar ve yasallık arasındaki ilişkinin eksik ve hatalı olarak anlaşılmasını sağlayabilir. Üstelik bu, ‘ideoloji olarak hukuk’ eleştirisinin asıl itici gücü olan radikal siyasetin özgürleştirici amaçlarına paradoksal bir şekilde aykırı olarak, hukuka yönelik sinik (cynicism) bir yaklaşımın yolunu açabilir.Yani, radikal eleştirmenler, adaletsizliği gidermek için hukuki kaynakların olabilirliğini tamamen reddetme riskiyle karşı karşıyadır.</p>
<p>Dahası, bazı ideoloji görüşlerinin sinizmi aslında hukukla ilgili bir çeşit ütopyacılığın meyveleridir, çünkü bu, insanoğlunun birbirleriyle ve gerçeklikle ilişkilerinin şeffaf ve çatışmasız olduğu hukuksuz veya ideolojisiz olan ideal bir toplum ile güçlülerin faydasına manipüle edilen hukuki ideolojinin kasvetli portresine karşı çıkmaktadır. Bell’in liberal kapitalizm adına utkulu bir ruhla ileri sürdüğü, ancak komünizmin Marksist ideallerinde daha belirgin olan, ‘ideolojinin sonu’ tezi, insanların ideolojiyi aşabileceği varsayımında yanlış olabilir. Gerçekten de, radikal ideoloji kavramı, nihayetinde bireylerin inançlarının, çarpık ve kendi kendini haklı kılan süreçleriyle lekelenmeden, gerçekliğin nesnel bir açıklamasını yapabileceği ihtimalini sorgulamaktadır.</p>
<p>Peki o zaman ideoloji kavramı hukuk biliminde nasıl konuşlandırılabilir? Aslında, ideolojinin daha ustalıkla yapılan eleştirileri, hem özgürlüğün hem de manipülasyonun hukukun bünyesinde ne ölçüde yer alabileceğini kavramaktadır. İdeolojinin tersine çevrilmiş bir gerçeklik görüntüsü verdiği, ancak yine de tanınabilir bir görüntü verdiğini ifade eden Marx ve Engels’in nüanslı düşüncesini hatırlayın. Bu, yasallık ideallerinin sadece bir zırvadan ibaret olmadığını, ancak yalnızca kısmi ve eksik biçimde de olsa hukukta örneklerle desteklendiğini göstermektedir. Marksist tarihçi E. P. Thompson (1975, 265) hukukun üstünlüğünün evrensel değeri konusundaki argümanında bu noktaya değinmişti. Thompson, hukukun ideoloji olarak işlev görmesi için gerçek bir ahlaki değer sunması gerektiğini savundu.</p>
<p>Örnek vermek gerekirse, birinin gaddarlığının kibar tavırlarla nasıl maskelenebileceğini düşünün; bu, iyi davranışların hiçbir değeri olmadığını göstermez. Hukuki ideoloji de, adaletsizliği yine de adalete hizmet edecek şekilde maskeleyebilir. O halde, ideoloji hakkında işlevsel bir argüman, ideolojik amaçlara hizmet eden olgunun (phenomenon) değerini kabullenmelidir. İdeoloji, özgürleştirici yönlerden (emancipatory aspect) bütünüyle yoksun olamaz; eğer hukuk, adaleti, eşitliği ve özgürlüğü ilan ederse, işte o zaman hukukun ideoloji olarak işlev görmesi için bu idealleri, kusurlu da olsa, gerçekleştirmesi gerekir. Bu nedenle, hukuka tabi olanlara sundukları gerçek koruma için prosedürel türün hukuki güvencelerini takdir edebiliriz ve aynı zamanda prosedürelizmin doğurabileceği dinginci siyaseti de kabullenebiliriz.</p>
<p>Hukuki prosedüralizmin değerleri, özellikle liberalizm olmak üzere siyaset felsefesi üzerinde önemli bir etkiye sahipti. Hayek, refah devleti eleştirisinde, hukukun prosedürel kurallarının, devletin sadece özel girişimler için bir taslak sağlaması beklenen serbest piyasa ekonomisini (laissez-faire economy) dikte ettiğini iddia etmiştir. Buna karşılık, Rawls ve Dworkin gibi sol liberaller, devletin ekonomik dezavantajın giderilmesinde önemli bir rol oynadığı konusunda ısrar etmektedir. Rawls, vatandaşların eşit siyasal özgürlüklerin sağladığı ‘servetin’ veya ‘eşit değerin’ keyfini çıkarmasıyla ilgilenmekteydi. (Rawls 2007, 148-9). Dahası Rawls, kendi adalet ilkelerini gerçekleştirmek için, hem liberal demokratik sosyalizmin hem de mülkiyet sahibi bir demokrasinin (property-owning democracy) aday olduğu görüşündeydi. Bunu ‘kapitalizme bir alternatif’ bulma çabası (2001, 135-6) olarak ifade eden Rawls, siyaset felsefesi derslerinde Marx’ın ‘özgür üreticiler birliği’ fikrinin ‘demokratik bir ekonomik plan’ içerdiğini iddia ediyordu (2007, 372).</p>
<p>Buna rağmen, Rawls’ın siyasal liberalizmi, Hayek’in devleti sınırlı tutma fikrini bütünüyle reddetmemektedir. Özellikle, Rawls, ‘temel kurumların ve kamusal adalet politikalarının’, ‘kapsamlı doktrinler ve bunların “iyi” algılarından tarafsız’ olarak anlaşılması gerektiğini savunmaktadır (2001, 153-27). Rawls’ın ‘amacın tarafsızlığı (neutrality of aim)’ fikri (2001, 153-27), Raz’ın (1994, 46) politikanın kapsamının resmi prosedürlerle sınırlandırılmasını gerektiren ‘münakaşadan epistemik bir geri çekilme’ olarak adlandırdığı şeyi yansıtır. Buna örnek olarak orijinal durumdaki karar süreci; kamusal aklın ilkeleri; veyahut siyasal liberalizmin yüksek hayat standardı ile ilgili mülahazalarının açık bir biçimde dışlanması örnek olarak verilebilir. Aslında, Rawls’ın prosedürelci etiği; ekonomik dezavantajların çözümüne ilişkin anayasal sorulara odaklanmanın birçok eleştiri okunu üzerine çektiği daha sonraki çalışmalarında özellikle öne çıkmıştır (bkz. Barry 1995; Okin 1993; Williams 1993).</p>
<p>Rawls’ın, düzenli bir siyasi toplumun ‘iyiliğine’ çok önem verdiği (2001, 198-9) ve değerli yaşam biçimleri hakkındaki mükemmeliyetçi görüşlerin, vahşi yaşam alanlarının koruması gibi ‘münasip bir biçimde sınırlı problemler’ hakkındaki hukuki kararlarda rol oynayabileceğini kabul ettiğini not etmekte fayda vardır (2001, 152-26). Bununla birlikte Rawls, “bazı insanların özel hakları vardır, çünkü onların daha yetenekli olması mükemmeliyetçi değerleri gerçeğe dönüştüren daha iyi faaliyetlerle meşgul olmalarını sağlar” fikrini içeren, prensipte eşitlikçi olmayan geleneksel bir mükemmeliyetçilik görüşünü sürdürdü (2001, 152). Aksine, bu yazının yazarı gibi ‘eşitlikçi mükemmeliyetçiler’, adalet teorilerimizde insanların gelişimi için daha fazla eşitlik sağlamamız gerektiğini savunmaktadır. Bu tartışmalı görüşe göre, hukukta tarafsızlık meselesinin tüm siyasi sorunlara yönelik olarak ’emperyalist modellere’ (imperialistic designs) sahip olmasına izin verilmemelidir (Sypnowich 2017, 85-7), zira eğer bu yapılırsa toplum eşit insan refahını sağlama sorumluluğunu kaybeder.</p>
<p>Yine de, prosedüralizmin ideolojik etkisine ilişkin endişeler, en istekli eşitlikçi toplumda bile hukukun üstünlüğünün bizzat kendisinin oynaması gereken değerli rolü sorgulamamaktadır. Belki de, Marksizmin etkisinin genel olarak azalmasıyla birlikte, hukuka küçümseyici bir yaklaşım yapılma potansiyeli, son zamanlardaki literatürdeki bazı yaklaşımların neden ‘ideoloji teriminden kaçındığını ve bunun yerine ‘söylem’ veya ‘anlatı’ gibi terimleri tercih ettiğini açıklıyor. Bu tür terimler ayrıca hukukun siyasal bir bağlamda anlaşılması gerektiğini göstermektedir ancak bu terimler bahsi geçen bağlamın doğası veya etkisi noktasında fazla geneldirler ki bu bir kayıp olarak görülmektedir. Doğru anlaşıldığında, ideoloji kavramı, nihilist veya indirgemeci olmak zorunda olmayan hukuk ve siyaset arasındaki ilişkinin kesin bir açıklamasını veren yasallığa, incelikli ve aydınlatıcı bir yaklaşım sunar. Sonuç olarak, hukukun ideolojik rolünün düzgün bir şekilde anlaşılması, hukukun nasıl tanımlanacağı veya anlaşılacağı ile ilgili diğer kavramlar ile bağdaşmaktadır. Bu, özellikle ideolojik anlayış biçimlerini bütünüyle ortadan kaldırmanın imkansızlığının farkına vardığımızda böyledir.</p>
<p>Kaynağı bir sistemin kurumlarına ya da ahlaka dayanan hukuk anlayışı, hukukun ideolojik işlevinin realist bir değerlendirmesinden veya yasaların oluşturulduğu ideolojik süreçten bağımsız olabilir. Niketim, batılı hükümetlerin başlattığı ‘terörle mücadele’ hareketinin radikal eleştirmenleri, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi liberal hukuki ideallerin değerine işaret ederken, aynı zamanda bu ideallerin hizmet ettiği ideolojik amaçlara da dikkat çekmişlerdir. Hem pozitivistler hem de doğal hukukçular, kendi hukuk anlayışlarının hukukun gerçekliği için çok kapsamlı bir anlayış olduğuna ısrar etmedikleri sürece, daha radikal yorumlamalarda bile ideolojinin nüfuzuna olanak verebilirler. Hukuk ideoloji olabileceği gibi aynı zamanda başka ahlaki ve kurumsal fenomenler de olabilir; gerçekten de hukuk, bu şekilde çok boyutlu olmadıkça büyük olasılıkla ideoloji olarak başarılı olamayacaktır.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>Bibliyografya</strong></p>
<p>Althusser, Louis, 1971, ‘Ideology and Ideological State Apparatuses’, in <em>Lenin and Philosophy and Other Essays</em>, London: New Left Books.</p>
<p>Barry, Brian, 1995, ‘John Rawls and the Search for Stability’, <em>Ethics</em>, 105(4): 874–915.</p>
<p>Bartholomew, Amy (ed.), 2007, <em>Empire’s Law: The American Imperial Project and the ‘War to Remake the World’</em>, London: Pluto Press.</p>
<p>Bell, Daniel, 1960, <em>The End of Ideology</em>, Glencoe, Ill.: Free Press.</p>
<p>Cohen, Felix, 1935, ‘Transcendental Nonsense and the Functional Approach’, <em>Columbia Law Review</em>, 35(6): 809–849.</p>
<p>Engels, F., 1890, Letter to C. Schmidt (October 27, 1890), in K. Marx and F. Engels, <em>Selected Works</em> (Volume 3), Moscow: Progress, 1970.</p>
<p>Fisher, W.W. <em>et al</em>., 1933, <em>American Legal Realism</em>, New York: Oxford University Press.</p>
<p>Halpin, Andrew, 2006, ‘Ideology and Law,’ <em>Journal of Political Ideologies</em>, 11: 153–168.</p>
<p>Hayek, F.A., 1971, <em>Road to Serfdom</em>, London: Routledge and Kegan Paul.</p>
<p>Hirst, Paul, 1975, <em>On Law and Ideology</em>, London: Macmillan.</p>
<p>Kennedy, D., 1976, ‘Form and Substance in Private Law Adjudication,’ <em>Harvard Law Review</em>, 89(8): 1685–1778.</p>
<p>Mannheim, K., 1936, <em>Ideology and Utopia</em>, New York: Harcourt, Brace and World.</p>
<p>Marx, K. and Engels, F., [TGI], <em>The German Ideology</em> (Collected Works, Volume 6), London: Lawrence and Wishart, 1976.</p>
<p>Okin, Susan M., 1993, “Review of John Rawls” <em>Political Liberalism</em>, <em>American Political Science Review</em>, 87(4): 1010–1011.</p>
<p>Rawls, John, 2001, <em>Justice as Fairness: A Restatement</em>, Cambridge, Mass.: Harvard.</p>
<p>–––, 2007, <em>Lectures on the History of Political Philosophy</em>, Samuel Freeman (ed.), Cambridge, Mass.: Harvard University Press.</p>
<p>Raz, Joseph, 1979, ‘The Rule of Law and its Virtue’, <em>The Authority of Law</em>, Oxford: Clarendon.</p>
<p>–––, 1994, <em>Ethics in the Public Domain</em>, Oxford: Clarendon.</p>
<p>Steger, Manfred, 2007, <em>The Rise of the Global Imaginary: Political Ideologies from the French Revolution to the Global War on Terror</em>, New York: Oxford University Press.</p>
<p>Sypnowich, Christine, 1990, <em>The Concept of Socialist Law</em>, Oxford: Clarendon.</p>
<p>–––, 2017, <em>Equality Renewed: Justice, Flourishing and the Egalitarian Ideal</em>, London and New York: Routledge.</p>
<p>Thompson, E.P., 1975, <em>Whigs and Hunters: the Origins of the Black Act</em>, New York: Pantheon.</p>
<p>Williams, Bernard, 1993, ‘Rawls Rethinks Rawls’, <em>London Review of Books</em>, 13 May.</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/05/MG_1417-scaled.jpg" width="64" alt="Yasin Demirkıran"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Yasin Demirkıran</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi'nde İngilizce Mütercim-Tercümanlık bölümünde lisans eğitimine devam etmekte ve aynı zamanda freelance tercümanlık yapmaktadır. Tarih, Dilbilim ve Video Oyunları ilgi alanları arasındadır.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/01/hukukveideoloji/">Hukuk ve İdeoloji (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Din Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/din-felsefesi-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/din-felsefesi-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Kaynak metin: https://plato.stanford.edu/entries/philosophy-religion/ Yazar: Charles Taliaferro Çevirmen: Turan Argun Sezer Din Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) Din felsefesi, dinin kendisi, Tanrı’nın ya da nihai gerçekliğin alternatif kavramları ve kozmosun (mesela doğa yasaları, bilincin oluşumu) ve tarihsel olayların (mesela 1755 Lizbon depremi, Holokost) genel özelliklerinin dinsel önemi dâhil olmak üzere dini olarak önemli meseleler üzerine daha geniş anlamda felsefi araştırma yapmasının yanı sıra dinsel geleneklere dâhil tema ve kavramların felsefi soruşturmasıdır. Din felsefesi dinsel dünya görüşlerine alternatif dünya görüşlerinin (mesela seküler natüralizm) soruşturması ve değerlendirmesini de içerir. Din felsefesi felsefenin tüm temel alanlarını içermektedir: Metafizik, epistemoloji, değerler teorisi (ahlak teorisi ve uygulamalı
Author information





Turan Argun Sezer



Bilgi Üniversite’sinde hukuk okudu. Sonra felsefe başta olmak üzere bir çok alana dair okumalar yaptı. Aynı üniversitede Kültürel İncelemeler bölümünde yüksek lisans yaptıktan sonra, Uludağ Üniversitesi’nde Din Felsefesi alanında doktora yapmaktadır.

 | 



Din Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/03/WhatsApp-Image-2021-03-06-at-11.26.38.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Din, Felsefesi, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kaynak metin:</strong> https://plato.stanford.edu/entries/philosophy-religion/</p>
<p><strong>Yazar: Charles Taliaferro</strong></p>
<p><strong>Çevirmen: Turan Argun Sezer</strong></p>
<h2></h2>
<h2><strong>Din Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</strong></h2>
<p>Din felsefesi, dinin kendisi, Tanrı’nın ya da nihai gerçekliğin alternatif kavramları ve kozmosun (mesela doğa yasaları, bilincin oluşumu) ve tarihsel olayların (mesela 1755 Lizbon depremi, Holokost) genel özelliklerinin dinsel önemi dâhil olmak üzere dini olarak önemli meseleler üzerine daha geniş anlamda felsefi araştırma yapmasının yanı sıra dinsel geleneklere dâhil tema ve kavramların felsefi soruşturmasıdır. Din felsefesi dinsel dünya görüşlerine alternatif dünya görüşlerinin (mesela seküler natüralizm) soruşturması ve değerlendirmesini de içerir. Din felsefesi felsefenin tüm temel alanlarını içermektedir: Metafizik, epistemoloji, değerler teorisi (ahlak teorisi ve uygulamalı etik de dâhil) dil felsefesi, bilim, tarih, politika, sanat ve benzerleri. Bölüm 1, yirminci yüzyılın ortalarından bu yana alandaki gelişmeleri kapsayan sonraki bölümlerle birlikte alanın ve onun öneminin genel bir bakışını sunmaktadır. Bu bölümler, esasen (ama bunlara münhasır olmadan) felsefe bölümlerinde ve geniş anlamda analitik gelenek içindeki dini çalışmalarda uygulandığı şekliyle ele almaktadır. Ansiklopedi maddesi, İbrahimi inançlar (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam) dışındaki gelenekler önemli felsefi çalışmanın daha fazla odağı oldukça, alanın kapsamının genişlemesine vurgu yaparak sonuçlanmaktadır.</p>
<p> </p>
<p><strong>İçindekiler</strong></p>
<p><strong>1. Alan ve Onun Önemi</strong></p>
<p><strong>2. Dini İnançların Anlamı</strong></p>
<p><strong>2.1. Pozitivizm</strong></p>
<p><strong>2.2. Wittgensteincı Din Felsefesi</strong></p>
<p><strong>3. Dini Epistemoloji</strong></p>
<p><strong>3.1. Delilcilik, Reformist Epistemoloji ve İradeci Epistemoloji</strong></p>
<p><strong>3.2. Çelişki Epistemolojisi</strong></p>
<p><strong>4. Din ve Bilim</strong></p>
<p><strong>5. Teizm ve Alternatifleri Üzerine Felsefi Yansıtmalar</strong></p>
<p><strong>5.1. İlahi Sıfatlar Üzerine Felsefi Yansıtmalar</strong></p>
<p><strong>5.1.1. Tanrı’nın Her Şeyi Bilmesi</strong></p>
<p><strong>5.1.2. Ebediyet</strong></p>
<p><strong>5.1.3. Tanrı’nın İyiliği</strong></p>
<p><strong>5.2. Tanrı’nın Varlığı</strong></p>
<p><strong>5.2.1. Ontolojik Argümanlar</strong></p>
<p><strong>5.2.2 Kozmolojik Argümanlar</strong></p>
<p><strong>5.2.3 Teleolojik Argümanlar</strong></p>
<p><strong>5.2.4 Kötülük Problemi</strong></p>
<p><strong>5.2.5 Kötü ve Daha Yüce İyi</strong></p>
<p><strong>5.2.6 Dini deneyim</strong></p>
<p><strong>6. Dini Çoğulculuk</strong></p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>1.Alan ve Önemi</p>
<p>İdeal olarak din felsefesinin doğası ve tarihine yönelik bir rehber dinin analizi veya tanımı ile başlamalıdır. Maalesef, neyin din sayılacağına dair gerekli ve yeterli şartların kesin bir tanımı üzerine mevcut bir mutabakat bulunmamaktadır. O halde hangi hareketlerin din sayılacağı (mesela Scientology ya da Pasifik adalarının Kargo kültleri) yönünde açık bir hükmü mümkün kılan kesin kriterden şu anda yoksunuz. Kesin detaylar üzerinde mutabakat zor olsa da, neyin din olacağına dair aşağıdaki genel tarif belki yardımcı olabilir:</p>
<p>Din, takipçilerini kurtarıcı, aydınlatıcı veya özgürleştirici bir ilişki olarak tarif edilen bir ilişkiyle, kişisel olarak dönüştürücü dua, ritsel meditasyon ve/veya tövbe ve kişisel yenilenme gibi ahlaki pratikler vasıtasıyla bu gerçekliğe kılavuzluk eder. Hürmet veya huşu uyandıran nihai, kutsal bir gerçeklik veya oluş durumu hakkında toplumsal ve aktarılabilir bir takım öğretiler ve belirlenmiş pratikleri içerir [Bu, <em>Dictionary of Philosophy of Religion</em>, Taliaferro & Marty 2010:196-197; 2018, 240’da bulunan “Din” tanımının kısmen değiştirilmiş versiyonudur].</p>
<p>Bu tanım, belirli bir Tanrı veya tanrılara inancı içermeyen Budizm (temel formlarında) gibi bilinen dinlerde olduğu üzere, bir gelenek sadece Tanrı veya tanrılara inancı içeriyorsa o geleneğin dini sayılacağına yönelik bir takım açık eksiklikleri içermemektedir. Bu tanım her ne kadar tartışmalı olsa da, sağlam bir toplumsal ve aktarılabilir bir takım öğretileri olmadığı ve din olmak için gerekli diğer şartları taşımadığı sürece Scientology ve Kargo kültlerini önsel-din olarak düşünmek için bazı nedenler sunmaktadır (Bu sebeple her ne kadar her iki örnek de kesin olarak din olmaktan çıkarılamasa da Almanya’da Scientology’nin bir “sekt”, Fransa’da ise bir “kült” olarak etiketlenmesi belki anlaşılabilir). Dinin diğer tanımlarına dair başka tartışmalar için bkz. Taliaferro 2009, bölüm 1 ve daha yakın zamanda farklı bir analiz için bkz. Graham Oppy 2018, bölüm 3. Dinin tanımlanması konusuna aşağıda bölüm 4 “Din ve Bilim” bölümünde tekrar değinilecektir. Ancak yine de başlangıç için daha fazla alan işgal etmektense, pragmatik bir politika benimsenmiştir: Bu ansiklopedi maddesinin amacını yerine getirmek üzere, bugün geniş çapta din olarak tanınan bu geleneklerin esasında din oldukları varsayılacaktır. O halde dinlerin (en azından) Hinduizm, Budizm, Taoizm, Konfüçyanizm, Yahudilik, Hristiyanlık, İslam ve bunlara benzer gelenekleri içerdiği varsayılacaktır. Alanın bu şekilde sınırlanması kimi zaman örnekler yoluyla (bariz tanımlarla) tanımın kullanılarak veya şeyler arasında ailevi benzerliklere başvurularak tanımlanacaktır.  Ayrıca Greko-Roman tanrılar, ritüeller, ahiret, ruh görüşleri geniş anlamda “dini” ya da “dini önemi haiz” olarak varsayılacaktır. “Din” teriminin pragmatik, açık uçlu kullanımı göz önüne alındığında, umudumuz araştırmamıza Procustes’in yatağıyla başlamaktan kaçınmaktır.</p>
<p>Neyin din olarak kabul edileceğine yönelik geniş perspektif göze alındığında din felsefesi dediğimiz şeyin kökeni felsefenin ilk formlarına kadar uzanır. Başlangıçta, Asya, Yakın Doğu, Kuzey Afrika ve Avrupa’daki filozoflar, tanrılar ya da Tanrı, ilahi olana yönelik görevler, kozmosun kökeni ve doğası, ahiret, mutluluğun doğası ve ahlaki görevler, aileye dair kutsal görevlerin olup olmadığı ve benzeri meseleler üzerine düşünmüşlerdir. Bunların her biri bugün felsefenin alt alanları olarak düşünülmektedir (bilim felsefesi, sanat felsefesi gibi) ve antik dünya filozofları (tıpkı bilim ve sanat üzerine temaşa ettikleri gibi) felsefenin etraflı bir pratiği boyunca dini önemi haiz temaları ele almışlardır. Ortaçağda kimi zaman bazı Yahudi, Hristiyan ve Müslüman filozoflar felsefe ve teoloji veya din arasında sınır çizmeye çalışırken, din felsefesinin apayrı bir felsefi alan olarak açık rolü yirminci yüzyılın ortalarına kadar kesin olarak görünmez. Bununla birlikte on yedinci yüzyıl Cambridge Platoncuları olarak bilinen hareketin felsefe hareketinde din felsefesinin ortaya çıkışına dair ilk ipuçları olduğu iddia edilebilir. Ralph Cudworth (1617-1688), Henry More (1614-1687) ve bu hareketin diğer üyeleri felsefeyi İngilizcede uygulayan ilk filozoflardır; onlar, “din felsefesi”, “teizm”, “bilinç” ve “materyalizm” de dâhil olmak üzere bugün din felsefesinde sık sık kullanılan pek çok terimi ilk defa İngilizcede kullanmışlardır. Cambridge Platoncuları, kozmolojik, ontolojik ve teleolojik argümanların, iman ve akıl üzerine ilk düşüncelerin ve farklı dinlere hoşgörü savlarının ilk İngilizce versiyonlarını sunmuşlardır. Cambridge Platoncuları din felsefesinin belirgin ilk filozoflarıyken, çoğunlukla çağdaşları ve onların ardılları, tüm çalışmalarında dini ele almışlardır. Bu sebeple, din felsefesinin sadece felsefenin bir alt branşı olarak yirminci yüzyılın ortalarında ortaya çıktığına inanmak için sebepler vardır (Daha erken bir tarih için James Collins’in The Emergence of Philosophy of Religion eserinde Hume, Kant ve Hegel’e yaptığı vurguya bakınız).</p>
<p>Bugün din felsefesi, felsefenin en enerjik branşlarından biridir. Din felsefe makaleleri, bazı dergiler (International Journal for Philosophy of Religion, Religious Studies, Sophia, Faith and Philosophy ve diğerleri gibi) sadece din felsefesine ayrılmışken, neredeyse tüm felsefe dergilerinde görünmektedir. Din felsefesi, filozofların kurumsal görüşmelerinde (Amerikan Felsefe Derneği ve Kraliyet Felsefe Topluluğu gibi) gündemdedir. Din Felsefesi Derneği (ABD) ve İngiliz Din Felsefesi Derneği gibi bu alana ayrılmış dernekle de vardır ve alan Notre Dame Din Felsefesi Merkezi, Rutgers Din Felsefesi Merkezi, Glasgow Üniversitesi Din Felsefesi Merkezi, Birmingham Üniversitesi John Hick Din Felsefesi Merkezi ve diğer merkezler (Roehampton ve Nottingham Üniversitesi) gibi pek çok merkez tarafından desteklenmektedir. Oxford Üniversitesi Yayıncılık, 2009’da 100’ün üzerinde katılımcıyla beş ciltlik The History of Western Philosophy of Religion’ı (Oppy & Trakakis 2009) yayınlamıştır ve dünyanın her yerinden 350’nin üzerinde katılımcıyla beş ciltlik Wiley Blackwell Encyclopedia of Philosophy of Religion’ın yayınlanması da 2021’e planlanmıştır. Bu enerjinin sebebi nedir? Dört muhtemel sebebi düşünelim.</p>
<p>Birincisi:  Dünya nüfusunun dini doğasıdır. Din üzerine çoğu sosyal araştırma dünya nüfusunun ekseriyetinin ya bir dinin taraftarı ya da dinden etkilenmiş olduğu görüşünü destekler (Pew Araştırma Merkezi’nin online kaynağına bakınız). Bu sebeple din felsefesi yapmak, sadece mevcut sosyal meselelere teğet geçmekten çok gerçek insanları etkileyen bir konuya değinmektir. Din felsefesinin neden sıklıkla felsefe ders kitaplarının ilk konusu olduğu, belki de okuyuculara, felsefi çalışmanın büyük orandaki insanların hayat ve değerler hakkında ne düşündüğü konusunda etkileyebileceklerini önermektir. Din hakkında gerçek hayat inançlarını (ve şüpheleri) ele almada din felsefesinin rolü, belki de ABD ve BK’da teizm taraftarı ve ona karşı kitapların mevcut popülaritesiyle kanıtlanmıştır.</p>
<p>Din felsefesini motive eden dinsel popülasyonun diğer bir yönü de insanlar farklı dini gelenekleri kıyasladığında bu felsefenin bir araç olmasıdır. Din felsefesi insanların farklı dini gelenekler ve onların alternatiflerini anlaması ve değerlendirmesinde yardımcı olmak adına önemli bir rol oynayabilir.</p>
<p>İkincisi: Bir alan olarak din felsefesi çakışan ilgi odakları hem dini hem de felsefi geleneklerde bulunduğu için popüler olabilir. Hem dini hem de felsefi düşünce gerçekliğin doğası, aklın sınırları, hayatın anlamı ve benzerleri hakkında pek çok büyüleyici soru ve olasılığı ortaya çıkarır. Tanrıya inanmak için iyi sebepler var mıdır? İyi ve kötü nedir? İnsan bilgisinin doğası ve kapsamı nedir? <em>Hinduism; A Contemporary Philosophical Investigation</em> (2018) kitabında Shyam Ranganathan, Asya düşüncesinde felsefe ve dinin birbirinin ilgi odağı diğerini çok fazla desteklediği için neredeyse ayrılamaz olduğunu savunmuştur.</p>
<p>Üçüncüsü, felsefe tarihi üzerine çalışmak din felsefesinde biraz da olsa uzmanlığa sahip olmak için çok fazla sebep sunar. Batıda antik, ortaçağ ve modern filozofların ekseriyeti dini önemi haiz meselelerde felsefi olarak düşüncelerini yansıtmışlardır. Aşağıdaki modern filozofları, dinsel inançlar hakkındaki felsefi çalışmalarına bakmadan çalışmalarını kapsamlı olarak anlayabilmek imkânsızdır: René Descartes (1596–1650), Thomas Hobbes (1588–1679), Anne Conway (1631–1679), Baruch Spinoza (1632–1677), Margaret Cavendish (1623–1673), Gottfried Leibniz (1646–1716), John Locke (1632–1704), George Berkeley (1685–1753), David Hume (1711–1776), Immanuel Kant (1724–1804), ve G.W.F. Hegel (1770–1831) (bu liste kısmidir) ve yirminci yüzyılda Kıta Avrupası filozoflarının dini önemi haiz meselelerde önemli felsefi eserler yazdıkları da not edilmelidir: Martin Heidegger (1889–1976), Jean-Paul Sartre (1905–1980), Simone de Beauvoir (1908–1986), Albert Camus (1913–1960), Gabriel Marcel (1889–1973), Franz Rosenzweig (1886–1929), Martin Buber (1878–1956), Emmanuel Levinas (1906–1995), Simone Weil (1909–1943) ve daha yakın tarihlerde Jacques Derrida (1930–2004), Michel Foucault (1926–1984) ve Luce Irigary (1930–). Dini meseleleri ciddiye alan filozoflara bir kanıt da A.N. Whitehead (1861–1947), Bertrand Russell (1872–1970), G.E. Moore (1873–1958), John Rawls (1921–2002), Bernard Williams (1929–2003), Hilary Putnam (1926–2016), Derek Parfit (1942–2017), Thomas Nagel (1937–), Jürgen Habermas (1929–) ve diğerlerinin dâhil olduğu (normalde) din filozofu olarak tasnif edilmeyen düşünürlerin dini dikkate aldıkları durumlarda bulunabilir.</p>
<p>Çin ve Hint felsefesinde din felsefesinin önemli felsefi ve dini kaynaklarını ayırt edebilmede Batıya kıyasla daha da fazla bir zorluk vardır. Nagarjuna (MS 150-250) veya Adi Shankara’yı (MS 788-820) sadece felsefi ya da dini düşünürler olarak tasnif etmek çok zordur. Çalışmaları dini olduğu kadar eşit derecede de felsefi olarak önemli görünmektedir (bkz. Ranganathan 2018).</p>
<p>Dördüncüsü, teoloji ya da dini çalışmalar üzerine kapsamlı bir çalışmanın, din felsefesinde uzman olmak için iyi sebepler sunmasıdır. Yukarıda gözlemlendiği gibi, Asya felsefesi ve dini düşüncesi birbirine dolaşıktır ve bu sayede din felsefesinde sorulan sorular gayet ilgili görünür: Uzay ve zaman nedir? Pek çok şey ya da tek bir gerçeklik var mıdır? Deneysel olarak gözlemlenebilir dünyamız bir illüzyon mudur? Dünya Karma tarafından yönetilebilir mi? Reenkarnasyon mümkün müdür? Batı açısından İbrahimi inançların kutsal metinlerinin bile kuvvetli felsefi unsurlar içerdiğini düşünmek için sebepler vardır: Yahudilikte Eyüp kitabı belki de Kitab-ı Mukaddes’in en fazla açık ve seçik felsefi metnidir. Her İbrahimi inancın bilgelik geleneği daha geniş felsefi düşünce yollarını yansıtır; Hristiyan Yeni Ahdi, Platoncu temaları içeriyor ya da değiniyor gibi görünmektedir (Logos, ruh ve beden ilişkisi). İslami düşüncenin büyük bir kısmı, bağımsız felsefi eserlerin yanı sıra Platon, Aristoteles, Plotinus üzerine eleştirel refleksiyonları içerir.</p>
<p>Şimdi filozofların dini inançların anlamına nasıl bir yaklaşım gösterdiğine dönelim.</p>
<p><strong>2.Dini İnançların Anlamı</strong></p>
<p>Yirminci yüzyıldan önce dini önemi haiz meselelerde felsefi yansıtmanın önemli bir miktarı (fakat hepsi değildir) realistti. Yani, sıklıkla dini inançların doğru veya yanlış olduğu savunulmuştu. Xenophanes ve diğer pre-sokratik düşünürler, Sokrates, Platon, Aristoteles, Epikürcüler, Stoacılar, Philon, Plotinus, ilahi olan hakkındaki inançlarında (ya da spekülasyonlarında) ve çağdaşları da şüphecilik konusunda farklı görüşlere sahiptiler fakat onlar (örneğin) ilahi bir gerçeklik olduğunu ya da olmadığını savunmuşlardı. Ortaçağ ve modern Yahudi, Hristiyan ve Müslüman filozofları iman ve akıl hakkında değerlendirmeleri anlamında da farklı görüşlere sahiptiler. Onlar aynı zamanda Eski Ahit, Yeni Ahit ve Kur’an’ın vahiy iddialarının otoritesi hakkında önemli felsefi soruşturmalarla da yüzleşmişlerdi. Asya din felsefesinde Budizm ve Konfüçyanizm gibi bazı dinler vahiy iddiası taşımazlar fakat Hindu geleneği Vedalar ve Upanişadları inceleyen filozoflarla karşı karşıya gelmişlerdi. Fakat çoğunlukla Batı ve Doğudaki filozoflar kutsal olan bir Tanrı, ruh ve ahiret olup olmadığı (ya da bunların herhangi bir insan tarafından bilinip bilinmediği ya da anlaşılıp anlaşılmadığı) hakikati üzerine düşünmüşlerdir. Bu tür bir realizm o kadar yaygınlaşmıştır ki büyük felsefe tarihçisi Richard Popkin (1923-2005) bir keresinde felsefeyi “neyin doğru ve neyin önemli olduğunun açıklama çabası” diyerek tanımlamıştı (Popkin 1999: 1). Immanuel Kant (1724-1804) ve Friedrich Nietzsche (1844-1900) gibi Batının önemli filozofları diğerlerinin yanı sıra gerçeklik ve metafiziğin (ontoloji ya da neyin var olduğuna yönelik teorilerle) realist görüşlerine meydan okumuşlardır ancak yirminci yüzyıl realizme meydan okuyan özellikle güçlü iki hareketi görmüştür: mantıksal pozitivizm ve Wittgenstein’dan mülhem din felsefesi.</p>
<p>Bu iki harekete değinmeden önce dini dilin gerçekçi açıklamasına yönelik felsefi temaşanın bazı nüanslarını kaydedelim. Pek çok teist filozof (ve onların eleştirmenleri) Tanrı hakkındaki dilin tek anlamlı, analojik veya iki anlamlı olduğunu kabul etmişlerdir. Aynı anlama sahip olduğunda Tanrı ve insanlar hakkında bir terim tek anlamlı kullanılır. Tartışmalı şekilde, “bilmek” terimi “Tanrı seni biliyor” ve “Sen Londra’yı biliyorsun” iddialarında, Tanrı’nın seni nasıl bildiği ve senin Londra’yı nasıl bildiğin radikal olarak birbirinden farklı olsa bile Tanrı hakkında iki anlamlı kullanılır. Sonraki fark bağlamında, filozoflar bir şeye atfedilen şey ve bir durumun (bilgi gibi) nasıl gerçekleştiğine dair mod hakkında kimi zaman ayrılığa düşerler. Atfedilen şeyler arasında bazı benzerlikler olduğunda terimler analojik olarak kullanılır; mesela “iki insan birbirini seviyor” ve “Tanrı dünyayı seviyor” dendiğinde “sevgi” terimi arada benzerlik olduğu zaman analojik olarak kullanılır. Terimler “Adem, Havva’yı biliyor” (Ki Kral James İncilinde Adem ve Havva’nın ilişkisi anlamına gelir) ve “Tanrı dünyayı biliyor” (Bazı Homerik tanrılar insanlarla ilişki kurduysa da bu onların teist görüşlerinin parçası değildi) ifadelerinde anlam farklı ise iki anlamlı olarak kullanılır. İlahi olanın pozitif kavramlaştırmasını şekillendirmemizi sağlayan teolojik çalışmaya <em>via positiva</em> veya <em>katofatik teoloji</em> denir. Diğer yandan Tanrı’nın bilinemez olduğuna vurgu yapanlar <em>via negativa</em> veya <em>apofatik teolojiyi</em> benimserler. Tanrı’nın ilkesel olarak nasıl Tanrı olmadığı (Tanrı materyal, kötü, cahil ve benzeri değildir) üzerinden bilebileceğimiz görüşünü doğrulayan Maimonides (1135-1204) <em>via negativa’nın</em> büyük bir taraftarıydı.</p>
<p>Levinas (teist olmayan) ve Jean-Luc Marion (1946-) gibi Kıta Avrupası geleneğinde bazı (fakat hepsi değil) din filozofları kendilerini apofatik teoloji tarafında bulmalarına karşılık, önemli miktardaki analitik yönelimli din felsefesi <em>via positiva</em>felsefeyi benimseye meyillidir. Apofatik teolojinin zorluklarından biri dua, ibadet, Tanrı’nın gücüne güven ve iyilik, kutsal yolculuk ve dini etikten uzak bir Tanrı felsefesi yapıyor gibi görünmeleridir. İbrahimi inançların en büyük teologları Karen Armstrong’a göre Tanrı’nın aşağıdaki gibi olmadığını savunuyorlardı;</p>
<p>Tanrı, bizim bildiğimiz anlamıyla iyi, ilahi, kudretli veya zeki değildi. Var oluş kavramımız çok sınırlı olduğu için Tanrı’nın “var olduğunu” söyleyemezdik bile. Bazı bilgeler Tanrı’nın “Hiçbir Şey” olduğunu söylemeyi tercih ettiler çünkü Tanrı başka bir varlıktı… Bu teologlar için bizim Tanrı hakkındaki kimi modern idealarımız kâfirce görünebilirdi (Armstrong 2009: x).</p>
<p>Bu saf almaya karşılık ilk bakışta meydan okuma, mütedeyyinlerin tamamen anlaşılmaz veya hiçbir şekilde anlayamayacağımız bir varlığa dua ya da ibadet etmelerine inanmanın zor olmasıdır. Gerçekçi için, <em>via positiva</em> Tanrı felsefesi apofatik teolojinin kudretini takdir etme amacındadır. Bkz. Mikael Stenmark’ın “Competing conceptions of God: the personal God versus the God beyond being” (2015).</p>
<p>Şimdi de Tanrı’nın gerçekçi bir felsefesine karşı çıkan iki önemli felsefi harekete dönelim.</p>
<p><strong>2.1 Pozitivizm</strong></p>
<p>“Pozitivizm”, doğal ve sosyal bilimleri teoloji ve metafiziğin felsefi pratiği üzerinde tutan Fransız bir filozof olan Auguste Comte (1798-1857) tarafından takdim edilmiştir. “Pozitivizm” terimi daha sonra (A. J. Ayer tarafından <em>Mantıksal Pozitivizm</em> olarak sağlamlaştırılmıştır) Avusturya’da 1922’den 1938’e kadar Viyana Çevresi olarak bilinen bir grup filozof tarafından kullanılmıştır. Moritz Schlick ve Max Planck’ın dâhil olduğu bu grup, bir önermenin anlamlı olması için ya matematikte veya analitik tanımlarda (“üçgenlerin üç açısı vardır”) ya da ampirik olarak doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir meselelerde kavramsal veya formel ifadeler olması gerektiğine dair deneysel bir açıklama geliştirmişlerdir. Bizim aktüel (veya muhtemel) ampirik deneyimlerimiz bağlamında fark yaratmayan görünüşteki olgusal iddialar anlamdan yoksundur. Viyana Çevresi’ni ziyaret eden İngiliz filozof A. J. Ayer, 1936 tarihli kitabı <em>Language, Truth and Logic’te</em> bu anlam kriterini meşhur etmiştir. Bu kitapta Ayer, dini iddialar ve onların karşıtlarının bilişsel içeriğe ait olmadığını ileri sürmüştü. Onun fikrine göre, teizm ve ayrıca ateizm ve agnostisizm saçmadır çünkü ampirik deneyimize yönelik hiçbir fark yaratmayan bir gerçeklik (ya da gerçeklik dışı veya bilinemezlik) ile ilgilidirler. Birisi tamamen gayri-cismani, görünmez Tanrı veya Krişna’nın Vişnu’nun avatarı olduğunu doğrulayabilir ya da tersini iddia edebilir mi? Antony Flew bu stratejiyi meşhur bir şekilde teizmin Tanrı’sını ampirik olarak keşfedilmediği sürece ne duyulabilir ne de kokusu alınabilir tespit edilemeyen, görünmez bir bahçıvana benzetmesinde kullanmıştır (Flew 1955). Geleneksel dini inançları anlamsız olarak reddetmenin yanı sıra, Ayer ve diğer mantıksal pozitivistler ahlaki ifadelerin anlamlarını da reddetmişlerdir. Onların fikrine göre, moral ya da ahlaki ifadeler, insanların duygularından bağımsız bir gerçekliği olan değerlerin değil insanların duygularının ifadeleridir.</p>
<p>Dinin mantıksal pozitivist eleştirisi ölmemiştir. O, Herman Philipse’in <em>God in the Age of Science; A Critique of Religious Reasons</em> (2012) eserinde görülebilir. Yine de mantıksal pozitivizm tarafından geliştirilen anlam kriteri bir dizi reddiyeyle karşılaşmıştır (detaylar için bkz. Copleston 1960 ve Taliaferro 2005b).</p>
<p>Mantıksal pozitivizmi onun bulunduğu hâkim konumdan indirmek için araç olan beş itirazı düşünelim.</p>
<p>İlk olarak, mantıksal pozitivizmin kendini çürüten bir fikir olduğu iddia edilmiştir. Anlam standardının (önermeler sadece ve sadece ampirik doğrulama ya da yanlışlamaya tabi fikir veya meseleler hakkındaki ilişkiler hakkındaysa anlamlıdır) ifadesinin kendisi ampirik doğrulama veya yanlışlamaya tâbi fikirler veya meselelerin ilişkileri hakkında mıdır? Kesinlikle değildir. En iyi ihtimalle, anlamın pozitivist kriteri neyin anlamlı olduğuna dair bir öneridir.</p>
<p>İkincisi, dünya hakkında doğrudan veya dolaylı olarak ampirik doğrulama veya yanlışlamaya tâbi olmayan anlamlı ifadelerin olduğunun ileri sürülmesidir. Makul adayları kozmosun kökenlerine, diğer insanların veya insan olmayan hayvanların akli durumlarına yönelik ifadelerdir (tartışma için bkz. Van Cleve 1999 ve Taliaferro 1994).</p>
<p>Üçüncüsü, insan deneyimini dar anlamda ampirik olana kısıtlamanın pek çok filozof açısından keyfi veya değişken olmasıdır. C.D. Broad ve diğerleri ahlaki deneyimin anlamlılığına izin veren deneyimlerin daha geniş bir kavrayışını savunmuşlardır: Tartışmalı olarak, birisi bir fiilin yanlışlığını masum bir insanın hakları çiğnendiğini hissettiğinde deneyimleyebilir.</p>
<p>Dördüncüsü, Ayer’in etiğin anlamını reddiyesi onun epistemolojisi veya inançların normatif açıklamasına karşıdır çünkü o ampirik bilgiyi kesin inançlara sahip olma hakkı anlamında düşünmüştür. Şayet inançlara doğruluk atfı yapılacaksa işkence görmeme hakkı gibi ahlaki bir hakka atıf yapmak neden anlamlı olmasın? Fenomenoloji geleneğinde (görüngülerin analizini içeren) deneyimlenen kavrama eğer daha geniş bir alan kazandıracaksak, ilkesel olarak ilahi veya kutsal olanı neden dışarıda bırakalım?</p>
<p>Beşincisi ve belki de fikirler tarihi açısından en önemlisi, etkileyici bilim filozofu Carl Hempel’in (1905-1997) mantıksal pozitivizmin oldukça sınırlı olduğunu ileri sürmesidir (Hempel 1950). Mantıksal pozitivizm, ampirik deneyim hakkındaki belirli iddiaları taktik ölçüde inceleyerek yürüten bilimsel araştırmanın daha geniş görevi anlamında değil fakat dünya hakkında tutarlı, kapsamlı bir teori veya görüş anlamında duyarsızdır. Hempel’a göre, ampirik soruşturma üzerine durmalıyız fakat bunun gerçekliğin ve doğanın yasalarının kapsamlı bir teorik kavrayışı tarafından tanımlanmasını da fark etmeliyiz. Bu, dini inancın anlamını savunan <em>ipso facto</em> bir konum değildi fakat Hempel’ın pozitivizm eleştirisi, ister bu açıklamalar teist, ister panteist (kabaca Tanrı’nın her şey olması), natüralist ve benzeri olsun gerçekliğin kapsamlı metafizik açıklamasının önündeki engelleri kaldırmıştı. Bundan başka, metafizik olarak adlandırılan şeyin pozitivist eleştirisi, tıpkı bazı metafiziklerin ampirik deneyimlere dair iddialarına uygulandığı gibi kafa karıştırıcı olması sebebiyle saldırıya uğramasıydı; Uygun bir başlıkla sunulan Gustav Bergmann’ın (1906-1987) The Metaphysics of Logical Positivism (1954) eserine bakınız.</p>
<p>Şimdi de Wittgenstein’a (1889-1951) ve ilham verdiği din felsefesine dönelim.</p>
<p><strong>2.2 Wittgensteincı Din Felsefesi</strong></p>
<p>Wittgenstein’ın ilk dönem eseri Viyana Çevresi’nin bazı üyeleri tarafından onların ampirizmeine yakın olarak yorumlanmıştır fakat o Viyana Çevresi’ni ziyaret ettiğinde şaşırmışlardı ve Wittgenstein <em>Tractatus’unu</em> tartışmaktan çok onlara Bangladeşli mistik Rabindranath Tagore’un (1861-1941) (bkz. Taliaferro 2005b: bölüm sekiz) şiirlerini okumuştu. Her durumda, onların ampirizminin yanında olmayan Wittgenstein’ın sonraki çalışması II. Dünya Savaşı sonrası felsefe ve teolojide etkiye sahipti ve burada odak noktamız o olacaktır.</p>
<p><em>Philosophical Investigations</em> (ölümünden sonra 1953’te yayınlandı) ve diğer pek çok eserinde (öğrencileri tarafından derslerinde alınan notlardan derlenen yayınlar da dâhil), Wittgenstein anlamın tasviri teorisi olarak dediği şeye karşı çıkmıştı. Bu görüşe göre ifadeler, gerçekliğin ifadeler tarafından gösterilen tasvire uyup uymadığına bağlı olarak doğru veya yanlıştır. Wittgenstein bu anlam görüşünün derin bir şekilde problematik olduğunu görmeye başlamıştı. Daha çok dilin anlamı referansın doğruluğunda değil fakat Wittgenstein’ın hayatın formları olarak dediği şeylerin kullanımındadır. Bu konumu dini meselelere uygulayan D.Z. Philips (1966, 1976), B.R. Tilghman (1994) ve daha yakın zamanda Howard Wettstein (2012), teizm ve alternatifleri üzerine geleneksel metafiziksel tartışmaları yerinden etmek ve onun yerine Tanrı, ruh, dua, diriliş, ahiret ve benzerleri, mütedeyyinlerin hayatındaki fonksiyonlarının dili üzerine odaklanmayı amaçlamışlardı. Örneğin Philips, dua pratiğinin en iyi şekilde insanların kadir-i mutlak, görünmez bir varlığı etkileme arayışında olarak değil fakat hayatın kırılganlığı ışığında diğer insanlarla dayanışmayı sağlamak olarak görülmesini savunmuştur. Bu doğrultuda Philips, Wittgenstein’ın liderliğini takip ederek, gerçekliğin tasvirinin neyi çok doğru gösterdiğinden değil fakat dinin teorik olmayan hangi yollarla uygulandığına odaklanır.</p>
<p>Tanrı’nın var olup olmadığını sormak teorik bir soru değildir. Eğer bir anlamı varsa bu hamd etmek ve dua etmenin ne olduğunu merak etmektir; tüm bunda bir şeylerin olup olmadığını merak etmektir. Bu sebeple felsefe “Tanrı var mı?” sorusunu ne müspet ne de menfi bir şekilde cevaplayamaz… “Tanrı vardır” düşüncesi bir imanın ifadesi olarak gösteren durumunda görünmektedir (Philips 1976: 181).</p>
<p>En az iki sebep Wittgenstein’dan ilham alan bu din felsefesine destek vermektedir. Birincisi bu metodoloji din felsefesinin pratiğine gerçekten dindar insanların aktüel pratikleri hakkında olduğu için daha sadıktı. İkincisi, teizm ve Tanrı’nın alternatif kavramlarının yanında ve ona karşı felsefi argümanların canlandırılması söz konusu olsa da (bölüm 5’te bahsedilecektir), yirminci yüzyıl ortalarından bu yana önemli sayıda filozof dinin metafizik iddiaları hakkındaki geleneksel argümanlar ve karşı argümanların belirsiz olduğu sonucuna varmışlardır. Eğer durum buysa Wittgenstein’dan mülhem bu yeni felsefenin yeni bir mutabakat alanı yaratacak şekilde taşları yerinden oynatma avantajı vardır.</p>
<p>Howard Wettstein’ın eserinde olduğu gibi dine yönelik realist olmayan bu yaklaşımın bugün savunucuları varsa da, pek çok filozof geleneksel ve çağdaş dini hayatın realist bir bağlamda neyin doğru olduğu hakkında iddia üretmeye dayalı olduğunu savunmuştur. İnsanların gerçekte bir Tanrı (veya her türlü tanrı) yoksa neden bir Tanrı’ya dua edeceğini tasvir etmek zordur.</p>
<p>İlginç bir şekilde belki de Wittgenstein’ın pratik üzerine vurgusu miras alınarak, bugün din üzerine çalışan kimi filozoflar dini inancı bir hipotezin değerlendirilmesi için öncelikli bir mesele olarak görmekten çok, hayatta dinin anlamı üzerine daha da büyük vurgu yapmaktadır.</p>
<p><strong>3.Dini Epistemoloji</strong></p>
<p>Prestijli <em>Cambridge Dictionary of Philosophy’ye</em> göre dini epistemoloji “dini iddialar hakkındaki önerme tutumlarının epistemik durumlarını araştıran felsefenin bir branşıdır” (Audi 2015: 925). Neredeyse epistemolojideki tüm geçerli ve mevcut metodolojiler, dini iddiaların değerlendirilmesinde kullanılmıştır. Diğerleri daha deneyselken (örneğin ampirizm, fenomenoloji, tutku ve öznelliğe yönelik vurgu, pragmatizmde olduğu gibi pratiğe vurgu), bu metotların bazıları görünüşte tartışmasız gerçeklerden (örneğin yeterli sebep ilkesi) çıkarılan akıl yürütmeleri bulundurmaları anlamında daha fazla rasyoneldir. Ayrıca diğerleri derin bir şekilde tarihselken (örneğin vahye bağlı gerekçelendirmenin ya sadece iman tarafından bilinebileceği veya delil olarak mucizelere ve/veya dini deneyime başvurulmasıyla doğrulanmasıyla) bazıları tarih-dışı olma arayışındadır (tarihi vahiy iddialarına bağlı olmadan).</p>
<p>Son yirmi yılda, dini imanın doğası üzerine giderek çoğalan bir literatür vardır. Analitik gelenekteki pek çok filozof arasında, iman sıklıkla –mesela bir Tanrı olup olmadığına inanmak gibi- önerme tutumu inancı olarak açıklanmıştır ve bu inancın delile sahip olup olmadığına, şayet varsa ne kadar çok delili ve ne türden delilere sahip olduğunun araştırılması amacıyla çok fazla eser yazılmıştır. Dini iman meseleleri, pragmatik zeminde (örneğin kumarbaz argümanı veya riskle) meşru kılınabildiğinde ne tür inançların kanıtlar yetersiz bulunduğunda kabul edileceği ya da uygun bulunmayacağını belirleyen “inancın etiği” üzerine meşhur bir tartışma vardır. İman, felsefi olarak bir güven, bir umut şekli, ideal olana yönelik bir sadakat, bağlılık, inançlı ya da inançsız doğru eylem olarak da açıklanmıştır (bir araştırma için bkz. Abraham & Aquino 2017, inanç olmaksızın dini imanın uygun bir savunusu için bkz. Schellenberg 2017).</p>
<p>Aşağıdaki bahis delilcilik ve reformist epistemoloji ve daha sonra da iradeci din epistemolojisi olarak bilinen fikirleri ele almaktadır.</p>
<p><strong>3.1 Delilcilik, Reformist Epistemoloji ve İradeci Epistemoloji</strong></p>
<p>Delilcilik, bir insanın inancını doğrulaması için o insanın o inanç bir kanıt olduğuna yönelik farkındalığı olması anlamına gelir. Bu genelde bir insanın inancının, ona sunulan delillere göre doğrulanması olarak telaffuz edilir. Bu görüşe göre mevzubahis inanç, o insan tarafından savunulan başka, açık inançlar tarafından tazyif (veya mağlup) edilmemelidir. Bunun dışında delilciler sıklıkla bir inanca yönelik güvenin derecesinin delille doğru orantılı olması gerektiğini savunurlar. Delilcilik din felsefesinin tüm farklı görüşteki temsilcileri tarafından savunulmuştur: Teizm, ateizm, Tanrı’nın teist olmayan modellerini savunanlar, agnostikler. Delilciler delil açıklaması (Fenomenolojiye nasıl bir ağırlık verilmelidir?) ve açık delili olan inançlar (inançların ister inşai isterse temel ya da bu gibi temel inançlar tarafından zorunlu kılınması gerekli midir?) arasındaki ilişki üzerindeki açıklamalar konusunda farklı görüşlere sahiptirler. Belki de din felsefesinde en iyi bilinen delilci teizm savunucusu Richard Swinburne’dür (1934).</p>
<p>Swinburne 1970’lerin başından bu yana natüral teist teolojinin müdafiydi (müdafidir). Swinburne, kayda değer analitik yeteneklerini, teizmin tutarlılığı ve ikna ediciliği, üçleme, tecessüm, İsa Mesih’in dirilişi ve fazlasının analizi ve savunusu için uygulamıştır. Swinburne’ün din felsefesi içindeki delilci geleneği projesi on yedinci yüzyılın Cambridge Platoncuları Joseph Butler (1692–1752) ve William Paley’den (1743–1805) A.E. Taylor (1869–1945), F. R. Tennant (1866–1957), William Temple (1881–1944), H.D. Lewis (1910–1992), ve A.C. Ewing (1899–1973) gibi yirminci yüzyıl İngiliz filozoflarının büyük geleneği içindedir. Teizmin pozitif felsefi savunusu pek çok güçlü filozof tarafından ele alınmıştır, bunların içinde en yakın tarihte Ronald Hepburn (1927–2008), J.L. Mackie (1917–1981), Antony Flew (1923–2010), Richard Gale (1932–2015), William Rowe (1931–2015), Michael Martin (1932–2015), Graham Oppy (1960–), J.L. Schellenberg (1959–), ve Paul Draper (1957–) vardır. (Bu çalışma hakkında genel bir bakış için bkz. The Routledge Companion to Theism [Taliaferro, Harrison, & Goetz 2012] ).</p>
<p>Din felsefesinde delilcilik çerçevesi içerisinde yakın tarihli en az iki ilginç gelişme vardır. Bunlardan biri, eğer Hristiyanlığın Tanrı’sı varsa, Tanrı’nın gerçekliğinin olduğundan çok daha fazla açık olduğunu iddia eden John Schellenberg tarafından geliştirilmiştir. Tartışmalı bir şekilde Hristiyan değerler anlayışında, Tanrı’yla açık bir ilişki en yüce insan iyiliğinin bir parçasıdır ve eğer Tanrı sevgi doluysa Tanrı bu iyiliğe sebep olabilir. Tanrı’nın Tanrılığını samimi takipçilerine ifşa etmemesine yönelik açık bir delil olması sebebiyle, bu delil böyle bir Tanrı’nın var olmadığının delilidir. Bu akıl yürütme zincirine göre, Hristiyanlıta Tanrı’nın delilinin yokluğu yokluğun delilidir (bkz. Schellenberg 2007 ve Howard Snyder & Moser 2001). Argüman Hristiyan değerleri ve teizmin ötesine ve böylesine iyi bir Tanrı’nın tatmin edici ve yaratımları için iyi olacak kadar kudretli ve iyi olduğu Tanrı’nın herhangi bir konseptine de uygulanır. Tanrı’nın sevgi dolu olmadığı ve inayetle bu dünyayla ilgilenmediği bir Tanrı kavramına (örneğin Aristoteles’in eserlerinde gördüğümüz gibi) uymayacaktır. Bu akıl yürütmeye sıklıkla Tanrı’nın gizliliği bağlamında başvurulur.</p>
<p>Başka bir ilginç gelişme de Sandra Menssen ve Thomas Sullivan tarafından geliştirilmiştir. Tanrı hakkındaki felsefi refleksiyona belirli bir Tanrı kavramından çok çıplak teizm (Teizmde Tanrı’nın var olduğu imkânının değerlendirilmesiyle) olarak adlandırılabilecek bir öncelik tanıma eğilimi vardır. Bu öncelik, genel bir tezin (Savanada memeliler vardır) daha spesifik tezden (Savanada 12.796 zürafa vardır) daha büyük olması halinde anlam kazanır. Ancak Menssen ve Sullivan din felsefesinin daha spesifik bir bağlamdan özellikle Hristiyanlıktan uygulanmasının refleksiyon için daha zengin bir “veri tabanı” sunduğunu ileri sürerler.</p>
<p>Vahye dayalı iddiaları deneye tâbi tutmadan önce, Tanrı’nın varlığı benzeri iddiaları kanıtlamayı gerektiren düzgün prosedüre yönelik filozoflar arasındaki pek yaygın ısrar teizmi savunmak için önemli veri tabanının büyük bir kısmını yok eder… Zira dünyanın kötülükleri hakkında açıklama yapılmadığı müddetçe ve Hristiyanlığın açıklaması diğer dinsel olmayan geleneklerden akla hayale gelmeyecek kadar daha zengin olduğu için Tanrı’nın var oluşunu ispat etmek olabildiğince zordur. Metinlerden bize ulaştığı şekliyle Hristiyanlığın açıklaması bir aşk hikâyesidir: Tanrı’nın bize yönelik sevgisi ve onu sevenlere Tanrı’nın ne hazırladığı. Bu hikâye ıstırabın kurtarıcı değeri hakkındadır: Istırabımız İsa Mesih’le aynı seviyededir ve dünyanın kefareti için yeterli derecede, İsa Mesih’in üzerine almak istediği ıstıraba dâhildir (Menssen & Sullivan 2017: 37-38).</p>
<p>Bu soruşturmanın düzeni bağlamında, daha belirli felsefi konumlar üzerinde düşünmek –mesela ilk bakışta materyalizm, fonksiyonalizmi içeren belirli bir materyalist açıklamanın kaynaklarıyla ilgilenmediği sürece umutsuz gelebilir- yardımcı olabilir fakat tartışmalı olarak bu tek başına daha genel bir tezin (bunun çıplak bir teizm ya da çıplak bir materyalizm olup olmadığı) mantıksal önceliğini karşılamaz. Belki de Menssen-Sullivan önermesinin dâhil edilmesi, din filozoflarının eldeki veri hakkındaki daha belirli açıklamaları ciddiye almalarıyla birlikte genel konumların eleştirel bir değerlendirmesini daha da kuvvetlendirecektir (örneğin teizme gelindiğinde, kötülük problemini görünüşteki vahiylerle temsil edildiği gibi kefaret üzerinde muhtemel teolojik konumlarla değerlendirmek gibi).</p>
<p>Delilciliğe pek çok gerekçeyle karşı çıkılmıştır. Bazıları çok kat’i olduklarını savunmuşlardır; başarılı bir şekilde doğrulamak için kaybedebileceğimiz pek çok açık inancımız vardır. Delilcilik yerine, bazı filozoflar bir insanın bir inancı doğrulayabilmesi için bu insan inancı doğrulayan delillerin farkında olsa da olmasa da o inancın güvenilir araçlarla üretilebileceğini fikrindeki güvenilirciliğin bir türünü benimsemişlerdir. Din felsefesindeki iki hareket geleneksel delilci gelenekle aynı minvalde olmayan konumlar geliştirmişlerdir: reformist epistemoloji ve iradeci epistemoloji.</p>
<p>Reformist epistemoloji diğerlerinin yanı sıra Alvin Plantinga (1932-) ve Nicholas Wolterstorff (1932-) tarafından savunulmuştur. Reformist epistemoloji, insanların bir Tanrı sezgisiyle (<em>sensus divinitatis</em>) yaratıldığını iddia eden reformist John Calvin’in (1509-1564) fikirlerini kullandığı kadar “Reform” edilmiştir.  Bu Tanrı sezgisi günah sebebiyle açık olarak görünmese de insanların güvenilir bir şekilde Tanrı’ya inanmasına sebep olabilir ve Hristiyan inanç hayatını destekler. Bu şekilde bir yönlendirme, deneyim ve Tanrı’nın görünüşteki algılanmasında delil niteliğinde rol oynayabilirken, delil veya argüman yokluğunda Hristiyan inancını destekleyebilir (bkz. K. Clark & Van Arragon 2011; M. Bergmann 2017; ve Plantinga & Bergmann 2016). Plantinga’nın takdim ettiği dilde, Tanrı inancı, bizim diğer insanlara ve dünyaya yönelik sıradan inancımızda olduğu gibi temel olabilir. Reformist epistemolojinin çerçevesi, eğer bir Tanrı varsa ve Tanrı Tanrı’nın var olduğuna yönelik güvenilir bir şekilde inanmamızı sağlayan bir <em>sensus divinitatis</em> ile bizi yarattıysa, o halde bu inancın tasdik edilebilir olduğu teziyle koşulludur. Reformist epistemolojinin, <em>sensus divinitatis’e</em> sahip olmayan (ya da sahip olmadıklarına inanan) insanların neden Hristiyan inancını kabul etmeleri gerektiğine yönelik müspet gerekçeler sunmaktan daha çok bir savunma stratejisi olması (eğer doğruysa dini inancın tasdik edilebilir olduğunu düşünmek için gerekçe sunarak) anlamlıdır. Plantinga, Hristiyan inancına yönelik en az bir alternatifin yani seküler natüralizmin kendini çürütmese bile derin bir şekilde problematik olduğunu ileri sürmüştür fakat bu konum (şayet inandırıcıysa) teist olmaktan çok natüralist olmamak için gerekçe sunmak amacıyla geliştirilmiştir (Alternatiflerine nazaran daha normatif gerekçeler için daha iyi açıklamalar sunan teizm argümanının kuvvetli bir versiyonu için bkz. Angus Menuge’s Agents Under Fire, 2004.)</p>
<p>Reformist epistemoloji <em>ipso facto</em> fideizm değildir. Fideizm, sadece (önermesel) delil anlamında değil fakat akli anlamda imanın meşruiyetini açıkça destek olmaksızın kabul eder (MacSwain 2013). Bunun aksine Reformist epistemoloji delille desteklenmese bile Tanrı’ya yönelik hangi inancın tasdik edilebileceğinin metafiziksel ve epistemolojik bir açıklamasını sunar. Tanrı’ya yönelik hangi temel inancın paragidmatik olarak rasyonel görünen dünya ve diğer zihinlere dair temel inançlarımızla başbaşa olduğuna göre uygun bir temel inancın açıklamasını verir. Buna rağmen, Reformist epistemoloji zorunlu olarak fideist değilse de bir insanın kanıt yokluğunda meşru dini inancı olabileceğine yönelik fideist inançla aynı fikri paylaşır.</p>
<p>Şimdi din felsefesinde iradeci epistemoloji olarak bilinen fikri düşünelim. Paul Moser, eğer Hristiyanlığın Tanrı’sı varsa, bu Tanrı’nın var olup olmadığını merak edip (örneğin) onu araştıranlara açık seçik belli olmayacağını savunan derin bir şekilde farklı bir çerçeve savunmuştur. Moser’in fikrine göre, Hristiyanlığın Tanrı’sı ancak insanların ahlaki ve ruhsal dönüşümlerini içerdiğinde açık bir hale gelme sürecine girer (Moser 2017). Bu süreç, insanları radikal bir sevgi, hatta düşmanlarımızı bile sevme iştiyakına çağıran İsa Mesih’in kurtarıcı ve kutsayıcı olarak ifşa edilmesini benimseyen (kabul eden) insanları içerebilir. Kişi, kendi iradesiyle kendisini Tanrı’nın hâkim sevgisine tâbi tutarak, İsa Mesih üzerinden Tanrı’yla evlatlık ilişkisindeki kişi, karakterinin (ya da öz varlığının) imanın hakikati için bir delil sunmasıyla, karakterinde bir değişim deneyimleyebilir (ben-merkezcilikten, diğerlerine hizmet etmeye)</p>
<p><strong>3.2 Çelişki Epistemolojisi</strong></p>
<p>Bu ansiklopedi maddesinde şu ana kadar konu edilen alan, epistemik meşruiyet ve dini inanç üzerinde kayda değer bir çelişki olduğunu göstermektedir. Eğer uzmanlar bu meselelerde ihtilafa düşüyorsa, uzman olmayanlar ne düşünsün ve ne yapsın? Eşit olarak zeki ve delil konusunda hassas gördüğünüz biriyle eğer siz (eğitimli bir soruşturmacı olarak) yukarıdaki meselelere katılmıyorsanız bu soruları sözde uzmanlara sorduğunuzda, bu olgunun kendisi kendi inançlarınız hakkında sahip olduğunuz güveni değiştirmek ve hatta terk etmenize sebep olmayacak mıdır?</p>
<p>Bazı filozoflar, epistemik akranlar arasındaki ihtilaf durumunda birisinin ihtilafın üzerine bir tür açıklama araması gerektiğini iddia etmişlerdir. Örneğin, delilin size sağlanmadığını düşünmek için sebep vardır ve akranınız farklı görüştedir veya farklı idrak etmektedir. Belki de, Budist olmayan birisi kendilik gözleminin insanların tözel, mukavim failler olduğuna inanmalarını sağlayan gerekçeleri sunduğunu iddia ederken, Budistlerin neden kendilerini zaman içerisinde bir kendilik olarak görmedikleri gibi bazı açıklama yolları vardır (David Lund 2005). Budist olmayan kendi çerçevesini Budist’e nazaran tercih etmesi için başka bir sebebi vardır fakat en azından o (belki de) eşit olarak makul insanların neden görünüşte özdeş deliller veçhesinde farklı neticelere vardıklarını açıklamak için bir yol bulmuştur.</p>
<p>Dini inanç üzerinde ihtilafın önemini değerlendirmek, açık metodoloji ve delil kavrayışının paylaşıldığı, daha açık alanlar arasındaki ihtilafların önemini değerlendirmekten çok farklıdır. Örneğin, eşit derecede yeterli iki detektif Smith’in Jones’u öldürdüğüne dair aynı kanıtı incelerken, onların ihtilafı (diğer şeyler eşit olduğu zaman) detektifler aynı delilleri ve soruşturma metotlarını kullandıkları farz edilebildiği için bizi Smith’in suçlu olduğuna yönelik güvenimizi değiştirmeye yönlendirebilir. Ancak (örneğin) teizmin tutarlılığı ve mümkün olup olmadığı gibi filozoflar arasındaki ihtilafları değerlendirirken, bugün filozoflar sıklıkla farklı metodolojilere başvururlar (fenomenoloji, ampirizm, kavramsal veya linguistik analiz, yapısal teori, post-yapısalcılık, psikanaliz vb). Fakat ya bir kişi verili bir dini makul bularak kabul eder ve buna karşılık eşit derecede makul, erişkin, sorumlu soruşturanların kendisiyle uyumsuz farklı bir dini benimsediklerini teslim ederse ve hepsi de aynı felsefi metodolojiyi paylaşıyorsa? Bu durum soyut bir düşünce deneyi değildir. Hristiyan-Müslüman diyaloğunda filozoflar sıklıkla Platon, Aristoteles, Plotinus ve Tanrı/Allah’ın mükemmelliği hakkında paylaşılan geniş çaptaki düşüncelerden kalan yaygın felsefi mirası paylaşırlar.</p>
<p>Bir seçenek, insanların uyumsuz inançları tasdik etmesinde eşit derecede meşru olduğu epistemolojik çoğulculuğu benimsemektir. Bu seçenek epistemik tevazu için bazı gerekçeler sunmaktadır (Audi 2011; Ward 2002, 2014, 2017). <em>“Dini çoğulculuk neden kötü değildir ve bazı açılardan oldukça iyidir?”</em> (2018) başlıklı uygun bir şekilde isimlendirilmiş makalesinde Robert McKim, felsefi bakış açısından neden görünüşte eşit derecede makul dünya görüşlerinin teşvik edilmesinin (ve sadece kabul edilmekle yetinilmemesinin) iyi olabileceği doğrultusunda gerekçeler sunmaktadır. Din felsefesindeki dini ihtilaf konusundaki bu mevcut durum hakkında genel bir bakış için bkz. “Disagreement and the Epistemology of Theology” (King & Kelly 2017).</p>
<p>Bu bölümün sonunda, epistemik ihtilaflar hakkındaki iki gözlemi de kaydetmeye değer. Birincisi, inançlarımız ve inançlarımızın gerçek olduğuna dair güvenimiz bizim iradi kontrolümüzde olmayabilir. Belki de siz zorlayıcı delil olarak bulduğunuz şeyi, Budizmin hakikatine yönelik bir inanç olarak şekillendirmişsinizdir. Eşit derecede zeki insanların benzer bir neticeye varmadığı konusunda kani olsanız bile, bu kendi başına sizin zorlayıcı bulduğunuz gibi görünen şeyi inkâr etmenize izin vermeyebilir. İkincisi, eğer uzmanlar arasındaki ihtilaf sizin bir konumu terk etmeniz için gerekçe veriyorsa o halde güvendiğiniz ilkenin ta kendisi de sarsılacaktır (Birisi eğer uzmanlar X hakkında ihtilaftaysa X hakkındaki inancını terk etmelidir) zira uzmanlar, kendi aralarında ihtilafa düştüğünde birisinin ne yapması gerektiği konusunda da ihtilafa düşerler. Çoğulcu yapı üzerine önemli felsefi çalışmalara yönelik genel bakış ve keşif için bkz. Fiona Ellis tarafından düzenlenen <em>New Models of Religious Understanding</em> (2018) ve Paul Draper and J.L. Schellenberg tarafından düzenlenen <em>Renewing Philosophy of Religion</em> (2017).</p>
<ol start="4">
<li><strong>Din ve Bilim</strong></li>
</ol>
<p>Din ve bilim arasındaki ilişki 20. yüzyıl din felsefesinin önemli bir konusudur ve günümüzde de öneminin oldukça arttığı gözükmektedir. Bu bölüm, Uluslararası Bilimler Akademisi (National Academy of Sciences) ve Tıp Enstitüsünün (İnstitute of Medicine “şu anda National Academy of Medicine”) din ve bilim arasındaki ilişkiye yönelik ifadelerini göz önüne alarak başlar:</p>
<p>Bilim ve din insan insan deneyiminin farklı yönlerine dayanmaktadır. Bilimde, açıklamalar doğal dünyanın incelenmesinden elde edilen kanıtlara dayalı olmak zorundadır. Bir açıklamayla çelişen bilimsel temelli gözlemler veya deneyler, sonunda bu açıklamanın değiştirilmesine veyahut terk edilmesine bile yol açmalıdır. Bunun aksine dinsel inançlar salt olarak empirik kanıtlara dayalı değildir; bilimsel kanıtlarla çelişmesi durumunda revize edilmek/değiştirilmek zorunda değildir ve tipik bir biçimde doğaüstü güçleri veyahut entiteleri içersemektedirler. Doğanın bir parçası olmadıklarından dolayı doğaüstü güçler bilimsel yollarla incelenemez. Bu bağlamda, bilim ve din ayrı şeylerdir ve insan anlayışının (understanding) farklı yönlerine işaret etmektedirler. Bilimi ve dini yarışa sokma çabaları olmaması gereken bir tartışma yaratır (NASIM 2008: 12)</p>
<p>Bu bilim ve din görüşü pek çok açıdan umut verici görünüyor. Bilim ve din hakkındaki yukarıdaki ifade kabul edilirse, Akademilerin “insan deneyimi” olarak adlandırdığı şeyin iki dinamik alanı arasında minimum bir çatışma olduğundan emin gibi duruyor. Ulusal Akademiler, birçok dinin temel unsurlarının doğrudan bilimsel araştırmaları kabul etmediğini veyahut salt olarak ampirik kanıtlara dayanmadığını ima etmekte haklı gibi gözükmektedirler. Ne Tanrı, ne Allah, ne Brahman (Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam ve Hinduizm’de düşünülen ilah) fiziksel veya maddi bir nesne ya da süreç değildir. Öyleyse, dünya dinlerindeki ilahi veya kutsal ve diğer birçok unsurun (meditasyon, dua, günah ve affetme vb) sadece dolaylı bir biçimde (indirect) bilimsel olarak araştırılabileceği görülmektedir. Bundan dolayı bir nörolog, keşişler ile rahibeler dua ederken ve meditasyon yaparken onların beyinlerine dair detaylı bir inceleme ortaya koyabilir veya bir dini hayatında uygulayan bir birey ile uygulamayan bir bireyin sağlıkları hakkında karşılaştırmalı (comparative) çalışmalar/araştırmalar yapılabilir ancak konu Tanrı, Allah, Brahman, Dao, cennet vb olduğunda onların bilimsel olarak nasıl ölçüleceğini tasavvur etmek son derece meşakkatlidir. Akademilerin ilk baştaki tutumları makul idi ancak bu problemli gibi gözükmekte.</p>
<p>İlk olarak Akademilere bir yanıt olarak küçük (ve tartışmalı) önemli bir nokta var: ‘’Doğaüstü güçler veya entiteler’’ ‘’doğanın bir parçası değildir’’ terimlerini dile getiren ifade. Zira “doğaüstü” terimi sadece Tanrı veya ilahi olana atıfta bulunmak için kullanılan standart bir terim değildir, muhtemelen (ve kısmen)  poltergeist, ruhlar, şeytanlar, cadılar, medyumlar, kehanetler ve s. için de kullanılmaktadırlar. Sonrasında yaygın olarak akıl almaz batıl inanç olarak düşünülen şeyler tam teçhizatlıdır (Doğaüstü ve batıl inanç kavramlarının (supernatural and superstitious) benzerliği rastlantı olmayabilir). İngilizcede Tanrı’ya atıfta bulunmak için standart felsefi terim 17. yüzyıldan itibaren teizmdir (Yunanca teos – Tanrı veya ilah). Dolayısıyla “doğaüstü güçlere ve varlıklara” atıfta bulunan ifade, doğrudan empirik olarak ölçülemeyen teistik dünya dinlerinin veya kutsal gerçeklik barındıran kaç dünya dinine atıfta bulunmak için daha yardımcı bir tabirdir. Terminoloji hakkındaki bu küçük noktanın ötesine geçen dini inançlar, geleneksel olarak ve bugün kanıtlara tabi olarak düşünülmektedir. Dini inanca dair kanıtlar, kozmosun beklenmedik durumuna ve açıklama ilkelerine, kozmosun görünüşte maksatlı doğasına, bilincin ortaya çıkmasına ve s. itirazları dahil ettiler. Dini inanca karşı kanıtlar ise delile hitap etmeyi, kozmostaki kötülüğün miktarını, doğa bilimlerinin başarısını vb.</p>
<p>Bununla birlikte din ve bilimin çakışmadığına dair Akademinin nosyonunu desteklemek için bir sebep de modern bilimde zihin ve zihinsel olanın parantez içine alınmasıdır. Yani, dinde bu çoğunlukla zihinle (duygular, duygulanımlar, düşünceler, idealar ve benzeri), yaratılmış zihinlerle ve (bazı dinlerde) Tanrı’nın zihniyle ilgili bir alanken bilimler zihinden bağımsız bir fiziksel dünyayı ele alırlar. Kepler, Kopernik’in, Galileo’nun ve Newton’un bilimi bugün psikolojik, zihni ya da zihinsel olarak atfedilen kavramlara başvurmaksızın dünyanın açık bir şekilde soruşturulmasıyla yürütülmüştür. Bu sebeple Newton’ın maddi cisimlerin çekme ve itme hakkındaki hareket yasaları, iki maddi nesnenin romantik bir şekilde kucaklaşmasını açıklamak için gereken aşk, arzu veya duygusal ihtiyaçtan bahsetmez. Zihnin fiziksel bilimlerin dışına itilmesi ilk bilim insanlarının zihinlerin var oluşu, gücü ve önemi hakkındaki şüphelerinin bir işareti değildir. Yani Kepler’den Newton’a ve oradan da erken yirminci yüzyıla bilim insanları zihinlerin neden sonuç ilişkisi içindeki öneminden şüphe duymamıştır; onlar sadece çalıştıkları veri içine zihni (kendilerinin ya da başkalarının zihinlerini) eklememişlerdi. Fakat ilginçtir ki bu erken dönem modern bilim insanları çalıştıkları şeylerin İlahi bir Zihin, tamamıyla iyi, zaruri olarak mevcut bir Yaratıcı tarafından bir şekilde yaratılan doğal dünya tarafından bir şekilde mümkün kılındığına inanmışlardı. Onların bilimin kendi içinde makul ve anlamı olan etraflı ve kapsamlı bir dünya görüşü vardı. Bilim insanlarının metotlarına ve kozmosun, metotlarının etkili ve güvenilir olması için düzenlendiğine dair inanç ve güvenleri bir şekilde olmak zorundaydı.  İlk dönem modern bilim insanları bu inancın (Einstein’ın “dünyanın rasyonalitesi ve makullüğü” olarak adlandırdığı (Cain 2015: 42, Einstein 1954’te [1973: 262] 1929’taki bir beyana atıf yaparak) Tanrı’nın varlığına inandıkları için makul olduğunu düşünüyordu (Cain 2015).</p>
<p>Kozmosun dinsel bir kavrayışına karşı yeterli kanıtın olup olmadığına bölüm 4’te değinilecektir. Ancak kısaca çağdaş bilimin dinsel inancı baltalayıp baltalamadığı hakkındaki iki görüşü karşılaştıralım.</p>
<p>Steven Pinker’a göre, bilim pek çok dinin inancının yanlış olduğunu göstermiştir.</p>
<p>İlk olarak, bilimin bulguları, dünyanın geleneksel din ve kültürlerinin inanç sistemlerinin –bunların hayat, insanlar ve toplumlar üzerine olan teorilerinin- olgusal olarak hatalı olmasını zorunlu kılmıştır. Biz tarım, hükümetler ve daha sonra geç bir zamanda yazıyı geliştiren Afrikalı bir primatın tek bir türüne ait insanlar olduğunu biliyorduk ama atalarımız bilmiyordu. Türümüzün dört milyar yıl tüm canlıları kapsayan ve prebiyotik kimyasallardan oluşan bir soyağacının çok ufak bir dalı olduğunu biliyoruz. Fiziksel dünyayı yönlendiren yasaların (kazalar, hastalıklar ve diğer talihsizlikler de dâhil) insanın iyiliği ile ilgisi olmadığını biliyoruz. Olasılık yasaları ve bilişsel sistemin çalışması arasındaki tutarsızlıklar insanların neden öyle düşündüğünü açıklayabilse de kader, ilahi takdir, karma, büyüler, lanetler, kehanet, ilahi adalet ya da karşılık bulan dua olmadığını biliyoruz.</p>
<p> </p>
<p>Pinker’ı takip ederek, mucizelere veya Tanrı’nın doğrudan eylemlerine başvurmanın bugün bilimsel olarak kabul edilmediği not düşülmelidir. Öngörülen herhangi bir mucize (çoğu bilim insanı için olmasa da çoğu için) bir tür yenilgidir ve kabul edilemez bir gizemin karşılanmasıdır. Bu, bazı bilim filozoflarının bilimin metodolojik ateist olduğunu ileri sürmelerinin sebebidir. Yani bilim Tanrı’nın var olup olmadığına dair bir yargıda bulunmazken (bazı bilim filozofları bunu yapsa da) Tanrı’nın varlığına başvurmak onların bilimsel teorileri ve araştırmalarının bir parçası değildir.</p>
<p>Pinker’ın durumunun mübalağa edildiğini düşünmek için bazı sebepler vardır ancak bilimleri ateist (bir durumda konum alarak) olarak karakterize etmekten ziyade (Tanrı’nın var olup olmadığı meselesinde bir görüş belirtmeksizin) metodolojik agnostik olarak karakterize etmek daha adil olacaktır. İlk olarak Pinker’ın bilimin gösterdiğine dair ileri sürdüğü örneklerin yanlış olduğu gösterilmiş, temelsiz görünen iddialardır. Michael Ruse’un belirttiği gibi:</p>
<p>Bilimin ateizmi gerektirdiği iddiaları ikna edici değildir. Dinin pek çok iddiasının modern bilimin ışığında artık savunulması kolay olmadığı konusunda tartışma yoktur. Âdem ve Havva, Nuh Tufanı, güneşin Joşua için durması, Yunus ve balina ve daha fazlası. Fakat daha kültürlü Hristiyanlar bunu zaten biliyordu. Mesele şu ki, bunlar dinler için var olan tek şey değildir ve pek çok kişi dinin merkezindeki -Tanrı’nın var olduğu, yaratıcı olduğu ve insanlar için özel bir yeri olduğu ve benzeri- iddialardan uzak olduğunu söyleyecektir (Ruse 2014: 74-75)</p>
<p>Ruse, dinlerin, yalnızca doğa bilimleri açısından yaklaşılabilir olanın ötesine geçen önemli endişeleri ele aldığına dikkat çekmektedir.</p>
<p>Hiçbir şey değil de neden bir şeyler vardır? Tüm bunların anlamı ne? Ve (bir şekilde daha tartışmalı olarak) ahlakın ve bilincin temelleri nedir? Bilim dünyaya Bilimin gerçekliğe dair nihai bir amacı olmadığını göz önüne alarak bakar…Bilim bu meseleler üzerine konuşmadığı için, dindar bir insanın neden cevap sunmaması gerektiğine dair bir sebep göremediğimi söylerdim. Bilimsel cevaplar değildir onlar. Dinsel cevap olmalıdırlar –Tanrı veya tanrıları içeren cevaplar. Hiçbir şey değil bir şeyler vardır çünkü iyi bir Tanrı onları hiçbir şeyin içinden sevgiyle yaratmıştır. Bundaki tüm amaç sonsuz kutsanmayı Yaratıcı ile birlikte bulmaktır. Ahlak Tanrı’nın iradesinin bir fonksiyondur; o, O’nun bizim onun için yapmamızı istediği şeyi yapar. Bilinç, bizim Tanrı’nın suretinde yaratıldığımızı fark etmemizdir. Biz insanlar herhangi bir eski organizma değiliz. Bu dinsel cevapların eleştirinin dışında olduğu anlamına gelmez fakat felsefi veya teolojik zeminde cevaplandırılmaları gerekir sadece bilimsel olmadıkları için değil (2014: 76).</p>
<p> </p>
<p>Bilim ve din üzerine yapılan tartışma devam etmektedir (umut verici bir çalışma için bkz. Stenmark 2001, 2004).</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<ol start="5">
<li>Teizm Üzerine Felsefi Yansıtmalar ve Alternatifleri</li>
</ol>
<p> </p>
<p>Din felsefesi tarihinin büyük kısmında teizmin değerlendirilmesine vurgu yapılmıştır. İlahi olanın teist olmayan kavramları giderek artan şekilde din felsefesinin parçası olmaktadır (örneğin Buckareff & Nagasawa 2016’ya bkz.; Diller & Kasher 2013 ve Harrison 2006, 2012, 2015). Bölüm 6 ufku genişletmek açısından özel olarak kayda değerdir. Teizm, teist geleneklerle uyumlu büyük ölçüdeki dünya nüfusu (İbrahimi inançlar ve teist Hinduizm) ve hem tarihi olarak hem de bugün din felsefesinin savunusu ve eleştirisine gösterilen azami miktardaki dikkat göz önüne alındığında hâlâ özel bir ilgi çekmektedir.</p>
<p> </p>
<p>5.1. İlahi Sıfatlar Üzerine Yansıtmalar</p>
<p> </p>
<p>Teist gelenekteki ilahi sıfatlar üzerine spekülasyon, Tanrı’nın en azami şekilde mükemmel ve yücelikte geçilemez olarak anlaşıldığı, halen kusursuz varlık teolojisi olarak atfedilen kavrama binaen yürütülmektedir. Bu gelenek (meşhur olduğu üzere) Canberburyli Anselm (1033/4-1109) tarafından geliştirilmiştir. Anselmci teizm hakkında tarihsel bir bakış sunan çağdaş bir çalışma için Yujin Nagasawa’nın <em>Maximal God; A New Defense of Perfect Being Theism</em>  (2017) kitabına bakılabilir. Bu gelenekteki ilahi sıfatlar filozoflar tarafından, Tanrı’yı azami hale getiren, aynı varlık tarafından delil olarak gösterildiği zaman uyumlu olan sıfatlar olarak tanımlanmıştır. Geleneksel olarak, ilahi sıfatlar kadir-i mutlaklık, her şeyi bilme, kusursuz iyilik, ibadete liyakat, arızi olmayan mevcudiyetin ve ebediyetin (zamanında dışında var olmak ya da zaman dışı olmak) zarureti olarak tanımlanmıştır. Bu sıfatların her biri aşağıda belirtildiği gibi farklı detaylı analizlere tabi olmuştur. Tanrı aynı zamanda cisimsiz, maddi olmayan, kesintisiz, aşılamaz ve her yerde her zaman hazır ve nazır olarak kavranmıştır ve Yahudilik ve İslam’dan farklı olarak, Hristiyan teistler Tanrı’yı bir ekanim-i selâse  (Tanrılık homojen değil ancak Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tan oluşan üçlü varlıktan oluşmaktadır) ve Nasıralı İsa’nın tecessümü (tamamen Tanrı ve tamamen insan) olarak görmüşlerdir.</p>
<p> </p>
<p>Filozofların ilahi sıfatlar üzerine araştırmalarında kullandığı araçlardan biri de düşünce deneyidir. Düşünce deneylerinde –şeyleri olduğu gibi temsil eden ya da etmeyen- hipotetik vakalar tarif edilir. Böylece Tanrı’yı her şeyi bilen bir varlık olarak düşünürken, birisinin bu bilgiye sahip olmasının ne anlama geldiğini ve bu bilgisinin güvence altına almanın yollarını aklında tutarak bir önermenin doğru olduğunu bilen birisinin tartışmasız konumuyla başlayabiliriz. Teist bir düşünce deneyi, bilgiye dair anlayışımızı kendi durumumuzda düşündüğümüz şekliyle genişletmeyi, dine inananların Tanrı’yı maksimum veya en yüce entelektüel mükemmellik olarak anladıkları kavram üzerinde çalışarak genişletmeyi gözetir. Bu durumda sadece bilinen önermeler kümesinin kapsamı hakkında değil bunların nasıl bilineceği hakkında da spekülasyonlar yapılacağı için çeşitli derecelerdeki düzeltmeler uygulanır. Yani, Tanrı’ya her şeyi bilme sıfatı atfedilirken Tanrı’nın tüm hakikatleri bilmesini bizim dünya hakkındaki hakikatleri bilmemize benzer olduğu şekilde iddia edebilir miyiz? Örneğin tümevarım, duyusal kanıtlar veya başkalarının şahitliği gibi çok yakın bir analoji Tanrı’nın tuhaf bir resmini ortaya çıkaracaktır. Tanrı’nın felsefesinde bir adım da “Tanrı bir şey biliyor” iddiasının, bu terim eğer Tanrı’nın <em>nasıl </em>bildiğinin tanımlanması olarak okunduğunda sadece bir yere kadar analojik anlam ifade edecek şekilde kullanılırken, Tanrı’nın bir şeyi <em>bildiği </em>tezi seçilerek okunduğunda “bilmek” kelimesini tek anlamlı olarak kullandığı iddiasını ileri sürmek olmuştur. (Swinburne 1977).</p>
<p> </p>
<p>Düşünce deneylerini kullanmak sıklıkla bir zuhur ilkesini devreye sokar. Zuhur ilkesinin bir versiyonu da bir kişinin olgu durumuna (OD) inanması için sebebi olmasının elindeki OD’yi algılayabilmesi, tarif edebilmesi veya tasavvur edebilmesi halinde mümkün olması ve o OD’nin imkânsız olduğuna inanmak için bağımsız sebeplerinin olmamasıdır. Belirtildiği gibi ilke basitçe OD’nin mümkün olmasına inanmak için bir sebep sunmak için geliştirilmiştir ve böylece ilk bakışta bir sebep geliştirme olarak görülebilir. Fakat kişi dikkatlice OD’yi ve ona karşı çıkan muhtemel galiplerini irdelediği sürece <em>ikinci bakışta</em> bir sebeptir (Taliaferro & Knuths 2017). Bazı filozoflar düşünce deneylerinin çekiciliği konusunda şüphecidirler (bkz. Van Inwagen 1998; bir savunu için bkz. Taliaferro 2002, Kwan 2013 ve Swinburne 1979; genel bakış için bkz. Sorensen 1992 ve Gendler & Hawthorne 2002).</p>
<p> </p>
<p>5.1.1. Tanrının Her Şeyi Bilmesi</p>
<p> </p>
<p>İnsanlığın gelecekteki özgür eylemini bilen bir Tanrı olduğunu düşünün. Eğer Tanrı serbestçe X eylemi yapacağınızı biliyorsa, o zaman gerçekten X eylemini yapacağınız doğrudur. Ama özgürseniz, X eylemini yapmaktan kaçınmakta özgür olmaz mıydınız? Öncesinde X eylemini yapacağınız göz önüne alındığında, eylemden kaçınmaya özgür olmayacaksınız gibi görünüyor.</p>
<p> </p>
<p>İlk başta bu paradoksu gidermek kolay gibi görünmektedir. Eğer Tanrı sizin hür eyleminizi biliyorsa bir şeyi özgür bir şekilde yapacağınızı ve bundan kaçınabileceğinizi de bilecektir. Tanrı’nın eylemi bilmesi onu zorunlu kılmaz. Paradoks sadece “Tanrı eğer X’i biliyorsa o halde X” önermesi “Eğer Tanrı X’i biliyorsa o halde X zorunludur” önermesiyle karıştırılması sebebiyle ortaya çıkmaz mı? Ne de olsa şu anda bu maddeyi okuyor olduğunuzu birinin biliyor olması halinde bu maddeyi okuyor olduğunuz doğrudur fakat bu maddeyi okuyor olmanız zorunlu bir şart değil ama olumsal görünebilir. Fakat problem kolayca çözülmez çünkü Tanrı’nın bilgisi, insan bilgisinden farklı olarak yanılmazdır ve eğer Tanrı bazı zorunlu şartların sonuçlarını biliyorsa, o halde o zorunlu şartların sonuç vermediği bir durum olamaz. Kimi zaman geçmişin zorunluluğu olarak bilinen duruma bakalım. Bir zorunlu şart bir kere sonuç verdiğinde, oluşması değiştirilemezdir veya mecburidir. Eğer gelecek kesin ve kapsamlı bir şekilde biliniyorsa, gelecek de tıpkı geçmiş gibi zorunlu ve değiştirilemez şekilde midir? Eğer problem birinci şahıs terimleriyle ifade edilir ve Tanrı sizin bu Ansiklopedi’nin (bundan başka Tanrı aşılmaz bir kesinlikle bunu ne zaman yapacağınızı, hangi farklı maddeyi seçeceğinizi ve bu konuda ne düşüneceğinizi de bilmektedir) farklı bir maddesine özgür bir şekilde döneceğinizi bildiği düşünülürse, paradoksa kolay bir çözüm bulmak zor görünmektedir. Bu problemin altını çizmek için Tanrı’nın sizin bir sonraki saatte özgür bir şekilde ne yapacağını bildiğinizi varsayalım. Bu koşullar altında, ne yapmayı seçeceğiniz kendiniz yanı sıra şayet Tanrı tarafından da biliniyorsa başka türlü yapabiliyor olacağınıza inanmak akla uygun mudur? O halde kendiliğinden ön bilgi bununla ilgili ek bir probleme de sebep olur çünkü seçimin psikolojisi neyin seçileceğine dair öncelikli bir ihmali gerektirir.</p>
<p> </p>
<p>Özgürlük-ön bilgi tartışmasına çeşitli cevaplar verilmiştir. Bazıları özgür irade ve determinizmin uyumlu olduğunu savunan uyumculuğu benimserler ve ön bilginin özgür iradeye determinizm kadar tehdit oluşturmadığı sonucuna varırlar. Bazı önde gelen felsefi teistler bu yolu seçerken (en çarpıcı şekilde seçenlerden biri de Jonathan Edwards’tır (1703-1758). Bu günümüz din felsefesinde azınlıkta kalan bir pozisyondur (Paul Helm, John Fischer ve Lynne Baker gibi istisnalar da dâhildir). İkinci bir pozisyon da özgürlüğün bir radikal indeterminist güç kullanımını içerdiğini ve Tanrı’nın gelecekteki hür eylemleri bilemeyeceğini ısrarla savunan liberteryan bakış açısını takip eder. Bazı filozofları Tanrı’nın her şeyi bildiğini inkâr etmekten alıkoyan şey gelecekteki eylemlerle ilgili hakikatlerin olmaması veya gelecekle ilgili gerçekler olsa bile Tanrı’nın bunu bilemeyeceği (Swinburne) ya da özgür seçimi korumak için bunları bilmemeyi kendi seçtiği (John Lucas) fikridir. İlk görüşte birisinin özgür eylemini gerçekleştirmesinden önce verili eylemle ilgili herhangi bir olgu yoktur. Bu, Aristoteles’in geleneksel ama tartışmalı zaman ve hakikat felsefesinin yorumuyla uyumludur. Aristoteles bir deniz savaşının öncesinde taraflardan birinin kazanması argümanının ne doğru ne de yanlış olabileceğini düşünmüştür. Richard Swinburne gibi bazı teistler bu fikri benimseyerek geleceğin bilinemeyeceğini savunurlar. Şayet o metafizik sebeplerle bilinemiyorsa, o halde Tanrı’nın her şeyi bilmesi bilinmesi mümkün olan her şeyi bilmesi olarak analiz edilebilir. Tanrı’nın gelecekteki özgür eylemleri bilememesi fikri, nasıl Tanrı’nın imkânsızı gerçekleştirmekteki eksikliği onun kadir-i mutlaklığı sıfatına zıtsa, Tanrı’nın her şeyi bilememesine de o kadar zıttır. Diğer filozoflar orijinal paradoksu inkâr etmektedirler. Onlar Tanrı’nın ön bilgisinin liberteryan özgürlükle uyumlu olduğunda ısrar ederler ve bu kararsızlığı Tanrı’nın zamanla sınırlı olmadığını (Tanrı geleceği ezeli bakış açısından bizim için Tanrı’nın gördüğü gibi görmemektedir) iddia ederek çözerler ve her şeyi bilen bir Tanrı’nın eşsiz bakış açısını savunarak özgürlüğü etkisizleştiren herhangi bir fikri engellerler. Tanrı geleceği buna mecbur olmadan, çoktan tesis edilmiş ve belirlenmiş bir geleceğe dayanmaksızın basitçe bilebilir. Ancak bu sadece geçmişin zorunluluğuna paralel bir sonsuzluk zorunluluğu yoksa işe yarar. Tanrı’nın zamansız inancı üzerinde onun geçmiş inancından daha fazla kontrolümüz olduğunu neden düşünelim? Eğer öyle değilse o halde zamansız bilgiye tam olarak paralel bir ikilem vardır. Özgürlük ve ön bilgiye dair güncel ve olağanüstü bir analiz için lütfen Linda Zagzebski’nin çalışmasına bakınız.</p>
<p> </p>
<p>5.1.2. Ebediyet</p>
<p> </p>
<p>Zamanın dışında bir varlık olabilir mi? Büyük monoteist geleneklerde Tanrı herhangi bir başlangıç ya da sonu olmayan bir varlık olarak düşünülür. Tanrı kendi varlığına asla son vermez, aslında hiç son veremez. Bazı felsefi teistler Tanrı’nın zamansallığını aynı bizde olduğu gibi Tanrı’nın da öncesi, mevcut zamanı ve sonrası veya geçmişi, şimdisi ve geleceği olduğu şeklinde savunmuşlardır. Bu görüş kimi zaman Tanrı’nın sonsuzluğu tezi olarak anılmaktadır. Tanrı’nın zamansallıktan bağımsız olduğunu savunan daha radikal bir duruş benimseyenler ise Tanrı’nın hiçbir şekilde zamanda olmadığını ya da tüm zamanlarda veya bu zamanların içinde “aynı anda” var olduğunu savunurlar. Buna sonsuzluk tezinin aksine Tanrı’nın ebediyeti denilmektedir.</p>
<p> </p>
<p>Neden daha radikal bir duruş benimsenmektedir? Önce belirtildiği gibi bir sebep şayet Tanrı zamansallıkla bağlıysa, özgürlük ve ön bilgiyi uzlaştırabilecek bir çözüm olabilir. Hippolu St. Augustine’in dediği gibi:</p>
<p> </p>
<p>Böylece zamanda ve gelecekte oluşan şeyler aslında henüz oluşmamış ve şimdideki şeyler şimdidedir ve geçmişteki şeyler artık yoktur; fakat tüm bunlar O’nun tarafından O’nun kararlılığı ve sonsuz mevcudiyetiyle idrak edilmiştir (Tanrı’nın Şehri, XI.21).</p>
<p> </p>
<p>Eğer Tanrı zamanın dışındaysa, Tanrı’nın kesintisizliğini (değişmezliğini), ıskat edilemezliğini ve ölümsüzlüğünü açıklayan güvenli bir temel de mümkün olabilir. Bundan başka, Tanrı’nın zamanın dışında olmasını Tanrı’nın zamanı yaratması için bir argüman olarak kullanma fırsatı da doğabilir.</p>
<p> </p>
<p>Tanrı’nın zamansal dizilimle bağlı olmamasını kabul edenler çözümleme yapmaksızın buraya kaydedeceğim bir dizi muamma ile karşı karşıya gelirler. Eğer Tanrı bir şekilde tüm zamanlarda ve zamanların içinde mevcutsa, hepsinde ya da hepsinin içinde eşzamanda mevcut mudur? Eğer öyleyse aşağıdaki problem oluşur. Eğer Tanrı Roma’nın yandığı M.S. 410 yılında ve siz bu ansiklopedi maddesini okuduğunuz aynı anda mevcutsa o halde Roma siz bu maddeyi okuduğunuz zamanda yanıyor olmalıdır (Bu problem Nelson Pike (1970) tarafından daha da geliştirilmiştir; Stump ve Kretzmann 1981’de Tanrı’nın sonsuz bilgisine dâhil olan eşzamanlılığın geçişli olmadığı şeklinde cevap vermişlerdir). Ebediyet ve Tanrı’nın her şeyi bilmesine ilişkin farklı bir problem daha doğar. Eğer Tanrı zamanın dışındaysa Tanrı şu an zamanın ne olduğunu bilebilir mi? Diyelim ki şu an tarih 1 Haziran 2018 gece yarısını gösteriyor. Zamanın dışındaki bir Tanrı 1 Haziran 2018 gece yarısında olacak kesin şeyleri bilebilir fakat Tanrı bu zamanın şimdi olduğunu bilebilir mi? Problem, Tanrı’nın üstün varlığının zamandan bağımsız olduğuna dair iddiaya daha fazla vurgu yapıldıkça, zamanı bilindiği haliyle ciddiye alma ihtimalini tehlikeye atmış olmaktır. Son olarak büyük monoteist gelenekler İlahi olanın yaratımdan olağanüstü farklı olduğu yönünde bir portre çizerken aynı zamanda Tanrı’nın yakınlığı ve içkinliğine yönelik bir ısrar da vardır. Bazı teistler için Tanrı’yı bir kişi ya da kişi-benzeri bir varlık olarak (Tanrı sever, eyleme geçer, bilir gibi) tarif etmek lafı dolandırmak değildir. Fakat ebedi bir Tanrı’nın şahsi olup olmadığı açık değildir. Tanrı’nın zamanla ilişkisi için Katherine Rogers’ın yakın zamanda yayınlanan çalışmasına (2007, 2008) bakınız.</p>
<p> </p>
<p>5.1.3 Tanrı’nın İyiliği</p>
<p> </p>
<p>Bilinen tüm dünya dinleri iyilik ve kötülüğün doğasına değinirler ve ister bu kurtuluş, özgürlük, adalet, aydınlanma, sükûnet veya Nirvana’nın nefsi fenaya kavuşturan Nirvana’sı olsun, insanın mutluluğu gerçekleştirmesi için çeşitli yolları önerirler. Önemli farklılıklara karşılık, pek çok dinde Altın Kural’ın (Onların sana davranacağı şekilde onlara davran) tavsiye edilmesinden de anlaşılacağı gibi iyinin pek çok kavramı arasında önemli bir örtüşme vardır. Bazı dinler İlahi olanın bir açıdan bizim insani iyi ve kötü mefhumumuzun üstünde olduğu fikrindedirler. Mesela Hinduizmin bazı formlarında Brahman bir tür etik aşkınlığa sahip olarak yüceltilmiş ve bazı Hristiyan teolog ve filozoflar da benzer bir şekilde Tanrı’nın hiç değilse olabilecek en nitelikli anlamda sadece ahlaki bir fail olduğunda ısrar etmişlerdir (Davies, 1993). Onlar için Tanrı’ya iyi demek bir insana iyi demekten çok farklıdır.</p>
<p> </p>
<p>Burada sadece bazı filozofların Tanrı’ya iyi demenin ne anlama geldiğini bazı yollarla nasıl ifade ettikleri incelenecektir. Bu meseleyi ele almak için ya Tanrı’nın yaratımı olmayan standartlarda ve böylece bir ölçüde Tanrı’nın iradesinden bağımsız olarak Tanrı’nın iyiliğini ya da Tanrı’nın iradesi ve Tanrı’nın yaratımının standartları bağlamında açıklama eğilimi vardır. İkinci görüş teist iradecilik olarak isimlendirilmiştir. Teist iradeciliğin yaygın bir versiyonu, bir şeyin iyi veya doğru olması için Tanrı’nın onu onaylaması ya da izin vermesi, bir şeyin kötü ya da yanlış olması için de Tanrı’nın onu onaylamaması ve yasaklaması iddiasıdır.</p>
<p> </p>
<p>Teist iradeciler çeşitli güçlüklerle karşılaşır; ahlaki dil İlahi irade anlamında açıklamaya gerek olmaksızın anlaşılabilir. Esasında, pek çok insan Tanrı’ya herhangi bir referans vermeksizin objektif ahlaki yargılamalar olarak gördükleri işleri yerine getirirler. Eğer ahlaki dili anlaşılır bir şekilde kullanıyorlarsa, bu ahlaki dilin tam olarak anlamı İlahi irade anlamıyla nasıl analiz edilebilir? Dil felsefesindeki yeni bir çalışma teist iradecilerin işine yarayabilir. Arızi referans teorisine göre “su” zorunlu olarak H<sub>2</sub>O’yu imler. Suyun H<sub>2</sub>O olması, insanların “su” terimini onun bileşenlerini bilmeden kullandığı gerçeğine bakılmaksızın olumsal bir durum değildir. Benzer şekilde pek çok insan Tanrı’nın varlığından haberi olmasa da (veya onu inkâr etseler de) bu “iyi” Tanrı tarafından emredilen iyiye atıf yapıyor olabilir mi? İradeciliğin başka bir güçlüğü de “Tanrı’nın iyi” olduğu iddiasına dair açık anlamlı içeriğin hesaba katılmasıdır. Dindar, Tanrı’yı veya özellikle Tanrı’nın iradesinin “iyi” olduğunu söyleyerek “Tanrı, Tanrı’nın iradesini yerine getirir” sözcüğünden daha fazlasını ifade ediyor gibi görünmektedir. Eğer öyleyse iyilik mefhumunun Tanrı’nın iradesinden bağımsız bir anlamı olması gerekmez mi? Öte yandan eğer iradecilik kabul edilirse, ortaya çıkan bir ihtilaf da teistin ahlaki yargılamalarının normatif nesnelliğini tehdit etmesidir. Tanrı ahlaki yargılamaları alt üst edebilir mi? Örneğin Tanrı zulmü iyi hale getirebilir mi? Tartışmalı olarak, ahlaki evren çok da şekil verilebilir bir evren değildir. Buna cevap olarak bazı iradeciler Tanrı’nın değişmezliği ve zorunlu doğası ışığında ahlaki yargıların istikrarının anlaşılabileceği cevabını aramışlardır.</p>
<p> </p>
<p>Birisi, Tanrı’nın varlığı (Tanrı’nın iradesinin tersine) anlamında Tanrı’nın iyiliğini anlamak suretiyle, iradeci olmayan duruşa yakın olacaktır. Aquinas ve diğerleri Tanrı’nın tam olarak iyiliği anlamında Tanrı’nın özünde iyi olduğunu savunmuşlardır. Bu gibi konumlar, bir şeyin iyi olmasının sebebinin Tanrı’nın öyle olmasını istemesi iddiasını taşımadıkları ölçüde anti-iradecidirler. Tanrı’nın iyiliği çeşitli yollarla, ya Tanrı’nın mükemmelliğinin Tanrı’nın bir fail olarak iyi olmasını gerektirmesiyle, ya da Tanrı’nın iyiliğinin yukarıda ana hatları çizilen İlahi sıfatlar anlamında açıklanmasının savunulmasıyla ifade edilebilir. Örneğin bilgi kendi içerisinde iyi olduğu için, Tanrı’nın her şeyi bilmesi en yüce iyiliktir. Tanrı ayrıca iyi bir evreni yarattığı ve muhafaza etmiş olduğu ölçüde de iyi olarak düşünülür. Kötülük problemi üzerine tartışmaların (Eğer Tanrı kadir-i mutlak ve kusursuz şekilde iyiyse neden kötülük var?) etkililiği kesindir çünkü bir taraf Tanrı’nın iyiliğine dair bu ana yargıya meydan okur (Kötülük problemi ile ilgili tartışma bölüm 5.2.4’te ele alınmıştır).</p>
<p> </p>
<p>İradecilik ve Tanrı’yı özünde iyi bir varlık olarak görme arasında seçim yapmak nadiren birbiriyle uyuşur. Tam ölçekli bir iradeciliğe karşı olan bazı teistler kısmi iradeci unsurlara müsaade gösterirler. Bu ılımlı duruşa göre Tanrı zulmü iyi bir hale getiremese de, başka şekilde ahlaken tarafsız olabilecek bir takım eylemleri ahlaken gerekli ya da ahlaken yasaklı hale getirebilir. Buna dayalı argümanlar kozmosun ve onun tüm içeriğinin Tanrı’nın yaratımı olduğu tezine dayalıdır. Bazı mülkiyet teorilerine göre, bir şeyi iyi haline getiren fail o mülkiyet üzerinde hak kazanır. Kozmos ve onun içeriğinin Yaratıcı’ya ait olduğu argümanındaki önemli hamleler, İnsan ebeveyninin kendi çocuklarına “sahip olduğu” (Onlar sahip değildirler çünkü anne ve babalar Tanrı gibi radikal bir yaratıcı değildirler) ve İlahi sahipliğin her şeyi makbul göreceği ve bu sebeple de Tanrı’ya borçlu olunan insani ödevlerin bir kölenin efendisine olan borcu (her teistin itiraz etmediği bir bakıştır bu) olarak yorumlanacağı iddiasına karşı koruma olarak kullanılmıştır. Kozmosun neden ve nasıl Tanrı’ya ait olduğuna dair teorilerin dile getirilmesi üç monoteist gelenekte başta gelmektedir. Platon, Aquinas ve Locke gibi bu kavramı savunmuştur (Bir savunma için bkz. Brody 1974).</p>
<p> </p>
<p>Tanrı’nın iyiliğini kuramlaştırmada yeni bir gelişme Zagzebski tarafından 2004 yılında kaydedilmiştir. Zagzebski örnek alınacak derecede erdemli bir kişinin iyi bir davranış motifi içereceğini ileri sürmektedir. Motiflerin içsel, duyusal veya duygusal yapısı vardır. Duygu, “eylem inisiyatifi alan ve eylemi yönlendiren” “dünyanın duyusal algısıdır” (2004: xvi). İnsan motivasyonunu iyi yapan şey için en nihai gerekçe Tanrı’nın motifleriyle uyumlu olmasıdır. Zagzebski’nin teorisi teizmin ışığında insan erdemlerinin açıklamasını sunan belki de dile getirilen en hırslı erdem teorisidir. Tüm teistler onun Tanrı’nın duyguları olan bir kişi olduğuna yönelik cesur iddiasını ikrar etmezler fakat pek çoğu (en azından analojik anlamda) Tanrı’yı kişisel ve duygu duruma sahip olarak görebilir.</p>
<p> </p>
<p>İyi ve kötü yargılarını Tanrı yargılarına bağlamaya yönelik kayda değer diğer bir çaba da etik teorisinin ideal gözlemcisine dayanır. Bu teoriye göre ahlaki yargılar, ideal bir gözlemcinin meseleleri nasıl yargılayacağı açısından analiz edilebilir. Bir eylemin doğru olduğunu söylemek orada eylemi onaylayan ideal bir gözlemcinin olduğu fikrini savunmaya yönelik bağlılığı gerektirir; bir eylemin yanlış olduğunu iddia etmek, o eylemi onaylamayan ideal bir gözlemcinin olduğu tezini gerektirir. Bu teori Hume, Adam Smith, R.M. Hare ve R. Firth’in eserlerinde bulunabilir (bkz. Firth 1952 [1970]). İdeal gözlemci çeşitli şekillerde tarif edilebilir fakat tipik olarak ahlaki olmayan olgulara (olgunun ahlaki durumu ve karmaşıklıklarını önceden bilmeksizin kavranabilecek olgular mesela “O kötü bir şey yaptı” ahlaki bir olgu iken “O Smith’e vurdu” böyle değildir) ilişkin tarafsız her şeyi bilen ve her şeyi algılayan biri olarak düşünülür (Firth’in dâhil olan tüm varlıkların bakış açılarının evrensel ve duyusal seviyede kabul edebilecek konumu benimsemek için kullandığı terimidir). Teori, mesela dezavantajlı olmanın nasıl hissettireceğini fark etmek yoluyla, birbirini tarafsız olmak için zorlayan, empirik olgularını açıkça ortaya koymak ve daha hassas olmak amacıyla farklı taraflar açısından analiz edilebileceği olgusundan desteğini almaktadır. Teorinin zorlu eleştirmenleri ve savunucuları bulunmaktadır. Eğer doğruysa ideal bir gözlemci olduğu sonucu olduğu anlamına gelmez ancak eğer doğruysa ve ahlaki yargılamalar tutarlıysa o zaman ideal gözlemci fikri tutarlıdır. Üç büyük monoteist gelenekte Tanrı kavramları göz önünde tutulursa, Tanrı ideal gözlemci tanımına (ve tabii daha fazlasına) uyar. Bunun ateistler tarafından hoş karşılanmamasına gerek yoktur. İdeal gözlemci teorisi inandırıcıysa, bir teistin normatif ve etik yargılamalara bağlılık gösteren ateistlerin de Tanrı ya da Tanrı benzeri bir varlığın fikrine bağlı olduğunu iddia etmesi için gerekçesi vardır (İdeal gözlemci teorisinin teist formuna yönelik bir savunma için bkz. Taliaferro 2005a; eleştiri için bkz. Anderson 2005. Tanrı, iyilik ve ahlaka dair daha fazla çalışma için bkz. Evans 2013 ve Hare 2015. Dinsel otorite kavramına dair ilginç bir çalışma için bkz. Zagzebski 2012).</p>
<p> </p>
<p>Bu bölümde tartışılan klasik ilahi sıfatlara dikkate ek olarak ilahi basitlik, değişmezlik, kayıtsızlık, her yerde birden var olma, Tanrı’nın özgürlüğü, ilahi zorunluluk, egemenlik, Tanrı’nın soyut nesnelerle ilişkisi, Üçleme hakkındaki Hristiyan öğretileri, tecessüm, kefaret ve daha fazlası hakkında felsefi çalışmalar da vardır.</p>
<p> </p>
<p>5.2. Tanrı’nın Varlığı</p>
<p> </p>
<p>Bazı giriş niteliğindeki felsefe ders kitapları ve antolojilerde Tanrı’nın varlığına dair argümanlar, daha sonra yanlış olduğunu göstermek amacıyla görünüşte kanıtlar olarak sunulur. Örneğin kozmosun açık nizamı ve amaca yönelik doğası argümanı en iyi ihtimalle kozmosta maksatlı, tasarlayan bir zekânın iş başında olduğu argümanı temelinde eleştirilecektir. Bu, kadir-i mutlak, her şeyi bilen, iyilikçi ve benzeri durumlara sahip bir Tanrı fikrini tesis etmek için yeterli değildir. Fakat iki yorumun yapılması gerekir: İlk olarak “eksik” netice tek başına tüm bu gibi aşkın zekâ fikrini dışarıda bırakan bilimsel natüralisti rahatsız etmeye yeterlidir. İkincisi bugün çok az filozof tek bir argümanı kanıt olarak geliştirmektedirler. Alışıldığı gibi tasarım argümanı dinsel deneyim argümanından ve aşağıda ele alınan diğer argümanlardan yola çıkılarak onlarla birlikte geliştirilebilir. Bilimsel natüralist ya da teist olsun, felsefelerin, Hempel’in kapsamlı soruşturma tavsiyesine (daha önce atıf yapılmıştı) sadık kalarak kesin bir sonucu olan tekli kanıtlardan ziyade kümülatif argümanlar ve tam bir dizi düşünce geliştirmesi giderek artan bir şekilde görülmektedir.</p>
<p> </p>
<p>Bu bölüm temel teist argümanları incelemektedir.</p>
<p> </p>
<p>5.2.1 Ontolojik Argümanlar</p>
<p> </p>
<p>Bu başlık altında pek çok argüman bulunmaktadır; argümanın versiyonu işe yarar ve daha sonra ihtimal ve Tanrı kavramını maksimum mükemmellik olarak ve ihtimal ve zorunluluğu içeren modal çıkarım ilkelerini kullanarak uygulanır. Buna karşılık gösterileceği gibi argümanın tüm deneysel desteğe ihtiyacı yoktur. Argümanın odak noktası şayet Tanrı varsa, Tanrı’nın varlığı gereklidir tezidir. Diğer bir deyişle Tanrı’nın varlığı arızi değildir; Tanrı olmak ya da olmamak için mevcut türden bir varlık değildir. Tanrı kavramında inşa edilen bu zorunlu varoluş, Tanrı’nın Yahudi, Hristiyan ve İslam geleneklerinde nasıl algılandığına hitap ederek desteklenebilir. Bu, bu geleneklerde Tanrı’nın nasıl düşünüldüğüne dair bir takım a posteriori, ampirik araştırmaları dahil edecektir. Alternatif olarak ontolojik argümanın savunucusu diğerlerini Tanrı kavramının en azami kusursuz varlık fikri olduğuyla başlayarak zorunlu olarak var olan bir varlık kavramı olduğuna ikna etmeyi umar. Eğer en azami kusursuz varlık varsa nasıl olurdu? Onu yüce kılan nitelikler (her şeyi bilmesi ve kadir-i mutlak olması) dizisinin arasında zorunlu varlık olarak varlığı savunulmuştur. Bir kere tam olarak ifade edildiğinde, zorunlu olarak var olan en azami kusursuz varlığa “Tanrı” denilebileceği savunulabilir. Zorunlu mevcudiyeti olan varlık olarak orada varlık ve orada varlık olarak Tanrı arasındaki ilişkiye dair yeni bir ilginç çalışma için Alexander Pruss ve Joshua Rasmussen’in Zorunlu Varoluş eserine bakılabilir (2018: bölüm birden üçe).</p>
<p> </p>
<p>Ontolojik argüman St. Anselm’e (1033/34-1109) kadar gider fakat bu bölüm eğer bir şeyin varlığı muhtemelen zorunluysa o halde o zorunlu olarak vardır (ya da gereksiz bir tekrarla söylersek zorunlu olarak zorunludur) ilkesine dayanan mevcut yorumunu inceleyecektir. İlke önermelerle tasvir edilebilir. Altı sayısının (bir dâhil bölenlerine eşit fakat kendisine eşit olmayan bölenlerinin toplamına eşit sayı olarak) en küçük kusursuz sayı olması gerçek olamayacak kadar zor görünmektedir. Daha çok ya zorunlu olarak doğrudur ya da zorunlu olarak yanlıştır. Eğer ikincisiyse muhtemel değildir, eğer birincisiyse muhtemeldir. Eğer birisi altının kusursuz en küçük sayı olduğunu biliyorsa o halde ona inanması için iyi bir sebebi olması gerekir. Tanrı’nın muhtemelen zorunlu olarak var olduğunu düşünmek için neden var mıdır? Argümanın savunucuları onaylayarak cevap verirler ve Tanrı’nın var olduğu sonucuna ulaşırlar. Bu argümana yüzlerce itiraz ve cevap gelmiştir. Belki de en iddialı itiraz aynı akıl yürütmenin Tanrı’nın var olmadığını savunmak için kullanılabileceği itirazdır; zira Tanrı’nın olmaması mümkünse ve zorunlu varoluş “Tanrı’nın” anlamının bir parçasıysa, o halde Tanrı var olamaz.</p>
<p> </p>
<p>Ontolojik argümanın klasik, alternatif versiyonları Anselm, Spinoza ve Descartes, en son versiyonları da Alvin Plantinga, Charles Hartshorne, Norman Malcolm ve C. Dore tarafından ileri sürülmüştür ve William Rowe, J. Barnes, G. Oppy ve J.L. Mackie gibi pek çok son dönem eleştirmeni vardır. Ontolojik argümanın son zamanlarda yayınlanan kitap uzunluğunda iki savunması şunlardır: Daniel Dombrowski’nin Rethinking the Ontological Argument (2006) ve Yujin Nagasawa’nın Maximal God; A New Defence of Perfect Being Theism (2017). Kusursuz varlık teolojisinin her savunucusu ontolojik argümanı benimsememektedir. Thomas Aquinas çokça bilindiği gibi ontolojik argümanı kabul etmemişti. Ontolojik argümana duyulan ilginin canlandırmasında sorumlu olan filozoflardan Alvin Plantinga şahsen argümanı akla yatkın olarak ele alsa da (çünkü o, Tanrı’nın varoluşunun zorunlu olarak doğru olduğunun mümkün olduğu öncülünü de gerektiren, Tanrı’nın varlığının zorunlu olarak doğru olduğu sonucuna inanmaktadır) argümanın bir ateisti ikna etmek için yeterli güce sahip olduğunu düşünmemektedir (Plantinga 1974:216-217).</p>
<p> </p>
<p>5.2.2. Kozmolojik Argümanlar</p>
<p> </p>
<p>Bu şekildeki argümanlar ontolojik argümanın dayandığı yansıtmadan daha sıkı bir ampirik, <em>a posteriori</em> temaşaya dayanmaktadır fakat bazı versiyonları <em>a priori</em> gerekçeleri de işe koyar. Farklı versiyonları vardır. Bazıları kozmosun onun dışında bir ilk nedeni, zaman içerisinde bir İlk Nedeni olduğunu savunurlar. Diğerleri kozmosun zamansal bir kökeni olmasa bile an be an zorunlu, daimi bir sebebi olduğunu savunur. İki versiyon da birbirini dışlamaz çünkü kozmosun bir İlk Nedeni ve sürekli, daimi sebebi olması ihtimali vardır.</p>
<p> </p>
<p>Kozmolojik argüman, kendi kendine var olan en az bir güçlü varlık olarak orada varlık ya da kökeni ve devamlı varlığı başka hiçbir varlığa dayanmayan bir varlık kavramının akıl edilebilirliğine dayanır. Bu ontolojik argümanın versiyonlarında kullanılan mümkün tüm dünyalar boyunca en yüce üstünlüğün tam bir zorunluluğu da olabilir veya daha yerel olarak aktüel dünyada sebebi olmayan sınırlı bir varlık kavramı olabilir. Eğer başarılı olursa argüman, kozmosun var oluşundan sorumlu sıra dışı bir güce sahip en az bir varlığı düşünmek için gerekçe sağlayabilir. En iyi ihtimalle dinin Tanrı’sının tam bir resmini çizemeyebilir (İlk Neden güçlü ama zorunlu olarak kadir-i mutlak olmayabilir) fakat buna karşılık natüralist alternatiflere karşı gelebilir ve teizme biraz gerekçe sunar (İkinci nokta, başka bir gezegende yaşam olmasının, bu yaşamın zeki bir yaşam formu olduğunu kanıtlamadığı ancak belki de biraz farkla başka bir gezegende zeki yaşam olduğu hipotezi iddiasına benzer).</p>
<p> </p>
<p>Argümanın iki versiyonu da kozmosun mevcut durumunu düşünmemizi ister. Bildiğimiz dünya zorunlu olarak mevcut mudur? En azından kendimiz, güneş sistemi ve galaksi açısından öyle değildir. Kozmostaki bu varlıklara ilişkin olarak, neden var olmadıklarını değil neden var olduklarını sormamız daha anlamlıdır. Doğal dünyanın bilimsel açıklamasına ilişkin olarak nedenlere yönelik bu tür soruşturmalar çok fazla anlamlıdır ve hatta belki de doğal bilimlerin esas varsayımları da olabilirler. Argümanın bazı karşıtları eğer bir şeyin var olduğunu <em>a priori</em> biliyorsak onun var olması için bir neden olduğu fikrine karşı çıkarlar. O halde neden kozmos vardır? Tartışmalı bir şekilde eğer kozmosun arızi var oluşu (ya da kozmosun durumları) sadece diğer arızi şeyler açısından varsa (yani kozmosun önceki durumları) o halde tam bir kozmik açıklama asla elde edilemez. Buna karşılık eğer (arızi olmayan) en az bir zorunlu varlık kozmostan sorumluysa, kozmosun açıklaması vardır. Bu noktada argüman bölünerek iki versiyon oluşturur.</p>
<p> </p>
<p>Zamanda İlk Nedene dair argümanlar arızi bir varoluştan diğer bir varoluşa doğru sürekli zamansal bir gerilemenin kozmosun varlığını asla açıklayamayacağını iddia ederler ve gerileme ya da kozmosun hiçlikten doğması yerine İlk Nedeni kabul etmeyi daha makul bulurlar. Kozmosun devam ettirici bir sebebi olduğuna dair argümanlar bir şeylerin neden var olduğuna dair açıklamanın şu anda mevcut, eşzamanlı, devam ettirici bir neden öne sürmeksizin şimdi yeterli olamayacağını iddia ederler. Argümanlar tüm aktüel sonsuzların inkârına ya da sadece arızi durumları içeren açıklamaların sonsuz geri tepmesinin reddedilmesiyle birlikte bazı sonsuzların kabulüne (örneğin sonsuzca çok yıldız olduğunu destekleyen tutarlılığı böyledir)  dayanmaktadır. İkincisi, yumuşak olanın aksine sert geri tepmedir. Açıklama oluşturmayan mümkün sert geri tepme örnekleri vardır: Örneğin farz edin ki Tom bir kitaba nasıl sahip olduğunu o kitabı B’den almış A’dan aldığını beyan ederek açıklıyor ve bu sonsuza kadar gidiyor. Bu Tom’un kitabı nasıl aldığını açıklamazdı. Alternatif şekilde bir aynaya yansıtılan ışığı tasavvur edin. Eğer birisi ışığın mevcudiyetinin o ışık başka bir aynadan yansıyan ışığın yansıması olduğunu ve bu aynadaki ışığın diğer aynadan geldiğini ve böylece sonsuza kadar gittiğini iddia etseydi başarılı şekilde açıklanabilir miydi? Son bir örnek daha düşünün. Anlamadığınız bir kelimeyle karşılaştınız. “Ongggt” olsun bu kelime. Anlamını soruyorsunuz ve anlam olarak da size anlaşılmayan başka bir kelime veriliyor ve bu sonsuz geri tepmeyi oluşturacak şekilde sonsuza kadar devam ediyor. İlk terimin anlamını bilebilir miydiniz? Bu örneklerin gücü arızi açıklamaların geri tepmelerine ne kadar benzediğini göstermektedir.</p>
<p> </p>
<p>Tüm aktüel sonsuzlukları reddeden argümanın versiyonları özellikle aktüel olarak sonsuz olan bazı özelliklere sahip olacağından İlk Nedenden ne çıkarılacağı açıklamasının rahatsızlığıyla karşılaşırlar. Buna cevap olarak Craig ve diğerleri, potansiyel sonsuzluklara (her ne kadar İlk Neden ortadan kalksa da asla aktüel bir sonsuzluk olmayacaktır) herhangi bir itirazlarının olmadığını iddia etmişlerdir. Buna ek olarak yaratımdan önce İlk Nedenin zamanda olmadığını, zamanın mutlak olmaktan çok ilişkisel olduğu teorisine dayanan bir konumda kabul etmektedirler. İlişkisel görüşün son zamanlardaki bilimsel popülaritesi argümanın savunucularına destek verebilmektedir.</p>
<p> </p>
<p>Kozmolojik argümanın iki versiyonuna da hangi açıklamaların makul olduğuna dair abartılı bir tablo çizdiği yönünde itiraz edilmiştir. Neden kozmos bir bütün olarak açıklamaya ihtiyaç duymalıdır? Eğer kozmostaki her şey sonsuz, geri tepen izahatla açıklanabiliyorsa geriye açıklayacak ne kalır? Buna ya sonsuz geri tepmenin tatmin edici bir şekilde açıkladığını inkâr ederek ya da bütün için açıklama aramanın başarısız olduğuna saldırılarak cevap verilebilir. “Neden orada bir kozmos var?” sorusu kusursuz bir şekilde makul bir sorudur. Eğer kozmostaki şeyler için açıklama varsa bütünü için neden olmasın? Argüman, tüm bütünlerin parçalarının niteliklerine sahip olduğu yönündeki mantık hatası üzerine kurulmamıştır. Fakat kozmostaki her şey eğer arıziyse tüm kozmosun arızi olduğuna inanmakla, eğer kozmostaki her şey görünmezse, bir bütün olarak kozmosun görünmez olduğuna inanmak kadar makuldür.</p>
<p> </p>
<p>Diğer bir itiraz da kozmolojik argümanın arızi bir kozmosu açıklamaktansa çok az felsefi veya bilimsel bir anlam çıkarabileceğimiz gizemli bir varlığı ileri sürmesidir. En azından bir İlk Nedenin kozmos hakkında açıklaması olduğunu varsaymak, kozmosun açıkça nihai bir açıklaması olmadığı sonucuna varmaktan nasıl daha iyi bir açıklama sağlayabilir? Nihayetinde, teist neden yaratılan İlk Nedenin arızi bir mesele olduğunu itiraf etmekle yükümlüdür. Eğer aksine teist İlk Nedenin yapmak zorunda olduğu şeyi yaptığını iddia ediyorsa, kozmos arızi değil de zaruri olmaz mı?</p>
<p> </p>
<p>Bazı teistler, Tanrı’nın kozmosu yaratmasının gerçekten zorunlu olduğu fikrine ulaşıyorlar. Eğer Tanrı en yüce şekilde iyiyse, kozmos şeklinde iyiliğin dolup taşması gerekir (Areopagiteli Dionysos hakkında bkz. Stump&Kretzmann 1981; Tanrı’nın özgür olmadığı argümanları için bkz. Rowe 2004). Fakat teistler tipik olarak Tanrı’nın özgürlük rolüne yer ayırırlar ve böylece kozmosun arızi olduğu fikrini sürdürmenin peşindedirler. Kozmolojik argümanın savunucuları onun evrenle ilgili açıklamasının alternatif görüşlerde bulunmayan kapsamlı bir sadeliğe sahip olduğunu hala iddia etmektedir. Tanrı’nın seçimleri arızi olabilir fakat Tanrı’nın varlığı öyle değildir ve kozmosun yaratımındaki İlahi seçim onun fevkalade, her şeye ağır basan girişiminde yani iyi bir şey yaratmasındaki derin sadeliğiyle anlaşılabilir. Swinburne, Tanrı’nın iradesi anlamında doğa yasalarının açıklanmasını, kozmosun düzeni ve amaca dair karakterini anlamak için sade ve kapsayıcı bir yapı sunacağını ileri sürmektedir (ayrıca bkz. Foster 2004).</p>
<p> </p>
<p>Kozmolojik argümanın savunucuları arasında Swinburne, Richard Taylor, Hugo Meynell, Timothy O’Connor, Bruce Reichenbach, Rober Koons, Alexander Pruss ve William Rowe vardır; başta gelen karşıtları ise Antony Flew, Michael Martin, Howard Sobel, Graham Oppy, Nicholas Everitt ve J.L. Mackie’dir. Rowe kozmolojik argümanı savunurken onun yeterli neden ilkesi hakkındaki çekinceleri, argümanı tamamen tatmin edici kabul etmesini engellemektedir.</p>
<p> </p>
<p>5.2.3 Teleolojik Argümanlar</p>
<p> </p>
<p>Bu argümanlar, Tanrı’nın ya da daha ılımlı iddia edilirse bir ya da daha fazla, Tanrı benzeri, amacı olan güçlerin tasarımı ya da kasti davranışlarını yansıtıyor görünen kosmosun karakteristiklerine odaklanmaktadır. Argümanın bir kısmı, kozmosun akıllı bir varlık tarafından üretilmiş bir tür gerçeklik olduğu yönünde kanıt sunduğu şeklinde formüle edilebilir ve bu kaynağı ileri sürmenin, agnostisizm ya da bu gerçekliği inkâr etmekten daha makul olduğunu savunur. Kozmolojik argümanın durumunda olduğu gibi, teleolojik argümanın savunucusu da onun orada bir yerde Tanrı’nın olduğunu düşünmek için sadece bazı nedenleri sunduğunu iddia eder. Bir tür kümülatif durum, teizm için karşılıklı olarak destekleyici çeşitli argümanları tahlil etmeyi gerektirir. Ontolojik argüman (kanıt oluşturan gücü varsa) İlahi sıfatları olan bir varlığı ve onun zaruri olarak var olduğunu ileri sürmenin anlamlı olduğunu düşünmek için gerekçe sunarken, teleolojik argüman zeki, kozmosta aşkın bir sebebi olan varlığı savunmakta başarılı olursa, kozmolojik argümanın İlk Nedeninin (eğer başarılı olursa) amaca dair olduğunu düşünmek için bir gerekçe verebilir. Tüm bunların arkasında dinsel deneyim argümanı (aşağıda değinilecektir) kozmosun dinsel kavrayışına ve natüralizmin yeterliliğini sorgulamak amacıyla daha fazla destek aramak için bazı nedenler sunabilir.</p>
<p> </p>
<p>Teleolojik argümanın bir versiyonu amaca dair açıklamanın akıl edilebilirliğine dayanacaktır. İnsan olma durumuyla ilgili olarak, kasti, amaca dair açıklamalar meşrudur ve doğa ve olayların oluşumu için gerçekten açıklama sunabilir. Kozmosun nihai karakteri üzerine düşünürken, kozmosun güçlü, zeki bir faille veya arkasında hiçbir yasa olmayan nihai yasaların natüralist planıyla açıklanması ihtimali mi daha güçlüdür? Teleolojik argümanı devreye sokan teistler makul bir şekilde kozmosun amaca dair açıklanabilir özelliklerini tanımlama çabasıyla nizama ve kozmosun istikrarına, bitkisel ve hayvani yaşamın oluşumuna, bilincin varlığına, ahlaka, rasyonel faillere ve benzerlerine dikkati çekerler. Gerek biyoloji gerekse de fizik olsun natüralist açıklamalar, teist metafiziğin daha geniş şemasına karşı çıkarken, uygulamada kıyasen yerel rol oynarlar. Biyolojik evrimin Darwinci açıklamaları ilk olarak neden böyle yasaların veya herhangi bir organizmanın olup olmadığını enine boyuna düşünmek için bize zorunlu olarak yardım etmek zorunda değildirler. O zaman teleolojik argümanı destekleyen veya ona karşı çıkan argümanlar, natüralist açıklamanın ötesine hareket etmenin gerek olmadığını iddia eden negatif açıyla ve natüralizmin ötesine gitmenin başarısız olduğu fikrini tespit etmeyi hedefleyen pozitif açıyla birlikte, kozmolojik argüman hakkındaki argümanlara benzeyecektir.</p>
<p> </p>
<p>Teleolojik argümanı değerlendirirken eşsizlikten yola çıkan itirazı göz önüne alalım. Kozmos kesinlikle eşsizdir. Tasarlanmış olduğu ve yokluğu bilinen bazı çoklu evrenlere ulaşım yoktur. Argüman, kozmosu, alternatif kozmos düzenlerine karşılaştıramadığı için başarısız olur. Bu itiraza cevaplar, eşsiz durumlardan yapılan çıkarımlara ısrar etmenin, kozmosun kökeniyle ilgili saygın bilimsel açıklamaları dışarıda bırakacağını ileri sürmüştür. Ayrıca farklı kozmik tarihlerin düzenini karşılaştırmak imkânsız olsa da kaotik, rastgele veya hayatın oluşumunu engelleyen kanunlara dayalı dünyaları ilke olarak tasavvur etmek mümkündür. Şimdi, böyle dünyaları yaratan zeki bir varlığı tasavvur edebiliriz fakat özelliklerini düşündüğümüzde kozmosun daha makul bir şekilde tasarlanmamış olmaktan çok tasarlanıp tasarlanmadığını yargılamamızı sağlayacak amaca dair tasarımın bir takım işaretlerini açıklayabiliriz. Bazı eleştiriler, eşsizlik itirazını kuvvetlendirecek ve tekrar ortaya koyacak sonsuz bir tarihi olduğu olasılığına başvururlar. Sonsuz zaman ve şans verildiğinde, tüm tasarım görünüşüyle birlikte bizim dünyamıza benzeyen bir dünyanın var oluşa gelmesi yüksek bir ihtimaldir. Eğer öyleyse neden dünyamızın açık tasarımını şok edici buluyor ve dünyanın açıklamasının bir ya da daha fazla zeki tasarımcıyı gerektirdiğini ileri sürüyoruz? Cevaplar önceki harekette ısrar ederek eğer itiraz nihaiyse benzer görünen pek çok saygın açıklamanın yol kenarına yuvarlanacağını tekrar ederler. Teolojik argümanın bir ya da daha fazla tasarımcının gerekli olduğunu gösteremediği sıklıkla kabul edilmiştir; daha çok amaca dair böyle bir zekâyı ileri sürmenin makul ve natüralizme tercih edilebilir olduğunu kanıtlamayı amaçlamaktadır. Argümanın son zamanlardaki savunucuları, George Schlesinger,  Robin Collins ve Richard Swinburne’dür. J.L. Mackie, Michael Martin, Nicholas Everitt ve diğer pek çoğu tarafından reddedilmiştir.</p>
<p> </p>
<p>Teleolojik argümanın bir özelliği son zamanlarda epistemoloji odaklı artan bir ilgi görmektedir. Richard Taylor (1963), Alvin Plantinga (2011 ve Beilby (2002) ve diğerleri, eğer kognitif yetilerimize güvenecek olursak, bunların natüralist güçler –tamamen şansla yönlendirilen veya her şeye baskın gelen bir zekâ tarafından oluşturulmayan işlemlerin sonucunda meydana gelen güçler- tarafından getirilmediğine inanmanın makul olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bir örnekleme belki argümanın anlaşılmasını sağlayabilir. Tom’un bulunduğu mevcut irtifası hakkında bilgi veren bir işarete rastladığını düşünün (belirli bir biçime sahip kayalar onun mevcut konumu ve metre ölçeğinde deniz seviyesi üzerindeki kesin yüksekliğini vermektedir). Eğer onun bu “işarete” inanma sebebi tamamen şansa bağlı durumların sonucu olsaydı, ona güvenmek için makul olur muydu? Bazı teistler makul olamayacağını ve kognitif yetilerimize güvenmenin onların kapsayıcı, iyi, yaratıcı bir fail tarafından şekillendirildiğini kabul etmemiz gerektirdiğini ileri sürdüler. Bu, kognitif yetilerimize iyi bir şekilde çalışmasını temin eden Tanrı’nın iyiliğine güvenmeye dair Descartes’ın vurgusunu yenilemektedir. Bu argümana itirazlar özellikle evrim düşüncesine yakın natüralist açıklamaları merkeze alırlar. Evrimsel epistemolojide kognitif yetilerin güvenilirliği hayatta kalmak için deneme ve yanılma açısından açıklanır. Buna teistler tarafından verilen sert cevap hayatta kalmanın tek başına gerçek inançlara zorunlu olarak bağlantılı olmadığıdır. Prensipte, hayatta kalmayı kuvvetlendiren yanlış inançlar olabilir. Hatta bazı ateistler tamamıyla yanlış bile olsa Tanrı’ya inanmanın insanların hayatta kalması için elzem olduğuna inanırlar. Evrimsel epistemologlar, hayatta kalımı destekleyen inançlar ve hayatta kalımı destekleyen gerçek ve hayatta kalımı destekleyen yanlış inanç veya güvenilmez inançları doğuran mekanizmalar arasındaki zorunlu bağlantının eksikliğinin evrimsel epistemolojinin altını oymaktan çok uzak olduğu şeklinde cevap verirler. Epistemik teleolojik argümana itiraz olarak diğerleriyle birlikte bkz. Martin (1990), Mackie (1983) ve Tooley (Tooley’nin, Plantinga&Tooley 2008 içerisinde 2,4 ve 6’ıncı bölümlere bakınız).</p>
<p> </p>
<p>Teleolojik argümana dair diğer bir yeni gelişme ince ayar argümanıdır.</p>
<p> </p>
<p>İnce ayar argümanı, mevcut fiziksel teori ve hayatı kısıtlayıcı olduğu bilinen bir dizi değere kıyasla oldukça dar olan hayatın oluşmasına izin verdiği bilinen bir dizi değere giren numerik değere sahip çoklu fiziksel parametreler (mesela kozmolojik sabit ve nötronun kütlesinin protonun kütlesine oranı) olmasaydı hayatın var olmayacağını ileri sürmektedir. Örneğin, zayıf nükleer kuvvetteki en ufak bir değişiklik bile yıldızların oluşmasına izin vermez eğer elektromanyetizmanın kütle çekime oranı farklı olsaydı yıldızlar varlığını sürdüremezdi.  John Leslie şöyle gözlemlemektedir:</p>
<p> </p>
<p>Büyük Patlama’nın erken döneminde genişleme hızına yönelik milyarda birden az değişiklik kaçak genişlemeye yol açabilir, her şey hızlı bir şekilde seyrelir, yıldızlar oluşamaz ya da saniyenin altında kütleçekimsel çöküşe doğru gidebilirlerdi (Leslie 2007:76).</p>
<p> </p>
<p>Robin Collins ve diğerleri teizmin natüralizme nazaran ince ayarı daha iyi göz önüne aldığını ileri sürmüşlerdir (bkz. Collins 2009; argümanın eleştirisi için bkz. Craig & Smith 1993). Tartışmanın her iki tarafını ve hem biyolojik hem de kozmolojik tasarım argümanlarını da içeren makalelerin koleksiyonu için bkz. Manson 2003.</p>
<p> </p>
<p>Teleolojik argümanın neredeyse tüm versiyonlarına karşı daha sürdürülebilir bir itiraz kozmosun iyi olduğu veya zeki, tamamen iyi bir varlık tarafından yaratılmış bir şey olduğu varsayımına karşı çıkar. Bu bizi doğrudan Tanrı’nın felsefesinde bir sonraki merkezi meseleye götürür.</p>
<p> </p>
<p>5.2.4 Kötülük Problemi</p>
<p> </p>
<p>Kadir-i mutlak, her şeyi bilen ve tamamen iyi bir Tanrı varsa kötülük neden vardır? Kötülük problemi hem Batı hem de Doğu felsefelerinde teizme karşı en geniş çapta düşünülmüş itirazdır. Problemin iki genel versiyonu vardır: Herhangi bir kötülüğün (iyiyi ortaya çıkarmasındaki rolüne bakılmaksızın) Tanrı’nın varlığıyla uyumlu olmadığını iddia eden tümdengelimsel veya mantıksal versiyon ve aktüel olarak var olan kötülüğün niceliği ve şiddeti göz önüne alındığında Tanrı’nın olmasının pek mümkün olmadığını iddia eden olasılıkçı versiyon. Tümdengelim problemi daha az yaygın bir şekilde tartışılmaktadır çünkü pek çok (fakat hepsi değil) filozof, tümüyle iyi bir varlığın ahlaki olarak kesin bir zarureti olan durumlarda (örneğin kıymığı çıkarırken bir çocuğa acı vermek gibi) zarar gelmesine izin verebilmesi veya zarar verebilmesini kabul ederler. Daha yoğun tartışma, kozmostaki büyük miktardaki kötülük düşünüldüğünde tamamen iyi bir Tanrı’nın varlığı olasılığıyla (veya hatta imkânıyla) ilgilidir. Kötülükten çıkarsamayla yapılan bu tür argümanlar tümdengelim ya da tümevarım argümanları olabilir fakat kötülük ile ilgili bilinen bazı olguların teizmle mantıksal olarak uyumsuz olsa da olmasa da teizmle ilişkili negatif kanıtlar taşıdığını (mesela onun ihtimalini düşürmek veya gayrimümkün kılmak) gösterme amacını içerirler. Ölüm, yırtıcılık, doğum kusurları, yıkıcı hastalıklar, neredeyse denetimsiz insan kötülüğü, işkence, tecavüz, baskı ve “doğal felaketler” tarafından meydana gelen insan ve hayvan ıstırabını düşünün. Acı çekenlerin ne sıklıkla masum olduğunu düşünün. Neden bu kadar gereksiz, açıkça anlamsız kötülük olmalıdır?</p>
<p> </p>
<p>Kötülük problemi karşısında bazı filozof ve teologlar Tanrı’nın kadir-i mutlak olduğunu ve her şeyi bildiğini inkâr ederler. John Stuart Mill bu cenahtadır ve pananteist teologlar da İlahi gücün geleneksel açıklamalarını sorgulamaktadırlar. Pananteizme göre, zulüm görenlerle birlikte ıstırap çeken ve kötülükten iyiliği çıkarmaya çalışan Tanrı dünyayla mündemiçtir, Tanrı’nın çabalarına rağmen kötülük sürekli olarak yaratılmış düzeni bozacaktır. Başka bir cevap da Tanrı’nın ahlaki bir fail olarak çok farklı olduğunu düşünmektir. Brian Davis ve diğerleri Tanrı’nın iyi olduğunun ne anlama geldiğinin bir failin ahlaken iyi olmasının ne anlama geldiğinden farklı olduğunu ileri sürmüşlerdir (Davies 2006). Ayrıca Mark Murphy’nin 2017 tarihli Tanrı’nın Kendi Etiği; İlahi Faaliyetin Normları ve Kötülük Argümanı kitabına bakınız. Farklı, daha esas bir strateji de kötülüğün varlığını inkâr etmektir fakat geleneksel monoteizmi ahlaki şüphecilikle uzlaştırmak zordur. Ayrıca ibadet etmeye değer ve insan sevgisine uygun bulduğumuz bir Tanrı’ya inandıkça, ahlaki şüpheciliğe başvurmak çok az çekicilik taşır. Kötülüğün, iyiliğin bir yoksunluğu veya sapması olduğu fikri de geçerli olabilir fakat kendi başına Tanrı’nın iyiliğine inancı kanıtlamak için ne kadar ileri gidebileceğini görmek zordur. Değerli bir şey üzerinde felsefi bir parazit olarak analiz edilseler bile yakıcı acı ve sonsuz ıstırap tamamen gerçek gibi görünür. Kötülüğün gerçekliği konusunda oldukça ısrarlı olan üç büyük monoteist İbrahimî gelenek, kötülük problemini bu şekilde etkisiz hale getirmeye çalışmak için çok az sebep sunarlar. Hatta Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam kötülüğün mevcudiyetine o kadar kendini adamıştır ki kötülüğü reddetmek bu dinsel gelenekleri reddetme sebebidir. Eğer kölelik, nefret, ölüm ve adaletsizlik var olmasaydı Mısır’dan Çıkış hakkındaki Yahudi öğretisinin (Tanrı’nın İsrail halkını kölelikten kurtarması) veya İsa’nın tecessümü hakkındaki Hristiyan öğretisinin (İsa’nın Tanrı’yı sevgi olarak ifşa etmesi ve nihayetinde ölümü fethedecek İlahi gücü serbest bırakması) veya Muhammed’in İslami öğretisinin (Külliyen adil ve rahim olan Allah’ın kutsal peygamberi) ne anlamı olurdu?</p>
<p> </p>
<p>Kötülük probleminin teizme tehdit teşkil etmedeki zorluğun büyüklüğü kısmen felsefenin diğer alanlarına, özellikle etik, epistemoloji ve metafiziğe sadakatine bağlı olacaktır. Sebep veya sonuca bakılmaksızın eğer etikte herhangi bir sebeple önlenebilir hiçbir ıstırap olmadığını savunursanız o zaman kötülük problemi sizin geleneksel teizm kabulünüzle çelişir. Buna ek olarak kötülük probleminin çözümünün her kişiye açık olmasını savunursanız o zaman da “çözüm” herkese açık olmadığı için geleneksel teizm tehlikededir. Tartışma büyük ölçüde orta bir konum benimsemenin haklılığını merkeze almaktadır: kozmosta derin bir kötülüğün açık bir değerlendirmesini koruyan değerler teorisiyle birlikte bunun her şeye gücü yeten, tamamen iyi bir Tanrı’nın varlığıyla nasıl uyumlu olduğuna dair bir anlayış. Tanrı’nın kozmik kötülüklere izin vermesinin sebebi olabilir mi? Eğer bu sebeplerin ne olduğunu bilmiyorsak onların hiç olmadığı ya da olamayacağı neticesine varacak bir pozisyonda mıyız? Farklı ihtimalleri keşfetmek birinin metafiziksel yaklaşımı tarafından şekillenir. Örneğin eğer özgür iradenin olmadığına inanıyorsanız o zaman özgür iradenin pozitif değerine ve kötülüğü sağlamadaki rolünü dengelemek olarak iyiliği getirme tarafından yönlendirilmezsiniz.</p>
<p> </p>
<p>Kötülük problemine karşı teist cevaplar, savunma ve teodise arasında ayırım yaparlar. Bir savunma Tanrı’nın varlığına yönelik rasyonel bir inancın hala mümkün olduğunu (savunmanın kötülük probleminin mantıklı versiyonuna karşı kullanılması halinde) ve kötülüğün mevcudiyetinin Tanrı’nın varlığını imkânsız kılmayacağını (olasılıkçı versiyona karşı kullanıldığında) kanıtlamayı amaçlar. Bazıları, her ikisinin ne kadar uyumlu olduğunu göremesek bile hem kötülüğün mevcudiyetine hem de bu kötülükten nefret eden tamamen iyi bir Tanrı’ya dair rasyonel bir inanç sahibi olma konumunda olduğunu ileri sürerken savunma stratejisini benimsemişlerdir. Teodise ise daha hırslıdır ve Tanrı’nın kozmosun apaçık kötülüğü üzerinde olduğu kadar iyiliği temelinde de var olduğuna inanmanın makul olduğunu ileri süren tipik olarak daha geniş bir projenin parçasıdır. Bir teodisede, proje her bir kötülüğü açıklamak değil fakat en azından kabaca kötülüğün tam bir iyiliğin parçası -örneğin kötülüğün üstesinden gelmenin kendi başına daha yüce bir iyi olması gibi- olarak meydana geldiğine dair kapsayıcı yapıyı sağlamaktır. Pratikte savunma ve teodise benzer faktörlere başvururlar, ilk ve en başta gelen pek çoğunun Daha Büyük İyi Savunması dediği savunmadır.</p>
<p> </p>
<p>5.2.5 Kötülük ve Daha Büyük İyi</p>
<p> </p>
<p>Daha Büyük İyi Savunmasında kötülük ya daha büyük iyilere sebep olan veya bu iyilerin içsel parçası olan gerekli bir eşlikçi olarak algılanır. Böylece sıklıkla adına Özgür İrade Savunması denilen versiyonunda, birbirine bakabilecek durumda olan ve refahı özgürce seçilmiş eylemlerine bağlı olan özgür yaratıklar iyiliği oluştururlar. Bu iyiliğin gerçekleştirilmesi için, insanların bona fide birbirine zarar verme ihtimalinin olması gerektiği ileri sürülmüştür. Özgür irade savunusu insan eyleminin doğrudan ya da dolaylı oluşan sonucunu kimi zaman sadece dar anlamda kapsayan şekilde kullanılmıştır. Fakat ileri sürenler tarafından spekülatif olarak Tanrı’dan başka diğer doğa üstü failler tarafından sebep olunan diğer kötülükleri kapsayan teodiseden çok bir savunma olarak genişletilmiştir. Daha Büyük İyi durumuna göre, kötülük cesaret ve adalet arayışı gibi büyük değerlerin farkına varılma fırsatını sunar. Reichenbach (1982), Tennant (1930), Swinburne (1979) ve van Inwagen (2006) da Tanrı’nın kesin varlığından bağımsız olarak hayvanların ve insanların kozmos hakkında öğrendikleri ve özerk bir şekilde geliştikleri doğa yasalarına sahip stabil bir dünyanın iyiliğinin altını çizmişlerdir. Bazı ateistler, tanrısız bir dünyada iyi bir yaşam değeri fikrine katılırlar ve bu görüşler de teistler tarafından Tanrı’nın İlahi mevcudiyetin bize çok kuvvetli bir şekilde açık görünmediği bir kozmosu yaratma gerekçesini desteklemek için kullanılır. Eğer Tanrı’nın mevcudiyeti karşı konulamaz şekilde açık olursa o zaman erdemlere yönelik motivasyonlar kişisel menfaatler ve kadir-i mutlak bir varlığı gücendirmeye yönelik açık korku tarafından gölgelenir. Ayrıca, şartlar trajik bir sonucu kesinleştirse de erdemli davranmakta bile bazı iyilikler bulunabilir. John Hick (1966 [1977]) bunu ileri sürmüştür ve kötülük sorununa Irenaeusçu olduğunu düşündüğü (Adını ikinci yüzyılda yaşayan St. Irenaeus’tan alır) bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu yaklaşımda insanlık lütuf, olgunluk ve aşka doğru evrimleşen erdemli bir hayatı tedricen geliştirir. Bu, Tanrı’nın bizi kusursuz yarattığı ve daha sonra ancak İsa Mesih tarafından arındırılacağımız bir lanete uğramamıza izin verdiği St. Augustine’in teodisiyle tezat oluşturur. Hick, Irenaeusçu formülün inandırıcı olduğu yerde Augustineci formülün başarısız olduğunu düşünmektedir.</p>
<p> </p>
<p>Bazıları bu dünyanın mümkün en iyi dünya olmadığı iddiasına dayanarak kötülük problemini temel almışlardır. Eğer en üstün, en yüce mükemmellikte bir Tanrı olsaydı, Tanrı mümkün en iyi yaratımı ortaya çıkarırdı. Burası mümkün en iyi yaratım olmadığına göre, en üstün, en yüce mükemmellikte bir Tanrı da yoktur. Pek çoğu Adams’ı (1987) takip ederek mümkün en iyi dünya kavramının tıpkı yüksek en mümkün sayı gibi tutarsız olduğu şeklinde cevap vermişlerdir. Bu kadar mutluluk, iyilik, erdem ve benzerlerinin düşünüldüğü bir dünyadan daha iyi bir dünya tasavvur edilebilir. Eğer en mümkün dünya kavramı tutarsızsa, bu en üstün, en yüce mükemmel tanrı inancına karşı sayılır mı? Tam aksine İlahi üstünlüklerin seri bir şekilde ölçülebilir olmayan en üst sınırlar ya da maksimumları kabul ettiği ileri sürülmüştür (örneğin İlahi kadir-i mutlaklık mantıksal veya metafiziksel olarak imkânsız her şeyi yapabilmeyi içerir fakat artık daha fazla sayılamayacak en çok sayıda eylem veya eylem dizilerinin yapılmasını gerektirmez).</p>
<p> </p>
<p>Kötülük problemi hakkında düşünenler İlahi mevcudiyetin olasılığının değerlendirmesinde ayrılığa düşerler. Kötülüğün mevcudiyeti veya ona izin veren bir Tanrı’nın meşrulaştırılmasında bir amaç göremediğini iddia eden biri eğer bir amaç olsaydı onu göreceğini ima eder gibi görünmektedir. Amaç görmek ve amacı görmemek arasındaki farka dikkat edin. Kozmik durumda, kötülüğün mevcudiyetini olumlayan bir gerekçe olsaydı bunu görür müydük? William Rowe, Tanrı’nın kötülüğün tespit edilmesine izin vermesindeki meşru gerekçesinin makul bir şekilde anlaşılabildiğini düşünür fakat tamamıyla sebepsiz kötülük vakaları da vardır. William Hasker (1989) ve Stephen Wykstra (1984) gibi savunucular, bu vakaların iyi bir Tanrı’nın olduğu iddiasına karşı kesin bir karşı-örnek oluşturmadığı şeklinde cevap verirler. Bu filozoflar kötülüğü kabul edebileceğimizi ve onu engellemek ya da hafifletmek için uhdemizde olan her şeyi yapabileceğimizi savunurlar. Herhangi bir gerekçe olmadığını düşünmeye bir gerekçe olarak Tanrı’nın kötülüğe hangi sebeple izin verdiğini göremememizi bir başarısızlık olarak almamalıyız. Bu son hamle yaygın olarak şüpheci teizm olarak bilinen konuma yönlendirir. Michael Bergmann, Michael Rea, William Alston ve diğerleri görünüşte sebepsiz kötülüklerinin tamamıyla iyi bir Tanrı tarafından izin verilip verilmediğini değerlendirip değerlendiremeyeceğimiz konusunda şüpheci olmak için iyi gerekçelerimiz olduğunu ileri sürmüşlerdir (Bergmann 2012a ve 2012b, 2001; Bergmann & Rea 2005; eleştiri için bkız. Almeida & Oppy 2003; Draper 2014, 2013, 1996). Toplamda dikkat edilmelidir ki, Tanrı’nın eğer varsa bazı kötülüklere izin vermesinde bir gerekçe göremeyişimize dair ileri sürülen olguyu takip eden yegâne şey, böyle bir gerekçeyi göremeyişimizin teizme karşı güçlü bir kanıt olmamasıdır.</p>
<p> </p>
<p>Geleneksel kötülük probleminin, üreme etiğine ilginç ve pratik bir uygulaması için bkz. Marsh 2015. Eğer birisi dünyanın iyi olmadığına inanıyorsa o zaman üremeye karşı <em>prima facie</em> gerekçe sağlayabilir. Kötü bir dünyaya neden canlı getirilmelidir? Din felsefesi literatüründeki ilginç, yeni bir gelişme de Tanrı’nın Kitab-ı Mukaddes’te emrettiği görünüşteki kötülükler üzerinde filozofların tartışmalarıdır (bkz. Bergmann, Murray & Rea 2010). Kitab-ı Mukaddes anlatılarını kullanan kötülük problemine dair etkileyici bir tartışma için Eleonore Stumps’ın Wandering in Darkness (2010) başlıklı çalışmasına bakılabilir. Kötülük problemine yönelik bakış insan olmayan hayvanların ıstırabına önemli bir refleksiyon yansıtacak kadar genişletilmiştir (bkz. S. Clark 1987, 1995, 2017; Murray 2008; Meister 2018). Kötülük ve ıstıraptan kaynaklanan problemler çeşit çeşittir ve dinsel ve dinsel olmayan bir spektrumda çağdaş felsefeciler tarafından ele alınmaktadır. Örneğin neredeyse tüm dinsel ve seküler bakış açılarına sahip 130’dan fazla katılımcıyla birlikte Meister ve Taliaferro tarafından düzenlenen <em>The History of Evil</em> ve Meister ve Moser tarafından düzenlenen yeni eser <em>The Cambridge Companion to the Problem of Evil’a</em> bakılabilir.</p>
<p> </p>
<p>Bazı ahiret tasvirleri burada ve şimdi bulunan kötülüğün büyüklüğüne karşı cevaplarımıza çok az etki eder gibi görünmektedir. Eğer tüm kurbanlar sonradan mutluluğa kavuşacaksa bu Tanrı’nın kötülüğe müsaade etmesi için anlaşılabilir bir şey midir? Fakat bir ahiretin tamamen ilgisiz olduğu ihtimalini ele almak zordur. Ölüm kişiliğin yok edilmesi mi yoksa daha yüksek bir seviyeye doğru dönüşümü içeren bir olay mıdır? Kişilerin ölümden sonra devam edip etmeyeceğinin önemli olmadığını düşünmüyorsanız o halde bu spekülasyonun çok az anlamı vardır. Fakat ahiretin ahlaki ve ruhsal reformasyon için bir fırsatla dolaşımlı olarak bu hayatla birlikte, kötülüğün dönüşümü, yenilenme ve yeni bir hayat için bir vesile olması ve hatta belki de zulmedenlerin bağışlama arayışı ve kurbanları arasında bir uzlaşma ve birlikle anlaşıldığını farz edin. O halde bu değerlendirmeler kötülüğün mevcudiyetine dayalı argümanlara karşı savunmaya yardımcı olabilir. Ahlaken hayatımıza bağlı bir ahiret ihtimali dışarıda bırakılamadığı sürece Tanrı’nın kozmik fenalıklara karşı bir takım iyilikler sunacağı ihtimali de dışarıda bırakılamaz.</p>
<p> </p>
<p>Felsefede ahirete ilişkin en yakın zamandaki din felsefesi çalışmaları bireysel bir ahiretin fizikalizmin bazı biçimleriyle uyumu üzerine odaklanmıştır. Tartışmalı olarak, insan kişiliğine dair düalist bir bakış açısı daha ümit vericidir. Eğer metafizik olarak bedeninizle özdeş değilseniz o halde belki de bedeninizin yok olması sizin yok olmanız değildir. Bugün bir dizi filozof fizikalizm gerçek olsa bile bir ahiretin mümkün olduğunu ileri sürmüşlerdir (Peter van Inwagen, Lynne Baker, Trenton Merricks, Kevin Corcoran). Bu çalışmanın kötülük problemi açısından önemi eğer fizikalizmin gerçek olduğu varsayılırsa kurtarıcı bir ahiretin (argümana dayanmaksızın) dışarıda bırakılamayacağıdır (İlgili literatüre dair sıra dışı, kapsamlı bir kaynak için bkz. The Oxford Handbook of Eschatology, düz. J. Walls, 2007).</p>
<p> </p>
<p>5.2.6 Dinsel Deneyim</p>
<p> </p>
<p>Belki de dinsel inanç için en yaygın şekilde teklif edilen meşrulaştırma dinsel deneyimin oluşumu veya dinsel deneyime sahip olduğunu iddia edenlerin giderek artan şahitliği üzerinde durur. İkinci durumu teizm terimleriyle açıklayacak olursak, argüman pek çok insanın Tanrı’nın mevcudiyetini hissettiğine şahit olmasına başvurmaktadır. Böyle bir şahitlik Tanrı’nın mevcudiyetini kanıtlar mı? Kanıt olduğu Jerome Gellman, Keith Yandell, William Alston, Caroline Davis, Gary Gutting, Kai-Man Kwan, Richard Swinburne, Charles Taliaferro ve diğerleri tarafından ileri sürülmüştür. Kanıt olmadığı (veya kanıt niteliği taşımasının oldukça önemsiz olması) Michael Martin, J. L. Mackie, Kai Nelson, Matthew Bagger, John Schellenberg, William Rowe, Graham Oppy ve diğerleri tarafından ileri sürülmüştür. Daha fazla araştırma için tartışmadaki hamleler ve karşı-hamlelerin bazılarının aşağıdaki taslağını değerlendiriniz.</p>
<p> </p>
<p>İtiraz: Dinsel deneyim Tanrı’nın deneyimi olamaz çünkü algısal deneyim sadece duyusaldır ve eğer Tanrı fiziksel değilse, Tanrı hissedilemez.</p>
<p> </p>
<p>Cevap: Algısal deneyimin sadece duyusal olduğu tezine karşı çıkılabilir. Yandell bazı deneyimlerin (birisinin eşlik eden herhangi bir duyum olmaksızın birinin mevcudiyetini “hissetmesinde” olduğu gibi) algısal deneyimin dar duyusal nosyonunu soruşturmak için gerekçe sunabileceğini işaret eder.</p>
<p> </p>
<p>İtiraz: Tanrı’nın deneyimlendiği şahitliği birisinin sadece Tanrı’yı deneyimlendiğini düşünmesidir; bu sadece bir kanının şahitliğidir, kanıt değildir.</p>
<p> </p>
<p>Cevap: Dinsel deneyime dair literatür, süjenin Tanrısal deneyim olarak düşünegeldiği bir tür İlahi varlık deneyiminin mevcudiyetine şahitlik yapar. Eğer geniş bir şekilde düşünülürse bu şahitlik bir kanıya şahitlik değildir fakat kanının gerekçelerini oluşturan bir deneyimdir (Bu itirazın etkin bir şekilde ifade edildiği Bagger’ın 2009 çalışmasına bakınız ve Kai-man Kwam’ın 2003 tarihli cevabını not ediniz).</p>
<p> </p>
<p>İtiraz: Dinsel deneyimin eşsiz olduğu için güvenilir olduğu nasıl belirlenebilir? Açıkçası beyan edilen deneyimlerin gerçekte güvenilir olup olmadığını test edebilmemiz için dinsel deneyimin nesnesini deneyleme yeteneğine sahip değiliz.</p>
<p> </p>
<p>Cevap: Descartes’tan öğrendiğimiz gibi, harici tüm nesnelerin tüm deneyimi de eşsizlik problemiyle karşılaşır. Prensipte tüm duyularımızın hatalı olması ve sürdürdüğümüzü sandığımız kamusal, şekillendirilmiş hayata sahip olmamamız mümkündür. Kendi kişisel algısal inançlarımızın dinsel olaydan daha fazla açık bir kanıt olduğunu göstermek için kendi öznelliğimizden dışarı çıkamayız (William Alston [2004] ve Evan Fales [2004] arasındaki tartışmaya bakınız).</p>
<p> </p>
<p>İtiraz: Dinsel deneyim beyanları radikal olarak birbirinden farklıdır ve bir kısmın şahitliği diğerlerinin şahitliğini etkisiz hale getirir. Hinduların şahitliği Hristiyanlarınkini ortadan kaldırır. Ateistlerin Tanrı’nın yokluğuna dair şahitliği “inananların” şahitliğini ortadan kaldırır.</p>
<p> </p>
<p>Cevap: Burada çeşitli cevaplar verilebilir. Tanrı’nın yokluğunu tecrübe etme şahitliği Tanrı’yı tecrübe etmeme şahitliği olarak daha iyi anlaşılabilir. Tanrı’nın olmadığına inanmak için Tanrı’yı deneyimleyememe Tanrı varsa Tanrı’nın herkes tarafından deneyimlenebileceğine inanmak için sebebimiz olduğu ölçüde vardır. Hatta teistler ateistlerin ateist inançlarla etik olarak yaşanabileceği iddiasına daha fazla başvururlar. Belki de Tanrı varsa, bunun tamamıyla kötü olduğunu düşünmez ve gerçekten de dinsel inancın bilgiden ziyade güven ve iman koşullarında şekillenmesini arzular. Dinsel deneyimin çeşitliliği bazı savunucuların dinsel deneyim argümanının sesini kısmasına sebep olmuştur. Bu sebeple, Gutting (1982) argümanın belirli bir dinsel deneyimi tamamen kanıtlamak için güçlü olmadığını fakat din karşıtı natüralizmi devirmek için kuvvetli olduğunu ileri sürmüştür. Diğer savunucular farklı türden dinsel deneyimlere bağlı görünüşte rakip iddialarla baş edebilmek için kendi belirli geleneklerini kullanırlar. Teistler, İlahi olanın daha gayrişahsi deneyimlerinin Tanrı’nın sadece bir yönünü temsil ettiğini ileri sürmüşlerdi. Tanrı bir kişi veya kişi benzeridir fakat örneğin salt ışık olarak deneyimlenebilir de. Hindular Tanrı’nın deneyimini, ruhun hakikate olan tüm seyahatinde en yüksek hakikatin Brahman’ın kişiliği aştığı sadece bir evre olduğunu iddia etmişlerdir (Bu itirazların tartışması ve cevaplar ve referanslar için bkz. Taliaferro 1998).</p>
<p> </p>
<p>Argümanın nasıl çözümleneceği felsefenin pek çok alanında kanının oluşmasına bağlıdır. Hem teist hem de ateist argümanların holistik, birbirine dolaşık doğası kolayca gösterilebilir. Eğer dinsel deneyimin çıkarımlarını azaltırsanız ve herhangi bir dinsel bakış için gereken ispat mükellefiyetinin standardını yükseltirseniz o halde Tanrı’nın varlığı için klasik argümanlar ikna edici olmayacaktır. Dahası eğer teizmin başlangıçtan itibaren entelektüel olarak bulanık olduğu düşünülürse o halde dinsel deneyimden kaynaklanan teist argümanlar çok az etkileyici olacaktır. Deneyimlenen Tanrı şahitliğinin, çember bir kare deneyimi kadar etkisi yoktur ve Freud  (dileğin yerine getirilmesinin sonucu olarak), Marx (ekonomik temelin bir yansıması olarak) veya Durkheim’da (toplumsal güçlerin ürünü olarak) olduğu gibi dinsel deneyimin dinsel olmayan açıklamaları cazibesini artırmıştır. Öte yandan eğer teist tablonun tutarlı olduğunu ve dinsel deneyim şahitliğinin teizm için bir takım kanıtlar getirdiğini düşünüyorsanız o zaman klasik teist argümanlara dair değerlendirmeleriniz zaten inanmak için sahip olduğunuz sebebi onaylamaya hizmet edeceği ve daha fazla destekleyeceği için daha olumlu görülebilir. Bu bakış açısından, dileklerin gerçekleşmesi, ekonomi ve toplumsal güçlerin rolü olabilir fakat rolün amacı bazılarının neden Tanrı’yı deneyimlemediğini açıklamak ve bu deneyimlere sahip olunamamasının dinsel bir gerçekliğin olmadığına kanıt sunduğu iddiasına karşı çıkmaktır (Dinsel deneyimin oluşumu ve sürekliliğini açıklayan yakın tarihli mükemmel bir çalışma için bkz. Schloss & Murray (düz.) 2009).</p>
<p> </p>
<p>Tanrı’nın varlığını kabul eden ve ona karşı çıkan pek çok argümanı burada ele almak için çok yer yoktur fakat bir dizi ek argüman kısaca kaydedilmiştir. Mucize argümanı, doğaüstü bir faile veya daha ılımlı olarak natüralist bir dünya görüşünün yeterliliğine yönelik şüphe duymak için sebeplerin olduğuna inanmak maksadıyla kanıt sunduğunu ileri sürer. Argüman özellikle David Hume’ün mucizeleri reddinden sonra felsefi olarak dikkati çekmiştir. Tartışma temelde mucizenin nasıl tanımlandığına, doğa kanunlarının nasıl anlaşıldığına ve oldukça sıra dışı tarihi olayların açıklamasına kural getiren kanıtların ilkelerini belirlemeye dönüşmüştür. Hume’ün mucizelere karşı sorununun “inananlara” karşı basitçe bir döngüsel bir uslamlama olup olmadığı üzerine ciddi sayıda tartışma vardır. Bu kısa maddede detaylı bir açıklama imkânsızdır. Taliaferro başka bir çalışmada Hume’ün mucizelere inancın rasyonalitesine karşı sorununun en iyi şekilde onun natüralizme dair külli yaklaşımının bir parçası olarak görüldüğünü ileri sürmüştür (Taliaferro 2005b).</p>
<p> </p>
<p>Dinsel inancı motive etmesi için geliştirilmiş çeşitli argümanlar vardır. Bunlardan en ilginç ve popüler olanı Pascal (1623-1662) ile ilişkilendirilmiş olan kumarbaz argümanıdır. Tanrı’ya inancı daha da geliştirmek için pratik sebepler teklif etmek amacıyla tasarlanmıştır. Bir Tanrı olup olmadığına emin olmadığınızı hayal edin. Her iki varsayımla yaşamak ve belki de farklı pratiklerle bunlardan birine ya da diğerine inanmanızı sağlamak sizin uhdenizdedir. İnancınız yanlış olsa bile Tanrı’ya inanmanın iyi sonuçları vardır ve eğer şayet inanç doğruysa daha da yüce bir iyilikle ödüllendirilirsiniz. Tanrı’ya inanılmadığı zaman da bunun iyi sonuçları olabilir fakat bu durumda eğer doğruysanız sonuçlar değişmez. Buna karşılık eğer Tanrı’nın olmadığına inanıyorsanız ve bu konuda yanlışsanız, Tanrı’nın varlığına inanç ve gerçekten de İlahi var oluştan kaynaklanan pek çok iyiliği kaybetme riskine girmiş olursunuz. Buna dayanarak Tanrı’ya inanmak makuldür.</p>
<p> </p>
<p>Argümanın farklı formlarında pürüzler bulunabilir (örneğin eğer bir Tanrı’ya inanmazsanız ve Tanrı varsa cehennem sizi bekliyordur). Kişisel menfaat (daha iyi durumda olabilirsiniz) veya daha genel menfaat (hayatları birbirine bağlı inançlılar bazı iyiliklerin olgun bir dinsel hayatı içerdiğini fark edebilirler) için çekici olduğu söylenebilir. İtiraz edenler, seçimlerin böylesine dar bir seçim içinde -örneğin ya teizm ya da natüralizm gibi- yapılıp yapılamayacağı konusunda endişe etmektedirler. Bazıları argümanın çok fazla bencil olduğunu ve bu yüzden de dine aykırı olduğunu düşünürler. Bu itirazlardan pek çoğu mümkün cevaplar oluşturmuştur (Rescher 1985) (İlgili argümanların süregelen araştırmaları için Jeffrey Jordan (1994) tarafından düzenlenen makale antolojisine bakınız).</p>
<p> </p>
<p>Pascal’ın kumarbaz argümanına yönelik yakın tarihli çalışmalar imanın doğasına (ihtiyari midir? Gayriihtiyari midir?), onun değerine (şayet olmuşsa ne zaman bir erdem olmuştur?) ve kanıtla alakasına (iman inancı da içerdiği müddetçe kanıt olmaksızın iman olabilir mi?) vurgu yapmaktadır. Genel bir bakış ve umut verici bir analiz için bkz. Chappell (1996), Swinburne (1979) ve Schellenberg (2005). Bu tür bir yeni çalışmanın ümit verici özelliği ise kutsal yazılarla sınırlı olmayan ancak yazılarda onların yorumlarının amentülerinin, ikonlarının ve benzerlerinin kullanımın tarihiyle birlikte faş edici bir rol gören kapsayıcı bir mefhumun eşlik etmesidir (William Abraham’ın [1998] çalışmasına bakınız).</p>
<p> </p>
<p>Son yıllarda filizlenen soru dinin kognitif biliminin (DKB) hakikat ya da dinsel bağlılığının rasyonalitesi için önem taşıyıp taşımadığıdır. DKB’ye göre doğa üstü faillere inanmak kognitif olarak doğaldır (Barrett 2004, Kelemen 2004, Dennett 2006, DeCruz, H., & De Smedt, J. 2010) ve yayılması kolaydır (Boyer 2011). Dinin doğallığı tezi, öyle görünüyor ki Alvin Plantinga da dâhil bazılarını (2011:60) Calvin’in <em>sensus divinitatis</em> kavramı için bilimsel kanıt olduğu yönünde bazı çıkarımlar yapmasına sebep olmuştur. Fakat diğerleri çeşitli dinsel kavramların kognitif olarak doğal olması ve ilk insanların teist bir konsepte benzer bir şeyden yoksun olmaları sebebiyle DKB’nin ilahi gaip problemini yoğunlaştıracağını ileri sürmüştür (Marsh 2013). DKB’nin dine çürütücü bir varsayım getirip getirmediği (Murray & Schloss 2009) Schellenberg’in Ultimizmi (Marsh 2014) gibi dinsel bakış açılarına kültürel bir tehdit oluşturup oluşturmadığı ve insan saygınlığına karşı olup olmadığı (Audi 2013) gibi DKB ile ilgili araştırılan pek çok problem vardır. Demeye gerek yok ki, günümüzde DKB’nin dini inanç sahipleri tarafından endişe verici bulunup bulunmadığı hoş karşılanıp karşılanmadığı konusunda açık bir konsensüs yoktur.</p>
<p> </p>
<p>Teizm (ve diğer dinsel ve seküler dünya görüşleri) taraftarı ya da ona karşı kanıtların değerlendirilmesi çerçevesinde başka çalışmalar için bkz. C. S. Evans 2010, Chandler ve Harrison 2012. Son yirmi yılda nihai gerçeklik ve hayatın anlamına dair dini açıdan önemli mefhumların tarafında ya da onlara karşı estetik boyuttan bakan argümanlara yönelik giderek artan bir ilgi vardır (bkz. Brown 2004; Wynn 2013; Hedley 2016; Mawson 2016; Taliaferro & Evans 2010, 2013).</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>6.Dinsel Çoğulculuk</p>
<p> </p>
<p>Dinsel geleneklere dair yeni çalışmalar arasında, monoteist olmayan dinlerin istikrarlı ve giderek artan temsili vardır. Bu genişletilmiş biçimin erken dönem taraftarlarından biri bilimsel olduğu kadar popüler olarak Hinduizm ve Budizm’i de İngilizce konuşulan din felsefesinin standart kanonuna bileşen olarak ekleyen Ninian Smart’tır (1927-2001).</p>
<p> </p>
<p>Smart, dinsel gelenekler arasında özgün farklar olduğu tezini müdafaa etmiştir. Bu yüzden dindar olmanın esas kimliğini bazı temel deneyimler olarak görülmesinde ısrar etmiştir. Smart’ın himayesinde, dinin çapraz kültürel felsefesinde kayda değer bir şekilde büyüme olmuştur. Wilfred Cantwell Smith (1916-2000) de Batı dinleri ve refleksiyonuna sahip olmayan dinlerin temsilini geliştirmek için büyük bir çaba göstermiştir. Örneğin bu konuda yayınlanmış Routledge’ın<em> Investigating Philosophy of Religion</em> dizisine ya da Budizm (Burton 2017), Hinduizm (Ranganathan 2018), Taoizm ve Konfüçyanizm hakkında yayınlanacak eserlere bakılabilir. Wiley Blackwell tarafından yayınlanacak beş ciltlik <em>Encyclopedia of Philosophy of Religion</em> (daha önce bahsi geçmişti) şu ana kadar farklı dinlerin felsefi bakış açılarının geniş bir spektrumuna yeterli derece katkı sağlayacaktır.</p>
<p> </p>
<p>Din felsefesinin yorumları, Hindistan, Çin, Güneydoğu Asya ve Afrika’dan felsefi ve dinsel metinlerinin yeni çevirilerini de içermektedir. Batı geleneklerine ait olmayan istisnai figürlerin dinin ve dinsel diyalogun çapraz kültürel felsefesinde giderek artan bir rolü vardır. Müteveffa Bimal Krishna Matilal (1935-1991) Hint din felsefesinin Batıya tanıtımını zenginleştiren çarpıcı katkılarda bulunmuştur (Matilal 1882’ye bakınız). Yirminci yüzyılın ortalarındaki Asyalı filozoflar arasında öne çıkanlar arasında özel bir bahsi hak eden T.R.V. Murti (1955) ve S.N. Dasgupta (1922-1955) vardır. İkisi de Batılı düşünürleri eğitmek için esaslı bir filolojiyle birlikte yüksek felsefi standartlar getirmişlerdir. Anglofon dünyada Batılı olmayan üretimin bir kanıtı olarak Sharma 1990 ve 1995’e bakılabilir. Şu sıralarda panteizm ve kozmosun çeşitli dinsel kavramlaştırmaları için öğrenci dostu rehberlere yönelik kapsamlı yaklaşımlar vardır.</p>
<p> </p>
<p>Dini çoğulculuğa yönelik artan ilgi dinlerin uyumluluğu ve muhtemel sentezleri üzerinde kapsamlı bir refleksiyona sebep olmuştur. John Hick dinsel geleneklerin önde gelen sentezcilerindendir. Hick (1973 a ve b)) farklı gelenekleri içeren bileşiklerden ahirete dair kompleks bir yapı geliştirmiştir. Pek çok yayın ve yıldan sonra Hick numenal bir kutsal gerçeklik olan “Gerçek” dediği geniş tabanlı bir teist Tanrı fikrinden hareket etmiştir. Hick farklı dinsel geleneklerin bize Gerçeğin bir bakışını veya kısmi bir erişimini sağladığını iddia eder.  “The New Map of the Universe of Faiths” (1973a) isimli etkili makalesinde, Hick pek çok büyük dünya dinin Gerçeğin ifşacısı olduğu ihtimalini öne sürer.</p>
<p> </p>
<p>Tarihsel bir kontekstten bakıldığında bu iman hareketlerinin –Judeo-Hristiyan, Budist, Hindu, İslam- özünde birbirine rakip olmadığı görülür. Farklı zamanlarda ve farklı yerlerde ortaya çıkmışlardır ve her biri dünyanın çoğu birine veya vahyedilen diğerine doğru çekilene kadar ilkel natürel dini çevreleyen dünyanın sınırları dışına taşmışlardır. Ve bu küresel model bir kere kurulduğunda uygun bir şekilde istikrarlı kalmıştır…ve sonra büyük peygamber Zerdüşt ortaya çıkmıştır; Çin’den Lao-Tze ortaya çıkmış ve sonra Buda, Cayna dininin kurucusu Mahavira yaşamış ve belki de bu dönemin sonunda Bhagavad Gita yazılmıştır; bu altın çağı sonlandırarak Yunanistan’dan Pisagor çıkmış ve sonra Sokrates ve Platon gelmiştir. Akabinde üç yüz yıllık bir boşluktan sonra Nasıralı İsa gelmiş ve Hristiyanlık oluşmuştur; başka bir boşluktan sonra Muhammed peygamber gelmiş ve İslam yükselmiştir. Burada dikkate almamız gereken iddia, tüm bunların ilahi vahyin hareketleri olduğudur (Hick 1989; 136; vurgu eklenmiştir).</p>
<p> </p>
<p>Hick, diğerleri kadar bu gelenekleri de bir insanın aynı gerçeklik ya da Gerçek ile ilgisinin farklı buluşma noktaları olarak görür:</p>
<p> </p>
<p>Büyük dünya inançları, insan olmanın farklı başlıca yolları içinden Gerçeğin farklı algılar ve kavramlarını ve ona yönelik paralel farklı cevapları cisimleştirirler ve her birinin içinden ben-merkezcilikten Gerçek-merkezciliğe doğru insan varlığının dönüşümü yer alır (1989: 240).</p>
<p> </p>
<p>Hick temel tezini geliştirmek için Kant’ı kullanır.</p>
<p> </p>
<p>Kant, numen ve fenomen veya ding an sich [kendinde şey] ve insan bilincine görünen şey arasında bir ayrım yapar. Kant’ın düşüncesindeki bu büküm –sadece bir büküm değil ancak dinin epistemolojisi için hizmete sokmaya çalıştığım bir şey olarak- numenal dünya bizim algımızdan bağımsız olarak vardır ve fenomenal dünya da insan bilincine göründüğü şeyle aynı dünyadır….Numenal Gerçeğin, dinin fenomenolojisinin tanrı ve mutlak silsilelerinin gösterdiği gibi, farklı insani zihniyetler tarafından deneyimlendiği ve düşünüldüğünü, farklı dinsel gelenekler tarafından şekillenmekte olduğunu ve şekillendiğini söylemek istiyorum (1989: 241-242).</p>
<p> </p>
<p>Hick’in konumunun bir avantajı da dinsel çatışma için bulunan gerekçeleri çürütmesidir. Eğer başarılı olursa bu yaklaşım farklı cemaatleri uzlaştırmak ve geçmişte ağır bir ihtilafın kaynağı olan şeyi çürütmek için bir yol önerebilir.</p>
<p> </p>
<p>Hick’in 1980’lerin başından beri yaptığı çalışmalar dinsel ihtilaf olarak görülen şeylerin açıktan çatışmalar olarak görülmemesi için itici gücü sağlamıştır. Tarihsel ve sosyal kontekste dikkatle kulak veren bir din felsefesi geliştirmiştir. Böyle yaparak Hick, kutsalın çatışan tanımlarının aynı gerçekliğin yani Gerçeğin farklı perspektiflerinin temsil edilecek şekilde uzlaştırılmasını düşünmüştür (bkz. Hick 2004, 2006).</p>
<p> </p>
<p>Hick’in teklifine karşı cevaplar karışık niteliktedir. Bazıları “Gerçek” kavramının kendisinin tutarsız ve dinsel olarak yetersiz olduğunu iddia etmişlerdir. Esasında, Gerçeğin doğasını açıklamak çok kolay bir iş değildir. Hick Gerçek için şöyle yazar:</p>
<p> </p>
<p>Gerçeğin bir şey veya pek çok şey, bir insan veya şey, bir töz ya da süreç, iyi veya kötü, amaçlı ya da amaçsız olduğu söylenemez. İnsan deneyim dünyasına uygulanan bu somut tanımların hiçbiri deneyimlenemeyen bu alemin zeminine tam olarak uygulanamaz…Bundan bir şey veya bir varlık olarak bile bahsedemeyiz (1989: 246).</p>
<p> </p>
<p>Hick’in çeşitli dinlerin eşit derecede kabul edilebilmesi yerine onların kabul edilemezliğini sağlamlaştırdığı ileri sürülmüştür. Yahudilik, İslam ve Hristiyanlık klasik formlarıyla birbirinden ayrılırlar. Eğer İsa Mesih’te Tanrı’nın Enkarnasyonunu oluşmazsa, Hristiyanlık yanlış olmaz mı? Buna cevap olarak Hick, Enkarnasyon hakkında Hristiyanların Tanrı’nın ete kemiğe bürünmesine “gerçek inançla” bağlı olmadığı yönünde belirli iddiaları yorumlama cihetine gitmiştir. Enkarnasyonun “hakikati” şu gibi terimlerle yorumlanmıştır: İsa Mesih’te (ya da İsa Mesih ile ilgili anlatılarda) Tanrı ifşa edilir veya İsa Mesih Tanrı’nın iradesiyle öyle birleşmiştir ki onun eylemleri Tanrı’nın karakterinin fonksiyonel görüntüsüydü ve görüntüsüdür. Belki de Hick’in sorunun neticesi olarak enkarnasyon, diğer inançlar ve dinsel geleneklere özel pratikler üzerine felsefi çalışmalar yenilenmiş bir ilgi görmektedir (örneğin bkz. Taliaferro ve Meister 2009). Hick, son yirminci yüzyılda din felsefesinin genişlemesinde geniş ölçüde kabul gören, ileri gelen bir güç olmuştur.</p>
<p> </p>
<p>Din felsefesinin daha geniş bir din grubunu dikkate alacak şekilde genişlemesine ek olarak, bu alan metodoloji bağlamında da genişlemiştir. Din felsefecileri, ortaçağ Hristiyan, Yahudi ve İslami metinlerden filizlenen yeni çeviriler ve yorumları tekrar keşfetmişlerdir. Şimdi toplumsal ve politik köklerinin eleştirel bir şekilde ele alınmasının yanı sıra (Foucault’nun eserleri bu noktada etkili olmuştur) dinsel inanç kavramları üzerine verilen eserleri birleştirmek için bilinçli ve kasti bir çaba da vardır, feminist din felsefesi metodoloji etiği olarak bilinen alanın tekrar düşünülmesinde özellikle önemlidir ve bazı açılardan alana dair en güncel tartışmalardan biri olarak bu maddeyi Pamela Sue Anderson (1955-2017) ve diğerlerinin çalışmalarını vurgulayarak bitirmek uygun olacaktır.</p>
<p> </p>
<p>Anderson (1997 ve 2012), Tanrı’nın geleneksel konseptleri içinde ve onların ahlaki ve politik yansımaları içine hangi cinsel rolün girdiği bağlamındaki sorulara cevap aramaktadır. O aynı zamanda adaleti ve insan ilerlemesini sınırlayan bir metot kavramı da geliştirmiştir. Felsefenin meşruiyetinin bir işareti de insan refahına nasıl bir katkı sağladığı ölçüsündedir. Bir anlamda bu felsefenin amacı ve metodolojisini erdem ve iyi üzerine öngören bazı kadim felsefelerde özellikle Platon felsefesinde bulunan saygıdeğer bir tezdir. Bugün feminist felsefe özellikle eleştirel olmayı üzerine alan, ataerkilliği eleştiren bir felsefe değildir. Dinsel temaşa ve pratik üzerine yapıcı ve ince bir yaklaşım için Coakley 2002’ye bakınız. Gelişmekte olan başka bir temel hareket de Kıta Avrupası Din Felsefesidir. Bu yeni dönüşümün başta gelen müdafilerinden biri de John Caputo’dur. Bu hareket bu maddenin konularına (Tanrı kavramı, çoğulculuk, dinsel deneyim, metafizik ve epistemoloji) Heidegger, Derrida ve diğer kıta Avrupası filozofları ışığında yaklaşmaktadır (bu hareketin iyi bir anlatım için Caputo 2001 ve Crocket, Putt & Robins 2014’e bakınız).</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<h3>Kaynakça</h3>
<p>Abraham, William J., 1998, Canon and Criterion in Christian Theology, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0199250030.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Abraham, William J. and Frederick D. Aquino (eds.), 2017, The Oxford Handbook of the Epistemology of Theology, (Oxford Handbooks in Religion and Theology), Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oxfordhb/9780199662241.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Adams, Marilyn McCord, 1999, Horrendous Evils and the Goodness of God, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>Adams, Robert Merrihew, 1987, The Virtue of Faith and Other Essays in Philosophical Theology, New York : Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>Almeida, Michael J. and Graham Oppy, 2003, “Sceptical Theism and Evidential Arguments from Evil”, Australasian Journal of Philosophy, 81(4): 496–516. doi:10.1080/713659758</p>
<p> </p>
<p>Alston, William P., 2004, “Religious Experience Justifies Religious Belief” in Peterson and VanArragon 2004: 135–145.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1991a, Perceiving God: The Epistemology of Religious Experience, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1991b, “The Inductive Argument From Evil and the Human Cognitive Condition”, Philosophical Perspectives, 5: 29–68. doi:10.2307/2214090</p>
<p> </p>
<p>Anderson, Pamela Sue, 1997, A Feminist Philosophy of Religion: The Rationality and Myths of Religious Belief, Oxford: Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2005, “What’s Wrong with the God’s Eye Point of View: A Constructive Feminist Critique of the Ideal Observer Theory”, in Harris and Insole 2005: 85–99.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2012, Re-visioning Gender in Philosophy of Religion: Reason, Love, and Our Epistemic Locatedness, Burlington: Ashgate.</p>
<p> </p>
<p>Armstrong, Karen, 2009, The Case for God, New York: Anchor Books.</p>
<p> </p>
<p>Audi, Robert, 2011, Rationality and Religious Commitment, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199609574.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2013, “The Scientific Study of Religion and the Pillars of Human Dignity”, Monist, 96(3): 462–479. doi:10.5840/monist201396321</p>
<p> </p>
<p>––– (ed.), 2015, “Religious epistemology”, in The Cambridge Dictionary of Philosophy, third edition, Cambridge: Cambridge University Press, p. 925.</p>
<p> </p>
<p>Augustine of Hippo, c. 413–427 CE, The City of God (De Civitate Dei; quoted from the Henry Bettenson translation, Harmondsworth: Penguin, 1972.</p>
<p> </p>
<p>Ayer, A.J., 1936, Language, Truth and Logic, London: Victor Gollancz</p>
<p> </p>
<p>–––, 1973, The Central Questions of Philosophy, London: Weidenfeld and Nicolson.</p>
<p> </p>
<p>Bagger, Matthew C., 1999, Religious Experience, Justification, and History, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511487637</p>
<p> </p>
<p>Barrett, Justin 2004, Why Would Anyone Believe in God?, Lanham, MD: Altamira Press.</p>
<p> </p>
<p>Beaty, Michael (ed.), 1990, Christian Theism and the Problems of Philosophy, Notre Dame: University of Notre Dame Press.</p>
<p> </p>
<p>Beaty, Michael and Charles Taliaferro, 1990, “God and Concept Empiricism”:, Southwest Philosophy Review, 6(2): 97–105. doi:10.5840/swphilreview19906222</p>
<p> </p>
<p>Beilby, James (ed.), 2002, Naturalism Defeated? Essays on Plantinga’s Evolutionary Argument Against Naturalism, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>Bergmann, Gustav, 1954 [1967], The Metaphysics of Logical Positivism, Madison, WI: University of Wisconsin Press. Second edition, 1967.</p>
<p> </p>
<p>Bergmann, Michael, 2001, “Skeptical Theism and Rowe’s New Evidential Argument from Evil”, Noûs, 35(2): 278–296. doi:10.1111/0029-4624.00297</p>
<p> </p>
<p>–––, 2012a, “Commonsense Skeptical Theism”, in Reason, Metaphysics, and Mind: New Essays on the Philosophy of Alvin Plantinga, Kelly James Clark and Michael Rea (eds.), Oxford: Oxford University Press, 9–30. doi:10.1093/acprof:oso/9780199766864.003.0002</p>
<p> </p>
<p>–––, 2012b, “Rational Religious Belief without Arguments”, in Philosophy of Religion: An Anthology, Louis Pojman and Michael Rea (eds.), Boston: Wadsworth Publishing, pp. 534–49.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2015, “Religious Disagreement and Rational Demotion”, in Oxford Studies in Philosophy of Religion, Jonathan Kvanvig (ed.), Oxford: Oxford University Press, volume 6, 21–57. doi:10.1093/acprof:oso/9780198722335.003.0002</p>
<p> </p>
<p>–––, 2017, “Foundationalism”, in Abraham and Aquino 2017. doi:10.1093/oxfordhb/9780199662241.013.8</p>
<p> </p>
<p>Bergmann, Michael and Patrick Kain (eds.), 2014, Challenges to Moral and Religious Belief: Disagreement and Evolution, Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199669776.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Bergmann, Michael and Michael Rea, 2005, “In Defence of Sceptical Theism: A Reply to Almeida and Oppy”, Australasian Journal of Philosophy, 83(2): 241–251. doi:10.1080/00048400500111147</p>
<p> </p>
<p>Bergmann, Michael, Michael J. Murray, and Michael C. Rea (eds.), 2010, Divine Evil? The Moral Character of the God of Abraham, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199576739.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Boyer, Pascal, 2001, Religion Explained: The Evolutionary Origins of Religious Thought, New York: Basic Books.</p>
<p> </p>
<p>Brody, Baruch, 1974, “Morality and Religion Reconsidered in Readings in Philosophy of Religion: An Analytical Approach”, B. Brody (ed.), Englewood Cliffs: Prentice-Hall, 592–603.</p>
<p> </p>
<p>Brower, Jeffrey E., 2008, “Making Sense of Divine Simplicity”, Faith and Philosophy, 25(1): 3–30. doi:10.5840/faithphil20082511</p>
<p> </p>
<p>–––, 2009, “Simplicity and Aseity”, in The Oxford Handbook of Philosophical Theology, Thomas P. Flint and Michael C. Rea (eds.), Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oxfordhb/9780199596539.013.0006</p>
<p> </p>
<p>Brown, David, 1987, Continental Philosophy and Modern Theology, Oxford: Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2004, God and Enchantment of Place: Reclaiming Human Experience, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0199271984.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2016, God in a Single Vision: Integrating Philosophy and Theology, Christopher R. Brewer and Robert MacSwain (eds.), London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>Bruntrup, Godehard and Ludwig Jaskolla (eds.), 2016, Panpsychism: Contemporary Perspectives, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199359943.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Buckareff, Andrei and Yujin Nagasawa (eds.), 2016, Alternative Concepts of God: Essays on the Metaphysics of the Divine, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780198722250.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Burton, David, 2017, Buddhism: A Contemporary Philosophical Investigation, (Investigating Philosophy of Religion), London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>Cain, Clifford Chalmers, 2015, “Cosmic Origins and Genesis: A Religious Response”, in Re-Vision: A New Look at the Relationship between Science and Religion, Clifford Chalmers Cain (ed.), Lanham, MD: University Press of America, 35–44.</p>
<p> </p>
<p>Caputo, John D., 2001, The Religious, (Blackwell Readings in Continental Philosophy), Oxford: Wiley-Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>Chandler, Jake and Victoria S. Harrison (eds.), 2012, Probability in the Philosophy of Religion, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199604760.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Chappell, Tim, 1996, “Why Is Faith a Virtue?”, Religious Studies, 32(1): 27–36. doi:10.1017/S0034412500024045</p>
<p> </p>
<p>Clack, Beverley and Brian R. Clack, 1998 [2008], The Philosophy of Religion: A Critical Introduction, Malden, MA: Polity Press. Revised and fully expanded second edition, 2008.</p>
<p> </p>
<p>Clark, Kelly James, 2014, Religion and the Sciences of Origins, New York: Palgrave Macmillan US. doi:10.1057/9781137414816</p>
<p> </p>
<p>Clark, Kelly James and Raymond J. VanArragon (eds.), 2011, Evidence and Religious Belief, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199603718.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Clark, Stephen R. L., 1987, “Animals, Ecosystems and the Liberal Ethic”:, Monist, 70(1): 114–133. doi:10.5840/monist19877016</p>
<p> </p>
<p>–––, 1995, “Ecology and the Transformation of Nature”, Theology in Green, 3: 28–46.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2017, “Animals in Religion”, Oxford Handbook of Animal Studies, Linda Kalof (ed.), New York: Oxford University Press, 571–589. doi:10.1093/oxfordhb/9780199927142.013.19</p>
<p> </p>
<p>Clayton, John, 2006, Religions, Reasons and Gods: Essays in Cross-Cultural Philosophy of Religion, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511488399</p>
<p> </p>
<p>Coakley, Sarah, 2002, Powers and Submissions: Spirituality, Philosophy, and Gender, (Challenges in Contemporary Theology), Malden, MA: Blackwell Publishers.</p>
<p> </p>
<p>Collins, James, 1967, The Emergence of Philosophy of Religion, New Haven, CT: Yale University Press.</p>
<p> </p>
<p>Collins, Robin, 2009, “The Teleological Argument: An explanation of the fine-tuning of the universe”, in The Blackwell Companion to Natural Theology, W.L. Craig and J.P. Morelanad (eds.), Oxford: Wiley Blackwe, 202–281.</p>
<p> </p>
<p>Copleston, Frederick C., 1960, Contemporary Philosophy: Studies of Logical Positivism and Existentialism, London: Burns & Oates.</p>
<p> </p>
<p>Cottingham, John, 2014, Philosophy of Religion: Towards a More Humane Approach, New York: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9781139094627</p>
<p> </p>
<p>Craig, William Lane, 1979, The Kalām Cosmological Argument, New York: Barnes and Noble.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1980, The Cosmological Argument from Plato to Leibniz, New York: Barnes and Noble.</p>
<p> </p>
<p>Craig, William Lane and J. P. Moreland (eds.), 2009, The Blackwell Companion to Natural Theology, Oxford: Wiley-Blackwell. doi:10.1002/9781444308334</p>
<p> </p>
<p>Craig, William Lane and Quentin Smith, 1993, Theism, Atheism, and Big Bang Cosmology, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780198263838.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Creel, Richard E., 1995, Divine Impassibility: An Essay in Philosophical Theology, Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p> </p>
<p>Crockett, Clayton, B. Keith Putt, and Jeffrey W. Robbins (eds.), 2014, The Future of Continental Philosophy of Religion (Indiana Series in the Philosophy of Religion), Bloomington, IN: Indiana University Press.</p>
<p> </p>
<p>Dasgupta, Surendranath, 1922–1955, A History of Indian Philosophy, 5 vols., Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p> </p>
<p>Davies, Brian, 1993, An Introduction to the Philosophy of Religion, Oxford: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2006, The Reality of God and the Problem of Evil, London: Continuum.</p>
<p> </p>
<p>Davis, Caroline Franks, 1989, The Evidential Force of Religious Experience, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780198250012.001.0001</p>
<p> </p>
<p>De Cruz, Helen and Johan De Smedt, 2010, “Paley’s iPod: The Cognitive Basis of the Design Argument within Natural Theology”, Zygon, 45(3): 665–684. doi:10.1111/j.1467-9744.2010.01120.x</p>
<p> </p>
<p>Dennett, Daniel C., 2006, Breaking the Spell: Religion as a Natural Phenomenon, New York: Viking.</p>
<p> </p>
<p>Diller, Jeanine and Asa Kasher (eds.), 2013, Models of God and Alternative Ultimate Realities, Dordrecht: Springer Netherlands. doi:10.1007/978-94-007-5219-1</p>
<p> </p>
<p>Dombrowski, Daniel A., 2006, Rethinking the Ontological Argument: A Neoclassical Theistic Response, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511498916</p>
<p> </p>
<p>Dore, Clement, 1984, Theism, Dordrecht: D. Reidel. doi:10.1007/978-94-009-6300-9</p>
<p> </p>
<p>Draper, Paul, 1996, “The Skeptical Theist”, in Howard-Snyder 1996: 175–192.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2013, “The Limitations of Pure Skeptical Theism”, Res Philosophica, 90(1): 97–111. doi:10.11612/resphil.2013.90.1.6</p>
<p> </p>
<p>–––, 2014, “Confirmation Theory and the Core of CORNEA”, in Skeptical Theism: New Essays, Trent Dougherty and Justin P. McBrayer (eds.), Oxford University Press, 132–141. doi:10.1093/acprof:oso/9780199661183.003.0010</p>
<p> </p>
<p>Draper, Paul and J. L. Schellenberg (eds.), 2017, Renewing Philosophy of Religion: Exploratory Essays, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oso/9780198738909.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Dworkin, Ronald, 2013, Religion without God, Cambridge, MA: Harvard University Press.</p>
<p> </p>
<p>Earman, John, 2000, Hume’s Abject Failure: The Argument against Miracles, New York: Oxford University Press. doi:10.1093/0195127382.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Einstein, Albert, 1954, Ideas and Opinions, New York: Crown Publishers; reprinted London: Souvenir Press, 1973.</p>
<p> </p>
<p>Ellis, Fiona, 2014, God, Values, and Nature, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780198714125.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2018, New Models of Religious Understanding, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oso/9780198796732.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Evans, C. Stephen, 1982, Philosophy of Religion: Thinking About Faith, first edition, Downers Grove, IL: InterVarsity Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1996, The Historical Christ and the Jesus of Faith: The Incarnational Narrative as History, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/019826397X.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2010, Natural Signs and Knowledge of God: A New Look at Theistic Arguments, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199217168.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2013, God and Moral Obligation, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199696680.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Evans, C. Stephen and R. Zachary Manis, 2006, Philosophy of Religion: Thinking about Faith, second edition, Downers Grove, IL: InterVarsity Press.</p>
<p> </p>
<p>Everitt, Nicholas, 2004, The Non-Existence of God, London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>Fales, Evan, 2004, “Do Mystics See God?” in Peterson and VanArragon 2004: 145–148.</p>
<p> </p>
<p>Firth, Roderick, 1952 [1970], “Ethical Absolutism and the Ideal Observer”, Philosophy and Phenomenological Research, 12(3): 317–345; reprinted in Readings in Ethical Theory, Wilfrid Sellars and John Hospers (eds.), Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall, 1970: 200–221. doi:10.2307/2103988</p>
<p> </p>
<p>Flew, Anthony G., 1955, “Theology and Falsification”, in Flew & MacIntyre 1955: 96–130; originally published 1950 in the first volume of a short lived student journal, University, at Oxford University; reprinted in Mitchell 1971: 1–2.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1984, God, Freedom and Immortality, Buffalo, NY: Prometheus Books.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2007, There Is a God: How the World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind, Roy Abraham Varghese (ed.), New York: HarperOne.</p>
<p> </p>
<p>Flew, Antony and Alasdair C. MacIntyre (eds.), 1955, New Essays in Philosophical Theology, London: SCM Press.</p>
<p> </p>
<p>Forrest, Peter, 1996, God without the Supernatural: A Defense of Scientific Theism, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>Foster, John, 1985, Ayer, London: Routledge and Kegan Paul.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2004, The Divine Lawmaker: Lectures on Induction, Laws of Nature, and the Existence of God, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0199250596.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Geivett, R. Douglas and Brendan Sweetman (eds.), 1992, Contemporary Perspectives on Religious Epistemology, Oxford: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>Gellman, Jerome, 1997, Experience of God and the Rationality of Theistic Belief, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2001, Mystical Experience of God: A Philosophical Inquiry, London: Ashgate.</p>
<p> </p>
<p>Goetz, Stewart, 2008, Freedom, Teleology, and Evil, London: Continuum.</p>
<p> </p>
<p>Goetz, Stewart and Charles Taliaferro, 2008, Naturalism, (Interventions), Grand Rapids, MI: Eerdmans.</p>
<p> </p>
<p>Gendler, Tamar and John Hawthorne (eds.), 2002, Conceivability and Possibility, Oxford: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>Griffiths, Paul J., 1994, On Being Buddha: The Classical Doctrine of Buddhahood, Albany, NY: State University of New York Press.</p>
<p> </p>
<p>Gutting, Gary, 1982, Religious Belief and Religious Skepticism, Notre Dame, IN: University of Notre Dame Press.</p>
<p> </p>
<p>Hare, John E., 1996, The Moral Gap: Kantian Ethics, Human Limits, and God’s Assistance, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780198269571.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2015, God’s Command, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199602018.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Harris, Harriet A. and Christopher J. Insole (eds.), 2005, Faith and Philosophical Analysis: The Impact of Analytical Philosophy on the Philosophy of Religion, (Heythrop Studies in Contemporary Philosophy, Religion and Theology), Aldershot, England: Ashgate.</p>
<p> </p>
<p>Harrison, Victoria S., 2006, “Internal Realism and the Problem of Religious Diversity”, Philosophia, 34(3): 287–301. doi:10.1007/s11406-006-9029-5</p>
<p> </p>
<p>–––, 2012, Eastern Philosophy: The Basics, London and New York: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2015, “Religious Pluralism”, in The Routledge Handbook of Contemporary Philosophy of Religion, Graham Oppy (ed.), London and New York: Routledge, 257–269.</p>
<p> </p>
<p>Hasker, William, 1989, God, Time, and Knowledge, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1999, The Emergent Self, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>Hedley, Douglas, 2016, The Iconic Imagination, London: Bloomsbury.</p>
<p> </p>
<p>Helm, Paul, 1988, Eternal God: A Study of God without Time, Oxford: Clarendon Press. doi:10.1093/0198237251.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2000, Faith with Reason, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199256631.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Hempel, Carl G., 1950 [1959], “Problems and Changes in the Empiricist Criterion of Meaning”, Revue Internationale de Philosophie, 4(11): 41–63; reprinted as “The Empiricist Criterion of Meaning” in Logical Positivism, A.J. Ayer (ed.), Glencoe, IL: Free Press, 1959: 108–132.</p>
<p> </p>
<p>Hepburn, Ronald W., 1963, “From World to God”, Mind, 72(285): 40–50. doi:10.1093/mind/LXXII.285.40</p>
<p> </p>
<p>Hick, John, 1963 [1990], Philosophy of Religion, fourth edition, Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall.</p>
<p> </p>
<p>––– (ed.), 1964 [1970], Classical and Contemporary Readings in the Philosophy of Religion, second edition, Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1966 [1977], Evil and the God of Love, London: Macmillan. Second edition, 1977.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1971, “Rational Theistic Belief without Proofs”, in his Arguments for the Existence of God, New York: Herder and Herder.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1973a, “The New Map of the Universe of Faiths”, in Hick 1973b [1988: 133–147]. doi:10.1007/978-1-349-19049-2_10</p>
<p> </p>
<p>–––, 1973b [1988], God and the Universe of Faiths: Essays in the Philosophy of Religion, London: Macmillan; reprinted 1988.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1989, An Interpretation of Religion: Human Responses to the Transcendent, New Haven, CT: Yale University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2004, The Fifth Dimension: An Exploration of the Spiritual Realm, Oxford: Oneworld Publications.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2006, The New Frontier of Religion and Science: Religious Experience, Neuroscience, and The Transcendent, New York: Palgrave.</p>
<p> </p>
<p>Hick, John and Arthur C. McGill (eds.), 1967, The Many-Faced Argument: Recent Studies on the Ontological Argument for the Existence of God, New York: Macmillan.</p>
<p> </p>
<p>Hill, Daniel J., 2005, Divinity and Maximal Greatness, London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>Howard-Snyder, Daniel (ed.), 1996, The Evidential Argument from Evil, Bloomington, IN: Indiana University Press.</p>
<p> </p>
<p>Howard-Snyder, Daniel and Paul Moser (eds.), 2001, Divine Hiddenness: New Essays, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511606090</p>
<p> </p>
<p>Hughes, Christopher, 1989, On a Complex Theory of a Simple God: An Investigation in Aquinas’ Philosophical Theology, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>Hughes, Gerard J., 1995, The Nature of God, London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>Jantzen, Grace M., 1994, “Feminists, Philosophers, and Mystics”, Hypatia, 9(4): 186–206. doi:10.1111/j.1527-2001.1994.tb00655.x</p>
<p> </p>
<p>Jordan, Jeff (ed.), 1994, Gambling on God: Essays on Pascal’s Wager, Lanham, MD: Rowman & Littlefield.</p>
<p> </p>
<p>Kelemen, Deborah, 2004, “Are Children ‘Intuitive Theists’? Reasoning About Purpose and Design in Nature”, Psychological Science, 15(5): 295–301. doi:10.1111/j.0956-7976.2004.00672.x</p>
<p> </p>
<p>Kenny, Anthony, 1979, The God of the Philosophers, Oxford: Clarendon Press.</p>
<p> </p>
<p>Kerr, Fergus, 1986, Theology after Wittgenstein, Oxford: Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>King, Nathan L. and Thomas Kelly, 2017, “Disagreement and the Epistemology of Theology”, in Abraham and Aquino 2017. doi:10.1093/oxfordhb/9780199662241.013.4</p>
<p> </p>
<p>Kitcher, Philip, 2014, Life after Faith: The Case for Secular Humanism, New Haven, CT: Yale University Press.</p>
<p> </p>
<p>Kraay, Klaas J. (ed.), 2015, God and the Multiverse: Scientific, Philosophical, and Theological Perspectives, (Routledge Studies in the Philosophy of Religion 10), New York: Routledge/Taylor & Francis Group.</p>
<p> </p>
<p>Kvanvig, Jonathan L., 1986, The Possibility of an All-Knowing God, London: Macmillan.</p>
<p> </p>
<p>Kwan, Kai-man, 2003, “Is the Critical Trust Approach to Religious Experience Incompatible with Religious Particularism?: A Reply to Michael Martin and John Hick”, Faith and Philosophy, 20(2): 152–169. doi:10.5840/faithphil200320229</p>
<p> </p>
<p>–––, 2013, Rainbow of Experience, Critical Trust, and God, London: Continuum.</p>
<p> </p>
<p>Leftow, Brian, 1991, Time and Eternity, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>Leslie, John, 1989, Universes, London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2007, Immortality Defended, Oxford: Blackwell Publishing.</p>
<p> </p>
<p>Lund, David H., 2005, The Conscious Self: The Immaterial Center of Subjective States, Amherst, NY: Humanity Books.</p>
<p> </p>
<p>MacDonald, Scott Charles (ed.), 1991, Being and Goodness: The Concept of the Good in Metaphysics and Philosophical Theology, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>Mackie, J.L., 1983, The Miracle of Theism: Arguments for and Against the Existence of God, Oxford: Clarendon Press.</p>
<p> </p>
<p>MacSwain, Robert, 2013, Solved by Sacrifice: Austin Farrer, Fideism, and the Evidence of Faith, (Studies in Philosophical Theology, 51), Leuven: Peeters.</p>
<p> </p>
<p>Malcolm, Norman, 1977, “The Groundlessness of Religious Beliefs”, in Reason and Religion, Stuart C. Brown (ed.), Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>Manson, Neil, 2003, God and Design: The teleological argument and modern science, London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>Marsh, Jason, 2013, “Darwin and the Problem of Natural Nonbelief”:, Monist, 96(3): 349–376. doi:10.5840/monist201396316</p>
<p> </p>
<p>–––, 2014, “Assessing the Third Way”, in The Roots of Religion: Exploring the Cognitive Science of Religion, Roger Trigg and Justin Barrett (eds.), Farnham, UK: Ashgate, 127–148.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2015, “Procreative Ethics and the Problem of Evil”, in Permissible Progeny? The Morality of Procreation and Parenting, Sarah Hannan, Samantha Brennan, and Richard Vernon (eds.), Oxford: Oxford University Press, 65–86. doi:10.1093/acprof:oso/9780199378111.003.0003</p>
<p> </p>
<p>Martin, Michael, 1990, Atheism: A Philosophical Analysis, Philadelphia, PA: Temple University Press.</p>
<p> </p>
<p>Mawson, T.J., 2016, God and the Meanings of Life: What God Could and Couldn’t Do to Make Our Lives More Meaningful, London: Bloomsbury Academic.</p>
<p> </p>
<p>McKim, Robert, 2018, “Why Religious Pluralism is Not Evil and is in Some Respects Quite Good” in The History of Evil from the Mid-Twentieth Century to Today, (The History of Evil, 6), Jerome Gellman (ed.), London: Routledge, chapter 12.</p>
<p> </p>
<p>Meister, Chad (ed.), 2010, The Oxford Handbook of Religious Diversity, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oxfordhb/9780195340136.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2018, Evil: A Guide for the Perplexed, second edition, London: Bloomsbury.</p>
<p> </p>
<p>Meister, Chad and Paul Moser (eds.), 2017, The Cambridge Companion to the Problem of Evil, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/9781107295278</p>
<p> </p>
<p>Meister, Chad and Charles Taliaferro (series editors), 2018, History of Evil, London: Routledge, 6 volumes</p>
<p> </p>
<p>Angier, Tom P.S. (ed.), The History of Evil in Antiquity: 2000 BCE – 450 CE, (History of Evil, 1)</p>
<p> </p>
<p>Murray, Michael, 2008, Nature Red in tooth and claw, Oxford: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>Pinsent, Andrew (ed.), The History of Evil in the Medieval Age: 450–1450 CE, (History of Evil, 2)</p>
<p> </p>
<p>Robinson, Daniel (ed.), The History of Evil in the Early Modern Age: 1450–1700 CE, (History of Evil, 3)</p>
<p> </p>
<p>Hedley, Douglas (ed.), The History of Evil in the Eighteenth and Nineteenth Centuries: 1700–1900 CE, (History of Evil, 4)</p>
<p> </p>
<p>Harrison, Victoria S. (ed.), The History of Evil in the Early Twentieth Century: 1900–1950 CE, (History of Evil, 5)</p>
<p> </p>
<p>Gellman, Jerome (ed.), The History of Evil from the Mid-Twentieth Century to Today: 1950–2018, (History of Evil, 6)</p>
<p> </p>
<p>Menssen, Sandra and Thomas Sullivan, 2007, The Agnostic Inquirer: Revelation form a Philosophical Perspective, Grand Rapids: Eerdmans.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2017, “Revelation and Scripture”, in Abraham and Aquino 2017. doi:10.1093/oxfordhb/9780199662241.013.22</p>
<p> </p>
<p>Matilal, B. K., 1982, Logical and Ethical Issues of Religious Belief, Calcutta: University of Calcutta Press.</p>
<p> </p>
<p>Menuge, Angus J.L., 2004, Agents under Fire: Materialism and the Rationality of Science, Lanham, MD: Rowman and Littlefield.</p>
<p> </p>
<p>Meynell, Hugo A., 1982, The Intelligible Universe: A Cosmological Argument, London: Macmillan.</p>
<p> </p>
<p>Mitchell, Basil (ed.), 1971, The Philosophy of Religion, (Oxford Readings in Philosophy), Oxford: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1973, The Justification of Religious Belief, London: Macmillan.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1994, Faith and Criticism, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780198267584.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Moreland, James Porter, 2008, Consciousness and the Existence of God: A Theistic Argument, (Routledge Studies in the Philosophy of Religion, 4), London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>Morris, Thomas V., 1986, The Logic of God Incarnate, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1987a, Anselmian Explorations: Essays in Philosophical Theology, Notre Dame, IN: University of Notre Dame Press.</p>
<p> </p>
<p>––– (ed.), 1987b, The Concept of God, (Oxford Readings in Philosophy), Oxford: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1991, Our Idea of God: An Introduction to Philosophical Theology, Downers Grove, IL: InterVarsity Press.</p>
<p> </p>
<p>Moser, Paul K., 2008, The Elusive God: Reorienting Religious Epistemology, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511499012</p>
<p> </p>
<p>–––, 2010, The Evidence for God: Religious Knowledge Reexamined, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511817731</p>
<p> </p>
<p>–––, 2017, The God Relationship: The Ethics for Inquiry about the Divine, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/9781108164009</p>
<p> </p>
<p>Murphy, Mark C., 2017, God’s Own Ethics: Norms of Divine Agency and the Argument from Evil, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oso/9780198796916.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Murray, Michael J., 2008, Nature Red in Tooth and Claw: Theism and the Problem of Animal Suffering, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199237272.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Murti, T.R.V., 1955, Central Philosophy of Buddhism: A Study of the Mādhyamika System, London: George Allen and Unwin.</p>
<p> </p>
<p>Nagasawa, Yujin, 2017, Maximal God: A New Defence of Perfect Being Theism, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oso/9780198758686.001.0001</p>
<p> </p>
<p>[NASIM] National Academy of Sciences and Institute of Medicine, 2008, Science, Evolution, and Creationism, third edition, Washington, DC: National Academies Press. doi:10.17226/11876 [NASIM 2008 quote in this entry is also available online at the National Academy of Sciences]</p>
<p> </p>
<p>Nielsen, Kai, 1996, Naturalism Without Foundations, Buffalo, NY: Prometheus Press.</p>
<p> </p>
<p>O’Connor, Timothy, 2008, Theism and Ultimate Explanation: The Necessary Shape of Contingency, Oxford: Blackwell. doi:10.1002/9781444345490</p>
<p> </p>
<p>Oppy, Graham, 1995, Ontological Arguments and Belief in God, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511663840</p>
<p> </p>
<p>–––, 2006, Arguing About Gods, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511498978</p>
<p> </p>
<p>–––, 2018, Naturalism and Religion; A Contemporary Philosophical Investigation, (Investigating Philosophy of Religion), London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>Oppy, Graham Robert and Nick Trakakis (eds.), 2009, The History of Western Philosophy of Religion, 5 volumes, New York: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>Padgett, Alan G., 1992, God, Eternity and the Nature of Time, New York: St. Martin’s Press.</p>
<p> </p>
<p>Penelhum, Terence, 1983, God and Skepticism: A Study in Skepticism and Fideism, Dordrecht: Springer Netherlands. doi:10.1007/978-94-009-7083-0</p>
<p> </p>
<p>–––, 1989, Faith, New York: Macmillan.</p>
<p> </p>
<p>Peterson, Michael L., William Hasker, Bruce Reichenbach, and David Basinger (eds.), 1991, Reason and Religious Belief: An Introduction to the Philosophy of Religion, first edition, New York: Oxford University Press. Fifth edition, 2012.</p>
<p> </p>
<p>––– (eds.), 1996, Philosophy of Religion: Selected Readings, first edition, New York: Oxford University Press. Fifth edition, 2014.</p>
<p> </p>
<p>Peterson, Michael L. and Raymond J. VanArragon (eds.), 2004, Contemporary Debates in Philosophy of Religion, (Contemporary Debates in Philosophy), Malden, MA: Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>Philipse, Herman, 2012, God in the Age of Science? A Critique of Religious Reason, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199697533.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Phillips, D.Z., 1966, the Concept of Prayer, New York: Schocken Books.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1976, Religion Without Explanation, Oxford: Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2001. “Theism Without Theodicy,” in S. Davis (ed.), Encountering Evil: Live Options in Theodicy, Louisville: Westminster John Knox Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2004, The Problem of Evil and the Problem of God, London: SCM Press.</p>
<p> </p>
<p>Pike, Nelson, 1970 [2002], God and Timelessness, New York: Schocken Books; reprinted Eugene, OR: Wipf and Stock Publishers, 2002.</p>
<p> </p>
<p>Pinker, Steven, 2013, “Science Is Not Your Enemy”, The New Republic, August 7. URL = <https://newrepublic.com/article/114127/science-not-enemy-humanities></p>
<p> </p>
<p>Plantinga, Alvin, 1967, God and Other Minds: A Study of the Rational Justification of Belief in God, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1974, The Nature of Necessity, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0198244142.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 1980, Does God Have a Nature? Milwaukee, WI: Marquette University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1993, Warrant: the Current Debate, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0195078624.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 1993, Warrant and Proper Function, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0195078640.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2000, Warranted Christian Belief, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0195131932.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2011, Where the Conflict Really Lies: Science, Religion, and Naturalism, New York: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199812097.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Plantinga, Alvin and Michael Bergmann, 2016, “Religion and Epistemology”, in Routledge Encyclopedia of Philosophy, Tim Crane (ed.), London: Routledge. doi:10.4324/9780415249126-K080-2</p>
<p> </p>
<p>Alvin Plantinga and Michael Tooley, 2008, Knowledge of God, Oxford: Wiley Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>Popkin, Richard H., 1999, The Pimlico History of Philosophy, London: Pimlico.</p>
<p> </p>
<p>Proudfoot, Wayne, 1976, God and the Self: Three Types of Philosophy of Religion, Lewisburg, PA: Bucknell University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1985, Religious Experience, Berkeley, CA: University of California Press.</p>
<p> </p>
<p>Pruss, Alexander R. and Joshua L. Rasmussen, 2018, Necessary Existence, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oso/9780198746898.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Putnam, Hilary, 1983, Realism and Reason: Philosophical Papers, Volume 3, Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p> </p>
<p>Ranganathan, Shyam, 2018, Hinduism: A Contemporary Philosophical Investigation, (Investigating Philosophy of Religion), London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>Re Manning, Russell (ed.), 2013, The Oxford Handbook of Natural Theology, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oxfordhb/9780199556939.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Reichenbach, Bruce R., 1972, The Cosmological Argument: A Reassessment, Springfield, IL: Thomas Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1982, Evil and a Good God, New York: Fordham University Press.</p>
<p> </p>
<p>Rescher, Nicholas, 1985, Pascal’s Wager: A Study of Practical Reasoning in Philosophical Theology, Notre Dame, IN: University of Notre Dame Press.</p>
<p> </p>
<p>Rhees, Rush, 1969, Without Answers, New York: Schocken Books.</p>
<p> </p>
<p>Rogers, Katherin A., 2007, “Anselmian Eternalism: The Presence of a Timeless God”, Faith and Philosophy, 24(1): 3–27. doi:10.5840/faithphil200724134</p>
<p> </p>
<p>–––, 2008, Anselm on Freedom, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199231676.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Rowe, William L., 1975, The Cosmological Argument, Princeton: Princeton University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1978 [1993], Philosophy of Religion: An Introduction, Belmont: Wadsworth. Second Edition, 1993.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2004, Can God Be Free?, Oxford: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>Rundle, Bede, 2004, Why There Is Something Rather than Nothing, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0199270503.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Ruse, Michael, 2014, “Atheism and Science”, in The Customization of Science: The Impact of Religious and Political Worldviews on Contemporary Science Steve Fuller, Mikael Stenmark, Ulf Zackariasson (eds), New York: Palgrave, 73–88. doi:10.1057/9781137379610_5</p>
<p> </p>
<p>Schellenberg, J.L., 2005, Prolegomena to Philosophy of Religion, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2007, The Wisdom to Doubt: A Justification of Religious Skepticism, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2009, The Will To Imagine: A Justification of Skeptical Religion, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2013, Evolutionary Religion, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199673766.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2017, “Religion Without God (And Without Turning East: A New Western Alternative to Traditional Theistic Faith”, World and Word, 37(2): 118–127. [Schellenberg 2017 available online]</p>
<p> </p>
<p>Schlesinger, George N., 1977, Religion and Scientific Method, Dordrecht: Reidel. doi:10.1007/978-94-010-1235-5</p>
<p> </p>
<p>–––, 1988, New Perspectives on Old-Time Religion, New York: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>Schloss, Jeffrey and Michael J. Murray (eds.), 2009, The Believing Primate: Scientific, Philosophical, and Theological Reflections on the Origin of Religion, Oxford ; New York: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199557028.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Sessions, William Lad, 1994, The Concept of Faith: A Philosophical Investigation, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>Sharma, Arvind, 1990, A Hindu Perspective on the Philosophy of Religion, New York: St. Martin’s Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1995, Philosophy of Religion and Advaita Vedanta: A Comparative Study in Religion and Reason, University Park, PA: The Pennsylvania State University Press.</p>
<p> </p>
<p>Smart, J.J.C. and J.J. Haldane, 1996, Atheism and Theism, Oxford: Blackwell. Second edition 2003. doi:10.1002/9780470756225</p>
<p> </p>
<p>Smart, Ninian, 1962 [1986], “Religion as a Discipline?”, Higher Education Quarterly, 17(1): 48–53; reprinted in his Concept and Empathy: Essays in the Study of Religion, Donald Wiebe (ed.), New York: New York University Press, 1986. doi:10.1111/j.1468-2273.1962.tb00978.x</p>
<p> </p>
<p>Sobel, Jordan Howard, 2003, Logic and Theism: Arguments For and Against Beliefs in God, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511497988</p>
<p> </p>
<p>Sorensen, Roy A., 1992, Thought Experiments, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/019512913X.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Soskice, Janet Martin, 1985, Metaphor and Religious Language, Oxford: Clarendon Press.</p>
<p> </p>
<p>Stenmark, Mikael, 2001, Scientism: Science, Ethics, and Religion, Aldershot, UK: Ashgate.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2004, How to Relate Science and Religion: A Multidimensional Model, Grand Rapids, MI: Eerdmans.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2015, “Competing Conceptions of God: The Personal God versus the God beyond Being”, Religious Studies, 51(2): 205–220. doi:10.1017/S0034412514000304</p>
<p> </p>
<p>Stiver, Dan R., 1996, The Philosophy of Religious Language: Sign, Symbol, and Story, Cambridge, MA: Blackwell Publishers.</p>
<p> </p>
<p>Stump, Eleonore, 2010, Wandering in Darkness: Narrative and the Problem of Suffering, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199277421.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Stump, Eleonore and Norman Kretzmann, 1981, “Eternity”, The Journal of Philosophy, 78(8): 429–458; reprinted in Morris 1987b: pp. 219–52. doi:10.2307/2026047</p>
<p> </p>
<p>Swinburne, Richard, 1977, The Coherence of Theism, Oxford: Clarendon Press. doi:10.1093/0198240708.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 1979, The Existence of God, Oxford: Clarendon Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199271672.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 1981, Faith and Reason, Oxford: Clarendon Press. doi:10.1093/0198247257.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 1986, The Evolution of the Soul, Oxford: Clarendon Press. doi:10.1093/0198236980.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 1994, The Christian God, Oxford: Clarendon Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1996, Is There a God?, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780198235446.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 1998, Providence and the Problem of Evil, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/0198237987.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Taliaferro, Charles, 1994, Consciousness and the Mind of God, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511520693</p>
<p> </p>
<p>–––, 1998, Contemporary Philosophy of Religion, Oxford: Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2001, “Sensibility and Possibilia: A Defense of Thought Experiments”, Philosophia Christi, 3(2): 403–421.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2002, “Philosophy of Religion”, in The Blackwell Companion to Philosophy, Nicholas Bunnin and E. P. Tsui-James (eds.), second edition, Oxford: Blackwell, 453–489. doi:10.1002/9780470996362.ch17</p>
<p> </p>
<p>–––, 2005a, “A God’s Eye Point of View: The Divine Ethic”, in Harris and Insole 2005: 76–84.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2005b, Evidence and Faith: Philosophy of Religion Since the Seventeenth Century, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511610370</p>
<p> </p>
<p>–––, 2009, Philosophy of Religion: A Beginner’s Guide, Oxford: Oneworld.</p>
<p> </p>
<p>Taliaferro, Charles and Jil Evans (eds.), 2011, Turning Images in Philosophy, Science, and Religion: A New Book of Nature, Oxford; New York: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199563340.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2013, The Image in Mind: Theism, Naturalism, and the Imagination, London: Continuum.</p>
<p> </p>
<p>Taliaferro, Charles and Chad Meister (eds.), 2009, The Cambridge Companion to Christian Philosophical Theology, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CCOL9780521514330</p>
<p> </p>
<p>Taliaferro, Charles, Paul Draper, and Philip L. Quinn, 2010, A Companion to Philosophy of Religion, second edition, (Blackwell Companions to Philosophy, 9), Hoboken, NJ: Wiley-Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>Taliaferro, Charles, Victoria S. Harrison, and Stewart Goetz, 2012, The Routledge Companion to Theism, London: Routledge.</p>
<p> </p>
<p>Taliaferro, Charles and Elliot Knuths, 2017, “Thought Experiments in Philosophy of Religion: The Virtues of Phenomenological Realism and Values”, Open Theology, 3(1): 167–173. doi:10.1515/opth-2017-0013</p>
<p> </p>
<p>Taliaferro, Charles and Elsa J. Marty (eds.), 2010 [2018], A Dictionary of Philosophy of Religion, New York: Continuum. Second edition 2018.</p>
<p> </p>
<p>Taylor, Richard, 1963, Metaphysics, Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall.</p>
<p> </p>
<p>Tennant, F.R., 1930, Philosophical Theology (Volume II), Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p> </p>
<p>Tilghman, Benjamin R., 1994, An Introduction to the Philosophy of Religion, Oxford: Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>Timpe, Kevin, 2014, Free Will in Philosophical Theology, London: Bloomsbury.</p>
<p> </p>
<p>Tracy, Thomas F. (ed.), 1994, The God Who Acts: Philosophical and Theological Explorations, University Park, PA: Pennsylvania State University Press.</p>
<p> </p>
<p>Trigg, Roger, 1989, Reality at Risk, London: Harvester.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1993, Rationality and Science: Can Science Explain Everything?, Oxford: Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>Van Cleve, James, 1999, Problems from Kant, Oxford: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>van Inwagen, Peter, 1983, An Essay on Free Will, Oxford: Clarendon Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1995, God, Knowledge and Mystery: Essays in Philosophical Theology, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1998, “Modal Epistemology”, Philosophical Studies, 92(1/2): 67–84. doi:10.1023/A:1017159501073</p>
<p> </p>
<p>–––, 2006, The Problem of Evil, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199245604.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2017, Thinking about Free Will, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/9781316711101</p>
<p> </p>
<p>Wainwright, William J., 1981, Mysticism: A Study of Its Nature, Cognitive Value, and Moral Implications, Madison, WI: University of Wisconsin Press.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1988, Philosophy of Religion, (The Wadsworth Basic Issues in Philosophy Series), first edition, Belmont, CA: Wadsworth Publishing. Second edition, 1998.</p>
<p> </p>
<p>––– (ed.), 1996, God, Philosophy, and Academic Culture, Atlanta: Scholars Press</p>
<p> </p>
<p>Walls, Jerry L. (ed.), 2007, The Oxford Handbook of Eschatology, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/oxfordhb/9780195170498.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Ward, Keith, 1974, The Concept of God, Hoboken: Basil Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2002, God, a Guide for the Perplexed, London: Oneworld.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2014, The Evidence for God: The Case for the Existence of the Spiritual Dimension, London: Darton, Longman & Todd.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2017, The Christian Idea of God: A Philosophical Foundation for Faith, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/9781108297431</p>
<p> </p>
<p>Westphal, Merold, 1984, God, Guilt, and Death: An Existential Phenomenology of Religion, Bloomington, IN: Indiana University Press.</p>
<p> </p>
<p>Wettstein, Howard, 2012, The Significance of Religious Experience, Oxford: Oxford University Press doi:10.1093/acprof:oso/9780199841363.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Whitehead, Alfred North, 1929 [1978], Process and Reality: An Essay in Cosmology, Cambridge: Cambridge University Press. Corrected edition, David Ray Griffin and Donald W. Sherburne (eds), New York: Free Press, 1978. Gifford lectures delivered in the University of Edinburgh during the session 1927–28.</p>
<p> </p>
<p>Wierenga, Edward R., 1989, The Nature of God: An Inquiry into Divine Attributes, Ithaca, NY: Cornell University Press.</p>
<p> </p>
<p>Wisdom, J., 1945, “Gods”, Proceedings of the Aristotelian Society, 45: 185–206. doi:10.1093/aristotelian/45.1.185</p>
<p> </p>
<p>Wittgenstein, Ludwig, 1953, Philosophical Investigations (Philosophische Untersuchungen), G.E.M. Anscombe (trans.), Oxford: Blackwell.</p>
<p> </p>
<p>Wolterstorff, Nicholas, 1976, Reason within the Bounds of Religion, Grand Rapids, MI: Eerdmans.</p>
<p> </p>
<p>–––, 1982, “God Everlasting”, in Contemporary Philosophy of Religion, Steven M. Cahn and David Shatz (eds.), New York: Oxford University Press.</p>
<p> </p>
<p>Wykstra, Stephen J., 1984, “The Humean Obstacle to Evidential Arguments from Suffering: On Avoiding the Evils of ‘Appearance’”, International Journal for Philosophy of Religion, 16(2): 73–93. doi:10.1007/BF00136567</p>
<p> </p>
<p>Wynn, Mark R., 2013, Renewing the Senses: A Study of the Philosophy and Theology of the Spiritual Life, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199669981.001.0001</p>
<p> </p>
<p>Yandell, Keith E., 1993, The Epistemology of Religious Experience, Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p> </p>
<p>Zagzebski, Linda Trinkaus, 1991, The Dilemma of Freedom and Foreknowledge, New York: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780195107630.001.0001</p>
<p> </p>
<p>–––, 2004, Divine Motivation Theory, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511606823</p>
<p> </p>
<p>–––, 2008, “Omnisubjectivity”, in Oxford Studies in Philosophy of Religion, Jonathan L. Kvanvig (ed.), Oxford: Oxford University Press, volume 1, 231–247.</p>
<p> </p>
<p>–––, 2012, Epistemic Authority: A Theory of Trust, Authority, and Autonomy in Belief, New York: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199936472.001.0001</p>
<p> </p>
<p> </p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/05/IMG_20200531_191615.png" width="64" alt="Turan Argun Sezer"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Turan Argun Sezer</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Bilgi Üniversite’sinde hukuk okudu. Sonra felsefe başta olmak üzere bir çok alana dair okumalar yaptı. Aynı üniversitede Kültürel İncelemeler bölümünde yüksek lisans yaptıktan sonra, Uludağ Üniversitesi’nde Din Felsefesi alanında doktora yapmaktadır.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/03/din-felsefesi-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Din Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Vicdan (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/vicdan-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/vicdan-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Kaynak metin: Giubilini, Alberto, “Conscience”, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Spring 2021 Edition), Edward N. Zalta (ed.), https://plato.stanford.edu/archives/spr2021/entries/conscience/ Yazar: Alberto Giubilini Çevirmen: Emre Bilgiç VİCDAN (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) En derin ahlaki ilkelerimizin farkına kendi bireysel vicdanımız sayesinde varırız, bu ilkelere göre eylemeye onun sayesinde motive oluruz ve onun sayesinde karakterimizi, davranışlarımızı ve nihayetinde bu ilkelerin karşısında yer alan kendi benliğimizi değerlendiririz. Vicdan konusundaki farklı felsefi, dini ve sağduyu yaklaşımları, bu geniş çaptaki nitelendirmenin farklı yönlerine vurgu yapar. Bu yaklaşımların sonucunda ortaya çıkan daha özgül vicdan anlayışları aşağıdaki bölümlerde sunulacaktır. Vicdan, bu açıklamaların her birinde içe dönük bakışı ve öznel karakteriyle tanımlanır ve bu
Author information





Emre Bilgiç



Ankara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Master çalışmasını Ankara Üniversitesi Sistematik Felsefe ve Mantık Anabilim Dalı&#039;nda tamamladı. Master tezinin başlığı, &quot;Fichte Felsefesinde Wissenschaftslehre&#039;nin Temel İlkelerine göre Hukuk ve Ahlak arasındaki Ayrım&quot;.  Ankara Üniversitesi, Sistematik Felsefe ve Mantık Anabilim Dalı&#039;nda doktora çalışmasını sürdürüyor. Başlıca ilgilendiği alanlar, Kant felsefesi ve Kantçı felsefeler, Hukuk felsefesi, Dil felsefesi, Feminizm ve Etik. Hobileri basketbol ve yüzme.

 | 



Vicdan (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/03/480815263-56a7950c5f9b58b7d0ebe712.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:34 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Vicdan, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-file"><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/03/Vicdan-SEP.pdf" class="wp-block-file__button" download>Yazıyı PDF olarak indirmek için tıklayınız.</a></div>



<div class="wp-block-media-text alignwide is-stacked-on-mobile"><figure class="wp-block-media-text__media"></figure><div class="wp-block-media-text__content"></div></div>



<p><strong>Kaynak metin:</strong> Giubilini, Alberto, “Conscience”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy </em>(Spring 2021 Edition), Edward N. Zalta (ed.), https://plato.stanford.edu/archives/spr2021/entries/conscience/</p>



<p><strong>Yazar:</strong> Alberto Giubilini</p>



<p><strong>Çevirmen:</strong> Emre Bilgiç</p>



<h2 class="has-text-align-center wp-block-heading"><strong>VİCDAN</strong> </h2>



<h4 class="has-text-align-center wp-block-heading">(Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</h4>



<p>En derin ahlaki ilkelerimizin farkına kendi bireysel vicdanımız sayesinde varırız, bu ilkelere göre eylemeye onun sayesinde motive oluruz ve onun sayesinde karakterimizi, davranışlarımızı ve nihayetinde bu ilkelerin karşısında yer alan kendi benliğimizi değerlendiririz. Vicdan konusundaki farklı felsefi, dini ve sağduyu yaklaşımları, bu geniş çaptaki nitelendirmenin farklı yönlerine vurgu yapar. Bu yaklaşımların sonucunda ortaya çıkan daha özgül vicdan anlayışları aşağıdaki bölümlerde sunulacaktır. Vicdan, bu açıklamaların her birinde içe dönük bakışı ve öznel karakteriyle tanımlanır ve bu şu manaya gelir: vicdan daima kendimize dair bir bilgi, bağlı olduğumuz ahlaki ilkelerin farkındalığı, kendimize dair bir değerlendirme veya dışsal dayatmalara karşı içimizden gelen sese göre eyleme motivasyonudur. “Vicdan” ve <em>bilinç </em>nosyonlarının etimolojik ilişkisi de vicdanın bu içe dönük bakışını ve öznel karakterini yansıtır. “Bilinç” ancak 17.yy’dan sonra vicdandan farklı bir anlama gelecek şekilde kullanılmaya başlanmıştır; ancak bu tarihten sonra zihnin ahlaki boyutu yerine felsefi ve fenomenal boyutuna gönderim yapmıştır (bu terminolojik dönüşüme dair bir açıklama için bkz. Jorgensen 2014).</p>



<p>“Vicdan” teriminin Latincedeki karşılığı, “ile” (con-) “bilgi” (scientia) paylaşmaya gönderim yapan “<em>conscientia</em>” terimidir; bunun Yunancadaki muadili ise <em>suneidenai’</em>dır<em> </em>(bu terimin etimolojik bir analizi için bkz. Pierce 1995 ve Sorabji 2014). Bu terimin sözlük anlamı, söz konusu bilginin türünü ve bu bilginin kim ile paylaşıldığını belirtmez. Bununla birlikte, bu kavram geleneksel olarak kişinin <em>kendisiyle </em>paylaştığı <em>ahlaki </em>bilgiye gönderim yapmak için kullanılmıştır (vicdan ve ahlaki vicdan arasında ayrım yapmadan konuşuruz). Kendiliğe yapılan bu gönderim, söz konusu ahlakın kendiliğe dışsal olan kaynağını göz ardı etmez (Örneğin bu kaynak, Hristiyan geleneğinde olduğu gibi Tanrı ya da Freudcu Süper-ego teorisindeki gibi kişinin yetiştirilme tarzının ve kültürünün etkisi olabilir). Kendiliğe yapılan bu gönderim psikolojik açıdan ele alınır ve şuna işaret eder: vicdan, iç gözlemi, kişinin kendi davranışına ilişkin farkındalığını ve kendi hakkında yaptığı değerlendirmeyi içerir. Birazdan göreceğimiz üzere, bu farklı yönler sıklıkla örtüşse de psikolojik ve kavramsal olarak farklı işlevlere denk düşer.</p>



<p>“Kişinin kendisiyle ahlaki bilgi paylaşması” farklı anlamlara gelip farklı şeyler ima edebilir. Örneğin, bilginin nesnesi açısından ele alındığında, belirli bir ahlaki ölçüte aykırı hareket edildiğinin tespit edilmesi sonucunda elde edilen, kişinin kendi davranışına dair bilgisine gönderim yapabilir; ya da ahlaki ölçütlerin veya ilkelerin kendileri hakkındaki bilgiye gönderim yapabilir. Bilginin paylaşıldığı “kendilik” açısından ele alındığında, sanki iki kişiye bölünmüşüz gibi düşünülerek bilgiyi kendiliğin bir bölümü ile paylaşmak anlamına gelebilir (Sorabji 2014: 12); öte yandan hayali bir tanıkla, örneğin ideal bir gözlemciyle bilgi paylaşmak anlamına da gelebilir (örneğin bir tanrı, hayali bir ahlaki model veya tarafsız bir seyirci ile). Ne yazık ki vicdan kavramına başvuran tartışmalar—örneğin sağlık hizmeti alanındaki vicdani ret tartışması—genellikle vicdan hakkında konuşurken tam olarak ne hakkında konuştuğumuz konusunda ve dolayısıyla insanların, örneğin kürtaja karşı “vicdani ret” ortaya koyanların, tam olarak neyi iddia ettikleri konusunda yeterince açık olmamakla karakterize edilir. Kürtaj, dinine bağlı Katolik bir doktorun vicdanını hangi anlamda ihlal eder? Vicdan akla ve kamusal tartışmaya açık mıdır ya da vicdana yapılan başvurular en nihayetinde sezgilere ve kişisel ahlaka mı dayanır? Vicdani bir seçim, salt ahlaki bir tercihten ne anlamda ayrılır? Vicdan nosyonunun kavramsal olarak açıklığa kavuşturulması gerekir.</p>



<p>Bu madde, vicdan nosyonun temel özelliklerini, onun felsefi tartışmalardaki, dini öğretilerdeki ve ortak dildeki benzer kullanımları üzerinden izah edecektir. Burada takip edilen bakış açısı, tarihsel olmaktan ziyade teorik olacaktır. Bu madde Batı geleneğine ve Hristiyanlığa ait kaynaklardan alınan birtakım örneklere odaklanmıştır. Bu madde vicdanı kavramsallaştırmanın birbirini dışlamayan dört mümkün biçimi etrafında düzenlenmiştir. Bunun öncesinde ise ahlak kavramının çoğulcu, ahlaki yönden tarafsız ve öznel doğasının taslağını çizen bir giriş bölümü yazılmıştır. Tarif edilmesi beklenen vicdanın dört temel yönü ise şu şekilde planlanmıştır. Bölüm 2, vicdanı, öz-bilgi ve öz değerlendirme olarak ele alır. Bölüm 3, vicdanın, ahlaki inançları biçimlendirmeye olanak sağlayan epistemik yönünü sunar ve bu tür inançları bildiren ahlaki ilkelerin mümkün kaynaklarını birbirinden ayırt eder. Bölüm 4’te, vicdan, bir motivasyon gücü veya ödev şuurumuzun kaynağı olarak tarif edilir; burada birtakım ahlaki bilgiler veya ahlaki inançlar önceden varsayılır. Son olarak, bölüm 5, vicdana odaklanırken onu kişisel özü ve kendiliği-tanımlayan ahlaki inançların gövdesi olarak ele alır; bu inançlar genellikle ahlaki bütünlüğün (Fuss 1964; Wicclair 2011) ve kendilik kimliğine dair şuurumuzun (Childress 1979) temeli olarak anlaşılır. Vicdana dair bu son yaklaşım genellikle, bölüm 6’da tartışıldığı gibi, liberal demokrat toplumlardaki düşünce ve eylem özgürlüğünü savunan politik bir işlevle birlikte değerlendirilir (örneğin, alt bölüm 6.1’de açıklandığı gibi, kişinin mesleki veya yasal olarak gerçekleştirmesi beklenen pratiklere karşı vicdani ret ortaya koyması).</p>



<p></p>



<h2 class="wp-block-heading">İçindekiler</h2>



<p><strong>1. Vicdanın çoğulcu, tarafsız ve öznel doğası</strong></p>



<p><strong>2. Öz-bilgi ve öz değerlendirme olarak vicdan</strong></p>



<p><strong>3. Vicdanın epistemik işlevi</strong></p>



<p><strong>            3.1. Dolaylı ahlak bilgisi elde etme yetisi olarak vicdan</strong></p>



<p><strong>            3.2. Dolaysız ahlak bilgisi elde etme yetisi olarak vicdan</strong></p>



<p><strong>4. Ahlaki şekilde eyleme motivasyonu olarak vicdan</strong></p>



<p><strong>5. Vicdan, kendiliği-tanımlayan ahlaki bağlılıklar ve ahlaki bütünlük</strong></p>



<p><strong>6. Vicdan özgürlüğü</strong></p>



<p><strong>            6.1.Günümüzde vicdan özgürlüğü ve vicdani ret</strong></p>



<p><strong>7.Sonuç</strong></p>



<p><strong>Kaynakça</strong></p>



<p></p>



<p></p>



<p><strong>1. Vicdanın çoğulcu, tarafsız ve öznel doğası</strong></p>



<p>Vicdan kavramı, mevcut olan tikel bir ahlaki görüşle bağlantılı değildir (Broad 1940). Vicdanın sesi, farklı insanlara farklı ilkeler ve davranışlar önerebilir. Diğer bir deyişle, vicdan ile tikel bir ahlaki inanç arasında psikolojik veya kavramsal bir ilişki yoktur. Ancak aşağıda da açıklanacağı üzere, Katolik gelenekte, kalbimizde yer alan ve vicdanın “tanıklık etmeye” doğal bir eğilimi olduğu gerçek ahlaki yasaların farkına varamayan vicdana gönderme yapmak için kimi zaman ‘yanlış vicdan fikrine’ başvurulur. Vicdanın seküler açıklamasına gelince, vicdan nosyonunun mevcut olan ahlaki bir içerikten bağımsız olması üç şekilde anlaşılabilir.</p>



<p>Birincisi, vicdan çoğulcu bir nosyondur. Bir kişinin vicdanıyla eylediğini veya bir şeyin onun vicdanını ihlal ettiğini söylemek, bu eylemin içeriğinin ne olduğu veya bu kişinin ahlaki değerlerinin neler olduğu hakkında bir şey söylemez (öte yandan bizzat vicdanın, bu kişinin taşıdığı bir değer olduğunu söyleyebilir). Bir metafor kullanmak gerekirse, vicdan herhangi türden bir ahlaki içerik ile doldurulabilir olan boş bir kutu gibidir. Strohm’un öne sürdüğü gibi,</p>



<p>vicdan, “kimlik problemi” olarak adlandırılabilecek bir problem taşır—kendi başına, sabit veya içkin bir içeriğe sahip değildir ve bir pozisyonu veya onun karşıtını eşit düzeyde savunabilecek şekilde seferber edilebilir. (Strohm 2011: 120)</p>



<p>Örneğin, bazı sağlık çalışanları kürtaja karşı “vicdani ret” ortaya koyup bu hizmeti sağlamayı reddederken, kimisinin vicdanı da bunun tam zıddını—örneğin bir kadın hakkı olduğuna vicdani olarak inanılmış bir şeye saygı göstermek için kürtaj uygulamayı—talep edebilir (Joffe 1995).</p>



<p>İkincisi, vicdan genellikle <em>ahlaki yönden tarafsız </em>bir kavramdır. Vicdana başvurmak, tikel bir davranış veya ilkenin ahlaki gerekçelendirmesine genelde bir şey eklemez. ‘x’in doğru ya da yanlış olduğuna dair sahip olduğun inanç (veya vicdanın), x’i yapmanı doğru ya da yanlış kılan şeydir’ (Foot 1979) şeklindeki göreli fikre bağlanılmadığı takdirde, bir şey sadece vicdani bir mesele haline getirilerek ahlaki yönden daha iyi veya daha kötü, daha kabul edilebilir veya daha kabul edilemez kılınamaz. Örneğin, kürtajın ahlaki statüsünün, bazı sağlık çalışanlarının kürtaja <em>vicdanen</em> karşı çıkmasıyla veya bazılarının kürtajı <em>vicdanen</em> desteklemesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Öte yandan bu tarafsızlık, vicdani bir başvurunun, kendisini, birinin ahlaki görüşlerine saygı duymanın gerekçesi olarak sunabilmesine engel değildir—örneğin kişiye belirli işlemleri gerçekleştirmeyi reddetme hakkı verilmesinin gerekçesi olarak. Vicdani başvurular genellikle belirli bir ahlaki pozisyonun savunusunda ahlaki bir gerekçe sunmasa da (meğerki göreli olsun), bireylerin ahlaki inançlarına saygı duymanın politik gerekçelerini temellendirebilir—örneğin hoşgörü veya çoğulculuğu.</p>



<p>Son olarak, vicdan ahlakın sadece <em>öznel </em>boyutuyla ilgilidir. Nesnel olduğu bir anlamda kabul edilebilecek olan etik değerlerin bulunduğu varsayılsa bile vicdan dışsal ve nesnel olan herhangi bir kanıt veya gerekçelendirmeden bağımsız bir şekilde, sadece bireylerin <em>inandığı </em>şeye gönderme yapar. Dahası insanlar, öznel ve vicdani olarak inandıkları şeyi ifade ederlerken diğer insanların öznel ve vicdani olarak farklı ahlaki görüşleri benimseyebileceğini (ve muhtemelen benimseyeceğini) kabul ederler. Dolayısıyla, kürtaj benim vicdanıma sığmıyor dediğim zaman, kürtajın nesnel bir ölçüte göre ahlaken yanlış olduğunu söylemiyorum (bunu düşünebilecek olsam da), ve kürtajın nesnel bir ölçüte göre yanlış olduğu konusunda diğerlerini ikna etmeye gerek duymuyorum. Basitçe, yürekten inandığım ve diğerlerinin saygı göstermesini beklediğim şeyi vicdani inanç olarak ifade ediyorum; iddialarımı desteklemek için öne sürebileceğim ahlaki gerekçelerin ne kadar güçlü veya zayıf olduklarına veya diğerlerine ne kadar güçlü veya zayıf göründüklerine bakmıyorum (McGuire 1963: 259). Gerçekten de sağlık çalışanları birtakım tıbbi prosedürlere karşı vicdani ret ortaya koyarlarken, genellikle, bu prosedürleri uygulama konusunda farklı ahlaki inançları benimseyen diğer doktorları engellemekle ilgilenmiyorlar. Çoğunlukla ilgilendikleri şey, sadece kendi öznel ahlaki ölçütleri açısından, deyim yerindeyse, ellerini temiz tutmak oluyor.</p>



<p>Vicdanın mevcut olan tikel ahlaki görüşlerden bağımsız olduğuna ilişkin bu üç bakış açısı, kişinin bir davranışını gerekçelendirmek için yaptığı vicdani başvurunun niçin söz konusu davranış için genelde daha fazla gerekçe istenmemesi gibi bir beklenti içerdiğini açıklıyor. Childress’a göre, bir özne vicdanına başvurduğu zaman,</p>



<p>[g]enellikle eyleminin nesnel doğruluğu konusunda diğerlerini ikna etme girişiminden vazgeçmiştir ve bu eylemin öznel doğruluğunu öne sürmekten memnundur. (Cildress 1979: 329)</p>



<p><strong>2. Öz-bilgi<a href="applewebdata://d977c156-070f-41ff-8a99-be5628795220#_ftn1"><sup><strong>[1]</strong></sup></a> ve öz değerlendirme olarak vicdan</strong></p>



<p>Vicdan hakkında konuştuğumuzda genelde, ahlaki kişiler olarak kendimiz veya ahlaki davranışlarımız hakkındaki düşünüme gönderme yaparız. Vicdan aracılığıyla kendimizi sanki içimizdeki yargıçmışız gibi sorguya çekeriz.  İki kişiye bölünmüş birey imgesi—birisi eyleyen, diğeri ise ilkinin davranışını gözetleyen—en azından M.Ö. 5.yy’dan beri “vicdan”ın Yunan dünyasındaki ilk kavranışını yansıtır (Sorabji 2014: 12). Fakat bu öz-bilgiyi, <em>içimizdeki diğerleri </em>ile—mesela Tanrı(lar) veya diğer hayali tanıklar (örneğin Epikür’e göre hayran olunan bir filozof (Sorabji 2014:25) veya Adam Smith’e göre tarafsız bir izleyici (1759)) ile—paylaşılan bir bilgi olarak da düşünebiliriz. Söz konusu tanrı(lar), Hristiyanlığın Tanrısı gibi tikel bir dinin tanrısı veya Kant’taki gibi pratik aklın bir koyutu olabilir (Kant’a göre akıl, ahlaki davranışı bildirme anlamında “pratik” hale gelebilmek için bireylere eylemlerinden dolayı yaptırımda bulunan daha yüksek bir otorite fikrine ihtiyaç duyar (Kant 1797)).</p>



<p>Bu anlamda ele alınan vicdanın rolü sadece davranışımız veya karakterimiz hakkında bilgi elde etmekten ibaret değildir. Söz konusu bilgi genellikle (aşağıda açıklandığı gibi daima olmasa da) vicdan tarafından yapılan ahlaki bir değerlendirmenin zeminini oluşturur. Vicdan, kişinin davranışını gözetlerken, tarafsız bir gözlemci olmaktan ziyade bir yargıç gibidir (veya bazen yargı gücünün kendisiyle özdeşleştirilir). Dolayısıyla, örneğin, Stoacıların ‘hayran olunan hayali bir filozof olarak vicdan’ nosyonundan esinlenen, Adam Smith’in vicdanla özdeşleştirdiği tarafsız izleyici, ahlaki ve duygusal açıdan tarafsız bir gözetleyici değildir, aksine kişinin kendisini onaylaması veya onaylamamasına dair bir duyarlılık üretir (Smith 1759 ve Raphael 2007: 34’teki tartışma). Vicdanın temel niteliğinin Tanrı’nın kalbimizdeki yasalarının bir tanığı olmak olduğunu söyleyen Katolik görüşte bile (bölüm 3’te tarif edildiği gibi) vicdan aynı zamanda “insan ve onun eylemleri hakkındaki ahlaki bir yargılama, ya aklayan ya suçlu çıkaran bir yargılama” olarak öne sürülür (John Paul II 1993: 59). Benzer şekilde, Kantçı görüşe göre vicdan, bir iç mahkeme olarak tasarlanır (Wood 2008: 184): vicdan, pratik akıl tarafından önerilen ahlak yasasını ahlaki bir davranış haline getirmeye olanak veren ve ahlak yasasına uyup uymadığımızı yargılamaya imkân tanıyan ahlaki öz farkındalıktır. Kant’ın <em>Ahlak Metafiziği</em>‘nde tanımladığı şekliyle, vicdan,</p>



<p>bir yasa altında bulunduğu her durumda, insanı aklaması veya suçlu çıkarmasıyla insanın ödevini onun önünde tutan pratik akıldır (Kant 1797 [1991]: 160)</p>



<p>ve</p>



<p>insanın içindeki iç mahkemenin bilincidir. (Kant 1797 [1991]: 189)</p>



<p>İç mahkeme olarak vicdan anlayışı, Mark Twain’in ünlü romanındaki Huckleberry Finn’in hikayesinde çok iyi örneklenmiştir (Twain 1884; Bennett 1974). Bu romanın çok iyi bilinen bir bölümünde, Huck köle olan arkadaşı Jim’e, sahibi Miss Watson’ın elinden kurtulması konusunda yardım ettiği için suçluluk duyar. Suçlama dışsal bir ahlaki otoriteden kaynaklanmaz; aksine vicdanın, ahlak yasalarına göre verdiği bir hükümdür. Huck’ın durumunda, vicdan sızısı, onun kendi yaptığını destekleyen duyguları ile ona toplumsal çevresinden miras kalan ilkeler arasındaki gerilimden doğar. Bu roman yazıldığı sırada, köle sahipliği, sahipliğin doğal bir türü gibi düşünülüyordu ve kölelerin kaçmasına yardım etmek, kişiyi özel mülkiyetinden yoksun bırakmak anlamına geliyordu. Huck’ın vicdanının yaptığı değerlendirmeye göre onun davranışının aykırı olduğu “yasa” (metaforik bir dille konuşursak) işte buydu.</p>



<p>Bu hikâye vicdanın bir başka ilginç özelliğini, onun öz değerlendirme yetisi oluşunu örneklendirir; yani, kendi vicdanımız tarafından sağlanan ahlaki ölçütlerin geçerliliğine duyduğumuz güven ile diğer insanların vicdanı tarafından sağlanan ölçütlerin geçerliliğine olan güvenimiz arasındaki asimetriyi örneklendirir. Huck, duygularına <em>rağmen,</em> yaptığı şeyin yanlış olduğunu ve suçlu olduğunu düşünür; çünkü kendi vicdanının, isabetli bir ahlaki ölçüt sağladığını inanır, yani bazı duyguları veya inançları tam tersini gösterse bile bu ölçütü kabul eder. İşte bu, kendi vicdanımızla genel ilişki kurma biçimimizi yansıtır: duygularımızı ve yargılarımızı vicdanımızın ölçütüne uyarlamaya çalışırız, <em>tam tersini </em>yapmayız. Öte yandan, aynısı diğer insanların vicdanı hakkında konuşurken geçerli değildir. Ötekilerin vicdanından söz ederken ise genellikle onların öznel ahlaki ölçütünü işaret ederiz ve bu onu kabul ediyor olduğumuz anlamına gelmez. Bu asimetri şunu gösterir ki salt vicdan nosyonu ile nesnel veya isabetli ahlaki ölçüt nosyonu arasında kavramsal bir ilişki yoktur; aksine bu asitmetri şu gerçeğin altını bir kez daha çizer: vicdan sadece kişinin kendi özel ahlakı ve ona bağlılığı ile ilgilidir.</p>



<p>Bazıları, öz-bilgi ve öz değerlendirme olarak vicdan anlayışı ile tutarlı olacak şekilde, psikopatların—yani antisosyal davranışlar gösteren ve sistematik olarak doğru ya da yanlış olup olmadıklarını düşünmeden eyleyen patolojik öznelerin—vicdanının olmadığını ileri sürmüştür (Hare 1999). Örneğin Vujošević (2015)’e göre psikopatlarda, ahlaki bilgi veya inançlar ile kendini ayıplama duyguları (örn. suçluluk) arasındaki bağ kopmuştur: psikopatlar, normal öznelerin onların ahlaki inançları ve davranışları arasındaki ayrılığı algılamasından vicdan azabı duymazlar ve bunun sonucu olarak eylemlerinden sorumlu olduklarını düşünmezler (Gudjonsson and Roberts 1983; Aharoni ve ark. 2012); yine de psikopatların ahlaki inançları genellikle “normal”dir (Schaich ve Sinnott-Armstrong 2013).</p>



<p>Bu bölümün üst kısmında da bahsedildiği gibi, vicdan kendisini, öz değerlendirmeye dair duygular aracılığıyla ifade ederken, ya bu duygular tarafından <em>kurulmuş</em> bir şey olarak (Fuss 1964) ya da bu duygulara <em>yol açan</em> bir şey olarak (Broad 1940) anlaşılabilir.</p>



<p>Birinci anlamda ele alınırsa (öz değerlendirmeye dair duygular tarafından kurulmuş bir şey olarak vicdan), duygu vicdanın özsel bir parçasıdır. Bu durumda vicdan, hükümler veren bir yargıç olarak anlaşılmaktan ziyade bilişsel içeriği olan bir duygu olarak anlaşılır (bu bilişsel içerik, kişinin davranışlarının belirli bir ahlaki ölçüte bağlanması ile ilgilenir); bu tip durumlarda, negatif bir duygu, yaptığım veya yapmayı düşündüğüm bir şeyin yanlış olduğu konusunda beni bilgilendirir (kendi ahlaki parametrelerime göre). İkinci anlamda ele alınırsa (öz değerlendirmeye dair duygulara yol açan bir şey olarak vicdan), kişi kendi davranışıyla gerilim yaşadığı zaman bir iç yargıç benliğe yönelik negatif duygular üretir (Mill 1861: böl. 3). Örneğin, Freud’da “Süperego”—kişiliğimizin yasaklamalar, sınırlandırmalar ve ahlaki kısıtlamalarla ilgili olan parçası—bireysel olana karşı negatif değerlendirme duyguları üreterek (örneğin Ego’ya yönelik agresiflik ve suçluluk) kişinin itki ve güdülerini kontrol altına alan “vicdan biçimini” alır (Freud 1929 [2000]: 30). Dördüncü bölümde de göreceğimiz gibi, bu benliğe yönelik negatif duygular, vicdanın motive edici işlevini gerçekleştirmede önemli bir rol oynar.</p>



<p>Öz değerlendirme olarak vicdanın buradaki nitelendirmesinin de gösterdiği gibi, vicdan büyük çoğunlukla utanç, suçluluk, korku ve pişmanlık gibi negatif duygularla ilişkilendirilmiştir (Arendt 1971). Bu duygular Hristiyan vicdan anlayışının tipik özellikleri olsa da onların dini bir görüşe bağlanmasına gerek yoktur: çoğumuz için, ortak kullandığımız dilde bile, vicdan daha çok negatif duygular üreten bir şeydir. Örneğin, genellikle “vicdan sızısı” deriz ya da vicdanın “azap” [remorse] veren bir şey olduğunu söyleriz (bu kelime Latincede “remordere” yani “yeniden sızlamak” sözcüğünden türemiştir). Ancak kişinin ahlaki meziyetlerinden gurur duymasını sağlayan ve bunları öven rahat bir vicdandan da bahsedilebilir. Cicero’da ve bazı Latin Stoacılarda (en öne çıkanı Seneca) rahat vicdanın örnekleri bulunabilir (Sorabji 2014: 25–30). Luther tarafından başlatılan Protestan geleneğinde de rahat vicdan fikri ile karşılaşırız; burada ise bu rahatlık gurur veya övünmeden değil, Tanrı’nın gelecekteki mağfiretinin farkındalığından kaynaklanır (Luther 1535; Calvin 1536).</p>



<p>Luther, Roma Katolik Kilisesinin “vicdanı terörize ettiğini” söylerken, Protestan vicdan rahatlığı ile suçluluk ve korku gibi negatif duyguların yüklendiği Katolik vicdan arasındaki zıtlığı vurgulamıştır. Luther’e göre, Roma Katolik Kilisesinin vicdanı terörize etmesi onun otoritesini güçlendirmeyi ve halkın vicdanını kontrol etmeyi amaçlamıştı. Gerçekten de Katolik gelenekte vicdanın negatif duyguların yükünden kurtulması sadece kişinin günahlarını bir rahibe itiraf etmesi ve bu rahip tarafından karar verilen kefaret aracılığıyla mümkündür.</p>



<p><strong>3.Vicdanın Epistemik İşlevi</strong></p>



<p>Önceki epistemik olmayan vicdan kavrayışının yanı sıra vicdanı epistemik işleve sahip bir şey olarak da anlayabiliriz. Bu anlamda vicdan bize ahlaki inançlar veya ahlaki bilginin bir biçimini sağlar—bu ya mutlak bir anlama sahiptir (ilahi yasaların bilgisi gibi) ya da göreceli bir anlama sahiptir (kültürdeki toplumsal normların bilgisi gibi).</p>



<p>Vicdanın epistemik rolü örneğin akıl, sezgiler veya duyular gibi epistemik yetilerin veya işlevlerin rolüyle çakışmak zorunda değildir. Özellikle, vicdanın bize ahlaki bilgi veya inançlar “sağlaması”, akıl, sezgiler ve duyular örneğindekinden farklı olarak bu bilgi veya inançların <em>kaynağına</em> doğrudan ulaşmamızı gerektirmez.</p>



<p>Epistemik işleve sahip bir şey olarak anlaşılan vicdandan edindiğimiz bilginin genellikle dolaylı bir bilgi olduğu düşünülür. Bu hiç şaşırtıcı değildir, zira daha önce gördüğümüz gibi vicdan çoğunlukla bir içebakış olarak anlaşılır ki bu onun verdiği bilginin zaten <em>içimizde</em> olduğunu ve bu bilgiyi, aslında vicdanın karışmadığı başka bir süreç aracılığıyla edindiğimizi varsayar. Gerçekten de birçok açıklamaya göre vicdan kendi ahlaki ilkelerini üretmez. Örneğin, içimizde keşfettiğimiz ahlaki bilgiyi, ilahi müdahale aracılığıyla elde ettiğimiz söylenebilir. Mesela Hristiyanlara göre doğa yasaları kalbimize Tanrı tarafından yerleştirilir. Alt bölüm 3.1’de göreceğimiz gibi, epistemik işlevi olan bir şey ve dolaylı bilginin bir alıcısı olarak vicdan anlayışı sadece dini görüşlere özgü değildir.</p>



<p>Öte yandan, vicdan konusundaki başka açıklamalara göre, vicdan ahlaki bilgiye <em>doğrudan </em>bir erişim sağlar; örneğin neyin iyi  ve neyin kötü olduğuna ilişkin bir sezgi olarak anlaşılır.</p>



<p>Şimdi vicdanın epistemik rolüne dair iki açıklamayı daha ayrıntılı bir şekilde inceleyelim.</p>



<p><strong>3.1. Dolaylı ahlak bilgisi elde etme yetisi olarak vicdan</strong></p>



<p>Paul’dan başlayan Hristiyan gelenekte, vicdanın içe bakış niteliği, tanık metaforuyla vurgulanır (Romans 2: 14-15). Vicdan, doğrudan dışsal bir kaynaktan (bu örnekte Tanrı’dan) gelen ahlaki bir yasanın bilgisini edinmemizi sağlamaz; sadece Tanrı yasalarının içimizdeki varlığına tanıklık etmemize olanak sağlar. Vicdan doğrudan bir şekilde Tanrı’yı seyredemez. Dışsal bir ahlaki otoritenin dolaylı ve bu nedenle kusurlu bir bilgisini veren bir yeti fikri, dini geleneklerle son derece uyumludur. Örneğin hakiki ilahi yasaları vicdan aracılığıyla keşfettiğimiz fikri İslam’da da bulunabilir (Geaves 1999: 164).</p>



<p>Bu durumda şunun da altını çizmek önemlidir: tıpkı önceki öz farkındalık ve öz değerlendirme olarak vicdan anlayışında olduğu gibi, vicdan, iç gözlem işlevini yerine getiren bir şey olarak tasarlanabilir; yani <em>kendiliğe </em>ve kişinin kendi zihinsel durumlarına yönelmiş bir şey olarak kavranabilir. İç gözlem kişinin kendine dair bilgi edinmesini sağlar (Schwitzgebel 2014), fakat gözlemlenen kendilik, ahlak yasasını da içerdiği için şunu söylemek mümkündür: benliğimizin bir parçası olarak bu yasanın kendisi iç gözlemin bir nesnesi haline gelir. Bu nedenle örneğin Joseph Ratzinger, papazlığından önceki teolojik yazılarında şunu söylemiştir: “içimize, iyi ve doğru olana (bu ikisi özdeştir) dair kökensel bir hafıza gibi bir şey yerleştirilmiştir” ve vicdan</p>



<p>deyim yerindeyse bir iç duyudur ve bir hatırlama yetisidir ki seslendiği kişi kendini kapatmazsa içinde onun yankısını duyar. (Ratzinger 1991: 535)</p>



<p>Katolik Kilisesi de “Tanrı’nın her bireyin vicdanında yankılanan sesine” gönderme yapar (John Paul II 1995: par. 24).</p>



<p>Bu açıklamaya göre—vicdan sadece bir <em>tanık</em> olduğundan ve bilginin kaynağına, yani Tanrı’ya, dolaysız bir epistemik erişime sahip olmadığından—vicdan yanılabilir ve gerçekte sıkça yanılgıya düşen bir şey olarak tasarlanır (1 Corinthians 4:4; Aquinas 1265–1274; Butler 1726: vaaz 3 (3)). Özellikle vicdan ilahi yasaları gerçek durumlara uygularken onları doğru bir şekilde yorumlayamayabilir. Örneğin Şansölye Philip, Büyük Albert ve özellikle Thomas Aquinas gibi 13.yy Katolik Kilisesinden bazı teologlara göre vicdan, evrensel ilkeleri (yani ilahi yasaları) gerçek durumlara uygulama edimidir; yani ilk öncülü “synderesis” adlı ayrı bir yetinin sağladığı evrensel bir ilke olan pratik bir tasımın sonucudur (Aquinas, <em>Summa Theologiae</em>, 1 q79; Langston 2000 ve 2015; Sorabji 2014: 62–66): yani vicdan ilk ilkelerden ahlaki sonuçlar çıkarma konusunda yanılgıya düşebilir (Aquinas, <em>Hakikat Üzerine</em>, q17, art. 2, ve D’Arcy 1961: 100–103’teki tartışma).</p>



<p>Seküler bir açıklamaya göre, ahlaki ilkeleri içimize aşılayan ahlaki bilginin dışsal kaynağı Tanrı değildir, kişinin kendi kültürü ve yetişme tarzıdır. Bu durumda söz konusu ahlaki bilgi genellikle göreli bir şekilde anlaşılır: vicdanımız, kendi kültürümüze ait toplumsal normları veya kendi yetişme tarzımıza ait normları hatırlatan ve bunların ahlak psikolojimiz üzerinde etkili olmasını sağlayan yetidir. Bu normlar ahlaki duygularımızı ve ahlaki tercihlerimizi açıklar; fakat bu durumda vicdanın bize söylediği şey, üzerinde çok az kontrol sahibi olduğumuz toplumsal ve kültürel dinamiklerin ürünüdür. Huckleberry Finn’in vicdanı örneğinde de görüldüğü gibi, vicdanın bir ahlaki otoriteye itaat etmek olarak anlaşılması güçtür; zira eğitimcilerimiz veya kültürümüz oldukça ahlaksız olabilir (örneğin vicdanımız, Huck’ın içinde bulunduğu toplumsal çevredeki köleliği destekleyen ilkeler gibi, ırkçı veya ayrımcı ilkelere varabilir). Aslında şaşırtıcı olmayan bir biçimde birçok kişi vicdanın ahlaki otoritesine karşı oldukça kuşkulu yaklaşır veya bu otoriteyi ciddiye almaz; çünkü onu kişinin kendi kültürü tarafından etkilenen ve hatta onun tarafından belirlenen ahlaki ilkeler hakkındaki bir fikirden ibaret görürler (Montaigne 1580: ktp. 1, böl. 22; Hobbes 1651: böl. 7). Bu anlamda vicdan, içeriği toplumsal, kültürel ve ailevi koşullara göre değişiklik gösteren göreli bir nosyondan ibarettir.</p>



<p><strong>3.2. Dolaysız ahlak bilgisi elde etme yetisi olarak vicdan</strong></p>



<p>Montaigne ve Hobbes’un iddia ettiği şeye karşıt olarak, Rousseau <em>Emile ya da Eğitim </em>adlı eserinde, iyi bir eğitimin, vicdanı, toplumların yozlaştırıcı etkilerinden özgürleştirebileceğini savunmuştur. Aslında eğitimin amaçlarından biri, gençlere genelgeçer normları eleştirel bir şekilde incelemeyi ve gerekirse bunları değiştirmeyi öğretmek yoluyla onları özerk ahlaki düşünürlere ve öznelere çevirmektir (Rousseau 1762; bir tartışma için bkz. Sorabji 2014). Buradaki fikir şudur: vicdan, “çocukça yanılgılar” ve “yetişme tarzımızın ön yargıları”ndan özgürleştirildiği zaman, doğuştan sahip olduğumuz ahlak duygusundan geriye kalan şeydir (Rousseau 1921 [1762]: 253). Rousseau şöyle ifade eder:</p>



<p>Nitekim kalbimizin derinliklerinde doğuştan bir adalet ve erdem ilkesi vardır; bu ilke aracılığıyla, kendi maksimlerimize rağmen, kendimizin veya başkalarının eylemlerini iyi ya da kötü olarak yargılarız; benim vicdan adını verdiğim ilke budur. (Rousseau 1921 [1762]: 253)</p>



<p>O halde Rousseau’ya göre vicdan, doğanın doğru düzenini algılamaya ve takip etmeye dair doğal bir eğilimdir ve iyi bir öğretmen, vicdanın doğal olarak eğilimli olduğu şeyi yapması konusunda gençlerin vicdanına destek olmalıdır. Rousseau’nun kelimeleriyle:</p>



<p>Akıl bizi sık sık aldatır; ondan şüphelenmeye fazlasıyla hakkımız var; fakat vicdan bizi asla aldatmaz; o insanın gerçek rehberidir; içgüdü beden için ne anlama geliyorsa o da ruh için aynı anlama gelir; vicdanına boyun eğen kişi doğayı takip ediyordur ve yoldan çıkarım diye korkmasına gerek yoktur … Gelin doğanın çağrısına boyun eğelim; göreceğiz ki onun boyunduruğu altında olmak zahmetsizdir ve onun sesine kulak verdiğimizde iyi bir vicdanın vereceği yanıttaki keyfi keşfederiz (Rousseau 1921 [1762]: 252).</p>



<p>Ahlaki bilginin daha derin bir biçimini ifade eden bu vicdan anlayışı, bizi, vicdanın epistemik bir role sahip olduğunu söyleyen ikinci bir kavrayışa götürür. Vicdan, sadece genelgeçer fikirlere veya ilahi yasalara tanıklık etmenin yanı sıra, ahlaki ilkelere doğrudan erişmemize olanak sağlayan ahlaki bir duyu olarak da kavranabilir. Bu şekilde anlaşıldığında vicdan, aklı temel alan bir yeti olmaktan ziyade genellikle bir sezgi olarak görülür ve onun duyguların etkisi altında olduğu kabul edilir. Özellikle 18.yy’ın duygucu filozofları (örn. Shaftesbury (1711) ve Hume (1738–1740)) vicdanı genellikle ahlaki bir “duygu” veya ahlak “duyusu” ile özdeşleştirdi. Örneğin Hume’un psikoloji teorisine göre “akıl tamamen atıldır ve asla vicdan veya ahlaki bir duygu gibi etkin bir ilkenin kaynağı olamaz” (Hume 1738–1740: kitap 3, kısım 1, bölüm 1). Vicdanın ve öznel ahlakın daha güncel açıklamalarına göre ise vicdanın buyrukları ahlaki sezgilerimizin ifadeleri olarak anlaşılabilir. Örneğin Thagard ve Finn (2011)’e göre “vicdan ahlaki sezginin bir türüdür” (s.168), “hem bilişseldir hem de duygulara dayanır” (s.156).</p>



<p>Vicdan bu şekilde anlaşıldığında onun epistemik ve ahlaki otoritesinden kuşkulanmak için yeni gerekçeler bulunur. Ahlaki uzlaşmazlığı anlamayı amaçlayan son dönem ahlak psikolojisindeki birçok çalışma şunu göstermiştir: farklı dünya görüşlerine sahip insanlar arasında temel ahlaki sezgiler ve duygular yönünden görünüşte uzlaşmaz farklılıklar vardır (örn., Haidt 2012; Greene 2013). Temel ahlaki sezgilerdeki bu farklılıklar vicdanın epistemik statüsünün ve bununla birlikte vicdanın ahlaki otoritesinin altını oyuyor gibi görünüyor; özellikle de ahlaki sezgilerimizin çoğu (ahlak psikolojisindeki son gelişmelere göre) yeni kanıtlar veya iyi gerekçeler ışığında gözden geçirilmeye yatkın değilmiş gibi göründüğü için. Makul sayılacak herhangi bir açıklamaya göre, akıl yürütme ahlakın önemli bir parçası olmalıdır; öte yandan, vicdanımızın bize söylediği şeyin gerekçeler ve kanıtlarla çok da ilgisi olmayabilir. Ahlak psikolojisi alanında sinirbilimin kanıtlarıyla desteklenen (Greene 2013) teorik çalışmalar (örn. Haidt 2012; Graham ve ark. 2009; Haidt 2001) şunu gösteriyor: temel ahlaki inançlarımızın çoğu muhtemelen akılsal yetilerimizin çok az kontrol edebildiği sezgilere ve duygulara dayanıyor. Bu açıklama doğruysa, insanların vicdani inançlarını diyalog, kamusal tartışma ve gerekçeler sunma yoluyla etkileme ve değiştirmesine izin verme olanağı konusunda kuşkuya düşme hakkımız var. Psikolojik araştırmalar özellikle liberal ve muhafazakâr düşünce arasındaki farklılıklara odaklanmıştır. Örneğin şu iddia edilmiştir: muhafazakâr olan ahlaki ve politik görüşler genellikle birtakım belirli duygularda (örn. nefret veya korkular) ve belirli sezgilerde (örn. otorite devirmeye ve algılanan saflık ihlallerine karşı sezgisel muhalefet) temellenirken liberal görüşler genellikle başka özgül duygular (örn. öfke) ve sezgiler (örn. adalet veya özgürlük ihlallerine karşı sezgisel reddediş) tarafından güdülenir (Haidt 2001 ve 2012) Eğer vicdan basitçe ahlaki sezginin bir ifadesi ise ve bireyler kayda değer şekilde farklı ve uzlaşmaz sezgilere sahipse, o halde bireyler kayda değer şekilde farklı ve uzlaşımı çok zor olan ahlaki vicdanlara sahiptirler.</p>



<p><strong>4. Ahlaki şekilde eyleme motivasyonu olarak vicdan</strong></p>



<p>Vicdan bizim ödev duygumuz olarak tasarlanabilir. Bu anlayışa göre, vicdan halihazırda sahip olduğumuz ahlaki ilkeler ve inançlara göre eyleme konusunda bizi motive eder (örn. D’Arcy 1963; Childress 1979; McGuire 1963; Fuss 1964). Bu şekilde anlaşılan vicdan “bireyin bilincindeki genel ahlaki yükümlülük duygusunu oluşturur” (Fuss 1964: 116). Vicdanın öznel karakteri, dışsal bir otoriteden kaynaklanan yaptırımlara karşıt olarak, bu motive edici gücün tamamen bireyden kaynaklandığını ima eder.</p>



<p>Vicdanın öz değerlendirme işlevinde ürettiği duygular güçlü bir motivasyon kaynağını temsil eder. Başta da söylediğimiz gibi, burada ortaya konan farklı vicdan anlayışları birbirini dışlamak zorunda değildir. Öz değerlendirme olarak vicdan ve ahlaki şekilde eyleme motivasyonu olarak vicdan, birbiriyle tutarlı olmakla kalmayıp aynı zamanda birbirini tamamlayan farklı vicdan perspektiflerinin iyi bir örneğini oluşturur. Örneğin Kant’taki vicdan teorisi “bir refleksiyon teorisi bağlamında geliştirilmiş bir motivasyon teorisi” olarak görülebilir (Wood 2008: 183): Wood’un Kantçı vicdan nosyonu konusundaki yorumuna göre vicdan, ahlaki ilkelere uyduğum ya da uymadığım zaman ortaya çıkan “bir memnuniyet ya da memnuniyetsizlik duygusudur” ve bu duygu belirli bir davranış biçiminin düşüncesine eşlik ettiğinde beni o şekilde değil de bu şekilde eylemeye motive eder (Wood 2008: 183–184). Dolayısıyla Kant’a göre vicdan sadece bir iç mahkeme değildir, aynı zamanda ahlak duygumuzun kaynağıdır ki o bu iç mahkemenin hükümlerini, ahlaka uygun şekilde eyleme motivasyonu olarak alır (Kant 1797 [1991]: 161).</p>



<p>Daha genel konuşursak, bölüm 1’de de gördüğümüz gibi, vicdanın öz değerlendirmesi genellikle pişmanlık veya başka negatif duygular (suçluluk, utanç, korku vb.) üretir. Kendini cezalandırmanın bu biçiminden kaçınma arzumuz veya eğilimimiz, ahlaki şekilde eylemeye yönelik motive edici bir güce sahip olabilir. Nitekim örneğin Childress’a göre vicdanı tanımlayan ahlaki şekilde eyleme motivasyonu, “bir açıdan bakıldığında benliğin kendisi üzerindeki yaptırımından bir kaçıştır” (Childress 1979: 328).</p>



<p>Bu felsefi görüş, gelişim psikolojisindeki çalışmalarla tutarlıdır; bu çalışmalar, genelde ‘öz değerlendirme olarak vicdan’ın ürünlerinden biri sayılan suçluluk duygusunun, “uygunsuz davranışlara olumsuz kişilik değerliği veren bir motivasyon gücü” olduğunu gösteriyor (Kochanska ve Aksan 2006: 1589). Sınırı aşma, çoğu çocukta kaygı verici duygular yaratıyor ve bu negatif duygular çocukların gelecekteki yanlışlarını baskılamalarına ve ilgili ahlaki normları içselleştirmelerine hizmet ediyor (Damásio 1994, Kochanska ve Aksan 2006: 1595’te rapor edildiği gibi).</p>



<p>Ancak bununla birlikte, benliğe yönelik negatif duyguların kendileri, eylemimiz ile daha önceden var olan bir ödev duygusu arasındaki gerilime dair daha önceki bir deneyimden türetilmelidir. Ödev duygusu ve benliğe yönelik negatif duyguların birbirini varsaydığı bu durumda, sonsuz geriye gitmeye kapılmışız gibi görünsek de durumun bu şekilde olmasına gerek yoktur. Vicdanımızı oluşturan en temel ödev duygusunun dışsal ve bağımsız bir kaynağını tasarlamak mümkündür; örneğin ahlak eğitimi ve yetiştirme tarzı gibi (Mill 1861: böl. 3). Fakat vicdani bir kişiyi tanımlayan bu ödev duygusu aynı zamanda ilkel bir işlev—daha temel bir düzenekle açıklanamayan doğuştan bir yatkınlık—olarak kavranabilir. Örneğin Kant’a göre “her bir insan, ahlaki bir varlık olarak, başlangıçtan beri kendisinde bir vicdan taşır” (Kant 1797 [1991]: 160) ve vicdan “ödev kavramının etkisi altında olan zihnin dört yatkınlığı”ndan biridir; diğer üçü, ahlak duygusu, öz saygı ve komşusuna duyduğu sevgidir (Kant 1797 [1991]: 160).</p>



<p>Negatif duygular ve ödev duygusu, özneleri, sahip oldukları ahlaki ilkelere göre davranmaya teşvik etme konusunda her zaman başarılı olmaz. Fakat “vicdan sızıları” veya sırf muhtemel vicdan sızıları, gelecekteki davranışlarımızı bu normlarla uyumlu hale getirme konusunda motive edici bir güç işlevi görür. Kuşkusuz ki vicdanla ilişkilendirilen pozitif duygular da motive edici bir güce sahip olabilir. Örneğin yukarıda da gördüğümüz gibi, Kant vicdanı, öznenin ahlak duygusuna göre eylediğinin farkına varmasıyla ortaya çıkan kişinin kendisine yönelik pozitif duygularıyla da ilişkilendirir. Rousseau, <em>Emile</em>‘de, vicdanın yukarıda bahsedilen epistemik açıklamasının yanı sıra, pozitif duygularda temellenen motive edici bir vicdan açıklaması da ortaya koyar: akıl bize iyinin bilgisini verse de iyiyi sevmeye dair bir duygu aracılığıyla bizi ahlaki şekilde davranmaya motive eden şey vicdandır (Rousseau 1762).</p>



<p><strong>5. Vicdan, kendiliği-tanımlayan ahlaki bağlılıklar ve ahlaki bütünlük</strong></p>



<p>Kendilik kimliği, kim olduğumuz ve bireyselliğimizi niteliksel açıdan karakterize eden şeyin ne olduğu konusundaki algımız olarak anlaşılır (örneğin, karakterimiz, psikolojik özelliklerimiz, geçmiş tecrübemiz, vs.). Vicdanın öznel karakteri, kendilik kimliğimize dair algımızın önemli bir parçası olan kişisel ahlak alanının sınırlarını belirler. Vicdanım, <em>kendimden </em>ayrı tuttuğum toplumsal ve kültürel bir bağlamda, beni <em>bu </em>tikel birey yapan şeydir.</p>



<p>Bireyin kendi kimlik algısına kavuştuğu bu özel alan genellikle vicdan nosyonunun politik kullanımını temellendirir. Dolayısıyla birçok insan, toplumsal beklentiler veya yasal yükümlülükler ondan başka türlü davranmasını talep ettiğinde, kendi vicdanına bağlı kalma hakkının olduğunu iddia eder—özelde ise “vicdani ret” denilen şeyi öne sürerler. Vicdana yapılan bu politik başvurular genelde iki ilkeye dayanır. Birincisi, ahlaki bütünlüğe saygı ilkesidir. Bu ilke, gerekçelendirmesini, bir yanda vicdan ve ahlaki bütünlük nosyonları arasındaki yakın ilişkide (Childress 1979), öteki yanda kendilik kimliğine dair algıda bulur. “Vicdan”ın politik kullanımlarında sık sık başvurulan ikinci ilke ise “vicdan özgürlüğü” ilkesidir. Birincisi bu bölümde, ikincisi ise bir sonraki bölümde tartışılacaktır.</p>



<p>Burada kullanılan anlamıyla kendilik kimliği kavramı—yani niteliksel anlamda beni bu tikel kişi olarak tanımlayan şey—vicdan nosyonuyla yakından ilgilidir (Wicclair 2011; Childress 1979) ve ahlaki bütünlük nosyonuyla, daha özelde ise “kimliksel bütünlük görüşü” ile sıkı bir bağa sahiptir (Cox ve ark. 2013; Williams 1973 ve 1981). Bu görüşe göre, insanların bütünlüğe sahip olması, “kimliksel-görülen bağlılıklara”—yani “insanların kendilerini en çok özdeşleştirdiği, yaşamlarının temelde ne ile ilgili olduğunu düşünüyorlarsa onu oluşturan bağlılıklara”—sadık kalmak anlamına geliyor (Cox ve ark. 2013). Ahlakın bu kimliksel-görülen yönü tam da bazı insanların “vicdan” olarak adlandırdığı şeydir. Örneğin Childress’a göre</p>



<p>vicdana başvurduğum zaman, kendilik duygumu, bütünlüğümü ve tamlığımı, vicdan huzurumu korumaya çalıştığımı gösteriyorum, ve eğer devlet veya toplumun talep ettiği zorunluluklara boyun eğersem bu nitelikleri koruyamayacağıma işaret ediyorum. (Childress 1979: 327)</p>



<p>Kendiliği-tanımlayan bir şey olarak vicdan, iki şekilde anlaşılabilir. Ya “bir öznenin, kendisinin kim olduğuna ilişkin algısı için vazgeçilmez” olan, kendiliği-tanımlayan merkezi ahlaki inançların bir kümesi olarak düşünülebilir (Wicclair 2011:4) ya da bu tür ahlaki inançlara yaklaşma ve onlarla ilişki kurmanın bir biçimi olarak—yani “kişinin kendiliği-tanımlayan en derin ahlaki inançlarını desteklemeye olan bağlılığı” (Sulmasy 2008: 138) ve “gelecekteki eylemleri, kişinin kendi benliği ve karakteri ile ilişkili gören bir bilinç biçimi” (Bluestein 1993: 294) olarak—düşünülebilir.</p>



<p>Her iki şekilde de vicdan nasıl bir kişi olduğumuza dair algımızın önemli bir parçasıdır ve bu, vicdanı korumayı ve farklı bağlamlarda (özellikle sağlık hizmeti gerçekleştiren mesleklerde) vicdani reddi haklı gösteren bir gerekçe olarak alınabilir (Wicclair 2011: 25–26; Bluestein 1993: 295).</p>



<p>Yukarıda gördüğümüz üzere, bazılarına göre, psikopatların vicdan eksikliği yaşadığını söyleyen bir anlayış vardır (Hare 1999): psikopatlar, bazı açıklamalara göre, vicdanın üretmiş olduğu suçluluk ve onaylanmama duygusuna sahip olmadığı için, ahlaki bilgisi ile davranışları arasında bağlantı kuramaz. İlginç bir biçimde, bazı psikologlara göre, psikopatların, kendilik kimliği algısını ahlaki ilkelere dayandırma ihtimali normal bireylere göre daha düşüktür (Glenn ve ark. 2010). Daha güncel olan psikolojik araştırmalar göstermiştir ki insanlar başkalarının kimliğini—geleneksel olarak inanılanın aksine—çoğunlukla onların hafızalarıyla değil, ahlaki ilkeleriyle ilintileme eğilimindedir: kişinin, hafızasını kaybetmesi değil de ahlaki karakterini ve ahlaki inançlarını yitirmesi durumunda, belirli bir bireyin artık aynı kişi olmadığını söyleriz (Strohminger and Nichols 2015). Bu bulgular, kişinin kendilik kimliğine dair algısı ve kendilik kimliğine ait özellikleri için vicdanın vazgeçilmez olduğunu savunan fikre empirik bir destek sağlar.</p>



<p><strong>6.</strong> <strong>Vicdan Özgürlüğü</strong></p>



<p>Bazı insanlar, vicdan <em>özgürlüğüne </em>yapılan başvuruların, politik veya dini yapıların gücünü veya ahlaki otoritesini kaybettiği yerlerde çok daha güçlü bir biçimde ortaya atıldığını ve çok daha etkili olduğunu ileri sürmüştür. Nitekim örneğin C.A. Pierce’a göre:</p>



<p>vicdan Yunan dünyasında ancak şehir devletinin çöküşünden sonra kendini gösterdi. Politikanın ahlakla sıkı bir bütünlük arz etmesi, ilkinin hakimiyetinde mümkün değildi artık: bireye dışsal olup davranışı etkin bir şekilde yönlendirecek seviyede sıkı bir otorite kalmamıştı. Sonuçta insanlar, son bir çare olarak, tek otorite olarak vicdanın içsel disiplinine başvurdu. (Pierce 1955: 76)</p>



<p>Aynısı 17.yy İngilteresi için de söylenebilir: dini otoritenin krize girmesiyle birlikte zamanın felsefi ve politik literatüründe vicdan özgürlüğüne yapılan başvuruların sayısı artmıştır (Childress 1979: 326).</p>



<p>Vicdan özgürlüğü ilkesini savunmak için kullanılabilecek üç temel argüman vardır. Bunlardan ikisine 16. ve 17.yy felsefi literatüründe sıkça rastlanır: bunlar “etkisizlik veya ikiyüzlülük argümanı” ile “bilgisizlik argümanı”dır (Sorabji 2014: 139). “Meşrulaştırma argümanı” olarak adlandırılabilecek üçüncü bir argüman ise John Stuart Mill tarafından ileri sürülmüştür. Bunları sırayla inceleyelim.</p>



<p>a) <em>Etkisizlik veya ikiyüzlülük argümanı </em>vicdan tanımına uygun eylemler ve inançlar arasındaki ayrımın belirginliğine dayanır. Bu argümana göre, bir kişiyi bir şeye inanmaya ya da inanmamaya zorlamak—yani kişinin vicdani inançlarını değiştirmek—imkansızdır. Tek yapabileceğimiz şey kişiyi sanki bir şeye inanıyor<em>muş gibi </em>eylemeye zorlamaktır ki bu ikiyüzlü bir davranış olur. Dolayısıyla bir otorite, insanları dönüştürmeyi veya onların ahlaki görüşlerini değiştirmeyi hedefliyorsa, kişinin kendi vicdanını eylemleri aracılığıyla özgür bir şekilde ifade etmesini yasaklamak bu amaca hizmet etmeyecektir.</p>



<p>Bu argüman dizisi genellikle ilk Hristiyanlar—özellikle Hristiyan apolojist Tertullian—tarafından öne sürüldü; Romalı yöneticilerin zulmüne uğradıkları yerlerde ibadet özgürlüğünü savunmak üzere ortaya koyuldu. İddiaları şuydu ki onları Hristiyan ibadetlerinden vazgeçmeye zorlamanın, vicdanları üzerinde bir etkisi olmayacaktı. Aynı argüman dizisi Locke’un hoşgörü üzerine yaptığı çalışmalarda da bulunabilir (1667 tarihli <em>Hoşgörü Üzerine Deneme </em>ve 1689 tarihli <em>Hoşgörü Üzerine Bir Mektup</em>).</p>



<p>Ancak daha sonradan, sapkınlara (dini dogmaları yeniden şekillendirenler) ve mürtetlere (dinini terk edenler) karşı yapılan şiddetli zulmü ve zorla dönüştürmeyi gerekçelendirmeye giriştiklerinde, Hristiyanların bu argümanın gücüne ve daha genelde ise vicdan özgürlüğü ilkesine inanmadığı görüldü (Clarke 2014: 118–123). Sapkınların ve mürtetlerin zorla dönüştürülmesine yönelik olarak, Hristiyan teologlar iki temel gerekçe öne sürmüştür.</p>



<p>Gerekçelerden birini, şiddetli zulmün haklı olduğunu zira sapkınların yanlış görüşlerinin birçok sıradan insan üzerinde büyük bir etkiye sahip olacağını düşünen kişiler— Aquinas ve Calvin—savunmuştur. Sapkın insanlar, Hristiyan doktrinlerini terk etmesi nedeniyle ölüm sonrası yaşamda ebedi olarak mahkûm edileceklerdir ve Hristiyanların olabildiği kadar çok sayıda insanı ebedi mahkumiyetten kurtarma ödevi vardır (Clarke 2014: 120–121).</p>



<p>Şiddetli zulmün savunusunda kullanılan bir diğer argüman ise 5.yy’da Augustine tarafından ortaya atılmıştır. Ona göre insanları gerçek dini takip etmeye zorlamak (kastettiği şey sapkınlara zulmedilmesidir) hakikati görmelerini sağlayabilir (Sorabji 2014: 49–50). Bu tez şunu ima eder: her ne kadar biz vicdanın alanını içsel bir kanaat meselesi olarak sınırlandırmış ve bu alanı davranışlara kadar genişletmemiş olsak da, vicdan zaman zaman dışsal bir dayatma tarafından etki altına alınabilir.</p>



<p>Vicdanı yanlıştan “özgürleştirme” yoluyla hakikate ulaştırma fikrine dayanan bu ikinci yaklaşım, Katoliklere özgü olan vicdan özgürlüğü nosyonu ile tutarlıdır. Felsefi biçimde söylersek, genellikle “vicdan özgürlüğü” ahlaki ve dini görüşlerin çoğulculuğuna izin veren bireysel bir kavram olarak anlaşılır (Strohm 2011: 90). Öte yandan, Katolik Kilisesi’ne göre <em>otantik</em> özgürlük, hakikat nosyonundan ayrılamaz. İngiliz teolog ve kardinal John Henry Newman’ın çalışmalarından etkilenen Joseph Ratzinger, Katolik görüşte hakikatin, Tanrı’nın otoritesi ile vicdanın öznelliğini barıştıran bir araç olduğunu yazar: vicdan otantik anlamda özgür olduğu zaman, onun Tanrı’nın otoritesi tarafından tesis edilen hakikati açığa vurmaktan başka çaresi yoktur (Ratzinger 1991). Yukarıda gördüğümüz gibi, Katolik görüşe göre akıl kendi değerlerini yaratamaz; bu değerler Tanrı tarafından insanların kalbine işlenmiştir; bu nedenle de “insanın özgürlüğü, otantik ve eksiksiz karşılığına tam da Tanrı’nın yasasını kabul ettiği zaman kavuşacaktır” (John Paul II 1993: par. 35). Öyleyse pratik akıl, ilahi yasaya “iştirak etmekte” özgür olduğu zaman (John Paul II 1993: böl. 40), “insan, vicdanının derinliklerinde, kendisinin koymadığı fakat onu itaat etmeye zorlayan bir yasa keşfeder” (Paul VI 1965: par. 16).</p>



<p>Her durumda, bireylerin vicdanını ihlal edebilecek dayatmacı normları ve pratikleri gerekçelendirmek istiyorsak etkisizlik argümanını reddetmek zorunda değiliz. Aslında aynı etkisizlik argümanı, bireylerin vicdanları ile çatışabilecek politikaların dayatılmasını desteklemek için de kullanılabilir. Vicdanın sadece özel inançlar hakkında bir mesele olduğu fakat eyleme ilişkin olmadığı fikrini temel alan bazı yazarlar, insanları belirli kuralları takip etmeye zorlamanın, vicdanlarına aykırı olsa bile, vicdan özgürlüğünün bir ihlalini meydana getirmediğini ve bu nedenle gerekçelendirilebilir olduğunu savunmuşlardır. Örneğin Thomas Hobbes (1651: bölüm 40), Baruch Spinoza (1670: bölüm 20) ve John Locke (1660) bu argüman çizgisini takip etmiştir. Bu yazarlara göre devlet, toplumsal düzeni korumak için belirli uygulamaları—vatandaşlar bu uygulamaların vicdanlarını ihlal ettiğini iddia etse bile—hayata geçirme yetkisine sahiptir.</p>



<p>b) “<em>Bilgisizlik argümanı</em>“, belki de daha iyi bir isimlendirmeyle “<em>alçak gönüllülük argümanı”</em>, vicdanın içeriğine yönelik kuşkucu bir yaklaşıma dayanır. Vicdanen inandığımız bir şeyin yanlış olması mümkündür ve bizimkine aykırı vicdani inançlar taşıyan kişilerin haklı olma olasılığı vardır. Bu nedenle, birini bir şeye inandırmaya veya onu ahlaken yanlış olduğu ortaya çıkabilecek olan davranışlarda bulunmaya zorlamamak için bir sebep vardır. Bilgisizlik veya alçak gönüllülük argümanı, 16. ve 17.yy’da (bu yüzyıllar Keith Thomas [1993] tarafından “vicdan çağı” olarak tanımlanmıştır) gerçekleştirilen Protestan reformu sonrası Katolik Kilisesi’nin dini ve ahlaki otoritesini büyük ölçüde yitirmesiyle birlikte sıkça öne sürülmeye başlanmıştır; bu argümanı öne sürenler içerisinde en dikkat çekeni Pierre Bayle (1686-1688)’dir. Modern çağda “vicdanın sekülerleşmesi”ni desteklediğimiz tarihler tam da bu yüzyıllardır (Strohm 2011); gerçi bu fenomen daha iyi bir ifadeyle “yeniden sekülerleşme” olarak kavranabilir, zira Yunan dünyasında vicdan, Tanrı’nın sesiyle veya otoritesiyle ilgili olmamıştır.</p>



<p>Aynı bilgisizlik veya alçak gönüllülük argümanı, John Locke tarafından onun <em>Hoşgörü Üzerine İkinci Mektup </em>adlı eserinde de ileri sürülür. Anglikan rahip Jonas Proast’ın, tıpkı Augustine’in iddia ettiği gibi, zorlamanın kişisel inançları gerçekten değiştirebileceğine işaret etmesi ve bu nedenle Locke’un birinci <em>Mektup</em>‘ta ileri sürdüğü etkisizlik argümanının geçersiz olduğunu iddia etmesi sonrası, Locke vicdan özgürlüğünü savunan ikinci bir alternatif strateji olarak bu argümana bel bağlamak zorunda kalmıştır (Sorabji 2014: 151).</p>



<p>Dünya görüşlerinin çoğulculuğunun kabul edilip fiili olarak desteklendiği çağımızda, güncel vicdani ret savunularında da bilgisizlik argümanının bir versiyonu bulunabilir. Örneğin, Sulmasy, sağlık hizmetlerinde vicdani ret hakkını destekleyen argümanlarında, “hoşgörünün hakiki temeli” olarak epistemik alçak gönüllülüğe başvurur.</p>



<p>c) Son olarak, vicdan özgürlüğünü savunan üçüncü argüman, yukarıda “<em>meşrulaştırma argümanı</em>” olarak isimlendirdiğim argümandır. John Stuart Mill (1859) şu fikre başvurarak vicdan özgürlüğünü desteklemiştir: her bir düşüncenin, özellikle de yanlış düşüncelerin, özgürce ifade edilmesine izin vermek, hakikatin daha net bir şekilde ortaya çıkmasına olanak verir ve kendi inançlarımız başkalarının inançları karşısında test edildiğinde bu inançlara göre eyleme konusunda bize bir gerekçe sağlar. Mill’in ortaya koyduğu gibi,</p>



<p>eyleme geçireceğimiz bir düşüncenin doğruluğunu varsaymanın asıl koşulu, başkalarının bu düşüncemize karşı çıkması ve onun aksini ispat etmesi konusunda sınırsız bir özgürlüğe sahip olmalarıdır; ve başka hiçbir koşul, insani yetilere sahip bir varlığa, haklı olması konusunda rasyonel bir güvence sağlayamaz. (Mill 1859: böl. 2)</p>



<p><strong>6.1.Günümüzde vicdan özgürlüğü ve vicdani ret</strong></p>



<p>Bugün vicdan özgürlüğü, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi tarafından korunmaktadır; şöyle yazar: “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir” (18. madde).</p>



<p>Strohm’a göre, bu madde kişinin vicdanına göre eylemeye özgür olduğunu ima edecek şekilde yorumlanamaz; o sadece “içe dönük inanç meselelerine” işaret eder (Strohm 2011: 88). Bu yorum doğruysa, 18. madde ilginç bir felsefi problemi veya pratik bir sorunu gündeme getirmiyor gibidir; zira bugün çok az sayıda insan <em>içe dönük </em>inançlar konusundaki özgürlüğü reddeder. Daha sorunlu olanı ise kişinin vicdanına göre <em>eyleme</em> ve <em>eylemekten kaçınma </em>özgürlüğü konusundakiahlaki ve politik tartışmalardır; özellikle de bizden başka türlü eylememizi talep eden mesleki rollerin veya yasal yükümlülüklerin bulunduğu yerlerde gündeme gelen tartışmalardır. Aslında, vicdana ve vicdan özgürlüğüne yapılan başvurular genellikle kişinin gerçekleştirmek zorunda olduğu belirli uygulamalara karşı “vicdani ret” iddia etmek ve bu vicdani reddi gerekçelendirmek üzere konuşlanmıştır. </p>



<p>Bunun bir örneği, mecburi askerliğin yürürlükte olduğu yerlerde, askeri hizmete karşı vicdani ret ortaya koymaktır. Savaşa karşı vicdani ret aslında büyük ölçüde dini bir mesele olmuştur (Kuveykırlar, savaşı vicdanen reddeden en ünlü gruptu); son zamanlar da ise savaşa karşı ret, herhangi bir dini gerekçelendirmeye açık bir gönderme olmaksızın ileri sürülmüş ve benimsenmiştir (Moskos ve Chamber 1993).</p>



<p>Şu anda çoğu devlet mecburi askerliği kaldırmış olduğu için, bugünlerde vicdan özgürlüğüne ve vicdani redde yapılan başvurulara çoğunlukla tıp etiği konusundaki tartışmalarda rastlanır; bu tartışmalar sağlık çalışanlarının, ahlaki olarak karşı çıktıkları kürtaj gibi tıbbi prosedürleri gerçekleştirmeyi vicdani olarak reddetmeleriyle ilgilidir (tıp etiği konusundaki tartışmaların genel taslağı için bkz. Wicclair 2011; Wester 2015).</p>



<p>Vicdani ret hakkına karşı çıkanlara göre, mesleki zorunluluklar, vicdanın sahip olabileceği bir değeri ve vicdani reddi <em>vicdani sıfatıyla </em>gerekçelendirebilecek herhangi bir ilkeyi geçersiz kılmaz (örn. Savulescu 2006; Giubilini 2014 ve 2017, Savulescu ve Schuklenk 2017); vicdani reddin savunucularına göre ise çalışanların vicdanı, olabilecek en üst seviyede korunmalıdır—yani vicdana duyulan saygı hastaların fiziksel ve psikolojik sağlığını önemli ölçüde tehlikeye atana kadar (örn. Sulmasy 2008; Wicclair 2011); bu ikisi arasında bir uzlaşı sağlamak, koşullara bağlı olarak, son derece zor olabilir (örneğin vicdani retçi çalışanların oranı o kadar yüksek olabilir ki bu durum hastaların, vicdani retçi olmayan doktorlara sevk edilmesini neredeyse imkansız hale getirebilir) (Minerva 2015). Bu iki görüş arasında, ne vicdani reddi destekleyen ne de ona ilkesel olarak karşı olan pozisyonlar vardır; fakat bunlar vicdani ret ileri sürenler için katı sınırlar getirir (McLeod 2020)—örneğin ret için gerekçeler ortaya koyma ve bu gerekçeleri kamu denetimine veya reddin makullüğü üzerine yapılacak bir uzman değerlendirmesine sunma şartı (Card 2007, Card 2020), ya da bir reddin ancak ilgili mesleğin iç değerleri ile tutarlı ise haklı görülebileceğine dair bir şart (Wicclair 2000; Deans 2013).</p>



<p>Öte yandan, eğer sunulan gerekçelerin geçerliliği veya sağlamlığının, vicdani reddin gerekçelendirilmesi ile ilgili olduğu düşünülüyorsa, o halde artık söz konusu olan şey vicdanın ve vicdan özgürlüğü ilkesinin değeri değilmiş gibi görünür. Burada bir vicdani reddi iyi ya da kötü, kabul edilebilir ya da kabul edilemez yapan şeyin onun vicdani olmasıyla hiçbir ilgisi yoktur, meğerki vicdani reddin meşruluğuna dair değerlendirmeye bir “içtenlik koşulu” ekleyip (örn. Meyers ve Woods 1996) bu koşul aracılığıyla çalışanları, söz konusu ahlaki inançlarının içten ve samimi olduğunu göstermek zorunda bırakalım. Bu durumda, hakiki vicdani retleri güvenilir biçimde gözlemleyebilen bir testin tasarlanabilir olup olmadığı ilginç bir soru olurdu.</p>



<p><strong>7. Sonuç</strong></p>



<p>Hem felsefi hem de psikolojik anlamda tek bir vicdan nosyonu yoktur. Gördüğümüz gibi, vicdan kavramına tarih boyunca farklı yorumlar getirilmiştir; bu yorumlar bazen zihin ve ahlaka dair temel sistematik felsefi teorilere dayanırken bazen de dini ve politik amaçlara hizmet etmiştir.</p>



<p>Vicdan kavramının tekdüze olmaması sadece tarihçileri ve teorik felsefecileri ilgilendiren bir problem değildir. Vicdan, vicdan özgürlüğü veya vicdani ret hakkında konuşurken ne hakkında konuştuğumuz apaçık olmadığı için, uygulamalı felsefenin farklı branşlarında (özellikle tıp etiğinde) ve buna benzer kamusal tartışmalarda, vicdana yaptığımız her başvuruyu açık kılmak önemlidir.</p>



<p>Bu madde vicdanın tarihsel bir açıklamasından ziyade, bu açıklama görevini üstlenecek kişiler için rehber olabilecek kavramsal bir harita sunmuştur. Bu açıklayıcı kavramların ve bunları farklı bağlamlarda açık kılmanın faydalarından biri de onları gelecekteki gizemli kullanımlarından arındırmaktır.</p>



<p>Vicdanın, mistik kullanımlardan arındırılması gerekir; zira vicdan, daha fazla soruşturma konusunda bir ilgi veya sorular oluşturmaktan ziyade saygı uyandırma eğiliminde olan kavramlardan biridir. Yukarıda gördüğümüz gibi, vicdana yapılan başvurular genellikle gerekçe göstermenin yerini alır ve bu başvurular yapılırken kişinin kararları veya görüşleri için daha fazla gerekçe talep edilmemesine yönelik bir beklenti söz konusudur. Bu tavır, vicdan nosyonunu ele alan birçok hukuki yaklaşımda da göze çarpar; özellikle sağlık hizmetindeki vicdani ret konusunda yapılan yasal düzenlemeler doktorlara genellikle belirli mesleki işlemleri gerçekleştirmeyi reddetme hakkı verirken (örn. kürtajı vicdanen reddetme hakkı), bunun için bırakın bir değerlendirme yöntemi için gerekçe sunmalarını gerekçe göstermeleri bile şart koşulmaz.</p>



<p>Bu madde, vicdan kavramının felsefi geleneğinden faydalanarak dört temel vicdan anlayışını ayrımsamıştır. Bu kavram ister öz-bilgi elde etme ve öz değerlendirme yetisi olarak, ister ahlak alanında epistemik işleve sahip olan bir şey olarak, ister motive edici bir güç olarak, ister kendiliği-tanımlayan ahlaki inançların bir kümesi olarak, isterse de bu nitelendirmelerin bir kombinasyonu olarak anlaşılsın, her bir durumda vicdan ve vicdan özgürlüğü hakkında konuştuğumuzda tam olarak ne hakkında konuştuğumuzu açık bir şekilde akılda tutmak önemlidir.</p>



<p>Vicdan, tartışmayı sona erdiren bir şey olmasının ötesinde, kendi hakiki yerini ancak felsefi ve kamusal tartışmalarda bulabilir, tabii felsefi ve psikolojik yönleri açıklığa kavuşturulur, tanımlanır ve değerlendirilirse. Vicdana yapılan başvurular, tartışmaların sonu değil de başlangıcı olarak görülürse, felsefi, politik ve hukuki tartışmanın bir parçası olabilir.</p>



<p><strong>Kaynakça</strong></p>



<p>Aharoni, E., W. Sinnott-Armstrong, and K.A. Kiehl, 2012, “Can psychopathic offenders discern moral wrongs? A new look at the moral/conventional distinction”, <em>Journal of Abnormal Psychology</em>, 121(2): 484–497. doi:10.1037/a0024796</p>



<p>Aquinas, Thomas, 1256–1259, <em>On Truth</em>, in Ralph McInerny (ed.), <em>Thomas Aquinas. Selected Writings</em>, London: Penguins, 1998.</p>



<p>–––, 1265–1274, <em>Summa Theologiae</em>, Christian Classics Ethereal Library. [<a href="http://www.ccel.org/ccel/aquinas/summa.i.html"><em>Summa Theologia</em> available online</a>]</p>



<p>Arendt, Hannah, 1971, “Thinking and moral considerations”, <em>Social Research</em>, 38(3): 417–446.</p>



<p>Bayle, Pierre, 1686–1688, <em>Philosophical Commentary on These Words of Jesus Christ “Compel Them to Come In, That My House May Be Full”</em>, John Kilcullen and Chandra Kukhatas (ed.), Indianapolis: Liberty Fund, 2005.</p>



<p>Bennett, Jonathan, 1974, “The conscience of Huckelberry Finn”, <em>Philosophy</em>, 49: 123–134.</p>



<p>Blustein, Jeffrey, 1993, “Doing what the patient orders: maintaining integrity in the doctor-patient relationship”, <em>Bioethics</em>, 7(4): 289–314.</p>



<p>Broad, Charles D., 1940, “Conscience and conscientious action”, <em>Philosophy</em>, 15(58): 115–130.</p>



<p>Butler, Joseph, 1726, <em>Fifteen Sermons Preached in the Rolls Chapel</em>, Christian Classics Ethereal Library. [<a href="http://www.ccel.org/ccel/butler/sermons.pdf">Butler 1726 available online</a>]</p>



<p>Calvin, 1536, <em>Institutes of the Christian Religion</em>, Christian Classics Ethereal Library. [<a href="http://www.ccel.org/ccel/calvin/institutes/">Calvin 1536 available online</a>]</p>



<p>Card, Robert F., 2007, “Conscientious Objection and Emergency Contraception”, <em>The American Journal of Bioethics</em>, 7(6): 8–14.</p>



<p>–––, 2020, A<em> New Theory of Conscientious Objection in Medicine. Justification and Reasonability</em>, New York: Routledge.</p>



<p>Childress, James F., 1979, “Appeals to conscience”, <em>Ethics</em>, 89(4): 315–355.</p>



<p>Clarke, Steve, 2014, <em>The Justification of Religious Violence</em>, Chichester: Wiley Blackwell.</p>



<p>Cox, Damian, Marguerite La Caze, and Michael Levine, 2013, “Integrity”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy </em>(Fall 2013 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <<a href="https://plato.stanford.edu/archives/fall2013/entries/integrity/">https://plato.stanford.edu/archives/fall2013/entries/integrity/</a>>.</p>



<p>D’Arcy, Eric, 1961, <em>Conscience and its right to freedom</em>, New York: Sheed and Ward.</p>



<p>–––, 1963, <em>Human Acts: An Essay in Their Moral Evaluation</em>, Oxford: Clarendon Press.</p>



<p>Damásio, António, 1994, <em>Descartes’ Error: Emotion, Reason, and the Human Brain</em>, New York: Putnam Publishing.</p>



<p>Deans, Zuzana, 2013, “Conscientious objection in pharmacy practice in Great Britain”, <em>Bioethics</em>, 27(1): 48–57.</p>



<p>Foot, Philippa, 1979, “Moral relativism” (Lindley Lecture), in her <em>Moral Dilemmas: And Other Topics in Moral Philosophy</em>, Oxford: Oxford University Press, 2002, pp. 20–36.</p>



<p>Freud, Sigmund, 1929 [2000], <em>Civilization and its Discontents</em>, Joan Riviere (trans.), London: Hogarth Press, 1930. Page numbers from the reprint Chrysoma Associates Ltd, Aylesbury, Buckinghamshire, 2000.</p>



<p>Fuss, Peter, 1964, “Conscience”, <em>Ethics</em>, 74(2): 111–120.</p>



<p>Giubilini, Alberto, 2014, “The paradox of conscientious objection and the anemic concept of conscience”, <em>Kennedy Institute of Ethics Journal</em>, 24(2): 159–185.</p>



<p>–––, 2017, “Objection to conscience. An argument against conscientious objection in healthcare”, <em>Bioethics</em>, 31(5): 400–408.</p>



<p>Glenn, Andrea, Spassena Koleva, Ravi Iyer, Jesse Graham, and Peter H. Ditto, 2010, “Moral identity in psychopathy”, <em>Judgment and Decision Making</em>, 5(7): 497–505. [<a href="http://journal.sjdm.org/10/10316/jdm10316.pdf">Glenn et al. 2010 available online</a>]</p>



<p>Goldziher, Ignaz, 1917, <em>Mohammed and Islam</em>, New Haven: Yale University Press. [<a href="https://archive.org/details/mohammedislam00gold">Goldziher 1917 available online</a>]</p>



<p>Graham, Jesse, Jonathan Haidt, and Brian A. Nosek, 2009, “Liberals and conservatives use different sets of moral foundations”, <em>Journal of Personality and Social Psychology</em>, 96(5): 1029–1046. doi:10.1037/a0015141</p>



<p>Geaves, Ron, 1999, “Islam and conscience”, in Jayne Hoose (ed), <em>Conscience in World Religions</em>, Herefordshire: Gracewings, 155–175.</p>



<p>Greene, Joshua, 2013, <em>Moral Tribes: Emotion, Reason and the Gap between Us and Them</em>, New York: The Penguin Press.</p>



<p>Gudjonsson, Gisli and Joanna Roberts, 1983, “Guilt and self-concept in ‘secondary psychopaths’”, <em>Personality and Individual Differences</em>, 4–1: 65–70.</p>



<p>Haidt, Jonathan, 2001, “The emotional dog and its rational tail: a social intuitionist approach to moral judgment”, <em>Psychological Review</em>, 108(4): 814–834.</p>



<p>–––, 2012, <em>The Righteous Mind. Why Good People Are Divided by Politics and Religion</em>, New York: Pantheon Books.</p>



<p>Hare, Robert D., 1999, <em>Without Conscience. The Disturbing World of the Psychopaths Among Us</em>, New York: Guilford Press.</p>



<p>Hobbes, Thomas, 1651, <em>Leviathan</em>, London. [<a href="https://ebooks.adelaide.edu.au/h/hobbes/thomas/h68l/complete.html">Hobbes 1651 available online</a>]</p>



<p>Hume, David, 1738–1740, <em>A Treatise of Human Nature</em>, (in particular book 3 <em>Of Morals</em>, part 1, section 1). [<a href="http://www.gutenberg.org/files/4705/4705-h/4705-h.htm">Hume 1738 available online</a>]</p>



<p>John Paul II, 1993, <em>Veritatis Splendor</em>, Vatican City: Libreria Editrice Vaticana. Official English translation at <a href="http://w2.vatican.va/content/john-paul-ii/en/encyclicals/documents/hf_jp-ii_enc_06081993_veritatis-splendor.html">http://w2.vatican.va/content/john-paul-ii/en/encyclicals/documents/hf_jp-ii_enc_06081993_veritatis-splendor.html</a>.</p>



<p>–––, 1995, <em>Evangelium Vitae</em>, Vatican City: Libreria Editrice Vaticana. Official English translation at <a href="http://w2.vatican.va/content/john-paul-ii/en/encyclicals/documents/hf_jp-ii_enc_25031995_evangelium-vitae.html">available online</a>.</p>



<p>Joffe, Carole E., 1995, <em>Doctors of Conscience. The Struggle to Provide Abortions Before and After Roe V. Wade</em>, Boston: Beacon Press.</p>



<p>Jorgensen, Larry M., 2014, “Seventeenth-century theories of consciousness”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em> (Winter 2014 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <<a href="https://plato.stanford.edu/archives/win2014/entries/consciousness-17th/">https://plato.stanford.edu/archives/win2014/entries/consciousness-17th/</a>>.</p>



<p>Kant, Immanuel, 1797, <em>The Metaphysic of Morals</em>, Cambridge: Cambridge University Press, 1991.</p>



<p>Kochanska, Grazyna and Aksan, Nazan, 2006, “Children’s conscience and self-regulation”, <em>Journal of Personality</em>, 74(6): 1587–1618.</p>



<p>Langston, Douglas C., 2000, <em>Conscience and Other Virtues: From Bonaventure to MacIntyre</em>, Pennsylvania State University Press.</p>



<p>–––, 2015, “Medieval theories of conscience”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em> (Fall 2015 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <<a href="https://plato.stanford.edu/archives/fall2015/entries/conscience-medieval/">https://plato.stanford.edu/archives/fall2015/entries/conscience-medieval/</a>>.</p>



<p>Locke, John, 1660, <em>Two Tracts on Government</em>, Philip Abrams (ed.), Cambridge: Cambridge University Press, 1967.</p>



<p>–––, 1667, <em>An Essay Concerning Toleration</em>, J.R. Milton and Philip Milton (ed.), Oxford: Oxford University Press, 2010.</p>



<p>–––, 1689, <em>Two Treatises on Government</em>, Peter Laslett (ed.), Cambridge: Cambridge University press, 1988.</p>



<p>–––, 1689, <em>A Letter Concerning Toleration</em>, William Popple (trans., from Latin). [<a href="https://ebooks.adelaide.edu.au/l/locke/john/l81t/">Locke 1689 available online</a>]</p>



<p>–––, 1690 , <em>A Second Letter Concerning Toleration</em>, in R. Vernon (ed.), <em>Locke on Toleration</em>, Cambridge, Cambridge University Press, 2010, pp. 67–107.</p>



<p>Luther, Martin, 1535, Lectures on Galatians, in <em>Luther’s Works</em> (Volume 26), Jaroslav Pelikan (ed.), Saint Louis, MO: Concordia Publishing House, 1963.</p>



<p>Lyons, William, 2009, “Conscience—An essay in moral psychology”, <em>Philosophy</em>, 84(4): 477–494.</p>



<p>McGuire, Martin C., 1963, “On conscience”, <em>Journal of Philosophy</em>, 60(10): 253–263.</p>



<p>McLeod, Carolyn, 2020, <em>Conscience in Reproductive Health Care. Prioritizing the Patient, </em>New York: Oxford University Press.</p>



<p>Meyers, Christopher and Robert D. Woods, 1996, “An obligation to provide abortion services: what happens when physicians refuse?”, <em>Journal of Medical Ethics</em>, 22(2): 115–120.</p>



<p>Mill, John Stuart, 1859, <em>On Liberty</em>, [<a href="https://ebooks.adelaide.edu.au/m/mill/john_stuart/m645o/">Mill 1859 available online</a>]</p>



<p>–––, 1861, <em>Utilitarianism</em>, [<a href="https://ebooks.adelaide.edu.au/m/mill/john_stuart/m645u/complete.html">Mill 1861 available online</a>]</p>



<p>Minerva, Francesca, 2015, “Conscientious objection in Italy”, <em>Journal of Medical Ethics</em>, 41(2): 170–173. doi:10.1136/medethics-2013-101656</p>



<p>Montaigne, Michele, 1580, “Of customs, and that we should not easily change a law received”, in <em>Essays of Michele de Montaigne</em>, Charles Cotton (trans.), William Hazlitt (ed.), London: Reeves and Turner, 1877. [<a href="http://www.gutenberg.org/files/3600/3600-h/3600-h.htm#link2HCH0062">Montaigne 1580 available online</a>]</p>



<p>Moskos Charles C. and John W. Chambers (eds.), 1993, <em>The New Conscientious Objection. From Sacred to Secular Resistance</em>, New York: Oxford University Press.</p>



<p>Paul VI, 1965, <em>Gaudium et Spes</em>, Vatican City, Vatican English translation available at <a href="http://www.vatican.va/archive/hist_councils/ii_vatican_council/documents/vat-ii_const_19651207_gaudium-et-spes_en.html">http://www.vatican.va/archive/hist_councils/ii_vatican_council/documents/vat-ii_const_19651207_gaudium-et-spes_en.html</a>.</p>



<p>Pierce, C.A., 1955, <em>Conscience in the New Testament: a study of syneidesis in the New Testament , in the light of its sources and with particular reference to St. Paul, with some observations regarding its pastoral relevance today</em> (Studies in Biblical theology no. 15), London: SCM Press.</p>



<p>Raphael, D.D., 2007, <em>The Impartial Spectator: Adam Smith’s Moral Philosophy</em>, Oxford University Press.</p>



<p>Ratzinger, Joseph, 1991, “Conscience and Truth”, <em>Communio</em>, 37 (2010): 529-538.</p>



<p>Rousseau, Jean Jacques, 1762, <em>Emile: Or On Education</em>, Barbara Foxley (trans.), London & Toronto: J.M. Dent and Sons, 1921; New York: E.P. Dutton, 1921. [<a href="http://oll.libertyfund.org/titles/2256">Rousseau 1762 [1921] available online</a>]</p>



<p>Savulescu, Julian, 2006, “Conscientious objection in medicine”, <em>British Medical Journal</em>, 332: 294–297.</p>



<p>Savulescu, Julian and Udo Schuklenk 2017, “Doctors have no right to refuse medical assistance in dying, abortion, and contraception”, <em>Bioethics</em>, 31(3): 162–170.</p>



<p>Schaich, Jana Borg and Walter Sinnott-Armstrong, 2013, “Do psychopaths make moral judgments?” in <em>Handbook on Psychopathy and Law</em>, Kent Kiehl and Walter Sinnott-Armstrong (eds), New York: Oxford University Press, 2013: 107–128.</p>



<p>Schwitzgebel, Eric, 2014, “Introspection”, <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em> (Summer 2014 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <<a href="https://plato.stanford.edu/archives/sum2014/entries/introspection/">https://plato.stanford.edu/archives/sum2014/entries/introspection/</a>>.</p>



<p>Shaftesbury, 1711, <em>An Enquiry Concerning Virtue and Merit</em>, reprinted in L.A. Selby-Bigge (ed.), <em>British Moralists</em>, Oxford: Oxford University Press, 1897.</p>



<p>Smith, Adam, 1759, <em>The Theory of Moral Sentiments</em>, D.D. Raphael and A.L. Macfie (eds.), Oxford: Oxford University Press, 1976.</p>



<p>Sorabji, Richard, 2014, <em>Moral Conscience Through the Ages</em>, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>Spinoza, Baruch, 1670, <em>Theological Political Treatise</em>, Jonathan Israel (ed.), Cambridge: Cambridge University Press, 2007.</p>



<p>Strohm, Paul, 2011, <em>Conscience: A Very Short Introduction</em>, Oxford University Press.</p>



<p>Strohminger, Nina and Shaun Nichols, 2015, “Neurodegeneration and Identity”, <em>Psychological Science</em>, 26(9): 1469–1479.</p>



<p>Sulmasy, Daniel P., 2008, “What is conscience and why is respect for it so important”, <em>Theoretical Medicine and Bioethics</em>, 29(3): 135–149. doi:10.1007/s11017-008-9072-2</p>



<p>Thagard, Paul and Tracy Finn, 2011, “Conscience: What Is Moral Intuition?” in Carla Bagnoli (ed.), <em>Morality and Emotions</em>, Oxford: Oxford University Press 2011: 150–169.</p>



<p>Thomas, Keith, 1993, “Cases of conscience in seventeenth-century England”, in John Morrill, Paul Slack and Daniel Woolf (eds), <em>Public Duty and Private Conscience in Seventeenth-Century England: Essays presented to G.E. Aylmer</em>, Oxford: Clarendon Press.</p>



<p>Tisdall, William St. Clair, 1906, <em>The Religion of the Crescent: being the James Long lectures on Muhammadanism</em>, second edition (first edition 1895), London: Society for Promoting Christian Knowledge and New York: E.S. Gorham. [<a href="http://catalog.hathitrust.org/Record/100332388">Tisdall 1906 available online</a>]</p>



<p>Twain, Mark, 1884, <em>Adventures of Huckleberry Finn</em>, New York: W.W. Norton & Co., 1998</p>



<p>Vujošević, Marijana, 2015, “Conscience as the rational deficit of psychopaths”, <em>Philosophical Psychology</em>, 28(8): 1219–1240. doi:10.1080/09515089.2014.983221</p>



<p>Weiner, Bernard, 2014, “The Attribution Approach to Emotion and Motivation: History, Hypotheses, Home Runs, Headaches/Heartaches”, <em>Emotion Review</em>, 6(4): 353–361. doi:10.1177/1754073914534502</p>



<p>Wester, Gry, 2015, “Conscientious objection by health care professionals”, <em>Philosophy Compass</em>, 10(7): 427–437. doi:10.1111/phc3.12235</p>



<p>Wicclair, Mark R., 2000, “Conscientious objection in medicine”, <em>Bioethics</em>, 14(3): 205–227.</p>



<p>–––, 2011, <em>Conscientious Objection in Health Care</em>, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Williams, Bernard, 1973, “Integrity”, in J.J.C. Smart and Bernard Williams, <em>Utilitarianism: For and Against</em>, New York: Cambridge, 108–117.</p>



<p>–––, 1981, “Persons, Character, and Morality ”, in Williams, Bernard, <em>Moral Luck: Philosophical Papers 1973–80</em>, Cambridge: Cambridge University Press, 1–19.</p>



<p>Wood, Allen, 2008, <em>Kantian Ethics</em>, New York: Cambridge University Press, Chapter 3.</p>



<hr class="wp-block-separator">



<p><a href="applewebdata://d977c156-070f-41ff-8a99-be5628795220#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Çevirmenin dipnotu: Öz-bilgi olarak çevrilen <em>self-knowledge</em> terimi, kişinin sürekliliğinin bilgisi anlamına gelen <em>the knowledge of the self</em> (kendilik bilgisi) teriminden farklıdır. Öz-bilgi kavramı hakkındaki bir tartışma için bkz. https://kualiafelsefedergisi.com/2020/04/oz-bilgi-stanford-felsefe-ansiklopedisi/</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Emre-Bilgic.jpeg" width="64" alt="Emre Bilgiç"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Emre Bilgiç</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Ankara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Master çalışmasını Ankara Üniversitesi Sistematik Felsefe ve Mantık Anabilim Dalı'nda tamamladı. Master tezinin başlığı, "Fichte Felsefesinde Wissenschaftslehre'nin Temel İlkelerine göre Hukuk ve Ahlak arasındaki Ayrım".  Ankara Üniversitesi, Sistematik Felsefe ve Mantık Anabilim Dalı'nda doktora çalışmasını sürdürüyor. Başlıca ilgilendiği alanlar, Kant felsefesi ve Kantçı felsefeler, Hukuk felsefesi, Dil felsefesi, Feminizm ve Etik. Hobileri basketbol ve yüzme.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/03/vicdan-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Vicdan (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kuram ve Biyoetik (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kuram-ve-biyoetik-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kuram-ve-biyoetik-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Kaynak metin: https://plato.stanford.edu/entries/theory-bioethics/ Yazar: Jennifer Flynn Çeviren: Mert Erçetin Kuram ve Biyoetik (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) Biyoetik ve ahlak kuramları arasındaki ilişki karmaşıktır. Başlangıç ​​olarak, biyoetik alanına büyük katkı veren filozoflar vardır ve bu filozofların birçoğu için, biyoetik neredeyse tanım gereği kuramsal bir disiplindir. Bu nedenle, kuramsallaştırılmış ahlakın biyoetikteki rolünü ele almaları istendiğinde, bu filozofların doğal görüşü, ahlak kuramlarının vazgeçilmez değilse de yaşamsal önemde bir role sahip olduğu yönündedir. Aynı zamanda, biyoetiği bir “uygulamalı etik” taslağı olarak gören filozoflar da vardır. Bu taslakta, kabaca, eldeki uygulamalı etik sorununa bir çözüm üretme umuduyla bir ahlak kuramından (örneğin faydacılık, Kantçı deontoloji, erdem kuramı
Author information





Mert Erçetin



Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olmuştur. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Anabilim Dalı yüksek lisans programını, “Estetik Sanat Rejimi ve Yüce: Jacques Rancière Estetiğinin Bir Eleştirisi” adlı tezi ile 2016 yılında tamamlamıştır. Hâlen aynı üniversitenin Felsefe Anabilim Dalında doktora yapmaktadır. Ayrıca, 2015-2016 akademik yılını Almanya’daki Johannes Gutenberg Universität’te değişim öğrencisi olarak geçirmiş ve Altınbaş Üniversitesi Sosyal Hizmetler Programında Öğretim Görevlisi olarak çalışmıştır. Profesyonel ilgi alanlarını etik, sanat felsefesi ve sanatla siyaset arasındaki ilişki oluşturur.

 | 



Kuram ve Biyoetik (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/05/2017-07-07_blog_bioethics_01@2x-e1621090591462.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kuram, Biyoetik, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kaynak metin:</strong> https://plato.stanford.edu/entries/theory-bioethics/</p>



<p><strong>Yazar: </strong>Jennifer Flynn </p>



<p><strong>Çeviren:</strong> Mert Erçetin</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>Kuram ve Biyoetik</strong> (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</h2>



<p>Biyoetik ve ahlak kuramları arasındaki ilişki karmaşıktır. Başlangıç ​​olarak, biyoetik alanına büyük katkı veren filozoflar vardır ve bu filozofların birçoğu için, biyoetik neredeyse tanım gereği kuramsal bir disiplindir. Bu nedenle, kuramsallaştırılmış ahlakın biyoetikteki rolünü ele almaları istendiğinde, bu filozofların doğal görüşü, ahlak kuramlarının vazgeçilmez değilse de yaşamsal önemde bir role sahip olduğu yönündedir. Aynı zamanda, biyoetiği bir “uygulamalı etik” taslağı olarak gören filozoflar da vardır. Bu taslakta, kabaca, eldeki uygulamalı etik sorununa bir çözüm üretme umuduyla bir ahlak kuramından (örneğin faydacılık, Kantçı deontoloji, erdem kuramı vb.) yararlanılır. Bu görüşün karşıtları, böyle bir taslağın kuramsal etik ile uygulamalı etik arasındaki ayrımı abarttığını belirtir. Ayrıca, biyoetik konular üzerine kamusal politikalar üretirken ahlak kuramına gerek olmadığını savunan Will Kymlicka (1993 [1996]) gibi filozoflar da bulunur.<a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_ftn1"><sup>[1]</sup></a></p>



<p>Bu girdi, biyoetik ve ahlak kuramı kavramlarını saran karmaşıklıkları ele almakla işe başlayacaktır. Buradan yola çıkarak, uygulamalı etiğin ne anlama geldiğini araştıracağız. Tartışmamız, biyoetiğin nispeten kısa tarihindeki temel metodolojik yönelimlere odaklanarak sürecek; yüksek ahlak kuramlarına başvuranlar, biyoetiğe orta düzey yaklaşımların ortaya çıkışı ve kuramsal araçlara yok denecek denli az bir rol atfeden yaklaşımlar. Biyoetikteki feminist yaklaşımlar da ele alındıktan sonra da ahlak kuramlarının klinik biyoetik açısından önemi incelenecektir.</p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934418"><strong>1.</strong>     <strong>Ahlak Kuramı nedir? Biyoetik nedir?</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934419"><strong>1.1.</strong>     <strong>Çeşitli Ahlak Kuramı Açıklamaları</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934420"><strong>1.2.</strong>     <strong>Biyoetiğin Uğraşıları</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934421"><strong>2.</strong>     <strong>Uygulamalı Etiğin Doğası Nedir?</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934422"><strong>2.1.</strong>     <strong>Uygulamalı Etiğin Uygulama Modelindeki Sorunlar</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934423"><strong>2.2.</strong>     <strong>Uygulamalı Etik ve Kuramda Uyuşmazlık</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934424"><strong>2.3.</strong>     <strong>Uygulamalı Etik ve Kuralın Uygulanışı</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934425"><strong>2.4.</strong>     <strong>İlkelerin Zorbalığı Üzerine Toulmin</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934426"><strong>3.</strong>     <strong>Biyoetik ve Yüksek Ahlak Kuramı</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934427"><strong>3.1.</strong>     <strong>Yüksek Kuramların Çekim Noktaları</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934428"><strong>3.2.</strong>     <strong>Yüksek Ahlak Kuramlarına Başvuru Olarak Tasarlandığında Ortaya Çıkan Biyoetik Sorunları</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934429"><strong>4.</strong>     <strong>Orta Düzey Kuramlaştırmaya Geçiş: İlke Merkezli Bir Yaklaşım</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934430"><strong>4.1.</strong>     <strong>Tümdengelimden ve Yansımalı Dengeden Uzaklaşma</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934431"><strong>4.2.</strong>     <strong>Ortak Ahlak</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934432"><strong>4.3.</strong>     <strong>İlke Merkezli Yaklaşıma Yönelik Eleştiriler</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934433"><strong>5.</strong>     <strong>Diğer Biyoetik Yöntemler</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934434"><strong>5.1.</strong>     <strong>Kazuistik (Casuistry)</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934435"><strong>5.1.1.</strong>      <strong>Kazuistiğin Avantajları</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934436"><strong>5.1.2.</strong>      <strong>Kazuistiğe Yönelik Eleştiriler</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934437"><strong>5.2.</strong>     <strong>Öyküleyici Etik</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934438"><strong>5.2.1.</strong>      <strong>Öyküleyici Etiğe Yönelik Eleştiriler</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934439"><strong>6.</strong>     <strong>Feminist Kuram ve Biyoetik</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934440"><strong>7.</strong>     <strong>Ahlak Kuramları ve Klinik Biyoetik</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934441"><strong>7.1.</strong>     <strong>Klinik Etikte Danışma Modelleri</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934442"><strong>7.2.</strong>     <strong>Klinik Etik ve Ahlak Kuramları</strong></a></p>



<p><a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_Toc71934443"><strong>8.</strong>     <strong>Sonuç</strong></a></p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>1.    </strong><strong>Ahlak Kuramı nedir? Biyoetik nedir?</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Bir ahlak kuramı ile biyoetik arasındaki ilişkinin ne olduğu sorusu, bir dizi etkence zorlaştırılmıştır ki nelerin bir felsefe kuramının oluşturduğunu belirleyen herhangi bir açıklamanın olmamasının bu zorlukta zerre kadar etkisi yoktur. Elbette, ahlak felsefesine giriş niteliğindeki standart ahlak kuramları var; sonuççuluk, deontoloji ve erdem etiği. Ayrıca, her ne kadar bu türden yaklaşımların gerçekte ne ölçüde kuramsal olduğu belirsiz olsa da ahlaki ilkeler ve <em>kazuistik</em> gibi orta düzey kuramlar da sayılabilir. Peki, ahlak kuramı derken ne kastedilmektedir? Ahlak felsefesindeki ve biyoetikteki bir yaklaşımın kuramsal olup olmadığını belirleyen nedir? Bu tür sorulara biyoetiğin yekpare bir disiplin olmadığı gerçeği ve konumuzun başından itibaren karmaşık olduğu da eklenmelidir.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>1.1. </strong><strong>Çeşitli Ahlak Kuramı Açıklamaları</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Bazı açıklamalara göre, felsefi bir konuya ya da soruna yönelik bir yaklaşımın kuramsal olup olmadığını belirleyen, bu yaklaşımın taşıdığı genelleme, evrensellik, sistemleştirme, soyutlama, açıklık ve tavsiye üretme yetisinin bazı kombinasyonlarına yönelik entelektüel eğilimlerdir. Örneğin, Martha Nussbaum bir etik kuram için bazı gerekli ve yeterli kıstaslar bulunduğunu savunur (Nussbaum 2000: 234–236). Nussbaum’a göre bir etik kuram:</p>



<ul class="wp-block-list"><li>Pratik sorunlar hakkında tavsiyeler verir</li><li>İnançların, kuralların ve ilkelerin doğruluğunun nasıl sınanabileceğini gösterir</li><li>İnançları sistemleştirir ve genişletir</li><li>Bir dereceye kadar soyutluk ve genellik içerir</li><li>Evrenselleştirilebilirdir</li><li>Açıktır</li></ul>



<p>Genelleştirme, evrensellik ve soyutlama başka bazı filozoflarca da ahlak kuramlarının ayırt edici özellikleri olarak benimsenir (Arras 1997: 74; 2003; Louden 1990). Ahlaki ve biyoetik sorulara yönelik yukarıda belirtilen kıstasların tümünü ya da hiçbirini karşılamayan bazı felsefi yaklaşımlar, yine de kuram olarak adlandırılmaktadır. Sözgelişi ne formülleştirilmiş genellemelerin ne de sistemleşmenin peşinde olan ahlaki tikelcilik,<a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_ftn2"><sup>[2]</sup></a> kimi zaman bir ahlak kuramı olarak adlandırılmaktadır.<a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Dahası, yukarıda sıralanan kıstasların ötesinde, ahlak kuramlarının belli bir ton ve üslup içeren bir tartışmacı tarz kullandığı bile söylenebilir (Louden 1992: 156; Nussbaum 2000: 239).</p>



<p>Ahlak ve biyoetiğe karşı kuram karşıtı birer yaklaşım olarak nitelendirilebilecekler de dahil olmak üzere, felsefede neyin kuramsal sayıldığı konusundaki uzlaşmalar ve uzlaşmazlıklar üzerine söylenebilecek daha çok söz var (Clarke 1987; Clarke & Simpson 1989; Fotion 2014; Louden 1990). Ancak şimdilik asıl amacımız, neyin ahlak kuramı sayılacağının tam olarak açık olmamasıdır ki bu da bir ahlak kuramı ile biyoetik arasındaki ilişkiyi karmaşıklaştırmaktadır. Burada, gittikçe artan biyoetik sorunlar için hangi tanımı kuramsal bir yaklaşım olarak görüleceğinin belirtilmesi gereksiz. Kuram ve biyoetik arasındaki ilişkinin ne olduğu sorusuna, biyoetikteki soru ve sorunlara yaklaşırken seçilecek çeşitli yöntemler taranarak yanıt verileceğini belirtmek yeterli olacaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>1.2. </strong><strong>Biyoetiğin Uğraşıları</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Şimdi neyin biyoetik olarak sayıldığına dönersek eğer, bu etiket biyoetiğin akademik, siyasi ve klinik örnekleriyle bölünmez tek bir arayış olduğunu göstermez (McMillan 2018: 11–16; Battin 2013: 2). Sözkonusu akademik ya da bilimsel bir arayış olarak biyoetik ise, klinik karar vermenin pratik kısıtlamaları ve komisyonlarca dayatılan zaman çizelgeleri yoktur ki bu biyoetikçiyi nihai bir karara varma ya da karmaşık bir sorunu çözme gereksiniminden kurtarır. Daha önce de belirtildiği gibi, akademik biyoetikçi ve öğrencileri için, bir biyoetik seminerini başlattığınızdakinden daha karmaşık biçimde bitirmiş olmanız önemsizdir. Biyoetik ve ahlak kuramı arasındaki bu ilişki; ahlak kuramının rolünün en çok tartışıldığı bu akademik alan içerisinde olasılıkla en hoş karşılanan ve en belirgin olandır.</p>



<p>Siyaset odaklı biyoetiğe baktığımızda, burada biyoetikçi, biyoetik ile ilgili konularda (böbrek diyaliz hizmetlerinin rasyonlanması ya da ölüm anında tıbbi yardımın olup olmadığı gibi) çok sayıda insanı etkileyen politikaların geliştirilmesine yardımcı olur. Biyoetikçiler, sözgelimi ulusal bir komisyonun, bölgesel sağlık otoritesinin etik komitesinin ya da politika üreten herhangi bir başka çalışma grubunun bir üyesi olduklarında, politik sorunların üstesinden gelmek için her türlü ahlak kuramını gündeme getirirken zorluklarla karşılaşmaktadır. Başlangıç olarak, büyük olasılıkla, grupta felsefe eğitimi almış bir üye olarak azınlıktalardır. Ancak bu durum bir yana, çalışma grubu üyeleri arasında hangi ahlaki kuramın o gün uygulanması ya da sözkonusu kararı belirlemesi gerektiğine dair bir uzlaşma olasılığının düşüklüğüne dair bir başka zorluk daha bulunmaktadır.<a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Sağlık hizmetlerinin uygulandığı sahada yer alan, üçüncü bir klinik etik kategorisi daha vardır. Birazdan daha ayrıntılı biçimde göreceğimiz gibi, ahlak kuramının klinik etik ile ilişkisi, büyük ölçüde işlevsel klinik etik anlayışına dayanır. Bu da klinik etiğin ana etkinliği olan klinik etik danışmanın hedeflerine ve klinik etik danışmanının rolüne ilişkin anlayışımıza özellikle dayanır.</p>



<p>Neyin uygulamalı etik dediğimiz şey olduğu, kuram ile biyoetik arasındaki ilişki kadar sorularla doludur. Şimdi bu soruya dönelim.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>2.    </strong><strong>Uygulamalı Etiğin Doğası Nedir?</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Biyoetiğin ilgi alanına giren çeşitli görevleri ve sorunları kısaca gözden geçirdik. Ancak biyoetiğin ve onun daha geniş çaplı kuzeni olan uygulamalı etiğin geçmişten bugüne nasıl kavramsallaştırıldığı da kısaca incelenmelidir. Böyle bir inceleme, bu girdi bağlamında önemlidir çünkü uygulamalı etiğin doğası hakkındaki sorular, genellikle kuramsal ile uygulamalı etik ya da “kuram” ile “uygulama” arasındaki ilişkiyi ele alan örtük sorulardır. Uygulamalı etik terimi, disiplinin eldeki pratik sorun ya da soruya bir ahlak kuramının uygulanmasını içerir. Arthur Caplan, biyoetik alanına katkıda bulunan pek çok kişinin, uygulamalı etiği halihazırda var olan kuram ve ilkelerin tıptaki ahlaki sorunlara uygulanmasını içermesinden ötürü benimsediğini yazar (Caplan 1980: 25-26). Ancak var olan bir kuramı pratik bir soruna uyarlamak ne anlama gelir? Uygulamalı etik ve bir etik kuramı arasındaki ayrım ne kadar kolay korunabilir? Birçok kişi, uygulamalı etiğin sanıldığı kadar uygulamalı olmadığını söyler.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>2.1. </strong><strong>Uygulamalı Etiğin Uygulama Modelindeki Sorunlar</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Caplan, çoğu kişice “uygulama modeli” olarak adlandırılan bir uygulamalı etik tasarımında sorunlar bulunduğunu savunur. Başlangıç ​​olarak, tıbbi uygulamalarda ahlak kuramlarının yanıtlayamadığı birçok ahlaki sorun ortaya çıkmaktadır. Ayrıca uygulamalı etik modeli; ahlaki bir sorunun analizinde ve çözümünde yer alanların, sözkonusu sorunun ya da ikilemin doğası ve tanımının tartışmaya açmayacağını varsayar. Gerçekte ise, sözkonusu ahlaki sorunun tam olarak ne olduğu belli değildir. (Caplan 1980: 28; 1989; Agich 2001; ve Magelssen, Pedersen ve Førde 2016). Caplan, bu modelin dolaylı yoldan naif bir öneriyi de içerdiğini savunur. Yani, iyi eğitimli bir filozof ahlak kuramlarındaki uzmanlığı sayesinde, yoğun bakım ünitesinde ya da acil servisteki ahlaki ikilemleri şıp diye çözebilir (Caplan 1980: 27). Dahası, böyle bir uygulamalı etik modeline bağlılık, tıp etiğinin (ya da uygulamalı etiğin diğer alanlarının) kuramlaştırmaya bilgi sağlama fırsatını ortadan kaldırır çünkü bu model üzerindeki etkinin yönü yalnızca kuramdan pratiğe doğru ilerlemektedir.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>2.2. </strong><strong>Uygulamalı Etik ve Kuramda Uyuşmazlık</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Hem Tom Beauchamp hem de Alasdair MacIntyre uygulama modelinde kısa sürede aksaklıklar yaşamıştır.<a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_ftn5"><sup>[5]</sup></a>Beauchamp, yukarıda genişçe tanımlandığı şekliyle uygulamalı etiğin uygulama modeline karşı çıkar: Etik kuram, genel ve temel ilkeleri, erdemleri, kuralları ve benzerlerini geliştirirken; uygulamalı etik belli bağlamları daha az genel, türetilmiş ilkeler, erdemler vb. üzerinden ele almaktadır. <em>The Monist </em>dergisinin <em>Etik ve Modern Dünya</em>ya adanmış 1984 tarihli sayısında, Beauchamp ve MacIntyre ahlak kuramları ile uygulamalı etik arasındaki ilişkiyi ayrı ayrı araştırır. Beauchamp, felsefi etkinlik ya da yöntem açısından aralarında önemli bir ayrılık olmadığını öne sürerek ikisi arasındaki ayrımın ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. Beauchamp’a göre uygulamalı etik yapan filozoflar, filozofların daima yaptıklarını yapmaktadırlar – Örneğin, kavramları analiz edip inançları, politikaları ve eylemleri meşrulaştırmak için kullanılan çeşitli stratejileri eleştirel incelemeye alırlar. Uygulama modeli aynı zamanda sorunlu bir şekilde, ahlak kuramlarından pratik durumlara ve sorunlara doğru etik bilgi akışında tekyönlü bir yönelimi varsaymaktadır. Ancak Beauchamp’a göre, aslında ahlak kuramlarının pratik bağlamlardan öğreneceği çok şey vardır (Beauchamp 1984).</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>2.3. </strong><strong>Uygulamalı Etik ve Kuralın Uygulanışı</strong></a><strong></strong></h2>



<p>MacIntyre, uygulamalı etiğin genellikle olması gereken türde bir etkinlik olamayacağını söyleyerek, kafamızı bir ahlak kuralını uygulamanın ne demek olduğu düşüncesini saran karmaşaya çevirir. Uygulamalı etik, aslında, ahlak kurallarının olgulara bir uyarlanması ise; ahlak kuralları üzerindeki anlaşmazlıkların, pratik etik konularındaki tartışmalar içinde yeniden ortaya çıktığını görmeyi umabiliriz. Ancak olguların büyük bir kısmında bolca bulunan bu kuramsal uyuşmazlıklar, gerçekte tekrarlanmamaktadır. Ahlak kurallarının ne olduğuna dair büyük anlaşmazlıklar, uygulamalı etik alanındaki büyük uzlaşmayla uyumlu hâle gelmiştir. Ahlak kurallarının ne olduğu konusunda açık bir anlaşmazlığın olduğuna ve somut ahlaki konularda kolayca bir uzlaşmaya varılabilen durumların oldukça yaygın olduğuna dikkat çeken MacIntyre, ahlak kurallarının bilincine vardıktan sonra bu kuralların belli koşullar altında nasıl uygulanacağını araştırdığımız bir durumun gerçek olmadığını savunur.</p>



<p>MacIntyre’ın savunduğu üzere, hiçbir kural uygulamadan müstesna değildir – ve kendisi, bu iddiasının herhangi bir ahlak ilkesi ya da kuralı kavrayışının zamandışı ve tarihdışı oluşunun yadsınmasını gerektirdiğini kabul eder. Bir grup karar alıcı arasındaki uzlaşma çoğu zaman rasyonel tartışma yoluyla sağlanıyor gibi görünse de gerçekte, grup üyelerinin çoğu kez yıllardır tekrarlanan felsefi sorularla ilgili tartışmaları yeniden başlattıklarını belirtir. MacIntyre’ın dediğine göre, bu durum özellikle tıp etiğinde geçerlidir. Ortak uygulamalı etik anlayışımız, aslında bir yanlışa dayanır (MacIntyre, 1984).</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>2.4. </strong><strong>İlkelerin Zorbalığı Üzerine Toulmin</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Stephen Toulmin, <em>“The Tyranny of Principles</em>” adlı meşhur makalesinde Ulusal Biyomedikal ve Davranışsal Araştırmaların İnsan Deneklerini Koruma Komisyonu’ndaki deneyimini anlatmaktadır (Toulmin, 1981). Komisyon üyelerinin bağlandığı ahlak kuramları arasındaki kapsamlı anlaşmazlıklar karşın, zor olgularda bile üyeler arasında bir uzlaşmaya varmak nispeten kolaymış. Uygulamalı etiğin doğasına doğrudan değinmek değil de ahlak ilkelerinin rolünü sorgulayarak “ihtiyat etiği” dediği şeyin yeniden kazanılmasını savunmak, Toulmin’in makalesinin ana düşüncesini oluşturur. Ancak Toulmin bir yandan “ihtiyat etiğini” sunarken, diğer yandan pratik sorunlar hakkında radikal şekilde farklı kuramcılar arasında ne derece uzlaşma olabileceğini tartışarak uygulamalı etiğin uygulama modelinin da altını oyar. Toulmin’e göre “ihtiyat etiği”; uygulamalı etiğin bir kuramı bir soruna uygulama işi olmadığını çünkü hangi ahlak kuramının geçerli olması gerektiğine dair düşünce ayrılığı yaşayanlar arasında bile pratik bir sorunun çözümüne dair düşünce birliğine varılabileceğini gösterir. Pratik etiğin sorunlarıyla uğraşırken kuramsal anlaşmazlığın yeniden üretilmemesini vurgular. Kuramsal anlaşmazlıklarla birlikte belli olgulara dair böylesi bir uzlaşmanın, uygulanan modelin terk edilmesi gerektiğini gösterip göstermediği sorulabilir. Yine de Toulmin’in deneyimi, gerçekte erişilen ilkelere gelen nihai itirazların ne olduğunu merak etmeye sevk etmiştir.</p>



<p>Etik kuramları ile uygulamalı etik arasındaki ayrımın bozulmasıyla ilgili şimdilik son bir nokta: Dördüncü bölümde daha ayrıntılı olarak tartışılacağı üzere, biyoetikte gerekçelendirme yöntemi olarak yansımalı dengenin son zamanlarda yaygın bir şekilde benimsendiği söylenecektir (Arras 2007). Bu kabulün önemli bir sonucu da ahlak kuramları ile uygulamalı etik arasındaki ayrımın bulanıklaşmasıdır ki yansımalı denge olgusu ile gerçek olgulara verdiğimiz yanıtların kuramlarımıza bilgi sağladığı kadar kuramlarımız olguları ele alışımız hakkında da bilgi verir.</p>



<p>Ahlak kuramları ile uygulamalı etiği kesinkes birbirinden ayıramayacağımızı düşündürecek nedenleri gördük. Kesinkes ayrılmasalar da ahlak kuramları biyoetik için yaşamsal önemdedir. Şimdi, yüksek ahlak kuramının konuyla ilişkisine bakalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>3.    </strong><strong>Biyoetik ve Yüksek Ahlak Kuramı</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Günümüzde biyoetik olarak adlandırdığımız disiplin 1970’lerin başında ortaya çıkarken, ahlak filozofları ve siyaset kuramcıları hukuk, ekonomi, çevre, insanlar bilimleri ve tıp gibi alanlardaki pratik sorunlara ilişkin herhangi bir tartışmaya katkıda bulunmaya hazırdı. Bu akademisyenler, hem ahlak kuramına dair bilgilerinin kuramsal anlayışlarını gerçek dünyadaki sorunlara uygulamaya hazırlayacağı hem de eleştirel çözümlemedeki becerilerinin takdir edileceği hakkında anlaşılır bir biçimde umutluydu. Bugün bile, ahlak kuramının pratik sorunların çözümünde yararlılığına dair böylesi bir güven, biyoetik ders kitaplarının girişlerinde açıkça görülür. Bu kitapların çoğunda sonuççuluk, erdem kuramı, deontoloji gibi kuramların temelleri hakkındaki tartışmalar yer almaktadır.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>3.1. </strong><strong>Yüksek Kuramların Çekim Noktaları</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Yüksek kuramların çekim noktaları hem geçmişte hem de günümüzde belirgindi ve gerçekten de bu tür ahlak kuramları biyoetik konulara çeşitli yaklaşımlar için zemin hazırlamıştır. Buradaki örnekler; Alan Donagan’ın aydınlanmış onam üzerine Kant’tan esinlenen çalışmasını (Donagan 1977), Tristram Engelhardt’ın sağlık hizmetlerinin yeniden tahsisinin <em>liberter</em> eleştirisini (Engelhardt 1986 [1996]) ve Joseph Fletcher’ın geniş bir yelpazeye yayılmış biyoetik konularına faydacı yaklaşımını içermektedir (Fletcher 1974).</p>



<p>Yüksek ahlak kuramlarına böylesine bir başvuru nasıl açıklanabilir? Biyoetikçiler için yüksek ahlak kuramlarının çekim noktaları nelerdir? Üç önemli olasılığı göz önüne alalım. Birincisi, günlük yaşamda olduğu gibi biyoetikte de rutin ahlaki başa çıkma becerilerimiz yeterince sık çalışmaktadır. Gerçi çalışmadıklarında, daha yapısal ve sistemli bir ahlaki rehberliğe başvurmayı gereksiniriz. Bu durumlarda, sonuççuluk ve deontoloji gibi yüksek ahlak kuramları yararlı ve çekici görünür. Bu türden bir kuram, rehberlik sunmanın yanısıra, ahlaki gerekçelendirme kaynakları sağlar; özellikle, biyoetik ya da günlük ahlaki kararlarımızı açıklamakta zorlandığımızda yardımcı olur. İkincisi, adalet ilkesi ya da yardımseverlik ilkesi gibi orta düzey ilkelere başvurduğumuzda; bazen bu ilkeler arasında kıyas yapmak, denge kurmak ve karar vermek için yardımı gereksiniriz. Yüksek ahlak kuramları, bir tür ahlaki standart kurarak böylesi bir yardımı sağlayabilir. Sidgwick’in gündelik (kuramsal olmayan) ahlaki düşüncenin kendi başına çözemediği sıradan görevler arasındaki çatışmaları çözmede rehberlik sağlayabileceğine dair faydacılığı destekleyen iddiasını anımsayın (Sidgwick 1874). Benzer bir yerden, Martha Nussbaum çeşitli koşullarda birbirimize karşı çeşitli kuralları tartmamıza yardım eden normatif bir standart belirlemenin gücünü öne çıkararak ahlak kuramlarına gereksinimi savunur (Nussbaum 2000). Üçüncüsü, yüksek ahlak kuramları, ahlak yaşamlarımızda tutarlılığın yanısıra sistemli bir bakış açısı da elde etmemize yardımcı olabilir. Sağladığı sistematiklik ve tutarlılık yüzünden ahlak kuramlarımızı sıradan yaşamlarımızın ve biyoetiğin çeşitli yönlerine dayandırmada yararlı olduğu düşünülür. Bernard Gert, en azından biyoetik alanında, bu türden sistemleştirmeye öncelik veren biridir (Gert, Culver, & Clauser 2006).</p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>3.2. </strong><strong> <a>Yüksek Ahlak Kuramlarına Başvuru Olarak Tasarlandığında Ortaya Çıkan Biyoetik Sorunları</a></strong></h2>



<p>Biyoetiğin yüksek kuram olarak düşünüldüğü günlerin kısa sürerken, bunun nedenleri oldukça fazlaydı. Başlangıç olarak, hangi ahlak kuramının üstün geleceği sorunu bulunur. İlk aşamada bir ahlak kuramını seçmede sorun çıkmasa bile, seçilen bu kuramın alternatiflerine karşı başarılı bir şekilde savunmakta zorlanılacağı kesindir (Magelssen, Pedersen, & Førde 2016: 27). Faydacılar ve deontologlar arasındaki tartışmanın inatçılığı, sözgelimi, hiç kimseyi seçtiği ahlak kuramının rehberliğinde biyoetik sorunlarındaki görüşlerini belirlerken duraklatmamalıdır. Bu, akademik biyoetikçiye özgü bir sorundur. Ancak (örneğin) Kant’taki tam ödevlere (koşulsuz buyruk, kategorik imperatif) başvurarak eldeki ahlaki sorunu çözmeye çalışmak, klinik etikçiye özgü tamamen farklı bir sorundur. Çıtayı böylesine yükseğe çıkaran bir ahlak kuramının çetrefillerine başvurunca çuvallamak muhtemelken – ki büyük olasılıkla etrafının yalnızca filozof olmayan insanlarla çevrili olacaktır – gene de sorumluluğunu üstlendiği halkın neden onun kişisel seçimi olan Kantçı ahlaka uyması gerektiği sorulmalıdır. Aynı soru, kamu politikası alanında çalışan biyoetikçiler için de geçerli olacaktır.</p>



<p>Bu zorluk bir yana, ikinci olarak, herhangi bir kuramın taraftarları arasında da anlaşmazlıklar vardır. Örneğin, kural faydacıları ve eylem faydacıları ya da Rawsl’un taraftarları arasındaki anlaşmazlığı düşünelim. Üçüncü olarak, yüksek kuram bazı çeşitleri ile demokrasi arasındaki gerilimden de söz edilebilir. Çoğu insan, tanıtımın demokratik bir toplumda politika oluşturmayı yöneten temel bir norm olması gerektiğini savunur (Rawls, 1971). Böyle bir tanıtımı zorunlu kılmak, gerekçelerin seçkin bir filozof sınıfı dışında hiç kimse tarafından anlaşılamamasını da engellenecektir. Öyleyse, yüksek kuramın biyoetikteki yerini azaltmak için kurama kuşkuyla yaklaşmak gereksizdir; demokratik bir toplumda biyoetik yapmak ile tasfiye edilen ahlak kuramları arasındaki gerilimin ayırt edilmesi yeterlidir (Bertram 1997; London 2001).</p>



<p>Dördüncü olarak, klinik etik bağlamında yüksek ahlak kuramlarının yararlılığına ya da eksikliğine odaklanıldığında, kuramları önceden belirlenmiş haliyle uygulamak, yüksek düzeyde felsefi eğitim olmayan klinik etikçi için çok zorlayıcı olabilir. Dahası, yüksek ahlak kuramlarının vaat ettiği gerekçelerin anlaşılırlığı bile bu bağlamda gereksizleşebilir (Magelssen, Pedersen ve Førde 2016: 27). Yukarıda tartışılan uygulamalı etik modelinde Caplan’ın gördüğü sorunları anımsatan beşincisi ise; uygulamadaki karmaşık sorunlara herhangi bir üst düzey felsefi kuramın açık yanıtlar üretebileceğinden kuşku duyar. Adalet ve sağlık hizmetlerine erişim konusundaki çalışmalarında Rawls’un adalet kuramından esinlenen Norman Daniels, felsefi kuramların gerçek politikalar oluşturma için yeterince ince elenip sık dokunmadıklarını ve adilce yapılanmış siyasi görüşmelerle tamamlanması gerektiğini belirtmiştir (Daniels 1996: 144–175; 2007: 4. Bölüm). Buradaki genel düşünce, yüksek felsefe kuramlarının somut düzeyde pratik karar vermek için yetersiz olduğudur (Gutmann & Thompson 1998). Sonuçta, kişinin seçtiği ahlak kuramı, pekâlâ, pek çok olası politika seçeneğini onaylayabilir ve karar vericileri daha fazla rehberlik aramaya bırakabilir.</p>



<p>Özetle, yüksek ahlak kuramlarına başvuru olarak tasarlandığı şekliyle biyoetiğin, ilk vaatlerine karşın önemli sınırları olduğu görülmüştür. Şimdi, daha umut verici bir yaklaşıma gelelim.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>4.    </strong><strong>Orta Düzey Kuramlaştırmaya Geçiş: İlke Merkezli Bir Yaklaşım</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Genellikle orta düzey kuramlaştırma olarak adlandırılan şeye geçiş, kısmen yukarda tartışılan yüksek kuramla ilgili zorlukların bir sonucudur ve en belirgin şekilde Tom Beauchamp ve James Childress’in 1979 tarihinde basılan <em>Principles of Biomedical Ethics (PBE</em>) adlı kitabında ortaya konmuştur. Bu kitapta ve gözden geçirilmiş sonraki baskılarında ortaya konan yaklaşım, dört ahlak ilkesine dönüşen orta düzey ahlaki normları içerir.<a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Beauchamp ve Childress’in dört ilkesi şunlardır:</p>



<ul class="wp-block-list"><li>Özerklik ilkesi (kişinin kendi yaşamını kendi seçimleriyle yönlendirmesinin değeri),</li><li>Yardımseverlik ilkesi (başkalarının refahını artırmanın değeri),</li><li>Zarar vermeme ilkesi (başkalarına zarar vermekten kaçınmanın değeri) ve</li><li>Adalet ilkesi (her bir insanın kendi hakkına göre değeri) (Beauchamp & Childress 2019a, Arras 2017: 5).</li></ul>



<p>Joseph Fletcher ve Paul Ramsey’in — hem Fletcher’in hem de Ramsey’in, çalışmaları birbirlerinden çok farklı olmakla birlikte, Hıristiyan ahlak teolojisine dayananır — şu anda biyoetik olarak adlandırdığımız ilk çalışmalarının peşisıra gelen Beauchamp ve Childress çoğulcu ve seküler bir topluma hitap edebilecek bir ahlaki çerçeveyi vaat etmiştir.<a href="applewebdata://dfd7eeb0-c9fe-48a3-a6b7-b1968c4de631#_ftn7"><sup>[7]</sup></a></p>



<p> Beauchamp ve Childress’in kuramlarının bambaşka başlangıç ​​noktaları vardır; Beauchamp kendini bir kural faydacısı olarak görürken, Childress kendini bir Hıristiyan deontolog olarak tanımlamaktadır (Arras 2017: 3; Beauchamp & Childress 1979: 40: 2019b: 9). Bu durum da Beauchamp ve Childress’in yaklaşımlarının, tek bir kuramı diğerlerinin yerine teşvik etmekten kaçınan ve altta yatan kuramsal ya da metafiziksel bağlılıkları benimsemeyi gerektirmeyen birer yaklaşım olduklarını vurgular.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>4.1. </strong><strong>Tümdengelimden ve Yansımalı Dengeden Uzaklaşma</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Beauchamp ve Childress’in yaklaşımı, kitabın ilk baskısından bu yana gelişti ve bu evrimin bir önemli yönü, tümdengelim çıkarımlarından ya da başka bir deyişle, ilkelerin olgulara “yukarıdan aşağıya” uygulanmasından uzağınadır. Ahlak kuramları, ilkeler ve olgular arasındaki ilişkiye dair Beauchamp ve Childress’in ilk bakışları şuydu: </p>



<p>Kuram, ilkeleri gerekçelendirdi. İlkeler ahlak kurallarını gerekçelendirdi. Bu kurallar da belli durumlarda verilen ahlaki yargıları haklı çıkardı. (Arras 2017: 11)</p>



<p>Kitabın ilk baskısında (Beauchamp & Childress 1979: 5) yer alan ve en azından pek çok kişinin böyle bir yukarıdan aşağı modeli onayladığını sandığı diyagramın verdiği izlenim buydu. Bu yaklaşım, en azından ilkelerden olgulara tek yönlü bir ilerleme görüntüsüne karşı çıkan olgu temelli karar alma (aynı zamanda, kazuistik olarak da bilinir) lehine olanlarca dirençle karşılandı. Sezgisel, olgu temelli yargılar resmin dışında bırakılmış gibi görünüyordu ve ilkeler ile olgulara verdiğimiz tepkiler arasında diyalektik bir ilişki olasılığı göz ardı edilmişti. Kendi yaklaşımlarının evrimsel sonucu olarak Beauchamp ve Childress; olgulara verdiğimiz tepkilerle ahlaki ilkeler arasındaki karşılıklı ilişkiden çıkan bu konuma, artık tamamen dayanmaktadır. Bu durum, biyoetiğin metodolojisi olarak yansımalı dengeye duydukları bağlılıkla kanıtlanmaktadır. <em>Yansımalı denge</em> (<em>reflexive equilibrium</em>), kısaca, gerçek olgulara verdiğimiz düşünülmüş tepkilerin ahlaki ilkelerimizi etkilediği bir süreçtir. Böylece geliştirilen ilkeler, ileriki olgulara vereceğimiz tepkiler için gelişmiş birer rehber olacaktır. Bu, ilkin Rawls tarafından formülleştirilen bir ahlak felsefesi yöntemidir (Rawls 1971: 48-51; Daniels 1979; Arras 2007: 47). Böylece ahlaki ilkelerin olgulara tümdengelimli olarak uygulanmasının tersine, olgular ve ilkeler birlikte çalışır. Dar ve geniş yansımalı denge arasında bir ayrım vardır. Dar yansımalı denge, yukarıda açıklandığı üzere, olgulara verdiğimiz tepkilerimiz (ya da sezgilerimiz) ile bu tür sezgileri yapılandırmak için kullanılan ahlaki ilkeler arasındaki etkileşimi içerirken; geniş yansımalı denge, ahlaki ve toplumsal kuramları da sürece ekler. Beauchamp ve Childress, geniş yansımalı dengeyi öğütler (Arras 2017: 182).</p>



<p>Beauchamp ve Childress’in (geniş) yansımalı dengeyi kendi yaklaşımlarının yaşamsal önemdeki bir bileşeni olarak ele almaları, güncel yaklaşımlarının önemli bir yönüdür. <em>PBE</em>’nin sonraki baskılarında görüşleri geliştikçe, yansımalı denge giderek daha belirgin bir rol üstlenecek biçimde büyümüştür. Beauchamp ve Childress’in ortak ahlaka başvurmasıyla birlikte hem <em>bağdaşımcılığı</em> <em>(coherentism)</em> hem de temelciliği (<em>foundationalism</em>) kapsama anlamında melez bir gerekçelendirme yaklaşımı ediniriz ki bu da yansımalı dengeye bu denli sarılmanın önemli bir sonucudur. Yansımalı denge, bir temel sağlamasını amaçlayarak ortak ahlaka başvurduğu için bağdaşımcılıktan çıkarılır. Ortak ahlak kavramına daha yakından bakmadan önce, bu melez yaklaşımın, örneğin siyaset biliminde ve pratik etiğin diğer alanlarında bulabileceğimiz yansımalı denge açıklamalarından farklı olduğunu belirtmeliyiz. Daha standart açıklamalar, ahlaki düşüncemizin çeşitli öğelerini bir araya getirerek ahlaki gerekçelendirmeyi içerirken bu öğelerin hiçbiri temel olarak alınmaz ve gözden geçirmeye açık olarak kabul edilir. Tam tersine, Beauchamp ve Childress yansımalı dengenin kuruluşunu ortak ahlakla uyumlulaştırır ve kendilerinin dört ilkesinin temelini oluşturan da bu ortak ahlaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>4.2. </strong><strong>Ortak Ahlak</strong></a><strong></strong></h2>



<p><em>PBE</em>’nin üçüncü baskısından bugüne, dört ilkenin kaynağı yüksek kuramlar değil, ortak ahlak olmuştur. Beauchamp ve Childress için ortak ahlak, ahlaki açıdan ciddi tüm kişileri bağladığın kabul ettikleri bir evrensel ahlaktır (Beauchamp & Childress 2019b). Ortak ahlakın içeriği, örneğin insan sefaletinin iyileştirilmesi gibi ahlakın birincil hedeflerince belirlenmiştir. “Doğruyu söyleyin, verdiğiniz sözleri tutun!” gibi belli yükümlülükleri kapsayıp dürüstlük ve doğruluk gibi belirli ahlaki karakter standartlarını öğütler (Arras 2017: 21–3).</p>



<p>Daha da önemlisi, bu ortak ahlak tarihçidir çünkü yetkesi, zaman ve mekânda insan gelişimini ilerleten normlarının başarısı aracılığıyla tarihsel olarak oluşmuştur. Bununla birlikte, birçok tarihselci açıklamanın tersine, ortak ahlak normları evrensel olarak uygulanacağı için göreceli değildir. Beauchamp ve Childress kendi yaklaşımlarındaki ortak ahlak anlayışı korumak için geniş yansımalı dengeden çıkarak bağdaşım arayışına giren tartışmalardan farklı bir yer ayırırlar. Dolayısıyla ortak ahlak, açıklamalarının temel kurucu özelliğidir. Öyleyse ahlaki sonuçlar, hem bağdaşım (yansımalı denge yöntemi aracılığıyla) hem de temelcilik yoluyla ortak ahlak ilkelerine bağlanıp gerekçelenir (Arras 2017: 23; Beauchamp & Childress 2019b: 11).</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>4.3. </strong><strong>İlke Merkezli Yaklaşıma Yönelik Eleştiriler</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Beauchamp ve Childress’in yaklaşımında, dört ahlak ilkesinden oluşan kısa liste lehine, gerçekte tek bir kapsayıcı ilkeden kaçınma şeklinde kendini gösteren çoğulcu bir öğe vardır. Bu durum, Beauchamp ve Childress’in yaklaşımını sistematik olmadığı iddiasıyla eleştirilmesine yol açmıştır ki bu da herhangi bir felsefe kuramı için ölümcül bir kusurdur (Gert, Culver, & Clauser 2006). Bazı eleştirmenler, ilkelere açık bir öncelik verilmeksizin, Beauchamp ve Childress’in ilke merkezli yaklaşımının titizlikten yoksun olduğunu ve ilkelerin çatıştığı durumlarda sezgisel yargılara çok fazla boşluk bıraktığını öne sürerler. Beauchamp ve Childress, ilk aşamada, bir çerçeve ya da pratik kılavuzdan çok felsefi bir kuram sundukları düşüncesine karşı çıkarak yanıtlar. Ancak, belki de daha önemlisi, ilkelerinin herhangi bir öncelik sıralamasının zamanın sınavına dayanacağından kuşku duyarlar (Arras 2017: 6-9).</p>



<p>John McMillan’dan, Beauchamp ve Childress’in yaklaşımının gerçek sorunlar hakkında özenle düşünmeyi engellediğine dair oldukça yeni bir eleştiri gelmiştir. McMillan, ilke merkezli yöntemlerin, “ahlaki sorunlar hakkında gerekçeli kanılar” olarak adlandırdığı şeyin formülleştirilmesine yol açamayacağını öne sürer ve dört ilke yaklaşımının, pratik sorulara yönelmek için ahlaki nedenler sunmayı engellediğini yazar. McMillan’ın da belirttiği üzere bunun nedeni, biyoetik alanına yeni giren birinin dört ilkeden biri kapsamına giren bir sorunu ele aldıktan sonra özerklik ilkesinin muhtemelen öteki üç ilkeye üstün gelmesi gerektiğine karar vereceğidir. McMillan böyle bir yöntemin Beauchamp ve Childress’in amaçladığı yöntem olmadığını kabul ederken, gerçekte dört ilke yaklaşımının sıklıkla bu yoldan uygulandığını yazar (McMillan 2018: 51-53).</p>



<p>Beauchamp ve Childress’in son çabalarına yönelik iki ilginç eleştiri, merhum John Arras’tan gelir. Arras, Beauchamp ve Childress’in melez gerekçesinin akla yatkınlığını, özellikle de gerekçenin temelde ortak ahlaka güvenmesini sorgular. Arras, Beauchamp ve Childress’in ortak ahlakın normlarını niye kendileri de gözden geçirilebilir olan (John Rawls’un adlandırdığı üzere) önceden değerlendirilmiş ahlaki yargılarımızdan ayırdıklarını sorar. Arras, Beauchamp ve Childress’in, bağdaşıklığın tek başına ahlaki doğruluğu güvence altına alamayacağı gerekçesiyle bir temele başvurmalarına neden olabileceğini kabul eder. Ancak bu durumda bile, temel ortak ahlaka başvurarak ne kadar ek gerekçelendirme avantajından yararlanıldığı Arras’ı meraklandırır çünkü yansımalı dengenin kendisi ahlaki resmin tüm parçalarını (büyük olasılıkla, ortak ahlakın normları dahil) azami ölçüde kapsamaktadır. Arras’ın da belirttiği üzere sorun, ortak ahlakın yansımalı dengenin diyalektiğinden uzak, kendi ahlaki uzamında olduğu düşüncesidir. Arras, ortak ahlakın gerçekte zamanla değişmediğinden ve yansımalı dengenin diyalektiğinden etkilenmediğinden kuşku duyar (Arras 2017: 24-26).</p>



<p>Arras’tan gelen ikinci eleştiri, Beauchamp ve Childress’in geniş yansımalı dengeyi benimsemesiyle ilgilidir. Arras’a göre, geniş yansımalı dengenin bu onayı karşısında ahlaki ilkelerin kavramsal çözümlemede birincilliklerini nasıl koruyabildiklerini anlamak zordur (Arras 2017: 182-3). Arras bizden, geniş yansımalı denge içinde, tek bir ahlaki düşünceler kümesinin (örneğin, değerlendirilen olgu yargıları, arka plandaki kuramlar, ahlaki ilkeler) ayrıcalıklı olmadığını anımsamamızı ister. Yansımalı dengenin gözden geçirme sürecinde önemli olan, aslında, bağlılıkların kendi biçimlerinden çok, bu değerlendirmelere bağlılık düzeyimizdir (Scanlon 1992; DePaul 1993: 57). Bu nedenle, tıpkı arka plandaki kuramlara ve değerlendirilen olgulardaki yargılara dair inançlarımız gibi, ilkeler hakkındaki inançlarımız da her zaman gözden geçirilebilir. Arras eleştirisini, ilkeleri kavramsal birincilliklerinden kopardığı için ilke merkezli yaklaşımın metodolojik ayrıcalığını nasıl yitirdiği ile sürdürür.</p>



<p>Son olarak, yakın zamanda Beauchamp ve Childress kendi dört ilkeli çerçevelerinin yol açtığı iki yanlış anlaşılmayı kabul etmişlerdir. Bunlardan ilki, çerçevenin özerklik ilkesine öncelik vermesi ile Amerikan bireyciliğini yansıttığı üzerinedir. Bu yanlışlığı yanıtlarken, ilk aşamada, Amerikan bireyciliği ile özerkliğe saygı arasındaki herhangi bir bağlantıya karşı çıkıp çerçevelerindeki ilkelerin yalnızca ilk bakışta bağlayıcı olduğunu vurgularlar. İkinci yanlış anlaşılma, bu çerçevenin erdemleri önemsiz göstermesidir. Tıp etiğine, ilkeye dayalı etik yerine erdem temelli etikçe güvence verilmesi gerektiği ve bu yaklaşımın insanlığı sağlık hizmetlerine geri döndürme şansının daha yüksek olduğu tartışılagelmiştir (de Zulueta 2015). Beauchamp ve Childress bu konuda, erdemlerin ve ilkelerin belirli pratik senaryolarda nasıl birlikte çalışabileceğine dair sekizinci baskıdaki bir tartışma da dahil olmak üzere, <em>PBE</em>’nin çeşitli baskılarında yer alan çeşitli erdem kuramı ve ahlaki karakter tartışmalarına işaret ederler (Beauchamp & Childress 2019b: 11).</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>5.    </strong><strong>Diğer Biyoetik Yöntemler</strong></a><strong></strong></h2>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>5.1. </strong><strong>Kazuistik (Casuistry)</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Biyoetik alanında yüksek kurama alternatifler içeren başka yaklaşımlar da bulunur. Bunlardan ilki olan kazuistik, bir anlamda, Beauchamp ve Childress’in dört ilke yaklaşımının erken yorumlarına eleştirel bir yanıt olarak anlaşılabilir. En azından Beauchamp ve Childress’in yaklaşımının ilk yorumuna, yani bu yaklaşımın çok soyut ve sözde tümdengeliminin de sakıncalı olduğuna dair bir karşı çıkışı anımsayalım. Olgu temelli değerlendirmenin savunucuları, en azından ilkelerden olgulara doğru tek yönlü, “aşağıya doğru ilerleme” olarak gördükleri şeye itiraz etmişlerdi (Arras 2017: 11). Bunun yerine, herhangi bir ahlak kuramından çok başlangıç noktası olarak gerçek olguları değerlendirecek daha “aşağıdan yukarıya” bir yaklaşım savunuldu ve ahlaki ilkelerin aslında değerlendirilen olgulardan ortaya çıktığı tasarlandı.</p>



<p>Sık sık kazuistikten söz ederiz ve bunu yaparken aklımızdaki, genellikle güncel somut olguları (karşılaştığımız ve geçmişte yaşanmış benzer olgular) kıyas yaparak değerlendirmeyi vurgulayan bir etik yaklaşımıdır. Kişi bir olguyla karşılaştığında, geçmişteki benzer bir olguya geri döner, bu olguda nasıl tepki verildiğini anımsar ve bu değerlendirmeyi karşılaştığı olguya “uyarlar”. Bununla birlikte, bu yaklaşımın iki türü arasındaki ayrımları belirtilmelidir. İlk ​​olarak, basitçe, belirli olguları değerlendirirken (soyut) ilkeleri uygulayan bir pratik olarak anlaşılan bir kazuistik vardır. Bu şekilde alındığında kazuistik, ahlaki ilkeleri ahlaki açıdan bağlayıcı gören biyoetik yaklaşımlarının mantıklı bir tamamlayıcısı olarak görünür (Arras 2017: 46). Buna göre kazuistler, ilkelerin, olgulara verdiğimiz tepkilere indirgenemeyen eylem yönlendirici ya da normatif bir gücü olabileceğini ve bu türden ilkelerin temsil ettiği ahlaki bilginin olgulara verilen tepkilere indirgenemeyeceğini savunur (Jonsen 1995). Unutulmasın ki bu tanımda, ılımlı kazuistik ile geleneksel olarak ahlaki ilkelerin olgulara “yukarıdan aşağıya uygulanması” arasındaki ayrımların belirlenmesi zorlaşır.</p>



<p>Ancak daha radikal bir kazuistik yorumu, ahlaki ilkelerin türetilişine dair bambaşka bir öykü anlatır. Ilımlı türde olgulara halihazırda oluşturulmuş ahlaki ilkelerimizle yaklaşırken, daha radikal bu yorumda, ilkeler gerçek olguların çözümlenmesiyle gelişir (Arras 2017: 47). Dolayısıyla iki ayrı yorum, ahlaki bilgimizin kaynağının bambaşka resimlerini benimser. Radikal yorumda, ahlaki yargılarımıza duyduğumuz en büyük güven kuram düzeyinde değil, somut durum düzeyindedir. Burada, temelde ahlaki ilkelerin, bağımsız normatif güç olmaksızın olgulara verdiğimiz sezgisel tepkilerin resmileştirilmesi olduğu öne sürülür (Toulmin 1981).</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>5.1.1.    </strong><strong>Kazuistiğin Avantajları</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Savunucularına göre, biyoetiğe bir yaklaşım olarak kazuistiğin belli avantajları vardır. Birinci avantajı, bağlanılan ayrı kuramlar arasında uzlaşmaya varma şansı sunar ki bu da onu çoğulcu bir toplumda karar verme için özellikle uygun hâle getirir (Sunstein 1996). Tıbbın daha uygulamalı bağlamına dönüldüğünde, kazuistik, yönelimleri halihazırda olgu odaklı olan ve ahlak kuramları için zamanı ve ilgisi büyük olasılıkla oldukça sınırlı olan sağlık çalışanlarınca kullanılmaya çok uygundur. Biyoetik eğitimi söz konusu olduğunda ise, sağlık hizmetindekileri eğitmeyi üstlenen kişiler için kazuistik, ayrıntı bakımından varsıl olgu çalışmaları kullanmasına olanak verdiği için yararlıdır (Arras 2017: 55-57).</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>5.1.2.    </strong><strong>Kazuistiğe Yönelik Eleştiriler</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Bu türden avantajlarına karşın, kazuistik eleştirilerle karşılaşmıştır. Birinci eleştiri; neyin bir olgu olarak sayılacağına karar vermek sözkonusu olduğunda, kazuistiğin bir doğrudanlık varsaydığını öne sürer. Bununla birlikte, öne sürüldüğü üzere, neyin bir olgu olarak sayılıp sayılmayacağı belirlenirken, bunlar ahlak ajandasına alınmaya değen (ya da değmeyen) sorunlar olarak biyoetikçi tarafından pekâlâ desteklenebilir (O’Neill 1988) Bu ajandanın aşırı derecede kısa olduğu ve tıp mesleği ile bir erkek bakış açısının çıkarlarınca şekillendirildiği ileri sürülmüştür (Carse 1991). Halbuki, buna dair başka bir nokta, neyin bir olguda ortaya çıkan konuların yeterli bir açıklaması olarak sayıldığına dairdir. Kazuistik kendi aleyhine, bu konuda sessiz görünür. Kazuistiğin radikal yorumuna karşı bu darbenin, onun kıyas yaparak gerekçelendirmeye başvurmasından geldiği öne sürülür. Gerekçelendirirken geçmiş olgularla kıyas yapılması ise, bu türden bir uslamlamanın kendi başına ayakta duramayacağını gösterdiği için başarısız olur. Kıyasla gerekçelendirme, kendisinin yönlendirilmesi için önceden belirlenmiş ilkelere gereksiniyor gibidir ve radikal dindarlık bu ilkeleri yadsır. Bir olguyla ya da olgularla neyin ahlaki açıdan ilişkili olduğunu belirlerken bir kurgu sağlamak için ilkeleri ya da genellemeleri kullanan orta düzeyli kazuistik bu eleştiriden pay almaz (Jonsen 1995).</p>



<p>Kuramdan türetilmiş ilkeleri göz ardı ettiği düşünüldüğünde, bir başka endişe, radikal kazuistiğin olgulara yönelik sezgisel tepkilerimizin arındırılmasından başka bir şey olmamasından kaynaklanır. Yalnızca önceden buyrulmuş ahlaki normların açıklayıcısı olan kazuistikle birlikte, ahlaki açıdan tutucu ve toplumsal eleştiri için donanımının yetersiz olduğu düşünülebilir (Arras 2017: 60-67). Son olarak bu yaklaşım, sonuca erişmek için halihazırda temel değerler üzerine bir uzlaşmayı gerektiriyor gibidir ki bu uzlaşma, çoğulcu modern toplumda eksik olabilir.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>5.2. </strong><strong>Öyküleyici Etik</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Genel olarak etiğe ve özel olarak biyoetiğe başka bir alternatif yaklaşım öyküleyici etiktir. Birçok yorumcuya göre, bu etik “nesnellik” ve “evrensellik” gibi Aydınlanmacı düşüncelere öncelik veren “kuram odaklı” bir biyoetik yaklaşımına yanıt olarak ortaya çıkmıştır (Arras 1997: 65). Başka bir deyişle, öyküleyici etik yansız bir etiğe bir yanıt olarak, etiğin temelde “yabancılar arasında doğru davranış” olduğu varsayımından yola çıkan çalışmalardan ortaya çıkmıştır. Hilde Lindemann Nelson’a göre, etiğin bir anlatı olduğuna yönelik yaklaşımlar; ahlaki ilkelerin yasalara benzemediği ancak bağlama göre (daha belirginleştirilebildiğini ya da feshedilebildiğini varsayarak) değiştirilebildiği ve bir durumun ayrıntılarının “ya doğal olarak bir anlatı biçimini alması ya da ahlaki bir anlam taşıyacaksa bir öykü yapısı verilmesi gerektiği” şeklindeki iki önermede bulunur (Lindemann Nelson 1997a: viii – ix).</p>



<p>Öyküleyici etiğin bir yöntem olarak belirlenmesi biraz zor olsa bile bu anlayış; öykü anlatıcılığını, öykü anlatıcısının ve/veya hastanın sesi ve bakış açısının önemi ile biyoetikçinin rolünde bir yazınsal duyarlılığı vurgulayan bir etik yaklaşım olarak düşünülebilir. Etiğe öyküleyici bir yaklaşımın neye benzeyebileceğine dair olasılıklar, biyoetiğe anlatı yaklaşımı benimsediğimizde katılabileceğimiz etkinlik türleri önerilmiştir. Bu etkinlikler;</p>



<ol class="wp-block-list" type="i"><li><strong>(</strong>Kişinin ahlaki duyarlılığını keskinleştirdiği için) öykü okumak (Nussbaum, 1992, 1995), </li><li>Öyküler anlatmak (ki deneyime ahlaki bir anlam katmanın yoludur)</li><li>Öyküleri karşılaştırmak (kazuistik çalışma)</li><li>Herhangi bir biçimde yazınsal çözümleme yapmak</li><li>Öyküleri anımsamak (olguların biyoetik incelemelerini verirken yaptığımız gibi) (Lindemann Nelson 1997a: x – xii).</li></ol>



<p>Öyküleyici etiğin aslında bir etik çözümleme aracı olarak işleyişine dair açıklamalar çeşitlidir. İlk seçenek, öyküleyici yaklaşımı ahlaki ilkelere alternatif olarak değil, onların tamamlayıcısı olarak görür. Öyküleyici etiğin bu türünde; hastalar, bakıcılar ve aile üyelerince anlatılan öyküler gibi insan deneyiminin sözde “anlatı öğelerine” duyarlı ve özenli bir biyoetik yapmanın bir yolu aranır. Kurallarca ve ilkelerce yönlendirilen bir biyoetiği yok sayma düşüncesi yoktur, yalnızca bu araçları başkalarının birinci elden gerekçelerini hassas bir şekilde değerlendirme çağrısıdır (Charon 1994). Öykülemeyi ilkelerin bir tamamlayıcısı olarak düşünmenin bir başka yolu, ilkelerin ve durumların yansımalı denge bağlamında diyalektik bir ilişkiyi paylaştığını düşünmektir. Burada değerlendirmeye alınan yargıları geliştirdiğimiz olguların kendisi birer anlatıdır. Yine ahlaki kuramlaştırma ve öyküler karşılıklı olarak birbirine bağlı olduğundan dolayı bu anlayış ahlaki kuramı barındırmaktadır.</p>



<p>İkinci seçenek, daha evrenselci bir rasyonalite yerine tarih ve kültür etiğinin önemini vurgulayan bir anlatı yaklaşımı taşır. Öyküleyici etiğin bu çeşidi bazen “tarihsel anlatı” olarak da bilinir. Burada doğru eylem, toplumdaki belli bir grubun geleneklerine, normlarına ve geleneksel öykülerine başvurarak onaylanır. Kişinin toplumdaki rolü ve bu rolün altında yatan temel anlatıya da başvurulur (Örnek olarak Batı kültüründe Hipokrat Yemini ile belirlenen doktorun toplumsal rolü düşünülebilir) (MacIntyre 1981; Burrell & Hauerwas, 1977).</p>



<p>Üçüncü bir seçenek, öyküleyici yaklaşımı ahlaki gerekçelendirme sürecine (Arras 1997: 67-78) ve kurama dayalı ya da ilke merkezli biyoetiğin yerine toptan bir alternatif olarak görür. Post-modernizmle de bağdaştırılan bu seçenekte, gelenekler ve anlatılar arasında süregelen tartışma vurgulanır. Hiçbir görüş (gelenek ya da anlatı), bir insan doğası, tarih kuramına vb. göndermede bulunarak öbürleri üzerinde meşrulaştırılamaz. Öyleyse buradaki nihai amaç, kişinin görüşünü meşrulaştırma arayışı değil, rakip görüşler arasında süregelen tartışma için “ahlaki alan”ı açık tutmaktır (Rorty 1989). Bu seçenekle ilişkili bir özellik; acı çekenlerin, modern tıbba özgü olgu özetlerince tepeden bakılmaksızın ve nesneleştirilme riski olmaksızın kendi öykülerini anlatmaları gerektiği iddiasıdır (Frank 1995). Öyküleyici etiğin, biyoetikteki kurama dayalı ya da ilke merkezli daha standart bir yaklaşımı nasıl tamamlayabileceği ya da değiştirebileceği konusundaki görüşleri oldukça belli olsa da bu yorumların hiçbiri ahlaki uslamlama için (sözgelimi, faydacılık ya da deontolojinin yaptığı gibi) benzersiz bir çerçeve tanımlamıyor gibi görünmez.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>5.2.1.    </strong><strong>Öyküleyici Etiğe Yönelik Eleştiriler</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Öyküleyici yaklaşımın uygulanabilirliğine dair sorular gündeme gelmiştir. Anlatıya yapılan vurgunun genel olarak etikle nasıl ilişkili olduğuna dair ortak bir kaygı vardır. Öyküleyici yaklaşımın ne yapılması gerektiğine dair sonuçlara ulaşma şekline dair sorular da bulunur.</p>



<p>Biyoetiğin iki temel görevi; eylemler, politikalar ve karakter hakkında yargılara varmak ve eylemleri, kararları ve politikaları ahlaki olarak gerekçelendirmek (ya da gerekçelendirmenin olanaksızlığını göstermek) olduğu sürece öyküleyici etiğin, biyoetiğin amaçlarını yerine getirebileceğine dair endişe sürer. Öyküleme ve ahlaki gerekçelendirme arasındaki ilişki nedir? Örneğin, bir öykü anlatmak ile belli bir eylemin, politikanın ya da karakterin ahlaken düzgünlüğü arasındaki bağlantı nedir?</p>



<p>Bu yaklaşıma dair daha belirgin endişeler, yukarıda söz edilen öyküleyici etik yorumunda da izlenir. Örneğin, tarihsel anlatı resminde (yukarıdaki ikinci seçenek) en azından bir şekilde ilkelerce yönlendirilen bir etik yorumuna geri dönme ya da karar verecek hiçbir şey olmadan ölçülemez anlatıları sıralamak zorunda kalma riski olduğu öne sürülür. Üçüncü seçenek (anlatının ahlaki gerekçelendirmenin yerine geçtiği yorum); anlatıcının kendi öyküsünü etik gerçekle karıştırmasının yol açacağı itiraz edilebilir bir öznelcilik tehdidine yönelik bir endişedir. Bununla ilgili bir eleştiri, öyküleyici etiğin bu yorumunun, ahlaki yargıları seçmekten çok bireysel tutarlılığa öncelik verdiğini söyler. Bu düşünceye göre bazı öyküler içsel olarak tutarlıyken aynı zamanda ahlaki olarak da sorgulanabilirdir (Arras 1997: 81-83).</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>6.    </strong><strong>Feminist Kuram ve Biyoetik</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Biyoetiğe apayrı bir yaklaşım, feminist etiğin içgörülerini kullanır. Feminist biyoetik yaklaşımlar, en azından belli bir kuramsal bağlılık kümesi geliştirip bunlara bağlı kalma anlamında bir çerçeve sunar. Bu bağlılıklardan bazıları ahlaki değerlendirme yollarına yönelikken, bazıları daha adil bir toplumsal düzenin nasıl oluşturulacağına dair önemli bağlılıklara değinir. Bazıları da biyoetik bir konunun çözümlenmesinde hangi bakış açısına öncelik verilmesi gerektiğine dair soruları ele alır. Biyoetiğin, feminist etik alanındaki çalışmaların büyük ölçüde görmezden gelindiğini ve biyoetiğe yönelik feminist bir yaklaşımın (toplumsal bağlama dikkatsizlik ve liberal bireyciliğe vurgu gibi) çeşitli eğilimlerin düzeltici olmasının daha da önemini arttırdığını iddia eder (Wolf 1996a). Bir feminist yaklaşımın bunu nasıl yapabileceğine ve aslında yaptığına dair çok sayıda öneri bulunur.</p>



<p>Başlangıç ​​olarak feminist bir yaklaşım, kadınların deneyimlerine özellikle önem verebilir. Dahası, uzmanlar arasında bir tartışma olarak sınırlandığı öne sürülen biyoetiğin, kendisi de bir kavram olan bir ortak ahlak kullanışını eleştirel biçimde inceleyebilir. Biyoetik böyle bir tartışmaya dönüştüğünde, sıradan ve marjinal insanların bakış açıları da dahil olmak üzere alternatif bakış açılarını dışlar. Feminist yaklaşım, toplumdaki en dezavantajlı kişilerin görüşlerinden yararlanacak olan bir bakış açısı kuramını seslendirebilir. Son olarak, feminist kuramdan çıkan yaklaşım, bakışların feminist olmayan ahlak felsefesi ve biyoetiğin soyut kuramsallaştırmasından çevrilerek yaşanmış deneyime odaklanmasını isteyebilir (Wolf 1996a).</p>



<p>Eril bir ahlak felsefesinin ve eril bir biyoetiğin etkilerini doğrudan nasıl düzeltilebileceği dışında, feminist bir biyoetik yaklaşımın iki yararı daha ortaya konmuştur. Birincisi, feminist bir yaklaşım, hem biyoetik konuların çözümlenmesinde erkek–merkezli gerekçelendirmenin etkilerini uyumlaştırır hem de bu etkileri hafifletir. İkincisi, dikkatimizi biyoetik analizin anahtarı olan birçok kavramın cinsiyetlendirilmiş doğasına çeker. Örneğin, akıl ve duygu kavramlarını ele alan bir feminist yaklaşım, bu kavramların kendisinin kısmen cinsiyetlendirilmiş kavramlar olduğunu görmemize yardımcı olur. Akıl erkekle ve duygu kadınla, en azından geleneksel olarak, ilişkilendirile gelmiştir. Benzer bir durum, kamusal ve özel alan ayrımında, kamusal alanın erkeklere ait olduğunun, özel alanın da kadınlara ait olduğunun öne sürülmesinde geçerlidir. Ancak kadınla ilişkilendirilen özelliğin (örneğin, duygu) küçümsenme eğiliminde olduğu görülür. Margaret Little’ın ortaya koyduğu üzere, geleneksel ahlaki epistemoloji ahlaki anlayış için duyguya değil mantığa yaşamsal önem verir. Yukarıda sunulan resmin ikicil doğasını ayrımsamak önemlidir. Tıpkı erkeklerin ve kadınların geleneksel olarak farklı alanları işgal etmesi gibi, cinsiyetlendirilmiş kavramlar da bir bölümün her iki yanındaki sabit alanları işgal etmiştir. Örneğin, ev yaşamının ekonomik ya da politik ilişkilere ya da biyoetik dünyasına sunacak öğretici hiçbir şeyi bulunmadığı kabul edilmiştir (Little 1996).</p>



<p>Susan Sherwin’in kürtaj sorununa yaklaşımında bu tür bağlılıkların yerine getirildiğini görebiliriz. Sherwin’e göre, toplumsal cinsiyet ve cinsel siyaset ile genelde kadınların savunmasızlığının ve özelde kadınların cinsel baskıya açık olduğunun tanınması, feminist yaklaşımın can alıcı yönleridir. Dahası feminist yaklaşım, fetüsün ahlaki konumu gibi sorunlara ya da kürtajın ne zaman ahlaki olarak gerekçelendirilip gerekçelendirilemeyeceğine dair bir dizi genel kural oluşturma görevine odaklanmak yerine, söz konusu kadınların ahlaki ayrıcalıklarını merkeze almıştır. Buna uygun olarak feminist yaklaşım, hamileliğin ya da kürtaj yaptırıp yaptırmama kararının cinsiyetten bağımsız bir açıklaması olacağına karşı çıkar. Feminist bakış açısından bakıldığında, hamileliğin ahlaki bakımdan en göze çarpan özelliği;</p>



<p> <em>Kadının bedeni</em>nde gerçekleşmesi ve <em>kadının yaşamı</em>nda derin etkileri olmasıdır (Sherwin 1992: 363).</p>



<p>Doktor destekli ölümün (<em>Physician Assisted Dying; PAS</em>) feminist incelemelerine baktığımızda, belirli türden kavramsal bağlılıkların yine öne çıktığını görürüz. Örneğin, feminist bakım bakış açısına duyduğu kişisel sadakat, Leslie Bender’i PAS’ı desteklemeye sevk ederken (Bender 1992); Susan M. Wolf, feminist yaklaşımda cinsiyetin önemini vurgulayarak PAS’ın meşrulaştırılmaması gerektiği sonucunu çıkartır. Bazı tanıdık imgelerin sinsiliğine –örneğin, kadınsı özveri imgeleri – ve doktorun erkek, hastanın kadın olduğu doktor yardımlı ölüm ve ötenazi gibi erken dönemlerde öne çıkan olgulara işaret eden Wolf, “güçlü uzman doktor ile onun bakımına kendi bırakan kadın” arasındaki dinamiğin tehlikelerine karşı uyarılarda bulunur (Wolf 1996b: 293).</p>



<p>Kuram ve biyoetik arasındaki ilişkiyle bağlantılı olarak feminist biyoetik yaklaşımlarını düşünürken; bunun, savunucularının her zaman aynı bağlılıklara sadık kalmadığı tek tip bir yaklaşım olmadığı görülmelidir – Örneğin, yukarıda atıfta bulunulan çalışmasında, Bender diğer feminist biyoetikçilerin liberal feminizmi daha iyi temsil edeceği bakım-odaklı bir düşünceye bağlı kalır. Feminist yaklaşım; en azından belli (feminist entelektüel) bağlılıklara, bunların ne olması gerektiği konusunda taraflar arasında bir anlaşma olmasa bile, uyduğu için kuramsaldır. Genel olarak, feminist biyoetik yaklaşımları önemli bir etki yaratmıştır ve bu yaklaşımlar, biraz çeşitli olup biyoetiğe yönelik diğer yaklaşımlardan daha az kesin bir şekilde tanımlanmış kuramsal bir yaklaşımı temsil etse bile, biyoetik alanındaki tartışmanın gidişatını değiştirmiştir. Önceki tartışmalar, bilimsel katkılara odaklanmaktayken; feminist bilim adamları aynı zamanda klinik etiği de ele almışlardır (Sherwin & Baylis 2003). Sırada, klinik alan ve ahlak kuramların bu alandaki rolü var.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>7.    </strong><strong>Ahlak Kuramları ve Klinik Biyoetik</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Ahlaki teorinin klinik biyoetik ile ilişkisine dair klinik etik içinde iki ana tartışma alanı bulunur. İlk tartışma, klinik etikte danışma (<em>clinical ethic consultation</em>) için uygun modelin ne olduğuna dairdir. Bunun, ahlak kuramlarının rolü için üstü kapalı sonuçları vardır. İkincisi, doğrudan klinik etikteki danışmaların ahlak kuramlarına dayanması gerekip gerekmediğini inceler.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>7.1. </strong><strong>Klinik Etikte Danışma Modelleri</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Amerikan Biyoetik ve İnsan Bilimleri Derneği (<em>The American Society for Bioethics and Humanities; ASBH</em>)<em>, </em>birini öğütlediği üç olası klinik etik danışma modeli ortaya koymaktadır. Bu modellerin her biri, ahlak kuramlarının rol aldığı ya da almadığı durumları örtük olarak içerir. Saf uzlaşma modelinde, etik danışmanın tek amacı danışma kurulundakiler arasında bir anlaşmayı sağlamaktır (ASBH 2011: 7). Bu klinik danışma yaklaşımında, ahlak kuramlarının bir rolü yok gibidir çünkü varılan uzlaşmada benimsenen değerlere, ahlak kuramlarına ya da normlara başvurma yoluyla alınacak kararın ahlaki bakımdan gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğini gözetilmeksizin, bir orta yolun bulunması tek amaçtır. Bu model, genellikle klinik etikteki danışmanın amaçları ile klinik etik uzmanının uzmanlığı ve rolünün silik olduğu bir resmi içerir. İkinci model olan otoriter modelde klinik etikçi, tam tersine, birincil ahlaki karar vericidir. Bu model genellikle klinik etikçinin yetkesinin, yeteneklerinin ve bakış açısının yanılmazlığının aşırı abartılı bir resmini içerir. <em>ASBH</em>’ye göre bu modelin en büyük dezavantajı; klinik etikçinin, hastanın ailesi ve sağlık ekibi gibi başkalarının karar verme yetkisini göz ardı etmesidir. Burada yine, ahlak kuramlarının belirgin bir rolü yoktur, ancak tekyönlü karar veren klinik etikçinin kimi ahlak kuramlarına başvurması olasıdır.</p>



<p>Üçüncü model, etik kolaylaştırma yaklaşımı, <em>ASBH </em>tarafından onaylanan yaklaşımdır. Bu modelin, klinik etik danışma için en iyisi olduğu konusunda genel bir oybirliği vardır. Burada danışman, karşılaşılan ahlaki sorunları netleştirip iletişimi kolaylaştırarak ilgili paydaşların bakış açılarını birleştirir (ASBH 2011: 7). Tartışmamız için önemli olan bu yaklaşım iki ana bölümden oluşur; sözkonusu ahlaki sorunun ne olduğunun belirlenip çözümlenmesi ve ilkeli bir etik çözümün kolaylaştırılması. Bu ikinci görev, bizi özellikle ilgilendirir çünkü böyle bir karar oluşturulurken sadece etik alanyazına başvurmanın yanısıra, bir ahlak kuramına bakılabilir. Kararın açıkça kabul edilmiş etik ilkelere uygun olup olmadığı yargısına başka nasıl varılabilir ki? Sonuçta, klinik etikçinin görevi yalnızca bir çözümü kolaylaştırmak değil, aynı zamanda etik olarak onaylanabilir bir dizi seçenek önermek ve her seçenek için bir gerekçe sağlamaktır. Bir etik danışmanı, onaylanabilir bir dizi olası seçeneği belirlerken; ilgili kurumsal politikalar, yasalar, bilimsel alanyazın ve belki de ahlak kuramlarının olguya dair sunabileceği bilgilerden yararlanacaktır.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>7.2. </strong><strong>Klinik Etik ve Ahlak Kuramları</strong></a><strong></strong></h2>



<p>İkinci tartışma alanına dönersek, ahlaki kuramlarının klinik etik danışmadaki rolüne daha açık biçimde bakalım. Klinik etik danışmada ahlak kuramları için dört önemli rol önerilmiştir:</p>



<ul class="wp-block-list"><li>Ahlaki zorlukların baştan ayırt ederek tanımlanmasına yardımcı olmak;</li><li>Ahlaki zorlukların analiz edilmesine yardımcı olmak;</li><li>Sağlıklı bir sürece ve diyaloğa katkıda bulunmak;</li><li>Düşünen ve yorumlayan tutumlara esin vermek (Magelssen, Pedersen, & Førde 2016, 27–31).</li></ul>



<p>Bir klinik etikçinin ahlak kuramlarına aşina olmasının avantajları da tartışılmıştır. Bir kişinin tartışmaları çözümleyip formülleştirmesine yardımcı olmak için sadece bir ahlak kuramı kullanmanın değil, aynı zamanda çeşitli etik kuramlarca açıklığa kavuşturulan bakış açıları, soruları ve bunların aydınlattığı konuları göz önünde bulundurmanın da bir avantajı bulunur. Ayrıca, bir klinik etikçinin kendi önerisinin tutarlılığı söz konusu olduğunda, ahlak kuramlarına aşinalık, klinik etikçinin kendisinin ya da başkalarının önerilerindeki zayıflıkları belirlemesine yardımcı olacaktır.</p>



<p>Halbuki, işler bu denli basit değildir. İlkin, ahlak felsefesi eğitimi almayanların uğraştıkları ahlaki ikilemi doğru bir şekilde ele almaları olasıdır. Aynı zamanda, bir klinik etikçi olarak bir filozofu, yani ahlak kuramlarında uzman bir kişiyi bulundurmanın, etik danışmanın yüksek kalitede olacağı güvencesini vermediği de söylenmektedir. Klinik etik alanında ahlak kuramı bilgisi her zaman açıkça yardımcı olmaz ve olası yararlarının yanısıra dezavantajları da vardır. İlk dezavantajı, ahlak kuramları çok katı bağlanarak kullanılırsa, ahlaki imgelemi ve sezgiyi engelleyebilir. Örneğin, ortak ahlak anlayışına erişmeyi engelleyebilir. İkincisi, birden çok ahlak kuramı bilenler, eylem planının gerekçelerini (ya da eylem seçeneklerinden en iyisinin hangisi olduğunu) değerlendirip ahlak kuramları arasında en iyisi olarak kabul edilebilecek olanı ilkin kullanmak yerine; halihazırda seçtikleri, hatta uygulamakta oldukları bir eylem tarzını meşrulaştıran ahlak kuramına başvurma eğiliminde olabilirler. Üçüncüsü, ahlak kuramları; örneğin, yersizlikleri vurgulanacak şekilde olguları çerçevelemek için kullanılıp bilerek yanlış yorumlanabilir. Ve dördüncüsü, oldukça ileri bilgi ve beceri olmadan, etik kuramlar kolayca yanlış anlaşılabilir ve uygunsuz biçimde kullanılabilir. Buradaki bir örnek, Kantçı ahlak kuramının hiç kimseye bir araç olarak davranılmamasını zorunlu kılmak için benimsenmesi olabilir (Magelssen, Pedersen, & Førde 2016). Burada aktarılmak istenen, aslında, ahlak kuramı bilgisinin bazen iyi klinik etiğin önünde bir engel olabileceğidir.</p>



<p>Genel olarak, en azından yaygın olarak benimsenmiş etik danışma modelinin varsaydığı etik danışmanın hedeflerine katılırsak, ahlak kuramlarının klinik etikte oynayacağı bir rol bulunur. Bu alandaki daha ayrıntılı bir konuşma, ahlak kuramlarının kullanmanın klinik etikte ve danışma sürecinde sunduğu avantajlara katılır. Bununla birlikte, alanyazındaki tartışma aynı zamanda klinik etik alanında çalışanların derinlemesine bir ahlak kuramı bilgisine sahip olmasının için her zaman daha iyi olduğu düşüncesinin tamamen onaylanmasına karşı uyarır.</p>



<h2 class="wp-block-heading"><a><strong>8.    </strong><strong>Sonuç</strong></a><strong></strong></h2>



<p>Ahlak kuramları ile biyoetik arasındaki ilişki nedir? Bu sorunun basit bir yanıtı yok. Bunların çoğu, biyoetiği akademik, klinik ya da politika odaklı örneklerinde dikkate alıp almadığımıza bağlıdır. Dahası, ahlak kuramları hakkında konuştuğumuzda aklımızda olan büyük ayrımlar vardır. Bunun yanı sıra, bir yandan ahlak kuramları ile diğer yandan pratik alanda ele alınacak sorunlar ve sorunlar arasındaki ayrım, ciddi bir soruyu gündeme getirmiştir. Yine de biyoetiği (herhangi bir biçimde) ahlak kuramlarının tamamen yokluğunda düşünmek zordur. Özellikle ağırbaşlı bir şekilde ahlakla ilgili bir dizi önemli düzenleyici varsayım ve ahlaki muhakemeye belirli bir yaklaşıma bağlılık olarak düşünüldüğünde, ahlak kuramları biyoetik için vazgeçilmezdir.</p>



<hr class="wp-block-separator">



<p></p>



<h2 class="wp-block-heading">Bibliyografya</h2>



<ul class="wp-block-list"><li>Agich, George J., 2001, “The Question of Method in Ethics Consultation”, <em>American Journal of Bioethics</em>, 1(4): 31–41. doi:10.1162/152651601317139360</li><li>American Society for Bioethics and Humanities’ Core Competencies Update Task Force [ASBH], 2011, <em>Core Competencies for Healthcare Ethics Consultation</em>, 2<sup>nd</sup> edition, Chicago, IL: American Society for Bioethics and Humanities.</li><li>Archard, David and Kasper Lippert-Rasmussen, 2013, “Applied Ethics”, in <em>The International Encyclopedia of Ethics</em>, Hugh LaFollette (ed.), Oxford: Blackwell. doi:10.1002/9781444367072.wbiee693</li><li>Arras, John D., 1997, “Nice Story, But So What? Narrative and Justification in Ethics”, in Lindemann Nelson 1997b: 65–88.</li><li>–––, 2003, “The Owl and the Caduceus: Does Bioethics Need Philosophy?”, in <em>The Nature and Prospects of Bioethics: Interdisciplinary Perspectives</em>, Franklin G. Miller, John C. Fletcher, and James M. Humber (eds.), Totowa, NJ: Humana Press, 1–42. doi:10.1007/978-1-59259-370-5_1</li><li>–––, 2007, “The Way We Reason Now: Reflective Equilibrium in Bioethics”, in <em>Oxford Handbook of Bioethics</em>, Bonnie Steinbock (ed.), New York: Oxford University Press, 46–71.</li><li>–––, 2017, <em>Methods in Bioethics: The Way We Reason Now</em>, James Childress and Matthew Adams (eds.), New York: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780190665982.001.0001</li><li>Battin, Margaret Pabst, 2013, “Bioethics”, in <em>The International Encyclopedia of Ethics</em>, ugh LaFollette (ed.), Oxford: Blackwell. doi:10.1002/9781444367072.wbiee782</li><li>Beauchamp, Tom L., 1984, “On Eliminating the Distinction Between Applied Ethics and Ethical Theory”:, <em>Monist</em>, 67(4): 514–531. doi:10.5840/monist198467430</li><li>Beauchamp, Tom L. and James F. Childress, 1979, <em>Principles of Biomedical Ethics</em>, New York: Oxford University Press.</li><li>–––, 2019a, <em>Principles of Biomedical Ethics</em>, eighth edition, New York: Oxford University Press.</li><li>–––, 2019b, “<em>Principles of Biomedical Ethics</em>: Marking Its Fortieth Anniversary”, <em>The American Journal of Bioethics</em>, 19(11): 9–12. doi:10.1080/15265161.2019.1665402</li><li>Bender, Leslie, 1992, “A Feminist Analysis of Physician-Assisted Dying and Voluntary Active Euthanasia”, <em>Tennessee Law Review</em>, 59(3): 519–546.</li><li>Bertram, Christopher, 1997, “Political Justification, Theoretical Complexity, and Democratic Community”, <em>Ethics</em>, 107(4): 563–583. doi:10.1086/233760</li><li>Brown, Andrew, 2003, “The Practical Philosopher”, <em>The Guardian</em>, 19 July 2003. [<a href="https://www.theguardian.com/books/2003/jul/19/society1">Brown 2003 available online</a>]</li><li>Burrell, David and Stanley Hauerwas, 1977, “From System to Story: An Alternative Pattern for Rationality in Ethics”, in <em>Knowledge, Value, and Belief</em>, H. Tristram Engelhardt Jr. and Daniel Callahan (eds.), Hastings-on-Hudson, NY: Hastings Center, 111–152.</li><li>Caplan, Arthur L., 1980, “Ethical Engineers Need Not Apply: The State of Applied Ethics Today”, <em>Science, Technology, & Human Values</em>, 5(4): 24–32. doi:10.1177/016224398000500403</li><li>–––, 1989, “Moral Experts and Moral Expertise: Do Either Exist?”, in <em>Clinical Ethics: Theory and Practice</em>, Barry Hoffmaster, Benjamin Freedman, and Gwen Fraser (eds.), Clifton, NJ: Humana Press: 59–87. doi:10.1007/978-1-4612-3708-2_4</li><li>Carse, A.L., 1991, “The ‘Voice of Care’: Implications for Bioethics Education”, <em>Journal of Philosophy and Medicine</em>, 16(1): 5–28. doi: 10.1093/jmp/16.1.5</li><li>Charon, Rita, 1994, “Narrative Contributions to Medical Ethics: Recognition, Formulation, Interpretation, and Validation in the Practice of the Ethicist”, in <em>A Matter of Principles? Ferment in U.S. Bioethics</em>, Edwin R. DuBose, Ron Hamel, and Lauren O’Connell (eds.), Valley Forge, PA: Trinity Press International: 260–283.</li><li>Clarke, Stanley G., 1987, “Anti-Theory in Ethics”, <em>American Philosophical Quarterly</em>, 24(3): 237–244.</li><li>Clarke, Stanley G. and Evan Simpson (eds), 1989, <em>Anti-Theory in Ethics and Moral Conservatism</em>, Albany, NY: State University of New York Press.</li><li>Dancy, Jonathan, 1993, <em>Moral Reasons</em>, Oxford: Blackwell Publishers.</li><li>–––, 2004, <em>Ethics Without Principles</em>, Oxford: Clarendon Press. doi:10.1093/0199270023.001.0001</li><li>Daniels, Norman, 1979, “Wide Reflective Equilibrium and Theory Acceptance in Ethics”, <em>The Journal of Philosophy</em>, 76(5): 256–282. doi:10.2307/2025881</li><li>–––, 1996, <em>Justice and Justification: Reflective Equilibrium in Theory and Practice</em>, New York: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511624988</li><li>–––, 2007, <em>Just Health: Meeting Health Needs Fairly</em>, New York: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511809514</li><li>DePaul, Michael R., 1993, <em>Balance and Refinement: Beyond Coherence Methods of Moral Inquiry</em>, London: Routledge.</li><li>De Zulueta, Paquita C., 2015, “Suffering, Compassion and ‘Doing Good Medical Ethics’”, <em>Journal of Medical Ethics</em>, 41(1): 87–90. doi:10.1136/medethics-2014-102355</li><li>Donagan, Alan, 1977, “Informed Consent in Therapy and Experimentation”, <em>Journal of Medicine and Philosophy</em>, 2(4): 307–329.</li><li>Engelhardt, H. Tristram, 1986 [1996], <em>The Foundations of Bioethics</em>, New York: Oxford University Press. Second edition, 1996.</li><li>Fletcher, Joseph F., 1974, <em>The Ethics of Genetic Control: Ending Reproductive Roulette</em>, New York: Prometheus.</li><li>Fotion, Nick, 2014, <em>Theory vs. Anti-Theory in Ethics: A Misconceived Conflict</em>, New York: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780199373529.001.0001</li><li>Frank, Arthur W., 1995, <em>The Wounded Storyteller: Body, Illness, and Ethics</em>, Chicago: University of Chicago Press.</li><li>Fullinwider, Robert K., 1989, “Against Theory, or: Applied Philosophy—A Cautionary Tale”, <em>Metaphilosophy</em>, 20 (3–4): 222–234. doi:10.1111/j.1467-9973.1989.tb00424.x</li><li>Gert, Bernard, Charles M. Culver, and K. Danner Clouser, 2006, <em>Bioethics: A Systematic Approach</em>, second edition, New York: Oxford University Press. doi:10.1093/0195159063.001.0001</li><li>Gutmann, Amy and Dennis Thompson, 1998, <em>Democracy and Disagreement</em>, Cambridge, MA: Harvard University Press.</li><li>Hooker, Brad and Margaret Olivia Little (eds), 2000, <em>Moral Particularism</em>, Oxford: Clarendon Press.</li><li>Jonsen, Albert R., 1995, “Casuistry: An Alternative or Complement to Principles?”, <em>Kennedy Institute of Ethics Journal</em>, 5(3): 237–251. doi:10.1353/ken.0.0016</li><li>Kymlicka, Will, 1993 [1996] , “Moral Philosophy and Public Policy: The Case of NRTs”, <em>Bioethics</em>, 7(1): 1–26. Slightly revised in <em>Philosophical Perspectives on Bioethics</em>, L.W. Sumner and Joseph Boyle (eds.), Toronto: University of Toronto Press, 1996, 244–270. doi:10.1111/j.1467-8519.1993.tb00268.x</li><li>Lindemann Nelson, Hilde, 1997a, “Introduction: How to Do Things with Stories”, in Lindemann Nelson 1997b: vii–xx.</li><li>––– (ed.), 1997b, <em>Stories and Their Limits: Narrative Approaches to Bioethics</em>, New York: Routledge.</li><li>Little, Margaret Olivia, 1996, “Why a Feminist Approach to Bioethics?”, <em>Kennedy Institute of Ethics Journal</em>, 6(1): 1–18. doi:10.1353/ken.1996.0005</li><li>–––, 2001, “On Knowing the ‘Why’: Particularism and Moral Theory”, <em>The Hastings Center Report</em>, 31(4): 32–40. doi:10.2307/3527954</li><li>London, Alex John, 2001, “The Independence of Practical Ethics”, <em>Theoretical Medicine and Bioethics</em>, 22(2): 87–105. doi:10.1023/A:1011403909450</li><li>Louden, Robert B., 1990, “Virtue Ethics and Anti-Theory”, <em>Philosophia</em>, 20(1–2): 93–114. doi:10.1007/BF02382586</li><li>–––, 1992, <em>Morality and Moral Theory: A Reappraisal and Reaffirmation</em>, Oxford: Oxford University Press. doi:10.1093/acprof:oso/9780195072921.001.0001</li><li>MacIntyre, Alasdair, 1981, <em>After Virtue: a Study in Moral Theory</em>, Notre Dame, IN: Notre Dame University Press.</li><li>–––, 1984, “Does Applied Ethics Rest on a Mistake?”:, <em>Monist</em>, 67(4): 498–513. doi:10.5840/monist198467438</li><li>Magelssen, Morten, Reidar Pedersen, and Reidun Førde, 2016, “Four Roles of Ethical Theory in Clinical Ethics Consultation”, <em>The American Journal of Bioethics</em>, 16(9): 26–33. doi:10.1080/15265161.2016.1196254</li><li>McMillan, John, 2018, <em>The Methods of Bioethics: An Essay in Meta-Bioethics</em>, New York: Oxford University Press. doi:10.1093/oso/9780199603756.001.0001</li><li>McNaughton, David, 1998, <em>Moral Vision: An Introduction to Ethics</em>, Oxford: Blackwell.</li><li>Nussbaum, Martha C., 1992, <em>Love’s Knowledge: Essays on Philosophy and Literature</em>, New York: Oxford University Press.</li><li>–––, 1995, <em>Poetic Justice: The Literary Imagination and Public Life</em>, Boston: Beacon Press.</li><li>–––, 2000, “Why Practice Needs Ethical Theory: Particularism, Principle, and Bad Behaviour”, in Hooker and Little 2000: 227–255.</li><li>O’Neill, Onora, 1988, “How Can We Individuate Moral Problems?”, in <em>Applied Ethics and Ethical Theory</em>, David M. Rosenthal and Fadlou Shehadi (eds), Salt Lake City, UT: University of Utah Press, 84–99.</li><li>Ramsey, Paul, 1970, <em>Fabricated Man: The Ethics of Genetic Control</em>, New Haven, CT: Yale University Press.</li><li>Rawls, John, 1971, <em>A Theory of Justice</em>, Cambridge, MA: Harvard University Press.</li><li>Rorty, Richard, 1989, <em>Contingency, Irony, and Solidarity</em>, Cambridge: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511804397</li><li>Sandomir, Richard, 2019, “Mary Warnock, Who Offered Guidance on Embryo Use, Dies at 94”, <em>New York Times</em>, 29 March 2019.</li><li>Scanlon, T. M., 1992, “The Aims and Authority of Moral Theory”, <em>Oxford Journal of Legal Studies</em>, 12(1): 1–23. doi:10.1093/ojls/12.1.1</li><li>Sherwin, Susan, 1992, <em>No Longer Patient: Feminist Ethics and Health Care</em>, Philadelphia, PA: Temple University Press.</li><li>Sherwin, Susan and Françoise Baylis, 2003, “The Feminist Health Care Ethics Consultant as Architect and Advocate”, <em>Public Affairs Quarterly</em>, 17(2): 141–158.</li><li>Sidgwick, Henry, 1874 [1981], <em>Methods of Ethics</em>, London: Macmillan. Reprint of the seventh edition, Indianapolis, IN: Hackett, 1981.</li><li>Sunstein, Cass R., 1996, <em>Legal Reasoning and Political Conflict</em>, New York: Oxford University Press.</li><li>Toulmin, Stephen, 1981, “The Tyranny of Principles”, <em>The Hastings Center Report</em>, 11(6): 31–39. doi:10.2307/3560542</li><li>Veatch, Robert M., 1995, “Resolving Conflicts Among Principles: Ranking, Balancing, and Specifying”, <em>Kennedy Institute of Ethics Journal</em>, 5(3): 199–218. doi:10.1353/ken.0.0138</li><li>Wolf, Susan M., 1996a, “Introduction: Gender and Feminism in Bioethics”, in Wolf (ed.) 1996c: 3–43.</li><li>–––, 1996b, “Gender, Feminism, and Death: Physician-Assisted Suicide and Euthanasia”, in Wolf (ed.) 1996c: 282–317 (ch. 10).</li><li>––– (ed.), 1996c, <em>Feminism and Bioethics: Beyond Reproduction</em>, New York: Oxford University Press.</li></ul>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/05/WhatsApp-Image-2021-05-15-at-17.45.48.jpeg" width="64" alt="Mert Erçetin"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Mert Erçetin</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olmuştur. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Felsefe Anabilim Dalı yüksek lisans programını, “Estetik Sanat Rejimi ve Yüce: Jacques Rancière Estetiğinin Bir Eleştirisi” adlı tezi ile 2016 yılında tamamlamıştır. Hâlen aynı üniversitenin Felsefe Anabilim Dalında doktora yapmaktadır. Ayrıca, 2015-2016 akademik yılını Almanya’daki Johannes Gutenberg Universität’te değişim öğrencisi olarak geçirmiş ve Altınbaş Üniversitesi Sosyal Hizmetler Programında Öğretim Görevlisi olarak çalışmıştır. Profesyonel ilgi alanlarını etik, sanat felsefesi ve sanatla siyaset arasındaki ilişki oluşturur.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/05/kuram-ve-biyoetik-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Kuram ve Biyoetik (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Arap ve İslâm Düşüncesinde Nedensellik (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/arap-ve-islam-dusuncesinde-nedensellik-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/arap-ve-islam-dusuncesinde-nedensellik-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Yazar: Kara Richardson Çevirmen: Deniz Karakullukçu Editör: Hasan Ayer Arap ve İslâm Düşüncesinde Nedensellik (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) Arap ve İslam düşüncesinin klasik döneminde (9. ve 12. yüzyıllar arası), orijinal ve etkili nedensellik açıklamaları, iki entelektüel gelenek içindeki tartışmalardan ortaya çıktı: spekülatif teoloji (kelâm) ve Yunan felsefesi (falsafa). Teologlar (mütekellimun) arasındaki faillik ve nedensel gücün dağıtımı konusundaki anlaşmazlık, Allah’ın vahiylerinin ve O’nun dünya ile olan ilişkisinin yorumlanmasında önemli bir rol oynadı. Buna karşılık, filozoflar (felâsife), Aristoteles’in başlattığı rasyonalist bir bilimi geliştirdiklerini düşünüyorlardı. Bu geleneğe göre, bir şeyi bilmek onun nedenlerini bilmektir. Nedenselliğin tabiatının keşfi, bilimin temeli olarak kabul edilir. En azından
Author information





Deniz Karakullukcu



Lise eğitimini İstek Vakfı’nda tamamladı. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra şu anda üniversite eğitimine Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde devam etmektedir. Şu anda Roger Scruton&#039;ın &#039;&#039;How to Be a Conservative&#039;&#039; adlı kitabının çevirisini gerçekleştirmekte, aynı zamanda Komplike Dergi&#039;de yazarlık ve Daktilo1984&#039;de çevirmenlik yapmaktadır. Siyasi faaliyetlerini güncel olarak kurucularından olduğu Demokrasi ve Atılım Partisi&#039;nin yönetim kurulu üyesi olarak sürdürüyor.

 | 



Arap ve İslâm Düşüncesinde Nedensellik (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/06/islamic-golden-age-1020x600-1.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:32 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Arap, İslâm, Düşüncesinde, Nedensellik, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazar: Kara Richardson</strong></p>



<p><strong>Çevirmen: Deniz Karakullukçu</strong></p>



<p><strong>Editör: Hasan Ayer</strong></p>



<p></p>



<p></p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Arap ve İslâm Düşüncesinde Nedensellik (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</strong></p>



<p>Arap ve İslam düşüncesinin klasik döneminde (9. ve 12. yüzyıllar arası), orijinal ve etkili nedensellik açıklamaları, iki entelektüel gelenek içindeki tartışmalardan ortaya çıktı: spekülatif teoloji (<em>kelâm</em>) ve Yunan felsefesi (<em>falsafa</em>). Teologlar (<em>mütekellimun</em>) arasındaki faillik ve nedensel gücün dağıtımı konusundaki anlaşmazlık, Allah’ın vahiylerinin ve O’nun dünya ile olan ilişkisinin yorumlanmasında önemli bir rol oynadı. Buna karşılık, filozoflar (<em>felâsife</em>), Aristoteles’in başlattığı rasyonalist bir bilimi geliştirdiklerini düşünüyorlardı. Bu geleneğe göre, bir şeyi bilmek onun nedenlerini bilmektir. Nedenselliğin tabiatının keşfi, bilimin temeli olarak kabul edilir.</p>



<p>En azından klasik dönemde, teoloji ve felsefe birbirinden ayrı gelişmiştir. Gerçekten de, felsefenin bu dönemde teolojiden bağımsız olarak ele alınması, Orta Çağ’da Batı’nın Latin kesiminde teolojinin hizmetçisi olarak görüldüğü alt statüsüyle karşılaştırıldığında dikkat çekicidir. Ne var ki, teoloji ve felsefe ilişkisiyle alakalı tartışmalar her iki geleneğin de gelişmesine katkıda bulunmuştur.</p>



<ol class="wp-block-list" type="1"><li><strong>Kelâm tartışmaları</strong></li></ol>



<p><strong>1.1 Mu’tezile teolojisinde ilahi adalet ve insan özgürlüğü</strong></p>



<p>Klasik dönemdeki İslam teologları (kelamcılar), genellikle, yaratılmış dünyanın atomlardan ve onların arazlarından oluştuğunu düşünüyorlardı (Dhanani 1994; Frank 1999) ve Allah’ın bu dünyayı bir başlangıç ​​anında yarattığına ve sonrasında var olduğu her anda yeniden ürettiğine inanıyorlardı. Ayrıca, yaratılmış dünyadaki her değişikliğin dolaysız nedeni (immediate cause) olarak Allah’ı ​​gösteriyorlardı. Meselâ, onların görüşüne göre, Allah, cildimi oluşturan atomları ve bu atomlara ait solgunluk arazlarını var oldukları başlangıç anında yaratmıştır ve daha sonra var oldukları tüm anlarda hepsini yeniden yaratır. Cildimin bir süre boyunca solgun olmaya devam etmesi, Allah’ın cildimin solgunluğunu sürekli olarak yeniden yaratmasından kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde, cildimin güneş ışığına maruz kaldığında kızarması, Allah’ın cildimin solgunluğunu yaratmayı bırakıp cildimde kızarıklık yaratması yüzündendir. (Bu, O’nun kırmızının koyulaşan tonlarından oluşan bir dizi araz yaratmasını içerir.)</p>



<p>Sekizinci yüzyıl Mu’tezile kelamcıları; ister düşünce, ister irade, isterse bedensel hareket olsun, insanın kendi eylemlerini üretme gücüne sahip olduğunu öne sürerek bu genel açıklamaya önemli bir istisna yaptılar. Bu pozisyonu ilahi adaletin gerektirdiği bir durum olarak görüyorlardı (Wolfson 1976; Frank 1982, 1983, 1985; Vasalou 2008). Örneğin, size kasıtlı olarak vurduğumu ve bunun sonucunda komaya girdiğinizi varsayalım. Az önce tanımlanan ontolojiye göre bu olay; benim sana vurma tercihim (<em>ihtiyâr</em>), bedensel vuruş hareketim ve senin komaya girmen de dahil olmak üzere,çeşitli arazların meydana gelmesini içerir. Mu’tezile’ye göre bu arazların kaynağı ben olmalıyım; eğer olmasaydım, bana eylemlerime göre verilecek ilâhî mükâfat veya cezalar adaletsiz olurdu.</p>



<p>O halde, Mu’tezile kelamcılarına (teologlarına) göre failler kümesi hem Allah’ı ​​hem de insanlığı içerir, çünkü insanlar belirli arazlara neden olur. Bu arazlardan bazıları, örneğin, size vurma tercihim ve vurmaya yönelik beden hareketim, doğrudan fail insanlar tarafından üretilir. Diğerleri, örneğin komaya girmeniz, “oluşum” (<em>tevellüd</em>) tarafından üretilir. Fail bir insan, arazın nedenini (<em>sebebini</em>) ürettiğinde oluşum yoluyla meydana gelen bir araz üretir; ancak, arazın kendisini üretmez (arazın kendisi, başka bir araz tarafından engel teşkil edilmedikçe, Allah tarafından ibda edilir). Bir insanı bu tür arazlarının kaynağı olarak saptamanın amacı, bunların üretiminin sorumluluğunu o insana atfetmek olduğu için, kazaların oluşum yoluyla üretilmesinin, Allah ile insanlar arasında ortak bir sorumluluk içermemesi gerekiyordu.</p>



<p>Failliğe yönelik bu yaklaşım, Mu’tezile kelamcıları arasında insan sorumluluğunun kapsamı hakkında tartışmalara yol açtı. Tartışma konularından biri güdülenme ve eylem arasındaki ilişkiydi. Güdülenmenin önce gelen nedenlerle belirlendiğini farz edersek, bir failin güdülenimi, eyleminin yeter nedeni olsaydı, eylemin sorumluluğu, failin dışındaki bir motivasyon kaynağında yatıyor gibi görünür. Kādî Abdülcebbâr’a (935-1025) göre, güdülenme, eylemin yeter nedeni değildir; eylemin yeter nedeni, tercihi de gerektirir (Frank 1982). Bu yanıt, insan failliğini ve sorumluluğunu tercihe bağlar.</p>



<p><strong>1.2 Eş’arî’nin ve takipçilerinin Allah’ın her şeye kadir olmasıyla ve aranedencilikle ilgili düşünceleri</strong></p>



<p>Dokuzuncu yüzyılda birçok <em>mütekellim</em>, el-Eş’arî’nin (874-936) Mutezile’nin insan eylemiyle ilgili açıklamalarının hatalı biçimde ilahi gücü şekilde sınırladığına ikna oldu. El-Eş’arî’ye göre, ilahi güç doktrini, Allah’ın tüm atomların ve arazların üretimi üzerinde mutlak kontrole sahip olmasını gerektirir. Bu nedenle, el-Eş’arî, Mu’tezile’nin insan faillerinin belirli arazları yarattığı veya oluşturduğu şeklindeki görüşünü reddetmiştir. El-Eş’arî, insan eylemi üzerine, temel doktrini insanların eylemlerini icra ettikleri güçlerin ilahî yaratımına dayanan, Mu’tezile’ye rakip bir pozisyon geliştirdi (Frank 1966). Size kasıtlı olarak vurduğumu ve bunun sonucunda komaya girdiğinizi yeniden varsayalım. Eş’arî’ye göre, bu, Allah’ın benim içimde sizin komaya girmenizi sağlayan bir güç oluşturmasıyla gerçekleşir. Bu güç, spesifik bir eylem için, yani size belirli bir zamanda ve belirli bir şekilde vurmam için oluşturulmuş bir güçtür; yalnızca geçici olarak bana ait olan bir arazdır. Bu güç benim içimde olsa da, gücü yaratmayı seçen Allah olduğundan, olup bitenin mutlak kontrolü O’ndadır. El-Eş’arî ve takipçileri, bu tür bir gücü belirtmek için kesb (elde etme) terimini kullandılar. Gazzâlî (1056-1111), <em>el-İktisâd fi’l-İ’tikad</em>’daki güç üzerine risalesinde, kesb doktrinini, mahlukların güç sahibi olduğunu inkar eden deterministler ile insanlığın belli başlı arazları ürettiğini savunan Mu’tezile’ninki arasında bir orta yol olarak açıklar. Gazzâlî, kasıtlı bir insan eylemi ile vücuttaki titreme gibi istem dışı bir eylem arasındaki farka bir açıklama getiremeyeceği gerekçesiyle determinist pozisyonu, ilahi gücün her yere nüfuz etmesini temel alan bir argümanla da Mu’tezile’nin pozisyonunu reddeder. Gazzâlî, bu rakip pozisyonlara ilişkin analizine dayanarak iki çıkarımda bulunur. Birincisine göre; ​biri Allah, diğeri insan olmak üzere gücü elinde bulunduran iki varlığın, aynı güç nesnesi ile ilişkili olması mümkün olmalıdır. İkincisine göre ise, insanın elinde bulundurduğu güç, gücün nesnesi ile nedensel olarak ilişkilendirilemez, çünkü bu, ilahi gücün her yere nüfuz etmesiyle çelişir. Gazzâlî, bu çıkarımları kesb doktrini ile ilişkilendirir. Gazzâlî’ye göre bu doktrin, yaratılmış gücü insanlığa atfeder; ancak, aynı zamanda, bu yaratılmış güç ile nesnesi arasındaki ilişkinin nedensel olmayışını da savlar (al-Ghazālī AIFI; McGinnis ve Reisman 2007: 254–265; Marmura 1994). Bu kesb açıklaması, yalnızca Allah’ın nedensel güce sahip olduğunu öne sürer.</p>



<p>Özetle, Mu’tezile kelamcıları, failler kümesinin Allah’ı ve insanlığı kapsadığını göstermek için ilahi adalete başvururken, el-Eş’arî ve takipçileri, failliği yalnızca Allah’la sınırlandırmak için Allah’ın her şeye kadir olmasına başvurur.</p>



<p>Kabaca, Eş’arî kelâmcılarının, Allah’ın tek hakiki neden olduğu görüşünü, yani aranedenciliği (okasyonalizm, vesilecilik) onayladığı görülmektedir. Bununla birlikte, bazı müfessirler, el-Eş’arî’nin insanların belirli eylemler için geçici güçlerin öznesi olduğu iddiasını, Eş’arî’nin pozisyonunun tam teşekküllü vesileciliğin gerisinde kaldığını göstermek için göz önüne alır (Frank 1966)</p>



<p>Eş’ari teologları, Aristotelesçi nedensellik görüşlerine de saldırdılar ve argümanlarından bazıları Arap <em>felâsife</em> tarafından ele alındı. Eş’arî’nin Gazâlî tarafından aktarılan nedensellik açıklamaları, Ortaçağ ve Erken Modern Dönem Avrupa’sında vesileci doktrinlerin gelişimine katkıda bulunmuştur (Nadler 1996; Perler ve Rudolph 2000).</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>Aristotelesçi nedensellik</strong></li></ul>



<p><strong>2.1 Aristoteles’in dört nedeninin Arapça falsafa’daki yeri</strong></p>



<p>Arapça <em>falsafa</em> kelimesi Yunanca <em>philosophia</em>‘dan alınmıştır. <em>Falsafa</em>, yazarlarımız tarafından Antik Yunan’da geliştirilen ve bilgi (<em>ilim</em>) arayışında rasyonel anlığın ve ispatın kullanımını vurgulayan entelektüel bir uygulama olarak anlaşılmıştır. Onlara göre, Antik Yunan filozoflarının en önemli ve en etkilisi, “Muallim-i Evvel” olduğuna hükmettikleri Aristoteles’tir. Etkilendikleri diğer kişiler arasında özellikle Proklos ve Plotinos gibi Neoplatoncu düşünürler ile Afrodisiaslı İskender gibi Eski Yunan şarihler yer alır.</p>



<p>Aristoteles’in filozoflar için “Muallim-i Evvel” olması gibi, Aristoteles’in dört neden doktrini de filozofların nedensellik açıklamalarının başlangıç ​​noktasıdır. Aristoteles, <em>Fizik</em>‘te, bu doktrini, tabiattaki değişimin incelenmesine bir yardımcı olarak kullanır: Aristoteles, nedenlerin niteliklerini ve niceliklerini dikkate almalıyız, der, çünkü bir şeyi bilmek onun “nedenini” kavramaktır ve bu, birincil nedenini kavramamızı sağlar. Daha sonra, tabiattaki değişimi açıklamak için dört tür neden öne sürer (ya cevheri (substantial), yani oluş ve yok oluşla alakalı; ya da arazsal (accidental), yani nicelik, nitelik veya yer değişikliğiyle alakalı). Arap yazarlar, tabiat felsefesi ve metafizik üzerine kaleme aldıkları eserlerde, Aristoteles’in dört (ve yalnızca dört) neden türü olduğunu varsaymamız gerektiği görüşünü savundular: Maddi, formel, etken, ereksel. Genel anlamda, her bir neden türünün tabiattaki değişimin açıklanmasına katkıda bulunduğunu ve bir ara bu dört nedenin açıklama için yeterli olduğunu öne sürdüler.</p>



<p>Maddi ve formel nedenlerin, etkilerine içsel (özsel, intrinsic) veya içkin olduğu; etken ve ereksel nedenlerin ise, etkilerine dışsal (extrinsic) olduğu kabul edilir (Wisnovsky 2003b). Filozofların, her bir neden türünü incelerken, etken ve ereksel nedenlere diğer ikisinden daha fazla önem verdiği görülüyor. Bu nedenle, etken ve ereksel nedenlere ilişkin açıklamaları ilim çevrelerinde daha fazla dikkat çekti. Yine de, filozofların Aristoteles’in maddi ve formel nedenlerine ilişkin açıklamalarının yalnızca belli başlı yönleri incelenmiştir (Bertollacci 2002). Bunlardan belki de en önemlisi, cismin (body) tanımlayıcı bir özelliğini, yani uzunluk, genişlik ve derinlikten oluşan üç boyuta alırlığını (receptivity) açıklamak için geliştirilen “cismi form” (<em>suret-i cismiyye</em>) doktrinidir (Hyman 1965; Stone 2001; Shihadeh). 2014).  Gelgelelim, filozofların cismi form hakkındaki tartışmaları, nedenselliğe değil, esas olarak onların cevhere ilişkin açıklamalarına katkıda bulunur. Nedensellik felsefesine katkıları, etken ve ereksel nedenlere ilişkin tartışmalarından ortaya çıkar.</p>



<p><strong>2.2 Etken nedensellik</strong></p>



<p>Aristoteles,<em> Fizik</em> 2.3’te, nedenlerin, hareket etmeye ve durmaya ilişkin ilk prensibi (primary principle) içerdiğini söyler. Arapça felsefe eserlerinde “fâil” (agent), “faal” (active) ve “faaliyet” (efficient) terimleri bu tür bir nedene işaret eder. Genel anlamda, filozoflar; failler kümesinin Allah’ı, tabiî cisimleri ve yaratılmış akılları kapsadığını düşünürler. Allah’ı, etkinliğinin kendisi dışında hiçbir şeyi, hatta maddeyi bile varsaymadığı anlamda yaratıcı bir fail olarak görürler. Filozofların çoğu, yaratılışı geçici değil, ebedi bir eylem olarak görür. Kindî (800-870) ise, yaratılışın belli bir süre içinde gerçekleştiğini savunmasıyla bir istisnadır. İngilizce konuşulan ülkelerde Latince kaynaklarda geçen adıyla Averroes olarak bilinen İbn Rüşd (1126-1198) de bu bağlamda bir istisnadır. İbn Rüşd, ustalık eserlerinde, Aristotelesçi metinlerle ve prensiplerle bağdaşmayan yaratılışı reddeder. Örneğin, <em>Aristoteles Metafizik Büyük Şerhi</em>’nun Lam Kitabı’nda, Aristoteles’in Tanrı’sını yaratıcı bir fail olarak değil, hareketin nihai ereksel nedeni olarak yorumlar (Genequand 1984). Yaratıcı bir fail olarak Allah’a, Arapça felsefe metinlerinde getirilen açıklamalar, kısmen Neoplatonik metinlerden türetilmiştir (Wisnovsky 2002; Kukkonen 2010). Şüphesiz bu açıklamalar, “fail” teriminin Allah ile ve O’nun ilahi yaratma gücüyle (el-Hâlik) ilişkilendirildiği kültürel bir bağlamdan da etkilenir. Yine de, filozofların yaratıcı bir fail olarak Allah hakkındaki açıklamalarını genellikle özgün yollarla göstermeye çalıştıklarını belirtmek önemlidir. Dolayısıyla bu konuda sadece geleneğe veya kültüre uydukları söylenemez.</p>



<p>Filozofların, failliğin kapsamına ilişkin yaygın görüşü, etken nedeni tanımlamaya ilişkin bir meydan okuma sunarak tabiî ve yaratıcı failleri ihtiva eden kapsamlı bir açıklama gerektirir.</p>



<p><strong>2.2.1 Kindî</strong></p>



<p>Etken nedene kapsamlı bir açıklama getirmeye yönelik ilk girişimler, el-Kindî’nin yazılarında görülür. Bu yazılar arasında, <em>Kitâb fi’l-ibâne ʿani’l-ʿilleti’l-ḳarîbe li’l-kevni ve’l-fesâd</em> da yer alır (Kindî RAKAF: 214–37; McGinnis ve Reisman 2007: 1–16). Bu metinde Kindî, etken nedeni, sanat alanından aldığı bir örnek olan altın sikke yapımıyla açıklar. Bu örnekte, etken neden, “madeni para”nın formunu bir miktar altınla bir yapan zanaatkardır. İlâhî etken nedenselliğin sanatının bizimkinden çok daha üstün olduğu söylense de, sanatı yönüyle da tahlil edilir: Bir yatak veya sandalye üzerinde yapılan işçilik, Allah’ın en mükemmel olan emriyle yarattığı ahenkli ürünün yanında bir hiçtir.</p>



<p>Bu metinde, Kindi, yaratılan etken nedenselliğin, ilahî nedenselliğe nasıl bağlı olduğunu göstermek için yakın (proximate) ve uzak (remote) etken nedenler arasındaki bir ayrımdan yararlanır:</p>



<p>Uzak etken neden, bir hayvana ok atan ve onu öldüren birine benzer. Ok atan kişi, hayvanın öldürülmesinin uzak nedenidir; ok ise hayvanının öldürülmesinin yakın nedenidir; çünkü, hayvanı öldürme niyetiyle ok atan kişi, okun delme  eylemini üretir; ok ise canlıyı yaralayarak ölmesine neden olur (McGinnis ve Reisman 2007: 4).</p>



<p>Yukarıdaki örnek, yakın bir etken nedenin nedenselliğinin araçsal tabiatını vurgular. Okun delme eylemi için gereken kuvveti kazanması (elde etmesi) ve bir ağaç yerine bir hayvanı delmesi, avcının, hayvanı öldürmek niyetiyle ona ok atmasına bağlıdır.</p>



<p>Kindî, oluşu ve bozuluşu açıklamak için yakın ve uzak etken nedenler arasındaki ayrımı şu şekilde kullanır. Mahluklar (yaratılmış şeyler), oluşun ve bozuluşun yakın etken nedenleridir, fakat Allah, bunların uzak etken nedenleridir. Allah’ın oluşa ve bozuluşa katkısı, yaratılışının ahenkli düzeni ile ilgilidir. Bu düzen, yaratılmış şeyler arasındaki ilişkilerde, özellikle de onların nedensel ilişkilerinde görülür.</p>



<p>Özetle, Kindî bu metinde hem yaratılmış hem de ilahî etken nedenlerin zanaatkarlık bakımından anlaşılabileceğini öne sürmektedir. Kindî’nin zanaatkar modeli, bizlere etken nedenin kapsamlı bir açıklamasını sunar. Öte yandan, Kindî, yaratılmış fail ve ilahî fail arasındaki iki önemli ayrım teşhis eder. Bunlardan ilki, ilahî zanaatın yaratılmışlarınkinden çok daha üstün olduğudur. İkincisi ise, yaratılmış şeylerin etken nedenselliğinin, ilahî etken nedenselliğe bağlı olduğudur. Yaratılmış faillerin eylemleri, Allah’ın yaratısının ahenkli düzenine bağlıdır.</p>



<p>İkinci bir metin olan <em>Risâle fi’l-fâʿili’l-ḥaḳḳi’l-evvel et-tâm ve’l-fâʿili’n-nâḳıṣ elleẕî hüve bi’l-mecâz</em>’da Kindî’nin hakikî failliği yalnızca Allah’a atfettiği söylenebilir (al-Kindî OPK: 169-171; McGinnis ve Reisman 2007: 22-23). Bu metinde Kindî, hakiki faili, kendisine hiçbir falliyet gerçekleştirilmeden faaliyet gerçekleştiren varlık olarak tanımlar. Buna göre tek hakikî fail Allah’tır.Kindî, aynı şekilde, metaforik bir faili, kendisine faaliyer gerçekleştirilmiş olmanın sonucunda faaliyet gerçekleştiren, yani hem fail olan hem de bir fiilden etkilenen varlık olarak tanımlar. Buna göre, her yaratılan fail, metaforik bir faildir. Ardından, Kindî, Allah’ın hakikaten üzerinde faaliyet gerçekleştirilen her şeyin İlk Nedeni olduğunu, çünkü O’nun hiçbir şekilde üzerinde faaliyet gerçekleştirilemeyecek bir fail olduğunu öne sürer. Kindî’ye göre, Allah, üzerinde faaliyet gerçekleştirilen ilk şeyin dolaysız nedenidir, üzerinde faaliyet gerçekleştirilen bu ilk şeyin etkilerinin dolayımıyla da bir nedendir ve bu böyle devam eder (Adamson 2007: 57-62).  Kindî’nin “hakiki” failliğe ilişkin açıklaması, bir vesilecininkinden (occasionalist) oldukça farklıdır. Vesileciler, nedensel etkenliğin yalnızca Allah’a ait olduğunu kabul ederken, Kindî, nedensel etkenliği Allah’a ve yaratılmış şeylere atfeder. Yaratılmış şeyler, bu bağlamda, hem fail hem de etkilenen olmaları bakımından Allah’tan farklıdır. Vesilecilik doktrini, genel anlamıyla, filozoflar tarafından reddedilir.</p>



<p><strong>2.2.2 İbn Sînâ</strong></p>



<p>Aristotelesçi etken nedenselliği en kapsamlı ve en etkili biçimde ele alan filozof, İngilizce konuşulan ülkelerde Latince kaynaklarda geçen adıyla Avicenna olarak bilinen İbn Sīnā’dır (987-1037). İbn Sînâ, <em>Kitâbü’n-Necât</em> (Kurtuluş Kitabı) ve <em>Kitâb’ül-İşârât ve’t-tenbîhât</em>‘da (Açıklamalar ve Uyarılar Kitabı) dahil olmak üzere çok sayıda eserinde etken nedeni ele alır; ancak, etken nedene dair en gelişmiş açıklamaları, başyapıtı <em>Kitabü’ş-Şifa</em>’nın (İyileşme Kitabı) <em>Fizik</em> ve <em>Metafizik</em> bölümlerinde bulunur (McGinnis ve Reisman 2007: 209–211; Inati 2014: Fourth Class; İbn Sînâ PH: I. 10-15; İbn Sînâ MH: IV.1–2, VI.1–3).</p>



<p><em>Kitabü’ş-Şifa</em>’nın <em>Fizik</em> bölümünde İbn Sînâ, etken nedeni veya faili şu şekilde tanımlar:</p>



<p>Tabiî şeylerde, genellikle, <em>fail</em>den, (fail) başka olduğu sürece, bir başkasının deviniminin prensibi olarak söz edilir.<em> Devinim</em> derken, belirli bir konuda potansiyelden eyleme geçen her şeyi kastediyoruz. (İbn Sînâ PH: 64)</p>



<p>Bu tanım, fizik bilimiyle, daha doğrusu, hareket ettiği ve durduğu ölçüde cisimle uyumludur ve tabiat felsefesi çalışmanın amaçları için yeterlidir (Lammer 2018: bölüm 2-3). Gelgelelim, bilim hususunda, bu “fiziksel” tanım genellikle duruma bağlıdır:</p>



<p>Etken prensip, tabiî şeylerle ilgili olarak değil, varoluşun kendisiyle ilgili olarak düşünüldüğünde, daha genel bir kavram halini alacaktır. (İbn Sînâ PH: 65)</p>



<p>Etken nedene ilişkin bu daha genel kavramı geliştirme vazifesi, yaptığı araştırmalar belirli bilimlerden herhangi birinin, örneğin tabiat felsefesinin, konusunu aşan metafizikçiye düşer.</p>



<p>İbn Sînâ, <em>Kitab’üş Şifa</em>’nın <em>Metafizik</em> bölümünde, dört nedenin her birini metafiziğin incelediği konuyla, yani var olan mahiyetinde var olanla (the existent qua existent) ilişkili olarak olarak tanımlar. İbn Sînâ, etken nedeni veya faili bir başkasına var oluş bahşeden şey olarak tanımlar (İbn Sînâ MH: 194) ve etken nedenin metafizik tanımını tabiat felsefecisininkinden şu şekilde ayırır:</p>



<p>Metafizik çalışan filozoflar, “fail” derken, tabiat felsefecilerinin kastettikleri gibi yalnızca devinim prensibini değil, Allah’ın dünya ile ilgili durumunda olduğu gibi, varoluşun prensibini ve onu veren kimseyi kastetmektedirler. Tabiî etken neden ise, devinim biçimlerinden birinde devinimden başka bir varoluş bahşetmez. Dolayısıyla, tabiat bilimlerinde varoluş bahşeden şey bir devinim prensibidir. (İbn Sînâ MH: 195, çev. değiştirilmiş)</p>



<p>İbn Sînâ, bu pasajda, tabiî etken (fail) nedenlerin “devinim biçimlerinden birinde devinimden başka bir varoluş bahşetmediğini” ve “tabiat bilimlerinde varoluş bahşeden şeyin bir devinim prensibi olduğunu” ifade eder. Bu ifadeler, tabiî etken nedenlerin, daha aşağı derecede (inferior) bir yolla da olsa varoluş bahşettiğini öne sürer. Bu yüzden, İbn Sînâ, etken (fâil) neden tanımını, hem tabîi failleri hem de yaratıcı failleri kapsayacak şekilde, varlığı bir başkasına veren kimse olarak telakki eder.</p>



<p>İbn Sînâ, bu tür bir neden hakkındaki yaygın hataları düzeltmeyi amaçlayan bir dizi argümanda, etken (fail) nedene ilişkin “metafizik” anlayışını detaylandırmaya devam ediyor. Böylesine bir hata; her failin önce gayrifaal (inaktif), sonra faal (aktif) olduğu iddiası ve bununla ilgili her failin aynı zamanda faaliyetin (eylemin) alıcısı olduğu iddiasıdır (İbn Sînâ MH: 200). Bu iddialar, failliğin aşina olduğumuz örnekleriyle uyumludur. Kapı zilini duyunca sandalyemden kalktığımı varsayalım. Önce gayrifaal (inactive), sonra faal (active) olurum ve faaliyetim (ayağa kalkmak), kısmen, faaliyetin (eylemin) alıcısı olmamdan (zilin çıkardığı sesi duymamdan) kaynaklanır. İbn Sînâ, failliğin sıklıkla veya çoğunlukla bu şekilde vuku bulduğunu, ancak illa ki bu şekilde olması gerekmediğini ileri sürer: Önce gayrifaal, sonra (ardından) faal olmak ve faaliyetin alıcısı olmak, failin asli özellikleri değildir. İbn Sînâ, gayrifaal olmak ve bir faaliyetten etkilenmek, faal olmaya ve faaliyete karşı olduğu için, ilk ikisinin faile ait olmadığı sonucuna varır. İbn Sînâ etken nedene hakkındaki bu hatayı düzeltirken, ilâhî failliğe kavramsal bir yer açmayı amaçlamaktadır. Şimdiye kadar El-Kindî’de gördüğümüz ilahî failliğin bir özelliği de, Allah’ın hiçbir fiilden etkilenmeden faaliyet göstermesidir. Gelgelelim, İbn Sînâ, kendi görüşünü savunmak için ilahî failliğin kabul gömüş özelliklerine başvurmaz. Bunun yerine, failliğin ortak açıklamasını bağımsız gerekçelerle çürütmeye çalışır.</p>



<p>(§2.2.1’de) gördüğümüz gibi, Kindî, bir metninde, kendisine faaliyet gerçekleştirilmeden faaliyet gerçekleştiren “hakikî” fail ile hem fail hem de etkilenen olan “metaforik” fail arasında bir ayrım yapar. İbn Sînâ da aynı şekilde, kendisine faaliyet gerçekleştirmeyen faili, hem fail hem de etkilenen olan failden ayırır. İkincisini “metaforik” bir fail olarak görmemekle birlikte, hiyerarşik bir faillik anlayışı geliştirir.</p>



<p>İbn Sînâ, etken (fl) nedenin en üst türünün üstünlüğünü şu şekilde açıklamaktadır: Böylesine bir şey bir yerde bulunduğunda, ne zaman var olursa olsun, kendi cevherinden dolayı başka bir şeyin varoluşunu üretir ve etkisinin mutlak varolmayıştan (nonexistence) sonra var olduğu ve kalıcı olduğu yerde, o şeyin nedensellik için diğer şeylerden daha üstün bir iddiası vardır, zira böylesine bir etken neden, sonucunun varolmayışını tümüyle engelleyerek sonuca eksiksiz bir varoluş kazandırır (İbn Sînâ MH: 203; Marmura 1984).</p>



<p>İbn Sînâ, etken nedenin en alt türünün aşağılığını şu şekilde açıklamaktadır: Bu tür, mutlak varolmayıştan sonra değil, maddedeki belirli bir mahrumiyetten sonra var olan bir sonuca varlık verir. Bu fail türünün bir başkasına varlık verme gücünün zayıf, kısa süreli ve kesintilidir (İbn Sînâ MH: 204). Bitkiler ve hayvanlar gibi ay-altı (sublunary) maddeler bu en düşük türün etken nedenleridir.</p>



<p>İbn Sînâ, etken nedenin bir ara türünü de teşhis eder: Bu üçüncü tür, mutlak varolmayıştan sonra veya maddedeki belirli bir mahrumiyetten sonra var olmayan bir sonuca varlık verir; bundan ziyade, bu sonucun varoluşundan önce, maddi-olmayan başka bir şeyin varoluşu gelir. İbn Sînâ, bu üçüncü türden bir failin “yaratıcı” olarak adlandırılıp adlandırılmayacağı konusunda ihtilaf olduğundan bahseder. İbn Sînâ, bazılarının bu terimi yalnızca ilk nedenin (Allah’ın) fail nedenselliği için kullanmak istesediğini, ancak kendisinin karşıt görüşü tercih ettiğini söyler: “Yaratılış” sözcüğü, varoluşu söz konusu mahrumiyetten önce gelmeyen bir sonuca varlık veren her fail için kullanılır. Etken nedenin bu ara türü, İbn Sînâ’nın sudûrcu (emanationist) izahında rol oynar. Bu izaha göre, yaratılış, dolaysız sonucu (immediate effect) bir akıl olan Allah’ın başlangıçtaki (original) yaratıcı faaliyetiyle başlayarak adım adım gerçekleşir. İlk yaratılan akıl daha sonra üç şey yaratır: (i) en dıştaki katmanın (sphere) cismi, (ii) en dıştaki katmanı hareket ettiren ruh ve (iii) ikinci bir akıl. İkinci akıl da aynı şekilde üç şey yaratır ve bu böyle devam eder. Yaratılan akılların en aşağısı, yani Faal Akıl (agent intellect/el aklı’l-faal/intelligentia agens), ay-altı dünyanın (arzın) biçimiyle maddesini ve ayrıca her bir insanın rasyonel ruhunu yaratır. İbn Sînâ, sudûr izahını, filozoflar arasında “Muallim-i Sânî” olarak bilinen Fârâbî’den (870-950) uyarlar, ancak onun sudûr yorumu birkaç yönden Fârâbî’ninkinden farklıdır (Davidson 1992).</p>



<p>İbn Sînâ’nın falilliğe ilişkin hiyerarşik izahı, ilahî nedenselliğin üstünlüğünü kabul eder ve yaratıcı ile yaratıcı olmayan fail (etken) nedenler arasındaki farkları teşhis eder. Yine de, bu izah, etken (fail) nedenin, hem tabiî hem de yaratıcı failleri kapsayan birleştirilmiş bir izahını sunmayı hedeflediği önceki önerisini destekler. Çünkü bu izahta hiyerarşinin her bir üyesinin bir diğerine varlık verdiği tahlil edilir. Bu yüzden, İbn Sînâ, <em>Metafizik</em>‘inde, etken nedenin, bir diğer şeye varlık veren şey olarak kapsamlı bir izahın sunar.</p>



<p>Bu birleşik açıklama, İbn Sînâ’nın “hakikî” ve “yardımcı” (auxiliary) etken nedenler arasındaki bir ayrımdan yararlanması ile uyumsuz görünebilir. Bununla birlikte, “yardımcı” terimi, bu ayrım nedeniyle, yalnızca faaliyeti başka bir hakiki etken nedene katkıda bulunduğu sürece bir hakiki etken nedeni tanımlar (Richardson 2013). Bu izah, İbn Sînâ’nın, etken nedenin, sonucu ile eşzamanlı olduğu görüşünü savunmasından kaynaklanmaktadır. İbn Sînâ, karşıt görüşü –etken nedenin, sonucundan zamansal olarak önce geldiği (temporally prior) görüşünü- inşaat ve üreme gibi sıradan olay ve süreçlerin hesaba katılmasından kaynaklanan başka bir yaygın hata olarak görür: Binayı inşa eden inşaatçı, evin varoluşundan zamansal olarak önce gelir; babanın yumurtayı döllenmesi, çocuğun varlığından önce gelir. İbn Sînâ, bu izahın sıradan etken nedenlerin kurallara uygun (proper) sonuçlarını yanlış aktardığını ileri sürer. İnşaatçının kurallara uygun sonucu evin varoluşu değil, evi inşa etmektir ve babanın kurallara uygun sonucu çocuğun varoluşu değil, yumurtayı döllemektir. İnşaatçılar ve babalar, inşa etme ve döllemenin hakiki etken nedenleridir; ancak, onlar, binaların ve çocukların varoluşunun yalnızca yardımcı etken nedenleridir. Bu nedenle, inşaatçılar ve babalar, kurallara uygun sonuçlarından zamansal olarak önce gelmezler, onlarla eşzamanlıdırlar. Yine de, eylemleri, binaların ve çocukların varoluşuna bir miktar katkıda bulunur. Bu katkı, inşaatçıların ve babaların, binaların ve çocukların varoluşunun yardımcı etken nedenleri olarak belirlenmeleriyle kabul görür. İnşaatçılar ve babaların, binaların ve çocukların varoluşunun yalnızca yardımcı etken nedenleri olduğu iddiası, bizi onların varoluşlarının hakiki nedenlerini araştırmaya davet eder. İbn Sînâ’ya göre, ay-altı cevherin (sublunary substance) varoluşunun yakın (proximate) etken nedeni Fail Akıl, nihai etken nedeni ise Allah’tır.</p>



<p><strong>İbn Sînâ’nın ardından</strong></p>



<p>İbn Sînâ’nın etken nedene ilişkin izahı, bir ölçüde, ilahî failliğin, Aristotelesçi bir felsefî çerçeve içindeki bir açıklamasını sunduğu için Ortaçağ’da Batı’nın Latin kesiminde etkili olmuştur (Gilson 1958, 1962). İbn Sînâ’nın izahının, Thomas Aquinas ve Duns Scotus da dahil olmak üzere Skolastik teologların ilahî faillik tartışmasını etkilediği görülüyor (Druart 2002; Acar 2005). İbn Sînâ’nın kendi kültüründe de pek çok yandaşı (adherent) olmakla birlikte, etken nedenselliğin kapsamı da dahil olmak üzere pek çok meseledeki tutumu, sadece İslam teologları (kelamcılar) tarafından değil, aynı zamanda diğer filozoflar tarafından da eleştirilmiştir.</p>



<p>Daha önce belirtildiği gibi (§1.2’de), Eş’arî teologları (kelamcıları) nedensel gücün yalnızca Allah’a ait olduğunu kabul etme eğilimindedir. Bu görüşü öncelikle kâdir-i mutlak (ya da Allah’ın her şeye kadir olması, divine omnipotence) doktrinine başvurarak desteklerler. Yine de, failliğin tabiatı üzerine yapılan tartışmalar da bazı argümanlarında da rol oynar.</p>



<p>Örneğin, Gazzâlî, <em>Tehâfütü’l-Felâsife</em>’de, “fail” kelimesinin</p>



<p>faaliyet gerçekleştiren kişiye atıfta bulunduğunu savunur; iradeyle (will) ve tercihle faaliyet gerçekleştiren ve irade edilenin ilmine sahip olan kimsedir. (Gazâlî IP: 57).</p>



<p>Bu argüman, kavramsal zeminde, failliğin kapsamını, akıllı varlıklarla sınırlamamız gerektiğini öne sürer. Gazzâlî, <em>el-İktisâd fi’l-İ’tikad</em> adlı eserindeki güç üzerine risalesinde de benzer bir argüman ortaya koyar (al-Ghazālī AIFI; McGinnis ve Reisman 2007: 254–265; Marmura 1994). Bu kavramsal argümandan herhangi bir akıllı varlığı fail olabileceği, böylece insanın da fail olabileceği sonucu çıkar. Gazzâlî’nin, kavramsal argümanının içerdiği bu anlamı kabul edip etmediği belirsizdir (Druart 2006).</p>



<p>İbn Rüşd, daha sonraki Aristotelesçilerin “yeniliklerine” (innovation) karşı Aristoteles’e daha yakın pozisyonları savunur. Bu yenilikler arasında Fârâbî’nin ve İbn Sînâ’nın yaratılışa ilişkin sudûrcu izahları da yer alır. İbn Rüşd, ilk yazılarında sudûru kabul ederken, ustalık eserlerinde bunu şiddetle kınar (İbn Rüşd MTE; Genequand 1984; Davidson 1992). İbn Rüşd, Allah’ın varlığının, ancak devinimden kaynaklanan (devinime başvuran) bir ispatla tatmin edici bir şekilde gösterilebileceğini savunur (Davidson 1987: 311–335; Twetten 1995; Kukkonen 2002). Ayrıca, açık konuşmak gerekirse, Allah’ın bir yaratıcı olmadığını iddia eder. İbn Rüşd’e göre O’nun nedenselliği, devinimin nihai ereksel nedeninin nedenselliğidir. Bu, Allah’ın ereksel nedensellik yoluyla bir fail olduğunu iddia ettiği <em>Tehâfütü’l-Felâsife</em>’de öne sürülmektedir (İbn Rüşd ITI: 138). İbn Rüşd, bu konudaki fikirlerini en açık ve net biçimiyle <em>Aristoteles Metafizik Büyük Şerhi</em>’nin, <em>Lam </em>Kitabı’nda ifade eter (Genequand 1984). Bu pozisyondan yola çıkarak, İbn Sînâ’nın etken nedene ilişkin izahlarının bazı yönlerinin belirsiz olduğu sonucu çıkar: Aristoteles’in etken nedene ilişkin izahını yaratıcı failleri kapsayacak şekilde gözden geçirmek gerekmez.</p>



<p>İbn Rüşd’ün ilahî nedenselliğe ilişikin izahı, hakikatin, Aristoteles’in doğru yorumlanması ve felsefenin ilke ve yöntemlerinin doğru uygulanması yoluyla bulunabileceği şeklindeki konumunu yansıtır. İbn Rüşd’e göre, felsefenin yöntemleri, hakikati tesis etmek için benzersiz bir şekilde uygundur (Taylor 2000). Dinin rolü, bu hakikati, anlatı ve metafor yoluyla kitlelere ulaştırmaktır. Genel olarak konuşursak, felsefe ve din arasındaki ilişkiye ilişkin bu pozisyon, Fârâbî ve İbn Sînâ da dahil olmak üzere Arapça felsefe geleneğindeki diğer Aristotelesçiler tarafından paylaşılmaktadır. Fârâbî ve İbn Sînâ, Aristoteles’i doğru yorumlamakla daha az ilgilenmeleri bakımından İbn Rüşd’den farklıdırlar. Bunun yerine, Aristoteles’in felsefî çerçevesini benimserler, ancak bu çerçeveyi kendi keşiflerinin ışığında değiştirmekte özgür davranırlar.</p>



<p><strong>Ereksel nedensellik</strong></p>



<p><em>Fizik</em> 2.3’te Aristoteles, “ereğin (end) veya uğruna bir şeyin yapıldığı şeyin” de bir tür neden olarak kabul edildiğini söyler. Arapça felsefe eserlerinde “ereksel neden” (illet’ül-gāiyyet) ve “erek” (gaye) terimleri bu tür bir nedeni ifade eder. Filozoflar, tabiî devinim ile ilahî fiiliyetin önemli derecede farklı olduğunu düşünmelerine rağmen, her ikisinin de bir erek uğruna vuku bulduğunu kabul ederler. Tabiî cisimlerin, kendilerinde olmayan, kendilerinden ayrı bir şey uğruna fiil gerçekleştirdiği (to act) söylenir. Örneğin, bir hayvan, barınmak uğruna (barınak) inşa eder. Buna karşılık, Allah’ın ereği, Allah’ın kendisinden ayrık (distinct) değildir; aksine, Allah, kendisi uğruna fiil gerçekleştirir. Bu fikir, Kindî’nin <em>Kitâb fi’l-ibâne ʿani’l-ʿilleti’l-ḳarîbe li’l-kevni ve’l-fesâd</em> (Oluş ve Bozuluşun Yakın Etken Nedeni Üzerine) adlı eserindeki ereksel nedene ilişkin izahında zımnen yer almaktadır. Bu kitapta Kindî, ereğin ya etken nedene dışsal bir şey olduğunu ve onu fiil gerçekleştirmeye zorladığını ya da etken nedenin dışında bir şey olmadığını belirtir. İkinci hususta, etken neden “yalnızca kendisinden dolayı” fiil gerçekleştirir (McGinnis ve Reisman 2007: 4). İkinci husus, muhtemelen, ilahî fiiliyeti tanımlar. İbn Sînâ, Allah’ın kendisinden ayrık bir şey uğruna fiil gerçekletirmeyeceği fikrini, bir failin kendisinden ayrık bir ereğe duydu arzunun, failin kusurluluğunu gösterdiğini, çünkü failin arzusunun nesnesinin failden üstün olması gerektiğini savunarak açıklamaya çalışır. İkinci iddiayı desteklemek için, bir failin arzusunun nesnesinin faili mükemmelleştiren veya ona fayda sağlayan bir şey olması gerektiğini muhakeme eder (İbn Sînâ MH: 321). Dolayısıyla, Allah gibi mükemmeliği mutlak olan bir fail, kendisinden ayrık bir erek için arzuyla fiil gerçekleştiremez. İbn Sînâ, aynı zamanda, bir failin kendisinden ayrık bir şeye niyet etmesinin (intending), çoklu bilgi fiillerini, örneğin niyetin, niyetin gerekçesinin (the reason for the intention) ve failin niyetten elde edeceği faydanın bilgisini (knowledge) içerdiğinden failin çokluğunu (multiplicity) gösterdiğini iddia eder. (İbn Sînâ MH: 326; McGinnis 2010: 206–208) Dolayısıyla, Allah gibi yalınçlığı mutlak olan (absolutely simple) bir fail, kendisinden başka bir şey uğruna niyet ederek fiil gerçekleştiremez.</p>



<p>Arapça felsefedeki ereksel (gaî, gayeye ilişkin) nedensellik tartışmaları da Aristotelesçi teleolojiye yönelik çeşitli itirazlara karşılık vermeyi amaçlar. İbn Sînâ bu mücadeleyi büyük bir gayretle üstlenmiştir. En gelişmiş argümanları, <em>Kitâbü’ş-Şifâ</em>’nın <em>Fizik</em> ve <em>Metafizik </em>bölümlerinde bulunur. <em>Fizik </em>I 13-14’te İbn Sînâ, Aristoteles’in Demokritos ve Empedokles gibi Antik Çağ materyalistleriyle ilgili tartışmasından türetilen itirazlara karşılık vermeye çalışır. <em>Metafizik</em> VI 5’te ek itirazları ele alır. Bunların aralarındaki en önemliler olduğunu söylemek mümkündür.</p>



<p>Bu itirazlardan birinde, belli başlı insan fiiliyetlerinin önemsiz veya amaçsız (abat) olduğu açıkça öne sürülür; verilen örnek, sakalla oynamaktır (İbn Sînâ MH: 220–225). Bu itiraz, her tabiî devinimin bir ereği veya gayesi olduğu fikrine meydan okur. Bu itiraz, muhtemelen, <em>Kader Üzerine</em>’de ağızda kürdanla oynamanın, saça dokunup çekmenin bir erek anlamında bir nedeni olmadığını iddia eden Afrodisiaslı İskender’den gelmektedir (Sharples 1983: 44). Bu itiraza karşı İbn Sînâ, önemsiz görünen insan fiiliyetlerinin, hayvan ruhunun iyisi (the good of the animal soul) olan hazza yönelik bilinçsiz arzu tarafından harekete geçirildiğini (to be motivated) savunur (Richardson 2015). Bu argüman, İbn Sînâ’nın, bu tür fiiliyetlerin bilişsel temellerini açıklayan, içsel duyulara ilişkin orijinal ve etkili izahından destek almaktadır (İbn Sînâ ASAN: 43-45, 58-61, 163-69; Black 2000, 2013a).</p>



<p>İbn Sînâ’nın ereksel nedenin önceliğine ilişkin izahı, bazıları tarafından ereksel nedenselliğin kapsamının bilişsel güçlere sahip faillerle sınırlı olduğu görüşünü desteklemek için kullanıldığı Batı’nın Latin kesiminde etkili olmuştur (Maier 1955). Bu yorum Arapça felsefe geleneğinde de görülmektedir. Kabaca, İbn Sînâ, (i) ereğin bir hareket nedeni olduğu iddiası, ereğin iğer nedenlerin nedenselliğinden önce geldiği ve ereğin nedenlerin nedenselliğinin bir nedeni olduğu iddiasına dayandığını ve (ii) ereğin diğer nedenlerin nedenselliğinden önce geldiği ve ereğin diğer nedenlerin nedenselliğinin bir nedeni olduğu iddiası, yalnızca eğerin etken nedenin zihninde veya ruhunda var olduğu durumlarda doğru olduğunu göstermiştir.</p>



<p>İbn Sînâ’nın bu yorumuyla ilgili olarak, ereksel nedenin önceliğine ilişkin izahında, ereğin şeyliğinin (veya cevherinin) (thingness (or essence)) ruhtaki bir suret olarak, ‘’ya da buna benzer bir şey olarak” devinimden önce var olabileceğinden söz ettiğini vurgulamak önemlidir. (İbn Sînâ MH: 228, çev. değiştirilmiş). Bu pasajda, ereğin şeyliğinin veya cevherinin, devinimden önce ya bir biliş nesnesi olarak ya da başka bir yolla, ondan farklı ancak ona analojik olan bir biliş nesnesi olarak var olabileceğini öne sürer. Üstelik, İbn Sînâ’nın ereksel nedene ilişkin çeşitli tartışmaları, onun bilişsel güçleri olmayan tabiî cisimlerin deviniminim, o devinimden önce gelen ve bir neden olan bir erek uğruna vuku bulduğunu düşündüğüne dair her türlü emareyi gösterir. Yine de, tabiî devinimin ereğinin bu devinimden önce geldiğini ve bir neden olduğunu kanıtlamak özellikle zor görünüyor.</p>



<p>Bu konu Arap filozoflar ve teologlar tarafından enine boyuna tartışılmıştır. Tûsî, İbn Sînâ’nın <em>el-İşârât ve’t-Tenbîhât</em>’ı (İşaretler ve Tembihler) üzerine şerhinde, bir cismin tabiatına bir tür ön farkındalık (şuur) atfedilebileceğimizi öne sürerek bu sorunu çözmeye çalışır (İbn Sînâ ve Tûsî PR: IV, 7, 18). Tûsî, Fahreddin er-Râzî’nin, İbn Sînâ’nın ereksel nedeni kavrayışının yalnızca bilişsel failler için geçerli olduğu eleştirisine cevaben bu yorumları yapar. Buna karşın, Gazzâlî, cansızlara (the inanimate) sadece mecazi anlamda “arayan ve irade eden” (a seeker and a willer) denildiğini iddia eder:</p>



<p>Taşın, merkeze [hareket etmeyi] irade ettiği ve onu aradığı için düştüğü söylenir, oysa gerçekte aramak ve irade etmek, ancak irade edilen ve aranan şeyin bilgisi (ilmi) ile birlikte düşünülebilir ve [dolayısıyla] bu sadece hayvanlar için düşünülebilir. (Gazzâlî İP: 57)</p>



<p>İbn Sînâ, bu itirazı, kendi meyl-i tabiî (natural inclination) izahına başvurarak karşılayabilir (Richardson 2015).</p>



<p><strong>3. Modalite (kiplik) ve nedensel ilişki</strong></p>



<p><strong>3.1 İbn Sînâ’nın zarûriyyât (necessitation) tezi</strong></p>



<p>Arap ve İslam düşüncesindeki nedensellik izahlarının çarpıcı bir özelliği, nedensel ilişkiyi analiz etmek için “zarûrî” (necessary) ve “mümkün” (possible) kipsel terimlerinin (modal terms) kullanılmasıdır. Bu tatbikat bilhassa İbn Sînâ’nın zarûriyyât tezini vurgulayan nedensellik tartışmalarında öne çıkar: “nedenin varoluşu, sonucun varoluşunu da gerekli kılar”. İbn Sînâ, bu tezi, nedensel gücün kapsamını Allah ile sınırlamak için kullanmasa da, zarûriyyât tezinin, Gazzâlî’nin aşağıda (§3.2’de) tartışılan “zarûrî bağlantı yoktur” argümanının hedefi olduğu ölçüde vesilecilik tarihinde bir rol oynadığı görünlektedir.</p>



<p>İbn Sînâ, <em>Kitâbü’ş-Şifâ</em>’nın <em>Metafizik </em>bölümünde, zaman içinde neden ve sonucun bir arada var olduğunu ifade eden bir arada var olma tezini desteklemesi için zarûriyyât tezini savunur. Başka bir deyişle, İbn Sînâ, zarûriyyât tezinin, nedenin sonuç karşısındaki önceliğinin zamansal değil ontolojik olmasını zorunlu kıldığını (entail) telakki eder (Marmura 1981a).</p>



<p>İbn Sînâ, zarûriyyât tezine ilişkin argümanının merkezinde, neden-sonuç ilişkisinin imkân (possibility) açısından tam olarak anlaşılamayacağını göstermeye çalışır:</p>



<p>[Meydana gelen şey], meydana gelme imhtimaline ve meydana gelmeme ihtimaline sahiptir. Meydana gelen şeyin var olmasının, meydana gelmesi mümkün olduğu ölçüde mümkün olduğu söylenemez; bir başkasından var olmasının, yalnızca başka bir şeyin onu meydana getirmesinin mümkün olduğu ölçüde mümkün olduğu da söylenemez. Bir şeyi meydana getirme imkanına sahip olmak, onu meydana getirmek için yeterli değildir. Yetersiz olan bir şeyin meydana getirilme ihtimali göz önüne alındığında, o şey bazen varolurken varolur, bazen de varolurken varolmaz. […] Fakat bir şeyin ondan var olması ve yine ondan var olmaması ile aynı ilişkiye sahip olan bir şeyin, o şeyin nedeni olma konusunda, nedeni olmamasından daha fazla bir iddiası yoktur. Gerçekten de sağlam sebep (sound reason), ortada şeyin kendisinden var olması ile olmaması arasında ayrım yapan bir durumun bulunmasını talep eder. (İbn Sînâ MH: 126–7, çev. değiştirilmiş)</p>



<p>İbn Sînâ, bu argümanda bir olayı şu şekilde tahlil eder: bir olay, kendi içinde telakki edildiğinde var olabilir veya olmayabilir; ve bu olay, onu meydana getirme ihtimali olan şeyle ilişkili olarak telakki edildiğinde, var olabilir veya olmayabilir. Dolayısıyla, bir olay, bu yollardan herhangi biriyle ele alındığında, var olabilir veya olmayabilir: varoluşu veya varolmayışı dengededir. İbn Sînâ, daha sonra, bir şeyin diğer bir şeyden varoluşunun veya varolmayışının, bu dengeyi bozan bir fark-yaratan (difference-maker) gerektirdiğini öne sürer. Bu çıkarımı desteklemek için, Yeter Sebep İlkesi’nin (Principle of Sufficient Reason) bir yorumuna başvurur; bu ilke, bir diğer şeyden var olan her şey için, o diğer şeyden var olmamasından ziyade o diğer şeyden var olmasının yeterli bir sebebi (reason) olduğunu belirtir. Daha sonra Yeter Sebep İlkesini “neden” kavramıyla ilişkilendirir: “neden” ile sadece bir şeyi meydana getirme olasılığına sahip olan şeyden değil, onu meydana getirmeye yetecek olan şeyden bahsediyoruz (Richardson 2014). İbn Sînâ, bu argümana dayanarak, nedenin varoluşu ile sonucun varoluşunun sadece mümkün değil, aynı zamanda gerekli olduğu sonucuna nihai biçimde varır.</p>



<p>İbn Sînâ, bu “neden”e ilişkin izahını nedensel ilişkinin tüm örnekleri için uygulanabileceğini öner sürer. Yine de, neden olarak işlev gören çeşitli şeyler arasındaki önemli farklılıkları kabul eder. Bunlardan en önemlileri, Allah ile ay-altı cevher (sublunary substance) arasındaki farklardır. İbn Sînâ’ya göre, Allah’ın varlığı sebebiyle, O’nun yegane dolaysız sonucunun (sole immediate effect), yani akl-ı evvelin (ilk aklın) varlığı zaruridir. İbn Sînâ’nın akıl yürütmesi aşağıdaki fikirleri içerir. Bunlardan ilki, Allah’ın ilk aklı (akıllılığı?) üretmek için kendisi dışında hiçbir şeye ihtiyacı olmadığıdır. İkincisi, Allah’ın daimliği (immutable). İbn Sînâ, Allah’nın daimliğinin (immutability), ilminin (knowledge) ve iradesinin (volition) de değişmez olmasını gerektirdiğini telakki eder. Allah’ın ilmi ve iradesi, O’nun fiilerinin esaslarını teşkil eder. Dolayısıyla, Allah, var olduğu her anda, akl-ı evveli ürettiği ilme ve iradeye sahiptir. Bu yüzden, Allah’ın varoluşuyla aklı-ı evvelin varoluşu da zaruridir.</p>



<p>Buna karşılık, ay-altı bir maddenin varoluşu ile, sonucunun varlığı genel anlamda olarak zaruri değil, sadece mümkündür. Ay-altı bir cevher, bir nedensellik konusudur (mevzu’ül-illiyet). Ne zaman bir nedensellik öznesi, bir şeyin ondan var olması ile ondan var olmaması arasında ayrım yapacak bir durumdaysa</p>



<p>sonuç, [farklılaşma halinin] bir irade, iştah veya öfke fiili, veya tabiî bir şey, veya diğer bir şeyden kaynaklanan bir şey, veya herhangi bir dışsal şey olup olmadığına bakılmaksızın, nedenselliğin öznesinden zaruri olarak ortaya çıkacaktır. (İbn Sînâ MH: 127, çev. değiştirilmiş)</p>



<p>Bu nedenle, nedenselliğin öznesi, belirli bir durumdayken neden olarak işlev gören bir cevherdir. Örneğin, ateş, pamuğun yanma gücü edimleştiğinde (actualize) pamuğun yanmasına neden olur. Bu durum, yalnızca fail (ateş) ve etkilenen (pamuk) arasındaki temas engellenmediğinde ve etkilenenin (pamuk) kendisi uygun bir durumda olduğunda, örneğin pamuk ıslak olmadığında, vuku bulur.</p>



<p><strong>Gazzâlî’nin ‘’zarurî bağlantı yoktur’’ argümanı</strong></p>



<p><em>Tehâfütü’l-Felâsife</em>’de Gazzâlî, Arapça felsefedeki Aristotelesçi nedensellik açıklamalarına yönelik eleştirilerin en meşhurunu sunar. Gazzâlî’nin ona muhalif filozoflara karşı ilk ve en etkili argümanının, İbn Sînâ’nın zarûriyyât tezini hedef aldığı görülmektedir (Lizzini 2013). Gazzâlî şöyle diyor:</p>



<p>Bize göre, bir neden olduğuna alışılagelmiş şekilde inanılan şey ile bir sonuç olduğuna alışılagelmiş şekilde inanılan şey arasındaki bağlantı zaruri değildir. Ancak, “bu”nun “şu” olmadığı, “şu”nun “bu” olmadığı ve ne birinin evetlenmesinin diğerinin de evetlenmesini (affirmation) gerektirdiği, ne de birinin değillenmesinin (negation) diğerinin de değillenmesini gerektirdiği herhangi iki şeyin olduğu yerde birinin var olması, diğerinin de var olmasını zaruri kılmadığı gibi, birinin varolmaması, diğerinin de varolmamasını zaruri kılmaz. Örneğin, susuzluğun giderilmesi ve su içmek, tokluk ve yemek yemek, elin yanması ve ateşle temas etmek, gün ışığı ve güneşin ortaya çıkması, ölüm ve başın kesilmesi […] ve daha birçoğu, tıpta, astronomide, sanatta ve zanaatte yer alan bağlantılı şeyler arasında gözlenebilen her şeyi [içerir]. Aralarındaki bağlantı, bu bağlantının kendi içinde zorunlu oluşundan ve ayrılamaz oluşundan değil, bu ikisinini yan yana yaratan Allah’ın takdir etmesinden kaynaklıdır (prior decree of God). (el-Gazzali İP: 166)</p>



<p>Gazzâlî, pamuğun ateşle temas ettiğinde yanmasını ana örnek olarak kullanarak, tabiat olaylarının zaruri bağlantıları içerdiğini reddeder:</p>



<p>Temasın vuku bulma ihtimalinin yanma olmadan gerçekleşmesine izin veriyoruz ve pamuğun ateşle temas etmeden yanmış küle dönüşmesinin vuku bulmasına da mümkün olduğunca izin veriyoruz. Ancak, [filozoflar] bu ihtimali reddeder. (el-Gazali 2000: 166–7)</p>



<p>Gazzâlî’nin, Aristotelesçi muhaliflerine iki ana iddia atfettiği görülmektedir:</p>



<p>(i) ateş gibi tabiî cevherler birer nedendir ve</p>



<p>(ii) nedensel bağlantılar zaruri bağlantılardır.</p>



<p>Ayrıca (i) ve (ii)’nin üçüncü bir iddiayı gösterdiğini ileri sürer:</p>



<p>(iii) ateş ile pamuk arasındaki temasın evetlenmesi, pamuğun yandığının evetlenmesini gerektirir.</p>



<p>Gazzâlî, (iii) yanlış olduğu için muhaliflerinin tabiata ilişkin nedensellik açıklamalarının yanlış olduğunu öne sürer. Bu argümanın beraberinde getirdiği sorulardan biri, muhaliflerinin (ii)’yi gerçekten kabul edip etmediğidir; bir diğeri ise (i) ve (ii)’nin (iii)’ü gösterip göstermediğidir.</p>



<p><strong>İbn Rüşd’ün tabiattaki nedensel zaruret üzerine düşünceleri</strong></p>



<p>İbn Rüşd, <em>Tehâfütü’l-Felâsife</em>’de, Gazzâlî’nin filozofların nedensel zarurete ilişkin izahını tasvir biçimine şu şekilde meydan okur:</p>



<p>Her şeyden kaynaklanan fiiller, tabiatı gereği onları icra edenler için mutlak olarak mı, çoğu durumda mı, yoksa vakaların sadece yarısında mı icra edilir? Bu, araştırılması gereken bir sorudur, çünkü var olan iki şey arasındaki tek bir etkenlik (fiiliyet)-ve-edilgenlik, yalnızca sonsuz sayıdaki bir ilişki aracılığıyla vuku bulur ve bu, çoğu zaman, bir ilişkinin diğerini engellemesiyle meydana gelir. Bu nedenle, ateşin duyarlı bir cismin yanına getirildiğinde fiil gerçekleştirip gerçekleştirmediği tam olarak kesin değildir, çünkü duyarlı  şeyle ateşin arasında durup, onunla ateşin faaliyetini engelleyecek şekilde bir ilişki içinde olan bir şeyin bulunduğunun mümkün olmadığını söyleyemeyiz. Ancak, bu nedenle, ateş adını ve tanımını koruduğu sürece, ateşin yakıcı gücünü inkar etmek gerekmez. (İbn Rüşd ITI: 318–19)</p>



<p>İbn Rüşd, ateş gibi tabii cevherlerin birer neden olduğunu evetler. Yine de, ateşin pamuğa yakınlığı göz önüne alındığında, pamuğun yanmasının “mutlak biçimde zaruri” veya “mutlak biçimde kesin” olmadığını iddia eder. Bu cümlede, nedensel bağlantıların zaruri bağlantılar olduğunu reddettiği gibi görülür. Öte yandan, ateşin pamuğa yakınlığının pamuğun yanmasını zaruri kıldığını reddetme sebebi, ortada bir aksaklık (impediment) olabileceğidir: pamuğun üzeri talk ile kaplanabilir, bu da ateşin hareketini engeller. İbn Rüşd, bu aksaklığın yokluğunda, yanmanın kesinlikle gerçekleşeceğini öne sürer. Bu nedenle, ilk bakışta nedensel bağlantıların zaruri bağlantılar olduğunu reddediyor gibi görünse de, genel argümanı bu iddiayı evetlediğini gösteriyor. Üstelik, İbn Rüşd’ün nedensel zarurete ilişkin izahı, Gazzâlî’nin yukarıdaki iddiasının (iii) daha incelikli bir yorumunu içerir (ateş ile pamuk arasındaki temasın evetlenmesi, pamuğun yanmasının evetlenmesini gerektirir). İbn Rüşd’ün nedensel zorunluluğa ilişkin izahına göre, ateş ile pamuk arasındaki temasın evetlenmesi ve ortada hiçbir aksaklığın olmadığının evetlenmesi, birlikte pamuğun yandığının evetlenmesini gerektirir.</p>



<p>Özetle İbn Rüşd, Gazzâlî’nin “zaruri bağlantı yok” argümanına bu şekilde cevap verir. İbn Rüşd, Gazzâlî’nin, filozofların tabiattaki nedensel zarurete ilişkin izahını yanlış aktardığını iddia eder. Üstelik, filozofların izahının gözden geçirilmiş yorumunun doğru olduğunu öne sürer. Dolayısıyla, filozofların tabiattaki nedensel zarurete ilişkin izahı, doğru düzgün gibi anlaşıldığında hatalı değildir.</p>



<p>İbn Rüşd’ün tabiattaki nedensel zorunluluğa ilişkin izahının İbn Sînâ’nınkiyle aşağı yukarı uyumlu olduğunu belirtmekte fayda var. Yukarıda tartışıldığı gibi (§3.1’de), İbn Sînâ, “nedeninin varoluşu ile sonucun varoluşunun zaruri olduğunu” kabul eder. Bununla birlikte, İbn Sînâ, aynı zamanda, bir neden olarak işlev gören ay-altı bir cevherin varoluşunun, genellikle, bu cevherin nedenselliğinin tatbiki (exercise) için yeterli olmadığını ve dolayısıyla, genellikle, cevherin nedenselliğinin sonucunun varoluşu için de yeterli olmadığını kabul eder. Örneğin, ateş, yalnızca pamuğun yanma gücü edimleştiğine pamuğun yanmasına neden olur. Bu, yalnızca fail (ateş) ve etkilenen (pamuk) arasındaki temasın aksamasını değil, aynı zamanda bizzat etkilenenin (pamuk) münasip (suitable) bir durumda olmasını, örneğin pamuğun ıslak olmamasını gerektirir.</p>



<p><strong>İhtilaflı prensipler</strong></p>



<p>İbn Rüşd’e göre Gazzâlî, filozofların tabiattaki nedensel zarurete ilişkin izahını yanlış aktarır. İbn Rüşd, aynı zamanda, kendi izahlarının gözden geçirilmiş yorumunun doğru olduğunu ileri sürer. Gazzâlî birinci iddiayı kabul edebilir, ancak ikincisini kabul etmeyecektir. Gazzâlî’nin “zaruri olan”a ilişkin izahına göre, iki şey arasındaki bir bağlantı, bu bağlantının kopabileceği tasavvur edilebiliyorsa zaruri değildir (Kukkonen 2000; Dutton 2001). Öyle ise, pamuğun, kuru olduğu ve ateşle teması engellenmediği halde yanmaması tasavvur edilebiliyorsa, bu şartlar sağlandığında dahi yanması zaruri olmaz. Gördüğümüz gibi, Gazzâlî, bu şartlar sağlandığında bile pamuğun yanmayacağının tasavvur edilebileceğini düşünür. Çünkü, yanma ile ateşle temas arasındaki bağlantının</p>



<p>kendi içinde zaruri ve ayrılamaz olmasından değil, onları yan yana yaratan Allah’ın takdirinden kaynaklandığını söyler. (Gazzâlî İP: 166)</p>



<p>Dolayısıyla, Gazzâlî’ye göre pamuğun kuru olduğu ve ateşle teması engellenmediği halde yanmaması tasavvur edilebilir, yani bu şartlar sağlandığında bile pamuğun yanması gerek zaruri değildir. Bu görüşe göre, filozofların tabiattaki nedensel zarurete ilişkin izahlarının, İbn Rüşd tarafından gözden geçirilmiş yorumu bile hatalıdır. Diğer taraftan, filozoflar, Gazzâlî’nin “zaruret”e ilişkin izahını kabul etmezler. Daha genel olarak, filozoflar, modaliteleri tasavvur edilebilirlik açısından karakterize etmezler. Bu durum, Gazzâlî ile filozoflar arasındaki tabiattaki nedensel zaruret hakkındaki anlaşmazlığın, kısmen filozofların modalitelere ilişkin farklı izahlarıyla ilgili olduğunu göstermektedir (Kukkonen 2000; Dutton 2001). Gelgelelim, anlaşmazlıklarının temel kaynağı teolojiktir.</p>



<p>Gazzâlî, Müslümanların mucizelere ve kadir-i mutlakiyete olan inancını korumak için filozofların tabiattaki nedensel zarurete ilişkin görüşüne saldırır (el-Ghazâlî IP: 165). Bu iman ilkeleri (tenets of faith), İbn Sînâ’nın Allah’a ilişkin izahıyla bağdaşmaz. Daha önce belirtildiği gibi (§3.1’de), İbn Sînâ, Allah’ın daimliğinin; O’nun ilminin, iradesinin ve fiilinin daim olmasını gerektirdiğini düşünür. İbn Sînâ, Allah’ın evrensel bir yol haricinde belirli şeyleri bildiğini de reddeder (İbn Sînâf MH: 288; Marmura 1962; Adamson 2005). Dolayısıyla, İbn Sînâ’ya göre Allah, yaptığından farklı şekilde fiil gerçekleştiremez; ayrıca belirli bir olayı tasarlayamaz (plan) veya yürütemez (execute). O halde, Allah, faaliyetini, tabiatın gidişatını kesintiye uğratacak şekilde değiştirerek bir mucize yaratamaz. Üstelik, Allah, tabiatın gidişatından sapmasını da içeren büyük bir olaylar dizisi tasarlayarak ve yürüterek bir mucize de yaratamaz. Aksine, Allah, tabiat alanı da dahil olmak üzere evrendeki düzenin ve istikrarın nihai açıklaması olarak bulunur. Aynı şekilde, İbn Rüşd’ün, Allah’ı ne bir yaratıcı ne de dünyevi olayların etken nedeni olarak ele aldığı hareketin olgunluk dönemi görüşünün, Allah’ın mucizeler yaratabileceği görüşüyle ​​uyuşmadığı açıktır.</p>



<p><strong>4. Nedensel güçlere dair bilgi</strong></p>



<p><strong>4.1 İbn Sînâ’nın tümevarım ve deneyim üzerine görüşleri</strong></p>



<p>Elbette, İbn Sînâ ve İbn Rüşd, Allah’a ilişkin izahlarının Müslümanlık doktrini ile bağdaşmadığını her zaman açıkça ifade etmezler. İbn Sînâ ve İbn Rüşd, felsefenin tesis ettiği hakikatlerle gerilim içinde olan dinî ilkelere yönelik genellikle uzlaştırıcı bir yaklaşım benimserler. Bu yaklaşım, dinin rolünün, yukarıda tartışıldığı gibi (§2.2.3’te) anlatı ve metafor yoluyla hakikati kitlelere iletmek olduğu görüşüyle ilişkilidir.  Aristotelesçi tabiat felsefesi, tabiî cisimlere nedensel güçler atfederken kısmen duyusal gözleme dayanır. Dolayısıyla, Arap ve İslam düşünürlerinin, tümevarım sorunununa ilişkin daha sonraki felsefi izahları öngören Aristotelesçi bilime itiraz etmeleri şaşırtıcı değildir. Bu itirazlardan bazıları Aristotelesçiliğin içinden gelir. İbn Sînâ, <em>Kitâbü’ş-Şifâ</em>’nın mantıkla alakalı bölümü olan İkinci Analitikler, yani el-Burhân adlı incelemesinde tümevarımın (istikrâ) aralıksız (sustained) bir eleştirisini sunar. Ona göre, sorunun bir kısmı, tümevarımın mutlak, evrensel ve belli başlı öncüllere yol açtığının varsayılabilmesidir; oysa, tümevarım, gerçekte, yalnızca makul inanca yol açar. Öte yandan, duyusal gözlemin, “saklı bir kıyas (tılsım)” ile birlikte kesinliğe yol açtığını savunur. İbn Sînâ, bu bilişsel süreci “deneyim” (tecribah) başlığı altında detaylandırmaktadır. Tecrübe, Yunanca empeiria’nın Arapça’ya çevrilmiş halidir. İbn Sînâ’nın deneyime ilişkin izahı, kısmen Aristoteles ve Fârâbî’nin empeiria/tecrübe üzerine yaptıkları yorumlardan türetilmiştir, ancak bu malumat elimizdeki kaynakların ötesine geçmektedir (el-Fārābī AMIF: 24-25; McGinnis ve Reisman 2007: 66-67; McGinnis 2003; Janssens 2004; Siyah 2006).</p>



<p>Deneyim, İbn Sînâ’nın tanımladığı şekliyle, hafızada saklanan bazı fenomenlerin tekrarlanan duyumunu içerir; örneğin, safranın sökülmesi, mahmude otunun yutulmasından sonra gelir. Aynı zamanda “saklı” veya örtük bir akıl yürütme sürecini de içerir. Tekrarlanan bağlantıların, iki şey arasındaki özsel bir ilişkiyi içerdiği çıkarımına varırız: örneğin, safranın sökülmesinin, mahmude otunun yutulmasından sonra gelmesi tesadüf değildir, çünkü düzenlilikler şansa bağlı olamaz. Bu örtük akıl yürütme süreci şüpheyi ortadan kaldırır. Yani, deneyim, kesinliğe yol açar. İbn Sînâ, kesinliği ikinci dereceden inanç açısından (second-order belief) tanımlar: Kişinin bir şeyden emin olması, razı olduğu şeyin başka türlü olamayacağını bilmesi anlamına gelir (Black 2013b: 122). Kesinlik tamamıyla öznel değildir, çünkü bir önermenin bilgisi onun doğruluğunu gerektirir (Black 2013b: 125). Öte yandan, deneyim kesinliğe yol açsa da, bize tam anlamıyla bilgi vermez. Çünkü bilgi, tam anlamıyla, hem zaruri hem de açıklayıcıdır (explanatory). Belirli bir türün üyelerinin bir şeye neden olduğu konusundaki kesinliğimizi deneyimlerimizden alırız; ancak, deneyim, bunun <em>niçin</em> yaşandığını göstermez (McGinnis 2003: 320–1).</p>



<p>İbn Sînâ, tecrübenin yanlış genellemelere yol açabileceğine ilişkin itirazlara değinirken şu örneği kullanır. Hayatımızda sadece siyah insanları gördüğümüzü ve istisnasız her siyah çocukta üreme sorunları gözlemlendiğimizi varsayalım. Deneyimimizden yola çıkarak, tüm insanların siyah olduğu, yani siyahlığın insan olmak için esas olduğu sonucuna varırdık.</p>



<p>İbn Sînâ, bu itiraza cevaben, tecrübeden elde edilen bilginin şarta bağlı olduğunu</p>



<p>yani tekrar tekrar algılanan bu şeyin karakterinin, o şeyin, ortada bir engel olmadığı sürece tekrar tekrar algılandığı alanda daima bulunan bir şeye zorunlu olarak bağlı olduğunu söyler. (McGinnis ve Reisman 2007: 150)</p>



<p>Bu konu, Sudanlılar örneğine şu şekilde uygulanır:</p>



<p>Üreme, siyah insanların veya bu tür bir ülkenin insanlarının üremesi olarak ele alındığında, deneyim geçerli olacaktır. Eğer üreme, herhangi bir kişinin üremesi olarak ele alınırsa, deneyim yukarıda belirtilen özel durumlarla sınırlı kalmayacaktır; çünkü bu deneyim siyah insanlarla ilgilidir, ancak insanlar, kesinlikle, siyah insanlarla sınırlı değildir. (McGinnis ve Reisman 2007: 150; McGinnis 2003: 322-325)</p>



<p>Bu nedenle, deneyimin yanlış genellemelere yol açabileceği itirazına yanıt olarak İbn Sînâ, deneyimin doğru kullanımında, tekrarlanan gözlemlere tabi olan bir türün alanına özenli bir şekilde dikkat edilmesini tavsiye eder.</p>



<p><strong>4.2 Gazzâlî’nin kuşkucu argümanı</strong></p>



<p>Tümevarım sorunu, Eş’arîlerin, Aristotelesçilerin tabiattaki nedenselliğe ilişkin izahlarına yönelik saldırılarında da rol oynar. Gördüğümüz gibi, Aristotelesçi tabiat felsefesi, tabiîcisimlere nedensel güçler atfederken, kısmen, tekrarlanan gözlemlere dayanır. Eş’arî kelamcıları, Aristotelesçi tabiat felsefesinin bu yönüne, eşlik etmenin (concomitance) tekrar tekrar gözlemlenmesinin nedenselliğin kanıtı olmadığı gerekçesiyle saldırırlar. Bu argümanın bir yorumu da Gazzâlî’nin <em>Tehâfütü’l-Felâsife</em>’sinde yer alır.</p>



<p>Gazzâlî, ona muhalif filozofların benimsediği birkaç farklı pozisyonu ayrı ayrı ele alır. Bunlardan biri, tabiattaki değişikliklerin, Allah’ın herhangi bir katkısı olmaksızın, yalnızca tabiî cisimler tarafından meydana getirildiği pozisyonudur. Bu pozisyon, pamuğun yanması örneğine uygulandığında</p>



<p>yanmanın failinin yalnızca ateş olduğunu, tabiatı gereği ve tercihi dışında bir fail olduğunu savunur. Dolayısıyla, bu fail, asıl alıcı nedenine temas ettikten sonra tabiatında olana göre faaliyet gerçekleştirmekten kaçınamaz. (Gazzâlî İP: 167)</p>



<p>Gazzâlî, bu pozisyon karşısında</p>



<p>pamuğu karartarak, parçalarına ayırarak ve onu köz veya kül haline getirerek yakanın, ya melekleri vasıtasıyla ya da herhangi bir aracı kullanmadan Allah olduğunu öne sürer. (Gazzâlî İP: 167)</p>



<p>Gazzâlî, bu pozisyonu desteklemek için şöyle der:</p>



<p>Cansız bir varlık olan ateşin hiçbir faaliyeti yoktur. Ateşin [pamuğun yanmasının] faili olduğuna dair herhangi bir delil var mıdır? Onların, ateşle temas anında yanmanın meydana geldiğini gözlemlemekten başka bir delilleri yoktur. (Gazzâlî İP: 167)</p>



<p>Gazzâlî, Eş’arî selefleri tarafından da vurgulanan bir noktaya değinir: Ateşin pamuğu yaktığını değil, pamuğun ateşle temas ettiğinde yandığını gözlemleriz. Dolayısıyla, tekrarlanan gözlem ile elde edilen delil, çeşitlilik göstermese bile, ateşin, değişimin faili olduğunu kanıtlamaz. Üstelik, bu delil, Allah’ın değişimin faili olmasıyla da tutarlıdır.</p>



<p><strong>İbn Rüşd’ün tabiat bilimlerinden kaynaklanan argümanı</strong></p>



<p>İbn Rüşd, bu kuşkucu argümana cevaben tabiat biliminin gerçeğine başvurur: Bizler, tabiat hakkında (bazı) bilgilere sahibiz. Üstelik, tabiî dünyaya ilişkin bilgis, değişimin tabiî nedenlerine ilişkin bilgidir (İbn Rüşd ITI: 318–19). Bu tür bilgiler, en azından bir bölümü, cisimlerin tekrar tekrar gözlemlenmesinden türetilmelidir. İbn Rüşd, bunun böyle olduğundan hiçbirimizin şüphe etmediğini de ileri sürer: O, vesileci muhalifinin “zihninde mevcut olanı diliyle inkar ettiğini” iddia eder (İbn Rüşd ITI: 318). Dolayısıyla, İbn Rüşd’ün gördüğü şekliyle, tabiat bilimlerinin gerçeği, kuşkucu argümanı reddetmek için yeterlidir. İbn Rüşd, yine de, tabiata ilişkin tam bir bilgiye sahip olmadığımızı, araştırılması gereken çok şey olduğunu ve bu çabanın çeşitli engellerle karşı karşıya olduğunu kabul eder.</p>



<p>İbn Rüşd’ün tabiat bilimlerinden kaynaklanan argümanı, kuşkucu argümanın bazı yorumlarına karşı başarılı olabilirken, doğrudan hedef aldığı Gazzâlî’nin kuşkucu argümanına karşı başarılı olup olmadığı pek de açık değildir. Gazzâlî’nin kuşkucu argümanı, ateş gibi tabiî cisimlerin birer neden olma ihtimaline açık kapı bırakabilir (McGinnis 2006). Zira, Gazzâlî, kuşkucu argümanını, ateşin, yakmanın nedeni olduğunu inkar ederek sonuçlandırmaz; bilakis cansız olduğu gerekçesiyle ateşin herhangi bir faaliyeti olduğunu inkar eder ve ateşin tek başına yakmanın faili olduğunu redderek. Dolayısıyla, Gazzâlî, ateşin yakmanın (faal olmayan) nedeni olduğunu, Allah’ın ise yakmanın faal nedeni olduğunu kabul edebilir.</p>



<p>Bu yorum üzerine, Gazzâlî’nin şüpheci argümanı, tekrarlanan gözlemlerin delillerinin, değişimin yegane nedeninin tabiî cisimler olduğunu gösterdiğini tamamıyla reddeder. Dolayısıyla, bu argüman, tekrarlanan gözlemlerin delillerinin, tabiî cisimlerin değişimin nedenleri arasında olduğunu gösterdiği iddiasıyla uyumludur. Gelgelelim, İbn Rüşd, Gazzâlî’nin ikinci iddiayı reddettiğini ileri sürer. Dolayısıyla, onun tabiat bilimlerinden kaynaklanan argümanı, Gazzâlî’nin kuşkucu argümanına karşı başarılı olamamaktadır. Öte yandan, tabiî cisimlerin değişimin nedenleri arasında saymak, İbn Rüşd’ün tabiat bilimlerinden kaynaklanan argümanının gündeme getirdiği bir problemden kaçınmak için yeterli olmayabilir. İbn Rüşd’ün argümanı, cisimlerin tekrar tekrar gözlemlenmesinin bize onların tabiatları hakkında içgörü sunduğu fikrini içerir. “Tabiat” kelimesi ile, devinimin ve durmanın içkin bir prensibi kastedilmektedir. Dolayısıyla, İbn Rüşd’ün argümanı, tabiî cisimlerin değişime nedensel bir katkıda bulunduğuna ilişkin tavizden daha fazlasını talep eder. Bu talep, tabiî cisimlerin nedenselliğinin, onların tabiatlarında kök salmasına ve bunlar tarafından açıklanmasına yöneliktir.</p>



<p>Gazzâlî’nin Eş’arî selefleri, Aristotelesçilerin tabiat anlayışlarının varoluşunu inkar etme eğilimindedir, çünkü bunlar, Allah’ın faaliyetine kısıtlamalar getirir. Eğer bir cismin Aristotelesçi bir tabiatı varsa, bu cismin, bir andan diğerine geçebileceği değişim türlerini sınırlayan içsel bir prensibi vardır. Örneğin, ölüler dirilemez ve asa yılana dönüşemez. Ancak İslam teolojisine göre, Allah, ölüleri diriltebilir ve bir asayı yılana çevirebilir. Bu nedenle, cisimlerin Aristotelesçi tabiatlarından söz edilemez, çünkü bu tür tabiatların varlığı, kudret-i mutlak doktrini ile çatışır.</p>



<p>Gazzâlî’nin, cismi tabiatların varoluşunun, mucizelerin vuku bulmasıyla bağdaştığını öne sürdüğü ve bu husustaki daha geleneksel Eş’arî görüşünü reddettiği görülmektedir. Eş’arî argümanının, teolojiyi tabiat bilimleriyle uzlaştırma endişesini yansıttığı söylenebilir. Bu argüman, filozofların yorumladığı gibi cisimlerin tabiatları olduğunu varsaysak bile, Alah’ın yine de iki ana yolla mucizeler yaratabileceğini öne sürer. Bir yandan, Allah, tabiî nedensel güçlerin işleyişini engelleyebilir. Örneğin, Allah, ateşin ısısını ateşin içine hapsederek veya İbrahim’in üzerini talkla kaplayarak İbrahim’in ateşler içinde yanmasını önleyebilir. Öte yandan, Allah, bir dizi tabiî değişimi şaşırtıcı bir hızla meydana getirerek bir mucize yaratabilir. Örneğin, Allah, maddenin ivmelendirilmiş biçimde art arda şekiller almasını sağlayarak bir değneyi yılana dönüştürebilir:</p>



<p>Böylece, toprak ve diğer elementler bitkilere, bitkiler -hayvanlar tarafından yenildiğinde- kana, kan da sperme dönüşür. Sperm daha sonra rahme girer ve aşama aşama bir hayvan olarak gelişir; bu süreç, alışıldığı üzere, uzun bir zaman diliminde gerçekleşir. Öyleyse, muhalifler, maddeyi bilinenden daha kısa bir sürede bu aşamalardan geçirmenin Allah’ın gücü dahilinde olduğunu neden imkansız görsün? (Gazzâlî İP: 172)</p>



<p>Demek ki, cismî tabiatların evetlenmesi, mucizelere inanmakla bağdaşır.</p>



<p>Bu argümanın ,Gazzâlî’nin cisimlerin tabiatları olduğunun mümkünatını kabul ettiğini gösterip göstermediği ihtilaflıdır ve başka bir meseledir (Marmura 1981b; Frank 1992; Griffel 2009). İbn Rüşd, bu argümanı, filozofların, cisimlerin, onların değişim nedenleri olarak işlev görmelerini sağlayan tabiatlara sahip oldukları şeklindeki görüşünü kabul etmek için kullanır (İbn Rüşd ITI: 330). Yine de, Gazzâlî’nin görüşü ile filozofların görüşü arasında önemli bir fark vardır. Gazzâlî, cisimlerin tabiatları olabileceğini kabul etse bile, ay-altı dünyadaki belirli olayları yönetmek için Allah’ın dilediğini ve faaliyetini de göz önünde bulundurur. Allah, tabiatın gidişatından sapan veya onu ivmelendiren belirli olayları tasarlayabilir ve yürütebilir. The latter aspect of his view is incompatible with the philosophers’ accounts of God, as discussed above in §3.3. Gazzâlî’nin görüşünün ikinci yönü, yukarıda §3.3’te tartışıldığı gibi, filozofların Allah’a ilişkin izahlarıyla bağdaşmaz.</p>



<p></p>



<p><strong>Kaynakça</strong></p>



<ul class="wp-block-list"><li>al-Fārābī, [AMIF], <em>Al-Manṭiq ʿinda al-Fārābī</em>, vol. 4, M. Fakhry (ed.), Beirut: Dar el-Mashriq, 1987.</li><li>al-Kindī, [RAKAF], <em>Rasāʾil al-Kindī al-Falsafīya</em>, vol. 1, M.ʿA.H. Abū Rīdah (ed.), Cairo: Dār al-Fikr al-ʿArabī, 1950–53.</li><li>–––, [OPK], <em>Oeuvres philosophiques et scientifiques d’al-Kindī</em>, vol. 2, J. Jolivet and R. Rashed (eds.), Leiden; New York: E.J. Brill, 1997.</li><li>–––, <em>The Philosophical Works of al-Kindī</em>, Peter Adamson and Peter E. Pormann (eds.) Oxford : Oxford University Press, 2012.</li><li>al-Ghazālī, <em>Tahāfut al-Falāsifah</em>, M. Bouyges (ed.), Beirut: Imprimerie Catholique, 1927.</li><li>–––, [AIFI], <em>Al-Iqtiṣād fī l-iʾtiqād</em>, I.A. Cubukcu and H. Atay (eds.), Ankara: Nur Matbaasi, 1962.</li><li>–––, [IP] <em>The Incoherence of the Philosophers</em>, M. Marmura (trans.), Provo: Brigham Young University Press, 2000.</li><li>Averroes, <em>Decisive Treatise & Epistle Dedicatory</em>, C. Butterworth (trans.), Provo: Brigham Young University Press, 2001.</li><li>–––, [ITI], <em>The Incoherence of the Incoherence</em>, S. van den Bergh (trans.), Cambridge: E.J.W. Gibb Memorial Trust, 2008.</li><li>–––, [MTE] <em>On Aristotle’s Metaphysics: an annotated translation of the so-called Epitome</em>, Rüdiger Arnzen (ed.) Berlin; New York: De Gruyter, 2010.</li><li>–––, <em>Tahāfut al-Tahāfut</em>, M. Bouyges (ed.), Beirut: Imprimerie Catholique, 1930.</li><li>Avicenna, [ASAN], <em>Al-Shifāʾ: Al-Nafs</em> [Psychology], F. Rahman (ed.), London: Oxford University Press, 1959.</li><li>–––, <em>Al-Shifāʾ: Al-Burhān</em> [Demonstration], ʿAbd al-Raḥman Badawī (ed.), Cairo: Association of Authorship, Translation and Publication Press, 1966.</li><li>–––, [MH], <em>The Metaphysics of the Healing</em>, M. Marmura (trans.), Provo: Brigham Young University Press, 2005.</li><li>–––, [PH], <em>The Physics of the Healing</em>, J. McGinnis (trans.), Provo: Brigham Young University Press, 2009.</li><li>–––, [<em>Physics</em>], <em>Al-Shifāʾ: Al-Samāʿ Al-Ṭabīʿī</em>, M. Qasim, (ed.), Cairo: Organisation Générale des Imprimeries Gouvernementales, 1983.</li><li>Avicenna and Ṭūsī, [PR], <em>Pointers and Reminders with Commentary of Naṣīr al-Dīn Ṭūsī</em>, S. Dunyá (ed.), Cairo: Miṣr Dār al-maʾārif, 1960.</li><li>Genequand, Charles, 1984, <em>Ibn Rushd’s Metaphysics: A Translation with Introduction of Ibn Rushd’s Commentary on Aristotle’s Metaphysics, Book Lam</em>, Leiden: Brill.</li><li>Inati, Shams C., <em>Ibn Sina’s Remarks and Admonitions: ‘Physics’ and ‘Metaphysics’: An Analysis and Annotated Translation</em>, New York: Columbia University Press, 2014.</li><li>McGinnis, Jon and David Reisman, 2007, <em>Classical Arabic Philosophy: An Anthology of Sources</em>, Indianapolis: Hackett.</li><li>Sharples, R.W., 1983, <em>Alexander of Aphrodisias on Fate: Text, Translation, and Commentary</em>, London: Duckworth.</li></ul>



<h3 class="wp-block-heading"><a>Secondary literature</a></h3>



<ul class="wp-block-list"><li>Acar, Rahim, 2005, <em>Talking about God and talking about creation: Avicenna’s and Thomas Aquinas’ positions</em>, Leiden: Brill, 2005.</li><li>Adamson, Peter, 2005, “On Knowledge of Particulars”, <em>Proceedings of the Aristotelian Society</em>, 105: 257–278.</li><li>–––, 2007, <em>Al-Kindī</em>, Oxford: Oxford University Press.</li><li>Belo, Caterina, 2007, <em>Chance and Determinism in Avicenna and Averroes</em>, Leiden: Brill.</li><li>Bertolacci, Amos, 2002, “The Doctrine of Material and Formal Causality in the «Ilāhiyyāt» of Avicenna’s «Kitāb al-Shifāʾ»”, <em>Quaestio</em>: 125–154.</li><li>Black, Deborah, 2000, “Imagination and Estimation: Arabic Paradigms and Western Transformations”, <em>Topoi</em>, 19: 59–75.</li><li>–––, 2006, “Knowledge (<em>ʿilm</em>) and Certitude (<em>yaqīn</em>) in Al-Fārābī’s Epistemology”, <em>Arabic Sciences and Philosophy</em>, 16: 11–46.</li><li>–––, 2013a, “Rational Imagination: Avicenna on the Cogitative Power”, in <em>Philosophical Psychology in Arabic Thought and the Latin Aristotelianism of the 13<sup>th</sup> century</em>, L.X. López-Farjeat and J.A. Tellkamp (eds.), Paris: Vrin, pp. 59–81.</li><li>–––, 2013b, “Certitude, justification, and the principles of knowledge in Avicenna’s epistemology”, in <em>Interpreting Avicenna</em>, P. Adamson (ed.), Cambridge: Cambridge University Press, pp. 120–142.</li><li>Davidson, Herbert, 1987, <em>Proofs for Eternity, Creation and the Existence of God in Medieval Islamic and Jewish Philosophy</em>, Oxford: Oxford University Press.</li><li>–––, 1992, <em>Alfarabi, Avicenna, and Averroes on Intellect: Their Cosmologies, Theories of the Active Intellect and Theories of Human Intellect</em>, New York: Oxford University Press.</li><li>Dhanani, Alnoor, 1994, <em>The Physical Theory of Kalām: Atoms, Space, and Void in Basrian Muʿtazilī</em>, Leiden: Brill.</li><li>Druart, Thérèse-Anne, 2002, “Avicenna’s Influence on Duns Scotus’ Proof for the Existence of God in the <em>Lectura</em>”, in <em>Avicenna and his Heritage</em>, J. Janssens (ed.), Leuven: Leuven University Press, pp. 253–266.</li><li>–––, 2006, “Al-Ghazali’s Conception of the Agent in the <em>Tahafut</em> and the <em>Iqtisad</em>: Are People Really Agents”, in Montgomery 2006: 425–40.</li><li>Dutton, Blake, 2001, “Al-Ghazâlî on Possibility and the Critique of Causality,” <em>Medieval Philosophy and Theology</em>, 10: 23–46.</li><li>Frank, Richard, 1966, “The Structure of Created Causality according to al-Ash’ari”, <em>Studia Islamica</em>, 25: 13–76.</li><li>–––, 1982, “The Autonomy of the Human Agent in the Teaching of ʿAbd al-Ğabbār”, <em>Le Muséon</em>, 95: 323–55.</li><li>–––, 1983, “Moral Obligation in Classical Muslim Theology”, <em>Journal of Religious Ethics</em>, 11: 204–223.</li><li>–––, 1985, “Two Islamic Views of Human Agency”, in <em>La notion de liberté au moyen âge: Islam, Byzance, Occident</em>, Penn-Paris-Dumbarton Oaks Colloquia 1982, G. Makdisi et al (eds.), Paris: Belles Lettres, pp. 37–49.</li><li>–––, 1992, <em>Creation and the Cosmic System: Al-Ghazālī & Avicenna</em>, Heidelberg: C. Winter.</li><li>–––, 1999, “The Ash’arite Ontology: 1. Primary Entities”, <em>Arabic Sciences and Philosophy</em>, 9: 163–231.</li><li>Gilson, Étienne, 1958, “Avicenne et les Origines de la Notion de Cause Efficiente”, <em>Atti Del XII Congresso Internazionale di Filosofia</em>, 9: 121–130.</li><li>–––, 1962, “Notes pour l’histoire de la cause efficiente”, <em>Archives d’Histoire doctinrale et littéraire du Moyen Age</em>, 37: 7–31.</li><li>Gimaret, Daniel, 1980, <em>Théories de l’acte humain en théologie musulmane</em>, Paris: Vrin.</li><li>Griffel, Frank, 2009, <em>Al-Ghazālī’s Philosophical Theology</em>, New York: Oxford University Press.</li><li>Hyman, Arthur, 1965, “Aristotle’s ‘First Matter’ and Avicenna’s and Averroes’ ‘Corporeal Form’”, in <em>Harry Austryn Wolfson Jubilee Volume</em>, English Section, vol. 1, Jerusalem: American Academy for Jewish Research, pp. 385–406.</li><li>Janssens, Jules. 2004. “«Experience» (<em>tajriba</em>) in Classical Arabic Philosophy (al-Fārābī—Avicenna)”, in <em>Quaestio</em>, 4: 45–62.</li><li>Kogan, Barry S., 1981, “The Philosophers Al-Ghazālī and Averroes on Necessary Connection and the Problem of the Miraculous”, in Morewedge 1981: 113–132.</li><li>Kukkonen, Taneli, 2000, “Possible Worlds in the Tahâfut al-Falâsifa: Al-Ghazâlî on Creation and Contingency,” <em>Journal of the History of Philosophy</em>, 38: 479–502.</li><li>–––, 2002, “Averroes and the teleological argument,” <em>Religious Studies</em> 38(4): 405–428.</li><li>–––, 2010, “Creation and causation”, in <em>The Cambridge History of Medieval Philosophy</em>, R. Pasnau and C. Van Dyke (eds.), Cambridge: Cambridge University Press, pp. 232–246.</li><li>Lammer, Andreas. <em>The Elements of Avicenna’s Physics: Greek Sources and Arabic Innovations</em> (Scientia Graeco-Arabica 20), Berlin: De Gruyter.</li><li>Lizzini, Olga, 2013, “Causality as Relation: Avicenna (and al-Gazālī)”, <em>Quaestio</em>, 13: 165–195.</li><li>Maier, Anneliese, 1955, “Das Problem der Finalkausalität um 1320”, in <em>Metaphysische Hintergründe der spätscholastischen Naturphilosophie</em>, Rome: Edizioni di Storia e Letteratura, pp. 273–99.</li><li>Marmura, Michael, 1962, “Some aspects of Avicenna’s theory of God’s knowledge of particulars”, <em>Journal of the American Oriental Society</em>, 82: 299–312.</li><li>–––, 1981a, “Avicenna on Causal Priority”, in Morewedge 1981: 65–83.</li><li>–––, 1981b, “Al-Ghazālī’s Second Causal Theory in the 17th Discussion of His Tahāfut”, in Morewedge 1981: 85–112.</li><li>–––, 1984, “The Metaphysics of Efficient Causality in Avicenna (Ibn Sīnā)”, in <em>Islamic Theology and Philosophy</em>, M. Marmura (ed.), Albany: SUNY Press, pp. 172–187.</li><li>–––, 1994, “Ghazali’s Chapter on Divine Power in the <em>Iqtiṣād</em>”, <em>Arabic Sciences and Philosophy</em>, 4(2): 279–315.</li><li>McGinnis, Jon, 2003, “Scientific Methodologies in Medieval Islam: Induction and Experimentation in the Philosophy of Ibn Sīnā”, <em>Journal of the History of Philosophy</em>, 41: 307–327.</li><li>–––, 2006, “Occasionalism, Natural Causation and Science in al-Ghazālī”, in Montgomery 2006: 441–463.</li><li>Montgomery, J.E. (ed.), 2006, <em>Arabic Theology, Arabic Philosophy: From the Many to the One: Essays in Celebration of Richard M. Frank</em>, Leuven: Peeters.</li><li>Morewedge, P. (ed.), 1981, <em>Islamic Philosophy and Mysticism</em>, Delmar: Caravan Books.</li><li>Nadler, Steven, 1996, “‘No Necessary Connection’: The Medieval Roots of the Occasionalist Roots of Hume”, <em>The Monist</em>, 79: 448–466.</li><li>Perler, Dominik and Ulrich Rudolph, 2000, <em>Occasionalismus: Theorien der Kausalität im arabisch-islamischen und im europäischen Denken</em>, Göttingen: Vandenhoeck & Ruprecht.</li><li>Richardson, Kara, 2013, “Avicenna’s Conception of the Efficient Cause”, <em>British Journal for the History of Philosophy</em>, 21: 220–239.</li><li>–––, 2014, “Avicenna and the Principle of Sufficient Reason”, <em>Review of Metaphysics</em>, 67: 743–768.</li><li>–––, 2015, “Two arguments for natural teleology from Avicenna’s <em>Shifāʾ</em>”, <em>History of Philosophy Quarterly</em>, 32: 123–140.</li><li>Shihadeh, Ayman, 2014, “Avicenna’s Corporeal Form and Proof of Prime Matter in Twelfth-Century Criticaʾl Philosophy: Abū l-Barakāt, al-Masʿūdī and al-Rāzi”, <em>Oriens</em>, 42: 364–396.</li><li>Stone, Abraham, 2001, “Simplicius and Avicenna on the essential corporeity of material substance”, in <em>Aspects of Avicenna</em>, Robert Wisnovsky (ed.), Princeton: Princeton University Press, pp. 73–130.</li><li>Taylor, Richard C., 2000. “‘Truth does not contradict truth’: Averroes and the Unity of Truth”, <em>Topoi</em>, 19: 3–16.</li><li>Twetten, David B., 1995, “Averroes on the prime mover proved in the physics”, <em>Viator</em>, 26: 107–134.</li><li>Vasalou, Sophia, 2008, <em>Moral Agents and Their Deserts: The Character of Muʿtazilite Ethics</em>, Princeton: Princeton University Press.</li><li>Wisnovsky, Robert, 2000, “Notes on Avicenna’s Concept of Thingness”, <em>Arabic Sciences and Philosophy</em>, 10: 181–221.</li><li>–––, 2002, “Final and efficient causality in Avicenna’s cosmology and theology”, <em>Quaestio</em>, 2: 97–124.</li><li>–––, 2003a, <em>Avicenna’s Metaphysics in Context</em>, Ithaca: Cornell University Press.</li><li>–––, 2003b, “Towards a history of Avicenna’s distinction between immanent and transcendent causes”, in <em>Before and After Avicenna</em>, D. Reisman (ed.), Leiden: Brill, pp. 49–68.</li><li>Wolfson, Harry. A., 1976, <em>The Philosophy of Kalam</em>, Cambridge, MA: Harvard University Press.</li></ul>



<p></p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Deniz-Karakullukcu.jpeg" width="64" alt="Deniz Karakullukcu"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Deniz Karakullukcu</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Lise eğitimini İstek Vakfı’nda tamamladı. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra şu anda üniversite eğitimine Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde devam etmektedir. Şu anda Roger Scruton'ın ''How to Be a Conservative'' adlı kitabının çevirisini gerçekleştirmekte, aynı zamanda Komplike Dergi'de yazarlık ve Daktilo1984'de çevirmenlik yapmaktadır. Siyasi faaliyetlerini güncel olarak kurucularından olduğu Demokrasi ve Atılım Partisi'nin yönetim kurulu üyesi olarak sürdürüyor.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/06/arap-ve-islam-dusuncesinde-nedensellik-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Arap ve İslâm Düşüncesinde Nedensellik (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Arap ve İslâm Düşüncesinde Psikoloji ve Zihin Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/arap-ve-islam-dusuncesinde-psikoloji-ve-zihin-felsefesi-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/arap-ve-islam-dusuncesinde-psikoloji-ve-zihin-felsefesi-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Kaynak: Arabic and Islamic Psychology and Philosophy of Mind (Stanford Encyclopedia of Philosophy) Yazar: Alfred Ivry Çevirmen: Deniz Karakullukcu Editör: Hasan Ayer Arap ve İslâm Düşüncesinde Psikoloji ve Zihin Felsefesi Müslüman filozoflar, ilim arayışını Allah’ın bir emri (a divine command), nefse ve bilhassa akla dair bilgiyi de bu arayışın önemli bir unsuru olarak görmüşlerdir. Bu konu üzerinde ustalaşmak, bize, içinde duyumlarımız ile düşüncelerimizin mekaniğinin ve tabiatının açıklanabileceği ve bütünleştirilebileceği bir çerçeve sağlayarak diğer her araştırma alanı için epistemolojik bir temel sundu. Mütekellimûn‘un, yani Müslüman teologların (kelamcıların) vesileci görüşlerinin aksine, filozoflar, dünyaya dair bilgilerini istikrarlı ve öngörülebilir bir fiziksel gerçekliğe dayandırmak istediler.
Author information





Deniz Karakullukcu



Lise eğitimini İstek Vakfı’nda tamamladı. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra şu anda üniversite eğitimine Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde devam etmektedir. Şu anda Roger Scruton&#039;ın &#039;&#039;How to Be a Conservative&#039;&#039; adlı kitabının çevirisini gerçekleştirmekte, aynı zamanda Komplike Dergi&#039;de yazarlık ve Daktilo1984&#039;de çevirmenlik yapmaktadır. Siyasi faaliyetlerini güncel olarak kurucularından olduğu Demokrasi ve Atılım Partisi&#039;nin yönetim kurulu üyesi olarak sürdürüyor.

 | 



Arap ve İslâm Düşüncesinde Psikoloji ve Zihin Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/07/1BDiPTssmbXYbB7rHrMIWWQ.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:31 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Arap, İslâm, Düşüncesinde, Psikoloji, Zihin, Felsefesi, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kaynak: </strong><a href="https://plato.stanford.edu/entries/arabic-islamic-mind/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Arabic and Islamic Psychology and Philosophy of Mind (Stanford Encyclopedia of Philosophy)</a></p>



<p><strong>Yazar:</strong> Alfred Ivry</p>



<p><strong>Çevirmen: </strong>Deniz Karakullukcu</p>



<p><strong>Editör:</strong> Hasan Ayer</p>



<p></p>



<h2 class="has-text-align-center wp-block-heading">Arap ve İslâm Düşüncesinde Psikoloji ve Zihin Felsefesi</h2>



<p>Müslüman filozoflar, ilim arayışını Allah’ın bir emri (a divine command), nefse ve bilhassa akla dair bilgiyi de bu arayışın önemli bir unsuru olarak görmüşlerdir. Bu konu üzerinde ustalaşmak, bize, içinde duyumlarımız ile düşüncelerimizin mekaniğinin ve tabiatının açıklanabileceği ve bütünleştirilebileceği bir çerçeve sağlayarak diğer her araştırma alanı için epistemolojik bir temel sundu. <em>Mütekellimûn</em>‘un, yani Müslüman teologların (kelamcıların) vesileci görüşlerinin aksine, filozoflar, dünyaya dair bilgilerini istikrarlı ve öngörülebilir bir fiziksel gerçekliğe dayandırmak istediler. Bu, bizzat <em>nefs</em>i (soul) doğallaştırmayı, onun dışsal ve içsel duyuları arasındaki ve mütehayyil (imaginative) ve fikrî kuvveleri arasındaki ilişkinin taslağını çıkarmayı gerektiriyordu. Gelgelelim, bu konunun nihai amacı olan aklın küllî hakikatle birleşimi, şüphesiz ki metafizik ve manevî bir yöne sahipti.</p>



<p>Aristoteles tarafından betimlenen psikolojik görüşlerin, üzerinde Platoncu bakış açılarını ifade eden Helenistik varyasyonlarla değişiklik yapılmış (modified) halleri, Müslüman filozoflar arasındaki baskın paradigmayı teşkil ediyordu. Bu makalede işlenecek dönem ve konu olan dokuzuncu ila on ikinci yüzyıllar, felsfenin, klasik dönem İslâm felsefesini niteleyecek şekilde fikir veya düsturlardan (principles) vazgeçmeden yapıldığı dönemidir.</p>



<p><strong>1. Kaynaklar ve İlk İfadeler: Kindî ve Râzî</strong></p>



<p>Aristoteles’in zihin felsefesinin İslâm felsefesindeki yansıması, günümüzde psikoloji ve fizyoloji olarak tanımladığımız disiplinlerin bir birleşimidir ve aklî kuvvemizin incelemeleriyle sınırlı değildir. Ne kadar önemli olursa olsun, “zihin” veya akıl, amelî (pratik) ve nazarî (teorik) yönleriyle, yalnızca, felâsife’nin “ilmü’n-nefs”inin bir parçasıdır. Filozofların ana kaynakları, Aristoteles’in üç risalesinden alınmıştır: Ruh Üzerine (<em>De anima</em>), Duyu ve Duyusallar Üzerine (<em>De Sensu et Sensibili</em>) ve Bellek ve Anımsama Üzerine (<em>De Memoria et Reminiscentia</em>). Duyu ve Duyusallar Üzerine ile Bellek ve Anımsama Üzerine, aralarından ikisi rüyalarla ve rüyalar aracılığıyla gerçekleşen kehanetle ilgili olan ve fizikle alakalı dokuz kısa risaleden oluşan <em>Parva Naturalia</em> olarak adlandırılan seriye aittir. </p>



<p>Milattan sonra dokuzuncu yüzyılda <em>De anima</em>’nın tamamı Arapça’ya çevrildi. Aynı dönemde, <em>Parva Naturalia</em>, makalemizin konusuyla ilgili içinde yer alan risaleler de dahil olmak üzere kısmen tercüme edilmişti. Müslüman yazarlar, başta Afrodisiaslı İskender’in (M.S. üçüncü yüzyıl) ve Themistius’un (dördüncü yüzyıl) yazdıkları olmak üzere, bu eserler üzerine kaleme alınan Helenistik şerhlerin Arapça çevirilerine erişebiliyorlardı. Müslüman filozofların görüşleri, bu çeşitli kaynakları yansıtır ve bu nedenle, özellikle aklî kuvvenin rolü ve gerektirdikleri hususunda, zayıflatılmış (attenuated) bir anlamda “Aristotelesçi” görüşler oldukları söylenebilir.</p>



<p>İslâm’ın mirasçısı olduğu, bilimsel açıdan zengin Helenistik kültürün etkileri, Ebû Yûsuf Ya’kûb ibn İshak el-Kindî (ö. 870) ve Ebû Bekr Muhammed ibn Zakariyya ibn Yahya al-Râzî’nin (865-925 veya 932) eserlerinde açıkça görülmektedir. Şeceresinden ötürü “Arapların filozofu” (“Feylesofu’l-arab”) olarak bilinen Kindî, ilim çevresindeki (circle) diğer düşünürlerle birlikte hem Aristotelesçi hem de Neo-Platoncu metinlerin Arapça’ya çevirilerini ve açımlamalarını (paraphrases) düzenlemekte etkindi. Kindî, ayrıca, Yunan bilimlerinin diğer dallarına da aşinaydı ve çeşitli konularda risaleler kaleme aldı. Kindî’nin psikoloji hakkındaki görüşleri, esas olarak, <em>De anima</em>’dan, <em>Aristoteles’in Teolojisi</em>’nden (Plotinus’un <em>Enneadlar</em>’ının kısaltılmış bir versiyonu) ve Saf İyi Üzerine’den (Book on the Pure Good) (Latince’de <em>Liber de Causis</em> olarak bilinen bu kitap, Proklos’un Teolojinin Unsurları’nın bir kısaltılmış bir versiyonudur) parçaların açımlamalarından edindikleri üzerine kuruluydu. Kindî, <em>De Aspectibus</em>’da ve (günümüze sadece Arapça’da ulaşan) iki küçün risalesinde anlattığı görme teorisini (theory of vision) geliştiririken Öklid’in Optika’sının Arapça bir çevirisinden de yararlandı. Ne yazık ki, Kindî, görme anlayışını, psikoloji hakkındaki görüşlerinin diğer yönleriyle bütünleştirmez; görme anlayışını meydana getiren parçalar bütünlüklü değildir, eksiksiz bir sistem oluşturmaz. Bunun yerine, elimizde, Kindî’nin görme nazariyesinde hangi istikamette ilerlediğini ve çalışmalarında incelediği muhtemel kaynakları gösteren bölük pörçük bir rapor var.</p>



<p>Buradan hareketle, Kindî’nin, <em>De Aspectibus</em>’ta, ışınların bir nesneye temas etmek için gözlerden çıktığını ve kişinin o nesneyi görmesini sağladığını öne süren ekstramisyon görüşünü (extramission view) benimsediği görülmektedir. Öklid’in Optika’sını takiben, Kindî, hem ekstramisyona bir alternatif olarak kullanılan intromisyon görüşüne, hem de ekstramisyonu intromisyonla birleştiren, Aristoteles’in <em>De anima</em>‘sı ve Platon’un <em>Timaeus</em>‘u ile özdeşleşen görüşe karşı geometrik deliller (demonstrations) sunar. Bununla birlikte, Kindî’nin, diğer risalelerinde, Aristoteles’in görüş anlayışına daha sıcak yaklaştığı görülmektedir ve bu durum, Ptolemaios’un ve John Philoponus’un konuyla ilgili eserlerine olan olası aşinalığıyla ilişkilendirilebilir.</p>



<p>Kindî’nin Platon ve Aristoteles okumaları, onların görüşlerini uyumlu hale getirmeye çalışan ve genellikle irfanî (gnostik) ve hermetik temaları Platoncu -daha doğrusu Neo-Platoncu- bir gövdeye aşılayan doksografilerle ve açımlamalarla gerçekleşti.[3] Böylece, “Aristoteles, Platon ve diğer Filozoflar” konusundaki görüşlerini özetlediği el-Ḳavl fi’n-nefs adlı eseri[4], nefsin ölümsüz doğasına, yani akıl kuvvesi tarafından kontrol edilen bir hayat sürdükten sonra, çeşitli göksel aşamalardan geçerek Yaratıcısına yakın olmak için geri dönen, Allah tarafından yaratılan üç taraflı birleşik bir cevher olarak kökenlerine vurgu yapar. Gerçekten de, nefsî şehvetlerden vazgeçen ve bilgeliğin (<em>hikmet</em>), adaletin, iyiliğin ve (bilgiden yola çıkan) hakikatin peşinde koşan üstün insan (<em>fazıl</em>), Yaradan’a benzer.[5] Bu benzerlik, Allah’ın zatı ile değil, fiilleriyle alakalıdır.[6] Aristoteles’in görüşlerinin, nefs ve beden arasındaki bu temel ayrımla ve nefsin ampirik incelemeyle erişilemeyen şeyleri bilme yeteneğiyle uyumlu olduğu görülmektedir.</p>



<p>Kindî, <em>başyapıtı </em>Kitâb fi’l-felsefeti’l-ûlâ’da, algı mekaniğini, (mechanics of perception) duyulur nesneden (duyu organları aracılığıyla) sağduyuya, tahayyüle (imagination) ve hafızaya (memory) taşırken felsefî olarak daha alışılagelmiş bir tutum içindedir.[7] Kindî, başka bir eserinde, imgelerin hem soyutlanmasında hem de maddelerinin dışında takdim edilmesinde (present) tahayyülün rolünden bahseder (Ivry, 135). Tümeller (küllî, universal), Kitâb fi’l-felsefeti’l-ûlâ’da bahsedildiği üzere, akıl tarafından ele alınırken, tikel (cüz’î) ve maddî nesneler, duyular (ve muhtemelen tahayyül ve hafıza) tarafından ele alınır.</p>



<p>Kindî’nin eserlerinde yararlandığı çeşitli kaynaklar, onun Risâle fi’l-ʿaḳl adlı kısa risalesinde yeniden karşımıza çıkmaktadır.[8] Aristoteles’in Helenistik şarihleri uzun zaman önce De anima’nın üçüncü kitabını ayrıntılı bir şekilde çalışıp incelemiş ve üstadın, bilişsellik aşamalarını çok muğlak biçimde ele aldığını (ele alıp bıraktığını) fark etmişlerdi. Kindî’nin John Philoponus okumalarının, ona dört çeşit aklın şeması (scheme of four kinds of intellect) için bir model sağladığı görülmektedir (Jolivet, s. 50–73; Endress, 197). İlk akıl (akl-ı evvel, first intellect), her zaman fiil gerçekleştirendir; dünyamızın türlerini ve cinslerini, yani tümellerini içeren ayrı bir makullük/akledilirlik (intelligibility) ilkesidir. Bu ilk akıl, Afrodisiaslı İskender’in ilk aklı gibi,[9] bil-kuvve/potansiyel akıllarımıza (el-aklü bi’l-kuvve, ikinci akıl), alabilecekleri soyut fikirler bahşeder. Bu fikirler müktesep (edinilmiş, acquired) fakat pasif/münfail bir (üçüncü) aklın (el-aklü’l-münfail) parçası haline gelir. Ancak, (dördüncü) akıl aktif/ fa‘âl olduğunda (el-aklü’l-fa‘âl), öznesi nesnesiyle birleşen fiil halindeki bir akıl (el-aklü’llezî harace mine’l-kuvve ile’l-fi‘l) olarak ortaya çıkar. Bu itibarla, birinci ve dördüncü akıllar, nicelik olarak farklı olmakla birlikte, fenomenolojik olarak birbirine benzer.</p>



<p>Birinci ve dördüncü akıllar birleşmezler (conjoin), oysa Kindî, kemale ermiş nefsi yaratıcısına yükseltmeyi hedefler. Kindî, aynı şekilde, tahayyül ve akıl ilişkisi konusunda da kendini açıkça ifade etmez; maddeden kısmen soyutlandığı kabul edilen imgesel biçimler, akıl için hammadde sağlamalıdır, ancak bu hiç de açık değildir. Platoncuların sensibilia’ya yönelik yergisinin, bu konuda Kindî’yi etkilediği ve onun psikoloji anlayışının nihai olarak düalistik (ikilik prensibine ait, dualistic) bir nitelik taşımasına sebebiyet verdiği söylenebilir.</p>



<p>Batı’nın Latin kesiminde Rhazes olarak bilinen ve dolayısıyla genellikle Râzî olarak anılan Ebû Bekir er-Râzî, benzer şekilde, yaratılışa ve selâmete (salvation) ilişkin Platon’dan ilham alan teozofik açıklamaların tesiri altında kalmış bir nefs görüşünü savunuyordu. Râzî, Platon’un üç parçalı nefs (tripartite soul) mefhumuyla aynı doğrultuda düşünse de, sık sık üç çeşit nefsten söz eder. Bunlardan aklî (rational) veya ilahî nefs, bitkisel (vegetative) nefsin temel iştahlarını kontrol etmek için hayvansal (animal) nefsin daha yüksek tutkularını kullanır.[10] Râzî, Helenistik geleneği takip ederek bitkisel nefsi karaciğerde, hayvansal nefsi kalpte ve aklî (akılsal) nefsi beyinde konumlandırır. İki bağımlı (subordinate) nefsin fiziksel organları, onların faaliyetlerini açıklamak için yeterliyken, beyin -duyumun, istemli hareketin, tahayyülün (hayal gücünün), düşüncenin ve hafızanın yeri- sadece fiziksel olmayan ve ölümsüz olan aklî nefsin bir aracı olarak kabul edilir.</p>



<p>Tıbba giriş niteliğindeki bir eserinde Râzî, çeşitli psişik organların mesuliyetleriyle ilgili fizyolojik ayrıntıları daha derinlemesine inceler. Beynin, nefsini hakimiyetini (dominion) icra etmesi için gereken özel kuvveler, tahayyül (hayal gücü), yani mütefekkir (cogitative) bir güç (<em>fikir</em>) ve bellek (<em>hafıza</em>) olarak tanımlanır (burada vehim olarak adlandırılan bu terim, İbn Sînâ tarafından benimsenip genişletilecektir).</p>



<p>Râzî’nin, psikoloji anlayışını Platon, Galen ve Aristoteles’ten eklektik alıntılarla inşa ederken, metafizikte daha da ileri gittiği bildirilmektedir.Râzî, beş ezeli kozmik ilke (el-kudemâü’l-hamse, five eternal cosmic principles) olduğuna inanıyordu; bunlardan biri, dünyanın baştan çıkarıcı ve kirletici (defiling) maddesinden kurtarılmak için ilahî müdahaleye ihtiyaç duyan bir ”dünyanın nefsi”ydi (anima mundi).[11] Bu, Râzî’nin <em>et-Tıbbu’r-Rûhânî’</em>de<em> </em>sunduğu ve bir bireyin ölümsüz aklî nefsinin, illa ki insan olması gerekmeyen başka bir bedende reenkarne olmaması için kendisini bedensel karmaşıklıklardan (corporeal entanglements) kurtarmaya çalışması gerektiğine dair düşüncesine benzer.</p>



<p>Râzî’nin mitsel temellere oturan metafiziği, nefsin ölümden sonra bir bedenden başka bir bedene göç etmesine (transmigration of the soul) olan inancıyla ve tanımlanabilir İslamî ilkelere karşı cesur bir kayıtsızlığıyla birleştiğinde, hem müminler hem de filozoflar arasında marjinalleşmesine yol açtı. Ne var ki, Râzî ve Kindî, kendilerinden sonra gelecek filozofların geliştireceği bilişsellik bileşenlerinin (components of cognition) ana hatlarını çizdiler.</p>



<p><strong>2. Fârâbî</strong></p>



<p>Bu gelişme, büyük ölçüde, Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan el-Fârâbî’nin (c. 870-950) çalışmalarına borçludur. Üretken bir yazar olan Fârâbî, siyaset felsefesi alanında yüzünü Platon’a çevirirken aynı zamanda Aristoteles’in mantık külliyatının çoğunu benimsemiş ve yorumlamıştır. Fârâbî’nin metafizik ve psikoloji anlayışı, Aristotelesçiliğin, daha sonraki nesillerce benimsenen ve uyarlanan, değiştirilmiş (modified) veya Neo-Platonculaştırılmış bir biçimini oluşturan her iki geleneğin bir karışımıydı.</p>



<p>Fârâbî’nin Aristoteles’e aşinalığı, Felsefetü Arisṭoṭâlîs’te sunduğu yazılarının özet taslağında kendini gösterir. Nefs, “canlı cevherin (animate substance) -yani yaşama olanak verenin- cevher olarak idrak edildiği şey”[12] olarak tanımlanır ve sûri (formel), etken (fail) ve ereksel (gaî) bir neden olarak üç şekilde işlev görür. Akıl, insan için cevher kılığına bürünür (Mahdi, 125) ve “insanın özünün altında yatan bir prensiptir”, hem fail hem de ereksel bir nedendir (Mehdi, 122). Spesifik olarak, bu statüye sahip olan nazarî akıldır, amelî (pratik) akıl onun tamamlayıcısıdır. Bir kişinin nihai mükemmelliği, cevheri (tözü) fiiliyle özdeş olan bu nazarî aklın edimselleşmesinde (actualization) bulunur.</p>



<p>Bireysel aklın ötesinde, (Farabi buna böyle adlandırmasa da) tümel bir Etken (ya da Faal) Akıl (akl-ı faal) vardır. Bu, bil-kuvve/potansiyel akılda, nefsin, hem düşüncenin temel aksiyomlarını hem de diğer tüm ma‘kūl/akledilir kavramları anlama yeteneğini doğuran sûri (formal) prensibi olarak kavranır (Mahdi, 127). Bu dışsal akıl (external intellect) aynı zamanda bireysel aklın nihai fâili ve ereksel (gâî) nedenidir; hem bireysel aklın işleyişini kolaylaştırır hem de, mükemmel bir varlık örneği olarak, onu idrak (intellection) fiilleriyle kendine doğru çeker. Fiil halindeki bireysel akıl, nazarî faaliyette ne kadar özümsenirse, bilimsel bilgi birikimi o kadar büyük olur; her adım, onu Faal Akıl’daki bilgi ve özsel varlık yekûnuna yaklaştırır.</p>



<p>Fârâbî’ye göre, bireysel akıl, kemale erdiğinde bile, Faal Aklın cevheriyle birleşmeye sadece yaklaşabilir. Bu, Aristoteles’in metafiziğinde dile getirilen bir temayı yineler; bu temada, göksel kürelerin (heavenly spheres) akılları, İlk Hareket Ettirici (Muharrik-i Evvel, Prime Mover) olan Akıl gibi olmayı arzular ve onu mümkün mertebe taklit ederler. Fârâbi’ye göre, bir kişinin nihai mutluluğu, ideale bu şekilde yaklaşmasıyla bulunur.</p>



<p>Fârâbi, nefse ilişkin bu ve diğer meseleleri geniş kapsamlı şaheseri el-Medînetü’l-fâżıla’da açıklar.[13] Aristoteles’in <em>De anima</em> modelini izleyerek nefsin çeşitli kuvvelerini anlatır ve her biri ile birlikte farklı bir eğilimin veya meyilin (<em>nizâ</em>) varlığını vurgular.[14] Böylece, duyular, algıladıkları şeyin kendilerine çekici veya itici gelmesine bağlı olarak onu anında beğenir veya beğenmez. Bu etkisel (affective) tepki, fiiliyetin gidişatını buna uygun olarak seçen amelî (pratik aklın) yanı sıra tahayyül (hayal gücü) kuvvesine de eşlik eder.</p>



<p>Fârâbî’ye göre, duyum ve tahayyülde meydana gelen ve nihayetinde bireyin toplumsal ve siyasi davranışlarını sevk eden bu arzulardan ve hoşlanmayışlardan sorumlu olan şey irade kuvvesidir (faculty of will) (Walzer, 171-173). Fârâbî, hayvanların, duyularında ve hayallerinde yaratılan etkilere (affects) otomatik tepki vermesi gereken şeyle, insanların, aklî kuvveleri tarafından desteklenen bilinçli ve üzerinde düşünülmüş tepkileri arasında ayrımda bulunur. Bunlardan ilki, genellikle “<em>irâde</em>”ye, ikincisi ise “tercih”e (<em>ihtiyâr</em>) atfedilir (Walzer, 205).</p>



<p>Tamamen gayri maddi (purely immaterial) olduğu düşünülen aklın, nefsin diğer kuvvelerinden farklı olarak varlığını sürdürecek fiziksel bir organı yoktur. Aynı Afrodisiaslı İskender gibi, Fârâbî de kalbi vücudun “yönetici organı” olarak tanımlar.[15] Kalp; beyin, karaciğer, dalak ve diğer organların yardımıyla, beslenme kuvvesinin, duyuların ve tahayyülün ihtiyaç duyduğu ve doğuştan gelen (fıtrî, innate) ısıyı sağlar (Walzer, 175-187). </p>



<p>Fârâbî, cinsiyetler arasındaki farklılıklardan da muhtemelen bu doğuştan gelen ısının sorumlu olduğunu ileri sürer. Erkekler, organlarındaki ve uzuvlardaki sıcaklık (ve kuvvet) ne kadar fazlaysa, genellikle, kadınlara kıyasla o kadar hırçın ve saldırgan olurlar. Buna karşın, kadınlar, genellikle, merhamet ve şefkât gibi “zayıf” niteliklerde üstünlerdir.[16] Gelgelelim, cinsiyetler, duyum, hayal gücü ve idrak (intellection) bakımından eşittir.</p>



<p>Buradan hareketle, Fârâbî’nin, her iki cinsiyeti de bilişsel kuvveleri ve kabiliyetleri (capabilities) açısından eşit görmekte bir sorunu olmadığı söylenebilir. Bu, Fârâbî’nin Platoncu mirasının bir parçası gibi görünmektedir. İbn Rüşd de Devlet şerhinde aynı görüşü paylaşır (Walzer, 401, not 421). Dolayısıyla, Fârâbî, teoride, kadınların filozof (ve hatta peygamber) olabileceğini ve bunun getirdiği mutluluğa ve mükemmelliğe erişebileceğini telakki ediyordu.</p>



<p>Bu, teoride mümkün ve hatta gerekli olduğu için, Fârâbî, şüphesiz ki İslamî âdetlere (conventions) duyduğu saygıdan ötürü bu görüşünü detaylandırmaz. Fârâbî, burada ve Risâle fi’l-ʿaḳl adlı ayrı bir eserinde daha ayrıntılı olarak ele alınan idrak süreci konusunda daha açık ifadeler kullanır. </p>



<p>Fârâbî, el-Medînetü’l-fâżıla adlı eserinde, Afrodisiaslı İskender’in adlandırdığı şekliyle bil-kuvve/potansiyel veya “maddî” aklı, maddenin akledilirlik (intelligible) “izlenimler”ini (imprints, <em>rusûm’ül-makūlât</em>) tesellüm etme eğilimi (disposition) olarak nitelendirir (Walzer, 199). Bu izlenimler, akla sunulmadan önce tahayyüle iletilen ve onun tarafından değiştirilen duyusal biçimler olarak ortaya çıkar. Bil-kuvve/potansiyel aklın bu mütehayyil yapılara kendi başına cevap veremediği kabul edilir; onu harekete geçirerek potansiyellikten edimselliğe taşıyacak bir faile ihtiyacı vardır. İhtiyaç duyulan, Afrodisiaslı İskender’in bireysel nefsten, tümel bir ayrı varlık küresine (universal separate sphere of being) çıkardığı şekliyle Aristoteles’in aktif (faal) aklıdır. Onuncu göksel küre (tenth heavenly sphere) ile ilişkili olan aktif (faal) akıl (Walzer, 203), hem kehanette bulunulan formların sudûr eden bir kaynağı olarak (Walzer, 221) hem de tüm insanlarda, potansiyel akılları ve potansiyel akledilirleri  edimleştiren (actualize) bir güç olarak bulunan ayrı bir cevherdir. Fârâbî, faal aklın gücünü, hem özneyi hem de nesneyi aydınlatarak görmeye olanak sağlayan güneş ışığına benzetmektedir (Walzer, 201).</p>



<p>Bil-kuvve/potansiyel akıl, Faal Aklın yardımıyla mantık, etik ve bilim alanlarında “bütün insanlar için ortak olan ilk akledilirler”den başlayarak tüm akledilir formları tesellüm edebilir (Walzer, 205). Bu ilk akledilirler, bir insandaki ilk kemâli (mükemmeliği, perfection) temsil eder, kemâlin nihayete ermesi (final perfection) ise elde edilebilecek (kazanılabilecek) en fazla sayıda akledilir mefhuma (notion) sahip olmaktır. Bu, insanların elde etmeye çalıştıkları <em>saadet</em>’i yaratır, zira Faal Akıl ile mümkün mertebe birleşerek onları Faal Aklın ilahi statüsüne (divine status) yaklaştırır.</p>



<p>Fârâbî, mütehayyile kuvvesini (kuvve-i mütehayyile)[17] mimetik bir kabiliyete sahip şekilde resmederek daha önce tesellüm edilen, ancak zihin tarafından hatırlanana dek  mevcut olmayan duyulur biçimleri “taklit eder” (imitate). Bu taklit yeteneği, aklî (rational) kuvvenin akledilir mefhumları da dahil olmak üzere, nefsin diğer tüm kuvvelerini kapsar. Fârâbî, Aristoteles’in ortaya attığı bu fikri[18] kâhinliğin (kehanetin, prophecy) yanı sıra daha alt divinasyon biçimlerine de uyarlayarak, bireysel bir hayal gücünün (tahayyülün) doğrudan Faal Akıl’dan gelen akledilir fikirleri tesellüm edebileceğini ve onları mütehayyil temsillere dönüştürebileceğini iddia eder. Farabi, Faal Aklın, herhangi bir birey üzerinde hem şimdiki hem de gelecekteki olayları ifade eden tikel (cüz’î) akledilirler kadar tümel (küllî, universal) akledilirleri de sudûr ettiğine, peygamber için ise ayrıca sonsuz hakikatlerin tikelleştirilmiş bilgisi olan “ilahi şeyler”i (<em>eşya-ı ilahiye</em>) sudûr ettiğine inanır (Walzer, 221–23).</p>



<p>Fârâbî, tahayyül tarafından tesellüm edilen sudûr etmiş biçimlerin önce duyulara ve oradan da havaya geçtiğini söylerek kehâneti doğallaştırır. Sudûr etmiş biçimler, orada, daha sonra içsel duyulara alışılagelmiş bir dönüş yolculuğuna çıkacakları duyulur ancak gayri maddi (immaterial) bir biçim alırlar (Walzer, 223).</p>



<p>Fârâbî’nin akılla ilgili en detaylı incelemesi, Risâle fi’l-ʿaḳl’da bulunur. Fârâbî, incelemesine “akıl”ın ve “zeka”nın nominal ve sözlü biçimlerinin kullanıldığı çeşitli bağlamları göstererek başlar ve ardından Aristoteles’in bu terimi mantıksal, etik, psikolojik ve metafizik incelemelerinde kullandığını belirtir. Akıl, herhangi bir konunun ilk prensiplerini veya öncüllerini kavramaktan ve kişinin bu konudaki bilgisini mükemmelleştirmesinden sorumludur. Fârâbî’ye göre, bu zararsız ifade, Aristoteles’in epistemik metodolojilerinin, Müslüman teologların (kelâmcıların), yani <em>mütekellimûn</em>’un doğallıktan arındırılmış, mantıksal olarak sınırlandırılmış analizleri karşısında takdir görmesine hizmet etmelidir. Ancak, Fârâbî’nin eserinde sonradan değindiği gibi, görünüşte akılda doğuştan bulunan bu ilk prensipler, orada Faal Akıl tarafından tevlit edilir (engender) (Bouyges, 29; Hyman, 219). Bu tümel akıl, tüm ontik önceliğine rağmen, Fârâbî’nin eserinde tartıştığı dört aklın sonuncusudur; tamamen gayri maddi ve insan aklının dışında olan ayrı bir akıldır. Kindî’nin şematizasyonunu gözden geçiren ve Afrodisyaslı İskender’in Aristoteles anlayışının etkisini gösteren Fârâbî, insan aklının, bir potansiyellik durumundan bir edimsellik durumuna geçerek istendiğinde erişilebilir ayrık bir akledilirler toplamı elde ettiği bilişsel bir süreç varsayar. </p>



<p>Burada, duyumun ve tahayyülün, aklî kuvvenin faaliyetinden önceki rolünü göz ardı eden Fârâbî, bil-kuvve/potansiyel aklın, şeylerin akledilir “özlerini” ve biçimlerini kendi maddelerinden soyutlamaya hazır ve buna eğilimli olduğunu söyler.[20] Gelgelelim, potansiyel aklın fiil gerçekleştirmeye yönelik dinamik hazırlığı (dynamic readiness), Faal Akla bağlıdır. Faal akıl, ay-altı dünyaya, tüm türleri içeren biçimler yerleştirerek onları potansiyel olarak akledilir kılar; ve onları tesellüm edebilmemiz için potansiyel aklımıza güç verir (energize) (Bouyges, 24, 29; Hyman, 218, 219).</p>



<p>Akledilirin bu şekilde ele alınması, potansiyel aklı, salt bir düşünme eğiliminden akledilirin faal düşünüşüne dönüştürür. Bu, “fiil halindeki aklın” (<em>el-aklü bi’l-fiil</em>) kendi akledilir haline geldiği bir süreçtir (Bouyges, 15; Hyman, 216). Gelgelelim, bil-fiil/potansiyel akıl (el-aklü bi’l-kuvve) bu metamorfozdan etkilenmez ve tamamen potansiyel kalarak ilave akledilir fikirleri nesnel olarak tesellüm edebilir. Aklın fiil halindeyken “kazanılmış (edinilmiş) akıl”da (<em>akl-ı müstefâd</em>) biriktirdiği akledilirlerin sayısı ne kadar fazlaysa, o akıl, onları düşünürken, kendini de o kadar çok düşünür. Bunu yaparken, kazanılmış akıl, giderek daha çok benzediği Faall Aklı taklit eder.</p>



<p>Neo-Platonik bir varlık hiyerarşisini tekrarlayan Fârâbî, en üstte Faal Akıl ve en altta ilk madde (prime matter) olmak üzere ay-altı dünyamızın akledililir düzenini sıralar (sıraya koyar). Göklerin ayrı ve gayri maddi cevherlerinin anlama kabiliyeti (intellection of the separate, immaterial substances of the heavens), bilhassa Faal Aklın idrak kabiliyeti, bilişselliğin arzu edilen en yüksek hali olsa da Fârâbî bunun mümkün olmadığını düşünür. Fârâbî’ye göre bu, dünyamızdaki her şeyin tam veya tama yakın bilgisini elde etmek bile yeterli olmayacaktır; akledilirlerimizin biçimlenmesi (formation), onların Faal Akıl’daki düzeninden farklıdır ve onların Faal Akıl’daki mevcudiyeti (presence) ile bizim bildiğimiz hali arasında niteliksel bir fark vardır; onun gözünde bizler, saf akledilirlerin taklitleri veya benzerleri (eşbâh) ile yetinmeliyiz (Bouyges, 29; Hyman, 219).</p>



<p>Ne var ki, azımsanmayacak miktarda bilginin biçimlenmesi veya Fârâbîci terimlerle kuvvetli bir müstefad akıl, gayri-maddiyetinde (immateriality) Faal Akıl’ı andıran bir cevher yaratarak bizi biçimlendiren ve bize değer katandır.</p>



<p>Bu, “nihai mutluluğu” (<em>es-saadet’ul-kusvâ</em>) ve hatta bir nevi ahiret hayatını (<em>el-hayât’ül-âhîre</em>) temsil eder (Bouyges, 31; Hyman, 220). Fârâbî, ölümsüzlük hakkında çeşitli görüşlere sahiptir; edebi bir bireysel nefse ya da akla yönelik varsayımlarının gerekçeleri zayıf olsa da, ölümsüzlüğü bazı eserlerinde kemale ermiş bir akılla, bazen ise nefsin tümüyle (entire soul) özdeşleştirir (Davidson 1992, 56-57). Fârâbî’nin, kehâneti ayrıntılı bir şekilde ele alışında olduğu gibi, cemaati tarafından coşkuyla -ve çok farklı bir şekilde- benimsenen bir ahiret inancını ihtiyatla benimsediği söylenebilir.</p>



<p><strong>3. İbn Sînâ</strong></p>



<p>Çalışmaları kendisinden sonraki Müslüman düşünürler arasında en büyük etkiye sahip olan, çok yönlü ve olağanüstü üretken bir <em>feylasûf</em> olan İbn Sînâ (Ebû Alî el-Hüseyn b. Abdillâh İbn Sînâ d. 1037), su götürmez bir şekilde bağımsız, kendini bilen, cevherî (tözel) bir ölümsüz nefsin varlığını farz etti ve bununla onun ölümsüzlüğünü öne sürdü. İbn Sînâ, bunu ancak beden ve nefs arasındaki temel bir farkı varsaymada Aristoteles yerine Platon’u takip ederek yapabilirdi. İbn Sînâ, nefs hakkındaki görüşlerini, bu varoluşun ayrılığını (ayrı varoluşu) savunarak, ansiklopedik nitelik taşıya eseri <em>eş-Şifâ</em>’da açıklar.[21] Daha sonra da, hem bizzat eş-Şifâ’da hem de bu eserin kısaltılmış hâli olan <em>Kitâbü’n-Necât</em>’ta [22] bu iddiayı destekleyen argümanlar sunar.</p>



<p>İbn Sînâ, fiziksel ve bozulabilir bedeni, biçimsel bileşenler de dahil olmak üzere tüm parçalarıyla, tümüyle gayri maddi nefsten uzlaşmaz bir şekilde farklı görür, öyle ki, bunlardan ikincisi, ilkinin esas (essential) bir biçimi olamaz. Bunun yerine, nefs, belirli bir bedenle, o bedenin oluşumunun (generation) ve onun merkezi bir düzenleyici ve destekleyici (sustaining) prensibe olan ihtiyacının neden olduğu arazsal (accidental) bir ilişki içindedir. Nefsin, meydana gelen (come into being) bedene yönelik tabiî bir eğilimi ya da yatkınlığı (<em>niza</em>) vardır ve göklerin ayrı zekâları tarafından oluşturulup (generate) onlar tarafından bedene sudûr edilir.</p>



<p>Nefs, ahlaki ve fikrî (intellecutal) mükemmelliğe eriştirmeye çabaladığı belirlenmiş bedeninin (designated body) tikel tabiatınca bireyleştirilir (individuate). Özünde gayri maddi olan nefs, bedenle birlikte helak olmaz (perish) ve hatta kendi bireyselliğini, yani yeryüzündeyken biriktirdiği imgeleri ve akledilir fikirleri korur.[24] İbn Sînâ, öz-bilinci (self-consciousness), öz-farkındalık (self-awareness) sahibi ve akıl kuvvesi ile tek taraflı özdeşleştirilmeyen bir benlik (ego) olan nefse atfeder (Rahman 1952, 66). Ölümsüz nefs, öncelikle, biriktirdiği bilgi miktarına, daha sonra da kişinin erdemleri veya kusurları (vices) ile yaşadığı hayata bağlı olarak, sürekli bir zevk veya acı yaşar.[25]</p>



<p>İbn Sina, bu minvalde, epistemolojisinde Aristotelesçi ve Neo-Platoncu motifleri birleştirerek[26] hem felsefî hem de teolojik olarak Aristotelesçi ve Müslüman seleflerinin ötesine geçer.</p>



<p>İbn Sînâ’nın, Aristoteles’in hilomorfik (madde-sûret) ontolojisini terk etmesi, kendi tasarladığı ve herhangi bir fiziksel veya duyusal deneyimden tamamen izole edilmiş, havada asılı duran bir kişiyi (muallaktaki adam) tasavvur eden ünlü düşünce deneyinde belirgindir.[27] Bu deneyin amacı, bir kişinin, duyusal veya mütehayyil maddî kuvvelerinden yardım almadan, nefsin varlığını aklî olarak çıkarsama yeteneğini göstermektir. İbn Sînâ’ya göre bu, nefsin, ona hizmet eden cismanî organlar (corporeal organs) dünyayla ilişkiye geçmeden hem önce hem de sonra helak olduğunda, bağımsız bir zekaya sahip bir cevher olduğunu kanıtlar.</p>



<p>İbn Sînâ, nefsin beş dışsal kuvvesini betimlerken Aristoteles’in <em>De anima</em>‘sını takip eder; buna göre, duyular, belirlenmiş duyusal nesnelerin izlenimlerini içeri alma (intromission) yoluyla tesellüm eder. Gelgelelim, İbn Sînâ, içsel duyular üzerine tartışırken, mirasçısı olduğu Aristotelesçi geleneği önemli ölçüde değiştirir. Madde üzerine telakki ettikçe, Aristoteles’ten ayrılarak Platoncu bir istikamete sapar.</p>



<p>İbn Sînâ, içsel duyuları, beynin üç ventrikülünde konumlandırır (locate) ve her bir ventriküle sırasıyla alıcı (receptive) ve tutucu (retentive) kapasiteleri yerleştirir.[28] Sağduyu ve (bir yönüyle) mütehayyil kuvvesi, beynin ön ventrikülünde konumlanan ilk alıcı ve tutucu çiftini içerir. Sağduyu, duyulur bir nesnenin birleştirilmiş bir görüntüsünü üretmek için bireysel duyular tarafından alınan izlenimleri koordine eder. Bu, Aristoteles’in dediği gibi, nesneyle, yani geçmiş duyulur izlenimlerin hafızasını mevcut bir duyuma bağlayan bir fenomenle ezkaza (<em>kata sumbebekos</em>, κατὰ συμβεβηκός) ilişkili izlenimleri[29] içerir ve sağduyuda halihazırda mevcut olan muhakeme kapasitesini gösterir.</p>



<p>Sağduyunun içine aldığı ve birleştirdiği duyulur biçimler daha sonra Aristoteles’in dediği gibi mütehayyile (hayâl) kuvvesine aktarılır. Tek fark, İbn Sînâ’nın, bu kuvveyi bölerek ilk görünümüne <em>kuvve-i musavvire</em> veya <em>hayâl</em> adını vermesidir.</p>



<p>Bu görünüm, formları tam olarak korur ve bu nedenle İngilizce’de Arapça’sını müteakip “tutucu” (retentive) ve “bilgilendirici” (informing) veya “biçimlendirici” (formative) tahayyül olarak adlandırılır.[30] Orta ventrikül, İbn Sînâ’nın onları ilk tasavvur ettiği şekliyle, bir sonraki içsel duyu çiftinin konumudur. Bunlar, Arapça’da <em>vehim</em> denen, “tahmin, kestirim” (estimation, Latince <em>aestimatio</em>‘yu müteakip) anlamında yeni bir kuvveyi ve bukalemun tipi (chameleon type) bir diğer kuvveyi içerir. Bu kuvve, hem mütehayyil/hayal gücüne dayalı (hayvanlarda ve insanlarda) hem de akla dayalı (yalnızca insanlarda) olarak çalışır. Mütehayyile kuvvesinin, İbni Sînâ’nın basitçe <em>mütehayyile</em>, yani “hayâl” dediği bir başka yönü, işlevinden dolayı “kompozitif hayâl” olarak bilinir. Gelgelelim, İbn Sînâ, bu kuvveyi spesifik maddi temelli kavramlarla aynı bağlamda kullanıdığında buna <em>kuvve-i müfekkire</em>, yani düşünen veya “tefekkür eden” (cogitative) bir kuvve der.</p>



<p>İbn Sînâ, tüm hayvanlarda (insanlar dahil), özne tarafından algılandığı şekliyle nesneye içkin (intrinsic) olan ve duyusal olmayan bir yönelimi (intension, <em>ma’nan</em>) algılamak için doğuştan gelen bir yeteneği açıklamaya yönelik bir tahmin (vehim, kestirim) yeteneğinin varolduğunu öne sürer. Dolayısıyla, yönelimler, bir nesnenin algı anında bir hayvana veya kişiye sunduğu duyular-dışı (extra-sensible) özelliklerdir. Bu yönelimler, örneğin, bir koyunun bir kurdu algılarken hissettiği olumsuz duygular veya insanın bir arkadaşını veya çocuğunu algılarken hissettiği olumlu duygular, algılayanı güçlü bir şekilde etkiler.[31]</p>



<p>İbn Sînâ, daha sonra İbn Rüşd’ün farzettiği gibi, <em>vehim</em>’i hayvanlarla sınırlı tutmaz,[32] bundan ziyade, onu, fiziksel olduğu kadar mantıksal konuları da etkileyecek genişlikte tasavvur eder. İbn Sînâ, tahminin (kestirim, vehim), her türlü ayrık fiziksel nesnenin ayırt edici özelliğini (characteristic), yani onu diğer bütün nesnelerden ayıran yönelimi kavradığına inanıyordu.</p>



<p>Aristoteles gibi İbn Sînâ da, vehim kuvvesine ek olarak, doğuştan olması (innate) ve kendiliğinden doğması (spontaneous) bakımından ona benzeyen ve kesin bilgiyi elde etmede en önemli adım olan sezgi (hads) kuvvesini teşhis etti. Bu, bir kişinin, belirli bir argümanı sabitleyen önermeyi, yani varsayımsal bir kıyasın orta terimini aniden ayırt etme yeteneğidir.[33] İbn Sînâ, sezgisel duyuları doğuştan güçlü olduğundan, çok fazla ampirik veya rasyonel deneyime ihtiyaç duymadan hayatını idame ettirebilecek parlak bireylerin nadiren de olsa varolduklarını teşhis eder. Ekstrem ve nadir durumlarda, peygamberler gibi, belirli bir ilmin her türlü detayını anında bilmelerini sağlayan gelişmiş bir sezgisel <em>zekâ</em>ya (Aristoteles’in <em>anchinoia</em>‘sına) sahip bireylerin varlığından söz ederiz. İbn Sînâ, bu fenomeni, normatif epistemolojisinin bir parçası olmasa da, içsel bir duyunun doğuştan gelen bir gücü olarak değil, (nadiren karşımıza çıksa da) Faal Akıl’ın sudûr güçlerinin bir ifadesi olarak görerek bu fenomeni bilimsel olarak bağdaştırmaya çalışır.</p>



<p>İbn Sînâ, vehim kuvvesinin (kuvve-i vehmiyye) elde ettiği yönelimlerin, beynin üçüncü ve en arkadaki ventrikülü olan bellekte, yani <em>hâfıza</em>da alındığına inanmaktadır. Hafıza, bu üçüncü ventrikülü, tahmine dayalı yönelimleri anımsanmaları için hazır bulunduran bir hatırlama kuvvesi (zikir, <em>zikr</em>) ile paylaşır.</p>



<p>Bundan ötürü, İbn Sînâ için hatırlama, bir yanda tahmine dayalı yönelimlerden oluşan tahayyül/bilişsellik kuvvesinin ve diğer yanda biçimlendirici tahayyül tarafından korunan münasip duyusal biçimlerin harmanlanmasından ibarettir. Bu nedenle, mütehayyile kuvvesinin bu “ikinci” yönüne “kompozitif hayal gücü/tahayyül” adı verilir; hem kompozitif hayal gücü hem de bilişsel kuvve, sağduyunun ve tahminin aldığı izlenimleri birleştirerek ve bunlar arasından nesneyle alakalı olmayanları ayırarak sırasıyla duyulur biçimleri ve kavramları eksiksiz bir şekilde sunarlar.</p>



<p>Başta maddi varlıktan kaynaklanan pratik konularla ilgilenen kuvve-i müfekkire, doğuştan gelen soyutlama güçlerinin ve mantıksal zekânın yardımıyla ampirik verilere dayalı yargıları biçimlendirir. Geleneği onaylamak olarak görülebilecek bir şekilde, İbn Sînâ “nefsin kesintisiz ve mütevatir gelenekten ötürü onay verdiği haberleri” pratik yargılar oluşturmak için ayrıca güvenilir kaynaklar olarak sayar.</p>



<p>İbn Sina’ya göre sadece hayvanlar bu gelişmiş mütehayyile kuvvesine sahiptir. Mütehayyile kuvvesi, hayvanların, hatırladıklarını kendilerine yansıtmalarını sağlar ve aynı zamanda onlara insanlar gibi rüya görme yeteneği verir. Öte yandan, insanoğlundak müfekkire kuvvesi, onların içgüdüsel hatırlamanın ötesine geçmelerine izin verir ve onlara, ilk olarak tamamen bireysel, ayrık nesnelerle ve eylemlerle sınırlı bir aklî düşünme unsuru sunar.[35]</p>



<p>İbn Sînâ, tahminin, spesifik ve fiziksel temelli bir kavramı yeniden inşa etme sürecine müfekkire kuvvesiyle birlikte müdahil olduğunu telakki eder. Dolayısıyla, tahmin, müfekkire kuvvesini etkileyebilir ve aşırıya kaçtığında rüyalarımızda ve düşüncelerimizde fanteziler ve kurgular oluşturabilir (Black 2000, 227-28). Benzer şekilde, vehim kuvvesi de gayri maddi varlıklar hakkında hüküm vermek için yaratılmasına yardımcı olduğu kıyasları (syllogisms) kullanarak mantıkla alakalı meselelerde kendini aşabilir ve dolayısıyla metafizikle alakalı konularda yanlış hükümlere yol açabilir.[36]</p>



<p>Tanımlandığı gibi, başta genişletilmiş müfekkire kuvvesi ve tahmin faaliyetleri olmak üzere çoğu içsel duyu, akıl kuvvesinin korunmasını ihlal ederek ve yine akıl kuvvesinin nesnelliğini ve ayrı, gayri maddi tabiatını tehlikeye atmakla tehdit ederek, sonsuz mutluluk arayışındaki nefse zarar veren şekillerde gerçekleşir. Sonuç olarak, İbn Sînâ, geç dönem yazılarında, sezgiyi, tahminin ve beynin içindeki herhangi bir fiziksel temelden uzaklaştırıp amorf bir şekilde, ilahî bir sudûr olarak nefste konumlandırarak, içsel müfekkir kuvvesini yalnızca belirli kavramsal kavramları düşünmekle sınırlamıştır.[37]</p>



<p>Akıl kuvvesini içsel duyulardan ayırmaya yönelik bu girişimin etkileri, İbn Sînâ’nın aklın gelişim aşamalarını ele aldığı yazılarında görülür. İbn Sînâ, içsel duyuların meşgul olduğu bütün bu bilişsel süreci, doğru bilgiye sahip olmak adına (çoğu insan için) gerekli ama yetersiz bir koşul olarak görür. İbn Sînâ’nın başlıca yapıtlarından bazılarında, içsel duyuların girişimleri, nefs üzerinde propaedeutik (propadeutic) birer etkiden ibarettir ve nefsin nihai ve tek amacı, onu tümel ve akledililir kavramları tesellüm etmeye hazırlamak olarak ele alınır. Bu akledilir fikirler, Aristoteles’in de ele alacağı şekliyle, hayal gücünden (mütehayyileden) soyutlanmaz, bunun yerine, tamamen bil-kuvve/potansiyel ve münfail/pasif aklı, kazanılmış bir akla (<em>akl-ı müstefâd</em>) dönüştüren tümel Faal Akıl’dan çıkagelir.[38] Bu, bilişelliğin, akıl faal olarak kendi akledilir nesnesiyle birleştiğinde meydana gelen faal bir halidir. Nihayetinde bu birleşim (conjunction), dünyadaki tüm biçimlerin kaynağı olan Faal Akıl ile gerçekleşir.</p>



<p>Aristoteles’in yaptığı gibi İbn Sînâ da, ortada bir ara potansiyellik aşamasının varolduğunu kabul eder ve buna “<em>akl bi’l-meleke</em>” (intellect <em>in habitu</em>) olarak adlandırır. Bu aşamada aklın edindiği (kazandığı) akledilirler kullanılmaz ve dolayısıyla potansiyeldir.[39] Gelgelelim, faal edinilmiş akledilirleri potansiyel olarak ele almak, İbn Sînâ’nın gözünde çelişkilir, bu yüzden, onları, melekedeki akıl tarafından biriktirilecekleri ve hatırlanmayı bekleyecekleri Faal Akıl’a iade eder. Dolayısıyla, bu akıl, edinilmiş akledilirleri saklamaz, sadece onların Faal Akıl’dan yeniden elde edilmesini kolaylaştırmaya hizmet eder.[40]</p>



<p>O halde, Faal akıl, yeryüzündeki akledilir formların ve bizim onları tasavvur edebilmemizin kaynağıdır. Faal Akıl’ın işlevi güneşinkine benzer; aklın hem öznesini hem de nesnesini aydınlatır ve bireyin akli gelişiminin her aşamasında mevcuttur (Davidson 1992, 86, 87, 92).</p>



<p>Çoğu insan, nefsini, Faal Akıl’ın otomatik olarak bahşettiği aklî bilişselliğe hazırlamak için duyularını önden hazırlamaya ihtiyaç duyarken,[41] olağanüstü sezgilere sahip az sayıda kişi, önceden değindiğimiz gibi, akledilir kavramları ve önermeleri hemen kavrayabilir. İbn Sînâ, bu tür bir sezgiye sahip kişilerin akıllarını “kutsal” (<em>el-aklü’l-kudsî</em>) olarak adlandırır ve Faal Akıl’ı “Kutsal Ruh” (<em>rûhu’l-kudüs</em>) olarak adlandırır.[42] Peygamberler, bu duyuya olağanüstü miktarda sahiptirler ve Faal Akıl’daki akledilir biçimlerin tamamının veya neredeyse tamamının sudûrlarını alırlar (tesellüm ederler). İbn Sînâ, bu tür kişilerin mütehayyile kuvvelerinin, sudûr eden tümel akledilir biçimlerini, bilhassa duyusal olanları betimleyebilmelerinin “zoraki olmadığını” (<em>ve lâ yeb’ud</em>) söyler.[43]</p>



<p>Dolayısıyla, kehanet, kişisel takdir meselesinde kaçamaklı konuşan İbn Sînâ için istisnai de olsa doğal bir olaydır. Allah, aklın nihai nedeni olsa da, sürecin tamamına doğrudan dahil olmaz; kutsallaştırılmış (sanctified) bir Faal Akıl, insanoğlu için bu süreçte O’nun aracısıdır. Başka yerlerde olduğu gibi burada da, İbn Sînâ’nın, felsefesini geleneksel dini kavramlara uydurmaya çalıştığını görüyoruz.</p>



<p>İbn Sînâ, nefsin gayri maddi ve ölümsüz tabiatını korumak için hayâl ile anlama kabiliyeti (intellection) arasındaki tabiî bağı koparmıştır. Bu bağ, tamamıyla Faal Akıl’a bağlıdır ve yalnızca nefsin bağımsız cevherîliği (tözselliği, substantiality) onu nefs tarafından tamamen özümsenmekten kurtarır.</p>



<p><strong>4. İbn Rüşd</strong></p>



<p>Avrupa’da Aristoteles Şarihi (The Commentator on Aristotle) olarak tanınan İbn Rüşd (Ebü’l-Velîd Muhammed ibn Ahmed ibn Rüşd, 1126-98) Meşşâî geleneğine seleflerine kıyasla daha yakındır. De anima üzerine üç şerh ve Parva Naturalia’nın bir epitoma’sını (özetini) yazmıştır. De anima Üzerine Küçük Şerhi aynı zamanda, ve daha doğrusu, Orta ve Büyük şerhlerinde olduğu gibi kesin ve daha literal bir şerhten ziyade Aristoteles’in eserinin bir epitoma’sı, yani özetidir.[44]Küçük Şerh’te, İbn Rüşd, Aristoteles’in fizik, meteoroloji ve fizyolojiyle ilgili ana öğretilerinin bir kısa bir özetini sunarak onun nefs tanımı için zemin hazırlar.[45] Bunlar esas olarak tüm cisimlerin hilomorfik bileşimiyle, dört elementin doğasıyla ve göksel cisimlerle bir cismin doğuştan gelen ısısının (veya <em>pneuma</em>‘nın) bir organizmada yarattığı oluşturucu (generative) bir rolle ilgilidir. İbn Rüşd’ün belirttiği gibi, nefs, hem yakın (proximate) hem uzak (remote), yani hem dünyevî (terrestial) hem de semavî (celestial) tabiî nedenlerin bir ürünüdür. Semâvi tabiî nedenler arasında, cisimlerle ilişkisi, diğer göksel (heavenly) zekalarınki gibi, “tesadüfi” (ya da “arazsal” (arızî, <em>bi’l-araz</em>)) olan Faal Akıl da yer alır, çünkü gayri maddi olması yönüyle esasen cisimlerden “ayrıdır” (separate). </p>



<p>İbn Rüşd, beslenme kuvvesinden başlayarak nefsin hiyerarşik yapısını vurgular. Nefs, duyusal yetilerin bir alt tabakası (substrate) olarak vazife görür. Duyusal yetilern maddesi, duyusal algıları tesellüm etmeye “eğilimlidir”. Bu eğilim, duyusal yetinin ilk mükemmelliği veya edimselliğidir ve bu yetinin potansiyelliğini, daha gerçekleşmemişse bile, edimsel bir varlık durumu (state of being) haline getirir. Dolayısıyla, yüksek kuvve (higher faculty), potansiyel olarak da olsa daha aşağıda bulunur.</p>



<p>Her kuvve, benzer şekilde, kendisinden daha fazla maddî veya daha az “manevî” olan bir şey tarafından desteklenir: Duyular, sağduyu için; sağduyu, hayal gücü için ve bu kuvve, kuvve-i akliyye için bir alt tabaka görevi görür.[46] Bu itibarla, hayal gücü, akla, içinde İbn Rüşd’ün şimdiye kadar olduğundan daha geniş anlamda kullandığı akledilir boyutları (intelligible dimensions) veya “yönelimleri” (<em>ma’ânî</em>) barındıran imgeler sağlamada duyuların arkasından gider. Bu yönelimler, duyulara takdim edilen biçimde mevcuttur, ancak, sırasıyla duyulara ve hayal gücüne, önce duyusal ve sonra da hayal gücüne dayalı yönelimler olarak temsil edilerek, aklın onları anlamasını beklemelidirler.  Böylece, İbn Rüşd, “yönelimleri”i, algılanabilir nesnenin biçimini olduğu şekliyle değil, nefsin ilgili kuvveleri tarafından duyumlandığı, hayal edildiği, hatırlandığı veya akledildiği şekliyle iletmek için kullanır.</p>



<p>İbn Rüşd’ün zihin felsefesine katkısı, esas olarak, iç duyuların faaliyetlerini arıtıp yeniden tanımlamasında ve heyûlânî (hylic) veya maddi aklın doğasını belirleme girişiminde yatmaktadır. İbn Rüşd, içsel duyuların rolünü başta <em>De anima</em>şerhlerinde, ayrıca duyularla ve hafızayla ilgili epitomalarında tartışır. İbn Rüşd’ün eserleri, Aristoteles’e ve Batı’da Avempace olarak bilinen Endülüslü selefi (predecessor) İbn Bâcce’nin (ö. 1138) psikoloji yazılarına dayanmaktadır.[47] İbn Rüşd, eserlerinde, aynı zamanda, İbn Sînâ’ya tepkisini ortaya koyar ve onu tabiri caizse azarlar. Her şeyin ötesinde, İbn Sînâ’nın <em>vehim</em>’i, yani tahmini ek bir içsel duyu statüsüne yükseltmesini reddeder. İbn Rüşd’e göre hayal gücü ve hafıza, İbn Sînâ felsefesindeki vehim kuvvesinin (kuvve-i vahime) yerini doldurabilir.</p>



<p>Aristoteles, <em>Hafıza </em>(ve Hatırlama) <em>Üzerine </em>adlı risalesine, hatırlama ve anımsama fiilerini birbirinden ayırarak başlar ve devamında her ikisini de, iç duyulardan (sağduyu ve hayal gücü) ve akıl kuvvesinden farklı, ancak birbiriyle ilişkili olarak görür.[48]</p>



<p>Aristoteles’in görüşüne göre, hayal gücü, başlangıçta duyulara sunulan ve sağduyu tarafından tek bir duyum halinde birleştirilen bir nesneyi içselleştirir ve onu kopyalar; böylece, hıfzetme kuvvesi, bu algının (hayal gücü yoluyla iletilen) “resim benzeri bir şey olarak” (<em>zôgraphêma ti</em>), yani “bir tür izlenimini” (<em>tupon tina</em>) tesellüm eder.[49] Anımsama, hafızada tutulan izlenimi, başlangıçta hayal edilen algıyla birleştiren bilinçli (deliberative) bir fiilidir.</p>



<p>Aristoteles’in metnini detaylıca ele alan İbn Rüşd, hafızayı, sürekli bir soyutlama veya “manevileştirme” süreci tarafından yaratılmış olarak görür. Bir dış nesnenin biçimi, ilk başta, cismîliğin, tikelliği idrak etmeyi sağlayan çok sayıdaki ‘’dış yüzeyiyle’’ veya kabuğuyla duyumlanır.  Sağduyu ve ardından mütehayyile kuvvesi[50] bu biçimin (yönelimsel adaptasyonlarını) giderek daha da gayri maddi bir şekilde tesellüm eder, bunun ardından da bir “ayırt etme kuvvesi”, yani başka bir içsel duyu olarak ele alınan düşünmeye dayalı (cogitative) bir kuvve gelir.[51] Bu kuvve, hayal gücü ile akıl arasında bir köprü işlevi görerek belirli imgelerle oldukları şekilleriyle ilgilenir ve bunu yaparken her algının en belirgin özelliğini seçer. Aynı zamanda, düşünmeye dayalı kuve saflaştırma sürecini sona erdirirken, hafıza (zikr), belirli bir algının özselleştirilmiş bir mefhumunu veya yönelimini tesellüm eder.[52]</p>



<p>Hafıza, bu parçalara ayrılmış ve özselleştirilmiş görüntüleri saklar ve onları istediği (irade ettiği) zaman, yani iradeye dayalı bir fiille hatırlayabilir. Anımsama (<em>tezekkür</em>), bu parçaları, düşünmeye dayalı yeti içinde, aranan nesnenin cismî özelliklerini ete kemiğe büründüren eksiksiz imgelerle yeniden birleştirir. Tanımlandığı gibi, her ikisi de Afrodisiaslı İskender tarafından geliştirilen, hafızanın faaliyeti ile aklın meleke halindeki (<em>in habitu</em>) faaliyeti arasında bir paralellik vardır, çünkü her ikisi de belirli bir algının (hafızanın rolünün) ya da tümel bir kavramın (<em>meleke halindeki akıl</em>) önceden kavranmış içeriklerini oluşturan esas mefhumları korur.</p>



<p>İbn Rüşd, hıfzetme kuvvesini (memorative faculty), genel olarak, belirli bir hayali biçimin yönelimleriyle sınırlandırırken, onun aynı zamanda tümellerle de ilgili olduğunu kabul eder. Bu, hıfzetme kuvvesinde saklanan yönelimin yardımıyla hatırlanan ve tümeli belirli bir imgeyle ilişkilendiren düşünmeye dayalı kuvve aracılığıyla yapılır. Söz konusu “yönelim” imgenin ayırt edici özelliği veya tabiatıdır.[53] Yani, tümel bir fikir, onu çağrıştıran (connote) bir imgeyi hatırlayarak hatırlanır. Aristoteles’in dediği gibi, ” düşünmek, imge olmadan imkansızdır.”[54]</p>



<p>İbn Rüşd, böylece, hatırlamayı üç aşamalı bir işlem olarak ele alır: düşünme kuvvesi (kuvve-i müfekkire), hafızada tutulan hayalî bir biçimin yönelimlerini kullanır ve arzu edilen algının eksiksiz bir hatırlanışını ortaya çıkarmak için bunları başlangıçtaki duyusal imge ile birleştirir.[55] İbn Rüşd’ün tasarısında cimrilik ağır bassa da, İbn Sînâ tarafından geliştirilenle benzerliği dikkat çekicidir.</p>



<p>İbn Rüşd, İbn Sînâ ile birlikte, hayvanların keskin bir yönelim duyusuna sahip olduklarını, diğerlerinin tabiatındaki duyusal olmayan nitelikleri hemen tespit edebildiklerini ve böylece hayatta kalma özelliklerini güçlendirdiklerini tespit eder. İbn Rüşd, bunu, hafızanın kışkırttığı (abetted) hayal gücünün bir işlevi olarak kabul eder ve nefsin kuvvelerini Aristoteles’in yaptığından daha fazla çoğaltmak istemediğinden, nefse bağımsız bir “tahmin” kuvvesi (<em>vehim</em>) statüsü bahşetmez.[56]</p>



<p>İbn Rüşd, içsel duyuları ve hafızayı beynin çeşitli bölümlerinde konumlandırma hususunda Aristoteles’ten ziyade Galen’i ve oluşmuş “fikir birliğini”ni takip eder: Sağduyu ve hayal kurma kuvvesi (kuvve-i mütehayyile) beynin ön lobunda, düşünme kuvvesi (kuvve-i müfekkire) ortada, hafıza ise arka lobdadır.[57] Güçlü bir hafızaya beynin ön ve arka kısmındaki kuruluğun, zayıf bir hafızaya ise imgelerin ve fikirlerin beyne tutunmasını engelleyen ıslaklığın neden olduğu düşünülmüştür. Hafızanın kendini çoğunlukla gençlik yıllarında gösteren en iyi hali, hem çabuk anlama (ıslaklığın olumlu faydası) hem de uzun süreli bir hafıza sağlayacak şekilde ıslaklıkla kuruluğun arasındadır.[58]</p>



<p>İçsel duyular, pek tabii dışsal duyular gibi, vücudun organlarında fiziksel konumlara sahipken, akıl kuvvesi buna sahip değildir. Bu, İbn Rüşd’ün, akıl kuvvesini, Aristoteles fiziğinin karakteristiği olan hilomorfik modelde yapılanmış biçimde tasavvur etmesini engellemez. <em>De anima</em>‘da basitçe pratik akıl olarak geçen düşünme kuvvesi, bu eserde ifade edildiği üzere, ilk önce duyusal ve mütehayyil yönelimleri işleyen ve hem tümevarımın hem de tümdengelimin aklî sıraları boyunca tercih ve bilinçlilik icra eden kuvvedir. Bu pratik akıl, daha sonra tümel fikri veya önermeyi daha önce ele alınan belirli bir konudan soyutlayan nazarî mukabilir (theoretical counterpart) için bir madde veya alt tabaka görevi görür.[59]</p>



<p>Nazarî aklın evrensel hakikate ulaşma arayışı, İbn Rüşd’ün, görece az sayıda kişinin bunu başardığına inanmasına rağmen [60] “ziyadesiyle ilahî” bir arayış olarak nitelendirdiği ‘’nefsin kemale ermesi’’dir. Aranan nihai bilgi, Faal Akıl’ın ta kendisidir. İnsanlık bir bütün olarak bu seviyeye ulaşamamış olabilir, ancak bu bir gün yaşanacak, çünkü “tabiat, tüm hakikî (ve sonlu) ihtimallerin eninde sonunda (evrenin ebedi olduğu göz önüne alınırsa) bunun gerçekleştirilmemesine izin vermeyi reddedecektir’’.[61]</p>



<p>Bu ifade, De anima üzerine diğer iki şerhinde tekrarlanmasa da, İbn Rüşd’ün, bireyin Faal Akıl’ın bilgisi yoluyla kemale ereceğine olan inancı sabit kalmıştır. Bir akledilirin her bilişselliği, özne ve nesnenin bir özdeşleşme fiilidir ve aralarında hiçbir maddi engelin varolduğundan söz edilmez.[62] Gelgelelim, Faal Akıl’ın bilgisinin diğer her şeyden üstün geldiği (surpass), içeriğinin benzersiz ve tamamen kapsamlı olduğu düşünülmektedir. Yeryüzündeki tüm biçimlerin türleri, tek bir akledilir varlık haline getirilecek şekilde Faal Akıl’da birleştirilmiş olarak bulunur.</p>



<p>İbn Rüşd, hayatı boyunca Faal Akıl’ın (dünyevi) biçimlerin bir biçimi olduğu görüşüne bağlı kaldı, ancak Faal Akıl ile yeryüzündeki biçimler arasındaki ilişkiye dair anlayışı zamanla değişti. Başta, Faal Akıl’ı tüm ay-altı maddelere biçimler bahşeden bir cevher olarak düşünürken, daha sonra onu, Aristotelesçi terimlerle, zekanın, hem potansiyel olarak zeki özneyi, hem de akledilir nesneyi “aydınlatan” veya edimselleştiren etken nedeni olarak gördü.[63] Gelgelelim, anlama kabiliyetinin (intellection) bir ereksel nedeni olarak hizmet eden Faal Akıl, insanlığın bilgi arayışının nihai hedefi olarak, bir kişiye nefsinin sahip olabileceği en büyük <em>saadet</em>i sunuyordu.</p>



<p>Selefleri gibi İbn Rüşd’e göre de bir kişinin heyûlânî (hylic) veya maddi akıl tarafından temsil edilen aklî potansiyeli, Faal Akıl tarafından hayata geçirilir. Bu, işletimsel olarak kazanılmış akıl (<em>akl-ı müstefâd</em>) haline gelen örtülü bir fikirler haznesini (a latent store of ideas), yani melekedeki aklı (<em>akl bi’l-meleke</em>) yaratır. Faal Akıl ile birleşim, yani ittisâl, özne ve nesnenin bir birliği (<em>ittihâd</em>) olduğu için, aklın gelişiminin bu son aşamasında gerçekleştir.[64]</p>



<p>İbn Rüşd, potansiyel veya “maddi” akıl mefhumuyla seleflerinden daha fazla mücadele etmiştir. De anima’nın epitomasında, ilk olarak maddi aklı bedende veya hayal gücünde yer alan bir eğilim olarak gören Afrodisiaslı İskenderci-İbn Bâcceci görüşü izleyerek, daha sonra da esasen nefsin dışında kalan bir cevher olarak ele aldığı maddi aklın maddi olmayan nesnelliğini güvence altına almak için iki pozisyon sunar.[65] Themistius’un savunduğu görüşü yansıtan bu ikinci görüş, İbn Rüşd’ün okuyucuya kendi pozisyonunu açıkça tavsiye ettiği Büyük Şerh’te sunulan görüştür.[66]</p>



<p>Gelgelelim, İbn Rüşd, maddî aklın tabiatı konusunda üçüncü bir pozisyona sahiptir. Bu, Büyük Şerh’ten sonra ya da daha büyük bir olasılıkla, onun ilk taslağından sonra yazmış olduğu düşünülen Orta Şerh’te sunduğu görüştür.[67] Batı dünyasının Latin kesiminde yalnızca Büyük Şerh’in tercümesine bulunuyordu ve bu nedenle Orta Şerh’te sunulan maddî akla ilişkin alternatif felsefî görüşten habersizlerdi. Orta Şerh, onu İbranice tercümesinden okuyan ve Büyük Şerh’in İbranice tercümesinden yoksun olan İbn Rüşdcülüğe meyilli Yahudi filozoflar için önemli olsa da, İbn Rüşd’ün Orta Şerh’te aldığı pozisyon kayda değer bir tutarlılık barındırıyordu.</p>



<p>İbn Rüşd, Küçük Şerh’teki ilk takdiminde olduğu gibi, Orta Şerh’te de maddî aklı doğrudan kuvve-i mütehayyile ile veya daha doğrusu bu kuvve-i cismiyye’nin meylettiği akledilir yönelimlerle ilgili olarak ele alır.Ancak burada, İbn Rüşd, kuvve-i mütehayyile ile arasındaki ilişkinin, maddî aklın tabiatında “tesadüfi” olduğunu ve onun esas ilişkisinin Faal Akıl ile olduğunu vurgular. Maddî akıl, ebedi ve daima edimsel olan Faal aklın insanlardaki geçici ve ayrık bir görünümüdür. Bu bizim “ilk mükemmelliyetimizdir”, Faal Akıl ise bizim için nihai bir mükemmelliyeti veya “ereksel biçimi” temsil eder.[68]</p>



<p>Orta Şerh, Afrodisiaslı İskender ve Themistius’un görüşlerinin bir kaynaşımından (fusion) hareketle maddî akla şekil verir.</p>



<p>İbn Rüşd, Afrodisiaslı İskender’den yola çıkarak, maddî veya potansiyel aklın, nefsin mütehayyil biçimleri soyut akledilirler olarak sunması için sahip olduğu bir eğilim veya yetenek olduğunu düşünür;[69] Themistius’tan yola çıkarak ise, maddî aklı ayrı bir gayri maddî cevher olarak ele alır. Gelgelelim, bu durum İbn Rüşd’ün Orta Şerh’teki görüşleri için geçerlidir. İbn Rüşd’e göre bu ayrı tözün alt tabakası, Faal Akıl’ın eksiksiz ve ebediyen edimsel ifadesidir.</p>



<p>İbn Rüşd, Büyük Şerh’te, maddî ve Faal akılların, ayrı, yani gayri maddi ancak cevherî tabiatını ve bunların potansiyel akledilirlerden edimsel akledilirlere olan ilişkisini korur.  Gelgelelim, onları aynı zekanın iki farklı yönü olarak değil, iki ayrı madde olarak ele alır. Maddî akıl böylece tözselleştirilerek (hypostatized) bir “dördüncü tür varlık”, yani potansiyellik olarak maddenin (matter qua potentiality) semavî prensibi olarak ele alınır. Bu prensip, Faal Akıl tarafından temsil edilen biçimsel prensip ile birlikte, duyulur nesneler benzer hilomorfik prensipler tarafından teşkil edildiğinde bile, akledilir biçimlerin tabiatını ve faaliyetini açıklar.[70]</p>



<p>Böylelikle, Büyük Şerh’te maddî akıl, Faal Akıl’ın ardından “(semavi) hiyerarşideki ayrı akılların sonuncusu” olarak görülür.[71] İbn Rüşd’e göre maddî aklın bu şekilde fiziken yeniden konumlandırılması, onun bozulmazlığını (incorruptibility) ve nesnelliğini güvence altına alabilir, ancak bu, İbn Rüşd’ün varlığını kabul ettiği bir aklî kuvvenin insanlarda mevcut olduğunu açıklamaz. Bu amaçla, İbn Rüşd, <em>tefekkür</em>ün (cogitation) bilişsel süreçte oynadığı rolü genişletir. Yukarıda bahsedildiği gibi, İbn Rüşd, tefekkürü, hem duyumda bulunan mütehayyil yönelimleri hem de tahayyülün akledilir yönelimlerini tesellüm edip işleyebilen, böylece maddî ve faal akılların tamamladığı soyutlama ve tümelleştirme sürecini başlatan bir cismî kuvve olarak görür.[72]  İbn Rüşd, Büyük Şerh’te aynı zamanda benzer bir cismî tabiata ve işleve sahip olan ve imgelerle akledilirlerin tikel ve tümel alanları arasında köprü kuran bir “passible intellect”i de tanıtır.[73]</p>



<p>Yine de, İbn Rüşd, Büyük Şerh’te maddî aklı, onun yerini tutan aklî güçler olarak görülebilecek şeyler aracılığıyla bireysel bir bozulabilir (corruptible) bedenden uzaklaştırma girişimlerine rağmen, bir kişinin aklî gelişimini ele almada maddi aklı ve hatta Faal Akıl’ı da dahil eder. Onların mevcudiyeti, tümel cevherlerin kendileri açısından gerekli olmasa da, aklını kemale erdirmek için çaba gösteren bir birey için esastır. Bu gayri maddi kuvvelerin nefsteki konumu, ne Orta ne de Büyük Şerhlerde hiçbir yerde açıkça belirtilmemiştir, ancak işlevleri ve iç dinamikleri benzer doğrultuda ifade edilir. Birey aklını kemale erdirdiğinde, bunu ne kadar mükemmel biçimde yaparsa, yani ne kadar fazla sayıda soyut hakikat biriktirirse, aklı kadar az oranda tikel ve bireysel bir hal alır ve kendisine o kadar az “ait” olur. Nihayetinde, bir kişinin tamamıyla idrak edilmiş aklı, teorik olarak Faal Akıl ile birleşebilir, bu sayede bireyselliğin tüm izleri ortadan kalkar.</p>



<p>İbn Rüşd, çok az kişinin aklının kemale erdiğinin, yani bilinmesi gereken her şeye hakim olduğunun farkındaydı ve buna erişmiş bir kişinin bile, insan olma durumunu ve yeme, içme ve entelektüel olmayan arayışlar gerektiren bir arada kalma durumunu (state of conjunction) süresiz olarak devam ettiremeyeceğinin farkındaydı. Dolayısıyla İbn Rüşd, konuyla ilgili bütün şerhlerinde ve diğer yazılarında, canlı varlıklardaki aklî bireyselleşmenin varoluşunu küçümsemez. Birçok kişi İbn Rüşd’ün, bunu, faal aklın yanı sıra yalnızca tek bir maddenin bulunduğu aklın birliği (monopsychism) nazariyesinde reddettiğini düşünüyordu.</p>



<p>İbn Rüşd, konuyla ilgili kısa makalelerinden birinde, bir kişinin tam olarak idrak edilmeyen kazanılmış aklının, Faal Akıl ile birleştiğinde kimliğini kaybettiğini[74] ve onun içinde tamamen özümsendiğini resmeder. Bu, geçici bir varlık hali olsa da, bahsettiğimiz nadir bireylerin başına gelebilir. Gelgelelim, bir bedenin ölümü gerçekleştiğinde her birinin gayri maddi zekası, ne kadar az ya da çok gelişmiş olurlarsa olsunlar, tek bir Faal Akıl içinde kuşatılır. Bireyi, tümel (küllî) hakikatlerin farkına varmaya sevk eden ve o şahsın nefsinin tikel teşekkülünü etkileyen olumsal (contingent) ve maddî şartlar kalıcı değildir ve kazanılan küllî akledilirlerin, her zaman temsil edildikleri Faal Akıl dışında kalacak hiçbir cevheri yoktur. </p>



<p>Sonuç olarak, klasik dönem Müslüman filozoflarının psikoloji anlayışlarının Aristotelesçi ve Neo-Platoncu bakış açıları arasında bölündüğü ve yine aynı dönemde bu bakış açılarının herhangi birini ya da her ikisini birden destekleyen sentez girişimlerinin olduğu söylenebilir. Aristoteles’in tabiatçılığı (natüralizmi), sonsuz mutluluk (bu kavramın felsefi olarak ne kadar çetrefilli olduğu kanıtlansa da) vaat eden küllî hakikatlare dair bilginin arayışında sıklıkla altüst edildi.</p>



<p></p>



<p class="has-vivid-red-color has-text-color"><a href="https://plato.stanford.edu/entries/arabic-islamic-mind/notes.html"><strong>Notlara ulaşmak için tıklayınız.</strong></a></p>



<p></p>



<p></p>



<p></p>



<h2 class="wp-block-heading">Kaynakça</h2>



<h3 class="wp-block-heading">Birincil Kaynaklar</h3>



<ul class="wp-block-list"><li>Aristotle, 1995 Barnes, Jonathan, trans., <em>The Complete Works of Aristotle</em>. Princeton, Bollingen.</li><li>Alfarabi, 1938 Bouyges Maurice, ed., <em>Risâlah fî l-‘Aql</em>. Beyrouth, Imprimerie Catholique.</li><li>–––, 1962 Mahdi, Muhsin, trans<em>., Alfarabi’s Philosophy of Plato and Aristotle</em>. Ithaca, Cornell University Press.</li><li>–––, 1985 Walzer, Richard, <em>Farabi on the Perfect State</em>. Oxford, Clarendon Press.</li><li>Al-Kindî, 1950-53 Abû Rîdah, M.‘A.H., ed., <em>Rasâ’il al-Kindî al-Falsafîya</em>. Cairo, Dâr al-Fikr al-‘Arabî. 2 volumes.</li><li>–––, 1974 Ivry, Alfred L., trans., <em>Al-Kindî’s Metaphysics</em>. Albany, State University of New York Press.</li><li>Avicenna, 1956 Bakos, Jân, ed. and trans.,<em>Psychologie D’Ibn Sînâ (Avicenne) d’après son oeuvre ash-Shifâ</em><em>’</em>. Prague, Editions de l’Académie Tchécoslovaque des Sciences.</li><li>–––, 1985 Fakhry, Majid, ed., <em>Avicenna: Kitâb al-Najât</em>. Beirut, Dâr al-ACIRCfâq al-Jadîdah.</li><li>–––, 2005 Marmura, Michael, trans., <em>Avicenna: The Metaphysics of the Healing</em>. Provo (Utah), Brigham Young University Press.</li><li>–––, 1960 Moussa, Mohammad Youssef, Dunya, Solayman, Zayed, Sa’id, edd., <em>Avicenna’s Metaphysics: Al-Shifâ’, Al-Ilâhiyyât</em>. Cairo, Organisme Général des Imprimeries Gouvernementales.</li><li>–––, 1952 Rahman, Fazlur, trans., <em>Avicenna’s Psychology</em>: Book 2, Chapter 6 of Kitâb al-Najât. London, Oxford University Press. Reprint Westport, CT., Hyperion.</li><li>–––, 1959 Rahman, Fazlur, ed., <em>Avicenna’s De Anima: Being the Psychological Part of Kitâb Al-Shifâ’</em>. London, Oxford University Press.</li><li>Averroes, 1982 Bland, Kalman P., ed. and trans., <em>The Epistle on the Possibility of Conjunction with the Active intellect by Ibn Rushd with the Commentary of Moses Narboni</em>. New York, The Jewish Theological Seminary of America.</li><li>–––, 1961 Blumberg, Harry, trans., <em>Epitome of Parva Naturalia</em>. Cambridge, MA, The Mediaevel Academy of America; Arabic edition, 1972.</li><li>–––, 1930 Bouyges, Maurice, ed., <em>Averroes’ Tahafot at-Tahafot</em>. Beyrouth, Imprimerie Catholique.</li><li>–––, 1953 Crawford, F. Stuart, ed., <em>Averrois Cordubensis: Commentarium Magnum in Aristoteles De Anima Libros</em>. Cambridge, MA., The Mediaeval Academy of America.</li><li>–––, 1954 Van Den Bergh, Simon, trans., <em>Averroes: Tahafut al-Tahafut</em>. London, Luzac.</li><li>–––, 2002 Ivry, Alfred L., ed. and trans., <em>Averroës: Middle Commentary on Aristotle’s De anima</em>. Provo (Utah), Brigham Young University Press.</li><li>–––, 1985 Nogales, Salvador Gómez, ed., <em>Epitome De Anima</em>. Madrid, Consejo Superior de Investigaciones Cientificas Instituto“Miguel Asín” Instituto Hispano-Arabe de Cultura.</li><li>–––, 1987 Nogales, Salvador Gómez, trans<em>., La Psicología de Averroes: Commentario al libro sobre el alma de Aristóteles</em>. Madrid, Universidad Nacional de Educación a Distancia.</li><li>–––, 2009 Taylor, Richard C., trans. Averroes (Ibn Rushd) of Cordova: Long Commentary on The De Anima of Aristotle. New Haven, Yale University Press.</li><li>Ibn Bâjjah, 1942 Palacios, Miguel Asin, ed. and trans., “<em>Tratado de Avempace sobre la union del intellecto con el hombre</em>,” <em>Al Andalus</em> 7, 1–47.</li><li>–––, 1960 al-Ma‘sûmî, Muhammad Saghîr Hasan, ed., <em>Kitâb al-Nafs</em>. Damascus, al-Majma‘ al-‘Ilmî al-‘Arabî.</li><li>–––, 1961 al-Ma‘sûmî, Muhammad Saghîr Hasan, trans., <em>‘Ilm al-nafs</em>, (Science of the Soul). Karachi: Pakistan Historical Society. Reprinted by F. Sezgin, Publications of the Institute for the History of Arabic and Islamic Science: Islamic Philosophy 75, Franfkurt am Main, 1999.</li><li>–––, 1968 Fakhry, Mâjid, ed., <em>Rasâ’il Ibn Bajja al-ilâhîya</em> (Opera Metaphysica). Beirut, Dâr al-Nahâr li-l-Nashr. Reprint 1990.</li><li>–––, 1983 al-‘Alawî, Jamâl al-Dîn, ed., <em>Rasâ’il falsafîya li-Abî Bakr Ibn Bâjja</em>. Beirut-Casablanca: Dâr al-Thaqâfa—Dâr al-Nashr al-Maghribîya.</li><li>Razi, 1939 Kraus, Paul, ed., <em>Opera Philosophica</em>. Cairo, n.p.</li><li>–––, 1950 Arberry, Arthur J. <em>The Spiritual Physick of Rhazes</em>. London, John Murray. Reprinted as <em>Razi’s Traditional Psychology</em>, Damascus (n.p., n.d).</li></ul>



<h3 class="wp-block-heading">İkincil Kaynaklar</h3>



<ul class="wp-block-list"><li>Adamson, Peter, 2006, “Vision, Light and Color in Al-Kindi, Ptolemy and the Ancient Commentators,” <em>Arabic Sciences and Philosophy</em>, 16: 207–36.</li><li>Altmann, Alexander, 1965, “Ibn Bâjjah on Man’s Ultimate Felicity,” H.A. Wolfson Jubilee Volume (n.e.), Jerusalem, The American Academy of Jewish Research, I:47–87.</li><li>Arberry, Arthur J., 1964, <em>Aspects of Islamic Civilization</em>. London, George Allen & Unwin.</li><li>Black, Deborah L., 1993, “Estimation (<em>Wahm</em>) in Avicenna: The Logical and Psychological Dimensions.” <em>Dialogue</em> XXXII, 219–58.</li><li>–––, 1996, “Memory, Individuals and the Past in Averroes’s Psychology,” <em>Medieval Philosophy and Theology</em> 5, 161–87.</li><li>–––, 2000, “Imagination and Estimation: Arabic Paradigms and Western Transformations.” <em>Topoi</em>19, 59–75.</li><li>D’Ancona Costa, Cristina, “Aristotelian and Neoplatonic elements in Kindî’s Doctrine of Knowledge.” <em>American Catholic Philosophical Quarterly</em> LXXIII, 9–35.</li><li>Davidson, Herbert A. 1992, <em>Alfarabi, Avicenna, & Averroes, on Intellect</em>. New York, Oxford University Press.</li><li>Druart, Thérêse-Anne, 1988, “The soul and Body Problem: Avicenna and Descartes,” <em>Arabic Philosophy and the West</em>, ed. Thérêse-Anne Druart. Washington, D.C., Center for Contemporary Arab Studies, Georgetown University, 27–49.</li><li>Endress, Gerhard, 1994, “Al-Kindî Über die Wiedererinnerung der Seele.” <em>Oriens</em> 34, 174–219.</li><li>Fakhry, Majid, 1970, <em>A History of Islamic Philosophy</em>. New York, Columbia University Press.</li><li>Gutas, Dimitri, 1988, <em>Avicenna and the Aristotelian Tradition</em>. Leiden, Brill.</li><li>–––, 2001, “Intuition and Thinking: The Evolving Structure of Avicenna’s Epistemology,” <em>Aspects of Avicenna</em>, ed. Robert Wisnovsky. Princeton, Markus Wiener Publishers, 1–38.</li><li>Hasse, Dag, 2000, <em>Avicenna’s De anima in the Latin West</em>. London, Warburg Institute.</li><li>Hyman, Arthur and Walsh, James 1973. <em>Philosophy in the Middle Ages</em>. Indianapolis, Hackett Publishing.</li><li>Ivry, Alfred L., 1997, “Averroes’ Short Commentary on Aristotle’s De anima,” <em>Documenti e Studi Sulla Tradizione Filosofica Medievale</em> VIII, 511–49.</li><li>–––, 1999, “Averroes’ Three Commentaries on De anima,” in G. Endress and J.A. Aertsen, eds., <em>Averroes and the Aristotelian Tradition</em>. Leiden, Brill, 199–216.</li><li>Janssens, Jules, 1987, “Ibn Sînâ’s Ideas of ultimate Realities, Neoplatonism and the Qur’ân as Problem-Solving paradigms in the Avicennian System.” <em>Ultimate Reality and Meaning</em> 10, 252–71.</li><li>Jolivet, Jean, 1971, <em>L’Intellect selon Kindî</em>. Leiden, Brill.</li><li>Michot, Jean R. 1986, <em>La destinée de l’homme selon Avicenne</em>. Louvain, Peeters.</li><li>Peters, Francis, 1968, <em>Aristoteles Arabus</em>. Leiden, E.J. Brill.</li><li>Rahman, Fazlur, 1958, <em>Prophecy in Islam</em>. London, George Allen & Unwin.</li><li>Sebti, Meryem, 2000, <em>Avicenne: L’ame humaine</em>. Paris, Broché.</li><li>Taylor, Richard, 1999, “Remarks on Cogitatio in Averroes’ Commentarium Magnum in Aristotelis De anima Libros,” in G. Endress and J.A. Aertsen, eds., <em>Averroes and the Aristotelian Tradition</em>. Leiden, Brill, 217–55.</li><li>Taylor, Richard, 2005, “The Agent intellect as ‘form for us’ and Averroes’s Critique of al-Fârâbî,” <em>Proceedings of the society for Medieval Logic and Metaphysics</em>, 5, 18–32.</li><li>Wolfson, Harry A. 1935, “The Internal Senses in Latin, Arabic and Hebrew Philosophic Texts.” <em>Harvard Theological Review</em>, vol. 28, 70–133; reprinted in Wolfson, <em>Studies in the History of Philosophy and Religion</em>. Cambridge, MA, 1973, I: 250–314.</li></ul>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Deniz-Karakullukcu.jpeg" width="64" alt="Deniz Karakullukcu"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Deniz Karakullukcu</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Lise eğitimini İstek Vakfı’nda tamamladı. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra şu anda üniversite eğitimine Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde devam etmektedir. Şu anda Roger Scruton'ın ''How to Be a Conservative'' adlı kitabının çevirisini gerçekleştirmekte, aynı zamanda Komplike Dergi'de yazarlık ve Daktilo1984'de çevirmenlik yapmaktadır. Siyasi faaliyetlerini güncel olarak kurucularından olduğu Demokrasi ve Atılım Partisi'nin yönetim kurulu üyesi olarak sürdürüyor.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/07/arap-ve-islam-dusuncesinde-psikoloji-ve-zihin-felsefesi-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Arap ve İslâm Düşüncesinde Psikoloji ve Zihin Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Herakleitos (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/herakleitos-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/herakleitos-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Kaynak Metin Yazar: Daniel W. Graham Çeviri: A. Hakan Temiz Herakleitos M.Ö. 500 yıllarında faal olan Ephesoslu (Şimdiki Kuşadası, Türkiye yakınları) Yunan filozof Herakleitos, anlaşılmaz-gizil anlamlı bir dilde ifade ettiği kendine has teorisini öne sürmüştür. En çok, şeylerin sürekli değişimi (evrensel akış), karşıt şeylerin birbirleriyle örtüşmesi (karşıtların birliği) ve evrenin temel malzemesinin ateş olduğu doktrinleriyle bilinir. Bu doktrinlerin kesin yorumları tartışmalıdır, çoğu zaman bu teoriden çıkarılan yani Herakleitos’un anladığı şekliyle dünyada, çelişkili önermelerin doğru olması gerektiği sonucu gibi. 1. Yaşamı ve Çalışmaları Herakleitos’un yaşamı hakkında çok az şey biliniyor. Elimizde olan kaynakların çoğu, onun yazılarından çıkarıldığı kadarıyla bilinen karakterinin tasvir
Author information





A. Hakan Temiz



Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okumaktadır.                                                                  Daha çok Antik Çağ Felsefesi ve etimoloji üzerine düşünerek araştırma yapıyor. Senaryo metinleri okuyor, çeviriyor ve düzenliyor. Düzyazı şiire, sinema tarihine, özellikle Amerikan ve Fransız sinemasına ilgi duyuyor.

 | 



Herakleitos (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/07/Utrecht_Moreelse_Heraclite.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Herakleitos, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-file"><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/07/Heraclitus.pdf">Yazıyı PDF olarak okumak için tıklayınız.</a><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/07/Heraclitus.pdf" class="wp-block-file__button" download>İndir</a></div>



<p></p>



<p><a href="https://plato.stanford.edu/entries/heraclitus/"><strong><em>Kaynak Metin</em></strong></a></p>



<p><em>Yazar: Daniel W. Graham</em></p>



<p><em>Çeviri: A. Hakan Temiz</em></p>



<p></p>



<p></p>



<h2 class="has-text-align-center wp-block-heading"><strong>Herakleitos</strong></h2>



<p>M.Ö. 500 yıllarında faal olan Ephesoslu (Şimdiki Kuşadası, Türkiye yakınları) Yunan filozof Herakleitos, anlaşılmaz-gizil anlamlı bir dilde ifade ettiği kendine has teorisini öne sürmüştür. En çok, şeylerin sürekli değişimi (evrensel akış), karşıt şeylerin birbirleriyle örtüşmesi (karşıtların birliği) ve evrenin temel malzemesinin ateş olduğu doktrinleriyle bilinir. Bu doktrinlerin kesin yorumları tartışmalıdır, çoğu zaman bu teoriden çıkarılan yani Herakleitos’un anladığı şekliyle dünyada, çelişkili önermelerin doğru olması gerektiği sonucu gibi.</p>



<p><strong>1. Yaşamı ve Çalışmaları</strong></p>



<p>Herakleitos’un yaşamı hakkında çok az şey biliniyor. Elimizde olan kaynakların çoğu, onun yazılarından çıkarıldığı kadarıyla bilinen karakterinin tasvir edilmesi amacıyla öne sürülen anlatılardan oluşur. (Diogenes Laertius 9.1–17). İyonya’nın önemli bir şehri olan Ephesos,  Anadolu’da Yunan yerleşim bölgesiydi. Fakat onun (Herakleitos) hayatı boyunca Pers egemenliğine maruz kaldı. Bir rivayete göre, sonradan hakkından vazgeçip kardeşine bıraktığı İyonyalıların onursal unvanını ve kral makamını almıştı. Onun kendi siyasi yorumlarından hareketle, demokrasiye karşı aristokrat hükümeti yeğlediği kabul edilir.</p>



<p>Herakleitos’un yaşadığı şehir daha sonra ilk filozoflar olarak kabul edilen düşünürlerin yaşadığı Miletos’a yakındır; ancak bu Miletoslu düşünürlerden (Thales, Anaksimandros, Anaksimenes) herhangi biriyle tanıştığına veya onlardan ders aldığına hatta hayatı boyunca seyahat edip etmediğine dair bir bilgi yoktur.</p>



<p>Tek bir kitap yazdığı (papirüs rulosu halinde) ve onu Ephesos’taki Artemis Tapınağı’na bıraktığı söylenir. Herakleitos zamanında herhangi bir kütüphane olduğuna dair bir bilgimiz olmadığından ve o zamanlarda tapınaklar genelde para ve diğer değerli eşyalara depo olarak hizmet ettiğinden bu durum akla oldukça yatkındır. Herakleitos’un kitabının yapısı tartışmalıdır. Nispeten tutarlı ve art arda gelen argümanlardan oluşmuş olabileceği gibi diğer yandan bize ulaşan çok sayıda (yüzün üzerinde) fragman, muhtemelen bütünün oldukça büyük bir kısmını oluştursa da birbirleriye kolayca bağlantı kurulamaz durumdadırlar. Bundan dolayı diyebiliyoruz ki, kitabın devamlı anlatımlardan çok, sözler ve epigramlardan oluşması mümkün hatta kuvvetle muhtemeldir. O halde kitaba bu anlatılan biçim ile bakılırsa, Miletosluların kosmolojik incelemelerinden çok, <em>yedi bilge</em>ye* atfedildiği gibi bir söylevler toplaması gibi görünebilirdi.</p>



<p>Kitabından haberi olan Teophrastus, kitabın sadece yarım kalmış, yazarın melankolisine atfettiği bir tür karmaşıklık olarak göründüğünü söyler. Diogenes Laertius, eserin biri kosmoloji, biri siyaset (ve etik), biri de teoloji olmak üzere üç bölüme ayrıldığını ( bunun kimin tarafından yapıldığını söylemeden) bildirir.</p>



<p>* <em>Thales, Solon, Khilon, Bias, Kleobulos, Pittakos, Periandros</em></p>



<p>Tüm bu konular Herakleitos’un günümüze ulaşan fragmanlarında işlenir, fakat Herakletios bilim, insan ilişkileri ve teoloji arasında derin bağlantılar gördüğünden, eserin işlenen bu konular arasında hangi sınırları çizmiş olabileceğini görmek genellikle zordur. </p>



<p>Diğer erken dönem filozoflarından farklı olarak Herakleitos, genellikle (kısmen anakronistik şekilde) eskilere doğru atılan sonraki öğrencilerden, birkaç okul ve hareketten bağımsız olarak görülür ve kendisi de kendi kendini eğittiğini ima eder (B101). Eski ve modern yorumcular tarafından maddeci bir monist veya süreç (akış) filozofu olarak çeşitli biçimlerde ele alınmıştır; bilimsel bir kosmolog, bir metafizikçi veya esasen dini bir düşünür; bir ampirist, bir rasyonalist veya bir mistik; geleneksel bir düşünür veya devrimci; bir mantık geliştiricisi veya çelişmezlik yasasını reddeden biri; ilk sahici filozof ya da anti-entelektüel bir <em>obscurantist</em>*<em>. </em>Ephesos’un bilgesinin tartışmalı kalacağından ve yorumlanmasının zor olmaya devam edeceğinden şüphe yok, ancak <em>scholars</em>**, onun çalışmalarını anlamak ve kavramak konusunda önemli ilerlemeler gerçekleştirmişlerdir.</p>



<p><strong>2. Yöntem</strong></p>



<p>Herakleitos, kendi zamanına ait düşünce kalıbından çıkmak için her türlü çabayı göstermiştir fakat bununla birlikte kendisinden önce gelenlerin düşünüş ve dillerinden çeşitli şekillerde etkilenmiştir. Epik ozanlar Homeros ve Hesiodos, ozan ve filozof Ksenophanes, tarihçi ve antikacı Hekataios, dini guru Pythagoras, <em>Priene’</em>li*** Bilge Bias, ozan Arkhilokhos, ve Miletoslu filozoflar gibi kişiler dahil olmak üzere, bu filozofların çoğunu açıkça veya dolaylı olarak eleştirmiş ve kendi yolundan sapmıştır. <em>Polumathiê, </em>veya bilgi toplamayı ‘’anlamayı öğretmediği’’ gerekçesiyle reddetti (B40). Epik şairlere aptal muamelesi yaptı ve Pythagoras’ı bir sahtekar olarak adlandırdı.</p>



<p>Herakleitos, fragmanlarında Miletosluları bariz bir şekilde eleştirmez. Eski filozoflar arasında en ileri düşünceli kimseler olarak onları gördüğü de olasıdır. Thales’i takdir ettiği söylenebilir (B38); Anaksimandros’u dünyadaki haksızlıkların rolüne yeterince değer vermediği gerekçesiyle üstü kapalı olarak eleştirir (B80). Herakleitos’un görüşleri, Miletosluların ilkelerine yönelik yapılan eleştirilerin somutlaşması çerçevesinde görülebilir, tabii eleştirilerle birlikte yaptığı düzeltmeler de aslında Miletosluların temeli üzerine kurulmuştur.</p>



<p>Herakleitos’un, ondan önceki felsefeden ayrıldığı en temel konu, insan ilişkilerine yaptığı vurguda yatmaktadır. Kendinden öncekilerin fiziki ve kosmolojik teorilerini devam ettirirken, odağını kosmik alandan, insani alana kaydırır.</p>



<p><em>*  ‘’obscurantist’’ ‘’gerici’’ veya ‘’bilmesinlerci’’ kelime karşılıklarıyla sözlükte yerini bulur. Bu kelimenin geçtiği cümlede, Herakleitos’un yazılarının niteliğini (kapalı anlam) göz önünde bulundurarak, bilgisini açıkça ortaya koymama veya bilginin açıkça anlaşılmasına karşı olma tutumu olarak anlamak yerinde olabilir. </em></p>



<p><em>** ‘’scholars’’ kelimesini cümlenin de akışından dolayı, bilgin, bilim adamı, okumuş kişi, öğrenci gibi anlamlardan yalnızca uygun düşen biriyle değil; bilgi yolunda iş yapan her kimseyi anlayarak okumak daha yerinde olacaktır. Ç.N.</em></p>



<p><em>*** ‘’Priene’’ günümüzde Aydın’da bulunan Antik Yunan şehridir. Bias, bu şehirde yöneticilik de yapmıştır. </em></p>



<p>İnsanlıktan hoşlanmıyor gibi görünmeseydi onu ilk hümanist olarak düşünebilirdik. Çoğu insanın, teorisini anlayamayacak kadar ahmak olduğunu başından beri net bir şekilde ortaya koyar. En çok, felsefenin insana ilişkin yönleriyle ilgileniyorsa da yalnızca seçkin okuyucuların onun öğretilerinden yararlanabileceğini düşünen Platon gibi seçkinciliği destekler. Ve belki de bundan dolayı, Platon gibi, felsefi ilkelerini doğrudan öğretmez; onları yazar ile okur arasına mesafe koyacak bir biçimde ifade eder. Kendisini bir felsefe yazarı olarak değil; bağımsız bir gerçeğin konuşmacısı olarak gördüğü anlaşılıyor:</p>



<p>Bana değil ama Logos’a (Söz) kulak vermekle, her şeyin bir olduğunu kabul etmek bilgece olur. (B50)</p>



<p>Herakleitos, verilen mesajın kendi buluşu, uydurması olmadığını, dünyanın kendisinin nasıl olduğuna dikkatini veren herkesin ulaşabileceği ebedi bir gerçeklik olduğunu vurgular. ‘’ bu <em>söz </em>evrensel olsa da’’ diye uyarıyor, ‘’çoğu kimse kendilerine özgü bir anlayışı varmışçasına yaşıyor’’ (B2). Söz (izahat, mesaj), Herakleitos’un öğretisinden ayrı olarak vardır, fakat o, bunu kitlesine ulaştırmaya çalışır.</p>



<p>İnsanın körlüğü, Herakleitos’un üzerinde durduğu konulardan biridir. Bunu kitabının başlangıcında şöyle bildiriyor: </p>



<p>Daimi olan varlığıyla Söz’ü (logos) insanlar, onu duymadan önce ve onu duyduktan sonra da kendi anlayışlarının kıt olduğunu kanıtlamış olurlar. Her şey bu Söz’e göre olup bittiği halde, her şeyi doğasına göre ayırt edip, bunun nasıl olduğunu bildirip açıklığa kavuşturduğum halde, bunlarla karşılaştıkları zaman sanki karşılaşmamışlar gibi, deneyimlerini deneyimlememişler gibi davranıyorlar. Uykudayken ne yaptığını unutan  insanlar gibi, bu kişiler de uyanıkken ne yaptıklarının farkında olmuyorlar. (B1)</p>



<p>Okurlarını, çoğunun söylenenleri anlamayacağını belirtip uyararak başlar. Miletosluların savına benzer olarak ‘’her şeyi doğasına göre ayırt etmeyi ve nasıl olduklarını göstermeyi’’ vaat eder. Gerçi uykuda olanlar gibi okuyucular da etraflarındaki dünyayı anlayamayacaklardır. Buradan anlaşıldığı üzere, Herakleitos’un, kitabında söyleyecek bazı şeyleri var fakat insanın içinde bulunduğu vaziyet hakkında söyleceği daha da çok şeyi var.</p>



<p>Herakleitos’un düşüncelerini iletme biçimi, en az ilettiği mesajların kendisi kadar önemlidir. Aristoteles, yukarıda alıntılanan B1’in ilk cümlesinde* ‘’daimi’’ kelimesinin tesirinin açık olmadığını fark etti. Cümlede bulunan iki öğeden, ‘’varlığı’’ ve ‘’kanıtlamış’’, hangisine gönderme yapıyor (Retorik 1407b11-18)? O, belirsizliği Herakleitos’un aktarımında bir zayıflık olarak gördü ancak Herakleitos’un diline bakarsak eğer sözdizimsel belirsizliğin bir rastlantıdan bir hatadan daha fazlası olduğunu görürüz: aslında bu yaygın teknik, sözlerini zenginleştirmek ve şiirde olduğu gibi eşsiz bir sözsel karmaşa ile söylediklerini aşılamak için kullandığı bir şeydir. Charles Kahn (1979: 89), Herakleitos üslubunun iki genel niteliğini, dilsel yoğunluğu ve tınlamayı/yankılanmayı tanımlar. İlki, çoklu anlamı tek bir kelime veya ifadeye sığdırma becerisi, ikincisi ise bir ifadeyi diğer bir ifadeyi anımsatabilecek biçimde kullanabilme becerisidir.</p>



<p><em>*,,,B1’in ilk cümlesi daha derli toplu, daha kolay anlaşılır bir biçimde çevrilmişti fakat Aristoteles’in düşüncesinin bahsedildiği kısımla daha çok örtüştürebilmek adına, Herakleitosvari bir kapalı anlatım temel alınarak – en azından denenerek – yeniden çevrildi. Ç.N</em></p>



<p>Basit bir örnek verecek olursak:</p>



<p><em>Moroi mezones mezonas moiras lanchanousi.</em></p>



<p>Büyük ölümler, büyük payları elde ederler. (B25)</p>



<p>Herakleitos, ölüm ve ödül arasında bağlantı kurmak adına aliterasyon (arka arkaya -m ile başlayan dört kelime) ve kelime sırasının düzeni (abba kalıbı) kullanır. Sonra gelen, önce gelenin yansıması, aynısı olarak görünür. Bu şekilde ses ve anlam olarak birbirleriyle kaynaşırlar. Üç kelimeden oluşan başka bir fragmana bakalım:</p>



<p><em>êthos anthrôpôi daimôn.</em></p>



<p>İnsanın karakteri, onun koruyucu maneviyatıdır. (B119)</p>



<p>Geleneksel olarak iyi veya kötü bir koruyucu maneviyata,ruha sahip olmak, kişinin ‘’şansını’’ oluşturur. Kişi, ilahi olanın insafına kalmıştır – eudaimôn veya dusdaimôn – bahtı açık veya zavallı durumdadır. Fakat Herakleitos bağlantının ortasına ‘’insan’’ı koyarak kişinin şansını, kişinin karakterinin işlevine ve etik duruşuna bağlamıştır. </p>



<p>Sonuç olarak, Herakleitos sözlerini içgörülerde keşfedilecek bilmeceler gibi çözülecek anlam katmanları ve karmaşıklıklarla doldurmuştur. Giriş bölümünün ikinci cümlesinde (B1) ima ettiği üzere <em>logos, </em>yalnızca anlaşılmak için değil deneyimlenmek için de vardır ve sadece onu (logosu) en zengin ve en iyi şekilde deneyimleyenler, onun sözünü kavrayacaklardır.</p>



<p><strong>3. Felsefi İlkeler</strong></p>



<p>Herakleitos’un sözleri dolaylı olarak dünyayla somut karşılaşmalara gönderme yapmaya yönelikse de, dünyaya hükmeden bazı soyut ilkelere bağlı kalır. Daha Antik Çağ döneminde karşıtların çatışmasını, akış öğretisini ve ateşin şeylerin kaynağı ve doğası olduğu savunmasıyla tanınmıştı. Platon, erken dönem okumalar sağlayarak Herakleitos üzerine yorumlar yaptı, bunu geçici olarak Aristoteles izledi ve günümüze kadar yaygınlaştı (Barnes – 1982, ch. 4 – tarafından bilenip şekillendirildi ve etkili bir şekilde savunuldu). Barnes’ın versiyonuna göre Herakleitos, maddeci monist olarak her şeyin ateşin farklı görünümleri olduğuna inanıyordu. Her şey akış (‘<em>’</em>her zaman <em>belli </em>bir saygı, yol ile<em>’’</em> 69) içerisindedir, ki bu, karşıtların çatışmasını gerektirir (“her karşıt çiftinin bir yerde eş-varsayımsallaştırıldığı ve her nesnenin en az bir karşıt çiftini denkleştirdiği” görüşü olarak yorumlanır). Bu şekilde yorumlanan bir karşıtların çatışması, Herakleitos’un kaçınamayacağı çelişkileri beraberinde getirir. Bu çerçeveden bakıldığında Herakleitos, önceki maddi monizm teorisinden, akış ve karşıtların çatışmasını destekleme eğiliminde olan ampirik gözlemlerin tesirindedir diyebiliriz. Barnes, mantığın gelişiminden önceki bir zamanda, Herakleitos’un mantığın ilkelerini ihlal ettiği ve bilgiyi imkansız hale getirdiği sonucuna varır. </p>



<p>Görüldüğü gibi bu okuma Herakleitos için pek de şefkatli bir yaklaşım içerisinde değildir. Üstelik onu sorgulamak için sebepler vardır. İlk olarak, Herakleitos’un bazı görüşleri materyalist monizm ile bağdaşmaz (daha sonra tartışılacaktır), bu nedenle teorilerinin arka planı yeniden düşünülmelidir. İkinci ve üçüncü olarak ise Herakleitos’un akış teorisinin ve karşıtların birliği görüşünün bu okumayla kendisine atfedilenden daha zayıf olduğuna dair kanıtlar vardır. </p>



<p><strong>3.1 Akış</strong></p>



<p>Barnes, Platon üzerinden yaptığı okumayı yine Platon’un kendi ifadesine dayandırır:</p>



<p>İnanıyorum ki Herakleitos, her şeyin devinim halinde olduğunu ve hiçbir şeyin kalıcı olmadığını söyleyerek var olanları bir nehrin akışına benzetip aynı nehre iki kez girilmez, diyor. (Platon, Kratylos, 402a = A6)</p>



<p>Yerleşmiş metod, mümkünse Herakleitos’un kendi sözlerine bakarak Platon’un yorumunu doğrulamaya çalışmaktır. Öne sürülen üç ‘’nehir fragmanı’’ vardır:</p>



<p><em>potamoisi toisin autoisin embainousin hetera kai hetera hudata epirrei.</em></p>



<p>Aynı ırmaklara girenlerin üstünden başka başka sular akar. (B12)</p>



<p><em>potamois tois autois …</em></p>



<p>Aynı ırmaklara adım atıp gireriz, adım atmayız ve girmeyiz, biz biziz ve biz biz değiliz, yaparız ve yapmayız. (B49a)</p>



<p><em>potamôi … tôi autôi …</em></p>



<p>Herakleitos’a göre aynı ırmağa iki kez girmenin veya aynı ölümlüye iki kez temas etmenin imkanı yoktur. (B91)</p>



<p>Bunlardan yalnızca ilki Herakleitos’un sözlerinde görülen dilsel yoğunluğa sahiptir. İkincisi, B12 ile aynı üç kelimeyle başlar, fakat Attika Grekçesi ile, İon diliyle değil. Ayrıca ikinci cümlenin birinciyle dilbilgisi bakımından bir bağlantısı yoktur. Üçüncüsü, açıkça kitaplardan ziyade hafızadan alıntı yapmasıyla ünlü bir yazarın tefsiridir. Hatta Yunanca ‘nehir’ kelimesiyle başlıyor ama tekil olarak. Gramerdeki çekim tarzlarının ve ifade tekrarlarının Herakleitos’un üslubunun bir parçası olduğuna (Empedokles’te olduğu gibi) dair bir belirti yoktur. ‘Nehir(ler)’ kelimesiyle başlamak, alışılagelmiş Yunan nesir tarzına aykırıdır ve tüm kaynakların, kendini tekrar etmeyen Herakleitos’u, taklit etmeye çalıştığı akla yatkın varsayımı üzerine eşsiz, biricik olan nehir fragmanına yönlendiriliriz, Herakleitos’un kitabından tek gerçek alıntıya. Bu, Kirk (1954) ve Marcovich’in (1967) Reinhardt’a (1916) kadar geriye giden bir yorumlamaya dayanarak vardıkları sonuçtur. B12’nin hakiki olduğu, Herakleitosçu fragmanlarla paylaştığı özellikler öne sürülerek belirtilmektedir: sözdizimsel belirsizlik (<em>toisin autoisin</em> ‘’aynı’’ [yönelme halinde] ‘nehirler’  [‘aynı nehirler’] ya da [“aynı insanlar”], önce veya sonra ‘’girenler’’) ile yorumlanabilir. Chiasmus*, ses renklendirmesi (ilk cümle, ses bağı ve ıslıklı ses-ünlü) ile akan suyun sesini yaratır), kafiye ve aliterasyon.[2]</p>



<p>*  Chiasmus, Yunan harfi olan ‘’X’’ (chi)’den meydana gelmiştir. Türkçe’de ‘’düzensiz leff ü neşr’’ olarak bilinir. Bu tarz cümlelerin bölümleri, aynı sözcükleri karşılayacak şekildedir. </p>



<p>B12 fragmanının hakiki olduğu kabul edilirse sözü edilen fragman, öne sürülen diğer iki fragmanı geçersiz kılma eğiliminde olur. Fragmandaki asıl teorik bağlantı, ‘’aynı ırmaklar’’ ve ‘’başka sular’’ arasında görülür. B12, diğer bahsedilenlerin yanı sıra karşıtların çatışmasının bir ifadesidir ancak nehirleri, <em>aynı</em> olarak belirler. Bu ifade yüzeysel bakıldığında oluşacak olan görünüşte çelişkilidir fakat aslında bunu tutarsız veya hatalı olarak görmek için bir neden yoktur. Oldukça dayanaklı bir mantık etrafında şekillenir: Bir su kütlesine, devinim halindeki sulardan meydana geldiğinden dolayı açıkça nehir diyoruz; eğer sular akmayı bırakıp durulsaydı artık bir nehir olmaz, göl ya da bir nehir yatağı olurdu. O halde bir nehrin, içerdiği şeyi değiştirerek kendini sürdürmeye devam eden dikkate değer bir varoluşu vardır (bkz. Hume Treatise 1.4.6, s. 258 Selby-Bigge). Herakleitos, gündelik deneyimlerden çarpıcı bir içgörü elde eder. Ayrıca birinci maddedeki belirsizlikle başka bir okuma sağlar: aynı ırmaklara girenlerin üstünden başka başka sular akar. Bu okumayla, değişim içerisinde olan suya rağmen aynı kalan insandır, akış halinde olan bir çevreyle karşılaşmak, özneyi aynı olarak algılamaya yardımcı olur düşüncesiyle örtüşen bir düşüncedir bu. (Bkz. Kahn 1979.) B49a, bunun aksine kişinin aynı nehirlere girebileceği iddiasıyla çelişir (ve aynı zamanda bu iddiayı ileri sürer) ve B91[a], Kratylos’taki Platon gibi kişinin iki kez girebileceğini reddeder. Yine de ırmaklar aynı kalırsa kişi, iki kez adım atabilir, kuşkusuz aynı sulara değil, aynı ırmaklara. Bu nedenle, diğer iddia edilen fragmanlar, onaylanabilir bir şekilde hakiki fragmanla uyumsuzdur.</p>



<p>Marcovich (1967), B12’nin yanlış okunmasının A6 ve B91[a]’da olduğu gibi somutlaşan bir yoruma nasıl yol açabileceğini göstermeyi başardı. Herakleitos’un geç takipçilerinden Kratylos’un düzensiz bir okuma sağladığını ve ardından aynı nehre bir kez bile girilemeyeceğine dair ünlü cevabını eklediğini görmek mümkündür (her ne kadar okuma daha önce Hippias’a kadar geri gidebilse de: Mansfeld 1990: 43– 55). Kratylos’un derslerini duyduğu iddia edildiğinden Platon, okumasını Kratylos’un eleştirisinden almış olabilir, diyebiliriz. </p>



<p>Bahsedilen yorumlama doğruysa, <em>bir nehir fragmanı</em> olan B12’nin mesajı, her şeyin iki kez karşılaşamayacağımız şekilde değiştiği değil, çok daha incelikli, güç algılanan ve derin  bir şey olduğudur. Bazı şeylerin yalnızca değişerek aynı kalmasıdır. Bir çeşit uzun ömürlü/süreli maddi gerçeklik, onu oluşturan maddesindeki sürekli devir/devinim sayesinde mevcuttur. Buradaki sabitlik ve değişim karşıt değil, ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. İnsan vücudu, tam olarak aynı şekilde, sürekli metabolizma sayesinde yaşayan ve devam eden olarak anlaşılabilir – örneğin Aristoteles’in daha sonra anladığı gibi. Bu okumada Herakleitos, akışa inanır, ancak sabitliği yok ederek değil; daha ziyade, paradoksal olarak gerekli bir sabitlik koşuludur, en azından bazı durumlarda (ve tartışılır olarak hepsinde). Genel olarak, en azından bazı örnek niteliği taşıyan durumlarda, yüksek düzey yapılar, düşük düzeyli malzeme akışına eklenir, o şekilde meydana gelebilir. Platoncu okumanın savunucuları hala olsa da (e.g. Tarán 1999), artık scholars* tarafından savunulan tek Herakleitos okuması değildir.</p>



<p>* <strong><em>2.Yöntem  </em></strong><em>bölümündeki dipnotta, scholars kelimesinin çeviri metine neden orijinal halinde eklendiği belirtilmişti.</em></p>



<p><strong>3.2 Karşıtların Birliği</strong></p>



<p>Herakleitos’un akış öğretisi, karşıtların birliğinin özel bir durumudur ve zaman içinde şeylerin aynı olduğuna ve aynı olmadığına işaret eder. Birbirine bağlı, fakat özdeş olmayan iki temel karşıtlığı tasvir eder. Herakleitos bazı zamanlar, şeylerin nasıl zıt niteliklere sahip olduğunu açıklar:</p>



<p>Deniz, en saf ve en kirli sudur: balıklar için içilebilir ve sağlık verici, insan için ise içilemez ve zarar verici. (B61)</p>



<p>Barnes, Herakleitos’un, karşıtların evrensel olarak bağlanışı öğretisini, yanıltıcı bir şekilde niteleyicileri (örneğin: “balık için”, “insan için” gibi) bırakarak elde ettiğini düşünüyor. Ancak B61, onların farkında olduğunu gösterir ve bizler, onun, örtük bir şekilde olsa da, onları dile getirmese de anladığını söyleyebiliriz. </p>



<p>Derlenenler, bağlanışlar, tam olanlar ve tam olmayanlar; bir araya getirilenler ve ayrı kalanlar; birlikte uyum içerisinde söylenenler ve çatışma içerisinde ayrı söylenenler; her şeyden bir ve ‘’bir’’den her şey. (B10)</p>



<p>Herakleitos bunları söylerken kendisiyle çelişkiye düşmüş olmaz. Söylediği şeylerin doğru olduğuna dair, oldukça iyi bağlamlar bulunur. Kişi, bir koleksiyonu, derlenenleri, bağlanmış olanları parça parça ayırabilir ve parça parça duran bölümleri, tam bir bütün haline sokabilir.</p>



<p>Herakleitos, karşıtların nasıl bağlantı içerisinde olduğunu açıklıyor:</p>



<p>Yaşayan ve ölü, uyanık ve uykuda olan, genç ve yaşlı aynı şeylerdir. Bunlar sırayla, diğerinin etrafında değişip hareket ederken, etrafında değişip hareket edinilen şey ise sonrasında aynı şeyi yapar. (B88)</p>



<p>Karşı nitelikler, bizlerde ‘’aynı şeyler’’ olarak vardır. Fakat birinin, diğerine dönüşmesinden dolayı, aynı şeydirler. Uykudayızdır ve uyanırız; uyanığızdır ve uykuya dalarız. Böylece uyku ve uyanıklık, ikisi de bizde bulunur ancak ne aynı anda ne de aynı anlam bakımından. Nitekim, uyku ve uyanıklık aynı/özdeş olsalardı, ikinci cümlenin gerektirdiği türden bir değişiklik olmazdı. Karşıtlar, oluşturdukları bir bağlantılar sistemi içerisinde, aynı şeydirler: Yaşayan-ölü, uyanık-uyuyan, genç-yaşlı. Bunlar, karşıt olan mahiyetlerine aynı anda değil; farklı zamanlarda sahiptirler.</p>



<p>Genel olarak, Herakleitos’ta gördüğümüz şey, karşıtların bir özdeşliğe dönüşmesi değil, yaşamdaki ve dünyadaki karşıtlıkların birbirine bağlılığını ortaya koyan ustaca bir analizdir. Ona mantık hatası yüklemek gerekli bir şey değildir. Görüyoruz ki zıtlıklar bir gerçekliktir ve aralarındaki bağlantılar da gerçekliktir, ancak karşılıklı olarak bağıntılı zıtlıklar birbiriyle özdeş değildir.</p>



<p><strong>3.3 Ontoloji</strong></p>



<p>Aristoteles’ten bu yana Herakleitos’un ontolojisine ilişkin standart görüş, onun ateşin nihai gerçeklik olduğunu savunan maddeci bir monist olduğudur; her şey sadece ateşin tezahürleridir. Aristoteles’e göre Miletoslular genel olarak diğer nihai madde türlerini savunan maddeci monistlerdi: Thales su, Anaksimandros hudutsuz, Anaksimenes hava olduğunu söylemiştir (Metafizik 983b6-984a8). Yani Herakleitos’un teorisi, bahsedilen görüşün yalnızca başka bir halidir. Halihazırda Aristoteles’in Miletosluları anlayışıyla ilgili problemler vardı: Aristoteles, Thales’in görüşü hakkındaki yazılı bulgulardan yoksundu ve neredeyse herhangi bir şey olmadan, yeniden yapılandırıyordu; zaman zaman Anaksimandros’u, <em>sonsuzu</em> niteliklerin karışımını kendisinde barındıran olarak düşünen Anaksagoras’ta olduğu gibi bir pluralist olarak ele alıyordu: Anaksimandros en çok, maddeci monizm’i örnekleyebilir – fakat Platon onu bir pluralist olarak ele almıştır (Timaeus 39 with Graham 2003b; Graham 2003a). Herakleitos konusunda, onun kendi ifadeleri maddi monizmi problematik hale getirir. Maddi monizme göre, bir çeşit madde, nihai gerçekliktir ve dünyadaki herhangi bir çeşitlilik, yalnızca ondaki niteliksel veya muhtemelen niceliksel değişimden oluşur; çünkü tek bir gerçeklik vardır, örneğin ateş, asla var olmayan ve yok olmayan, ancak  yalnızca görünüşleri değişebilen. Bununla birlikte Herakleitos, radikal bir değişikliği savunur: </p>



<p>Ruhlar için ölüm, su olmaktır, su için ölüm, toprak olmaktır, ve topraktan su doğar, sudan ise ruh. (B36)</p>



<p>Burada ruhu, ateş olarak ele alabiliriz gibi görünüyor.) Yaşayanların dünyasındaki doğum ve ölüm dili, tam olarak Yunan metafiziğinde oluş ve yok oluş için kullanılan dildir. Sürmekte olan özdeşliği ortadan kaldıran radikal bir dönüşüm kastedilir (cf. B76, B62). Gerçekten de, Herakleitos yorumcuları her iki tarafa da yönelemezler: Herakleitos hem temel bir akışa (şeylerin başka her şeye dönüşmesi: ateşin suya, suyun toprağa dönüşmesi vb.) hem de monizm’in savunucusu olamaz. O yalnızca bir yanılsamaya ya da bir çeşit sınırlı  değişime inanıyor olmalıdır, ya da bir pluralist olmalıdır. </p>



<p>Monist bir ele alıştaki okuma için başka ileri bir zorluk daha kalır. Onun öne sürülen monizm düşüncesinde ateş nihai gerçekliktir. Yine de ateş (eskilerin kabul ettiği gibi), temel maddelerin en dayanıksız ve varlığı en geçici olanıdır. Bu, ateşin <em>değişim</em>e, kalıcılıktan daha etkili bir gönderme yapabilmesini olanaklı kılar. Maddi monizmin öne sürülen diğer durumlarında, tartışılabilir olmakla birlikte uzun süreler boyunca istikrarlı ve kalıcı olabilecek temel bir madde türü sunulur; fakat ateş, “ihtiyaç ve tokluk”a (B65) gönderme yapar, devam eden bir tüketim, yalnızca yakıt malzemesini bitirerek yaşayabilen madde. Herakleitos’un bu temel gerçekliği açıklarken kullandığı seçiminin kendisi paradoksal değil mi? En iyimser görüşle, onun ateşe başvurması, teorinin ötesinde, değişim sürecinin değişime uğrayan maddi tözlerden daha gerçek olduğuna dair bir açıklamaya işaret edecek şekilde, maddi monizme dayandırılabilir gibi görülüyor.</p>



<p><strong>4. Kosmoloji</strong></p>



<p>Herakleitos bir kosmologdan daha fazlası olmasına rağmen, bir kosmoloji sunar. Kosmoloji hakkındaki en temel ifadesi B30’da görülür:</p>



<p>Bu evren düzeni [kosmos], hepsinde aynıdır, onu hiçbir tanrı ya da insan oluşturmamıştır, ama her zaman vardı, var ve olacak: sonsuz ateş, belli ölçülerde yanıp ve belli ölçülerde sönerken.</p>



<p>Bu pasajda, günümüze ulaşan herhangi bir Yunanca metinde ilk kez görülen kosmos “düzen, düzene koymak” kelimesini “dünya, evren” gibi bir anlamı ifade etmek için kullanır. Dünyayı ateşle özdeşleştirir, ancak ateşin yanması ve sönmesini belirtmeye devam eder. Aristoteles (Gökyüzü Üzerine 279b12-17) ve Stoacılar da dahil olmak üzere eski kaynaklar belirli ölçüler içerisinde ateşle yok edilen ve sonra yeniden doğan bir dünya anlayışını Herakleitos’a atfetse de, Hegel’in daha önce fark ettiği gibi, mevcut ifade bu görüşle çelişiyor gibi görünüyor. Eğer dünya her zaman vardı, var ve var olacaksa, o zaman onun parçaları (ateşin ölçüleri) sürekli dönüştürülse de yok olmaz ve varlığına tekrar kavuşmaz. </p>



<p>Herakleitos, temel şeylerin dönüşümlerini şöyle anlatır:</p>



<p>Ateşin dönüşümü: önce denize, denizden yarısı toprak, yarısı yanıcı bir buhar olmak üzere. (B31[a]) <Dünya> deniz gibi sıvılaştırılır ve toprak olmadan önce sahip olduğu orana göre belli bir şekilde ölçüsüne gelir. (B31[b])</p>



<p>Ateş suya (“deniz”) dönüşür ve sonra bu miktarın yarısı toprağa, yarısı da “yanıcı ateş”e (prestêr, ateşli, sıcak ve yanıcı rüzgarlı bir fırtına olgusu) dönüşür. Toprağa dönüşen kısım, daha önce sahip olduğu miktarda tekrar suya dönüşür. Burada Herakleitos, maddenin ateşten suya ve toprağa dönüşümünü yasa benzeri bir süreç ile birlikte tasavvur eder; dönüşüm tersine çevrilebilir ve içinde aynı bağıntılı malzemeler miktarı korunur. O halde, maddenin korunumu ya da en azından maddenin toplam miktarı hakkında bir tür denge vardır. Dünyanın sürekli olmasını sağlayan şey, ateşin bir parçası suya dönüştüğünde, eşdeğer bir su parçasının da ateşe dönüşmesidir. Şu anda denizde bulunan su, öncekiyle <em>aynı</em> su olmasa bile genel denge durumu korunur. Bu çerçevede, değişen malzeme içeriğine rağmen aynı kalan nehir görüntüsüyle benzeşen şeyler görünmektedir. </p>



<p>Bu tarz bir dünya görüşünde, maddenin karşılıklı dönüşümleri tesadüfi bir özellik değil, doğanın gerçek özüdür. Değişim olmadan dünya var olmazdı. Herakleitos, savaşa ve çatışmaya övgüsünde bunu onaylıyormuş gibi görünüyor:</p>



<p>Savaşın ortak olduğunu, çatışmanın adalet* olduğunu, ve her şeyin çatışmaya ve zorunluluğa göre gerçekleştiğinin farkında olup, bilmeliyiz. (B80)</p>



<p>Savaş (polemos) her şeyin babası ve en üstünüdür; ve o bazılarını Tanrı olarak, bazılarını insan olarak ortaya koyar; bazılarını köle, bazılarını ise özgür kılar. (B53) </p>



<p><em>* Adalet kelimesini okurken onu Dike olarak ele almalıyız. Dike, tam olarak çatışmaların sonucunda ortaya çıkacaktır. </em><em>Herakleitos, yanan ve sönen ateşin getirdiği bir ölçü ve döngüden bahsedip, bu ölçünün aşılamayacağını söylüyor. Aşıldığı durumlar, bahsedilen düzenin yani logos’un olmadığı ve adikia’nın oluştuğu durumlar olacaktır. Çünkü adaletin kendisi olan Dike, bu haksızlıkların sürekli akışıyla ve cezalandırılışıyla kendisini sürdürür. Ç.N.</em></p>



<p>Temel şeyler de dahil olmak üzere karşıtların çatışan güçleri dünyayı ve onun tüm çeşitliliğini mümkün kılar; bu çatışma olmadan sadece cansız bir tekdüzeliğe sahip olurduk. Herakleitos, önceki pasajda belki de Anaksimandros’u kozmik adaletin, sınırlarını aşan güçlerin birbirlerini cezalandırmasından ibaret olduğu görüşüne sahip olduğundan dolayı eleştiriyor (Anaximander B1). Adalet, bir aşırılığın düzeltilmesi değil, bir karşıtın diğerine hakimiyeti ve ardından hakim olunanın diğerine hakimiyetinin bütün modelidir. </p>



<p>Fakat bununla birlikte, dünyada yol gösterici bir güç bulunur:</p>



<p>Her şeyi yönlendiren, yıldırımdır. (B64)</p>



<p>Ateşli, coşkulu yıldırım, dünyanın yönünün bir sembolüdür. Anaksimandros, evrenin kaptanı, yön vericisi benzetmesini önceden kullanmış olabilir (Kahn 1960: 238). Herakleitos onu şimşeklerin, fırtınaların tanrısı Zeus’un bir özelliği olan yıldırımla özdeşleştirir. Ateşin yarattığı ve sembolize ettiği değişimler dünyaya hükmeder. Evrenin hükmeden gücü Zeus ile özdeşleştirilebilir, ancak doğrudan değil: ‘’ Bir var oluş, tek bilge olan, Zeus olarak adlandırılır ve adlandırılmaz’’ (B32). Ve burada ‘Zeus’ için kullanılan kelime, ‘Yaşam’ olarak ifade edilebilir. Miletoslular gibi, Herakleitos da dünyanın egemen gücünü Tanrı ile özdeşleştirir, ancak (ayrıca onlar gibi) onun anlayışı geleneksel değildir.</p>



<p>Herakleitos, meteorolojik ve astronomik fenomenler hakkında bir tür tartışma kazandırdı. Ayın, ayın sonunda ve başında ortadan kaybolmasını ve yeniden belirmesini inceledi (Oxyrhynchus Papyri LIII 3710 ii. 43–47 ve iii. 7–11– Herakleitos’un astronomiye bilimsel bir ilgi duyduğunun en açık kanıtı). Güneşi ve ayı ateş dolu küreler olarak ifade ederek açıkladı. Ay küresi döndükçe evrelere neden oldu. Tutulmalar, kürenin dışbükey tarafının dünyaya bakacak şekilde dönmesinin sonucuydu. Dünyanın kendisi hakkında elimizde herhangi bir açıklama yok, ancak kendisinden öncekiler gibi Herakleitos’un da onu düz olarak gördüğünü varsayabiliriz. Görünen o ki, yerden ve denizden gelen buharlar, kandil gibi yanan gök cisimlerine yakıt sağlıyordu. </p>



<p>Kutsal güç bütün fenomenlerde belirir: Tanrı gecedir gündüzdür, kıştır yazdır, savaştır barıştır, tokluktur açlıktır. Ve o, ateşin etrafa yayılan kokusuna/aromasına göre adlandırıldığı gibi değişim geçirir. (B67) Yine Herakleitos, herkes ona farklı isimler ve nitelikler atfetseler bile, kutsal gücün birliğini vurguluyor gibi görünmektedir. Olan her şey iyidir, fakat insanlar bunu bu şekilde algılamazlar: “Tanrı için her şey adildir, iyidir ve adaletlidir, ama insanlar bazı şeylerin adaletsiz, bazı şeylerin ise adil olduğunu varsayarlar’’ (B102). Herakleitos, ayrıntılı bir teodise öne sürmek kaygısı gütmez, her şeyi <em>sonsuz bir bakışla</em> (sub specie aeternitatis) incelemeye çalışır, burada çatışma (muhtemelen insan çatışması dahil) dünyayı ayakta tutar (B80, yukarıda bahsedildi).</p>



<p><strong>5. Bilgi</strong></p>



<p>Platon, Herakleitos’un duyulur nesnelerin akışı düşüncesi ile bilginin imkansız hale getirildiğini düşünüyordu. Yine de Herakleitos, dünyayı doğru bir şekilde ele alıp anlamak sayesinde edinilebilecek bilgiyi veya bilgeliği reddetmez. O tabii ki çoğu kişinin bilgelik için  kapasite sahibi olmadığına inanıyor; anlayışın, en ünlü önde gelen bilgelerin bile elde edemediği nadir ve değerli olduğunu düşünüyor olsa da (B28[a]) yine de bilgelik mümkündür ve onun farkında olabilecek kimseler için Herakleitos’un sözlerinde belirginleşir.</p>



<p>Herakleitos, duyuların gösterdiklerini bir şekilde değerli olarak kabul ediyor gibi görünüyor: ‘’Görüleni, işitileni, deneyimleneni tercih ederim’’ (B55) En uygun ve en baskın duyu, görmedir: ‘’Gözler, kulaklara göre daha isabetli tanıklardır’’ (B101a). Yine de bilgiyi, edinilen bilgilerin birikmesi veya bilgeliği bir sözler toplaması/derlemesi olarak görenlere karşı, duyum ve hafızadan çok daha fazlasını talep eder:</p>



<p>‘’Çok şeyler öğrenmek, anlamayı öğretmez; öyle olsaydı Hesiodos’a, Pythagoras’a veya Ksenophanes ve Hekataios’a öğretirdi. (B40)</p>



<p>Bu ifadede Herakleitos, dini ve dünyevi bilgiyle uğraşan, zamanının önde gelen otoritelerini, yaşayan (son üç) ve ölmüş olan – ele alır ve hepsini kusurlu bulur. Bilgi toplamak için çok fazla çaba harcamış olsalar da anlamı kavrayabilmek adına yeterince uğraşmamışlardır. “Onların [insanların] nasıl bir zekası veya anlayışları var?” diye sorar Herakleitos. “Önde gelen ozanları takip ederler ve kalabalık kitlelere eğitmenleri gibi davranırlar, çoğunluğun alçak, azınlığın asil olduğunu fark etmezler” (B104). Hesiodos’u özellikle eleştirir: Toplum yığınının eğitmeni Hesiodos’tur; bir olan gece ve gündüzü anlamayan kişinin en büyük bilgiye sahip olduğuna inanırlar” (B57). Hesiodos, mitlerinde gündüz ve geceyi ayrı olarak ele alır. Gece ile gündüzün birbirine bağlılığını yakalayamaz ve gerçeği çarpıtır. Herakleitos, Homeros, Pythagoras ve Arkhilokhos’u eksik yönlerinden dolayı eleştirir.</p>



<p>Genel olarak, insanların öğrenmeleri gereken şeyleri öğrenmediklerini düşünür: ‘’Onların çoğu ne karşılaştıkları şeyleri anlarlar; ne de deneyimlerinden öğrenirler, fakat öğrendiklerini zannederler’’ (B17) Nitekim aldıkları bilgiyi işlemezler: ‘’Anlamadan yalnızca işittiklerinden, sağır gibidirler; <em>buradayken, yoklar </em>ifadesi onları anlatacak durumu iyi karşılıyor. (B34) Herakleitos açıklıyor: ‘’Ruhları barbar olanlar için gözler ve kulaklar kötü tanıklardır’’ (B107). Barbar, Yunan olmayandır; Tıpkı bir yabancının Yunanca sözcükleri anlamlarını, anlamadan duyması gibi, çoğu insan da çevrelerindeki dünyayı anlamadan algılar. Duyu algısı, bilgi için gereklidir, ancak yeterli değildir; duyulardan gelen bilginin anlamını çözme kabiliyeti olmadan, dünya anlaşılamaz.</p>



<p>O halde dünyanın gizlerini öğrenmek için nasıl bir ihtimal var? Herakleitos, insanın bilişsel yetenekleri konusunda tamamen kötümser değildir: ‘’Her insanın kendini tanıma ve yerli yerinde düşünme olanağı, ortaktır.’’ (B116) İhtiyaç duyulan, yalnızca daha fazla duyu deneyimi veya daha fazla bilgi değil, dünyanın sunduğu mesajı (logos)’u anlamanın gelişmiş bir yoludur. Bu bağlamda onun ilginç ifade metodu anlam kazanmaya başlar. Açıklamalarını bulmaca, bilmece, şeklinde sunar. Bunların birçoğu iki veya daha fazla okumayı destekler ve gizil içgörüler içerir. Okuyucu bunları anlamak için karmaşıklıklarını kavramalı ve sonra birliğini keşfetmelidir. Herakleitos’u uygun şekilde okumak, filozofun, girişinde ima ettiği gibi (B1) zengin bir bilişsel deneyime sahip olmaktır. </p>



<p>Herakleitos genellikle dünyayı anlayışımızda etkili olabilecek basit somut durumlar veya görüntüler sunar: bir nehir, bir yay, bir yol. Çoğunlukla, genellemeler yapmaz ve sonuçlar çıkarmaz. Bunun yerine, yöntemi tümevarımsal olarak görülebilir: Genel ilkeler öne süren bir örnek sunar. Çoğu filozofun aksine, sol beyne değil sağ beyne yönelik soruşturma yapar. Geleneksel anlamda bir öğretimi ortaya koymaz; okuyucularına anlamaları için materyaller sunar ve kendilerini eğitmelerini sağlar. Dini bir öğretim modeli kabulünden yola çıkarak buna gönderme yapar:</p>



<p>Delphoi’deki kehanetiyle Tanrı, ne gizli tutar ne de açığa vurur, o işaret eder. (B93)</p>



<p>Delphoi kehanetinin bilmece dolu ifadeleri, doğrudan doğruya cevaplar ortaya koymaz, insanları onları yorumlamaya zorlar. Onun gerçekleri özenli okuyucuya bir bilmecenin çözümünden kaynaklanan keşifler olarak gelir.</p>



<p><strong>6. Önem</strong></p>



<p>Herakleitos’un sıra dışı yaklaşımının amacı, dünyayı ve kendilerinin dünyanın içindeki yerini doğru kavrayan okurlar yetiştirmektir. ‘’Yerli yerinde düşünmek en üstün erdem ve bilgeliktir: gerçeği konuşmak ve şeylerin doğasının temelinden yola çıkarak hareket etmek’’ (B112). Bunun gibi bir anlayış, yalnızca doğanın dilini yorumlama yeteneğinden  kaynaklanarak sonuç verebilir. Doğru anlayış, kişinin ahenkli/uyumlu bir şekilde hareket etmesine izin verir.</p>



<p>Herakleitos, geleneksel denebilecek bir şekilde ölçülü olmayı ve kendi kendini kontrol etmeyi teşvik eder (B85, B43). Bununla birlikte, ün arayışı yolunda, geleneksel Yunan hedefini de salık verir: ‘’En iyiler, her şeyin üzerinden bir şeyi seçer, ölümlülerdeki sonsuza kadar sürecek ünü; diğerlerinin çoğu sürünün içindeymişçesine tıkınırlar’’ (B29). Savaşta ölmek, daha üstün nitelikli bir ölüm türüdür (B24). Aşırılıkla içenler ruhlarını ıslatırlar ve ona zarar verirler (B117), sağlıklı ve iyi olan ruh kuru olandır (B118). Daha yüksek ölümler daha yüksek ödülleri hak ederler (B25). Yalan söyleyenler, cezalandırılacaktır (B28[b]). ‘’Ölen insanları, gittikleri yerde beklemedikleri veya öngöremedikleri şeyler bekler’’ (B27). Herakleitos’un sürekli bir varoluşa olan inancı tartışmaya yol açsa da, aktarılan bu görüşlerde mükafat ve cezalandırma barındıran bir sonraki yaşam göstermek eğilimindedir (bkz. Nussbaum 1972). Her durumda, Herakleitos ruhu, insan deneyiminin ahlaki ve bilişsel merkezi olarak görür.</p>



<p>Siyaset teorisinde, iyi olan bir kimsenin, sıradan olan on bin insana bedel olduğunu ileri sürer (B49). Seçkin bir lideri sürgüne yolladıkları için yurttaşlarını eleştiriyor: </p>



<p>Ephesos’un yetişkin yurttaşlarının her biri kendilerini asmalı ve şehri çocuklara bırakmalıdır, çünkü aralarında önde gelen, seçkin bir adam olan Hermodoros’u sürgüne gönderdiler: Aramızda kimse öne çıkmasın, seçkin biri bulunmasın; ya da bulunacaksa, başkalarının yanında dursun, diyerek. (B121)</p>



<p>Açıkça belli ki azınlığa güveniyor ve çoğunluğa itimat etmiyor. İyi yasaları evrensel ilkelerin yansımaları olarak görüyor:</p>



<p>Bir kentin kendi yasalarına sıkıca bağlanması gibi, akla uygun konuşmak için ortak akla bağlı kalıp kendimizi kuvvetlendirmemiz gerekir. Çünkü bütün insan yasaları, tek bir tanrısal yasa ile canlı kalır. Tanrısal olan yasa istediği kadarıyla en üstündür ve herkese yeter. (B114)</p>



<p>Herakleitos’a göre tanrısal yasa, muhtemelen, karşıtlık yoluyla adaleti sağlayan, kosmosu yöneten yasalarla süreklidir (B80).</p>



<p><strong>7. Etki</strong></p>



<p>Herakleitos’un öğrencileri olup olmadığı bilinmese de, yazılarının çok eski zamanlardan beri etkili olduğu görülmektedir. Parmenides’i karşıt bir felsefe geliştirmeye kışkırtmış olabilirse de (Patin 1899; Graham 2002), görüşlerinde, genel olarak kabul edilenden çok daha fazla ortak nokta bulunur (Nehamas 2002). Empedokles, Herakleitos’un ele aldığı içeriklere başvurmuş gibi görünmektedir ve bazı Hippokrates incelemeleri Herakleitos dilini taklit etmiş ve Herakleitos’un içeriklerinin uygulamalarını sunmuştur. Demokritos, Herakleitos’un etik beyanlarının birçoğunu kendi etiğinde tekrarlamıştır. Erken dönemlerden itibaren Herakleitos, evrensel durağanlığın temsilcisi Parmenides’e karşı, evrensel akışın temsilcisi olarak görüldü. Kratylos, Herakleitos’un felsefesini, Platon’un Herakleitos’u duyduğu yer olan Atina’ya getirdi. Platon, Parmenides’in teorisini duyular üstü dünya için kullandığı gibi, Herakleitos’un teorisini (Kratylos tarafından yorumlandığı şekliyle) duyulur dünya için bir model olarak kullanmıştır. Belirtildiği gibi, hem Platon hem de Aristoteles, Herakleitos’u çelişmezlik yasasını ihlal eden ve temel akışa dayanan tutarsız bir bilgi teorisi öne sürdüğü sonucuna ulaşarak gördüler. Yine de Aristoteles ona, ateşi nihai bir ilke olarak ortaya koyan tutarlı bir maddeci monist gözüyle bakmıştır. Stoacılar, dünyanın periyodik olarak ateşle yok edilmesini ve ardından dünyanın yenilenmesini savunduğunu anlayarak; Herakleitos’un fiziğini kendileri için ilham kaynağı olarak kullanmışlardır; Cleanthes özellikle Herakleitos hakkında yorumlamalar yaptı. Aenesidemus, Herakleitos’u bir tür proto-skeptik olarak yorumladı (bkz. Polito 2004). </p>



<p>Herakleitos, Platon’dan beri bir akış filozofu olarak görülmüştür. Ephesoslu filozofu yorumlamanın zorluğu her zaman, onun dile getirdiği paradoksal sözlerinde tutarlı bir teori bulmak olmuştur. Hegel’den bu yana, paradigmatik bir süreç filozofu olarak görülmüştür – bazı gerekçelerle belki de.</p>



<p><strong>8. Ek</strong></p>



<p>Kuzey Yunanistan’da bir mezarda bulunan ve yakın zamanda yayınlanan Derveni Papirüsü, Orfik bir şiir üzerine yapılan yorumu içeriyor. Yorumcu, şiirle bağlantılı olarak Herakleitos’un bazı bölümlerini tartışır – B3 + B94’ü (herakleitos’un kitabına bu şekilde katılmış olabilir), (Bakınız Betegh 2004). Oxyrhynchus Papyri (vol. 53, no. 3710) da Herakleitos’un kameri ayın günlerini belirlemekle ve dolayısıyla bilimsel sorularla ilgilendiğini gösterir (Burkert 1993).</p>



<p>Bilim insanları (scholars), son zamanlardaki çalışmalarda, Herakleitos’un ahlak ve politik teorisine (Fattal 2011, Sider 2013, Robitzsch 2018), logos ve rasyonalite sorularına (Hülsz 2013, Long 2013), ruhun maddi karakterine (Betegh 2007) ve temel değişim teorisine (Neels 2018) özel bir ilgi ve itina göstermişlerdir.</p>



<p>Çoğunlukla Herakleitos’a adanmış bir cilt ile birlikte zengin bir metin seçkisi içeren, Presokratikler üzerine önemli bir yeni baskı vardır. (Laks and Most 2016). Ayrıca Herakleitos hakkında, eldeki kaynakların geleneksel bir yorumunu savunan önemli bir yeni çalışma daha bulunmaktadır (Finkelberg 2017).</p>



<p><strong>Kaynakça</strong></p>



<p><em>Editions</em></p>



<ul class="wp-block-list"><li><em>Bollack, J. and H. Wismann, 1972, Héraclite ou la séparation, Paris: Les Édition de Minuit.</em></li><li><em>Conche, M., 1998, Héraclite: Fragments, 4<sup>th</sup> ed., Paris: Presses Universitaires de France.</em></li><li><em>Diels, Hermann, and Walther Kranz, 1951, Die Fragmente der Vorsokratiker (The Fragments of the Pre-Socratics), 6<sup>th</sup> edition, Weidmann: Zürich.</em></li><li><em>Kahn, C. H., 1979, The Art and Thought of Heraclitus, Cambridge: Cambridge University Press.</em></li><li><em>Laks, André and Glenn W. Most, 2016, Early Greek Philosophy, vol. 3, Cambridge, Mass.: Harvard University Press.</em></li><li><em>Marcovich, Miroslav, 1967, Heraclitus, Mérida, Venezuela: University of the Andes Press; 2<sup>nd</sup> ed., Sankt Augustin: Academia Verlag, 2001.</em></li><li><em>Mouraviev, Serge, 1999–2011, Heraclitea, 11 vols., Sankt Augustin: Academia Verlag.</em></li><li><em>Robinson, T. M., 1987, Heraclitus, Toronto: University of Toronto Press.</em></li></ul>



<p><em>Studies</em></p>



<ul class="wp-block-list"><li><em>Barnes, J., 1982, The Presocratic Philosophers, revised ed., London: Routledge & Kegan Paul.</em></li><li><em>Betegh, G., 2004, The Derveni Papyrus: Cosmology, Theology and Interpretation, Cambridge: Cambridge University Press.</em></li><li><em>–––, 2007, “On the Physical Aspect of Heraclitus’ Psychology,” Phronesis, 52: 3–32.</em></li><li><em>Burkert, W., 1993, “Heraclitus and the Moon: The New Fragment P.Oxy, 3710,” Illinois Classical Studies, 18: 49–55.</em></li><li><em>Dilcher, R., 1995, Studies in Heraclitus, Hildesheim: Georg Olms.</em></li><li><em>Fattal, M., 2011, Parole et actes chez Héraclite, Paris: L’Harmattan.</em></li><li><em>Finkelberg, Aryeh, 2017, Heraclitus and Thales’ Conceptual Scheme: A Historical Study, Leiden: Brill.</em></li><li><em>Graham, D. W., 2002, “Heraclitus and Parmenides,” in Presocratic Philosophy: Essays in Honour of Alexander Mourelatos, V. Caston and D. W. Graham (eds.), 27–44, Aldershot: Ashgate.</em></li><li><em>–––, 2003a, “A New Look at Anaximenes,” History of Philosophy Quarterly, 20: 1–20.</em></li><li><em>–––, 2003b, “A Testimony of Anaximenes in Plato,” Classical Quarterly, 53: 327–37.</em></li><li><em>–––, 2006, Explaining the Cosmos: The Ionian Tradition of Scientific Philosophy, Princeton: Princeton University Press.</em></li><li><em>–––, 2008, “Heraclitus: Flux, Order, and Knowledge,” in The Oxford Handbook of Presocratic Philosophy, P. Curd and D. W. Graham (eds.), 169–188, New York: Oxford University Press.</em></li><li><em>Hülsz Piccone, Enrique (ed.), 2009, Nuevos ensayos sobre Heráclito: Actas del segundo Symposium Heracliteum, Mexico City: UNAM, 2009.</em></li><li><em>–––, 2013, “Heraclitus on Logos: Language, Rationality and the Real,” in Sider and Obbink 2013, 281–301.</em></li><li><em>Hussey, E., 1982, “Epistemology and Meaning in Heraclitus,” in Language and Logos, M. Schofield and M. Nussbaum (eds.), 33–59, Cambridge: Cambridge University Press.</em></li><li><em>Kahn, C. H., 1960, Anaximander and the Origins of Greek Cosmology, New York: Columbia University Press; reprint Indianapolis: Hackett, 1994.</em></li><li><em>–––, 1964, “A New Look at Heraclitus,” American Philosophical Quarterly 1: 189–203.</em></li><li><em>Kirk, G. S., 1954, Heraclitus: The Cosmic Fragments, Cambridge: Cambridge University Press.</em></li><li><em>Long, A. A., 2013, “Heraclitus on Measure and the Explicit Emergence of Rationality,” in Sider and Obbink 2013, 201–223.</em></li><li><em>Mansfeld, Jaap, 1990, Studies in the Historiography of Greek Philosophy, Assen: Van Gorcum.</em></li><li><em>Neels, Richard, 2018, “Elements and Opposites in Heraclitus,” Apeiron, 51: 427–452.</em></li><li><em>Nehamas, A., 2002, “Parmenidean Being/ Heraclitean Fire,” in Presocratic Philosophy: Essays in Honour of Alexander Mourelatos, V. Caston and D. W. Graham (eds.), 45–64, Aldershot: Ashgate.</em></li><li><em>Nussbaum, M. C. 1972, “Psyche in Heraclitus,” Phronesis, 17: 1–16; 153–70.</em></li><li><em>Patin, A., 1899, Parmenides im Kampfe gegen Heraklit, Leipzig: B. G. Teubner.</em></li><li><em>Polito, R., 2004, The Sceptical Road: Aenesidemus’ Appropriation of Heraclitus, Leiden: Brill.</em></li><li><em>Reinhardt, K., 1916, Parmenides und die Geschichte der griechischen Philosophie, Bonn: Friedrich Cohen.</em></li><li><em>Robitzsch, Jan Maximilian, 2018, “Heraclitus’ Political Thought,” Apeiron, 51: 405–426.</em></li><li><em>Sider, D., 2013, “Heraclitus’ Ethics,” in Sider and Obbink 2013, 321–344.</em></li><li><em>Sider, D. and D. Obbink (eds.), 2013, Doctrine and Doxography: Studies on Heraclitus and Pythagoras, Berlin: De Gruyter.</em></li><li><em>Tarán, L., 1999, “Heraclitus: The River Fragments and Their Implications,” Elenchos, 20: 9–52.</em></li><li><em>Vlastos, G., 1955. “On Heraclitus,” American Journal of Philology, 76: 337–378.</em></li></ul>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/07/WhatsApp-Image-2021-07-14-at-14.50.22.jpeg" width="64" alt="A. Hakan Temiz"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>A. Hakan Temiz</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okumaktadır.                                                                  Daha çok Antik Çağ Felsefesi ve etimoloji üzerine düşünerek araştırma yapıyor. Senaryo metinleri okuyor, çeviriyor ve düzenliyor. Düzyazı şiire, sinema tarihine, özellikle Amerikan ve Fransız sinemasına ilgi duyuyor.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/07/herakleitos-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Herakleitos (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Lucretius (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Yazar: David Sedley Çeviri: A. Hakan Temiz Editör: Onur Göksel Yokuş LUCRETIUS Titus Lucretius Carus[1], geç Roma Cumhuriyeti döneminin Epikourosçu bir şairiydi. Altı kitaptan oluşan heksametron tarzda yazdığı Latince şiiri De Rerum Natura (kısaca DRN), Şeylerin Doğası ve Evrenin Doğası Üzerine[2] gibi çeşitli şekillerde tercüme edilmiştir. Lucretius’un kendi eserine son rötuşları yapacak kadar yaşayıp yaşamadığı belirsiz olsa da bu eser neredeyse bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. Felsefi şiirin tarihi içerisinde öncü bir figür olan Lucretius, bunun yanı sıra, şiirinin baş konusu olan Epikourosçu fiziğe ilişkin bilgilerimizin de temel kaynağı olmuştur. Diğer Epikourosçu öğretiler arasından, atomik “sapma“[3] öğretisi de esasen Lucretius sayesinde
Author information





A. Hakan Temiz



Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okumaktadır.                                                                  Daha çok Antik Çağ Felsefesi ve etimoloji üzerine düşünerek araştırma yapıyor. Senaryo metinleri okuyor, çeviriyor ve düzenliyor. Düzyazı şiire, sinema tarihine, özellikle Amerikan ve Fransız sinemasına ilgi duyuyor.

 | 



Lucretius (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/06/Lucretius-SON.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Lucretius, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazar: David Sedley</strong></p>



<p><strong>Çeviri: A. Hakan Temiz</strong></p>



<p><strong>Editör: Onur Göksel Yokuş</strong></p>



<p><strong>LUCRETIUS</strong></p>



<p>Titus Lucretius Carus<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn1">[1]</a>, geç Roma Cumhuriyeti döneminin Epikourosçu bir şairiydi. Altı kitaptan oluşan heksametron tarzda yazdığı Latince şiiri <em>De Rerum Natura</em> (kısaca DRN), <em>Şeylerin Doğası</em> ve <em>Evrenin Doğası Üzerine<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn2"><strong>[2]</strong></a> </em>gibi çeşitli şekillerde tercüme edilmiştir. Lucretius’un kendi eserine son rötuşları yapacak kadar yaşayıp yaşamadığı belirsiz olsa da bu eser neredeyse bozulmadan günümüze kadar gelmiştir. Felsefi şiirin tarihi içerisinde öncü bir figür olan Lucretius, bunun yanı sıra, şiirinin baş konusu olan Epikourosçu fiziğe ilişkin bilgilerimizin de temel kaynağı olmuştur. Diğer Epikourosçu öğretiler arasından, atomik “<em>sapma</em>“<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn3">[3]</a> öğretisi de esasen Lucretius sayesinde bilinmektedir. Epikourosçu sistem savunması, ustaca ve içtenlikle öne sürülmüş, III. kitaptaki ölüm korkusuna yönelik etkili eleştirisi ise özellikle takdir edilmiştir.</p>



<ul class="wp-block-list"><li>ı. Yaşamı</li><li>ıı. Şiirin yapısı</li><li>ııı. Epikourosçu arka plan</li><li>ıv. Fizik</li><li>v. Etik</li><li>vı. Din</li><li>vıı. Etki</li><li>Kaynakça</li></ul>



<p><strong>I. Yaşamı</strong></p>



<p>Lucretius’un yaşam öyküsü hakkında, şiirin kendisinden çıkarılabilecek birkaç şey dışında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Yalnızca bir referans vardır ki, onunla aynı döneme denk gelir (Lucretius’un ölüm tarihine bağlı olarak, yakın dönem de olabilir): Bu ise, Cicero’nun MÖ 54’te yazdığı bir mektubunda bulunur. Burada Cicero, Lucretius’un şiirinin <em>deha parıltıları</em> ve <em>ince bir ustalık</em> gibi ifadelerle karakterize edilmesi konusunda, kardeşiyle hemfikirdir.</p>



<p>Şiirin, Memmius adında Romalı bir aristokrata – Memmius ailesinin hangi üyesi olduğu tam olarak belli olmasa da – ithaf edildiği ve sözlerin ona yöneltildiğini kesin olarak söyleyebiliriz. Lucretius’un ifadeleri, Memmius’la dostluğuna ilişkin bir beklenti yaratır, ancak bu, sahici bir toplumsal eşitlikten farklı olarak asimetrik bir <em>müvekkil-patron</em> ilişkisinin olasılığını dışlayacak bir şey de değildir.</p>



<p>Diğer biyografik veriler geç bir döneme aittir ve güvenilir değildir. Doğumu MÖ 94’e, ölümü ise 54 ya da 51’e koyulmuştur. (Hatta Hutchinson’un görüşü, ölümünü daha da sonraya, MÖ 40’ların başlarına tarihler). Fakat biz her halükârda, Lucretius’un şiirini MÖ 1. yüzyılın ortalarında yazdığından emin olabiliriz.</p>



<p>Erken Hıristiyanlık, Lucretius’u dinin bir düşmanı olarak damgaladığından dolayı, yaşamı ve ölümü de buna uygun bir tarzda, zavallı olarak tasvir edilmiştir. Nitekim, Aziz Jerome’a ​​göre, bir aşk iksiri dolayımıyla aklı başından gitmiş, şiirlerini zihninin berrak olduğu belli aralıklarda yazmış ve ölümü kendi elinden olmuştur. Şiiri ise ölümünden sonra Cicero’nun düzenlemesine kalmıştır. Bu, -kimilerinin inanılabilir bulduğu son ayrıntıyı bir kenara bırakırsak- düpedüz uydurmadır. Lucretius’un bu tasviri, yaşamı onunla aynı zamanlara da denk gelen fakat ondan yaşça küçük ve hayranı olan Vergilius ile de çelişir. Ciddi derecede Lucretius’a borçlu olan <em>Georgics</em> adlı didaktik eserinin ünlü dizelerinde (2.490–2) Vergilius, şöyle der: <em>“Şeylerin nedenlerini bilebilene ne mutlu (felix qui potuit rerum cognoscere causas) ve tüm korkuları, amansız yazgıyı ve yakıp yok edici cehennemin kükremesini ezip geçene.”</em> Hayranlık dolu bu sözlerle, Vergilius, şiirin dört baskın temasını düzgün bir şekilde özetlemiş oluyor: nedensel evrensel açıklama, dünyada varmış gibi görünen tehditlerin ortadan kaldırılması, özgür istencin ortaya konması ve ölümden sonra ruhun hayatta kalacağının yanlışlığının kanıtlanması. Vergilius, Lucretius’un felsefi anlayışını imrenilecek bir mutluluk kaynağı olarak tanıtırken, aynı zamanda DRN<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn4">[4]</a>‘nın yaratıcısının, sonraki itibarını ruhsal bozukluğa sahip<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn5">[5]</a> intihara meyilli birisi olarak kazanmış olmasını mantıksız kılmaktadır.</p>



<p><strong>II. Şiirin Yapısı</strong></p>



<p>Şiirin tamamlanmış hali bütünüyle, Lucretius’un istediği gibi olsun ya da olmasın, eserin altı kitaplık yapısının kendisinin dikkatlice planlanmış olduğu bellidir. Bu yapı, birbiriyle eşleşen üç çift kitap çerçevesinde ele alınabilir:</p>



<ol class="wp-block-list" type="1"><li>Evrenin kalıcı bileşenleri: atomlar ve boşluk<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn6">[6]</a></li><li>Atomlar fenomenleri nasıl açıklar?</li><li>Ruhun doğası ve ölümlülüğü</li><li>Ruhun fenomenleri</li><li>Kosmos ve ölümlülüğü</li><li>Kosmik fenomenler</li></ol>



<p>Sıralanım dizisi, kapsayıcı tarzdadır: ilk kitap çifti atomların mikroskobik dünyasını, ikincisi insanları ve üçüncüsü bir bütün olarak kosmosu ele alır. Kitap çiftlerinin ilki, söz konusu varlığın veya varlıkların temel doğasını açıklar, ikincisi onlarla ilişkili bir dizi tekil fenomeni incelemeye devam eder. Bir başka tenazur, tek sayılı kitaplarda ele alınan ölümlülük temasında yatmaktadır. I. Kitap, temel elementlerin yok edilemezliğini en başından vurgularken, III. ve V. kitaplar, anlamlı bir karşıtlıkla, sırasıyla ruhun ve kosmosun bozulabilirliğini ve geçiciliğini uygun bir tarzda öne çıkarır.</p>



<p>Şiirin bu üç eşleşen kitap çifti olarak bölümlenmesine ilaveten, yaşam ve ölüm temaları üzerinden kurulmuş dengeli iki eşit parça olarak da ele alınabilir. Şiir, – doğuma ve hayata ilham veren güç olarak – Venüs’e seslenen bir ilahi ile açılır. Lucretius’un ölüm korkusuna yönelik uzun ve etkili tenkidiyle, III. kitap<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn7">[7]</a> sona erer. Ardından şiir, Peloponnesos Savaşı sırasında yaşanan korkunç Atina vebası hakkındaki huzur kaçırıcı pasajla birlikte ölüm temasına en yakın noktaya, bir bütün olarak geri döner: Şiirin elimizdeki hali tamamlanmış olsun ya da olmasın, kendi temasının yerleştirilme biçiminin bir şekilde şairin kendi düzenlemesini temsil ettiğine dair bir şüpheye pek de yer yoktur.</p>



<p>Son kısıma dair birçok anlaşmazlık süregelmiştir. Kimileri burayı olduğu gibi, şiirsel tarzda etkili bir kapanış olarak değerlendirirken, kimileri de Lucretius’un, eğer yaşasaydı, en azından burayı uygun bir moraliteyle tamamlayacağına inanır. Eski taraf, Lucretius’un şiirin bu noktasında okuyucuları, moral olanı kendilerine göre çözmeye bırakmakla yükümlü olduğu iddiasını sürdürür. Bu konuyla ilgili olarak aşağıdaki §5’e bakınız.</p>



<p><strong>III. Epikourosçu Arka Plan</strong></p>



<p>Epikouros, Helenistik dönemin en etkili sistemlerinden biri olan kendi sistemini, MÖ IV. yüzyılın sonlarında ve III. yüzyılın başlarında kurmuştur. Lucretius, Epikourosçuluğun özellikle Philodemus çevresinde büyük bir çemberin oluşturduğu ve Napoli Körfezi bölgesinde serpildiği bir dönemde İtalya’da yaşamıştır. Philodemus’un kütüphanesi, Herculaneum’un 18. yüzyıldaki kazıları sırasında yeniden keşfedilmiştir (son zamanlarda, Lucretius’un şiirinin kalıntılarını, ağır hasar görmüş içerikleri arasında bulunduğuna dair iddialar fazla iyimser olabilir). Esas Epikourosçu okul, başka okulların çoğunun metropol merkezlerinden ayrılmasına karşın, Atina’da hala gelişmekteydi. Ayrıca okulun diğer bölgesel şubeleri de bir Romalının eşit bir biçimde eğitim alabileceği yerlerdi. Epikourosçuluk, şu veya bu şekilde, şimdiye dek gelecek vadeden her felsefe öğrencisinin ustalaşması beklenen, önde gelen dört felsefi sistemden biridir. Bu arka plana karşı, Epikourosçu olan Romalılar arasında Cicero’nun arkadaşı Atticus ve daha sonra Caesar’ın suikastçısı olan Cassius vardı. Buna bağlı olarak, Lucretius’un Epikourosçuluğa yönelmesini, Roma aydınları arasındaki bir eğilimin parçası olarak düşünmek kolay ve cazibeli bir hal alır. Gelgelelim, onun şiiri, tuhaf bir şekilde, dönemine ait felsefi veya bilimsel bir uğraş belirtisi göstermez. Epikourosçu ekoldeki gelişmeler hakkında epeyce bilgimiz var – örneğin, Stoacılarla bilimsel yöntem ve matematik üzerine yaptıkları sofistike tartışmalar – yine de Lucretius’un şiirinde, değil bunlarla meşgul olmak, bu gelişmelerden haberdar olduğuna dair bir bulgumuz da yoktur. İsmi belli olmayan, karşıt görüşteki bazı kişilere yönelik bir dizi eleştiriye yer vermiş olsa da bu kişilerin hiçbirini, dönemin en prestijli okulu olan Stoa’nın taraftarları da dahil olmak üzere, Epikouros’un kendi yaşamını Lucretius’tan ayıran iki yüzyıl içerisinde yaşamış herhangi biriyle makul bir şekilde belirlemek mümkün değildir. Öyleyse Lucretius’u, felsefi olarak yalıtılmış, ilhamını Epikouros’un kendi kıymetli yazılarından alan ve dolayısıyla Epikouros’un sıkı sıkıya savunduğu hedeflerini kendisininmiş gibi sahiplenen biri olarak düşünmek daha isabetli olacaktır.</p>



<p>Bu, Lucretius’un kaynak kullanımıyla ilgili sahip olduğumuz olgularla örtüşen bir seçenektir. Anlaşıldığı kadarıyla, fizik üzerine ele alıp çalıştığı materyaller, Epikouros’un 37 kitaplık başyapıtı <em>Doğa Üzerine</em>‘nin ilk on beş kitabından alınmıştır. Lucretius’un IV. Kitaba dahil ettiği iki pasaj, bize IV. kitap dediğimiz şeyin başlangıçta doğrudan II. kitaptan sonra gelmesinin planlandığını, yani konuların sıralanım dizisinin tam olarak Epikouros’un <em>Doğa üzerine</em> yapıtıyla örtüşecek biçimde planlandığını gösterir. Fakat daha sonra materyaller yeniden ele alınmış ve şimdi elimizde olduğu haliyle III. Kitap, araya girmiştir. Lucretius, şimdi sahip olduğumuz altı kitaplık eserin içeriğini, ilk taslağı yazarken ya da yazdıktan sonra yeniden düzenleyerek ortaya koymuş olabilir. Yukarıda bahsedilen durum, bu tahmini yapmak için ve eserle Epikouros’un orijinal sıralaması arasındaki tanıtlanabilir diğer relatif küçük farklılıkların sürecini açıklamak için bize sağlam bir zemin oluşturur. I-III. kitapların yeniden düzenlenmesi, yaşamı içerisinde tamamlanmış, fakat IV-VI. kitaplarınkinin tamamlanmamış olduğunu söyleyebiliriz. (Bütün bunlar Sedley 1998’de kapsamlı olarak tartışılmıştır.), Ayrıca son üç kitabın diğerlerine göre uzun olması ve muhtemel bir son gözden geçirmeyle I-III. kitapların uzunluğuna indirilebilecek olması, başka bir tamamlanmamışlık belirtisidir.</p>



<p>Lucretius’un çalışma tarzına bakıldığında, şiirinin felsefi içeriğinin merkezinde, Epikouros’ta bulduklarını içtenlikle yansıttığı net bir şekilde görülecektir. Epikouros’tan ayrıldığı nokta, öğreti veya argüman meselesinden çok sıralama meselesidir. Lucretius’un, ustası Epikouros’un metnine böylesine tutunması, onun yazılarından söz ettiği hürmetli edasında daha da belirginleşir: <em>“Sensin kılavuzum, ey Yunan ırkının görkemi! Senin belirgin ayak izlerinde yürüyorum şimdi. Aşktır sana öykünmemin nedeni, haset değil… Sensin atam, ey gerçeğin bulgucusu! Bir ata sevecenliğiyle yol göster bana. Çiçeklerden sekmeden bal toplayan arılar gibi, dadanmışım ben senin altın sözlerine, sonsuz dirime yaraşan altın deyişlerine.”<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn8"><strong>[8]</strong></a> </em>(3.3–13)</p>



<p>Lucretius, I. Kitap, 921-50’de (bu satırlar daha sonra IV. kitabın girişinde de yinelenir) şiirsel manifestosunu, görevinin devrimsel yeniliğini bildirerek ortaya koyar. Şüphe yok ki bunu, her şeyden önce Epikourosçuluğun ilk şairi olarak gözler önüne serer. İlk Yunan filozofları Xenophanes, Parmenides ve hem saygı duyup hem de öykündüğü Empedokles, felsefi şiire öncülük etmiştir fakat Lucretius’tan önce kimse Epikourosçuluğu savunmak üzere şiir yazmamıştır, üstelik bu tarzda bir şiir Latin dilinde de yazılmamıştır (Lucretius’un zihnindeki yenilik bu da olabilir).</p>



<p>Epikourosçu öğretinin, alışılmışın dışında, dizeler halinde yazılmasına dair pek çok tartışma yapılmasına karşın, Lucretius’un okulun herhangi bir buyruğunu çiğnediği saptanmamıştır. Epikouros’un şiire olan aleyhtarlığı, öyle görünüyor ki, Homeros ve diğerlerinin şiirinin ahlaki açıdan zararlı içeriğine odaklanan, en azından Platon’a kadar uzanan ve Yunan eğitiminde büyük bir rol oynamış geleneğe aittir. Şiir yazma sanatı, okulun önceki geleneğinde sakıncalı kabul edilip, gösterilmemiştir. Lucretius’un şiirsel bir araç seçimine ilişkin kendi açıklaması ise, felsefenin ruh için ilaç olduğu ve şiirin büyüsünün, doktorların acı ilaçla dolu bir çanağın kenarına sürdüğü bal gibi işlev görerek çocukları kendi iyilikleri için onu içmeye ikna edebileceğidir. Konu, bilinmeyenden korkmaya geldiğinde, Lucretius, karanlıktan korkan saf çocuklar gibi olduğumuzu hatırlatır bizlere.</p>



<p>Lucretius’un argümantasyon yöntemine ilişkin başkaca retorik özellikleri de bilginler tarafından uygun bir şekilde dikkate alınmıştır (örneğin, Asmis 1983, Markoviç 2008). Bunların en göze çarpanı, filozofun kendi şiirine dahil edip geliştirdiği felsefi nesirle ilgili bir özelliktir, ki bu, her bir tanıtlama için bir dizi argümanın dikkatlice tasnif edilmiş düzenidir. Bir diğeri, bilinen ampirik verilere dayanarak yapılan analojiyle, hipotezin savunulmasıdır. Epikourosçu yöntemin ayrılmaz bir parçası haline gelen bu son düstur, Lucretius’a, hayranlık uyandıran ve takdir edilen yönlerinden birini, zengin ve karmaşık şiirsel benzetmeler geliştirme fırsatı sunmuştur.</p>



<p><strong>IV. Fizik</strong></p>



<p>I. Kitap, Epikouros atomculuğunun temel ilkelerini ortaya koyar.</p>



<p>1.149-482. İlk olarak, Lucretius’un varlığa ilişkin görüşleri gelir. Hiçbir şey hiçten çıkmaz ve hiçliğe doğru kaybolup gitmez. Asıl varlıklar madde ve boşluktur. Diğer var olanların tümü, bunların ayrılmaz veya ilineksel özellikleridir (Lucretius’un kendi terimleri sırasıyla, coniuncta ve eventa). Madde veya boşluktan bağımsız bir var olan olarak düşünülebilecek iki öğe, (1) zaman ve (2) tarihsel olgulardır. Bunların ise, ancak mevcut dünya üzerinde bağımlı bir varoluşa sahip oldukları ve dolayısıyla aslında kendi başlarına varolan olmadıkları ileri sürülmektedir.</p>



<p>1.483-634. Lucretius daha sonra fiziğin temel hakikatlerine odaklanır. Cisim, çok küçük ve fiziksel olarak bölünemez olan atomlardan oluşmuştur. Lucretius burada Yunanca kelimeyi (atom) kullanmaz. Bunun yerine “şeylerin ilksel başlangıcı” (primordia rerum), “tohumlar” ve “madde”<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn9">[9]</a> gibi ifadeleri tercih eder. Böylece bu ilksel zerreciklerin yaratıcı güçlerini çağrıştırarak şiirsel amacına giden yolu açar. Zerrecikler, kompleks yapılarda bir araya gelerek tüm fenomenal varlıkları meydana getirir.</p>



<p>Epikouros, atomların içsel yapısının nasıl olduğuna<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn10">[10]</a> büyük önem vermiştir. Lucretius bu doktrini yoğunlaştırır ve büyük ölçüde düzenler. Bunu desteklemek için söylediği şeyler, fizik teorinin ayrı bir parçası olarak sunulmaktan ziyade, atomların savunusuyla birleşmiştir. (1.599-634). Bu tutum, ister teorinin Lucretius veya okuyucuları için zorluğunu ve genel konunun altı kitaplık yapı içerisinde tutmanın mecburiliğini, isterse de erken Epikourosçuluktan teorik farklılığı yansıtsın, yalnızca bir spekülasyon meselesi olmaya mahkumdur.</p>



<p>1.635-920. Lucretius’un tutumu bu kısımda polemikleşir. Aristotelesçi gelenek içerisinde sınıflandırılan üç karşıt fiziksel sistemi ve temsilcileri olan üç Presokratik filozofu karşısına alır: monism, bitimli (<em>finite</em>) pluralism ve bitimsiz (<em>infinite</em>) pluralism. Herakleitos, her şeyi ateşe indirgemesiyle monistliği; Empedokles, dört unsuruyla bitimli pluralistliği temsil eder. Anaxagoras ise Aristotelesçi doksografinin merceğinden, bütün “homoeomerous” veya “benzer parçalara sahip” maddeleri elementler olarak alması göz önünde bulundurularak okunduğunda, kendine has birisi olarak ele alınabilir. Stoacılıkta, Herakleitos’a özel bir yer verildiği göz ardı edilirse, bahsedilen filozofların Lucretius’un döneminde önemli bir iz bırakmadığı söylenebilir. Bunları birer hedef olarak seçmesi, muhtemelen, Epikouros’un kendi tarihsel bağlamında başlatmayı uygun bulduğu eleştirileri ondan devralmaya hazır olduğunu yansıtır.</p>



<p>1.951-1117. I. kitabın son kısmı, görünmeyecek kadar küçük olandan, tahayyül edilemeyecek bir büyüklüğe doğru sıçramayı teşkil eder. Evren sonsuzdur. Sonsuzca geniş olan uzaydan ve sonsuz sayıda atomdan oluşur. Lucretius der ki filozoflar vardır, dünyamızı evrenin merkezinde olan küresel biçimdeki yer üzerinde şekillenmiş bir tarzda kafalarında canlandırarak hataya düşen. Bu iki temanın yan yana gelmesi oldukça doğaldır çünkü ikinci tez -kendi dünyamızı eşsiz bir tarzda ayrıcalıklı kılan Platoncu tezin bir versiyonu- evrenin sonsuzluğunun başlıca rakibiydi. Bu nedenle, modern okuyucular Lucretius’un eleştirisinin motivasyonunu sempatiyle karşılayabilirler. Tabii aynı zamanda, burada geceyken gündüzün yaşandığı antipodlardaki hayvanları baş aşağı yürüdükleri gülünç görüntüleriyle tasvir ederek peşin bir şekilde reddetmesinden dolayı pişman da olacaklardır ( 1.1058-67).</p>



<p>II. Kitap, atomik bileşimlerin doğasını açıklar.</p>



<p>2.80-332. II. Kitabın girişindeki serimlemede, atomların davranışları ve niteliklerinin ayrıntılarına inilir. Boşlukta hiçbir dirençle karşılaşmadıkları için müthiş bir hızla, sürekli hareket halindedirler ve çarpıştıklarında durdurulamazlar, yalnızca yön değiştirirler. Ağırlıkları onlara aşağı doğru hareket etme eğilimi verir, bu onların doğalarına işlemiştir. Fakat çarpışmaları, bu hareketi başka yönlere saptırabilir. Sonuç olarak, kosmik bir düzen içerisindeki atomlar, makroskopik düzeyde bize dingin veya nispeten yumuşak hareket örüntüleri olarak görünürler fakat aslında karmaşık ve istikrarlı hareket kalıpları içersindedirler. Lucretius, bununla ilgili olarak, yakından bakıldığında koyunların hareket halinde olduğunun tanıtlanabildiğini, fakat uzak bir yamaçta hareket eden aynı koyunların durağan beyaz bir leke gibi görünecekleri örneğini verir (2.317-22). Bununla birlikte, açıklamanın en meşhur kısmı 2.216-93’tedir (bkz. Fowler 2002’deki metne ait genişletilmiş tartışma). Burada Lucretius, yalnızca atomik çarpışmaların nasıl vuku bulduğunu açıklamak için değil, aynı zamanda özgür istenci de izah etmek üzere, atomların hareketlerindeki minimal bir belirsizliği, “belirsiz bir yer ve zamanda” öngörülemez bir “sapma”yı (<em>clinamen</em>) kabul etmenin gerekliliğini ortaya koyar. Aksi takdirde hepimiz birer otomat olurduk ve hareketlerimiz, sonsuzluğa yayılan kırılmaz nedensellik halkalarıyla belirlenmiş olurdu. Modern kuantum fiziğinin varsaydığı belirsizliği andıran bu çarpıcı benzerlik – ki buna, determinism hakkında yapılan tartışmalarda da sıklıkla başvurulmuştur – pasajı özellikle yoğun tartışmaların konusu haline gelmesini sağlamıştır. Modern felsefenin, kuantum belirsizliğini psikolojik indeterminismin bir temeli olarak kullanmaya yönelik çeşitli girişimlerine benzeyecek biçimde, Lucretius’un yorumcuları da onun sapma ile özgür istenç arasında ne türden bir ilişkiyi kabul ettiğini uzun süredir tartışmaktadır. Kimileri ruhtaki en az bir atomik sapmayı, her yeni istençe denk düşecek biçimde düşünmüştür. Kimileri ise, şimdiki benliğimizin, tüm geçmiş atom tarihimizin zorunlu bir ürünü olmaması için ve nedenlerin sonsuzluk içerisinde birbirlerini takip etmemeleri için, yani kaderin ağlarının parçalanabilmesi için sapmanın gerekli olduğuna dikkat çekmiştir (2.255).</p>



<p>2.333-1022. Atomların hareketine ilişkin izahatının ardından Lucretius, bu sefer atomların kendilerine özgü özelliklerine (<em>properties</em>) döner. Atomların, duyusal özelliklerden ve duyu gücünden yoksun olduğunu söyleyerek, dünyanın sunduğu engin fakat bitimli fenomen çeşitliliğin altında, yine engin, fakat bitimli <em>atomik ş e k i l çeşitliliğinin</em> yattığını açıklar.</p>



<p>2.1023–1174. Kitabın son kısmında konu, ilk kitabın sonuyla bakışımlı (symmetric) olarak kendi dünyamızın sınırlarının ötesindeki evrenin doğasına gelir. Lucretius’un teması bu kez, kendi dünyamızın dışında başka dünyaların da var olduğudur. Evrenin sonsuzluğunu gözler önüne sermişken, dünyanın yalnızca ve tam da burada oluşması gerektiği fikrini akla sığmaz bir şey olarak alır. Ayrıca bizim dünyamız da dahil olmak üzere, bütün dünyaların gelip geçici olduğunu ekler. Lucretius, bu iki temayı -yani dünyaların sayısız çoğulluklarını ve faniliklerini- dünyaya ilahi bir yaratılışın ürünü olarak bakan dini görüşü zedeleyecek şeyler olarak ele alır.</p>



<p>III. Kitap, ruha ve onun ölümlülüğüne eğilir.</p>



<p>3.94–416. Ruhun yapısı. Ruhla bağlantılı olarak iki kısımdan bahsedilir. ‘Can’ (<em>anima</em>) tüm vücuda yayılırken, ‘zihin’ (<em>animus</em>) göğsün ortasına yerleşmiş komuta merkezidir. Lucretius’a göre ruhun cismaniliği, her iki yönüyle de ortaya koyulabilir. Ruhu oluşturan atomların özel kombinasyonları, onun özyapısında bulunan duyarlılığı ve devingenliği açıklar: Ruhun kendisine özgü son derece ince bir atom türüyle birlikte hava, rüzgâr ve ateşi kuran atom türlerinin karışımından oluşmuştur. Modern okuyucular bu fizyolojinin detaylarını köhne bulabilir fakat Lucretius’un “zihin” ve “ruh” dediği şeylerin sırasıyla, beyin ve sinir sistemi olarak alınabileceği unutulmamalıdır.</p>



<p>3.417-829. Ruh, atomlardan oluşmuştur. Dolayısıyla her atomik bileşik gibi ruhun da nihai olarak dağılmaya mahkûm olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Ruhu bir arada tutan beden öldüğünde, her ikisinin atomları da dağılır -Lucretius buna ilişkin onlarca delil sunmuştur. Örneğin zihinsel gelişimimiz, bebeklik, olgunluk ve ihtiyarlık dönemleri boyunca bedenin gelişimini izlediği gibi, zihinsel yetilerimiz de bedenin dağılma sürecine eşlik edecektir. Böylece, el üstünde tutulan dini geleneğin karşısına büyük bir rakip çıkmış olur. Ne ölümden sonra yaşam ne reenkarnasyon ne de Hades’te cezalandırılmak söz konusu değildir. Ölümün korkulacak bir şey olmamasıyla ilgili kısım için § 5’e bakınız.</p>



<p>IV. Kitap’ta odak ruhun güçlerine doğru yönelir.</p>



<p>4.26–215. Lucretius, simulacra -katı nesnelerin yüzeylerinden sıyrılarak (kimi zaman da havada kendiliğinden oluşarak), görme ve görselleştirme için gözlere veya zihne giren, atomik incelikte ve olağanüstü hızdaki “imajların”- teorisini ortaya koyarak işe başlar.</p>



<p>4.216–1059. Bu temel teori, öncelikle görme (düşler de dahil) olmak üzere duyu-algısına uygulanır. Görme dışındaki duyular, simulacra’dan farklı olarak nesnelerle doğrudan bir temasla ya da başka türden bir akıntıyla ilişkilendirilir. Lucretius, hata ya da yanılgı denen şeyin duyulardan değil, onlara dair yargılarımızdan kaynaklandığını söyler. Atom öğretisinin temel tutumundan ödün vermeyerek açıklayabileceğini iddia ettiği optik yanılsamalar üzerine de önemli bir bölüm ayırmıştır. Sözü edilen Epikourosçu görüşü, skeptik alternatife karşı, onların savının aslında kendi kendini çürüttüğünü gösterecek biçimde savunur: Bilgiye erişimimizin biricik yolu olan duyuların bu işlevini reddetmek, aslında kendi savı için gerekli zemini ortadan kaldıran görüştür. Bunu söyleyerek hiçbir şeyin bilinemeyeceğini söylemiş olanlar, kendi dediklerinin de bilgisine ulaşamayacaklardır (4.469-521).</p>



<p>Ana odakta bilişsel mekanizmalar vardır fakat beslenme ve hareket gibi çeşitli diğer işlevler de kitabın bu bölümünde ele alınmıştır. Kitabın bir kısmında teleologların fizyolojik açıklama tarzına saldıran bir ara söz görülür (4.823-57). Bedensel uzuvları ve organları -kullanılmaları için- tanrısal olarak yaratılmışçasına açıklamak, yanlıştır. Doğada zaten var olan işlevlerin kolaylaştırılmasını sağlayan insan elinden çıkma şeyler vardır (örneğin, içmeyi kolaylaştırmak için bardaklar, uykuyu iyileştirmek için yataklar ve daha etkili mücadeleler için silahlar). Fakat benzer şeyler, görmek için yaratılmış göz için söylenemez. Çünkü gözler var olmadan önce görme diye bir işlev yoktu ortada. İşlev ya da kullanmak, yalnızca onu kullanacak şey var olduktan sonra söz konusu olabilir.</p>



<p>V. ve VI. Kitaplar, bir bütün olarak kosmosu, onun fenomenal muhteviyatıyla birlikte açıklamak üzere ortaya koyar.</p>



<p>5.91-415, burada, dünyamızın geçici bir atom karışımından başka bir şey olmadığı argümanı genişletilir. Lucretius’un bu bulgusu, yaratılışçılığa lanet olarak alınır çünkü şüphesiz, yüce gönüllü yaratıcılar (Platon’un iddia ettiği gibi) şeylerin ebediliğini temin ederdi. Lucretius, dünyanın insan adına tanrısal güçle yaratıldığı tezine de karşı çıkar.  Diğer yaratıkların şartları daha rahat görünürken, bizler hayatımızı idare etmek için sürekli mücadele ederiz. Eğer yeni doğan bir bebeğin önünde boylu boyunca uzanacak sıkıntılar silsilesi düşünülürse, dünyaya ilk bakışını attıktan sonra gözyaşlarına boğulan bu bebeğin öngörüsüne hayran kalınabilir.</p>



<p>5.416–770. Şimdiyse Lucretius, dünyamızı meydana getiren atomik kümelenmenin kör sürecini yeniden yapılandırır. Ardından buna uygun olarak, tekil göksel fenomenlere ilişkin bir dizi açıklamayla devam eder. Epikourosçuluğun has tutumlarından biri olan (ayrıca bkz. VI. Kitapta özellikle 6.703-11), tek bir fenomene ilişkin çoklu nedenler ortaya koyma tutumunu sergilemiştir. Burada önemli olan, ortaya koyulan nedenlerin hangisinin doğru olduğunu bulmak değil; bu çoklu nedenler aracılığıyla, ilahi bir müdahale kabulünün gereksiz olduğunu göstermektir. Nedenler, tabiatları gereği <em>olanaklı </em>oldukları için, bizim dünyamızda olmasa da en azından bir yerde doğru olmak zorundadırlar. Sonsuz bir evrende, hiçbir olanak gerçekleşmemiş olarak kalmaz (Principle of Plenitude<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn11">[11]</a>’un bir göstergesi). Burada Lucretius, yalnızca olanaklı değil fakat aynı zamanda hakiki dünyalara dayanan Epikourosçu modal teoriye yaslanır. Bu çerçeve içerisinde, ‘olanaklı’ olan ‘bir veya daha fazla (hakiki) dünyaya’ denk düşerken, ‘zorunlu’ olan ‘tüm (hakiki) dünyalara’ denk düşmelidir, diyebiliriz.</p>



<p>5.771–1427. Dünyamızın erken tarihine devam edilir. Lucretius, insan yaşamının en başında nasıl ortaya çıktığını ve insanların dil, hukuk ve sanatla birlikte göçebe avcılardan şehir sakinlerine dönüşümlerini tasavvur eder. Bütün bunların altında yatan temel motivasyon, pek ön planda olmasa da ilahi müdahalenin reddidir. Körpe toprak, bütün verimliliğiyle doğal bir biçimde yaşam formlarıyla filizlendi. Ortaya seçkisiz, sayısız oluşumlar, yani organizmalar çıktı. Bunların çoğu dağılıp gitti fakat bir azınlık, hayatta kalabildiğini ve kendi türünden olanları yeniden üretebildiğini görünür kıldı. En elverişli olanın hayatta kalışını gösteren, dolayısıyla Darwinci prensibi bir nevi öncelemesiyle takdir edilen bu izahat, canlılar aleminin görünürdeki varlığını bir tür doğal seçilimle açıklamıştır.</p>



<p>Uygarlığın tarihöncesi dönemi konusunda, yine teleoloji karşıtı bir tutum yatmaktadır (5.925-1457). Kültürel ilerlemelerin insanlar tarafından geliştirilmesini, doğanın yönlendiriciliği önceler. Buradan, ilahi müdahalenin açıklayıcı bir araç olarak kabul edilmesinin zaruri olmadığı gösterilir. Ateş için Prometheus’a gerek yoktur çünkü ateş, ağaçların doğal olarak kızışmasıyla insanların dikkatine sunulmuştur (5.1091–1101). Dil denen şey ise kendisini göstermiştir (5.1028-90), çünkü insanlar, hayvanlarınkinden farklı olarak içgüdüsel vokal tepkilerinin iletişim kurmaya yönelik sezgisel arzularını gerçekleştirmek üzere kullanabileceklerinin farkına varmışlardır<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn12">[12]</a>. Beşinci kitabın aynı bölümü, ilkel toplumsal sözleşme çerçevesindeki dostluk ve adaletin kökeni ve (5.1011-27) ayrıca kosmik fenomenleri açıklama arzusundan kaynaklanan, uyanıkken ya da düşlerde tanrılara suretler bağlayan insanlığa ait geleneksel din de dahil olmak üzere kültürel yapılanmalar açısından oldukça zengindir (5.1161–1240).</p>



<p>6.96–1286. Lucretius şiirini sonuca bağlamak üzere, izahat için genellikle fizik teorisyenlerine başvurulan fırtınalar, su hortumları, depremler gibi bir dizi fenomen üzerinde iş görür. Açıklamalarının motivasyonu, burada da ilahi müdahalenin dışarda bırakılmasıdır. Halk tarafından ilahi müdahalenin tezahürleri olarak kabul edilen, söz konusu fenomenlerin neredeyse tümünü tabiata uygun bir tarzda açıklamakla kalmayan Lucretius, aynı zamanda teolojik açıklamalarla alay etmeye de hazırdır: Yıldırımlar Zeus’un zalim kişilere fırlattığı silahlarsa, gücünü neden ıssız bölgelerde harcar veya neden kendi adına kurulan tapınakları vurur (6.387–422)?</p>



<p><strong>V. Etik</strong></p>



<p>Adından da anlaşılacağı üzere fizikle ilgili bir eser olan <em>De rerum natura</em>’da Lucretius, okuyucusuna yalnızca kosmolojik anlayışını değil, bununla birlikte mutluluğun tarifini sunar. Bunun için, uygun bir fiziksel anlayışı temel alarak Tanrı korkusunu ortadan kaldırmak gerekir, fakat başka bir tamamlayıcı daha vardır: Epikourosçuluğa göre ölüm korkusuna da karşı çıkılmalı, haz ve acıların rasyonel idaresi öğrenilmelidir.</p>



<p>Böylesi bir gündem, Lucretius’un Epikourosçu değerleri canlandıran ifadeleriyle, şiirin stratejik açıdan önemli olan çeşitli kısımlarında kendisini gösterir. III. kitabın görkemli finali (830-1094), ölüm korkusunun sert bir eleştirisidir ve ölümün, yok olmaktan başka bir şey olmadığına dair yapılmış önceki tanıtlamadan hareket eder. Lucretius’a göre, geleceğin içerisinde saklanmış olan ölümden korkmak, kişinin kendisini mevcut sayarken, mevcut olmadığı bir duruma üzüntü duyup hayıflanmasıyla ilişkili olan kavramsal yanılgıdır. Aslında gerçek şudur: ölmüş olmak, hiç doğmamış olmaktan kötü veya iyi değildir. Son zamanlarda ölüm üzerine felsefi literatürde yaygın olarak tartışılan bu argüman (symmetry argument), kişinin sonunda ayrışacak oluşuna boyun eğmesiyle ilgili diğer argümanlara eşlik eder. IV. Kitapta cinsel tutkuyu ele aldığı kısım ise (1037-1287), kişinin kendini herhangi bir bireye köleleştirmesinin budalalığını gülünç bir tarzda ortaya koyan benzer bir eleştiriyi içerir (1121-1191).</p>



<p>II. kitabın girişinde, mağrur hırslardan ve kaçınılmaz olarak bunlarla birlikte gelen huzursuzluktan sakınarak kolayca tatmin edilebilen mütevazı arzulara hayatta yer vermek şeklinde tasvir edilen, Epikourosçu müstakil sükûnet yaşamı övülür. VI. kitabın girişinde ise, uygarlık armağanları için Atina kenti övülür fakat insanlığın en büyük armağanı olan Epikouros ve felsefesi, bunları gölgede bırakacak kudrete sahiptir. Epikouros’tur çünkü, bizi yalnızca korkunun cefasından azad etmekle kalmayıp, aynı zamanda arzularımızı hakiki ve kalıcı tatminlerine ulaştıracağımız noktaya kadar nasıl yöneteceğimizi öğreterek, hayatı gerçekten yaşamaya değer kılan. Lucretius’un (5. Kitaptaki) bütün bir uygarlık tarihi (1011-1457), aynı motifi sağlamlaştırıcılığıyla okunabilir (krş. Furley 1978): Uygarlık, insanın talihini iyileştirme arzusuyla ilerlemiştir, fakat fayda etmez, çünkü her ilerleme kederin bir kaynağını ortadan kalkırken, bir başkasını onun yerine getirir. Lucretius işaret eder: karşılaştığımız güçlüklerin kökleri başka yerlerde tutunmaktadır ve uygarlık zirvesine ulaştıktan sonra dahi, bu kökleri gün ışığına çıkarmak Epikouros’a kalmıştır.</p>



<p>Epikourosçu <em>tetrapharmakos</em>’tan şu anlaşılır: ‘<em>Korkma tanrıdan, ölüm için kaygı duyma. İyi olan kolayca elde edilebilir ve kötülüğe kolayca göğüs gerilebilir</em>.’ Bu maksimlerin ilk üçünün tam olarak temsili, şiirin moral açımlanmasında görülür fakat dördüncüsü garip bir şekilde yoktur: kötülüğe nasıl göğüs gerilebilir ? Epikouros’un acının itidalli olarak kabul edilmesine ilişkin formülü, zihni önceki hazlara odaklamak ve acının neredeyse ölümcül olduğu yerde, eli kulağında olan acısız ölüm hali sayesindeki geçiciliğe odaklanmak gibi stratejilerde yatıyordu. Bu formül, Epikouros’un modern yorumcularını pek etkilememişse de antik takipçileri ve duygudaşları tarafından geniş çapta ve hayranlıkla aktarılmıştır. Epikourosçu etike dair derin anlayışıyla Lucretius’un, şiirindeki bariz ihmali düzeltmek üzere niyetlenmediğine inanmak güçtür. Son maksimi dahil etmeye niyetlenmiş olduğu durum, şiirin kapanış kısımlarında korkunç bir şekilde tasvir edilen büyük Atina vebasındaki dehşet verici ızdırapla bağlantılı olacak şekilde düşünülebilir. Lucretius’un ömrü elverseydi, son bölümünü geliştireceğini veya yeniden yapılandıracağını savunanlar yani şiirin aslında tamamlanmamış olduğuna inananlar, acı karşısında müsterih ve iyimser olabilmeyi, (Lucretius nasıl ve nerede ilişkilendirecek olursa olsun) tam da bu rol için sakladığı motif olduğunu sanmakta haklıdırlar.</p>



<p><strong>VI. Din</strong></p>



<p>Lucretius, Epikouros’un en mühim başarısını <em>religio</em>‘nun alt edilmesi olarak sunar. Bu Latince sözcük İngilizce’ye doğru bir şekilde ‘<em>religion</em>‘ olarak çevrilmekle beraber, tam anlamı ‘<em>binding down</em>‘<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn13">[13]</a>dır. Bu Lucretius’a, tanrısal olana hürmet barındıran tüm tutumlar için değil, fakat insanı neşe dolu bir dinginliğe eriştirmek yerine onun maneviyatını baskılayan tutumlar için kullandığı bir terim olarak hizmet eder.</p>



<p>Epikouros tanrıların varlığını kabul etmekle birlikte onlara atfettiği varoluş biçimi tartışma konusu olmuştur. Örneğin, onların sahip oldukları şey ‘<em>quasi-bodies</em>’<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn14">[14]</a>dir. Epikouros’a göre, imajinasyon ya da düşlere görüntü malzemesi vermek üzere gözümüze ve zihnimize giren son derece ince ve hızlı “imgelerden” (<strong>lat.</strong> Simulacra, yukarıda § 4’e bakınız) başka bir şey değildirler. Kimi bilginler bu yapıyı simulacra’dan çıkartarak, ölümsüz tanrıların bizim dünyamıza benzemeyen (çünkü tüm dünyalar sonunda dağılıp gidecektir) çok daha güvenli dünyalar-arası bölgelerde sonsuza kadar yaşayabildiklerini öne sürer. Böylece tanrıları nihai-dağılma kuralına bir istisna haline getirirler. Kimileri ise bu realist açıklamaya yaslanmaz. Dolayısıyla, Epikouros’un söylediği üzere, peşinde olduğumuz ideal dingin yaşamla ilişkili olarak idealize ettiğimiz, kendi sezgisel düşünce-yapılarımız olan tanrıların simulacra’a indirgenmesini tutarlar. Bununla birlikte, Epikouros’un, tanrıların evrenin bir yerinde fiilen var olmaları gerektiğini düşünmediğini ortaya koyarlar. Epikouros’un tanrıyı kutsanmış ve ölümsüz bir varlık olarak düşünmek hakkındaki açıklaması, iki okuma arasında bir tercih yapmamıza yardımcı olmaz. Herhangi bir Epikouros metninin, bu anlam belirsizliğini eksiksizce çözmek için kullanışlı olduğunu varsaymak da muhtemelen bir hata olacaktır. Buna benzer belirsizlikler çoğu dini söylemde yaygın olarak görülen bir özelliktir (Antik Çağ’daki en ünlü vaka, Platon’un Timaios’ta yaratıma dair verdiği izahatıdır. Çalışmalarının tamamını ellerinde bulunduran takipçileri buna rağmen yorumlama konusunda hiçbir zaman hemfikir olamamışlardır). Lucretius, realist okumayı varsaydığına dair işaretler gösterir (2.153-4, 6.76-7), fakat dinin kökenine ilişkin açıklaması (5.1169-82) daha çok idealist okumaya eğilimlidir. Bizlere tanrıların doğasının serimlemesini vaat eden Lucretius, (5.155) umutları boşa çıkararak, bunu hiçbir zaman hayata geçirmez. Kişi merak eder, Lucretius’un devasa Epikourosçu kaynağında, tanrıların varlık tarzının açık seçik bir izahatını hiç bulup bulmadığını.</p>



<p>Şöyle ya da böyle, tanrıların moral idealler olarak oynadıkları rolün Epikourosçu sistemdeki önemi su götürmez. Bunun yanı sıra, Lucretius da özellikle I, III, V ve VI. kitapların girişlerinde onlara aynı işlevi vermiştir. Tanrıların hayatları yüksek bir dinginlik içerisindedir, bize yönelik bir öfke veya kayra barındırmazlar. Bizler, tanrıları doğru bir şekilde tefekkür ederek, ömrümüzün sınırları içerisinde, aynı mutluluk durumunun peşinde olabiliriz. Ne var ki, Lucretius bu teolojiye başka bir boyut katar: şiir ilerledikçe Epikouros’un kendisi de giderek bir tanrı olarak sunulur. Bu tanrılaştırma kendi içerisinde muhtemelen Epikourosçu teoloji ile tutarlıdır çünkü Epikouros, tanrıları karakterize eden bu paradigmatik moral statüye ulaşmıştır. Hatta V. kitabın girişinde insanlığın kahraman bir velinimeti olarak, Epikouros’un bu paradigmatik rolü aşmasına izin verildiği görülür. Burada Lucretius, Epikouros’un kendi zamanından sonra hız kazanan bir akımı, tanrıların öncü rol oynamış velinimet insanlardan yola çıkarak, formal bir kutsallaştırmayla geleneksel olarak kabul edildiğini ortaya koyan –<em>Euhemerus adıyla ilişkili</em>– rasyonalist pratiği takip eder. Lucretius’un etkili bir şekilde öne sürdüğü şey, -Euhemeristik bir sıralama içersinde- Epikouros’un, sırasıyla tarımcılık ile şarabı temsil eden tanrılar <em>Ceres </em>ve <em>Bacchus</em>‘tan daha büyük bir tanrı olduğudur. O, Hydra gibi canavarları dünyadan tümüyle defeden, tanırsallaştırılmış Herkules’ten de büyüktür çünkü etrafta insanlığı kasıp kavuran pek çok vahşi canavar hala vardır. İşte, Epikouros bizlere hakiki ve kalıcı bir kurtuluş sunmuştur: kibir, korkular, doymak bilmeyen arzular gibi sahiden dehşet verici olan, ruhlarımıza musallat olmuş canavarlardan.</p>



<p>Latin şiirinde sıkça karşılaşılan, dolayısıyla Lucretius’un sayfalarında da rastlanan bir başka muhtemel Euhemerizing eğilim, tanrı adlarının insan yaşamında belirleyici olan öğelere işaret etmek için kullanılmasıdır. 2.598–660’ta Lucretius, yeryüzünü ‘ilahi ana’ olarak alan dini tasviri tartışır ve <em>eğer</em> denize ‘Neptün’, şaraba ‘Bacchus’ vb. denilecekse, yeryüzünün aynı zamanda kendi anamız olarak ve böylece ‘tanrıların anası’ olarak kişileştirilebileceği sonucuna varır. Fakat bu tarz ifadelerin yalnızca, zararlı dini inançların imalarından kaçınıldığı halde uygun olduğunu ekler.</p>



<p>DRN’daki şiirsel kompozisyonların en orijinallerini girizgahlar oluşturur. V. Kitabın girişinde görülen Euhemerizing teolojisinin, geleneksel Epikourosçuluğun ötesine geçip geçmediği şüphe konusudur. İlk kitabın girişine odaklandığımızda ise bu şüphe daha da güçlü bir şekilde gösterir kendisini. Burada Lucretius, Venüs’e yalnızca evrensel yaşam gücü olarak değil, aynı zamanda Romalıların atası olarak seslenir. Mars’a müdahale edip Roma’yı içersinde bulunduğu çekişmelerden kurtarması için ona yalvarır. Bu motif seçimi, Lucretius’un öncüsü olan -Aşk veya Aphrodite’in evrendeki en büyük yaratıcı güç olduğunu düşünen- Empedokles’e çok şey borçlu olsa da tehlikeli bir şekilde, şiirin ana motifine ihanet etmekle kuşatılır, çünkü bizim dünyamıza asla müdahale etmeyecek olan tanrılardan korkmamamız gerekir. Şüphe yok ki, okuyucular şiirde ilerledikçe, giriş kısmını hakiki Epikourosçu mesajla uyumlu olarak anlamak için uygun materyalleri biriktirme beklentisi içersinde olurlar fakat bunun nasıl başarılması gerektiği konusunda pek bir uzlaşım yoktur. Belki şu şekilde olabilir: Mars, bu haliyle Epikourosçuluğun hakiki bir tanrısı değildir. Burada söz konusu olan, hakiki kutsal doğanın saptırılması, insanlara ait öfke ve rekabetçilik gibi huyların ideal varlığa yansıtılmasıdır. Buradan, Venüs’ün Mars’ı yatıştırması için yapılan dua, Romalıların, tanrısallığın hakiki barışçıl doğasını takdir etmeye yeniden yönelmelerine dair ifade edilen umudun açığa çıkarılmasından başka bir şey değildir. Şiirden çıkarılacak ders, yazarının açılış duasına cevap vermek için yeterli olacaktır: Eğer Romalı okuyucusuna başarılı bir şekilde öğretilirse.</p>



<p><strong>VII. Etki</strong></p>



<p>Lucretius, erken Roma imparatorluğunun yazarları tarafından hem takdir edilmiş hem de öykünülmüştür. Bununla birlikte, Lactantius gibi Latin patristik yazarlar tarafından tanrısız Epikourosçu felsefenin önde gelen sözcüsü olarak görülmüştür. Şiir, 1417’de papalık sekreteri Poggio Bracciolini tarafından yeniden keşfedilmesinin ardından (bu büyüleyici hikâye için Greenblatt 2011’e bakınız) Rönesans edisyonlarının dayanağı haline gelen iki kalburüstü 9. yüzyıl el yazmasında (O ve Q olarak bilinir) varlığını sürdürmüştür. Epikourosçu fikirler çağın temel felsefi (özellikle etik) tartışmalarına, Diogenes Laertius’un Life of Epicurus’unun Latin diline tercüme edilmesinin yanı sıra Lucretius’un aracılığıyla girmiştir. Bununla beraber, Lucretius edebi ve felsefi çevrelerdeki derin etkisine rağmen -örneğin, Montaigne’in büyük bir titizlikle alıntı yaptığı yazarlar arasındadır- Lucretius adı, iki yüzyıl boyunca aşağılayıcı “ateist” etiketini silkip atmak için çırpınmak zorunda kalmıştır. Erken modern atomculuğun 17. Yüzyılda kendisini göstermesi hususunda kilit bir etki haline gelmiştir. Bu gelişme her şeyden önce, Epikouros ve Lucretius esaslı olmasına rağmen Pierre Gassendi tarafından Hıristiyan ideolojisi için makbul olacak şekilde değiştirilmiş atomistik bir sistem inşasına bağlıdır. Lucretius’un erken modern çağda pek çok hayranı vardı ve bunların içerisinde, şiirin saymakla bitmeyecek baskısına sahip olan, kendi kendisini bir Epikourosçu olarak ortaya koyan Thomas Jefferson da vardı.</p>



<p><strong><em>Bibliography</em></strong></p>



<p><strong><em>Editions</em></strong></p>



<p><em>Bailey, C., 1947, Titi Lucreti Cari De Rerum Natura Libri Sex, 3 vols., Oxford: Oxford University Press. (Monumental edition, with translation and commentary.)</em></p>



<p><em>Brown, P.M., 1984, Lucretius: De Rerum Natura I, Bristol: Bristol Classical Press.</em></p>



<p><em>–––, 1997, Lucretius: De Rerum Natura III, Warminster: Aris and Phillips.</em></p>



<p><em>Brown, R.D., 1987, Lucretius on Love and Sex. A Commentary on De Rerum Natura IV, 1030–1287, with Prolegomena, Text and Translation, Leiden: Brill.</em></p>



<p><em>Butterfield, D., The Early Textual History of Lucretius’ De Rerum Natura, Cambridge: Cambridge University Press</em></p>



<p><em>Campbell, G., 2003, Lucretius on Creation and Evolution. A Commentary on De Rerum Natura Book Five Lines 772–1104, Oxford: Oxford University Press.</em></p>



<p><em>Costa, C.D.N., 19984, Lucretius De Rerum Natura V, Oxford: Clarendon Press.</em></p>



<p><em>Ernout, A., Robin, L., 1962, Lucrèce, De rerum natura, commentaire exégétique et critique, 2nd edition, Paris.</em></p>



<p><em>Fowler, D., 2002. Lucretius on Atomic Motion. A Commentary on De Rerum Natura 2.1–332, Oxford: Oxford University Press.</em></p>



<p><em>Gale, M., 2008. Lucretius: ‘De Rerum Natura’ V, Warminster: Aris and Phillips.</em></p>



<p><em>Godwin, J., 1986. Lucretius: ‘De Rerum Natura’ IV, Warminster: Aris and Phillips.</em></p>



<p><em>–––, 1991. Lucretius: ‘De Rerum Natura’ VI, Warminster: Aris and Phillips.</em></p>



<p><em>Kenney, E.J., 1981, Lucretius: De Rerum Natura Book III, Cambridge: Cambridge University Press.</em></p>



<p><em>Piazzi, L., 2005, Lucrezio e i Presocratici. Un commento a De rerum natura 1, 635–920, Pisa: Edizioni della Normale.</em></p>



<p><em>Smith, M.F. 1975, Lucretius, ‘De Rerum Natura’, with an English translation by W.H.D. Rouse, revised with new text, introduction, notes and index (Loeb Classical Library), London and Cambridge, Mass.</em></p>



<p><strong><em>Translations</em></strong></p>



<p><em>See Bailey and Smith, above. Also:</em></p>



<p><em>Englert, W., 2003, Lucretius, On the Nature of Things, Newburyport, Mass.: Focus.</em></p>



<p><em>Latham, R.E. and Godwin, J., 1994, Lucretius, On the Nature of the Universe, Harmondsworth: Penguin.</em></p>



<p><em>Melville, Sir Ronald, 1997, Lucretius, On the Nature of the Universe, with introduction and notes by D. and P. Fowler, Oxford: Clarendon Press.</em></p>



<p><em>Smith, M.F., 2001, Lucretius, On the Nature of Things, Indianapolis and Cambridge, Hackett.</em></p>



<p><em>Stallings, A.E., 2007, Lucretius, On the Nature of Things, Harmondsworth: Penguin.</em></p>



<p><em>Çev. Tomris Uyar, Turgut Uyar, Lucretius, 1974, Evrenin Yapısı, İstanbul, Hürriyet Yayınları</em></p>



<p><strong><em>Commentary</em></strong></p>



<p><em>Algra, K.A., Koenen, M.H., Schrijvers, P.H. (eds.), 1997, Lucretius and his Intellectual Background, Amsterdam: Royal Netherlands Academy of Arts and Sciences.</em></p>



<p><em>Asmis, E., 1983, ‘Rhetoric and Reason in Lucretius’, American Journal of Philology, 104: 36–66.</em></p>



<p><em>Bright, D.F., 1971, ‘The plague and the structure of the De rerum natura’, Latomus, 30: 607–32.</em></p>



<p><em>Classen, C.J. (ed.), 1986, Probleme der Lukrezforschung, Hildesheim: Olms.</em></p>



<p><em>Clay, D., 1983, Lucretius and Epicurus, Ithaca: Cornell University Press.</em></p>



<p><em>Commager, H.S. Jr., 1957, ‘Lucretius’ interpretation of the plague’, Harvard Studies in Classical Philology, 62: 105–21.</em></p>



<p><em>Dalzell, A., 1972–3, 1973–4, ‘A Bibliography of Work on Lucretius,1945–1972’, Classical World, 66: 389–427; 67: 65–112.</em></p>



<p><em>De Lacy, P., 1948, ‘Lucretius and the history of Epicureanism’, Transactions of the American Philological Association, 79: 12–35.</em></p>



<p><em>Edwards, M.J., 1989, ‘Lucretius, Empedocles and Epicurean polemic’, Antike und Abendland, 35: 104–15.</em></p>



<p><em>Fowler, D. 1989, ‘Lucretius and politics’, in M. Griffin, J. Barnes, (eds.), Philosophia Togata, Oxford: Oxford University Press: 120–50.</em></p>



<p><em>Furley, D.J. 1966, ‘Lucretius and the Stoics’, Bulletin of the Institute of Classical Studies, 13: 13–33; reprinted in Furley Cosmic Problems, Cambridge: Cambridge University Press, 1989, 183–205.</em></p>



<p><em>–––, 1978, ‘Lucretius the Epicurean: on the history of man’, Entretiens Hardt, 24: 1–37; reprinted in Furley Cosmic Problems, Cambridge: Cambridge University Press, 1989, 206–22.</em></p>



<p><em>Gale, M. 1994, Myth and Poetry in Lucretius, Cambridge: Cambridge University Press.</em></p>



<p><em>–––, 2001, Lucretius and the Didactic Epic, London: Bristol Classical Press.</em></p>



<p><em>–––, (ed.) 2007, Oxford Readings in Classical Studies: Lucretius, Oxford: Oxford University Press.</em></p>



<p><em>Garani, M., 2007, Empedocles Redivivus: Poetry and Analogy in Empedocles and Lucretius, New York and London: Routledge.</em></p>



<p><em>Gillespie, S. and Hardie, P. (eds.), 2007, The Cambridge Companion to Lucretius, Cambridge: Cambridge University Press.</em></p>



<p><em>Godwin, J., 2004, Lucretius, London: Bristol Classical Press.</em></p>



<p><em>Gordon, C., 1962, A Bibliography of Lucretius, London, Hart-Davis.</em></p>



<p><em>Greenblatt, S., 2011, Swerve: How the Renaissance Began, London: Bodley Head.</em></p>



<p><em>Hadzits, G.D., 1935, Lucretius and his Influence, London: Longman.</em></p>



<p><em>Holmes, B., 2005, ‘Daedala lingua: crafted speech in De rerum natura’, American Journal of Philology, 126: 527–85.</em></p>



<p><em>Hutchinson, G., 2001, ‘The date of De rerum natura’, Classical Quarterly, 51: 150–62.</em></p>



<p><em>Johnson, M.R., Wilson, C., 2007, ‘Lucretius and the history of science’, in Gillespie and Hardie 2007, 131–48.</em></p>



<p><em>Johnson, W. R., 2000, Lucretius and the Modern World, London: Duckworth.</em></p>



<p><em>Jones, H., 1989, The Epicurean Tradition, London and New York: Routledge.</em></p>



<p><em>Kennedy, D., 2002, Rethinking Reality. Lucretius and the Textualization of Nature, Ann Arbor: University of Michigan Press.</em></p>



<p><em>Kleve, K., 1978, ‘The philosophical polemics in Lucretius’, Entretiens Hardt, 24: 39–71.</em></p>



<p><em>Kollman, E.D., 1971, ‘Lucretius’ criticism of the early Greek philosophers’, Studi Classici, 13: 79–93.</em></p>



<p><em>Konstan, D., 1973, Some Aspects of Epicurean Psychology, Leiden: Brill.</em></p>



<p><em>Lehoux, D., Morrison, A.D., Sharrock, A. (eds.), 2013, Lucretius: Poetry, Philosophy, Science, Oxford: Oxford University Press.</em></p>



<p><em>Markovic, D., 2008, The Rhetoric of Explanation in Lucretius’ De Rerum Natura, Leiden: Brill.</em></p>



<p><em>Miller, J. and Inwood, B. (eds.), 2003, Hellenistic and Early Modern Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press.</em></p>



<p><em>Montarese, F., 2012, Lucretius and his Sources: A Study of Lucretius, De rerum natura I 635–920 (Sozomena 12), Berlin and Boston: De Gruyter.</em></p>



<p><em>Nussbaum, M.C., 1994, The Therapy of Desire: Theory and Practice in Hellenistic Ethics, Princeton: Princeton University Press.</em></p>



<p><em>Reinhardt, T., 2002, ‘The speech of nature in Lucretius’ De Rerum Natura 3.931–71’, Classical Quarterly, 52: 291–304 .</em></p>



<p><em>–––, 2008, ‘Epicurus and Lucretius on the origins of language’, Classical Quarterly, 58: 127–40.</em></p>



<p><em>Rösler, W., 1973, ‘Lukrez und die Vorsokratiker: doxographische Probleme im 1. Buch von “De rerum natura”’, Hermes, 101: 48–64.</em></p>



<p><em>Schiesaro, A., 1990, Simulacrum et Imago: Gli argomenti analogici nel De rerum natura, Pisa: Giardini.</em></p>



<p><em>Schrijvers, P.H., 1999, Lucrèce et les sciences de la vie (Mnemosyne supplementum), Leiden: Brill.</em></p>



<p><em>Sedley, D., 1998, Lucretius and the Transformation of Greek Wisdom, Cambridge: Cambridge University Press.</em></p>



<p><em>Segal, C., 1990, Lucretius on Death and Anxiety, Princeton: Princeton University Press.</em></p>



<p><em>Serres, M., 2000, The Birth of Physics (originally La Naissance de la physique dans le texte de Lucrèce, 1977), Manchester: Clinamen Press.</em></p>



<p><em>Shearin, W.H., 2015, The Language of Atoms: Performativity and Politics in Lucretius’ De Rerum Natura, Oxford: Oxford University Press.</em></p>



<p><em>Tatum, W.J., 1984, ‘The Presocratics in book one of Lucretius’ De rerum natura’, Transactions of the American Philological Association, 114: 177–89.</em></p>



<p><em>Wardy, R., 1988, ‘Lucretius on what atoms are not’, Classical Philology, 83: 112–28.</em></p>



<p><em>Warren, J., 2001, ‘Lucretian palingenesis recycled’, Classical Quarterly, 51: 499–508.</em></p>



<p><em>–––, 2004, Facing Death: Epicurus and his Critics, Oxford: Oxford University Press.</em></p>



<p><em>–––, 2007, ‘Lucretius and Greek philosophy’, in Gillespie and Hardie 2007, 19–32.</em></p>



<p><em>West, D., 1969, The Imagery and Poetry of Lucretius, Edinburgh: Edinburgh Press.</em></p>



<p><em>–––, 1975, ‘Lucretius’ methods of argument (3. 417–614)’, Classical Quarterly, 25: 94–116.</em></p>



<p><em>Wiseman, T.P., 1974, ‘The Two Worlds of Titus Lucretius Carus’, in Cinna the Poet and Other Roman Essays, Leicester, Leicester University Press: 11–43.</em></p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref1">[1]</a>MÖ 50’lerin ortalarıyla sonları arasında öldüğü varsayılır.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref2">[2]</a>Dilimize, Tomris Uyar ve Turgut Uyar tarafından <em>Evrenin Yapısı </em>olarak tercüme edilmiştir.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref3">[3]</a>Sapma (<em>Clinamen</em>) öğretisi, Epikourosçulukta belirleyici bir öneme sahiptir. Atom öğretisini ontolojik temel olarak alan Epikourosçulukta, atomların ağırlıklarından dolayı yukarıdan aşağıya hareketleri sırasında birbirlerini bulabilmelerini sağlayan ve doğadaki zorunluluğu (<em>ananke</em>), sıkı nedenselliği ve yazgının (<em>fatum</em>) ağlarını esnetebilecek bir bakışı da olanaklı kılan bir öğretidir bu (ç.n.)</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref4">[4]</a>De rerum Natura</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref5">[5]</a>Bu ifadeden (ruhsal bozukluk), akla ilk gelebilecek olan <em>Psychopathy</em> kelimesinin gönderme yaptığı şeyler anlaşılmamalıdır. Burada ruhsal bozukluk olarak tercüme edilen kelime, ‘<em>psychotic</em>’tir. Psychopaty ve psychotic arasında ise fark vardır. <em>Psychotic</em>’le kastedilen şey, gerçeklikten kopuk olmakla ilgilidir. (ç.n.)</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref6">[6]</a><strong>Yun.</strong> Atomon ve kenon.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref7">[7]</a>Böylece, VI kitaplık bu eserin yarısı bitmiş olur.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref8">[8]</a>Eseri (DRN), daha önce okumamış olanları tanıştırmak ve okumuş olanları ise aşağısına maruz bırakmamak için bu kısımlar, Tomris Uyar ve Turgut Uyar’ın incelikle tercüme ettikleri <em>Evrenin Yapısı</em> kitabından – <em>Hürriyet Yayınları (1975)</em> – alınmıştır. (ç.n.)</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref9">[9]</a>İng. Matter. (Materies, mater – (mother) – anne, kelimesinden türemiştir).</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref10">[10]</a>Tamamen bölüntüsüz magnitudeler olarak “<em>minima</em>“lardan oluştuğu düşünülmüştür.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref11">[11]</a>Bu ilke, örneğin Timaios’da bütün ideal olanakların, etkin bir tarzda hakiki bir vaziyete geçmesinin zorunluluğuyla kendisini gösterdiği Platon’a kadar izlenebilir.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref12">[12]</a>(Bebeklerin dil öncesi dönemde nesneleri imlemeleri bunun için kanıt olarak gösterilmiştir).</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref13">[13]</a>Bu, genel olarak bir bağlayıcılığı, bağlanımı ve hatta zorlayıcılığı ifade edebilir. Sondaki ‘down’ eklemesiyle birlikte şöyle bir anlam çıkabilir: <em>aşa</em><em>ğ</em><em>ı alan, baskılayan, aşa</em><em>ğ</em><em>ıya do</em><em>ğ</em><em>ru, a</em><em>ğ</em><em>ırlaştıran</em> bir tarzda bağlayan. (ç.n.)</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref14">[14]</a>Yani, <em>bedene benzer, beden-imsi</em> veya düz bir şekilde ifade edersek <em>‘</em><em>kısmi-bedenler’</em> demektir.</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/07/WhatsApp-Image-2021-07-14-at-14.50.22.jpeg" width="64" alt="A. Hakan Temiz"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>A. Hakan Temiz</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okumaktadır.                                                                  Daha çok Antik Çağ Felsefesi ve etimoloji üzerine düşünerek araştırma yapıyor. Senaryo metinleri okuyor, çeviriyor ve düzenliyor. Düzyazı şiire, sinema tarihine, özellikle Amerikan ve Fransız sinemasına ilgi duyuyor.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/06/lucretius-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Lucretius (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Neoliberalizm &amp;Kevin Vallier (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Neoliberalizm -Kevin Vallier (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) Çevirenler: Dr. Mustafa Alper Ener, Muhammed Esad Çatak Editör: Hasan Ayer İlk baskı: 9 Haziran 2021, Cuma Neoliberalizm -Kevin Vallier (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) Literatürde bir mutabakat olmasa da, genellikle “neoliberalizm” terimi, toplumun siyasi ve ekonomik kurumlarının güçlü bir şekilde liberal ve kapitalist olması ve anayasayla sınırlandırılmış demokrasi ve ılımlı refah devleti ile desteklenmesi gerektiğini savunan felsefi görüş olarak anlaşılmaktadır. Neoliberalizm üzerine yapılan son çalışmalar bunun kapsamlı ve özgün bir siyaset felsefesi olduğunu göstermektedir. Bu yazıda, neoliberalizm üzerinde yapılan yeni tarihi çalışmalarda başat rol oynayan ve siyaset felsefesi ile siyasal ekonomi konularında eserler veren F.
Author information





Kualia Analitik Felsefe



 | 



Neoliberalizm -Kevin Vallier (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2021/09/neoliberalizm-resmi.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Neoliberalizm, -Kevin, Vallier, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Neoliberalizm -Kevin Vallier (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</strong></p>



<p>Çevirenler: Dr. Mustafa Alper Ener, Muhammed Esad Çatak</p>



<p>Editör: Hasan Ayer</p>



<p>İlk baskı: 9 Haziran 2021, Cuma</p>



<p></p>



<p></p>



<h2 class="wp-block-heading"> <em><strong>Neoliberalizm -Kevin Vallier (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</strong> </em></h2>



<p>Literatürde bir mutabakat olmasa da, genellikle “neoliberalizm” terimi, toplumun siyasi ve ekonomik kurumlarının güçlü bir şekilde liberal ve kapitalist olması ve anayasayla sınırlandırılmış demokrasi ve ılımlı refah devleti ile desteklenmesi gerektiğini savunan felsefi görüş olarak anlaşılmaktadır. Neoliberalizm üzerine yapılan son çalışmalar bunun kapsamlı ve özgün bir siyaset felsefesi olduğunu göstermektedir. Bu yazıda, neoliberalizm üzerinde yapılan yeni tarihi çalışmalarda başat rol oynayan ve siyaset felsefesi ile siyasal ekonomi konularında eserler veren F. A. Hayek, Milton Friedman ve James Buchanan tarafından paylaşılan siyasi görüşler, ilkeler ve politikalar incelenerek neoliberalizm kavramı ayrıntılı şekilde açıklanacaktır. Bu düşünürlerin çalışmalarındaki ortak konuları belirlemek, neoliberalizmi insicamlı bir siyasi öğreti olarak ortaya koyacaktır.</p>



<p>Bu yazıda, bazı yetersiz neoliberalizmin tanımlamaları ana hatlarıyla açıklandıktan sonra, liberalizm, kapitalizm, demokrasi ve refah devleti konularında neoliberal yaklaşımlar eleştirel bir şekilde ele alınacak ve nihayet neoliberalizme yönelik ortak eleştiriler tartışılacaktır.</p>



<ul class="wp-block-list"><li><strong>1. Çetrefilli Bir Terimi Açıklamak</strong></li><li><strong>2. Yetersiz Tanımlar</strong></li><li><strong>2.1 Bir Değerler Sistemi Olarak Neoliberalizm</strong></li><li><strong>2.2 Faydacılık İçinde Bir Düşünce Okulu Olarak Neoliberalizm</strong></li><li><strong>2.3 Liberteryenizm Olarak Neoliberalizm</strong></li><li><strong>2.4 İdeal Teori Olarak Neoliberalizm</strong></li><li><strong>3. Liberalizm</strong></li><li><strong>4. Kapitalizm</strong></li><li><strong>5. Demokrasi</strong></li><li><strong>6. Refah Devleti</strong></li><li><strong>7. Neoliberalizm Eleştirileri</strong></li><li><strong>7.1 Değer Eleştirileri</strong></li><li><strong>7.2 Eşitsizlik</strong></li><li><strong>7.3 Demokrasiyi Zayıflatmak</strong></li><li><strong>7.4 Ekonomik İrrasyonalite</strong></li><li><strong>7.5 Keynesyen Reddiyeler</strong></li><li><strong>7.6 Damlama Ekonomisi</strong></li><li><strong>7.7 Liberteryen Eleştiriler</strong></li><li><strong>7.8 Sömürgeci Eleştiriler</strong></li><li><strong>7.9 Popülist/Milliyetçi Eleştiriler</strong></li><li><strong>7.10 Feminist Eleştiriler</strong></li><li><strong>7.11 Diğer Eleştiriler</strong></li><li><strong>8. Özet</strong></li><li><strong>Kaynakça</strong></li></ul>



<p><strong>1. Çetrefilli Bir Terimi Açıklamak</strong></p>



<p> “Neoliberalizm” terimi ile ne kastedildiği üzerine uzun yıllar çalışılmıştır. Neoliberalizm piyasayı putlaştıran bir ideoloji midir? Yahut kapitalist sınıfın egemenliğini kurmayı amaçlayan siyasi bir program mıdır? Neoliberalizm devlete düşman mıdır, yoksa rekabetçi piyasalar devletin işine mi gelmektedir? Rajesh Venugopal (2015: 166), neoliberalizmin artık literatürde, hatta Michel Foucault (2004 [2010]) gibi en itibarlı uygulayıcıların çoğu tarafından bile, tartışmalı, tutarsız ve buhran içinde bir kavram olarak kabul edildiğini ileri sürmüştür. Venugopal’ın değerlendirmesi, tartışmaya açık olmakla birlikte henüz on yıl öncesine kadar yerindeydi.</p>



<p>Bununla birlikte, son zamanlarda birkaç kitabın neoliberalizme yaklaşımı (Burgin 2012; Biebricher 2018; Slobodian 2018; Whyte 2019), neoliberalizmin emekleyen bir siyasi kavram olarak şekillenmesine yardımcı olmuştur. Quinn Slobodian’ın belirttiği gibi, son on yılda neoliberalizme ve onun küresel yönetim reçetelerine tarihi bir görüntü vermek ve “siyasi küfür” veya “anti-liberal sloganı” titiz bir arşiv araştırması konusuna dönüştürmek için olağanüstü çabalar sarf edilmiştir (2018: 3).</p>



<p>Benzer şekilde, Thomas Biebricher (2018: 8-9) de neoliberalizmin karşılaştığı analitik engellerin artık muhafazakarlık ve sosyalizm gibi diğer siyasi görüşlerinkinden daha büyük olmadığını savunmaktadır.</p>



<p>Bu yakın zamanlı tarih çalışmalarının ışığında neoliberalizmi artık özgün bir siyaset teorisi olarak değerlendirmek mümkündür. Neoliberalizm, bir toplumun siyasi ve ekonomik kurumlarının güçlü bir şekilde liberal ve kapitalist olarak örgütlenmesi ve anayasayla sınırlandırılmış demokrasi ve ılımlı refah devleti anlayışı ile de desteklenmesi gerektiğini savunmaktadır. Neoliberaller, özgürlükleri korumak ve ekonomik refahı artırmak için liberal hakları ve serbest piyasa ekonomisini desteklemektedirler. Neoliberaller, genellikle demokrat olmakla birlikte, demokrasinin gerekliliği kadar sınırlarının da altını çizmektedirler. Ayrıca neoliberaller genel olarak devletin sosyal güvenlik ve kamusal malları sağlaması gerektiğini düşünmekle birlikte, düzenleyici devlete, geniş çaplı kamu harcamalarına ve hükümetlerin yürüttüğü konjonktür karşıtı (zıttı) politikalara şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Bunların sonucu olarak neoliberalizm salt ekonomik bir öğretiden ibaret olarak değerlendirilememektedir.</p>



<p>Biebricher’e göre, neoliberalizm, işleyen piyasaların ekonomik olmayan ön koşullarını ve piyasalar ile bunların çevreleri arasındaki karşılıklı etkileşimi açıkça ele almaktadır (2018: 27). Bununla birlikte neoliberaller, işleyen piyasaların devamı için olmazsa olmaz unsurların nasıl belirleneceği konusunu da incelemektedir (2018: 26).</p>



<p>Slobodian, neoliberallerin, piyasa düzenine hizmet edecek doğru devleti ve doğru hukuku bulmanın zihinsel tasavvurları olarak gördüklerini savunmaktadır (2018: 87).</p>



<p>Görüldüğü gibi, neoliberaller farklı gerekçelerle özgün kurumsal reçeteler sunmaktadırlar. O halde felsefi bir öğreti olarak neoliberalizmin, kurumları insanların homo economicus olduğu fikriyle kuşatma çabasından teşekkül etmediğini belirtmek gerekir (Brown 2019). Aksine neoliberalizm, Jessica Whyte’ın (2019: 8) belirttiği gibi, salt ekonominin ötesinde normatif bir boyuta da sahiptir, zira neoliberaller işleyen bir rekabetçi piyasanın ancak yeterli ahlaki ve hukuki temelle mümkün olabileceğini savunmaktadırlar, öyle ki neoliberal kurumlara yönelik argümanlarda her zaman normatif ilkelere başvurulmaktadır (2019: 14, 233).</p>



<p>Neoliberalizmi, üç yirminci yüzyıl siyasal iktisatçısı, F. A. Hayek, Milton Friedman ve James Buchanan tarafından ortak olarak ele alınan siyasi kavramları, ilkeleri ve politikaları inceleyerek açıklayabiliriz. İktisat üzerine eğitim almış olmalarına rağmen üçü de siyaset teorisi üzerine yazmış ve Hayek ile Buchanan bunu oldukça kapsamlı bir şekilde yapmıştır. Bu düşünürlerin çalışmalarındaki ortak konuları belirlemek neoliberalizmi bir siyasi öğreti olarak doğru bir şekilde ortaya koyacaktır.</p>



<p>Bu üç şahsiyet, neoliberalizm üzerine yukarıda bahsedilen tarihsel araştırmalara karşılık olarak seçilmişlerdir. Biebricher (2018: 2) Avrupa odaklı “ordoliberalleri”, özellikle Walter Eucken, Wilhelm Röpke ve Alexander Rustow’u neoliberal saymasına rağmen, bu üç düşünürü de neoliberal olarak tanımlamaktadır. Slobodian (2018: 268) Friedman, Hayek ve Buchanan’ı neoliberal olarak tanımlamakla birlikte liberteryen olduğu tartışmalı olan Ludwig von Mises’i<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn1">[1]</a> ve geniş bir ordoliberal topluluğu da neoliberal saymaktadır. Ayrıca, Slobodian değerlendirmelerini “Cenevre okulu neoliberalizmi” olarak adlandırdığı şeye odaklamaktadır, ki bu okulda küresel kurumlar hakkında birçok neoliberal düşünceye yoğunlaşılmıştır.<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn2">[2]</a> Whyte (2019: 31), Buchanan’dan çok Hayek ve Friedman’a odaklanmakta, ancak onları daha geniş bir karakter kadrosuna dahil etmektedir. Görüldüğü üzere, tek neoliberaller Hayek, Friedman ve Buchanan olmamalarına rağmen bu kişiler yeni tarihsel analizin merkezinde yer almaktadırlar. Dolayısıyla, onların düşüncelerine odaklanarak yalnızca analiz külfetini hafifletmekle kalmıyor, aynı zamanda neoliberalizmin en mütefekkir ve ferasetli savunucuları tarafından inşa edilen fikirlere odaklanmak için alan açmış oluyoruz. Ayrıca, diğer neoliberaller felsefi görüşlerinden çok daha az bahsetmişlerdir, dolayısıyla onlar üzerinde çalışılacak daha az konu vardır. Belki de diğer neoliberallerin görece sessizliği, onları temsilen Hayek, Friedman ve Buchanan’ı kullanmayı savunmayı zorlaştırmaktadır ancak bu kişilerin siyasi görüş ve politikaları önemli ölçüde örtüşmektedir.<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn3">[3]</a></p>



<p>Bu yazının neoliberalizmi tanımlamaya yönelik yaklaşımı, Biebricher, Slobodian, Whyte ve Brown’ınkinden (Brown 2019) farklıdır, tıpkı siyaset teorisyenleri ve felsefecilerinin tarihçilerden ve aslında felsefecilerin siyaset teorisyenlerinden farklı olduğu gibi. Neoliberalizm, incelememiz için bir temel sağlamak amacıyla bir şekilde sabit bir öğreti olarak anlaşılabilir ve bu sayede daha sonra bu öğretiden sapmaları açıklayabiliriz. Neoliberalizmi, tarihçilerin ve hatta bazı siyaset teorisyenlerinin yaptığı gibi dinamik bir düşünce sistemi olarak ele almak belki daha doğaldır, ancak Hayek, Friedman ve Buchanan üzerine bir inceleme, neoliberalizmin bir tür siyaset felsefesi sayılmaya yetecek kadar statik bir öğreti olduğunu ortaya çıkarmaktadır.</p>



<p>Bu yazıda kullanılan “neoliberalizm” terimi, bu terimin tüm farklı kullanımlarını karşılamamaktadır. Dolayısıyla, “neoliberalizm”in her bir kullanımda ne anlama geldiğini açıklamak yerine, üç kritere dayalı bir açıklama sunmayı amaçlıyoruz. İlk olarak, “neoliberalizm” terimi, oldukça kapsamlı bir dizi görüşü ifade etme amacıyla kullanılmalıdır. İkinci olarak, bu konumla en sık ilişkilendirilen şahsiyetlerin görüşlerini belirlemek için kullanılmalıdır. Son olarak, “neoliberalizm”in daha popüler ve aşağılayıcı kullanımlarından ziyade, terimin en ciddi ve tarafsız tanımlarını, örneğin akademik tarihçiler tarafından kullanılışını belirlemeye odaklanılmalıdır. Bu yazının söz konusu terimin anlamına ilişkin açıklaması bu üç kriteri de karşılamaktadır. Şöyle ki, bu yazı, insicamlı bir öğretiyi savunucularının görüşleri ışığında tanımlamakta ve “neoliberalizm” terimini, terimin yakın dönem akademik tarihçiler tarafından kullanımıyla örtüşür şekilde kullanmaktadır. Nihayet Hayek, Friedman ve Buchanan’ın düşüncesindeki ortak yaklaşımların incelenmesi ile de söz konusu üç amaç takip edilmiş olmaktadır.</p>



<p><strong>2. Yetersiz Tanımlar</strong></p>



<p>Neoliberalizmi bu tabirle ekseriyetle ilişkilendirilen kişilerin fikirleri ile tarihçiler tarafından önerilen tanımlar yoluyla anlamak istiyorsak, neoliberalizmi siyasetin ve ekonominin nasıl organize edilmesi gerektiğine dair bir öğreti olarak değerlendirmeliyiz. Söz konusu öğreti bir adalet ya da meşruiyet teorisi değildir, tam aksine, neoliberaller önerdikleri kurumları savunmak için çok sayıda ahlaki düşünceye başvurmaktadırlar. Bunun yanında, neoliberalizmi şu aşağıdaki dört kategoriden herhangi birine uygun olarak tanımlamaktan da kaçınmalıyız. Dolayısıyla neoliberalizm, bir değerler sistemi ya da iyi yaşam anlayışı, faydacılık içinde bir düşünce okulu, bir liberteryenizm yorumu veya ideal bir teori olarak tanımlanmamalıdır.</p>



<p><strong><em>2.1 Bir Değerler Sistemi Olarak Neoliberalizm</em></strong></p>



<p>Birçok kişi neoliberal toplumların menfaati diğer belli başlı değerlerin önüne koyduğunu düşünmektedir. Örneğin David Harvey, neoliberalizmin piyasa mübadelesini “tüm insan eylemlerine rehberlik edebilecek ve önceden sahip olunan tüm ahlaki inançların yerine geçebilecek başlı başına bir etik” olarak değerlendirdiğini savunmaktadır (2005: 3).</p>



<p>George Monbiot, neoliberalizmin rekabeti insan ilişkilerinin tanımlayıcı özelliği olarak gördüğünü ve vatandaşları tüketici olarak yeniden tanımladığını ileri sürmektedir (2016).</p>



<p>Brown (2019) da aynı fikirdedir. Bazıları neoliberalizmin, herkesin ekonomik refaha veya büyümeye odaklanmasını gerektiren bir ideoloji olduğunu öne sürmektedir. Bazıları ise neoliberalizmin, firmaların kurumsal sosyal sorumluluğunu reddeden ve yalnızca kârlarına odaklanmalarını tavsiye eden bir firma etiği olduğunu savunmaktadır (Steger & Roy 2010: 13).</p>



<p>Ne var ki, neoliberaller toplumsal yaşamın belirli bir değer sistemi hakkında değil, toplumsal kurumların tasarımı hakkında bir görüş ileri sürmektedirler. Gerçekten de, nasıl iyi bir yaşam sürüleceği konusunda çok az şey söylemektedirler. Aksine neoliberaller, kapitalizm savunularının kâr arayışının bir yaşam biçimi olarak kabul edilmesini zorunlu kılmadığını ve piyasaların böyle bir değer sistemine sahip insanlar üretmediğini savunmaktadırlar. Doğrusu, sosyal adalete aşırı düşkünlük, sonuçların eşitliği, her türlü kâr arayışına düşmanlık gibi belirli tutum ve değerlerin özgür bir toplumun temellerini baltalayabileceğini düşünmektedirler ancak bu, onların tüketim ahlakını benimsedikleri anlamına gelmemektedir.</p>



<p>Örneğin, Friedman’ı ele alalım. Friedman, özgürlük lehine argümanların bir kısmının temelinin, hiç kimse iyi bir yaşamın nelerden oluştuğunu gerçekten bilmediği için insanların neye değer vermesi gerektiğini bilemememiz olduğunu savunmaktadır; ona göre, özgür bir toplum iyidir çünkü insanların bu soruları kendilerine göre cevaplamaları için farklı yaşam biçimlerini denemelerine izin vermektedir (Friedman 1987 [2017: 185]). Friedman (1962a [2002: 133]), şirketlerin ilk görevinin hissedarları için kârları maksimize etmek olduğunu ve kamu politikasının kâr maksimizasyonunun herkesin yararına olmasını sağlaması gerektiğini belirtirken bile insanların neye değer vermesi gerektiği konusunda bir yargıda bulunmamaktadır.</p>



<p>Hayek ve Buchanan, iyi yaşamın servet maksimizasyonu gibi ekonomik amaçlardan oluştuğu fikrini çok daha açık bir şekilde reddetmektedir. Buchanan (1991: 343), borcu yasaklayan sosyal normları (1987: 456, 461) ve “ahlaki-etik kurallar veya davranış normları”nı takip ederek (1999: 451) şahsi etik sorumluluğun altını çizmektedir. Hayek, özgür bir toplumda sosyal yaşamın, insanların kâr arayışı ile bir bağlantısı olmayan bir dizi kural ve norma uymasını gerektirdiğini düşünmektedir, çünkü ona göre bu kuralların çoğu bilinçli düşüncelerimizin altında yatmaktadır (Hayek 1973). Şaşırtıcı bir şekilde, hem Hayek (1988: 135-142) hem de G. Brennan ve Buchanan (1985: 150), özgür toplumların, temelde dini dürtülere dayalı olarak hareket etmeye hazır insanlara ihtiyaç duyduğunu bile düşünmektedirler.</p>



<p>Kuşkusuz, Friedman ve Buchanan insan davranışlarının çoğunu anlamak için “homo economicus”tan söz etmektedir. Ancak Buchanan (Brennan ve Buchanan 1981: 81) “homo economicus”u geniş anlamda kullanmaktadır; ona göre, “homo economicus”un neredeyse her şeyi maksimize ettiği görülebilir, dolayısıyla, örneğin servet maksimizasyonuyla içsel bir bağlantısı yoktur.</p>



<p><strong><em>2.2 Faydacılık İçinde Bir Düşünce Okulu Olarak Neoliberalizm</em></strong></p>



<p>Bazı teorisyenler, genellikle bu üç neoliberale atıfta bulunmak için kullanılan bir terim olan “klasik liberalizm”in, sosyal düzenin temeli hususunda aslında faydacı olduğunu ileri sürmektedir (Freeman 2011: 25).<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn4">[4]</a> Bununla birlikte, Buchanan (1975) faydacılığı reddeden açık bir sözleşmecidir <em>(contractarian)</em> çünkü faydacılık, kişisel değerleri Buchanan’ın imkansız veya uygunsuz bulduğu bir şekilde bir araya getirmeyi gerektirmektedir. Çoğu kimse Friedman’ı (1974a [2017: 72]) bir faydacı olarak nitelendirirken, o “Ben faydacılığı asla kabul etmedim” demektedir. Friedman’ın serbest piyasayı fayda maksimizasyonu bakımından savunması, onun, insanların bazı durumlarda fayda maksimizasyonunu yasaklayabilecek temel haklardan yoksun olduğunu düşündüğü anlamına gelmemektedir. Friedman, evrensel kabule sahip olduklarını düşündüğü için fayda temelli fikirlere odaklanmaktadır. Hayek (1988: 69) ise sadece faydacılığı reddetmekle kalmamakta, daha geniş bir küme olan sonuçsalcı <em>(consequentialist)</em> sosyal düzen teorilerine de karşı çıkmaktadır. Bir diğer ifadeyle, Hayek, ahlakın mutluluk gibi belirli bir amaca ulaşmaya dayandırıldığı herhangi bir gerekçelendirme çabasına karşı çıkmaktadır. Dolayısıyla, Hayek’in (1978: 132) de bir sözleşmeci olarak tanımlanması gerekir.</p>



<p><strong><em>2.3 Liberteryenizm Olarak Neoliberalizm</em></strong></p>



<p>Neoliberaller ulus devlete liberteryenlerden çok daha yakındırlar. Ayrıca, liberteryenler, Robert Nozick (1974) tarafından ileri sürülen bir yaklaşım olan, genellikle bir ahlak ve adalet teorisine doğrudan dayanan kurumsal yapıları savunmaktadırlar. Buna karşılık, neoliberaller, çeşitli noktalarda adalet diline başvursalar bile, doğal haklar teorisi gibi ayrıntılı adalet teorilerine nadiren başvurmaktadırlar. Adalet hususunda doğal haklar teorilerine baktığımızda, Buchanan’ın onlara inanmadığını görürüz. Siyaset felsefesi üzerine yaptığı inceleme olan <em>The Limits of Liberty</em>, bizim kabul ettiğimizin ötesinde bir ahlakın olmadığı ısrarıyla başlamaktadır (Buchanan 1975: 1). Hayek, doğal haklar hakkında neredeyse hiç yorum yapmamakta ve Friedman bunları ekseriyetle retorik olarak tartışmaktadır. Elbette bu söylenenler, neoliberallerin devlet gücünün kullanımı üzerindeki deontik kısıtlamaları reddettiği anlamına gelmemektedir. Hayek ve Buchanan’ın sözleşmecilikleri, herkesin kabul edemeyeceği bir yolla özgürlük ve refah peşinde koşmanın önüne geçmektedir. Neoliberaller bunun yerine sonuçsalcılığı benimsemeden liberalizm için sonuç temelli argümanlara odaklanmaktadırlar. Liberalizmin iyi sonuçları olduğu iddiasına dayanarak liberalizmi bir dereceye kadar basitçe açıklamaya çalışmaktadırlar.</p>



<p>Neoliberalizmin, klasik liberal fikirlerin yirminci yüzyıla özgü bazı zorluklara karşı yeniden canlanması olduğunu ileri sürmek temeli sağlam bir argümandır. Neoliberalizm, büyük devletleri destekleyen üç yirminci yüzyıl ideolojisine yanıt olarak 1940’ların sonlarında ortaya çıkmıştır: komünizm (sosyalizmin en belirgin biçimi olarak), faşizm ve sosyal demokrasi. Neoliberaller, devlet iktidarını, bu üç türden büyük devletlerin üstlendiği işlevlerden çok daha sınırlı bir dizi işlevle sınırlamaya çalışmışlardır. Hayek’in bilgi sistemleri üzerine çalışması, komünist merkezi planlama sistemine bir yanıttır. Friedman’ın parasalcılık kuramı <em>(monetarism)</em>, Keynesyen makroekonomik politikaya bir yanıttır. Ayrıca Buchanan’ın kamu tercihi araştırma programı, genel denge ekonomisine ve piyasa başarısızlığı ekonomisine bir yanıttır.</p>



<p><strong><em>2.4 İdeal Teori Olarak Neoliberalizm</em></strong></p>



<p>Felsefeciler ideal teoriyi çeşitli şekillerde anlamaya başlamışlardır ancak biz bu anlamda John Rawls’un ideal teoriyi insan yeteneklerinin, davranışının belli başlı yüksek ahlaki örnekleri ve doğal durumlar altında en iyi sosyal ve siyasal düzen, bilhassa doğru adalet kavramını içinde barındıran kurumlarla uyum sağlamaya bir hazırlık olarak tanımlayan anlayışını takip edebiliriz. İdeal adalet teorileri, herkesin kurumsal adil kurallara tam olarak uyarak adaletin kendisinden beklediği gibi davrandığı bir toplum için vatandaşların çaba göstermesi gereken bir “gerçekçi ütopya”yı ortaya koymaktadır (Rawls 2001: 4, 13).</p>



<p>Neoliberaller, politik kuramlaştırmanın her iki ögesini de reddetmektedirler. İlk olarak, bir ideal hakkında teori oluşturmayı kabul etmemektedirler. Bunun nedeni, neoliberallerin genellikle ahlaki bilgi edinme yeteneğimiz konusunda şüpheci olmalarıdır; gerçekten doğru ve iyi olanı bilmenin önünde epistemik bir engel vardır. Friedman da aynı doğrultuda, özgür bir toplumun temelinin “günahın ne olduğunu” bilmememiz olduğunda ısrarcıdır. Hayek ise, bilgimizin sınırlılığı göz önüne alındığında, arzu edilen bir toplumsal iç düzenin ayrıntılı bir planının çok yararlı olup olmayacağının ya da herhangi birinin bu planı çizmeye kadir olup olmadığının bu aşamada en azından şüpheli olduğunu ileri sürmektedir (1944 [2007: 237]). Hayek, siyaset felsefecilerinin toplumları icat ettiğini düşünmemektedir; aynı şekilde neoliberaller de kendilerini ideal bir toplumun nasıl işleyeceğini tanımlayacak bir konumda görmemektedirler.</p>



<p>Bundan da önemlisi, Buchanan (1975: 91-106) felsefi bir anarşisttir: “İdeal toplum, hiçbir kimse veya grubun diğerini zorlamadığı anarşidir”. Friedman (1974a [2017: 87]) ise, “ideal bir görüşe sahip olmanın arzu edilir” olduğunu düşünmektedir ve liberteryenizmi bu ideal olarak benimsediği düşünülebilir. Dahası, desteklediği refah devleti politikalarının çoğunun ideal bir sosyal düzenin parçası olmayacağını düşünüyor olabilir. Yine de hem Friedman hem de Buchanan, ideale ulaşma girişimlerinin geri tepebileceğini ve bu nedenle siyasi ekonominin kurumlarda marjinal iyileştirmeler yapmaya odaklanması gerektiğini düşünmektedir. Sonuç olarak, neoliberallerin bazı siyasi idealleri vardır ancak bu onların siyasi-ekonomik öğretilerinin, yani gerçekte savundukları şeyin merkezinde değildir.</p>



<p>İkinci olarak, Hayek (1944 [2007: 157-170]), Friedman (1962b [2017: 23]) ve Buchanan (Buchanan ve Tullock 1962), insanların adalet ve kanunun emirlerine uyma eğiliminde olmaları fikrine karşı çıkmaktadır. İnsanlar, özellikle de çok fazla güce sahip olduklarında, yanlışlar yaparlar. Friedman’ın (1962b [2017: 23]) dediği gibi, “liberallere göre insanlar kusurlu varlıklardır”. Ayrıca Friedman, toplumu düzenlemenin, iyilerin iyilik yapmasına yardım etmekle ilgili olduğu kadar, “kötü” insanların zarar vermesini engellemekle de ilgili olduğunu düşünmektedir. Buchanan’ın tutumu, siyaseti “romantizme kapılmaksızın” kuramsallaştırmak ve adalet ilkeleri hakkında yapılan sözleşmeli bir anlaşmanın uygulanabilirliğini reddetmektir. Aksine, uyum onların sosyal düzen modellerinde içsel bir değişkendir, farklı sosyal kurallar dizisi farklı uyum seviyeleri üretecektir ve kısmen bu temelde seçilecektir. Kısacası, uyumun zorluğu asla hafife alınamaz. İdeal dışı teorileri, aynı zamanda her türden sosyalizme muhalefetleriyle de ilişkilidir: sosyalizm, sözde uygulanabilirliği tamamen insan doğasının, insanları daha rasyonel ve özgecil hale getirmek için, değiştirilebileceğine dair gayrimeşru varsayıma dayanan sorumsuz bir ideal teoridir. Toplum, sosyalistlerin öngördüğü gibi işlemeyecektir.</p>



<p><strong>3. Liberalizm</strong></p>



<p>Hayek, Friedman ve Buchanan, kendilerini her şeyden önce bireylerin ve aile gibi küçük grupların özgürlüğünün savunucuları olarak görmektedirler. Özgürlük genellikle olumsuz bir cümle ile açıklanmaktadır, örneğin Hayek özgürlüğün “toplumda bazılarının diğerlerince baskı altında tutulmasının mümkün olduğu kadar azaltılması” (1960 [2011: 11]) olduğunu söylemektedir, Baskı, bir insanın eylemleri kendisinin değil bir diğerinin amacı için ve bu insanın iradesine hizmet etmek üzere yapıldığında ortaya çıkmaktadır (1960 [2011: 133]).</p>



<p>Bireysel faaliyet için özel bir alan tanımlanarak ve devletin gücü sınırlanarak bu baskı gücü kontrol altında tutulmaktadır (Caldwell 2004: 289). Friedman da benzer şekilde düşünmektedir. Liberalizm anlayışı, sadece insanların piyasada gönüllü olarak iş birliği yapmalarına izin veren yasal yapıyı korumakla sınırlı ve gücü dağıtılmış bir hükümetin benimsenmesi olarak anlaşılmaktadır (Butler 1985: 22).</p>



<p>Friedman’a göre liberaller, toplumsal düzenlemeleri değerlendirmede bireyin veya belki de ailenin özgürlüğünü nihai hedef olarak belirlemektedir (Friedman 1962b [2017: 22]).</p>



<p>Bir başka ifadeyle, özgürlüğü, bir kişinin başka bir kişi tarafından zorlanmaması olarak tanımlamaktadır (1987 [2017: 185]).</p>



<p>Neoliberaller özgürlüğün yalnızca olumsuz tanımlarını benimsememektedir. Hayek’in (1960 [2011: 11]) özgürlük anlayışı, kişinin keyfi müdahalelerden ari olduğu sürece özgür olduğu görüşü, cumhuriyetçi olarak yorumlanabilir; zira Hayek çoğu kez hükümetin insanların uzun vadeli planlar yapmalarına engel olan nedensiz müdahalelere kalkışacağından endişelenmektedir. Bu, bir toplumun ancak hukukun üstünlüğü ile yönetildiğinde özgür olabileceği konusundaki ısrarını da kısmen açıklamaktadır; çünkü hukuk da insanların hayatına kural olarak zorlayıcı bir şekilde ancak keyfi olmayan ve öngörülebilir bir şekilde müdahale etmektedir (1960 [2011: 21, 153]). Buchanan, Hayek’in cumhuriyetçiliğe bu şekilde olumlu yaklaşımını paylaşmasa da, genel kuralların özgürlüğü mümkün kıldığı konusunda hemfikirdir. Kritik olarak, Nozick (1974) gibi liberteryenlerin aksine bu üç düşünürden hiçbiri, özgürlüğün bir kişinin haklarına saygı duyulmuş olması için bir koşul olduğunu öngören ahlaki bir özgürlük anlayışını benimsememektedir.</p>



<p>Hukukun üstünlüğünün önemi, başta Hayek olmak üzere çoğu neoliberalce dikkat çekilen güçlü bir vurgudur. Tüm bireyler, toplumlarındaki yasal, idari ve siyasi kurumlar tarafından eşit muamele görme hakkına sahiptir. Hiç kimse, sosyal etki derecesine, sosyal gücüne veya babadan kalma statüsüne göre kayırılamaz. İnsanlar hukukun üstünlüğü ile korunmadığında özgürlükleri tahammül edilemez bir şekilde kısıtlanmaktadır çünkü hayatlarına keyfi olarak müdahale edilebilmekte ve bu sebeple geleceklerini planlayamamaktadırlar. Bu, şu anda sahip oldukları özgürlükleri engelsiz kullanamayacakları anlamına gelmektedir. Neoliberaller hukukun üstünlüğünü argümanlarında, hem sosyal demokrat liberaller hem de sosyalistler dahil olmak üzere geniş devletleri tercih edenlere karşı, geniş idari devletlerin karakteristik faaliyetlerini yerine getirmek için hukukun üstünlüğünü ihlal etmek zorunda olduğunu ileri sürerek kullanmaktadırlar. Hayek, mutlakiyetçiliğin <em>(absolutism)</em>, profesyonel yönetici sınıfının halkın ana yöneticileri haline geldiği güçlü ve merkezi bir idari mekanizmadan doğduğunu ileri sürmektedir (1960 [2011: 193]). Büyük bürokrasiler keyfi bir şekilde her zaman bireylerin hayatına karışmaktadır. Bürokrasinin bu tehlikeli mantığı, Buchanan’ın araştırma programının temel bir özelliğidir ve çözümü ise hukukun üstünlüğüdür. Bu nedenlerle neoliberaller, yasa önünde eşit muamelenin, kişilerin yalnızca mahkemede değil devlet baskısına maruz kaldıklarında da sahip oldukları merkezi bir usul özgürlüğü olduğunu düşünmektedir. Neoliberaller, kanun önünde eşit muamelenin ancak hükümeti sınırlandırarak ve sözleşme özgürlüğü gibi kapitalist ekonomik özgürlükleri benimseyerek sağlanabileceğine inandıkları için, sınırlı hükümeti kısmen benimsemektedirler, çünkü her iki kurumsal uygulama da diğerinin genel kurallar uygulamasına ve keyfi bir otoriteden onay aramaktan kaçınmasına izin vermektedir (1960 [2011: 205, 230]).</p>



<p>Hayek ve Friedman için özgürlüğün en yaygın gerekçesi cehalettir; “haklı olduğumuza emin olamayız” (Friedman 1987 [2017: 185]). Görüldüğü gibi, Friedman özgür bir toplumdan yana olduğunu çünkü kendi temel değerinin özgürlüğün ta kendisi olduğunu söylerken, yine de sormaktadır, “Bu tercihi nasıl savunurum? … Günahın ne olduğunu gerçekten bilseydim, onu savunamazdım” (1987 [2017: 185]). Hayek de benzer şekilde, bireysel özgürlüğün esas olarak amaçlarımıza ulaşmak ve refahımızla ilgili pek çok unsura ilişkin kaçınılmaz cehaletimizin kabulüne dayandığını söylemektedir (1960 [2011: 29]; Caldwell 2004: 347).</p>



<p>Hayek şöyle devam etmektedir: “Özgürlüğün nasıl kullanılacağını bilseydik, onu savunmamıza gerek kalmazdı.” (Hayek 1960 [2011: 31]) Bireysel özgürlüğün amacı, her insanın bilgisini, özellikle zaman ve mekanın belirli koşullarına ilişkin somut ve çoğu zaman özgün bilgisini, tam olarak kullanmasını sağlamaktır (1960 [2011: 156–7]).</p>



<p>Friedman ahlaki gerçeklerden cehalete odaklanırken, Hayek ahlaki cehaletin yanında insanların hayatlarının nasıl düzenleneceğine dair cehalete de odaklanmaktadır, ancak bu, her iki durumda da cehaletin özgürlüğün başlıca gerekçesi olduğunu değiştirmemektedir.</p>



<p>Belli bir tür epistemik alçakgönüllülük, özellikle toplumun nasıl organize edileceği ve tercih ettiğimiz politikaların sonuçlarının ne olacağı üzerine bilgimize dair alçakgönüllülük, neoliberal düşünce için esastır. Bununla birlikte, görüldüğü üzere, neoliberaller kimi zaman ahlaki gerçekleri kavrayışımızı şüpheye düşüren daha geniş bir şüphecilik benimsemektedir. Normatif olmayan çok çeşitli toplumsal gerçekler hakkındaki epistemik alçakgönüllülüğü neoliberal öğretinin temel bir özelliği olarak görmek şart iken, ahlaki gerçekler hakkındaki alçakgönüllülük neoliberalizmin ne olduğunu anlamak için nispeten daha az önemlidir. Dolayısıyla neoliberalizm, bu daha geniş ahlaki şüphecilik biçiminden ayrı olarak formüle edilebilmektedir.</p>



<p>Neoliberaller özgürlüğün farklı amaçlara sahip insanların iş birliği yapmasına ve barış ortamı yaratmasına izin verdiğini de vurgulamaktadır (Hayek 1978: 111–136). Bu, Buchanan (1975) düşüncesinde önemli bir temadır. Bir sözleşmeci olarak Buchanan, anayasal kurallar üzerinde anlaşmanın amacının Hobbes’un açıkladığı savaş durumunu sona erdirmek ve barışı değiş tokuştan karşılıklı kazançlar tesis edecek kadar güvence altına almak olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, kapsamlı negatif özgürlüklerin ikinci bir gerekçesi, bunların iş birliği ve barış için araç olmalarıdır.</p>



<p>Neoliberaller yalnızca kişinin kendi tüketimi için mal ve hizmetlere yönelik güçlü özel mülkiyet haklarını benimsemekle kalmamakta, aynı zamanda sermayeye yönelik hakları da savunmaktadır (Hayek 1988: 35; 1973: 107). Özel mülkiyet haklarının gerekçesi, daha önce liberal özgürlükler hakkında tartıştığımız genel duruma benzemektedir. Hayek (1988: 35; 1973: 107; 1960 [2011: 35]) ve Friedman (1962a [2002: 8–9]) ekonomik özgürlüğü diğer özgürlüklerden kavramsal olarak bile tam olarak ayırt edemeyeceğimizi ileri sürmektedir. Her ikisinin de, siyasal ve ekonomik özgürlüğün pratikte de birbirinden ayrılamayacağını savundukları bilinmektedir. Bu, <em>Kapitalizm ve Özgürlük</em>‘ün ana temasının bir parçası ve kuşkusuz <em>Kölelik Yolu</em>’nun da merkezi bir konusudur. Buchanan (1993: 230) ve Hayek (1960 [2011: 141]) ayrıca, özel mülkiyet insanların para biriktirmesine ve dolayısıyla işverenlere ve bürokratlara kısmen daha az bağımlı hale gelmesine olanak tanıdığı için, özel mülkiyet haklarının kişilerin plan yapmasına izin verdiğini vurgulamaktadır. Özel mülkiyet ayrıca gücün geniş çapta dağıtılması ve baskının önlenmesi için temel bir koşul olarak da düşünülmektedir (Hayek 1960 [2011: 140]). Sözleşme özgürlüğü de benzer nedenlerle benimsenmektedir. Bir toplumun bu haklara uymak için kapitalizmi benimsemesi gerekecektir, çünkü bu hakların kullanılması, sermayenin hem sermaye sahipleri hem de işçiler tarafından tutulduğu kapitalist ekonomik düzenlemelere mecburen yol açacaktır.</p>



<p><strong>4. Kapitalizm</strong></p>



<p>Kapitalizmi, sunulan mal ve hizmet yelpazesinin güçlü bir özel mülkiyet hakkıyla ve fiyatların özel kuruluşlar tarafından belirlendiği bir sistemle uyumlu olarak yönetildiği bir ekonomik sistem olarak anlayabiliriz. İnsanlar, birkaç kısıtlama haricinde sözleşme serbestisi çerçevesinde mal ve hizmetleri değiş tokuş etmekte tamamen özgürdür. Neoliberaller, kapitalizmi her zaman bu isimle savunmasalar da, bu anlayışı desteklemektedirler.</p>



<p>Kapitalizmi savunurken, neoliberaller, önerdikleri kurumlara en etkili alternatifleri sunduğunu düşündükleri iki düşmanı yenmeye odaklanmaktadırlar: sosyalizm ve Keynesyenizm. Sosyalizm, neoliberaller tarafından hedefe konulduğu haliyle, tipik olarak sermayenin toplumsal olarak hükümet tarafından sahiplenildiği ve sermaye stokunun merkezi hükümet tarafından üretildiği, organize edildiği ve çıktılarının dağıtıldığı, kısaca ekonominin merkezden planlandığı bir ekonomik sistemdir. Neoliberaller en sert şekilde Marksist sosyalizme saldırmaktadır ancak Marksistler onların tek hedefi değildir; Hayek, neoklasik iktisadın bazı yönlerini benimseyen yirminci yüzyıl sosyalisti Oskar Lange’nin (1936) düşüncelerini de eleştirmektedir. Neoliberaller ayrıca demokratik sosyalizme de saldırmaktadır; örneğin, Hayek (1944 [2007: 163–4]) <em>Kölelik Yolu</em>’nda Fabian sosyalistlerini hedef almaktadır.</p>



<p>Sosyalizme karşı neoliberal argümanlar sosyalizmin üç sorununa dayanmaktadır: verimsizlik, çatışma ve güç. Sosyalizm verimsizdir, sosyal çatışma yaratmakta ve gücü tehlikeli yönlerde yoğunlaştırmaktadır. Verimsizlikle başlayalım, sosyalist ekonomilerin toplumu kapitalizm karşısında yoksullaştırdığını öne süren tanıdık argümanla.<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn5">[5]</a> Hayek’in ünü ilk olarak sosyalist planlamacıların sermaye mallarının üretimini ve dağıtımını bir fiyat sistemi kullanmadan nasıl planlayabilecekleriyle ilgili sosyalist hesaplama tartışmasındaki rolüyle duyuldu. Sosyalistler, planlamacıların vatandaşlardan tercih ve üretim bilgilerini toplayarak plan yapabileceklerini savundu. Ludwig von Mises (1922 [1936/1951]), ekonomiyi planlamak için ihtiyaç duyulan bilgilerin bir fiyat sistemi olmadan mevcut olmayacağını savunarak tartışmaya katıldı. Ona göre, bir fiyat sistemi olmadan, planlamacıların toplayıp hesaplayabileceği hiçbir bilgi yoktu. Oskar Lange (1936), sosyalist firma yöneticilerinin piyasa fiyatlarını taklit edebileceği yanıtını verdi. Hayek (1945) Lange ile aynı fikirde değildi, ekonomiyi planlamak için ihtiyaç duyulan bilgiler mevcut olsa bile bu bilgilerin değişmeden önce toplanması ve hesaplanması neredeyse imkansız olurdu. Sorun şu ki, ekonomiyi planlamak için gerekli bilgiler hiç kimseye verilmemektedir. Hayek’e göre, ancak ilgili tüm bilgilere sahipsek, belirli bir tercihler sisteminden yola çıkabiliyorsak ve mevcut araçların tam bilgisini kontrol edebiliyorsak ekonomiyi planlayabiliriz. Ancak, toplumun karşı karşıya olduğu ekonomik sorun kesinlikle bu değildir (1945: 519). Aksine, ekonomik hesaba dayanak olacak veriler toplumun tamamı adına çözüm üretecek tek bir zihne asla verilmez ve verilemez.</p>



<p>Piyasa ekonomisi ise bu bilgiyi fiyat sistemi aracılığıyla kullanabilmektedir. Fiyat sistemi sayesinde, etkin bir şekilde mal ve hizmet üretmek için her bir bireyin yerel ve genellikle örtülü bilgileri, tek bir yere aktarılmayacak şekilde toplanabilmektedir. Bir hammadde kıtlığı olduğunda, aylarca süren araştırmalarla bile kimliği tespit edilemeyecek on binlerce kişinin malzemeyi veya ürünleri daha tasarruflu bir şekilde kullanmaya yönelmesi piyasanın “mucizesi”dir ve bu, herhangi bir emre gerek kalmadan ve insanların çoğu bunun sebebini bile bilmeden gerçekleşir (1945: 527).</p>



<p>Hayek’in zihnin bilgiyi nasıl işlediğine (Caldwell 2004: 261–285) ve ticari toplum ile kültürel ve ahlaki norm sistemlerinin nasıl geliştiğine ilişkin analizi, çalışmasının belki de ana odak noktasıdır (2004: 286–321). Friedman (2000 [2012: 234]) ve Buchanan (1969: 87–8) da Hayek’in değerlendirmelerine katılmaktadır.<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn6">[6]</a></p>



<p>Neoliberaller, piyasayı haklı çıkarmak için, piyasa mekanizmasının yaratıcılığı ve yaşam standartlarını yükseltme kapasitesi gibi bilgisel argümanların yanı sıra bir dizi değerlendirmeye de başvurmaktadırlar. Eamonn Butler (1985: 22), Friedman’ın <em>Kapitalizm ve Özgürlük</em>‘te öne sürdüğü kapitalizm savunusunun, piyasada bulunan çeşitlilik, hızlı uyum, yenilik ve deneyime dayandığına işaret etmektedir.</p>



<p><em>Tercih Özgürlüğü</em>‘nde Friedman, hükümet merkezden planlamaya çalıştığında sıradan vatandaşların yaşam standardının düştüğünü savunmaktadır (Friedman & Friedman: 54–5). Öte yandan piyasa, özgürlükleri korumanın yanı sıra, olağanüstü bir şekilde fiziki koşulları diğer tüm sistemlerden daha hızlı yükseltme gücüne sahiptir (Butler 1985: 197). Hayek (1978: 67), kapitalizmin rekabeti koruduğunu ve bunu, piyasayı denge seviyesine ulaştırmanın bir yolu olarak değil, yeni fikirlerin ve buluşların ortaya çıkması için bir “keşif prosedürü” olarak gördüğünü vurgulamaktadır. Buchanan ise, piyasaların insanlara hükümetçe sunulanlardan daha iyi teşvikler sağladığı argümanına odaklanmaktadır. Ona göre, politikacılar ve bürokratlar, tıpkı bizler gibi sıradan insanlar olarak görüldükleri için (Buchanan 1979: B4 [1984: 20]), sosyalist bir planı uygulamak için bile gerekli motivasyonları yoktur. Aksine, ekonomik yetkileri kısmen dahi olsa bencil amaçları için kullanacaklar, bu da, tüm bilgi sorunları çözülebilse bile, sosyalist hükümetin etkinliğini baltalayacaktır.</p>



<p>Sosyalizme karşı diğer temel eleştiri, sosyalizmin gereksiz bir çatışma yarattığına yöneliktir. Hayek, sosyalizmin, farklı sosyal amaçların görece önemi hakkında aslında var olandan daha yakın bir uzlaşma öngördüğünü ve bunun sonucu olarak planlayıcı otoritelerin, insanlara yoksun oldukları detaylı bir değerler sistemini dayatmak zorunda olduğunu belirtmektedir. (1997: 193; ayrıca bkz. 1944 [2007: 109, 166])</p>



<p>Friedman da benzer şekilde, serbest piyasada sürdürülen faaliyetlerin kapsamı ne kadar genişse, haklarında siyasi kararlar alınması ve dolayısıyla anlaşmaya varılması gereken konuların da o kadar sınırlı olduğunu ileri sürmektedir (1962a [2002: 24]).</p>



<p>Piyasalar, aynı fikirde olmayan kişilerin, farklı değerlere sahip olmalarına rağmen birbirlerine fayda sağlamalarına imkan vermektedir. Sosyalizm ise, tam aksine, merkezi bir planlamayı gerektirmektedir ve bu nedenle herkese aynı tartışmalı ve tutucu değerleri ve amaçları dayatmak zorundadır. Bu çatışmaları çözmek ve merkezi bir plan dayatmak için sosyalist hükümetler siyasi gücü yoğunlaştırmaya mecburdur.</p>



<p>Sosyalizm, gücü aşırı derecelerde başka şekillerde de yoğunlaştırmaktadır. Sosyalistlerin sık ​​sık kapitalist ekonomik gücün üretim araçlarını topluma devrederek dizginlenebileceğini iddia etmelerine rağmen, Hayek (1944 [2007: 165]), sosyalizmin bu gücü bastırmadığını, sadece tek bir yerde yoğunlaştırdığını ileri sürmektedir. Friedman (1955 [2017: 4]) da, siyasi gücün doğası gereği yoğunlaşma eğiliminde olduğunu, oysa ekonomik gücün kişiler üstü bir piyasa aracılığıyla organize edilmesi durumunda yüksek oranda dağıtılabileceğini savunmakla Hayek ile aynı fikirdedir. Gücü siyasi kurumlarda yoğunlaştırmanın tehlikesi, hükümetin yoğunlaşmış çıkar gruplarına daha fazla tabi olması iken, diğer yanda piyasalar, milyonlarca bireysel tüketicinin yaygın baskısı tarafından değiştirilmektedir. Benzer şekilde, tekelleri hükümetler teşvik ederken piyasa yıkmaktadır (Butler 1985: 223). Piyasaların bir avantajı, insanların istemedikleri alışverişe katılmayı reddedebilmeleridir; oysa sosyalizmde herkes bir güç mücadelesinin içine düşmektedir. Bunlara ek olarak, Hayek (1978: 99), sosyalizmde siyasi gücün bireylerin ve grupların sosyal konumunu belirlediğini ve bunun, amacı iktidarı dağıtmak olan bir öğreti için ironik bir sonuç olduğunu ileri sürmektedir. Buchanan (1993: 246), kısmen farklı gerekçelerle olsa da aynı fikirdedir.</p>



<p>Neoliberaller, kapitalizmi, insanlara hak ettiklerini verdiği gerekçesiyle savunmamaktadırlar. Friedman ve Buchanan bu tür iddialarda bulunmamakta, Hayek ise bunlara karşı çıkmaktadır. Hayek (1978: 70), piyasa sonuçlarında liyakat olmadığını, bu nedenle piyasa gelirinin adil veya adaletsiz olarak değerlendirilemeyeceğini tekrar tekrar ifade etmektedir. Hayek, Friedman ve Buchanan, piyasa sonuçlarının ahlaki bir bakış açısından bakıldığında genellikle gelişigüzel olduğunu belirtmektedirler. Piyasalar bazı hak etmeyen insanları zengin, hak edenleri ise fakir yapmaktadır.</p>



<p>Belirtildiği gibi, Keynesyenizm neoliberalizmin diğer büyük düşmanıdır. Keynesyenizmi, makroekonomik düzeyde sözde piyasa başarısızlıklarını düzeltmeyi amaçlayan bir dizi politika önerisi ve özellikle iş döngüsünü yönetmek ve ekonomiyi canlandırmak için bütçe açığıyla finanse edilen harcamaların yönetimi olarak tanımlayalım. Bu politikalar, kendisi her zaman tutarlı bir şekilde benimsemese de, John Maynard Keynes’den (1935 [1965: 2011]) esinlenmiştir.<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn7">[7]</a></p>



<p>Her üç düşünür de Keynesyen devlet müdahalesi argümanlarına cevap vermek için büyük çaba sarf etmektedir. Hayek’in (1941 [2007]) argümanları, hükümet harcamalarının ve para politikasını düzenlemekle görevli organın eylemlerinin ekonomi genelinde sermaye mallarının yapısını nasıl etkilediği ile ilgilidir. Keynes’in (1935 [1965: 37–45]) <em>Genel Teori</em>‘deki istatistiksel toplamlarının aksine, Hayek (1941 [2007]), basit ekonomik toplamlara güvenmenin ekonomi genelinde sermaye ve yatırımın yapılandırılma şeklini gizlediğini iddia etmektedir. Hayek ayrıca, durgunlukların başlıca nedeninin banka kredisini çok kolaylaştıran ve böylece bir iflasta tasfiye edilmesi gereken kötü yatırımların yapılmasına yol açan politika olduğunu düşünmektedir. Bu arada, Hayek’in Keynes eleştirisinin yirminci yüzyılın ikinci yarısında etkili olmadığını belirtmek gerekir. Buchanan’ın ve özellikle Friedman’ın fikirleri daha ağır basıyordu.</p>



<p>Friedman ve Buchanan, durgunlukların toplam talepteki düşüşlerden kaynaklandığı ve ancak borçla finanse edilen ağır mali teşvikler sayesinde çözülebileceği yönündeki Keynesyen iddialarla ilgilenmektedirler. (Halbuki Keynes borçla finanse edilen konjonktür karşıtı (zıttı) politikaları her zaman savunmamaktadır.) Friedman (1959), enflasyonun her zaman ve her yerde parasal bir olgu olduğunu savunan parasalcılık <em>(monetarizm)</em> doktrinini geliştirmiştir. Buna göre, enflasyon ve konjonktür döngüsü para politikası tarafından kontrol edilebilmekte ve bu nedenle mali bir müdahale gerektirmemektedir. Anna Schwartz ile Friedman (Friedman & Schwartz 1963), Büyük Buhran’ın toplam talepteki düşüşten değil, ironik bir şekilde durgunlukları yönetmek için oluşturulan Federal Rezerv Sistemi’nden kaynaklandığını, çünkü Fed’in parasal tabanın çökmesine izin verdiğini savunmaktadır. Fed para arzının büyümesini sağlamış olsaydı Büyük Buhran önlenebilirdi. Bu, piyasa lehine savların merkezindedir çünkü Büyük Buhran’ndan dolayı çoğunlukla kapitalizm suçlanmaktadır. Büyük Buhran hükümetin bir başarısızlığı ve yanlış para politikası yönetiminin bir sonucu ise, kapitalizme karşı çıkmak için bir temel sağlamamakta, hatta onu benimsemek için bir gerekçe sunmaktadır.</p>



<p>Friedman’a (1959) göre merkezi politika tepkisi, iş döngüsünün yönetimini Kongre’den Federal Rezerv’e kaydırmak ve Federal Rezerv’i, büyük hatalar yapmasını önlemek için, parasal genişleme kuralına bağlamaktır. Para politikalarını oluşturanlar, iş döngüsünü yönetmek için para politikasını kullanacak kadar bilgili değildirler. Bunun yerine, Keynes’in aksine (1935 [1965: 231-7]), hem inatçı nominal ücretlerin neden olduğu sarsıntıları azaltarak döngüsel işsizliği hem de yüksek enflasyonu önleyerek yumuşak enflasyona yol açacak bir kurala bağlı olmaları gerektiğini düşünmektedir. Yalnızca parasal tabanı büyütmeye odaklanmak para arzında bir çöküşü de önleyecek ve böylece durgunluktan koruyacaktır.</p>



<p>Birbirlerini pekiştirir nitelikte olsa da, Buchanan’ın ve Friedman’ın Keynes eleştirileri birbirlerinden farklıdır. Buchanan (1987, 1999), Keynes’in resesyon teşhisi doğru olsa bile, önerdiği tedavinin hükümetler gerçek dünyadan insanlarla donatıldığı sürece işe yaramayacağını düşünmektedir. Pek çok politikacı ve hükümet yetkilisi, kamu yararını artırmak yerine kendilerine ve özel çıkar gruplarına menfaat sağlamakla ilgilenmektedir. Bu nedenle, bir hükümet borçla finanse edilen ekonomik teşvike yöneldiğinde, bu para büyük olasılıkla en çok ihtiyaç duyulan yerlere değil, politikacıların tercih ettiği gruplara yönlendirilecektir. Keynesyen maliye politikası için temel bir zorluk, genellikle kendi çıkarlarını gözeten ekonomik aktörlerin neden olduğu yaygın hükümet başarısızlığı riskidir. Bu tema, <em>The Calculus of Consent</em>‘te (Buchanan & Tullock 1962) kapsamlı bir şekilde işlenmektedir. Ayrıca, insanlar bir kez doğrudan transferin tadını aldıkları için durgunluk sona erdikten sonra da açığı kapatmayı zorlaştıracaklar, uzun vadeli borçlara ve daha düşük ekonomik refah ve büyümeye yol açacaklardır.</p>



<p><strong>5. Demokrasi</strong></p>



<p>Neoliberaller demokrasiyi benimsemektedirler. Daha spesifik olarak, seçme, seçilme ve eşit oy haklarını destekler ve yasama organı olarak parlamenter demokrasiyi kabul etmektedirler. Hayek, barışçıl değişimi mümkün kılmak için şimdiye kadar keşfettiğimiz tek etkili yöntem olan demokrasinin temel ilkelerine samimiyetle inandığını söylemekte (1979: xiii) ve arzu edilen bir yönetim şekli olarak demokrasi konusundaki hayal kırıklığıyla ilgilendiğini ileri sürmektedir. Hayek’e göre, piyasa sistemi, işe yaraması isteniyorsa, bir dizi sosyal kuruma derinden yerleştirilmelidir. Hukukun üstünlüğüne tabi demokratik bir yönetim de bu kapsamdadır (Caldwell 2004: 348). <em>Kölelik Yolu</em>’nda anlatılmak istenen, liberal demokratik sosyalizmin istikrarsız olduğunu ve sosyalizmin ya demokratik olmaktan ya da sosyalizm olmaktan çıkması gerektiğidir. Dolayısıyla, ekonomiyi planlamaya yönelik herhangi bir girişim yalnızca liberal hakları yok etmekle kalmayacak, kaçınılmaz olarak demokrasiyi de yıkacaktır.</p>



<p>Hayek’in demokrasi lehine savları araçsal olma eğilimindedir; ona göre demokrasinin gerçek değeri, gücün kötüye kullanılmasını engelleyen bir sıhhi önlem işlevi görmesi ve bir hükümeti daha iyi bir hükümetle değiştirmemizi sağlamasıdır (1979: 137).</p>



<p>Aynı zamanda demokrasi, özgürlüğün en önemli güvencelerinden biridir (1979: 5). Yine de Hayek, demokrasi bir amaçtan çok sınırlar gerektiren araç olsa bile, kişileri eşit kabul etmenin kanun önünde eşitliğin yanında tüm insanların kanun yapmada eşit paya sahip olmasını da kapsadığını düşünmektedir (1960 [2011: 103, 107-8]).</p>



<p>Bu söz, Hayek’in kurduğu Mont Pelerin Cemiyeti üyelerince de kabul edilmektedir. Angus Burgin, serbest piyasa ile demokratik siyaset arasında olduğu düşünülen ilişkinin, kuruluşundan sonraki ilk on yıl boyunca cemiyetin tartışmalarına hakim olduğunu ve birçok üyenin tartışmalara katkısı için temel bir ön kabul teşkil ettiğini ileri sürmektedir (2012: 117).</p>



<p>Friedman, piyasaların özgürlüğünü hep siyasal özgürlüğe ve demokrasiye katkıda bulunduğu gerekçesiyle savunmaktadır; bu iki özgürlük yakından ilişkilidir (Butler 1985: 207). Friedman (1962a [2002: 9]), büyük ölçüde siyasal özgürlüğün damgasını vurduğu ancak ekonomik faaliyetin büyük kısmının serbest piyasaya benzer bir şekilde düzenlenmediği bir toplumu hiçbir zaman ve hiçbir yerde görmediğini sıklıkla söylemektedir.</p>



<p>Friedman’ın demokrasinin çok hayırlı olduğunu düşündüğü açıktır ancak bunun nedenlerini tahmin etmek bize düşmektedir. Friedman’ın demokrasi lehine argümanlarının büyük ölçüde özgürlüklerin korunması ve kötü hükümetlerin barışçıl bir şekilde değiştirilmesine ilişkin olduğu ileri sürülebilir, ne var ki külliyatında bu soruya şu veya bu şekilde değindiği çok az kısım vardır.</p>



<p>Buchanan, üçü arasında en demokratik olanıdır. Demokrasinin toplumsal barış ve refah için gerekli olduğunu kabul etmekle birlikte, hükümetin halkın rızasına dayanmasının siyasi eşitlik için zaruri olduğunu vurgulamaktadır. Demokrasi, onun bireyselciliğinin bir uzantısıdır. Yaklaşım demokratik olmalıdır; ki bu, bireyselciliğin bir çeşit tanımsal kuralından başka bir şey değildir. Her insan bir sayılır, hepsi bu kadar (Buchanan 1975: 2).</p>



<p>Buchanan anayasal kurallar koymak için oybirliği olmasında ısrar ederken (çarpıcı bir şekilde ideal olmayan kişiler arasında), anayasaların kanun koyucunun koyduğu kurallar için oybirliğinden daha az bir çoğunluğun, örneğin oy çokluğunun yeterli olarak kabul edebileceğini düşünmektedir. Doğrusu, Buchanan (Buchanan ve Tullock 1962: 85-96), yasama kurallarının çoğunlukçu olmaktan ziyade nitelikli çoğunlukçu olması gerektiğini savunmaktadır, ancak bu, özellikle bir bütün olarak halkın rızasıyla desteklendiğinde, demokrasinin yine de benimsenmesidir.</p>



<p>Bununla birlikte, birçok klasik ve çağdaş demokrasi teorisyeninin aksine, neoliberaller demokrasiyi ne toplumsal bir değerler sistemi veya milli bir kültür olarak ne de tek başına özgürlüğün bir dışavurumu olarak görmektedir. Hayek’in (1979: 5) belirttiği gibi, demokrasinin kendisi özgürlük değildir. Friedman, özgürlüğün negatif olarak anlaşılması gerektiğinde ısrar etmektedir, öyle ki siyasi süreç özgürlüğü kısıtlayan ve bazen de koruyan bir şey olarak görülmektedir. Fakat özgürlüğü ihtiva eden bir şey olarak görülmemektedir. Buchanan da, halkın iradesinin demokratik bir hükümetin eylemlerinde ifade edildiğini öngören esasen “romantik” bir demokrasi görüşü olarak nitelendirdiği şeyi eleştirmektedir.</p>



<p>Neoliberallerin, demokrasinin özü yerine sınırlarını tartışmak için zaman harcadıkları dikkat çekmektedir. Kısmen bunun nedeni, faşizm yenildiğinden beri hem neoliberaller hem de onların muhatapları tarafından demokrasinin iyiliğinin kanıksanmasıdır. Bu sebeple, Hayek, Friedman ve Buchanan sınırsız demokrasiyi eleştirmeye odaklanmaktadır. Hayek (1944 [2007: 111–2]), sınırlandırılmamış bir demokrasinin hukukun üstünlüğünü baltalayacağından ve tiranlık yaratabileceğinden endişe duymakta, her geçici çoğunluğun yetkilerinin sınırlandırılması gerektiğini söylemektedir (1960 [2011: 106]). Sınırsız güç, “demokrasinin yaygın biçiminin ölümcül kusurudur” ve tüm hukukun “yasama organlarından kaynaklandığı” şeklindeki hatalı önermeye dayanmaktadır (1979: 3-4). Sınırsız demokrasinin bir başka sorunu da, demokratik meclislerin, etkin bir şekilde kullanabileceklerinden daha fazla güç elde edecekleri ve bu nedenle belirli hedeflere ulaşmakla görevli yöneticilere yetkilerini devretmek zorunda kalacaklarıdır (1960 [2011: 116]).</p>



<p>Sınırsız bir demokraside, takdir yetkisi sahipleri, yetkilerinin oylarına bağlı olduğu belirli grupları kayırmak için bunları ister istemez kullanmaya zorlanmaktadır (1979: 139).</p>



<p><em>Hukuk, Yasama ve Özgürlük</em>‘ün üçüncü cildinin amacı demokrasi üzerindeki sınırlamaları savunarak demokrasiye olan inancı yeniden tesis etmektir.</p>



<p>Friedman (1962b [2017: 26]), siyasal özgürlüğün “bir insana hemcinsleri tarafından baskı yapılmaması”ndan ibaret olduğunu ve buna yönelik temel tehdidin, ister bir diktatörün ister geçici bir çoğunluğun elindeki “baskı gücü” olduğunu vurgulamaktadır. Friedman ayrıca, “katılımcı demokrasi” yerine “bürokratik demokrasiye” sahip olmamız durumunda demokrasinin gereksiz düzenlemelere, verimsizliğe ve kontrole yol açma eğiliminde olacağından da endişe etmektedir.<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn8">[8]</a></p>



<p>Buchanan’ın (1962: 131-146) demokrasi üzerindeki anayasal kısıtlamalara ilişkin gerekçesi, Hayek’in ve Friedman’ınkilerden daha zengin ve daha mantıklıdır. Öne sürdüğü sözleşme teorisi, basit çoğunluk kuralının çeşitli sorunlara, özellikle serveti birinden diğerine aktararak seçmenlerin veya yasa koyucuların koalisyonlarını değiştirmenin risklerine yol açabileceğini, herkes için Pareto-inferior sonuçlarına yol açabileceğini savunmaktadır. Sınırsız demokrasiyle ilgili bir başka sorun da, en uygun koşullar altında bile, demokratik sürecin işleyişinin bütçesel aşırılıklar yaratabilmesidir. Anayasal sınırların koyulmadığı ve uygulanmadığı durumlarda demokrasi kendi Leviathan’ı haline gelebilmektedir. (Buchanan 1975: 204–5)</p>



<p>“Çoğunluğun zorbalığı” azınlığın eşit haklarına yönelik bir tehdit olduğundan ve özellikle tek önemli olanın katılım olduğu şeklindeki idealist yanılsamadan beslendiği için tehlikeli olabileceğinden, demokrasi üzerindeki sınırlamalar bizatihi siyasi eşitlik için de zorunludur (Buchanan 1993: 259). Sonuç olarak, Buchanan (1999: 75-88), federalist düzenlemeler gibi insanların aşırı demokrasiden kaçmasına izin veren çıkış mekanizmalarını savunmaktadır.</p>



<p>Bölümü bitirmeden önce dört konuda şerh düşmek gerekmektedir: Birincisi, neoliberaller sınırsız demokrasi konusundaki endişelerine rağmen demokratik hakları korumak istemektedirler. Neoliberallerin geniş devletlere eleştirilerinden biri, büyük devletlerin her bir kişinin oylarının etkinliğini azaltmasıdır. Bunun nedeni, büyük hükümetlerin çok sayıda görevlerini dengeleyememeleri ve en önemli öncelikleri üzerinde anlaşmaya varamamalarıdır. Hayek, ortaya çıkacak sonucun diktatörlüğe yol açan bir demokratik istikrarsızlık olacağını savunmaktadır. Daha eşitlikçi <em>(egalitarian)</em> liberallerin aksine, neoliberaller demokratik süreci demokratik müzakere yoluyla tasarlamaya çalışmamaktadırlar. Bunun yerine, sonradan demokratik süreç içinde anayasal kısıtlamaları benimseyerek, örneğin yasama yetkisini kısıtlayarak, demokratik hakları korumayı ummaktadırlar. İkincisi, neoliberaller demokrasi üzerindeki kısıtlamaları desteklemekle birlikte, siyasi gücün ademi merkezileştirilmesini, toplum geneline dağıtılmasını ve idari ve kurumsal yağma ve tahakküme karşı korunmasını da güçlü bir şekilde desteklemektedir. Friedman’ın belirttiği gibi, ticari şirketler serbest girişim için bir hami değildir, aksine, tehlikenin temel kaynaklarından biridir. (Burgin 2012: 202)</p>



<p>Ne var ki, neoliberaller bunun kurumsal olarak nasıl sağlanacağı konusunda eşitlikçi liberallerle aynı fikirde değildir. Yukarıda belirtildiği gibi, neoliberaller, örneğin piyasaları kullanarak, kurumları yozlaşmış ve otoriter kurumların hükümet içinde veya dışında ortaya çıkamayacakları şekilde tasarlamayı vurgulamaktadır. Ancak bunun yanında, baskı ve yolsuzluğu sınırlamak için çoğunluk kuralları (Buchanan & Tullock 1962) ve federalizm (Feld 2014) gibi anayasal mekanizmalara da başvurmaktadır. Bu nedenle neoliberaller, insanların aşırı siyasi kontrolden korunmasına çok önem vermekle birlikte, bunun güvence altına alınmasında kamusal müzakerenin şart olduğunu vurgulamamaktadırlar. Siyasal iktidarın kullanımını kısıtlamak için “ses” mekanizmaları yerine “çıkış” mekanizmalarını tercih ettikleri söylenebilir (Hirschman 1970). Üçüncüsü, neoliberaller demokrasinin anayasal sınırlarını savunmada yalnız değildirler, gerçi solda yer alan çoğu demokrasi teorisyeni neoliberallere göre daha az sınırlama önermektedir.</p>



<p>Son olarak, siyasal düşünce tarihçileri, söz konusu neoliberallerin kimi zaman Şili’deki Augusto Pinochet diktatörlüğü ile ilişkilendirildiği gerçeğine dikkat çekmişlerdir. Ancak Buchanan (Farrant & Tarko 2018) ve Friedman (Burgin 2012: 205) bu rejimle olsa olsa çok sınırlı bir bağlantıya sahiptir ve bu rejimi eleştirmektedir. Ne yazık ki, Hayek’in durumu farklıdır. Hayek, liberal bir diktatörün sosyalist sonuçlardan kaçınması ve bir toplumu liberal bir demokrasiye dönüştürmesi için kısmi bir “geçiş diktatörlüğü” teorisine sahiptir ve bu, Pinochet rejimine yönelik bazı olumlu söylemlerini açıklamaya yetmektedir (Farrant, McPhail ve Berger 2012; Biebricher 2018: 142–7; Slobodian 2018: 277). Hayek’in bu rejime desteği neoliberallerin demokratik bağlılıklarını baltalamasa da, Hayek demokrasiye karşı kesinlikle fazlasıyla şüpheciydi. Liberalizmi demokrasiden keskin bir şekilde ayırmanın, kişiyi demokratik sosyalizm yerine liberal diktatörlüğü seçmeye götüren tehlikesi ise açıktır.</p>



<p><strong>6. Refah Devleti</strong></p>



<p>Neoliberaller, hükümetin yalnızca insanları yabancı güçlerden ve yerli suçlulardan koruduğu, kamu malları ürettiği ve fakirler için sınırlı hizmetler sunduğu bir devletten biraz daha geniş bir devleti benimsemekte ve mütevazı vergilendirmeyi, servetin yeniden dağıtılmasını, kamu mallarının tedarikini ve sosyal sigorta uygulamasını desteklemektedir. Örneğin, Hayek (Caldwell 2004: 291), Friedman (Butler 1985: 206) ve Buchanan (1975: 35–52), piyasalar kamu mallarını yetersiz üreteceği için kamu mallarının kimi zaman başarısız da olsa devlet tarafından sağlanmasından yanadır (Butler 1985: 206).</p>



<p>Elbette neoliberaller, ekseriyetle düzenleyici kurumların iyi amaçlardan kötü amaçlara kayma eğiliminde olduklarını düşündüklerinden dolayı hükümet düzenlemelerine şüpheyle yaklaşmaktadırlar (2007: 93). Bu, Friedman’ın (1962a [2002: 137–160]) çalışmasında, özellikle mesleki ruhsatlandırma eleştirilerinde kapsamlı bir temadır. Buchanan’ın Gordon Tullock ile birlikte ana fikirlerinden biri, rant arayışının analizidir. Geniş bürokrasiler çok fazla yetkiyi yöneticilere devretmekte ve bu yetkiler pratikte özel menfaatler için kötüye kullanılmaya başlanmaktadır (Butler 1983: 209). Elbette tüm neoliberaller Keynesyen maliye politikasına, özellikle borçla finanse edilen teşviklere karşı çıkmaktadırlar (Buchanan 1987: 456; Butler 1985: 186) ancak bu kaygılar refah devletini benimsemekle tutarsız değildir.</p>



<p>Hayek, çeşitli devlet müdahalelerine karşı oldukça yakındır. <em>Kölelik Yolu</em>‘nda (1944 [2007]), konjonktür karşıtı para politikalarını, hükümetin ulaşım altyapısı inşasını, doğal afetler için sosyal sigortayı, kamusal sağlık sigortasını, asgari temel geliri ve sağlık, iş güvenliği, çalışma saatleri, zehirler, ormanların yok edilmesi, zararlı tarım yöntemleri, gürültü, duman ve doğal tekel niteliğindeki mal ve hizmetlerin fiyatlarına karşı katı düzenlemeleri savunmaktadır (1944 [2007: 22, 43–4, 133–5, 217]; Burgin 2012: 90–1). <em>Özgürlüğün Anayasası</em>’nda da benzer şekilde, hükümetin ekonomik buhranları önlemesi ve emekli maaşı, tıbbi bakım ve eğitim için kuponlar şeklinde para sağlaması gerektiğini ileri sürmektedir (1960 [2011: 264, 276, 286, 294, 379]). Hayek, eski laissez faire veya müdahale etmeme formüllerinin, özgür bir sistemde neyin kabul edilebilir neyin kabul edilemez olduğunu ayırt etmek için yeterli bir kriter sağlamadığını tekrar tekrar vurgulamaktadır. (1960 [2011: 231]; ayrıca bkz. Hayek 1944 [2007: 71]; 1973: 62; 1979: 41)</p>



<p>Hayek, temel bir geliri bile desteklemektedir: “… herkes için belirli bir asgari gelir güvencesi … yalnızca herkes için ortak bir tehlikeye karşı tamamen meşru bir koruma değildir, aynı zamanda bireyin artık içinde doğduğu belirli küçük grubun üyelerinden bir şey talep edemeyeceği bu Büyük Toplumun gerekli bir parçası niteliğindedir” (1979: 55).</p>



<p>Hayek’in “meşru” terimini kullanımı terimin çağdaş siyaset felsefesindeki kullanımıyla bir şekilde örtüşebilmesine rağmen ne anlamda kullandığı kesin değildir ancak hükümetlerin ahlaki olarak refah devleti önlemleri almaları gerektiğini düşündüğü açıktır. Hükümetler, yalnızca faydalı olduğu için değil, aynı zamanda doğru olduğu için de yoksulluğun giderilmesini sağlamalıdır. Hayek, sosyal güvenlik ağlarının kontrolden çıkabileceğinden endişe duymaktadır ancak yine de desteklemektedir (Caldwell 2004: 291).</p>



<p>Friedman üçü arasında en özgürlükçü olan olsa da (Burgin 2012: 213), hükümetin “akut sefalet ve sıkıntıyı hafifletmesi” gerektiğini iddia etmekte ve servetin yeniden dağılımının bazı amaçlarla kaldırılmasını asla savunmamaktadır (Friedman 1951 [2012: 7]). Hükümet, toplumun sorumlu birey olarak kabul edilemeyecek üyelerini, başta çocuklar ve deliler olmak üzere, korumalıdır. (Butler 1985: 206) Aynı şekilde, liberaller, hükümetin yoksullara yardımını, miskinlerle ilgilenmesini esasen koruyuculuk <em>(paternalistic)</em> gerekçeleriyle destekleyecek ve memnuniyetle karşılayacaktır (Friedman 1974b [2012: 23]).</p>



<p>Friedman’ın en ünlü politika önerilerinden biri, zengin ve orta sınıf üzerindeki pozitif gelir vergileriyle finanse edilen ve geliri yeterince düşük olan yoksullara nakit olarak dağıtılan negatif bir gelir vergisidir (Friedman 1962a [2002: 191–4]). Friedman (1960 [2002: 191–2]), saf hayırseverlik bedavacılığa davetiye çıkarabileceği için, bu politikanın yoksulluğu azaltmak için meşru olduğunu düşünmektedir. Friedman (1962a [2002: 85–107]) aynı zamanda okul kuponları politikasının mucidi olmakla birlikte, zorunlu eğitimi de okullar devlet tarafından kontrol edilmediği sürece desteklemiştir (1974b [2012: 20]).<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn9">[9]</a> Ancak Friedman, refah devletinin fazla bürokratik ve otoriter olacağından endişe etmektedir, bu sebeple çoğu refah devleti programını nakit transferleriyle değiştirmeyi tercih etmiştir.</p>



<p>Yoksullukla mücadele üzerinde Friedman hakkında belirtilmesi gereken iki nokta daha vardır. Birincisi, Friedman mülkiyete dair hiçbir doğal kural veya tanım olmadığını, bu belirlemenin tamamen keyfi bir unsura dayalı olarak yapıldığını düşünmektedir (1974a [2017: 86]). Bu, mülkiyet haklarının doğal değil geleneksel olduğu ve dolayısıyla servetin yeniden dağıtımına ahlaki bir engel teşkil etmediği gerekçesiyle liberteryenizm eleştirmenleri tarafından genellikle vurgulanan bir noktadır (Murphy & Nagel 2002). Bu yazı, Friedman’ın siyaset felsefesinin, yeniden dağıtıma engel olarak doğal bir özel mülkiyet hakkını içermediğini ileri sürmektedir. İkincisi, Friedman refah devletini savunmasını ideal değil, ideal olmayan teorisinin bir parçası olarak görür. Kuponları ve negatif gelir vergisini, bunlar onun ideal ütopik toplumumun bir parçası oldukları için değil, mevcut durumda ulaşmak istediği sonuca doğru ilerlemede en etkili adımlar oldukları için desteklemektedir (Burgin 2012: 175).</p>



<p>Doğrusu Friedman (1974a [2017: 79]) anarşizme sempati duymaktadır ancak bunun “uygulanabilir bir sosyal yapı” olmadığını düşünmektedir. Bu düşünce, neoliberalizmi ideal olmayan bir teori olarak tanımlamakla tutarlıdır. İdeal teoride Friedman bir liberteryen (veya en azından çoğu neoliberallerden daha liberteryen) iken, onun ideal olmayan teorisi neoliberalizmdir.</p>



<p>Buchanan, hem refah devleti hakkındaki tutumunu tespit etmesi en zor hem de en eşitlikçi olandır. Hükümetin yoksulluk yardımı hakkında neredeyse hiçbir şey söylememektedir. Bununla birlikte, Buchanan’ın sözleşmeciliği yeniden dağıtımı bir dereceye kadar benimsemektedir çünkü sosyal sözleşmesinin, vergilerle finanse edilen birçok mal sağlayan ve aynı zamanda sosyal sigorta da sağlayabilecek olan “üretken” bir devlete sahip olma konusunda oybirliğiyle bir anlaşma sağlayacağını düşünmektedir (Buchanan 1975: 124). Buchanan, fırsat eşitliği ilkesini de savunmakta ve bu ilkenin bir aristokrasinin oluşumunu önleyecek yüzde yüz oranda bir veraset vergisi gerektirdiğini düşünmektedir. Bu ilke, diğer yeniden dağıtım biçimlerine de gerekçe olabilmektedir.</p>



<p>Neoliberaller, refah devletinin en yaygın gerekçelerinden birini, yani eşitlikçi bir sosyal adalet anlayışını şiddetle reddetmektedir. Hayek’in, ekonomik sistemin işleyişini bir bütün olarak düzenlemese de ekonomik kaynakların belirli şekilde dağılmasının haklılığını belirleyen bir dizi ahlaki ilke olarak alışılmışın dışında bir şekilde değerlendirdiği sosyal adalet fikrini bu üç düşünür arasında en açık şekilde tamamen reddetmektedir. Hayek (1978: 78), sosyal adalet fikrinin karıştırıldığını, belirli piyasa sonuçları doğrudan ve bilinçli seçimlerin sonucu olmadığı için bu piyasa sonuçlarına adaletin uygulanamayacağını düşünmektedir. Sosyal adalet, tıpkı “ahlak taşı” fikri gibi tutarsız bir fikirdir. Hayek, kesin bir gelir dağılımına ulaşmak için devletin kullanılmamasının zorunlu olduğunu düşünmektedir (Caldwell 2004: 350); şöyle ki, doğrudan doğruya temel bir dağıtım adaleti idealini hedefleyen bir politika, hukukun üstünlüğünü ister istemez yok etmektedir (1944 [2007: 79]).</p>



<p>Gerçi Hayek’in kendine has bir sosyal adalet anlayışı vardır. Ona göre, sosyal adalet, bir toplumun ahlaki, hukuki ve siyasi kurallarını herkesin yararına işlemesini gerektirmekten ziyade belirli ekonomik sonuçların dayatılmasını gerektirmektedir. Hayek ise ilk gereksinimi desteklemektedir. “En arzu edilen toplum düzeninin”, bu düzendeki ilk konumumuzun (hangi ailede doğacağımız gibi) tamamen şans eseri belirleneceğini bilseydik seçeceğimiz düzen olduğunu söylemektedir (1978: 132).</p>



<p>Hayek’in bu düşüncesinin Rawls’unkine benzer görünmesi tesadüf değildir. Hayek’in Rawls’un eski makalelerini (<em>Bir Adalet Teorisi</em>’ni değil) okuması, Rawls’la hiçbir çatışması olmadığına inanmasına neden olmuştur, çünkü Rawls, arzu edilen şeylerin dağıtım sistemlerini seçme işinin tamamen terk edilmesi gerektiğini kabul etmektedir (1978: 100).<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn10">[10]</a></p>



<p>Dolayısıyla Hayek, Rawls’un sosyal adalet tanımına katılmakla birlikte sosyal adalet anlayışını kabul etmemektedir. Bu sosyal adalet tanımı ise özgürlükle uyumludur. Sosyal adalet arayışı tek başına hukukun üstünlüğünün yok edilmesi anlamına gelmemektedir, meğerki sosyal adalet anlayışımız belirli ekonomik sonuçları kurcalamamızı gerektirsin (Hayek 1960 [2011: 85]). Hayek’in savunucuları tarafından bu noktalar artık iyice anlaşılmıştır (Tomasi 2012: 142–150).</p>



<p>Buchanan ve Friedman, sosyal adaleti reddetmek ile daha az uğraşmakla birlikte Hayek’inkine yakın bir konum almaktadırlar. Sözleşmeci olduğu için Buchanan, bir toplumun dağıtımlarının, herkesin kabul ettiği kurallara uygun olması durumunda adil olduğunu, aksi takdirde adil olmadığını savunmaktadır. Bu nedenle, üzerinde anlaşmaya varılan anayasal kuralları çiğnemek anlamına geldiği takdirde, dağıtım adaletinin peşinden gitmek sorunludur. Ancak sosyal sözleşmelerin yeniden dağıtım kuralları olabilmektedir. İnsanların bu kuralları kabul etmeleri halinde ise yeniden dağıtım adil hale gelmektedir. Bu bakımdan, Buchanan Rawls’a Hayek’ten daha yakındır.</p>



<p>Friedman sosyal adalet hakkında çok daha az şey söylemektedir. Çoğunlukla vurguladığı düşünce, sadece bazı eşitlik türlerinin arzu edilir olduğudur. Örneğin, (1980 [2017: 144]), sonuç eşitliği yerine yalnızca fırsat eşitliğini aramamız gerektiğini tekrarlamaktadır (Butler 1985: 218). Ancak, piyasaların aşırı eşitsiz sonuçlar üretmeye yönelik doğal bir eğilimi olmadığını da savunma ihtiyacı hissetmektedir. Friedman (1955 [2017: 14]), eşitsizliğin, aldatıcı ve geçici servet paylaşma yöntemiyle değil, piyasanın işleyişinin iyileştirilmesi, rekabetin güçlendirilmesi ve bireylerin niteliklerinden yararlanma fırsatlarının artırılması yoluyla azalacağını söylemektedir.</p>



<p>Ekonomik güçteki farklılıklar, yeniden dağıtımcı bir devlet lehine değil, daha fazla kapitalizm lehine bir kanıttır: Serbest girişim kapitalizminin yararı iş insanlarını birbirlerine düşürmesidir ve bu nedenle kontrol için en etkili araçtır. (1974a [2017: 84])</p>



<p>Hükümetler tekelci ekonomik güç yaratırken serbest piyasa bu gücün altını oymaktadır (Butler 1985: 210).</p>



<p><strong>7. Neoliberalizm Eleştirileri</strong></p>



<p>Bu bölümde neoliberalizme yönelik eleştiriler işlenmekle birlikte bunların çoğu kapsam dışı bırakılmaktadır. Bunun nedeni, neoliberalizme yönelik yaygın eleştirilerin çoğunun aynı zamanda kapitalizmin eleştirileri olmasıdır. Dolayısıyla, bu bölüm sadece doğrudan neoliberalizme yönelik eleştirilere odaklanmaktadır.</p>



<p><strong><em>7.1 Değer Eleştirileri</em></strong></p>



<p>Çoğu kişi, neoliberalizmi, toplumu piyasa çevresinde yapılandırdığı, piyasa ilişkilerini metalaştırdığı ve genel olarak insanları ticaret veya ekonomik üretim için en iyi olana hizmet etmeye yönlendirdiği için eleştirmektedir. Bu bakımdan neoliberalizm, toplumu bir nakit bağı etrafında inşa etmektedir. Ancak tam kapitalizmden farklı olarak, neoliberalizm bunu, kanıtlamak için ciddi bilimsel çalışma gerektiren gizli kapaklı bir şekilde yapmaktadır. Neoliberalizmin kendisi yukarıda belirtildiği gibi bir değerler sistemi değildir, ancak kişiler arasında aşırı kapitalist/sözleşmeye dayalı <em>(transactional)</em> ilişkilere yol açar mahiyette görülebilmektedir. Neoliberalizmin bu şekilde nitelendirilmesini reddeden Jessica Whyte, Wendy Brown (2015) gibi birçok kişiyi takip ederek, neoliberalizmin genellikle tüm değerleri ekonomik bir rasyonaliteye indirgeyen ahlak dışı bir ekonomik ideoloji olarak nitelendirildiğini ileri sürmektedir (2019: 19). Bu analiz ağırlıklı olarak neoliberalizmin pratik rasyonaliteyi ekonomik mülahazalara indirgediğini, otoyol kurallarının ihlali ile önceden tasarlanmış bir cinayet arasında hiçbir farkın olmadığını söyleyen Foucault’ya (2010) dayanmaktadır (2015: 253–4).</p>



<p>Doğrusu, neoliberalizmin bencil tutumlardan daha çok mutaassıp, hiyerarşik ve geleneksel tutumlara yol açtığına dair daha endişe verici bir argüman öne sürülebilir (Brown 2019: 7, 37).</p>



<p><strong><em>7.2 Eşitsizlik</em></strong></p>



<p>Neoliberalizmle ilgili temel endişelerden biri, ekonomik büyümeyi hızlandırsa bile, ekonomik eşitsizliği de artırmasıdır, ki bu birçok şekilde sorunludur. Genellikle iki tür eşitsizlik eleştirisi sunulur. Daha yaygın bilinenler ampirik eleştirilerdir. Bu eleştiriler, neoliberal rejimlerin sadece verilerden hareketle tehlikeli eşitsizliklere yol açtığını ileri sürmektedir. Thomas Piketty’nin ekonomik eşitsizliğin büyüdüğünü ve demokrasi için bir tehdit olduğunu savunduğu <em>Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital</em> (2014) kitabı ve Martin Gilens’in (2014) eşitsizlik ve en zengin %10’a demokratik politika oluşturma ile cevap verilebilirlik üzerine çalışması, bu eleştirilere örnektir.</p>



<p>Neoliberalizme karşı diğer tür eşitsizlik eleştirisi Rawls’un çalışmasından türetilmiştir. Bilindiği gibi Rawls, refah devleti kapitalizmini ve doğal özgürlük sistemi olarak adlandırdığı daha sağlam bir kapitalizm biçimini, savunduğu iki adalet ilkesini karşılamadıkları gerekçesiyle reddetmektedir (Rawls 2001; O’Neill ve Williamson 2014). Rawls, refah devleti kapitalizminin bile siyasal özgürlüğün değerini koruyamayacağını veya üstünlüğünü sağlayamayacağını savunmaktadır (Rawls 1993 [2005]), çünkü refah devleti kapitalizmi sermayenin çok az kişinin elinde toplanmasına izin vermekte, dolayısıyla ekonominin siyasette egemen olmasına yol açmakta ve birçok kişinin, anayasal özgürlüklerinin bir değer ifade etmesi için ihtiyaç duydukları asgari bir miktar sermayeye sahip olmalarının önüne geçmektedir.</p>



<p>Neoliberal toplumlara bir eleştiri olarak ortaya sürülen bir başka eşitsizlik türü ise, firma içinde patronlar ve işçiler arasında siyasi güç dengesizliğidir. Örneğin Elizabeth Anderson (2019), bunun bir tür despot “özel hükümet” olduğunu ve (bu terimi kullanmasa da) neoliberaller tarafından savunulan kurumların, kapitalistlerin ve işçilerin özgürlüklerini dengelemek için yetersiz olduğunu savunmaktadır.</p>



<p><strong><em>7.3 Demokrasiyi Zayıflatmak</em></strong></p>



<p>Neoliberalizme yönelik çok yaygın bir eleştiri, onun demokrasiyi zayıflattığı yönündedir. Bunun nedeni, Martin Gilens’in (2014) <em>Affluence and Influence</em>‘da ileri sürdüğü ve Larry Bartels’in (2008 [2016]) de savunduğu gibi, yüksek ekonomik eşitsizliğin demokrasiyi baltalaması olabilir. Ayrıca neoliberalizm, özel mülkiyet hakkı gibi klasik liberal ekonomik özgürlüklerin korunmasına öncelik vermek suretiyle de demokrasiyi zayıflatabilir. Bu özgürlüklerin, demokratik vatandaşların servetin yeniden dağıtılmasını tercih etme yetkileri üzerinde kısıtlamalara yol açması mümkündür. Bu sorun, Hayek’in Şili’deki Pinochet rejimine olumlu yaklaşması göz önüne alındığında, özellikle vahimdir. Hayek, Şili’nin bir demokrasi olacağını ummuş ancak Pinochet’nin selefi Salvador Allende tarafından savunulan demokratik sosyalizm kurşunundan Şili’nin kurtuluşunun da Pinochet darbesi sayesinde olduğuna inanmıştı. Neoliberalizm içindeki demokratik görüşler ile Liberalizm arasında bir gerilim mevcuttur ve bu, demokrasinin pratikte zarar görmesine yol açmaktadır.</p>



<p><strong><em>7.4. Ekonomik İrrasyonalite</em></strong></p>



<p>Neoliberal rejimler büyük ölçüde piyasa mekanizmalarına dayanmaktadır ve neoliberaller piyasaların verimli (veya en azından ekonomik olarak oldukça üretken) olduğunu iddia etmektedirler. Neoliberaller, piyasa üretkenliği ve verimliliğinin nasıl belirleneceği ve tanımlanacağı konusunda mutabık değildirler. Ancak davranışsal ekonomistler (Kahneman 2013; Ariely 2010), insan muhakemesinde, neoliberallerin ekonomik kalkınmayı modellemek ve tahmin etmek için kullandıkları söylenen homo economicus modelinin zayıflamasına neden olan çeşitli önyargılar ortaya koymuşlardır (ancak, yukarıda açıklandığı üzere, neoliberallerin homo economicus ile ilişkileri daha inceliklidir).<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn11">[11]</a></p>



<p><strong><em>7.5 Keynesyen Çürütmeler</em></strong></p>



<p>Belirtildiği gibi, Neoliberalizm kısmen Keynesyen makro-ekonomik politikanın egemenliğine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Ancak Keynesyenler, özellikle de Paul Krugman (2012), Keynesyen politikaya yönelik neoliberal eleştirilerin başarısız olduğunu öne sürmektedirler. Bu iddia, özellikle maliye politikasının parasal teşvik karşısında etkisiz kaldığına yönelik neoliberal eleştiriler için doğrudur. Krugman, Büyük Durgunluk sırasında Federal Rezerv’in faiz oranlarını o kadar fazla düşürdüğünü ki daha fazla parasal teşvikin işe yaramayacağını ve bu nedenle maliye politikasının müdahale etmek zorunda kaldığını ileri sürmektedir.</p>



<p>Büyük Durgunluk sırasında hükümetin harcama kesintilerini eleştirenler genellikle bu kesintilerin yoksulların ekonomik beklentilerine zarar verdiği düşüncesine dayandıkları için, Büyük Durgunluk sırasında “kemer sıkma politikası” uygulayan neoliberal rejimlere yönelik eleştirilerin çoğu da temeldeki Keynesyen teoriye dayanmaktadır. Oysa neoliberallere göre, durgunluk sırasında hükümet harcamalarını kısmak birçok sebepten dolayı yoksullar için zararlı değildir.<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn12">[12]</a></p>



<p><strong><em>7.6 Damlama Ekonomisi</em></strong></p>



<p>Neoliberalizme karşı ortak suçlamalardan biri de, ekonomik büyümenin zenginlerden yoksullara damlama yoluyla fayda sağlayacağı vaadinin yanlış olduğudur (Quiggin 2012). Açık konuşmak gerekirse, ne damlama ekonomisi gerçek bir ekonomik düşünce okuludur ne de Hayek, Friedman veya Buchanan görüşlerinin bu şekilde tanımlanmasını kabul ederdi. Gerçekten de serbest piyasa yoluyla sağlanan refahtan herkesin yararlanacağını savunmaktadırlar ancak bunun için ilk önce zenginlerin yararlanmasını şart görmemektedirler. Hayek (1960 [2011]), üreticilerin zaman içinde piyasaya girişi artırabilmek için fiyatları nasıl düşüreceklerini bulmalarının, mal ve hizmet fiyatlarında bir tür damlama etkisi yaratacağını savunmaktadır; öyle ki, zenginler için lüks olan mallar fakirler arasında bile yaygın hale gelecektir. Bunun yanında, işletmelerin, sermaye biriktirdikçe, çalışanlarına daha fazla ödeme yapabilecekleri ve böylece diğer şirketlerdeki işçileri de alabilecekleri ana akım ekonomide tartışmasız kabul edilmektedir. Bu süreç genellikle ücretlerin artırılmasını sağlamaktadır, dolayısıyla zenginlerin elindeki daha fazla sermaye, oldukça basit sebep sonuç ilişkileri aracılığıyla, yoksullar için daha yüksek ücretleri de beraberinde getirmektedir. Buna karşın, birçok neoliberal yetkilinin yoksullar için vadettiği kazanımlar çoğu zaman gerçekleşmemiştir.</p>



<p><strong><em>7.7 Liberteryen Eleştiriler</em></strong></p>



<p>Neoliberalizm ve liberteryenizm, bağlantılı olmakla birlikte ayrı görüşlerdir. Bazı açılardan, neoliberaller belirli koşullar altında liberteryendir. Doğrusu Buchanan, anarşinin, pratikte uygulanabilir olmasa bile ahlaki açıdan en iyi rejim olduğunu düşünmektedir. Ancak, liberteryenler daha ılımlı liberteryenleri yine de Murray Rothbard (1973, 1982 [2002]) ve Robert Nozick (1974) gibi zenginliğin yeniden dağıtımını destekledikleri için veya Jason Brennan (2016) gibi daha epistokrat veya elit-eğilimli siyasi karar alma mekanizmalarındansa demokrasiyi tercih ettikleri için yaygın olarak eleştirmektedirler.</p>



<p><strong><em>7.8 Sömürgeci Eleştiriler</em></strong></p>



<p>Bazı çevrelerde yaygın olarak, neoliberal rejimlerin tipik olarak sömürgeci olduğu alışılmadık derecede doğrudan bir şekilde iddia edilmektedir. Bunun gerekçesi, neoliberalizmin İngilizce konuşan ülkelerde ve Batı Avrupa’nın çoğunda benimsendiği ve dünya çapında ekonomilerin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda elit bir uluslararası mutabakat oluşturduğudur. Bu durum, gelişmekte olan ulusların demokratik yönetimine karışan, eşitsizliği artıran ve yoksulları daha da yoksullaştıran siyasi müdahalelerine neden olan bir “Washington Mutabakatı”na yol açmaktadır. Kapsamlı bir tartışma için bkz. Whyte (2019: 3 ila 5. bölümler).</p>



<p><strong><em>7.9 Popülist/Milliyetçi Eleştiriler</em></strong></p>



<p>Sağ görüşlü popülistler arasında neoliberal politikaların eleştirilmesi gitgide daha yaygın hale gelmektedir. Eleştirilerin dayanağı bu politikaların desteklediği serbest ticaret ve göç serbestisinin, örneğin Patrick Deneen (2019) tarafından ileri sürülüp savunulan ABD gibi zengin demokratik ülkelerin endüstriyel kapasitelerinin daralması gibi, bir çok zararlı sonuçlara yol açmasıdır. Bu eleştirinin daha güçlü bir biçimi ise, farklı kültürlerden gelen göçmenlere vatandaşlık verilmesinin o ülkenin kültürüne ve siyasetine zarar verdiğine veya ayrıştırdığına ilişkindir.</p>



<p><strong><em>7.10 Feminist Eleştiriler</em></strong></p>



<p>Nancy Fraser (2017) gibi bazı yazarlar, neoliberalizmin, feminist ideali sözde piyasa temelli meritokrasiye katkı sunan bir ideal haline getirerek, feminizmi kendi kapsamı içine sokmasından endişelenmektedir; ona göre neoliberalizmde feminizmin hedefi, örneğin, iyi ücretli bir kariyer sahibi veya en iyi ihtimalle girişimci ve bir şirketin yönetim kurulu başkanı olan kadındır. Bu, feminizmi, neoliberalizmin zarar verdiği kadınların ihtiyaç ve çıkarlarıyla ilgilenemez hale getirmektedir.<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn13">[13]</a></p>



<p><strong><em>7.11 Diğer Eleştiriler</em></strong></p>



<p>Neoliberalizm başka eleştirilerle de karşı karşıyadır ancak bunların çoğu diğer liberal demokratik teoriler hakkındaki sorunlara benzemektedir. Örneğin, liberal haklar ve demokrasi arasındaki çatışma, katılımcı demokrasi yazınındaki “usul-esas” tartışması ve örgütsel özgürlüğe liberal yaklaşımın yerel baskı olasılığı göz önüne alındığında marjinal grupların özgürlüğünü nasıl ciddiye aldığı gibi. Neoliberaller, hepsi tipik olarak olumsuz olmakla birlikte birbirinden farklı özgürlük anlayışlarına sahiptirler. Bu görüşler birçok farklı eleştiriyi de beraberinde getirmektedir. Ayrıca, Hayek ve Buchanan’ınki gibi bir neoliberalizm, kurumları savunmak için sözleşmeci bir çerçeve benimsediği için sözleşmeciliğe karşı eleştirilere de maruz kalmaktadır.</p>



<p><strong>8. Özet</strong></p>



<p>Bu yazı, “neoliberalizm”in tek gerçek anlamını belirlemeyi değil, neoliberalizmi, genellikle neoliberal olarak adlandırılan figürler tarafından benimsenen şekliyle insicamlı bir felsefi öğreti olarak açıklamayı amaçlamaktadır. Ayrıca, bu yazıda son tarihsel araştırmalarda bu terimin daha tarafsız ve daha az aşağılayıcı kullanımlarına öncelik verilmektedir. Bu, neoliberalizme karşı daha tarihsel ve dinamik yaklaşımları küçümsemek anlamına gelmemektedir. Bu yaklaşımlar da oldukça ferasetlidir. Ancak bu yazının amacı, neoliberalizmi felsefi bir konum olarak tanımlamak etmek olmuştur. Bunu yaptığımızda, neoliberalizmi, güçlü liberal kapitalizmi, anayasal demokrasiyi ve ılımlı bir refah devletini kapsayan bir siyasi-ekonomik öğreti olarak anlayabiliriz.<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn14">[14]</a></p>



<p><strong>Kaynakça</strong></p>



<p>Anderson, Elizabeth, 2019, <em>Private Government: How Employers Rule Our Lives (and Why We Don’t Talk about It),</em> Princeton, NJ: Princeton University Press.</p>



<p>Ariely, Daniel, 2010, <em>Predictably Irrational: The Hidden Forces That Shape Our Decisions,</em> New York: Harper Collins.</p>



<p>Bartels, Larry, 2008 [2016] <em>Unequal Democracy: The Political Economy of the New Gilded Age,</em> Princeton, NJ: Princeton University Press; ikinci baskı 2016.</p>



<p>Biebricher, Thomas, 2018, <em>The Political Theory of Neoliberalism,</em> Stanford, CA: Stanford University Press.</p>



<p>Brennan, Geoffrey ve James Buchanan, 1981, “The Normative Purpose of Economic ‘Science’: Rediscovery of an Eighteenth Century Method”, <em>International Review of Law and Economics,</em> 1(2): 155–166. doi:10.1016/0144-8188(81)90013-2</p>



<p>–––, 1985, <em>The Reason of Rules: Constitutional Political Economy,</em> New York: Cambridge University Press. doi:10.1017/CBO9780511895937</p>



<p>Brennan, Jason, 2016, <em>Against Democracy,</em> Princeton, NJ: Princeton University Press.</p>



<p>Brown, Wendy, 2015, <em>Undoing the Demos: Neoliberalism’s Stealth Revolution,</em> New York: Zone Books.</p>



<p>–––, 2019, <em>In the Ruins of Neoliberalism: The Rise of Antidemocratic Politics in the West,</em> New York: Columbia University Press.</p>



<p>Buchanan, James, 1969, <em>Cost and Choice: An Inquiry in Economic Theory, </em>Chicago: University of Chicago Press.</p>



<p>–––, 1975, <em>The Limits of Liberty: Between Anarchy and Leviathan,</em> Chicago: University of Chicago Press.</p>



<p>–––, 1979 [1984], “Politics without Romance: A Sketch of Positive Public Choice Theory and Its Normative Implications”, <em>IHS-Journal,</em> 3: B1–11; İçinde yeniden baskı: James Buchanan ve Robert Tollison (ed.), 1984, <em>The Theory of Public Choice–II,</em> pp. 11–22, Ann Arbor: University of Michigan Press.</p>



<p>–––, 1987, “Budgetary Bias in Post-Keynesian Politics: The Erosion and Potential Replacement of Fiscal Norms”, <em>Deficits</em> içinde, James Buchanan, Charles Rowley ve Robert Tollison (ed.), New York: Blackwell, 180–198.</p>



<p>–––, 1991, <em>The Economics and Ethics of Constitutional Order,</em> Ann Arbor, MI: University of Michigan Press.</p>



<p>–––, 1993, <em>Property as a Guarantor of Liberty,</em> Northampton: Edward Elgar Publishing.</p>



<p>–––, 1999, <em>The Logical Foundations of Constitutional Liberty,</em> Indianapolis, IN: Liberty Fund.</p>



<p>Buchanan, James ve Gordon Tullock, 1962, <em>The Calculus of Consent,</em> Ann Arbor, MI: University of Michigan Press.</p>



<p>Burgin, Angus, 2012, <em>The Great Persuasion: Reinventing Markets since the Depression,</em> Cambridge, MA: Harvard University Press.</p>



<p>Butler, Eamonn, 1985, <em>Milton Friedman: A Guide to His Economic Thought,</em> New York: Universe Books.</p>



<p>Caldwell, Bruce, 2004, <em>Hayek’s Challenge,</em> Chicago: University of Chicago Press.</p>



<p>Deneen, Patrick, 2019, <em>Why Liberalism Failed,</em> New Haven, CT: Yale University Press.</p>



<p>Farrant, Andrew, Edward McPhail ve Sebastian Berger, 2012, “Preventing the ‘Abuses’ of Democracy: Hayek, the ‘Military Usurper’ and Transitional Dictatorship in Chile?: Preventing the ‘Abuses’ of Democracy”, <em>American Journal of Economics and Sociology,</em> 71(3): 513–538. doi:10.1111/j.1536-7150.2012.00824.x</p>



<p>Farrant, Andrew ve Vlad Tarko, 2019, “James M. Buchanan’s 1981 Visit to Chile: Knightian Democrat or Defender of the ‘Devil’s Fix’?”, <em>The Review of Austrian Economics,</em> 32(1): 1–20. doi:10.1007/s11138-017-0410-3</p>



<p>Feld, Lars P., 2014, “James Buchanan’s Theory of Federalism: From Fiscal Equity to the Ideal Political Order”, <em>Constitutional Political Economy,</em> 25(3): 231–252. doi:10.1007/s10602-014-9168-9</p>



<p>Foucault, Michel, 2004 [2010], <em>Naissance de la biopolitique: cours au Collège de France</em> <em>(1978–1979)</em>, Paris: Gallimard. Tercüme: <em>The Birth of Biopolitics,</em> Graham Burchell (çev.), New York: Picador, 2020</p>



<p>Fraser, Nancy, 2017, “From Progressive Neoliberalism to Trump—and Beyond”, <em>American Affairs,</em> 1(4): 46–64.</p>



<p>Freeman, Samuel, 2011, “Capitalism in the Classical and High Liberal Traditions”, <em>Social Philosophy and Policy,</em> 28(2): 19–55. doi:10.1017/S0265052510000208</p>



<p>Friedman, Milton, 1951 [2012], “Neo-Liberalism and Its Prospects”, <em>Farmand,</em> February 17: 89–93; Yeniden baskı: Friedman 2012: 3–10.</p>



<p>–––, 1955 [2017], “Liberalism, Old Style”, <em>1955 Collier’s Year Book</em> içinde, New York: P. F. Collier & Son, 360–363; Yeniden baskı: Friedman 2017: 1–16.</p>



<p>–––, 1959, <em>A Program for Monetary Stability,</em> New York: Fordham University Press.</p>



<p>–––, 1962a [2002], <em>Capitalism and Freedom,</em> Chicago: University of Chicago Press; Yeniden baskı: 2002.</p>



<p>–––, 1962b [2017], “The Relation between Economic Freedom and Political Freedom”, Friedman 1962a içinde: 7–21; Yeniden baskı: Friedman 2017: 17–34.</p>



<p>–––, 1974a [2017], Interviewed by Tibor Machan, Joe Cobb, and Ralph Raico, <em>Reason,</em> December 1974, pp. 4–14; Yeniden baskı: Friedman 2017: 69–92.</p>



<p>––– 1974b [2012], “Schools at Chicago”, <em>University of Chicago Record,</em> 3–7, Remarks at the 54<sup>th</sup> annual Board of Trustees dinner for faculty, University of Chicago, 9 January 1974; Yeniden baskı: Friedman 2012: 11–24.</p>



<p>–––, 1980, “Created Equal”, M. Friedman ve R. Friedman 1980 içinde: 128–149; Yeniden baskı: Friedman 2017: 139–164.</p>



<p>–––, 1987 [2017], “Free Markets and Free Speech”, <em>Harvard Journal of Law & Public Policy,</em> 10(Winter): 1–9; Yeniden baskı: Friedman 2017: 177–188.</p>



<p>–––, 2000 [2012], <em>Commanding Heights</em> Interview, 1 October 2000; Yeniden baskı: Friedman 2012: 233–254.</p>



<p>–––, 2012, <em>The Indispensable Milton Friedman: Essays on Politics and Economics,</em> Lanny Ebenstein (ed.), Washington: Regnery.</p>



<p>–––, 2017, <em>Milton Friedman on Freedom: Selections from the Collected Works of Milton Friedman,</em> Robert Leeson ve Charles Palm (ed.), Stanford, CA: Stanford University Press.</p>



<p>Friedman, Milton ve Rose Friedman, 1980, <em>Free to Choose: A Personal Statement,</em> New York: Harcourt.</p>



<p>Friedman, Milton ve Anna Schwartz, 1963, <em>A Monetary History of the United States,</em> Princeton, NJ: Princeton University Press.</p>



<p>Gilens, Martin, 2014, <em>Affluence and Influence: Economic Inequality and Political Power in America,</em> Princeton, NJ: Princeton University Press.</p>



<p>Harvey, David, 2005, <em>A Brief History of Neoliberalism,</em> New York: Oxford University Press.</p>



<p>Hayek, Friedrich A., 1929 [1933/2012], <em>Geldtheorie und Konjunkturtheorie,</em> Wien und Leipzig. Almanca’dan Nicholas Kaldor ve H.M. Croome tarafından tercüme: <em>Monetary Theory and the Trade Cycle,</em> London, Toronto: Jonathan Cape, 1933; Yeniden baskı: Eastford, CT: Martino Fine Books, 2012.</p>



<p>–––, 1941 [2007], <em>The Pure Theory of Capital,</em> Chicago: University of Chicago Press; Yeniden baskı: Lawrence H. White (ed.), Collected Works of F. A. Hayek içinde bölüm, sayı 12, Chicago: University of Chicago Press, 2007.</p>



<p>–––, 1944 [2007], <em>The Road to Serfdom, </em>London: Routledge. Tam baskı: Bruce Caldwell (ed.), Collected Works of F. A. Hayek içinde bölüm, sayı 2, Chicago: University of Chicago Press, 2007.</p>



<p>–––, 1945, “The Use of Knowledge in Society”, <em>American Economic Review,</em> 35(4): 519–530.</p>



<p>–––, 1960 [2011], <em>The Constitution of Liberty,</em> Chicago: University of Chicago Press. Tam baskı: Ronald Hamowy (ed.), Collected Works of F. A. Hayek içinde bölüm, sayı 17, Chicago: University of Chicago Press, 2011.</p>



<p>–––, 1973–79, <em>Law Legislation and Liberty,</em> Chicago: University of Chicago Press.</p>



<p>1973, <em>Volume 1: Rules and Order</em></p>



<p>1978, <em>Volume 2: The Mirage of Social Justice</em></p>



<p>1979, <em>Volume 3: The Political Order of a Free People</em></p>



<p>–––, 1988, <em>The Fatal Conceit: The Errors of Socialism,</em> W. W. Bartley (ed.), Collected Works of F. A. Hayek içinde bölüm, sayı 1, Chicago: University of Chicago Press.</p>



<p>–––, 1997, <em>Socialism and War: Essays, Documents, Reviews,</em> Bruce Caldwell (ed.), Collected Works of F. A. Hayek içinde bölüm, sayı 10, Chicago: University of Chicago Press.</p>



<p>Kahneman, Daniel, 2013, <em>Thinking, Fast and Slow,</em> New York: Farrar, Straus, and Giroux.</p>



<p>Keynes, John Maynard, 1935 [1965], <em>The General Theory of Employment, Interest, and Money, </em>New York: Harcourt, Brace. Harbinger edition, New York: Harcourt, Brace & World, 1965.</p>



<p>Krugman, Paul, 2012, <em>End This Depression Now,</em> New York: Norton.</p>



<p>Hirschman, Albert O., 1970, <em>Exit, Vocity, and Loyalty: Responses to Decline in Firms, Organizations, and States, </em>Cambridge, MA: Harvard University Press.</p>



<p>Lange, Oskar, 1936, “On the Economic Theory of Socialism: Part One”, <em>The Review of Economic Studies, </em>4(1): 53–71. doi:10.2307/2967660</p>



<p>Monbiot, George, 2016, “Neoliberalism: the Ideology at the Root of All Our Problems”, <em>The Guardian,</em> 15 April 2016, URL= https://www.theguardian.com/books/2016/apr/15/neoliberalism-ideology-problem-george-monbiot E. T. 1 December 2019.</p>



<p>Mises, Ludwig von, 1922 [1936/1951], <em>Die Gemeinwirtschaft, Untersuchungen über den Sozialismus,</em> Jena: Fischer; İkinci baskıdan tercüme: 1932, <em>Socialism: An Economic and Sociological Analysis,</em> J. Kahane (çev.), London: J. Cape, 1936; Yeniden baskı: New Haven, CT: Yale University Press, 1951.</p>



<p>Murphy, Liam ve Thomas Nagel, 2002, <em>The Myth of Ownership: Taxes and Justice,</em> New York: Oxford University Press.</p>



<p>Nozick, Robert, 1974, <em>Anarchy, State and Utopia,</em> New York: Basic Books.</p>



<p>O’Neill, Martin ve Thad Williamson, 2014, <em>Property-Owning Democracy: Rawls and Beyond,</em> West Sussex: Wiley.</p>



<p>Piketty, Thomas, 2014, <em>Capital in the Twenty-First Century, </em>Cambridge, MA: Harvard University Press.</p>



<p>Quiggin, John, 2012, <em>Zombie Economics: How Dead Ideas Still Walk among Us,</em> Princeton, NJ: Princeton University Press.</p>



<p>Rawls, John, 1971 [1999], <em>A Theory of Justice,</em> Cambridge, MA: Belknap Press. Gözden geçirilmiş baskı: 1999.</p>



<p>–––, 1993 [2005], <em>Political Liberalism,</em> New York: Columbia University Press; İkinci baskı: 2005.</p>



<p>–––, 2001, Justice as Fairness: A Restatement, Erin Kelly (ed.), Cambridge, MA: Belknap Press.</p>



<p>Rothbard, Murray N., 1973, <em>For a New Liberty: The Libertarian Manifesto,</em> London: MacMillan.</p>



<p>–––, 1982 [2002], <em>The Ethics of Liberty,</em> Atlantic Highlands, NJ; Humanities Press; Yeniden baskı: New York: New York University Press, 2002.</p>



<p>Slobodian, Quinn, 2018, <em>Globalists: The End of Empire and the Birth of Neoliberalism,</em> Cambridge, MA: Harvard University Press.</p>



<p>Steger, Manfred ve Ravi Roy, 2010, <em>Neoliberalism: A Very Short Introduction,</em> New York: Oxford University Press. doi:10.1093/actrade/9780199560516.001.0001</p>



<p>Tomasi, John, 2012, <em>Free-Market Fairness,</em> Princeton, NJ: Princeton University Press.</p>



<p>Venugopal, Rajesh, 2015, “Neoliberalism as Concept”, <em>Economy and Society,</em> 44(2): 165–187. doi:10.1080/03085147.2015.1013356</p>



<p>Whyte, Jessica, 2019, <em>The Morals of the Market: Human Rights and the Rise of Neoliberalism,</em> New York: Verso.</p>



<hr class="wp-block-separator">



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref1">[1]</a> Bu yazı, Mises’i, devlet hakkında neoliberal sayılan herhangi birinden daha keskin sınırlar benimsediği için, neoliberalizmin bir müjdecisi olarak görmektedir. Ancak farklı bir bakış açısı için, bkz. Slobodian (2018) ve bkz. Whyte (2019: 31).</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref2">[2]</a> Angus Burgin, Hayek ve Friedman’ın yanı sıra Buchanan’ı neoliberalizm denilen şeyin merkezine yakın bir konuma yerleştirmektedir. Bkz. Burgin 2012: 118.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref3">[3]</a> Benzer şekilde, neoliberalizm terimini hükümetler ve siyasi partilerin onu kullanma şekline göre tanımlamamalıyız zira bu kurumlar bu terimi sıklıkla siyasi kazanç için aşağılayıcı bir şekilde kullanmaktadırlar.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref4">[4]</a> Neoliberalizm kısmen faydacı değildir, çünkü faydacılık ahlaki bir teoridir, oysa neoliberalizm bir siyasal ekonomi konusudur.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref5">[5]</a> Daha katı bir verimlilik tanımına, örneğin Pareto verimliliği gibi bir kavrama odaklanmıyorum.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref6">[6]</a> Buchanan (1975: 183) kimi zaman Hayek’i bilinçsiz güçlere çok fazla dayandığı için eleştirmektedir.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref7">[7]</a> Keynes bir dereceye kadar kapitalizm savunucusu olsa da, Keynesyen fikirler bazı büyük ölçekli piyasa başarısızlıklarına dayanır ve bu nedenle kapitalizm eleştirisi olarak sayılırlar.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref8">[8]</a> Friedman, “Individuality and the New Society: The Market vs. the Bureaucrat,” 16, Mart 1968, box 50, folder 2, Friedman papers.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref9">[9]</a> Hayek (1979: 45) Friedman’ın önerisini beğenmişti.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref10">[10]</a> Hayek aslında Bir Adalet Teorisi ile ilgilenmemektedir. Bkz. Hayek 1978: 166, 179.</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref11">[11]</a> Bkz. sınırlı rasyonalite ile ilgili yazı (URL= https://plato.stanford.edu/entries/bounded-rationality/).</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref12">[12]</a> Bkz. ekonomi felsefesi ile ilgili yazı (URL= https://plato.stanford.edu/entries/economics/).</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref13">[13]</a> Bkz. küreselleşmeye feminist bakış açıları ile ilgili yazı (URL= https://plato.stanford.edu/entries/feminism-globalization/).</p>



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref14">[14]</a> Bu yazı, neoliberallerin ulus-devletlerin örgütlenmesine yönelik yaklaşımlarına odaklanmaktadır. Ancak, küresel ekonomi teorileri ve uygun küresel siyasi kurumlar geliştirmek için neoliberaller muazzam çaba sarf etmektedir. Bu, çoğunlukla neoliberallerin nihayetinde doğru küresel ekonomi yapısı ve özellikle Avrupa Birliği’nin yapısı hakkında oldukça fazla anlaşmazlığa düşmesinden kaynaklanmaktadır. Görüşleri arasındaki çeşitliliğin bir açıklaması için bkz. Slobodian 2018: 180. Slobodian, küresel neoliberalizm projesini ve neoliberaller arasındaki farklılıkları ayrıntılı bir şekilde tartışmaktadır. Ancak, ona göre, neoliberallerin uluslararası kurumlara yönelik yaklaşımları oldukça zengin bir çeşitliliğe sahip olduğundan, küresel kurumlara yönelik neoliberal tutumlar felsefi bir analiz yapabilmek için fazlaca değişkendir. Yine de Slobodian (2018: 15) dış politika konusunda bazı anlaşma noktalarını incelemektedir. Whyte (2019), neoliberalizmi küresel bir proje olarak anlama hususunda Slobodian ile aynı fikirdedir. Ayrıca, neoliberallerin açıkça serbest ticareti, serbest göçü ve dalgalı kur rejimi gibi para politikalarını desteklediklerini ileri sürmektedir. Bkz. Burgin 2012: 182–3, 221).</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Kualia-Logo-3.png" width="64" alt="Kualia Analitik Felsefe"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Kualia Analitik Felsefe</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"></div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2021/09/neoliberalizm-kevin-vallier-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Neoliberalizm -Kevin Vallier (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Willard Van Orman Quine (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/willard-van-orman-quine-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/willard-van-orman-quine-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Çeviren: Sezin Şahin Yazarlar: Peter Hylton ve Gary Kemp Kaynak Metin: https://plato.stanford.edu/entries/quine/ Willard Van Orman Quine (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)      Willard Van Orman Quine (1908–2000) teorik felsefe ve mantık alanında çalıştı. (Pratik felsefede —etik ve siyaset felsefesine— katkıları göz ardı edilebilir.) En çok Mantıksal Deneycilik (özellikle de analitik-sentetik ayrımının kullanımına karşı) karşıtı argümanlarıyla tanınır. Ancak bu argüman, felsefe ile deneyci bilim arasında keskin ayrımlar yapmayan kapsayıcı bir dünya görüşünün bir parçası olarak görülmelidir ve dolayısıyla, konuya baştan sona yeniden yön verilmesini gerektirir.      Metnin devamında, Quine’ın yaşamı ve felsefi çalışmaları üzerine kısa bir bölümü takip eden genel özet okuyucuya rehberlik edecektir. Quine’ın saf mantık ve
Author information





Kualia Analitik Felsefe



 | 



Willard Van Orman Quine (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/08/v2-7f904288116e294b679beb0df62307dd_720w.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Willard, Van, Orman, Quine, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-file"><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/08/Willard-Van-Orman-Quine-Stanford-Felsefe-Ansiklopedisi.pdf">Yazıyı PDF olarak okumak için tıklayınız.</a><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2022/08/Willard-Van-Orman-Quine-Stanford-Felsefe-Ansiklopedisi.pdf" class="wp-block-file__button" download aria-describedby="wp-block-file--media-02c0376b-ce0d-4574-bb6b-9c7090cb63a4">İndir</a></div>



<p><strong>Çeviren</strong>: Sezin Şahin</p>



<p><strong>Yazarlar:</strong> Peter Hylton ve Gary Kemp</p>



<p><strong>Kaynak Metin:</strong> https://plato.stanford.edu/entries/quine/</p>



<h2 class="has-text-align-center wp-block-heading">Willard Van Orman Quine </h2>



<h2 class="has-text-align-center wp-block-heading">(Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</h2>



<p>     Willard Van Orman Quine (1908–2000) teorik felsefe ve mantık alanında çalıştı. (Pratik felsefede —etik ve siyaset felsefesine— katkıları göz ardı edilebilir.) En çok Mantıksal Deneycilik (özellikle de analitik-sentetik ayrımının kullanımına karşı) karşıtı argümanlarıyla tanınır. Ancak bu argüman, felsefe ile deneyci bilim arasında keskin ayrımlar yapmayan kapsayıcı bir dünya görüşünün bir parçası olarak görülmelidir ve dolayısıyla, konuya baştan sona yeniden yön verilmesini gerektirir.</p>



<p>     Metnin devamında, Quine’ın yaşamı ve felsefi çalışmaları üzerine kısa bir bölümü takip eden genel özet okuyucuya rehberlik edecektir. Quine’ın saf mantık ve küme teorisi (Quine’ın küme teorisi için bkz. Forster 2006) üzerinde detaylı yorum yapmayacağız. Üçüncü bölüm Quine’ın Mantıksal Deneycilerin sentetik-analitik ayrımını kullanım biçimine karşı argümanlarına ve bunun yerini almasına çalıştığı görüşe ayrılmıştır. Bunu takip eden üç bölüm Quine’ın kendi fikirlerini sistematik olarak ele almaktadır; son bölüm ise felsefe tarihinde Quine’ın yeri üzerinedir. </p>



<h3 class="has-text-align-center wp-block-heading">İÇİNDEKİLER</h3>



<ol class="wp-block-list" type="1"><li>Quine’ın yaşamı ve eserleri</li><li>Quine’ın Natüralizmi ve bunun Etkileri</li></ol>



<p>     2.1 Giriş</p>



<p>     2.2 Olumsuz Yönleri</p>



<p>     2.3 Olumlu Yönleri (1): Bilgi</p>



<p>     2.4 Olumlu Yönleri (2): Dünyanın Doğası</p>



<p>3.    Analitik-Sentetik Ayrımı ve Mantıksal Deneyciliğe Karşı Argüman</p>



<p>     3.1 Carnap’ın  Hoşgörü İlkesi ve Quine’ın İtirazları</p>



<p>     3.2 Quine’ın Sunduğu Alternatif</p>



<p>     3.3 Anlam ve Quinecı Analitikçilik</p>



<p>4.    Quinecı Epistemoloji</p>



<p>     4.1 Epistemoloji Projesi</p>



<p>     4.2 Gözlem Cümleleri </p>



<p>     4.3 Bilişsel Dilin Daha Karmaşık Biçimleri</p>



<p>     4.4 Epistemolojinin diğer yönleri</p>



<p>5.      Natüralist Metafizik</p>



<p>     5.1 Yöntem: Sıkı Kontrollü Teori </p>



<p>     5.2 Metafizik İddialar</p>



<p>     5.3 Doğruluk</p>



<p>6.      Teorinin Kanıtla Eksik Belirlenmesi; Çevirinin Belirsizliği</p>



<p>     6.1 Eksik Belirlenme</p>



<p>     6.2 Çevirinin Belirsizliği</p>



<p>7. Quine’ın felsefe tarihindeki yeri</p>



<p></p>



<h2 class="wp-block-heading">1. Quine’ın yaşamı ve eserleri</h2>



<p>1908: Akron, Ohio, 25 Haziran’da doğdu.</p>



<p>1926–30: Ohio’da Oberlin Üniversitesi; Matematik lisansı ve matematik felsefesi takdirnamesi.</p>



<p>1930–32: Harvard Üniversitesi; Felsefe doktorası, Whitehead ve Russell’ın <em>Principia Mathematica</em>’sı üzerine tez.</p>



<p>1932–33: Sheldon Seyahat Bursu aldı ve (özellikle) Viyana, Varşova ve Prag’ı (Carnap o sırada orada ders verirken) ziyaret etti.   </p>



<p>1933–36: Harvard’ın yeni kurulan Society of Fellows topluluğunda Junior Fellow oldu; ağırlıklı olarak mantık ve küme teorisi üzerinde çalıştı. </p>



<p>1934: Tezinin gözden geçirilmiş bir versiyonu olan <em>A System of Logistic</em><em> </em>(Lojistik Sistemi) yayınlandı.</p>



<p>1936–78: Harvard’da eğitmenlik yaptı, ilk olarak Öğretim Üyesi, daha sonra Doçent (1941) ve en son da Profesör (1948) oldu. </p>



<p>1940: <em>Mathematical Logic</em> (Matematiksel Mantık) yayınlandı.</p>



<p>1942–45: A.B.D. Deniz Kuvvetleri, ağırlıklı olarak Deniz istihbaratında çalıştı.</p>



<p>1953: <em>From a Logical Point of View</em><em> </em>(Mantıksal Bir Bakış Açısından)<em> </em>yayınlandı.</p>



<p>1960: <em>Word and Object</em><em> </em>(Kelime ve Nesne) yayınlandı.</p>



<p>1963: <em>Set Theory and its Logic</em><em> </em>(Küme Teorisi ve Mantığı) yayınlandı.</p>



<p>1966: <em>Ways of Paradox</em><em> </em>(Paradoks Yolları) yayınlandı.</p>



<p>1969: <em>Ontological Relativity and Other Essays</em><em> </em>(Ontolojik Görelilik ve Diğer Denemeler) yayınlandı.</p>



<p>1974: <em>The Roots of Reference</em><em> </em>(Referansın Kökleri) yayınlandı.</p>



<p>1981: <em>Theories and Things</em><em> </em>(Teoriler ve Şeyler)<em> </em>yayınlandı.</p>



<p>1990: <em>Pursuit of Truth</em><em> </em>(Doğrunun Peşinde)<em> </em>yayınlandı.</p>



<p>1995: <em>From Stimulus to Science</em><em> </em>(Uyarandan Bilime)<em> </em>yayınlandı.</p>



<p>2000: 25 Aralık’ta, Boston, Massachusetts’te öldü.</p>



<p>(Not: Kısa tutmak adına Quine’ın deneme koleksiyonları dahil olmak üzere yalnızca en bilinen kitaplarını listeye koyduk.)</p>



<h2 class="wp-block-heading">2. Quine’ın Natüralizmi ve bunun Etkileri</h2>



<h3 class="wp-block-heading">2.1 Giriş</h3>



<p>     Quine’ın felsefi düşüncesi, uzun çalışma hayatı boyunca dikkat çekici derecede tutarlı kalmıştır. Elbette gelişmeler olmuştur, ancak düpedüz fikrinin değişmesi görece nadirdir ve genellikle de ufak noktalar üzerinedir. Esas itibarıyla, tek bir felsefi yönelimi olduğunu ve bunun temelinde “natüralizm”in yattığını söyleyebiliriz. Bu natüralizminin daha en baştan kendinin bilincinde ve apaçık olduğu anlamına gelmez, bu daha çok onun yıllar içinde yavaş yavaş açıklaştırdığı bir şeydir. (Quine’ın natüralizminin gelişimi için bkz. Verhaegh, 2018).</p>



<p>     “Natüralizm” terimi çeşitli biçimlerde anlaşılmıştır; bizim bakmamız gereken Quine için natüralizmin ne anlama geldiğidir. Bir noktada natüralizmi “gerçekliğin herhangi bir başat felsefenin içinde değil, bilimin bizatihi kendisinin içinde tanımlanıp betimlenmesinin kabullenilmesi” (1981, 21) olarak tarif eder. Burada “bilim” fikri üzerine iki noktanın dikkate alınması önemlidir. İlkin, göründüğünden daha az kısıtlayıcıdır. Quine doğal bilimleri, özellikle de fiziği kesinlikle paradigma olarak kabul eder. Bununla birlikte, kendisinin de ifade ettiği gibi, “bilim” kelimesini geniş anlamda kullanır; psikoloji, ekonomi, sosyoloji ve tarihi buna açıkça dahil eder (bkz. 1995, 49). İkincisi, Quine bilimsel bilgiyi sıradan bilgiden hiçbir şekilde farklı olarak görmez; onu daha çok dünya hakkındaki sıradan bilgimizi geliştirme denemelerinin sonucu olarak görür: “Bilim, sağ duyunun muadili değil uzantısıdır.” (1957, 229) der. Bilim insanı, “kanıtı anlamlandırması bakımından sıradan insandan ayırt edilemez, tek farkı bilim insanının daha dikkatli olmasıdır” der (1957, 233). Buna bilim insanının, doğruluk ve nesnellik konularına daha fazla odaklandığını ve bu amaçlara katkıda bulunma umuduyla daha net ve sistematik olduğunu ekleyebiliriz.</p>



<p>     Birçok filozof, dünyayı hakkında bilgi edinmenin en iyi yolunun şüphesiz bilimsel yöntem ve teknikler olduğunu kabul etmektedir. (‘Bilim’ sözcüğü hakkında az önce not edilmiş olan noktalarla dahil olsun ya da olmasın) Quine’ın natüralizmi, bu natüralist iddianın dayanağının ne olduğunu sorduğumuz anda su yüzüne çıkmaya başlar: dünyayı araştırmanın en iyi yolunun bilimin yöntem ve teknikleri olduğuna inanmamız için ne gibi nedenlere sahibiz? Quine, bu iddianın kendisinin de doğal bilim temelinde ele alınması gerektiği konusunda ısrarcıdır. (Eğer bu daireselse, daireselliği basbayağı kabul eder.) Kendine-uygulanmış natüralizm; bu devrim niteliğinde bir adımdır. Quine’ın natüralizminin temeli yoktur; başka hiçbir şey üzerine inşa edilmemiştir. </p>



<p>     Burada göz önüne almamız gereken nokta Quine’ın özel olarak felsefi bir dayanak bulunduğunu reddetmesidir; böyle bir dayanak olmuş olsaydı örneğin felsefi düşünceye, bilimin tamamına standartlar tayin etme iznini vermiş olurdu. Ona göre, bilmeye yönelik bütün girişimlerimiz, doğal bilimlerde açıkça ortaya konan ve başarılı bir şekilde tatbik edilen kanıt ve gerekçelendirme standartlarına tabidir. Bu bilmenin başka dallarında olduğu gibi felsefe için de geçerlidir. O halde epistemolog, bilim üzerine bilimin içinden düşünür; bilimden ayrılmış bir bilme teorisi yoktur. Quine’ın sözleriyle, “Epistemoloji, doğal bilimin içinde, psikolojinin bir bölümü olarak yer alır (1969, 83). (Felsefenin bilimle olan ilişkisine farklı bir yaklaşım için bilim tarihi tartışmasına dayanan Friedman, 1997’ye bkz.)</p>



<p>     Bu durumda Quine’ın görüşüne göre, filozoflar, erişilebildiğimiz en iyi bilmenin, yani uygun düşecek en geniş anlamıyla bilimin dayanak noktasını benimsemekten öte pek az şey yapabilir. Buna “bilimin ve ortak kanının temel kavramsal şeması” adını verir (1960, 276). Öyleyse filozoflar bilimsel standartlar tarafından sınırlandırılmalıdır. (1974’te) Bunu şu sözlerle ifade eder; “Bilimin nasıl elde edilebileceğine ilişkin açıklama yaparken bilimi, daha önde gelen ve sıkı bir felsefe ile gerekçelendirmeye çalışmıyoruz ama bilimsel standartlardan daha azına razı gelecek de değiliz. Dış nesnelerde düzenli olarak kanıt aranmalıdır ki gözlemciler açıkta onu ortaklaşa gözlemleyebilsinler…” (1974, 34f.)</p>



<h3 class="wp-block-heading">2.2 Olumsuz Yönleri</h3>



<p>     Yukarıda resmi çizilmiş olan görüşün olumlu ve olumsuz tarafları vardır. Bunlardan berikiler daha çok bilinir ve Quine çoğu kez, en başta diğerlerini eleştirmekle ilgilenen negatif bir filozof olarak düşünülür. Birçok filozofun sorgusuz kabul ettiği terimlere şüphe düşürür. Bu tarz terimleri anlamsız sayarak başından savmaz ama ciddi bilimde ya da bilimin varmayı hedeflediği nesnel bir dünya açıklamasında bir yerleri olmasını hakettiklerini kabul etmez. Bunun çok bilindik ve önemli bir örneği, anlamı belli bir cümle ya da beyanın anlamı olarak ele alan görüşe getirdiği eleştiridir. Quine bunu şöyle söyler, “ Anlam… felsefi ve bilimsel açıklamanın ve analizin kıymetli bir nesnesidir ve… felsefi ve bilimsel açıklama ve analizde kullanılabilecek bir araç olmaya uygun değildir.” (1981, 185). Terim yeterince açık değildir ve onu kullanan sözde açıklamalar aslında hiç açıklayıcı değildir; açıklama kisvesi altında bir illüzyon yaratırken esasında bilimin gelişmesini engellerler. Dolayısıyla filozoflar bu terime bel bağlamamalıdır. “Düşünce”, “inanç”, “deneyim”, “zorunluluk” gibi, birçok filozofun meşru olduğunu ve kendilerinin de başka terimlerle açıklanmasına ya da gerekçelendirilmesine gerek duyulmadan felsefi kullanıma uygun olduklarını varsaydığı terimler için benzer yorumlar yapar. (Quine’ın “anlam” terimini bu şekilde kullanan bir filozofa yönelik tavrının örneklemesi için Orenstein ve Kokato’da Pagin’e cevabına bkz, 420f.)</p>



<p>     Belli birtakım gündelik terimlerin bilimsel ve felsefi olarak kullanılmasının eleştirilmesi, bu terimleri asli olarak kullanan felsefi soruların reddedilmesiyle uyumlu bir görüştür. Örneğin, pek çok filozofa göre bilme konusunda önemli felsefi problemler vardır: Herhangi bir şeyi gerçekten bilir miyiz? Bilginin koşulları nelerdir? (Bu beriki soru özellikle Gettier’den itibaren giderek aciliyet kazanmıştır, 1963) Buna karşın Quine “bilgi” kelimesini oldukça muğlak bulur ve  kelime “muğlaklığa boyun eğdiğimiz konuşma dilinde faydalı ve karşı çıkılamazdır ama kesin bir sınırdan yoksun olduğu için teknik kullanıma uygun değildir” der (1984, 295) diyerek onun ciddi olarak kullanılmasını reddeder. Dolayısıyla yukarıda, bilimsel bilgi tür olarak sıradan bilmemizden farklı değildir derken olduğu gibi kabaca iddialarda oldukça kullanışlı olsa da bu terimi kullanarak ifade edilen sorular hiç kaale alınmayabilir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">2.3 Olumlu Yönleri (1): Bilgi</h3>



<p>     Az önce görmüş olduğumuz gibi Quine’ın görüşleri, felsefenin büyük bir kısmının ve “bilgi” teriminin açık bir soruşturma alanı olduğu varsayımının en genel itibarıyla eleştirilmesinden meydana gelir. Bununla birlikte, onun öncelikli olarak eleştirel ya da negatif bir düşünür olduğunu düşünmek bir hata olur çünkü eleştirileri büyük ölçüde pozitif doktrininine dayanır, bu da beraberinde pek çok yeni soru ortaya koyar. Bunların gerçekten <em>felsefi</em> sorular olup olmadıkları konusuna gelince ise, bu soruların bilimin sorularından farklı türde olduklarını kastederek dolaylı olarak onların “gerçekten <em>felsefi</em>” kategorisine girmemesi gerektiğini önceki ifadelerinde ima etmiştir. Ancak bazı soruların felsefi olarak sınıflandırılmaya yetecek kadar genel, soyut ve gözlemden uzak olduklarını kesinlikle kabul etmektedir. Kimi zaman kendi ilgilendiği soruları, geleneksel olarak filozofların ilgilendikleri sorularla benzetir. Epistemoloji -yani bilgi teorisi- bunun açık bir örneğidir ancak Quine’ın bu konuya yaklaşımı birçok filozoftan oldukça farklıdır. </p>



<p>     Kimi yerlerde Quine epistemolojiye dış dünyaya ilişkin kuşkuculuk problemi üzerinden yaklaşır. Ancak şu tarzda bir soru soran kuşkuculuğa yer vermez: “Sözde bilgimiz, bilimimiz, varsayımlarında tamamen başarıya ulaşmış mıdır, biz dünyanın gerçekten nasıl olduğuna ilişkin bir şey söyleyip söylemediğini nasıl bilebiliriz?” (Bkz. Alston, 1993.) Bununla ilgili olarak Quine şöyle söyler: </p>



<p>     Bilimsel bilgimiz tam da alışkın olduğumuz şekilde, yani varsayılmış olan gözlemin başarısızlığı aracılığıyla yanlış gidebilir. Ama ya… geçmişte ve gelecekte mümkün olabilecek her türlü gözleme uyumlu bir teori bulmayı başarsaydık ne olurdu? O zaman dünyanın hangi anlamda teorinin iddialarından saptığı söylenebilecekti? <em>Tabii ki hiçbir anlamda</em>… (1981, 22; vurgu eklendi) Kuşkuculuğun belli bir türünün böyle reddedilmesi Quine’ın natüralizmine bir örnektir ve bu fikri nasıl anladığını işaret eder. </p>



<p>     Ancak kuşkuculuk problemini anlama yollarından birini Quine ciddiye almaktadır. Filozoflar, deneyimde verili olan ile sahip olduğumuzu varsaydığımız bilgi arasındaki ayrımla ilgilenmişlerdir. Quine gestalt psikolojisine başvurarak Berkeley ve Hume’un duyumlar aracılığıyla verildiğini iddia ettiği basit duyumsal ideaların aslında verili olmadığını savunur; mesela üçüncü boyutu kendimiz çıkarsamak zorunda olmak yerine şeyleri üç boyutlu olarak gördüğümüz fikri gibi. Ancak burada bir sorun olduğu sonucuna kesinlikle varmaz. Söylediği daha çok “problemin gerçek ama yanlış ele alınmış” olduğudur (1974, 2). Onun anladığı şekilde epistemoloji burada “doğal bilimin içinde ortaya çıkan doğal bilime karşı bir zorlukla yüzleşmektedir.” (<em>alıntılanan yerde</em>). Bu zorluk nedir? Bu zorluğun başlangıç noktası Quine’ın  “doğal bilimin kendisinin bir bulgusu olan… dünyayla ilgili bilgimizin bize yalnızca duyumsal alıcılarımıza çarpanlardan geldiği” (1990a, 19) sözünden ne anladığıdır. O halde kuşkucu itiraz şudur: “Bir kimse böyle zayıf izlerden dış dünyaya ilişkin bir şeyler anlamayı… nasıl umabilir? Kısacası, eğer bilimimiz doğruysa, bunu nereden bilebiliriz?” (1974, 2).</p>



<p>     Bu şekilde anlaşıldığında kuşkuculuk, Quine’ın natüralizm biçimine karşı bir itirazdır. Quine’ın standartlarına göre tamamen natüralist olan terimlerle bilgimizin hesabının verilip verilemeyeceğini sorgulamaktadır. Quine’ın buna cevabı bilgimizin nasıl meydana geldiğini ya da gelebileceğini ve bilginin içinde şekillendiği bilişsel dilin ciddi biçimde natüralist açıklamasının bir resmini çizmektir. Bu proje onun bakış açısına göre natüralist dünya anlayışının savunmasının temelidir. (4. Bölüm bu projenin detaylarını verecektir.)</p>



<p>     Quine’ın, “Bir kimse böyle zayıf izlerden dış dünyaya ilişkin bir şeyler anlamayı… nasıl umabilir?” sorusu retorik bir soru değildir. Bu bilgimizin bütün kaynaklarını işe koşarak cevaplanması gereken ciddi bir sorudur; bilimsel bir sorudur. Quine, böyle yorumlandığı zaman bu sorunun erken epistemologların aklındaki şey olmadığının farkındadır ama bu değişikliğin haklı bir gerekçesi olduğunu savunur, “Bunun eski epistemolojiyle hiçbir ilgisi yok. Ama bu gereksiz bir konu değişikliği değil, daha çok orijinal epistemoloji probleminde ısrar eden aydınlanmış bir üstelemedir.” (1974, 3)</p>



<h3 class="wp-block-heading">2.4 Olumlu Yönleri (2): Dünyanın Doğası</h3>



<p>     Quine’ın natüralizminin savunması ve telaffuzu, geleneksel epistemolojiye benzeyen ama bilimsel bir girişim olarak ele alınan Quinecı bir epistemoloji gerektirir. Aynı zamanda dünyanın natüralist açıklaması yapılırken [hesabı verilirken, <em>account of the world</em>] nelerin buna dahil olacağının çizgilerinin çizmesini de gerektirir, bir başka deyişle, en azından genel çizgileriyle, dünyanın açıklanması gerekmektedir. Bu gerekçelendirme başka şeylerin yanı sıra onun epistemolojisini de zorunlu kılar çünkü bu, bilginin natüralist bir açıklaması olmak zorundadır. </p>



<p>     Bundan sonra, bazen Quine’ın dünya açıklamasından onun “metafiziği” olarak bahsedeceğiz, ama bu doğallaştırılmış bir metafiziktir;  <em>a priori</em> ya da Varlık<em> olarak </em>Varlık’ın doğasına ilişkin bir düşünme sonucu ya da benzeri bir şekilde ortaya çıkarılmamıştır. (Quine’ın kendisi “metafizik” kelimesini çok kullanmaz. Metafizik konularda (ontoloji, zaman ve soyut nesneler gibi) fikir öne sürer ama kendi natüralizminin sınırlarının içinde kalır.)</p>



<p>     Quine kendi natüralist metafizik analojisine, sıkı kontrollü teori fikri üzerinden yaklaşır. Sıkı kontrollü teori, bilimimizin tamamıdır, dünya hakkındaki en nesnel ve iyi bilgimizin toplamının en açık ve basit haliyle tekrar ifade edilmiş biçimidir. Quine bu tekrar ifade etme biçimini alışıldık bilimsel girişimlerle birlikte aynı bütünün parçası olarak görür ama bunlar çalışan biliminsanlarının gerek duyduğundan daha ileri giderler. Dilin, dünya görüşümüzü ne kadar çarpıtma gücü olduğunu tartışır ve şöyle yorum yapar: </p>



<p>     Bir dereceye kadar… biliminsanı bizzat kullandığı dil tercihiyle nesnelliği arttırabilir ve dilin araya girmesini azaltabilir. Ve biz [yani spektrumun soyut ve felsefi ucundaki biz filozoflar, biz biliminsanları], bilimsel söylemin özünü damıtmakla ilgilenenler bilim dilini, pratisyen biliminsanlarından makul olarak talep edilebileceğinden daha çok saflaştırabiliriz. (1957, 235)</p>



<p>     Sıkı kontrollü teori tabii ki bir idealleştirmedir. İncelememize uygun, tam ve bitmiş bir konu değildir. Quine’ın buna ilişkin düşünceleri daha çok bir düşünce deneyi gibidir; eğer dünya hakkındaki tüm teorimizi bir araya getirmeye kalkışsaydık ve onu en iyi biçimde yeniden şekillendirebilseydik neye benzerdi? Bu girişim gerçekten sonuna kadar götürülemeyeceği için detaylı bir cevaba sahip olamayacağız. Ama önemli bazı genel konularda Quine bazı cevaplar alabileceğimizi iddia eder. Özellikle, sıkı kontrollü teorinin çerçevesinin özdeşlikle birlikte birinci dereceden mantık olduğunu savunur (dolayısıyla teori uzamsaldır); bu teorinin değişkenleri yalnızca fiziksel nesne ve kümeler aralığındadır, bu teorinin öncülleri, yani mantık-dışı tek kelime dağarcığı -onun bir miktar karmaşık anlayışına göre- fizikseldir. (bkz. 5. bölüm, aşağıda.) Bu geleneksel <em>a priori</em> metafizik olmasa da projenin büyüklüğünü hafife almamamız gerekir. Sıkı kontrollü teorisi için “gerçeklik [<em>reality</em>] denmeyi hak eden bütün özellikleri ifade edecek bir deyim varsa o da bu deyimdir” (1960, 228) der ve ondan “gerçekliğin yapısının hakiki ve nihai betimlemesi” olarak bahseder (1960, 221). Sıkı kontrollü teorinin değişkenlerinin yalnızca fiziksel nesneler ve kümeler aralığında olduğu iddiası, ona göre yalnızca fiziksel nesne ve kümelerin gerçekten varolduğu iddiasıdır. </p>



<h2 class="wp-block-heading">3. Analitik-Sentetik Ayrımı ve Mantıksal Deneyciliğe Karşı Argüman</h2>



<p>     Quine’ı en çok etkileyen filozoflar Mantıksal Deneyciler (Mantıksal Pozitivistler olarak da bilinirler), özellikle de Rudolf Carnap’tır. Analitik doğrular [<em>truth</em>]  ve sentetik doğrular arasındaki ayrım felsefelerinde hayati rol oynar. Analitik doğrular yalnızca içerdikleri kelimelerin anlamları veya dilin kuralları ya da buna benzer bir şey bakımından doğru olmakla karakterize edilebilir. Buna karşılık sentetik doğrular dil-dışı olguları ifade ederler ve deneyim aracılığıyla bilinirler. Mantıksal Deneyciler, analitik olduklarını söyleyerek deneyime tabi olmayan özellikle mantık ve matematik gibi doğrularını açıkladılar [gerekçelendirdiler]. Bu pozisyon 1940larda oldukça yaygın bir görüştür. Fakat Quine ününü, analitik-sentetik ayrımına şüphe düşürmesine borçludur ve Mantıksal Deneycilerin ve 1930ların diğer filozoflarının onu kullanım biçimini reddeder. (Ötekiler arasında bilinenlerden biri olan C.I. Lewis, Quine’ın önce öğretmeni sonra da meslektaşıdır, Quine’ın üzerindeki etkisi belki de azımsanmıştır. Bkz. Baldwin 2013, Ben-Menahem 2016 ve Sinclair 2016). </p>



<p>     Buradaki meseleler karmaşıktır ve argüman pek çok değişime uğramıştır. Bu bölümün amacı Quine’ın olgunluk dönemi düşüncesini ve en güçlü argümanlarını gerekçelendirmektir. </p>



<h3 class="wp-block-heading">3.1 Carnap’ın Hoşgörü İlkesi ve Quine’ın İtirazları</h3>



<p>    Carnap felsefenin rolünün bilim dilini analiz etmek ve netleştirmek olduğunu ve alternatif diller formüle edip önermesi gerektiğini savunur. 1932’den sonra sadece simgelem değişkenleri [<em>notational variants</em>] olarak değil, ifade gücü bakımından farklı diller olduğunu savunur. Sezgisel mantıkla klasik mantık arasındaki fark ve Newtoncu mekanik diliyle göreceli mekanik dili arasındaki fark bunun önemli birer örneğidir. (Önceden “muhtemel dillerin bir çokluğu olabileceği gerçeğini gözden kaçırdığını” söyler, Carnap 1934, 245; ayrıca bkz. aynı eserde 322.) Verili bir dilde verili [belirli] bir konuda ancak tek bir doğru teori olabilir. Ancak dil seçimi, teori seçimine bu bakımdan benzemez. Hangi teorinin doğru olduğuna karar verirken gözlemlere olduğu kadar dilin kurallarına da başvururuz; dil seçilirken böyle başvuru söz konusu değildir çünkü bu durumda seçtiğimiz şey kuralların kendisi olmaktadır. Bu nedenle Carnap bir tek <em>doğru</em>[<em>correct</em>] dil olmadığını savunur. Bu görüş 1930lardan beri Hoşgörü İlkesi olarak tanınmıştır ve Carnap’ın felsefenin ne olduğu ve bilimden ne bakımdan farklı olduğu konusundaki görüşünün temelini oluşturmuştur. Tek bir doğru dil olmadığına göre filozofun işi şu ya da bu dili salık vermek değil, sadece analiz etmek, netleştirmek ve alternatifler sunmaktır. </p>



<p>     Hoşgörü İlkesi analitik-sentetik ayrımını gerekli kılar. Her durumda, anlam değişikliğini ya da daha kesin olarak ifade etmek gerekirse dil değişikliğini gerektiren veya gerektirmeyen teorik değişimleri birbirinden ayırt edebilmemizi şart koşar. Bu değişimlerin ilki analitik cümlelerle ilgilidir ve Hoşgörü İlkesi’nin konusudur; ikincisi ise yalnızca sentetik cümlelerle ilgilidir ve Hoşgörü İlkesi uygulanmaz. O halde Hoşgörü İlkesi’nin kullanımı dilin analitik cümleleriyle sentetik cümleleri arasında net bir ayrım olduğunu varsayar. </p>



<p>     En azından Quine’ın meseleye bakış açısına göre Hoşgörü İlkesi’nin kullanımı analitik cümleleri sentetik cümlelerden büsbütün ayrı bir epistemolojik temele dayandırır. Sentetik cümleler kanıta tabidir; analitik cümlelerde ise teorik bir gerekçelendirme gerektirmeyen bir dil seçimi konusudur. Ancak Quine böyle bir epistemolojik fark olduğu fikrini kabul etmez. Analitik cümleleri sentetik cümlelerden ayırt edebilsek bile yine de analitik bir cümleyi reddetmek için nedenlerimiz olabilir. Ve bu nedenler bizi sentetik cümleleri reddetmeye götüren nedenlerle aynı türden olabilir. “Bütün bekarlar evlenmemiştir” gibi örneklere odaklanıldığında bu noktayı görmek zorlaşır. “Kuvvet; kütle çarpı ivmeye eşittir” gibi örnekler göz önünde bulundurulduğunda ise durum tersidir. (Bkz. Putnam, 1962.) Analitik bir cümle hakkında fikir değişikliği yapmak dilde bir değişiklik yapmaktır. Yine de, böyle bir değişiklik yapmak için nedenlerimiz olabilir, bu nedenler de sentetik cümleleri yeniden gözden geçirmemize bizi götüren nedenlerle aynı cinsten olabilir. Bu durumda Hoşgörü İlkesi’ni içlerinden birine uygulamak için daha fazla nedenimiz yoktur. </p>



<p>     Quine’ın savunduğu görüş budur. Bir yandan (Carnap’ın büyük ölçüde kabul ettiği) dil seçimin teorik açıdan tarafsız olmadığı noktasını vurgular; bazı seçimler diğer seçimlere oranla daha iyi bir teoriye yol açar. Diğer yandan Carnap’ın dil seçiminde rol oynadığını kabul ettiği basitlik gibi ‘pragmatik’ faktörlerin, bir dilin içindeki bir teorinin seçiminde de rol oynadığını iddia eder. Dolayısıyla bu iki tür seçimin aynı epistemolojik temele dayandığını ve Hoşgörü İlkesi’nin gerekçesiz [<em>unjustified</em>] olduğunu savunur.</p>



<p>     Quine’ın bu pozisyonu savunmak için kullandığı argüman <em>bütüncülüğe</em> dayanır. Bu iddiaya göre, diğerlerinden yalıtılmış bir biçimde tek tek ele alındıklarında cümlelerimizin çoğunluğunun deneyime sezdirimleri [<em>implications</em>] yoktur. Çoğu durumda deneysel sezdirimi olan şey genellikle bireysel bir cümle değil, daha büyük bir teori yığınıdır. Bütüncülük çok karşı çıkılan bir doktrin değildir. (Carnap da bunu kabul eder; bkz. Carnap, 1934, 318.) Quine, bütüncülüğün cümlelerimizin çoğunluğunun, yalıtılmış olarak ele alındığında bireysel cümlenin deneyimle olan ilişkisi tarafından gerekçelendirilmemiş olduğunu savunur. Önemli olan neredeyse hep, daha büyük bir teori yığının (pratikte belki de hiçbir zaman olmasa da, prensipte bir bütün olarak teorinin) deneyimle ilişkisidir. Bu prensipte, verili bir iddianın doğruluğunun neredeyse hiçbir zaman yalnızca o iddiaya ilişkin empirik kanıta bakarak açıklığı kavuşmadığı anlamına gelir. Teorinin bir bütün olarak etkililiğine ve basitliğine özellikle verili iddianın kabülünün nasıl katkıda bulunduğu konusunda başka faktörler de rol oynayacaktır. Ama bunlar tam da Carnap’ın dil seçiminde rol oynadığını düşündüğü ‘pragmatik faktörlerdir’. Bu tarz faktörlerin bütün bilgimiz boyunca bir rol oynadığını iddia ederek Quine ‘daha kapsamlı bir pragmatizmi’ kabul etmektedir (1951, 46) ve bu durum Carnap’ın dış değişikliklerini onun iç değişiklikleriyle aynı epistemolojik temele koymaktadır. (Quine’ın bu konulardaki erken dönem gerekçelendirmeleri baştan savmadır. Daha açığı için bkz. Quine 1991 ve 1996; gerekçelendirmenin baştan savma olduğu eleştirisi için bkz. Sober 2000.)</p>



<h3 class="wp-block-heading">3.2 Quine’ın Sunduğu Alternatif</h3>



<p>     Eğer mantık, matematik ve bilgimizin tahminen<em> a priori </em>olan başka kısımları analitiklikle açıklanamayacaksa başka nasıl gerekçelendirilecekler? Quine’ın Carnap’a karşı argümanın merkezindeki bütüncülük ona alternatif bir pozisyon daha sağlar. Mantık ve matematik deneyimden bağımsız oldukları için özel bir durumları varmış gibi görünmektedir. Zorunlu görünürler ve gelecek deneyimin getirdikleriyle çürütülmeye yatkın değiller; <em>a priori</em>dirler çünkü onları deneyimden bağımsız olarak biliriz. Carnap böyle görünmelerini, belirli bir dildeki analitik bir cümlenin o dili konuşmakla birlikte gerçekleştiği fikrine ve Hoşgörü İlkesi’ne başvurarak açıklamaya çalışmıştır. Dil seçimi deneyim tarafından gerekçelendirilmediği için belirli bir dildeki analitik önermelerin doğruluğu deneyime tabi değildir. </p>



<p>     Quine, bazı doğruların bariz zorunluluğunu ve <em>a priori</em> konumunu Hoşgörü İlkesi’ne başvurmadan nasıl açıklayacaktır? Quine’ın bütüncülüğü bilgimizin neredeyse hiçbir kısmının deneyime <em>doğrudan</em> tabi olmadığı görüşüdür. (Bunun istisnası aşağıda 4.2’deki ‘gözlem cümleleridir’.) Neredeyse her durumda bu bağlantı dolaylıdır; belirli bir cümle ancak bir teori bütünü varsayıldığında deneyime tabidir. (Belirli bir gözlemin belirli bir teorik iddiayı doğruladığını ya da çürüttüğünü söylediğimizde üstü kapalı olarak başka teorik bilgileri varsaymış oluruz.) Bunu görmek son derece teorik bir cümleyi ele aldığımızda daha kolaydır ama Quine’ın görüşüne göre bu neredeyse her cümlemiz için geçerlidir. Bir cümlenin kabul edilme nedeni o cümlenin deneyimle başa çıkmanın ve onu tahmin etmenin etkili ve basit bir yöntemi olarak teorinin bütününe olan katkısıdır; prensipte bu bütün olarak teorimizin başarısı, bütün olarak deneyimle uğraşırken kabul ettiğimiz cümlelerin tamamının toplamı anlamına gelir.</p>



<p>     Çoğu cümlemizde bütüncülüğün böyle baskın biçimde ifade edilmesi ancak prensipte geçerlidir. Pratikte ise, belirli bir cümle için hangi deneyimlerin bizi fikrimizi değiştirmeye iteceği ve ardından teoride başka hangi değişikliklere yol açacağı konusunda hakkında oldukça fikir sahibiyizdir. (Bir örnek vermek gerekirse) Temel aritmetik söz konusu olduğunda durum farklıdır çünkü sistematik bilginin nerdeyse her kısmıyla bir ilgisi vardır. (Quine’ın ünlü metaforunda ‘inanç ağının’ merkezine yakın bir yerdedir.) Temel aritmetiği bırakmak demek tüm bilgi sistemimizi bırakmak ve onu daha keşfetmeye bile başlamadığımız bir alternatifle değiştirmek anlamına gelir. Varsayalım deneyimimiz öyle bir yönde gelişmiş olsun ki bütün mevcut bilgi sistemimiz tamamen kullanışsız hale gelmiş olsun ve yeni bir sistem geliştirirken hiç aritmetikten faydalanmamıza gerek olmadığını keşfetmiş olalım; böyle bir olasılığın mevcut olduğunu prensipte inkar edemeyiz. Ama bu büsbütün soyut bir olasılıktır, herhangi bir şekilde detaylıca düşünebileceğimiz bir şey kesinlikle değildir. Dolayısıyla aritmetiği reddedebileceğimiz fikri de aynı şekilde hayal edilemez bir şeydir; bundan dolayı aritmetik doğrular [ç.n. <em>truths, </em>hakikatler] zorunlu görünmektedir.</p>



<p>     Benzer nedenlerle, aritmetik <em>a priori</em> gibi görünmektedir. ‘2 + 2 = 4’ olduğunu onaylayan bir deneyim yoktur. (Quine, Frege’nin aritmetiğin “zencefilli kurabiye ve çakıl taşları” açıklaması olarak adlandırdığı (Frege 1884, vii), önermenin kurabiyelere ya da taşlara dair gözlemlerimiz aracılığıyla gerekçelendirmesine ilişkin kısımla ilgili fikir yürütmüyor.) Aritmetik herhangi bir özel [ç.n. tikel, <em>particular</em>] deneyimden  ya da deneyimin kolaylıkla ayırt edilebilir bir parçasından bağımsızdır; dolayısıyla da<em> a priori</em>olarak görünür. Quine’a göre, bir bütün olarak deneyimimize ve bu deneyimi en iyi açıklayan teorinin aritmetiği esas olarak kullandığı gerçeğine dayanır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">3.3 Anlam ve Quinecı Analitikçilik</h3>



<p>     Az önce gördüğümüz üzere reddetmeyi hayal edemediğimiz önermeler bile prensipte reddedilebilir. Quine’ın dediği gibi, “tekrar gözden geçirmeye bağışık bir cümle [ç.n. <em>sentence</em>, önerme] yoktur” (1951, 43; bkz. Ebbs 2017, 8. Kit.) Quine’ın bu iddiası oldukça ilgi çekmiş ve zaman zaman şoke edici ve hatta çelişkili olarak değerlendirilmiştir. Carnap ile olan tartışması bağlamında ise kendi başına bakılacak olursa hiç de şaşırtıcı değildir. Carnap’a göre de her cümle tekrar gözden geçirilebilir; ancak o, bazı cümleler, yani analitik cümleler söz konusu olduğunda, tekrar gözden geçirmek dilde; dolayısıyla o cümlede kullanılmış olan sözcüklerin anlamında bir değişiklik yapmayı gerektirir. Bundan dolayı anlam ve anlamın aynılığı fikri analitikçilik tartışmasında kritik bir rol oynar. </p>



<p>     Quine’ın analitik-sentetik ayrımına karşı ilk argümanları, analitikçilik mefhumunu tanımlamak için kullanmaya yetecek kadar açık bir anlam mefhumu olduğu fikrine gölge düşürmek amacını taşır. Çeşitli önerileri inceler ve onları eksik bulur. (Özellikle bkz. Quine 1951.) Burada bütüncülük de kritik bir rol oynamaktadır. Apaçık bir anlam anlayışına göre bir cümlenin anlamı, onu onaylayan deneyimler tarafından verilir; ancak bütüncülüğe göre onaylama fikri, parçası oldukları teoriden ayrı olarak ele alınan tek tek [ç.n. <em>individual</em>, münferit] cümleler için geçerli değildir. (Eleştirisi için Fodor ve Lepore 1992’ye bakınız; Fodor ve Lepore’a itiraz için Heal 1994; Quine’ın bütüncülük hakkındaki sonraki görüşleri için 1991.)</p>



<p>     Quine’ın anlam düşüncesi konusundaki kuşkuculuğu çok eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin ikisinden bahsedeceğiz. İlk olarak, analitikçilik mefhumu yeterince açık değil derken hangi standartlara başvurmaktadır? Bunun açık olmayan yanıtı (Quine, 1951), önceki bölümdeki tartışmamızda değinilen standartlardır; Quine kendi natüralist standartlarına göre kabul edilebilir sayılacak bir açıklama istemektedir (bkz. Lugg 2012). Böyle bir açıklama bir anlam düşüncesini varsaymazdı ve böyle fikirleri tanım ve uzlaşım olarak ancak bu terimlerin gerçek [ç.n. <em>literal</em>] anlamlarının gerekçelendirdiği ölçüde kullanırdı. İkinci olarak, Quine’ın buradaki duruşuna karşı verilen bazı cevaplar bunun basbayağı absürt sonuçları olduğunu, öyle ki anlamlı bir konuşmanın imkansız olduğunu ve dilimizi anlayamayacak hale getireceğini iddia ederler. (bkz. Grice ve Strawson, 1956.) Ama Quine’ın <em>anlamlar</em> konusundaki kuşkuculuğu <em>anlamlılık</em>konusunda kuşkucu olmaya yol açmaz. <em>Anlamlılık</em>, <em>bir anlama sahip olmak</em> olarak düşünüldüğünde, kelimelerimizin anlamlar olmadan anlamlı olamayacağını düşünebiliriz. Ama Quine bu düşünce biçiminin oldukça yanıltıcı olduğunu iddia etmektedir. (Quine, 1953’te) Anlamlılık konusunu ele alan kaba ve hazır bir davranışçı açıklama önerir; açıklamanın ilerleme biçiminden eşanlamlılığı ya da analitikçiliği tanımlamada bu gidişatla başarıya ulaşamayacağı bellidir.</p>



<p>     Yukarıda Quine anlam düşüncesine ve bu düşüncenin bir anlam değişikliği gerektiren ve gerektirmeyen doktrin değişiklikleri arasındaki ayrımı ve dolayısıyla analitikçiliği açıklarken bu düşüncenin kullanılmasına “gölge düşürmek” istemektedir demiştik. (Quine 1951’i) Okuyan biri onun yalnızca gölge düşürmek değil bu düşünceleri büsbütün reddetmek amacında olduğu izlenimini edinebilir. Fakat sonraki çalışmalarında kendisi de bir analitikçilik tanımı önermiştir. Anadil konuşan belli bir kişi için bir cümle, “eğer cümlenin bir ya da daha fazla kelimesini kullanmayı öğrenerek cümlenin doğruluğunu öğrendiyse” analitiktir. (Quine, 1991, 270; ayrıca bkz. Quine 1974, 78–80.) Tüm anadil konuşanlar için analitikse, niteliği olmaksızın analitiktir. Bu kritere göre, “Bekarlar evlenmemiştir” gibi apaçık bazı doğrular, varsayımsal olarak analitik sayılacaktır. Analitik önermeler kümesini mantıksal çıkarım altında kapalı bir küme olarak düşünürsek, o zaman birinci dereceden mantık doğrularının hepsi “belki analitik sayılabilir” der (Quine, 1991, 270). Bununla bağlantılı olarak, bazı inançların tekrardan gözden geçirilmesinin bir anlam değişimini içerdiğini, varsayımsal olarak yeterince açık bir anlama geleceğini kabul etmeye yanaşır (Quine, 1991, 270).</p>



<p>     Şimdi bu durum Quine’ın analitik-sentetik ayrımına yaptığı erken dönemdeki ve dolayısıyla varsayımsal olarak tüm Mantıksal Deneycilik eleştirisini geri çektiği şeklinde görünebilir. Ancak öyle değildir. Burada göz önünde bulundurulması gereken şeylerden biri Quinecı analitikçiliğin kapsamıdır. Bu fikir belki (Quine’ın dediği gibi) birinci dereceden mantığı kapsamaktadır ama matematiği kapsamaz; sırf bu gerekçeyle bile Carnap’ın analitikçilik fikrinden talep ettiği şeylere uymadığı bellidir. Göz önünde bulundurulması gereken bundan daha önemli başka bir şey de Quine’ın analitik-sentetik ayrım uyarlamasının epistemolojik bir ayrım olmamasıdır. Bazı doktrin değişimleri anlam değişimlerine yol açar, bazıları da açmaz. Fakat Quine’ın bakış açısına göre bu iki değişim türünün farklı epistemolojik temelleri olması gerektiği anlamına gelmez. Aksine; 3.1’de gördüğümüz üzere Quine Hoşgörü İlkesi’ni ve bununla birlike dildeki bir değişimin, bir dildeki teori değişiminden farklı türde bir epistemolojik temelde gerçekleşmesi fikrini reddetmektedir. Sınırlandırılmış bir analitikçilik anlayışını kabul etmesi bu resmi değiştirmez. Kendi sözleriyle, “Analitikçilik mefhumunun apaçık ve kullanışlı olan ama <em>epistemolojik olarak </em><em>ö</em><em>nemsiz</em> uygulamalarını kabul ediyorum” (1991, 271; vurgu eklendi).</p>



<p>     Burada yürütülen yoruma göre Quine’ın Hoşgörü İlkesi’ni reddetmesi Carnap ile fikir uyuşmazlığının en derin olduğu noktadır. Quine tüm bilişsel gayretlerimizin, bunlar ister yeni bir dil formüle etsinler, ister küçük ölçekli teorik değişimler yapsınlar farketmeksizin, aynı genel amaç doğrultusunda bizim dünyayla daha iyi baş etmemizi sağladıklarını; bütün bu gayretlerin aynı genel gerekçeye, yani bu amaca hizmet etmeye katkıda bulunma gerekçesine sahip olduğunu düşünür. Bu tabloda Carnap’ın felsefenin prensipte bilimden farklı olduğunda ısrar etmesi için bir neden yoktur. Quine’a göre felsefenin özel bir bakış açısı yoktur, özel yöntemi yoktur, hakikate özel ulaşımı yoktur. Quine’ın önceki bölümde tartıştığımız natüralizminin vurucu fikri işte budur. </p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Quinecı Epistemoloji</h2>



<h3 class="wp-block-heading">4.1 Epistemoloji Projesi</h3>



<p>      İkinci bölümde gördüğümüz gibi Quine, temel epistemoloji probleminin dünya hakkında nasıl bilgi sahibi olduğumuzu göstermek olduğunu kabul eder. Katı anlamda natüralist bir açıklama arayışındadır ve dolayısıyla işe dünya hakkında bildiklerimizin sadece çeşitli enerji biçimlerinin duyusal sinirlerimiz üzerindeki etkilerinden geldiği fikriyle başlar (bkz. 2.3, yukarıda). Bu etkilerden dünya hakkında bilgi olarak tanıdığımız şeye nasıl geçeriz? Quine’ın son monografının başlığındaki sözcüklerle ifade edersek; uyarımdan bilime nasıl geçeriz?</p>



<p>      Quine’ın bilimsel natüralizminin merkezinde genelde bu soru yer alır. Bir cevap varsa bu o dünya-anlayışının insan [ç.n. beşer] bilgisinin bir açıklamasını barındırabileceğini gösterir. Eğer bir cevap yoksa o dünya-anlayışı şüphe uyandırır. Bu amaçlar göz önünde bulundurulunca Quine’ın sahip olduğumuzu varsaydığımız bilgiyi nasıl elde ed<em>ebil</em>eceğimizi, natüralist görüşüyle uyumlu bir biçimde açıklayan bir portre çizebilmesi detayları doğru olsa da olmasa da belki yeterlidir. (bkz. Quine 1990c, 291.)</p>



<p>     Quine, bilgiden dilin içinde cisimleşmiş olarak bahseder. Göz önünde bulundurulacak öteki şeylerden ayrı olarak, dil kullanımı gözlemlenebilirdir ve dolayısıyla bilimsel araştırmaya konu olabilir. Quine’ın bilgi nasıl elde edebileceğimize ilişkin merakı bundan ötürü bilişsel dili nasıl elde edebileceğimize ilişkin bir merak biçimini alır. Ancak burada ilgi duyduğu, dilin kendisinden ziyade epistemolojidir, “Duyuların tetiklenmesinden bilimin beyanlarına [ç.n. <em>pronouncements</em>] kadar kanıtların akışıyla ilgileniyorum… Bu spekülasyonlarımı harekete geçiren motivasyon, dilbilim üzerine tesadüfi bir ilgi duymam değil, bu epistemolojik kaygılardır.”(1990b, 3).</p>



<p>     Quine’ın epistemolojik çalışmalarının büyük bir kısmı bu nedenle bir çocuğun bilişsel dili nasıl elde ettiği tartışmasıdır. Bu genetik proje, geleneksel epistemoloji meselelerinden oldukça uzaktır. Quine bize aslında bu projenin teorilerimizin kanıtının doğası ve kanıt ile teori arasındaki ilişki hakkında sahip olunabilecek en iyi anlayışı sağladığını iddia eder; “Öyle görünüyor ki kanıtsal ilişki öğrenmede fiilen harekete geçmiştir.” (1975b, 74–75).</p>



<h3 class="wp-block-heading">4.2 Gözlem Cümleleri</h3>



<p>     Quine’ın natüralist bilgi açıklamasının merkezinde tüm bilgimizin bir şekilde duyu sinirlerimizin uyarılmasının üzerine temellendiği fikri yatar. Bilgimizin büyük bir kısmı için bu ilişki oldukça dolaylıdır. (Bu bütüncülüğü açıklamanın bir yoludur; bkz. yukarıda 3.1.) Çoğu cümle, verili olan cümle ile sinir uçları arasındaki uyaranlar nedeniyle kabul edilmez; bağlantı başka cümlelerle sağlanır ve oldukça dolaylı ve uzak olabilir. Ama yine de uyaranlara doğrudan bağlı bazı cümleler olduğunu da varsaymak gerekir. Quine’ın düşüncesinde gözlem cümlelerinin oynadığı rol budur. Böyle cümleleri dile getirme edimleri ya da bunları başkaları dile getirdiği zaman onaylamak, uyaranlara verilen ortak tepkilerdir [ç.n. <em>shared responses</em>] (Bu alt-başlığın sonunda bununla ilgili bazı özellikler vereceğiz.)</p>



<p>     Gözlem cümleleri bilgi edinmemizin başlangıç noktası, çocuğun bilişsel dile girişidir. Kanıtsal olarak temel olan cümleler de bunlardır. İki rolü de oynamaya uygun olmalarını sağlayan şey bunların dilimizin diğer kısımlarından (büyük oranda) bağımsız olmalarıdır. Bundan dolayı başka türlü dilbilimsel becerisi olmayan bir çocuk bunlara (büyük oranda) hakim olabilir ve yine bunlar teorimizin başka kısımlarını varsaymaksızın bilinebilirler. (Bu özelliğin nedeni bu alt-başlığın sonunda açıklığa kavuşacaktır.)</p>



<p>     Birçok filozof kanıtsal bir temel cümle fikrini sorgusuz sualsiz doğru kabul etmekle yetinir. Fakat Quine böyle bir davranışı benimseyemez; “uyarandan bilime” nasıl geçtiğimizi göstermesi gerekir. Atılacak ilk adım bazı dilbilimsel ifadelerin; duyusal sinirlerin uyarılmalarının gerçekleşmesine nasıl doğrudan bağlı olduğunun tamamen natüralist bir açıklamasını yapmaktır — bu, az çok gözlem cümlelerinin açıklanması anlamına gelir. Quine bu nokta üzerinde müthiş bir emek harcar.</p>



<p>     Quine cümlelere onay verme (ya da karşı çıkma; ama bunu çoğunlukla anlaşıldığı farz edilerek bırakacağız) edimlerini göz önünde bulundurur [ç.n. <em>assent/dissent</em>]. Özellikle cümleleri onaylama eğilimlerimizin [ç.n. dispositions] üzerinde durur. (Eğilim fikrini sonraki bölümde kısaca ele alacağız.) Bir gözlem cümlesi olması için bir cümlenin karşılaması gereken iki kriter vardır, bunların biri bireysel, diğeri sosyaldir. Bireysel kritere göre bir cümlenin gözlem cümlesi olması için belirli bir kişi söz konusuyken, o kimsenin içsel durumu ne olursa olsun, ancak ve yalnızca uygun duyusal uyarılara maruz kaldığı sırada o cümleyi onaylamaya yatkın olması gerekmektedir (örn. sahip olduğu yan bilgiler). “Burası sıcak” bu kriteri tahmini olarak karşılamaktadır; belki de bunu onaylamakta istekli oluşum yalnızca bu belirli anda hangi duyusal sinirlerimin uyarılmakta olduğuna bağlıdır. “Buzdolabında süt var” ise tahminen bu kriteri karşılamaz; o anda gerçekten buzdolabının içine bakmıyorsam bunu onaylamakta istekli oluşum o anda deneyimlemekte olduklarıma değil, içsel durumuma, ne hatırladığıma bağlıdır. Sosyal kriter ise bireysel kriterin bir bütün olarak dilbilim topluluğunun karşısında takınılan tutumdur. Bunu daha detaylı olarak aktarmak çetrefilli olduğu için bu konuyu birkaç paragraf sonrasına ertelememiz gerekecek.</p>



<p>     Bireysel kriter dahi önemli komplikasyonlara ve zorluklara neden olur. Bir uyaran örüntüsüne cevaben onaylama ya da karşı çıkma eğiliminden söz ediyoruz ancak bu yeterince doğru değil. Böyle bir örüntünün, yani hangi duyusal sinirlerin, hangi sırayla ateşlendiğinin tam bir listesinin kendisini tekrar etmesi pek mümkün değildir. O halde ihtiyacımız olan şey daha çok bir tepki ile bir uyarım örüntüsü <em>tipi </em>arasında bir bağıntı [ç.n. <em>correlation</em>] olduğu fikridir.<a href="applewebdata://6a4f01e2-87cd-4225-9550-5ee78ef34ba6#_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Ancak bağıntılı tip fikri burada karmaşıktır. Quine’ın <em>alıcılık benzerliği </em>[ç.n. <em>receptual similarity</em>] adını verdiği, iki uyarım örüntüsünün arasındaki fiziksel benzerlik, bu anlamda aynı tipten olaylar meydana getirmeleri için yeterli değildir; böyle iki örüntü birbirine çok yakınen benzeyip yine de çok farklı tepkilere sebep olabilirler. (Araba sürdüğüm iki durum uyaran örüntülerim açısından bakıldığında birbiriyle neredeyse aynı olabilir, ancak bir durumda kırmızı ışık görürken diğerinde yeşil ışık görebilirim. Tepkilerim söz konusu olduğunda bu küçük fark diğer bütün benzerliklere baskın gelir.) Asıl istenen Quine’ın <em>alg</em><em>ısal benzerlik</em> [ç.n. <em>perceptual similarity</em>] adını verdiği daha karmaşık olan mefhumdur. Kabaca söylemek gerekirse, iki uyaran örüntüsü (belli bir hayvan için, belli bir zamanda) aynı tepkiye yol açıyorsa benzer kabul edilir.<a href="applewebdata://6a4f01e2-87cd-4225-9550-5ee78ef34ba6#_ftn2"><sup>[2]</sup></a></p>



<p>     Algısal benzerlik açıklaması artık yerine oturduğuna göre bir cümlenin benim için gözlemsel olduğunu söylemenin ne demeye geldiğini söyleyebiliriz: eğer bir durumda belli bir sinirsel alıma sahip olduğumda onu onaylamaya yatkınsam, benim için o zaman geçerli olan o sinir alımına (yeterince) algısal benzerliğe sahip her başka durumda da onları onaylamaya hep yatkın olurum.</p>



<p>     Algısal benzerliğin anahtar mefhumunun tanımının davranışsal olduğunu vurgulamak gerekir. Her türlü deneyim fikrinden, farkındalıktan, bir kişiye (ya da hayvana) neyin daha çok benzediğini belirtmekten kaçınır. Söz konusu olan sadece bir tepki ve dolayısıyla davranış meselesidir. (Onaylama da davranış olarak, ses çıkarma yatkınlıkları olarak ele alınır; bkz. 1975c pp. 87–88). Bu Quine’ın bilimsel standartların açıklığı ve titizliği olduğuna ısrar ettiği şeylerle uyumludur. Bunun sonuçlarından biri de bu mefhumun davranışı<em> açıklamak</em> için kullanılamayacak olmasıdır. Quine bu konuda kendini kandırmaz. (Bkz 1975c, 87, bu nokta açıktır.) Davranışçı açıklama bizim gözlem cümlelerine ilişkin anlayışımızı <em>açıklamaz</em>, eğer bir açıklama mümkünse de bu nöro-fizyolojik düzeyden gelecektir. Davranışsal açıklamanın yaptığı şey bu anlayışı hangi davranışın meydana getirdiği ve dolayısıyla nöro-fizyolojik açıklamanın neyi izah ettiğini tam olarak göstermektir. (Ayrıca hakikaten açıklanması gereken bir şeyin olduğunu da gösterir.)</p>



<p>     Şimdiye kadar sadece bir cümle için onun belli bir tekil şahıs için bir gözlem cümlesi olmasının ne demek olduğunun bir açıklamasına sahibiz. Ama ortak bir dil paylaşmaktayız ve birbirimizle iletişim kurmamızı sağlayacaksa öyle olmak da zorundadır. Öyleyse kriteri dilbilim topluluğuna yayarak genelleştirmemiz gerekir. İlk bakışta sosyal kriterin şu olabileceği akla gelebilir: eğer bir kişi belli bir sinirsel alıma sahip olduğu herhangi bir durumda bir cümleyi onaylamaya yatkınsa, aynı sinirsel alıma sahip olan başka herkes de onu aynı şekilde onaylamaya yatkın olacaktır. Quine (1960’da) temelde bu açıklamayı yapar. Ancak kendisi de bunun kanıtlanabilir olmadığını çabucak görür çünkü bu, iki farklı kişinin “aynı sinirsel alıma” sahip olabileceği gibi bir düşüncenin bizim için bir anlama geldiğini varsayar. Ancak farklı kişilerin farklı duyu sinirleri vardır (ve bir kimsenin duyu sinirlerinin başka birininkilerle eş olduğunu varsaymak için hiçbir gerekçe yoktur; bkz. Quine 1969, 6. bölüm)</p>



<p>    Bunu takip eden otuz beş yıldan fazla bir zaman boyunca Quine bu soruna ara ara dönmüştür. Vardığı nihai sonuca göre bir cümlenin gözlem cümlesi sayılabilmesi ancak bir durumda benim sahip olduğum sinirsel alım beni onaylamaya yatkın kılıyorken senin sahip olduğun sinirsel alım da seni onaylamaya yatkın kılıyorsa mümkündür. Burada ne kişiler arası sinirsel alımın tanımlanması, ne de algısal benzerliğin kişiler arası standartları vardır. Fakat bu açıklamaya göre gözlem cümleleri ancak algısal benzerlik standartlarımız doğru şekilde sıralanırsa olabilir. Benim standartlarıma göre algısal benzerlik taşıyan sinirsel alımları bende üreten iki durum sende de (yeterince sık olacak şekilde) senin standartlarına uygun algısal olarak benzer sinirsel alımlar üretmelidir. Quine bu karşılıklı uyumluluk varsayımından yeterince memnundur ve bunun evrimsellik çizgisinde açıklanabileceğini öne sürer (bkz. 1996, 160f.).</p>



<p>    Uyaranlara karşı ortak tepkilerimizin olduğu fikrini açıklamıştık. Quine çoğunlukla bir gözlem cümlesini onaylamamızın böyle bir tepki olduğunu varsayar. Ancak bu varsayım pek de doğru olamaz. Öyle olmadığı halde bütün dünyaya önümde bir tavşan duruyormuş gibi gözükebilir. Şüphelenmek için gerekçem yoksa “Tavşan?” diye onaylamaya yatkın olurum, ancak aldatmacadan haberim varsa yatkın olmam. Demek ki aslında onaylamaya yatkınlığım sadece o anki duyusal uyaranlarıma bağlı değil. Aynı zamanda içsel durumuma da bağlı, yani buradaki durumda tavşana benzer görüntünün yanıltıcı olduğunu bilip bilmememe. Buradaki zorluk “Bir tavşan var”ın düzeltilebilir olmasından kaynaklanır, bu, konuşanın mevcut deneyiminden başka her cümle için geçerli olan bir özelliktir. Eğer bir cümle düzeltilebilirse o zaman yanlış olacağı koşullar da mevcut olacaktır, bu o koşulların genellikle gözlemcileri onu onaylamaya ittiği uyarım örüntüleri üreten koşullar olsa bile geçerlidir. Ancak bazı gözlemciler koşulların bu yanıltıcı türden olduklarını bilebilir ve onaylamaya yatkın olmazlarken diğerlerinin böyle bir bilgisi olmadığından onaylamaya yatkın olabilirler. Buradan çıkarılması gereken onaylamanın, söz konusu olam gözlem cümleleri olsa dahi yalnızca uyarıma bir tepki olmadığıdır; tepki verenin içsel durumu (ekstra bilgisinin olup olmadığı) da bir rol oynayabilir.</p>



<p>    Quine bu noktanın hakkını yeterince vermiş gibi görünmese de sonraki bazı tartışmalarında buna biraz yaklaşır (bkz, özellikle, Quine 1996). Sonuçta açıklamasının geneli için bu nokta hayati değildir; kökten bir değişiklik gerektirmekten ziyade biraz işleri karmaşıklaştırır. Sadece mevcut uyaranlara tepki olarak onaylamaya ya da reddetmeye uygun yatkınlıklar edinerek bir cümleye tamamen hakim olunamayabilir, ya da en azından bunlar gözlemsellik için gerekli sosyal kriteri tek başına karşılamaz. Fakat bazı cümleler için böyle yatkınlıkları elde etmek neredeyse onların kullanımına hakim olmaya yaklaşır çünkü bu cümleler  gözlemcilerin onları onaylamaya yatkın oldukları duyusal uyaranlar aldıkları durumlarda <em>neredeyse hep</em> doğrudurlar. (Bu mutlaka dereceli bir durum olacaktır.) O halde ilgili yatkınlıkların elde edilmesi ve cümlenin kısmi hakimiyeti çocuğun dil hakkında ve dünya hakkında daha çok şey öğrenebileceği bir temel olarak kullanılabilir. Bu daha ileri öğrenme de sırasınca çocuğun mevcut uyarana tepki vermekten ibaret olan kendi orijinal onaylama ya da reddetme yatkınlığını değiştirmesine izin verir. </p>



<h3 class="wp-block-heading">4.3 Bilişsel Dilin Daha Karmaşık Biçimleri</h3>



<p>    Quine dilin daha sofistike kısımlarını gözlem cümlelerinin detaylı tartışmasına kıyasla bilhassa üstünkörü ele alır. Bunun nedeni kısmen bilişsel dile atılan ilk adımı böyle bir dilin nasıl mümkün olduğunu anlamanın en önemli şey olduğunu düşünmesi olabilir. Gözlem cümlelerinin tatmin edici bir açıklamasını yapmanın zorluğu da onu engellemiş olabilir. </p>



<p>     Fakat bu noktaların da ötesinde, Quinecı perspektiften bakarsak, sofistike bir bilişsel dilin elde edilmesinden ne kadar detaylı bir açıklama çıkmasının beklenebileceğinin bir sınırı vardır. Bir gözlem cümlesine hakim olmak görece doğrudan bir yatkınlığa (az çok) karşılık gelir: bu, belirli bir menzilin içindeki bir uyarım örüntüsünü alırken onaylamaktır. Ancak bu durum birçok cümle için söz konusu değildir. “Ekonomi durgun mu?” gibi bir cümleyi anlamış kabul edilmesi için kişi nasıl bir yatkınlık elde etmiş olmalıdır? Şüphesiz kanıta karşılık olarak onaylama yatkınlığı gereklidir ama kanıt olarak kabul edilecek şeyler neredeyse başa çıkılamayacak kadar dağınıktır. Böyle bir durumda, duyusal uyarımlar (bir gazetedeki kelimelerin görülmesinin yarattığı etki gibi) ve onaylama arasındaki bağlar “çeşit çeşittir [ve] varsayımda dahi güçlükle yeniden meydana getirilebilirler” (1960, 11). Quine’ın gözlem cümlelerine ilişkin daha net ifade edilmiş bir açıklaması yoktur. </p>



<p>    Öyleyse Quine gözlem cümleleri dışında bilişsel dilin edinimi hakkında herhangi detaylı bir açıklama sunmamaktadır. (Quine’ın yaklaşımı ile ondan çok farklı bir yaklaşıma sahip olan Chomsky’nin karşılaştırması için bkz. Smith 2014.) Bunun yerine gözlem cümlelerine hakim olan bir çocuğun kolayca edebileceği varsayılabilecek dil biçimleri ve bunların daha ileri düzey bir dile götüren basamakları sağlayabilecek aşamalarını yeri geldikçe ele alır.</p>



<p>     Quine’ın sonraki çalışmalarında vurgulanan bu basamaklardan biri gözlem kategorileri (1981 sf. 28) olarak adlandırdığı basamağa hakim olunmasıdır. Bunlar “Ne zaman X [olduğunda], [o zaman] Y [olur]”, biçimindeki cümlelerdir, buradaki şematik harfler gözlem cümleleriyle yer değiştirmelidir. (Örn. “Ne zaman duman varsa, ateş vardır.”) Gözlem cümlelerini öğrenmiş olan bir çocuğun onunla ilgili gözlem kategorisine hakim hale gelebileceğini varsaymak akla yatkındır. Quine gözlem cümlelerine durum cümlesi der, bunlar bazı durumlarda doğru bazılarında yanlıştır, öte yandan gözlem kategorileri ebedi cümlelerdir, ya hep doğru ya hep yanlışlardır. Quine’a göre gözlem kategorilerini, ciddi teorik bilgimizi meydana getiren ebedi cümlelere genel olarak hakim olmaya yönelik makul bir ilk adım olarak düşünebiliriz.</p>



<p>     Aynı türden başka bir basamak da Quine’ın ebedi yüklemleridir, bunlar ya hep doğru ya da hep yanlış olan özne-yüklem cümleleridir; “Fido bir köpektir” cümlesinde olduğu gibi. Çocuğun her bir terimi bir gözlem cümlesi olarak öğrenmiş olduğu varsayılırsa, köpeği gördüğünde her birine onay vermeye yatkın olacaktır. Quine, “Fido” sözcüğünün sesinin köpeğin görüntüsünün uyandırdığıyla aynı etkiyi uyandırdığını, böylece öğrenenin “Köpek”i ve dolayısıyla “Fido bir köpektir”i onaylamaya eğilim göstermesine sebep olduğunu iddia eder. Eğer Quine haklıysa burada kullanımla adından bahsetmek arasında bir karışıklık mevzubahistir. Dil karışıklık ve “sürekli türetme”den çok “kısa analoji sıçramaları” aracılığıyla öğrenilir (1975b, 77f.); gerçekten de bütüncül dil böyle sıçramalar olmaksızın öğrenilemez. </p>



<p>     Quine’ın anlayışına göre daha ileri bir adım çocuk benzer cümleleri iki genel terimle kullanmaya başladığında gerçekleşir, örneğin “Köpekler hayvan[lar]dır” cümlesinde olduğu gibi. Böyle bir cümle Quine’a göre “gerçekten evrensel kategoriktir, ‘Her α bir β’dır’.” (1974, 66). Bu türden cümle zamirler kullanılarak (“Eğer bir şey bir köpekse o halde o bir hayvandır”) ya da az çok ona denk olan niceleyiciler ve değişkenlerin mantıki aygıtı kullanılarak dolaylanabilir [ç.n. represent]. Böyle cümlelerin dolaylama fikriyle bağlantılı olarak Quine için özel bir önemi vardır. Bir adı sadece kullanabilme yetisi, örneğin Fido’yu görünce onu adlandırabilme yetisi, henüz dolaylama değildir; kişi terimi köpeği görünce oluşan yanıt olarak kullanabilir, dolayısıyla bir gözlem cümlesi olarak kullanmış olur. Dolaylama, Quine’ın meseleye bakışına göre, nesneyi zaman ve değişen koşullar içinde tekrar teşhis etme yetisi gerektirir: eğer bir köpek havlıyorsa o zaman o -aynı köpek- açtır; zamirler bundan dolayı önemlidir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">4.4 Epistemolojinin diğer yönleri</h3>



<p>     Quine’ın daha bilindik epistemolojik temalar hakkında söyleyecekleri de mevcuttur. Bazı durumlarda bunların kendi yaklaşımına nasıl dahil edilebileceğini belirtir, böylece bilimsel bir teorinin (her ne kadar gerçekçi olmasa da) test edilmesini şematize edebileceğimizi iddia eder. Bunun için gözlem kategorileri türettiğimizi düşünebileceğimiz ve sonrasında bunların doğrudan gözlem cümlelerine karşı test edilebileceğini söyler. Başka durumlarda ise, teorinin üstünlükleri listesinde olduğu gibi kendisinden önceki yazarların yaptıkları açıklamaları neredeyse değiştirmeden benimsemekle yetinir (bkz. 1990a, 20). Yukarıda yaptığımız açıklamalar epistemolojisinin en farklı kısımlarını vurgulamaktadır. </p>



<p>     Yukarıda yanıtsız kalan bir konu Quine’ın natüralist epistemolojisinin normatif olup olmadığı sorusudur. Bazı yorumcular olmadığını ve bunun ciddi bir kusur olduğunu iddia etmişlerdir (bkz. Kim, 1988). Başkalarına göre ise natüralist epistemoloji normatiftir (bkz Gregory, 2008). Quine’ın kendisi ağırlığını koymuş ve eleştirmenlerin ‘normatif öğenin… suya düştüğünü söyleyerek protesto etmeleri yanlış’ (Quine, 1990a, 19) demiştir. ‘Doğal bilimin bulguları… dünya hakkındaki bilgilerimiz yalnızca duyusal reseptörlerimize çarpanlardan gelir (Quine, 1990a, 19) bunlar normatif olduğu için ‘telepat ve kahinlere karşı uyarırlar’ (Quine, 1990a, 19). Daha genel olarak, natüralist epistemoloji ‘bilimsel hipotezlerin çerçevesinin çizilmesinde rasyonel varsayımın tüm stratejisi’ ile ilgilenir’ (Quine, 1990a, 20).</p>



<p>     Natüralist epistemoloji bu anlamda kesinlikle normatiftir; bize bilimsel teorileri meydana getirirken kahinlere değil, duyuların kanıtlarına dayanmamız <em>gerektiğini</em>, basit teorileri hedeflememiz <em>gerektiğini</em> söyler, ve bu böyle gider. Fakat bize bu şeyleri söylerken zaten bildiğimiz bir şeye dayanır; başka alanlara yönelik girişimlerimizi yönlendirmesi için bilimimizin bazı kısımlarını devreye sokar. Bütün olarak bilime karşı normatif bir tavır almaz, onu bilimin büsbütün dışındaki bilim-olmayan standartlarla eleştirmez ya da kanıtlamaz. Bu, Quine’ın ‘İlk Felsefe’ diyerek küçümsediği bir fikir olan tamamen bilim-dışı bir pozisyonu gerektirir (örn. Quine 1981, 67). Böyle fikirlerin reddedilmesi savunduğu natüralizmi dile getirmenin yollarından biridir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">5. Natüralist Metafizik</h2>



<p>    Quine “gerçekliğin herhangi bir başat felsefenin içinde değil, bilimin bizatihi kendisinin içinde tanımlanıp betimlenmesi” fikrini oldukça ciddiye alır (1981, 21). Bu fikirden yola çıkıldığında dünya hakkındaki en iyi bilimsel teorimizin gerçeklik hakkında ne kadar çok şey biliyorsak onu bize anlatması gerektiği ortaya çıkar. (Belli bir zamandaki en iyi teorimiz bize o zamanda ne kadar çok şey biliyorsak onu aktarmalıdır; görüşlerimiz mutlaka gelişecektir.) Bu teorinin genel çizgilerini çizmek metafiziğin, kendisi o kelimeyi pek kullanmasa da, Quinecı versiyonu ya da analojisidir. Bu konu önceki bölümdeki konuyla etkileşim içindedir; Quine’ın dünya açıklaması hem bir bilgi açıklamasının hangi kısıtlamalar içinde ilerlemesi gerektiğini ortaya koyar, hem de gerekçelendirilmesi gerek bilginin çerçevesini çizer.</p>



<h3 class="wp-block-heading">5.1 Yöntem: Sıkı Kontrollü Teori</h3>



<p>     Quine’a göre bizim “metafizik” adını verdiğimiz türden iddiaların nasıl belirlenmesi gerekir? İkinci bölümdeki tartışmamızdaki bazı noktalara zaten aşinayız. İlk olarak, hiçbir çeşit özel felsefi sezgiye başvurmuyoruz. İkinci olarak, önemli olan rafine ve geliştirilmiş sıradan bilgidir; yani bilim. Üçüncü olarak, sıkı kontrollü teori fikrine dayanırız, yani bilimin “pratisyen biliminsanlarından makul boyutta talep edilebileceğinden daha çok” açıklaştırılmış ve basitleştirilmiş bir dil ile ifade edilmesine (1957, 235; bkz. yukarıda 2.4). Sunacak daha iyi bir şey olmadığında günlük kullanıma bel bağlarız ancak iyileştirmeler gibi değişiklikleri kabul ederiz (bkz. 1960, 3). Bir başka nokta da teorimizin açık ve basit olması için çabalarken teorinin tamamının gözetilmesi gerektiğidir; küçük kazanımlar daha büyük kayıplarla dengelenebilir. O halde “gerçekliğin yapısının hakiki ve nihai betimlemesi” (1960, 221) yapılırken sıkı kontrollü teorinin geneline bakmamız gerekir.</p>



<p>     Quine’ın gündelik kavramsal şemamız yerine sıkı kontrollü teori fikrine bel bağlamasının gerekçesi nedir? (Bkz. Strawson, 1959, Giriş.) Yanıtın bir parçası nasıl ki bilim gündelik bilgi ile aynı işi yapıyor ama bunu ondan daha iyi yapıyorsa, sıkı kontrollü dilin de gündelik dille aynı işi yapması ama bunu ondan daha iyi yapmasıdır. O halde sıkı kontrol, büsbütün yabancı bir dilin dayatılması değil; gündelik konuşmada halihazırda kısmen mevcut olan (mantıksal yapı, referans, algoritmik yöntemlere hazır uygunluk gibi) bilimsel nitelikleri olabildiğince arttıran bir dilin benimsenmesidir. Ancak yanıtın bir başka parçası da “gündelik kavramsal şemamız” fikrinin metafizik sorulara cevap vermeye yetecek kadar belirgin herhangi bir özelliğinin olmamasıdır. Bu nedenle Quine şöyle der, “…gündelik dilde içkin ayrı bir ontoloji yoktur… Ontolojik ilgi bayağı bir düşünce ve kullanımın düzeltilmesi değildir; onun doğal bir uzantısı olmasına rağmen bayağı düşünceye yabancıdır.” (1981, 9).</p>



<p>     Sıkı kontrol, Quine’ın anlayışına göre, mantık formülasyonunu başka sözlerle ifade etmekle [ç.n. <em>paraphrase</em>] ilgilidir. Bu tefsirler teorimizi büyük oranda açıklaştırır ve basitleştirir. Bir mantık konusu olan çıkarımların öyle oldukları ortaya konur; fazladan varsayımlar gerekli olduklarında ihtiyaç duyulan şeyin tam olarak ne olduğu açıkça görülür. Quine’ın sıkı kontrollü teorinin yapısı olarak kabul ettiği mantık, klasik (iki değerli) özdeşlikli birinci-dereceden mantıktır. İki değerlilik kullanılmasına gerekçe olarak basitlik [ç.n. ilkesi] gösterilir. Bunun sebebi dünyanın doğasına ilişkin bağımsız bir sezginin bize sıkı kontrollü teorinin her cümlesinin ya doğru ya yanlış olduğunu göstermesi değildir. Sebebi daha ziyade bu varsayımı yaparak elde ettiğimiz basitliğin iki değerli bir dil kullanmamız için bir gerekçe vermesidir; metafizik iddia buna eşik eder. (Bu yön değişikliği akla Carnap’ı getirmelidir. Farkı Quine’ın yukarıda üçüncü bölümde ele alınan Hoşgörü İlkesi’ni kabul etmemesidir.)</p>



<p>     Quine’ın ikinci-dereceden mantık yerine birinci-dereceden mantık tercihi, iki değerliliği seçmesinden daha çok yankı uyandırmıştır. Bu kararın nedenlerinden biri olarak ikinci-dereceden mantığın her formülasyonunun (birinci-dereceden mantığın aksine) standart semantiğe göre eksik olmasını gösterir. Başka bir neden de bir teorinin ontolojisini değerlendirmemize imkan sağlamanın kanonik çerçevenin amaçlarından biri olmasıdır. Bu bakış açısıyla bakınca birinci-dereceden mantığın kendi ön kabulleri olmaması avantajlıdır. (Bu mantığı benimseyerek kendimizi şu ya da bu nesnenin var olduğunu kabul etmiş oluruz ama belli bir ayrı varolanın varlığını kabul etmiş olmayız.) Burada da ikinci-dereceden mantıkla bariz bir zıtlık vardır, çünkü onda ontolojik ön kabuller yoktur. Bu  ön kabullerin tam olarak neler olduğu belirsizdir ve çok tartışılmıştır; Quine’a göre ise bu belirsizlik bu konudan tamamen kaçınmak için bir başka sebeptir.</p>



<p>     Bir teorinin klasik mantık olarak yeniden formüle edilmesi ona kaplamsallık [ç.n. <em>extensionality</em>] kazandırır; bir yüklem onu içeren cümlenin doğruluk değeri değişmeden eş-kapsamlı [ç.n. <em>co-extensive</em>] bir yüklemle değiştirilebilir; aynı şekilde bir girişik cümle de aynı doğruluk değerine sahip bir cümleyle değiştirilebilir.<a href="applewebdata://6a4f01e2-87cd-4225-9550-5ee78ef34ba6#_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Kaplamsallık oldukça ciddi kısıtlamalar dayatır. Örneğin inanç niteleyicilerinin [ç.n. <em>attributes</em>, sıfat] ve diğer önermesel tutumların, sahip olduklarına benzeyenlerden oldukça farklı bir biçime sokulmasını gerektirir. (Bu nedenle, kaplamsallığa bel bağlamak oldukça tartışmalıdır; bkz. Føllesdal 1986 ve Kaplan 1968, 1986.) Öyleyse Quine’ın sıkı kontrollü teoride mantığı kullanmanın avantajları için ödenecek bir bedel olarak kaplamsallığı gönülsüzce kabul ettiği varsayılabilir. Fakat tutumu bu yönde değildir. Aksine, kaplamsallığın getirdiği açıklığı büyük bir avantaj olarak görür ve bundan yoksun olan teorilerin tamamen alaşılabilir olmadığını düşünür, “Kaplamsallığı bir teoriyi tamamen anlayabilmem için, yeterli olmamakla birlikte, gerekli buluyorum.” (1995, 90f.)</p>



<h3 class="wp-block-heading">5.2 Metafizik İddialar</h3>



<p>     O halde, Quine’ın sıkı kontrollü teorisi, bilgimizin bütünüdür, sahip olduklarımızın en iyisinin birinci-dereceden mantığın çerçevesine uyacak şekilde yeniden ifade edilmesidir. Mantık-dışı kelime dağarcığı sadece yüklemlerden ibarettir. Dolayısıyla bütün metafizik sorular ikiye indirgenebilir; değişkenler hangi nesneleri kapsar ve hangi çeşit temel [ç.n. <em>primitive</em>] yüklemler kabul edilmelidir. </p>



<p>     Quine bu soruların ilkine dolambaçsız bir cevap verir; onun ontolojisi fiziksel nesneler ve kümelerden oluşur. Uzay-zamanda bir yer<strong> </strong>kaplayan maddeyi, bu yer ne kadar dağınık, yer kaplayanlar ne kadar rastgele olursa olsun fiziksel nesneden sayar; bu nesnenin bir kişi, ağaç, ya da bina gibi “cisim” olması gerekmez. (bkz. 1981,13). Kısa bir süre boyunca maddeyi hiç varsaymadan da [ç.n. <em>postulate</em>] iş görebilmemiz fikrinin üzerine düşünür, buna göre yalnızca uzay-zaman noktaları kümelerini kullanabiliriz, bunları bir koordinat sistemine göre dörderli gerçel sayı kümeleri olarak anlaşılabilir ve bu yalnızca soyut nesnelerden oluşan bir ontoloji olur. Bunu çürütecek bir argümanı olmamasına rağmen bu fikri terk eder, belki de bunun sebebi gündelik bakış açımızdan yola çıkmanın büyüklüğünü gerekçelendirmenin karşılığında çok az şey kazandırmasıdır. Bu anlayışı göz önünde bulundurması ve ciddiye alması dahi genel tutumu hakkında bize çok şey anlatır. </p>



<p>     Sıkı kontrollü teori kümelerden başka soyut nesne içermez. Ancak birçok <em>soyutlama</em>[ç.n. <em>abstractum</em>, çoğulu <em>abstracta</em>] küme terimleriyle, örneğin; en bilinenleri sayı, fonksiyon ve diğer matematik varlıklarıyla tanımlanabilir. Quine iyelikler, (cümlelerden ayrı olarak) önermeler ve yalnızca olası olan varlıklar gibi diğer sözde soyutlamaları bunun dışında tutar. Bunun başlıca sebebi böyle varlıklar için özdeşlik-kriterini muğlak bulmasıdır. Genel olarak, onları için açık bir özdeşlik-kriterine sahip olmadan varlıkları varsaymamamız gerektiğini savunur. (Bu düşüncesi “Özdeşlik yoksa varlık yoktur” [“<em>No entity without identity</em>”] sloganıyla özetlenebilir; bkz. (1969, 23) ve başka yerlerde.) Böyle yapmak özdeşlik mefhumunun teoriye getirdiği açıklık ve belirliliği tehlikeye atar; diyelim ki önermeleri varsaymaktan elde edilecek anlık bir kazanç uğruna bu daha büyük kayba değmez. (İyelikler konusunda karşıt görüş için bkz. Armstrong 1980.)</p>



<p>     Sıkı kontrollü teoride zihinsel varlıklara [ç.n. <em>mental entities</em>], eğer bunlar fiziksel nesnelerden ayrı olarak ele alınacaksa bu varlıkların en belirgini olan zihne de yer yoktur. Bu önemli bir nitelendirmedir. Akli varlıkların birçoğu fiziksel nesnelerin özel halleri olarak kabul edilebilir. Dolayısıyla benim belli bir zamanda Fermat’nın Son Teorem’ini düşünmem o zaman süresince bedenimle özdeşleştirilebilir (bkz. 1995, 87f.). Düşünme eylemim hakkında söylemek isteyebileceğimiz şeyler (akıllıca ya da aptalca gibi, ya da ne isterseniz o) fiziksel nesnelerin sadece doğru ya da yanlış yüklemleri olarak yeniden kurulabilir. Bu bakış açısına bazen anormal tekçilik ya da belirteç-belirteç özdeşlik teorisi denir ve tip-tip özdeşlik teorisinden ayrılır. (bkz. 1960, §54 veDavidson 1980). Bir teorem hakkında defalarca kez, yıllar boyunca düşünebilirim ama her defasında o an içinde bulunduğum fiziksel durum ne ise bu edim onunla özdeşleştirilir. Belirteç-belirteç özdeşlik teorisi, bu fiziksel durumların herhangi bir ortak özelliğinin olduğunu iddia etmediği gibi teorem hakkında düşünme edimlerinin tamamı için de bir ortaklık olduğunu söylemez. Teorem hakkında düşünme edimlerinin her birinin mesela beyin hücrelerinin ateşlenmesi gibi tekrarlanabilir bir örüntüyle özdeşleştirilebileceği gibi bir iddiası yoktur. Quine için her tekil düşünme ediminin bir fiziksel nesneyle özdeşleştirilebilmesi yeterlidir. Bu ontolojik fizikçilik neredeyse önemsiz görünmektedir; Quine bunu “[ç]abasız monizm … tözsüz biçim” (1995, 85) olarak ifade eder. (Bu bakış açısının <em>bedensiz</em> zihinleri ve zihinsel varlıkları göz ardı ettiğine dikkat edin. Quine’a göre bu hiç de kayıp değildir. Aynı zamanda bunun ister zihinsel varlıkları <em>eleme</em> olarak, ister onları yalnızca fiziksel nesnelerle <em>ö</em><em>zdeşleştirmek</em>olarak ele alınabileceğine de dikkat edin. Quine ikinci ifadeyi tercih etse de aralarında gerçek bir fark olmadığını düşünür; bkz. 1960, 265.)</p>



<p>    Yüklemlerin kabul edilirliği konusunda Quine’ın fizikçiliği daha karmaşık bir hal alır. (Bu, “metafizik eylemin gerçekleştiği yer”in ontolojinin değil, yüklemlerin olduğu fikriyle uyumludur; 1976, 504). Burada istenen, bir yüklemin belirli bir nesne için doğru ya da yanlış olması arasındaki farkın her zaman fiziksel bir farklılık olmasıdır; “dünyada mikrofizik hallerin biraz yeniden dağıtılması olmadan gerçekleşen hiçbir şey yoktur, ne bir göz kırpması, ne de bir düşünce kıpırtısı… fizik bundan azıyla yetinmez” (1981, 98). “… Fermat’nın Son Teorisi’ni düşünüyor” gibi bir yüklem eğer dünyaki hakiki olayları ortaya çıkarıyorsa, o halde bunun bir kişi hakkında doğru olmasıyla olmaması arasında bir fark vardır; bu da maddi bir gerçektir [ç.n. <em>fact of the matter</em>].</p>



<p>     Bundan bir anlam çıkarırken karşılaştığımız zorluk <em>fiziksel</em> bir gerçeğin tam olarak belirlenememesidir. Bu fikri mevcut fizikle çok yakından ilişkilendirmek konudaki kökten değişiklikleri göz ardı ederken onu büsbütün havada bırakmak da ona her şeyi dahil etmeye yol açar. Ancak Quine belli ki “Fizik” adı verilen şeyin herhangi bir konu olabileceğini kastetmez. Aklındaki konu bizim fiziğimizle devamlılık içindedir, tutarlılık ve anlatım gücü bakımından ona benzer ya da üstündür. (Özellikle de “indirgenemez psikolojik eklentisi” olamaz: 1986a, 403f.) Bu türden hiçbir teoriyle açıklanamayan fenomenler meydana gelseydi Quine’ın fizikçiliği boşa çıkardı.</p>



<p>     Bu bakış açısının en tartışmalı uygulaması zihinsel fenomenler söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Quine, şu kişi şuna buna inanmaktadır, şunu ummaktadır, şundan çekinmektedir vs. gibi önermesel tutumların atfedilmesine [ç.n. <em>attribution</em>] odaklanır. (Bu odaklanmanın sebeplerinden biri öncelikli olarak insan bilgisine duyduğu ilgi olabilir; bir başka neden ise ağrı gibi zihinsel durumların belki de onları belirli nörofizyolojik olaylarla özdeşleştirerek açıklayabilmesidir.)</p>



<p>    Önermesel tutumlar başka türden bir soruna daha yol açar. Bu tutumların atfedilmesi, kaplamsallığı ihlal eder. Eğer Mary, Dekan’sa, Tom’un Dekan’ın iyi şarkı söylediğine inanması onun Mary’nin iyi şarkı söylediğine inanması ile aynı şey değildir, çünkü onun Dekanlık makamına seçildiğini bilmeyebilir. Quine bu tarz sorunlardan kaçınmak için bir inancın atfedilmesini, inanan ile bir <em>cümle</em> arasındaki ilişki olarak ifade eder, bu, olağan durumda atfedenin dilinde anlaşılır (diller farklıysa, inanın dilinde değil [atfededinkinde anlaşılır]).</p>



<p>    İlk bakışta kaplamsallıkla ilgili görünen sorunlara karşı bile savunmasız olmayan başka bir inanç-atfetme anlamı olduğu fikrine dikkat çekmek gerekir; bu, sözde <em>de re </em>[ç.n. şey hakkında] inanç ve <em>de dicto </em>[ç.n. söylenen hakkında] inanç arasındaki ayrımdır. 1950lerde Quine böyle bir anlamın olması gerektiğini tartışıyordu. Fakat birine <em>de re</em>inanç atfetmek için açık standartlar olmadığından geç 1960larda bu fikri terk etti. (Bu ayrımın açıklaması için bkz. Quine, 1956; geri çekilmesi konusunda bkz. Quine, 1973.) Ancak bu fikre sahip başka filozoflar hala mevcuttur. (Örn. bkz. Kaplan 1968, Kripke 1979.)</p>



<p>     İnanç atıflarını, cümlelere yönelik tutumların ifadeleri olarak yorumlamak onlara Quine’ın kabul edebileceği bir sözdizimi ve ontoloji kazandırır. Ancak bu “<em>A,</em> <em>p</em>’ye inanmaktadır” deyiminin onun fizikçilik kriterlerini karşıladığını, yani bu biçimdeki bütün ifadelerin (fiziksel) gerçeklere karşılık geldiğini göstermez. Bu konu karmaşıktır. Quine bu deyimin kullanımlarının birçoğunun olgusal olduğunu mutlaka kabul eder. Kayda değer gerçekler, ilgili kişinin nörofizyolojik durumlarıdır ve bu durumlar kişinin gerçekleştirdiği eylemlerle ya da belirli koşullarda gerçekleştirebileceği eylemlerle nedensel olarak bağlantılıdır ve biz bunları inancın tezahürü ya da yokluğu olarak değerlendirebiliriz. (Sorulduğunda onaylamak ya da reddetmek böyle bir eylemdir ancak birçok olası eylemden sadece biridir.) Bir inancın bir kimseye atfedilmesi yönünde ya da buna karşı bir kanıtımız olduğu durumlarda bu kanıtı meydana getiren davranıştır ve davranışı açıklayan nörofizyolojik durumlar olduğu varsayılır. Bu durumlar pratikte nörofizyolojik terimlerle belirlenemez. Yine de, kişinin bu durumlar içinde bulunması, atfetmenin doğruluğunun içinde meydana geldiği fiziksel olgudur. İlgili türden bir davranış olmadığında bile, o şekilde davranmaya yatkınlığın oluşabileceği belli bazı gerçekleşmemiş koşullar  bulunabilir. Bu yatkınlıklar atfetmenin doğruluğunun içinde meydana geldiği fiziksel durumlardır. O halde inanç atfettiğimiz çoğu durumda, atıfı doğru ya da yanlış yapan bir maddi gerçek vardır. (Birkaç paragraf sonra yatkınlıklar hakkında daha fazlası gelecek.)</p>



<p>    Fakat inanç deyimi, maddi gerçeğin olmadığı başka durumlarda da kullanılmaya uygundur. Bunlar kanıtımızın olmadığı basit durumlar değildir. Kanıt sunabilecek davranış testleri yapılamayan, öznenin nörofizyolojisine dair hiçbir şey içermeyen ve dolayısıyla konuyu belirleyecek aktüel ya da potansiyel davranışına ilişkin hiçbir şey içermeyen durumlar da vardır. Quine bu noktayı şöyle açıklar, “ Bazı inançlar, belki de insan olarak insanın asli asaletine olan inanç… basit bir lafta kalmadan kolayca ayırt edilemez ve böyle durumlarda maddi gerçek yoktur… Ama inanç atıflarının ve itiraflarının pek çoğu bir anlam ifade eder… İnanç durumları, gerçek olduklarında … sinirlerin durumlarıdır.” (1986a, 429)</p>



<p>    Quine açıkça pratikte önermesel tutum deyimleri olmadan iş göremeyeceğimizi ve bu deyimlerin birçok kullanımının büsbütün karşı çıkılamaz olduğunu kabul etmektedir. Fakat böyle deyimler, maddi gerçekliğe karşılık gelmeyen cümlelerin şekillendirilmesine imkan tanımaktadır. Bu nedenle Quine bunları sıkı kontrollü teorinin dışında tutar; “hakikatin gerçek ve nihai yapısını dokurken” bunlar kullanılmamalıdır (1960, 221). (Bazı filozoflar “İnanç kavramını ya kabul edersin ya da etmezsin” diye ısrar edebilir. Quine ise buna katılmaz, birinin kim olduğunu bilme fikri hakkında ilgili açıklamaları için bkz. 1968e.)</p>



<p>    Dilek şart kipleri ve karşıolgusal kipler için de benzer bir iddiada bulunulabilir. Bunların bazıları olgusaldır ancak karşıolgusal deyimlerin geneli olgusal olmayan cümlelerin oluşturulmasına imkan verir. Önermesel tutumlar gibi, karşıolgusal şart kipleri de pratik yaşantımızda önemli rol oynar. Quine’ın dil açıklaması ve dilin nasıl öğrenildiği konusunda da merkezi bir role sahip olan yatkınlıklarla da yakından ilişkilidirler. Bu bağlantı kolayca görülür; bir nesnenin kırılgan olduğunu söylemek onun eğer kayda değer bir yükseklikten sert bir yüzeye düşürül<em>seydi</em> kırıl<em>abil</em>eceğini söylemek anlamına gelir.</p>



<p>     Quine, “Eğer <em>X</em> olsaydı o halde <em>Y</em> olurdu” karşıolgusal deyimini sıkı kontrollü teorinin parçası olarak kabul etmez. İnanç konusunda olduğu gibi bu deyimin kısıtlamasız kullanılması bize doğruluk-koşullarının en iyi ihtimalle belirsiz olacağı cümleler meydana getirme izni verir. Bunun meşhur bir örneği erken 1950lerde muhtemelen Kore savaşına gönderme yaptığı varsayılan iki cümledir; “ Eğer Caesar başta olsaydı atom bombası kullanırdı”, “Eğer Caesar başta olsaydı mancınık kullanırdı”(bkz. Quine, 1960, 222); ikisi de akla yatkın görünmekle birlikte ikisi birden doğru olamaz (cevap için bkz. Lewis, 1973). Böyle durumlarda herhangi bir (fiziksel) olgunun iddia edildiğini düşünmek için bir sebebimiz yoktur. Ancak birçok yatkınlık Quinecı standartlara göre tamamen kabul edilebilirdir. Cama kırılgan demek ona, onun belirli koşullarda kırılmasına yol açabilecek bir yapı atfetmektir; onu pratikte fiziksel terimlerle belirleyemesek de yapı, fiziksel bir durumdur. </p>



<p>    Quine dil açıklamasını dayandırdığı yatkınlıkların Caesar durumundan çok kırılganlık durumuna benzer olduğunu iddia eder. Belli uyarımlar alırken bir gözlem cümlesini onaylama yatkınlığı, ilgili kişinin fiziksel durumudur; bunun özellikle de onun beyninin durumu olduğu varsayılır. Belli bir kişinin böyle bir yatkınlığının olduğu iddiası o halde fiziksel bir nesnenin durumunun hakkındaki bir iddiadır. Dahası, bu en azından uygun koşullarda test edebileceğimiz bir iddiadır. Bunu sıkı kontrollü teorinin dışında tutmamız için neden yoktur. </p>



<p>     Quine’ın sıkı kontrollü teorinin dışında tuttuğu bir başka deyim de kipliktir, yani şu ve şu olmak <em>zorundadır</em>, şunun ya da bunun olması <em>imkansızdır</em>, vb. ifadelerdir. Bu türden deyimler Quine ve (özellikle) onu eleştirenler tarafından birçok tartışmanın konusu edildiğinden burada kısaca ele alınacaktır. Burada kaplamsallığın ilk bakışta ihlal edilmesi söz konusudur, ancak cümlelere gereklilik kipinin uygulanmasıyla bundan kaçınılabilir; bazı filozoflar gerekliliğin burada <em>de re</em> anlamı olduğunu iddia etmişlerdir, bunun da kaplamsallığın ilk görünüşte ihlaline yol açmadığı görüşündedirler. Quine kip terimlerinin gündelik dilde meşru bir kullanımının olduğunu kabul eder (‘olası’ bazen ‘bunu eleyemeyiz’ anlamı taşır; bkz. 1966, böl. 10). Ancak kiplik fikrinin doğruları gerekli ve olası olmak üzere ikiye bölen felsefi kullanımına ilişkin tutumu, inanca olan tutumu kadar sempatik değildir; özellikle <em>de re</em> gereklilik fikrine karşı mesafelidir ve bunun “Aristotelesçi özcülüğü” [ç.n. <em>essentialism</em>] gerektirdiğini düşünür (Quine, 1953, 155).</p>



<p>     Gereklilik hakkındaki bu eleştirel noktaların genel çerçevesi Quine’ın sıkı kontrollü teorinin bilgimizin en iyi ve en nesnel ifadesi olduğunu ve bu mefhuma hiç de ihtiyacımız olmadığı fikrini savunmasını kapsar. Böyle deyimleri sıkı kontrollü teoriye dahil etmenin getirisi, sebep olacağı belirsizliğe kıyasla önemsizdir. </p>



<h3 class="wp-block-heading">5.3 Doğruluk</h3>



<p>     Quine’ın görüşüne göre doğru, aşırı [ç.n. <em>transcendent, </em>aşkın yerine] değil, içeridir [ç.n. <em>immanent</em>, içkin yerine]. Köktenci natüralizmiyle uyumlu bir şekilde doğruluk yargılarını dünya teorilerimizin içinden yapılmış olarak görür. Bu nedenle bazen gerçeği geri alıntılama teorisi olarak ifade edilen görüşe sempati duyar; buna göre doğru demek bir cümleyi öne sürmek demektir. Burada iki özelliğe değinmek gerekir. Birincisi, geri alıntılama görüşü “doğrudur”un <em>tanımı</em> değildir. Sınırlı sayıdaki belli cümlelere uygulandığında yüklemi bağlamdan koparmamıza yarar ama sonsuz sayıda cümleye uygulandığında bağlamdan koparmaz. İkinci türden bağlamların mantık teorisi için özel bir önemi vardır. Örneğin, her iki bağlacın da doğru olması ihtimaline karşı bir bağlaç için doğrudur deriz; burada “doğrudur” elenemez. (Ancak bir metadile erişirsek ve söz konusu nesne dili için bir doğruluk tanımı verirsek bunu yapabiliriz, Tarski 1933.) İkincisi ebedi bir cümleye doğru demek bir anlamda onu ileri sürmeye benzemez. Eğer akabinde onun hakkındaki yargımızı değiştirirsek ona önceden inandığımızı ama artık inanmadığımız söyleriz. Fakat önceden doğruydu ama artık değil demeyiz; hiçbir zaman doğru olmamıştı demeyi tercih ederiz. Fakat Quine bunun sadece kullanıma ilişkin bir nokta olduğunu düşünür ve bunda kasıtlı bir felsefi çıkarım olduğunu düşünmez. </p>



<h2 class="wp-block-heading">6. Teorinin Kanıtla Eksik Belirlenmesi; Çevirinin Belirsizliği</h2>



<p>     Bu bölümde yorumcular tarafından çok tartışılmış olan iki düşünceyi ele alacağız. İkisi de Quine’ın felsefesinin bütünü açısından asli öneme sahip olmamakla birlikte, iki durumda da, özellikle de belirsizlik konusunda karşı iddialar yapılmıştır. (Bkz. Ebbs, 1997; burada iddia edilen pozisyonun savunması için bkz. Hylton, 2007.)</p>



<h3 class="wp-block-heading">6.1 Eksik Belirlenme</h3>



<p>     Eksik [ç.n. Yetersiz] belirlenmenin temel fikri iki ya da daha fazla rakip teorinin tamamının aynı gözlem çıkarımlarına sahip olabileceği ve dolayısıyla empirik olarak denk olmalarıdır. Böylece teori gözlem tarafından eksik belirlenmiş olur. Bu durum realizmin sorgulanmasına sebep olabilir (Frassen 1980’de olduğu gibi). Quine eksik belirlenmenin göründüğünden daha zor anlaşıldığını ve her halükarda realizm için bir tehdit oluşturmadığını düşünür. </p>



<p>     Quine’ın teori ile kanıt arasındaki ilişkinin idealize edilmiş şematiğinde, teori için kanıt gözlem kategorilerinden oluşur. (Sırası gelince bu berikiler ilgili gözlem cümlelerinin doğru olduğu durumları gözlemleyerek ya da tasarlayarak test edilebilirler.) Realizme yönelik potansiyel bir tehdit oluşturan en apaçık durum, kendimizinkinin mükemmelleştirilmiş ve tamamlanmış bir versiyonu olan nihai bir küresel teoridir. Peki ya eşit derecede basit, her biri <em>tümü</em> doğru olan doğru gözlem kategorileri gösteren iki ya da daha fazla teori varsa? (Teorinin tüm doğru gözlem kategorileri <em>tarafından</em>gösterilmediğine dikkat edin; göz önünde bulundurulması gereken diğer şeylerin yanısıra, teorinin bazı cümleleri esasında gözlem kategorilerinde gerçekleşmemiş terimler içerecektir.)</p>



<p>     Genellikle Quine’ın eksik belirlenmeyi kabul ettiği düşünülür. Fakat gerçekte, doktrinin anlaşılması zor olmayan bir anlam ifade etmesini sağlamanın oldukça zor olduğunu ileri sürer. Teorileri, cümle-alam kümeleriyle (önermelerle) değil, cümle kümeleriyle özdeşleştirir. Böylece her teoriye empirik olarak denk bir alternatifi kolayca elde edebiliriz; tek yapmamız gereken teoretik terimleri her defasında farklı telaffuz etmektir. Aslında, sonuçta elde edilen hepsi aynı olan gözlem kategorilerini gösteren farklı bir kümedir (1975a, 319). Bunun orijinal teoriden farkı sadece yazımla ilgilidir; bu olasılık kesinlikle felsefi bir önem taşımaz.</p>



<p>    Bununla yakından ilgili bir iddia çeviri konusunda da öne sürülebilir. Gözlem kategorilerinin çevirisi prensipte oldukça sorunsuzdur. Öyleyse iki teoriyi empirik olarak denk kabul etmemiz için sadece aynı gözlem kategorilerini göstermeleri gerekmez, aynı zamanda birbirine çevrilebilir gözlem kategorileri de gösterebilirler. O halde (mesela) İngilizce’de formüle edilmiş haliyle klasik fizik, bu kritere göre Almanca formüle edilmiş klasik fizikle empirik olarak denktir, ancak bu iki ifade aslında farklı teorilerdir. Genel olarak, herhangi bir teori kendisinin başka herhangi bir dile çevirisinin empirik dengidir. Fakat bu gerçeğin de felsefi açıdan büyük bir önemi yoktur ve realizme karşı kesinlikle bir tehdit oluşturmaz. </p>



<p>     O halde, eksik belirlenmenin bir çeşidinin realizmi tehdit etmesi için varsaydığımız eksiksiz küresel dünya teorimizin empirik dengi olan alternatiflerin bulunduğunu ve bir teoriden diğerine tercümenin mümkün olmadığını öne sürmesi gerekir. Teorinin yüklemleri onun mantıksal olmayan tek kelime haznesi olduğu için bu, teorinin yüklemlerini yeniden kurmakla bunların birinden diğerini elde edemeyiz demeye gelir. Quine bunu, “Bu, benim için açık bir sorudur.” diye yorumlar (1975a, 327). Eksik belirlenim konusunda takip eden tartışmalarının çoğu daha zayıf bir iddia olan teorilerimizin empirik olarak denk alternatifleri olduğu fikrine yöneliktir ve “[onları] yüklemleri yeniden kurarak uzlaştırmanın hiçbir yolunu <em>g</em><em>ö</em><em>remiyoruz</em>” der (vurgu eklendi; bkz. ayrıca 1990a, 97).</p>



<p>     Eğer herhangi bir eksik belirlenme türü doğru olsaydı, buna nasıl karşılık vermemiz gerekirdi? Quine bu konudaki fikrini değiştirmekle yetinmemiş, “mezhepçi” ve “ekümenik” adını verdiği cevaplar arasında da gidip gelmiş, kararsız kalmıştır. “Mezhepçi” yanıt bir alternatifin olması teorimize olan yaklaşımımızı hiçbir şekilde etkilememelidir demektir; teorimizi dünya hakkındaki hakikati bir tek o söylüyormuşçasına ciddiye almaya devam etmeliyiz, der. (Burada iki teorinin teoretik nitelikleri eşit olmalıdır; çünkü Quine’a göre ikisinden biri herhangi bir bakımdan diğerine üstünse zaten onu benimsememiz gerekir.) Ekümenik yanıt ise tersine, iki teoriyi de doğru kabul eder. Bu konu hakkındaki neredeyse son sözünde aslında pek az şeyin tehlikeye atıldığını söyler çünkü “dünya konusunda çözümsüzce birbirine rakip sistemler olduğu fantezisi” bizi “dilsel kullanım biçiminin kullana kullana billurlaşmış olduğu noktanın ötesine” götürür (1990a, 100f).</p>



<p>     Quine bu konuda kararsız kalmayı göze alabilir çünkü bu, onun görüşüne göre esas meseleyi değiştirmez. Örneğin eksik belirlenmenin hiçbir çeşidinin realizmi tehlikeye attığını düşünmez ya da teorimizin doğruluğuna hiçbir zaman şüphe düşürdüğünü söylemez. Mezhepçi ve ekümenik yanıtlar söz konusu olduğunda sorun bu değildir; esas soru alternatif teorinin <em>de</em> doğru sayılıp sayılmaması gerektiğidir. Bu şaşırtıcı da değildir. Eksik belirlenmeyi ifade eden gözlem kategorileri gibi terimler de teorimizin bir parçasıdır, empirik olarak denk başka bir teorinin ispatı için de bunun aynısı geçerlidir. Dikkat edilecek nokta bütün tartışma boyunca vurguladığımız natüralizmdir. Epistemolojimizdeki hiçbir şey bağımsız bir teorinin varlığını ilan etmez; aksine, teorimizin doğruluğunu varsayar. Eksik belirlenme bu temel fikre şüphe düşürmez. (Bkz. Severo 2008; eleştiri için bkz. Moore 2015 ve Moore’u destekleyen Kemp 2016.)</p>



<h3 class="wp-block-heading">6.2 Çevirinin Belirsizliği</h3>



<p>     Çevirinin belirsizliğinin genel iddiası, bir dili çevirmenin farklı yollarının eşit derecede doğru olması fakat bunların sadece biçimsel farklılıklar olmaması olasılığıdır. Bu iddia, çevirinin sınırlandırıcı durumunu, yani bir dilin kendisine “tercüme edilmesini” de kapsar.</p>



<p>     Kimi filozoflara göre belirsizlik görüşü absürttür, ya da birbirimizi aslında hiç anlamadığımızı yahut doğru bir çevirinin mümkün dahi olup olmadığını sorgulayacak kadar aşırı bir kuşkuculuğa varmaktadır. (Örn. bkz. Searle, 1987; cevap olarak, bkz. Føllesdal, 1990.) Bu fikirlerin nasıl ortaya çıktığını görmek zor değildir. İletişimin bir resmini çizersek ortaya şu çıkar; senin bir fikrin var, zihninde belirli bir anlamın var, sözlerinle onu bana aktarıyorsun. Bu resme sahip olan kişiler için belirsizlik, iletişimin tamamını tehlikeye atar çünkü aktarım korkunç başarısızlıklara karşı daima savunmasızdır. Çeviri söz konusu olduğunda doğru çevirinin ölçütü eşanlamlılık ya da anlamın aynılığıdır; bu durumda belirsizlik, çevirinin mümkün olduğunu dahi reddetmek olarak gözükebilir. </p>



<p>     Fakat bu tarz görüşler Quine’ınkinden oldukça farklı bir iletişim ya da çeviri görüşünü doğru kabul eder. Quine’a göre, çeviriyle ilgili olsun olmasın, başarılı iletişimin ölçütü, sözel ya da sözsüz, akıcı etkileşimdir, “İletişimde başarı, konuşmanın akıcılığı, sözlü ya da sözsüz tepkilerin sık tahmin edilirliği ve yerli tanıklığın tutarlılığı ve akla uygunluğuyla değerlendirilir.” (1990a, 43) der. Bu, Quine’ın natüralizminin gerektirdiği, dil ve iletişimde üçüncü şahıs ya da dış bakış görüşüdür. Bu bakış açısına göre eşanlamlılık ya da zihindeki fikirlerin konuşulması (en iyi ihtimalle) ispata gereksinim duyan basit bir teorik dipnottur. Quine bu dipnotun ispat edilebilirliğinden şüphelidir; fakat teorileştirmenin kendisinden şüphe etmek, veriden şüphe etmek demek değildir. Bazen başka diller söz konusu olduğunda bile akıcı iletişim mutlaka gerçekleşir. Quine (kendi ölçütüne göre) başarılı çevirinin mümkün olduğu fikrine şüphe düşürecek hiçbir şey olmadığını söyler; iddiası aslında bunun birden fazla şekilde mümkün olabileceği yönündedir.</p>



<p>     Bu noktada iki tür eksik belirlenmeyi birbirinden ayırmamız gerekir. Quine genel eksik belirlenme fikrini (1960’ın) İkinci Bölüm’ünde bunları birbirinden ayırmadan ele alır fakat sonradan ikisine oldukça farklı yaklaşır. Bunların ilki <em>referansın belirsizliği</em>dir; bazı cümleler birden fazla şekilde çevrilebilir ve çeşitli versiyonlar cümlenin parçalarına atfettikleri referans bakımından ayrılır ama bir bütün olarak cümleye atfettikleri net anlamın toplamında ayrılmazlar. (Quine “ontolojik görelilik”, “referansın anlaşılmazlığı” ve “referansın belirsizliği” terimlerini kullanır. Bazı filozoflar bu doktrinleri birbirinden ayırmaya yeltendilerse de Quine sonraki eserlerinde bu terimlerin aynı şeyin farklı isimleri olduğunu açıklığa kavuşturmuştur. Bkz. Ricketts 2011, Roth, 1986 ve Quine 1986d.) Buna ünlü bir örnek vermek gerekirse, belirli bir cümle “Bir tavşan var” ya da “Tavşanlık kendisini orada zuhur ediyor [ç.n. <em>manifest</em>, ortaya çıkmak]” ya da “Birbirinden ayrılmamış tavşan parçaları var” gibi kişinin yaratıcılığının sınırlarına kalmış farklı biçimlerde çevrilebilir. Tek gereken Quine’ın temsil işlevi [ç.n. <em>proxy function</em>] adını verdiği şeydir, bu işlev her nesneyi başka bir nesneyle eşleştirir, yalnızca ve ancak orijinal yüklem, orijinal nesne için doğruysa, her yüklemi kendi için doğru olan belirli bir temsil-nesnesi ile eşleştirir. Fiziksel nesnelere referansta bulunan terimler için temsil işlevini kullanarak her bir nesnesi kendi uzay-zaman tümleciyle eşleştirebileceğimizi ileri sürer. Tekil terimlerin çevirisinin değişikliği ile yüklemlerin çevirisinin değişikliği birbirini iptal eder ve cümlenin genel anlamı değişmeden kalır. Referansın belirsizliği hiçbir şekilde dil-kullanıcısının zihninde olup bitenlere ilişkin bir iddia değildir (Wright 1997 takiben). (Çevirdiğimiz kişiye, referansta bulunmayı kastettiği şeyin ailenin köpeği mi yoksa onun uzay-zaman tümleci mi olduğunu sormanın bir faydası olmadığına dikkat edin; onun cevabı da aynı belirsizliğe tabidir.)</p>



<p>     Referansın belirsizliği, Ramsey tarafından öne sürülen teorik varlıklar görüşüyle benzerdir; böyle bir varlıkta, ilgili teorinin yapısında oynadığı rolün ötesinde bir şey yoktur (bkz. Ramsey, 1931). Fakat Quine’a göre bu her nesne için geçerlidir çünkü o “bütün nesneleri teorik olarak kabul eder… En ilksel nesnelerimiz, cisimlerimiz dahi çoktan teoriktir” (1981, 20). Dahası Quine önceki paragrafta göz önünde bulundurduğumuz noktaların, referansın belirsizliğinin “sıradan kanıtı” olduğunu iddia eder (1986c, 728).</p>



<p>     Quine’ın bazen <em>tümce-s</em><em>ö</em><em>zcük belirsizliği</em> [ç.n. <em>holophrastic</em>] olarak adlandırdığı ikinci tür belirsizlik ise başka bir meseledir. Burada iddia<strong> </strong>edilen belirli bir cümlenin iki çevirisinin yalnızca konuşmanın alt cümlecik parçalarına atfedilen anlamlarının değil aynı zamanda tüm cümlenin net anlamının da farklı olduğu birden fazla doğru çeviri yönteminin olduğudur. (Dolayısıyla iki çeviri, soyut anlamda, farklı önermeleri  ya da Fregeci <em>Gedanke</em>’yi ifade eder; Quine doktrinini geliştirirken Frege’nin bu düşüncesinin altını oyma amacında olduğunu iddia eder, bkz. 1990d.) Bu iddia dilin tamamını ilgilendirir bu nedenle belki de aşırı derecede yapay bir tarzda olanlar dışında verilebilecek bir örnek yoktur. Bununla ilgili ispata benzer bir şey de yoktur, sonraki eserlerinde Quine bundan “varsayım” olarak bahseder (1986c, 728). Önceki bazı noktalarda çevirinin içine nelerin dahil olduğuna ilişkin yeterince aklı başında bir düşünmenin bu fikri en azından akla yatkın bir hale getirmeye yetecektir diye düşünür. Bir çeviri yönteminden talep edilebilecek tek şey onun bizim başka dili konuşanlarla anlaşmamızı sağlamasıdır; bunu yapmanın birden fazla yolu neden <em>olmasın</em>?</p>



<p>     Teorinin kanıtla eksik belirlenmesi düşüncesine dayanan tümce-sözcük belirsizliği argümanları (1970’de Quine’ın kendisi tarafından) ortaya atılmıştır. Belki de gözlem cümlelerinin ve dolayısıyla gözlem kategorilerinin belirlenmiş [ç.n. <em>determinate</em>, kesin] çevirisi mevcuttur. Yine de, eğer iki ayrı teorinin ikisi de tüm gözlemleme gerçekleriyle uyumluysa mutlaka bu teorilerin herhangi birini başka dili konuşana akla uygun biçimde atfedebiliriz. Bu tarz bir argümanın zayıflığı çevirinin varsayımsal olarak, gözlem cümlelerinin yakaladığı gibi, cümleler ve uyarımlar arasındaki bağlantılardan daha fazlasını muhafaza etmesinin gerekmesidir; bunun yanısıra cümleler arasındaki bağlantıları da muhafaza etmelidir, çünkü bu bağlantılar belirli bir cümleyi kabul eden kişinin başka bir cümleyi de kabul etmeye az çok meyilli olmasını sağlar. İki tür bağlantıyı da muhafaza ettiği halde farklı sonuçlar doğuran çeviri yöntemleri olabilir mi? Quine’ın “varsayım” terimi yerindedir.</p>



<p>    Yukarıda, üçüncü bölümde yapılan yorum göz önünde tutulursa, belirsizlik Quine’ın analitiklik düşüncesinden Carnap’ın anladığı kullanımı reddetmesi açısından önemli değildir. Gördüğümüz üzere bu işlevi gören başka argümanları vardır. Daha genel olarak, burada aktarılan yorum üzerinden bakarsak belirsizlik Quine’ın genel görüşünde de önemli bir rol oynamaz. Ondan varsayımsal diyerek bahsetmeye başlaması, felsefesinin diğer kısımlarını sorgulamasa da bunu kabul edeceğini gösterir. Eğer çevirinin belirlenmiş olduğuna eminsek o zaman belki de bu düşünceyi kullanarak eşanlamlılık mefhumunu tanımlayabiliriz. (Agnostisizm burada karşı pozisyonu tercih eder.) Ve o halde, Quine’ın belirttiği gibi, bir ifadenin anlamını, eşanlamlı ifadeler kümesi olarak tanımlayabiliriz. Böyle bir anlam mefhumu biraz fark yaratabilir. Örneğin, inançları varlıklar olarak kabul etmemize izin verecek bir özdeşlik ölçütü sağlayabilir. Fakat filozofların anlam düşüncesiyle ilgili olarak ortaya attıkları en önemli rolü oynayamaz. Özellikle de dilimizi nasıl anladığımıza ya da kişiler arasında iletişimin nasıl gerçekleştiğine ilişkin açıklamalarda bir rol oynamaz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">7. Quine’ın felsefe tarihindeki yeri</h2>



<p>     1930 ve 1940larda bilime yönelmiş birçok filozof, Mantıksal Deneycilik türlerinden birini benimseme eğilimindeydi. Quine’ın felsefenin seyrine olan etkisinin önemli yönlerinden biri bu görüşü veya görüşler topluluğunu sorgulamasıydı (bkz. yukarıda 3. bölüm). Eleştirilerinden bazıları detaylı ve teknikti. Fakat hedefi teknik bir detay değil, Mantıksal Deneycilik’in temel iddiası olan analitik ve sentetik doğrulukların, <em>a priori</em>doğruluk olarak sayılabilecek bir ayrımını yapmaktı. Quine’ın erken 1950lerdeki eserlerinden sonra onun detaylı argümanlarını kabul etmeyen filozoflar dahil hiç kimse Mantıksal Deneycilik türlerinden birine artık kesin gözüyle bakamazdı. Bu bilime yönelmiş filozoflar açısından çok büyük bir değişimdi. </p>



<p>     Quine’ın Mantıksal Deneycilik’i reddetmesi onu, çok büyük etki yaratacak (birbiriyle bağlantılı) iki görüşe yönlendirir. İlk olarak, bir taraftan felsefe, öte taraftan empirik bilim arasında ayrım olması fikrini reddeder. Aksine, felsefeyi temelde bilimle aynı iş kolundan, fakat daha teorik ve soyut sorularla ilgili olarak kabul eder. Bu onun natüralizminin ayrılmaz bir parçasıdır. İkinci olarak, Carnap ve özellikle Hoşgörü İlkesi’nin eleştirisi metafizik olarak adlandırılabilecek bir şeyin yolunu açar; çünkü sahip olduğumuz en iyi bilimsel bilgiye dayanan dünyanın doğası hakkında genel düşünceler ve bilgiyi nasıl organize edebileceğimiz üzerine olan iddialar onun nesnelliğini ve açıklığını en yüksek düzeye çıkarır.</p>



<p>     Natüralizm ve metafiziğe benzer bir şeyi kabulünden oluşan bu iki Quinecı görüş geçtiğimiz yarım asırda analitik felsefede çok önemli gelişmelere karşılık gelir. Etkisinin bunda büyük rol oynadığı açıktır. (Özellikle metafizik konusunda önde gelen iki figür olan Saul Kripke ve David Lewis, Quine’ın öğrencileriydi.) Ne var ki bu Quinecı doktrinlerin ortaya çıkardığı eserlere Quine’ın kendisi şiddetle karşı çıkardı. </p>



<p>     Natüralizme gelince, birçok filozof empirik bilimden çıkarılan sonuçları ve kavramları kullanmakta özgür oldukları fikrini memnuniyetle karşıladılar. Felsefenin de netlik, ispat ve açıklayıcılık gibi bilimsel standartlarla sınırlı olması gerektiğini ise daha azı kabul etti. Bunun sonucunda natüralizmi kabul etme iddiasındaki görüşler yaygınlaşırken, Quine’ın neyin saygıdeğer natüralist felsefe olarak sayıldığını belirleyen standartları yaygınlaşmadı. </p>



<p>     Metafiziğin durumu benzer olmakla birlikte belki daha aşırıya kaçtı. Quine, felsefecinin dünya hakkında çok genel iddialarda (örneğin niteliklerin değil, kümelerin olması gibi) bulunabilecek pozisyonda olduğunu kabul eder. Bu iddialar onun elinde bilimsel bilgimizin eksiksiz sistemi düşüncesine karşılık verebilir durumdadır, netlik ve sistematikliği en yüksek düzeye çıkaracak kadar sıkı kontrollüdür. Birçok filozof dünyanın doğası hakkında fikir yürütme özgürlüğünü kabul ettilerse de Quine’ın bu sürece yönelik sınırlamalarını kabul etmediler. Bunun sonucu sıklıkla gündelik (sıkı kontrolsüz) dile ya da sözde ‘sezgi’ yargılarına dayanan serpilmekte olan bir metafiziktir; Quine olsa bu eserlerin çoğunu hor görürdü. (bkz. Rosen 2014.)</p>



<p>     O halde bir yandan Quine’ın düşüncesi son derece etkili olmuş ve yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki ve yirmi birinci yılın başındaki felsefenin seyrine oldukça yön vermiştir. Öte yandan Quine’ın doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediği düşüncelerin çoğu ona göre oldukça yanlış yönlenmiş çalışmalardır. </p>



<h2 class="wp-block-heading">ÇEVİRENDEN EK:</h2>



<h2 class="has-text-align-center wp-block-heading">TERMİNOLOJİ</h2>



<p>holistic: bütüncül</p>



<p>perception similarity, perceptually similar: algısal benzerlik</p>



<p>receptual similarity: alımsal benzerlik</p>



<p>stimulation pattern: uyarım örüntüsü</p>



<p>response: tepki, yanıt</p>



<p>propensity: yatkınlık</p>



<p>assent/ dissent: onaylamak/ reddetmek</p>



<p>sensory stimulation: duyusal uyarım</p>



<p>sensory receptors: duyusal reseptörler</p>



<p>sensory nerves: duyusal sinirler</p>



<p>naturalism: Natüralizmi felsefi terminoloji bağlamından koparmamak için doğal, doğallaştırma gibi ifadelerden kaçınıldı.</p>



<p>analyticity: analitikçilik, çözümleyicilik</p>



<p>disposition: yatkınlık</p>



<p>observation categoricals: gözlem kategorileri</p>



<p>universal categorical: evrensel kategorik</p>



<p>occasion sentences: durum cümleleri</p>



<p>eternal sentences: ebedi cümleler</p>



<p>eternal predications: ebedi yüklemler</p>



<p>reference: dolaylama, referans, gönderme</p>



<p>virtues of a theory: teorinin üstünlükleri </p>



<p>anomalous monism: anormal tekçilik, anormal monizm</p>



<p>token-token identity theory: belirteç-belirteç özdeşlik teorisi</p>



<p>type-type identity theory: tip-tip özdeşlik teorisi</p>



<p>ontological physicalism: ontolojik fizikçilik</p>



<p>disembodied mind: bedensiz(leştirilmiş) zihin</p>



<p>mental: zihinsel </p>



<p>modality: kiplik</p>



<p>disquotation theory: geri alıntılama teorisi</p>



<p>indeterminacy of reference: referansın belirsizliği</p>



<p>proxy function: temsil işlevi, vekil işlevi</p>



<p>space-time complement: uzay-zaman tümleci, tamamlayıcısı</p>



<p>holophrastic indeterminacy: tümce-sözcük belirsizliği, birden çok kelimeyi tek kelimeyle ifade eden; polisentetik</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><a href="applewebdata://6a4f01e2-87cd-4225-9550-5ee78ef34ba6#_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Burada uyarım örüntülerinin tiplere nasıl bölündüğü meselesine geliriz. Tepkiler -en başta ifadeler olmak üzere- eğer onları uyarım örüntüleri ile ilişkilendireceksek aynı zamanda tipler halinde gruplandırmamız gereken belirli olaylardır. Ancak bu meseleyi burada görmezden geleceğiz.</p>



<p><a href="applewebdata://6a4f01e2-87cd-4225-9550-5ee78ef34ba6#_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Biraz daha az kabaca ifade etmek gerekirse: A, B’ye alıcık benzerliği taşıyan uyarım örüntülerine koşullanmış bir tepki uyandırıyorsa ancak C’ye alıcılık benzerliği taşıyan örüntülere koşullanmış bir tepki uyandırmıyorsa; A, B’ye algısal olarak C’ye olduğundan daha benzerdir.</p>



<p><a href="applewebdata://6a4f01e2-87cd-4225-9550-5ee78ef34ba6#_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Kaplamsallık aynı zamanda bir cümledeki tek bir terimi aynı referansa sahip bir cümleyle değiştirmenin o cümlenin doğruluk değerini aynı bırakmasını gerektirir. Bu gerekliliğin akla yatkınlığı belki diğerlerine oranla daha belirgindir ama Quine’ın tam sıkı kontrollü teorisinde bir rol oynamaz çünkü bu teoride tek terimler Russell’ın kesin tanımlar analizi tekniği tarafından elenirler. Zayıf ya da akla yatkın varsayımlar söz konusu olduğunda üç gerekliliğin hepsi birlikte ya durur ya da düşerler, bkz., örn. Quine, 1995, 91.</p>



<p></p>



<h2 class="has-text-align-center wp-block-heading">Kaynakça</h2>



<p><strong>Metinde referans verilen, Quine’a ait eserler:</strong></p>



<ul class="wp-block-list"><li>1951, “Two Dogmas of Empiricism”, <em>Philosophical Review</em>, 60: 20–43; reprinted in <em>From a Logical Point of View</em>, pp. 20–46.</li><li>1953, <em>From a Logical Point of View</em>, Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1953, revised edition 1980.</li><li>1957, “The Scope and Language of Science”, <em>British Journal for the Philosophy of Science</em>, 8: 1–17; reprinted in Quine, 1966. (Note: there is an earlier publication with what Quine describes as “a corrupt text” in Leary (ed.), <em>The Unity of Knowledge</em>, New York: Doubleday, 1955.)</li><li>1956, “Quantifiers and Propositional Attitudes”, <em>Journal of Philosophy</em>, 53: 177–87. </li><li>1960, <em>Word and Object</em>, Cambridge, Mass.: M.I.T. Press, 1960. </li><li>1966, <em>Ways of Paradox</em>, New York: Random House, 1966; second edition, enlarged, Cambridge: Harvard University Press, 1976.</li><li>1969, <em>Ontological Relativity and Other Essays</em>, New York: Columbia University Press, 1969.</li><li>1970, “Reasons for the Indeterminacy of Translation”, <em>The Journal of Philosophy</em> 67: 178–83.</li><li>1974, <em>Roots of Reference</em>, La Salle, Ill.: Open Court, 1974.</li><li>1975a, “Empirically Equivalent Systems of the World”, <em>Erkenntnis</em>, 9: 313–28.</li><li>1975b, “The Nature of Natural Knowledge”, in S. Guttenplan (ed.), <em>Mind and Language</em>, Oxford: Oxford University Press, 1975, pp. 67–81.</li><li>1975c, “Mind and Verbal Dispositions”, in S. Guttenplan (ed.) <em>Mind and Language</em>, Oxford: Oxford University Press, 1975, pp. 83–95.</li><li>1976, “Whither Physical Objects?”, <em>Boston Studies in Philosophy of Science</em>, 39: 497–504.</li><li>1977, “Intensions Revisited”, <em>Midwest Studies in Philosophy</em>, 2: 5–11.</li><li>1981, <em>Theories and Things</em>, Cambridge, MA: Harvard University Press, 1981.</li><li>1984, “Relativism and Absolutism” <em>The Monist</em>, 67: 293–96.</li><li>1986a, “Reply to Hilary Putnam” in Hahn and Schilpp (eds.), <em>The Philosophy of W. V. Quine</em>, pp. 427–31.</li><li>1986b, “Reply to Roger F. Gibson Jr.” in Hahn and Schilpp (eds.), <em>The Philosophy of W. V. Quine</em>, pp. 684–85.</li><li>1986c, “Reply to John Woods” in Hahn and Schilpp (eds.), <em>The Philosophy of W. V. Quine</em>, pp. 726–28.</li><li>1986d, “Reply to Paul A. Roth” in Hahn and Schilpp (eds.), <em>The Philosophy of W. V. Quine</em>, pp. 459–61.</li><li>1986e, “Reply to Jaakko Hintikka” in Hahn and Schilpp (eds.), <em>The Philosophy of W. V. Quine</em>, pp. 227f.</li><li>1990a, <em>Pursuit of Truth</em>, Cambridge, MA: Harvard University Press, 1990; revised edition, 1992.</li><li>1990b, “Three Indeterminacies” in Barrett, Robert and Gibson, <em>Perspectives on Quine</em>, pp. 1–16.</li><li>1990c, “Comment on Parsons” in Barrett, Robert and Gibson, <em>Perspectives on Quine</em>, pp. 291–3.</li><li>1990d, “Comment on Hintikka” in Barrett, Robert and Gibson, <em>Perspectives on Quine</em>, p. 176.</li><li>1991, “Two Dogmas in Retrospect”, <em>Canadian Journal of Philosophy</em>, 21: 265–74.</li><li>1995, <em>From Stimulus to Science</em>, Cambridge, MA: Harvard University Press, 1995.</li><li>1996, “Progress on Two Fronts”, <em>Journal of Philosophy</em>, 93: 159–63,</li><li>2000, “I, You, and It”, in ed.s Orenstein, Alex and Petr Kotatko, <em>Knowledge, Language and Logic</em>, Dordrecht, Holland: Kluwer Academic Publishers, 2000.</li></ul>



<p><strong>Diğer Eserler:</strong></p>



<ul class="wp-block-list"><li>Alston, William P., 1993, <em>The Reliability of Sense Perception</em>, Ithaca NY: Cornell University Press.</li><li>Armstrong, D. M., 1980, “Against ‘Ostrich’ Nominalism: a Reply to Michael Devitt”, <em>Pacific Philosophical Quarterly</em>, 61: 440–449.</li><li>Baldwin, Thomas, 2013, “C. I. Lewis and the Analyticity Debate”, Erich H. Reck, <em>The Historical Turn in Analytic Philosophy</em>, New York: Palgrave Macmillan, pp. 201–230.</li><li>Barrett, Robert and Roger Gibson (eds.), 1990, <em>Perspectives on Quine</em>, Oxford: Basil Blackwell.</li><li>Ben-Menahem, Yemima, 2016, “The Web and the Tree: Quine and James on the Growth of Knowledge”, in Janssen-Lauret and Kemp (eds.) 2016, 59–75.</li><li>Carnap Rudolf, 1928, <em>Der Logische Aufbau der Welt</em> (Berlin: Weltkreis-Verlag); translated by Rolf A. George as <em>The Logical Structure of the World</em>, London: Routledge and Kegan Paul, 1967.</li><li>–––, 1934, <em>Logische Syntax der Sprache</em>, Vienna: Julius Springer Verlag; translated by Amethe Smeaton as <em>Logical Syntax of Language</em>, London: Kegan Paul Trench, Trubner & Co., 1937.</li><li>Davidson, Donald, 1980, “Mental Events”, in <em>Essays on Actions and Events</em>, Oxford: Oxford University Press.</li><li>Ebbs, Gary, <em>Rule-Following and Realism</em>, Cambridge, MA: Harvard University Press, 1997.</li><li>–––, 2017, <em>Carnap, Quine, and Putnam on Methods of Inquiry</em>, Cambridge: Cambridge University Press.</li><li>Fodor, Jerry and Lepore, Ernie, 1992, <em>Holism: A Shopper’s Guide</em>, Oxford: Blackwell.</li><li>Føllesdal, Dagfinn, 1986, “Essentialism and Reference”, in Hahn and Schilpp (eds.) 1986, 97–113.</li><li>–––, 1990, “Indeterminacy and Mental States”, in Barrett and Gibson (eds.) 1990, 98–109.</li><li>Forster, Thomas, 2018, “Quine New Foundations”, in <em>The Stanford Encyclopedia of Philosophy</em>(Summer 2018 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <<a href="https://plato.stanford.edu/archives/sum2018/entries/quine-nf/">https://plato.stanford.edu/archives/sum2018/entries/quine-nf/</a>>.</li><li>Frege, Gottlob, 1884 <em>Die Grundlagen der Arithmetik</em>, Breslau: Willhelm Koebner Verlag; trans. by J. L. Austin as <em>The Foundations of Arithmetic</em>, Evanston, IL: Northwestern University Press, 1978.</li><li>Gettier, Edmund L., 1963, “Is Justified True Belief Knowledge?” <em>Analysis</em>, 23(6): 121–123.</li><li>Gibson, Roger F., Jr., 1982, <em>The Philosophy of W. V. Quine</em>, Tampa, FL: University of South Florida Press.</li><li>–––, 1988, <em>Enlightened Empiricism</em>, Tampa, FL: University of South Florida Press.</li><li>––– (ed.), 2004, <em>The Cambridge Companion to Quine</em>, Cambridge: Cambridge University Press.</li><li>Gregory, Paul, 2008, <em>Quine’s Naturalism: Language, Knowledge and the Subject</em>, New York: Continuum Press.</li><li>Grice, H. Paul, and P. F. Strawson, 1956, “In Defense of a Dogma”, 1956, <em>The Philosophical Review</em>, 65(2): 141–58.</li><li>Hahn, Edwin, and Paul Arthur Schilpp (eds.), 1986, <em>The Philosophy of W. V. Quine</em>, Peru, IL: Open Court; second, expanded edition, 1998.</li><li>Heal, Jane, 1994, “Semantic Holism: Still a Good Buy”, <em>Proceedings of the Aristotelian Society</em>, 94(1): 325–339.</li><li>Hookway, Christopher, 1998, <em>Quine</em>, Cambridge: Polity Press.</li><li>Hylton, Peter, 2007, <em>Quine</em>, London and New York: Routledge.</li><li>Janssen-Lauret, Frederique, and Kemp, Gary, 2016, <em>Quine and His Place in History</em>, London: Palgrave Macmillan.</li><li>Kaplan, David, 1968, “Quantifying In”, <em>Synthese</em>, 19(1/2): 178–214.</li><li>–––, 1986, “Opacity”, in Hahn and Schilpp (eds.) 1986, 229–289.</li><li>Kemp, Gary, 2006, <em>Quine: A Guide for the Perplexed</em>, New York: Continuum.</li><li>–––, 2016, “Underdetermination, Realism, and Transcendental Metaphysics in Quine”, in Janssen-Lauret and Kemp (eds.) 2016, 168-188.</li><li>Kripke, Saul, 1979, “A Puzzle About Belief”, <em>Meaning and Use</em>, A. Margalit (ed.), Dordrecht, Netherlands: D. Reidel. </li><li>Leonardi, Paolo and Marco Santambrogio (eds.), 1995, <em>On Quine: New Essays</em>, Cambridge, Cambridge University Press.</li><li>Lewis, David, 1973, <em>Counterfactuals</em>, Oxford: Blackwell; revised 1986, Cambridge, MA: Harvard University Press.</li><li>Lugg, Andrew, 2012, “W. V. Quine on Analyticity: ‘Two Dogmas of Empiricism’ in Context”, <em>Dialogue</em>, 51: 2321–46.</li><li>Moore, Adrian, 2012, <em>The Evolution of Modern Metaphysics: Making Sense of Things</em>, Cambridge: Cambridge University Press.</li><li>Orenstein, Alex. 2002, <em>W. V. Quine</em>, Princeton: Princeton University Press.</li><li>Orenstein, Alex and Petr Kotatko (eds.), 2000, <em>Knowledge, Language and Logic</em>, Dordrecht: Kluwer Academic Publishers.</li><li>Putnam, Hilary, 1962, “The Analytic and the Synthetic”, Herbert Feigl and Grover Maxwell (eds.), <em>Minnesota Studies in the Philosophy of Science</em> (Volume III), Minneapolis: University of Minnesota Press, pp. 358–97; reprinted in H. Putnam, <em>Mind, Language and Reality</em>, Cambridge: University of Cambridge Press, pp. 33–69.</li><li>Ramsey, Frank P., 1931, “Theories”, in R. B. Braithwaite (ed.), <em>The Foundations of Mathematics and other Logical Essays</em>, London: Routledge and Kegan Paul, 1931, pp. 212–236.</li><li>Ricketts, Thomas. 2011. “Roots of Ontological Relativity”. <em>American Philosophical Quarterly</em>, 48(3): 287–300.</li><li>Rosen, Gideon, 2014, “Quine and the Revival of Metaphysics” in <em>A Companion to W. V. O. Quine</em> Harman/Lepore Wiley-Blackwell.</li><li>Roth, Paul A., 1986, “Semantics Without Foundations”, <em>The Philosophy of W. V. Quine</em>, Hahn and Schilpp (eds.) 1986, Chicago and LaSalle Ill: Open Court, 433–462.</li><li>Searle, John, 1987, “Indeterminacy, Empiricism and the First Person”, in <em>The Journal of Philosophy</em>, 84(3): 123–146.</li><li>Severo, Rogério, 2008, “‘Plausible insofar as it is intelligible’: Quine on underdetermination”.<em>Synthese</em>, 161(1): 141–165.</li><li>Sinclair, Robert, 2016, “On Quine’s Debt to Pragmatism: C. I. Lewis and the Pragmatic A Priori”, in Janssen-Lauret and Kemp (eds.) 2016, 76–99.</li><li>Smith, Barry, 2014, “Quine and Chomsky on the Ins and Outs of Language”, in G. Harman and E. Lepore (eds.), <em>A Companion to W. V. O. Quine</em>, Oxford: Blackwell, pp. 483–507.</li><li>Sober, Elliot, 2000, “Quine’s Two Dogmas”, <em>Proceedings of the Aristotelian Society</em>(Supplementary Volume) 74: 237–280.</li><li>Strawson, P. F., 1959, <em>Individuals</em>, London: Methuen.</li><li>van Fraassen, Bas C., 1980. <em>The Scientific Image</em>, Oxford: Oxford University Press.</li><li>Verhaegh, Sander, 2018, <em>The Nature and Development of Quine’s Naturalism</em>, Oxford: Oxford University Press.</li><li>Wright, Crispin, 1997, “The Indeterminacy of Translation”, in <em>A Companion to the Philosophy of Language</em>, Bob Hale and Crispin Wright (eds.), Oxford: Blackwell Publishers.</li></ul>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Kualia-Logo-3.png" width="64" alt="Kualia Analitik Felsefe"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Kualia Analitik Felsefe</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"></div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2022/08/willard-van-orman-quine-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Willard Van Orman Quine (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Stoacılık (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/stoacilik-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/stoacilik-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[ Yazarlar: Marion Durand, Simon Shogry ve Dirk BaltzlyÇevirmen: Deniz KarakullukcuÇeviri Editörü: Hasan Ayer İçindekiler 1.1 Stoacılık ve Tarihi 1.2 Sistematiklik 1.3Kaynaklar 2. Fizik Teorisi 2.1 Cisimler ve Cismani-Olmayanlar 2.2 Bir Şey: En Üstün Cins 2.3 İlkeler ve Karışım 2.4 Elementler 2.5 Kozmik Döngü ve Kozmik Yangın 2.6 Kategoriler 2.7 Tanrı 2.8 Nedenler ve Determinizm 2.9 Psikoloji 3. Mantık 3.1Retorik ve Diyalektik 3.2 Dil Felsefesi ve Lekta 3.3 Önermeler 3.4 Tasımsal Mantık 3.5 Modalite (Kiplik) 3.6 Paradokslar 3.7 Epistemoloji 4. Etik 4.1 Telos 4.2 Erdem 4.3 Farksızlar (Indifferents) 4.4 Mülahaza (Consideration) 4.5 Stoacı Kozmopolitanizm 4.6 Oikeiôsis 4.7 Tutkular 5. Stoacılığın Etkileri
Author information





Deniz Karakullukcu



Lise eğitimini İstek Vakfı’nda tamamladı. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra şu anda üniversite eğitimine Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde devam etmektedir. Şu anda Roger Scruton&#039;ın &#039;&#039;How to Be a Conservative&#039;&#039; adlı kitabının çevirisini gerçekleştirmekte, aynı zamanda Komplike Dergi&#039;de yazarlık ve Daktilo1984&#039;de çevirmenlik yapmaktadır. Siyasi faaliyetlerini güncel olarak kurucularından olduğu Demokrasi ve Atılım Partisi&#039;nin yönetim kurulu üyesi olarak sürdürüyor.

 | 



Stoacılık (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2023/03/Marcus-Aurelius-e1677767929687.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Stoacılık, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<div class="wp-block-file"><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2023/03/Stoacilik-yeni.pdf">Yazıyı PDF olarak okumak için tıklayınız.</a><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2023/03/Stoacilik-yeni.pdf" class="wp-block-file__button wp-element-button" download aria-describedby="wp-block-file--media-ac7c6ed8-c818-48a6-b0e6-d0208c912d46">İndir</a></div>



<p><strong>Yazarlar: Marion Durand, Simon Shogry ve Dirk Baltzly<br>Çevirmen: Deniz Karakullukcu<br>Çeviri Editörü: Hasan Ayer</strong></p>



<p><strong><br></strong></p>



<h2 class="wp-block-heading"><strong>İçindeki</strong>ler</h2>



<ol class="wp-block-list">
<li><strong>Giriş</strong></li>
</ol>



<p>1.1 <strong>Stoacılık ve Tarihi</strong></p>



<p>1.2 <strong>Sistematiklik</strong></p>



<p>1.3<strong>Kaynaklar</strong></p>



<p>2. <strong>Fizik Teorisi</strong></p>



<p>2.1 <strong>Cisimler ve Cismani-Olmayanlar</strong></p>



<p>2.2 <strong>Bir Şey: En Üstün Cins</strong></p>



<p>2.3<strong> İlkeler ve Karışım</strong></p>



<p><strong>2.4 Elementler</strong></p>



<p>2.5 <strong>Kozmik Döngü ve Kozmik Yangın</strong></p>



<p>2.6 <strong>Kategoriler</strong></p>



<p>2.7 <strong>Tanrı</strong></p>



<p>2.8 <strong>Nedenler ve Determinizm</strong></p>



<p>2.9 <strong>Psikoloji</strong></p>



<p>3. <strong>Mantık</strong></p>



<p>3.1<strong>Retorik ve Diyalektik</strong></p>



<p>3.2 <strong>Dil Felsefesi ve <em>Lekta</em></strong></p>



<p>3.3 <strong>Önermeler</strong></p>



<p>3.4 <strong>Tasımsal Mantık</strong></p>



<p>3.5 <strong>Modalite (Kiplik)</strong></p>



<p>3.6 <strong>Paradokslar</strong></p>



<p>3.7 <strong>Epistemoloji</strong></p>



<p>4. <strong>Etik</strong></p>



<p>4.1 <strong>Telos</strong></p>



<p>4.2 <strong>Erdem</strong></p>



<p>4.3 <strong>Farksızlar (Indifferents)</strong></p>



<p>4.4 <strong>Mülahaza (Consideration)</strong></p>



<p>4.5 <strong>Stoacı Kozmopolitanizm</strong></p>



<p>4.6 <strong>Oikeiôsis</strong></p>



<p>4.7 <strong>Tutkular</strong></p>



<p>5. <strong>Stoacılığın Etkileri</strong></p>



<p><strong>5.1 Stoacılığın Gramerciler Üzerindeki Etkileri</strong></p>



<p>5.2 <strong>Stoacılığın Hristiyan Düşünürler Üzerindeki Etkisi</strong></p>



<p>5.3 <strong>Stoacılığın Rönesans ve Erken Modern Felsefe Üzerindeki Etkisi</strong></p>



<p>5.4 <strong>Stoacılığın Çağdaş Felsefe Üzerindeki Etkisi</strong></p>



<p><strong>Bibliyografya</strong></p>



<p><strong><br></strong></p>



<p>Stoacılık, Helenistik dönemin egemen felsefi sistemlerinden biriydi. Adını, Stoacıların ilk kuşağına mensup filozofların bir araya gelip ders verdiği, Atina’daki Agora’da bulunan ve duvar resimleriyle süslenmiş, boyalı sundurmadan (stoa poikilê) almıştı. Burada kurulan düşünce okulu, sundurmanın kendisinden çok daha uzun süre varlığını sürdürdü ve özellikle Roma dönemi ve sonrasında rağbet görmeye devam etti. Bu başlık, Stoacılığı, Stoacı felsefenin üç temel kısmının (fizik, mantık ve etik) ana doktrinleriyle argümanlarını ve bunların iç içe geçmiş yapısını inceliyor. Buna ek olarak, Stoacılığın tarihini, Stoacı doktrinin günümüze ulaşan kaynaklarını ve Stoacıların kendilerinden sonraki felsefeciler üzerindeki etkisini de ele alacağız.</p>



<p>1. Giriş</p>



<p>1.1 Stoacılık ve Tarihi</p>



<p>Stoa Okulu, M.Ö. 300 civarında, Kinik filozof Krates’in Platon’un Akademisi ile Megara Okulu’nun öğretilerinden etkilenen, aynı zamanda Sokratik diyalogların doymak bilmez bir okuyucusu olan öğrencisi Kıbrıslı Zenon tarafından kuruldu. Bu dönemde Stoacılar, Epikür’ün Atina’da kısa bir süre önce kurduğu okulla rekabet halindeydi. Öyle ki, Stoacı ve Epikürcü görüşler hala birbiriyle kıyaslanıp karşılaştırılıyor. Zenon’dan sonra okulun skholarkhesliğini<a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2023/03/stoacilik-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftn1">[1]</a> önce Assoslu Cleanthes, ardından da MÖ 230’dan 206’ya kadar okulu idareciliğini yapan ve belki de tarihteki en önemli teorisyeni ve sistemleştiricisi olan Solili Hrisippos üstlendi. Hrisippos’tan sonra, “skholarkhes” unvanı, sonuncusu (MÖ 2. yüzyılın ortalarında) Babilli Diogenes olacak şekilde öğrencilerine geçti.</p>



<p>Bazı uzmanlar bu gelişmeyi, Stoacılıkta “Eski Stoa”dan “Orta Stoa”ya geçişteki bir kırılma noktası olarak görüyor. Ancak bu adlandırmaların ne düzeyde doğru ve tutarlı olduğu tartışma konusudur (bkz. Inwood 2022). Yine de, ”Orta Stoacılık” tabiri, M.Ö. ikinci ve birinci yüzyıllarda Stoacı filozofların eserlerini ifade etmek için sıklıkla kullanılmaktadır. İkinci yüzyılda yaşanan önemli gelişmelerden bir diğeri, Akademi’den Carneades’in Stoacı görüşlere yönelttiği ve Diogenes’in halefi Tarsuslu Antipater’in detaylıca yanıt verdiği eleştirilerdir. Diogenes ve Antipater’in, MÖ 2. yüzyılın ikinci yarısında Panaetius ve MÖ 1. yüzyılda onun öğrencisi Posidonius ile zirveye ulaşan Platoncu (Sedley 2003; Reydams-Schils 1999) ve Aristotelesçi doktrinler ile artan etkileşimin de öncüsü olduğu düşünülüyor. Antipater’den sonraki gelişmeler için Inwood 2022’ye, Panaetius ve Posidonius’un katkıları ve önceki düşünürlerle olan ilişkileri için ise Tieleman 2007’ye bakınız.</p>



<p>Stoacılık, özellikle Roma döneminde revaçtaydı. Kendini hiçbir zaman bir Stoacı olarak tanımlamasa da Atina’da aldığı felsefe eğitimin ardından Stoacılığın Roma’da popülerleşmesi için çaba gösteren ve felsefi çalışmalarında Stoacı teoriden yoğun biçimde yararlanan Cicero, <em>De Officiis</em>‘i yazarken Panaetius’un aynı adlı risalesini model aldı. Stoa okuluyla ilişkilendiren düşünürler arasında İmparatorluk döneminin önde gelen kamusal figürleri de bulunuyordu. Örneğin M.Ö. 1. yüzyılın sonlarında Stoacı filozof Arius Didymus, İmparator Augustus’un önde gelen danışmanlarından biriydi. Arius’tan bir nesil sonra Seneca, Nero’nun danışmanı olarak görev yapacaktı. Bir köle olarak doğan Epiktetos, M.S. 93’te Domitianus tarafından Roma’dan kovulan filozoflar arasında yer alıyordu. Epiktetos’un, öğrencisi Arrian tarafından kaydedilen eserleri, M.S. 161-180 yılları arasında Roma İmparatoru olan Marcus Aurelius’u büyük ölçüde etkileyecekti. Ayrıca, psikoloji ve etik teorileri üzerine yazdığı <em>Etiğin Unsurları</em> risalesi kısmen günümüze ulaşan Hierokles de MS 2. yüzyılda yaşamış Stoacı filozoflar arasındadır (bkz. Ramelli 2009).</p>



<p>Stoa okulunun şu ya da bu şekilde varlık gösterdiği bu zaman diliminde, filozofların benimsediği görüşlerde ve eğildikleri konularda çeşitli değişimler yaşanması şaşırtıcı olmasa gerek. Bu başlıkta bir kısmını ele alacağımız bu okul içi gelişmelerin ve anlaşmazlıkların mahiyeti ve kapsamı, bilimsel tartışmaların konusu olmaya devam ediyor.</p>



<p>1.2 Sistematiklik</p>



<p>Zenon’dan itibaren Stoacı felsefe, üç alandan oluşacak şekilde ele alındı: fizik (<em>phusikê</em>), mantık (<em>logikê</em>) ve etik (<em>êthikê</em>). Bu alanların her biri, günümüzde ayrı disiplinler olarak ele alınan çok sayıda konuyu içerir. Örneğin Stoacılıkta mantık, yalnızca formel mantığı değil, aynı zamanda günümüzde dil felsefesi, epistemoloji ve zihin felsefesinin alanına giren konuları da barındırır. Stoacılar, felsefenin bu üç alanının, birbirine bağlı ve kendi içinde tutarlı bir sistem oluşturmak için birlikte çalıştığını düşünüyordu (bu sistemleştirme iddiasının ne kadar güçlü bir şekilde ele alındığı tartışmalıdır; detaylı bilgi için aşağıya bakınız). Stoacılar, felsefenin üç alanının ne şekilde bir araya gelip bir bütün oluşturduğunu göstermeyi amaçlayan bir dizi analojiden yararlanıyordu:</p>



<p>[Stoacılar], felsefeyi yaşayan bir varlığa benzetirken; mantığı onu oluşturan kemiklere ve sinirlere, ahlakı etli kısımlara ve fiziği bu canlı varlığın ruhuna benzetirler. Başka bir örneklemede ise felsefeyle yumurta arasında benzerlik kurmuşlardır. Buna göre yumurtanın kabuğu mantığa, akı ahlâka, içi yani sarısı da fiziğe karşılık gelir. Stoacıların felsefeyi bir bahçeye benzettiği de olmuştur. Burada mantık, bu bahçeyi çevreleyen ve koruyan bir duvar vazifesi görürken, fizik bahçenin içindeki bitkiler, ahlâk da bunların meyveleridir (Diogenes Laertios, 26B; bu başlıktaki alıntılara dair rehber için kaynakçaya bakınız)</p>



<p>Diogenes Laertios’un aktardığı son iki analojide, Stoacılara göre felsefenin amacının erdemli olmak, yani bilgeliğe ulaşmak ve böylece iyi bir yaşam sürmek olduğu fikrine işaret edildiği görülüyor. Dolayısıyla burada varılmak istenen temel amaç (yani Antik Çağ filozoflarının yumurta sarısı tarafından beslendiğini varsaydıkları mahsuller veya yumurta akı) etiğin kapsamında bulunur. Felsefenin diğer alanları ise bu amaca ulaşmada vazgeçilmez bir rol oynar. Stoacıların ortodoks pozisyonuna göre bir insan gelişebilmek için (human flourishing) felsefenin bu üç alanında da ustalaşmak zorundadır. Bu yaklaşım, Stoacıların çeşitli felsefi soruları ele alma biçiminde ve teorilerinin farklı bölümleri arasında karşımıza çıkan çok sayıda bağlantıda açıkça görülmektedir: Stoacı felsefenin bir alanında varılan sonuçlar, bir diğerinde varılan başka sonuçları pekiştirme ve onaylama eğilimi gösterir. Stoacı sistemin birliğine ilişkin yakın dönemde yapılan tartışmalar için Bronowski 2019, bölüm 1’e bakınız ve Christensen 1962, Ierodiakonou 1993 ve Inwood 2012 ile karşılaştırınız. Stoacı etiğin, Stoacı sistemin diğer alanlarıyla, özellikle de fizikle bağlantısına ilişkin tartışmalar için, etiğe ilişkin alanları fizik teorisinden bağımsız olarak ele alan Annas 1993’e ve bu ikisini tümüyle iç içe geçmiş olarak gören Cooper 1999’a ve 2012’ye bakınız (ayrıca bkz. Betegh 2003).</p>



<p>1.3 Kaynaklar</p>



<p>Stoacıların felsefeye olan katkılarını, şerh çalışmalarına önemli bir engel teşkil eden orijinal metinlere erişim sorununu vurgulamadan değerlendirmek imkânsızdır. Antik çağdaki üretkenliklerine rağmen, Stoa okulunun başına geçen ilk üç düşünür olan Zenon, Cleanthes ve Hrisippos tarafından yazılan eserlerin birinin bile tamamı günümüze ulaşmış değil. Örneğin Hrisippos’un 150’den fazla eser kaleme aldığı, ancak bunların yalnızca fragmanlarının günümüze ulaştığı bildiriliyor. Aynı şekilde, Orta Stoa’da yazılan risaleler de günümüze ulaşmış değil. Stoacı filozofların günümüze eksiksiz olarak ulaşan eserleri, İmparatorluk döneminde yaşamış Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius’un yanı sıra Cornutus, Cleomedes ve Hierokles gibi daha az bilinen yazarların eserlerinden oluşuyor (bu konu, Inwood 2022’de ele alınmıştır). Eserlerinde büyük ölçüde etiğe odaklanan Seneca, Epictetos ve Marcus Aurelius, Stoacı sistemin geniş ve kapsamlı teorik temellerini yalnızca yüzeyse bir şekilde ele alırlar (mantık hakkındaki görüşleri için bkz. Barnes 1997). Bu geç dönem Stoacılarının da kendi felsefi gündemleri olduğundan, eserleri doğrudan seleflerinin görüşlerini yansıtmayabilmektedir.</p>



<p>Eski Stoa hakkında ayrıntılı bilgi için, Diogenes Laertios’un <em>Ünlü Filozofların Yaşamları, Öğretileri ve Deyişleri </em>adlı eserinin 7. cildindeki ansiklopedik rivayetlere, hatalı biçimde Plutarhos’a atfedilen <em>Filozofların Doğa Üzerine Düşünceleri</em> (<em>Placita</em>) ve Stobaeus’un <em>Alıntılar</em>‘ını (<em>Eclogae</em>) – ve bu eserlerde kaynak olarak kullanılan Aetius’u (yaklaşık M.S. 1. yüzyıl) ve Arius Didymus’u (MÖ–MS 1. yüzyıl ) -da içeren geç dönem doksografilerinde veya kendi amaçları doğrultusunda Stoacılar üzerine tartışma yürüten diğer filozoflara itimat etmek zorundayız. İkinci grubun neredeyse tamamı Stoacılara karşı olumsuz bir tutum almaktadır. Bunların arasında, <em>Karışım Üzerine</em> ve <em>Kader Üzerine </em>şerhlerinde Stoacıları eleştiren ve onların görüşlerini Aristoteles’in diğer eserleriyle karşılaştıran Aristoteles şarihi Afrodisiaslı İskender (MS 2. yüzyılın sonları); <em>Stoacıların Kendileriyle Çelişmesi Üzerine</em> ve <em>Stoacıların Ortak Kavramsallaştırmaları Karşısında</em> gibi Stoacılık karşıtı risaleler yazan Platoncu Plutarhos (MS 1.-2. yy); tıp üzerine eserler kaleme alan Galen (MS 2. yüzyıl); Stoacı sistemin çoğu yönünü keskin bir şekilde eleştiren ve bunu yaparken Stoacı doktrin hakkında ayrıntılı incelemeler sunan Pyrrhoncu şüpheci Sextus Empiricus (M.S. 2. yüzyıl) ; Neo-Platonist Plotinos (M.S. 3. yüzyıl); Hristiyan piskoposları Eusebius (M.S. 3. – 4. yy) ve Nemesius (MS 400 dolaylarında); ve altıncı yüzyılda yaşamış Neo-Platoncu şarih Simplicius vardır. Bir diğer önemli kaynak da Cicero’dur (MÖ 1. yy). Her ne kadar Cicero’nun felsefi pozisyonu, hocası Larissalı Philo’nun ve Yeni Akademi’nin pozisyonuna yakın olsa da, Stoacılığın ”yüksek ahlaki tonu” olarak gördüğü şeye ilgiyle yaklaşmaktadır. Cicero, özellikle <em>Akademik Şüphecilik Üzerine</em>, <em>Tanrıların Doğası</em> Üzerine ve <em>Ahlaki Erekler Üzerine</em> (<em>De Finibus</em>) gibi felsefi eserlerinde Stoacı görüşlere yönelik eleştirel bir tartışma üreterek bunlara Latince özetler sunar. Detaylı bilgi için <em>Antik Çağ Felsefesi’nin Doksografisi</em>‘de adlı başlığa bakınız.</p>



<p>Uzmanlar, bu kaynaklardan yararlanarak alıntılardan ve doksografik bulgulardan oluşan derlemeler oluşturdular. Türünün ilk örneği olan ve 1903-5 yılları arasında yayımlanan von Arnim’in <em>Stoicorum Veterum Fragmenta</em> (SVF) koleksiyonu, Stoacı eserlerin fragmanlarını ve bunların orijinal Yunanca ve Latince vesikalarını üç ciltlik bir sette bir araya getirdi. Erken dönem Stoacıların fragmanları ve vesikaları genellikle von Arnim’in cilt numaralarıyla ve metin numaralandırmasıyla (örneğin SVF I.345. şeklinde) anılır. 20. yüzyılın ikinci yarısında, A. A. Long ve D. Sedley’nin, birinci cildinde Stoacılar, Epikurosçular ve Şüpheciler üzerine birçok önemli metnin İngilizce çevirilerini ve şerhlerini bulunduran 1987 tarihli <em>Helenistik Filozoflar </em>(LS) adlı eseri sayesinde Helenistik felsefeye ve özellikle Stoacılara olan ilgi yeniden canlanmıştır. Bu eseri 1988’de B. Inwood ve L. P. Gerson tarafından düzenlenen (ve 1997’de ikinci baskısı yapılan) ve birincil kaynaklardan oluşan bir derleme niteliğindeki <em>Helenistik Felsefe</em> izledi. 1987’de K. Hülser’in <em>Die Fragmente zur Dialektik der Stoiker</em> (FDS) adlı eserinde diyalektiğe ilişkin fragmanların Almanca çevirileri derlendi. Güncel olarak ise, 2022’de, B. Inwood tarafından yazılan <em>Geç Dönem Stoacılığı</em> MÖ 155 – M.S. 200 arasında faaliyet gösteren, ancak ihmal edilen bazı Stoacı düşünürlerin eserlerini literatüre kazandırmış oldu.</p>



<p>Bu şekilde derlenip günümüze ulaşan metinler, okuyucuların Stoacılık külliyatı hakkında ve Stoacı doktrinin gelişimini konusunda fikir sahibi olmalarını sağladı. Stoacıların bazı alanlarda ne düşündüğü konusunda bir ölçüde fikir birliği olduğundan söz edebiliriz. Hatta Stoacıların felsefeye getirdikleri bazı yenilikleri kimlerin gerçekleştirdiği konusunda isim telaffuz etmek bile mümkün. Gelgelelim, diğer alanlarda, elimizdeki yetersiz deliller üzerinden yaptığımız yorumlar tartışma konusu olmaya devam ediyor.</p>



<p>2. Fizik Teorisi</p>



<p>Stoacı fizik teorisi, geleneksel olarak doğa felsefesinin kapsadığı konuları içeriyordu. Stoacıların ontolojilerini ve metafizik teorilerini geliştirdikleri alan burasıydı. Stoacıların felsefeye yönelik sistematik yaklaşımlarından bekleneceği üzere, Stoacı fizik teorisinin büyük bölümü, onların etik görüşlerinin temelini oluşturarak aynı zamanda mantık ve dil felsefeleriyle de etkileşim halindedir.</p>



<p>2.1 Cisimler ve Cismani-Olmayanlar</p>



<p>Stoacı ontoloji, kökten materyalisttir ya da daha doğru bir tabirle cismanicidir (corporealist). Stoacılara göre yalnızca cisimler vardır, çünkü sadece cisimler fiil gerçekleştirme veya [kendilerine göre/kendilerine doğru] fiil gerçekleştirilme kapasitesine sahiptir (Cicero, 45A; Sextus, 45B, Nemesius, 45C). Bu pozisyonun çeşitli sonuçları vardır: <em>Nefs</em> (<em>soul</em>) bir cisimdir, nitelikleri de öyle. Hatta, örneğin, hikmet de bir cisimdir (aşağıya bakınız, 2.9). Bu durum, dünyanın karmaşık (<em>intricate</em>) yapısından kaynaklanmaktadır (2.3).</p>



<p>Buna rağmen cisimler, varlık yapılarını kaybetmezler. Yalnızca cisimlerin var olmasına (exist), yani yalnızca cisimlerin varlığa sahip olmasına (have being) rağmen, Stoacılar, bundan daha az veya her halükarda ayrık olan ve ”uzaydan ve zamandan muaf bir varoluşa sahip” (subsisting, <em>huphistanai</em>) ontolojik statülere sahip münferit varlıkları (entity) da tanır. Bu, dört cismani-olmayana ilişkin bir meseledir: zaman, mekan, boşluk ve <em>lekta</em>. Boşluk, belki de bu dördü arasında en sezgisel olarak kavranılandır: “cismani-değildir (incorporeal) ve fiziksel varlığı yoktur (intangible), ne şekli vardır ne de şekil alır, ne kendisine doğru bir fiil gerçekleştirilir, ne de herhangi bir fiil gerçekleştirir, yalnızca cisim [teslim] alabilir” (Cleomedes, 49C). Boşluk, evren için esastır zira onu çevreler ve döngüsel kozmik yangınlar (cyclical conflagrations) sırasında cisimlerin içine doğru hareket etmesine neden olur (boşluk hakkında daha fazla bilgi aşağıda, 2.5’te; bkz. de Harven 2015). Mekan’ın cismani-olmayan hâli, cismin alıcısı olabildiği, ancak fiil gerçekleştirme veya ona doğru fiil gerçekleştirilme gücünden yoksun olduğu ölçüde gerekçelendirilmiş olur. Zamanın cismani-olmayan halini anlamak daha zordur (bu konuya ilişkin güncel bir değerlendirme için bkz. Salles 2018). Zamanın veçheleri (aspect) olarak kabul edebileceğimiz şeylerden bazıları da gece ve gündüz veya yıllar gibi üzerinde tartışma olmayan (ihtilafsız) cisimlerdir: Ayrıca, Stoacılar, geçmişin ve geleceğin uzaydan ve zamandan muaf bir varoluşa sahip olduğunu (subsist), şimdiki zamanın ise “süregeldiğini” (obtain) veya “gerçekleştiğini” (is realized; <em>huparchein</em>, akademide sıklıkla üzerinde çalışılan bir terim: bkz. Goldschmidt 1972, Barnes 2007, s. 69, Bailey 2014) söyler. Zamanın cismani olmadığını anlamanın bir yolu, cisimlerin geçtiği zamansal aralıklardan oluşan (intervals) mekan ile arasında benzeşimler kurmaktır (karş. Sedley 1999, bölüm 6) Cismani-olmayan ögelerin (item) son türü olan <em>lekta</em>‘nın bu listede göze çarptığı söylenebilir. <em>Lekta</em>, genellikle “söylenebilir [şey]” (<em>legein</em>‘den “söylemek”) olarak çevrilir, kabaca, söylenebilen veya dilsel ifadelerle ifade edilebilen ve izlenimler ile düşüncelerin içeriğini oluşturan türden şeylerdir. Söylenebilirler, Mantık (3.2) bölümünde daha ayrıntılı olarak ele alınsalar da Nedensellik (2.8) bölümünde de önemli bir rol oynuyorlar. Bunun yanı sıra, metafizik statüleri de önemli bir tartışma konusudur. <em>Lekta </em>konusundaki güncel bir değerlendirme için bkz. Bronowski 2019; ayrıca bkz. Frede 1994b.</p>



<p>Cismani-olmayanların ”uzaydan ve zamandan muaf bir varoluşa sahip” (<em>huphistanai</em>) olduklarının söylenmesi şaşırtıcıdır.  Öyle ki, bu ontolojik statünün doğası bir muamma olmaktan öteye gitmez. Uzaydan ve zamandan muaf bir varoluşa sahip olmalarının neye bağlı olduğu (eğer ki böyle bir şey varsa) bile açık değildir. Genellikle mekânın, boşluğun ve zamanın zihinden bağımsız olduğu konusunda ise bir fikir birliği vardır. Birçok kişi, bu durumun <em>lekta </em>için de geçerli olduğu konusunda da hemfikirdir (Long 1971, <em>lekta</em>nın zihne bağlı olduğu şeklindeki alternatif görüşün en güçlü savunucularından biridir). Her halükarda, cismani-olmayan varlıkların, aynı cisimler gibi, evrenin oluşumu için gerekli bir esas (essential) olduğu ve hem cisimlerin hem de cismani-olmayanların “bir şey” (<em>ti</em>) olma statüsünü taşıdığı açıktır.</p>



<p>2.2 Bir Şey: En Üstün Cins</p>



<p>“Bir şey” (<em>ti</em>), “tüm”ü (<em>to pan</em>) oluşturan “varlık”tan (being) daha geniş olan “en üstün cins” (Seneca, 27A) olarak tanımlanır. Stoacılar, varlığını inkar ettikleri diğer münferit-varlıkları (entity), birbirine eşit olarak konumlandırdıkları kurgusal münferit-varlıklar ve kavramlar veya tümeller de dahil olmak üzere “zihnin yarattığı hayal ürünleri” olarak görürler (Diogenes Laertios, 32C). Özellikle tümellerin kısmi-bir-şey (<em>hosanei ti</em>) veya bir-şey-olmayan (<em>outina</em>) oldukları söylenir (Diogenes Laertios, 32C; Stobaeus, 30A). Bu durum, söz konusu münferit-varlıkların statüsüne ve özellikle de “bir şeyler” sınıfına göre nerede durduklarına dair birçok tartışmaya ve spekülasyona yol açmıştır. Konuyla ilgili farklı görüşler için bkz. Brunschwig 1988; Sedley 1984, 1999; Caston 1999; Sellars 2011; Bailey 2014. sınırların metafizik statüsü de benzer şekilde tartışma konusudur: bkz. Ju 2009.</p>



<p>2.3 İlkeler ve Karışım</p>



<p>Stoacı fiziğin ve sunduğu doğa fenomenlerine ilişkin açıklamaların temelinde, <em>pneuma</em>yla, birincil maddeyle (primary matter), dört elementle (ateş, su, toprak ve hava) ve bir bütün olarak kozmosla karmaşık ve üzerinde sıklıkla tartışılan ilişkilere sahip iki ilke (<em>archai</em>), yani aktif ilke ve pasif ilke yatmaktadır. Bu terimlerin, günümüze ulaşan fragmanlarda farklı anlamlarda kullanılması, tutarlı ve bütüncül bir fizik teorisini yeniden tesis etmeyi zorlaştırmaktadır.</p>



<p>Aktif ve pasif ilkeler bir araya geldiğinde dünyayı ve içindeki diğer her şeyi oluşturur. Bu amaç doğrultusunda, Tanrı veya Zeus ile özdeşleştirilen aktif ilke (Stoacı teoloji hakkında daha detaylı tartışmalar için bkz. 2.7), (en azından Zeno tarafından) birincil madde olarak adlandırılan pasif ilke doğrultusunda hareket eder. Birincil madde ezeli ve ebedidir (eternal), nitelenmemiştir (unqualified), biçimsizdir ve eylemsizdir (inert). Birincil madde, dünyada nesneler yaratmak için aktif ilke tarafından baştan sona yayılır (suffused). Aktif ve pasif ilkeler bu şekilde hem kozmosu hem de içindeki tüm nesneleri teşkil eder (constitute). Stoacılar, bunların tümüyle harmanlandığını veya “baştan sona” karıştırıldığını vurguladılar. (Galen, 47H; Aphrodisiaslı İskender, 48C) ve iki cismin aynı zamanda ve aynı mekanda olmasına olanak sağlayan bir karışım teorisi (theory of mixture) geliştirdiler ( Hensley 2018; bkz. Helle 2018 ve 2022).</p>



<p>İlahi aktif ilkenin aracına pneuma, yani “nefes” denir (Hensley 2020). Pneuma, doğası gereği, içsel “gerginlik” (tensility) özelliğini teşkil eden, içe ve dışa doğru eş zamanlı bir devinime sahiptir. Pneuma (diğer) tüm cisimlerin içinden geçer; dışa doğru deviniminde onlara sahip oldukları nitelikleri verir, içe doğru deviniminde ise onları birleşik nesneler haline getirir (Nemesius, 47J; cf. Helle 2021). Pneumanın dereceleri vardır ve bu nedenle nüfuz ettiği cisimlere farklı nitelikler bahşeder. Cansız bir nesneyi ayakta tutan pneuma bir “<em>tenor</em>“dur (<em>hexis</em>, lafzen “tutan şey”). Pneuma, bitkilerde buna ek olarak “fizik”tir (<em>phusis</em>, lafzen “doğa”) ve hayvanlarda “nefs”tir (<em>psûkhê</em>, aşağıya 2.9’a bakınız).</p>



<p>2.4 Elementler</p>



<p>Dört element, yani ateş, hava, su ve toprak da Stoacıların fizik teorilerinde yer verdikleri önemli varlıklar arasındadır. Ancak dönemin kaynaklarında, elementlerin diğer cisimlerle ve özellikle iki ilkeyle ilişkisi konusunda yer alan bilgiler birbiriyle çelişmektedir. Pasif ilkeden farklı olarak, elementlerin bazı niteliklere sahip olduğu görülür (örneğin ateş sıcaktır). Buna ek olarak, elementlerin kimi zaman ilkeleri kendilerinin teşkil ettiği veya bir araya getirdiği görülmektedir. Örneğin aktif ilkenin ateş ve havadan oluştuğu söylenirken, maddenin su ve topraktan oluştuğu söylenir (Nemesius, 47D). Aktif ilke, ateşli (fiery) olarak tanımlanır (Galen, On the Habits of the Soul, 4.783). <em>Pneuma</em>‘nın gerginliği ise diğer elementlerin yoğunluğunun değişmesi sonucunda sırasıyla seyrelip yoğuşan sıcak ateşin ve soğuk havanın etkileşimi ile açıklanır.</p>



<p>2.5 Kozmik Döngü ve Kozmik Yangın</p>



<p>Başta ateş olmak üzere elementler, kozmogonide ve kozmogonik süreçte merkezi bir rol oynar (Hensley 2021, Salles 2015, Long 2008, Hahm 1977). Stoacılar, kozmosun, kozmik yangın (conflagration) dönemleri (yani her şeyin ateş olduğu bir durum) ile kozmik düzen dönemleri (yani deneyimlediğimiz dünya) arasında sonsuz bir tekerrür döngüsünde gidip geldiğini öne sürer (Nemesius, 52C). Bu dönemler arasında, dört elementin de var olduğu kozmosu yaratmak için elementlerin oluşumu (generation) meydana gelir. (Bu ortodoks Stoacı görüş, başta Panaetius olmak üzere kimi düşünürler tarafından reddedildi (Van Staaten, fr. 65).)</p>



<p>Kozmik yangınlarla sonlanan bu dünya-döngüleri (world-cycles) fikri, bir dizi soruyu beraberinde getiriyor. Bir sonraki dünya döngüsünde bu ansiklopedi başlığını okuyan kişi, başka bir ”sen” mi olacak? Yoksa sana her şeyiyle benzeyen biri mi? Farklı kaynaklar, Stoacıların bu sorulara farklı cevaplar verdiğini söylüyor. (Kişinin aynılığı için bkz. İskender, 52F; ayırt edilemez olan ancak özdeş olmayan biri için bkz. Origen, 52G.) Ezeli ve ebedi tekerrür doktrini Stoacıların zamana ilişkin görüşleriyle de ilgilidir. Acaba Stoacılar, senin (ya da senden ayırt edilemeyen birinin) bir sonraki dünya döngüsünde bu başlığı okuduğun anı, gelecekte bir an mı (burada zamanın doğrusal olduğunu varsayıyoruz) yoksa tam olarak aynı an (burada ise zamanın dairesel olduğunu varsayıyoruz) mı olduğunu varsaymışlardı? Stoacıların, zamana ilişkin “devinim boyutu (<em>diastêma</em>)” veya “dünyanın devinimi” (Simplicius, 51A) tanımlarının bu soruya iyi bir yanıt veremediği görülüyor. Konuyla ilgili açık bir tartışma için bkz. Long 1985 ve Hudson 1990; ayrıca bkz. Greene 2018 ve Salles 2018.</p>



<p>2.6 Kategoriler</p>



<p>Temel ontolojinin yanı sıra, Stoacılar “kategoriler” olarak adlandırılan dört sınıf tanımlar (bkz. Menn 1999): madde veya töz (<em>hupokeimenon</em>), nitelik (<em>poion</em>), eğilim (<em>pôs echon</em>), nispi eğilim veya bağıntı (<em>pros ti pôs echon</em>). Töz, pasif ilkelerin veya elementlerin bir parçasıdır. Bu şekilde tasavvur edilen bir nesne, maddelerden oluşan bir yığındır. Ortak (common) ve uygun (proper) şeklinde ikiye ayrılan nitelikler, pneuma’nın, maddeyi belirli özellikler (property) vererek düzenleyen bir parçasıdır. Bilhassa, pneuma’nın parçası, onu belirli bir nesne haline getirmek için altta yatan maddeyi ya da tözü birleştirmeye yardımcı olur. Bu ikinci işlevin, örneğin Sokrates olma niteliği gibi bir uygun nitelik (proper quality) olması muhtemeldir (uygun nitelikler için bkz. Nawar 2017). Uygun nitelikler, kimlik ve bireyselleşme ile ilgili konularda önemli bir rol oynar (cf. Sedley 1982, Lewis 1995). Nesneler, münhasıran şu ya da bu kategoriye ait değildir. Bir nesneden, töz (<em>hupokeimenon</em>) veya başka nitelikler taşıyabilen bir nitelenmiş nesne (qualified object) olarak söz edebiliriz. Eğilim ve bağıntılar, paradigmatik olarak hâlihazırda nitelenmiş nesnelerin özellikleridir. Örneğin, belirli bir şekilde eğilime sahip ele yumruk denir (Sextus, 33P). Bağıntılar, aralarında ilişki olduğu söylenen nesnelere (<em>relata</em>) bağlı özelliklerdir, böylelikle söz konusu nesnelerin değişmesi, bağıntının, örneğin “[bir nesnenin] sağında olmanın”, sonlanmasına neden olur. Kategoriler, etik ve psikoloji de dâhil olmak üzere çeşitli alanlarda (bkz. İskender, 29A ve Seneca, 29B), bilginin belirli bir eğilim gösteren komuta yetisi (commanding faculty) olduğu gibi iddialarda kullanılır (Sextus, 33P).</p>



<p>2.7 Tanrı</p>



<p>Stoacılar, kendi ontolojilerine uygun biçimde, Tanrı’yı aktif ilkeyle özdeş ve cismani bir varlık olarak ele alırlar. Tanrı, ayrıca, ebedi ve ezeli akıl (logos: Diogenes Laertios, 44B) veya maddeyi kendi planına göre yapılandıran, akıllı ve tasarlayan ateş veya nefes (<em>pneuma</em>) olarak da nitelendirilir (Aetius, 46A). Stoacılıkta Tanrı, bu nedenle, tüm kozmosa içkindir ve onun gelişimini en küçük ayrıntısına kadar yönlendirir. Kosmosun tamamı yaşayan bir şeydir ve bir hayvanın yaşam gücünün hayvanın bedeninden ayrılmaması gibi, Tanrı da kozmostan ayrılamaz; mevcudiyetiyle (presence) ona canlılık katar, hareket ettirir ve yönlendirir. Tasarlayan ateş (designing fire), daha sonra gelişecek olan her şeyin ilk ilkelerini veya doğrultularını içeren sperme veya tohuma benzetilir (Diogenes Laertios, 46B; Eusebius’ta Aristocles, 46G). Bu durum, kozmosun doğasını ve onun tüm parçalarını, doğası gereği akıl sahibi bir güç tarafından yönetilir hale getirir. Stoacılığa göre Tanrı ve ilahi fiiller, Yunan mitolojisindeki tanrılar gibi gelişigüzel ve öngörülemez değildir. Tanrı, oldukça düzenli, rasyonel ve mukaddirdir (providential). Tanrı’nın pneuma ile ilişkisinin kökenleri, Helenistik dönemin tıp teorilerine dayandırılabilir: bkz. Baltzly 2003 ve Annas 1992. Stoacılıkta Tanrı ve onun kozmosla ilişkisi konusunda Salles 2009’daki makalelere bkz.</p>



<p>2.8 Nedenler and Determinizm</p>



<p>Hem metafiziğin ve hem de mantığın alanına giren önemli konular arasında nedensel determinizm de yer almaktadır. Stoacılar, nedensellik konusunda, şimdiki zamanın tamamen geçmiş olaylar tarafından belirlendiğini kabul eden, ancak yine de uyumculuğun (compatibilism) bir çeşidini savunarak ahlaki sorumluluğun kapsamını korumak isteyen deterministlerdir.</p>



<p>Stoacıların nedenselliğe ilişkin analizi tuhaftır ve modern dünyadan bakıldığında insana garip gelebilir. Stoacılar, her nedenin, cismani-olmayan bir şeye ait bir cismin nedeni haline gelen başka bir cisim olduğunu söylerler. Örneğin, bir cisim olan neşter, cismani-olmayan “kesilmek” yükleminin ete, yani başka bir cisme ilişkin nedeni olur. (Sextus, 55B; bkz. Stobaeus, 55A). İlaveten, Stoacılar, uyumculuğu savunmak için kullandıkları bir nedenler taksonomisi geliştirdiler. Bu taksonomiye ilişkin kaynaklar karmaşıktır ve anlaşılır olmaktan uzaktır. </p>



<p>Stoacıların kader olarak adlandırdığı, yani Zeus’un -rasyonel ve öngörülebilir- iradesinin işleyişiyle özdeşleştirdikleri kavram, “bütünün; kesin, doğal ve bitmek bilmeyen (everlasting) düzenidir: bir dizi şey birbirinin peşinden gider, biri öbürünün yerine geçer ve aralarındaki bağlantılı olma durumu (interconnexion) bozulmaz.” (Aulus Gellius, 55K). Başka bir deyişle, dünyada meydana gelen her olay, bir nedenin veya nedenler zincirinin sonucudur, böylece, meydana gelen her şey, metafiziksel olarak bu zincirdeki önceki nedenler tarafından belirlenir (ancak bu durum, mantıksal olarak zorunlu değildir; de Harven 2016 ile karşılaştırın). Bu nedenler dizisi kaçınılmazdır.</p>



<p>Bu nedenler dizisinin kaçınılmazlığı, eyleme ve ahlaki sorumluluğa dair endişelere yol açar. “Tembellik argümanı”yla (Cicero, 55S) ete kemiğe bürünen ilk endişeye göre, eğer tüm eylemlerimiz ve bunların sonuçları önceden belirlenmişse, bir eylemde bulunmanın hiçbir anlamı yoktur: Eğer doktorun geleceği zaten belliyse, hasta olunca neden eve doktor çağıralım ki? İkinci endişeye göre ise, eğer eylemlerim önceki nedenlerden kaynaklanıyorsa, benim iradem altında değillerdir ve bu nedenle onlardan gerçek anlamda sorumlu olduğum söylenemez.</p>



<p>Hrisippos, ilkine cevap olarak, bütün olayların birbirinden bağımsız olmadığını öne sürer. Aksine, bazılarının kaderi ortaktır (co-fated): Bunlar, aynı nedenler zincirinin ayrılmaz parçalarıdır. Doktoru çağırmak ve doktorun eve gelişi, aynı hastanın iyileşmesi gibi, birbirine bağlı olaylardır. Doktor çağrılmadıkça eve gelmez, doktor gelmezse de hasta iyileşmez. Dolayısıyla, doktoru aramak, lüzumsuz veya anlamsız değildir. Eylemlerimizin sonuçları önceden belirlenmiş olabilir, ancak bu durum, yalnızca söz konusu sonuçlar eylemlerimizden kaynaklandığı ölçüde geçerlidir. Eylemlerimiz tam da bu nedenle anlamsız sayılamaz: Eylemlerimizin sonuçlarını görmek istiyorsak, öncelikle harekete geçmemiz gerekir (Brennan 2005, bölüm 16’daki eleştirel tartışmaya bakınız).</p>



<p>Hrisippos, ahlaki sorumlulukla ilgili endişeye verdiği yanıta, farklı neden türlerini ayırt ederek başlar. Hrisippos, öncül bir neden olmadan hiçbir şeyin meydana gelmeyeceğini, ancak her öncül nedenin, bunların etkilerini ortaya koymak için yeterli olmadığını öne sürer (Plutarhos, 55R): “yardımcı ve yakın” (auxiliary and proximate) olarak adlandırılan (Cicero, 62C) bazı öncül nedenler yalnızca zorunlu koşullar olarak işlev görür.</p>



<p>Hrisippos, insan eylemlerinin nasıl hem nedensel olarak belirlendiğini hem de ahlaki değerlendirmeye tabi olduğunu açıklarken, öncül nedenler arasındaki bu ayrımdan yararlanır. Her ne kadar ayrıntıları izah etmek zor olsa da, meselenin genel hatları meşhur silindir ve koni analojisi ile aydınlatılıyor:</p>



<p>[Hrisippos] bu endişe karşısında silindir ve koni analojisine başvurur: her ikisi de, itilmeden hareket etmeye başlayamaz; ancak Hrisippos, bir defa hareket etmeye başladıklarında, silindirin yuvarlanmasının ve koninin dönmesinin, doğaları gereği gerçekleşeceğini savunur. “Dolayısıyla” der Hrisippos, “tıpkı silindiri iten kişinin ona deviniminin başlangıcını vermesi ama yuvarlanma kapasitesini vermemesi gibi, karşılaşılan izlenim zihnimize kazınacak ve deyim yerindeyse görüntüsünü zihne işleyecek olsa da, bunun onaylanması (assent) yalnızca bizim irademiz dâhilinde gerçekleşecektir.” (Cicero, 62C; ayrıca bkz. Gellius, 62D)</p>



<p>Her ikisi de aynı dik yokuşun üzerinde duran ve farklı şekle sahip iki katı cisim (silindir ve koni) düşünün. İki katı cisim de eşit güçlü itildiğinde her ikisi de tepeden aşağı yuvarlanmaya başlar. Ancak silindir düz bir yolda yuvarlanırken, koni döner ve yana doğru sapar. Hrisippos, bu hareketlerin hiçbirinin itme eylemi olmadan meydana gelemeyeceğini, ancak her bir katı cismin hareket şeklinin -ister yuvarlansın ister dönsün- kendi doğasından ve “yuvarlanma kapasitesinden” kaynaklandığını öne sürer. Bu nedenle itme eylemi, “yardımcı ve yakın” bir öncül neden olarak işlev görür. Bu durum, tek başına, katı cismin hareket etmesine neden olmak için yeterlidir, ancak dönmesine değil yuvarlanmasına neden olmak için yeterli değildir. Aksine, bundan her bir katı cismin kendi doğası sorumludur. (Unutmamak gerekir ki, bir katı cisim, ona aktarılan itme kuvveti, kendi doğası ve yuvarlanma kapasitesi ile birlikte, diğer bütün katı cisimlerin yaptığı şekilde hareket etmekten başka bir şey yapamayacaktır.)</p>



<p>Şimdi, farklı psikolojik profillere sahip iki faili (agent) ele alalım. Diyelim ki, tatlıları çok seven bir kişiye ve çok da sevmeyen başka bir kişiye kalın birer dilim havuçlu kek ikram edilsin. İlkinin havuçlu keki yalayıp yutması, diğerinin ise bunu yapmaması (hatta belki de birkaç saat içinde, sindire sindire yemesi), silindirin yuvarlanması ve koninin dönmesiyle aynı doğrultuda ele alınır. Her iki faile de bir eylem gerçekleştirmeleri için aynı dış uyaran verilir ve ikisi de havuçlu keke ilişkin “izlenimler” (zihinsel temsiller, <em>phantasiai</em>) oluşturur. Ancak, katı cisimlerdeki itme eyleminde de olduğu gibi, bu aşamalar iki failde farklı davranışsal tepkilere neden olmak için yeterli değildir. Aksine, havuçlu keki yalayıp yutmalarına (veya bunu yapmamalarına) neden olan şey, faillerin bireysel psikolojik profilleri ve pastayı yemenin uygun olduğu izlenimine zihinlerinde “onay” (assent) verme veya vermeme faaliyetidir. (izlenim, onay ve eylem hakkında daha fazla bilgi için 2.9’a bakınız). Kişinin psikolojik profili, bir dış uyaranın ötesinde, bir eylem için nedensel olarak etkilidir (efficacious). Bu nedenle, insan eyleminin öncel nedenleri (antecedent causes) arasında -ve açık ara en belirleyici olanı- failin kendisi, bireysel doğası veya psikolojik profilidir. Sonuç olarak eylemlerimiz, sorumluluk kavramıyla ilgili bir şekilde “bize bağlıdır” veya “bizim elimizdedir”.</p>



<p>Bu analoji üzerine çok daha fazla şey söylenebilir. Stoacılıkta özgürlük ve determinizm meselesi üzerine ayrıntılı bir akademik çalışma için Bobzien 1998’e bakılabilir. Ayrıca Brennan 2005, bölüm 14–15’e, Salles 2005’e ve Antik Çağ Felsefesinde Özgürlük ve Determinizm Teorileri başlığına bakınız.</p>



<p>2.9 Psikoloji</p>



<p>Stoacıların fizik kapsamında ele aldığı bir diğer konu da ilmü’n-nefs olarak da ifade edebileceğimiz psikolojidir. Buna göre Stoacılar, nefsin cismani olduğunu, yani belirli türden bir cisim olduğunu, çünkü nefsin yalnızca cisimlere özgü bir şekilde nedensel olarak etkili (causally efficient) olduğunu iddia ederler. Eğer nefs, bazı Antik Çağ filozoflarının iddia ettiği gibi cismani-olmasaydı, can verdiği (animate) bedenle nedensel olarak etkileşime giremezdi. Örneğin, bedende oluşan bir sıyrık, acı hissetmesine, utanç duymak ise yanaklarının kızarmasına neden olur (Nemesius, Cleanthes’ten alıntı yapıyor, 45C). Üstelik, eğer x ve y birbiriyle temas ediyorsa, x ve y birer cisim olmalıdır. Ancak Stoacılara göre nefs ve can verdiği beden sürekli temas halindedir ve birbirlerinden ölümle birlikte ayrılırlar (Nemesius, Chrysippus’tan alıntı yapıyor, 45D). Bu nedenle nefs cismanidir.</p>



<p>Peki, nefs nasıl bir cisimdir? Yukarıda (2.3) bahsedildiği gibi, Stoacılar nefsi, önce katı nesnelerin tutarlılığından sorumlu olan tenor (<em>hexis</em>) durumundaki pneuma’dan daha seyrek, belirli bir gerginlik derecesine sahip pneuma olarak, ardından beslenme ve büyüme gibi hayati faaliyetleri düzenleyen doğa durumundaki pneuma (<em>phusis</em>) olarak tanımlarlar (Philo, 47P, Q). Nefs halindeki pneuma, bir hayvanın izlenimler oluşturarak (<em>phantasiai</em>) çevresinden algısal malumat (perceptual information) edinmesini ve dürtüler oluşturarak (<em>hormai</em>) kendisini bir yerden başka bir yere hareket ettirmesini sağlar (Origen, 53A).</p>



<p>Stoacılar, bu kelimenin hem Yunanca’daki gündelik kullanımından hem de daha önceki felsefi teorilerden ayrışarak, tüm canlıların nefs sahibi olduğunu reddederler. Bitkiler tenor-pneuma’ya ve doğa-pneuma’ya sahiptir, ancak nefsleri yoktur, çünkü algılama veya kendi kendine hareket etme kabiliyetini (self-locomotion) taşımazlar (Philo, 47P; Origen, 53A). Bu nedenle nefs bahşedilmiş (ensouled) bir yaşam, az önce bahsedilen temsili ve güdüsel yetilere sahip olup olmamakla ayırt edilir: izlenim ve dürtü. Stoacılar, nefs kavramının kapsamını, genel bir yaşam ilkesinden çıkarıp daha açık zihinsel özelliklere atıfta bulunan bir ilkeye doğru daraltarak, zihin felsefesi tarihinde önemli bir adım atmış olurlar (bu konuda bkz. Annas 1992, Nawar 2020, ve Antik Çağ Felsefesinde Nefs Teorileri başlığı).</p>



<p>Olgun insanlar gibi nefs-bahşedilmiş mahlûklardan bazıları akla (<em>logos</em>) sahiptir ve “rasyonel” (<em>logikos</em>) olarak adlandırılırlar. Köpekler veya inekler gibi mahlûklar ise “rasyonel olmayan” (<em>alogos</em>) olarak adlandırılırlar. Peki rasyonel nefs, rasyonel olmayan nefsin yapamadığı neyi yapabilir? Muhtemelen aralarındaki en önemli fark, onayın (<em>sunkatathesis</em>) yarattığı etkidir. Onay, yalnızca rasyonel nefste –sadece rasyonel nefsin (Aetius, 53H; Iamblichus, 53K) yönetici kısmında veya komuta yetisinde (<em>hêgemonikon</em>)– bulunan ve kendi izlenimlerimize karşı eleştirel bir duruş benimseyip onlar hakkında hüküm vermemizi sağlayan bir yetidir (Origen, 53A). Rasyonel mahlûklar, p’nin doğru olduğuna kanaat getirdiklerinde p’nin olduğu izlenimini onaylarlar; aksi takdirde, p’ye onay vermeyi askıya alırlar. (p’yi yanlış olarak almak, Stoacılar tarafından, p üzerindeki onayı askıya almak ve ardından değil-p’ye onay vermek olarak analiz edilmiş gibi görünüyor.) Rasyonel mahluklar, onaylama eylemlerimizden ahlaki ve epistemik olarak sorumludur, ancak oluşturduğumuz izlenim türlerinden sorumlu değildir: Onay, bir izlenim elde etme konusunda olduğunun aksine “bizim elimizdedir” veya “bize bağlıdır” (bkz. silindir ve koni analojisi, 2.8). Stoacılara göre, ne tür bir insan olduğumuzun – yani erdemli olup olmadığımızın ya da bilgili olup olmadığımızın – tümüyle onay eylemlerimize bağlı olduğunu iddia etmek abartılı değildir. Bu nedenle, Stoacılıkta onay kavramı, hem Stoacı düşünce sistemi içerisinde, hem de daha sonraki felsefi tartışmaların doğru bir şekilde anlaşılması için büyük öneme sahiptir (Nawar 2020’de kataloglanmıştır; ayrıca bkz. Frede 2011).</p>



<p>Stoacı psikoloji teorisine göre, p izlenimini onaylamanın sonucu, ya belirli türden bir doksastik bağlılık (commitment) (p’nin doğru olduğuna yönelik bir bilgi, biliş ya da görüş; 3.7’ye bakın) ya da “rasyonel bir dürtü” olacaktır. Dürtü, eylemden sorumlu psikolojik olaydır. Rasyonel mahluklarda yer alan tüm dürtüler “rasyonel dürtülerdir”, yani “eylem alanındaki bir şeye yönelik düşünce hareketleridir” (Stobaeus, 53Q). Onay, herhangi bir rasyonel dürtünün yaratılması için zorunlu ve yeterli olduğundan, Stoacıların güçlü bir “güdüsel bilişselcilik” formunu onayladıkları söylenebilir: tüm insan eylemleri, failin söz konusu eylemin kendisi için uygun olduğuna karar vermesini gerektirir (Klein 2015; Graver 2007; Inwood 1985). Bu izah, bir bütün olarak rasyonel zihnin, neyin yapılması gerektiğine dair çelişkili yargıları (onay eylemlerini) aynı anda idame ettirmesi imkânsız olduğu için, eşzamanlı olarak çatışan dürtüler şeklinde karşımıza çıkan zihinsel çatışmanın, yani <em>akrasia</em>‘nın yaşanma ihtimalini ortadan kaldırıyor. (Bazı Stoacılar, eşzamanlı olduğunu farz ettikleri <em>akrasia</em> vakalarını, karşıt pratik yargılar arasında yaşanan hızlı bir salınım şeklinde ele alarak yeniden çözümlemişti: Plutarch, 65G.) Bu nedenle, Stoacı psikoloji ve eylem teorisi, olgunlaşmış insan nefsinde rasyonel-olmayan bilişsellik (cognition) ve güdülenme (motivation) kaynaklarının yer aldığını öne süren Platoncu-Aristotelesçi yaklaşıma yönelik bir reddiye olarak değerlendirilebilir. Bu yaklaşım, Sokrates’in tekçi entelektüelizmine (monistic intellectualism) dönme uğruna, aklın buyruklarına karşı gelebilir. Sokrates gibi Stoacılar da, kafadaki senaryoda yapılması uygun görülen şeye ilişkin olarak, insan eyleminin, rasyonel zihnin değerlendirmesini her zaman yansıttığını savunur.</p>



<p>Bu teori göz önüne alındığında, Stoacılar, muhakemenin evrensel olarak askıya alınmasına ilişkin şüpheci pratiğin, <em>apraksia</em>‘yı, yani tam bir eylemsizlik halini beraberinde getirdiği yorumunu yaparlar (cf. Plutarhos, 69A). <em>Apraksia </em>iddiasına ilişkin daha fazla tartışma için Obdrzalek 2012’ye ve Arcesilaus ve Antik Çağ Şüpheciliği başlıklarına bakınız.</p>



<p>Stoacılara göre insanoğlu akılla doğmaz, bilakis aklı sonradan kazanır (Aetius’a göre yedi yaşında, 39E). Dolayısıyla çocuklukta, tıpkı akıl sahibi olmayan (non-rational) hayvanlar gibi akıl sahibi olmayan bir nefs kullanarak, onay olmaksızın dürtüler oluştururuz. (İnsanlarda akılsallığın (rationality) gelişimi için bkz. Frede 1994c.) İlginçtir ki, Stoacılar, rasyonel ve rasyonel-olmayan izlenimler, yani rasyonel (akıl sahibi olan) ve rasyonel-olmayan (akıl sahibi olmayan) mahlukların oluşturduğu izlenimler arasında da ayrımda bulunurlar (Diogenes Laertios, 39A). Rasyonel izlenimlerin (<em>phantasiai logikai</em>) rasyonel olmayan muadillerinden tam olarak nasıl farklılaştığı, bilimsel tartışmaların konusu olmaya devam ediyor. Gelgelelim, algılayan [kişiye ait] kavramların doğrudan etkisi altında yalnızca rasyonel izlenimlerin yaratılabileceği (ennoiai; karş. Galen, 53V) ve yalnızca rasyonel izlenimlerin önermeleri ifade ettiği (<em>axiômata</em>, bir tür söylenebilir veya <em>lekton</em>) konusunda bir fikir birliği vardır. (bkz. Frede 1983, 1994c; Brittain 2002; Shogry 2019; alternatif görüşler için bkz.)</p>



<p>3. Mantık</p>



<p>Stoacıların “mantık” (<em>logikê</em>) olarak adlandırdığı felsefe dalının kapsamı oldukça genişti. Mantık, yalnızca argüman biçimlerinin analizini ve biçimsel bir mantık sisteminin geliştirilmesini içermiyordu. Bunun yanı sıra, retorik, gramer, epistemoloji ve kapsamlı dil ve anlam teorileri de dahil olmak üzere günümüzde dil felsefesi bağlamında ele aldığımız meseleler de buna dahildi. Stoacıların, Helenistik dönemde Aristotelesçi ve Megaracı görüşlerin varlık göstermesine zemin hazırlamasının yanı sıra mantığa ve dil felsefesine yaptıkları katkılar, Barnes, Bobzien ve Mignucci 1999’da ve Bobzien’in Inwood 2003’te yer alan kısaltılmış bir edisyonda kapsamlı bir şekilde incelenmiştir.</p>



<p>3.1 Retorik ve Diyalektik</p>



<p>Stoacılıkta mantık, retorik ve diyalektik şeklinde iki alt bölüme ayrılmıştır (Diogenes Laertios, 31A). Retorik, “iyi konuşma bilimi [veya bilgisi, <em>epistêmê</em>]” olarak tanımlansa da, örneğin, kapsamlı bir etimoloji etüdünü de içerir (retoriğe ve kapsamının ne kadar dar olabileceğine dair daha fazla bilgi için, bkz. Atherton 1988). Diyalektik, “doğru olanın, yanlış olanın ve hiçbirinin bilimi [veya bilgisi, epistêmê]” veya “işaret edenin ve işaret edilenin bilimi [veya bilgisi, epistêmê]” olarak geçer (Diogenes Laertios, 32C). “Bilge bir kişi (the Sage) daima bir diyalektikçi” olduğundan, bilgeliğe (wisdom) ulaşmak için diyalektiğe hakim olmak gerekir (Diogenes Laertios, 31C; “Bilge”, ideal insan, yani arif ve erdemli kişi için Stoacılıkta kullanılan bir sıfattır). Bir çalışma alanı olarak diyalektik, diyalektiğin soru-cevap pratiğinden doğdu. Ancak zaman içinde, özellikle de Hrisippos’un etkisi altına girdikten sonra, giderek sistematik bir hale gelerek dile, anlama, argümanlara ve epistemolojiye yönelik derinlemesine incelemeleri içerecek şekilde daha teknik bir şekle büründü. (karşılaştırınız Gourinat 2000; Castagnoli 2010).  İlerleyen dönemlerdeki sözümona teknik gramercileri etkileyen eserlerin büyük bölümünün diyalektik alanında yazıldığını görüyoruz (bunlar hakkında daha fazla bilgi için aşağıya bkz. 5.1, karş. Atherton ve Blank 2003). Bu durum, Stoacı felsefenin sistematikliğiyle yakından ilişkilidir. Stoacılar, dilin özü itibarıyla (inherently) doğal olduğuna ve şeylerin doğal, rasyonel düzenine uygun şekilde varlık gösterdiğine inanıyorlardı. Dolayısıyla dil, dünyadaki nesneleri ve onun yapısını zaptetmeye yönelik doğal bir eğilime sahipti. Bu nedenle dilin diyalektik bağlamında incelenmesi, bir bütün olarak Stoacı felsefenin ayrılmaz bir parçasıdır.</p>



<p>3.2 Dil Felsefesi ve <em>Lekta</em></p>



<p>Stoacılar, “işaret eden” (signifer) ve “işaret edilen” (signified) arasındaki ayrımdan yola çıkarak, dil felsefesine getirdikleri belki de en kayda değer yeniliği ortaya koyarlar: <em>lekta</em> yahut “söylenebilirler”. İşaret eden [şey], mürekkeple veya çamurla oluşturulan semboller biçiminde karşımıza çıkan sözlü veya yazılı dildir (sözcükler, cümleler) ve bu haliyle bir cisimdir. İşaret edilen ise cismani-değildir, yani bir <em>lekton</em>dur. Bu terimi tercüme etmek bilindiği üzere hayli zor bir iş: <em>Lekta</em>, legein’den, yani Yunanca’daki “konuşmak” fiilinden gelir. Ancak bu fiil, aynı zamanda “akıl yürütmek” de demektir. Hatta kelimenin tam anlamıyla “söylenebilecek [şey]” anlamına gelir ki aslına bakılırsa her <em>lekton </em>söylenemez. “Rasyonel bir izlenime göre uzaydan ve zamandan muaf bir varoluşa sahip olan, varlığını sürdüren” (Sextus, 33B) şeklinde tanımlanan <em>lekta</em>, rasyonel izlenimlerin, kavramların ve yargıların içeriğini oluşturur.</p>



<p>Dilin <em>lekta</em> ile olan ilişkisi tartışmalı bir konudur. Ancak <em>lekta</em>‘nın (<em>lekton</em>‘un çoğulu), onları ifade eden dile tam olarak uymadığı da açıktır (Bobzien 2021). Bu durum, muhtemelen Stoacıların muğlaklığa (ambiguity) olan ilgisinin kaynaklarından biridir (bunun için bkz. Atherton 1993). Bununla birlikte, Stoacılar, bir konuşmanın, her biri farklı işaret edilen [şeyleri] ifade eden farklı kısımlarını (özel isim, cins isim, fiil, bağlaç, artikel ve genellikle sıfat-fiil olarak kullanılan, ancak zarf işlevi de gören mesotês: Diogenes Laertios 33A, 33M) tanımladı ve sınıflandırdı: Örneğin fiiller, genellikle yüklemleri ifade eder (<em>katêgorêmata</em>, 33Μ; Bobzien ve Shogry 2020’deki ayrıntılı tartışmaya bakın). Bir konuşmanın tüm bölümlerinin <em>lekta</em> ifade edip etmediği belirsizdir. Örneğin isimler, anlaşılması zor durumları (<em>ptôseis</em>) veya nitelikleri veya her ikisini birden ifade edebilir (Diogenes Laertios 33A, 33M, 34K; bkz. Frede 1994a, Gaskin 1997, Bronowski 2019, bölüm 8–9).</p>



<p><em>Lekta</em>‘ya ilişkin kapsamlı bir taksonomi kullanan Stoacılar, her bir <em>lekton</em>‘u eksiksiz ve eksik olarak ikiye ayırarak işe başlar. Eksik <em>lekta</em>, yüklemleri içerirken, eksiksiz <em>lekta</em> genellikle sözdizimsel olarak eksiksiz cümlelerle ifade edilir. Bunlar, bildirim tümceleriyle ifade edilen dilekleri, emirleri, soruları ve çok-önemli (all important) önermeleri (<em>axiômata</em>) içerir.</p>



<p>3.3 Önermeler</p>



<p>Doğruluk değeri taşıyan yegâne ifadeler olan önermeler, Stoacı mantıkta ve dil felsefesinde merkezi bir rol oynamaktadır. Kimi zaman “savunulabilir, (kuvvetle) iddia edilebilir [şeyler]” olarak da tercüme edilen Stoacı önermelerin, modern önermelerle bazı benzerlikleri olduğu kadar aralarında önemli farklılıklar da vardır. Stoacı önermelerin doğruluk değerleri zaman içinde değişir. Mesela “gündüzdür” ifadesi gündüz vaktinde doğrudur, geceyken yanlış olur, ertesi gün ise tekrar doğru olacaktır. Bunun yanı sıra Stoacılar, önerme türlerini konularına göre ayırırlar (Sextus, 34Η; Diogenes Laertios, 34Κ). Basit olumlayıcı önermelerin başlıca üç türü vardır. Bunlardan ilki, deiktik yahut gösterime dayalı bir ifadeden ve bir yüklemden oluşan belirtili veya kategorik önermelerdir (“bu [şey] yürür”). İkinci sırada, öznesi bir isimle ifade edilen orta veya kategorematik (categoreutical) önermeler gelir (“Sokrates yürür”, “adam oturur”). Son olarak, öznesi belirtisiz bir zamirle ifade edilen belirsiz ifadeler vardır (“biri oturuyor”). Bu farklı önerme türleri, öznelerinin gönderim kiplerinden (modes of references) kaynaklı olarak farklı anlamsal ve epistemolojik özelliklere sahiptir (Durand 2019). Belirtili önermelerin ilginç bir özelliği de yalnızca atıfta bulunulabilen nesneler için kullanılabilmeleridir. Bu nedenle, örneğin, “bu [şey] öldü” önermesi, yalnızca, var olan ancak ”yok edilmiş”bir şey veya bir kişi hakkında söylenebilir, yani göndergenin (referent) varlığı sona erdiği andan itibaren ne bir önermedir, ne de bir doğruluk değeri taşır. Sonuç olarak, “bu [şey] öldü” ifadesi hiçbir zaman doğrulukla kullanılamaz, çünkü bu ifade, yalnızca gönderimleri deiktik olarak tespit edilemeyen nesneler için doğru olacaktır. Bu garip özellik, Stoacıların modaliteye (3.5) ilişkin karşıt açıklamalara verdikleri cevaplarda da kullanılmaktadır.</p>



<p>Sözde basit önermeler, bir bağlaç yardımıyla birleştirilen birden çok basit önermeden oluşan karmaşık önermeler oluşturmak için bir araya getirilebilir. Stoacılar, böylece “ve” (conjunction, “p ve q”), “veya” (disjunction, “p veya q”) gibi münhasıran ele aldıkları doğruluk-koşulları hakkında açıklamalar geliştirdiler ve koşullu ifadelerin (”p ise q”) doğru anlaşılması adına çeşitli tartışmalara girdiler. (Bu konuda daha fazla bilgi için, Antik Çağ Felsefesinde Mantık başlığının 5.2. bölümüne bakınız) Ayrıca, değillemeyi (negation) bir doğruluk fonksiyonu olarak ve basit veya karmaşık önermelere uygulanabilecek şekilde bütün bir önermeyi olumsuzlayıcı bir işlev yükleyerek ele aldılar (“p’nin değili”: Afrodisiaslı İskender, Ar. An. Pr. 402.12–19 = FDS 921). Stoacıların basit-olmayan önermelere ve bunların mantıksal ilişkilerine duydukları ilgi, Diyalektikçiler (the Dialectical School) tarafından çalışmalarında temel olarak kullanıldı.)</p>



<p>3.4 Tasımsal Mantık</p>



<p>Argümanlar, en az iki öncül ve bir sonuç içeren karmaşık önermelerden oluşur (Diogenes Laertios, 31Α). Bu argüman tanımı, Stoacı düşünce sistemini, Aristoteles’in terimler mantığı veya niceleme (yüklemler) mantığının aksine, günümüzde önermeler mantığı dediğimiz sistemlerden biri haline getirdi.</p>



<p>Tasımlar (syllogisms), aksiyomatik argümanlardan oluşan sözümona beş “kanıtlanamaz”dan (indemonstrables) birinin şeklini alan veya dört çıkarım kuralından biri olan temalar (<em>themata</em>) aracılığıyla bire (bir sonuca) indirgenebilen argümanlardır. Beş kanıtlanamaz, aşağıda kısaltılmış şekilde sunulan argüman biçimleridir (Diogenes Laertios, 36Α, karş. Sextus, M 8.224–5, buradaki “birinci” (the first) ve “ikinci” (the second) tabirleri, standart Stoacı pratikte p ve q yerine kullanılır):</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>p ise q; p; o halde q (modus ponens);</li>



<li>p ise q; q değil; o halde p’nin değili (modus tollens);</li>



<li>değil: p ancak ve ancak q; p; o halde q’nun değili;</li>



<li>p ya da q; p; o halde q’nun değili;</li>



<li>p ya da q; p’nin değili; o halde q</li>
</ul>



<p>Tasımlar, sonucu öncüllerden çıkan bütün argümanlar gibi, geçerli argümanlardır (Diogenes Laertios, 36A). Hrisippos’un kullandığı terimlerle ifade etmek gerekirse, eğer bir tasımın öncüllerinin öncel (antecedent) olarak, sonucunun ise ardıl (consequent) olarak kullandığı bir koşullu ifade doğruysa, o zaman bu geçerli bir argümandır (Sextus, 72I; Diogenes Laertios, 36A). Bir argüman geçerliyse (valid) ve öncülleri doğruysa o argüman sağlamdır (sound, yani lafzen “doğru”). Temaların (themata) yeniden kurumu da dahil olmak üzere Stoacılıkta tasımsal mantıkla ilgili ayrıntılar hakkında daha fazla bilgi için, Antik Çağ Felsefesinde Mantık başlığının 5.3–4 bölümlerine ve Bobzien 1996’daki başlığa bakınız.</p>



<p>3.5 Modalite (Kiplik)</p>



<p>Stoacılar, dolaylı yoldan Aristoteles’in ve doğrudan Megara okulunun izinden giderek, modalite hakkındaki sorulara katkıda bulundular. Konuya duydukları ilginin merkezinde, kısmen de olsa nedensel determinizme olan bağlılıklarından kaynaklanan olanaklılık (possibility) ve zorunluluk (necessity) konuları vardı.</p>



<p>Bu konular, Diodorus Cronus tarafından öne sürülen Ana Argüman’a (The Master Argument) ilişkin tartışmalar sırasında gündeme geldi. Ana Argüman’ın kendisi günümüze ulaşmasa da, detayları başlı başına bir tartışma konusudur (karş. ör. Gaskin 1995, Denyer 1999). Ana Argüman, tutarsız olduğu görülen üç iddia içeriyordu: (i) geçmiş doğruluklar zorunludur, (ii) olanaklı olan bir şeyden imkânsız hiçbir şey çıkmaz ve (iii) olanaklı olan ancak henüz gerçekleşmemiş [en az] bir şey vardır (Epiktetos, 38A). Ana Argüman’ın bu sonuca ulaşmak için oluşturulduğu söylense de, bu iddiaların neden uyumsuz (incompatible) olduğu tam olarak açık değildir. Buna karşılık olarak, bu iddialardan birinden vazgeçmek zorundayız. Aralarından hangisinin reddedildiği, kişinin olanaklılık ve zorunluluk kavramlarına ilişkin yaklaşımları üzerinde ciddi sonuçlar doğurur. Diodorus Cronus, olanaklı olan [şeylerin] doğru olan veya gelecekte bir zaman diliminde doğru olacak olan [şeylerle] sınırlı olduğunu savunarak (iii)’ü reddeder (Boethius, 38C). Stoacılar arasından Cleanthes’in (i)’i, Hrisippos’un ise (ii)’yi reddettiği bildirilir. Hrisippos’a göre “Dion ölüyse, bu [da] ölüdür” koşullu ifadesi, deiktik gönderimlerin ve gönderim arızalarının semantiğine başvuran bir karşı örneğini teşkil ediyordu (Afrodisiaslı İskender, 48F, karş. yukarıda 3.3 ve Durand 2019). Bu <em>ad hoc</em> argüman, Hrisippos’un, hem geçmişin zorunluluğuna, hem de olanaklı olan ama gerçeklemeyen şeylerin de olduğuna ilişkin tezini sürdürmesini sağlar. Bu durum, yaptığı uyumcu açıklamanın (compatibilist account) merkezinde, metafizik zorunluluk (her şey kadere bağlı olduğu ve öncel nedenlerle önceden belirlendiği için, bkz. yukarıda 2.8) ve mantıksal zorunluluk (de Harven 2016) arasında bir ayrım yapmasını sağlar. Stoacıların modalite üzerine görüşleri hakkında daha fazla bilgi için bkz. Bobzien 1986.</p>



<p>3.6 Paradokslar</p>



<p>Stoacılar, mantıksal paradokslar üzerine de çalışmıştı. Yalancı (Epimenides) Paradoksu ve Yığın (Küme, Sorites) Paradoksu (Hrisippos, 37G; Cicero, 37H; Plutarhos, 37I) dâhil olmak üzere bir dizi paradoksu ele aldılar. Her ne kadar önerdikleri çözümlere ilişkin elimizdeli bulgular zayıf olsa da, bunların ciddi sayıda sofisitike düşünceyi içerdiğini görüyoruz. Yalancı Paradoksu için bkz. Cavini 1993 ve Mignucci 1999. Yığın Paradoksu için bkz. Bobzien 2002 ve Vogt 2022. Boynuzlu Adam (Horned One) Paradoksu için bkz. Bobzien 2012. (Bu paradokslar ve Stoacıların onları çözmeye yönelik çabaları, Cicero’nun aynı adlı incelemesinde ele aldığı “Stoacı Paradokslar” ile karıştırılmamalıdır; bu eserde, etik alanındaki Stoacı doktrinler ele alınıyor.)</p>



<p>3.7 Epistemoloji</p>



<p>Stoacılar, epistemoloji teorilerini mantığın bir alt dalı olarak geliştirdi. Ancak epistemoloji alanında vardıkları sonuçlar, (diğer pek çok alanda olduğu gibi) felsefi sistemlerinin diğer alanlarındaki doktrinleri destekler ve bunlardan yararlanır. Okuyucular, metnin yukarısında değinilen Stoacı psikoloji teorisine aşina olmalıdır.</p>



<p>Stoacı epistemolojinin başlıca görevlerinden biri, bir bilgiye (<em>epistêmê</em>) yönelik bir açıklama ortaya koymaktır. Platon ve Aristoteles gibi, Stoacılar da bilgiyi insanlar için mevcut olan en üstün düşünsel başarı olarak görüp buna sahip olma yolunda zorlu koşullar belirlediler. Stoacılar için bilgi, gerçekliğin azami ölçüde istikrarlı ve kipsel (modal) anlamda güçlü bir kavrayışı anlamına gelir. Öyle ki, eğer S, p’yi biliyorsa, o zaman hem p doğrudur, hem de S, S’ye uygulanabilecek herhangi bir diyalektik incelemeye yanıt olarak p’ye olan üstlenimini tashih etmeyecektir. Stoacıların, bilginin “güvenilir ve akıl tarafından değiştirilemez” (Stobaeus, 41H) olduğu şeklindeki iddiasını da içeren bu gereklilik, Platon’un Sokratik diyalogları üzerine düşünceler sonucunda doğmuş gibi görünmektedir: her kim ki p’yi öne sürer, ancak argümanı çürütmeye yarayan (elenctic) çapraz sınamanın bir sonucu olarak p’nin değilini kabul ettirmeye çalışırsa, o kişi p’ye dair kendi bilgi eksikliğini göstermiş olur (p’nin doğru olduğu durumlarda bile) (Frede 1983).</p>



<p>Stoacılar için, S’nin p’ye ilişkin bilgisini niteleyen değişmezlik (immutability), S’deki inatçılığa ya da p’ye olan sorgusuz sualsiz inancına değil, daha ziyade S’nin, p’yi neyin doğru kıldığını ve neden p aleyhindeki argümanların kendisine sunulduklarında sağlam olmadığını anlama yeteneğine dayanır. Bu tezin iki önemli sonucu var. Öncelikle, p’yi bilmek, geçerli argümanları geçersiz argümanlardan ayırt etmek ve geçersiz argümanların ne zaman p’nin değili lehine sunulduğunu tespit etmek için, “çürütülemezlik”, yani “çelişkiye sürüklenmemek için argümanda bulunan güç” (Diogenes Laertios, 31B) ile formel mantık ve Stoacı tasım kurallarının kavranması dahil çeşitli diyalektik becerilere hakim olmayı gerektirir. İkincisi, bilgi özünde sistematiktir (Stobaeus, 41H). S, p’yi bilmesiyle, p’nin hem kendi alanı içinde, hem de felsefi araştırmanın diğer kısımlarında yer alan daha fazla malumata nasıl uyduğunu değerlendirecek bir konumdadır. Bu nedenle, Stoacı kaynaklarda “bilgi”, hem istikrarlı bir psikolojik durumu hem de bireysel örnek teşkil eden bir faaliyeti (token activity) göstermek için kullanılır: Bu, p’nin (bireysel örnek teşkil eden bir faaliyet) yalnızca p’nin karmaşık ve birleşik bir yapıda (sabit durum) entegre ve organize edildiği bir zihinde mümkün olduğu bilgisidir (Vogt 2012, bölüm 7; Brennan 2005, bölüm 6). Bu nedenlerden ötürü, Stoacılar, yalnızca Bilge kişinin bilgiye sahip olabileceğini söyler (Cicero, 41A; Sextus, 41C). Stoacılara göre, yalnızca tamamlanmış insan bir şeyi gerçekten bilebilir, çünkü yalnızca o, evetlediği şeyi (what she has affirmed), ispata davet edilmesi halinde savunabilmesi için gereken engin tartışma kabiliyetine ve bu şeyin doğruluğunu gösteren gerçeklerin kavrayışına sahiptir.</p>



<p>Erdem ve mutluluk gibi (aşağıya, 4.2’ye bakınız), bilgi de derecesizdir. Kişinin p’yi onaylaması ya rasyonel yollarla geçersiz kılınamaz ve azami derecede istikrarlıdır ya da bunların ikisi de değildir ve (göreceğimiz gibi) erdemin kendisi, neyin iyi neyin kötü olduğu ve neyin her ikisi de olmadığının bilgisiyle analiz edilir (karş. Stobaeus, 61D, 61H). Erdem, mutluluk için zorunlu ve yeterli olduğuna göre (Diogenes Laertios, 61A), buradan, bilgisi olmayanların mutlu olmayacağı sonucu çıkar.</p>



<p>Bilginin temel önemini göz önünde bulundurduğumuzda onu nasıl elde edilebiliriz ki? Stoacılar, bilgiye ulaşmanın son derece zor olduğunu kabul etseler de -okulun başındaki düşünürler bile bilgiye sahip olduklarını iddia etmiyordu- tüm bunlara rağmen bir insanın bunu başarmasının mümkün olduğunu düşünüyorlardı.</p>



<p>Burada Stoacıların bilgi (<em>epistêmê</em>), biliş (<em>katalêpsis</em>) ve cehalet (<em>agnoia</em>) üçlüsü arasında yaptıkları ayrımı (Hrisippos’un bu konu üzerine günümüzde ulaşmayan dört kitap yazmıştı; Diogenes Laertios, 7.201) dikkate almakta fayda var. Buna göre, bilgi yalnızca Bilge’de bulunur, cehaletten ise sadece Bilge olmayan kişi etkilenir (Stobaeus, 41G). Dolayısıyla, bilgi ve cehalet birbirini dışlayan koşullardır. Bu sonuç, Stoacıların cehalete getirdiği “değişken ve zayıf onay” (Stobaeus, 41G) şeklindeki tanımın dışında kalmaktadır. Bu nedenle Stoacılar, failleri ayrık iki kategoriye ayırır: Bilgili ve cahil. Ezici çoğunluğumuz ikinci kategoride bulunuyoruz. Zenon, cehalet durumundan bilgi durumuna geçişi açıklamak için <em>katalêpsis</em> (bu kavram, Long ve Sedley tarafından “biliş” olarak çevrilse de farklı kaynaklarda “kavrama” veya “anlama” olarak çevrilmiştir; teknik olmayan bağlamlarda ise bu kelime, Yunanca’da bir şeyi elle tutma eylemini ifade eder) adını verdiği bir zihinsel durum ortaya koyar.</p>



<p>Zenon’un önerisinin altında yatan temel fikir, S, p’yi kavradığında (= <em>katalêpsis</em>‘e sahip olduğunda, “to cognize”), S’nin bir gerçeğe tutunması (latches on) veya onu tutmasıdır (grabs hold of), çünkü S ve p arasındaki ilişki, p’nin yanlış olamayacağını temin eder: Kabaca söylemek gerekirse, p’nin S’nin zihnine girme süreci ve p’nin temsil edildiği açıklık ve seçiklik (clarity and distinctness), p’nin doğruluğunun teminatıdır. Biliş bu nedenle olgusaldır -yanlışların bilişi yoktur – ancak, örneğin, kişinin halüsinasyon yaşıyorken veya sarhoşken p’yi kabul ettiği bir ortamda p’nin gerçekten de doğru olması durumu gibi, tüm doğru yargılar bir bilişe işaret etmez (Sextus, 40E). O halde biliş, -bilgi ve cehalette olduğu gibi- failin değişen diyalektik koşullar altında onu muhafaza etme veya tashih etme eğilimi ile değil, başından beri dış dünyaya temsili sadakatiyle nitelenen zihinsel bir durumdur. Bu anlamda biliş, bilgi ile cehaletin “arasında konumlandırılır” (Cicero, 41B): Bu, hem Bilgeler, hem de Bilge olmayan kişiler tarafından paylaşılan düşünsel bir başarıdır (Sextus, 41C). Bununla birlikte, bu durum, p’nin bireysel örnek teşkil eden herhangi bir bilişinin, kavrayan kişinin (cognizer) niteliğine bağlı olarak ya bilgi ya da cehalet olarak sayılmasını gerektirir. Bilge’nin p’nin bir bilgi parçası olduğuna dair bilişi değişmez olduğundan, yukarıda açıklanan şekilde sistematik olarak organize edilir. Bilge olmayan kişinin bilişi ise hâlâ güvenilir olmadığından ve girilebilecek bir tartışmada terk edilmeye müsait olduğundan (Plutarhos, 31P; bkz. Shogry 2022) bir cehalet parçasıdır (Cicero, 41B). Bu durum, Akademi’ye mensup şüpheci düşünür Arcesilaus’un, bilişin boş bir kategori olduğu ve bilgi ile cehalet dışında bağımsız bir varoluşa sahip olmayacağı fikrine itiraz etmesine yol açtı (bkz. Sextus, 41C). Ancak Stoacıların bilgi (<em>epistêmê</em>), biliş (<em>katalêpsis</em>) ve cehalet (<em>agnoia</em>) üçlüsü arasında yaptıkları ayrımı bu şekilde sunmak için iyi birer nedeni vardır. Çünkü Stoacılar, bilişi bilginin “doğal temeli” (veya “başlangıç noktası”: <em>principium</em>) olarak görürler (Cicero, 41B).</p>



<p>Zenon’dan beri Stoacılar, bilişi (<em>katalêpsis</em>), doğruluğun bir ölçütü olarak işlev görerek gerçeğe uygunluğunu (veridicality) temin eden özel bir tür izlenimin onaylanması olarak nitelendirip böylesine bir izlenimi “bilişsel” (<em>cognitive</em>) olarak adlandırırlar (harfi harfine “biliş-yönlendirici”, <em>katalêptikos</em>) (Sextus, 41C; ayrıca bkz. PH 3.241 and M 8.397). Bazı uzmanlar, bu kelimeyi basitçe “kataleptik” olarak çevirirken, Long ve Sedley’nin “bilişsel” çevirisi, kusurlu tarafları olsa da, Yunanca’da belirgin olan bir ilişkiyi gözler önüne seriyor: “biliş”. (Benzer şekilde, <em>katalêpsis</em> “kavramak” veya “anlamak” olarak çevrildiğinde, <em>katalêptikos</em> “kavranabilir” veya “anlaşılabilir” olarak karşımıza çıkıyor; Cicero, bu iki terimi Latince’ye sırasıyla <em>comprehensio</em> ve <em>comprehendibile</em> olarak çevirmişti.) Dolayısıyla, bilişin doğru olduğu teminat altına alınır. Çünkü biliş, doğruluğu temin edilen bir izlenime yönelik bir onay olarak çözümlenir: bilişsel izlenimler, “nesnelerini açığa çıkarma konusunda özel bir güce sahiptir” (Cicero, 40B).</p>



<p>Bilişsel izlenimlerin varoluşu, bilişi olanaklı kılar. Stoacılara göre bilgi, kişinin tüm onaylama eylemleri bir bilişe karşılık geldiğinde elde edilir: Bilge, bilhassa bilişsel izlenimlere onay verebilmesiyle Bilge olmayan kişiden ayrışır. Bu nedenle, onay ve bilişsellik arasında gerek ve yeter koşul teşkil eden “onay ancak ve ancak bilişsel” (assent iff cognitive) önermesi, Stoacı epistemolojinin bir normu olarak işlev görerek cehaletten bilgiye giden yolu gösterir. Örneğin, sıradan failler, öğlen güneşi altında bir tarlada dururken, düzenli olarak “gündüz vaktindeyiz” bilişsel izlenimini edinip kabul ederler. Ancak başka vakalar, Bilge olmayan kişinin bilişsel olamayacak bir izlenimi kabul ederek zihinlerini “sanılarla” (<em>doxa</em>) yozlaştırması gibi daha büyük zorluklar sunar (Plutarhos, 41E). Buna karşılık, Bilge, bilişsel-olmayan herhangi bir izlenime onay vermediği için sanılardan tümüyle azadedir (Stobaeus, 41G). (Sanı kavramının Stoacı epistemolojideki yeri tartışmalı bir konudur. Ancak doğruluğu üzerinde ittifak edilen bir kullanımına göre doxa kavramı, Bilge olmayan kişilerin, bilişsel-olmayan izlenimlere onay verme eylemlerine özgü bir terimdir; sanının cehaletle eşdeğer tutulduğu diğer bir görüş için, bkz. Meinwald 2005 ve Vogt 2012, Bölüm 7.)</p>



<p>Stoacılar, kendilerinden beklenecek şekilde, bilişsel ve bilişsel-olmayan izlenimleri neyin ayırt ettiğini açıklamak için azımsanamayacak bir çaba harcadılar. Nihayet Zeno, Stoacı okulun tarihi boyunca sürdürülecek şekilde, bilişsel izlenimin üç maddelik tanımını belirledi.</p>



<p>Stoacılara göre, “bilişsel bir izlenimin özellikleri şunlardı:</p>



<p>1. olandan doğar,</p>



<p>2. olana uygun biçimde kanıtlanmış ve izlenim bırakmıştır,</p>



<p>3. olmayandan doğamayacak türdendir.” (Sextus, 40E)</p>



<p>Stoacılar, bu üç maddeden, bir izlenimin bilişsel olması için münferiden-zorunlu (individually necessary) ve müştereken-yeterli (jointly-sufficient) koşulları sağlaması gerektiği anlamını çıkarır (Nawar 2014). Bu koşullar bir araya geldiğinde, yalnızca bilişsel izlenimlerde bulunan özellik(ler)i karşılamaları gerekir, bu sayede birer doğruluk ölçütü olarak işlev görürler (Diogenes Laertios, 40A). Gelgelelim, bunlara ilişkin kesin yorumlar, birer tartışma konusu olmaya devam ediyor.</p>



<p>Uzun süredir devam eden bir diğer tartışma, madde (1)’de yer aldığı şekliyle “olan”ın (what is) anlamıyla ilgilidir: “Olan” kelimesi, varoluşsal olarak mı yoksa gerçeğe uygunluğuyla mı anlaşılmalı? Varoluşsal yoruma göre, “olan”, bir varlığa veya gerçek bir nesneye atıfta bulunur, bu nedenle madde (1), bilişsel izlenimin dış dünyada var olan bir nesneden kaynaklanmasını (“doğmasını”)  gerektir. Bu şekilde yorumlandığında, madde (1), bir izlenimin yalnızca zihnin etkinliği yoluyla oluştuğu durumları (örneğin, bir halüsinasyon epizodu) hariç bırakır. Gelgelelim, bu okumaya hem metinsel hem de felsefi gerekçelerle itiraz edildi. Metinsel olarak, Long ve Sedley tarafından “olan” olarak çevrilen bu Yunanca ifade, “olmak” (<em>einai</em>) fiilinden değil, teknik bir ifade olan “elde etmek”ten (<em>huparkhein</em>) gelir. Stoacı metafiziğe göre (yukarıya 2.1’e bakınız), yalnızca cisimler “varoluşa sahiptir” veya “vardır” (<em>einai</em>) ve bu nedenle, eğer madde (1) özellikle dış nesnelere (cisimlere) atıfta bulunmayı amaçlıyorsa, <em>huparkhein</em>‘in değil<em>, einai</em> fiilinin kullanılması beklenirdi. Felsefi olarak baktığımızda bu varoluşsal okuma, cisimlerin yalnızca bilişsel izlenimler taşıdığını ima eder. Gelgelelim, Stoacılar, örneğin tanrıların doğası hakkındaki doğrular gibi cismani-olmayan önermelerde bilişin olanaklılığını kabul ederler (Diogenes Laertios, 40P). Biliş, bilişsel bir izlenimin onaylanmasından ibaret olduğu sürece, bu doğru olan ama cismani-olmayan önermeler de bilişsel izlenimler taşımalıdır. (Bu konuda, Schwab’ın yakında yayımlanacak olan makalesine ve Vogt 2022 ile Nawar 2022 arasındaki son tartışmalara bakınız). Gerçeğe uygun olan yorum, bu iki zorluğun da çözümüne işaret eder. Bu okumada, “olan” kelimesi, gerçek önermelerin “var olmaktan” ziyade “elde ettiği” (karş. Sextus, 34D) şeklindeki Stoacı iddiaya ve Cicero’nun sunduğu öbür delillere (cf. 40I ve Acad) uygun biçimde doğru bir önerme seçer. 2.112). Bu nedenle madde (1), gerçeğe uygunluğun belirlenmesi için bir gerekliliği beraberinde getirir: Tüm bilişsel izlenimler doğru olmalıdır. Dahası, madde (1)’in gerçeğe uygun bir şekilde okunması, her ne kadar bu konu tartışmalı da olsa, doğru önermelerin bilişsel izlenimler taşıdığını olanaklı kılıyor: bkz. Sedley 2002 ve Nawar 2014. Bu meseleye ilişkin varoluşsal okumanın bir biçimini iyileştirmeye yönelik bir çalışma için bkz. Stojanović 2019 ve Caston (yakında yayımlanacak).</p>



<p>Madde (2) üzerindeki ana tartışma, bu maddenin bilişsel izlenimin fenomenolojik niteliğini mi, nedensel tarihini mi yoksa her ikisini birden mi nitelediği sorusu üzerine başlar. Kişinin bu soruya vereceği cevap, madde (3)’e ilişkin yorumunu da etkileyecektir. Hem Cicero hem de Sextus, Madde (3)’ün Zeno tarafından yalnızca Madde (1) ve (2)’den (40D, E) oluşan bir tanıma eklendiğini, Madde (3)’ün gramerinin ise Madde (2)’nin farklı bir açıklaması şeklinde okunması gerektiğini bildirir. “İçselci” (internalist) yoruma göre, madde (2), bilişsel izlenimin, herhangi bir yanlış izlenimde bulunmayan benzersiz bir netlik ve fenomenolojik keskinlik düzeyi göstermesini gerektirir (madde (3)) (Sedley 2002). Buna karşılık, “dışsalcı” okumaya göre, madde (2), bilişsel izlenime, fenomenolojik niteliklerine değinmeden, uygun bir şekilde (yani başka herhangi bir olguya değil, temsil ettiği gerçeğe “tam olarak” uygun bir şekilde) neden olmasını şart koşar: Bilişsel izlenim ile nesnesi arasındaki nedensel bağlantı, “hiçbir yanlış izlenimin sahip olmayacağı türden” olmalıdır (madde (3)) (Frede 1983; bu yorumun geçerliliği için Perin 2005 ve Shogry 2018 arasındaki tartışmalara bkz.). Bu konudaki “hibrit” bir görüş, madde (2) ve madde (3)’ü, bilişsel izlenimin uygun şekilde gerçekleştiğini, yani temsil ettiği olaylar haricinde hiçbir şeyden kaynaklanmadığını ve bundan ötürü maksimum düzeyde fenomenolojik netliğe sahip olduğunu belirterek ele alır (Nawar 2014; bkz. Frede 1999).</p>



<p>Stoacıların bilişsel izlenime ilişkin açıklaması, Zenon’un bu konudaki ilk formülasyonundan beri, Stoacı okula rakip pozisyondaki Şüpheciler tarafından sert biçimde eleştirildi. Bu husumet, Stoacıların yaptığı açıklamanın savunulabilirliği konusunda yüzyıllarca sürecek bir tartışmaya yol açtı (Annas 1990). Arcesilaus ve Carneades gibi Akademi mensubu şüpheciler, hiçbir izlenimin Zenon’un tanımının üç maddesini de karşılayamayacağını öne sürdü (40 H, J); bunun sonucunda, bilişsel izlenimler var olmadığı için, bilişin, Stoacıların anladığı şekliyle var olmasının olanaksız olduğu sonucuna vardılar. Akademi mensubu filozofların bu konudaki argümanlarına yönelik tartışmalar için Antik Çağ Felsefesinde Şüphecilik, Arcesilaus, Carneades ve Larisalı Philo ile ilgili başlıklara bakınız. Sextus Empiricus, bilişsel izlenimlerin doğruluk ölçütü olamayacağını göstermek için Pyrrhoncu şüphecilerin oluşturduğu başka argümanlar sunar. Makul izlenimler (reasonable impressions) ile bilişsel izlenimlerin Stoacılıktaki ilişkisi hakkında yorumlar için bkz. Brennan 1996 (Diogenes Laertios 40F ile birlikte). Platon’un <em>Theaetetus </em>diyaloğunun Stoacıların bilişsel izlenime ilişkin açıklamasının gelişimi üzerindeki etkisini araştıran makaleler için bkz. Shogry 2021 ve Long 2002.</p>



<p>4. Etik</p>



<p>Stoacı etik, rasyonel failin nihai pratik hedefinin veya ereğinin (<em>telos</em>) mutluluk (<em>eudaimonia</em>) -iyi yaşanmış, gelişen (flourishing) bir yaşam- olduğunu varsaydığı için yapısal olarak eudaimoniacıdır. Bu nedenle Stoacılar, mutluluğu “her şeyin uğruna yapılan ama kendisi başka hiçbir şey uğruna yapılmayacak bir erek” olarak nitelendirirler (Stobaeus, 63A). Epikurosçular’ın, Peripatetikler’in (Aristoteleçiler), Stoacılar’ın ve onlarla çağdaş diğer felsefe okullarının ortak bir özelliği olan bu eudaimoniacı tez, etik üzerine düşünceler ve bu konuda ortaya atılan teoriler için tartışmasız bir başlangıç noktası olarak kabul edilir (Annas 1993). Her failin, gelişen ve mutlu bir hayat yaşamaktan başka bir şey istemediği, bu nedenle de kendi tasarılarını ve çabalarını bu amaca ulaşacağını düşünerek gerçekleştirdikleri varsayılır. Ne yazık ki, çoğu insan onları gerçekte neyin mutlu edeceği konusunda yanılıyor. Stoacılara göre insanlar, hayatlarının değeri ve başarısı hakkında ne söylerlerse söylesinler, çoğu insan mutluluklarını nelerin oluşturduğu, yani neyin iyi olduğuna dair yanlış fikirlere sahiptir. Stoacı etiğin eklemlendiği eudaimoniacı çerçeveye göre, x’in iyi (ya da bir iyi) olduğunu iddia etmek, x’in mutluluğu oluşturan unsurlardan biri, ya da mutluluğun nedensel bir kaynağı olduğunu iddia etmektir. Bu nedenle Stoacı etik teorisi, yaşamlarımızı mutluluğa göre yönlendirebilmemiz için neyin gerçekten iyi olduğunu ve insana neyin gerçekten mutluluk getirdiğini açıklamayı amaçlar. Bu bakımdan, Stoacıların hedefleri, Epikurosçular, Peripatetikler ve onların rakibi olan diğer etik okullarının amaçladıklarıyla kesişir. Ancak Helenistik ve Roma dönemlerinin eudaimoniacı filozofları, insan mutluluğunun nelerden oluştuğuna dair farklı açıklamalar ileri sürer. Dolayısıyla, Antik Çağ düşünürler arasında her ekolü “en yüksek iyi” (<em>summum bonum</em>) ve “erek” (<em>telos</em>/<em>finis</em>) (karş. Cicero’nun incelemesinin başlığı, <em>De Finibus</em>) görüşlerine göre ayırmak yaygın bir hale geldi.</p>



<p>4.1 Telos</p>



<p>Öyleyse, Stoacıların ereğe ilişkin açıklaması neydi? Stoacılar, insan mutluluğunu oluşturan faaliyet türünü nasıl tanımlıyordu?</p>



<p>Zenon, erek kavramını “uyumlu yaşamak” olarak tarif ediyordu. Bu, tek bir ahenkli nedenle (concordant reason) uyumlu yaşamak anlamına gelir, çünkü çatışma içinde yaşayan mutsuzdur… [Zenon’un] halefi Cleanthes, buna ‘doğayla’ sözcüğünü eklemişti: ‘Erek, doğayla uyumlu yaşamaktır.’ (Stobaeus, 63B)</p>



<p>Her ne kadar Stoacı kaynaklar, telosun, bazılarını aşağıda ele alacağımız başka tanımlarını da içerese de, bu pasajda Cleanthes’e (ve başka bir yerde bizzat Zenon’a, bkz. Diogenes Laertios 63C) atfedilen “doğayla uyumlu yaşamak” cümlesi, Stoacı etik sistemine elverişli bir kapı açar.</p>



<p>Zenon’un “uyumlu yaşamak” formülasyonuyla ifade ettiği mutlu yaşamın bir özelliği de, kişinin kendisiyle uyumlu olmasıdır. Gelişen insan, pratik bağlılıklarında ve önceliklerinde, hem içsel psikolojik bölünmeden, hem de tereddütten azadedir; “kafa rahatlığının” (good flow) tadını çıkarır (Stobaeus, 63A). Gelişen yaşamı “tek bir ahenkli nedene” (Stobaeus, 63B), yani hiçbir zaman kendi içinde çelişmeyen veya zamanla uyumsuz bir hal almayan tutarlı bir pratik bakış açısına bağlı bir yaşam olarak nitelendiren Zenon, insan mutluluğuna ilişkin temel bir sezgiye riayet eder (Cooper 2012; bkz. Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, 1.4, 1095a22–26).</p>



<p>Bazı Stoacılar, daha uzun bir formülasyon içeren daha cüretkâr bir tezi tercih eder: Kendisiyle uyumlu yaşayan mutlu fail, doğayla ve dolayısıyla bir bütün olarak kozmosla da uyumlu yaşar:</p>



<p>Dolayısıyla, doğayla uyumlu yaşamak, kişinin doğasına ve bütünün doğasına uygun bir erek haline gelir ve kişi, evrensel yasanın, yani her şeye hakim olan ve varolan şeylerin idaresine yön veren Zeus’la özdeş olan doğru aklın, yasakladığı hiçbir faaliyette bulunmaz (Diogenes Laertios, 63C)</p>



<p>Yukarıda (2.7) Stoacı fizik -yani doğa etüdleri- bağlamında gördüğümüz gibi, Tanrı ya da Zeus, evrenin aktif ilkesiyle, yani evrenin her yerinde mevcut olan her şeyi kapsayan ve altta yatan maddeyi (underlying matter) tümüyle rasyonel bir tasarıya göre yapılandırarak şekillendiren cismani akılla özdeşleştirilir. Bu nedenle, bir insanın kozmik doğa ile “uyumlu” (homologoumenôs) yaşaması, Zeus’un, dünyanın o insanın işgal ettiği kısmını idare ederken yaptığı gibi, kendi durumu ve koşulları hakkında aynı düşünceleri düşünerek, kendi aklını bütününkiyle uyumlu hale getirmesini gerektirir (Cooper 2012). Bu şekilde, gelişen fail, “idare edenin iradesine tümüyle” uygun yaşar (Diogenes Laertios, 63C).</p>



<p>4.2 Erdem</p>



<p>Zihnimizi bu uyum durumuna getirmek ve <em>telos</em>‘a ulaşmak için Stoacılar tek bir şeye ihtiyaç olduğunu savunurlar: Erdem. Erdem, insan aklının mükemmelleştirilmiş halidir (Seneca, 63D), başka bir deyişle, “yaşamın bütününde tutarlılığa [veya uyum, <em>homologia</em>] erişmek için biçimlendirilmiş bir nefstir” (Diogenes Laertios, 61A). Sahip olduğu muhakeme gücünü sonuna kadar geliştiren erdemli fail, yalnızca insan doğasının en yüksek ifadesi olacak bir hayat sürmekle kalmaz –ne tür bir mahluk olduğumuz göz önünde bulundurulduğunda, bir insanın içinde bulunabileceği en iyi durum–, aynı zamanda, kendi içinde, ilahi olanın durumunu da tekrar eder (Seneca, 60H; Plutarhos, 61J). Bu nedenle, erdemli bir yaşam sürmek, hem insan doğasıyla hem de kozmik ya da ilahi doğa ile aynı anda uyum içinde yaşamak anlamına gelir (Hrisippos, Diogenes Laertios, 63C).</p>



<p>Erdem, insan rasyonalitesinin mükemmel hali, bilgi ise insanların erişebileceği en yüksek rasyonel mertebe olduğundan, Stoacıların erdemleri birer bilgi biçimi olarak tanımlaması şaşırtıcı değildir. Örneğin cesaret erdemi, neye göğüs germemiz ve neyden korkmamız gerektiğinin bilgisidir. Stoacılar, bu erdemin diğerlerinden ayrılamayacağını öne sürer: Bir erdeme sahip olan, hepsine sahiptir (61B-H; bkz. Schofield 1984). Bu nedenle, cesareti teşkil eden bilgi, etik alanındaki diğer konuların (örneğin, ne yapılması gerektiğine ve neyin tercih edilmeye değer olduğuna ilişkin konuların, yani sırasıyla basiret (prudence) ve itidal (moderation) alanlarının) ve ayrıca, mantık ve fiziğin doğruluklarının da sistematik olarak kavranmasını gerektirir. (Cooper 1999a, Menn 1995; alternatif bir görüş için bkz. Annas 1993). Bilginin kendisinin nasıl elde edildiğini (ki bu mantığın bir konusudur) ve doğanın hem insanlarda hem de genel olarak kozmosta nasıl işlediğini (bu da fiziğin alanına girer) bilmeden,  (örneğin) nelere göğüs gerilmesi veya neyden korkulması gerektiğini gerçekten bilemeyiz. Bu nedenle, erdemi oluşturan bilgi, etik olanın sınırlarının ötesindedir. Bilgi bir “ya hep ya hiç” meselesi olduğundan, erdem de öyledir (Plutarhos, 61T). Stoacılara göre, gerçekliğe ilişkin (ahlaki gerçeklerin de dâhil olduğu, ancak bunlarla sınırlı olunmadığı üzere) kapsamlı bilgiye sahip olmak, doğayla uyum içinde yaşamak ve mutlu olmak için zorunlu ve yeterlidir.</p>



<p>4.3 Farksızlar (Indifferents)</p>



<p>Stoacı eudaimoniacılığın bu taslağı, Stoacıların en çok tartışma konusu olan etik doktrinlerinden ikisini daha iyi anlamamızı sağlar: (1) mutlu olmak (insan mutluluğu) tamamen bizim elimizdedir ve (2) tek iyi erdemdir. Stoacılara göre, bilgiye sahip olmak, yalnızca onay eylemlerine (acts of assent) bağlıdır ve bunları gerçekleştirmek failin elindedir (yukarıya, 2.8 ve 2.9’a bakınız). Öyleyse, eğer erdem bilgiyse ve mutluluk için hem zorunlu hem de yeterliyse, o halde mutluluk da tümüyle faile bağlıdır. Farz edelim ki, erdem ve bilgi faile bağlı olsun. Böyle olsa bile, büyük bir talihsizlik ve maddi yoksunluk halinde mutlu olmanın imkânsız olduğuna yönelir itirazlar gelebilir: Örneğin, acılar içinde kıvranan, hastane ödemeleri yüzünden yoksullaşan, toplumun tamamı tarafından hor görülen ölüm döşeğindeki bir hasta, erdemli olsa bile mutlu olamaz. Bu sezgisel düşünce, eudaimoniacı geleneği benimseyen Akademik (Platoncu) ve Peripatetik (Aristotelesçi) filozofları, erdemin mutluluk için zorunlu olsa da yeterli olmadığını iddia etmeye veya farklı mutluluk dereceleri tanımlamaya yöneltti. Bu filozoflar, asgari miktarda mutluluk için erdemin zorunlu ve yeterli olduğunu, ancak tam veya azami mutluluk için yeterli olmadığını savundular (karş. Cicero, De Finibus 5.77; Seneca, Ahlak Mektupları 85.18–23). Bu görüşlere göre, erdem dışında kalan ve failin elinde olmayan bazı şeyler -örneğin “dışsal iyilerden” aldığı pay- onun mutluluk düzeyinde bir fark yaratacaktır.</p>



<p>Stoacılar bu tür yaklaşımları reddeder:</p>



<p>Stoacılar, var olan bazı şeylerin iyi, bazılarının kötü, bazılarının ise her ikisi de olmadığını söyler. Erdemler -basiret, adalet, cesaret, itidal vb.- iyidir. Bunların zıddı olan aptallık, adaletsizlik ve diğerleri ise kötüdür. Meselâ yaşam, sağlık, haz, güzellik, kuvvet, zenginlik, itibar, asalet ve bunların zıddı olan ölüm, hastalık, acı, çirkinlik, zayıflık, yoksulluk, itibarsızlık, soysuzluk (aşağı tabakadan olma) ve benzerleri gibi herhangi bir faydası veya zararı olan şeyler ise bunlardan hiçbiri değildir: Çünkü nasıl sıcak olanın özelliği soğutmak değil de ısıtmak ise, iyi olanın özelliği de zarar vermek değil, fayda sağlamaktır. Ancak, örneğin, zenginlik ve sağlık, verdiği zarardan daha fazla fayda sağlamaz. Bu nedenle, zenginlik ve sağlık iyi şeyler değildir. (Diogenes Laertios, 58A)</p>



<p>Sağlığı, zenginliği, itibarı ve diğerlerini “dışsal iyiler” olarak gören eudaimoniacı teorilerle taban tabana zıt bir pozisyon alan Stoacılar, bu tür öğelerin ne iyi ne de kötü olduğunu ve dolayısıyla insan mutluluğu açısından “farksız” (<em>adiaphora</em>/<em>indifferentia</em>) olduğunu iddia ederler. Bu sonuca varmak için Stoacılar, örneğin, servetin faile bazen fayda sağladığı, bazen de zarar verdiği gibi iddialara bel bağlamaz. Bunun yerine, Stoacıların pozisyonu, servetin “ne fayda sağladığı ne de zarar verdiği” şeklindedir: İnsan hayatı, hiçbir durumda zenginliğe (veya sağlığa, itibara vb.) sahip olmakla veya bunlardan yoksun kalmakla daha iyi veya daha kötü bir hale getirilemez. Sıcak olan [bir şeyin] zorunlu olarak ısı sağlaması gibi, iyi olan [bir şey] da zorunlu olarak fayda sağlar (bkz. Sextus, 60G). O halde Stoacıların temel aksiyolojik tezine göre, insana yalnızca erdem fayda sağlar, hayatımızın iyi gitmesine erdem sebep olur, dolayısıyla da sadece erdem iyidir.</p>



<p>Yunan Stoacılar, bu tezi desteklemek için, bir kısmı elimize ulaşan kaynaklarda da bulunan çok sayıda argüman üretti (örn. Cicero, 60N; ayrıca bkz. Seneca, Moral Letters 82, 85 ve 87). Yalnızca erdemin iyi olduğunu göstermek için insan doğasına dair kendi açıklamasına başvuran Hrisippos, insan doğasına göre yalnızca aklın mükemmelliğinin insanlar için gerçek anlamda faydalı olduğunu savundu (karş. Cicero, 64K ve Brennan 2009; ayrıca bkz. Klein 2016). Her halükarda Stoacılar, Aristoteles’in kolay lokma görmediği bir sonucu bütün yönleriyle benimser (karş. Nikomakhos’a Etik 1.5, 1095b33–1096a2): Stoacılar, erdemli bir kişinin, tavana asılmış halde işkence görürken, paramparça olmuş bedeni acı içinde kıvranırken ve tüm ailesinden ve arkadaşlarından mahrum bırakılırken bile azami derecede mutlu olduğunu iddia eder (Cicero, De Finibus 3.42). Aslında, Stoacılara göre erdemli kişi, o anda bile işkence görmeden önceki kadar mutludur, çünkü bu iki zamanda farksızların farklı birer türünü (fiziksel ağrı, sağlık vb.) taşımasına rağmen, gerçekten faydalı olan tek şeye, yani sahiptir. Bu nedenle, Stoacılara göre insan mutluluğunun derecesi olmaz. Failin erdemli olması koşuluyla (erdemi ne kadar zaman taşıdığı fark etmeksizin: Cicero, De Finibus 3.45–7), erdem haricinde hiçbir şey, ne onu kişisel gelişiminden saptırabilir, ne de buna katkıda bulunabilir.</p>



<p>Mutluluğa sağladıkları katkı bakımından tüm farksızlar eşittir (Diogenes Laertios, 58B). Bu tezden yola çıkarak, bir farksızlık türünün (örneğin sağlığın) karşıtının (örneğin hastalığın) arayışında olmak için hiçbir sebep olmadığı sonucuna varılabilir. Zenon’un çevresindeki bazı marjinal figürler, farksızların birbirine mutlak biçimde eşit olarak ele alınmasını desteklese de, Hrisippos’un bunu açıkça reddetmesi sonucunda bu pozisyon Stoacı ortodoksinin bir parçası haline gelmedi (Cicero, 58I; karş. Sextus, 58F). Bunun yerine, ana akım Stoacı görüş, bazı farksızların -sağlık, zenginlik ve itibar gibi- diğerlerine kıyasla teşvik veya tercih edilir türden (<em>proêgmena</em> / <em>praeposita</em>) olduğu, değer taşıdığı (<em>axia</em> / <em>aestimatio</em>) ve doğaya uygun olduğu (<em>kata phusin</em> / <em>secundum naturam</em>), yani normal koşullarda, onları zıtları yerine tercih etmenin, kişinin uygun işlevi (“proper function”, <em>kathêkon</em> / <em>officium</em>) yönündedir. (Cicero, 59D; Stobaeus 58C-E). Bu nedenle, erdemli fail (örneğin) sağlığın peşine düşecek ve sağlığına kavuşmak -daha doğrusu, sağlıksız olmaya kıyasla daha sağlıklı olması- onun mutluluğu açısından için hiçbir fark yaratmasa ve ne iyi ne de kötü olsa bile, sağlıklı olmak için gereken ileriki adımları (örneğin salata yemek, egzersiz yapmak vb.) atacaktır. Bu nedenle, Stoacıların bu meseleye getirdiği ortodoks açıklamaya göre, erdemli kişi, farksızlara karşı tutumunda kayıtsız (lackadaisical) olmak yerine, tercih edilen, değerli ve doğaya uygun olanların arayışında olduğu için enerjik ve itinalıdır: Dolayısıyla erdemli kişinin genel tutumu, bunları seçmek ve karşıtlarını reddetmek olacaktır.</p>



<p>Bu doktrinin tutarsız, hatta karmakarışık olduğunu söyleyerek Stoacıları eleştiren bazı Antik Çağ düşünürleri, mutluluğumuz açısından fark yaratmayan (indifferent) bir şeyi önemseyip aramayı mantık zeminine oturtmanın güç olduğunu öne sürüyordu. Stoacıların farksızlara ilişkin açıklamalarına yönelik Antik Çağ’daki temel eleştiri, bir ikilem olarak formüle ediliyordu. (karş. Plutarhos, 64C; Cicero, 64F, L; bkz. Klein 2015, Barney 2003). Bu eleştiriyi yapan kişilere göre, Stoacıların neden sağlığın, zenginliğin ve tercih ettikleri diğer farksızların arayışında olmamız gerektiğini açıklayabilecekleri iki yol vardı. Ancak bunların ikisi de kendi içinde çelişkiliydi: Ya (i) bu öğeler gerçekten iyidir ve doğrudan veya dolaylı olarak insan mutluluğuna katkıda bulunur veya (ii) mutluluk nihai pratik hedefimiz değildir. Seçenek (i), bunlara sahip olmanın insanlar için iyi olduğu ve mutluluğu etkilediği gerekçesiyle bu öğelerin arayışında olmayı anlaşılır kılar, ancak bu Stoacıların yalnızca erdemin iyi olduğu şeklindeki iddiasıyla tutarsızdır. Bu seçenekte yer alan “tercih edilen farksızlar”, dışsal iyilerin başka kelimelerle ifade edilmesinden ibarettir. Seçenek (ii)’de, Stoacıların, bu öğelerin mutluluğumuz konusunda herhangi bir fark yaratmadığı (indifferent) şeklindeki ısrarı kabul edilse de, mutluluğun “uğruna her şeyin yapıldığı erek” olduğu şeklindeki temel eudaimoniacı tezleri geçersiz kılınmış olur (Stobaeus, 63A). Seçenek (ii)’de ise farksızlar, failin kendi mutluluğundan bağımsız ve onun dışında kalan bir hedef uğruna takip edilir, ancak bu, hiçbir eudaimoniacı sistemin tutarlı bir şekilde kabul edemeyeceği bir sonuçtur.</p>



<p>Stoacıların bu husustaki açıklamasının bir ikilem teşkil edip etmediği, bilimsel tartışmalara konu olmaya devam ediyor. Gelgelelim, Stoacıların farksızlara ilişkin -genel hatları ilk olarak Cooper 1999a ve Brennan 2005’te çizilen, ancak Klein 2015’te yetkin bir şekilde sunulan- epistemik yorumu, Stoacıları bu ikilemden kurtarmaya yönelik umut verici bir girişim olarak karşımıza çıkıyor.  Bu yoruma göre, fail kişi, (örneğin) sağlığı, zıddı olan hastalığa tercih etmekte haklıdır. Bunun sebebi, sağlığın bizzat kendisinin iyi olması veya hasta olmak yerine sağlıklı olmanın mutluluktan bağımsız bir neden olması değil, bizim gibi, gelecekteki olaylar hakkında bilgi sahibi olmayan sonlu failler (finite agents) için, teşvik edilen kayıtsızları, onların zıddı olan kayıtsızlara tercih etmenin, Zeus’un yolundan gitmenin epistemik olarak en doğru yolu olmasıdır. (karş. Epiktetos’ta Hrisippos, 58J).</p>



<p>Yukarıda bahsettiğimiz üzere, Stoacılar, <em>telos</em>‘u  “doğayla uyumlu yaşamak” olarak tanımlıyordu. Hrisippos, bu formülasyonun “doğada olup bitenlerin deneyimiyle uyumlu yaşamak” ile eşdeğer olduğunu savunur (Diogenes Laertios, 63C). Babilli Diogenes ise, <em>telos</em>‘un, “şeylerin doğaya uygun olarak seçilmesi ve seçilmemesi konusunda doğru şekilde akıl yürütme” olarak da tanımlanabileceğini iddia eder (Stobaeus, 58K). Diogenes’in formülasyonu, farksızların doğru şekilde seçilmesinin (bu farksızlara sahip olmak bir katkı sağlamasa da) insan mutluluğuna olumlu bir katkı sağladığını öne sürüyor. Dahası, Stoacılara göre, eğer ki Zeus, failin arayış içinde olduğu bir farksızı o andan sonra yaratmama kararı alırsa bile, failin yaptığı bu seçim yine de doğru olabilir: aynı mükemmel dans etmek gibi, kayıtsızların erdemli biçimde seçilmesini başarılı saymak için de failin haricinde kalan herhangi bir nesnenin elde edilmesi gerekmez (Cicero, 64H).</p>



<p>Bu nedenle, epistemik yoruma göre, erdemli fail, hastalık yerine sağlığı seçtiğinde, hasta olmaktansa sağlıklı olmanın onun gelişmesinde (flourishing) bir fark yaratacağını düşündüğü için değil, sağlıklı olmak, o durumda “doğada olup bitenlerin deneyimini” yansıttığından ve Zeus’un hikmet ve takdirine uymak adına ne yapması gerektiğine dair en iyi değerlendirmeyi yaptığı için bu şekilde hareket eder. (Bilge’nin farksız seçimlerinde yer alan “çekinceler” için Inwood 1985, bölüm 5 ve Brennan 2000’deki tartışmalar ışığında bkz. Stobaeus 65Q.)</p>



<p>4.4 Mülahaza</p>



<p>Buraya kadar, meseleleri daha kolay açıklamak adına, bir failin, seçtiği bir farksızı zıddına tercih edip etmeme konusunda mülahazalarda bulunduğu (deliberate over) basitleştirilmiş bir duruma odaklandık. Ancak Stoacılar için mülahaza meselesi, birden fazla faili ve birden fazla türde farksızı içerdiği için aslında çok daha karmaşıktır, o kadar ki, belirli bir senaryoda gerçekleştirilecek uygun eylemin veya tercih edilecek uygun işlevin ne olduğu hemen belli olmayabilir. Gelgelelim, kişinin uygun işlevini yerine getirmemesi doğayla uyumlu yaşamakla bağdaşmadığı için (Stobaeus, 59I; Diogenes Laertios, 59J), bu tür durumlarda sıradan faillere ve topluma öncülük eden kişilere (progressor) mülahazalarında yardımcı olmak Stoacı teorisyenin görevidir. Bu amaçla, Yunan Stoacılar, uygun işlevler üzerine eserler kaleme aldılar. Cicero’nun aynı adlı eserinin (<em>De Officiis</em>) temelini de Panaetius’un <em>Uygun İşlevler Üzerine</em>‘si (<em>Peri Kathêkontôn</em>) oluşturdu. Bu Stoacı eserlere yol gösteren temel varsayım, farksızların, erdemin ana konusu veya ham maddesi olduğudur (Plutarhos, 59A): Erdemli fail, ne yapacağı hususunda mülahazada bulunurken, bir farksızı diğeri karşısında tarafsızlıkla tartmalıdır. Stoacılara göre adalet, her kişiye doğru miktarda farksız dağıtmayı gerektirir (bkz. Plutarhos, 61C ve Stobaeus, 61H). Dolayısıyla adil olan fail kişi, bazı durumlarda, diğerlerine daha fazla sayıda tercih edilen farksız (preferred indifferent) tahsis edebilmek adına kendisi için tercih edilmeyen bir kayıtsız (dispreferred indifferent) seçer. Canlı olmak, tercih edilen bir farksız olduğundan, kişinin uygun işlevinin hayatını feda etmek olduğu durumlar da söz konusudur (örneğin, savaş alanından kaçan başkalarını kurtarmak veya gelecekte yaşanabilecek büyük acılardan ve hastalıktan kaçınmak için) (Cicero, 66G; Diogenes Laertios, 66H ). Her ne kadar Stoacılara basit bir maksimizasyon kuralı (bu kurala göre, kişinin uygun işlevi, faillerin çoğunun erişeceği tercih edilen farksız miktarını maksimize etmek olsun) atfetmek cazip gelse de, elimizdeki bulgular, Stoacıların olası bir senaryoda kişinin uygun işlevinin ne olduğunu belirlemek için yalnızca tek bir ilke üzerinde ittifak ettiği fikrinin aksini gösteriyor. (Brennan 2005, bölüm 11–13’e ve Inwood 1999 ile Striker 1987 arasındaki fikir alışverişine bkz.; sıradan failin neyin uygun olduğunu bulmasına yardımcı olabilecek feshedilebilir rehberler veya pratik kurallar için bkz. örneğin Seneca, Ahlak Mektupları 94 ve 95) .</p>



<p>4.5 Stoacı Kozmopolitanizm</p>



<p>Müşterek rasyonalitemiz vasıtasıyla, tüm insanlar, Zeus ile birlikte, tek bir evrensel şehrin ya da kozmopolisin vatandaşlarıdır (Marcus Aurelius, 4.4; Arius Didymus, 67L). Bu nedenle, adil fail (just agent), farksızları insanlar arasında bölüştürürken, kim olduğuna ve nereden geldiğine bakmadan her insanın -hatta “en uzaktaki Misyalı”nın bile (Anonim Yorum, 57H)- hakkını korur.</p>



<p>Stoacılara göre, doğayla uyumlu yaşamak ve insan telos’una ulaşmak, “her şeyi kaplayan ve Zeus’la özdeş doğru akıl (right reason) olan evrensel yasanın (<em>ho nomos ho koinos</em>) yasakladığı hiçbir faaliyette bulunmamayı” içerir ( Diogenes Laertios, 63C; yukarıda geçen, 4.1). Zeus’un kozmosu yönetirkenki hikmet ve takdiri (providential activity), bu sayede, insanların takip ve taklit etmesi için mükemmel bir rasyonel standart belirleyen evrensel bir yasa teşkil eder (Marcian, 67R). Dolayısıyla, şehir, “aynı yerde yaşayan ve kanunla yönetilen bir grup insan” (Dio Chrysostom, 67J) olduğuna ve tüm insanlar Zeus’un -“herkesi kaplayan, tutarlı, kalıcı” (Cicero, 67S)- evrensel yasasına tabi olduğuna göre, buradan, kozmosun bir tür şehir olduğu sonucu çıkar.</p>



<p>Stoacı kozmopolitanizm hakkında ayrıntılı bilgi için Vogt 2008, Schofield 1991 ve Antik Çağ Felsefesinde Siyaset Felsefesi ve Kozmopolitanizm başlıklarına bakınız.</p>



<p>4.6 Oikeiôsis</p>



<p>Stoacılar, kozmopolit adalete ilişkin açıklamalarını ve sadece erdemin iyi olduğuna yönelik temel aksiyolojik tezlerini desteklemek için oikeiôsis doktrinine dayanır.(“aidiyet” veya “bağlılık” anlamına gelen bu Yunanca terim, nesnelerin oikeion -bunların, söz konusu mahlûka “bağlı” veya “ait” olduğu kabul edilir) olarak adlandırıldığı bir süreci ifade eder. Bu doktrin, her mahlûkun, doğduğu andan itibaren, acı verici olsa bile kendi bünyesini (constitution) korumaya çalıştığı gözlemiyle başlar (Diogenes Laertios, 57a; Seneca, 57b): Bünyesi, her bir mahlûkun kendisine ait/oikeion olarak, dolayısıyla bir ilgi nesnesi (object of concern) olarak gördüğü ilk şeydir. Bunun nedeni, her hayvanın, bünyesine ait olanla zararlı olanı tespit etmesini sağlayan bir kendini-algılama (self perception) kapasitesyle ve hangi nesnelerin arayışında olup hangilerinden kaçınacağını belirleyen bir dürtü kapasitesi ile doğmasıdır. (Hierokles, 57C). Seneca’nın örneğini kullanırsak, sırt üstü yatan bir kaplumbağa, bu durumun kendi bünyesine ait olmadığını algılar ve bir düzeltme dürtüsü oluşturur. Dahası, kaplumbağa tüm bunları doğası gereği, bunun için eğitilmeden yapar. Bu durum, rasyonel olmayan mahlûkların [Zeus’un hikmet ve takdiriyle meydana gelen] doğa (providential nature) tarafından kendi teleolojik hedeflerini gerçekleştirebilmek için neyin gerekli olduğunu algılamak ve bu amaç doğrultusunda hareket etmek üzere yapılandırıldıklarını gösteriyor. Yeni doğan bebekler ve çocuklar da bu konuda istisna değildir: Yukarıda (2.9) değindiğimiz üzere, insanlar akıl sahibi olarak doğmazlar. Aksine, aklı yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde edinirler. Bu nedenle, yetişkinliğe giden dönemde rasyonel-olmayan bir nefsten yararlanır ve bu tür bir bünyeye uygun nesnelerin arayışında oluruz. Yetişkinliğe geçiş süreci, “akıl, dürtüyü adeta işleyen bir zanaatkâr haline geldiğinde” (Diogenes Laertios, 57A), yani rasyonel bir doğa edinerek “rasyonel dürtüler” oluşturduğumuzda (Stobaeus, 53Q) başlar. Stoacılar, olgun bir yetişkinin rasyonel bünyesinin, rasyonel-olmayan bir çocuğunkinden farklı olduğunu (Seneca, 57B) ve bu iki bünyeye elverişli şeylerin de birbirinden farklı olduğunu iddia ederler. Üstelik oikeiôsis teorisine toplumsal bir boyut ekleyen Stoacılar, belirli hayvan türleri (arılar, karıncalar vb.) gibi insanların da doğal olarak birbirleriyle işbirliği yaptığını ve genel olarak, “hem çoğalmayı arzulamanın hem de yavrunun sevilmesi gerektiği konusunda endişelenmemenin doğa açısında tutarlı olamayacağını” (Cicero, 57F) gözlemlerler. Gelgelelim, bu gözlemlerin Stoacıların etik alanındaki bağlılıklarını nasıl destekleyeceği tümüyle açık değildir. Bu husustaki bilimsel tartışmalar üç ana konuya odaklanıyor: İlk olarak, tanımlayıcı görünen bu iddialar herhangi bir normatif rehberlik sağlayabilir mi? Cevap evet ise, nasıl sağlayabilir? İkincisi, kendini korumaya yönelik doğal bir eğilim, kozmopolit adaletin ötekiyle-ilgili taleplerini nasıl destekleyebilir? Üçüncüsü, rasyonel-olmayan bir mahlûkun, yine rasyonel-olmayan bünyesine uygun yiyecek, barınak ve benzeri şeylerin arayışında olması, Bilge’nin tek iyi olan erdeme olan bağlılığına hangi açılardan benzer? Oikeiôsis hakkında elimizden bulunan temel kaynaklardan birinin, ideal failin gelişimine dair, tutarlılığın [veya uyum, <em>homologia</em>] ve davranış ahenginin bir insanın yaşantısındaki tek hakiki fayda kaynağı olduğunu belirten bir açıklamayla sonlandığını belirtmekte yarar var (Cicero, 59D). Ayrıntılı bilgi için bu konuları takdire şayan bir açıklıkla ele alan ve yine bu geniş kapsamlı konu hakkında güncel bir bibliyografya sağlayan Magrin 2018 ve Klein 2016’e bakmakta yarar var.</p>



<p>4.7 Tutkular</p>



<p>Stoacılar, erdemli failin hiçbir tutku (<em>pathê</em>) hissetmediğini ve bu nedenle mutlu yaşamın tutkudan tamamen arınmış olduğunu (<em>apathês</em>) savunur. Bu çarpıcı iddiayı daha iyi anlamak için, Stoacıların tutkuları nasıl tanımladıklarına bir göz atalım:</p>



<p>Onlar [Stoacılar], tutkunun, ölçüsüz ve aklın buyruklarına itaatsiz olan bir dürtü ya da bir diğer tabirle ruhun irrasyonel ve doğaya aykırı bir hareketi olduğunu ve tüm tutkuların nefsin komuta yetisine (commanding-faculty) tabi olduğunu söylerler. (Stobaeus, 65A)</p>



<p>Tüm tutkuların belirli türden dürtüler (<em>hormai</em>), yani “ruhun komuta yetisine ait olan” eylemi doğrudan ve önceden şekillendiren psikolojik olaylar olarak ele alındığına dikkat çekmekte yarar var. Bu durum, Stoacı şemaya göre (Stobaeus, 53Q) tüm tutkuların, failin rasyonel zihninin (“komuta-yetisinin”), özellikle de bir onay eylemi aracılığıyla yarattığı “rasyonel dürtüler” olduğu anlamına gelir (yukarıya, 2.9’a bakın). Bu nedenle tutkular “irrasyoneldir” ve “aklın buyruklarına itaat etmezler”. Bunun sebebi, tutkuların zihnin akıldan yoksun bir kısmında (Platon’un ruh veya iştah kavramları gibi) ortaya çıkması değildir zira Stoacılar, insan zihninin rasyonel olmayan herhangi bir parça taşıdığını reddeder. O halde, tutkular aklın buyruklarına ne bakımdan itaat etmez ve akıl dışı sayılırlar?</p>



<p>Bunun bir cevabı, tutkunun etkisi altındaki bir failin, doğru akla, yani kozmosun rasyonalitesine veya Zeus’un evrensel yasasına itaatsizlik etmesidir. Bir tutkudan muzdarip olmak, doğayla çatışmak anlamına gelir -mutlu bir kişi gibi “kafası rahat” (in good flow) olmak yerine “asabi” olmak gibi (Stobaeus, 65A; bkz. Stobaeus, 63A)- bu nedenle de failin telos’a doğru ilerlemesini engelleyen kısır bir eylemdir. Bunun sebebini anlayabilmek için Stoacıların tutkulara yönelik açıklamasının başka yönlerini de ele almamız gerekiyor.</p>



<p>Failin onay eyleminin ardından gelen her tutku, bilişselci bir analize tabidir. Stoacılara göre, her tutku, her ikisi (standart durumda) yanlış olan iki unsur içeren bir görüş veya yargı veya zayıf varsayım (65B-D) olarak tanımlanabilir: (i) mevcut veya muhtemel bir nesneye değer atfedilmesi ve (ii) buna karşılık belirli bir eylem planının gerçekleştirilmesinin uygun olduğuna dair bir değerlendirme (Graver 2007, bölüm 2; Brennan 2005, bölüm 7; Inwood 1985, bölüm 5). Standart durumlarda, (i) yanlıştır, çünkü tutkulu fail, o anda sahip olduğu veya sahip olmayı beklediği ve aslında farksız (indifferent) olan bir şeyin iyi veya kötü olduğunu zanneder. Örneğin, kalp hastalığım olduğunu öğrenirken hissettiğim iç sıkıntısının (distress) sebeplerinden biri de, zihnimin bu hastalığın hem bende mevcut olduğu hem de kötü bir şey olduğu önermelerine onay vermesidir (burada “kötü” kelimesi, hastalığın mutluluğum açısından zararlı olduğuna dair eudaimoniacı bir çağrışım taşır (Cooper 1999b). Bu düşünce elbette ki yanlıştır: hastalık, tercih edilen bir şey olamaz, ancak kötü bir şey de değildir; varlığı (presence) benim mutluluğum açısından hiçbir fark yaratmaz. Öyleyse, Stoacılara göre benim yaşadığım sıkıntı, bilişsel bir başarısızlığa işaret eder: Öyle ki, bu tutkudan muzdarip iken, hastalığı yanlış muhakeme ettim ve bunun kişisel gelişimimle bağlantısını hatalı biçimde değerlendirdim. Yaşadığım sıkıntıya bağlı olarak, zihnimin hastalığıma verilecek uygun tepkileri değerlendirmesi sonucunda kaygılanabilir, iç sıkıntısı yaşayabilir ve ağlayabilirim (yukarıdaki (ii) öğesi). Stoacı görüşe göre, bu değerlendirme de yanlıştır, çünkü bunların hiçbiri, kötü bir şeyin varlığı karşısında verilecek nesnel anlamda uygun tepkiler değildir (karş. Graver 2007, bölüm 9’da bahsedilen Alcibiades örneği).</p>



<p>İç sıkıntısı, tutkunun Stoacılar tarafından kabul edilen dört ana türünden veya genera’sından biridir. Tutkunun her bir türü, o türe ait kasıtlı nesnenin (intentional object) niteliğiyle ayırt edilir: iç sıkıntısı, mevcut durumda sezinlenen, korku ise geleceğe dair sezinlenen kötüler; öte yandan, iştah geleceğe dair sezinlenen, haz (veya zevk) ise mevcut durumda sezinlenen iyilerdir. İştah ve korku birincil, iç sıkıntısı ve haz ise ikincil tutkulardır (Stobaeus, 65A). Gelgelelim, dördünde de ortak olan şey, kasıtlı nesnenin değeriyle veya buna verilecek uygun davranışsal tepkiyle ilgili olarak fail tarafında yaşanan bilişsel bir hata, diğer bir deyişle, doğayla uyumlu yaşamakla bağdaşmayan epistemik bir kusurdur. Bu durum, Hrisippos’un koşucu analojisinin de (runner analogy) ana fikrini oluşturur (Galen’den, 65J). Tıpkı bir koşucunun “kendinden geçercesine” bir anda duramayacak şekilde hareket etmesi gibi, tutkulu fail de “rasyonel miktarın ötesine geçen” dürtülerle, yani Zeus’un doğru aklına aykırı biçimde hareket eder (Inwood 1985). Gelgelelim, bazı yorumcular, Hrisippos’un, koşucu analojisinde, tutkulu failin kendi aklına itaatsizlik ettiğine de dikkat çektiğini ileri sürüyor (Graver 2007, bölüm 3). Eğer öyleyse, belki de Hrisipposçu teori, her ne kadar bu tür bir yorumun detayları henüz üzerinde yeterince çalışılmamış olsa da, ortaya çıkacak bir tür zihinsel çatışmayı kabul edebilir.</p>



<p>Günümüzde uzmanlar, Posidonius’un, Hrisippos’un tutkulara ilişkin açıklamasına olan yaklaşımını tam olarak nasıl ele almaları gerektiği konusunda bölünmüş durumdalar. Galen’in (65K, M, P, Q) harfi harfine yer verdiği görüşlerden ve parafrazlardan yola çıktığımızda, Posidonius’un, Hrisippos’un konuya getirdiği açıklamanın bazı unsurlarını yetersiz bulduğu açıkça görülüyor. Ancak Posidonius’un, bu anlatımın farklı yönlerini ciddi anlamda revize etmeden vurgulamayı mı seçtiği, yoksa bunun yerine bazı prensiplerini değiştirmeyi mi amaçladığı tartışma konusu olmaya devam ediyor: bkz. Lorenz 2011 ve Cooper 1999b.</p>



<p>Peki Stoacılar, ideal faili tutkusuz bir insan olarak nitelendirirken, onu tam olarak neyden mahrum bırakıyorlar? Bu ideal fail fikrinin tüm coşkulu hislerin (emotional feelings) ortadan kaldırılmasını ima ettiği varsayılabilir, ancak aslında, Stoacıların, erdemli kişinin “iyi hislerine” (<em>eupatheiai</em>) getirdiği açıklamanın maskesi ardında Bilge’nin duygusuz bir robot olarak karikatürize edilmiş bir hali gizleniyor (Diogenes Laertios, 65F). Tutkular, genel olarak, hatalı bir biçimde iyi veya kötü olarak değerlendirilen farksızlara yöneliktir. Öte yandan Bilge’nin iyi hisleri, gerçek iyilere, yani erdeme, erdemli davranışlara ve erdemli arkadaşlara verilen duygusal tepkilerdir (bkz. Graver 2007, bölüm 2 ve Cooper 2005). Dahası, okulun tarihinin bir noktasında Stoacılar, onay yoluyla yapılan bir müdahale olmadan meydana gelen ve erdemi teşkil eden bilgilerden ödün vermeksizin Bilge tarafından deneyimlenebilen duygusal tepkilerden oluşan ve “ön-duygular” (<em>propatheiai</em>) adı verilen bir duygu kategorisi de öne sürmüştür (Gellius, 65Y; konuya dair tartışma için bkz. Graver 2007, bölüm 4).</p>



<p>Stoacılardan önce de dil etüdlerine ilgi duyuluyordu, ancak başta Hrisippos olmak üzere sistematik dil etüdlerini üreten Stoacıların, bağımsız bir disiplin haline gelen teknik gramerin temellerini attığı kabul edilir.</p>



<p>5. Stoacılığın Etkileri</p>



<p>5.1 Stoacılığın Gramerciler Üzerindeki Etkileri</p>



<p>Her ne kadar “gramer”in Stoacı felsefenin bir alt disiplini olup olmadığı tartışmalı bir konu olsa da, Stoacı dil felsefesinin Antik Çağ Gramercilerinin eserlerini büyük ölçüde etkilediği kabul ediliyor. Stoacıların gramerciler üzerindeki etkileri, verdikleri eserler üzerinden takip edilebilir. Stoacıların görüşleri scholion’larda, özellikle de Dionysius Thrax’ın <em>Gramer Sanatı</em>‘nda açıkça tartışılır. Daha da önemlisi, M.S. ikinci yüzyılda oldukça etkili bir Yunan gramerci olan Apollonius Dyscolus, Stoacılara teşekkür borçlu olduklarını söyler. Apollonius, hakkındaki eserlerin günümüze kadar ulaştığı en eski gramercilerden biridir. Benzer şekilde, Stoacıların etkileri, kısmen Apollonius Dyscolus’un çalışmalarına dayanan ve ortaçağ gramerinin temelini oluşturan Institutiones Grammaticae’ı yazan ve M.S. 6. yüzyılda Konstantinopolis’te yaşamış bir Latin gramerci olan Priscian’da da görülebilir. Gelgelelim, Stoacılığın gramerci gelenek üzerindeki etkisinin kapsamı ve mahiyeti, önemli bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Gramer ve felsefenin etkileşimleri hakkında bkz. Lallot 1988, Sluiter 1990, Ildefonse 1997, Swiggers and Wouters 2002, Atherton and Blank 2013; özellikle Stoacılar için bkz. Frede 1977, Atherton ve Blank 2003; Apollonius Dyscolus üzerine, Blank 1982, 2000; ve Latince dilbilgisi ve Priscian üzerine, Baratin 1989, Luhtala 2005, Baratin ve diğerleri 2009, Ebbesen 2009.</p>



<p>5.2 Stoacılığın Hristiyan Düşünürler Üzerindeki Etkisi</p>



<p>Hristiyan yazarlar, Stoacılığın bazı unsurlarına sıcak bakıyordu. Hatta Apokrif’te (Apocrypha), Pavlus ve Seneca arasında geçtiği iddia edilen sahte bir yazışma bile yer alır. Hem Hieronymus’un (<em>De Viris Illustris</em> 12) hem de Augustinus’un (<em>Epistle</em> 153.4) atıfta bulunduğu bu sahte yazışmanın tarihi çok eskiye dayanmaktadır. Ancak söz konusu mektupların Pavlus veya Seneca tarafından yazılmamış olması, Pavlus’un Stoacı felsefeden habersiz olduğu veya düşüncesinin Stoacı teoriyle ilişkilendirilemeyeceği anlamına gelmez, karş. Engberg-Pedersen 2000. Etik alanındaki doğal hukuk teorileri geleneğinin doğrudan Stoacılıktan kaynaklandığını söylemek mümkün. (Cicero, De Legibus 1.18’i Summa Theologica II, 2, q. 94’teki Aquinas gibi sonraki düşünürlerle karşılaştırın.) Augustinus, hayvanların ahlaki topluluğa (moral community) mensubiyeti sorusunda (City of God 1.20) ve dil felsefesi de dâhil olmak üzere çeşitli konularda, (felsefi konularda ittifak halinde olduğu) Platoncular yerine Stoacıları takip etmeyi seçmişti. Sorabji 2000, bölüm IV’te, Pontuslu Evagrius’un Stoacılıktaki tutkulardan arınma fikrini yedi ölümcül günah fikrine uyarladığı da iddia edilmektedir. Altıncı yüzyıl boyunca Latin düşünürlerinde Stoacılığın etkisi için bkz. Colish 1985.</p>



<p>Stoacılığın Ortaçağ düşüncesi üzerindeki etkisi Verbeke 1983’te detaylı biçimde ele alınmıştır. Stoacı fikirlerin Hristiyan ortodoksisi bağlamında ele alınması titiz bir çalışma gerektiriyordu. Her ne kadar Tanrı’nın maddi bir varlık olmadığı konusunda neredeyse herkes hemfikir olsa da, insan ruhunun durumu çok daha tartışmalı bir konuydu. Genel itibarıyla Antik Çağ Hristiyan ortodoksisi, Tertullianus’da gördüğümüz türden bir materyalist antropolojiden, günümüz Hristiyanlarının doğal saydığı, materyalist olmayan bir nefs anlayışına doğru evrildi. Ortaçağ Hristiyanları, Stoacı kadercilik olarak adlandırdıkları düşünceyi reddetmeyi bir zorunluluk olarak görüyordu. Ancak kullandıkları vicdan ve doğal hukuk kavramlarının Stoacı düşünceyle bağlantısı açıktı.</p>



<p>5.3 Stoacılığın Rönesans ve Erken Modern Felsefe Üzerindeki Etkisi</p>



<p>16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başlarında, Hristiyanlık ile Stoacılığın sistematik bir sentezini oluşturma çabaları karşımıza çıkar. Bu bağlamda, Neo-Stoacı hareketin en önemli temsilcisi Justus Lipsius’tur. Helenistik düşünce okullarının, erken modern felsefe üzerindeki etkisi, Miller ve Inwood 2003’te derlenen makalelerin ana konusunu oluşturmaktadır. Ayrıca bkz. Osler 1991 ve Strange ve Zupko 2004.</p>



<p>5.4 Stoacılığın Çağdaş Felsefe Üzerindeki Etkisi</p>



<p>Stoacı metinler, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında kolayca erişilebilir olmasa da, Prantl’ın, ilk cildinde Stoacı mantık üzerine uzun bir bölüm içeren 1855 tarihli <em>Batı Mantığı Tarihi</em>‘nde olduğu gibi, Stoacıların bazı görüşleri antolojilerde ve tarih araştırmalarında yer buldu. S. Bobzien tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırma (2021), Prantl’ın eserinin, birçokları tarafından analitik felsefenin kurucusu olarak görülen 20. yüzyıl filozof Gottlob Frege’yi etkilemiş olabileceğini iddia ediyor. Bu çalışmada Bobzien, Frege’nin çalışmalarının bir kısmının bu Stoacı metinlerden türetildiğine ve büyük ölçüde bu metinlere borçlu olduğuna dair bulgular sunuyor.</p>



<p>Bibliyografya</p>



<p>Bu girişteki alıntılarla ilgili bir not: Mümkün olan yerlerde yazarın adını kullanarak birincil kaynaklara atıfta bulunduk, Long ve Sedley 1987 atıfını ise yanlarına ekledik. Örneğin, “Aetius, 26A”, Long ve Sedley’nin “metin A” şekilde atıfta bulunduğumuz derlemesini 26. bölümünün yazarı olan ifade ediyor. Alıntı yaptığımız metinlerde, aksi belirtilmedikçe Long ve Sedley’nin çevirisini kullandık.</p>



<p>von Arnim, H., 1903–5 Stoicorum Veterum Fragmenta Leipzig: Teubner. [SVF]</p>



<p>Dufour, R, 2004, Chrysippe. Oeuvre philosophique, 2 vols. Paris: Les Belles Lettres.</p>



<p>Hülser, K., 1987–88. Die Fragmente zur Dialektik der Stoiker, Stuttgart: Frommann-Holzboog Verlag. [FDS]</p>



<p>Inwood, B., 2022. Later Stoicism, 155 BC to AD 200: An Introduction and Collection of Sources in Translation, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Inwood, B. and L. P. Gerson, 1997, Hellenistic Philosophy 2nd ed. Indianapolis: Hackett Publishing. [IG]</p>



<p>Long, A. A. and D. N. Sedley, 1987, The Hellenistic Philosophers, 2 vols. Cambridge: Cambridge University Press [LS]</p>



<p>Nickel, R., 2009, Stoa und Stoiker. Auswahl der Fragmente und Zeugnisse, 2 vols. Dusseldorf: Artemis und Winkler</p>



<p>Bowen, A. and R. Todd, 2004, Cleomedes’ Lectures on Astronomy, Berkeley: University of California Press. [A translation of the Stoic Cleomedes’ work on astronomy, together with introduction and commentary.]</p>



<p>Boys-Stones, G., 2018, L. Annaeus Cornutus: Greek Theology, Fragments and Testimonia, Atlanta: Society of Biblical Literature. [Greek text with facing page translation, with introduction and notes]</p>



<p>Edelstein, L. and I. G. Kidd, 1972, Posidonius, 2 vols. Cambridge: Cambridge University Press. [Greek and Latin texts; introduction in English]</p>



<p>Graver, M., 2002, Cicero on the Emotions: Tusculan Disputations 3 and 4. Chicago: University of Chicageo Press. [English translation and notes]</p>



<p>Graver, M. and A. A. Long, 2015, Seneca: Letters on Ethics to Lucilius, Chicago: University of Chicago Press. [English translation of all 124 extant letters]</p>



<p>Inwood, B., 2007, Seneca: Selected Philosophical Letters, Translated with Introduction and Commentary, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>Pomeroy, A., 1999, Arius Didymus: Epitome of Stoic Ethics, Atlanta: Society of Biblical Literature. [Greek text with facing page translation and notes].</p>



<p>Ramelli, I., 2009, Hierocles the Stoic: Elements of Ethics, Fragments and Excerpts, Atlanta: Society of Biblical Literature. [Greek text with facing page translation. Extensive notes.]</p>



<p>Van Staaten, M., 1962, Panaetii Rhodii Fragmenta, Leiden: Brill.</p>



<p>Algra, K., and J. Barnes, J. Mansfeld and M. Schofield (eds.), 1999, The Cambridge History of Hellenistic Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Arenson, K. (ed.), 2020, The Routledge Handbook of Hellenistic Philosophy, New York: Routledge.</p>



<p>Inwood, B. (ed.), 2003, The Cambridge Companion to the Stoics, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Sellars, J. (ed.), 2016, The Routledge Companion to the Stoic Tradition, New York: Routledge.</p>



<p>Introductions to Stoicism</p>



<p>Brennan, T., 2005, The Stoic Life, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>Cooper, J. M., 2012, Pursuits of Wisdom: Six Ways of Life in Ancient Philosophy, Princeton: Princeton University Press.</p>



<p>Inwood, B., 2018, Stoicism: A Very Short Introduction, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>Long, A. A., 2002, Epictetus: A Stoic and Socratic Guide to Life, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>–––, 1986, Hellenistic Philosophy: Stoics, Epicureans, Skeptics, 2nd edition, London: Duckworth.</p>



<p>Nussbaum, M., 1994, The Therapy of Desire, Princeton: Princeton University Press.</p>



<p>Rist, J. M., 1969, Stoic Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Sandbach, F. H., 1994, The Stoics, 2nd edition, London: Duckworth.</p>



<p>Sellars, J., 2006, Stoicism, Berkeley and Durham: University of California Press and Acumen, UK.</p>



<p>Sharples, R. W., 1996, Stoics, Epicureans and Skeptics, London: Routledge.</p>



<p>Annas, J., 1990, ‘Stoic Epistemology’, in S. Everson (ed.), Epistemology: Cambridge Companions to Ancient Thought I, Cambridge: Cambridge University Press, 184–203.</p>



<p>–––, 1992, Hellenistic Philosophy of Mind, Berkeley: University of California Press.</p>



<p>–––, 1993, The Morality of Happiness, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>Atherton, C., 1988, ‘Hand over Fist: The Failure of Stoic Rhetoric’, Classical Quarterly, 38(2): 392–427.</p>



<p>–––, 1993. The Stoics on Ambiguity, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Atherton, C. and D. Blank, 2003, ‘The Stoic Contribution to Traditional Grammar’, in B. Inwood (ed.), The Cambridge Companion to the Stoics, Cambridge: Cambridge University Press, 310–327.</p>



<p>–––, 2013, ‘From Plato to Priscian: Philosophy’s Legacy to Grammar’, in K. Allen (ed.), The Oxford Handbook of the History of Linguistics, Oxford: Oxford University Press, 282–339.</p>



<p>Bailey, D. T. J., 2014, ‘The Structure of Stoic Metaphysics’, Oxford Studies in Ancient Philosophy, 46: 253–309.</p>



<p>Baltzly, D., 2003, ‘Stoic Pantheism’, Sophia, 34: 3–33.</p>



<p>Baratin, M., 1989, La naissance de la syntaxe à Rome, Paris: Les Editions de Minuit.</p>



<p>Barnes, J., 1997, Logic and the Imperial Stoa, Leiden: Brill.</p>



<p>–––, 2007, Truth, etc: Six Lectures on Ancient Logic, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>Barnes, J., Bobzien, S., and Mignucci, M., 1999, ‘Logic’, in K. Algra, et al. (eds.), The Cambridge History of Hellenistic Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press, 77–176.</p>



<p>Barney, R., 2003, ‘A Puzzle in Stoic Ethics’, Oxford Studies in Ancient Philosophy, 24: 303–40.</p>



<p>Betegh, G., 2003, ‘Cosmological Ethics in the Timaeus and Early Stoicism’, Oxford Studies in Ancient Philosophy, 24: 273–302.</p>



<p>Blank, D. L., 1982, Ancient Philosophy and Grammar: The Syntax of Apollonius Dyscolus, Chico: Scholars Press.</p>



<p>–––, 2000, ‘The Organization of Grammar in Ancient Greece’, in S. Auroux et al. (eds.), History of the Language Sciences, Berlin: De Gruyter, 400–17.</p>



<p>Bobzien, S., 1986, Die stoische Modallogik, Würzburg: Koenigshausen and Neumann.</p>



<p>–––, 1996, ‘Stoic Syllogistic’, Oxford Studies in Ancient Philosophy, 14: 133–92.</p>



<p>–––, 1998, Determinism and Freedom in Stoic Philosophy, Oxford: Clarendon.</p>



<p>–––, 2002, ‘Chrysippus and the Epistemic Theory of Vagueness’, Proceedings of the Aristotelian Society, 102(1): 217–238.</p>



<p>–––, 2012, ‘How to Give Someone Horns: Paradoxes of Presupposition in Antiquity’, Logical Analysis and History of Philosophy, 15: 159–84.</p>



<p>–––, 2021, ‘Frege Plagiarized the Stoics’, in F. Leigh (ed.), Themes in Plato, Aristotle, and Hellenistic Philosophy: Keeling Lectures 2011–2018, London: University of London Press, 149–206.</p>



<p>Bobzien, S. and S. Shogry, 2020, ‘Stoic Logic and Multiple Generality’, Philosophers’ Imprint, 20(31): 1–36.</p>



<p>Brennan, T., 1996, ‘Reasonable Impressions’, Phronesis, 41(3): 318–334.</p>



<p>–––, 2009, ‘Stoic Souls in Stoic Corpses’, in D. Frede and B. Reis (eds.), Body and Soul in Ancient Philosophy, Berlin: De Gruyter, 389–407.</p>



<p>Brittain, C., 2002, ‘Non-Rational Perception in the Stoics and Augustine,’ Oxford Studies in Ancient Philosophy, 22: 253–308.</p>



<p>Bronowski, A., 2019, The Stoics on Lekta. All There Is to Say, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>Brunschwig, J., 1988, ‘La théorie stoïcienne du genre suprême et l’ontologie platonicienne’, reprinted and translated into English in his 1994 Papers in Hellenistic Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press, 92–157.</p>



<p>Castagnoli, L., 2010, ‘How Dialectical Was Stoic Dialectic?’, in A. Nightingale and D. Sedley (eds.), Ancient Models of Mind: Studies in Human and Divine Rationality, Cambridge: Cambridge University Press, 153–179.</p>



<p>Caston, V., 1999, ‘Something or Nothing: The Stoics on Concepts and Universals’, Oxford Studies in Ancient Philosophy, 17: 145–213.</p>



<p>–––, forthcoming, ‘The Stoics on Mental Representation’, in J. Klein and N. Powers (eds.), The Oxford Handbook of Hellenistic Philosophy, Oxford: Oxford University Press. [accessed online via author’s personal website]</p>



<p>Cavini, W., 1993, ‘Chrysippus on Speaking Truly and the Liar’, in K. Döring and T. Ebert (eds.), Dialektiker und Stoiker: Zur Logik der Stoa und ihrer Vorläufer, Stuttgart: Franz Steiner Verlag, 85–109.</p>



<p>Christensen, J., 1962, An Essay on the Unity of Stoic Philosophy, Copenhagen: Munksgaard.</p>



<p>Colish, M., 1985, The Stoic Tradition from Antiquity to the Early Middle Ages, 2 volumes, Leiden: E.J. Brill.</p>



<p>Cooper, J.M., 1999a, ‘Eudaimonism, the Appeal to Nature, and “Moral Duty” in Stoicism’, in his Reason and Emotion, Princeton: Princeton University Press, 427–448.</p>



<p>–––, 1999b, ‘Posidonius on Emotions’, in his Reason and Emotion, Princeton: Princeton University Press, 449–484.</p>



<p>–––, 2004, ‘Justus Lipsius and the Revival of Stoicism in Late-Sixteenth-Century Europe’, in N. Brender and L. Krasnoff (eds.), New Essays on the History of Autonomy, Cambridge: Cambridge University Press, 7–29.</p>



<p>–––, 2005, ‘The Emotional Life of the Wise,’ in Southern Journal of Philosophy, 43 (Supplement): 176–218.</p>



<p>–––, 2012, Pursuits of Wisdom: Six Ways of Life in Ancient Philosophy from Socrates to Plotinus, Princeton: Princeton University Press.</p>



<p>Denyer, N., 1999, ‘The Master Argument of Diodorus Cronus: A Near Miss’, Logical Analysis and History of Philosophy, 2: 239–52.</p>



<p>Durand, M., 2019, ‘What Does “This” Mean? Deixis and the Semantics of Demonstratives in Stoic Propositions’, Methodos 19. doi:10.4000/methodos.6023</p>



<p>Ebbesen, S., 2009, ‘Priscian and the Philosophers’ in M. Baratin, C. Colombat, L. Holtz (eds.). Priscien: transmission et refondation de la grammaire, de l’Antiquité aux Modernes, Turnhout: Brepols, 85–108.</p>



<p>Engberg-Pedersen, T., 2000, Paul and the Stoics, Westminster: John Knox Press. [Specifically on the alleged correspondence between Paul and Seneca, see J. B. Lightfoot, The Letters of Paul and Seneca, London: Macmillan, 1890, and Aldo Moda, ‘Seneca e il Cristianesimo’, Henoch, 5 (1983): 93–109.]</p>



<p>Engstrom S., and J. Whiting (eds.), 1996, Aristotle, Kant and the Stoics, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Frede, M., 1977, ‘The Origins of Traditional Grammar’, reprinted in his 1987 Essays in Ancient Philosophy, Minneapolis: University of Minnesota Press, 338–359.</p>



<p>–––, 1983, ‘Stoics and Skeptics on Clear and Distinct Impressions’, reprinted in his 1987 Essays in Ancient Philosophy, Minneapolis: University of Minnesota Press, 151–76.</p>



<p>–––, 1994a, ‘The Stoic Notion of a Grammatical Case’, Bulletin of the Institute of Classical Studies, 39: 13–24.</p>



<p>–––, 1994b, ‘The Stoic Notion of a Lekton’, in S. Everson (ed.), Language: Cambridge Companions to Ancient Thought 3, Cambridge: Cambridge University Press, 109–128.</p>



<p>–––, 1994c, ‘The Stoic Conception of Reason’, in K. Boudouris (ed.), Hellenistic Philosophy, Athens: International Society for Greek Philosophy and Culture, 50–63.</p>



<p>–––, 1999, ‘Stoic Epistemology’, in K. Algra, et al. (eds.), The Cambridge History of Hellenistic Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press, 295–322.</p>



<p>–––, 2011, A Free Will: Origins of the Notion in Ancient Thought, Berkeley: University of California Press.</p>



<p>Gaskin, R., 1995, The Sea Battle and the Master Argument: Aristotle and Diodorus Cronus on the Metaphysics of the Future, Berlin: De Gruyter.</p>



<p>–––, 1997, ‘The Stoics on Cases, Predicates and the Unity of the Proposition’, Bulletin of the Institute of Classical Studies (Supplement), 68: 91–108.</p>



<p>Gill, C., 2006, The Structured Self in Hellenistic and Roman Thought, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>Goldschmidt, V., 1972, ‘῾Υπάρχειν et ὑφιστάναι dans la philosophie stoïcienne’, Revue Des Études Grecques, 85(406): 331–344.</p>



<p>Gourinat, J-B., 2000, La Dialectique des Stoïciens, Paris: Vrin.</p>



<p>Graver, M., 2007, Stoicism and Emotion, Chicago: University of Chicago Press.</p>



<p>Greene, B., 2018. The Imperfect Present: Stoic Physics of Time, University of California/San Diego Doctoral Dissertation.</p>



<p>Hahm, D.E., 1977, The Origins of Stoic Cosmology, Columbus: Ohio State University Press.</p>



<p>de Harven, V., 2015, ‘How Nothing Can Be Something. The Stoic Theory of Void’, Ancient Philosophy, 35(2): 405–429.</p>



<p>–––, 2016, ‘Necessity, Possibility and Determinism in Stoic Thought’, in M. Cresswel, E. Mares and A. Rini (eds.), Logical Modalities from Aristotle to Carnap: The Story of Necessity, Cambridge: Cambridge University Press, 70–90.</p>



<p>Helle, R., 2018, ‘Hierocles and the Stoic Theory of Blending’, Phronesis, 63(1): 87–116.</p>



<p>–––, 2021, ‘Self-Causation and Unity in Stoicism’, Phronesis, 66(2): 178–213.</p>



<p>–––, 2022, ‘Colocation and the Stoic Definition of Blending’, Phronesis, 67(4): 462–497.</p>



<p>Hensley, I., 2018, ‘On the Separability and Inseparability of the Stoic Principles’, Journal of the History of Philosophy, 56(2): 187–214.</p>



<p>–––, 2020, ‘The Physics of Pneuma in Early Stoicism’, in S.M.P. Coughlin, D. Leith, and O. Lewis (eds.), The Concept of Pneuma after Aristotle, Berlin: Edition Topoi, 171–201.</p>



<p>–––, 2021, ‘The Physics of Stoic Cosmogony’, Apeiron, 54(2): 161–187.</p>



<p>Hudson, H., 1990, ‘A Response to A. A. Long’s “The Stoics on World-Conflagration and Everlasting Recurrence”’, The Southern Journal of Philosophy, 28: 149–58.</p>



<p>Ierodiakonou, K., 1993, ‘The Stoic Division of Philosophy’, Phronesis, 38(1): 57–74.</p>



<p>Ildefonse, F., 1997, La naissance de la grammaire dans l’antiquité grecque, Paris: Vrin.</p>



<p>Inwood, B., 1985, Ethics and Human Action in Early Stoicism, Oxford: Clarendon.</p>



<p>–––, 1999, ‘Rules and Reasoning in Stoic Ethics’, in K. Ierodiakonou (ed.), Topics in Stoic Philosophy, Oxford: Oxford University Press, 95–127.</p>



<p>–––, 2012, ‘How Unified is Stoicism Anyway?’, in R. Kamtekar (ed.), Virtue and Happiness: Essays in Honour of Julia Annas, Oxford: Oxford University Press, 223–244.</p>



<p>Ju, A. E., 2009, ‘The Stoic Ontology of Geometrical Limits’, Phronesis, 54 (4–5): 371–389.</p>



<p>Klein, J., 2015, ‘Making Sense of Stoic Indifferents’, Oxford Studies in Ancient Philosophy, 49: 227–281.</p>



<p>–––, 2016, ‘The Stoic Argument from Oikeiо̄sis’, Oxford Studies in Ancient Philosophy, 50: 143–200.</p>



<p>Lallot, J., 1988, ‘Origines et développement de la théorie des parties du discours en Grèce’, Langages, 92: 11–23.</p>



<p>Lewis, E., 1995, ‘The Stoics on Identity and Individuation’, Phronesis, 40: 89–108.</p>



<p>Long, A. A., 1971, ‘Language and Thought in Stoicism’, in his Problems in Stoicism, London: Athlone, 75–113.</p>



<p>–––, 1985, ‘The Stoics on World-Conflagration and Everlasting Recurrence’, The Southern Journal of Philosophy, 23: 13–17.</p>



<p>–––, 2002, ‘Zeno’s Epistemology and Plato’s Theaetetus’, in T. Scaltsas and A. S. Mason (eds.), Zeno of Citium and His Legacy: The Philosophy of Zeno, Larnaca: Municipality of Larnaca, 115–30.</p>



<p>–––, 2008, ‘Philo on Stoic Physics’, in F. Alesse (ed.), Philo of Alexandria and Post-Aristotelian Philosophy, Leiden: Brill, 121–140.</p>



<p>Lorenz, H., 2011, ‘Posidonius on the Nature and Treatment of the Emotions’, Oxford Studies in Ancient Philosophy, 40: 189–211.</p>



<p>Luhtala, A., 2005, Grammar and Philosophy in Late Antiquity: A Study of Priscian’s Sources, Amsterdam: John Benjamins Publishing Company.</p>



<p>Magrin, S., 2018, ‘Nature and Utopia in Epictetus’ Theory of Oikeiōsis’, Phronesis, 63(3): 293–350.</p>



<p>Meinwald, C., 2005, ‘Ignorance and Opinion in Stoic Epistemology’, Phronesis, 50(3): 215–231.</p>



<p>Menn, S., 1995, ‘Physics as a Virtue’, Proceedings of the Boston Area Colloquium of Ancient Philosophy, 11(1): 1–34.</p>



<p>–––, 1999, ‘The Stoic Theory of Categories’, Oxford Studies in Ancient Philosophy, 17: 215–247.</p>



<p>Mignucci, M., 1999, ‘The Liar Paradox and the Stoics’, in K. Ierodiakonou (ed.), Topics in Stoic Philosophy, Oxford: Oxford University Press, 54–70.</p>



<p>Miller, F. and B. Inwood (eds.), 2003, Hellenistic and Early Modern Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Nawar, T., 2014, ‘The Stoic Account of Apprehension’, Philosophers’ Imprint, 14(29): 1–21.</p>



<p>–––, 2017, ‘The Stoics on Identity, Identification, and Peculiar Qualities’, Proceedings of the Boston Area Colloquium of Ancient Philosophy, 32(1): 113–159.</p>



<p>–––, 2020, ‘The Stoic Theory of the Soul’, in K. Arenson (ed.), The Routledge Handbook of Hellenistic Philosophy, New York: Routledge, 148–159.</p>



<p>–––, 2022, ‘Clear and Distinct Perception in the Stoics, Augustine, and William of Ockham’, Proceedings of the Aristotelian Society (Supplementary Volume), 96(1): 185–207.</p>



<p>Obdrzalek, S., 2012, ‘From Skepticism to Paralysis: The Apraxia Argument in Cicero’s Academica’, Ancient Philosophy, 32(2): 369–392.</p>



<p>Osler, M. J., 1991, Atoms, Pneuma and Tranquillity: Epicurean and Stoic themes in European Thought, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Perin, C., 2005, ‘Stoic Epistemology and the Limits of Externalism’, Ancient Philosophy, 25(2): 383–401.</p>



<p>von Prantl, C., 1855, Geschichte der Logik in Abendlande [History of Western Logic], Leipzig: Hirzel.</p>



<p>Reydams-Schils, G., 1999, Demiurge and Providence: Stoic and Platonist Readings of Plato’s Timaeus, Turnhout: Brepols.</p>



<p>Salles, R., 2005, The Stoics on Determinism and Compatibilism, Burlington VT: Ashgate.</p>



<p>–––, 2009, God and Cosmos in Stoicism, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>–––, 2015, ‘Two Early Stoic Theories of Cosmogony’, in A. Marmodoro and B. D. Prince (eds.), Causation and Creation in Late Antiquity, Cambridge: Cambridge University Press, 11–30.</p>



<p>–––, 2018, ‘Two Classic Problems in the Stoic Theory of Time’, Oxford Studies in Ancient Philosophy, 55: 133–184.</p>



<p>Schofield, M., 1984, ‘Ariston of Chios and the Unity of Virtue’, Ancient Philosophy, 4(1): 83–96.</p>



<p>–––, 1991, The Stoic Idea of the City, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Schwab, W., forthcoming, ‘Non-Perceptual Kataleptic Impressions in Stoicism’, Journal of the History of Philosophy.</p>



<p>Sedley, D. N., 1982, ‘The Criterion of Stoic Identity’, Phronesis, 27: 255–75.</p>



<p>–––, 1984, ‘The Stoic Theory of Universals’, The Southern Journal of Philosophy, 23: 87–92.</p>



<p>–––, 1999, ‘Hellenistic Physics and Metaphysics’, in K. Algra, et al. (eds.), The Cambridge History of Hellenistic Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press, 355–411.</p>



<p>–––, 2002, ‘Zeno’s Definition of Phantasia Katalēptikē’, in T. Scaltsas and A. S. Mason (eds.), Zeno of Citium and His Legacy: The Philosophy of Zeno, Larnaca: Municipality of Larnaca, 135–54.</p>



<p>–––, 2003, ‘The School, from Zeno to Arius Didymus’, in B. Inwood (ed.), The Cambridge Companion to the Stoics, Cambridge: Cambridge University Press, 7–32.</p>



<p>Sellars, J., 2011, ‘Stoic Ontology and Plato’s Sophist’, Bulletin of the Institute of Classical Studies, 54: 185–203.</p>



<p>Shogry, S., 2018, ‘Creating a Mind Fit for Truth: The Role of Expertise in the Stoic Account of the Kataleptic Impression’, Ancient Philosophy, 38(2): 357–381.</p>



<p>–––, 2019, ‘What Do Our Impressions Say? The Stoic Theory of Perceptual Content and Belief Formation’, Apeiron, 52(1): 29–63.</p>



<p>–––, 2021, ‘The Stoic Appeal to Expertise: Platonic Echoes in the Reply to Indistinguishability’, Apeiron, 54(2): 129–159.</p>



<p>–––, 2022, ‘The Starting-Points for Knowledge: Chrysippus on How to Acquire and Fortify Insecure Apprehension’, Phronesis, 67(1): 62–98.</p>



<p>Sluiter, I., 1990, Ancient Grammar in Context. Contributions to the Study of Ancient Linguistic Thought, Amsterdam: VU University Press.</p>



<p>Sorabji, R., 1990, ‘Perceptual Content in the Stoics’, Phronesis, 35(3): 307–314.</p>



<p>–––, 2000, Emotion and Peace of Mind: from Stoic Agitation to Christian Temptation, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>Stojanović, P., 2019, ‘Zeno of Citium’s Causal Theory of Apprehensive Appearances’, Ancient Philosophy, 39(1): 151–174.</p>



<p>Strange, S. and J. Zupko (eds.), 2004, Stoicism: Traditions and Transformations, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Striker, G., 1987, ‘Origins of the Concept of Natural Law’, Proceedings of the Boston Area Colloquium in Ancient Philosophy, 2: 79–94.</p>



<p>–––, 1996, Essays on Hellenistic Epistemology and Ethics, Cambridge: Cambridge University Press.</p>



<p>Swiggers, P., and A. Wouters, (eds.), 2002, Grammatical Theory and Philosophy of Language in Antiquity (Orbis Supplementa 19). Leuven: Peeters.</p>



<p>Tieleman, T. L., 2007, ‘Panaetius’ Place in the History of Stoicism. With Special Reference to his Moral Psychology’, in A.M. Ioppolo and D.N. Sedley (eds.), Pyrrhonists, Patricians and Platonizers, Napoli: Bibliopolis, 103–142.</p>



<p>Verbeke, G., 1983, The Presence of Stoicism in Medieval Thought, Washington, DC: Catholic University of America Press.</p>



<p>Vogt, K. M., 2008, Law, Reason, and the Cosmic City: Political Philosophy in the Early Stoa, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>–––, 2012, Belief and Truth: A Skeptic Reading of Plato, Oxford: Oxford University Press.</p>



<p>–––, 2022, ‘Vagueness and Kataleptic Impressions’, Proceedings of the Aristotelian Society (Supplement), 96(1): 165–183.</p>



<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity">



<p><a href="https://kualiafelsefedergisi.com/2023/03/stoacilik-stanford-felsefe-ansiklopedisi/#_ftnref1">[1]</a> Günümüzdeki anlamıyla rektörlüğünü ya da okul müdürlüğünü (ç. n.)</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Deniz-Karakullukcu.jpeg" width="64" alt="Deniz Karakullukcu"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Deniz Karakullukcu</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"><p>Lise eğitimini İstek Vakfı’nda tamamladı. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra şu anda üniversite eğitimine Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde devam etmektedir. Şu anda Roger Scruton'ın ''How to Be a Conservative'' adlı kitabının çevirisini gerçekleştirmekte, aynı zamanda Komplike Dergi'de yazarlık ve Daktilo1984'de çevirmenlik yapmaktadır. Siyasi faaliyetlerini güncel olarak kurucularından olduğu Demokrasi ve Atılım Partisi'nin yönetim kurulu üyesi olarak sürdürüyor.</p>
</div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2023/03/stoacilik-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Stoacılık (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Arap ve İslam Düşüncesinde Din Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/arap-ve-islam-dusuncesinde-din-felsefesi-stanford-felsefe-ansiklopedisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/arap-ve-islam-dusuncesinde-din-felsefesi-stanford-felsefe-ansiklopedisi</guid>
<description><![CDATA[                                     Arap(ça) ve İslam Düşüncesinde Din Felsefesi Çevirmen: Zeynep Ruken Özkaya             Bu yazı, İslam teolojisi ve din felsefesinin gelişimindeki tarihi kaynaklara ve şekillendirici dönemlere odaklanmaktadır. Çoğu düşünür ve fikir İslam’ın klasik döneminden (yaklaşık 800-1300) gelse de, birkaç durumda araştırmamızı Molla Sadrā gibi etkili post-klasik düşünürleri kapsayacak şekilde on yedinci yüzyıla kadar genişlettik. Bu sınırlılığa rağmen ele alınan dönem, İslam din felsefesinin gelişiminde entelektüel açıdan en güçlü dönemlerden biriydi. Bu yazıda ele alınan konuların çoğu din felsefesinde ortak olmakla birlikte (Tanrı’nın varlığı, Tanrı’nın alemle ilişkisi, kötülük meselesi ve benzeri gibi) Müslümanlar ve İslam’ın etkisi altındakiler bu konulara sıklıkla kendilerine özgü
Author information





Kualia Analitik Felsefe



 | 



Arap ve İslam Düşüncesinde Din Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi) yazısı ilk önce Kualia Analitik Felsefe Dergisi üzerinde ortaya çıktı. ]]></description>
<enclosure url="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2023/12/isfahan-iran-mosque-ceiling.jpg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:50:25 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Arap, İslam, Düşüncesinde, Din, Felsefesi, Stanford, Felsefe, Ansiklopedisi</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>                                    Arap(ça) ve İslam Düşüncesinde Din Felsefesi</p>



<p>Çevirmen: Zeynep Ruken Özkaya</p>



<p></p>



<p>            Bu yazı, İslam teolojisi ve din felsefesinin gelişimindeki tarihi kaynaklara ve şekillendirici dönemlere odaklanmaktadır. Çoğu düşünür ve fikir İslam’ın klasik döneminden (yaklaşık 800-1300) gelse de, birkaç durumda araştırmamızı Molla Sadrā gibi etkili post-klasik düşünürleri kapsayacak şekilde on yedinci yüzyıla kadar genişlettik. Bu sınırlılığa rağmen ele alınan dönem, İslam din felsefesinin gelişiminde entelektüel açıdan en güçlü dönemlerden biriydi. Bu yazıda ele alınan konuların çoğu din felsefesinde ortak olmakla birlikte (Tanrı’nın varlığı, Tanrı’nın alemle ilişkisi, kötülük meselesi ve benzeri gibi) Müslümanlar ve İslam’ın etkisi altındakiler bu konulara sıklıkla kendilerine özgü damgalar vurmuşlardır. Bu tür eşsiz anlar arasında mütekellimlerin tamamen gelişmiş vesilecilikleri, filozoflar ve teologlar tarafından Zorunlu Varlık teolojisinin geliştirilmesi ve hatta kötülük probleminin (Problem of Evil) çağdaş batılı din filozofları arasında sıklıkla görülenden farklı bir çerçeveye oturtulması yer alıyor.</p>



<ol class="wp-block-list">
<li>İman ve Akıl</li>
</ol>



<p>            Din felsefesinin temel sorularından biri inanç ile akıl arasındaki ilişkiyle ilgilidir. Belki tüm dinlerde olduğu gibi, Müslümanların tepki yelpazesi de geniştir. Bu yanıtlara bakmadan önce ‘akıl’ın iki farklı anlamda kullanıldığını belirtmek önemlidir. Akıl, bir anlamda, şeyleri anlamamızı, yargılamamızı ve açıklamamızı sağlayan yetenek, güç veya yetiyi ifade eder. Bu anlamda akıl, aklımıza (ʿaql) tekabül eder. İkinci anlamda akıl, aklın anladığı, yargıladığı ve açıkladığı şeylerle ilgili felsefi ve bilimsel açıklama ve teorileri ifade eder. Bu anlamda akıl, bilime veya felsefeye tekabül eder. Benzer şekilde ‘iman’ın da en az iki anlamı vardır. Bir anlamda epistemik bir nosyona işaret edebilir ve bir şeye, belki de eleştirmeden (taqlīd), genellikle bazı (dini) kaynakların otoritesine dayanarak inanmak veya güvenmek anlamına gelebilir. İkinci anlamda iman, ‘İslami inanç’ anlamında olduğu gibi kişinin kutsal kitaplarında ve dini geleneklerinde yer alan bilgi bütünü olarak anlaşılan belirli bir dine atıfta bulunabilir. Aklın ve imanın bu farklı anlamları, iman ile akıl arasındaki ilişkinin ne olduğuna ilişkin en az üç farklı sorunun ortaya çıkmasına neden oldu:</p>



<p>1. Tek başına insan aklının, dini bilgilerin edinilmesinde, eğer varsa, rolü nedir?</p>



<p>2. Belirli inançları haklı çıkarmada aklın oynadığı rol (varsa) nedir?</p>



<p>3. Kişi kendi dini inancı ile en iyi bilim veya felsefi sistemini bulması arasındaki fikir ayrılıkları nasıl uzlaştırmalıdır?</p>



<p>Tahmin edilebileceği gibi bu sorular İslam dünyasında da gündeme geldi ve tartışıldı.</p>



<p>1.1 Akıl ve Dini Bilgi</p>



<p>                        İman-akıl sorusunu anlamanın ilk yolu, yardım olmaksızın insan aklının, ister teolojik ister ahlaki olsun, bir dinin çeşitli iddialarını ne ölçüde keşfedebileceğiyle ilgilidir. Bu soruya yanıt olarak Müslüman filozoflar ve teologlar üç önemli görüşü savundular. Bunlardan birincisi, yardım olmaksızın insan aklının, Tanrı ve ahlaki görevlerimiz hakkında bilinebilecek (veya bilinmesi gerekenler) hakkında gerçek bilgiye ulaşmak için yeterli olduğudur. İkinci bir görüş ise, yardım olmaksızın aklın, bir dinin en azından temel iddialarını keşfedebileceği, örneğin Tanrı’nın var olduğu ve mutlak mükemmel/absolutely perfect olduğu, ancak bu temel bilginin yalnızca bir peygamberin sağlayabileceği gerçeklerle desteklenmesi gerektiğidir. Üçüncüsü ise insan aklının dinin sağladığı bilgiye ulaşamaması, dolayısıyla Tanrı ve Tanrı’nın bizden istedikleri hakkında gerçek bilgi için dini bir kaynağa ihtiyaç duyulmasıdır.</p>



<p>            İlk görüşün sözde temsilcisi, hekim ve filozof Ebû Bekir er-Râzî’dir (865-925; bkz. er-Râzî ile ilgili yazı). Onun, dindar bir yaşam için gerekli olan her şeyi anlamak için insan aklının yeterli olduğunu ve bu nedenle kutsal kitapların en iyi ihtimalle gereksiz ve daha kötü ihtimalle aldatıcı ve bir ihtilaf kaynağı olduğunu savunduğu bildirilir (A. H. Rāzī Proofs of Prophecy: 2.1 and 5.1, pp. 24–6 & 131–4) Bu uç bir görüştür. Diğer uçta ise bazı Müslüman alimler genel olarak dini konularda yardım olmaksızın aklın kullanılmasını reddetmişlerdir.</p>



<p>            Tanrı hakkında bilmeleri gerekenleri başkalarına öğreten, bireysel ve toplumsal hayatta uyulması gereken kuralları koyan, peygamber niteliğinde bir din otoritesinin olması gerekir. Böyle bir görüş, yalnızca kişinin dini hakkındaki bağımsız akıl yürütmesini reddetmekle kalmadı, aynı zamanda kutsal kitabın metaforik yorumlarını da caydırdı. Bu uçlar arasında, Müslüman filozof ve teologlar, belirli dini inançların edinilmesinde yardım olmaksızın akla yer olmasına rağmen, bu ihtiyacın doğası ve kapsamı konusunda fikir ayrılığına düşmüş olsalar da, kutsal metinlere duyulan ihtiyacın da bu anlayış için esas olduğuna inanıyorlardı. Çoğu Müslüman filozofun bu görüşüyle başlayalım.</p>



<p>            Filozoflar en genel olarak, en azından yeterli zekaya sahip bireylerin, dinin tüm temel iddialarına ilişkin bilgiyi bağımsız olarak edinebilecekleri görüşünü savundular. İnsanların çoğunluğunu oluşturan filozof olmayan kişilerin ise aksine dini kaynaklara dayanmaları gerektiğini ileri sürdüler. Ancak filozoflar, bu kaynakların, kitlelerin erişebilmesi için felsefi açıdan doğru görüşleri metaforlar ve sembollerle tanımlayacak şekilde de olsa, nihayetinde rasyonel olarak bilinebilecek şeylerle aynı fikirde olduklarını sürdürür. Bu filozoflar arasında Fârâbî (ö. 950), İbn Sînâ (veya Avicenna, ö. 1037), İbn Tufeyl (ö. 1185) ve İbn Rüşd (veya Averroes, ö. 1198) sayılabilir.</p>



<p>            Fārābī, Müslüman filozofların genel görüşünün yaratıcısı/fikir babası olarak görünmektedir (Fārābī Perfect State: 276–85 & al-Milla & b, ¶¶ 4–6). İnsanlar zihinsel kapasitelerine göre üç sınıfa ayrılmıştır. Bir sınıf, yalnızca açıklayıcı delillere dayanarak ilahi hakikatlere ikna olur. Bu deliller kesin olan ve kutsal metinlerden bağımsız olarak keşfedilen bir inanç üretir. İkinci sınıf diyalektik delillere dayanarak ikna edilir. Bu deliller oldukça muhtemel bir inanç üretir ve bu nedenle doğru inançları doğrulamak ve yanlış olanları düzeltmek için kutsal metinler gereklidir. Sonuncu ve en kalabalık sınıf, inançsızlara azap tehdidi ve inançlılara zevk vaadleri içeren retorik delillerle kolayca ikna edilenlerden oluşur. Kutsal metinler bu sınıf için en yararlı olanıdır, çünkü dindar bir yaşam için gerekli olan dini gerçeklerin basitleştirilmiş bir versiyonunu sağlar, ancak şimdi en kalın zekalıların/dull-witted bile hayal gücünü yakalayan bir dile dönüştürülmüştür. Dolayısıyla Farabī’nin tutumunun iki unsuru vardır:</p>



<ol class="wp-block-list">
<li>Din ile ilgili gerçekler aklen bilinebilir, ancak</li>



<li>Yine de dini otoriteye de ihtiyaç vardır, herkes için olmasa da.</li>
</ol>



<p>            Fārābī’nin görüşüne İbn Tufeyl’in felsefi romanı Hayy ibn Yakẓān’da (HIY, özellikle 161-5) rastlamak mümkündür. Roman, ıssız bir adada bir geyik tarafından büyütülen bir çocuğun, yardım olmaksızın akıl yoluyla öğrendiklerini ve ardından dini bir toplulukla karşılaşmasını anlatıyor. Hikaye, kahramanın bazı insanların entelektüel olarak zorlanmak istemedikleri gerçeğine boyun eğmesiyle sona eriyor. İbn Rüşd aynı zamanda Fārābī’nin insanlığı üç parçalı bölüşümünü hukuki incelemesi The Decisive Treatise’de de desteklemektedir (Ibn Rüşd Decisive: 1-12, esp. 8).</p>



<p>            Bazı teologlar bu soruya benzer ama farklı bir cevap verdiler. Akli dengesi yerinde ve idrak çağına ulaşmış bir kişinin, İslam’ın mesajını hiç duymamış olsa bile, dini inanç ve uygulamalarından dolayı Allah’a karşı sorumlu olup olmayacağını sordular. Bu soruyu yanıtlayan Mu’tezile mütekellimi el-Kadî Abdülcebbâr (ö. 1025) ve Mâtürîdî kelam okulunun kurucusu Ebû Mansur el-Mâtürîdî (ö. 944), ayırt etme çağındaki bireylerin, örneğin Tanrı’nın var olduğuna, Tanrı’nın adil olduğuna, Tanrı’nın elçiler gönderdiğine, ölümden sonra yaşamın olduğuna ve kişinin ahlaki açıdan iyi bir yaşam sürmesi gerektiğine inanmaktan sorumlu olduğunu savundular. (Abd al-Jabbār SUK: 62–8, 122–4, 563–6 ve Māturīdī KT: 3–7, 156–62; ayrıca bkz. Hourani 1971: 129–39). Daha sonraki Mâtürîdî ve Eş’arî teologları arasındaki ortak görüş bu görüşü biraz değiştirdi: Tanrı hakkındaki temel gerçeklere ve az önce bahsedilen dünyayla ilişkisine ek olarak, insan aklı Muhammed’in gerçek bir peygamber olduğunu doğrulayabilir. Muhammed’in peygamberliğini doğruladıktan sonra, artık Kur’an’da ortaya konulan tüm iddiaları onaylamaya devam edilebilir; bu, yalnızca ‘imanla inanmak’tan (taqlīd) farklıdır, çünkü Kur’an’ın iddialarının kabulü,  bilginin vahiy kaynağı olarak Kur’an’ın doğruluğuna dair ilk delile dayanmaktadır. (Nasafī TA: II 12–28; Juwaynī Proofs, 165–7; Ghazālī Moderation, treatises 3–4; also see Frank 1989).</p>



<p>1.2 Belirli inançların gerekçelendirmesinde aklın rolü</p>



<p>            İlk iman-akıl konusu, genel dini iddiaların anlaşılmasında, eğer varsa, yardımsız aklın rolüyle ilgiliydi. İkinci konu, aklın belirli bir dine göre rolüyle ilgilidir ve iki bölümden oluşur: (1) kişinin, İslam gibi, belirli bir dine gerekçelendirilmiş bir inanca sahip olmasında aklın rolü ve (2) belirli bir dinin kutsal metinlerini yorumlamada aklın rolü. Beklenebileceği gibi, bu ikinci sorunlar dizisi birinciyle yakından bağlantılıdır. Sonuç olarak, ikinci konuya verilen çeşitli yanıtlar, ek nüanslarla da olsa sıklıkla birincininkileri yansıtıyor.</p>



<p>1.2.1 Akıl ve gerekçelendirilmiş dini inançlar</p>



<p>            Müslüman filozoflar ve Mu’tezile teologları genel anlamda delilci/evidentialist olarak tanımlanabilir. Onlar, rasyonel ilk ilkeler veya bunlara dayalı deliller biçimindeki aklın, incelikli şekillerde de olsa, dinde bulunanlar için bile gerekçeli inançlar için esas olduğunu savundular. Filozoflara gelince, yalnızca inançlarının açıklayıcı delillerine sahip olanların bu inançlarında rasyonel ve gerçekten haklı olduklarını savundular. Filozof olmayanlara gelince, bu diğer iki sınıfın üyelerinin de aynı şekilde inançlarında, olabildikleri ölçüde, ‘hakiki’ bir dini (yani filozofun kanıtlama temelinde kabul edeceği bir dini) kabul ettikleri sürece ve bunu ya büyük olasılıkla görüşlere ya da kutsal metinlerde geçen filozofların açımladığı gerçekleri sembolik olarak yakalayan imgelere dayanarak gerekçelendirmiş olurlar.</p>



<p>            Bazı genel dini iddialara ilişkin bilgiye ek olarak, bazı Mutezile teologları bu genel bilgiyi belirli itikadi/credal inançlara kadar genişletti (Frank 1978, özellikle 124-9). Stratejileri, Tanrı’nın var olduğunu ve belirli niteliklere sahip olduğunu anladıktan sonra, kişinin Tanrı’nın bizden ne istediği hakkında daha fazla speküle etmesi gerektiğini gözlemlemekti. Bu spekülasyon bazı genel etik aksiyomlara yol açar; ancak daha da önemlisi, bu kadar akıllı ve kudretli bir varlığın, ilahi niyetleri bildirecek bir elçi, yani bir peygamber göndereceği inancına yol açmaktadır. Kişi bu noktaya ulaştığında, kendini peygamber ilan edenleri bulup onları denemek için motive olacaktır. Bir peygamberi test ettikten ve onu gerçek bir peygamber olarak tanımladıktan sonra, o peygamberlik mesajına dayanan her şey de rasyonel olarak gerekçelendirilecektir.</p>



<p>            Aklın rolünü reddeden veya sınırlayan Müslüman ilahiyatçılar bir sorunla karşı karşıyaydı. Müslüman filozoflar ve Mutezile teologları, değişen derecelerde, aşağıdaki Delilci/Kanıtçı Öncül evidentialist premise benzer bir şeyi savundular:</p>



<p>(DÖ)</p>



<p>Bir kişinin inancı, ancak ve ancak, bu inanç için insanın entelektüel kapasitesine konu hakkındaki gerçeği elde etmek için hitap eden bir nedene sahipse (korkudan inanmanın, keyfi olarak inanmanın veya saçma olduğu için inanmanın aksine) rasyonel olarak gerekçelendirilmiştir.</p>



<p>            Filozoflar ve bazı teologlar Eş’arîlere, Maturidîlere ve Ahmed İbn Hanbel (ö. 855) gibi daha geleneksel kelamcılara/teologlara karşı bir meydan okuma başlattılar. Birkaç istisna dışında bu diğer düşünürler, aklın bu gerçekleri elde etme kapasitesinin sınırlı olduğunu veya hatta yetersiz olduğunu savunduklarından, bu düşünürlerin inançları ya rasyonel olarak gerekçelendirilemez ya da en iyi ihtimalle yalnızca kısmen haklı çıkar. Dahası, eğer kişi herhangi bir rasyonel gerekçe olmadan bir inanca sahipse, sanki bu inanca keyfi ve hatta mantıksız bir şekilde sahip çıkıyormuş gibi görünür.</p>



<p>            Bu meydan okumaya farklı yanıtlar verildi. Bu tepkilerin temelinde çoğunlukla basitçe (DÖ)’nün reddi yatmaktadır. Ancak teologların inkarı, kendilerinin belirttiği gibi açıkça keyfi ya da mantıksız değildir, çünkü (DÖ), insanların genel ya da spesifik dini inançlar hakkındaki hakikati elde edebilecek entelektüel kapasiteye sahip olduğunu varsaymaktadır ve yine de bu mevzubahis konunun ta kendisidir. Bazı durumlar için bu teologlar alternatif gerekçelendirme modelleri önerdiler. Örneğin, İmam el-Haremeyn el-Cüveynî’nin (ö. 1085), en azından kehanet açısından tutarlı bir gerekçelendirme teorisine sahip olduğu görülmektedir (Cüveynî Deliller, 165–7; ayrıca bkz. Sıddıki 2019: bölüm 4). Cüveynî’ye göre, akıl tek başına İslam’ın esaslarını elde edemese de, bu yetersizlik, bu ilkeleri akla aykırılık anlamında irrasyonel kılmaz; daha doğrusu, ilkeleri dinledikten sonra kişi bunların en azından tutarlı olduğuna karar verir ve bu durumda onlara inanmakta gerekçelendirilmiş olur.</p>



<ol class="wp-block-list">
<li>Akıl ve dini kaynakların yorumlanması (taʾwīl)</li>
</ol>



<p>            Aklın belirli inançları haklı çıkarmada oynadığı rolün ikinci yönü hermenötik/tefsirle ilgilidir; diğer bir deyişle, kişinin Kur’an ve Muhammed peygamberin sözleri gibi kendi kutsal kaynaklarını yorumlamasında aklın rolü nedir? İslam bağlamında mesele, bir Müslümanın kutsal metinlere ve peygamberlik sözlerine yaklaşırken Kur’an’ı ve peygamberlik geleneklerini gerçek değeriyle mi alması gerektiği yoksa mecazi okumalar ve analojik akıl yürütme gibi belirli yorumlayıcı araçları mı kullanması gerektiğidir. Bir yanda Fārābī’ninkine benzer pozisyonlar mevcut. Gerçek dini inançlar, felsefe ve bilimin sağladığı felsefi gerçeklerin sembolik ifadeleridir. Dolayısıyla felsefi teoriler ile dini öğretiler arasında bir farklılık olduğunda, dini metinlerin gerçeğin birebir ifadesi olmadığı ve belki de daha çok ‘noble lies/asil yalanlar’a benzediği akılda tutulmalıdır (Fārābī Perfect State: 276-85).</p>



<p>            Bu konunun diğer tarafında, Tanrı’yı, dünyayı ve onun içindeki varlığımızı entelektüel açıdan tam olarak anlamak için genellikle yalnızca Kur’an ve Muhammed’in sözlerinin yeterli ve gerekli olduğu görüşüyle ilişkilendirilen hukuk teorisyeni İbn Hanbel vardır. Dahası, bu kaynakların iddialarını; Tanrı ve ilahi nitelikler hakkındaki en antropomorfik iddiaları bile, misalen Tanrı’nın elleri, Tanrı’nın konuşması ve Tanrı’nın Arş’ta/Throne oturduğu veya kurulduğu iddiaları gibi, kelimenin tam anlamıyla doğru olarak kabul etmek gerektiğini savunuyordu. Bu iki pozisyon arasında bir dizi ara görüş vardı.</p>



<p>            Örneğin, Eş’ari teologu Ebu Hamid el-Gazzali (ö. 1111), Kur’an’dan bazı pasajların ve peygamberlerin sözlerinin mecazi bir yorumuna (ta’wīl) yer açmıştı. Özellikle Gazzâlî, Tanrı’nın gerçek antropomorfik tanımlarının, özellikle de Tanrı’ya bir beden atfedenlerin reddedilmesi ve mecazi olarak yorumlanması gerektiğini savundu. Böylece, <em>İnancın Ölçülülüğü Üzerine </em>(I, 8) adlı eserinde Müslümanları halk ve alimler olarak ikiye ayırır. Halk, Kur’an’da Allah’ı antropomorfik bir şekilde okumaktan vazgeçirilmelidir ve eğer bu tür ayet ve sözlerin ne anlama geldiğini sorarlarsa, onlara bu konuyu araştırmanın kendilerine düşmediği söylenmelidir. Buna karşılık, Gazzâlî şöyle devam eder: “Rahman Arş’ta (istawāʿalā) kurulmuştur/oturmuştur” (20:5, yazar çevirisi) gibi Tanrı’nın bir bedeni olduğunu ya da en azından belirli bir yerde lokalize olduğunu öne süren Kur’an’daki pasajları mecazi olarak takip etmek ve anlamak bir alim için uygundur.</p>



<p>            Gazzâlî’ye göre Kur’an’ın çelişkiler içerebileceği düşünülemez; ancak o, bedensel/bodily herhangi bir şeyin zamansal oluşa/temporal becoming tabi olması gerektiğini, oysa Tanrı’nın zamansal oluşa tabi olamayacağını rasyonel olarak kanıtlayabileceğine inanır. Sonuç olarak, Gazzâlî’ye göre, çelişki pahasına hiçbir bedensel/bodily durum kelimenin tam anlamıyla Tanrı’ya atfedilemez ve yine Kur’an her türlü çelişkiden uzaktır. Genel olarak Gazâlî, “aklın imkânsız olduğuna hükmeder/ the intellect judges impossible” (mā qaḍā al-‘aql bi-istiḥālatihi) şeklindeki herhangi bir dini iddianın mecazi olarak yorumlanması gerektiğini iddia eder.</p>



<p>            İroniktir ki, Gazzâlî’yi eleştiren filozof İbn Rüşd de benzer bir görüşü paylaşıyordu. Kesin İnceleme/The Decisive Treatise adlı hukuk eserinde (İbn Rüşd Decisive: §III.B), İslam dini kaynaklarının ya belirli bir ispat/demonstration konusunu ele aldığını ya da ele almadığını belirtiyor. Eğer din belirli bir konuya değinmiyorsa, ortaya konan sonuç dini bir tartışma konusu olmamalıdır ve kişi bu görüşü sürdürmekte özgürdür. Eğer İslami kaynaklar belirli bir ispat konusunu ele alıyorsa, o zaman ikisi ya aynı fikirdedir ya da aynı fikirde değildir. Eğer aynı fikirde olurlarsa, o zaman yine dini bir anlaşmazlık olmamalıdır. Bununla birlikte, dini kaynakların gerçek anlamı ile bir gösterinin sonucu arasında bir anlaşmazlık varsa, o zaman entelektüel açıdan yetenekli olanlar, ayrılığı uzlaştırmak için metaforik yorumu uygulayabilirler.</p>



<p>            Sorun, hangi Kur’an pasajlarının ve peygamberlik ifadelerinin harfi harfine, hangilerinin mecaz olarak anlaşılması gerektiğinin nasıl belirleneceğidir. İbn Rüşd’ün, pratik ve ahlaki konularda olmasa da, dinde ele alınan teorik konularla ilgili görüşü, herhangi bir fikir birliğinin olmadığı yönündedir (<em>ijmāʿ</em>). İbn Rüşd’e göre Müslüman alimler, hangi kutsal metinlerin ve geleneklerin harfiyen anlaşılması gerektiği ve hangilerinin mecazi olarak alınabileceği konusunda evrensel olarak hemfikir değiller. Dolayısıyla, zahiri anlamı delille çelişen teorik meseleleri ele alan herhangi bir metnin veya peygamberlik sözünün mecazi yorumunu engellemenin dini bir temeli yoktur. Din âliminin tek yükümlülüğü, kutsal kaynakların mecazî yorumlarını, delili kavrama yeteneğinden yoksun olanlarla paylaşmamasıdır. İslam felsefi tasavvufunun en büyük taraftarı İbn Arabî (ö. 1240) de kutsal metinlerin kastettiği manaya dair bu kapsayıcı görüşü paylaşıyordu.</p>



<p>            Ona göre Kur’an’ın her kelimesi, ayeti ve suresi sonsuz sayıda anlam ve yoruma sahiptir ve bunların hepsini Allah kastetmiştir. Nitekim, <em>Mekke Vahiyleri</em>’nde, şöyle yazar,</p>



<p>Kur’an okuyan bir kimse için bir mana tekrarlanıyorsa o, onu olması gerektiği gibi okumamıştır. Bu onun bilgisizliğinin kanıtıdır. (cited in Chittick 2005: 18 = (Ibn al-ʿArabī <em>al-Futūḥāt</em><em> </em><em>al-Makkiyya</em> (a), IV, 367.3)</p>



<p>1.3. Dini Öğretilerle Bilim/Felsefe Arasındaki Fikir Ayrılıkları</p>



<p>            Üçüncü iman-akıl meselesi, kişinin belirli bir dininin öğretileri ile en iyi bilim veya felsefi açıklamasının kanıtlanmış sonuçları arasındaki belirgin fikir ayrılıklarına verilen yanıtları içerir. Bu konunun merkezinde ispat (burhān) kavramı yer almaktadır. Bir kanıtlama, geçerli bir şekilde bazı sonuçların çıkarıldığı, mutlak olarak kesin olduğu iddia edilen, gerekli ve doğru ilk ilkelerden yola çıkar. Sonuç, mutlak olarak kesin, gerekli ve doğru olduğu iddia edilen öncüllerden geçerli bir şekilde çıktığı için, sonuç da aynı şekilde mutlak olarak kesin, gerekli ve doğrudur. (see Fārābī’s account of certainty = MR07: 63–6; also see Black 2006)</p>



<p>            Filozoflara göre ispatın sonuçları kesin ve zorunlu olarak doğru olduğundan, kanıtlanmış bir sonuçla açıkça çelişen herhangi bir iddia tam anlamıyla doğru olamaz. Ancak İslami otorite kaynaklarda, bazı filozofların iddia ettiği delil niteliğindeki sonuçlarla çelişen iddialar bulunmaktadır.</p>



<p>            Çok az sayıda Müslüman filozof, Kur’an’ın ve peygamberlerin sözlerinin simply yanlış olduğunu söylemeye istekliydi. Bunun yerine birçok filozof, yukarıda görülen insanın entelektüel kapasitelerine ilişkin kendi epistemik hiyerarşisine başvurdu. Onlara göre, hem İslami dini kaynaklar hem de özünde kanıtlanmış sonuç, hedef kitleye bağlı olarak farklı şekilde ifade edilse de aynı gerçeği ifade etmektedir.</p>



<p>            Bazı teologlar tüm dini ifadeleri harfi harfine almanın zorluğunu kabul etseler bile, filozoflara ve özellikle de onların “kanıtlayıcı” sonuçlara olan sorgusuz sualsiz inançlarına karşı hâlâ bir itiraz vardı. Dolayısıyla Gazzâlî, Abdülkerim Şehristânî (ö. 1153) ve Fahreddin er-Râzî (ö. 1210) gibi birkaç Müslüman teolog, filozofların kanıtlama yöntemini tanımayı ve filozofların kendi standartlarına göre bile sonuçlarını kanıtlamadıklarını göstermeyi kendilerine görev edindiler.</p>



<p>            Gazzâlî’nin <em>Filozofların Tutarsızlığı (Tahāfutu’l-falāsifa)</em> adlı eseri bu yaklaşımın mükemmel bir örneğini sunar. Orada, filozofların yirmi felsefi-teolojik tezi kanıtlama çabalarını şiddetle eleştirir ve kanıtların her durumda gerçek kanıtlamada yetersiz kaldığını savunur. Onun stratejisi, filozofların ispatlarında kullanılan öncüllerin sözde apaçık, kesin ve gerekli karakterini sorgulamaktır. Bunu ya bu öncüllerin bu özelliklere sahip olmadıklarını ve dolayısıyla ilk ilkeler olmadıklarını ya da bir öncül ilk ilke değilse filozofların öncülün gerekliliğini göstermede başarısız olduklarını savunarak yapar. Gazzâlî, filozofların pozisyonlarının en az üç hususta küfre yol açtığına inanırken, diğer bazı konularda da filozofların delil niteliğindeki özelliklerini inkar ederken bile onların vardığı sonucu kabul eder.</p>



<p>            Gazzâlî’nin hem <em>Tutarsızlık</em>‘ta hem de filozofları eleştirdiği diğer eserlerinde genel kaygısı, onların din hakikatlerini kutsal kaynaklardan bağımsız olarak ortaya koyma iddiasıdır. Bunun nedeni, Gazzâlî’ye göre bu konumun, daha az zekaya sahip bazı kişilerin filozofların argümanlarını eleştirmeden kabul etmesine ve dolayısıyla dinden ve dini kaynaklardan vazgeçebileceklerini düşünmelerine yol açmasıdır (Ghazālī Deliverance, 60–70, 83–6 and Incoherence, religious preface and introduction 4). Gazzâlî’nin kendi görüşüne göre, kişinin dininin temel ilkelerini rasyonel bir şekilde savunma görevi olsa da, bu görev yalnızca entelektüel açıdan uygun ve dini eğitim almış kişilere düşmektedir ve bu eğitimden yoksun olanlara yasaklanmalıdır. (Ghazālī <em>Moderation</em>, introductions 1–3).</p>



<p>       2. Tanrı’nın (Allah) Varlığına Deliller</p>



<p>            Bazı Müslüman teolog ve filozofların temel dini inançları arasında Tanrı’nın varlığını yardım olmaksızın aklın tesis edebileceği yer almaktadır. Bu amaçla çeşitli Müslüman düşünürler farklı deliller geliştirmişler ve birbirlerinin iddialarına yönelik eleştirilerde bulunmuşlardır. Burada bu türden üç argümanı ve itiraz dizisini ele alıyoruz: Zamansal olarak meydana gelme argümanı/ the argument from temporal coming-to-be zorunluluğun ve olumsallığın doğasına ilişkin argüman/the argument from the nature of necessity and possibility/contingency ve mevcudiyet yoluyla bilgiye dayanan argüman/the argument from knowledge by presence.</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>Zamansal oluşa ilişkin bir argüman (hudūth)</li>
</ul>



<p>            Müslüman teologların, yani kelâm taraftarlarının ve hatta Ebû Yûsuf el-Kindî (ö. yaklaşık 866) gibi bazı filozofların, Allah’ın varlığına dair çeşitli argümanları vardı ve bunların hepsi bir şekilde ‘kelam kozmolojik argüman’ şemsiye ifadesinin kapsamına giren dünyevi oluşa/temporal coming-to-be (see, for example, Ashʿarī TAAT: 6–8; Juwaynī <em>Proofs</em>, 9–16; Ghazālī <em>Moderation</em>, 27–41; Shahrastānī <em>Summa</em>, 1–25) hitap ediyordu. William Lane Craig, kelam kozmolojik argümanını savunmuş ve çağdaş din felsefecilerinin dikkatine sunmuştur (kozmolojik argümanlar hakkındaki giriş bölümüne bakınız). En basit haliyle argüman şu şekilde yürütülür:</p>



<p>1. Yok olduktan sonra var olmaya başlayan her şeyin bir varoluş sebebi vardır.</p>



<p>2. Dünya yokken var olmaya başladı.</p>



<p>3. Dolayısıyla dünyanın bir varoluş sebebi vardır, o da Tanrıdır.</p>



<p>            Öncül (1), hiçbir şeyin hiçlikten gelmediği genel ilkesinin yalnızca özel bir örneğidir. Ortaçağ İslam dünyasında bu ilke, en azından kelam kozmolojik argümanı bağlamında, herhangi bir eylem, hareket veya değişiklik için, o eylem veya değişiklik için bazı sebep veya gerekçelerin/cause or reason mevcut olduğunu belirten üstünlük (<em>tarjīḥ</em>) kavramıyla ilişkilidir.</p>



<p>            Daha tartışmalı olan öncül ise (2)’dir; zira teologların aksine Fārābī, İbn Sīnā ve İbn Rüşd gibi bazı filozoflar dünyanın geçmişte sonsuz bir şekilde var olduğunu ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla bu filozoflar, dünyanın var olmadığı bir noktadan sonra var olmasını reddederler. Teologların cevabı ya basitçe aklın bir sonsuzluğun varlığının rasyonel olarak imkansız olduğunu ileri sürdüğünü iddia etmek ya da bir sonsuzluk önermenin rasyonel olarak imkansız olduğu bilinen sonuçlara yol açtığını göstermek oldu. İkinci stratejiyi benimseyenler, geç Yeni Eflatûncu Hıristiyan filozof John Philoponus’un (ö. 570; bkz. Philoponus ile ilgili giriş) argümanlarından yararlandılar. İki örnek genel stratejiye ilişkin bir fikir vermelidir.</p>



<p>            Birincisi, dönemin astronomisine göre alem, alemin (yaklaşık olarak) merkezinde olduğu düşünülen Dünya ile Dünya’nın yörüngesinde döndüğüne inanılan çeşitli gök cisimlerinden (Ay, Güneş, görünür beş gezegen ve yıldızlar) oluşur. Şimdi, dünyanın geçmişte sonsuz bir şekilde var olduğunu varsayalım. Bu durumda, görünüşe göre Dünya’nın yörüngesinde bulunan çeşitli gök cisimlerinin hepsi sonsuz sayıda devrim yapmış olurdu; oysa gök cisimlerinin farklı periyotları vardır. Örneğin Ay, Dünya’nın etrafında ayda yaklaşık bir kez, yani yılda on iki kez dönerken, Güneş’in görünürdeki dönüşü yılda yalnızca bir kez olur. Sonuç olarak, Güneş, Dünya etrafında sonsuz sayıda görünürde devrim yaparken, Ay, Güneş’in on iki katı, yani sonsuzluğun on iki katı kadar, yani görünüşe göre Güneş’inkinden daha fazla bir dönüş yapmıştır. Sonsuzdan daha büyük bir sayının olmadığı varsayıldığından, akıl, hiçbir şeyin daha büyük olmadığı bir sayıdan daha büyük bir sayı kavramı karşısında geri çekilir. O halde teologlar, dünyanın sonsuz bir şekilde geçmişte var olduğu varsayımının saçmalığa yol açtığı ve dolayısıyla reddedilmesi gerektiği sonucuna vardılar. Dünyanın sonsuzluğunu kabul eden filozoflar, söz konusu sonsuzluğun gerçek bir sonsuzluk değil, yani gerçekte sonsuz bir kümenin tüm üyelerinin şu anda var olacağı bir sonsuzluk değil, yalnızca potansiyel bir sonsuzluk olduğunu iddia ederek bu argümanı reddettiler. Bu nedenle, saçmalığa yol açan, karşılaştırılabilecek gerçek devrim dizilerinin mevcut olmadığını sürdürdüler.</p>



<p>            Teologların ikinci tür argümanı bu kaçış biçimini engelliyor. Birincisi, filozoflara göre türlerin ezeli ve ebedi olduğunu, yani, örneğin sonsuz geçmişte de insanın var olduğunu ve sonsuz gelecekte de insanın her zaman var olacağını belirtiyorlar. Daha sonra İbn Sînâ gibi önde gelen filozofların, bedenin ölümünden sonra da insan ruhunun varlığını sürdürdüğünü ispatladıklarına inandıklarını ileri sürmektedirler. O halde, eğer dünya ve insan türü geçmişte sonsuz bir şekilde var olsaydı, o zaman günde sadece bir insan ölse bile, şu anda ve fiilen sonsuz sayıda insan ruhu var olurdu ve bu sayı insanlar sonsuz geleceğe giderken öldükçe sonsuz bir şekilde artardı. Kısacası potansiyel ve fiili sonsuzluklar arasındaki ayrım, filozofları sözde saçma sonuçlardan kurtarmaz. Bu nedenle, dünyanın geçmişte sonsuz bir şekilde var olduğu varsayımının reddedilmesi gerekir. Sonuç olarak, âlem var olmadan önce var olmaya başlamış olmalıdır ve böylece kelâm kozmolojik argümanın ikinci öncülü sağlamlaşmış olur.</p>



<h3 class="wp-block-heading">            Filozofların, dünyanın geçmişte sonsuz bir şekilde var olduğu tezine ilişkin savunmalarını bir kenara bırakıyoruz ve bu konunun, İslam dünyasındaki teologlar ve filozoflar arasında en hararetli tartışılan konulardan biri olduğunu belirtmekle yetiniyoruz.</h3>



<p>2.2 Zorunluluk/imkân (wujūb/imkān) ile ilgili argüman /An argument from necessity/ possibility</p>



<p>            Kuşkusuz, Orta Çağ İslam dünyasında Tanrı’nın varlığına dair en çok tartışılan argümanlardan biri, İbn Sînâ’nın ‘hakikatin ispatı’ olarak tercüme edilebilecek Burhan es-Sıddîkîn’iydi. (Avicenna <em>al-Najāt</em>, 261–5 & 271–3 = MR07: 211–16 & ITN1: 4.16–20; see also Morewedge 1979; Mayer 2001; McGinnis 2010b: 163–8; Byrne 2019 and Zarepour 2022). İbn Sînâ’nın delili, çoğu kozmolojik argüman gibi sonsuz nedensel serilerin imkansızlığına başvurmaması ve hatta argümanın sonuçta böyle bir nedensel serinin imkansız olduğunu göstermesine rağmen, eşzamanlı olarak var olan fiili sonsuz sayıda nedenin olasılığını kabul etmesi bakımından benzersizdir. Ek olarak, dünyanın var olduğu her an, hatta sonsuz geçmişe kadar varlığı için nedensel olarak Tanrı’ya bağımlı olduğunu gösterir.</p>



<p>            Kanıt, İbn Sînâ’nın kendi kipsel/modal metafiziğinin içine yerleştirilmiştir (bkz. İbn Sînâ’nın metafiziği). İbn Sînâ, varlıkları değerlendirirken mantıksal alanı ortaya koymakla işe başlamış ve kavramsal olarak, kendisi yoluyla zorunlu bir varlık (vājib al-wujūd bi-zātihi) ile kendisi aracılığıyla possible/mümkün ya da contingent olan bir varlık (mümkin al-wujūd bi-zātihi) arasında ayrım yapmıştır. Kendisi aracılığıyla zorunlu varlık, varoluşu kendini açıklayan ve dolayısıyla sadece ne olduğundan dolayı var olan bir varlık olacaktır -var olamaz.</p>



<p>Buna karşılık, kendisi aracılığıyla mümkün olan bir varlık, kendisinden başka bir şey (<em>bi-ghayrihi</em>) nedeniyle vardır; -var olamaz, ve dolayısıyla var olduğu zaman neden var olduğunu açıklayan başka bir şey vardır. Yine bu ayrımlar, varlıkların mantıken mümkün olan düşünme şekillerinden başka bir şey değildir. En azından bazı şeylerin, belki de her şeyin kendi başına mümkün varlıklar olduğunu rahatlıkla kabul edebiliriz; çünkü etrafımızdaki çoğu şey, kendi başlarına ele alındığında var olup olmadıklarına kesinlikle kayıtsızdır. Soru, kendisi aracılığıyla zorunlu olarak var olanın kavramsal uzayının boş mu, yoksa dolu mu olduğudur.</p>



<p>            Bu soruya İbn Sînâ, neyin böyle bir varlık olarak kabul edilebileceğini ele alarak başlar. İbn Sînâ’ya göre böyle bir varlığın en azından bir özelliği, onun kesinlikle basit olması gerektiğidir. Onun argümanı iki mütevazı mereolojik iddiayı varsaymaktadır: birincisi, bir bütün (jumla) parçaları aracılığıyla vardır ve ikincisi, parçalar bütünden farklıdır. Şimdi farz edelim ki, zorunlu varlık (vâcibü-l-vücûd) tamamen basit değildir ve parçalardan oluşur. Birinci mereolojik varsayıma göre, eğer zorunlu varlığın tamamı kendi zatından parçalardan oluşsaydı, o zaman onun zorunlu varlığı da o <em>parçalar vasıtasıyla</em> olurdu; ancak ikinci varsayıma göre bu parçalar <em>bütünden farklıdır</em>. Dolayısıyla, kendisi zorunlu varlığın tamamı bir başkası aracılığıyla zorunlu olacaktır. Ancak “başkası aracılığıyla” olmak, kendisi olmayan bir şey aracılığıyla var olmaktır. Bir çelişkiyle karşı karşıyayız: Zorunlu varlığın tamamı, <em>hem kendisi aracılığıyla değil, hem de kendisi aracılığıyla</em> var olur. İbn Sînâ, kendisi aracılığıyla zorunlu varlığın, eğer varsa, basit olması gerektiği sonucuna varır. Yine İbn Sînâ herhangi bir şeyin bu tanımlamaya uyduğunu iddia etmemektedir. O sadece, kendisi aracılığıyla zorunlu bir varlık sayılacak olanı tasvir etmektedir. Herhangi bir şeyin kendisi aracılığıyla mutlak olarak basit ve zorunlu olup olmadığı hala açık bir sorudur.</p>



<p>            Bu ön hazırlıkları tamamladıktan sonra İbn Sînâ’nın deliline tam anlamıyla dönüyoruz. Açıkça görülüyor ki, <em>x</em> gibi bir şey vardır ve dolayısıyla ya kendisi aracılığıyla zorunlu ya da mümkün bir varlık olmalıdır; ki bunlar olasılıkları tüketir. Eğer x kendi başına zorunlu bir varlıksa argüman tamamlanır. Eğer <em>x,</em> kendisi aracılığıyla mümkün olan bir varlık ise, o zaman İbn Sînâ bizden <em>x</em>‘i, şu anda var olan tüm varlıklarla ve yalnızca kendileri aracılığıyla mümkün olan <em>y, z… n </em>ile birlikte değerlendirmemizi ister. Tüm mümkün varlıklar, yani mümkün varlıkların potansiyelleri içinde bulunan her şeyin bütünü, kendi varlıkları içinde <em>W</em> olarak sınıflandırılsın. W şu anda mevcut olduğuna göre, İbn Sînâ’nın kipsel ontolojisi göz önüne alındığında, kendisinin ya zorunlu ya da kendinde mümkün bir varlık olması gerekmektedir. <em>W</em>, mümkün varlıklar olan <em>x, y, z…n</em> parçalarından oluştuğu için, kendisi aracılığıyla zorunlu olarak var olamaz ve görüldüğü gibi, kendisi aracılığıyla zorunlu varlık olan şey, parçalı olamaz ve mutlak olarak basittir. Sonuç olarak, <em>W</em> kendisi aracılığıyla mümkündür ancak bir başkası aracılığıyla var olur. Bu diğer, <em>o</em>, ya <em>W</em>‘nin içindedir, ya da <em>W</em>‘nin dışındadır. Eğer <em>o</em>, <em>W</em>‘nin içindeyse, o var olduğu için, ya zorunlu ya da kendisi aracılığıyla mümkün olan bir varlıktır. <em>W</em>‘ye <em>yalnızca </em>mümkün varlıklar dahil edildiğinden, kendisi aracılığıyla zorunlu bir varlık olamaz, dolayısıyla bir çelişki ortaya çıkar. Aynı şekilde,<em> o</em> da kendisi aracılığıyla mümkün bir varlık olamaz, çünkü <em>o, W</em> aracılığıyla var olur ve dolayısıyla <em>W</em>‘nin, <em>o </em>dahil, tüm üyeleri böylelikle var olur. Böylece <em>o</em>, kendisi aracılığıyla var olur ve dolayısıyla kendisi aracılığıyla zorunlu bir varlık olur. İbn Sînâ’nın daha sonra çürüttüğü döngüsel nedenselliğe izin verilse bile, sonuçta, dolaylı da olsa, yine de kendisi aracılığıyla zorunlu olacaktır. Ancak, <em>o</em>‘nun kendisi aracılığıyla mümkün varlık olduğunu varsaydık, ki bu bir çelişkidir. <em>O</em>, <em>W</em>‘de ne zorunlu olarak ne de çelişki acısından dolayı kendisi aracılığıyla olası bir varlık olarak var olamayacağına ve yine de bir şeyin kavramsal olarak var olabilmesinin tek olası yolları bunlar olduğuna göre, <em>o</em>, <em>W</em>‘nin dışında var olmak zorundadır. <em>W</em>, bütün ve sadece mümkün olan varlıkları kendi zatından kapsadığına göre, <em>W</em>‘nin dışında kalan tek şey, İbn Sînâ’nın Tanrı ile özdeşleştirdiği, kendisi vasıtasıyla Zorunlu Varlık’tır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">2.3 Bulunuş bilgisine dayalı argüman / An argument from knowledge by presences (<em>ʿilm ḥuḍūrī</em>)</h3>



<p>            Molla Sadra (ö. 1636) olarak bilinen Sadr al-Dīn Muhammed Shīrāzī tarafından Tanrı’nın varlığına dair delillerin tartışılması, büyük ölçüde onun kendi süreç ontolojisi içine yerleştirilmiştir (see <a href="https://plato.stanford.edu/entries/mulla-sadra/#ProForExiGod">section on the proof in the entry on Mulla Sadra</a>). delille ilgili bölüme bakınız) . Bu ontolojinin kendisi, Tanrı’nın doğrudan deneyimine veya varlığına öncelik veren, mistikten ilham alan felsefi din görüşünün bir sonucudur. Tanrı’nın kesin bir kanıtı olduğuna inanırken, Tanrı’nın varlığına dair daha önceki geleneksel argümanlara şüpheyle yaklaşmaktadır. En genel anlamda onun önceki delillerle ilgili sorunu, hepsinin Tanrı’dan başka bir şeyin varlığından kaynaklanıp sonra Tanrı’nın varlığına varmasıdır, ancak ona göre Tanrı diğer her şeyin varlığının temelidir. Eğer bir şey varsa, Tanrı diğerinin kanıtıdır. Daha spesifik olarak Molla Sadrâ, daha önceki tüm delillerin, zorunluluk ve olasılık gibi zihinsel olan belirli kavram veya özlerle başladığını ve daha sonra şeylerin kavramlarından gayri-zihinsel olan varoluşuna uygunsuz bir şekilde çıkarımlarda bulunulduğu gerçeğini eleştirir. Bu iddia, ‘dünya’ kavramıyla başlayan ve daha sonra bu kavramın Allah’ın varlığına işaret ettiği ve dolayısıyla var olduğu varsayımından yola çıkan kelam kozmolojik argümanı için bile doğrudur. Molla Sadrā’ya göre kişi salt kavramlardan varoluşa geçemez -varoluşun kendisinden başlamalıdır- ve bu nedenle daha önceki tüm argümanlar başarısız olur.</p>



<p>            Molla Sadrâ’nın Tanrı’nın varlığına dair kendi ‘kanıtı’, Tanrı’nın varlığına dair bir kanıttan ziyade kişiyi halihazırda sahip olduğu bir deneyime yönlendiren ve sonra bu deneyimi açıklığa kavuşturan bir işarettir. Bu, kurbağaları, kara kurbağaları ve semenderleri deneyimleyen birinin daha sonra hiçbir amfibi deneyimi yaşamadığını iddia etmesine benzer. Bir kişinin amfibi deneyimi yaşadığının kanıtı, kurbağa, kara kurbağası ve semender deneyiminin bir amfibi deneyimi olduğunu anlamasını sağlamaktır. Bu bağlamda Molla Sadrā, Kur’an’daki şu ayetten yararlanır: “Tanrı (Allah), kendisinden başka ilah olmadığına şahittir” (Kuran 3:18). Deneyimin Tanrı ile ilgili olduğunun farkına varmasak bile hepimizin Tanrı’yı deneyimlediğimizi öne sürer. Çünkü varoluş hiçbir zaman olumsuzlanamaz veya inkar edilemez. Çünkü yokluk olsa bile <em>bir şey</em>in olduğu ve ne kadar basit olursa olsun <em>bir şeyin</em> var olduğu hissi vardır. Molla Sadrā, varoluşun olmamasının olamayacağını ve aslında bu varoluşun deneyiminin veya bilgisinin herkes için mevcut olduğunu ileri sürer.</p>



<p>            O halde <em>hiçbir şey</em> varoluşun (hatta yokluğun bile) üstünde değildir, ama yine de Tanrı, üzerinde hiçbir şeyin bulunmadığı varoluştur. Molla Sadra’ya göre varoluş statik değil dinamik bir şeydir, yoğunluğu ve modülasyonu <em>(tashkīk)</em> değişen tek bir gerçekliktir. Tanrı, en büyük yoğunluk ve mükemmellikteki varoluştur. Elbette bu varlığın var olduğuna dair deneyim veya inanç herkes için temel olmakla birlikte, herkesin bu varlığı Tanrı olarak deneyimlemesi şart değildir. Elbette bu varlığı Tanrı olarak tanımak, tasavvuf üstatlarının (Sufi masters) öngördüğü şekilde uzun bir pratik ve eğitim gerektirebilir. Yine de Molla Sadrâ’ya göre kişinin bu varoluşu <em>Tanrı olarak</em> deneyimlemesi ve bunun sonucunda <em>Tanrı olduğuna dair </em>bulunuşa dayalı (knowledge by presence) bilgiyi takip eden inanç, tam anlamıyla temeldir ve başka bir kanıta ihtiyaç duymaz.</p>



<p>3.Tanrı ve Alem: Alemin Yaratılışı ve Korunması/ God and the universe: creation and conservation/maintenance of the universe</p>



<p>            Tanrının varlığıyla yakından ilgili bir mesele de Tanrının diğer varlıklarla, yani alemle olan ilişkisidir. Bu sorunun iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönü var. Birincisi, Tanrı’nın alemin varoluşunun nedeni olup olmadığıdır; çünkü Aristoteles gibi hem Tanrı’nın (ya da en azından ilk hareket etmeyen hareket ettiricinin) var olduğuna hem de kozmosla ilişkili olduğuna inanan, ancak Tanrı’nın alemin varoluş nedeni olduğunu inkar eden düşünürler olmuştur. Buradaki soru Tanrı’nın yaratıcı olup olmadığıdır. Tanrı’nın alemle ilişkisi sorusunun ikinci yönü, Tanrı’nın bir yaratıcı olduğunu varsayarak ayrıca şunu sorar: “Tanrı’nın alemle doğrudan ve mevcut nedensel ilişkisi nedir?” Deistler gibi bazı düşünürler, Tanrı’nın alemi yarattığını, sonra herkesçe bilindiği gibi geri çekildiğini ve dünyanın iyi yapılmış bir saat gibi kendi başına devam etmesine izin verdiğini ileri sürerler. Diğerleri ise tam tersine, dünyanın var olduğu her an, nedensel ve ontolojik olarak Tanrı’nın koruyucu gücüne bağlı olduğunu ve Tanrı’nın elini çekmesi durumunda kozmosun hiçliğe ve unutulmaya doğru kayacağını savunuyor. Müslüman filozoflar ve kelamcılar bu iki mesele hakkında da kesin görüşlere sahiptiler.</p>



<p>3.1 Yaratılış</p>



<p>            Müslüman ilahiyatçılar ve filozoflar, nadir istisnalar dışında, Tanrı’nın bir yaratıcı olduğu ve kozmosun varlığının bir şekilde nedensel olarak Tanrı’ya bağlı olduğu veya Tanrı’ya dayandığı konusunda hemfikirdi. (Aristoteles’i takip eden ve Tanrı’nın kesinlikle dünyanın etkili bir nedeni olduğunu reddeden İbn Rüşd, açıkça istisnadır.) Bu düşünürler arasında tartışılan ve şiddetli anlaşmazlığın olduğu nokta, bu nedensel bağımlılığın ve temellendirmenin doğasıydı. Tanrı’nın ilahi yaratma eylemini açıklamak için birbiriyle rekabet eden üç model vardı.</p>



<p>            Filozofların hepsi olmasa da çoğu, dünyayı Tanrı’nın varlığından çıkan veya akan (fayaḍān) bir şey olarak görüyordu. Bir grup olarak teologlar, sıklıkla bir tür vesilecilikle (occasionalism) sonuçlanan temporal coming-to-be, occurrence or origination (iḥdāth) modelini tercih ediyorlardı. Son olarak üçüncü model, yaratılışı tek bir gerçekliğin tezahürü (maẓhir) olarak sunar; bu, Sufilerin veya mistik yönelime sahip düşünürlerin çoğunlukla desteklediği bir paradigmadır. Alemin yaşı ve özellikle de kozmosun geçmişte sonsuz bir şekilde var olup olmadığı meselesi, Tanrı’nın dünyayla nedensel ilişkisinin doğasıyla yakından bağlantılıdır. Dünyanın yaşı sorusu burada öncelikli odak noktası olmasa da, bu soruya verilen belirli bir yanıt sıklıkla ilahi yaratma eyleminin belirli bir modeline bağlıdır. Bu modellerin her birini düşünelim.</p>



<h4 class="wp-block-heading">3.1.1 Sudûr/Feyz olarak Yaratılış/Creation as emanation (<em>fayḍ</em>)</h4>



<p>Müslüman filozofların birçoğu, yine de hepsi olmasa da, Tanrı’nın alemle nedensel ilişkisini açıklamak için “sudûr” (fayḍ veya fayaḍān) yoluyla yaratılışın bir versiyonunu benimsemiştir. Genel olarak sudûr tezi iki iddiada bulunur:</p>



<p>1. alemin sonsuza dek Tanrı’dan geldiğini ve</p>



<p>2. Tanrı’nın nedenselliği dolaylıdır, böylece daha düşük şeyler (lower things) doğrudan Tanrı’dan değil, daha yüksek olanlardan gelir.</p>



<p>Bu genel tezin detayları farklı düşünürler arasında sıklıkla değişiklik gösteriyordu. Burada İbn Sînâ’nın “sudûr” versiyonunun ayrıntılarını ele alacağız.</p>



<p>            İbn Sînâ’nın Zorunlu Varlığın varlığına dair kanıtını bizzat görmüş olduk ki bu aslında mümkün/olmusal şeylerin bütünü olarak anlaşılan alemin her an var olduğunu, Allah’ın onu varlıkta muhafaza ediyor olması gerektiğini göstermektedir. Onun ilahi sadeliğin kanıtını da gördük (bkz. 2.2). İbn Sīnā, bu iki doktrinin ayrıca Tanrı’nın yaratma eyleminin ezeli olması gerektiğini ve dolayısıyla aynı şekilde bu yaratma eyleminin etkisinin de ezeli olması gerektiğini ima ettiğine inanmaktadır. Bu durumda kozmos, sonsuz olmasa da, en azından ebedi (<em>sarmadī</em>) ve mutlak zamandır (<em>dahr</em>) (Acar 2010). İbn Sînâ’nın dünyanın her zaman var olduğunu iddia ettiği bir takım bağımsız delilleri olmasına rağmen (Avicenna MetaH: 9.1 & PhysH: 3.11), kişinin yalnızca dünyanın Tanrı’yla ilişkisini ve Tanrı’nın yaratırken neden bu pozisyonu elinde tuttuğunun mahiyetini kavramak için nasıl tasavvur ettiğini düşünmesi yeterlidir. Onun açıklaması, Tanrı’nın dünya hakkındaki bilgisine ilişkin tartışmasının içinde yer almaktadır (Avicenna MetaH: 8.6 [6–22] & 8.7).</p>



<p>            İlâhi sıfatlardan birisi de ilimdir. İnsan zekasında bilgi, halihazırda var olan bir dünyayla etkileşime girdiğimizde ortaya çıkar ve dünyadaki şeyler bir şekilde bizim zekamız üzerinde etkide bulunur, böylece anlama potansiyelimiz gerçekleşir ve zekamız bir anlamda daha önce sahip olmadığı bazı kavramları alır. Pek çok nedenden dolayı böyle bir akıl açıklaması tanrıya uygulanamaz. Birincisi, potansiyellik mümkün veya olumsal bir şeye işaret ettiği ve kendi zatında Zorunlu Varlık olarak Tanrı, mümkün olanlar bütününün dışında olduğu için, Tanrı potansiyellikten bağımsızdır. İkincisi, eğer Tanrı bir şey alacak olsaydı, hem alınan hem de alan olurdu ve dolayısıyla Tanrı bileşik olurdu ki, İbn Sînâ’nın ilahi sadelik öğretisi göz önüne alındığında bu imkânsızdır. Bu sorunlarla karşı karşıya kalan İbn Sînâ, Allah’ın yaratma eylemini ek olarak açıklayan farklı bir ilahi bilgi modeli ortaya koyar.</p>



<p>            İbn Sînâ’nın modeline göre Tanrı’nın doğrudan ve öncelikli olarak bildiği şey ilahi zattır. Tanrı mükemmel olduğundan ve aslında mükemmelliğin üstünde olduğundan, Tanrı kendisini mükemmel bir şekilde bilmelidir. O halde kendisinin tüm varoluşun nihai nedeni ve temeli olduğunu bilmelidir, ancak bir nedeni mükemmel bir şekilde bilmek için, o nedenin sonucunu da mükemmel bir şekilde bilmek gerekir ki bu da bu durumda kozmostan ibarettir. Bir şeye, örneğin <em>x</em>, ilişkin bilgimizin bir şekilde <em>x</em>‘in <em>varlığından kaynaklandığı</em> insan bilgisinden farklı olarak, ilahi bilgide Tanrı’nın <em>x</em> hakkındaki bilgisi <em>x’in var olmasına neden</em> olur. Başka bir deyişle, İbn Sînâ’nın iyinin düzeniyle özdeşleştirdiği kozmosun varoluşu, Tanrı’nın öz bilgisinden kaynaklanır. Tanrı geçmişte sonsuz bir şekilde var olduğu ve gelecekte de sonsuz bir şekilde var olacağı ve her zaman kendini bildiği için, kozmosun yayılımının da aynı şekilde geçmişe doğru sonsuz bir şekilde var olması ve geleceğe doğru da sonsuz bir şekilde devam etmesi gerekir.</p>



<p>            İbn Sina, yalnızca Tanrı’nın ezeli ve ebedi olarak yaratması gerektiğini düşünmekle kalmaz, aynı zamanda Tanrı’nın sonlu geçmişteki ilk anda yaratmaya başladığını iddia etmenin sapkınlık (<em>ilḥād</em>) dışında bir şey olmadığını düşünür (Avicenna PhysH: 3.11 [9]). Çünkü eğer Tanrı kozmosu ebediyen yaratmasaydı, tanrısallığın bir zamanlar dünyayı yaratmayı istemediği, bir zaman da dünyayı yaratmayı dilediği olurdu.</p>



<p>            Sonuç olarak ilahi iradede bir değişiklik olacak ve dolayısıyla Tanrı da değişmiş olacaktı. İbn Sînâ, değişime tabi olan her şeyin bir şekilde bileşik olması gerektiğini öne sürer, çünkü değişim boyunca kalıcı olan ve ya kaybolan ya da ortaya çıkan bir şey vardır. Zamansal yaratılış fikri bu nedenle ilahi basitlikle bağdaşmaz ve İbn Sînâ’ya göre bunu benimsemek, İslam’ın merkezinde yer alan Tanrı’nın birliği/tekliği (tawḥīd) doktrininden vazgeçmek anlamına gelir.</p>



<p>            İbn Sînâ’nın Tanrı’nın yaratılışla ilişkisine dair anlayışında değinilmesi gereken bir nokta daha vardır: İbn Sînâ’nın ilahının ne ölçüde bir irade eylemi olarak yaratmış olduğu. İbn Sina’ya göre kasıtlı bir fail (1) yaptığı eylemi tanır, (2) eyleme zorlanmaz ve (3) eylemiyle yetinir veya tatmin olur (<em>riḍan</em>) (İbn Sina MetaH: 9.4 [3]). İbn Sina, irade fiilini, niyet fiilinden (<em>kaṣd</em>) ya da tabiat fiilinden (<em>tabʿ</em>) ayırır. Tanrı’nın eylemi doğası gereği değildir, çünkü bu tür eylemler bilgi ve rızadan bağımsız olarak failden kaynaklanır ve yine de Zorunlu Varlık’ta kendisi aracılığıyla mükemmel bir şekilde bilmediği ve mükemmel bir şekilde rıza göstermediği hiçbir şey yoktur.</p>



<h4 class="wp-block-heading">            İbn Sīnā da aynı şekilde Tanrı’nın kasıtlı olarak hareket ettiğini reddeder. Çünkü kasıtlı eylemler, failin bir iyiyi kavramsallaştırmasını, sonra o iyiyi elde etme eylemini ve son olarak da elde edilen iyiyi içerir. Sonuç olarak, yalnızca bileşik olan ve basit olmayan bir fail niyetle hareket eder, fakat yine İbn Sînâ’nın ilahlığı mutlak olarak basittir. Bu düşünceler aynı şekilde İbn Sînâ’ya göre Tanrı’nın yaratmasının neden seçenekler arasında seçim yapmayı gerektirmediğini ve aslında gerektiremeyeceğini, ancak yine de bunun özgür bir irade eylemi olduğunu da açıklamaktadır. Bu özgürdür, çünkü Tanrı yarattığını bilir, bu yaratıma rıza gösterir ve hiçbir şekilde yaratmaya zorlanmaz.</h4>



<h4 class="wp-block-heading">3.1.2 Creation as origination (<em>ịdāth</em>) after non-existence/Yokluktan sonra başlangıç (ịdāth) olarak yaratılış</h4>



<p>Teologlar, Tanrı’nın yaratıcı eyleminin sudûrcu açıklamasından etkilenmediler. İbn Sînâ’nın iradi eylemi yeniden yorumlama hamlesine rağmen, teologlara sudûr bir doğa eyleminden biraz daha fazlası gibi göründü; sanki güneş parladığını biliyor ve seviniyor ama aynı zamanda bu konuda hiçbir seçeneği yokmuş gibi. İradenin özgür bir eyleminin esas olarak seçimi içerdiğini ve dolayısıyla seçim içermeyen herhangi bir eylemin özgür olmadığını savundular. Teologlar aynı şekilde, eğer Tanrı seçim yaparsa Tanrı’nın basit olmayacağı sonucuna varan basitlikten yola çıkan argümanlardan da etkilenmediler. Çünkü onlardan bazıları, tıpkı ilk dönem Gazzâlî gibi, birçok filozofun tercih ettiği güçlü ilahi sadelik anlayışını inkar etmekten mutluydu; çünkü bu, Tanrı’nın hayat, güç, bilgi ve irade gibi bir takım farklı ilahi sıfatlara sahip olduğu inancına aykırı görünüyordu (McGinnis 2022).</p>



<p>            İlahi iradedeki bir değişikliği, yani yaratmamaya istekli olmaktan yaratmaya istekliye geçişi açıklamak, teologlara potansiyel olarak ciddi bir meydan okuma getirdi. Şimdi mesele, Tanrı’daki bu değişime neyin sebep olduğudur, çünkü eğer Tanrı nedenlerin Sebebi (Cause of the causes) ise, o zaman Tanrı’nın dışında hiçbir şey bu irade değişimini açıklayamaz; halbuki eğer yaratmak Tanrı için esassa, teologların konumunun sudûrun bazı versiyonlarından aslında nasıl farklı olduğu artık açık değildir. Gazzâlî, Eş’arîlerin standart teolojik yanıtı haline gelen şeyi sağladı: Tanrı, ezelden beri, dünyanın varolacağı anda yaratılmasını özgürce diledi (Gazâlî, Tutarsızlık, disk. 1, [13]). Dolayısıyla, eğer kişi tüm zamanın, Tanrı’nın belirli bir anda yarattığı bir zaman çizelgesi oluşturduğunu hayal ederse, o zaman o zaman çizelgesindeki her anda, Tanrı dünyanın yaratılmasını <em>t</em>‘de irade eder. Elbette Tanrı, ezelden beri, <em>t</em>’den başka bir anda yaratmayı ya da hiç yaratmamayı isteyebilirdi. Durum ne olursa olsun, ilahi iradede bir değişiklik olmayacaktı.</p>



<p>            Tanrı’nın ebedi iradesinin değişmezliğine ilişkin bu açıklamaya karşı birçok yönden itirazlar olmuştur; belki de en kritik olanı, bunun yalnızca asıl kaygının odağını değiştirmesi, yani Tanrı’nın belirli bir anın yaratılışın ilk anı olarak gerçekleşmesini istemesinin bir nedeninin olması gerektiğidir. Daha spesifik olarak, Tanrı’nın yaklaşık on dört milyar yıl önce alemimizi sonsuza kadar yaratmayı istediğini varsayalım. Elbette, eğer Tanrı gerçekten her şeye gücü yetiyorsa (ve bu ilahi nitelik, Eş’arî teologlar için tartışılmazdır), o zaman Tanrı, dünyayı on beş veya on altı milyar yıl önce, hatta on bin yıl kadar erken bir zamanda yaratmayı ebediyen isteyebilirdi. Aslına bakılırsa, sonsuz sayıda an vardır ve bunların hepsi, Tanrı’nın alemimizi ne zaman yaratmış olabileceğine eşit derecede muhtemel adaylardır. Dolayısıyla Tanrı’nın yaratma anında yaratmayı seçmesinin ya bir nedeni vardır ya da bu seçim gelişigüzel ve rastlantısaldır ve dolayısıyla bilgiden hareket eden bir failin eylemi değildir. Kısacası Tanrı’nın yarattığı anda yaratmasında ya bir sebep vardır ve dolayısıyla Tanrı’nın fiili meydana gelmiştir ya da ortada bir sebep yoktur ve dolayısıyla Allah’ın fiili sebepsizdir, dolayısıyla mantıksızdır. Her iki seçenek de cazip görünmüyor.</p>



<p>Gazzâlî’nin, Eş’ariler arasında yine standart haline gelen bir cevabı vardı (Gazzâlî Tutarsızlık, disk. 1 [45-6]). Ona göre iradenin asıl işlevi, yapılan seçim için herhangi bir nedenden bağımsız olarak, ayırt edilemeyenler arasından seçim yapmaktır. Tabii ki, seçimin ‘keyfi’ olduğu bir anlam vardır, ancak yalnızca eylemin iradenin bir sonucu olması ve başka bir şeyin olmaması anlamındadır. Bu meselenin standart örneği, açlıktan ölmek üzere olan bir adama aynı yiyecek parçalarının sunulması ve bu yiyeceklerin hepsine eşit şekilde yönelmesidir; örneğin, tek parça adama daha yakın değildir ve adam ne sol ne de sağ elini kullanır, vb. Adam kesinlikle bir parça yiyecek alacak ve o parçayı almak için herhangi bir nedeni olmamasına rağmen yiyecektir ve yine de kesinlikle bu eylem rasyonel bir eylemdir, çünkü bu koşullar altında yalnızca bir embesil kararsızlık içinde açlıktan ölür. İradeyle ilgili bu genel açıklama yalnızca insanlar için değil aynı zamanda Tanrı için de geçerlidir. Böylece, Gazzâlî, Tanrı’nın ezelden beri yaratmayı dilediğini (ve dolayısıyla Tanrı’nın iradesinin değişmediğini) ileri sürmüş, ancak tamamen iradenin bir eylemi olarak Tanrı, yaptığı belirli bir anda yaratmayı dilemiştir (bunun için Gazzâlî’ye göre, rasyonel bir irade sahibi olmanın tam olarak anlamı budur).</p>



<p>3.1.3 Creation as manifestation (maẓhir) of a single reality / Tek bir gerçekliğin tezahürü (maẓhir) olarak yaratılış</p>



<p>            İslam dünyasında dünyanın Tanrı’ya bağımlılığının tasavvur edilmesinin üçüncü bir yolu da İbn Arabî’den ilham alan Molla Sadrâ’nınkidir (Mullā Sadrā Penetrations, 68–71; ayrıca bkz. Rahman 1975: 59–63 ve Kalin 2014: 104). –19). Molla Sadrâ’nın açıklaması, onun <em>tashkīk al-wujūd</em> (kelimenin tam anlamıyla, ‘varoluşun belirsizliği’, ancak çağdaş bilim adamlarının genellikle ‘varoluşun modülasyonu/modulation of existence’ olarak adlandırdığı) teorisine ve aynı zamanda yeni ‘tözsel hareket/substantial motion’ kavramına başvuruyor. (<em>al-ḥaraka l-jawhariyya</em>). (bkz. <a href="https://plato.stanford.edu/entries/mulla-sadra/#MonPlu">section on monism and pluralism in the entry on Mulla Sadra</a>.)</p>



<p>            Her iki kavram da karmaşıktır ve hatta Molla Sadra’nın Tanrı’nın yaratılışla nedensel ilişkisini nasıl algıladığına dair genel bir fikir sağlamak, din felsefesinden genel metafiziğe doğru bir geçiş olacaktır. Yine de, yetersiz de olsa, kısa yorumlara ihtiyaç vardır. Varlığın modülasyonuna gelince, Molla Sadra’ya göre Allah, varoluşun azami mükemmel, ezeli ve değişmez sınırındaki varlıktır ve yalnızca Allah mükemmel, sonsuz, ezeli ve değişmezdir. Yaratılmış, ilahi sonsuz varoluşun gerisinde kalan derecelerde varoluşun tezahürüdür. Bu Molla Sadra’nın ‘varoluşun modülasyonu’ doktrinidir. Molla Sadrâ’nın ‘tözsel hareket’ doktrini ve ontolojisini tamamlar. İster yer, ister durum değişikliği, ister benzer olsun, tüm sürüm, sonuçta ürünün özünde ve özünde ortaya çıkan sürekli değişimin sonucu olduğu düşünceleridir. Bu görüş radikaldir çünkü Molla Sadr, hiçbir şeyin değişim yoluyla kalıcı olmayacağını öne sürmektedir./ This view is radical in that Mullā Ṣadrā is suggesting that absolutely nothing persist through change. Kalıcı madde, form, tür ve öz yoktur. Allah’tan başka her şey sürekli bir evrim halindedir. Elbette rastgele bir evrim değil, ama yaratılışın sonsuza dek daha tanrısal hale gelmesiyle birlikte Tanrı’ya yönelik aralıksız bir evrim.</p>



<p>            Varoluşun modülasyonu ve tözsel hareket doktrinleri göz önüne alındığında, Molla Sadrā dünyanın yaşı sorusuna benzersiz bir yanıt sunar. Eşyanın tözleri ve özleri sürekli bir değişim halinde olduğundan, Tanrı’dan başka hiçbir şey ezeli, geçmişte ve gelecekte sonsuzca mevcut değildir. Aksine, Allah’tan başka her şey, ki buna bütün alem de dahildir, yokken var olur. Bu nedenle, yaratılmış şeyler arasında, alemin kendisi gibi, sonsuza dek geçmişte varlığını sürdüren bir varlık olamaz. Sonuç olarak Molla Sadrâ, teologlarla birlikte yaratılışın, var olmadan sonra var olma/coming to be after not having existed. anlamında, zamansal oluş/temporal coming to be açısından görülmesi gerektiği konusunda hemfikirdir. Ne olursa olsun, onun tözsel hareket anlayışı, sudûrcuların ruhuna uygun olarak, Tanrı’nın sonsuz geçmişe ve sonsuz geleceğe doğru sürekli gelişen yaratılışla birlikte sürekli yaratan varoluşun kaynağı olduğu fikrini de desteklemektedir. Böylece, Tanrı’nın yaratma eylemi sonsuz olabilirken, yaratıkların düzenindeki/creaturely order madde, formlar veya özler gibi hiçbir şey her zaman olduğu gibi aynı kalmaz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">3.2 God’s conservation of the universe/ Tanrı’nın alemi koruması</h3>



<p>            Müslüman teologlar ve Müslüman filozofların hepsi olmasa da çoğu, dünyanın kendi varlığını koruyamayacağı ve dolayısıyla var olduğu her an varlığının bir şekilde Tanrı’ya bağlı olduğu konusunda hemfikirdir. Bu düşünürler için asıl mesele, dünyayı oluşturan süreçlerde canlıların oynadığı rol (varsa) nedir? Spesifik olarak, yaratıkların nedensel güçleri var mıdır veya olabilir mi, yoksa Tanrı yalnızca nedenlerin Sebebi değil, aynı zamanda tek Sebep midir?/Specifically, do or can creatures have causal powers or is God not merely the Cause of causes but the only Cause?</p>



<p>            Genel olarak bu soruya üç yanıt verilmiştir: bazı filozofların, yaratıklar arasındaki sudûr ve doğal nedensellik biçimindeki temel nedensellik teorilerine başvuranları; ilahi vesileciliğe yönelen, ancak rasyonel failler için bir miktar nedensel faydayı saklı tutan Mutezile mütekellimlerininki; ve Eş’arîler ile Mâtürîdî mütekellimlerininki de vesilecidir, ancak nedensel faydanın tamamını veya en azından görünür düzeyde tamamını yalnızca Tanrı’ya saklar. Burada öncelikle filozofların özsel nedensellik teorisine ve mütekellimlerin paylaştığı vesilecilik teorisine odaklanıyoruz.</p>



<p>3.2.1 Özsel nedensellik ve Takdir-i İlahi / Essential causation and providence</p>



<p>            Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi filozofların hepsi özsel veya doğal nedenselliğin bir biçimini benimsemiş, bazıları daha çok Yeni Eflatûncu sudûrcu çerçeveden etkilenmiş, diğerleri ise bu çerçeveden daha az etkilenmiştir (Kindī RKF: 214–37 = MR07: 1–16; Fārābī <em>Perfect State</em>, ch. 8; Avicenna PhysH: bk. 1.5 (= MR07: 156–63) & 1.9–12 and Ibn Rushd <em>Metaphysics</em>, 105–12 & <em>Questions</em>, 11–14). (İbn Rüşd, ister Tanrı’dan ister yaratıklardan olsun, sudûru açıkça reddetmiş, ancak yaratıkların doğal nedensel güçlere sahip olduğunu, yani onların doğalarının kesinlikle kendilerine ait olan eylemlerin kaynağı olduğunu kabul etmiştir; bkz. Kogan 1985, özellikle bölüm 3 ve 5.) Şimdi amacımız doğrultusunda, İbn Sînâ’nın sudurculardan etkilenen nedensellik teorisine odaklanıyoruz; çünkü bu, İbn Sina sonrası dönemde hem destekçilerin tercih ettiği yaklaşım hem de aleyhtarlarının tercih ettiği hedef haline gelecektir. İbn Sînâ’nın Zorunlu Varlığın varlığına dair delili, herhangi bir anda var olan mümkün/olumsal şeyler bütününün varlığını açıklama şeklinde kurgulanmıştır.</p>



<p>            Kurulumu göz önüne alındığında, bu kanıt aynı şekilde, -şu anda var olan veya var olacak tüm olası şeyler olarak anlaşılan- dünyanın var olduğu her anda onun varlığını koruyan şey olarak Tanrı’ya bağımlı olduğunu gösterir. Bu bağımlılık ilişkisini açıklayan nedensel mekanizma yine sudûrdur ki, İbn Sînâ’nın kendine özgü sudûr teorisine göre, kendinde Zorunlu Varlık’tan kaynaklanan olası bir varlıktır.</p>



<p>            Burada şunu belirtmekte fayda var ki, birçok filozof için, sonuçta dünyadaki her şey, varlığını ilahi sudûra kadar takip ederken, Tanrı her şeyin <em>doğrudan</em>/immediate nedeni değildir. Bunun yerine Tanrı, İlk Akıl/First Intellect ile özdeşleştirilen tek bir sonucun doğrudan nedenidir. İbn Sînâ bu noktada son derece katıdır: ‘Yalnızca Tek Olan’dan çıkar’/ From the One only one proceeds’ (Avicenna MetaH: 9.4 [5]; also see Amin 2020 and Dadikhuda 2020).</p>



<p>            Yine de, bu tek etkiden çok sayıda etki, yani diğer olası varlıklar aşağıya doğru çağlayanlar halinde akar ve bunların tümü, var oldukları her anda korunmaları ve varlıklarını sürdürmeleri için dolaylı ama nihai olarak Tanrı’ya bağımlıdır. Başka bir deyişle, yaratılmış düzen, tutarlı varlık derecelerinde, yani akıllar/intellect veya melekler gibi maddi olmayan, yaratıkların hiyerarşisinde maddi aleme Zorunlu Varlık’tan taşmasıdır. Her durumda, daha yüksek derece, bir sonraki daha düşük derecenin doğrudan nedensel ilkesi olarak işlev görür.</p>



<p>            Bu sudûrcu kozmolojisi, “dünyadaki her faaliyet, hem iç hem de dış yöne sahip olduğu sürece bir anlamda çifttir” şeklindeki Yeni-Platoncu ilkeye dayanmaktadır (see entry on <a href="https://plato.stanford.edu/entries/neoplatonism/">neoplatonism</a>). İçsel yön, şeyin belli bir tür olması için gerekli olan faaliyetlerin ilkesi ve nedeni olan şeyin doğasıdır. Örneğin bir ağacın doğasının belirlediği iç faaliyeti, o ağaca özgü şekil, yaprak, meyve vb. oluşmasına neden olur. Bir diğer yaygın örnek ise ateşin pamuğu yakmasıdır, çünkü ateşin doğası yanmaktır, pamuk ise ateşle temas ettiğinde pamuğun yanması özelliğindedir. O halde, filozoflar için dünyamız, her biri kendi türüne özgü nedensel güçlere sahip olan ve varoluşları için nihai olarak Tanrı’ya bağımlı olan olası varlıklardan oluşan bir ağdır.</p>



<p>            Son olarak İbn Sînâ, Tanrı’nın dünyanın iyiliği niyetiyle hareket etmediğinde ısrar etse de, dünyamız hâlâ Takdir-i İlahi’den faydalanmaktadır. Bunun nedeni, Tanrı’nın kendini bilmesiyle, İbn Sīnā’nın yaratılış açıklamasının tartışılmasında görüldüğü gibi (bkz. 3.1.1), iyiliğin düzenini mümkün olan en mükemmel şekilde bilmesidir ve Tanrı’nın kendini bilmesi onun sudûr eyleminin ta kendisidir. Dolayısıyla ondan çıkan şey, mümkün varlıklar zincirine uygun, mümkün olan en mükemmel düzendir. Gerçekliği Zorunlu Varlık’ta temellenen varlıkların bu optimal sıralaması, İbn Sînâ’ya göre tam da Takdir-i İlahi’dir <em>(ʿināya).</em></p>



<p>Burada şunu kesinlikle belirtmek gerekir ki, İbn Sînâ ile Fârâbî ve İbn Rüşd gibi diğerlerine göre, (Fārābī Perfect State, §§6–7, Avicenna MetaH: 8.6 [6]–8.7 and Ibn Rushd Metaphysics ad Textus 51) Allah, kendi tikelliklerindeki ayrıntıları bilmez; örneğin, şu anda bu cümleyi okumanızı; daha doğru ifade edersek, Tanrı ayrıntıları yalnızca evrensel olarak bilir. Üstelik, her ne kadar ilahi iyiliğin hayırseverleri olsak da, Tanrı bizim iyiliğimiz için, Tanrı’nın yaratıcı eyleminin nihai amacı olacak şekilde hareket etmez.  (Fārābī al-Siyāsa, 47–8 = MR07: 91–2 [¶¶ 31–2]; Avicenna MetaH: 8.3 [1–3] & al-Najāt, 146–9 = MR07: 216–19 and Ibn Rushd Metaphysics ad Textus 52) Bu uyarılara rağmen İbn Sînâ, Allah’ın evrensel ilminin;</p>



<p>göklerde veya yerde bir toz zerresinin bile Rabbinin dikkatinden kaçmayacağını (Kuran 10:61). (Avicenna al-Najāt, 247 = MR07: 217).</p>



<p>sağlayacak kadar yeterli olduğuna inanır. Böylece İbn Sînâ’nın ışıklarıyla takdir-i ilahi hâlâ güvence altına alınmaktadır. İbn Rüşd de takdir-i ilahi konusunda benzer bir noktaya değinmektedir. (Ibn Rushd <em>Metaphysics</em> <em>ad</em> Textus 52).</p>



<p>3.2.2 Vesilecilik</p>



<p>            Pek çok mütekellim, filozofların nedensel güçlere sahip tabiatlar hakkındaki fikrini, Tanrı’nın mutlak kudretini ve onun her şey üzerindeki ilahi egemenliğini yalanlayan bir fikir olarak görmüştür. Ayrıca filozofların özsel veya doğal nedensellik argümanlarını yetersiz bulmuşlardır. Birincisi, mütekellimler ne sudûr teorisinden, ne de filozofların özsel veya doğal nedensellik açıklamalarından etkilenmemişlerdi. Gazzâlî, <em>Filozofların Tutarsızlığı’</em>nda filozofların sudûr tartışmasını aslına sadık kalarak sunduktan sonra şöyle der:</p>



<p>Söyledikleri keyfidir ve aslında karanlıktaki gölgelerden başka bir şey değildir. Birisi rüyadayken bunu söylese, onun hezeyan içinde olduğunu düşünürdük! (Ghazālī <em>Incoherence</em>, disc. 3 [48])</p>



<p>Filozofların doğa teorisi ve doğal nedensellik konusuna gelince, Gazzâlî’den önce bile, İbn Sînâ’nın kabaca çağdaşı olan ve daha sonra Gazzâlî’nin takip ettiği Ebû Bekir el-Bâkıllânî (ö. 1013), filozofların tabiat açıklamalarına karşı çıkmıştır (Bākıllânî et-Temhîd, 34–47 ve Gazzâlî Tutarsızlık, c. 17). Bu teologlar, filozofların nedensel güçlere ve doğal zorunluluğa sahip doğalar üzerinde ısrar etmelerinin gerekçesinin, iddia edildiği gibi ampirik gözlemlerden çıkarıldığına dikkat çekiyor: Örneğin, ateşin pamuğa teması ve pamuğun yanması veya alkolün emilmesi ve içenin sarhoş olması ve buna benzer daha birçok düzenlilik/regularities gözlemlenebilir.</p>



<p>            Filozoflar, bu düzenliliklerin, örneğin ateşin doğasının pamuğun yanmasına neden olmasını gerektirdiğini, çünkü pamuğun doğasının bundan etkileneceğini ve aynı şekilde doğal düzendeki diğer düzenlilikler için de geçerli olduğunu ileri sürerler. Bāqillānī ve Ghazālī bu son varsayımı geri çekiyor. Nedensel bağlantıları gözlemlemediğimizi, yalnızca sabit birliktelikleri gözlemlediğimizi belirtiyorlar: bir olayın ardından diğer bir olayın gelmesi. Doğal nedensellik bu sabit bağlaçları açıklayabilirken, Tanrı’nın  belirli bir olayı birbiri ardına yaratma alışkanlığı (ʿāda) veya geleneği de bunları aynı şekilde açıklayabilir.</p>



<p>            Doğal nedenselliğin yerine, birçok Müslüman teolog bazı vesilecilik teorilerini benimsemiştir (Fakhry 1958 ve Perler & Rudolph, 2000: 13-124). Onlara göre Tanrı yalnızca sebeplerin Sebebi/vause of the causes değildir, aslında tek sebeptir. Tanrı dünyayı yalnızca geçmişte bir anda var etmekle kalmamış, aslında her durumda dünyayı yeniden yaratmıştır. En uç haliyle, yalnızca anlar arasında bir süreklilik ya da bir yaratığın zaman içinde varlığını sürdürdüğü yanılsaması vardır. Dolayısıyla dünyadaki değişiklikler, yalnızca Allah’ın dünyayı her an biraz farklı bir şekilde yeniden yaratmasının sonucudur. Sonuç olarak, Tanrı’dan başka hiçbir şey gerçekten değişimin veya eylemin aracısı olamaz.</p>



<p>            Bazıları teologların vesilecilik teorisini metafiziksel açıdan egzotik bulabilir. Pek çok teolog için bu, yalnızca Tanrı’nın mutlak her şeye kadir gücünün bir imasıydı: Tanrı gerçekten <em>tüm</em> güce sahiptir ve bu nedenle yaratıklara hiçbir taviz verilmez (bkz. Wolfson 1976: VII.I). İnsanın bir nebze de olsa bir güce sahip olduğunu kabul eden Gazzâlî bile, Allah’ın her şeye gücü yeten kudreti ile karşılaştırıldığında bizim gücümüzün acizliğe benzediğini eklemekte acele eder (Gazâlî <em>İtidal</em>, 99). Bāqillānī’nin kendisi (Bāqillānī al-Temhīd, 34-47) teolojik açıdan ziyade daha felsefi bir cevaba sahiptir.</p>



<p>            Bir Azlık İlkesi/Principle of Paucity temelinde, vesileciliğin metafiziksel olarak doğal nedensellik teorisine tercih edilebilir olduğunu savunur: Her biri aynı fenomeni eşit derecede iyi açıklayan iki teori göz önüne alındığında, daha basit olan teori tercih edilmelidir. Filozofların ontolojik olarak farklı en az iki tür neden ortaya koyması gerekir: ilahi nedensellik ve doğal nedensellik (ki kendisi de ontolojik olarak farklı neden türlerinin bir geçişine dönüşür). Bunun tersine, Bāqillānī’ye göre vesilecilik yalnızca tek bir tür nedenin (Tanrı’nın) varlığını varsaymak zorundadır ve bu nedenle tercih edilmelidir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">4. Peygamberlik ve Mucizeler</h2>



<p>Tanrı’nın var olduğunu ve yaratılışla bazı ontolojik ilişkiler içinde olduğunu varsayarsak, Tanrı bir şekilde iradesini ve ilahi takdirini bize doğrudan bildirir mi? Mütekellimler ve bazı filozoflara göre insanlar, düzenli bir toplumun nasıl inşa edileceği konusunda peygamberlerin mesajı aracılığıyla rehberlik alırlar. Bu mesajlar Allah’a, nasıl yaşamamız gerektiğine, alemdeki yerimize ve ahiretteki nihai kaderimize dair doğru inançların kaynağıdır. Peygamberliğin (<em>nubuwwa</em>) İslam’daki merkezi önemi göz önüne alındığında, mütekellim ve müslüman filozofların karşı karşıya kaldığı iki farklı soru vardı. Bunlardan biri, gerekçelendirilmiş doğru inançların kaynağı olarak kehaneti haklı çıkarmak ve hatta açıklamaktır. Diğeri ise gerçek bir peygamberi tespit edip onu şarlatandan, düzenbazdan, hatta büyücüden ayırmaktır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">4.1 Peygamberlik/Prophecy</h3>



<p>Peygamberliğin gerekçelendirilmesi ve açıklanmasıyla ilgili ilk meseleyle ilgili olarak, peygamberliğin savunucuları bir zorlukla karşı karşıya kaldılar. İnsanlar rasyonel olduklarına göre, bireysel ve toplumsal hayatlarına ilişkin gerçeklik bilgisini ve davranış kurallarını muhtemelen kendi başlarına edinebilirler. Dolayısıyla şöyle bir soru sorulabilir: “Doğru iman ve güzel ahlâk kurallarını edinmek için neden peygamberlere ihtiyaç vardır?”. Gerçekten de Müslümanlar, kehanete olan inançlarına karşı, bunun gereksiz olduğunu iddia edenlerden (en azından Ebu Bekir er-Razi hakkındaki kabul edilen düşmanca raporların ilgili olduğu gibi) bunun kesinlikle imkansız olduğunu düşünenlere kadar uzanan bir muhalefetle karşılaştılar (Müslüman teologlar bu durumu İbnü’r-Rāwandī’ye (d. yaklaşık 815) ve Barāhima’ya, muhtemelen Hindistan’ın Brahmanlarına atfediyorlar (bkz. Stroumsa 1999)). Peygamberliği eleştirenler, kehanete duyulan ihtiyaçla ilgili sorunu bir ikilem olarak formüle ettiler (A. H. Rāzī <em>Proofs of Prophecy</em>: 24–6 & 131–4; Juwaynī <em>Proofs</em>, 165; Nasafī TA: vol. II, 1–3). Bir yandan, eğer bir peygamberin vahiy temelinde öğrettiği şey, aklın gösterebileceğiyle örtüşüyorsa, peygamberliğe gerek yoktur. Öte yandan, eğer bir peygamberin öğrettiği şey akla uygun değilse, o zaman o şey rasyonel değildir ve dolayısıyla reddedilmeye mahkumdur. Tartışma, Tanrı’nın boşuna hareket etmesinin imkansız göründüğünü, ancak eğer peygamberler gönderseydi boşuna hareket etmiş olacağını, çünkü peygamberlerin varlığının ya gereksiz ya da onların mesajlarının bir anlamda mantıksız olacağını bahsederek devam eder.</p>



<p>            Teologlar ve bazı Müslüman filozoflar bu meydan okumanın ışığında peygamberliği meşrulaştırmak/haklı çıkarmak ve açıklamak istemişlerdir. Teologlar, yukarıdaki ikileme rağmen, kehanetin neden boşuna değil de <em>mümkün</em> olduğunu göstermeyi tercih ettiler: Eğer bir şey varsa, bu, Tanrı’nın lütfunun bir işaretidir. Bazı filozoflar, peygamberliğin mümkün olmasının yanı sıra, doğa felsefesine dayanan tabii/doğal bir açıklamasının da olduğunu göstermeyi amaçlamışlardır. Her iki grubun yaklaşımları önemli ölçüde farklı olsa da ortak bir özelliği paylaşırlar. Her ikisi de insanın bilişsel kapasitelerinin farklı olduğunu ve bu kapasiteler açısından tüm insanların eşit olmadığını kabul etmiştir. Gerçekten de çoğu insan, dindar bir yaşam için gerekli temel dini, ahlaki ve sosyal unsurlara ilişkin gerçek bilgiye ulaşmak için bir peygamberin sembolik ve basitleştirilmiş mesajına ihtiyaç duyar. Cüveynî ve öğrencisi Gazzâlî o mütekellimlerin temsilcileridir (Juwaynī <em>al-Irshād</em>, 302–7 = Juwaynī <em>Proofs</em>, 165–7 and Ghazālī <em>Moderation</em>, 188–95; also see Griffel 2004). Onlara göre, farklı entelektüel kapasiteye sahip farklı bireylerin aynı gerçeği farklı şekillerde bilmesi mantıklıdır. Ancak bir yolun, bırakın imkansız kılmayı, başka bir yolu gereksiz hale getirmesine dahi gerek yoktur. Ayrıca, bazı insanlar belirli dini iddiaları kendi başlarına öğrenebilseler bile, bunlara ulaşmak sıklıkla zordur, uzun ve özenli bir araştırmayı gerektirir ki, herkes bunu yapmaya istekli değildir, hatta yapamamaktadır. Dolayısıyla bu teologlar, böyle bir araştırmayı sürdürecek zamanı ve kapasitesi olmayan insanların Tanrı ve ilahi şeyler hakkında bilgi edinebilmeleri için Tanrı’nın bu tür gerçekleri peygamberler aracılığıyla ulaşılabilir kılmasının zorunlu olmasa da uygun olduğu sonucuna varırlar. Bu bakımdan peygamberlik, boşuna olmak şöyle dursun, Allah’ın lütfunun ve insanın çeşitliliğine ve zayıflığına verdiği tavizin bir işaretidir.</p>



<p>            Filozofların peygamberliği ele alırken birden çok stratejisi vardır. Örneğin İbn Rüşd, felsefe ve bilimin dünya ve Tanrı’nın onunla ilişkisine dair en eksiksiz teorik açıklamayı sağlarken, kehanet ve dinin daha genel olarak kişinin eylemlerine ilişkin olarak neyin iyi ve doğru olduğuna dair pratik bir bilgi sağladığını savunur (bkz. Taylor 2018). ). İbn Rüşd, hangi tür mucizelerin bir peygamberin gerçek alametleri olduğunu belirlerken bu noktaya değinir. Peygamberi hekime benzetmektedir. Eğer iki kişi de doktor olduğunu iddia etseydi ve biri “İşte kanıtım” diyip sonra su üzerinde yürüseydi, diğeri ise hastayı iyileştirseydi, ikincisinin kanıtı onun bir doktor olduğuna dair gerçekten anlamlı ve ikna edici olmuş olurdu. Benzer şekilde, eğer iki kişi peygamber olduklarını ve dolayısıyla Tanrı’nın iyi ve dindar bir şekilde yaşamamız için bizden ne istediğine dair bir mesajın taşıyıcıları olduklarını iddia ederlerse ve biri görünüşte doğaüstü bir eylemi kanıt olarak gösterirken, diğeri insanın gerçekten iyi ve dindar yaşamasını sağlayacak kanunları ve bilgileri sağlarsa, gerçek peygamber olan ikincisidir. (İbn Rüşd Açıklamaları, 104-5). Fârâbî gibi İbn Rüşd’ün de filozoflarla felsefi delili kavramaktan aciz olanlar arasında ayrım yapması dikkat çekicidir. Peygamberlik mesajlarına gelince, ikinci grubun sadece kehanetin dini bir hayat yaşamak için gerekli olanı aktardığını bilmesi gerekirken, kehanete ilişkin herhangi bir teorik açıklamanın onlardan saklanması/witheld/sakınılması gerekir. Gerçek şu ki, İbn Rüşd’ün peygamberliğin teorik bir açıklamasının olup olmadığı veya hatta böyle bir açıklamanın olabileceğini düşünüp düşünmediği belirsizdir, çünkü o, yalnızca filozoflara (muʾawwal) yönelik olan eserlerinde tamamen sessiz olmaya eğilimlidir veya en fazla peygamberlik hakkında cevaplanmamış bilmeceler ortaya koyar.</p>



<p>            Fârâbî ve İbn Sînâ’nın eserlerinde peygamberliğin teorik bir açıklaması ve bunun gerçekleştiği iddia edilen mekanizma görülmektedir (Fārābī Perfect State: bölüm 14 ve Avicenna DA: 5.6 = MR07: 204–5; ayrıca bkz. Walzer 1957 ve Marmura 1964). Her iki filozof da, peygamberlik ve vahyin temel yönünün kanunlara ve siyasi kurumlara olan ihtiyaçta temellendiği konusunda İbn Rüşd ile hemfikirdir. Bunun nedeni, bu kanunların ve siyasi kurumların, Allah bilgisini yakından içeren, insanın asıl amacına, yani mutluluk veya saadete/flourishing (saʿāda) yönelik eylemleri tasvir etmesi ve desteklemesidir. (Fārābī <em>al-Tanbīh</em> = MR07: 104–20 Avicenna MetaH: 10.2). İbn Rüşd’ün aksine onlar ayrıca peygamberliğin teorik bir açıklamasını da sunmak istemişlerdir. Bu teorik açıklama, peygamberliğin teologların inandığı gibi doğaüstü bir eylem olmaktan çok uzak, doğal bir olgu olduğunu ve bu nedenle natüralist bir açıklamaya sahip olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Peygamberliğin natüralist bir açıklamasına yönelik bu girişim, hem sudûrcu metafiziğe hem de zihin felsefesine dayanmaktadır. (bkz. <a href="https://plato.stanford.edu/entries/arabic-islamic-mind/">Arabic and Islamic psychology and philosophy of mind</a>). Durdukları pozisyonun ayrıntıları karmaşıktır, dolayısıyla aşağıdakiler sadece stratejilerine ilişkin genel bir fikir vermek içindir.</p>



<p>            Görüldüğü gibi Fârâbî ve İbn Sînâ’ya göre, iyilik düzeni, her biri kendisi bir sudûr kaynağı ve daha düşük bir derecenin ilkesi olabilen bağımlı veya mümkün varlıkların kademeleri halinde Allah’tan sudûr etmektedir. İnsan idrakinin kendisi de bu taşmanın bir parçasıdır: İnsan idrakı bu sudûru uygun olduğunda ve kabiliyeti oranında alır, bu da idrakını mükemmelleştirir, böylelikle dünyamız ve Tanrı hakkında bilgi sahibi olur.</p>



<p>Daha sonra, daha önce de belirtildiği gibi, filozoflar insanın bilişsel kapasiteleri arasında değişen derecelerin olduğunu kabul ederler. Bu değişen derecelerdeki kapasitelerin en tepesinde peygamberlerin akıl ve hayal gücü vardır. Peygamberlerin bilişsel güçleri tamamen ve mükemmel bir şekilde bu sudûru almaya hazırdır ve insanlar için mümkün olan en geniş ölçüde, Tanrı’dan sudûr eden iyiliğin ilahi düzenini kavrarlar. Dahası, akıllarından sudûr çağlayanı devam ederken hayal güçlerine girerler, böylece bu nihai ilahi sudûru alarak mükemmel bir şekilde bildikleri şeyi semboller ve görüntüler olarak bir de duyarlılıkla deneyimlerler. Peygamberlerin, Tanrı’nın meşhur planını, aksi takdirde bu bilgiyi edinemeyecek olanlara aktarmak için kullandıkları işte bu semboller ve resimlerdir.</p>



<p>Yukarıdaki açıklama onların peygamberlik teorisinin ‘metafizik’ yönünü fazlasıyla vurgularken, gerçek şu ki teorinin büyük bir kısmı doğa felsefesinde, özellikle Aristoteles’in <em>De anima</em>‘sına karşılık gelen eserlerde ve Aristoteles’in <em>Parva Naturalia</em>‘sının Arapça versiyonunun yeniden işlenmesindeki romandaki tartışmalarda, tartışılmış ve geliştirilmiştir. (<em>Parva Naturalia’</em>nın Arapça versiyonu için bkz. Hansberger 2010). Gerçek anlamda amaç, peygamberliğin doğallaştırılmasıdır. Bu nedenle, bu filozoflara göre peygamberlik, tam olarak bazı nadir fakat tamamen natürel psikolojik süreçlerin doğal, hatta gerekli sonucu olduğu için mümkündür.</p>



<h3 class="wp-block-heading">4.2 Mucizeler</h3>



<p>            İkinci mesele yine gerçek peygamberi şarlatandan, düzenbazdan, hatta büyücüden ayırmaktır. Eğer Tanrı’nın peygamberleri ataması makul ise, hemen ortaya çıkan soru onların nasıl tanınacağı ve peygamberlik iddialarının nasıl gerekçelendirileceğidir. Bu meydan okumaya yanıt olarak İslam dünyasındaki pek çok düşünür, mütekellim ve filozoflar, mucizeler gerçekleştirmeyi kişinin peygamber olma yönündeki haklı iddiasının belirleyici bir işareti olarak tanımladılar. (ʿAbd al-Jabbār SUK: 568–9; Juwaynī <em>Proofs</em>, 167–8; Ibn Fūrak <em>Mujarrad Maqālāt</em>, 176–80; and Bāqillānī <em>al-Tamhīd</em>, 141–60).</p>



<p>            Bir peygamberin mucizesi için kullanılan Arapça terim <em>muʿjiza</em>‘dır, yani başkalarının acizliğini gösteren demektir. Spesifik olarak mucize, peygamberin, diğerlerinin muhtemelen yapamayacakları benzer bir eylemi gerçekleştirmeleri için başkalarına meydan okumasıdır. O halde genel olarak mucize, bir şahsın peygamberlik iddiasını doğrulayan her türlü olağanüstü olaydır (Cüveynî, Deliller, 168-72). Müslümanlar bu tür olağanüstü olayların iki çeşidini kabul ederler. Birincisi, peygamberin meydan okumasının ardından ortaya çıkan ve her ne kadar doğa düzeninin ihlali olmasa da son derece beklenmedik bir olaydır. Örneğin, peygamberin haber vermesinin ardından ortaya çıkan veba salgını. Ayrıca Kur’an’ın (<em>iʿjāz</em>) taklit edilemezliği de bu kategoriye giriyor gibi görünmekte ve Muhammed’in peygamberlik iddiasının tek ama yine de en ikna edici kanıtı olarak sıklıkla gösterilmektedir.</p>



<p>Eğer bizim (Allah) kulumuza indirdiğimiz hakkında herhangi bir şüpheniz varsa, haydi onun (Kur’an’ın) benzeri bir <em>sū</em><em>re</em> getirin. (Kur’an 2:23; ayrıca bkz. 11:13, 10:38, 17:88 ve 52: 34)</p>



<p>Görünüşe göre bu kadar zorlananlar, bu zorluğa göğüs geremeyecek kadar güçsüzdü. İkinci sınıf olağanüstü olaylar, doğa yasalarının fiilen askıya alınmasını gerektirir. Örnekler arasında bakireden doğum ve ölülerin hayata döndürülmesi sayılabilir. (Peterson ve diğerleri 2013: 208–9). Bu sınıfı ilkinden ayırmak için onlara ‘doğaüstü’ mucizeler veya olaylar, yani hem olağanüstü hem de doğal düzenin dışında olan şeyler adını verelim.</p>



<p>            Her ne kadar ortaçağ İslam alimlerinin hepsi olmasa da çoğu kehanet mucizelerini kabul etse de, her iki tür mucizenin de gerçekten var olup olmadığı meselesi önemli bir tartışma konusu olmaya devam etmiştir. İlahiyatçılar her iki türün de var olduğu görüşünü savunmuşlardır. Filozoflar, olağanüstü olayların kişinin peygamberliğini teyit ettiğini reddetmemekle birlikte, mucizelerin son derece nadir olmasına rağmen doğal düzenin bir parçası olduklarını ileri sürmüşler ve bu nedenle mucizeler konusunda doğallaştırılmış peygamberlik görüşüne benzer bir tavır takınmışlardır. Filozofların tutumuna bakalım, sonra da teologların buna cevabına geçelim. Burada İbn Sînâ’nın görüşü vurgulanabilir (Avicenna DA: 198–200 & ITN2: 105; also see Davidson 1992: 121–2 and Al-Akiti 2004). İbn Sînâ’ya göre mucize göstermek, bir peygamberi tanımlayan üç vasıftan biridir. Diğer ikisini daha önce görmüştük: (1) geleceği ve/veya mevcut olmayan olayları tahmin etmek ve (2) dini gerçekleri herkesin kavrayabileceği sembolik formda anlatmaktır. İbn Sînâ, peygamberin mucizelerini bu diğer iki vasfını açıklamasına benzer şekilde açıklamaktadır. Peygamberlerin aklı ve hayal gücü, insanda mümkün olan en yüksek derecededir ve bu nedenle peygamber, nihai kaynakları ilahi sudûrda olan iyiliğin düzenini tam olarak kavrayıp anlar. Ek olarak İbn Sînâ, kişinin zihninin ve duygularının sınırlı entelektüel güce sahip insanlarda bile psikosomatik tepkiler üretebildiğinin köklü bir gerçeğinin farkındadır; ancak bu tepkiler çoğunlukla kişinin kendi bedeniyle sınırlıyken, peygamberlerin akılları, canlı veya cansız diğer bedenleri etkileyebilir. Bunu yaparak rüzgar esmesine, yağmur yağmasına, hatta depreme neden olabileceği gibi, başkalarına şifa ya da hastalık da getirebilirler. Bugün bizim için İbn Sînâ’nın mucize açıklaması, onun içinde çalıştığı bilimsel çerçeve içinde okült sınırında gibi görünse de, onun konumu, aksi takdirde yalnızca mucizevi olarak adlandırılabilecek olanın meşru ve doğal/natüralist bir açıklamasını sağlıyordu. Elbette bütün filozoflar İbn Sînâ’nın görünüşte mucizevi olanı açıklamak için önerdiği natüralist mekanizmayı kabul etmedi. Yine de pek az kişi mucizeleri doğrudan inkar etti. Dolayısıyla İbn Rüşd bile -Kur’an’da yer alan kanunların ve dini iddiaların mucizevi pratik değerinde görüldüğü gibi- mucizelerin varlığına izin verirken, Kur’an gibi bir mucizenin nasıl meydana geldiği konusunda neredeyse sessiz kalmıştır. Gazzâlî, <em>Filozofların Tutarsızlığı</em> adlı eserinde filozoflara mütekellimlerin yanıtını vermektedir (Ghazālī <em>Incoherence</em>, disc. 17; also see Fakhry 1958: 56–78; Marmura 1989; López-Farjeat 2016: 131–140). Başlangıç olarak Kur’an, bakireden doğma ve ölümden dirilme gibi bazıları açıkça doğaüstü türden görünen mucizelerle ilgili açıklamalar içerir. Bu mucize hikayelerinin harfi harfine okunması, özsel veya doğal nedenselliğin, yani bunların etkilerini gerektirdiği iddia edilen düzenli, ilahi olmayan nedensellik serisinin ihlal edilmesini gerektirir. Gazzâlî, filozoflara göre Kur’an’da doğaüstü mucizelerle ilgili hikayelerin harfiyen alınmasından yakınır.</p>



<p>Kim [doğanın] alışılagelmiş gidişatını zorunlu bir sabit kılarsa, bütün bu [mucizeleri] imkansız hale getirir. [Filozoflar] Kur’an’da ölülerin dirilişiyle ilgili söylenenleri mecazi olarak yorumlamışlar. (Gazzali, <em>Tutarsızlı</em><em>k</em>, 163 [23])</p>



<p>Gazzâlî yine Kur’an’ın sınırlı mecazî okumalarına izin verirken, bunu yalnızca lafzî anlamın gerçek bir saçmalığa ve hatta çelişkiye yol açtığına inandığı durumlarda yapar. Örneğin, kelimenin tam anlamıyla alındığında Tanrı’nın bir bedeni olduğunu ima eden Kur’an pasajı, Gazzâlî’ye göre mecazi olarak okunmalıdır, çünkü cisimleşmek <em>sınırlı</em> olmaktır, ancak Tanrı <em>sınırsızdır</em>.</p>



<p> Doğaüstü türden mucizeler, yani doğal nedenselliğin ve zorunluluğun ihlalleri, aksine, saçmalıklar veya açık çelişkiler içermez. Kuşkusuz nadirdirler, ancak görünüşte mümkünler. Üstelik teologlar, gördüğümüz gibi, doğal nedenselliği filozofların varsayımından başka bir şey olarak görmemekte, bunun yerine vesileciliği tercih etmektedirler. Bu nedenle Gazzâlî’ye göre, doğaüstü mucizelerin imkansızlığına ilişkin bir kanıt bulunmadığından, Kur’an kıssalarının gerçek olayların birebir anlatımı olarak kabul edilmesi gerekir.</p>



<p>            Yine de Gazzâlî, nihai olarak bu doğaüstü mucizelerin, kişinin Kur’an’ın doğruluğuna ve Muhammed’in peygamberliğine olan inancının tek, hatta birincil temeli olması gerektiğine inanmaz (Gazâlî el-Münkiz, 41-4 [Kurtuluş, 83-7). ]). Kur’an’ın vahyedilmiş doğasının gerçek kanıtına gelince, Gazzâlî, İbn Rüşd’ün görüşlerinin habercisi olacak ve hatta onu etkilemiş olabilecek bir şekilde, Kur’an’ın ve Muhammed’i çevreleyen hadislerin dikkatli bir şekilde incelenmesinin etkisine işaret etmektedir: Bunun etkisi kalplerin temizlenmesidir (<em>taṣfiyat al-qulūb</em>). Hem mucizevi hem de pratik, tüm olayların ilahi hakimiyetini ve yönetimini tasdik eder ve Kur’an’ın peygamberlik ve mucizevi mahiyetine tanıklık eder.</p>



<p> Still, Ghazālī does not ultimately believe that these supernatural miracles should be the only, even the primary, basis for one’s belief in the veracity of the Qur’an and Muhammad’s prophethood (Ghazālī <em>al-Munqidh</em>, 41–4 [<em>Deliverance</em>, 83–7]). As for the true proof for the inspired nature of the Qur’an, Ghazālī, in a way that foreshadows and even may have influenced Ibn Rushd’s views, points to the effect of a careful study of the Qur’an and the traditions surrounding Muhammad, the effect of which is the purification of hearts (<em>taṣfiyat al-qulūb</em>). Both the miraculous and the practical confirm the divine sovereignty and governance of all events and testify to the prophetic and miraculous nature of the Qur’an.</p>



<h2 class="wp-block-heading">5. The Problem of evil/Kötülük Sorunu</h2>



<p>            İbrahimi dinler için önemli sorunlardan biri, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, herkese adil ve herkesi seven bir Tanrı’nın dünyayı yarattığı ve sürekli olarak koruduğu varsayımıyla kötülüğün varlığını açıklamaktır. Kötülük sorunu olarak adlandırılan soruna ilişkin modern felsefi tartışmalar sıklıkla, kötülüğün varlığının böyle bir Tanrı’nın varlığına ve dolayısıyla daha genel olarak klasik tektanrıcılığa karşı kanıt sağlayıp sağlamadığına odaklanır. Buna karşılık, ortaçağ Müslüman filozof ve mütekellimleri için Tanrı’nın varlığı hiçbir zaman bir sorgulama konusu olmamıştır. Bunun yerine, bu düşünürler için kötülük ‘sorunu’, birbiriyle bağlantılı konuların bir kümesidir; bunlardan en önemlileri “Kötülük nedir?” ve “Dünyamız mümkün olan en iyi dünya mı?”’dir. İlaveten, bu düşünürler ilahi sıfatları kötülüğün varlığıyla uzlaştırmak ya da ilahi sıfatlardan hangisinin, özellikle de ilahi adalet ile Tanrı’nın her şeye kadir olması arasında, diğerlerine üstün geldiğini belirlemek istediler. Kötülüğün varlığını açıklamaya yönelik stratejilerden biri, Tanrı’nın alem üzerindeki üstünlüğünü ve egemenliğini vurgulamaktır. İnsan eylemlerini göz önüne aldığımızda, başkalarının acı çekmesine neden olan bazı durumların (örneğin birini disipline etmek veya adaleti uygulamak) haklı olduğu, diğerlerinin ise (örneğin nedensiz şiddet) haklı olmadığı yargısına varırız. Allah’ın alemi yarattığı ve dünyadaki olayların gidişatını kontrol ettiği inancı göz önüne alındığında, hayvanların, özellikle de insanların çektiği acıları nasıl açıklayabiliriz? Bu bağlamda bazıları, insanlar arasında geçerli olan ahlâk kurallarının Tanrı için geçerli olmadığını ileri sürmüştür. Bu görüşün savunucuları predeterministler/cebriyye (jabriyya), Tanrı ile alem arasındaki ilişkinin, mülk ile malik arasındaki ilişki olduğunu vurgular. Nasıl ki insan malıyla dilediğini yapabilirse, Allah’ın da malına dilediği şekilde davranma hakkı vardır (Abd al-Jabbār SUK: 483-5). Eş’arî ilahiyat/kelam okulunun/ekolünün kurucusu Ebu’l-Hasan Ali b. İsmâ’îl el-Eş’arî (ö. 935/6), kariyerinin ilk yıllarında böyle bir tutumu savunmuş görünüyor.</p>



<p>Allah’ın dünyadaki olayların gidişatı üzerindeki mutlak kontrolünü vurgulamıştır (Eş’arî EIF: 50-1). Dolayısıyla, alem Allah’ın mülkü olduğundan ve Allah yaratıklara dilediği gibi davranabildiğinden, hayvanları ve insanları etkileyen acıların başka bir gerekçeye ihtiyacı yoktur. Masum bir insanı cezalandırabilir ve insanları yapamayacakları şeylerden sorumlu tutabilir (Eş’arî EIF: 111–13).</p>



<p>Tanrı’nın yaratılış üzerindeki egemenliğini vurgulamak yerine, genellikle Mutezili mütekellimlerle ilişkilendirilen başka bir yaklaşım, acı çekmenin nedeninin Tanrı mı yoksa bir insan faili mi olduğundan bağımsız olarak bir acı örneğini haklı kılan herhangi bir nedenin olup olmadığını ele almaktır (bkz. Hourani 1971 ve Vasalou 2008). Eğer kişi kötülüğü haksız acı olarak anlarsa, o zaman geçerli bir gerekçenin (belirli bir çıkar veya ceza gibi) olduğu bu tür acı durumlarında, acı, en azından haksız acı anlamında kötü olarak değerlendirilemez (Abd al-Jabbār SUK: 485–6). Sonuç olarak, bir acı çekme vakasının kötü olup olmadığı değerlendirilirken, yalnızca failin koşulları, yani buna Tanrı’nın mı yoksa bir yaratığın mı sebep olduğu değil, aynı zamanda acı çekmeyi haklı kılan nedenlerin olup olmadığı da dikkate alınmalıdır. Tanrı iyi ve adil olduğuna göre, insanın özgür eylemleri hariç olmak üzere, ilahi eyleme kadar uzanan herhangi bir acı örneğini haklı çıkaracak nedenler olmalıdır. Mutezili mütekellimler bu sebeplerden bazılarını tazminat (<em>ʿiwaḍ</em>), öğüt (<em>ʿibr</em>), ceza, bir tür fayda (<em>maṣlaḥa</em>) ve hatta lütuf (<em>luṭf</em>) olarak tanımladılar (ʿAbd al-Jabbār SUK: 487–9 and Ibn al-Malāhimī <em>al-Fāʾiq</em>, 261–74). Böylece Mu’tezili mütekellimler, dünyadaki acıların varlığının Allah’ın iyiliği, cömertliği ve adaletiyle bağdaştığını savundular.</p>



<p>Mutezili mütekellimlerin neyin iyi ve adil olduğunu değerlendirirken kullandıkları standartlar hem Tanrı hem de insanlar için aynıdır. Onların iyilik ve adalete ilişkin nesnel standartları, dünyamızda kötülüğün varlığı hakkında daha fazla anlam taşıyordu. Dikkate değer bir çıkarım, Tanrı’nın en iyi olanı yapması gerektiğidir (<em>aṣlaḥ</em>). Başlangıçta bazı Mu’tezilîler, Allah’ın yalnızca dini konularda, yani emir ve yasaklarda en iyi olanı yapması gerektiğini ileri sürdüler (Ibn Mattawayh <em>al-Tadhkira</em>, II, 332–3, 360). Sonuçta Mu’tezili mütekellimlerin çoğu, Tanrı’nın cömert ve iyi olması nedeniyle, ister dini konularda olsun ister alemi yaratıp düzene sokmak olsun, tüm eylemlerinde en iyi olanı yaptığı konusunda hemfikir oldu (Ibn al-Malāhimī al-Fāʾiq, 119 and ʿAbd al-Jabbār al-Aṣlaḥ: XIV, 53). Sonuç olarak Mu’tezili mütekellimler bu imayı vurgulamasalar bile onlara göre bu dünya mümkün olan en iyi dünyadır.</p>



<p>Fārābī ve İbn Sīnā gibi Neo-Platonic-inspired(yeni eflatuncu) filozofların kötülüğün varlığını açıklamak için İbn Sīnā’nın iyi örneklediği başka bir stratejisi daha vardı (Fārābī et-Taʿlīqāt, §39 ve Avicenna MetaH: 9.6, 339-47). İbn Sīnā, kötülük sorununu takdir-i ilahi bağlamında ele alır (bkz. <a href="https://plato.stanford.edu/entries/arabic-islamic-religion/#EsseCaus">§3.2.1</a>). Sorun şu ki, eğer tüm alem mutlak olarak iyi bir Tanrı’dan sudûr ediyorsa, alemdeki kötülüğün varlığı nasıl açıklanabilir? Yeni Eflatuncu geleneği takip ederek, iyiliği existence/mevcudiyet veya being/oluşla, kötülüğü ise non-being/yokluk veya bir şeye özgü olmanın kusuru ile ilişkilendirir. Kötülük bir bakıma yokluk/non-thing olduğuna ve yokluğun non-existent bir nedeni olmadığına göre, mutlak anlamda kötülüğün nedeninin ne olduğunu sormak ya da buna Tanrı’nın sebep olduğunu öne sürmek kategorik bir hatadır. Yine de İbn Sînâ, bazı görünür kötülüklerin, özellikle de acı çekmenin, sadece kusurlara ve uygun bir varoluştan yoksunluğa indirgenemeyeceğini kabul etmektedir. Aktif olarak acı çekmeye neden olabilecek olaylar veya koşullar vardır. İbn Sīnā, acı çekme olarak kötülüğün tüm alemin yalnızca küçük bir kısmına uygulanabileceğini, ancak yine de bu kısım için vazgeçilmez olduğunu, deyim yerindeyse “gerekli bir kötülük” olduğunu savunur. Kâinatın bu kısmı, generation/üreme/oluşum ve corruption/bozulmaya tabi olan şeylerden oluşur. Yeni Eflatuncu kozmolojiye göre oluşum ve bozulma alanı Dünya, onun sakinleri ve Dünya’yı saran doğrudan atmosfer ile sınırlıdır. Dolayısıyla tüm alemde hiçbir kötülüğün var olmaması için, üreme ve bozulma alanının ya var olmaması ya da şeyleri üretilebilir ve bozulabilir kılan özelliklerden yoksun olması gerekirdi.</p>



<p>İbn Sīnā, her iki durumda da aşağı yukarı aynı nedenden ötürü, takdir-i ilahinin her iki seçeneği de engellediğini, yani bazı kötülüklerin varlığı göz önüne alındığında bile alemin genel olarak gerçekte olduğundan daha az iyi olacağını ileri sürer. İbn Sînâ’dan alınan bir örnek onun bu görüşünü açıklığa kavuşturmaktadır. Yangında ailesini ve malını kaybeden fakir, elbette bir musibet görmektedir. Yine de ateşin, eti pişirmek ve odunu yakmak için esasen sıcak olması gerçeği başlı başına iyidir. Aynı şekilde odun ve etin de esasen ateşle pişirilecek türden olması kendi başlarına iyidir. Ateşin yakma gücünü, odunu ve eti pişirme gücünü ortadan kaldırmak, tam da bunları ortadan kaldırmak demektir.</p>



<p>Dolayısıyla bu tür acıların yaşanma ihtimalini ortadan kaldırmak, bütün bir varlık sınıfını, yani nesil ve bozulmaya/generation and corruption maruz kalanları ortadan kaldırmak olacaktır. Sonuç olarak, alemdeki bütün bir nesnel iyilik sınıfı kaybolacak ve böylece dünya genel olarak daha az iyi hale gelecektir. İbn Sînâ’ya göre böyle bir kayıp, onun ilahi takdir anlayışıyla kesinlikle bağdaşmaz; Tanrı, nihai olarak, mümkün olan tüm varlıkların zinciriyle mümkün olan en mükemmel şekilde orantılı olan bir düzenin kaynağıdır.</p>



<p>Hem İbn Sînâ’nın hem de Mu’tezile’nin kötülüğün varlığına ilişkin açıklamaları, Tanrı’nın mümkün olan en iyi dünyayı yarattığını ima etse de, her ikisi de eserlerinde bu iddiayı açıkça dile getirmezler. Gerçek dünyanın mümkün olan dünyaların en iyisi olduğunu açıkça savunan kişi Gazzâlî’ydi (bkz. Ormsby 1984). Gazzâlî “mümkün olanın aleminde/In the realm of possible” bizi temin eder/assures/güvence verir,</p>



<p>[Bu dünyadan] daha harikulade derecede güzel, daha eksiksiz ve daha mükemmel hiçbir şey yoktur (<em>laysa fī-l-imkān abdaʿ aṣlan aḥsana minhu wa lā atamma wa lā akmala</em>)</p>



<p>veya kafiyeli beyitlerde popüler hale getirildiği şekliyle,</p>



<p>Mümkün olan her şeyin aleminde, hiçbir şey ‘olandan’ daha muhteşem değildir. (<em>laysa fī-l-imkān abdaʿ mimmā kān</em>) (Ghazālī FDU: 45–6 and Ghazālī <em>Forty Principles</em>, 259)</p>



<p>Dünyada gördüğümüz kusurlar bilgimizin sınırlılığından kaynaklanmaktadır. Bunun mümkün olan en iyi dünya olmasının nedeni, eğer daha iyi bir alem mümkün olsaydı ve Tanrı onu yaratabilecekken yaratmasaydı, cimri olurdu/have been miserly; ancak Tanrı her şeye kadirdir/omnibenevolent ve dolayısıyla bu iddianın yanlış olması gerekir. Eğer Tanrı, mümkün olduğu iddia edilen bu daha iyi dünyayı kendisi yapamadığı için yaratmadıysa, o zaman Tanrı bir bakıma güçsüz/impotent olurdu; ancak Tanrı her şeye kadirdir/omnipotent ve dolayısıyla bu iddianın yanlış olması gerekir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Kısacası, idealden daha az bir dünyayı açıklamaya yönelik bu veya benzeri seçeneklerin hiçbiri kabul edilemez, çünkü hepsi Tanrı’nın yüceliğine karşı çıkar. Elbette Gazzâlî dünyada hiçbir kötülüğün olmadığını iddia etmiyor; daha ziyade ona göre kötülük, kusur ve acı olarak dünyanın mükemmelliğinin özsel bir bileşenidir. Bazı belirli kötülük vakalarının dünyanın genel mükemmelliğine nasıl katkıda bulunduğunu tam olarak anlayamasak da, bu kusurlar kişinin dünyadaki zıt iyiliği takdir etmesine yardımcı olabilir. Dolayısıyla gerçek alem, içindeki kötülüklerle birlikte mümkün olan en iyi alemdir.</h2>



<h2 class="wp-block-heading">6. Dini/Teolojik Dil</h2>



<p>Teolojik dil, özellikle İbrahimi geleneklerdeki düşünürler için, Tanrı’nın yaratılıştan tamamen farklı olduğu kabulünden dolayı, dilin esasen yaratılmışlar/yaratıklar için geçerli olmasından dolayı zorluk oluşturduğu özel bir statüye sahiptir. Bu nedenle, Tanrı’nın ne olduğunu ve nasıl olduğunu ifade etmek zorlu bir mücadeledir/iştir. Sonraki bölüm, teolojik dili anlamaya ve Kur’an’ın Tanrı hakkındaki iddialarını nasıl okumamız gerektiğine dair daha önceki İslami yaklaşımları ele almaktadır. Bir sonraki bölüm (<a href="https://plato.stanford.edu/entries/arabic-islamic-religion/#ArguNeceWuju">§6.2</a>), daha sonraki Müslüman filozofların ve çeşitli Müslüman teoloji/kelam ekollerinin, ilahi sıfatlara ilişkin tartışmalarını göz önünde bulundurarak bu yaklaşımları nasıl geliştirdiklerini ele almaktadır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">6.1 Teolojik dile ilk yaklaşımlar</h3>



<p>            İslam teoloji dilindeki ilk gelişmeler, Tanrı’nın mutlak birliğini/basitliğini/simplicity (<em>tawḥīd</em>) ve belki de en önemlisi, Tanrı yaratıklara benzemediğinden (<em>mukhālafa</em><em> </em><em>li-l</em><em>–</em><em>ḥawādith</em>), aşkınlığını (<em>tanzīh</em>) vurguluyordu. Jahmiyya, hareketin kurucusu Jahm ibn Safwān’ın (696-745) adını taşıyan, ilahi aşkınlığın savunucuları, Tanrı’nın herhangi bir sıfata sahip olduğunu reddetmiştir (bkz. Schöck 2016: 55-77). Sonuç olarak, eleştirmenler bu ilahiyatçıları apophaticists (Muʿaṭṭila, kelimenin tam anlamıyla, ‘geçersiz olanlar’/literally, ‘those who void’) olarak adlandırarak, Tanrı’nın bizim onun hakkında söyleyebileceğimiz veya anlayabileceğimiz her şeyi aştığı için bu konumun dini metinleri gerçek anlamlarından geçersiz kıldığını belirtmek için kullandılar/ to indicate that this position voids religious texts of their literal meaning since God transcends anything that we can say or understand about him. İlahi aşkınlığa yapılan bu vurguya yanıt olarak, Kur’an ayetlerinin Allah’ın elleri, yüzü ve gözleri ve peygamberlik geleneklerini ifade eden (sırasıyla Kur’an 48:10 & 38, 71; 2:115 ve 11:37 gibi) harfiyen/hyper-literal okunmasını vurgulayanlar ortaya çıkmıştır.</p>



<p>Harfiyen okumaya dayanarak, Tanrı’yı yaratıklara benzettiler ve ona fiziksel bir beden atfettiler ve bu nedenle antropomorfistler (<em>mushabbih</em><em>a</em>, kelimenin tam anlamıyla ‘simülatörler’) ve bedenselciler (<em>mujassima</em>) olarak etiketlendiler (bkz. Van Ess 2000). Bu iki önceki pozisyona bir tepki, Müslümanların ilk neslinin (<em>salafī</em>), yani Peygamber’in sahabeleri ve sahabelerin takipçilerinin örneğini takip ettiklerini iddia eden gelenekçilerin (<em>salaf</em>) tepkisiydi. Tanrıya ilişkin apofatik ve antropomorfik anlayışlar arasında bir orta yol sağlamaya çalıştılar.</p>



<p>Onlar ne ilahi aşkınlığı vurgulayarak Kur’an’ın gerçek anlamını boşa çıkarmak, ne de Kur’an’ı geniş teolojik bağlamından çıkarıp Tanrı’yı bedensel yaratıklara benzetmek istiyorlardı. Genel olarak, Allah’ın Kur’an’ın kendisine atfettiği çeşitli antropomorfik karakterlere sahip olduğu bilinse de, Allah’ın bu sıfatlara <em>nasıl</em> (<em>kayf</em>) sahip olduğunu, yani onların varoluş tarzını, derinlemesine araştırmaması gerektiğini ileri sürdüler. Mu’tezile, Eş’ari, Maturidi ve filozoflarınki gibi daha sonra Orta Çağ İslam dünyasında geliştirilen tüm önemli yaklaşımların izi bu üç yaklaşıma dayandırılabilir ve bu üç yaklaşımın modifikasyonlarıdır. (Winter 2008: 33–141; Rudolph 1996 [2015]: 23–121; and Watt 1973: 242–50, 279–318; 1992: 46–55, 64–97).</p>



<p>İlahi sıfatlara ilişkin apofatik, antropomorfik ve gelenekçi konumların temelinde yaygın bir varsayım vardır; yani, Tanrı ve yaratılış hakkında konuşurken tek anlamlı bir dil kullanılması gerekir. Başka bir deyişle, dilin gerçek ve bilgilendirici olması için, Tanrı’ya ve yaratıklara yüklediği özelliklerin tam olarak aynı anlama sahip olması gerektiği varsayılmıştır. Demek ki, Kur’an’da bildirildiği gibi, Allah’ın elleri, gözleri var ve konuşuyorsa, Allah’a ve mahlûkata atfedildiğinde, elleri, gözleri olması ve konuşması aynı anlama gelmelidir. Müslüman Apofatik teologlara göre, Tanrı’ya atfedilen sıfatları yaratılışa ait oldukları şeklinde tek anlamlı olarak alamadığımız için, bunları Tanrı’nın inkarları olarak almalıyız. Tersine, tek anlam varsayımını kabul eden Müslüman antropomorfistler, Allah hakkındaki Kur’an ifadelerinden Allah’ın yaratıklarınkine benzer bedensel parçalara sahip olduğu sonucunu çıkarmanın meşru olduğunu savundular. Müslüman Gelenekçiler, aynı varsayımla, Tanrı’nın yaratılmış özelliklerine ait dini metinlerin gerçek anlamını doğruladılar, ancak bunları, Tanrı’nın yaratılışa benzemediği ilkesine ve dolayısıyla yaratılışta bulunan ve Tanrı’ya yüklenen niteliklere göre olağan çıkarımlarına ilaveten yer verilmeden yönlendirildiklerini anladılar. </p>



<h3 class="wp-block-heading">6.2 Teolojik Dil ve İlahi Sıfatlar</h3>



<p>Tanrı’nın veya ilahi zatın (<em>dhāt</em>), onun özellikleri veya sıfatlarıyla (<em>ṣifāt</em>) nasıl ilişkili olduğuyla ilgili meseleler, ortaçağ İslam alimleri arasında daha fazla gelişmeye yol açtı. İlahi sıfatların yaygın bir sınıflandırması, (1) özsel özellikler veya sıfatlar (<em>ṣifāt bi-dhāt</em>) ve (2) eylemsel özellikleri şeklindeydi (<em>ṣifāt bi-fiʿl</em>). Özsel özellikleri ise sırasıyla olumsuz (<em>salbī</em>) özellikler ve ‘ma’nî özellikler’, yani olumlu (<em>thubūtī</em>) anlamı olan özellikler olarak ikiye ayrılır ve böylece Tanrı olmanın ne olduğuna biraz daha anlam katar. Negatif özellikler Tanrı’nın aşkınlığını gösterir ve birlik, sonsuzluk (<em>qidam</em>), kalıcılık (<em>baqāʾ</em>), kendi kendine yetme (<em>qiyām bi nafsihi</em>), yaratılıştan farklılık (<em>mukhālafa li-l-ḥawādith</em>) içerir ve bunlardan biri aynı zamanda basitliği/simplicity de içerebilir ama bu genellikle listeye dahil edilmez. Bu liste, <em>aslında</em> kendi başına herhangi bir mükemmelliğe işaret etmedikleri, ancak Tanrı üzerinde sınırlamaların bulunmadığını (örneğin geçici olmayan, değişmez ve bağımlı olmayan) göstermeleri anlamında ‘biçimsel özellikler/formal properties’den oluşur (Burrell 1986: 46-50). Genel olarak bu olumsuz özelliklerin tümü, yaratılışla bir farklılığı ifade etmektedir; zira her biri, bir bakıma Allah’ın yaratılmışlara benzemediğini göstermektedir. Olumlu özellikler (properties of <em>maʿānī</em>) arasında güç (<em>qudra</em>), irade (<em>irāda</em>), bilgi (<em>ʿilm</em>), hayat (<em>ḥayāt</em>), konuşma (<em>kalām</em>), işitme (<em>samʿ</em>) ve görme (<em>baṣar</em>) yer alır. Amelin özellikleri; kâinatın yaratılması ve muhafaza edilmesi, emredilmesi, kâinatta olup bitenlerin belirlenmesi (<em>qadar</em>) vb.dir.</p>



<p>Olumlu ve eylemsel özellikleri, yaratılışla bir miktar benzerlik ima etmektedir. Kur’an’da bulunan, bir yüze sahip olmak, gözlere sahip olmak, oturmak vb. gibi yaratıkların varoluşuyla zorunlu olarak benzerlik ima eden özelliklerin bir başka alt kategorisi olarak da eklenebilir. Genel olarak daha sonra Müslüman teolog ve filozoflar bu son özellikler kümesini mecazi olarak ele aldılar. Bununla birlikte, ilahî özsel özelliklerin/divine essential properties anlam ve statüsünün olumlu bir anlamla nasıl anlaşılacağı, ortaçağ Müslüman alimleri için önemli bir sorun olarak kaldı. Öne çıkan en gelişmiş üç görüş, Mutezili, Eş’ari ve Maturidi mütekellim ve filozoflarının görüşleriydi. Her okulu sırasıyla ele alalım.</p>



<h4 class="wp-block-heading">6.2.1 Mutezile ve teolojik dil</h4>



<p>Mu’tezili mütekellimler hem Tanrı’nın yaratılıştan farklılığını hem de O’nun mutlak birliğini veya/or/ve basitliğini/simplicity güçlü bir şekilde vurguladılar. İnsanlarda bulunan ve aynı zamanda Allah’a atfedilen ilim, kudret ve irade gibi özelliklerin veya kemallerin dikkate alınmasını istediler. Bu özellikler insanda mevcut olduğundan, kemâllere sahip olan şey ile kemâllerin kendisi arasında bir ayrım mevcuttur. Aynı şey Tanrı için de geçerli midir? Mu’tezile’nin cevabı büyük bir ‘hayır!’dır. Çünkü eğer ilâhî sıfatlar ilâhî zattan ayrı ise, o zaman ilâhî ve ezeli varlıkların çokluğu/birden fazla ilahi ve ezeli varlık, yani sıfatın ezeli ve ilâhî öznesi ile ezeli ve ilâhî sıfatlar olmuş olacaktır. Sonuç olarak, ilahi birlik/oneness ve birliğin/unity kaybolduğu ve aslında kişinin, Mutezile’nin tamamen savunulamaz bulduğu bir pozisyon olan, İslam’ın tevhitçiliğinden uzak bir şirk/(<em>polytheism</em>) biçimine saplandığı sonucuna varmışlardır. Mutezile’ye göre, Allah’ın zatı ile sıfatları arasındaki ilişki, ya olumsuzluk (<em>salb</em>), yani Allah’ın yaratılmışların şekliyle herhangi bir şekilde sınırlı olduğunu inkar etmek, ya da özdeşlik, yani ilahi sıfatların bu sıfatları taşıyan zattan farklı olmadığını göstermelidir.</p>



<p>İlahi sıfatların olumsuzluk olarak yorumlanması durumunda Mu’tezililer, daha önceki Müslüman apofatikçilerin bir versiyonunu değiştirmişlerdir. Mesela “Allah biliyor” demek, Allah’ın cahil olmadığı anlamına gelir; “Allah kudretlidir” demek, “Allah zayıf ve güçsüz değildir” demektir. İlahi niteliklerin geri kalanı da aynı doğrultuda yorumlanmıştır (Ashʿarī MI: 155–77, 183–5 & 486 and ʿAbd al-Jabbār SUK: 182–213). Bu tür atıflar, çoktan seçmeli bir sorudaki olası seçenekleri elemenin yararlı olması gibi, Tanrı’nın anlaşılmasına ve onun hakkında konuşulmasına da yardımcı olur. Bu tür olumsuz bilgiye sahip olan kişi, bu bilgiye sahip olmayan, sadece tahminde bulunan ya da yanlış bir şekilde neyin doğru olduğunu bildiğine inanan bir kişiden kesinlikle daha iyi bir konumdadır. Üstelik bilgilendirici ve olumsuz atıflar, Allah’a, aslında yaratıklara daha uygun olan çok sayıda farklı olumlu özellik atfetmeyi gerektirmez. Böylece olumsuz atıflarda Tanrı’nın hem aşkınlığı hem de simplicity/sadeliği korunmuş olur.</p>



<p>Allah’ın zatını ve sıfatlarını tespit etmeye gelince Mu’tezilîler, insan dilinin bir konuyu ve o konuya yüklediği özellikleri birbirinden ayırmaktan kaçınamayacağını, Kur’an’ın insana insan diliyle hitap ettiğini kabul ederek işe başlamışlardır. Bu özellik insan dilinin ve bilişsel kapasitemizin bir sınırıdır, ancak Tanrı’nın sınırı değildir. Her ne kadar insan düşüncesi ve konuşması bunları birbirinden ayırt etmekten kaçınamasa da, Tanrı söz konusu olduğunda, zatın bir kimliği/hüviyeti/identity ve ilahi zata yüklenen mükemmellikler vardır (Ashʿarī MI: 155–85 and ʿAbd al-Jabbār SUK: 182–213). Ne yazık ki, mükemmelliğin ilahi özelliklerini Tanrı’nın <em>zatıyla</em> özdeşleştirmek, ilk bakışta göründüğü kadar basit değildir. Eğer ilahi özellikler Tanrı ile aynıysa, o zaman birbirleriyle de aynı olmaları gerekir; ancak örneğin, aksini iddia eden atasözlerine rağmen, bilgi, güçten gerçekten farklı görünmektedir. Ayrıca, eğer Allah, kemallerinin/mülklerinin/özelliklerinin/properties aynısı olsaydı, Allah bir mülk/property olurdu ki, bu da pek ibadete layık bir nesne gibi görünmemektedir. (Ghazālī <em>Incoherence</em>, discs. 5–6; cf. Plantinga 1980: 26–61 and McGinnis 2022).</p>



<p>Bu itiraza Mu’tezile’nin verdiği yanıtlardan biri Ebû Haşim el-Cübbâî’nin (ö. 933) cevabıydı. Olumlu özellikleri Tanrı ile özdeşleştirmenin hem neden hem de nasıl bu saçmalıklara yol açmadığını açıklamak için, bu tür özelliklerin bir varlığın halleri (aḥwāl) gibi olduğunu, misalen, “oturma” gibi olduğunu ve kişinin onları nasıl değerlendirdiğine bağlı olarak farklılık gösterebileceğini savundu. Dolayısıyla, eğer bir durum tek başına ele alınırsa, gerçekte orada mevcut değildir; orada sadece oturmak olarak var olan bir “oturma” yoktur.</p>



<p>Yine de, bağımsız bir mülk olarak devletin var olmaması, onun kesinlikle var olmadığı anlamına gelmez; daha ziyade varlığın o haldeki varlığı sayesinde / it exists by virtue of the existence of the entity in that state var olur. Dolayısıyla, “Tanrı biliyor” demek, Tanrı’nın belirli bir haline işaret etmek anlamına gelir ve “Tanrı güçlüdür” demek, Tanrı’nın başka bir haline işaret etmektir, ancak her iki halde de işaret edilen hal, Tanrı’nın kendisinin ne olduğunu göstermez. (ʿAbd al-Jabbār SUK: 128–9; also see Schmidtke 2016a: 162–4).</p>



<h4 class="wp-block-heading">6.2.2 Eş’arî/Matürîdîler ve teolojik dil</h4>



<p>Eş’arî ve Maturidî kelamcılar, Mu’tezili kelamcıları, ilahî zat ve onun sıfatlarını tanımlamanın ardından gelen, ilahî zat ve sıfatları arasındaki ayrımın kaybolması ve sonuçta Allah’ın bir mülkle özdeş olacağı gibi tüm sorunlarla suçladılar. Eş’ari ve Maturidi kelamcılar, Mu’tezile’nin aksine, bilgi, güç ve irade gibi olumlu ilahi sıfatlar ile bu sıfatların taşıyıcısı olan Tanrı arasındaki ayrımı doğruladılar. Dolayısıyla onların karşılaştıkları sorun, Tanrı’nın zatı ve O’nun farklı mükemmellik özelliklerinin tümü eğer ilahi ve ebedi ise, ilahi şeylerin çokluğunun ve dolayısıyla ilahi tekliğin ihlalinin nasıl ortaya çıkmayacağını açıklamaktı.</p>



<p>Bu soruna çözüm bulmak için iki ana strateji benimsediler. İlk stratejilerden biri, Tanrı’ya bazı olumlu çağrışımlarla atfedilen özelliklerin -sadece olumsuzlama olmayan özelliklerin- ilahi benlikten ne farklı ne de onunla aynı olduğunu iddia etmekti. Böyle bir görüşe yönelik bir meydan okuma, bunun Law of Excluded Middle’ı ihlal ediyor gibi görünmesidir; çünkü ilahi bir niteliğin ya ilahi benlikle aynı olması ya da onunla özdeş olmaması gerekir; bu durumda ilahi benlikten farklı olacaktır. İlk Eş’arî kelamcılarından Bâkıllânî ve Cüveynî, görünüşe göre bu kaygıyı gidermek için Mu’tezile’nin devletler teorisini benimsemeye çalışmıştır. İlahî sıfatlar kendi başlarına ele alındığında Allah’la aynı değildir; ancak Allah’ın bu sıfatlara sahip olması bakımından ele alındığında Allah’la özdeştirler. (Shahrastānī <em>al-Milal</em>, I 82 & <em>Summa</em>, 52–60; F. D. Rāzī <em>Opinions</em>, 61–4 and Taftāzānī <em>Creed</em>, 51–5).</p>



<p>Eş’arîler ve Mâturîdîlerin, teolojik dilin anlamlılığını savunurken ilahi aşkınlığı gözlemlemeye çalıştıkları bir başka yol da, Allah’a bir sıfat  yüklenildiğinde, “Allah, bu sıfata sahip diğerlerine benzemez” ifadesini vurgulamaktı. Örneğin el-Mâtürîdî, Kitâbu’t-Tevhid (<em>Kitāb al-Tawḥīd</em>) adlı eserinde, Allah’ı yaratılışa benzer bir şekilde tasavvur etmenin bazı eksikliklerine işaret ederek antropomorfik konumu eleştirmeye başlar (Māturīdī KT: 43–7; also see Rudolph 1996 [2015: 282–4]). Daha sonra Tanrı’nın yaratılışa benzemediğini açıklar. Yaratılışa atfedilen özellikler Tanrı’ya yüklenildiğinde, tüm yaratılmış imalar ortadan kaldırılacak şekilde kullanılırlar; adeta ‘ayrıştırılmış/ayıklanmış/winnowed bir kavram’dırlar (cf. Alston 1985). Ayrıca Tanrı’yı tanıyabilmek için yaratılmışlar hakkında konuşurken kullanılan dili kullanmak durumunda olduğumuzu da kabul eder. Bununla beraber, Tanrı’nın yaratılmışlara benzemediği ilkesi hesaba katılarak Tanrı’ya mükemmelliği atfedilir. Mesela “Allah bilir ama O’nun ilmi, mahlukatın ilmine benzemez” denilebilir. Allah’a sıfatlarını bu şekilde atfetme yolu, aynı strateji ve formülü öneren ve savunan Abdülcebbar / ʿAbd al-Jabbar gibi Mu’tezili mütekellimler arasında da taraftar buldu. Bununla birlikte stratejinin de kendi zorlukları vardır; çünkü ‘benzersiz/unlike’ sözcüğü dar anlamda yorumlanırsa, teolojik dil bilgilendirici işlevini yitiriyor gibi görünürken dar anlamıyla alınmadığı takdirde de ilahi aşkınlığın güvence altına alındığı açık değildir.</p>



<h4 class="wp-block-heading">6.2.3 Filozoflar ve teolojik dil</h4>



<p>Filozofların hepsi olmasa da çoğu, değişen derecelerde ilahi sıfatları tartışırken bir tür olumsuz/negative teolojiyi kabul etti (Kindī PWK: “On First Philosophy”, §§ XIX–XX; Fārābī <em>Perfect State</em>, ch. 1; and Avicenna MetaH: 8.4). Onlara göre, Tanrı’ya atfedilen niteliklerin hepsi olmasa da çoğu, aslında Tanrı’nın bir şekilde sınırsız ya da sonsuz olmasının yalnızca bir açıklamasıdır. Felsefecilerin genel stratejisi Mu’tezile’ninkiyle aynıdır (bkz. §6.2.1), buradaki temel fikir de olumsuz sıfatların, bilgi verici olmalarına rağmen, Tanrı’nın zorunlu olarak hem ilahi sadelik/simplicity hem de Tanrı’nın aşkınlığını tehlikeye atacak çok sayıda olumlu sıfata sahip olmasını içermediğidir.</p>



<p>İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi bazı filozoflar da aynı şekilde, ilahî zatın hayat, bilgi ve kudret gibi temel sıfatlarıyla özdeş olduğu yönündeki Mutezile görüşünü tekrarladılar (Avicenna <em>al-Najāt</em>, 264 = MR07: 214 & MetaH: 1.7 & 8.4 and Ibn Rushd <em>Tahafut</em>, 299–301 [1954: 177–9]). İbn Rüşd, sınırlı bir anlamda, bazı varlıkların asli nitelikleriyle bu özdeşleştirilmesinin yaratıklar için bile geçerli olduğunu belirtir. ‘İnsan’ın ‘akıllı hayvan’ olarak tanımlanmasına örnek verir. Hem rasyonellik hem de hayvanilik ‘insan’ tanımının parçalarıdır, ancak bunlar renk ve şekil gibi dünyadaki etten kemikten insanı oluşturan ayrı parçalar değildir. Bu benzetme, İbn Rüşd’ün açıkça reddettiği bir Tanrı tanımının olabileceğini öne sürmek değil, sadece insanların bir varlığı tasavvur etme biçiminin, o varlığın dünyada nasıl var olduğunu mükemmel bir şekilde yansıtması gerekmediğini belirtmek içindir. Aslında İbn Rüşd daha da ileri giderek hiçbir yaratığın asla Tanrı’nın bir tanımını oluşturamayacağını veya tanrısallığı/ilahiliği/divinity tam olarak kavrayamayacağını ilkesel bir Aristotelesçi gerekçeyle ortaya koyar (Ibn Rushd <em>Tahafut</em>, 345–6 [1954: 207]). Aristotelesçi ilkelere göre bir şeyin esasen ne olduğunu kavramak, böylece bir tanıma sahip olmak, bir anlamda aklın kavranan şeyin kendisi haline gelmesini gerektirdiğini belirtir. Dolayısıyla, sonlu/finite bir insan aklı sonsuzu hiçbir zaman kavrayamayacağı için -aslında onu ne ölçüde kavrarsa kavrasın, onu kavrama eyleminin kendisi onu insan aklında sonlu/finite olacak şekilde sınırlandırır- asla Tanrı’nın bir tanımını oluşturamaz veya özsel varlığını tam olarak kavrayamaz. Dolayısıyla, insan aklı, zorunlu olarak, Tanrı anlayışında gerçekte hiçbirinin var olmadığı çok sayıda sıfat tasavvur eder. Kuşkusuz, bu tartışma İbn Rüşd’ün yalnızca filozoflara yönelik olan eserlerinden değil de popüler olan birinden gelmektedir; dolayısıyla onun konu hakkındaki mutasavver görüşünü sunup sunmadığı belirsizliğini korumuştur. İbn Sînâ ise daha açık sözlü bir tutumla Tanrı hakkında söylenen tüm çeşitli (olumlu) özsel sıfatların gerçekte tek bir gerçekliğin, yani kendisi vasıtasıyla zorunlu varoluşun (<em>wājib al-wujūd bi-dhātihi</em>), Tanrı ile aynı ve benzersiz olan alternatif tanımlarından başka bir şey olmadığını savunur.</p>



<h2 class="wp-block-heading">7. İslam’da Ahlak/Etik</h2>



<p>Ahlaki olarak neyin doğru neyin yanlış olduğu (<em>al-ḥusn wa-l-qubḥ</em>) gibi belirli ahlaki yargıları gerekçelendirmede aklın rolüne ek olarak -daha genel olarak İslam’da akıl ve imanla ilgili olan tartışmalar (§1.2)- Müslüman düşünürler aynı zamanda iyilik ve kötülük gibi normatif özelliklerin ontolojik statüsüyle de ilgilenmişlerdir (bkz. Emon 2010). Bu konuyla ilgili olarak ahlaki olguların Tanrı’dan bağımsız olarak var olup olmadığı, yoksa ilahi bir emirden kaynaklanıp ahlaki açıdan bağlayıcı bir güce mi sahip oldukları sorulmaktadır.</p>



<p>Bir yandan eğer ahlaki açıdan iyi ve kötü eylemlerin talepleri Tanrı’dan bağımsızsa, o zaman Tanrı bu taleplere tabi midir, değil midir? Eğer tabiyse, Tanrı bunları bir zorunluluk olarak mı, ki bu durumda Tanrı’nın gücü sınırlı olur, yoksa bir irade veya tercih meselesi olarak mı gözlemlemektedir? Ki bunu bir irade veya tercih meselesi olarak gözlemlemediği durumda da bu talepler yine ahlaki açıdan iyi ve kötü eylemleri belirlediğine göre, Tanrı ahlaken kötü olur muydu?/If so, then does God observe them as a matter of necessity, in which case God’s power seems limited, or does he observe them as a matter of will or choice, in which case were he not to observe them would he be morally bad, since again these demands determine morally good and bad actions? Öte yandan, eğer ahlâki hükümlerin kaynağı ve gücü Tanrı’nın onlara emretmesinde olsaydı, Allah yaptığının aksini emrederek doğruyu ve yanlışı tersine çevirir miydi? Mesela, Tanrı bize yalan söylememizi emretmiş olsaydı, ki böyle bir durumda yalan söylemek zorunlu ve hatta ahlaki açıdan iyi mi olurdu?</p>



<p>7.1 Ahlaki olarak doğru ve yanlış konusunda Mu’tezililer (<em>al-ḥusn wa-l-qubḥ</em>)</p>



<p>Mutezili mütekellimler, aklın ahlaki olarak neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair bilgi edinebileceği görüşünü savunmuşlardır; bunun nedeni, tam da doğru ve yanlış standartlarının iddia edildiği gibi nesnel olması, keyfi olmaması ve dolayısıyla Tanrı’nın onlara yalnızca emretmesinden bağımsız olmasıdır. Onların görüşleri, ahlaki sorumluluk çerçevesinde ortaya konmuştur (bkz. Hourani 1971 & 1985 and Vasalou 2008). Mu’tezili mütekellimlere göre akıl, belki kişinin dindar bir Müslüman olmak için dini olarak sorumlu olduğu eylemlerin (günde beş vakit namaz kılmak veya domuz eti yemekten kaçınmak gibi) tümünü keşfedemese de, kişi daha genel ahlaki insani sorumlulukları öğrenebilir (yalan söylemekten kaçınmak ve velinimetini onurlandırmak gibi). Çünkü Mu’tezile’ye göre bir eylemi iyi ya da kötü yapan ve kişinin ahlaki açıdan sorumlu olduğu özellikler, eyleme, eylemin sonuçlarına ya da eylemin failine ilişkin nesnel niteliklerdir. Bu ahlaki özellikler tam olarak nesneldir çünkü kişisel yansıma/self-reflection yoluyla ya da başkalarının dışsal davranışlarından çıkarım yaparak bir eylemin neden olduğu fayda veya zarar gözlemlenebilir. Böylece, sonuçsalcı/consequentialist bir yaklaşımla, Mutezililer ahlaki açıdan iyiyi gerçekten faydalı olanla, ahlaki açıdan kötüyü ise zararlı olanla ilişkilendirmişlerdir. Daha sonra din, bir eylemin ahlaki durumu ve sonuçları hakkında aklın bildiklerini teyit eder.</p>



<p>            Bu düşünürlere göre bir eylemin ahlaki statüsü ilahi bir emre bağlı olmadığından, Tanrı’nın ahlaki davranmasının zorunlu olup olmadığı sorusu ortaya çıkar. Abdülcebbâr/ʿAbd al-Jabbār, etik taleplerin bağlayıcı olduğunu ve yalnızca insanlar için değil, aynı zamanda Tanrı ve onun eylemleri için de geçerli olduğunu savunmuştur (ʿAbd al-Jabbār <em>al-Taʿdīl</em>: 52–70). Bu nedenle, eğer biri, Tanrı’nın ahlaki olarak iyi olanı yapmak ve emretmekle yükümlü olduğunu inkar ederse, kutsal metinlerde verilen emir ve yasakların sadece keyfi değil, hatta muhtemelen değişken ve güvenilmez olacağını savunur. Örneğin, eğer Tanrı’nın yalan söyleyebileceğini kabul edersek, o zaman Tanrı ya da peygamberler kurtuluş/salvation için neyin gerekli olduğu ya da neyin lanetlenmeye yol açtığı konusunda yalan söylüyor olabilir; bu durumda tüm dini öğretiler şüphe altında olacaktır; ki bu görüşü Abdülcebbâr/ʿAbd al-Jabbār kesinlikle kabul edilemez bulmuştur.</p>



<p>7.2 Mu’tezile’ye yanıtlar</p>



<p>İster filozof, ister ilahiyatçı, ister Sufi olsun, ortaçağ Müslüman düşünürlerinin çoğu, ahlaki konularda tam bir anlayışa sahip olmak için dine duyulan ihtiyacın farkına varmışlardır. Her ne kadar insanların erdemleri ve ahlaki açıdan iyi ve kötüyü bir miktar sezgisel olarak tanıdığını genel olarak kabul etseler de, çeşitli insani koşulların, belirli eylemlerin ahlaki durumu hakkında doğru yargılama yeteneğimizi her zaman sınırlayabileceğini vurgulamışlardır. Böyle bir sınır, doğuştan gelen bilişsel sınırlarımızdır. Bu nedenle, Sufi üstat/master İbn Arabî, eylemlerin ahlaki iyiliği veya kötülüğü, insan aklının kavrayamayacağı belirli koşullara bağlı olabileceğinden, eylemlerimizin ahlaki durumu hakkında bizi bilgilendirmek için ilahi vahiy gerektiğinden bahseder (Ibn al-ʿArabī <em>al-Futūḥāt al-Makkiyya</em> (b), I 459–60 & VII 326). Örneğin, ‘gözlemlediğimiz’ veya fayda olarak değerlendirdiğimiz bir şey, aslında zararlı olabilir; aynı şekilde, neyin zararlı olduğuna dair yargılarımız da zararlı olabilir. Yalnızca ‘Tanrı’nın bakış açısıyla’ bakıldığında aslında her şeyin tamamen dikkate alındığından emin olunabilir. İçsel bilişsel sınırlarımıza ek olarak kişisel ve sosyal koşullar da etik yargılarımızın güvenilirliğini etkiler. Örneğin Sünni hukukçu/jurist Hakim et-Tirmizi (ö. 869), sağlam/sound ahlaki yargılarda bulunmada aklın bir payı olsa da, bencilliğin ve insanın maddi çıkar ve zevklere duyduğu arzunun doğru ve ahlaki olarak neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda objektif akıl yürütme yeteneğimizi her zaman engelleyebileceğini şerh düşmüştür (Tirmidhī <em>Kitāb Ithbāt al-ʿilal</em>, 67–78).</p>



<p>Fārābī ve İbn Sīnā, doğru ahlâk kurallarının belirlenmesinde dinin akla yardım etmesini gerektiren bir başka insanlık durumunu daha tespit etmiştir. Ahlaki ve siyasi yargıların a priori gerekli gerçekler/necessary truths değil, uzun süreler boyunca çeşitli uygulamalara katılmakla elde edilen, iyi bilinen ve yaygın olarak kabul edilen belirli kurallar (tafṣīlāt) olduğunu ileri sürdüler. Dolayısıyla dinin koruduğu bu sosyo-kültürel tarihi bilmeden, yeryüzünde iyi ve erdemli bir yaşam sürmek için neyin etkili olduğunu bilemek mümkün değildir. (Fārābī <em>Perfect State</em>, 77–8 and Avicenna MetaH: 10.2–4; also see Erlwein 2019). Eş’arî ve Maturidî mütekellimler, genel olarak, hem insanların hem de Tanrı’nın üzerine düşen genel ahlaki talepleri bile tek başına aklın keşfedebileceği yönündeki Mu’tezile görüşünü şiddetle eleştirdiler. Onların eleştirileri, Mu’tezile görüşünün kabul edilemez teolojik imalarını ve insan aklının içkin sınırlarını vurgulamaktadır. En yaygın eleştiri, Tanrı’nın iyilik yapmaya mecbur olduğu veya yükümlü olduğu yönündeki teolojik imadan kaynaklanmaktadır. Abdülcebbâr’ın da ifade ettiği gibi, genel Mu’tezile görüşünün, iyi ve kötünün failleri ne olursa olsun eylemlere içkin özellikler olduğunu ve dolayısıyla Tanrı iyi olduğundan, Tanrı’nın ahlaki olarak iyilik yapmaya mecbur olduğunu savunduğunu hatırlarsak bu görüşün açık bir sonucu şudur: Eğer Tanrı kötü eylemler yapamıyorsa, o zaman Tanrı’nın gücü sınırlıdır ve dolayısıyla Tanrı tümüyle her şeye kadir değildir. Teolojik açıdan Eş’ari ilahiyatçıları bu imanın kabul edilemez olduğunu düşünüyorlardı. Sonuç olarak, iyi ve kötünün eylemlere içkin özellikleri olduğunu inkar ettiler ve bunun yerine tüm etik standartların Tanrı’nın bizzat emrettiklerine bağlı olmasını talep ettiler. İnsan aklının doğası gereği Mu’tezile görüşüne karşı yapılan eleştirilere gelince, Eş’arî ve Maturidî mütekellimler, bilişsel kapasitemizin sınırları ve insanlık durumumuzun kısıtlamaları hakkında daha önce gördüğümüz tüm argümanlardan yararlandılar. Bu nedenle, örneğin Mâturîdî, insanların genel ilkeler ve ahlaki açıdan iyi ve kötü hakkında bazı ipuçlarına sahip olabileceği, ancak bilişsel kapasitemizin zayıflığı göz önüne alındığında bu yargıların her zaman sallantılı olduğu noktasını vurgulamaktadır. Sonuç olarak, ahlaki yargılarımızı sağlam bir zemine oturtmak için dine her zaman ihtiyaç duyulmuştur. (Māturīdī KT: 346–51).</p>



<p>Eş’arî ve Mâtürîdî alimler, Mu’tezile’nin ahlâk teorisine karşı eleştiri cephaneliğine başka argümanlar da eklemişlerdir. Örneğin, Kesin Kanıtlar Rehberi/<em> The Guide to Conclusive Proofs</em> ‘nde Cüveynî, bazı açılardan yedi yüz yıl sonra David Hume’un ahlak teorisini öngören iyi ve kötünün bir açıklamasını ortaya koyar (Cüveynî Kanıtlar, 141-6). Mutezile’nin konumu iki temel unsura dayanmaktadır: (1) bazı eylemlerin doğasına içkin ve rasyonel olarak iyi ya da kötü olduğu ve (2) rasyonel bir failin rasyonel bir şekilde hareket etmesi gerektiğine dair örtük varsayım. Cüveynî, ahlaki eylemlerin doğası gereği rasyonel olduğunu ve dolayısıyla kişi iyi ya da kötü bir eylem yaptığında mantıksız olan herhangi bir şeyin bulunduğunu reddeder. Elbette fiiller zorunlu ve övgüye değer veya yasak ve ayıplayıcı olabilir ama rasyonel değildir. Bunun yerine, diye devam ediyor Cüveynî, kendi üzerine düşünme veya çıkarım yoluyla kişi bazı eylemlerin görünüşte yararlı, diğerlerinin ise zararlı olduğunu fark ettiğinde, kişi yalnızca içgüdüsel olarak bu eylemlerin zevk veya acı ürettiğini fark eder. Eylemi motive eden şey, mantığın kavradığı nesnenin doğasında var olan rasyonel bir özelliği değil, insanın (ve tüm hayvanların) zevk arama ve acıdan kaçınmaya yönelik doğal içgüdüsüdür.</p>



<p>Gazzâlî aynı şekilde Mu’tezile’nin ‘iyi’, ‘kötü’ ve ‘vacib’ (<em>wājib</em>) terimlerinin anlamlarındaki belirsizliğe dayandığını iddia ettiği görüşü de reddetmiştir. Gazzâlî’ye göre, bir eylemin “iyi” veya “kötü” olduğu söylendiğinde, bu değer yargıları, faile veya eylemden etkilenen kişiye ilişkin niyet veya amaç açısından anlaşılmalıdır. Yani bir eylem amacına ulaşıyorsa iyi, ulaşamıyorsa kötüdür. Akıl kişinin niyetini yönlendirebilir ve belirleyebilir, aynı şekilde hayal gücü ve tahmin (<em>wahm</em>) ile tutkularımız ve iştahlarımız da bunu yapabilir. Bununla birlikte, bu ikinci yetiler, bizim için nihai olarak neyin faydalı ve zararlı olduğunu anlamakta sıklıkla başarısız olurlar ve dolayısıyla, her şey dikkate alındığında, bir failin neyi kastettiğini algılamakta başarısız olurlar. İlahi yasa, tam olarak ‘her şeyin dikkate alındığı’ görüşünü sağlar.</p>



<p>İnsan aklının ahlaki açıdan Tanrı’ya düşenin ne olduğunu belirlemesine gelince, Gazzâlî, iyi ve kötünün failin niyetleriyle ilgili olması nedeniyle, Tanrı’nın eylemlerinin iyi ya da kötü olduğunu yalnızca aklın belirlemesinin imkansız olduğunu, çünkü bizim Tanrı’nın niyetlerini vahiyden bağımsız olarak bilmediğimizi ifade eder. Fakhr al-Dīn al-Rāzī de benzer bir savunma geliştirmiştir (F. D. Rāzī al-Maṭālib, 289–304; ayrıca bkz. Shihadeh 2006 ve 2021). İyi ve kötüyü failin niyetine göre anlamak yerine, Razi bunları sonuçsalcı terimlerle açıklamıştır: Eylemler, faile veya eylemden etkilenen kişiye göre faydalı veya zevkli olduğunda iyidir, zararlı veya acı verici olduğunda ise kötüdür. Tanrı’nın hiçbir faydaya ihtiyacı olmadığı ve hiçbir şekilde acı çekemeyeceği için, burada O’nun eylemlerinin iyinin ve kötünün ötesinde olduğu şeklinde bir anlam vardır.</p>



<p>Tanrı’nın medyun olduğu herhangi bir nesnel, Tanrı’dan bağımsız doğru ve yanlış standardının bulunduğunu inkar etmeleri ışığında Eşariler, Tanrı’nın adaletini baltalamak ve eylemlerin iyiliğini veya kötülüğünü keyfi hale getirmekle suçlanmışlardır. Çünkü eğer Tanrı’nın ahlaki olarak emredebileceklerinin sınırı olmasa, Tanrı geçmişte iyi ya da kötü olmasını dilediği şeyin tersini gelecekte de isteyebilir ve emredebilir. Daha da açarsak, Tanrı bir masuma sebepsiz yere acı verebilir ama bu eylem tam da Allah emrettiği için iyi olacaktır. Eş’ariler bu şikayete duyarsız kalmamışlardır. Hem Cüveynî hem de Gazzâlî, Tanrı’nın mutlak/absolute omnipotence/kadir-i mutlaklığında ve dolayısıyla Tanrı’nın keyfi olarak hareket etme ihtimalinde ısrar ederken, aynı zamanda bir eylemin sadece gerçekleşmesi mümkünse değil, ancak fiilen gerçekleştirilirse gerçekten keyfi olduğunu belirtirler. Bu nedenle, keyfilik şikayetine Eş’arîlerin tercih ettiği yanıt, gerçekleşme ihtimalinin, ihtimalin gerçekleşmesi olmadığı yönündeydi; Allah, iyi davranışlara ödül vereceğini ve yalnızca vahyin emrettiklerini yerine getirmeyenleri cezalandırabileceğini vahiy yoluyla teyit etmektedir (Cüveynî Deliller, 157–64, 209–11 ve Gazzâlî İdâd, 172–88).</p>
<h3>Author information</h3><div class="ts-fab-wrapper"><div class="ts-fab-photo"><img src="http://kualiafelsefedergisi.com/wp-content/uploads/2020/04/Kualia-Logo-3.png" width="64" alt="Kualia Analitik Felsefe"></div><!-- /.ts-fab-photo --><div class="ts-fab-text"><div class="ts-fab-header"><h4>Kualia Analitik Felsefe</h4></div><!-- /.ts-fab-header --><div class="ts-fab-content"></div><div class="ts-fab-footer"> | </div><!-- /.ts-fab-footer --></div><!-- /.ts-fab-text --></div><!-- /.ts-fab-wrapper --><p><a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/2023/12/arap-ve-islam-dusuncesinde-din-felsefesi-stanford-felsefe-ansiklopedisi/">Arap ve İslam Düşüncesinde Din Felsefesi (Stanford Felsefe Ansiklopedisi)</a> yazısı ilk önce <a rel="nofollow" href="https://kualiafelsefedergisi.com/">Kualia Analitik Felsefe Dergisi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Spinoza’da beden, duygular ve bilinçdışı</title>
<link>https://trafikdernegi.com/spinozada-beden-duygular-ve-bilincdisi</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/spinozada-beden-duygular-ve-bilincdisi</guid>
<description><![CDATA[ Herhangi bir karşılaşmanın etkisiyle bedende ortaya çıkan duygulanışlar zihinde de eşzamanlı bir fikir oluşturur. Bu bakımdan, bedenimizin etkime gücünü artıran ya da azaltan herhangi bir duygu zihnimizin düşünme gücünü artıracak ya da azaltacaktır. Bu nedenle duygular insanın var kalma çabasını (conatus) olumlu ya da olumsuz biçimde etkileyen unsurlardır. Spinoza bu bakımdan iki temel duygu tanımlar: sevinç ve keder.

Bilinçdışı kavramını Freud’la anmaya alışkınız. Freud kibirli bir şekilde buluşunu bize adeta bir Kopernik devrimi olarak sunar ve şöyle der; insan hiç de kendisinin efendisi değildir. Freud’a kadar olan süreçteki felsefi antropolojide yaygın olan eğilim ise insanı bilinci ve akletme yetisiyle hem kendi doğasına hem de dışsal doğaya egemen bir varlık olarak düşünmüştür. Antik çağın rasyonalizmi, Orta çağ teolojisi ve Aydınlanmanın kurgusu hep bu yöndedir. Fakat yine de felsefe tarihinde Freud’a kadar uzanan çizgide bilinçdışı kavramını düşünebileceğimiz çok fazla uğrak bulunur.  

Kavramın felsefi köklerine ilişkin bir sorgulamayı özellikle 19. yüzyılı temel alarak sürdüren çalışmalardan biri Günter Gödde’nin Traditionslinien des “Unbewussten”: Schopenhauer, Nietzsche, Freud (1999) başlıklı kitabıdır. Bu çalışmayı ayrıcalıklı kılan özellik, yazarın aynı zamanda bilinçdışı kavramının kaynağını ve zaman içindeki gelişimini Traditionslinien dediği üç temel hat içerisinde belirlemiş olmasıdır. O bu gelenek hatlarını, bilişsel/kognitif bilinçdışı, romantik/estetik bilinçdışı ve bedensel/dürtüsel bilindışı olarak nitelendirir.

Bu bakımdan Freud’un bilinçdışı kavrayışı Schopenhauer ve Nietzsche gibi filozoflarda öne çıkan bedensel/dürtüsel bilinçdışı kavrayışına yakındır. Bu bakış açısı, bilinç fenomeninin bilinçdışı fizyolojik süreçlerce koşullandığını ileri sürer. Bu bakımdan bedene, bedensel süreçlere ve dürtülere dikkat çeker. Bu yaklaşım, yaratıcılığın kökleri bağlamında romantik bilinçdışı fikrinden etkilense de daha çok insandaki ilkel ve yıkıcı dürtülere, aynı zamanda bu dürtülerin karanlık mücadelesine odaklı bir bilinçdışı fikrine sahiptir. 

Dolayısıyla, 19. yüzyıl Alman felsefesi içinde bu kavram çok güncel olmakla birlikte Schopenhauer ve Nietzsche gibi filozoflarda isteme, güç istemi, beden ve güdülerle bağlantılı olarak düşünülmüştür. Bu filozoflar her ne kadar “bilinçdışı” kavramını merkeze alan bir tartışma ortaya koymamış olsa da ele aldıkları birçok konuda bu kavrama göndermede bulunurlar. Örneğin bilinçli düşünmenin otonom bir yapısı olmadığını iddia ettiklerinde, bedensel ve fizyolojik süreçlerin düşünce ve davranışlarımız üzerindeki etkilerine değindiklerinde ya da insan davranışlarının kendini kandırma ve manipüle etmeyi de içeren özellikler taşıdığına vurgu yaptıklarında bilinçdışını kavramına işaret ederler. Dolayısıyla bilinçdışı söz konusu filozoflarda şöyle ya da böyle hep göz önünde bulundurulan bir kavram olmuştur. 

Aslında aynı çizgide biraz daha geriye gittiğimizde bedeni ve duyguları temel alan benzer bir yaklaşım Spinoza’da karşımıza çıkar. Spinoza Ethica’nın 3. bölümünün başındaki önsözde kendisinden önceki düşünürleri duyguları insan doğasının bir kusuru olarak görmeleri bakımından eleştirir. Ona göre bu düşünürler insanın kendi eylemleri üzerinde mutlak bir denetim gücü olduğuna ve eylemlerine özgürce yön verebileceklerine inandıkları için hatalı bir yaklaşım içindedirler. Bu düşünürler genel olarak insani zayıflıkları ve tutarsızlıkları doğal nedenlere bağlamak yerine insan doğasının bir kusuru olarak görme eğilimindedirler. Halbuki “doğada, onun kusuru olarak gösterebileceğiniz hiçbir şey yoktur; çünkü doğa hep aynıdır, gücü ve etkileme imkânı her yerde bir ve aynıdır.” Diğer bir deyişle, her şey doğa yasalarına uygun olarak meydana gelir. Var olan her şey gibi nefret, öfke, kıskançlık gibi olumsuz duygular da doğanın zorunluluğundan ve kudretinden kaynaklanır. Bunu göz önünde bulundurarak, her şeyi doğanın evrensel kuralları ve yasalarıyla anlamaya çalışmamız gerekir. 

Spinoza beden ve zihin arasındaki ilişkiyi Kartezyen bir mantıkla ele almaz. Bedeni ve zihni iki ayrı töz olarak düşünmek yerine aynı tözün (Tanrı/Doğa) iki farklı görünümü olarak düşünür. Her bir görünüm bu anlamda Tanrısal doğanın zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıktığı için belirli bir şekilde var olmaya ya da eylemde bulunmaya belirlenmiştir. (Ethica, Bölüm I, Önerme 29). Mutlak anlamda sonsuz töz olan Tanrı/Doğa hem düşünen hem de yer kaplayan bir varlıktır. Temelde aynı tözün farklı görünümlerini ifade eden düşünce ve yer kaplama arasında bu bakımdan bir paralellik bulunur. Spinoza bunu “fikirlerin düzeni ve bağlantısı şeylerin düzeni ve bağlantısıyla aynıdır” şeklinde ifade eder. (Ethica, Bölüm II, Önerme 7). Daha açık bir deyişle, “Tanrının düşünme kuvveti onun gerçekleşmiş kudretine eşittir. Böylelikle, biçimsel dünyada Tanrının sonsuz doğasından ne çıkmışsa, aynı düzen ve bağlantıda düşünce dünyasında da Tanrı fikrinden çıkar.” (Ethica, Bölüm II, Önerme 7.) Tanrısal doğ ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/spinozada-beden-duygular-ve-bilincdisi-1735335948.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:31:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Spinoza’da, beden, duygular, bilinçdışı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong><span>Herhangi bir karşılaşmanın etkisiyle bedende ortaya çıkan duygulanışlar zihinde de eşzamanlı bir fikir oluşturur. Bu bakımdan, bedenimizin etkime gücünü artıran ya da azaltan herhangi bir duygu zihnimizin düşünme gücünü artıracak ya da azaltacaktır. Bu nedenle duygular insanın var kalma çabasını (<em>conatus</em>) olumlu ya da olumsuz biçimde etkileyen unsurlardır. Spinoza bu bakımdan iki temel duygu tanımlar: sevinç ve keder.</span></strong></span></span></p>

<p><span><span>Bilinçdışı kavramını Freud’la anmaya alışkınız. Freud kibirli bir şekilde buluşunu bize adeta bir Kopernik devrimi olarak sunar ve şöyle der; insan hiç de kendisinin efendisi değildir. Freud’a kadar olan süreçteki felsefi antropolojide yaygın olan eğilim ise insanı bilinci ve akletme yetisiyle hem kendi doğasına hem de dışsal doğaya egemen bir varlık olarak düşünmüştür. Antik çağın rasyonalizmi, Orta çağ teolojisi ve Aydınlanmanın kurgusu hep bu yöndedir. Fakat yine de felsefe tarihinde Freud’a kadar uzanan çizgide bilinçdışı kavramını düşünebileceğimiz çok fazla uğrak bulunur.  </span></span></p>

<p><span><span>Kavramın felsefi köklerine ilişkin bir sorgulamayı özellikle 19. yüzyılı temel alarak sürdüren çalışmalardan biri Günter Gödde’nin <em>Traditionslinien des</em> “<em>Unbewussten”: Schopenhauer, Nietzsche, Freud</em> (1999) başlıklı kitabıdır. Bu çalışmayı ayrıcalıklı kılan özellik, yazarın aynı zamanda bilinçdışı kavramının kaynağını ve zaman içindeki gelişimini <em>Traditionslinien</em> dediği üç temel hat içerisinde belirlemiş olmasıdır. O bu gelenek hatlarını, bilişsel/kognitif bilinçdışı, romantik/estetik bilinçdışı ve bedensel/dürtüsel bilindışı olarak nitelendirir.</span></span></p>

<p><span><span>Bu bakımdan Freud’un bilinçdışı kavrayışı Schopenhauer ve Nietzsche gibi filozoflarda öne çıkan bedensel/dürtüsel bilinçdışı kavrayışına yakındır. Bu bakış açısı, bilinç fenomeninin bilinçdışı fizyolojik süreçlerce koşullandığını ileri sürer. Bu bakımdan bedene, bedensel süreçlere ve dürtülere dikkat çeker. Bu yaklaşım, yaratıcılığın kökleri bağlamında romantik bilinçdışı fikrinden etkilense de daha çok insandaki ilkel ve yıkıcı dürtülere, aynı zamanda bu dürtülerin karanlık mücadelesine odaklı bir bilinçdışı fikrine sahiptir. </span></span></p>

<p><span><span>Dolayısıyla, 19. yüzyıl Alman felsefesi içinde bu kavram çok güncel olmakla birlikte Schopenhauer ve Nietzsche gibi filozoflarda isteme, güç istemi, beden ve güdülerle bağlantılı olarak düşünülmüştür. Bu filozoflar her ne kadar “bilinçdışı” kavramını merkeze alan bir tartışma ortaya koymamış olsa da ele aldıkları birçok konuda bu kavrama göndermede bulunurlar. <span>Örneğin bilinçli düşünmenin otonom bir yapısı olmadığını iddia ettiklerinde, bedensel ve fizyolojik süreçlerin düşünce ve davranışlarımız üzerindeki etkilerine değindiklerinde ya da insan davranışlarının kendini kandırma ve manipüle etmeyi de içeren özellikler taşıdığına vurgu yaptıklarında bilinçdışını kavramına işaret ederler. </span>Dolayısıyla bilinçdışı söz konusu filozoflarda şöyle ya da böyle hep göz önünde bulundurulan bir kavram olmuştur. </span></span></p>

<p><span><span>Aslında aynı çizgide biraz daha geriye gittiğimizde bedeni ve duyguları temel alan benzer bir yaklaşım Spinoza’da karşımıza çıkar. Spinoza <em>Ethica</em>’nın 3. bölümünün başındaki önsözde kendisinden önceki düşünürleri duyguları insan doğasının bir kusuru olarak görmeleri bakımından eleştirir. Ona göre bu düşünürler insanın kendi eylemleri üzerinde mutlak bir denetim gücü olduğuna ve eylemlerine özgürce yön verebileceklerine inandıkları için hatalı bir yaklaşım içindedirler. Bu düşünürler genel olarak insani zayıflıkları ve tutarsızlıkları doğal nedenlere bağlamak yerine insan doğasının bir kusuru olarak görme eğilimindedirler. Halbuki “<span>doğada, onun kusuru olarak gösterebileceğiniz hiçbir şey yoktur; çünkü doğa hep aynıdır, gücü ve etkileme imkânı her yerde bir ve aynıdır.” Diğer bir deyişle, her şey doğa yasalarına uygun olarak meydana gelir. Var olan her şey gibi nefret, öfke, kıskançlık gibi olumsuz duygular da doğanın zorunluluğundan ve kudretinden kaynaklanır. Bunu göz önünde bulundurarak, her şeyi doğanın evrensel kuralları ve yasalarıyla anlamaya çalışmamız gerekir. </span></span></span></p>

<p><span><span>Spinoza beden ve zihin arasındaki ilişkiyi Kartezyen bir mantıkla ele almaz. Bedeni ve zihni iki ayrı töz olarak düşünmek yerine aynı tözün (Tanrı/Doğa) iki farklı görünümü olarak düşünür. <span>Her bir görünüm bu anlamda Tanrısal doğanın zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıktığı için belirli bir şekilde var olmaya ya da eylemde bulunmaya belirlenmiştir. (<em>Ethica</em>, </span>Bölüm I, Önerme 29). <span>Mutlak anlamda sonsuz töz olan Tanrı/Doğa hem düşünen hem de yer kaplayan bir varlıktır. Temelde aynı tözün farklı görünümlerini ifade eden düşünce ve yer kaplama arasında bu bakımdan bir paralellik bulunur. Spinoza bunu “fikirlerin düzeni ve bağlantısı şeylerin düzeni ve bağlantısıyla aynıdır” şeklinde ifade eder. (<em>Ethica</em>, Bölüm II, Önerme 7). Daha açık bir deyişle, “Tanrının düşünme kuvveti onun gerçekleşmiş kudretine eşittir. Böylelikle, biçimsel dünyada Tanrının sonsuz doğasından ne çıkmışsa, aynı düzen ve bağlantıda düşünce dünyasında da Tanrı fikrinden çıkar.”</span><em> (Ethica, </em><span>Bölüm II, Önerme 7</span>.) <span>Tanrısal doğanın zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan tüm varlıklar farklı tarzlarda ortaya çıksa da düzen ve bağlantı açısından benzerdir. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu bağlamda düşünüldüğünde, bedendeki herhangi bir etki zihinde de buna paralel bir düşünce yaratır. Spinoza bedendeki bu etkileri duygulanış (<em>affectio</em>) olarak adlandırır. Duygu derken de “bedenin etki gücünü çoğaltan ya da azaltan, bu güce yardımcı olan ya da onu engelleyen bedenin değişik hallerini ve aynı zamanda bu haller hakkındaki fikirleri” kastettiğini belirtir. (<em>Ethica</em>, Bölüm III, Tanım 3). Herhangi bir karşılaşmanın etkisiyle bedende ortaya çıkan duygulanışlar zihinde de eşzamanlı bir fikir oluşturur. Bu bakımdan, bedenimizin etkime gücünü artıran ya da azaltan herhangi bir duygu zihnimizin düşünme gücünü artıracak ya da azaltacaktır. Bu nedenle duygular insanın var kalma çabasını (<em>conatus</em>) olumlu ya da olumsuz biçimde etkileyen unsurlardır. Spinoza bu bakımdan iki temel duygu tanımlar: sevinç ve keder. Diğer tüm duyguları da bu iki duygunun türevi olarak düşünür. Dolayısıyla sevinç türünden duygular <em>conatus’</em>u olumlu etkileyerek bu var kalma çabasını artıracak, keder türünden duygular ise zayıflatacaktır. Başka bir deyişle, sevinç olumlu bir karşılaşmadan türeyen ve zihni de daha yetkin hale getiren bir duyguyken keder hem bedeni hem de zihnin yetkinliğini olumsuz etkileyen bir duygudur. </span></span></span></p>

<p><em><span><span><strong><span>Sonuç olarak, duyguları bir kusur olarak görmek, yok saymak ya da bastırmak yerine onları tanımak önemlidir. Spinoza’ya göre, insan ancak aklın kılavuzluğunda upuygun fikirler geliştirerek duygularının sebepleri hakkında doğru bir düşünceye ulaşabilir. Ve ancak bu şekilde onlara egemen olmayı öğrenebilir. Bu bir güç ve kudret meselesidir.</span></strong></span></span></em></p>

<p><span><span><strong><span>DUYGULARI YOK SAYMAK YERİNE ONLARI TANIMAK ÖNEMLİDİR</span></strong></span></span></p>

<p><span><span><span>Dolayısıyla zihnimiz bazı durumlarda etkin, bazı durumlarda ise edilgindir. <em>Ethica</em>’nın 3. bölümünün 1. önermesine göre, zihin birebir fikirlere sahip olduğu sürece zorunlu olarak etkindir, birebir olmayan fikirlere sahip olduğu sürece de zorunlu olarak edilgindir. Spinoza bu bağlamda farklı bilgi türleriyle varoluş tarzları arasında bağlantı kurar. Bu bilgi türlerini birinci, ikinci ve üçüncü tür bilgi olarak adlandırır. Birinci tür bilgi hayal gücüne dayanan, büyük ölçüde karşılaşmaların tesadüfleriyle beliren ve genel olarak bir bedenin diğeri üzerindeki etkisini ifade eden rastlantısal bir bilgidir. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu bilginin öne çıkan bir diğer özelliği şeyleri yalnızca sonuçlarıyla yani etkileriyle tanıması, nedenleri ise bilmemesidir. Bu bilgi seviyesinde bir varoluş bize aslında bilinçdışı süreçlerin etkin olduğu bir var olma tarzını düşündürür. Başka bir şekilde söylersek, gerçek sebeplerin farkında olmadan tamamen duygulanımların etkisiyle hareket ettiğimiz bir var olma biçimini ifade eder. Üzerimizdeki etkilerin gerçek sebeplerini anlamaktan uzak olduğumuz için, bulanık ve yanlış fikirlere kapılmak kaçınılmazdır. Spinoza bu noktada başka bir bilgi türüyle bu var olma tarzını aşabileceğimizi söyler. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>İkinci tür bilgi dediği bu bilgi türü upuygun fikirler (<em>adaequata idea</em>) üretmemizi sağlayan aklın (<em>ratio</em>) bilgisidir ve bize doğruyu yanlıştan ayırt etmemizi öğretir. (Bölüm II, Önerme 42) Bu tür bir bilgiyle birinci tür bilgideki bulanıklığın, yanlışlığın aşılması ve şeyler arasındaki ilişkilerin doğru anlaşılması söz konusudur. Başka bir deyişle, ikinci tür bilgi yalnızca bir şeyin üzerimizdeki etkisini bilmekle sınırlı değildir, aynı zamanda şeyler arasındaki ilişkileri tanımaya ve söz konusu şeyler arasındaki gerçekten ortak olanı kavramaya yöneliktir. Elbette sevinç türünden duyguların çoğalması bu kavrayış gücüne olumlu bir etkide bulunacaktır. Üçüncü tür bilgi ise bu doğrultuda Tanrının ya da Doğanın zorunluluğunu kavramaya yöneliktir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Zihinsel bulanıklığı ve dalgalanmaları aşmak ve etkin bir varoluş sürdürmek açısından ikinci tür bilginin kılavuzluğunda yaşamak gerekir. Yine de birinci tür bilgideki bilinçdışı yön ikinci tür bilgide de tümüyle ortadan kalkmış değildir. Şöyle ki, şeyler arasındaki ilişkilerin farkında olma ve zorunluluğu kavrama fikir düzeyinde nereye kadar götürülebilir? Bedenimiz üzerindeki herhangi bir etkinin farkında olma ve sebeplerini bilmeye yönelik bir çaba hangi noktaya kadar sürdürülebilir? Doğanın karmaşık nedenselliği içinde herhangi bir duygulanımın ve ona bağlı bir fikrin ortaya çıkması geriye doğru gidildiğinde son derece karmaşık bir nedensellik zincirini ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla, duygulanımlarımıza, fikirlerimize etki eden biyolojik, toplumsal, kültürel birçok unsur ele alındığında son derece karmaşık bir nedenler ağı içinde kendimizi bulmamız kaçınılmazdır. Bu nedenle ikinci tür bilgi belli zorunlulukları ve sebepleri kavramaya yarasa da etkilerin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan fikirlerin ve eylemlerin bilinçdışı arka planını tümüyle aydınlatmaya muktedir değildir. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sonuç olarak, duyguları bir kusur olarak görmek, yok saymak ya da bastırmak yerine onları tanımak önemlidir. Spinoza’ya göre, insan ancak aklın kılavuzluğunda upuygun fikirler geliştirerek duygularının sebepleri hakkında doğru bir düşünceye ulaşabilir. Ve ancak bu şekilde onlara egemen olmayı öğrenebilir. Bu bir güç ve kudret meselesidir. Yine de şunun altını çizmek lazım, duygulanış dediğimiz ruhun edilginliğini yaşamak kaçınılmazdır. Bununla birlikte, bilincinde olduğumuz durumlarda bile eylemlerimiz üzerinde mutlak bir denetim gücümüzün olduğunu söylemek ve eylemlerimizi özgürce kendimizin belirlediğini iddia etmek kendimizi kandırmak olur.</span></span></span></p>

<p><strong><span><span><span>Kaynakça</span></span></span></strong></p>

<p><span><span>Spinoza, B. (2016) <em>Ethica</em>, çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul: Alfa Basım Yayım.</span></span></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Duygular felsefesi ya da ruhun sisli diyarını araştırmak</title>
<link>https://trafikdernegi.com/duygular-felsefesi-ya-da-ruhun-sisli-diyarini-arastirmak</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/duygular-felsefesi-ya-da-ruhun-sisli-diyarini-arastirmak</guid>
<description><![CDATA[ Aklı merkeze alan felsefe geleneğindeki filozofların çoğu, duyguları ötekileştirse de başta söylediğim gibi bedeni ve duyguları merkeze alan, bu bakımdan zihni bedenle ve duygularla bağlantılı düşünen birçok yaklaşım da öne çıkar. Örneğin Spinoza upuygun ya da değil her tür bilginin temeline bedendeki etkilenimlerle ortaya çıkan hayal gücünü yerleştirir.

Paolo Sorrentino’nun Youth (Gençlik) filminde akılda kalan son derece ilginç bir replik var; karakterlerden biri kendisini pencereden boşluğa bırakmadan önce şöyle diyor; “Duyguların abartılı olduğunu düşünüyorsun ama bu saçmalık. Duygular sahip olduğumuz tek şey.” 

Gerçekten de duygular sahip olduğumuz tek şey mi? Duyguların felsefi bir analizini yapmak mümkün mü? Ya da duygular bizi felsefe yapmaya götürür mü?

İnsanları felsefeye yönelten sebepler birbirinden farklıdır. Durduk yere insan felsefi bir sorgulama içine girmez. Düşünme, insanın bir şeyleri dert edinmesi ile başlar. Duygular da bu ‘dertlerin’ başında gelir. Zira, bu dünyada birçok şeyi anlama ihtiyacında olduğumuz gibi hissettiğimiz bazı duyguların da anlamlı bir açıklamasını yapmak isteriz. Neden böyle hissediyorum? 

Bazen hissettiklerimize bir anlam vermek güçtür. Ama duygular nefesimizi keser. Duygular yaşam enerjimizi en coşkulu varoluşa yükseltebildiği gibi bazen de bizi içimizdeki karanlığa gömebilir. Üstelik her güçlü duygu bir hafıza yaratır. Bu hafıza zamanla hatırlanmaya değer güzel anılara da dönüşebilir; derin yaralara, iç sızılara da evrilebilir. Dolayısıyla bizi biz yapan bir duygu anlatısı, bir duygu tarihi vardır. Hepimiz bir ömür boyu bu tarih içinde yol alarak aynı zamanda kendi içimizde bu tarihin yarattığı izlerle mücadele ederiz. Bazı ruhlar içinse bu mücadele çok sert ve çetindir. Edebiyat ve sanat bunu ortaya koyan şahane örneklerle doludur. Peki ya felsefe bu konuda ne der, bize ne önerir?  

Aslında felsefe antik dönemden beri içsel süreçleri, duyguları anlama ve açıklama, aynı zamanda onlarla nasıl başa çıkılacağını öğretme noktasında birtakım ruhsal alıştırmalar önermektedir. Neticede insan kendi iç denizinde savrulmadan güvenli bir biçimde yol almayı ve zaman zaman kabaran duygularıyla boğulmadan başa çıkmayı öğrenmelidir. Fakat bu öğrenme önce anlamayı gerektirir. Tüm değişimlerin önce anlamayı gerektirmesi gibi. 

Fakat asıl mesele, Spinoza’nın da yerinde bir şekilde tespit ettiği gibi duygulara ilişkin doğru bir yaklaşım ortaya koymaktan geçer. Söz konusu doğru yaklaşım da öncelikle duyguların sahip olduğumuz en temel şeyler olduğunu fark etmektir.

DUYGULAR SAHİP OLDUĞUMUZ EN TEMEL ŞEYLER

Duygular, felsefe tarihinde birçok düşünürün inceleme alanına girmesine rağmen onları ötekileştirmeyen bir bakış çok az düşünürde karşımıza çıkar. Çoğunlukla duygular akıl karşısında hiyerarşik olarak daha aşağıda konumlandırılır, beden ve ona ait süreçlerle birlikte insanın egemen olması gereken yanını ifade eder. Duygular bedene ait süreçlerdir, dolayısıyla doğal, hayvani ve karanlık tarafımızla bağlantılıdır. Filozofların aklı ve bilinci bedenden ve duygusal süreçlerden soyan bu bakış açısı nihayetinde insanı da neredeyse bir akıl varlığı olmakla özdeş kılmıştır. Hatta tek tanrılı dinlerin de bu bakımdan aynı bakış açısını izledikleri görülür. Monoteistik inanışta Tanrının suretinde yaratılmış olmak Tanrısal akıldan pay almakla ilişkilendirilir. Beden ve duygusal süreçler hiyerarşik olarak bizi hayvana ve doğaya daha yakın tutan özelliklerdir. Antik Yunan’da kırların Tanrısı olarak karşımıza çıkan Pan aslında içgüdüsel ve doğal yanımızı temsil eder. Pan’ın Ortaçağ mitolojisinde şeytanla benzer şekilde betimlenmesi, insanın doğal, dürtüsel yanının ötekileştirilmesine mükemmel bir örnektir. Aslında tüm bu yaklaşımlar duygulara gereğinden daha az önem vererek onların gücünü görmezden geliyor değildir. Tam tersine duyguların gücünün farkında olarak onların her ne pahasına olursa olsun dizginlenmesi gerektiğini savunan yaklaşımlardır. Fakat asıl mesele, Spinoza’nın da yerinde bir şekilde tespit ettiği gibi duygulara ilişkin doğru bir yaklaşım ortaya koymaktan geçer. Söz konusu doğru yaklaşım da öncelikle duyguların sahip olduğumuz en temel şeyler olduğunu fark etmektir.

Peki felsefeyle kurduğumuz ilişki duygular bağlamında bir çeşit ruhbilimi olarak düşünülebilir mi? Ya da bu bakımdan bir felsefi psikoloji mümkün mü? Elbette psikolojinin bir bilim olarak ortaya çıkmasından çok önce felsefeyle bu çeşit bir ilişkilenme de pekâlâ mümkündü. Hâlâ da mümkün. Bu bağlamda Augustinus’un yaklaşımı son derece çarpıcı bir felsefi psikolojiyi yansıtır. Özellikle Confessiones (İtiraflar) adıyla kaleme aldığı eseri, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı kadar etkileyici bir ruhsal analiz ortaya koyar. İtiraflar’ında Augustinus çalkantılı ve karmaşık duygusal dünyasını son derece dürüst ve samimi bir yaklaşımla anlamaya ve açıklamaya çalışır. Onun Tanrı karşısında itirafları aslında kendi gerçek benliğini arayışı, kendi sislerinden arınma mücadelesidir. Bu açıdan da hayranl ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/duygular-felsefesi-ya-da-ruhun-sisli-diyarini-arastirmak-1735765736.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 12 Jan 2025 13:31:29 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Duygular, felsefesi, ruhun, sisli, diyarını, araştırmak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><strong><span>Aklı merkeze alan felsefe geleneğindeki filozofların çoğu, duyguları ötekileştirse de başta söylediğim gibi bedeni ve duyguları merkeze alan, bu bakımdan zihni bedenle ve duygularla bağlantılı düşünen birçok yaklaşım da öne çıkar. Örneğin Spinoza upuygun ya da değil her tür bilginin temeline bedendeki etkilenimlerle ortaya çıkan hayal gücünü yerleştirir.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span><span>Paolo Sorrentino’nun <em>Youth</em> (Gençlik) filminde akılda kalan son derece ilginç bir replik var; karakterlerden biri kendisini pencereden boşluğa bırakmadan önce şöyle diyor; </span></span><em><span>“Duyguların abartılı olduğunu düşünüyorsun ama bu saçmalık. Duygular sahip olduğumuz tek şey.”</span></em> </span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Gerçekten de duygular sahip olduğumuz tek şey mi? Duyguların felsefi bir analizini yapmak mümkün mü? Ya da duygular bizi felsefe yapmaya götürür mü?</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>İnsanları felsefeye yönelten sebepler birbirinden farklıdır. Durduk yere insan felsefi bir sorgulama içine girmez. Düşünme, insanın bir şeyleri dert edinmesi ile başlar. Duygular da bu ‘dertlerin’ başında gelir. Zira, bu dünyada birçok şeyi anlama ihtiyacında olduğumuz gibi hissettiğimiz bazı duyguların da anlamlı bir açıklamasını yapmak isteriz. Neden böyle hissediyorum? </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Bazen hissettiklerimize bir anlam vermek güçtür. Ama duygular nefesimizi keser. Duygular yaşam enerjimizi en coşkulu varoluşa yükseltebildiği gibi bazen de bizi içimizdeki karanlığa gömebilir. Üstelik her güçlü duygu bir hafıza yaratır. Bu hafıza zamanla hatırlanmaya değer güzel anılara da dönüşebilir; derin yaralara, iç sızılara da evrilebilir. Dolayısıyla bizi biz yapan bir duygu anlatısı, bir duygu tarihi vardır. Hepimiz bir ömür boyu bu tarih içinde yol alarak aynı zamanda kendi içimizde bu tarihin yarattığı izlerle mücadele ederiz. Bazı ruhlar içinse bu mücadele çok sert ve çetindir. Edebiyat ve sanat bunu ortaya koyan şahane örneklerle doludur. Peki ya felsefe bu konuda ne der, bize ne önerir?  </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Aslında felsefe antik dönemden beri içsel süreçleri, duyguları anlama ve açıklama, aynı zamanda onlarla nasıl başa çıkılacağını öğretme noktasında birtakım ruhsal alıştırmalar önermektedir. Neticede insan kendi iç denizinde savrulmadan güvenli bir biçimde yol almayı ve zaman zaman kabaran duygularıyla boğulmadan başa çıkmayı öğrenmelidir. Fakat bu öğrenme önce anlamayı gerektirir. Tüm değişimlerin önce anlamayı gerektirmesi gibi. </span></span></span></span></p>

<p><em><span><span><span><strong><span>Fakat asıl mesele, Spinoza’nın da yerinde bir şekilde tespit ettiği gibi duygulara ilişkin doğru bir yaklaşım ortaya koymaktan geçer. Söz konusu doğru yaklaşım da öncelikle duyguların sahip olduğumuz en temel şeyler olduğunu fark etmektir.</span></strong></span></span></span></em></p>

<h2><span><span><span><strong><span>DUYGULAR SAHİP OLDUĞUMUZ EN TEMEL ŞEYLER</span></strong></span></span></span></h2>

<p><span><span><span><span>Duygular, felsefe tarihinde birçok düşünürün inceleme alanına girmesine rağmen onları ötekileştirmeyen bir bakış çok az düşünürde karşımıza çıkar. Çoğunlukla duygular akıl karşısında hiyerarşik olarak daha aşağıda konumlandırılır, beden ve ona ait süreçlerle birlikte insanın egemen olması gereken yanını ifade eder. Duygular bedene ait süreçlerdir, dolayısıyla doğal, hayvani ve karanlık tarafımızla bağlantılıdır. Filozofların aklı ve bilinci bedenden ve duygusal süreçlerden soyan bu bakış açısı nihayetinde insanı da neredeyse bir akıl varlığı olmakla özdeş kılmıştır. Hatta tek tanrılı dinlerin de bu bakımdan aynı bakış açısını izledikleri görülür. Monoteistik inanışta Tanrının suretinde yaratılmış olmak Tanrısal akıldan pay almakla ilişkilendirilir. Beden ve duygusal süreçler hiyerarşik olarak bizi hayvana ve doğaya daha yakın tutan özelliklerdir. Antik Yunan’da kırların Tanrısı olarak karşımıza çıkan Pan aslında içgüdüsel ve doğal yanımızı temsil eder. Pan’ın Ortaçağ mitolojisinde şeytanla benzer şekilde betimlenmesi, insanın doğal, dürtüsel yanının ötekileştirilmesine mükemmel bir örnektir. Aslında tüm bu yaklaşımlar duygulara gereğinden daha az önem vererek onların gücünü görmezden geliyor değildir. Tam tersine duyguların gücünün farkında olarak onların her ne pahasına olursa olsun dizginlenmesi gerektiğini savunan yaklaşımlardır. Fakat asıl mesele, Spinoza’nın da yerinde bir şekilde tespit ettiği gibi duygulara ilişkin doğru bir yaklaşım ortaya koymaktan geçer. Söz konusu doğru yaklaşım da öncelikle duyguların sahip olduğumuz en temel şeyler olduğunu fark etmektir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Peki felsefeyle kurduğumuz ilişki duygular bağlamında bir çeşit ruhbilimi olarak düşünülebilir mi? Ya da bu bakımdan bir felsefi psikoloji mümkün mü? Elbette psikolojinin bir bilim olarak ortaya çıkmasından çok önce felsefeyle bu çeşit bir ilişkilenme de pekâlâ mümkündü. Hâlâ da mümkün. Bu bağlamda Augustinus’un yaklaşımı son derece çarpıcı bir felsefi psikolojiyi yansıtır. Özellikle <em>Confessiones</em> (<em>İtiraflar</em>) adıyla kaleme aldığı eseri, Dostoyevski’nin <em>Yeraltından Notlar’</em>ı kadar etkileyici bir ruhsal analiz ortaya koyar. <em>İtiraflar</em>’ında Augustinus çalkantılı ve karmaşık duygusal dünyasını son derece dürüst ve samimi bir yaklaşımla anlamaya ve açıklamaya çalışır. Onun Tanrı karşısında itirafları aslında kendi gerçek benliğini arayışı, kendi sislerinden arınma mücadelesidir. Bu açıdan da hayranlık uyandırıcıdır. İlginç olan şu ki, Augustinus’u Azizlik mertebesine çıkaran Hıristiyanlık duyguları ve dürtüsel yanımızı dizginlemeyi salık verirken diğer yandan da bizi bu açıdan sağaltacak yollar geliştirmiştir. Hıristiyanlığın “itiraf etmek hepimize iyi gelir” anlayışı modern psikolojideki yaklaşımlarla bilhassa psikanalizin bakış açısıyla paralellik gösterir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Varoluşçuluk da yirminci yüzyılda kaygı problemine yoğunlaşarak felsefenin sorunlarını psikolojik bir zemine çekmiş, dünyayı ve varoluşumuzu felsefi açıdan dert edinmemizin belli duyguların kendilerini açık etmeleriyle ortaya çıktığının altını çizmiştir. Buna göre, sıkıntı, huzursuzluk, iç bunaltısı gibi duygular bizi yaşamın anlamını düşünmeye götüren duygulardır. Bu duyguların felsefi bir sonucu olarak beliren modern nihilizm, ilkçağ septisizmindeki epistemolojik nihilizmden farklı olarak varoluşsal bir karaktere sahiptir ve kökeninde dünyayla duygusal ve anlamlı bir bağ kuramamak yatar. Varoluşçu düşünürlerin şunun altını çizmeleri önemlidir; anlam verili değil, yaratılan bir şeydir. Yaratılan bu anlam dünyanın açıklanamayan saçmalığına rağmen var olma iradesi gösterebilmektir. Belki de bu bakımdan anlam, Nietzsche’nin söylediği gibi felsefi hakikati aşan, sanata yükselen bir şeydir. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Aklı merkeze alan felsefe geleneğindeki filozofların çoğu, duyguları ötekileştirse de başta söylediğim gibi bedeni ve duyguları merkeze alan, bu bakımdan zihni bedenle ve duygularla bağlantılı düşünen birçok yaklaşım da öne çıkar. Örneğin Spinoza upuygun ya da değil her tür bilginin temeline bedendeki etkilenimlerle ortaya çıkan hayal gücünü yerleştirir. Buna göre, zihnimizde oluşan ilk fikir bedenin fikridir. Başka bir deyişle, zihnimizde oluşan ilk fikir bedendeki belli bir duygulanımın ne olduğunun fikridir. Spinoza aynı zamanda bedenin, aklın idaresine başvurmadan kendi başına yapabildiği çok şey olduğunu belirtir ve duyguların aklın üzerinde muazzam bir gücü olduğunu ortaya koyar. Günümüzde de yaygın bir yaklaşım olarak aklımızı duygularımızdan bağımsız işlettiğimizi düşünürüz. Halbuki akıl çoğu zaman bilinçsizce en derin duygularımızın tatminine yönelir.</span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Elbette bugün modern farmakolojinin sunduğu ilaçlar ve farklı psikoloji uygulamaları, duyguları anlama ve onlarla başa çıkmada yadsınamayacak önemde bir destek sunsa da, bazı şeyleri daha geniş bir bakış açısıyla analiz etmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla felsefeyi etkili bir ruhsal terapi olarak ele almayı değerlendirmeliyiz. Örneğin bugün iletişim teknolojilerinin yarattığı aşırı enformasyon ve şeffaflık her şeye olduğu gibi duygulara da “sergi değeri açısından bir anlam” atfetmektedir. Yaşanan mutluluk ve sevinç görünür olduğu sürece anlamlı hale gelmektedir. Bu durum, çekilen acı için de geçerlidir. Bir zamanlar, dünyayla anlamlı bir bağ kuramadığını hisseden insanın kaygısının, huzursuzluğunun, derin iç sıkıntısının bir anlamı vardı. En azından bu duyguları üzerinde düşünecek mesafe, yalnızlık ve yoğunlaşma geliştirebiliyordu. Şimdi ise anlam arayışı yerini görünür olmaya bıraktı. Görünür olmak için sonu gelmeyen bir meşguliyet içindeyiz. Duygusal olarak kendimizi sakatladığımızın farkında bile değiliz. Çünkü yaşadığımız hiçbir an’a, duyguya çarçabuk görünür olmadığı sürece hak ettiği değeri vermiyoruz artık. Kendisini sürekli teşhir etme telaşında bir öznenin kendi varlığıyla, duygularıyla, iç dünyasıyla hakiki ve anlamlı bir bağ kurabileceğini söylemek güç. Byung-Chul Han’ın deyimiyle, “aşırı enformasyon ve aşırı iletişim hakikat eksikliğinin, dahası varlık eksikliğinin belirtisidir.”<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/duygular-felsefesi-ya-da-ruhun-sisli-diyarini-arastirmak-9736#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><span>[1]</span></a> </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Dünyanın talep ettiği hıza ve etkileşime meydan okuyarak, kendimize doğru bir şekilde yoğunlaşabileceğimiz bir varoluşu sürdürmeye daha fazla ihtiyacımız var. Duyguları onlara gereken önemi verecek kadar abartalım, çünkü sahip olduğumuz tek şey onlar. </span></span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong><span>Kaynaklar</span></strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span><span>Byung-Chul Han, <em>Şeffaflık Toplumu</em>, çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları: İstanbul, 2018.</span></span></span></span></p>

<div>
<div>
<p><span><span><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/duygular-felsefesi-ya-da-ruhun-sisli-diyarini-arastirmak-9736#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Byung-Chul Han, <em>Şeffaflık Toplumu</em>, çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları: İstanbul, 2018. s. 23</span></span></p>
</div>
</div>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sağ popülist siyaset ne?</title>
<link>https://trafikdernegi.com/sag-populist-siyaset-ne</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/sag-populist-siyaset-ne</guid>
<description><![CDATA[ Sağ popülist siyaset ne? ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Sag-populist-siyaset.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:08:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Sağ, popülist, siyaset, ne</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Sağ popülist siyasetin enerjisi ve hareket yeteneği duygulardan geldiğinden, yatırım analize değil, duygu yaratmaya yönelir. Kayıplar, insan psikolojisinde kazançlara oranla daha yüksek bir etki yaptığından, sağ popülistlerin daha çok yatırım yapmaya değer bulduğu seçenek sevgi değil nefrettir.</b></span>

<span>Dünyayı kavramaktan çok onu duygusal ve bedensel bir deneyimleme olarak ele almayı seven popülist sağ düşünce, her şeyi bir duygu olarak söylemleştirir. Nesnelerin, olguların, varlıkların ne olduklarına değil, hangi duyguları yaratma potansiyelinde olduklarına odaklanır. Fakat bu işlemi de tersinden yapmayı tercih eder: varlıklardan yola çıkarak duygulara erişmek yerine, önce çeşitli duygular geliştirir ve ardından bunları varlıklarla eşleştirir. En güçlü iki duygu olarak da </span><i><span>sevgi</span></i><span> ile </span><i><span>nefret </span></i><span>hislerinden yararlanır. Siyasetini bu iki uç nokta arasına seren popülist sağ, önce </span><i><span>sevgi</span></i><span> duygusundan yola çıkarak </span><i><span>dostlarını </span></i><span>belirler. Ardından </span><i><span>nefret</span></i><span> duygusundan yola çıkarak </span><i><span>düşmanlarını </span></i><span>saptar.</span>

<span>Sağ popülist siyaseti bu iki uç duygu arasındaki duygusal alana herhangi bir yatırım yapmaz. Bir varlığı, nesneyi veya olguyu ya </span><i><span>dost</span></i><span>, ya da </span><i><span>düşman</span></i><span> olarak görür, başka seçenekleri kabul etmez. Varlıklardan yola çıkmayıp, duygulardan hareket ettiği için, sağ popülist söylemde, muhaliflerle herhangi bir uzlaşı söz konusu olamaz. Çünkü düşmanla bir uzlaşı mümkün değildir, muhalifler tüm savlarıyla bir sağ popülist olmadıkça, ufak fikir ayrılıkları barındırdıkları versiyonlarda dahi düşmandırlar. Sağ popülizme göre düşman tüm hücrelerine kadar yok edilmesi gereken bir zararlıdır. Bu yaklaşımın söyleminde dünyanın barış içerisinde hareket etmesine, sağ popülistlerin ve dostlarının huzurla yaşamalarına engel görülen tüm geri kalanlar bozguncu, çapulcu, terörist, kafir, yalancı ve haindirler.</span>
<blockquote><em><b>Parazitlerin hak ettikleri tek bir şey vardır: yok edilmek. Sağ popülizm, kendinden olmayanlara bir böcek ilacı gibi yaklaşır ve kendi dışındaki her şeyi zararlı haşareler olarak görür.</b></em></blockquote>
<span>Sağ popülist siyasetin enerjisi ve hareket yeteneği duygulardan geldiğinden, yatırım analize değil, duygu yaratmaya yönelir. Kayıplar, insan psikolojisinde kazançlara oranla daha yüksek bir etki yaptığından, sağ popülistlerin daha çok yatırım yapmaya değer bulduğu seçenek sevgi değil nefrettir. Nefret, sağ popülistlerin, hitap ettiği kitleyi, tüm kayıplarının sorumlusu olarak gösterdiği kitlelere, varlıklara, nesnelere ve olgulara yöneltilir. Bu yüzden grubu tetikleyen ve bir arada tutan duygu, birbirlerine karşı duydukları sevgiden çok, kendilerine karşı geldiğini düşündüklerine duyulan nefrettir.</span>

<span>Nefret ise, bu duyguyla eyleme geçenlerde yeni duygular üretir. Bunların başlıcaları öfke ve merhametsizliktir. Öfke, eylem sırasında rasyonaliteyi askıya alırken, merhametsizlik de, kendinden olmayanlara her türlü şiddetin gösterilebilmesine yol açar. Bu yüzden sağ popülizm kendinden olmayanlara karşı hep nefret, öfke ve merhametsizlik hisleriyle yaklaşarak, onları olabilecek en kötücül, en şeytani, en rezil şeyler olarak algılar. Bu düşmanlar dünyaya yakışmazlar, birer parazittirler ve doğaları değiştirilemeyeceği için onlarla diplomasi yürütülmez, onlarla uzlaşılmaz. Parazitlerin hak ettikleri tek bir şey vardır: yok edilmek. Sağ popülizm, kendinden olmayanlara bir böcek ilacı gibi yaklaşır ve kendi dışındaki her şeyi zararlı haşareler olarak görür.</span>
<blockquote><em><b>Sağ popülizmin bir ileri versiyonu, sokaklarda sivil toplum örgütü ya da sivil halk olarak nitelendirilen bir takım devlet görevlisi olmayan silahlı kişilerin ve grupların, paramiliter örgütler halinde sağ popülist olmayanları fiziksel olarak yaralaması ya da öldürmesinin de gündeme geldiği faşizmdir.</b></em></blockquote>
<span>Böcekler birer insan olarak algılanmadıklarından, onlara hukuki, siyasi, ekonomik, sosyal haklar vermek saçmadır. Kişi nasıl olur da düşmanlarına haklar tanıyabilir? Sağ popülist siyaset için evrensel temel hak ve özgürlükler diye bir şey olamaz. Temel hak ve özgürlükler “iyiler” yani sağ popülistler içindir. Düşmanlar içinse hukuk dahil her şey birer yok etme aracıdır.</span>

<span>Sağ popülizmin bir ileri versiyonu, sokaklarda sivil toplum örgütü ya da sivil halk olarak nitelendirilen bir takım devlet görevlisi olmayan silahlı kişilerin ve grupların, paramiliter örgütler halinde sağ popülist olmayanları fiziksel olarak yaralaması ya da öldürmesinin de gündeme geldiği faşizmdir. Bu iki siyasetin neticeleri arasında ciddi bir fark vardır fakat ikili arasındaki çizgi incedir.</span>

<span>Nefretin, kolluk kuvvetleri ve ordu dışındaki sivil toplum üyeleri tarafından silahlı şiddet şeklinde sağ popülist olmayanların üzerine boşaltılması İkinci Dünya Savaş döneminin en büyük sorunlarından birisiydi. Seksen küsur yıl sonra yeniden saatin oraya doğru ilerliyor olması, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu durumun yeniden yaşanmaması için gerçekleştirilen düzenlemelerin ne olduğuna tekrar bakmamız gerektiğine işaret ediyor. Zira etkilerinin geçerliliğinin sonlarına gelmiş görünüyoruz.</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nietzsche Ağladığında veya amor fati (yazgını sev)</title>
<link>https://trafikdernegi.com/nietzsche-agladiginda-veya-amor-fati-yazgini-sev</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/nietzsche-agladiginda-veya-amor-fati-yazgini-sev</guid>
<description><![CDATA[ Nietzsche Ağladığında veya amor fati (yazgını sev) ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/amor-fati-1.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:08:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Nietzsche, Ağladığında, veya, amor, fati, yazgını, sev</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><strong>Yalom kitabın argüman dengesini öyle ustalıkla kurgulamış ki metnin herhangi bir yerinde okuyucu durup da kitabın sonunu tahmin edemez. Çoğu tartışmada hem Nietzsche hem de Breuer öyle kuvvetle kendi argümanlarını savunuyor ki ilkinin ümitsizlik içindeki "özgürlüğünün peşinden git, kendin ol, önce kendini kurtar" feryadının mı, yoksa ikincisinin "önce zorunlu olanı istemek, sonra da istenileni sevmek" formülünün mü tartışmayı kazanacağını tahmin etmek çok zor.</strong> </span></span></p>

<p><span><span>Fikir kitaplarına, akademik metinlere veya kültürel eserlere alışmış okuyucular için edebi eserler, okunması zor ve çekinilen, bazen hakir görülen, bazen vakit kaybı olarak bakılan kitaplar olur çoğunlukla. Bilhassa şiir ve romanlar, akademisyenlerin de bu tür kültürel kitap okumaya alışkın okuyucuların da uzak durmaya çalıştığı türlerin başında gelir. Hâlbuki örneğin sosyoloji, felsefe, siyaset bilimi, tarih veya uluslararası ilişkiler çalışanlar için bilhassa romanlar, çok zengin bir malzeme ve dönem anlatısı sunar [elbette bu tür metinleri karşılaştırmalı okuyup, doğru bir şekilde "süzmek" koşuluyla].  </span></span></p>

<p><span><span>Dolayısıyla edebi eserleri her sahadan okuyucunun dikkatli takip etmesinin dil kullanımı ve edebi zevkin incelip daha rafine hale gelmesine yapacağı katkının yanında, düşünce dünyasını da zenginleştireceği kanaatindeyim ve bu hususu vurgulamakta büyük fayda görüyorum.  </span></span></p>

<p><span><span>Her iki alanı da –akademik metinleri ve edebi eserleri- yakından takip etmeye çalışan bir okur olarak, bilhassa romanlara özel bir ilgim var. Bunun farklı toplumları tanıma ve zaman zaman çalıştığım akademik alandaki bakış açıma derinlemesine katkı yaptığını da belirtmeliyim. Örneğin Hitler Almanya’sını incelerken Hans Fallada romanlarının; Rus toplumunu tanıma çabasında Tolstoy ve Dostoyevski başta olmak üzere Gogol, Çehov, Turgenyev, Gonçarov, Puşkin gibi yazarların; XX. yüzyıl İran toplumunu çalışırken Sâdık Çûbek, Sîmîn Dânişver, Mahmud Devletâbâdî, Sâdık Hidâyet, Gulam-Hüseyin Sâidî gibi edebiyatçıların eserlerinin hem toplumu yansıtma hem de kültürü daha yakından tanıma adına büyük faydasını gördüm. Ancak romanlar arasında bir tür var ki ondan genellikle uzak durur gerçek roman okuyucusu bile: Psikolojik romanlar, bir başka deyişle derinlemesine ruhsal durum tasvirleri. Bilerek uzak dururuz bundan biraz da, zira psikiyatriste veya psikoterapiye gitmek istememekle benzer bir noktadan başlar bu tür metinleri okumaya yanaşmama tavrımız. Korkarız, tedirgin oluruz, ruhumuzun derinliklerindeki saklı kalmış mağaralara girmekten çekiniriz, başkalarının görmesine tahammül edemediğimiz zaaflarımızı kendi gündemimize dahi almamaya çalışırız. Romanlarda da toplumsal ve tarihi romana veya ütopyalara, bilim-kurguya, polisiye/gerilim metinlerine sığınırız, velhasıl kendimizi değil de kendimiz dışındaki dünyayı merak ederiz bu şekilde davranarak.  </span></span></p>

<p><span><span>Bir şeylerden kaçma hali bu aslında, kendinle yüzleşmekten, kendini tanımaktan, tanımaya çalışmaktan, sertçe eleştirmekten, hasıraltı edilen şeyleri görmekten… Çünkü bu tür yüzleşmeler soğuktur, risklidir, ruhumuza meydan okumalar barındırır, sert ve acımasızdır, zira bu yüzleşmeler bir süre sonra ruhu kemire kemire bazı şeyleri düzeltmeye zorlayacaktır insanı. O sorgulamaları yaptıktan sonra düşüncelerimizde, inançlarımızda, dünyayı ve toplumu algılayışımızda, kendi bireysel hayatımızda bazı taşlar yerinden oynayacaktır, oynamak zorundadır, değişmek ve dönüşmek zorundadır. O sorgulamalar basit ve sıradan bir zihin jimnastiği değil, bilakis hayatın belirli bir döneminde/dönemlerinde "rotayı yeniden oluşturmak" için ortaya çıkan bir nevi pusula rolündedir. Dolayısıyla popüler deyimle ve basite indirgenmiş slogan haliyle, salt bir "kendini tanı, içine doğru yolculuk yap" ucuzluğunun çok ötesinde bir meydan okuma bu aslında.Ancak buna girişmek de bir o kadar zor, zahmetli ve maliyetli.</span></span></p>

<p><span><span><em><strong>Psikanalizin doğum sancılarının görüldüğü XIX. yüzyılın bu netameli döneminde, Yalom’un psikiyatri/psikanaliz ihtisası, Nietzsche-Freud-Breuer üçgeninde bu sahanın ortaya çıkış dönemini yakından görebilmek açısından da ustaca işlenmiş bir tarihsel-kurgu ortaya çıkarmış.</strong></em></span></span></p>

<h2><span><span><strong>NIETZSCHE AĞLADIĞINDA NE OLUR?</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Bu satırları, geçtiğimiz günlerde okuduğum <em>Nietzsche Ağladığında</em> kitabının üzerimde yarattığı iklimde yazıyorum. Nietzsche’nin fikirlerinden ve kişisel hayatındaki istikrarsız duygu durumundan hareketle kaleme alınan bu roman, ünlü psikoterapist Amerikalı Prof. Irvin Yalom’un (d. 1931) kült eseri. Ailesi Belarus Yahudi cemaatine mensup olup, I. Dünya Savaşı sonrası ABD’ye yerleşen Yalom da tıpkı Amerikan sosyolojisinin gelişimine önemli katkılar sunan Pitirim Sorokin ve ABD’deki sanat, bilim ve edebiyat dünyasının önde gelen isimlerinden Vasili Leontief, Ayn Rand, Isaac Asimov, Chuck Palahniuk, Sergey Rahmaninof gibi eski Rus Çarlığı kökenli. Yalom’un dini kökeni, kitapta Sigmund Freud ve Josef Breuerile ailesinin Yahudi kökenlerini vurgularken pek çok detayı ustalıkla işlemesini de kuşkusuz kolaylaştırıyor. 1882’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun başkenti Viyana’daki Yahudi cemaati içerisinde geçen bu yarı-kurgusal öykü, Yahudilere karşı bu dönemdeki toplumsal baskı ortamını gözlemleme noktasında da genel bir çerçeve sunuyor. Psikanalizin doğum sancılarının görüldüğü XIX. yüzyılın bu netameli döneminde, Yalom’un psikiyatri/psikanaliz ihtisası, Nietzsche-Freud-Breuer üçgeninde bu sahanın ortaya çıkış dönemini yakından görebilmek açısından da ustaca işlenmiş bir tarihsel-kurgu ortaya çıkarmış. Çevirisi ve editoryal kontrolü iyi olmakla birlikte, okuması zor bir kitap bu. Üç nedenle zor. Öncelikle psikolojik roman okumanın verdiği zorluk ki bilhassa toplumsal ve tarihi roman okurlarının alışık olmayabileceği bir tarzı var kitabın. İkinci olarak bazı yerlerde derinlemesine bir felsefi analiz var ki felsefeyle aşina olmayan okurların metni ve argümanları takibini zorlayıp kitaptan uzaklaştırabilecek bir unsur bu. Ancak asıl zorluk, kitabın son beşte birlik bölümündeki sert ve agresif tarzdaki sorgulamaların insan ruhuna getirdiği ağır yük. Yukarıda da değindiğim gibi, kişiyi kendi nefis muhasebesi veya kişisel sorgulamasıyla baş başa bırakan zorlayıcı bir bölüm burası. Belki biraz da bu yüzden bu kitaba başlayıp da yarıda bırakanların sayısı da az değil.</span></span></p>

<p><span><span><em><strong>Sonunda Nietzsche’nin gözyaşları içinde kendi serüvenini itiraf ederek ondan kurtulmak ve Lou Salome’ye kendi zihninde atfettiği değeri yine kendi elleriyle parçalamak zorunda bırakılması, aslında bir argümanın diğerini yenmesinden ziyade, "sınırsız özgürlük ve düzeni bırakıp kaçma" fikrinin ehlileştirilmesi ve daha sürdürülebilir bir formata sokulması gibi de okunabilir. Yani özetle amor fati, yani yazgını sev, ondan kaçma, onunla barış ve onu severek, ona alışarak onunla yaşa.</strong></em></span></span></p>

<h2><span><span><strong>YAZGINI SEV, ONUNLA BARIŞ VE ONU SEVEREK ONUNLA YAŞA</strong></span></span></h2>

<p><span><span>Yalom kitabın argüman dengesini öyle ustalıkla kurgulamış ki metnin herhangi bir yerinde okuyucu durup da kitabın sonunu tahmin edemez. Çoğu tartışmada hem Nietzsche hem de Breuer öyle kuvvetle kendi argümanlarını savunuyor ki ilkinin ümitsizlik içindeki “özgürlüğünün peşinden git, kendin ol, önce kendini kurtar” feryadının mı, yoksa ikincisinin “önce zorunlu olanı istemek, sonra da istenileni sevmek” formülünün mü tartışmayı kazanacağını tahmin etmek çok zor. Metindeki Breuer’in Max’la satranç müsabakaları gibi bir taktik mücadele var bu münazaralarda hep Ancak Yalom, modern çağın insanının özgürlüğe düşkün yanına da rahatına ve düzene alışkın tarafına da çiçek atmayı ihmal etmiyor kitabın finalinde. “Ümitsizliğin Mehdi’si” Nietzsche’ye bile sonunda diz çöktürüyor. Bunu da Freud’un Breuer’e yaptığı hipnozterapisinin ardından tam bir kendinden eminlik hali içinde kendisini ziyaret eden Breauer’in argümanlarını Nietzsche’ye de kabul ve tasdik ettirerek, kendi kişisel serüvenini de itiraf ettirerek yapıyor. Sonunda Nietzsche’nin gözyaşları içinde kendi serüvenini itiraf ederek ondan kurtulmak ve Lou Salome’ye kendi zihninde atfettiği değeri yine kendi elleriyle parçalamak zorunda bırakılması, aslında bir argümanın diğerini yenmesinden ziyade, “sınırsız özgürlük ve düzeni bırakıp kaçma” fikrinin ehlileştirilmesi ve daha sürdürülebilir bir formata sokulması gibi de okunabilir. Yani özetle <em>amor fati</em>, yani yazgını sev, ondan kaçma, onunla barış ve onu severek, ona alışarak onunla yaşa. Ancak sonuçta “bedeviler ve yersiz-yurtsuzlar” değil “hadârîler ve düzen sahibi yerleşik hayat” bu mücadeleyi kazanıyor. Biraz muhafazakâr bir çözüm bu Yalom için, ama diğer türlü bir final kaosun kazanması olacaktı ki bunun tercih edilmediği görülüyor açıkça. Öyle ki meşhur Freud bile mutlu oluyor Breuer’in ulaştığı bu çözümden. </span></span></p>

<p><span><span>*** </span></span></p>

<p><span><span>Peki bu kadar önemli ve sarsıcı bir kitabı öncelikle kimler okumalı ve insan bunu hangi yaşta okumalı? Kitabı öncelikle kendini tanıma çabası, arayışı ve buna ihtiyacı olan kadın ve erkek tüm okuyuculara öneririm. Okuması zor ama bittiğinde alınan hazza değeceğini düşünüyorum. Kitabın son beşte birlik bölümüne geldiğimde, bunu sadece 40’ını geçmiş insanların okuması gerektiği kanaati bende hâsıl olmuştu. Zira hem olgunluğun hem de kendini sorgulamanın başlangıcı kabul edilir bu yaş aşağı yukarı. Ancak o son kısmı okuyunca fikrim değişti; bu kitabı mümkünse gençlerin de okumasında büyük fayda var, zira o yaşlarda dahi seçimler yaparken ve tercihlerde bulunurken bu büyük tecrübenin ve yönlendirmenin insanın hatırında bulunması bilhassa önemli.  </span></span></p>

<p><span><span>Bu yazıyı bitirirken Yalom’un bu kült eserinin sadece Türkçede ve Mayıs 2024 itibariyle tam 127 baskı yapmış olduğunu ekleyeyim. Çeviri bir eser, hele böylesi ağır bir metin için muazzam bir rakam bu. Her birinin iki binerlik baskılar olduğu düşünülürse, şimdiye kadar 250 bin kopya civarında basıldığı söylenebilir ki, çok büyük bir teveccüh bu ve kitap bu teveccühü fazlasıyla hak ediyor. <em>Amor fati</em>, yazgını sev.</span></span></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kendisinin en iyi versiyonu olan insan</title>
<link>https://trafikdernegi.com/kendisinin-en-iyi-versiyonu-olan-insan</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/kendisinin-en-iyi-versiyonu-olan-insan</guid>
<description><![CDATA[ Kendisinin en iyi versiyonu olan insan ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim-47.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:08:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Kendisinin, iyi, versiyonu, olan, insan</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>“Kendisinin en iyi versiyonu olmak” söylemi, beraberinde birçok sorunu da getirmeye gebedir. Felsefi olarak ulaşılamaz bir idealin peşinde koşmak, psikolojik olarak sürekli bir yetersizlik hissi ve stres yaratmak, sosyolojik olarak ise bireyi toplumsal normlara ve iktidar yapılarına bağımlı kılmak, bu söylemin olumsuz yanlarını ortaya koyar.</strong>

Uzun zamandır hayatla iyi bir ilişki kurduğunu anlatmak isteyen kişilerden duyduğum bir cümle var:

<strong>“Ben kimseyle yarışmıyorum. Ben, sadece kendimin en iyi versiyonu olmaya çalışıyorum.”</strong>

Bunu söylerken kişilerin, kimseyle rekabet içerisinde olmadıklarını vurgulamaya çalıştıklarını anlıyorum fakat kendileriyle girdikleri sonu gelmez bir rekabetin neden bundan daha iyi bir opsiyon olduğunu düşündüklerini anlamıyorum.

Çünkü aslında hayatta bir sürü kavram “var”dır, ama bir o kadarı da “yok”tur.

Örneğin bence<em>“en iyi” </em>doğası gereği <strong>yoktur.</strong> “En iyi”nin var olması, “daha iyi” tarafından mümkünsüz kılınmıştır.

Bana kalırsa insanın “en iyi” versiyonu da olamaz. Çünkü arzu nesnesi değişmek zorundadır. Ulaşılan hiçbir şey, arzu nesnesi olmaya devam edemez. Dolayısıyla insanın kendine belirlediği “en iyi”, ulaşıldığı an değişmek zorunda kalacaktır.

İnsana bir teknolojik cihaz gibi devamlı güncelleme de gelemez üstelik. Kendisinin bir üst versiyonuna dakikalar içerisinde bir tuşa tıklayarak geçemez. Bunu bazen teknolojik cihaz dahi yapamaz aslında. “Yeterli kapasite” uyarısı beliriverir ekranda. Cihazda yeterli kapasite yoksa, bir üst versiyonu yüklemenize izin vermez. Her şeyi mekanik olan o “şey” bile, insana artık bir yerde durması, ilerlemek istiyorsa önce şartları uygun hale getirmesi gerektiğini söyler.
<blockquote><strong><em>Ancak bütün bu gerçekliklerin yanında, kendisinin en iyi versiyonu olmak isteyen insan, mutluluk, tatmin, doyum gibi duyguları da farkında olmadan uzaklara bir yere konumlandırır. Kendisiyle mutluluğu arasındaki mesafeyi durmadan açar.  </em> </strong></blockquote>
<h2><strong>MUTLULUK, DOYUM GİBİ DUYGULARI UZAKLARA KOYMAK</strong></h2>
Ancak insan, bu cihaz kadar sistematik, bu kadar mekanik olamaz. İnsan <u>her daim</u> ve <u>hemen o an</u> gerekli olan o noktaya sıçrayamaz, zihninde ya da duygusunda o kapasiteyi hemencecik açamaz.

Ancak bütün bu gerçekliklerin yanında, kendisinin en iyi versiyonu olmak isteyen insan, mutluluk, tatmin, doyum gibi duyguları da farkında olmadan uzaklara bir yere konumlandırır. Kendisiyle mutluluğu arasındaki mesafeyi durmadan açar.

Mutluluk çoğu zaman, sahip olduklarımızla arzu ettiklerimiz arasındaki mesafede bir yerlerdedir.

Mesafe açıldıkça mutsuzluk artar. Mesafe açıldıkça insan, sahip olduklarının “az”lığını suçlar. Ama bu mesafeyi açan şeylerden bir diğerinin de arzu ettikleri olduğunu göz ardı eder.

Mutluluğu, bu ikisi arasında gerçekçi bir denge kurabilen insan hissedebilir.

Peki “en” noktasını arzulayanlar? Onlar ne zaman mutlu olacaklar?

“En” noktası, her zaman sönmeye mahkumdur. “En” noktası, her zaman değişmeye mahkumdur. “En” ulaşıl(a)mamak üzere vardır.
<blockquote><em><strong>Sosyolojik perspektiften ele alındığında, “en iyi versiyon” söylemi, neoliberal ekonomik sistemin birey üzerindeki baskısını yansıtır. Modern toplumda bireyler, sürekli olarak daha üretken, daha verimli ve daha başarılı olmaları yönünde teşvik edilirler.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>NEOLİBERAL SİSTEMİN BİREY ÜZERİNDEKİ BASKISI</strong></h2>
Diğer yandan, “kendisinin en iyi versiyonu olmak” söylemi, oldukça politiktir. Sosyolojik perspektiften ele alındığında, “en iyi versiyon” söylemi, neoliberal ekonomik sistemin birey üzerindeki baskısını yansıtır. Modern toplumda bireyler, sürekli olarak daha üretken, daha verimli ve daha başarılı olmaları yönünde teşvik edilirler. Bu, bireyin kendini sürekli olarak geliştirmesi ve mükemmelliğe ulaşması gerektiği yönünde bir baskı yaratır. Foucault’nun biyopolitika kavramı, bu durumu açıklamada yardımcı olabilir; bireyler, toplumsal normlar ve iktidar yapıları tarafından sürekli olarak kontrol edilir ve yönlendirilirler. “En iyi versiyon” söylemi, bireyi bu iktidar yapılarına uyum sağlamaya zorlar ve bireyin özgün benliğini ve gerçek potansiyelini keşfetmesini engelleyebilir.

Yani, “kendisinin en iyi versiyonu olmak” söylemi, beraberinde birçok sorunu da getirmeye gebedir. Felsefi olarak ulaşılamaz bir idealin peşinde koşmak, psikolojik olarak sürekli bir yetersizlik hissi ve stres yaratmak, sosyolojik olarak ise bireyi toplumsal normlara ve iktidar yapılarına bağımlı kılmak, bu söylemin olumsuz yanlarını ortaya koyar. Bu nedenle, bireylerin kendilerini sürekli olarak “en iyi” olmaya zorlamak yerine, kendi değerlerini, arzularını ve sınırlarını kabul ederek, içsel tatmini aramaları daha sağlıklı bir yaklaşım olabilir. Kendini keşfetme ve anın değerini bilme, insanın gerçek potansiyelini ortaya çıkarma yolunda daha anlamlı ve sürdürülebilir bir yol sunabilir.

Emerson’un da dediği gibi, hayat varılacak bir yer değil, yolculuğun ta kendisidir.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ölüm ve tekinsiz hazları</title>
<link>https://trafikdernegi.com/olum-ve-tekinsiz-hazlari</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/olum-ve-tekinsiz-hazlari</guid>
<description><![CDATA[ Ölüm ve tekinsiz hazları ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Olum-ve-tekinsiz-hazlari.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:08:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Ölüm, tekinsiz, hazları</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Ölüm bize bütün absürtlüğüyle gelir, ona bir anlam biçemeyiz. Kendimizi, geride kalanları avutmak için yalanlara sığınırız.… Ve hazır yalanlara başlamışken, kendi türümüzün tekinsizliklerini de kapatacak birkaç yalanı ölüme sıkıştırırız. Kendimizi ölümsüz, öleni yitirmiş sayarız…</b></span>

<span>Kayıplarımızın ardından haykırdığımız “seni hiç unutmayacağız” feryadındaki gizli yanılgı, yitirileni bir an dahi aklımızdan çıkarmayacağımıza ilişkin naif sanımız değil, kendimizin de bir ölümlü olduğumuzu bilincimizden sürmüş olmamızdır. Yaşamını yitirenin dünyada kalan sevenleri olarak, örtük şekilde, kendimize sonsuz bir yaşam sunulmuş, ölenin ise bir sıradışılık, nadiren görülen bir şanssızlık kurbanı olarak yaşamdan ayrılmış gibi davranırız.</span>

<span>Yitirilen kişinin bize olan yakınlık seviyesi, kayıpla birlikte bedenimizde meydana gelen duygularımızda ve zihnimizde oluşan hislerimizde (duygu ve his farklı deneyimlerdir) çeşitlilik üretir. Onun ölmemesi için kendi canımızı düşünmeksizin vereceğimiz kişiler, kaybımız sonunda ani ve derin bir üzüntü duyduğumuz ancak yaşamımıza kaldığımız yerden devam edeceğimiz tanıdıklar, yitirdiğimizde pek az sancı duyacağımız uzak tanışıklıklar. Ölmemesi için canımızı düşünmeksizin vereceğimiz kişileri yazı dışında bırakarak devam edeceğim.</span>
<blockquote><em><b>Tabuların kırılmasından alınan bu acı dolu memnuniyet, bazen kadere, bazen Tanrı’nın arzusuna, bazen de yaşamın saçmalığına ve anlamsızlığına gizlenir. Bizleri iyi giden her şeyi sabote etmeye çağıran o tekinsiz güdü, ölümde de yanı başımızda pusuda bekler.</b></em></blockquote>
<span>İnsanı çaresiz bırakan ölüm karşısında, belli bir yaşın altındaki kişiler kendilerini dünyada yarışa devam eden dokunulmazlar, yaşamını yitirenleri ise yarışı kaybetmiş kişiler olarak da algılarlar. Ölümü kendisine böylesine uzak gören, yanılgı içerisindeki ruhlar, çok yakın çevrelerinden olmadıkları sürece ölen karşısında bir zafer de elde etmiş gibi hissederler. Yaşamın ağırlığını, zorluğunu, güçlüğünü kaldıramamış olan ötekisinin elenmesine karşın, kendisi tüm başarısızlıklarına rağmen yaşamdadır, kaybetmemiştir. Ölen herkes onun gerisinde kalmıştır. İnsan toplumsal ahlakın yasakladığı pek çok şeyi içten içe arzuladığı gibi, tıpkı kendi başına gelen felaketlerden aldığı gibi, kendisini üzüntülere savuran ölümlerden ince ve bilince sorulduğunda hastalıklı görünen bir haz da alır. Yapmanın, inşa etmenin, yaratmanın verdiği haz gibi, yıkmanın, yıkılmanın, ölmenin de verdiği reddedilmiş bir haz vardır. Mahvolmanın hazzında, başka acıları ertelemenin, ötelemenin, küçültmenin, başkalarını hiç değilse mahvolma konusunda geçmenin irrasyonel bir taşkınlığı vardır. Tabuların kırılmasından alınan bu acı dolu memnuniyet, bazen kadere, bazen Tanrı’nın arzusuna, bazen de yaşamın saçmalığına ve anlamsızlığına gizlenir. Bizleri iyi giden her şeyi sabote etmeye çağıran o tekinsiz güdü, ölümde de yanı başımızda pusuda bekler.</span>

<span>Başkasının yıkılışında, “o yıkıldı, ben yıkılmadım”dan, “o yıkılınca ben de yıkıldım” skalasına değin açılan bir ahlak(sız/lı)lık çemberinde her yer mutsuzlukla sıvanır görünürken, bu tekinsiz haz tanecikleri o sıvanın içerisine gömülürler. Salt başkalarını üzmek için kendi yaşamımıza darbe vurduğumuz ve bundan bilinç için hastalıklı görünen minik hazlar aldığımız anlarda olduğu gibi, tanıdığımız birinin ölümü karşısında da, o ölümü başkasıyla paylaştığımız anlarda da hem biz sanki ölümsüzmüşüz hem de ölen yüzünden başka hiç kimsenin çekmediği acılarla karşılaşmamızın bizi özel kıldığı yanılgılarıyla karmakarışık, tekinsiz, bilinç için tiksinç, ahlaksız, aşağılık birisi olup çıkarız.</span>

<span>Ölüm bize bütün absürtlüğüyle gelir, ona bir anlam biçemeyiz. Kendimizi, geride kalanları avutmak için yalanlara sığınırız. Güçsüz ruhlar ve bedenler olarak, bunu yapmak zorundayız, yoksa yaşayamayız. Ve hazır yalanlara başlamışken, kendi türümüzün tekinsizliklerini de kapatacak birkaç yalanı ölüme sıkıştırırız. Kendimizi ölümsüz, öleni yitirmiş sayarız…</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Oikeiosis öğretisi&amp; Kendini sev</title>
<link>https://trafikdernegi.com/oikeiosis-oegretisi-kendini-sev</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/oikeiosis-oegretisi-kendini-sev</guid>
<description><![CDATA[ Oikeiosis öğretisi- Kendini sev ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Adsiz-tasarim-36.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:08:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Oikeiosis, öğretisi-, Kendini, sev</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Oikeisois kelimesi Türkçeye “kendini sevme” olarak çevrilebilir. Bu kavram yaşama içgüdüsünün farklı bir ifadesidir. İlk önce yapılması gereken kendi doğamıza uygun olanları yaşamımıza almak sonra muhafaza etmektir. Formül bu kadar basit ama modern insan için çözülmesi zor bir problem.</strong>

Hepimiz varlığımızı sürdürmek ve korumak istiyoruz. Ölümün soğuk yüzünü değil yaşamın canlı ve hareketli tarafında yer almayı seçiyoruz. Bu yaşama şahit olacak ruh ve bedene sahip olduğumuzu anladığımız andan itibaren, kendilik bilincimiz yaşamamızı sürekli kılmaya yönelik iş başında. Bu duygu hiç eksilmedi. Yarattığımız mit ve efsanelerde yaşama içgüdüsünün ne denli önemli olduğunu anlatılır.

Yunan yaratılış mitosunda kaos kendinden Eros’u yaratır. Biz Eros’u okunu kalplere saplayan tombul tanrı olarak bilsek de o evrendeki yaşamın ve yaratılışın oluşumundaki en temel kaynaktır. Eros, içimizdeki yaşama içgüdüsüdür. Aslında insanın birincil hedefi haz değildir, yaşamda kalabilmektir. Freud, yaşama içgüdüsü ya da Eros’u insanları yaşamda kalmaya, büyümeye ve üremeye neden olan temel enerji olarak ele aldı. Yumurtalarını canı pahasına koruyan hayvanları düşünün, türünün devamlılığı için gerekirse ölürler. Hepsi yaşamın sürekliliği içindir. Peki biz yaşam için çırpınırken bunu nasıl sağlıklı ve mutlu bir hala getirebiliriz? Stoacılar bunu Oikeiosis öğretisiyle açıklıyorlar.

Oikeisois kelimesi Türkçeye “kendini sevme” olarak çevrilebilir. Bu kavram yaşama içgüdüsünün farklı bir ifadesidir. İlk önce yapılması gereken kendi doğamıza uygun olanları yaşamımıza almak sonra muhafaza etmektir. Formül bu kadar basit ama modern insan için çözülmesi zor bir problem. Kendimize zararlı her şeyi kapı içeri buyur ediyoruz, hatta onun evimizden gitmemesi konusunda ısrarcı davranıyoruz. Faydalı olanlardan uzağız. Her gün bizi daha da öldüren sevmediğimiz işe gidiyoruz. İçimizin almadığı arkadaşlarla sohbet edip tatmin olmuyormuş gibi yapıyoruz, kendi doğamızın ne arzuladığıyla bağlantıyı kesip kendimizle samimi bir şekilde ilgilenmiyoruz. Kendimizi gerçekten sevmiyoruz. Oysa tam da Spinoza’nın anlattığı gibi varlığımızı destekleyeni biz bu hayatta daha neşeli olanı seçebilmektedir marifet.
<blockquote><em><strong>Oikeiosis kelime anlamı itibariyle, “eve/hâneye ya da kendine ait olan” manasına gelen “ (Yunanca: οἰκείωσις/oikeíōsis)” kelimesinden<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/oikeiosis-ogretisi-kendini-sev-5174#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> türediğini ekleyelim. Evinde olan kişi iyi olmanın sadece kendi iyiliğiyle ilgili olmadığını bilir. İyilik diğerlerinin iyiliğini istemesi ve buna yönelik hareketiyle pekişir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İYİLİK, DİĞERLERİNİN İYİLİĞİNİ İSTEMESİYLE PEKİŞİR</strong></h2>
Akıllı varlık olarak kendimizi diğer canlılardan üstün tutmaya görelim, aslında enformasyon ağı olan her canlı bilinçlidir ve zihne sahiptir. Bitkiler görür, duyar ve hatta seçim yapar: Gövdesini istediği yere uzatır, köklerini kendine yarayacak şekilde salar toprağa. Yaşamda kalmanın peşindedir. Kendine yararlı olanı alır bünyesine. Bir hayvansa içgüdülerinin sesini duyar ve doğayla uyum içinde yaşayabilmeyi başarır. Hayvanlar tüm korkularından ve arzularından arınmış şekilde hareket ederler: Hem varoluşlarını devam ettirirler hem de türün devamlılığı için gereğini yaparlar. Her arı kendi varlık sebebini kovanda, her karınca kolonisinde bulur. Onlar yaşamda kalabilmek için kendilerine yararlı geleni yaparak türün varoluşunu da destekler, yaşamlarına zarar verecekten şeylerden kaçınırlar. Biz mi üstünüz? Onların bilgeliğinin bir damlasına erişmiş değiliz.

Bu yüzden Oikeiosis öğretisini duymak ve özümsemek faydalı olabilir; önemli olan kişinin kendini sevmesi, kendi varlığını korumaya çalışmasıdır. Eğer kendi faydam için kararlar alıp uygulayabiliyorsam, kendi canlılığımın sürdürmeye çalışıyorum demektir. Yine Oikeiosis kelime anlamı itibariyle, “eve/hâneye ya da kendine ait olan” manasına gelen “ (Yunanca: οἰκείωσις/oikeíōsis)” kelimesinden<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/oikeiosis-ogretisi-kendini-sev-5174#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> türediğini ekleyelim. Evinde olan kişi iyi olmanın sadece kendi iyiliğiyle ilgili olmadığını bilir. İyilik diğerlerinin iyiliğini istemesi ve buna yönelik hareketiyle pekişir. O zaman soruyorum kendi evimize dönmenin ve kendimizi gerçekten sevmenin zamanı gelmedi mi?

<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/oikeiosis-ogretisi-kendini-sev-5174#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Çağlar, Ahmet Faruk, Stoacı </em><em>Oikeiosis Öğretisi Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Medeniyetler Üniversitesi, 2015</em>

<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/oikeiosis-ogretisi-kendini-sev-5174#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> <em>Çağlar, Ahmet Faruk, Stoacı </em><em>Oikeiosis Öğretisi Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Medeniyetler Üniversitesi, 2015</em>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Uketamo</title>
<link>https://trafikdernegi.com/uketamo</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/uketamo</guid>
<description><![CDATA[ Uketamo ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Adsiz-tasarim-6.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:08:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Uketamo</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<strong>Hayatımızda kontrol dışı olaylar gelişirken, sanki ona akan bir nehir gibi bakabilmeyi becerebilseydik ve onun daha büyük bir kaynağa akabildiğini görebilseydik zihnimiz bu kadar bulanmazdı. Büyük resmi göremediğimizden kayboluyoruz. O yüzden uketemo. (Kabul edin). Kabulden sonra kökleşmiş değer yargılarınızdan kurtulduğunuzda, olaya bakışı açınızı değiştirdiğinizde irade kullanma biçiminiz de değişir. Olan ne iyidir ne kötü</strong>

İşten çıkarıldınız. Yıllarca emek verdiğiniz evliliğiniz bitiverdi. Çok sevdiğiniz canınızı kaybettiniz. Her zaman bu kadar şiddetlisi de başa gelmez tabii. Mesela güzel geçen bir gün biterken aracınızla gecenin bir yarısı otoyolda kalıverirsiniz. Keyifli geçen zamanları örtecek bir şey çıkar karşımıza elbet. En zor şeylerden biri olmuş olanı kabul etmektir!

Japon felsefesinin temellerinden <em>uketamo</em>, kabulü teşvik eden bir öğretidir. Uketamo, "almak" veya "kabul etmek" şeklinde çevrilebilir. Japonya’nın kuzeyinde Yamabushi dağında keşişlerin eğitim verdiği bu yerde bin yıllardır bu felsefe öğretilir; öğretiye göre sadece sevinç, neşe, mutluluk değil acı, üzüntü ve yaranın her türlüsü de kabul edilebilir. Uzak Doğu felsefesi değişim ve geçiciliği ön kabul olarak temel alır. Zor zamanların da geçiceğini bilmek ve hayatın bu sert geçişlerini zerafet ve nezaketle karşılamak derin bir bilgelik ister. Kötü dediğimiz olaylar başımıza geldiğinde "bu olması gerekendir" anlayışında olmak çoğu şeyi değiştirir.

Kabullenmenin insan için zor olmasının nedenlerinden biri ataları gibi en iyi yaptığı şeyin kontrol olmasıdır. İnsan, toprağı kontrol ederek tarım yapar ve bereketli topraklarda medeniyetlerin temelini atar. Doğayı kontrol ederek öngörülerde bulunur. Kendi için neyin iyi olduğunu bildiği konusunda kuşkusu yoktur. Eğer kontrol edebilirse hayatını özgürce, arzu ettiği gibi yaşayabilir. Ama öyle olmaz, hayat planlamadığı şeyleri, olayları, kişileri başına getirir. İşler istediği gibi gitmediğinde yine aynı şeyi düşünür, kontrol etmeyi. Kafasında benim için en iyi olanı bu saplantısıyla eskiye tutunur. Peki şimdi soruyorum: Başına her ne geldiyse nezaketle kabul etmeye izin verir misin? Gururundan, güç kompleksinden, beklentilerinden, ideal yaşam sanrından, kontrol ihtiyacından ve duygusal karmaşaların bataklığından kurtularak olanı olduğu gibi kabul edebilir misin?
<blockquote><em><strong>Yorumunuzu, kanaatinizi, yargınızı, olayı değerlendirme biçiminizi değiştirdiğinizde ağdalı duygular sizde yapışacak yer bulamaz. Bunun için de öncelikle kriz zamanlarında beliren kaotik duyguların gelip gitmesine izin vermek gerekir. Acıya yapışmış bizler, kabulle acıdan özgürleşebiliriz. Stoacılara göre asıl korkunç olan acıdan korku duymaktır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>STOACILARA GÖRE ASIL KORKUNÇ OLAN ACIDAN KORKU DUYMAKTIR</strong></h2>
Stoacılar olayları iki ayrı sınıflandırma içerisinde inceler: Biri irademize tabi olan diğeriyse irademiz dışında olan olaylardır. Epiktetos, değiştirme gücü elimizde olmayan olaylar için yaşanan stres ve kaygı kişinin kendi kendine vermiş olduğu gereksiz bir acıdan ibaret olduğunu söyler. Kader diyebileceğimiz olumsuz her türlü olay, değiştirme gücümüzün dışındadır. Bunlar neden benim başıma geldi, neden ben diye hayıflanıp duracağına tüm olanlara nasıl tepki vereceğine seçmeye ne dersin? Eğer bunu yapabilirsen artık ikinci soruya geçebilirsin. "Peki şimdi ne yapacağım?" Çünkü kontrol edebileceğiniz tek şey kendinizdir.

Yorumunuzu, kanaatinizi, yargınızı, olayı değerlendirme biçiminizi değiştirdiğinizde ağdalı duygular sizde yapışacak yer bulamaz. Bunun için de öncelikle kriz zamanlarında beliren kaotik duyguların gelip gitmesine izin vermek gerekir. Acıya yapışmış bizler, kabulle acıdan özgürleşebiliriz. Stoacılara göre asıl korkunç olan acıdan korku duymaktır.

Hayatımızda kontrol dışı olaylar gelişirken, sanki ona akan bir nehir gibi bakabilmeyi becerebilseydik ve onun daha büyük bir kaynağa akabildiğini görebilseydik zihnimiz bu kadar bulanmazdı. Büyük resmi göremediğimizden kayboluyoruz. O yüzden uketemo. (Kabul edin). Kabulden sonra kökleşmiş değer yargılarınızdan kurtulduğunuzda, olaya bakışı açınızı değiştirdiğinizde irade kullanma biçiminiz de değişir. Olan ne iyidir ne kötü. Olmuş olan geçmiş ve bitmiştir, tıpkı olacaklar ve gelip geçecekler gibi.]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Hayata fırlatılmak</title>
<link>https://trafikdernegi.com/hayata-firlatilmak</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/hayata-firlatilmak</guid>
<description><![CDATA[ Hayata fırlatılmak ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/IMG_2739.jpeg" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:08:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Hayata, fırlatılmak</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span><span class="s2">Soru işaretleriyle dolu cümleleri </span><span class="s2">belirginleştirecek</span><span class="s2"> olan ancak yaşama karşı düzenli bir duruş olabilir. Gençken kişi hayata ültimatomlar verirken bu sefer düzen yazar yapılacakları. Ve unutur insan hayata kendini fırlatmayı. </span></span></strong></p>
<span class="s3">Gençlik heyecan doludur, dünya sanki üzerine ilk kez ayak basılan bir yer gibi merakla araştırılır. Yapılan her türlü çılgınlık da hiç garip gelmez, </span><span class="s3">delikan</span><span class="s3"> akar ne de olsa. Kendini tanımak için deneyimden deneyime koşan genç insan, hayat ona çarparken ve o hayata değerken </span><span class="s3">kendine uyanır. </span><span class="s3">Ama bir gün c</span><span class="s3">anlılık düşmanı</span><span class="s3">,</span> <span class="s3">sistemin sırası gelir. G</span><span class="s3">elecek günlerin kaygısıyla, bir aile bir araba bir ev sahibi olmakla işe başlanır. Soru işaretleriyle dolu cümleleri </span><span class="s3">belirgenleştirecek</span><span class="s3"> olan ancak yaşama karşı düzenli bir duruş olabilir. Gençken kişi hayata ültimatomlar verirken bu sefer düzen yazar yapılacakları</span><span class="s3">. Ve unutur insan hayata kendini</span><span class="s3"> fırlatmayı. </span>

<span class="s3">Hegel’in</span><span class="s3"> zor anlaşılan lisanında tam da bu satırlara karşılık gelecek düşünceler var. İdealist filozof insanı doğal olandan farklı bir yere yerleştirir. İnsan farklıdır çünkü doğanın içinde</span><span class="s3">n</span><span class="s3">çıkmış olsa da onun yasalarına uygun olmadan yaşayabilir. Bu, iradesinin gücünden doğar. Hayatını ve </span><span class="s3">özgürlüğünü,</span><span class="s3">iradesini kullanarak verdiği karar ve eylemlerle şekillendirebilir, kendi ‘</span><span class="s3">ben’ini</span><span class="s3"> yaratır. Doğanın kısmen bir parçası da olsa ondan </span><span class="s3">bağımsız kendini yaratabilendir insan.</span>
<blockquote>
<p class="s4"><em><strong><span class="s2">Merdivenin basamaklarını çıkarken ya karamsarlıkla olduğumuz basamak da kalıyoruz ya da aklımızı kullanarak bilincimizi bir üst noktaya taşımakla kendi yasalarımızı yazıyoruz. Tabii </span><span class="s2">Hegel’in</span><span class="s2"> ifade ettiği gibi kendi irademizle kendimizi sınırlamaya da karar verebiliriz.</span></strong></em></p>
</blockquote>
<h2><span class="s2">HEGEL’İN İFADE ETTİĞİ GİBİ KENDİMİZİ SINIRLAMAYA DA KARAR VEREBİLİRİZ</span></h2>
<span class="s3">Çoğumuzun derdi, potansiyelimizi ortaya koyabilmek ve kendimizi gerçekleştirmek. Popüler özlü sözlü bilgiler bu uğurda pek işe yaramıyor. Yer gök bilgi dolu ama bunu alıp hayata uyarlamak ve kendine bir adım atmak pek kolay değil. Başlangıç noktamız eksik ve kusurlu olduğumuz. Merdivenin basamaklarını çıkarken ya karamsarlıkla olduğumuz basamak da kalıyoruz ya da aklımızı kullanarak bilincimizi bir üst noktaya taşımakla kendi yasalarımızı yazıyoruz. Tabii </span><span class="s3">Hegel’in</span><span class="s3"> ifade ettiği gibi kendi irademizle kendimizi sınırlamaya </span><span class="s3">da </span><span class="s3">karar verebiliriz. Örneğin aileye kurmaya karar verdiğinizde bir hapishane girmiş olsanız da orada başka güzellikler yaratırsınız. </span>

<span class="s3">Her an kendimizi yeniden yaratabiliriz. </span><span class="s3">Aça aça hayatı yaş alabiliriz. Tuzak, yaş aldıkça </span><span class="s3">elini ayağını yaşamdan </span><span class="s3">çekmiş insanın oyuna katılmaması. Artık kendini bir gözlemci olarak dışarıya koyması, </span><span class="s3">hatta </span><span class="s3">kitaplara gömülmesi. Gençken cesaret ettiklerinizi bugün yapamıyor olmamız aslınd</span><span class="s3">a ruhumuzu yaşlandıran. Oyun </span><span class="s3">yazmayı unuttuk, sonra onu oynamayı. Ezberlerden sıyrılıp hayata kendini fırlatmak için  biraz merak biraz istek biraz da cesarete ihtiyacın var. O yüzden Nietz</span><span class="s3">s</span><span class="s3">che’nin sözleriyle soruyorum: Y</span><span class="s3">a</span><span class="s3">şamaya cesaretin var mı?</span>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gelip geçicilik üzerine</title>
<link>https://trafikdernegi.com/gelip-gecicilik-uzerine</link>
<guid>https://trafikdernegi.com/gelip-gecicilik-uzerine</guid>
<description><![CDATA[ Gelip geçicilik üzerine ]]></description>
<enclosure url="http://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/Gelip-gecicilik-uzerine.png" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 24 Dec 2024 15:08:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>admin</dc:creator>
<media:keywords>Gelip, geçicilik, üzerine</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<span><b>Eğer dün çektiğin acılar olmasaydı bu kadar özgürleşemezdin. Ölen sevdiğin senin içindeki bir parçayı öldürse de yeni bir şeylerin doğmasına neden olmadı mı? Yeni bir şeyin olabilmesi için eski şeyin ölmesi şarttır. Ama özde ölen de yoktur. Belki daha derin bir iç görüye ihtiyacımız var. Kaçmak yerine yüzleşmeye, gerçeğin ve değişimin acı reçetesini kabul etmeye ihtiyacımız var.</b></span>

<span>Doğanın bilgeliği ve öğreticiliğinden her an ilham ve ders almak mümkün. Kendinizi yapay dış uyaranlardan tv, radyo, telefon, bilgisayar gibi özellikle teknolojik olanlardan uzak tuttuğunuzda doğanın sesini ve görüntüsünü yüzeysel olarak duymak ve görmekten ziyade gerçekten duyup görmeye başladığınızda sizde bir şeyler değişmeye başlar.</span>

<span>Bu his Kyoto’da yaklaşık iki kilometrelik, iki yanı sakuralar, kiraz ağaçlarıyla donatılmış filozoflar yolunu yürüdüğümde içime kadar işledi ki. Filozoflar yolu denmesinin sebebi Japon filozof Nishida Kitaro’nun her gün Kyoto Üniversitesi’ne giderken bu yolda yürüyüş meditasyonu yapması. Doğanın güzelliği ile ayakların ileri hareketi zihinde yeni alanlar açıyor. Bir tül gibi ince dallara tutunmuş kalın gövdeli ağaçlar arasından geçerken kalp atışlarım hızlandı ve tekrar aynı deneyimi yaşamak için ertesi gün ikinci kez bu yolu yürüdüm. Ve gördüm ki sakuralar yapraklarını dökmüş. Baharın sevinci kısa sürmüş yaşamdan ölüme hızlı geçiş ile doğanın hatırlattığı: Her şey geçici.</span>

<span>Bu fikri bir her gün hatırlamak nasıl olurdu? Her şey geçicidirin düşüncesi biz insanlar için inanılmaz yıkıcı. Maddede, hayvan da bitki de bu geçiciliği gözlemlesek de kendimiz bu hallerden muaf tutulmak istiyoruz. Yaşlanmayalım mesela; kırışıklıklar öleceğimizin göstergesi öyleyse onlara savaş açalım. Sevdiğimiz ölerek veya bizi bırakarak gitse de onu asla bırakmayalım. Hastalanmayalım hep sağlıklı kalalım. Doğanın oluşuna aykırı. İnsan kendine bir makine gibi davranıp kendini doğadan soyutladığında bu düşüncelere yapışması son derece olağan. Yeni bir düşünce formu belki sizi bu ızdıraptan kurtarabilir. Izdırap diyorum çünkü insanın eski hallere tutunması ve değişime direnmesi acı ve ızdıraptan başka ne getirebilir?</span>
<blockquote><em><b>Hepimiz geçiciliğin tabii ki farkındayız. Su kaynayınca buhar oluyor, sonra yok oluyor. Gözümüzün önünde faz değiştiriyor. Yağmur olan su toprağa karışıyor. Varken yok oluyor. Ama özde su aynı su. Sadece form ve faz değiştiriyor.</b></em></blockquote>
<h2><b>HEPİMİZ GEÇİCİLİĞİN FARKINDAYIZ</b></h2>
<span>Hepimiz geçiciliğin tabii ki farkındayız. Su kaynayınca buhar oluyor, sonra yok oluyor. Gözümüzün önünde faz değiştiriyor. Yağmur olan su toprağa karışıyor. Varken yok oluyor. Ama özde su aynı su. Sadece form ve faz değiştiriyor. Onun bir yere gittiği yok. Thich NhatHanh’ın ifade ettiği gibi şeyler fenomen olarak değişse de özde aynı. O zaman gerçekten dalganın coşup dinmesine üzülmeyiz, değişimden acı çekmeyiz. Zen öğreticilerinden D.T. Suzuki’nin sözü geliyor aklıma: Ölüm, yatağa gitmek, kalkmak ve yemek yemek gibidir. Mevyenin olabilmesi için ağacın çiçeklerinin toprağa düşmesi gerekir. Sonra o meyvenin toprağa gübre olmasına gelir sıra. Doğanın öğreticiliği karşısında saygıyla ve minnetle eğiliyorum bu döngüyü gördüğümde. O zaman tutmaktan ziyade bırakmak geliyor içimden. Geçiciliği kavradıkça ne yaşam ne de ölümü dert edinir insan? Senden çok daha büyük bir döngünün bir parçasıyken giden gitmez, ölen ölmez. </span>

<span>Bir ufak alıştırmada yardımcı olabilir sana. Dikkatli bakmaya ne dersin?  Biz keskin değişim evrelerini fark ederiz. Örneğin çocuğumuz büyümüştür, ergen olmuştur. Bu ayrım netken onun nasıl bir anda büyüdüğünü anlamayız. İnsan zihni küçük değişimlere algılamada yeterli olabilecek bir potansiyele sahip olsa da korku ve kaygılarından dolayı ince değişimleri gözden kaçırır. Endişeleri doruğa ulaştığında midesine olur olmaz her şeyi doldur. Gözüyle de işine yaramayacak besinler tüketir. Mesela bir diziye kendini kaptırır. Leblebi gibi arka arkaya izlenen diziler ile kendini uyuşturur. Yaşamın geçiciliğine dair bilgi tam ortada apaçık dururken gerçeği kaçırır. Sonra yürüyen cesetlerle dolar ortalık. Herkes ölüdür ama kimse bilmez öldüğünü.</span>

<span>Yaralayan oklar kendime ve size bir hatırlatma. Değişen ben, seni değiştirir, değişen sen de diğerini. Birbirimize görünmez bağlar ile bağlıyken değişimin nasıl bir kolektif uyanışa gidebileceğini görmek ne güzel. Eğer dün çektiğin acılar olmasaydı bu kadar özgürleşemezdin. Ölen sevdiğin senin içindeki bir parçayı öldürse de yeni bir şeylerin doğmasına neden olmadı mı? Yeni bir şeyin olabilmesi için eski şeyin ölmesi şarttır. Ama özde ölen de yoktur. </span>

<span>Belki daha derin bir içgörüye ihtiyacımız var. Kaçmak yerine yüzleşmeye, gerçeğin ve değişimin acı reçetesini kabul etmeye ihtiyacımız var. Yoksa hızlı yaşamlar bekliyor bizi. Şeker gibi tüketilen, bedene ve doğanın kendisine zarar veren yaşamlar...</span>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>